Claude Fable 5 ve Mythos 5’e erişim kapandı

Claude’un geliştiricisi Anthropic, ABD Ticaret Bakanlığı’ndan gelen talep sonrasında yeni duyurduğu yapay zeka modelleri Fable 5 ve Mythos 5’e erişimi tüm kullanıcılar için kapattı.

Foto: Technopat

Yapay zeka şirketi Anthropic, yeni duyurulan yapay zeka modelleri Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5’i Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hükümetinin ihracat kısıtlaması adımının ardından tüm kullanıcılara kapattı. ABD yönetiminin asıl amacının yabancı uyruklu kişilerin bu teknolojilere erişimini engellemek olarak belirtilmesine karşın Anthropic yönetimi, yasal süreçlerde herhangi bir risk almamak adına modelleri herkes için geçici olarak devre dışı bıraktı.

Süreci hızlandıran gelişme, ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in Anthropic CEO’su Dario Amodei’ye gönderdiği uyarı mektubu oldu. Mektupta Ticaret Bakanlığı, Fable 5 ve Mythos 5 modellerinin ABD sınırları dışına çıkarılması, yeniden ihraç edilmesi veya ülke içindeki yabancı uyruklu kişilere devredilmesi işlemlerini lisans şartına bağladı.

Reuters‘ın haberine göre, eş zamanlı olarak Amazon Web Services’ten de tüm bölgelerdeki Anthropic kullanıcılarının model erişimlerini iptal etmesi istenirken şirketin eski nesil diğer modelleri ise bu yasaktan etkilenmedi.

“Jailbreak” iddiası

Yine Reuters‘ın aktardığına göre hükümetin bu ani kararının arkasında siber güvenlik endişeleri yatıyor. Başka bir şirketin, Mythos modelinin güvenlik duvarlarını “jailbreak” yöntemiyle aşmayı başardığını iddia etmesi, Washington’da bu teknolojinin bilgisayar korsanlarına yardım edebileceği korkusuna sebep oldu.

Donald Trump yönetimi, daha en başından beri bu modellerin piyasaya sürülmesini durdurmaya çalışmış ancak başarısız olmuştu. Hatta Trump, yakın bir zaman önce yapay zeka şirketlerinin en güçlü modellerini halka açmadan önce devlet tarafından siber güvenlik testleri yapılmasını talep eden bir başkanlık kararnamesi de imzalamıştı. Yetkililer, “ABD ulusal güvenlik altyapısı bu yeni teknolojilere karşı gerekli savunma güçlendirmelerini tamamlayana kadar” modellerin kullanım dışı kalacağını belirtti.

Bu kararla birlikte Anthropic’in bu modelleri gelecekte yabancı uyruklu kullanıcılara sunabilmesi için artık özel ihracat lisansları alması gerekiyor.

Anthropic: “Endüstri durma noktasına gelir”

Anthropic ise yaptığı açıklamada kararın aşırı olduğunu belirtiyor. Şirket, spesifik ve dar kapsamlı bir potansiyel “jailbreak” bulgusunun, yüz milyonlarca insanın kullandığı bir modeli tamamen piyasadan çekmek için yeterli bir gerekçe olamayacağını savunurken şirket yönetimi, “Eğer hükümetin bu güvenlik standardı yapay zeka endüstrisinin geneline uygulanırsa tüm şirketlerin ileri seviye modelleri piyasaya sürmesi fiilen durma noktasına gelir” uyarısında bulundu.

Anthropic ve Claude Hakkında

Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5, yapay zeka sektöründe faaliyet gösteren Anthropic şirketi tarafından Haziran 2026’da duyurulan gelişmiş yeni nesil yapay zeka modelleridir. Geniş kitlelere sunulmak üzere tasarlanan Fable 5, kullanılabilirlik ve koruma dengesiyle ön plana çıkarken daha dar bir kullanıcı kitlesini hedefleyen Mythos 5 ise yalnızca Project Glasswing adlı özel siber güvenlik ve araştırma programı ortaklarına açılmak üzere geliştirilmişti.

