JES’lere karşı Karlıova ve Varto’da iki büyük miting düzenleniyor

Muş’un Varto (Gimgim) ve Bingöl’ün Karlıova (Kanîreş) ilçelerinde yapılması planlanan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesine dönük tepkiler devam ediyor. Projeye karşı 24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da ise Karlıova’da ekoloji mitingleri düzenlenecek. Bölge halkı, herkesi bu mitinglere katılmaya çağırıyor.

Amerikalı Ignis H2 A.Ş. tarafından Varto ve Karlıova’da iki ayrı JES projesi hayata geçirilmek isteniyor. Uzmanlar ve bölge sakinleri, bu projelerin sadece doğayı değil, aynı zamanda bölgedeki yaşamı da yok edeceğine dikkat çekiyor. Söz konusu projeler, Karlıova ve Varto arasındaki 22 köyü doğrudan etkileyecek.

Karlıova

Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Kızılağaç (Aynik), Kaynarpınar (Licik), Kantarkaya (Şorik), Sakaören (Siqavêlan), Ilıpınar (Çêrmûk) ve Kargapazar (Qerxabazar) köylerinde, IGNIS H2 A.Ş. tarafından yürütülen “Jeotermal enerji arama” çalışmaları kapsamında en az 25 sondaj kuyusu açılması planlanıyor. 3 Ekim 2025’te ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) sürecini başlatan şirket, 1 Nisan’da “ÇED Olumlu” kararı aldı. Bölge halkı bu rapora karşı dava açmaya hazırlanıyor.

Varto

Aynı şirket, Varto’nun Xwarik köyü sınırları içinde de JES projeleri gerçekleştirmeyi hedefliyor. Bu projenin Varto’da etkileyeceği köyler:

Armutkaşı (Tanzik), Güzelkent (Tatan), Küçüktepe (Hemug), Yeşildal (Çorsan), Çallıdere (Xwarik) ve ona bağlı Dewreşêlî mezrası, Kasman (Qasiman), Onpınar (Ameran), Güzeldere (Zengena), Alabalık (Mengel), Gölyayla (Kuzik), Kartaldere (Civarkan), Dağcılar (Caneseran), Eryurdu (Xaşxaş), Çaylar (Uskira), Tuzlu (Şorik), Taşlıyayla (Şeman), Ozankent (Gadizan), Teknedüzü (Badan).

24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da Karlıova’da JES projesine karşı birçok şehirden gelen ekolojistlerin ve halkların buluştuğu bir miting düzenlenecek. Yapılacak mitinglere; Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, TJA Aktivisti Sebahat Tuncel, DEM Parti Milletvekilleri Ömer Faruk Hülakü, Sümeyye Boz, Ayten Kordu ve çok sayıda ekoloji aktivisti katılacak.

“Doğamızı kimseye teslim etmiyoruz”

Kargapazar köyü sakinlerinden Mahsun Avcı, yaşadıkları toprakların kendileri için tarihi ve inançsal açıdan çok kıymetli olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Burası bizim yaşam alanımız; bu yüzden karşı çıkıyoruz. JES projesi, zararlı maddeler açığa çıkardığı için, toprakları talan ettiği için karşıyız. Ayın 24’ünde Varto’daki kardeşlerimizle birlikte bir miting düzenleyeceğiz; tüm halkımızı bekliyoruz. Ayrıca 25’inde Karlıova’da da bir mitingimiz var, oradaki kardeşlerimizi de bekliyoruz. Gün dayanışma ve kardeşlik günüdür. Toprağımızı talan edenlere karşı dimdik durmalıyız.”

Halil Harmancı da Kargapazar’da kimsenin JES projesini istemediğini ve doğanın yıkıma uğratılmasına razı gelmediklerini ifade ederek şöyle konuştu:

“Biz köyümüzden çıkmayacağız. Ölene kadar, sonuna kadar direneceğiz. Coğrafyamıza göz dikmelerinin sebebi, eşsiz güzellikte olması. Köyümüzde hayvancılık, su var. Çocukluğumuz burada geçti. Köyümüze gelmelerini istemiyoruz.”

Mehmet Harmancı ise Niha+’ya yaptığı açıklamada, talancılara karşı direnişlerinin henüz yeni başladığını vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:

“İnsanlık onuruna sahip biri; toprağını, suyunu, doğasını ve yuvasını yıkılması için birilerine teslim eder mi hiç? Bilsinler ki toprağımız ve doğamız, bizim onurumuzdur. Ne yaparlarsa yapsınlar bu alanı ve doğayı onlara vermeyeceğiz, talan etmelerine izin vermeyeceğiz. Mitingden sonra da çalışmalarımıza devam edeceğiz. Gerekli hukuki başvuruları şimdiden yaptık.”

Harmancı, vatandaşlara mitinge katılarak onurlarına sahip çıkmaları çağrısında bulundu: “Suyumuzu, doğamızı ve hayvanlarımızı bu talancılardan korumalıyız.”

DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz ise iklim ve maden yasalarının büyük bir hızla çıkarıldığını hatırlatarak, bu kararların tamamen siyasi tercihlerden ibaret olduğunu belirtti. Boz, doğanın “sürdürülebilir enerji” adı altında şirketlerin çıkarına sunulduğunu ve yasaların halka dayatıldığını ifade ederek “Halkı görmeyen, tanımayan yasal düzenlemelerin, demokratikleşmesi ve doğayla, insanla iç içe, halkın taleplerine kulak veren bir hale dönüştürülmesi gerekiyor” dedi.

“Hepimiz Varto’ya”

DBP Muş İl Eşbaşkanı Umut Yılmaz, bu mitingin bölgedeki ilk büyük ekoloji mitingi olacağını belirterek “Hepimiz Varto’ya akalım ve bu doğa talanına ses çıkaralım,” dedi.

ÖHD Muş Şubesi üyesi İsmail Mazlum Saysal ve Muş Belediye Eşbaşkanı Tuba Sayılgan da yaptıkları açıklamalarda projenin sadece geçim kaynaklarını değil, ekosistemi de tehdit ettiğini belirterek katılım çağrısında bulundular.

Bölgedeki deprem riski

Karlıova fay hattı, Bingöl’ün Karlıova ilçesinde iki büyük hattın, yani Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF) ile Doğu Anadolu Fay Hattı’nın (DAF) birleştiği ortak noktadır. Bu bölge Karlıova-Bingöl-Göynük hattı üzerinde doğu ve batı yönlerinde uzanmakta olup KAF, DAF ve Varto hatlarıyla birleşerek Erzincan’dan Marmara’ya kadar uzanan tehlikeli bir koridor oluşturmaktadır.

Şirket, Mayıs ayında Varto’nun Çallıdere köyünde (Kargapazar’a yaklaşık 25 kilometre mesafede) aynı hat üzerinde ilk sondajı vurmaya hazırlanıyor.

Fay hatlarını inceleyen sismologlar, Kargapazar’daki sismik boşlukta büyük bir enerjinin biriktiğine ve en az 7 büyüklüğünde bir depremin meydana gelebileceğine dikkat çekiyor. Ayrıca, proje kapsamında sadece Kargapazar köyünde 8 bin 139 metrekarelik bir alan kullanılacak. Proje meraları işgal ederek, bölgenin temel geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılığı yok edecek. Bunun yanı sıra proje nedeniyle, Karlıova’daki Kürt Alevi vatandaşların kutsal mekanları da olumsuz etkilenecek.

JES projelerinin olası zararları şunlardır:
  • Sondaj sırasında açığa çıkan hidrojen sülfür (H2S) ve ağır metaller (arsenik, bor) yeraltı sularını zehirleyebilir.
  • Yeraltından çıkarılan sıcak su, kontrol edilmediği takdirde nehir ekosistemlerini ve endemik bitkileri yok edebilir.
  • Fay hatları üzerindeki derin sondajlar sismik hareketliliği etkileyebilir.
  • Santrallerin yaydığı kötü koku ve duman, bölgenin temel geçim kaynağı olan hayvancılığı ve arıcılığı bitirme noktasına getirebilir.
  • Yaşam alanlarının bozulmasıyla birlikte 22 köyün boşaltılması ve zorunlu göç gibi riskleri doğurabilir.

Ignis H2 hakkında

2021 yılında ABD’nin Houston kentinde kurulan Ignis H2 Energy, petrol ve gaz sektöründeki deneyimini jeotermal enerjiye aktarmayı hedefleyen bir şirkettir. Türkiye’de İzmir merkezli ofisi üzerinden özellikle Doğu Anadolu bölgesindeki jeotermal kaynaklar üzerine yoğunlaşmaktadır.

2030’a kadar 1 GW yenilenebilir enerji kapasitesi hedeflediğini söyleyen şirket, Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ile Doğu Anadolu Fayı (DAF) kesişen Varto-Karlıova bölgesi arasında çalışma yapmayı planlıyor. Şu an Varto, Güzelkent’te 10 adet sondaj kuyusu açma çalışmasını başlatmayı hedefliyor ve şirketin 453 bin 494,83 metrekare içerisinde yapacağı çalışmalar, Varto’nun yaklaşık 3’te 1’ini kaplayacak.

Kaynak: Google Maps, Gemini AI, Ignis H2, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Mezopotamya Ajansı (röportajların bir kısmı).

Almanya’da şüpheli mülteci intiharları: Kamplar yeterince güvenli mi?

Hogir Alay ve Gökhan Kumak, Almanya’da kaldıkları mülteci kamplarında ağaca asılı halde bulundular. Alay ve Kumak, son yıllarda Almanya’daki kamplarda intihar ettiği söylenen Kürt mültecilerden sadece ikisi. 2023 ve 2024 yılında gerçekleşen bu iki intihar olayı mültecilerin kaldıkları kampların ne kadar güvenli olduğu sorusunu akla getiriyor. Aileler adalet bekliyor.

Almanya’da bir mülteci kampı, Foto: planet-wissen.de

Hogir Alay ve Gökhan Kumak son yıllarda Almanya’da mülteci kamplarında hayatını kaybeden iki Kürt mültecilerden sadece iki tanesi. Hogir, Mardin’den 2022 yılında, Gökhan ise Şırnak’tan 2023 yılında Almanya’ya gitti ve iltica etti. Siyasi baskılardan ya da daha iyi bir yaşam kurmak amacıyla çıktıkları bu yolda, uzun bir süre kaçak bir şekilde Almanya’ya ulaşmaya çalıştılar. Bu sürenin sonunda vardıkları kamplarda zorlu günler yaşadılar. Bir süre sonra da cesetleri, bulundukları mülteci kamplarının içindeki ağaçlara asılı olarak bulundu. Alay’ın cesedi, 24 gün sonra kaldığı kampın bahçesindeki ağaçlıklı alanda bulundu.

