“Bir İsrailli, İspanya’ya çöp ülke olduğunu söylüyor. Dünyanın bir numaralı paryası olan, başbakanı aranan bir adam olan, insanlığa karşı suçlarla itham edilen ve sözde demokratik rejimi içten içe çökeyazan bir devletin generali; Avrupa’nın en görkemli ülkelerinden birine, muazzam bir mirasa ve hiç de fena olmayan bir bugüne sahip bir ülkeye ahlak dersi veriyor.”
Foto: Antonio Sempere / Europa Press
İsrailli gazeteci ve yazar Gideon Levy’nin kaleme aldığı ve Haaretz’de yayımlanan bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.
Amir Avivi, İsrail’in Kaptan B.H. Liddell Hart’ıdır. Yani 20. yüzyılın önde gelen İngiltereli askeri tarihçisi ve kuramcısının bir benzeri. Avivi, Habit’honistim’in (İsrail Savunma ve Güvenlik Forumu) kurucusu, muharebe istihkâm sınıfından bir yedek tuğgeneral ve pek de akıcı konuşamayan bir televizyon yorumcusu. Tıpkı silah arkadaşlarının çoğu gibi, onun da ünü her yeni savaşla birlikte haber stüdyolarında yükseliyor. Ne var ki Avivi’nin menzili, İsrail ordusunun topçu mermilerinin menzilini fazlasıyla aşıyor. Onun çapında bir stratejist, elbette kendini sadece Gazze ve Lübnan’daki gelişmelerle sınırlamayacaktır. Küresel bir bakış açısına sahip Avivi’nin cahil dünyaya, özellikle de karanlığa gömülmüş Avrupa’ya öğretecek çok şeyi var.
Avivi, Faslı göçmenlerin İspanya topraklarına geçişini gösteren videoları izledi ve o çöküş halindeki ülkeye iletmek istediği mesajları var. İspanyalılar, uzman Avivi’nin öğüdüne kulak verin: Diplomat Pinchas Avivi’nin oğlu olarak Latin Amerika’da geçirdiği yıllardan kalma İspanyolcasıyla konuşuyor ki Madrid’deki o avamlar bile anlayabilsin. Ardından İbranice olarak Avivi, İspanya’ya bir “çöp ülke” olduğunu açıklıyor.
Anladınız mı? Bir İsrailli, İspanya’ya çöp ülke olduğunu söylüyor. Dünyanın bir numaralı paryası olan, başbakanı aranan bir adam olan, insanlığa karşı suçlarla itham edilen ve sözde demokratik rejimi içten içe çökeyazan bir devletin generali; Avrupa’nın en görkemli ülkelerinden birine, muazzam bir mirasa ve hiç de fena olmayan bir bugüne sahip bir ülkeye ahlak dersi veriyor. Avivi’nin evindeki aynalar çoktan paramparça olmuş. Uzun zamandır kendini onlarda göremiyor. Ortada zerre kadar öz farkındalık yok. O duygu çoktan yitip gitti, tıpkı ufacık da olsa bir utanç duygusu gibi.
Avivi, Facebook sayfasında şöyle yazmıştı: “Amigos, İspanya’nın sonunun başlangıcına tanık oluyoruz. İspanya çürümekte olan bir ülke… bir üçüncü dünya ülkesi… Avrupa ele geçiriliyor. Her yönden, resmen ele geçiriliyor. Woke, ilerlemeci bir hükümetin bulunduğu her yerde ülke düpedüz bir çöp ülkeye dönüşüyor. Sınırlar ihlal ediliyor, kontrolsüz göç, yoksulluk, çökertilen bir ekonomi… İşte kıtanın içler acısı geleceği bu ve bu, orada yaşayan Yahudiler için de son derece kötü bir haber. Bu nedenle şu anda onların ayağa kalkıp İsrail’e gelmeleri düpedüz en doğrusu.”
Caesarea’nın lüks kasabalarında yaşayan birinden geleceğe dair vizyoner bir konuşma. Avivi, bunca İsraillinin duygularına tercüman olmasaydı buna gülünüp geçilebilirdi. Fakat Avivi, var olan en İsrailli jargonla konuşuyordu. Generaller de böyle konuşur, askerlik sonrası çıktıkları o kibirli, aşırı milliyetçi yurt dışı gezilerindeki terhis olmuş askerler de. Kardeşim, en iyisi biziz. Bütün dünyaya laf sokup ona ahlak dersi veriyoruz. Bu, tek bir patolojik nöbet halinde ve tek bir video klibe sığdırılmış, megaloman bir taşralılığın öz farkındalık yoksunluğudur.
Bu video klipte her şey var. Avivi, İspanya’yı elbette Gazze’deki soykırıma karşı kampanyaya öncülük etmeye cüret ettiği için aşağılıyor. Karizmatik başbakanı, İsrail bağlamında uluslararası hukuktan ve ahlaktan söz eden bir ülke, Avivi’yle ve hepimizle karşı karşıya gelmeyi göze almış demektir. Bakın siz İspanyalılar, size ve o çöp ülkenize göstereceğiz. İsraillilerin Dünya Kupası finalinde İspanya’ya karşı Arjantin’i desteklemesiyle alınan milli intikamın ardından, işte size bir kıyamet silahı: Avivi. Bu arada, Müslüman göçmenler üzerinden korku salmak ve ilerici düşünceye karşı ağız dolusu laf etmek için de fırsat doğuyor.
Madrid’de Prado Müzesi varmış, ne olmuş? Bizde de Latrun’daki Zırhlı Birlikler Anıtı var. Sizde Antoni Gaudí var, bizde Tel Aviv’in Atarim Meydanı. Sizde Real Madrid var, bizde Beitar Kudüs. Federico García Lorca’nız ve Pablo Picasso’nuz varmış, ne olmuş?
Burada ayrıca, Avrupa’daki Yahudileri oradan derhal göç etmeye çağırma fırsatı da var. Bırakın o batmakta olan kıtayı ve geleceği toz pembe bir yere gelin. Güvenli, vaatlerle dolu bir ülkeye, barışı ve refahı gözeten sağlam bir demokrasiye. Geleceğiniz burada Yahudi kardeşlerimiz. Sınır tanımayan, bir sonraki savaşın bu hafta mı yoksa gelecek hafta mı patlak vereceğini bilemeyen, milyonlarca Yahudi olmayan tebaasına eziyet eden, yanı başında dünyanın en kötü ve en acımasız rejimlerinden birini barındıran ve bir başka İsrailli generalin dediği gibi, savaş suçlarını hobi edinen bir ülkede. Sevgili Yahudiler, çocukları yok eden bir ülkeye gelin. Burası sizin için çok daha iyi olacak. Avivi’nin söylediklerine kulak verin.
3 Ağustos 2014’te Musul’u ele geçiren IŞİD’in, Şengal’e yönelerek binlerce Ezidiyi katletmesi, Ezidi kadın ve çocukları kaçırması üzerinden 12 yıl geçti. 4 Mayıs 2026 verilerine göre IŞİD tarafından kaçırılan Ezidilerin 3 bin 595’i kurtarılabildi, yaklaşık 2 bin 500 kişinin akıbeti ise hala bilinmiyor.
Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) 3 Ağustos 2014’te yaklaşık 550 bin Ezidi yaşadığı Şengal’e saldırmasının üzerinden 12 yıl geçti. Binlerce sivil yerinde infaz edildi, on binlerce kişi yerinden edildi, Ezidi kadınlar ve kız çocukları kaçırıldı ve tecavüze uğradı. 2014 yılına kadar 72 katliam yaşamış olan Ezidiler, 2014’te IŞİD’in kendilerine yönelik saldırı ve katliamlarını “73. ferman” olarak nitelendiriyor.