Bunların yanı sıra Claude, Şubat 2026’da ABD’nin İran üzerine gerçekleştirdiği saldırılar sırasında ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından istihbarat değerlendirmesi, hedef tespiti ve savaş senaryolarının simülasyonu için kullanmıştı. Anthropic, daha önce Pentagon ile çalışan veri analizi şirketi Palantir ile ortaklık kurmuştu. İran Savaşı’nın ilk günlerinde ABD’nin Minab’da bir ilkokula düzenlediği ve 120’den fazla çocuğun hayatını kaybettiği saldırı hakkında Anthropic CEO’su Amodei, saldırıda Claude’un veya herhangi bir yapay zekanın tam olarak nasıl bir rol oynadığını bilmediklerini belirtmişti. Amodei ayrıca, sistemin tasarım prensibi gereği nihai kararı her zaman bir insanın verdiğini vurgulamıştı.

Orhan Olgen: “Robotlar iş yükünü alsa bile kapitalizm boş zaman tanımıyor”


İşçi ve Emekçi Bayramı 1 Mayıs’a giderken emeğin dönüşümü ve işçi sınıfının geleceği ekseninde yapay zekânın rolüne dair değerlendirmelerde bulunan Ekonomist Orhan Olgen, yapay zekanın emeğin değerini radikal şekilde düşürdüğünü ancak robotların işçi sınıfının yerini alamayacağını belirtti.

1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı yaklaşırken işçi sınıfının günümüzde evrildiği durum ile yeni tartışma alanları gündeme geliyor.

Kökeni 19. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçi eylemlerine ve çalışma saatlerinin düşürülmesi talebine dayanan 1 Mayıs, yaklaşık 140 yıldır dünya genelinde kutlanıyor. Sanayi Devrimi sonrası çalışma koşullarının iyileştirilmesi amacına dayanan eylemsellikler, zamanla işçi hakları ve işveren ilişkilerinin küresel ölçekte sembolleştiği bir güne dönüştü.

Bu sürecin sonunda 20. yüzyıl, işçi hareketlerinin siyasal sistemler üzerindeki etkisinin en yoğun hissedildiği dönem oldu. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Marksist teoriler ve işçi sınıfının toplumsal rolleri üzerine yapılan tartışmalar yeni bir boyut kazandı. Bu süreç, reel sosyalizm deneyimlerinin sonuçlarının analiz edildiği ve emeğin dönüşümünün yeniden sorgulandığı tartışmaları gündeme getirdi.

Marksist teoriye dönük eleştiriler ise dijital emek, robotik otomasyonun üretimde artan rolü ve son dönemde yapay zekâ gibi iş sektörlerini dönüştüren teknolojiler; işçi sınıfının geleceğine ilişkin başlıkların odağında şekilleniyor.

Viyana Orta Avrupa Üniversitesi Ekonomi bölümünde doktora araştırmacısı Orhan Olgen ile emeğin dönüşümünü, işçi sınıfının geleceğini, yapay zekanın işçi sınıfı için oluşturduğu tehditleri ve uygulanabilecek politikaları konuştuk.

“Yapay zekâyı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz

Marksist emek-değer teorisine göre üretimin merkezinde insan emeği vardı. Şu an bir ürün yapay zekâ ile, insansız bir şekilde üretildiğinde ürünün değeri nasıl dönüşüyor? Bu dönüşümün ev içi bakım emeği, zihinsel emek veya fiziksel emek gibi emek türlerini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Marx, Kapital’de değerin kaynağını “toplumsal olarak gerekli emek zamanı” ile açıklar; yani bir malın piyasa değerinin arkasındaki asıl güç insan emeğidir. Bugün ise karşımızda insan müdahalesi olmadan kod yazan, görsel tasarlayan veya üretim bandında parça birleştiren bir yapay zekâ var. Bu noktada teorik bir tıkanma yaşanıyor gibi görünebilir. Ancak Marksist açıdan bakarsak; tamamen makineleşmiş bir sistemde ürüne yeni bir değer eklenmez. Makine (sabit sermaye), yalnızca kendi aşınma payını ürüne devreder; yeni bir “artık değer” yaratamaz. Artık değeri yaratan tek şey “canlı emek”tir.