Alman yetkililer, hem Alay’ın hem de Kumak’ın intihar ettiğini açıkladı. Ancak ailelerine göre çocuklarının intihar etmesi için bir sebep yoktu. Aradan geçen zamana rağmen çocuklarının ölümlerinin sebepleri araştırılsın istiyorlar. Almanya’daki ilgili kurum ve kişilerin ihmalkarlıkları olduğunu iddia ediyorlar.

Almanya’da mülteciler neden intihar ediyor?

Basına ve kamuoyuna yansıyan verilere göre 2023’ten bu yana Almanya’da onlarca Kürt mülteci hayatına son verdi. 17 yaşındaki Kobanîli Mustafa Baki, Duhoklu Mehvan Muhammed Süleyman, Berlin’de bir psikiyatri kurumundaki 28 yaşındaki Fethullah Aslan ve Erfurt’taki Mustafa Polat bu listenin sadece birkaç ismi.

Mülteci danışma merkezi Pena-Ger’in verilerine göre, sadece 2024 yılında Sachsen eyaletinde 32 intihar girişimi yaşandı. Ancak Pena-Ger’e göre, etnik köken kaydı tutulmadığı ve birçok vaka ‘belgelenmediği’ için gerçek rakamlar bunun çok daha üzerinde.

1993–2018 arasında ise Almanya’daki mülteci kamplarında 288 intihar olayı belgelendi. Günümüzde yılda yaklaşık 30 intihar ve 400 girişiminin olduğu kaydediliyor.

Asma, yüksekten atlama veya aşırı doz almak

Mülteciler en çok kaldıkları kamplarda veya kampların çevresinde, iltica süreci devam ederken ya da sınır dışı edilme tehdidi altında intihar ediyor. En sık kendisini ağaca asmak, yüksekten atlamak veya aşırı doz almak şeklinde gerçekleşiyor.

Gökhan Kumak ve Hogir Alay’ın da kendilerini asarak intihar ettikleri açıklandı.

Hogir Alay’ın cesedi 24 gün sonra bulundu

Hogir Alay, 11 Ekim 2023’te hayatını kaybetti. Cesedi, 4 Kasım tarihinde kaldığı AfA-Kusel mülteci kampında kalan başka biri tarafından bulundu. Yani Alay’ın cesedi 24 gün sonra ortaya çıktı. Soruşturma dosyasında belirtildiği kadarıyla, cesedin bulunduğu yer kampın içindeki spor salonunun hemen arkasındaki ağaçlıklı alan.

Alay, 11 Ekim tarihinde babasını birkaç kez olmak üzere, abisini ve abisinin eşini telefonla arıyor ama onlara ulaşamıyor. Aynı gün akşam üzeri saat 18.00 gibi gerçekleşen bu girişimden sonra, Hogir’ın telefonuna ailesi bir daha ulaşamıyor.

Şiyar Alay’ın mail aracılığıyla yetkililerle yazışmasını gösteren ekran kayıtları

Ailenin iddiasına göre çocuklarından haber alamadıkları sonraki günlerde, Avusturya’da mülteci olarak kalan diğer çocukları Şiyar Alay aracılığıyla, Hogir’ın kaldığı mülteci kampına bir mail yazdı. Şiyar Alay’a cevaben yazılan 25 Ekim tarihli resmi e-mailde, polisin Hogir ile hiçbir şekilde iletişim kuramadığı ve Sosyal Hizmetler (Sozialdienst) üzerinden yapılan denemelerin sonuçsuz kaldığı açıkça ifade edildi.

Alay’ın ölümü ile ilgili olarak hazırlanan dosyada, kampın güvenlik görevlilerinin aktardığına göre, Alay’ın son giriş-çıkış kaydı kimlik kartı taramasının 11 Ekim 2023 saat 16:27’te yapılmış. O saatte tesise girdiği belirtiliyor. 17 Ekim 2023 tarihinde devriyeler arasında konaklama tesisinde bulunamadığı için kayıp olarak bildirildiği ifade ediliyor.

Kaiserslautern Polis Teşkilatı’nın Resmi Soruşturma Evrakı

Alay’ın kardeşi Rêber Alay Niha+’a, “4 Kasım’da kamptan bize haber geldi. Gördük ve hayatını kaybetmiş dediler. Göğsünde AK-47 dövmesi olduğu için onun olduğunu anlamışlar. Onun göğsünde bir dövme vardı” dedi.

Soruşturma ve otopsi raporlarında cesedin uzun süre dışarıda kalmış olmasından dolayı tanınamaz hale geldiği, kimliğinin tespit edilemediği ve ancak göğsündeki dövme sayesinde kimlik tespitinin mümkün olduğu ifade ediliyor.

Hogir Alay’ın ölüm haberi, Türkiye’nin Mainz Başkonsolosluğuna resmi olarak 6 Kasım 2023 günü saat 11:52’de polis tarafından iletiliyor.

Hogir Alay, mülteci olarak Almanya’ya gitmeden önce

Rêber Alay bu duruma isyan ediyor:

“Ayakları yere değiyor. Fotoğrafları var. Ayrıca cesedi çok fazla hırpalanmış. Çürümüş. 24 gün asılı kalmış olmalı. Eğer kampta ve görünen bir yerde ise, bu çocuk 24 gün nasıl asılı kalmış olmalı? Binlerce insan kalıyor o kampta. Bu süre zarfında kamp yetkilileri bu çocuğun kayıp olduğunu sormamış. Öldüğü belli olduktan sonra polise haber vermişler.

Dikkat çekici bir şey var, ölenlerin hepsinin kendisini astığı söyleniyor. İntihar eden insanlar başka bir yöntem denemiyorlar mı? Bu bir soru işareti. Hepsinin de kalp yetmezliğinden öldüğü teşhisi konuyor. Hogir’ın da aynı şekilde öldüğü söylenmiş. Hogır’ın çok içki içtiği, kanında iki promil alkol olduğu yazılmış. Hogır kendisini asmadan önce aslında baygınlık geçiriyor, boğulmadan değil de kalp yetmezliğinden öldüğü iddia ediliyor.”

Hogir Alay, Almanya’daki mülteci kampındayken

Kaçak yollarla gitti

Hogir Alay, öldüğü tarihten bir buçuk yıl önce, yani 2022 yılında Mardin’den Almanya’ya kaçak yollarla gitti. Ailesinin anlatımına göre, Hogir Mardin’de iken Kobanî için yapılan eylemlere katıldı ve bundan dolayı soruşturmaya uğradı. Hem bu soruşturma hem de zorunlu askerliği ret ettiğinden dolayı yaşadığı sıkıntılar karşısında, eşi ile birlikte Almanya’ya gitmeye karar verdi.

Hogir ölümünden önce defalarca kötü yaşam koşulları, ayrımcılık ve güvenlik personeli ile sosyal hizmet görevlilerinin uyguladığı şiddet hakkında şikayette bulunduğu ancak bu şikayetlerin ilgili yerlere iletilmediği iddia ediliyor.

Hogir Alay’ın resmi ölüm tarihini gösteren soruşturma belgesi

Abisi Rêber Alay, kardeşinin kamp yetkilileriyle sorun yaşadığını doğruladı: “Hogir bir gün, herkesin ortasında, ‘burada öldürülürsem ya onlar beni öldürmüştür ya da ben güvenlikçiyi öldüreceğim’ diyor. Anlaşamıyorlar.”

Hogir Alay’ın ölümünden sonra adalet arayışını sürdürmek için kurulan Hogir Alay İnisiyatifi’nin konuyla ilgili hazırladığı raporda, Alay’ın kampta kaldığı süre boyunca sürekli oda değişikliklerinden ve üzerindeki psikolojik baskıdan şikayetçi olduğu belirtiliyor. Güvenlik personelinin kendisine yönelik sistematik taciz ve fiziksel saldırılarda bulunduğu iddia ediliyor.

Hogir Alay’ın telefonundan alınan son konum bilgisi

“Kurumun itibarını koruma” gerekçesiyle şikayetleri iletilmemiş

Alay’ın bu şikayetlerini yönetim birimine iletmek istediği, ancak kamptaki tercümanların “kurumun itibarını koruma” gerekçesiyle bu ifadeleri çevirmeyi reddettiği iddiası dosyada yer alıyor.

Soruşturma dosyasında Hogir Alay’ın geçmişine dair yer alan adli kayıtlar ve özel hayatındaki çalkantılar, yetkililer tarafından ‘intiharı tetikleyen psikolojik faktörler’ olarak dosyaya eklenmiş durumda. Ancak mülteci hakları savunucuları ve aileye göre, bireyin içinde bulunduğu kişisel krizler, kamp yönetiminin üzerindeki ‘yaşam hakkını koruma’ sorumluluğunu hafifletmiyor; aksine, risk altındaki bir bireye yönelik denetim ve koruma yükümlülüğünü daha da artırıyor.

Almanya’da dosya hızlıca kapatılıyor

Hogir Alay’ın Almanya’da otopsisi yaptığı, soruşturma dosyasına yansıyan bilgilere göre anlaşılıyor.

Otopsi, 9 Kasım 2023 tarihinde Homburg’daki Saarland Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde yapılmış. Ailenin otopsisi yapılmadığı yönündeki iddialarına Kaiserslautern Başsavcısı, 2025 tarihli yazısında, bu iddianın gerçeği yansıtmadığını belirterek, kapsamlı otopsi ve toksikoloji raporlarının dosyada mevcut olduğunu vurguluyor.

Buna rağmen aile Türkiye’de de bir otopsinin yapılmasını talep ediyor:

“Türkiye geldikten sonra önce bir şey düşünmedik. Sonra biraz düşününce, topraktan çıkardık. Otopsisini yaptırdık. Otopsiye göre, ön dişlerinin düştüğü söyleniyor. Bir kemiği kırılmış, kalbi ve kimi organlarının bazıları bozulmuş, bazıları yok. Türkiye’deki Adli Tıp Kurumu üst kurulu kesin sonucu verecek deniyor. Bir buçuk yıl sonra, otopsiden sonra, Almanya kendi otopsisini buradaki savcıya gönderdi. Buradaki yetkililer ne diyor şimdi? Almanya ve kendi otopsimizi yan yana koyacağız. Bakalım ne çıkacak ortaya. En sonunda, onlar da Almanya’daki otopsi gibi yaptılar kendi otopsi raporlarını. Onlar da Hogir’ın kendisini astığını söylüyorlar artık” diyor Rêber Alay.

İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun Hogir Alay ile ilgili ön otopsi raporundan

Babası Abdülvahap Alay Kızıltepe Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla Almanya’daki kurumlar nezdinde suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, çocuklarının intihar etme ihtimalinin bulunmadığını ve cinayete kurban gitmiş olabileceğini iddia ediyor.