Saldırının ardından bölgeden kaçan Ezidi’ler, Türkiye, Suriye, ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi dahil olmak üzere birçok bölgedeki kamplara gitti. Rûdaw’ın haberine göre, evlerini ovaya değil Şengal dağının eteklerine inşa etmek isteyen Ezidiler için şu ana dek dağın eteklerinde yaklaşık 2 bin 500 ev inşa edildi. Şengal ve çevresine on binlerce Ezidi dönmüş olsa da hala birçoğu kendi toprağından uzaktaki kamplarda yaşamını sürdürüyor.
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinin 2379 sayılı kararı ile kurulan BM IŞİD Suçlarını Soruşturma Ekibi (UNITAD) ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi İçişleri Bakanlığı ve IŞİD Tarafından Kaçırılanları Kurtarma Ofisi arşivlerinde, Ezidilere ilişkin belgeler kayıt altında tutuluyor.
ŞENGAL / EZİDİ SOYKIRIMI — VERİLERLE
12 Yıllık Bilanço
IŞİD Tarafından Kaçırılanları Kurtarma Ofisi’nin resmî verilerine göre, Şengal’de kaçırılan 6 bin 417 Ezidi’den 2 bin 500’ünün akıbeti hâlâ meçhul
Saldırı tarihi: 3 Ağustos 2014Son veri güncellemesi: 4 Mayıs 2026
6.417
Toplam Kaçırılan Ezidi
3.595
Esaretten Kurtarılan
~2.500
Akıbeti Hâlâ Meçhul
Kaçırılan 6.417 Kişinin Bugünkü Durumu
%56
%39
%5
Kurtarılanlar (3.595) Akıbeti meçhul (~2.500) Katledildiği/kayıp olduğu bilinen diğer vakalar
Kaynak: Merkezi Duhok’ta bulunan “IŞİD Tarafından Kaçırılanları Kurtarma Ofisi” resmi verileri (4 Mayıs 2026 itibarıyla). Oran hesaplamaları toplam kaçırılan sayısı (6.417) üzerinden yapılmıştır.
Ezidi inanışında “ferman”, tarih boyunca kendilerine yönelik gerçekleştirilen katliam ve zorunlu göç dalgalarını tanımlamak için bir “ölüm fermanı” niteliğinde kullanılıyor. Ezidiler, 2014’e kadar tarih boyunca 72 kez benzer zulüm ve katliama maruz kaldıklarını söylüyor. Bu sebeple IŞİD’in Ağustos 2014’te Şengal’e yönelik saldırısı, çeşitli kaynaklarda ve Ezidilerin deyimiyle “73. Ferman” olarak geçiyor.
Şengal Savunma Birlikleri kuruldu
IŞİD, 10 Haziran 2014’te herhangi bir direnişle karşılaşmadan Musul’u ele geçirdi ve Irak ordusundan kalan askeri mühimmatla güçlenerek aynı yılın 3 Ağustos gecesinde Ezidilerin yaşadığı Şengal Dağı’nın güneyindeki köyleri hedef aldı. Saldırı sürecinde binlerce Ezidi öldürüldü, kadın ve çocuklar esir alınarak köle pazarlarında satıldı, güncel verilere göre ise Şengal ve çevresinde bugüne kadar 93 toplu mezar toplu mezar tespit edildi.
IŞİD’in saldırıları sonucu Şengal Dağı’nda mahsur kalan yüz binlerce Ezidi’yi kurtarmak üzere Halk Savunma Güçleri (HPG) üyeleri bölgeye giderek savaştı ve birçok Ezidi’nin kurtarılmasına sebep oldu. On binlerce Ezidi, 12 kişilik bir HPG biriminin açtığı koridor sayesinde kurtulabildi, HPG’liler günler süren çatışmaların ardından IŞİD’i püskürterek Ezidileri Kuzey ve Doğu Suriye’ye geçirmeyi başardı.
YBŞ (Yekîneyên Berxwedana Şengalê / Şengal Direniş Birlikleri) güvenli bölgelere yerleştirildikten sonra Ezidi gençleri tarafından aynı ay içinde kuruldu. Şengal’i Özgürleştirme Hamlesi sürecinde YBŞ bünyesinde yer alan kadınlar, kendilerini güçlendirmek amacıyla 2015 tarihli bir konferansla YPJ Şengal (Yekîneyên Parastina Jin ê Şengalê / Şengal Kadın Koruma Birlikleri) kimliğiyle örgütlendiklerini ilan etti.
Türkiye’de kamplarda kalan Ezidiler
Hayata Destek Derneği’nin Mayıs 2020 tarihinde yayımladığı “Mardin ve Batman’da yaşayan Ezidilerin hizmetlere erişimi” başlıklı rapora göre, 2014 yılı Ağustos-Ekim ayları arasında 22.062 Ezidi Türkiye’ye sığındı, IŞİD saldırılarının devamında ise bu sayı 30 bini aştı. Rapordaki verilerde Ezidilerin Şırnak (5.675 kişi), Batman (2.857 kişi), Diyarbakır (5.360 kişi), Siirt (1.686 kişi) ve Mardin’deki (5.471) akrabalarının yanına veya belediyeler tarafından oluşturulan kamplara yerleştiği kaydedildi.
2016’da Diyarbakır Belediyesi’ne kayyım atanmasından sonra kampın Aralık 2016’da kapatılması, Ezidilerin bir kısmının Şengal’e veya Irak’a geri dönmesi, bir kısmının da Almanya’ya gitmesi sonucunda şu an Türkiye’de az sayıda Ezidi bulunuyor.
Avrupa Parlamentosu “soykırım” demişti
İlk olarak Avrupa Parlamentosu, Şubat 2016’da IŞİD’in Ezidilere saldırılarını soykırım olarak tanıdı. BM Güvenlik Konseyi kararıyla kurulan UNITAD, Şengal’de işlenen suçların soykırım dahil en ağır uluslararası suçlar kapsamına girdiğini açık biçimde tespit etti. ABD, İrlanda, Kanada, Lüksemburg, Hollanda, Belçika, Almanya, İsviçre, Ermenistan, İngiltere, Portekiz’in de aralarında olduğu 20’ye yakın ülke Ezidi soykırımını tanıdı.
Ancak henüz bir uluslararası ceza mahkemesinde “73. Ferman” bir soykırım olarak tanınmıyor.
Saldırı öncesi Çilê Havînê bayramı
Ezidi inancında 25 Haziran’da başlayan 40 günlük oruç süreci 1 Ağustos’ta sona eriyor. Sabır, ruhsal arınma ve şükranın sembolü olarak kabul edilen bu dönemde Ezidiler, yılın en sıcak günlerinde şafak vaktinden gün batımına kadar yeme ve içmeden uzak durarak kendilerini ibadete adıyor. Bu oruç dönemi Ezidi takviminde Çilê Havînê (Yaz Çilesi) olarak biliniyor. 40 günlük bir diğer oruç dönemi ise kış aylarında tutulan Çilê Zivistanê (Kış Çilesi).
Çilê Havînê’nin bitişinin ardından 2 Ağustos’ta kutlanan bayram, 2014’te IŞİD’in Şengal’e saldırısının başladığı 3 Ağustos’a sadece bir gün düzenlenmişti.