Sermaye, insanı üretimden kovup yerine yapay zekayı koyduğunda maliyetleri düşürse de aslında kendi bindiği dalı kesiyor. Sömürecek insan bulamazsa, kârın kaynağı da kurur. Zihinsel emek tarafında ise durum daha yıkıcı. Eskiden yaratıcılık veya analiz, emeğin en nitelikli ve pahalı kısımlarıydı. Yapay zekâ şimdi bu süreçleri standartlaştırarak değersizleştiriyor. Bir grafikerin on saatini alacak işi saniyeler içinde yapan algoritma, o işin “toplumsal olarak gerekli zamanını” radikal şekilde düşürerek emeğin piyasa değerini yerle bir ediyor. Ev içi emek konusunda ise robotlar iş yükünü alsa bile kapitalizm bize boş zaman tanımıyor; o vakti veri üreteceğimiz veya esnek çalışacağımız yeni modellere dönüştürüyor. Akıllı süpürgeyi kullanırken veya yemek siparişi verirken aslında sermaye için veri üretiyoruz. Yani boş zamanımız bile artık bir üretim süreci haline gelmiş durumda.

“Algoritmalar tarafsız değildir”

Peki ürünün değerinin ve emeğin dönüştüğü bu durumda sermaye ve sınıf ilişkileri nasıl şekillenecek?

Sınıf ilişkileri ortadan kalkmıyor, aksine daha “görünmez” ama sert bir biçime bürünüyor. Bugün “platform kapitalizmi” dediğimiz yapıda teknoloji devleri artık sadece makinelere değil, veriye ve altyapıya sahip. Yapay zekayı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz çünkü algoritmalar tarafsız değildir. O algoritmayı yazan, besleyen veriyi seçen ve mülkiyetini elinde tutan bir sermaye grubu var.

Burada karşımıza “algoritmik yönetim” çıkıyor. Artık başınızda bağıran bir usta başı yok; sizi puanlayan, hızınızı ölçen veya sistemden bloklayan bir kod dizini var. İşçi sınıfı da artık sadece fabrika tulumu giyenlerden ibaret değil; algoritmaları beslemek için “tık işçiliği” yapan, güvencesiz milyonlarca insan bu sınıfın bir parçası. Unutulmamalı ki yapay zekâ gökten zembille inmedi; hepimizin dijital ayak izleriyle, kolektif emeğiyle eğitildi. Yani yapay zekanın çıktısı, aslında geçmişteki kolektif emeğimizin birikmiş halidir. Ancak bu birikim, mülkiyetin devasa şirketlerde (Microsoft, Google vb.) toplanmasıyla sınıfsal uçurumu daha da derinleştiriyor.

“Kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir”

Gelişmiş kapitalist ülkelerde üretimde otomasyonun rolü oldukça fazla iken Afrika ve Asya gibi bölgelerde bu oran oldukça düşük seyrediyor. Bu durum gelecekte değişebilir mi? Robotlar insan emeğinden daha ucuz hale gelebilir mi?

Bu nokta bence en kritik olanı. Gelişmiş kapitalist ülkeler (merkez) teknolojiyi ve algoritmayı elinde tutuyor. Afrika, Asya ve Latin Amerika (çevre) ise hala ucuz emek ve ham madde kaynağı olarak görülüyor. Ama şöyle bir tehlike var: Eğer robotlar Bangladeşli bir tekstil işçisinden daha ucuza mal olmaya başlarsa, sermaye üretimi merkeze geri çeker.

Bu durum, gelişmekte olan ülkelerin sanayisizleşmesine ve tamamen dışlanmasına yol açabilir. Diğer yandan, yapay zekayı eğitmek için kullanılan o devasa veri setleri, aslında küresel güneydeki insanların düşük ücretlerle yaptığı veri etiketleme işlerine dayanıyor. Yani aslında en ileri teknoloji bile hala en ilkel ve ucuz emeğin sömürüsü üzerine yükseliyor. Robotlar insan emeğinden ucuz hale gelebilir mi? Enerji maliyetleri düştüğü sürece evet. Ama kapitalizm her zaman sömürecek bir insan unsuru arar; çünkü makine makineyi sömüremez, kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir.

Özetle, yapay zekâ ne bizi kurtaracak bir mucize ne de kaçınılmaz bir felaket. Her şey, bu muazzam gücün kimin elinde olduğu ve hangi sınıfsal çıkarlara hizmet ettiğiyle ilgili. Bir iktisat öğrencisi olarak diyebilirim ki; denklemde hala en önemli değişken biziz, yani canlı emek.