Bu başvuruya rağmen, Zweibrücken Başsavcılığı, Hogir’ın kendi canına kastettiğini belirterek, başkasının etkisinde kalarak intihar etmediğini, içsel sorunlarından dolayı intihar ettiğini iddia etti. Ayrıca başka birileri tarafından öldürülme ihtimaline dair bir bilgi ve bulgunun bulunmadığını kaydetti ve yürüttüğü soruşturmayı suç teşkil eden bir durum saptanmadığı gerekçesiyle kapattı.

Söz konusu soruşturma dosyasında, Alay’ın güvenlik personeliyle geçmişte yaşadığı sürtüşmelerin ölüm olayıyla doğrudan bir bağlantısının kurulamadığı belirtiliyor. Alman savcılığı, Hogir Alay’ın 4 Ağustos 2023 tarihli ifadesinde bizzat “güvenlik personeliyle barıştığını” beyan etmesini, kamp içi çatışmaların intihar kararıyla bir bağı olmadığına delil olarak gösteriyor.

Rêber Alay’ın verdiği bilgiye göre, kardeşinin bazı özel eşyaları ve telefonu henüz kendilerine teslim edilmedi.

Türkiye’de açılan soruşturma ise devam ediyor.

Kumak: Beni öldürecekler

Gökhan Kumak, Hogir Alay gibi Almanya’da yaşadığı kampta intihar etti.

Kumak, Ocak 2023’te kaçak yollarla Almanya’ya gitti. 34 yaşındaydı. Uzun yol şoförüydü. İran ve Irak’a yük götürüp getiriyordu. Ailesinin anlatımına göre, “bir mesleğim yok, gelecek göremiyorum, Almanya’ya gideyim de belki oturum alırım ve kendime iyi bir hayat kurarım” diyerek Almanya’ya gitmeye karar verdi.

İlk 8 ay mültecilerin kabul edildiği ilk kampta kalan Kumak, daha sonra heim denilen ve kalıcı olarak kalacağı bir kampa yollandı. 6 ay da burada kalan Kumak, bu süre zarfında ailesine sürekli telefon açarak, kendisinin öldürüleceğini iddia etti.

Ailesi bu durumdan dolayı çocuklarının psikolojisinin çok bozulduğunu belirtiyor. Abisi Eser Kumak niha+’a anlattı:

“Ölmeden önce babamı aradı. ‘Alman polisinin başıma bir bela getirmesinden korkuyorum. Beni öldürecekler, beni yakacaklar’ diyor. Heimde başına bir şey gelmiş, onu bilmiyorum. Kampta çok eziyet çekmiş. Alman polisinin Afganları ona musallat ettiğini söylemiş.”

Gökhan Kumak, hayatını kaybetmeden önce, babasını arıyor ve psikolojisini bozduklarını, çok cidd bir mesele olduğunu ve kendisini kurtarmalarını istiyor.

Gökhan 2 Nisan 2024 tarihinde hayatını kaybetti. Ancak ailesi 9 Nisan’da haberdar oldu:

“Bir gün haber alamadık. Bir arkadaşı vardı. Telefon açtım ona, kardeşime ulaşamadığımızı söyledim. Gökhan’ı görmüyor musun dedim. ‘Beni aramayın’ dedi, ‘Gökhan nerede bilmiyorum’ dedi. Yanında başka biri daha vardı. O dedi ki, ‘onlara de polisler geldi Gökhan’ı götürdü ve Gökhan öldü’ de diye sesi geldi bana. Diğer çocuk ‘Beni karıştırma, beni karıştırma, beni arama dedi’ ve o günden sonra beni engelledi. Afgan bir çocuktu. Ancak Türkiye’den bir numara kullanıyordu.”

Gökhan Kumak

Almanya’dan resmi makamların kendilerine ulaşmadığını belirtti Eser Kumak.

Gökhan Kumak’ın cenazesi de Hogir Alay’ın cenazesi gibi ormanda bir ağaca asılı olarak görüldü. 14 Nisan 2024’te de Türkiye’ye gönderildi. Yapılan otopside, kalp krizi geçirdiği yazıldı. Ancak aile bu tespite inanmıyor. Yaşadıkları ağır durumdan kaynaklı Türkiye’de de otopsi yapılmasını istemeyi düşünemediklerini belirtiyor Eser Kumak.

Aile, Gökhan Kumak ile ilgili Türkiye’de herhangi bir soruşturma açılmadı bilgisini verdi.

Almanya’dan birileri aileyi arıyor: AİHM’e gitmeyin

18 Nisan 2026 tarihinde kendisini Ute Classen diye tanıtan ve Bad Wildungen şehrinde sosyal hizmet yetkilisi olduğunu belirten birisi, Almanya’dan aileye WhatsApp üzerinden sesli mesajlar gönderdi. Söz konusu kişi, Almanca olarak gönderdiği ses kaydında Gökhan’ın psikolojik sıkıntılarının olduğunu, herkesin ona yardımcı olmaya çalıştığını ancak buna rağmen intihar ettiğini belirtiyor. Ses kaydında ayrıca, “Avrupa Mahkemesi’ne başvurmanızı tavsiye etmem, çünkü burada, Bad Wildungen’de bunu haklı çıkaracak hiçbir şey yaşanmadı” diyor.

Gökhan Kumak

Pena-Ger: Mültecilerin intihar girişimleri kayıt altına alınmıyor

Pena-Ger, Almanya genelinde mülteciler için çevrimiçi danışmanlık hizmeti veren kâr gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu. Gökhan Kumak ve Hogir Alay dosyaları ile ilgilenen kuruluş, her iki dosyanın da hukuki sürecini yeniden başlatmanın hazırlığını yapıyor.

Pena-Ger’e göre son yıllarda Almanya’da Kürt mülteciler arasında meydana gelen ve çoğunlukla intihar olarak değerlendirilen bir dizi ölüm vakası biliniyor. Ancak söz konusu kuruluşa göre, bu gruba özel kesin bir istatistiksel kayıt bulunmuyor ve bu veri eksikliğinin Almanya’da genel olarak mülteciler arasındaki intiharlar veya intihar girişimlerinin sistematik biçimde kayıt altına alınmadığına dair daha temel bir soruna işaret ettiğini savunuyor.

Almanya’nın Rheinland-Pfalz eyaletinde bulunan Kızıl Haç’ın bir parçası olarak görev yapan DRK Rheinland-Pfalz’a göre, bu vakaların büyük bir kısmı yapısal sorunların sonucu olarak tanınmadığı veya belgelenmediği için görünmez kalıyor. Bu görünmezlik, siyasi karar vericilerin mültecilerin yeterli psikososyal destek ihtiyacını yeterince ciddiye almamasına yol alıyor ve bu durum ciddi sonuçlar doğuruyor. Söz konusu kuruluş, buna rağmen, tekil vakalar ve medya ile sivil toplum raporları üzerinden yapısal örüntüler tespit ediliyor.

“Kürt mültecilerin sorunları görünmez kalıyor”

Pena-Ger başka bir hususa da dikkat çekiyor: Ne Almanya Federal İstatistik Dairesi ne de Federal Göç ve Mülteciler Dairesi etnik kökene göre ayrım yapmıyor. Bu nedenle özellikle Kürt mültecilerin yaşadığı özgül sorunlar istatistiksel olarak görünmez kalıyor. Özellikle toplu barınma merkezleri, sınır dışı gözaltı ve benzeri kısıtlayıcı koşullar psikolojik sağlığı olumsuz etkiliyor. İzolasyon, mahremiyet eksikliği ve sürekli sınır dışı edilme korkusu mevcut krizleri derinleştiriyor ve intihar düşüncelerini arttırıyor. Aynı zamanda mültecilerin psikolojik sorunları kamuoyunda sıklıkla güvenlik perspektifiyle çarpıtılıyor.

Pena-Ger yaşanan intihar vakaları ve girişimlerinin nedenlerinin yapısal olduğunu düşünüyor. Yetersiz psikolojik destek, şikayetlerin iletilmemesi, yetersiz koruma mekanizmaları ve personel yetersizliğinin yanı sıra ayrıca kabul sistemi içindeki yaşam koşullarının yeniden travmatizasyona yol açtığı belirtiliyor.

Uzun iltica süreçleri, toplu barınma, mahremiyet eksikliği ve sürekli belirsizlik mevcut travmaları derinleştiriyor. Sağlık hizmetlerine erişimdeki hukuki durumun da kritik bir faktör olduğu düşünülüyor. Asylbewerberleistungsgesetz’in (AsylbLG), özellikle psikoterapiye erişimi ciddi biçimde kısıtladığı belirtiliyor. İlk 36 ayda yalnızca akut hastalıklar tedavi ediliyor. Bu da birçok mültecinin gerekli tedaviye ulaşamamasına yol açıyor.

Pena-Ger’den Beybûn Şeker, kurum olarak aktif destek sunmaya çalıştıklarını belirtiyor: “Her gün intihar düşünceleri yaşayan ya da destek olmadan derin bir çaresizlik içinde yaşayan insanlarla karşılaşıyoruz. Almanya’da mültecilerin ruh sağlığı genellikle yalnızca sansasyonel olaylardan sonra kısa süreliğine gündeme geliyor. Milyonlarca mülteci genelleştirilerek tehdit olarak gösteriliyor, oysa çözüm bu değil.”