Norveç merkezli Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İran’daki 2026 Temmuz ayı idam verilerini yayınladı. Rapora göre dokuzu siyasi ve düşünce suçundan hükümlü 67 mahpus, İranlı yetkililerce idama çarptırıldı.
Fotoğraf: Pexels.com
Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw, İran yetkilileri ve yargıya bağlı basın tarafından yalnızca sekiz tanesinin resmen duyurulduğu, yedi tanesinin ise ailelerine duyurulmadan, son görüş fırsatı verilmeden gizli şekilde gerçekleştirilen 67 idamın tamamının kimliğini belgeleyerek kapsamlı bir rapor yayınladı. Hengaw, geçen senenin temmuz raporuyla karşılaştırıldığında idam sayısının 96’dan en az 67’ye düşmesiyle %30 oranında bir düşüş olduğunu açıkladı.
İdamların ikisi kadın mahpus
Jahrom’dan Setayesh Mohammadipour uyuşturucu bağlantılı suçlamalarla Shiraz hapishanesinde idam edilirken Yasuj’dan Azam Gerami kasıtlı cinayetten hüküm giydikten sonra Yasuj hapishanesinde idam edildi.
9 siyasi mahpus idam edildi
Temmuz ayında en az 9 siyasi ve düşünce suçu mahpus, Ocak 2026 protestolarında ve “Kadın Yaşam Özgürlük” (Jin Jiyan Azadî) hareketinde tutuklanan mahpuslar “Allah’a karşı savaş açmak”, casusluk ve diğer milli güvenlik suçlamaları iddia edilerek idam edildi.
Hengaw’ın açıklamasında, idamların 35 tanesinin kasıtlı cinayet suçu olduğu belirlendi, bu sayı tüm suçlamaların %52’sini oluşturdu. Sonrasında 22 mahpusun idam edildiği ikinci yaygın suçlama uyuşturucu ile ilgili suçlamalar oldu. 9 siyasi mahpusun idamı ve bir adet tecavüz suçuyla gerçekleştirilen idamlarla birlikte temmuz ayında toplam 67 mahpus idam edildi.
İdamların ulusal ve etnik gruplara göre dağılımı
Hengaw’ın verilerine göre, idamların %33’ünü oluşturan en yaygın grup Farslar oldu. Fars 22 hükümlü raporlanırken 10 Kürt, 10 Türk, 5 Beluç, 6 Lor hükümlü olduğu da açıklandı.
Veri • İnfografik
İran’da Temmuz Ayında İdam Edilenlerin Etnik Dağılımı
Hengaw’ın kayıtlarına göre Temmuz ayında en az 67 kişi idam edildi. Farslar, kayıtlı idamların en büyük bölümünü oluşturdu.
Etnik Kökene Göre İdam Edilen Kişi Sayısı (Temmuz 2026)
Farslar
22
%33
Kürtler
10
%15
Türkler
10
%15
Lorlar
6
%9
Beluciler
5
%7,5
Gilaklar ve Mazaniler
5
%7,5
Etnik kökeni doğrulanmamış
5
%7,5
Türkmenler
2
%3
Araplar
1
%1,5
Afgan vatandaşı
1
%1,5
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, Temmuz ayı idam verileri. Toplam kayıtlı idam sayısı: 67. Yüzdeler toplam idam sayısına oranlanarak hesaplanmıştır.
İdamların coğrafi dağılımı
Toplamda 24 farklı eyalete dağılan raporda 10 mahpusun idam edildiği İsfahan, temmuzda en çok idamın raporlandığı eyalet oldu. Onu takip eden Doğu Azerbaycan ve Fars Eyaletinde sekizer idam raporlanırken Kürt nüfusun yoğunlaştığı farklı şehirlerde ise toplam 6 idam raporlandı.
Hengaw’ın yayınladığı Temmuz ayı verileri de dahil edildiğinde 2026 senesinde kaydedilen idam sayısı 442’ye yükseldi.
*Bu haber Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından yapıldı
DEM Parti İmralı Heyeti yaptığı yazılı açıklamada Öcalan’ın “Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır” dediğini aktardı.
Abdullah Öcalan
DEM Parti İmralı Heyeti, 2 Ağustos tarihinde İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmenin içeriğine dair yazılı bir açıklama yayınladı.
Heyetin açıklamasında Öcalan’ın Meclis gündemine gelmesi beklenen “çerçeve yasa” ile ilgili olarak “Henüz her şey çözülmüş değil. Negatif yaklaşmayı gerektiren bir durum da yok” dediğini duyurdu.
İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Özgür Erol, 2 Ağustos tarihinde İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmişti.
Öcalan kamuoyu ile paylaşılan mesajında şunları dile getiriyor:
“Bin kilometrelik yol bir adımla başlar.
“Bu yasa ile tarihsel bir sorunu çözmek için yola çıkıyoruz. En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız.
“Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde nasıl büyük bir emek ve fedakârlık ortaya konulduysa, şimdi de demokratik cumhuriyet için aynı ciddiyetle çalışmak gerekiyor.
“Bu yalnızca Kürtlerin veya bir kesimin değil, bu topraklarda yaşayan herkesin ihtiyacıdır. Atılacak adım, ülkenin ve bölgenin kaderini etkileyecek; demokratik hukukun gelişmesinin, ekonomik olanakların büyümesinin önünü açacaktır. Bu, 86 milyon için yapılacak büyük bir hizmettir.
“Toplumun örgütlülüğüyle tarihsel bir çıkış yapacağız. Bu adımın barışa ve ekonomiye devasa katkısı olacaktır.
“Henüz her şey çözülmüş değildir. Ancak negatif yaklaşmayı gerektiren bir durum da yoktur. Önemli olan bu adımın doğru anlaşılması ve herkesin sürecin başarısı için sorumluluk üstlenmesidir.
“Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır.”
SOHR’a göre, 2026’nın başından bu yana Türk sınır muhafızları, dokuz sivilin ölümüne ve 41 kişinin yaralanmasına neden oldu.
Suriye-Türkiye sınırı, Foto: Wikipedia, (William John Gauthier)
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Temmuz 2026 döneminde Suriye’den Türkiye topraklarına gizlice girmeye çalışırken Türk sınır muhafızları tarafından yapılan saldırı ve işkencelerde iki Suriyeli sivilin öldüğünü ve 27 kişinin yaralandığını açıkladı.
Kuruluş açıklamasında, Rakka bölgesinde 11 kişi yaralandı, Haseke bölgesinde bir kişi öldü, 16 yaralandı ve Halep bölgesinde de bir kişi öldü.
SOHR’a göre, 2026’nın başından bu yana Türk sınır muhafızları, dokuz sivilin ölümüne ve 41 kişinin yaralanmasına neden oldu.
Buna göre Haseke’de 2 ölü, 16 yaralı, Rakka’da 2 ölü, 24 yaralı ve Halep’te 5 ölü olayı gerçekleşti.
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi yaptığı açıklamada, sınır şeridindeki sivillere saldırmayı bırakma ve uluslararası insancıl hukuka ve sivillerin korunmasıyla ilgili uluslararası standartlara saygı gösterme çağrılarını yeniledi. SOHR ayrıca sınırı geçmeye çalışan sivillere karşı aşırı güç kullanımını kınadı ve sivillere yönelik ihlallerden sorumlu olan herkesi sorumlu tutma çağrısında bulundu.
Suriye-Türkiye Sınırında Belgelenen Hak İhlalleri
2014–2026 arasında uluslararası insan hakları kuruluşları ve bağımsız gözlem mekanizmalarınca kamuoyuna yansıyan önemli vakalar.