Klasik Marksist yaklaşımdaki altyapı ve üstyapı ilişkisini, yapay zekanın şekillendirdiği bir gelecek dünyasında, nasıl öngörmek mümkün? Ahlak, hukuk başta olmak üzere nasıl bir dönüşüm bekleniyor?

Marksist teoride altyapı (üretim ilişkileri ve güçleri), üstyapıyı (hukuk, din, sanat, ahlak) belirler. Yapay zekâ altyapıyı o kadar hızlı değiştiriyor ki üstyapı buna yetişemiyor. Mesela hukuk sistemimiz bireysel mülkiyet üzerine kurulu. Ama yapay zekâ milyonlarca insanın kolektif birikiminden (internet verisinden) besleniyor. Burada mülkiyet kimin? Eğer bir algoritma senin kredi notunu düşürüyorsa veya seni işe almıyorsa, buna karşı itiraz edebileceğin bir hukuk henüz tam oturmadı. Sermaye, bu devasa kolektif birikimi tekelleştirip benim fikri mülkiyetim diyerek üstyapıyı kendi lehine dönüştürmeye çalışıyor.

Ahlak ve etik tartışmaları da bu noktada devreye giriyor. “Yapay zekâ etiği” dedikleri şeyin çoğu aslında sermayenin sorumluluktan kaçma çabası. Bir algoritma hata yaptığında veya birini işten çıkardığında suçlu makinedir diyerek, kararı alan sınıfsal iradeyi gizlemeye çalışıyorlar.

“Krizi önlemenin tek yolu üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlamak”

Yine klasik Marksist teorinin yaklaşımından yola çıkarsak, yeni “işçi sınıfı” robotlar mı olacak?

Bu konuda çok net olmak lazım: robotlar işçi sınıfı değildir ve olamazlar. İşçi sınıfı, hayatını devam ettirmek için emeğini satmak zorunda olan toplumsal bir öznedir. Bir robotun yaşam mücadelesi yoktur, enerjiye ve bakıma ihtiyacı vardır ki bu da sermaye için sadece bir işletme gideridir (elektrik faturası gibi). Robotlar grev yapmaz, hak aramaz, sendika kurmaz.

İşçi sınıfını robotlarla ikame etmek, işçiyi özgürleştirmez; aksine onu üretim sürecinin dışına, yani kronik işsizliğe iter. Robotların üretime girmesi, üretim araçlarının kimin elinde olduğu sorusunu daha önemli hale getirir. Eğer fabrikalar ve algoritmalar halkınsa robotlar bizi özgürleştirir; eğer sermayeninse robotlar bizi aç bırakır. Olay bu kadar basit.

Yapay zekanın yaygınlaşması ve üretimdeki yerinin artması işsizlik ve üretilen ürünlerin satılamaması gibi krizlere yol açmayacak mı? Açacaksa bunu önlemek için ne gibi politikalar uygulanmalı?

İşte kapitalizmin en büyük paradoksu burada. Yapay zekâ ve otomasyon sayesinde üretim kapasitesi devasa boyutlara ulaşıyor. Eskiden bin kişinin yaptığı işi artık on kişi birkaç botla yapabiliyor. Peki, işten atılan o 990 kişi bu üretilen malları nasıl satın alacak?

Canlı emeği üretimden kovduğunda, toplam ücret hacmi düşer. Ücret hacmi düşünce talep azalır. Talep azalınca üretilen mallar depolarda çürür. İşte bu, Marksist anlamda klasik bir “aşırı üretim krizi”dir ama bu sefer teknolojinin hızıyla katlanmış durumda. Egemen sınıflar bunu “Evrensel Temel Gelir” gibi yollarla yamamaya çalışacaklar. Yani insanlara ölmemeleri ve tüketmeye devam etmeleri için küçük bir harçlık verecekler. Ama bu sürdürülebilir değil çünkü sistemin motoru olan “artık değer üretimi” tıkanıyor. Bu krizi önlemenin tek yolu, üretimi kâr için değil toplumsal ihtiyaç için planlamaktır. Eğer yapay zekâ toplumsal bir mülkiyet olsaydı, çalışma saatlerinin düşmesini ve hepimizin daha çok boş zamana sahip olmasını konuşurduk. Ama şu anki yapıda sadece daha fazla işsizliği ve belirsizliği konuşuyoruz.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.