Almanya’da Kürt Mülteci İntiharları ve Şüpheli Ölümler
Mülteci BilgileriYer / ŞehirÖlüm Nedeni ve Şüpheler
Fethullah Aslan (28)25 Kasım 2024BerlinPsikiyatri kurumunda gözetim altındayken hayatını kaybetti; resmi kayıt: “İntihar”.
Abdulkerim Şaman (22)28 Haziran 2024KetschSınır dışı edilmeye direndiği için hapiste tutuldu; serbest kalınca yaşamına son verdi.
Ramadan M. Bîrhat (27)21 Mayıs 2024Heilbronn8 yıl oturum alamadı; ailesinin yanına dönme prosedürü aşamayınca hastanede intihar etti.
Mehmet Sait Polat25 Nisan 2024ErfurtDiyarbakır’dan gelen 7 çocuk babası; kamptaki 9. ayında yaşamına son verdi.
Gökhan Kumak (34)2 Nisan 2024Bad WildungenAsılı bulundu; otopsiye “kalp krizi” yazıldı. Öncesinde “Beni öldürecekler” demişti.
Faruk Örnek (21)8 Aralık 2023BalingenBalingen mülteci kampında maruz kaldığı baskılar nedeniyle yaşamına son verdi.
Hogir Alay (25)4 Kasım 2023Kusel24 gün sonra kampın içinde asılı bulundu. Şikayetleri tercümanlarca engellendi.
İslam İşçi31 Ağustos 2023HeidelbergKaybolduktan 3 gün sonra bir gölette ölü bulundu; intihar ettiği ileri sürüldü.
İrfan Koçer3 Temmuz 2023Nersingenİltica kuralları gereği çocuğuyla ayrı bir kampta kalınca psikolojik çöküşle intihar etti.
Mustafa Baki (17)26 Haziran 2023GiessenKobanîli genç mülteci, kaldığı Giessen kampında yaşamına son verdi.
Mehvan M. Süleyman (34)15 Temmuz 2022GiessenSınır dışı kararına karşı geri gönderilmemek amacıyla intihar etti.
İsmet Aslan (25)24 Eylül 2000DaunKampın yanındaki hurdalıkta asılı bulundu; cesedi 3 gün sonra fark edildi.
Ali Güzel (35)Ocak 2000SingenAğır mültecilik ve kamp koşullarına dayanamayarak intihar etti.
Şahin ÇobanŞubat 2000Böblingenİltica talebinin reddi ve sınır dışı kararına karşı kendini yakarak yaşamına son verdi.
Murat İşlek30 Ocak 2000AlmanyaCizreli mülteci; talebinin “samimi” bulunmaması ve sınır dışı baskısıyla intihar etti.
Sultan Doğan (21)18 Şubat 2000Woldsuhtİzolasyon ve ailesine verilen sınır dışı kararı sonrası yaşamına son verdi.
Fuat OrakŞubat 2000Nusaybin (TR)Sınır dışı edilip Türkiye’de işkence gördükten sonra evinde intihar etti.
Süleyman AksoyTemmuz 1999Ankara (TR)Sınır dışı edilip Türkiye’ye teslim edildikten sonra askerde şüpheli şekilde öldü.
Muhammed Ali28 Temmuz 1999RegensburgYabancılar Dairesi’nden ret alınca polisin tepkisi üzerine bir aracın önüne atladı.
Enver Bulut (45)29 Ocak 1996Braunschweig10 çocuk babası; sınır dışı edilirse işkence göreceği korkusuyla yaşamına son verdi.
* Bu liste, sadece kimlik bilgileri doğrulanabilen sivil toplum kuruluşlarının açıkladığı ve medyadaki haberlerden elde edilen verilerden elde edilen 20 vakayı içermektedir.

Güreh: Soykırım aynı zamanda bir tasfiyedir

Yazar Nişan Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti.

1915 Soykırımı’nda trene bindirilen Ermeni kafilesi

1915 Ermeni Soykırımı’nın ardından hayatta kalan insanların bir kısmı, Müslümanlaştırılarak hayatta kaldılar. Uzun yıllar soykırımın etkisinden kaynaklı olarak kimliklerini gizleyen bu insanların bir kısmı zaman içerisinde kimliklerinin arayışına girdiler. Asimilasyonun bir çeşidi olarak değerlendirilen bu durum için belli kriterlere göre seçilen Ermeniler zorla Müslümanlaştırıldı. Ayrıca özellikle on iki yaş ve altı çocuklar ya yetimhanelerde toplanıp ya da Müslüman evlere dağıtılarak Türk-İslam kültürüne göre yetiştirildi. Bu ikisinin haricinde kadınlar ve özellikle genç kızlar zorla Müslüman yapıldıktan sonra Müslüman erkeklerle evlendirildi.

Yazar Nişan Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti.

Yazar Güreh, 24 Nisan 1915 Soykırımının yıl dönümünde soykırımı, Müslümanlaştırılmış Ermenileri ve toplumsal hafızaya etkilerini Niha+’a değerlendirdi. Nişan Güreh 1915 soykırımının bir başlangıç değil, uzun bir tasfiye sürecinin doruk noktası olduğunu belirterek, Ermeni soykırım sürecinin literatürde 1915 ile sınırlandırılmasının yetersiz olduğunu etti ve süreci 1860’lara kadar dayandırdı:

“1894-1895 Sason ve Zeytun isyanları, 1909 Adana katliamları ve 24 Nisan 1915 gerçekliği var. Kamuoyunda sadece 256 aydın olarak bahsedilir ama gerçekte toplumda önde gelen 2 bin 400 kişi tutuklanıp katledildi.”

Güreh, 24 Nisan operasyonunu “iktidarın bir toplumu savunmasız bırakmak için önce örgütlü ve politik kesimini pasivize etme stratejisi” olarak tanımladı.

Osmanlı’nın “İslamlaştırma” siyasetinden İttihat ve Terakki dönemine

İslamlaştırma sürecinin köklerinin Abbasi halifeliğine kadar uzandığını belirten Güreh, tarihsel bir sürekliliğe işaret etti. Özellikle 1915 sürecinde Arap dünyasındaki bazı İslam alimlerinin takındığı tutumu hatırlatarak şunları söyledi:

“Soykırım başladığında, köklü bir ortak hafızaya sahip olan bazı Arap İslam alimleri devletin politikalarına karşı durarak, ‘Ermeniler bizim dostumuz ve komşumuzdur’ şeklinde fetvalar vermişlerdir. Bu vicdani duruş, Arap coğrafyasında katliamın yayılmasını engellemiştir.”

Nişan Güreh, Osmanlı Devleti’nin ekonomik temelinin gayrimüslim tebaaya dayandığını vurguladı. 1900’lü yılların başında Osmanlı Devleti’nin Ermenilerin İslamlaşmasını sınırlayan bir yasa çıkardığını aktaran Güreh, bunun sebebinin Ermenilerin Müslüman olmasının devleti vergi kaybına uğratması olduğunu belirtti. İttihat ve Terakki dönemiyle birlikte, pozitivist ve milliyetçi bir vatan anlayışı hakim olduğunu belirten Güreh, müslümanlaştırmanın kadınların ve çocukların zorla alıkonulması gibi ağır asimilasyon uygulamalarına dönüştüğünü anlattı.

Güreh, bu süreçte katliamlar ve zorunlu din değiştirmeler yoluyla Ermeni mülklerine el koyduğunu belirterek, özellikle kadınların yaşadığı travmalara değindi ve “zorla evlendirmelerin” aslında sistematik bir şiddet ve tecavüz pratiği olduğunu vurguladı.

1990’larda yaklaşık 50 bin Müslümanlaşmış Ermeni’nin, kimliğine dönmek istediğini ancak Ermeni toplumunun buna hazır olmadığını söyleyen yazar Güreh, yeni kuşaklarda bir uyanış başladığını ifade etti:

“Önceden bizde ‘makbul Ermeni, Hristiyan olandır’ anlayışı hakimdi. Oysa Y ve Z kuşaklarıyla bu ulus-kültür anlayışı çatırdıyor. Artık kalıcı evlilikler var, politik duruşlar var. Kendilerini bulmaya çalışan insanlar var. Artık kimliklerin hem kamusal alanda hem de Ermeni dünyası tarafından desteklenerek yaşayabileceği bir mekanizmaya ihtiyaç var.”

Soykırımdan kurtulan Ermeni çocuklar

“Tarih, farklı kültürlerin zenginlik olduğunu öğretmeli”

Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti. Elazığ’dan Amerika’ya uzanan parçalanmış aile hikayeleri üzerinden örnekler veren Güreh, şu ifadeleri kullandı:

“Elazığ’da bu konuda konuşmak gerçekten sıkıntılı. Bu konularla ilgili yayın yapan bir arkadaşın evi yıkıldı. Sabancı Üniversitesi’nde bir akademik çalışmaya müdahale olundu. İnsanlar geçmişlerini araştırdıklarında bazen akrabanı buluyorsun ve seni reddediyor mesela. İki kimlik arasında kalıyor bu insanlar.”

“Hafızamız bizi biz yapan kodları barındırıyor ancak hep geçmişe takılıyoruz ve geleceğe dair bir şey koyamıyoruz” diyen yazar, tarihin insanlara farklı kültürlerin bir zenginlik olduğunu öğretmesi gerektiğini belirtti.

“Katili değil, hayatı savunanı kahramanlaştırmalıyız”

Toplumsal yüzleşmenin nasıl mümkün olabileceğine dair ise Güreh, “kahraman” tanımının değişmesi gerektiğini ifade etti:

“Türkiye toplumunda soykırım denildiğinde insanlar bireysel bir savunma mekanizmasıyla ‘ben katil miyim?’ diye soruyor. Mesele bu değil. Mesele, sevdiklerini kaybetmiş birinin acısını anlamaktır. Bugün soykırım ve katliamlarda rol alanlar kahramanlaştırılıyor. Eğer biz ölümü ve şiddeti savunanları değil, o bedeli ödeyen, hayatı kurtaranları model alırsak, gerçek yüzleşme o zaman başlar.

Dünyada her yerde milliyetçi akıl var. Biraz inatçı olmak gerek. Başka ülkelerde, ‘yabancı cennetlerde’ yaşayabiliriz ama asıl olan kendi cennetini burada kurabilmektir. Hayatta kalma inadı. Ermeni toplumu dağlarda kurulmuş, hiç olmayan yerlerde çalışarak, üreterek kurulmuş. Hem kendimizi hem de bizim gibi düşünenleri yaşatmak için inatla burada kalmalı ve bu dayanışmayı birlikte örmeliyiz.”

1990’lı yılların düşünsel dünyasındaki tartışma iklimine dikkat çeken Güreh, bu dönemde birçok konunun özgürce konuşulabildiğini ancak bunun ağır bedellerle sonuçlandığını ifade etti.

“Soykırım hala devam ediyor”

Soykırım kavramını sadece tarihsel bir olay değil, sürekliliği olan bir olgu olarak tanımlayan Nişan Güreh, şu ifadeleri kullandı:

“Soykırım bitmiş bir mesele değil, farklı biçimlerde devam eden bir süreç. Ankara’nın göbeğinde Êzidi kadınlar pazarlanıyor. Bugün Gazze’de soykırımlar devam ediyor. Ruanda soykırımı dünyanın gözü önünde oldu. Bizim gibi insanların buna karşı tepki geliştirmesi gerekiyor.”

“Genç kuşaklara tartışma alanları açmalıyız”

Genç kuşağa umutla baktığını ifade eden Güreh, gençlerle kurulacak iletişimin yönteminin önemine dikkat çekti:

“Z ve Alfa kuşakları bizden daha zeki ve kültürel olarak farklı bir algıya sahipler. Onları sanıldığından daha ‘anarşist’ ve özgürlükçü buluyorum. Ancak onlara ‘her şeyi ben bilirim’ diyen despotik bir liderlik anlayışıyla değil, fikirlerine değer veren, tartışma alanları açan ve doğru bilgiyi aktaran bir yöntemle yaklaşmalıyız.”