2014
14 yaşındaki çocuk başından vuruldu
Şam’dan kaçan Suriyeli Kürt bir aile Mardin’in Kızıltepe ilçesi yakınlarından Türkiye’ye geçmeye çalışırken açılan ateşte ailenin 14 yaşındaki oğlu başının arkasından vuruldu.
Bianet
2014
Saada Darwich yaşamını yitirdi
Rojava’nın Derik kentinden Türkiye tarafına geçmeye çalışan aileye açılan ateşte 28 yaşındaki Saada Darwich çocuklarının yanında hayatını kaybetti.
Bianet
2016
HRW: 5 ölü, 14 yaralı
Human Rights Watch, Mart ve Nisan 2016 boyunca Türkiye sınır muhafızlarının Suriyeli sivillere ateş açtığını, beş kişinin öldüğünü ve 14 kişinin yaralandığını belgeledi.
Human Rights Watch
2016
SOHR: Dördü çocuk sekiz sivil öldürüldü
SOHR, Membiç’teki çatışmalardan kaçan sivillerden dördü çocuk sekiz kişinin Türkiye sınırında açılan ateş sonucu öldüğünü açıkladı. Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu ise aynı olayda ölü sayısını 11 olarak duyurdu.
SOHR
2018
HRW yeni ihlalleri belgeledi
HRW, Türkiye’ye geçmeye çalışan Suriyelilere yönelik ayrım gözetmeyen ateş açma, kötü muamele ve geri itme uygulamalarının sürdüğünü raporladı.
Human Rights Watch
2023
Avukat sınırda vurularak öldürüldü
SOHR, İdlib üzerinden Türkiye’ye geçmeye çalışan Suriyeli bir avukatın Türk sınır muhafızlarının açtığı ateş sonucu yaşamını yitirdiğini açıkladı.
SOHR
2023
HRW: İşkence ve aşırı güç kullanımı
HRW, sınır muhafızlarının sivillere ateş açtığını, yakalanan kişilere işkence, dipçikle darp ve kötü muamele uyguladığını belgeledi.
Human Rights Watch
2026
Gazeteci Nujan Mala Hassan vuruldu
Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’na göre Nûdem Media muhabiri Nujan Mala Hassan, sınır hattındaki protestoları izlerken gerçek mermiyle vurularak ağır yaralandı.
International Federation of Journalists
2026
SOHR’nin son bilançosu
SOHR’ye göre 2026’nın başından Temmuz sonuna kadar Türk sınır muhafızlarının müdahalelerinde dokuz Suriyeli sivil yaşamını yitirdi, 41 kişi yaralandı. Kuruluş sivillere yönelik aşırı güç kullanımının sona erdirilmesi çağrısını yineledi.
SOHR
HRW’nin doğruladığı sınır verileri (Ekim 2015 – Nisan 2023)
277
Ateş açma olayı
234
Sivil ölümü
231
Yaralı
20
Hayatını kaybeden çocuk
Kaynaklar: Human Rights Watch (2016, 2018, 2023), Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ), Bianet. SOHR tarafından açıklanan ölüm ve yaralanma sayıları kuruluşun kendi saha ağına dayalı tespitleri olup haberde “SOHR’ye göre” atfıyla kullanılmalıdır.
“Alkışlamak artık terörizm mi? Doğrusu, bu beni şaşırtmazdı.”
Foto: Jess Hurd
Steven Methven tarafından yazılan ve Novara Media‘da yayımlanan bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.
Defend Our Juries üyesi birkaç yüz gösterici iki gün önce Westminster sulh ceza mahkemesi önünde toplandı. Bu kişilerin çoğuna o gün duruşmaları olacağı söylenmişti. Perşembe günü mahkemeye çıkmak üzere çağırılan bu bin 500’den fazla kişi hakkındaki suçlamaysa üzerinde yedi kelime yazan kağıt parçaları taşımaktı: “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı (Filistin Eylemi) destekliyorum.”
Çevirmen notu: Palestine Action ve Defend Our Juries
2020’de kurulan Palestine Action, İsrail’in silah sanayisini hedef alan İngiltere merkezli bir doğrudan eylem grubudur. Grubun amacı, “İsrail’in soykırımcı ve apartheid rejimine küresel katkı verilmesini” sona erdirmektir. Grup, ağırlıklı olarak silah şirketlerini hedef almaktadır. Grubun aktivistlerinin RAF Brize Norton üssündeki savaş uçaklarına zarar vermesinin ardından dönemin İçişleri Bakanı Yvette Cooper tarafından 5 Temmuz 2025’te 2000 tarihli Terörizm Yasası kapsamında grubun faaliyetleri yasaklandı. Böylece grubu kamuoyu önünde desteklemek Terörizm Yasası uyarınca suç hâline geldi. Bu, İngiltere tarihinde bir doğrudan eylem grubunun ilk kez terör örgütü olarak damgalanması oldu. 13 Şubat 2026’da Yüksek Mahkeme yasağın iki gerekçeyle hukuka aykırı olduğuna hükmetti, ancak hükümet kararı temyize taşıdı ve yasak yürürlükte kalmaya devam etti.
Defend Our Juries, 2020’de kurulan İngiltere merkezli bir aktivist gruptur. Grup başlangıçta, bireylerin vicdanlarına göre hareket etme hakkı bağlamında İngiltere’deki hukuki sürecin zayıflatıldığı düşünülen noktaları öne çıkarmak için kuruldu. Palestine Action’ın yasaklanmasının ardından grup, odağını bu yasağa karşı bir kampanyaya kaydırdı. Bu kampanya, aktivistlerin kamusal alanlarda “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı destekliyorum” yazan dövizleri taşıyarak oturmaları etrafında şekillenen sivil itaatsizlik eylemlerinden oluşmaktaydı. “Lift The Ban” (Yasağı Kaldır) adı verilen bu kampanya kapsamında, döviz taşıdıkları için 3 bin 500’den fazla kişi gözaltına alındı. Grup, esasen İngiltere’de protesto hakkını ve hukuki süreci savunduğunu belirtmektedir.
Bu, birçok açıdan zaten anlamsız bir şey. Bir mahkeme, binden fazla kişinin geleceğine tek bir iş gününde karar verebileceğine hükmediyorsa, adalet nedir? Ve bir kağıdın üzerindeki kelimeler bir insanı ceza adalet sisteminin içine çekmenin sebebi oluyorsa, gerçeklik nedir? Ve bir tabelayı elinde tuttun diye altı ya da sekiz kişilik bir polis ekibi tarafından sürüklenip götürülebilecek kadar ciddi, ama aynı zamanda bin 500’den fazla sözde “terör” suçlusunun Londra’ya bir günlük gezide bulunmasına imkân verecek kadar anlamsız olan “terörizm” nedir?
Tüm olayın saçmalığına tuz biber ekercesine, saçları ağarmış birçok “terörist,” adeta Kafka’nın kaleminden çıkmış mahkeme dilekçeleri aldı. Bu dilekçeler, “Mahkemede hazır bulunmanız gerekmektedir,” şeklinde ibareler içermekteydi. Bunların iki satır aşağısında ise acınası bir biçimde “Lütfen gelmeyin” yazmaktaydı.
Mahkemelerin, hele ki terör suçu gibi ağır bir suç için gelinmemesi yönünde yalvaran dilekçeler göndermesi ender görülen bir şey. Metropolitan polisi de İngiltere tarihinin muhtemelen en büyük sözde terör suçluları mahkemesini, üstelik önemli bir mahkeme salonunun önünde, aynı ciddiyetle karşıladı.