Geçmişte Hrant Dink Vakfı gibi kurumların sağladığı “seyahat fonları” ve kültürel değişim programlarının toplumlar arasındaki diyaloga etkisini hatırlatan Güreh, gençliğin dünyayı tanıması ve örgütlenmesi için yeni imkanlar yaratılması gerektiğini vurguladı.

Tarihsel süreçte bölgedeki halkların iç içe geçtiğini ve birbirlerinin dillerini bilerek barış içinde yaşadığını hatırlatan yazar Güreh, günümüzdeki kısıtlamaları eleştirdi. Dünyaca ünlü caz sanatçısı Tigran Hamasyan’ın Kars’ta konser vermeye çalışırken yaşadığı zorlukları ve engellemeleri örnek göstererek demokratik kesimlerin bu baskılara karşı daha güçlü bir duruş sergilemesi gerektiğini ifade etti.

Güreh, farklı kültürlerin sadece Diyarbakır gibi belirli merkezlerde değil, her yerde özgürce yaşandığı bir zemin oluşturulması gerektiğini söyleyerek sözlerini sonlandırdı.

Asadur’un hikayesi

Nor Zartonk İnisiyatifi, 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın yıl dönümü dolayısıyla 19 Nisan Pazar günü Şişli’deki Nostalji Kitap & Kahve’de “Müslümanlaştırılmış Ermeniler” konusunu işleyen bir etkinlik düzenledi. Etkinlikte yönetmenliğini Mehmet Emin Yıldız’ın üstlendiği, hayatının büyük bölümünü Müslüman kimliğiyle geçirdikten sonra ileri yaşlarda Ermeni kimliğiyle yeniden bağ kurmaya çalışan Malatyalı Asadur‘un (Hüsamettin Kurultay) hikâyesini anlatan “Asadur: Kayıp Kimliğin İzinde” belgeseli izleyiciyle buluştu.

Kimliğe geç kalmış bir dönüş

Belgesel’de hayatının büyük bölümünü Müslüman kimliğiyle geçirdikten sonra ileri yaşlarda Ermeni kimliğiyle yeniden bağ kurmaya çalışan Malatyalı Asadur’un hikayesini anlatıyor. Ancak bu hikaye yalnızca bireysel bir arayış değil, aynı zamanda yıllar süren baskı, sessizlik ve asimilasyon politikalarının izlerini taşıyan kolektif bir hafızaya da işaret ediyor.

Belgesel, onlarca yıl süren baskı ve sessizliğin ardından kimliğini açıkça yaşamaya başlayan Asadur’un hikayesi üzerinden 1915 sonrası hayatta kalmak için kökenlerini gizlemek zorunda kalan ailelerin deneyimlerine de ışık tutuyor. Bu yönüyle Asadur’un yolculuğu, bastırılmış bir hafızanın yeniden ortaya çıkışını simgeliyor.

Belgesel boyunca dikkat çeken bir diğer şey ise Asadur’un kimliğiyle kurduğu ilişkinin özellikle dil üzerinden yeniden inşa edilmesi. Asadur’un Ermenice öğrenmeye başlaması, gündelik hayatında kelimeleri yeniden sahiplenmesi, kimliğin yalnızca doğuştan gelen bir aidiyet değil, zamanla yeniden kurulmak zorunda kalınan bir süreç olduğunu ortaya koyuyor.

68 kuşağından kimlik sahiplenmeye

Belgesel, Türk ve Müslüman olarak büyüyen Asadur’un, 1960’lı yılların öğrenci hareketleriyle politikleşmesini ve 60 yaşından sonra etnik kimliğini keşfetme yolculuğunu kendi ağzından aktarıyor. Asadur’un 68 kuşağı içindeki tanıklıkları, dönemin politik figürlerinden İbrahim Kaypakkaya ile kendi köyünde geçen hikâyesi ve Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) kadar uzanan politik yaşamı; belgeseli sadece bir kimlik arayışı değil aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tarihine tutulan bir ayna haline getiriyor.

Gösterimin ardından düzenlenen panelde Alexis Kalk ve Öndercan Muti, Nişan Güreh’in moderatörlüğünde Müslümanlaştırılmış Ermeni kimliğinin tarihsel ve toplumsal boyutlarını tartıştı. Nişan Güreh, “Asadur, yurtlarını terk etmemek adına Müslümanlaşmak zorunda kalan binlerce aileden birinin üyesiydi” dedi. Belgeselde Asadur’un çocukluğunda Ermeni mezarlarını ve kiliseyi taşladığını anlattığı sahneler, salonda derin bir sessizlik yarattı. Kendi köklerini bilmeden gerçekleştirdiği bu eylemin ileride büyük bir travmaya ve kişilik dönüşümüne yol açması, asimilasyonun insan ruhundaki yıkıcı etkisini gözler önüne seriyordu.

Kimliğin inşasında dil

Panelde söz alan Alexis Kalk, Asadur ile yollarının bir Ermenice kursunda kesiştiğini belirterek belgeselin yapım sürecine dair bilgiler paylaştı. Kalk, Asadur’un kimliğiyle kurduğu ilişkinin dil üzerinden şekillendiğini vurguladı:

“Asadur, Ermenice ile olan bağını gündelik hayatının içine yerleştiriyordu. Kavanozların üzerine baharatların, ağaçların üzerine isimlerini Ermenice, Kürtçe ve Türkçe yazıp asması, kimliğini dil üzerinden geri kazanma çabasının somut bir örneğiydi.

Kalk, Asadur ile ikinci kez Kamp Armen direnişi sırasında karşılaştıklarını belirterek, 70 yaşında bir Ermeni yetiminin yıkılmak istenen bir yetimhanede adalet nöbeti tutmasının sembolik önemine değindi. Bu durumun, soykırımın etkilerinin mekânsal ve toplumsal olarak günümüzde de devam ettiğinin bir göstergesi olduğunu ifade etti. Kalk’ın aktardığı Asudur’un “Soykırım hâlâ sürüyor” ifadesi, mekânsal hafızanın yok edilmesinin de bu sürekliliğin bir parçası olduğunu belirtiyordu.

Toplu şiddet ve arşivsizlik

Araştırmacı Öndercan Muti ise 1915 sürecini yalnızca “devlet şiddeti” olarak tanımlamanın yetersiz kalacağını, bunun aynı zamanda toplumsal katılımla gerçekleşen bir “toplu şiddet” olduğunu ifade etti. Müslümanlaştırılmanın birçok kişi için bir tercih değil, bir hayatta kalma stratejisi olduğunu belirten Muti, Hemşinli Ermeniler gibi farklı deneyimlerin de bu kimlik çeşitliliğinin parçası olduğunu vurguladı. Muti Asadur’un hikâyesindeki en dikkat çekici unsurun”arşivsizlik” olduğunu söyledi:

“Kurumsal ve yazınsal bir literatürün olmaması, bireyin kendi kültürel mirasına sahip çıkmasını zorlaştırıyor. Asadur, yetişkin bir birey olarak bu kimliği tek başına ve el yordamıyla inşa etmek zorunda kaldı. 1915’te sadece insanlar değil, bir halkın geleceğe dair arşivi ve hafızası da yok edildi.

Panelin ardından Ermeni yazar Nişan Güreh, Anadolu’daki Ermeni toplumunun yaşadığı tarihsel süreci ve “Müslümanlaştırılmış Ermenileri” değerlendirdi.

Etkinlikte ayrıca soykırımın 111. yılında, nefret cinayetiyle hayatını kaybeden Sevag Balıkçı ve Garbis Balıkçı da anıldı.

Dr. Vahdet Mesut Ayan: “Gazetecilere baskı iktidarın yönetim kriziyle ilgili”

Barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan, gazetecilere dönük müdahalelerin ana akım medya çalışanlarına kadar uzanmasını yıllardır hedefteki Kürt ve sosyalist basına yeterince sahip çıkılmamasının bir sonucu olarak değerlendirdi.

Fotoğraf: İlke TV

Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) yayımladığı 2025 Dünya Basın Özgürlüğü raporuna göre, basın özgürlüğü konusunda geçen yıla kıyasla bir basamak daha gerileyerek 180 ülke arasında 159’uncu sıraya düşen Türkiye, geçtiğimiz yıl ulusal düzeydeki olumsuz şartlar nedeniyle yeniden düşüş yaşadı ve “çok vahim” kategorisinde kaldı.

Son dönemde gazetecilere yönelik artan baskılar, basın özgürlüğü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Ramazan Bayramı’nda aile ziyareti için gittiği Tokat’ta gece saatlerinde bir operasyonla gözaltına alınan İsmail Arı’nın Ankara’ya getirildikten sonra 24 saat içerisinde tutuklanması, DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ’ın evinden gözaltına alınıp 22 saat sonra cezaevine gönderilmesi bu baskının en somut örnekleri oldu.

Haklarında açılan soruşturmalarda gidip ifade vermiş gazetecilerin polis operasyonları ile gözaltına alınması keyfi cezalandırma argümanlarını güçlendirirken muhalif kimliği ile bilinen gazetecilere yönelik tutuklamalar meslektaşlarının eylemliliklerine de sebep oldu. Bu eylemliliklerde Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi son dönemde tutuklanan gazetecilere yer verilmemesi de çeşitli çevreler tarafından eleştirileri beraberinde getirdi.

Geçmişte Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla yapılan saldırıların bugün yeni yasalar ile ana akım medyaya kadar genişletilmiş olmasının ne anlama geldiğini, gazeteciliğe yönelik saldırılar ile iktidarın hedefleri arasındaki ilişkiyi, toplumsal muhalefetin tutumunu ve Türkiye’de medyanın geleceğine ilişkin senaryoları değerlendiren iletişim bilimci ve barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan yaşananların siyasal iktidarın mevcut durumu yönetme kriziyle birlikte incelenmesi gerektiğini söyledi. Ayan, gazeteciliğin geleceğinin medya alanındaki örgütlenme düzeyiyle bağlantılı olduğunu fakat bunun kendi başına yeterli olmayacağını savundu.

“Gazeteciliğe dönük saldırılar yeni değil”

İsmail Arı, Alican Uludağ, Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi gazetecilerin tutuklanmasının gazeteciliğe yönelik saldırıları daha görünür hâle getirdiğini ifade eden akademisyen Vahdet Mesut Ayan, iktidarın bu konudaki pratiklerinin daha köklü olduğunu hatırlattı.

Mevcut tutuklamaların, siyasal iktidarın uzun yıllardır sürdürdüğü baskı politikalarının bir uzantısı olduğunu vurgulayan Ayan; medyayı kontrol etmenin yöntemleri arasında mülkiyet yapısını iktidar lehine değiştirmekten kayyım uygulamalarına, gazetecileri mesleki faaliyetleri nedeniyle soruşturma ve kovuşturma kıskacına almaya kadar geniş bir yelpaze bulunduğunu ifade etti.

2024 yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablonun, iktidarın toplumsal rıza üretme kapasitesinde ciddi bir zayıflamaya işaret ettiğini belirten Ayan, “Bu tür durumlarda iktidarlar, kamunun bilgiye erişimini daha fazla denetim altına alma eğilimi gösterir” dedi. Ayan’a göre bugün tanık olduğumuz baskı artışı, yalnızca medyayı değil, genel olarak muhalefet alanını kuşatmayı hedefleyen geniş bir kontrol stratejisinin parçasını oluşturuyor.

Söz konusu gazetecilerin suçunun kamuyu ilgilendiren bilgilerin yine kamuoyu ile paylaşılması olduğunu söyleyen Dr. Vahdet Mesut Ayan, şunları da ekledi:

“Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesinde düzenlenen “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu, muğlak yapısı nedeniyle iktidarın hoşuna gitmeyen haberleri cezalandırmak için işlevsel bir araca dönüşüyor. Nitekim İsmail Arı’nın gözaltına alınması ve tutuklanması sürecinde, herhangi bir somut soruşturma yürütülmeden yalnızca Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin (DMM) yaptığı açıklamanın esas alınması bu duruma çarpıcı bir örnek sunuyor.

Sonuç olarak, medya ve gazeteciler üzerindeki baskının artışını, siyasal iktidarın yönetme kapasitesinde yaşadığı aşınma ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yönetim krizleriyle birlikte değerlendirmeli. Bu çerçevede belirleyici olan, iktidarın giderek artan ölçüde ‘yönetememe’ sorununa verdiği otoriter tepkilerdir.”

“Karşı duruşun geliştirilememesi, saldırıların zeminini genişletiyor”

Ayan, geçmişte Kürt veya sosyalist gazetecilere “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla açılan soruşturmaların bugün ana akım medyada çalışıyor denebilecek gazetecilere kadar yayılmış olmasında ise muhalefetin tutumunun göz ardı edilemez olduğunu savundu:

“Siyasal iktidarın yönetme kapasitesindeki aşınma, uzun yıllar boyunca hedefte olan Kürt ve sosyalist medyanın yanına artık ana akım gazeteciliği de eklemiş durumda. Dolayısıyla bugün yaşadığımız tablo, bir kırılmadan ziyade, kapsamı genişleyen bir sürekliliğe işaret ediyor. ‘Sansür yasaları’ olarak adlandırılan düzenlemelerin ortaya çıkış koşulları da burada yatıyor. Siyasal iktidar hem İletişim Başkanlığı hem de onun bünyesinde faaliyet gösteren DMM aracılığıyla dolaşımdaki bilgiyi daha sıkı denetim altına almak ve mümkün olduğunca tekelleştirmek istiyor. Ancak toplumun yapısı, iktidarın özellikle iktisadi ve kültürel politikalarına yönelik artan hoşnutsuzluk ve bu hoşnutsuzluğu ifade edebilecek mecraların teknolojik gelişmelerle çoğalması, bu denetim arayışını sürekli yeni düzenlemelerle tahkim etme ihtiyacını doğuruyor.

Öte yandan muhalefetin bu süreçteki rolünü de göz ardı etmemek gerekiyor. İktidara mesafeli toplumsal kesimlerin siyasal düzlemdeki temsilinde görülen ikircikli tutum ve bu düzenlemelere karşı yeterince güçlü ve örgütlü bir karşı duruşun geliştirilememesi, bugün karşı karşıya kaldığımız keyfi soruşturma ve tutuklama pratiklerinin zeminini genişletiyor.”

“Seçici dayanışma eleştirileri göz ardı edilemez”

29 Mart 2026’da gerçekleştirilen “Gazetecilere Özgürlük” yürüyüşü, Fotoğraf: BirGün

Son dönemde yaşanan tutuklamalara karşı yapılan açıklama ve eylemlilikleri de değerlendiren Ayan, Türkiye’de gazeteciler arasında dayanışmanın tarihsel olarak eşit ve kapsayıcı biçimde kurulamadığını ve taleplerin karşılık bulmamasının ise toplumun örgütsüzlüğü ile ilişkili olduğunu vurguladı. Özellikle Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik baskı dönemlerinde daha sınırlı tepkilerin verildiğini hatırlatan Ayan, bugün ortaya çıkan dayanışma pratiklerinin benzer sınırlar taşıdığı yönündeki eleştirilerin de belirli ölçüde karşılık bulduğunu ifade etti.

Bu durumu yalnızca bireysel tercihler ya da güncel tutumlarla açıklamanın da eksik kalacağını belirten Ayan, aynı zamanda tepkilerin ve eylemliliklerin de kuşkusuz gerekli olduğunu savundu:

“Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre basın kolundaki sendikalaşma oranı yüzde 14 seviyesinde. Örgütlülüğün bu düzeyde kalması hem dayanışmanın kapsayıcılığını sınırlıyor hem de verilen tepkilerin etkisini azaltıyor.

Dolayısıyla mesele, yalnızca ‘kimin kiminle dayanıştığı’ sorusuna indirgenemez. Asıl sorun, bu dayanışmayı sürekli, kapsayıcı ve etkili kılacak örgütsel zeminin yeterince güçlü olmamasıdır. Basın ve medya alanındaki sendika ve meslek örgütlerinin, örgütlülüğü artırmaya yönelik somut ve kapsayıcı politikaları gecikmeden hayata geçirmesi bu nedenle kritik önemdedir.

Böyle bir örgütlülük, yalnızca eylem kapasitesini artırmakla kalmayacak; aynı zamanda gazeteciler arasındaki ideolojik ayrımların aşılmasına ve daha ilkesel, daha kapsayıcı bir dayanışma hattının kurulmasına da zemin hazırlayacaktır.”

“Çözüm parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor”

Son olarak Türkiye’de medyanın geleceğine dair ne gibi senaryolar mevcut olduğuna dair değerlendirmelerde bulunan Ayan, farklı senaryoların konuşulabileceğini fakat bunların tamamının mevcut güç ilişkileri ile doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi. Ayan’a göre, bugünkü tablo, medya alanının önemli ölçüde siyasal iktidarın etkisi ve kontrolü altında olduğunu gösteriyor.

Ayan, yeni bir değişim perspektifinin ancak bu kontrol ilişkisini hedef alan politik ve kurumsal dönüşümlerle mümkün olduğunu belirtti:

“Mesele yalnızca medya alanının kendi iç dinamikleriyle sınırlı değil; doğrudan siyasal iktidar ve güç ilişkileriyle bağlantılı bir yapısal dönüşüm sorunu.

Öte yandan gazeteciler Türkiye’de çift yönlü bir baskı altında faaliyet yürütüyor. Bunun ilk boyutu, medya emek süreçlerinin kapitalist üretim ilişkileri içinde giderek daha güvencesiz ve parçalı hale gelmesi. Geçici, atipik ve esnek çalışma rejimleri; düşük ücret, güvencesizlik, örgütsüzlük ve buna bağlı olarak yaşanan vasıfsızlaşma bu alanın temel karakteristikleri haline gelmiş durumda. İkinci boyut ise otoriter siyasal iktidarın medya kurumları ve gazeteciler üzerindeki doğrudan baskısı. Bu iki katman birlikte düşünüldüğünde, sorun yalnızca ifade özgürlüğü meselesi olmaktan çıkıp aynı zamanda bir emek rejimi ve örgütlenme sorunu haline geliyor.

Bu nedenle çözüm de parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor. Medya alanındaki örgütlülüğün güçlendirilmesi ve gazetecilerin işçi sınıfının diğer kesimleriyle daha güçlü dayanışma ilişkileri kurabilmesi kritik önemde. Böyle bir bütüncül mücadele hattı kurulmadığı sürece, yalnızca mevcut iktidar değil, iktidar değişiklikleri sonrasında da benzer yapısal sorunların devam etme riski oldukça yüksek.”

2025’te Avrupalı gazetecilere dönük 1.481 ihlal belgelendi

Medya Özgürlüğü Hızlı Müdahale (MFRR), 2025’te Avrupa genelinde basın ve medya özgürlüğüne yönelik 1.481 hak ihlali belgeledi. Mapping Media Freedom (MapMF) veritabanına dayanan ihlaller 2.377 medya çalışanı ve kurumu doğrudan ilgilendirirken raporda, Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde 740, AB aday ülkelerinde ise 741 ihlalin kayda geçtiği belirtildi.

Raporun Türkiye bölümünde, basın özgürlüğünün 2025’te daha da kötüye gitmesi “giderek kısıtlayıcı hale gelen siyasi iklim” ile ilişkilendirilirken izleme döneminde MapMF, Türkiye’de 259 gazeteci ve medya kuruluşunu etkileyen 137 ihlal belgeledi.

“Bu olaylar, eleştirel haberciliğin giderek suç veya güvenlik sorunu olarak yeniden çerçevelendirildiği sistematik bir eğilimi ortaya koymaktadır” diyen rapora göre; eleştirel gazetecilik, sistematik biçimde “suç” ya da “güvenlik sorunu” olarak yeniden tanımlanıyor.

Kürt Gazeteciler Günü kutlanıyor

Bundan 128 yıl önce Mîqdat Mîdhad Bedirxan, Mısır’ın Kahire kentinde Kurdistan gazetesini çıkararak Kürt gazeteciliğinin meşalesini yaktı. Tüm zorluklara, işkencelere, cinayetlere ve sürgünlere rağmen bu gelenek devam ediyor.

Kürt gazeteciliği başlangıcından itibaren sadece bir bilgi aracı değil; ulusal kimliğin aynası, dil mücadelesinin alanı ve devletsiz bir ulusun siyasi platformu oldu. Kürdistan’ın dört parçasındaki her yayın, aynı zamanda hem basın hem direniş hem de kültürel hafıza niteliği taşıyordu. Bu gazeteciliğin karakteri, onu diğer pek çok basın biçiminden ayırmakta ve siyasi-kültürel araştırmalar için önemli bir kaynak haline getirmektedir.

Kurdistan’dan Rojî Kurd, Jiyan, Hawar, Ronahî, Rojname, Welat, Azadiya Welat ve daha nicesine kadar Kürt gazeteciliği; zorluklara, işkencelere, katliamlara ve sürgünlere rağmen yoluna devam ediyor.