Helikopterler mi? Özel harekât timleri mi? Emekli papazların elindeki tabelaları pazarlıkla almaya hazırlanmış seçkin müzakereci ekipler mi?
Hayır.
Polis, bir açıklama yaparak Defend Our Juries hakkında, “Mahkemenin önünde kurulacak bir sahnede insanların ayakta durarak desteklerini sözlü olarak ifade etmeleri çağrısında bulunduklarını” belirterek uyarıda bulundu.
Guantanamo Körfezi’nin tozunu alın çocuklar.
Sonraki birkaç saat boyunca polisin toplam 152 kişiyi gözaltına aldığını gördüm. Kendi ifadelerine göre bunların çoğu Terörizm Yasası’nın 12. Maddesi’ni ihlal etmekten tutuklandı. Bu, yasaklanmış bir örgütü desteklemeye başkalarını davet etmeyi ya da teşvik etmeyi suç sayan bir yasa maddesi. Tutuklananların bazıları, ara sıra şarkı söyleyerek kendilerini Palestine Action üyesi ilan ederek bunu yaptı ve kendilerini tutuklayan memurları da yanlarına katılmaya davet etti.
Ancak gözaltına alınanların bazıları bana sadece orada bulundukları için gözaltına alınmış gibi göründü. Bir kadın, 14 yıla kadar hapis cezası öngören 12. Madde’nin tam olarak hangi alt fıkrası uyarınca tutuklandığını polisin kendisine söylemesini yüksek sesle ve öfkeli şekilde talep ediyordu. Polislerse bunu söyleyemediler ya da söylemek istemediler. Bir başkası ise bana, tek yaptığının başka biri tutuklanırken alkışlamak olduğunu söylemişti.
Alkışlamak artık terörizm mi? Doğrusu, bu beni şaşırtmazdı.
Herkesin bildiği gibi (ve bu o kadar utanç verici ki) şimdiye dek 3 bin 500’den fazla kişi, döviz taşıdığı için tutuklandı. Bu, yasanın 13. Maddesi kapsamında bir suç ve azami altı ay hapis cezası öngörüyor. Yani bir sulh ceza mahkemesi tarafından oldukça hızlı şekilde ele alınabiliyor.
Defend Our Juries eylemcilerinin işlediği iddia edilen yeni ve daha ağır 12. Madde suçları ise yüksek ceza mahkemelerinde görülebiliyor. Bu da zaten zorlanan bir sisteme çok sayıda saçma davanın akın etmesi anlamına gelmektedir. Sıradan İngilterelilerin; NHS (Ulusal Sağlık Sistemi) hemşirelerinin, yaşlı papazların ve sosyal hizmet görevlilerinin terörizmin gerçek yüzü olduğu konusunda hükümetle hemfikir olacağını hayal etmek güç. Bunları şimdi saçma buluyorsanız, gelecek beraat kararları sonucunda gelecek milyonlarca sterlinlik faturayı görene kadar durun.
Hepsi de kelimeler uğruna.
Andy Burnham tüm bunlara bakıp şöyle düşünmeli: Neden bir önceki “aptalın” hatalarının bedelini ben ödeyeyim? Dünkü tutuklamalar, Washington Post’a kadar taşındı ve katıksız zırvalık konusundaki büyüyen küresel ünümüze katkıda bulundu. Kral Charles’ın eski danışmanı Jonathon Porritt’in tutuklanma videosunun yayınlanmasının ardından Daily Mail’den Andrew Neil bile açık şekilde utanmıştı. Ayrıca, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli The National gazetesi, 11 Eylül’den bu yana tüm terörle bağlantılı tutuklamaların neredeyse yarısının son 12 ayda gerçekleştiğini bildirdi.
Perşembe günkü tutuklamaların ardından, Yüksek Mahkeme’nin Palestine Action’ın eş kurucularından Huda Ammori’nin, grubun yasaklanmasına karşı açtığı davayı bu sonbaharda göreceği duyuruldu. Bu, onun İngiltere topraklarındaki son yasal şansı ve dolayısıyla Burnham’ın da, mesele Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ulaşmadan önce kendini Cooper lanetinden* kurtarmak için son şansı. Britanya’nın (umarız kısa sürecek) distopik çılgınlığa savruluşu hâlâ devam ediyor. Tek soru şu: Tüm bunlar Starmer’a mı kalacak, yoksa Burnham’a mı?
* Palestine Action’ı terör örgütü ilan eden dönemin İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper’dan gelen bir tamlama.
Üsküdar Belediyesi’ne yönelik yürütülen usulsüzlük soruşturmasında Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın da aralarında bulunduğu 4 kişi tutuklandı, 2 kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
Sinem Dedetaş, Foto: PİRHA
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Üsküdar Belediyesi’nde yapı ruhsatı ve iskan ruhsatı süreçlerinde usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla başlatılan soruşturmada tutuklama kararları verildi. Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği, Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş, Özel Kalem Müdürü Alihan Koçoğlu, mimar Burçin Çevik ve müteahhit Bülent Orhan Tozkoparan’ın tutuklanmasına hükmetti. Belediye Başkan Yardımcısı Ceyhun Ünlü ile iş takipçisi Adem Altıntaş hakkında ise adli kontrol kararı verildi.
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açıklamasına göre soruşturma, belediyede yapı ve iskan ruhsatı verilmesi sürecinde usulsüzlük yapıldığı yönündeki ihbarlar, mağdur beyanları ve etkin pişmanlıktan yararlanan şüphelilerin ifadeleri üzerine başlatıldı.
Başsavcılık, ruhsat verme yetkisi bulunmayan belediye iştiraki Kent A.Ş. görevlilerinin, kriptolu haberleşme uygulaması üzerinden kurulan iletişim ağıyla belediye personelini yönlendirdiğini ve ruhsat sürecini koordine ettiğini öne sürdü. Açıklamada, MASAK verileri kapsamında Kent A.Ş. ile müteahhitler arasında toplam bedeli 1 milyar 78 milyon 870 bin 833 TL olan çok sayıda “danışmanlık hizmeti” sözleşmesi imzalandığı, bu kapsamda bugüne kadar 361 milyon 392 bin 264 TL’nin tahsil edildiğinin tespit edildiği iddia edildi.
Soruşturmada ayrıca müteahhitlerin yapı ruhsatı alabilmek için Kent A.Ş. ile sözleşme imzalamaya zorlandığı, mevzuata aykırı iskan ruhsatları karşılığında rüşvet alındığı ve bazı ödemelerin başkan danışmanı “U.M.”ye parça parça teslim edildiği ileri sürüldü.
Savcılık, Dedetaş’ı örgüt lideri olmakla suçladı
Başsavcılık, rüşvet ve irtikap suçlamalarına konu eylemlerin “Sinem Dedetaş’ın liderliğindeki çıkar amaçlı suç örgütünün faaliyetleri kapsamında” gerçekleştirildiğini iddia etti. Ayrıca, belediyenin resmi hiyerarşisinin bozulduğu ve belediyede resmi görevi bulunmayan Kent A.Ş. Genel Müdürü Nazım Akkoyunlu’nun “gölge başkan” gibi hareket etmesine olanak sağlandığı öne sürüldü.
Savcılık, soruşturmanın devam etmesini, henüz tüm şüphelilerin tespit edilememesini, delillerin karartılması, şüphelilere bilgi verilmesi ve kaçma ihtimalini gerekçe göstererek dört şüphelinin tutuklanmasını talep etti.
Dedetaş’tan mektup
Operasyonun ardından Dedetaş’ın Üsküdarlılara hitaben yazdığı mektup sosyal medya hesabından paylaşıldı. Mektubunda “Bu sabah yanınızda olamasam da her sabah olduğu gibi bugün de aklım ve kalbim Üsküdar’ın sokaklarında” ifadelerini kullanan Dedetaş, sağlığının yerinde olduğunu, avukatları aracılığıyla kendisine ulaşan desteklerin moral verdiğini belirtti.
Yüzlerce kişi Dedetaş için yürüdü
Dedetaş’ın gözaltına alınmasına tepki gösteren yüzlerce kişi, 30 Temmuz akşamı Üsküdar Sahili’nde bir araya geldi. Kadıköy ve Beşiktaş gibi ilçelerden de katılımın olduğu eyleme siyasi parti, sivil toplum ve meslek örgütlerinin temsilcileri destek verdi. İskele meydanından belediye binasına yürüyen kalabalık, “Sinem Dedetaş yalnız değildir” ve “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları attı. Belediye önündeki konuşmaların ardından kalabalık dağıldı.
Üsküdar Belediyesi’nde yapı ruhsatı ve iskan süreçlerinde usulsüzlük yapıldığı iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında, 29 Temmuz’da İstanbul’da 11 farklı adrese eş zamanlı operasyon düzenlenmişti. Operasyonda Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın yanı sıra Belediye Başkan Yardımcısı Ceyhun Ünlü, Özel Kalem Müdürü Alihan Koçoğlu, mimar Burçin Çevik, iş takipçisi Adem Altıntaş ve müteahhit Bülent Orhan Tozkoparan gözaltına alınmıştı.
Yöneltilen suçlamalar, “rüşvet”, “irtikap” ve “suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve yönetme” olarak belirtildi. Emniyetteki işlemleri tamamlanan 6 kişi, 31 Temmuz’da sağlık kontrolünün ardından Kartal’daki İstanbul Anadolu Adliyesi’ne sevk edilmişti. İfadelerin alınmasının ardından savcılık 4 kişinin tutuklanmasını, 2 kişinin adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasını talep etmişti. Sonrasında ise Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği tarafından bu yönde karar verildi.
YENİ Parti Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, çözüm sürecine ilişkin “çerçeve yasa”nın muhalefetle müzakere edilerek Meclis’e getirilmesi gerektiğini belirtti: “Sivil yaşama katılacak olan yurttaşlar siyaset yapacaklar. Bu çerçevenin güvence altına alınması gerekir”
Sezgin Tanrıkulu, Foto: TBMM
YENİ Parti Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Diyarbakır’da yer alan Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti’nde (GGC) düzenlenen basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunda son süreçte yaşanan olumsuz gelişmeleri hatırlatan Tanrıkulu, sürece ilişkin “çerçeve yasanın” muhalefetle paylaşım içerisinde bulunmayan birkaç kişilik bir ekiple hazırlandığını ifade etti.
Sürecin tüm kesimler tarafından güvence altına alınması gerektiğini savunan Tanrıkulu, şunları söyledi:
“Sürecin bir yasayla sonuçlanması, silah ve şiddetin artık bu topraklarda yöntem olarak kullanılmaması, güven verici bir yasanın parlamentodan geçmesi ile mümkün. Bunun için çaba içerisinde olacağımızı ifade ettik. Ancak işin doğası gereği YENİ Parti’yle de bir müzakerenin yasa TBMM’ye gelmeden önce yapılması gerekiyor. Yasanın çerçevesinin ne olduğunu komisyondan önce görmeliyiz ki önerilerimizi söyleyelim. Örgüt silahlı yöntemden vazgeçti ve kendini feshetti ama siyaset yapma iddiasından vazgeçmedi. Sivil yaşama katılacak olan yurttaşlarımız siyaset yapacaklar. Bu çerçevenin güvence altına alınması gerekir. Sürecin aksamaması için demokratik siyasal yaşamın sürdürüleceği konusunda güvencelerin yasal zeminde verilmesi lazım.”
YENİ Parti’den Kürt sorunu için 3 önerme
YENİ Parti’nin 81 ilde, özellikle de bölgedeki 21 ilde örgütlenme çalışmalarını hızla tamamlayacağını belirten Tanrıkulu, YENİ Parti’nin Kürt sorununa ilişkin programında yer alan temel hedefleri de sıraladı. Parti programlarının şu ana kadar olan parti programlarının ilerisinde olduğunu savunan Diyarbakır Milletvekili, Kürt meselesinde 3 ana hedefleri olduğunu açıkladı.
Sorunun çözümünü eşit yurttaşlık meselesi, ana dil meselesi ve yerel yönetimler meselesi olmak üzere 3 temel başlık etrafında ele aldıklarını kaydeden Tanrıkulu, “Türkiye’nin Kürt meselesi sonuçta bir demokratikleşme meselesidir. Bu çerçeve konusunda da iddia ediyorum ki parti programımız eşitlik, insan hakları ve adalet meseleleri konusunda Türkiye’deki en ileri çerçeveyi sunuyor.” dedi.
Diyarbakır’daki demokratik kurumlara, seçilmiş insanlara ve yurttaşlara seslenen Tanrıkulu, siyasal ve demokratik meşruluğu olmayanlara selam verilmemesi gerektiğini söyledi. Tanrıkulu, “Bu sivil tutumu burada en üst düzeyde yapmalısınız ki hiç kimse hukuk dışı mahkeme kararlarıyla siyaset yapacağını sanmasın.” diyerek bir kuşağı kaybetmenin eşiğinde olduklarını vurguladı.
Sezgin Tanrıkulu kimdir?
Mustafa Sezgin Tanrıkulu, 27 Mayıs 1963 tarihinde Diyarbakır’ın Lice ilçesinde doğmuş olan Kürt avukat, hukukçu ve siyasetçidir.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olduktan sonra yüksek lisans ve doktora derecelerini Dicle Üniversitesi ile Kültür Üniversitesinde tamamlamıştır.
Diyarbakır Barosu Başkanlığı görevini yürüttüğü dönem başta olmak üzere, kariyeri boyunca insan hakları ihlalleriyle mücadele eden ve faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması için çalışan Tanrıkulu, bu alandaki çalışmaları nedeniyle 1997 yılında uluslararası saygınlığa sahip Robert Kennedy İnsan Hakları Ödülü’ne layık görülmüştür.
Siyasi hayatına 2010 yılında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’ne katılarak adım atan Tanrıkulu, parti bünyesinde uzun yıllar Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmiştir. TBMM bünyesinde farklı dönemlerde İstanbul ve Diyarbakır milletvekili olarak yer alan Tanrıkulu, İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanvekilliği gibi kritik görevlerde bulunmuştur.
Tanrıkulu, CHP Lideri Özgür Özel ve yönetimi hakkında verilen ‘Mutlak Butlan’ kararı sonrasında aktif siyasi yaşamına ve meclisteki yasama faaliyetlerine halen YENİ Parti çatısı altında devam etmektedir.
Muğla’nın Ortaca ilçesine bağlı Kemaliye köyü, Tahtacı topluluğunun da yoğun olduğu bir Alevi köyü. Kemaliye köyümuhtarı Zeynel Altın ve köyden postane emeklisi Nail, köyün Tahtacı-Alevi kimliğini, cemevi pratiklerini ve ekonomik yapısını değerlendirdi.