Kürt Gazetecilik Tarihi (1898–2026)

Kürt gazeteciliği başlangıcından itibaren sadece bir bilgi aracı değil; ulusal kimliğin aynası, dil mücadelesi alanı ve devletsiz bir ulusun siyasi platformu oldu. Kürdistan’ın dört parçasındaki her yayın, aynı zamanda hem basın hem direniş hem de kültürel hafıza niteliği taşıdı.
I. BAŞLANGIÇ DÖNEMİ: KAHİRE ve SÜRGÜN (1898–1908)

Kurdistan — İlk Kürt Gazetesi

22 Nisan 1898 tarihinde Mîqdad Midhat Bedirxan, Kahire’de Kurdistan adıyla ilk Kürt gazetesini yayımladı.

[Görsel: 1898 Kurdistan Gazetesi İlk Sayısı]
“Her seferinde Kürtlere okumanın ve bilimin faydalarından biraz bahsedeceğim. İnsan okumakla ve bilimle her şeyi anlar. Kürtlerimiz diğer milletler kadar eğitimli değil. Bu yüzden dünyanın halinden habersizler.”

Basım yerleri: Kahire (1–5), Cenevre (6–19), tekrar Kahire (20–23), Londra (24), Güney İngiltere (25–29), Cenevre (30–31).

II. İSTANBUL DÖNEMİ (1908–1918)

Rojî Kurd ve Hetawî Kurd (1913–1914)

6 Haziran 1913’te Hêvî cemiyeti Rojî Kurd dergisini çıkardı. Kapatılmasının ardından Hetawî Kurd adıyla devam etti.

[Görsel: Rojî Kurd Dergisi Kapağı]

Jîn ve Kurdistan (1916–1918)

1916 yılında Süreyya Bedirxan, İstanbul’da Kürt bağımsızlığını savunan Türkçe haftalık Jîn (Yaşam) gazetesini çıkardı. Bu yayın, Pîremêrd’in Süleymaniye’deki Jîn gazetesinden tamamen farklıdır.

III. GÜNEY VE SOVYETLER (1919–1932)

Pêşkewtin ve Süleymaniye

Kürdistan bölgesinde çıkan ilk gazete olan Pêşkewtin (1920–1922) Süleymaniye’de yayımlandı. Daha sonra Pîremêrd editörlüğündeki Jiyan (1926) bu dönemin sembolü oldu.

Riya Teze (1930–) — Sovyet Kürdistanı’nın Sesi

25 Mart 1930’da Erivan’da yayına başladı. Ermenistan Komünist Partisi’nin Kürtçe yayın organı olarak hizmet verdi.

[Görsel: Riya Teze Gazetesi Başlığı]
IV. HAWAR DÖNEMİ (1932–1943)

Celadet Alî Bedirxan ve Hawar Dergisi

15 Mayıs 1932’de Şam’da Hawar yayımlandı. Celadet, bugün hala standart olarak kullanılan Latin temelli Kürt alfabesini bu dergiyle hayata geçirdi.

[Görsel: Hawar Alfabesi ve Dergi Sayısı]

Başlıca Yazarlar: Celadet ve Kamûran Bedirxan, Rewşen Bedirxan, Cegerxwîn, Osman Sebrî.

V. MEHABAD CUMHURİYETİ (1945–1946)

Kurdistan Gazetesi

11 Ocak 1946’da Mehabad’da kuruldu. Mehabad Cumhuriyeti sadece 11 ay yaşasa da Kürt medya tarihinde devletleşme düzeyinde özel bir yer edindi.

VI. & VII. ÖZGÜR BASIN GELENEĞİ (1990–2016)

Özgür Gündem ve Apê Musa

30 Mayıs 1992’de Özgür Gündem yayına başladı. Kürt aydını Musa Anter (Apê Musa) 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da suikast sonucu şehit edildi.

[Görsel: Musa Anter – Apê Musa]

Binaların Bombalanması (1994)

2-3 Aralık 1994 gecesi Özgür Ülke gazetesinin merkezleri bombalandı. Ersin Yıldız hayatını kaybetti.

Gazete AdıYılDurum
Özgür Gündem1992Kapatıldı (1994)
Özgür Ülke1994Bombalandı
Azadiya Welat2006Kapatıldı (2016)
VIII. KADINLARIN ROLÜ

Gurbetelli Ersöz (1965–1997)

Türkiye’de bir günlük gazetenin (Özgür Gündem) ilk kadın genel yayın yönetmeni. 8 Ekim, Kürt Kadın Gazeteciler Günü olarak kutlanmaktadır.

Modern Kurumlar: JINNEWS ve JIN TV (İlk kadın uydu kanalı, 2018).

IX. UYDU DEVRİMİ: MED TV

MED TV (1995–1999)

İlk Kürt uydu kanalı. Mart 1995’te yayına başladı. Kürtler için bir medya devrimi ve dilin standartlaşması için bir dönüm noktası oldu.

X. SONUÇ VE TARİHSEL KRONOLOJİ

Tarihsel Dönüm Noktaları

TarihOlay
1898Kurdistan, Kahire (İlk Gazete)
1932Hawar, Şam (Alfabe Devrimi)
1946Kurdistan, Mehabad
1995MED TV, Avrupa (İlk Uydu TV)
2018JIN TV

Kürt gazeteciliği, sürgünden dijitale 128 yıllık bir direniş geleneğidir.

Kaynaklar: Wikipedia, Encyclopaedia Iranica, KurdîLit, CPJ, RSF, Cambridge History of the Kurds.

I. Kurdistan, İlk Kürt Gazetesi

22 Nisan 1898 tarihinde, Botan Miri Bedirxan Paşa’nın oğlu Mîqdad Midhat Bedirxan (1858–1915), Kahire’de Kurdistan adıyla ilk Kürt gazetesini yayımladı. Osmanlı sansürünün gölgesinde, ülke dışında; Cenevre, Londra ve Folkestone’da basıldı ve toplam 31 sayı çıktı. Son sayısı 1902 yılında yayımlandı.

Mîqdad Midhat Bedirxan, ilk sayıda amacını şu sözlerle dile getirmiştir:

“Her seferinde Kürtlere okumanın ve bilimin faydalarından biraz bahsedeceğim. İnsan okumakla ve bilimle her şeyi anlar. Kürtlerimiz diğer milletler kadar eğitimli değil. Bu yüzden dünyanın halinden habersizler.”

Basım yerleri sırasıyla şöyledir: Kahire (1–5), Cenevre (6–19), tekrar Kahire (20–23), Londra (24), İngiltere’nin güneyi (25–29), Cenevre (30–31). Kardeşi Abdurrahman Bey de son dönemlerde yayın sorumluluğunu üstlenmiştir.

Kurdistan sadece bir bilgi kaynağı değil, ideolojik bir platformdu. Kürtçeyi entelektüel ifade ve direniş aracı olarak kabul ederek gelecek yüzyılın temelini attı.

II. İstanbul Dönemi (1908–1918)

Rojî Kurd ve Hetawî Kurd (1913–1914)

27 Temmuz 1912’de Kürt Öğrenci Derneği Hêvî İstanbul’da kuruldu. 6 Haziran 1913’te dernek Rojî Kurd dergisini çıkardı. Dört sayı sonra hükümet tarafından kapatıldı. Aynı dönemde Yekbûn (1913, 3 sayı) yayımlandı. 24 Ekim 1913’te dergi ismini değiştirerek Hetawî Kurd oldu. Aslında aynı yayındı, sadece isim değiştirerek devam etti. İsimlerin tanımı ilgi çekicidir: Roj Kurmancîde, Hetaw ise Soranîde aynı anlama (Güneş) gelmektedir.

Jîn ve Kurdistan (1916–1918)

1916 yılında Süreyya Bedirxan, İstanbul’da Kürtlerin bağımsızlığını talep eden Türkçe haftalık Jîn (Yaşam) gazetesini çıkardı. 1917–1918 yıllarında ise haftalık Kurdistan’ı yayımladı. Şunu netleştirmek gerekir: İstanbul’daki bu Jîn Türkçe idi ve Pîremêrd’in Süleymaniye’deki Jîn gazetesinden tamamen farklıydı.

III. Güney ve Sovyetler (1919–1932)

Pêşkewtin ve Süleymaniye

Bizzat Kürdistan coğrafyasında çıkan ilk Kürtçe gazete olan Pêşkewtin (İlerleme), İngiliz yönetimi altında 1920-1922 yılları arasında Süleymaniye’de yayımlandı. 118 sayı basıldı. Ardından bir yayın silsilesi geldi:

  • Bangê Kurdistan (1922, 14 sayı)
  • Rojî Kurdistan (1922–1923, 15 sayı)
  • Jiyanewe (1924–1926, 56 sayı)
  • Jiyan (1926–1938, 556+ sayı, Pîremêrd’in editörlüğünde)
  • Zarî Kurmancî (1926–1932, Revanduz, 30 sayı)

Pîremêrd ve Jiyan-Jîn: Asıl adı Tewfîq Mehmûd Hemze olan, mahlasıyla Pîremêrd (1867 – 19 Haziran 1950), Süleymaniye’de doğmuştur. 1926’da Jiyan’ın başyazarı, 1932’de müdürü oldu; 1938’de Jiyan’ın adını Jîn olarak değiştirdi ve 19 Haziran 1950’deki ölümüne kadar devam ettirdi. Aynı zamanda Qutabxaney Zanistî adıyla ilk özel Kürt okulunu da kurmuştur.

Riya Teze (1930–) – Sovyet Kürdistanı’nın Sesi

25 Mart 1930’da Erivan’da Marogulov ve Şamilov alfabesiyle basıldı. Ermenistan Komünist Partisi’nin Kürtçe yayın organıydı. Başlangıçta üç Ermeni Kürtolog (Kevork Paris, Hraçya Koçar ve Harûtyûn Mkirtçyan) tarafından yönetildi; daha sonra 1934’te Cerdoy Gênco genel yayın yönetmeni oldu. Stalin döneminde durduruldu; 1955’te Kiril alfabesiyle yeniden yayına başladı. Mîroyê Esed (1919–2008), 1989 yılına kadar gazetenin müdürlüğünü yaptı.

IV. Hawar Dönemi (1932–1943)

Celadet Alî Bedirxan ve Hawar Dergisi

Türkiye’den sürgün edildikten sonra Celadet Alî Bedirxan, 15 Mayıs 1932’de Şam’da Hawar’ı yayımladı. 1932-1935 ve 1941-1943 yılları arasında toplam 57 sayı çıktı.

Hawar, Kurmancî Kürtçesi ile yayımlanan ilk medya kurumu olduğu için özel bir öneme sahiptir. Bu nedenle 2006’dan beri 15 Mayıs, Kürt Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Celadet, Kuzey Kurmancîsi için Latin temelli bir alfabe oluşturdu; bu alfabe “Hawar Alfabesi” veya “Bedirxan Alfabesi” olarak bilinir ve günümüzde hala standarttır. Amacı şuydu: “Hawar bilimin sesidir. Bilim insanın kendini tanımasıdır; kendini tanımak bize özgürlük ve mutluluk yolunu açar.”