Fotoğraflar: Doğa Tekneci
Muğla’nın Ortaca ilçesi, Alevi nüfusun yoğun olduğu bir yerleşim alanı olarak biliniyor. Marmaris ile Fethiye’nin arasında yer alıyor. Antik Çağ devrine kadar dayanan tarihinin yanı sıra yakın dönem tarihiyle de kimi zamanlar gündem olmuş bir bölge. Tarihte pek çok medeniyete ev sahipliği yaptığı için kültürel, etnik ve dini yapıların yer aldığı Ortaca’nın yakın tarihteki yerleşimcileri Tahtacı (Türkmen) Aleviler.
Tarihi anlatılara göre İkinci dünya savaşında vergisini ödemeyen azınlıkları çalıştırmak amacı ile Muğla Dalaman’da bir “azınlık kampı” kurulması planlanır ve yapımına başlanır. Bu bölge, yerleşik durumda olan Tahtacıların (Türkmen Alevi) elinde bulunmaktaydı. Devlet tahtacıları yakında bulunan başka bir tahtacı köyüne Fevziye’ye yerleştirir. Buradan da eski Oritenya mevkine göç ettirir. O zamanlar bataklık olan bu yer, Tahtacı Aleviler tarafından kurutulur ve bayındır hale getirilir.
Muğla’da Ortaca’ya yaptığım bir ziyaret esnasında, çoğu Alevi nüfusa sahip Kemaliye köyü muhtarı Zeynel Altın ile ve adının Nail olduğunu söyleyen postane emeklisi ile sohbet etme fırsatı buldum.
Köye doğru giden yolda Ortaca’nın merkezinden geçerken Ortaca’da yapılan Narenciye çiftçiliğini temsilen yapılmış bir heykel vardı. 2011 yılında yapılan bu heykelde Anadolulu giyim tarzına sahip 2 kadın ve 2 erkek figür bulunuyor. Kadınlardan bir tanesi elinde domates dalı tutuyor, diğeri ise nar dolu sepeti omuzlamış, bir erkeğin elindeki sepet ise portakal dolu.
Köye girmeden ara bir sokakta kalan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Cemevi göze çarpıyor. Köye doğru gidildiğinde, Ortaca merkezine göre yeşilliğin bol olduğu bir alan gelenleri karşılıyor. Köydeki evlerin bahçelerine dikkat edildiğinde sık sık sera örtüleri ve narenciye ağaçları görülüyor. Köydeki evler düzenli olarak yerleşmiş , evler cadde veya sokak üzerinde sıra sıra dizili şekilde.
Kemaliye Köyü’nde binden fazla insan yaşıyor. Çoğu emekli olan köy halkı genelde geçim kaynağı olarak seracılık, narenciye çiftçiliği ve denize yakınlığı sebebiyle turizm işleriyle uğraşıyor. Buradaki Alevi nüfusunun önemli bir bölümü, adını tahtacılık mesleğinden alan ve genellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan “Tahtacılar” adlı Alevi topluluğundan oluşuyor.
Altın ve Nail’e köydeki Alevi nüfusunu, Kemaliyeli Alevilerin günlerini nasıl geçirdiklerini sordum.
Bir Tahtacı köyü: Kemaliye
Kemaliye köyü muhtarı Zeynel Altın
Kemaliye köyünün Alevi nüfus dağılımına dair elde net bir veri bulunmadığını belirten Altın, kendi tahminine göre köy nüfusunun yaklaşık yüzde 70’inin Alevi olduğunu söyledi. Altın, köyün göç aldığını ve nüfusun zamanla karıştığını ve Fevziye, Cumhuriyet Mahallesi gibi Alevi yoğunluklu olan komşu mahallelerinin daha kozmopolit bir yapısı olduğunu ifade etti.
Altın, kendisinin de bir Tahtacı olduğunu belirterek Tahtacı kimliğinin kökenine dair şunları anlattı:
“Bizim dedemiz Mersin-Mut tarafından geliyor. Biz Alevi adı altında Tahtacı topluluğundanız. Yavuz Sultan Selim’den sonra Alevilere yapılan baskıdan sonra Aleviler kendilerini dağlara çekmişler. Geçinmek için ormanda ağaç işçiliği, tahta işi yapmışlar. Tahtacı ismi de oradan geliyor.”
Altın, Aleviliğin tek tip bir inanç pratiği olmadığının altını çizerek “Aleviliğin içinde 14-15 tane aşiret var, Kıpçaklardan, Çepnilerden tutun hepsi var. Hepsinin ufak tefek nüans farkları var, bu aslında bir zenginlik” dedi.
Altın, Tahtacılar olarak Kemaliye köyünde küçük bir cemevi yaptıklarından bahsetti. Köyün girişinde bir Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Cemevi de var fakat genellikle kendi yaptıkları bu cemevinde ibadetlerini sürdüklerini söyledi.
Her Alevi topluluğundaki cem ritüellerinde farklılıklar görüldüğüne de değinen Altın, buna bir örnek olarak kendi topluluklarında çorapla cem’e girilmediğini belirtti. “Bizim cemevine sünni birisi giremez mesela” diyen Altın, cem’e katılabilmek için önce Alevi olduğuna dair bir “ikrar” verilmesi gerektiğini, bu yeminin ardından kişinin topluluğa kabul edildiğini anlattı. Sünni-Alevi evliliklerine dönük tutumun da zamanla yumuşadığını, ancak hala tam anlamıyla ortadan kalkmadığını da ekledi.
Nail de köydeki Alevilerin kendi cemevlerine bağlı olduğunu belirterek Aleviliğin çok fazla kola ayrıldığını, kendisinin de yine Tahtacı topluluğundan “Yolyatır Ocağı”na bağlı olduğunu söyledi.
Nail, cemevine abdestsiz girilmediğini, girişte bele kement bağlandığını, başın yazma ile örtüldüğünü, tuvalete çıkıldığında abdestin bozulmuş sayılıp yeniden alınması gerektiğini aktardı. Cem’de yenilen yemeğin ancak “destur” verildikten sonra dağıtılabildiğini de ekledi.
“6 Mayıs’ta yas tutarız”
Hıdırellez’in köyde farklı bir şekilde anıldığını anlatan Nail, 6 Mayıs’ta herhangi bir kutlama yapılmadığını, bunun yerine 5 Mayıs akşamı meydanda ateş yakılıp üzerinden atlandığını söyledi. Nail’e göre 6 Mayıs bir yas günü: “O gün Hüseyin İnan’ın, Deniz Gezmiş’in ölüm yıldönümüdür. Biz o gün şenlik yapmayız, yas tutarız.”
Muharrem ayına dair de ayrıntılı bilgi veren Nail, Kurban Bayramı’ndan yaklaşık 19-20 gün sonra başlayan bu dönemde köylülerin oruç değil “yas” tuttuğunu belirterek “Su içmeyiz, et yemeyiz, tıraş olmayız, tırnak kesmeyiz… Sadece yoğurt yeriz, başka hayvansal gıda yemeyiz” dedi. Nail, yasın 12. günü sabahı evlerde horoz kesildiğini, ardından köylülerin bir araya gelip erkân açtığını ve yemeklerini birlikte yiyerek orucu/yası sonlandırdığını aktardı.
“Alevi olmak 1-0 mağlup başlamaktır”
Altın, Alevilerin bölgedeki işçi mücadelelerine de değindi. 1975-76 yıllarında köy gençlerinin bir tiyatro topluluğu kurduğunu, 1979’da tarım işçilerinin daha iyi çalışma koşulları için grev yaptığını anlattı.
Altın, “Alevi olmak, hayata bir sıfır mağlup başlamaktır. Kendini iyi anlatamazsan, iyi yetiştiremezsen arkada kalırsın” dedi.
“Burası bir emekli köyü”
Altın, köyde okuryazarlık oranının yüksek olduğunu, köylülerin büyük bölümünün kamuda veya sigortalı işlerde çalışıp emekli olduğunu belirtti:
“Bizim köyümüzün yüzde 90’ı emeklidir. Aleviler çalışmaktan gocunmaz, hepsi çalışkandır. İşçi, memur olurlar.”
Altın, köylülerin 1979 yılında tarım alanlarında bir grev düzenlediğini ve bunun Ortaca’daki ilk işçi eylemlerinden biri olduğunu iddia etti.
Köyün geçim kaynağı olan narenciye üretiminde son yıllarda ciddi bir gelir daralması yaşandığını belirten Altın, bunun temel nedeninin ihracat sorunları olduğunu söyleyerek “Narenciyenin büyük bölümü ihraç ürünü. Komşu ülkelerle ticaret yapamazsan elindeki ürünü değerlendiremezsin” ifadelerini kullandı. Nail de benzer bir tabloyu doğruladı.
Nail ise köyün geçim kaynaklarını seracılık, narenciye ve turizm olarak sıralayarak turizmin büyük bölümünün Dalyan ve Sarıgerme’deki tekne ve otel işletmeciliğine dayandığını söyledi. Köy nüfusunun “yüzde 90’ının” emekli olduğunu yineleyen Nail, narenciye fiyatlarındaki dalgalanmaya da değinerek geçen yıl iyi kazanç sağlayan narenciyenin önceki yıllarda tarlada çürümeye bırakılmak zorunda kaldığını da ekledi: “Limon, narenciye bundan 4-5 yıl önce para yapmadı. Millet mağdur oldu.”
Devletin Alevilere yaklaşımı nasıl?
Altın’a göre devletin Alevi topluluğuna yaklaşımı son yıllarda değişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ve Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde açılan büyük cemevi külliyesine değindi.
“Devlet başkanı gitti Hacıbektaş’ta bir cemevi yaptırdı. Bunlar siyaset, oy peşinde koşan insanlar. İçinde saygı duyan da vardır ama siyaset kullanıldı.”
Altın, kamu hizmetlerine erişimde kişisel olarak bir ayrımcılıkla karşılaşmadığını, ancak taleplerini sürekli gündemde tutmak zorunda kaldığını ifade etti:
“Talebini sık sık yenilemezsen unutuluyor. Benim işimi yapmazsanız sizi ifşa ederim derim. Yarı tehdit, başka türlü olmuyor çünkü. Bu bir insan hakkı, insanlar haklarını bilmeli. Ben varım diyeceksin.”
“Ortaca Olayları” ya da “Ortaca Katliamı” olarak bilinen süreç, Muğla’nın Köyceğiz ilçesine bağlı (O dönem Ortaca Köyceğiz’e bağlıydı) Ortaca’da 5-16 Haziran 1966 tarihleri arasında Tahtacı Alevilere yönelik yaşanan şiddet, baskı ve yağma olaylarını kapsıyor. Fakat bölgedeki Alevi halkın tanıklıkları ile basına yansıyanlar arasında belli çelişkiler bulunuyor.
Altın’a ve Nail’e Ortaca Katliamı ile ilgili büyüklerinden neler duyduklarını ve neler bildiklerini sordum.
“Katliam değil, arazi tartışmasıydı”
Altın, sosyal medyada zaman zaman yeniden paylaşılan “Alevi katliamı” iddialarına dikkat çekerek bu tür paylaşımların büyük bölümünün asılsız olduğunu savundu:
“Alevilerin camiye saldırısıyla ilgili şeyler yaymışlar, ortaya laflar atmışlar. Öyle bir şey olmadı. O zamanki Alevilerden sözü dinlenen kişiler öne çıkıp ‘böyle bir şey yok, herkes oturduğu yerde otursun’ demişler. Gerilme olmuş ama katliam değil. Sadece bir kişi ölmüş, o da bir arazi tartışmasından.”
“Komşular birbirinin tarlasına giren hayvana zarar verdi, ordan söz düşmüş, ağız dalaşı sonra kavgaya dönüşmüş” diyen Nail “Kitlesel bir katliam yok. Sivas’taki, Madımak’taki, Maraş’taki, Çorum’daki, Erzincan’daki gibi değil” değerlendirmesini yaptı.
*Muğla’nın Ortaca ilçesine bağlı Fevziye köyünde yaşanan ve “Ortaca Katliamı” olarak anılan olayın kökeninde bir arazi meselesi var. Bölgedeki Tahtacı Aleviler, zamanla bataklık bir araziyi ıslah ederek yaşanabilir hale getirdikten sonra 1960 yılında devlet bu bölgeye yakın bir alanı Nurcu Sünnilerin bulunduğu Kızılyurt köyünün ağasına devretmişti. Gerginlik böyle başladı.
Haziran 1966’da patlak veren olayların hangi kıvılcımla başladığı konusunda kaynaklar ayrışıyor. PİRHA’nın 2019’da tanıklarla yaptığı görüşmelere göre olay bir tarla kavgasıydı, çatışmada uzatmalı bir başçavuşun silahından çıkan kurşunla 15 yaşındaki Sünni bir genç, Halil Sarı, hayatını kaybetti ve tanıklara göre bunun dışında can kaybı yaşanmadı. (Kemaliye köyünden Zeynel Altın ve Nail’in de söylemi bu yönde.) Söz konusu tanıklar, gencin ölümünün ardından olayları alevlendiren asıl kırılma noktasının bir Alevi kadına yönelik cinsel saldırı olduğunu aktarıyor ve sürecin basın ve güvenlik güçlerinin geç müdahalesiyle bir mezhep çatışmasına dönüştürülmek istendiğini vurguluyor. Başka kaynaklarda olayı tetikleyen unsurun bir Alevi kadınlara yönelik cinsel saldırı olduğu, çatışmaların 12 gün sürdüğü ve ölü sayısının net bilinmediği de aktarılıyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde daha önce Türkçe, İngilizce ve Arapça dillerinde hizmet veren Çözüm Merkezi ALO 153, bugün itibarıyla Kürtçe’nin Kurmancî lehçesini de ekledi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, çok dilli hizmet uygulamalarına Kürtçe’nin Kurmancî lehçesini de ekledi.
İBB Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı bünyesinde çalışma yürüten Çözüm Merkezi ALO 153, daha önce Türkçe, İngilizce, Arapça dillerinde hizmet veriyordu. Bugün itibariyle Çözüm Merkezi ALO 153’e Kürtçe’nin Kurmancî lehçesi de eklendi.
Her gün on binlerce kişinin talep, öneri ve şikâyetlerini hizmet binasına gitmeden iletebildiği çağrı merkezinde yeni uygulamayla Kürtçe konuşanlar da, belediye hizmetlerini ana dillerinde alabilecek.
İBB Meclisinde daha önce gündeme gelmişti
Uygulamanın hayata geçmesi daha önce İBB Meclisinde birçok kez gündeme gelmişti.
İstanbul’da yaşayan Kürtlerin sorunlarını, şikayetlerini kendi ana dillerinde iletmesi için bu uygulamanın yaygınlaşması ve tüm birimlerde hayata geçirilmesi talep edilmişti.