Başlıca yazarlar: Celadet ve Kamûran Bedirxan, Rewşen Bedirxan, Qedrî Can, Cegerxwîn, Osman Sebrî, Nûredîn Zaza, Ekrem Cemîl Paşa, Ahmed Namî.

Roja Nû ve Stêr, Kamûran Bedirxan tarafından Beyrut’ta yayımlandı. Nûdem (1992–2001, Stockholm, 40 sayı, Firat Cewerî editörlüğünde) “İkinci Hawar” olarak adlandırıldı.

Rewşen Bedirxan

Çoğunlukla erkeklerin egemen olduğu bir alanda Rewşen Bedirxan, Hawar’ın yazarları arasında aktif bir yazar olarak yerini aldı. Öncü bir örnektir.

V. Mehabad Kürt Cumhuriyeti (1945–1946)

11 Ocak 1946’da, kısa süreli Kürt Cumhuriyeti döneminde, bölgenin ilk Kürtçe gazetesi olan Kurdistan kuruldu; toplam 113 sayı çıktı. Bununla birlikte Kurdistan adlı edebiyat dergisi de (16 sayı) yayımlandı.

İran ordusu 15 Aralık 1946’da Mehabad’a girdiğinde Kürt matbaası kapatıldı, Kürtçe eğitim yasaklandı ve okul kitapları dahil tüm Kürtçe kitaplar yakıldı. 31 Mart 1947’de Kadı Muhammed idam edildi. Mehabad Cumhuriyeti sadece 11 ay yaşadı ancak Kürt medya tarihinde özel bir yer edindi.

VI. Güney (1950–1990)

Güney Kürdistan

1950–1963 yılları arasında Bağdat ve Süleymaniye’de pek çok yayın çıktı:

  • Hîwa (1957–1963, Bağdat, 36 sayı)
  • Xebat (1959–1961, Bağdat, 462 sayı)
  • Ray Gel (1959–1962, Kerkük, 34 sayı)
  • Azadî (1959–1961, Revanduz, 56 sayı)

1968’den sonra Baas işgaliyle Kürt basını baskı altına girdi. 1988’de Enfal ve Halepçe kimyasal saldırısıyla bu süreç ağır bir darbe aldı.

Diaspora

1970’li yıllardan itibaren Kürt medyası Avrupa’ya (Almanya, İsveç, Fransa, Belçika) taşındı ve burada devam etti. Bu yayınlar partilere bağlıydı ve içerikleri çoğunlukla siyasiydi.

“Rojname” Gazetesi (8 Mayıs 1991)

90’lı yılların başında Kürtçe üzerindeki yasak biraz gevşeyince, Kürt aydın ve gazetecileri günlük habercilik alanında adımlar atmak istedi. Bu gazete, Kuzey Kürdistan ve Türkiye tarihinde uzun bir sessizliğin ardından, “Kürt Gerçeği” temelinde çıkan ilk günlük gazete denemesi olarak kabul edilir. Rojname sadece bir sayı basılabildi. Çıktığı gün Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından toplatılma ve yasaklanma kararı verildi.

VII. Kuzey Özgür Basın (1992–2016)

Özgür Gündem (1992–1994)

30 Mayıs 1992’de Ragıp Duran’ın yönetiminde Özgür Gündem yayına başladı, tirajı 60.000’e ulaştı. Ocak Işık Yurtçu döneminde tiraj 100.000’i buldu.

Sistematik Cinayetler (1990–1995):

1990-1995 yılları arasında çoğu özgür basından olan onlarca gazeteci öldürüldü: Bu tarihsel süreçte 76 kurban “özgür basın şehitleri” olarak anılmaktadır.

Apê Musa’nın Öldürülmesi, 20 Eylül 1992

Musa Anter (1920 – 20 Eylül 1992), Mardin Nusaybin’in Zivinge köyünde doğdu. “Apê Musa” olarak tanınan, seçkin bir Kürt yazar ve aydınıydı; Özgür Gündem, Yeni Ülke ve Welat gazetelerinde yazıyordu. “49’lar Davası”nda Kürtçe propaganda suçlamasıyla yargılanmıştı. 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da bir pusuda öldürüldü. Cinayeti “faili meçhul” olarak kaldı. 2008’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi mahkûm etti.

Binaların Bombalanması, 2–3 Aralık 1994

Özgür Gündem 14 Nisan 1994’te kapatıldı. İki hafta sonra Özgür Ülke açıldı. 2–3 Aralık 1994 gecesi İstanbul Kadırga’daki teknik merkez, Çağaloğlu bürosu ve Ankara bürosu aynı anda bombalandı. Ulaştırma görevlisi Ersin Yıldız hayatını kaybetti, 20’den fazla çalışan yaralandı.

Kronoloji (1992–2016):

İsimBaşlangıçAkıbet
Özgür Gündem199214 Nisan 1994’te kapatıldı
Özgür Ülke19942–3 Aralık 1994’te bombalandı
Gündem1995Kapatıldı
Ülke1996Kapatıldı
Özgür Gündem (Yeni)2011Ağustos 2016’da kapatıldı

Welat ve Azadiya Welat

22 Şubat 1992’de İstanbul’da haftalık olarak yayımlandı; 1991’deki yasağın kaldırılmasının ardından Türkiye’deki ilk Kürtçe gazetedir. 1996’da Azadiya Welat oldu. 2003’te merkezini Diyarbakır’a taşıdı, 2006’da günlük gazete oldu. 8 Ağustos 2018’de OHAL kapsamındaki KHK ile kapatıldı.

VIII. Kadınların Rolü

Rewşen Bedirxan

Hawar ekolünde aktif bir yazar olarak yer aldı. İlk Kürt basını döneminde öncü bir örnektir.

Gurbetelli Ersöz (1965–1997)

Kimyagerdi ve Elazığ/Palu doğumluydu. 1990’da siyasi faaliyetleri nedeniyle tutuklandı ve iki yıl cezaevinde kaldı. 23 Nisan 1993’te Özgür Gündem’de çalışmaya başladı ve genel yayın yönetmeni oldu; böylece sadece Kürt medyasının değil, Türkiye’nin de ilk kadın günlük gazete genel yayın yönetmeni oldu. 10 Aralık 1993’te gazete binası kuşatıldı; Ersöz 17 arkadaşıyla birlikte gözaltına alındı. 13 gün gözaltında kaldıktan sonra tutuklanarak Sağmalcılar Cezaevi’ne gönderildi. Mahkemede savcı 15 yıl hapsini istedi; Harold Pinter, Noam Chomsky ve CPJ ona destek verdi. 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı, Haziran 1994’te serbest bırakıldı. Gazeteci olarak çalışmasına izin verilmediği için 1995’te PKK’ya katıldı. 8 Ekim 1997’de bir çatışmada hayatını kaybetti. 8 Ekim, Kürt Kadın Gazeteciler Günü olarak kutlanmaktadır.

Jinha, Jinnews ve Jin TV

JINHA, Kadın Haber Ajansı olarak faaliyete başladı. 2016’da Türkiye devleti tarafından kapatıldı; sonrasında JINNEWS adıyla devam etti. JIN TV, 8 Mart 2018’de Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle, çalışanlarının tamamı kadın olan ilk uydu kanalı olarak yayına başladı.

IX. Uydu Devrimi: MED TV ve Sonrası (1995–2010)

MED TV (1995–1999)

1994 yılında İngiltere Bağımsız Televizyon Komisyonu’ndan (ITC) lisans aldı ve Mart 1995’te deneme yayınlarına başladı. İlk Kürt uydu kanalıydı; Kürtlerin özellikle Türkiye tarafından öldürüldüğü, sürgün edildiği ve tutuklandığı bir dönemde Kürtler için bir medya devrimi oldu. Batı’da her Kürt evinde uydu antenleri vardı ve onlarca aile akşamları kendi dillerinde haberleri dinlemek için toplanıyordu. Türkiye devletinin talebi üzerine MED TV’nin lisansı 23 Nisan 1999’da iptal edildi. Sonrasında:

  • Medya TV açıldı ancak Fransız yetkililerce kapatıldı.
  • Roj TV (2003, Danimarka) kapatıldı.
  • Nûçe TV, Stêrk TV ve diğerleri art arda açıldı.

Avrupa Haber Ajansları

İlk Kürt haber ajansı 2000 yılında Almanya’da Dam adıyla kuruldu, sonra Frankfurt’ta Mezopotamya Haber Ajansı (MHA) oldu. MHA’nın Alman polisi tarafından kapatılmasının ardından, 2005’te Belçika’da Fırat Haber Ajansı (ANF) kuruldu.

X. Rojava (2011–2019)

21 Ocak 2014’te, Mehabad Cumhuriyeti’nin yıl dönümü vesilesiyle Kamışlı’da Demokratik Özerk Yönetim ilan edildi. Aynı yıl IŞİD Şengal’e saldırdığında Kürt gazeteciliği kilit bir rol oynadı: Ezidi toplumunun sesini dünyaya duyurdu. Kobanê kuşatması sırasında Dengê Kobanî radyosu direnişin sesi oldu.

XI. Başlıca Şahsiyetler

Bedirxan Ailesi

İsimYaşamKatkı
Mîqdad Midhat Bedirxan1858–1915Kurdistan (1898) — Kurucu
Süreyya Bedirxan1883–1938Jîn (1916), Kurdistan (1918)
Jeladet Alî Bedirxan1893–1951Hawar (1932–1943), Alfabe
Kamûran Bedirxan1895–1978Roja Nû, Stêr (Beyrut)
Rewşen BedirxanHawar ekolü yazarı

Pîremêrd (1867–1950)

Gerçek adı: Tewfîq b. Mehmûd Hemze. Süleymaniye’nin Gwêje mahallesinde doğdu. Şair, yazar ve gazetecidir. 1926’da Jiyan’ın başyazarı, 1932’de müdürü oldu; 1938’de Jiyan’ın adını Jîn olarak değiştirdi. İlk özel Kürt okulu olan Qutabxaney Zanistî’yi kurdu. 19 Haziran 1950’de Süleymaniye’de vefat etti.

Musa Anter — Apê Musa (1920–1992)

Mardin Nusaybin’in Zivinge köyünde doğdu. “49’lar Davası”nda mahkûm edildi. Özgür Gündem ve Yeni Ülke’de yazıyordu. 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da JİTEM tarafından öldürüldü.

XII. Zorluklar ve Engeller

Sistematik Yasaklar

Türkiye’de 1924’ten 1991’e kadar Kürtçe yayın yapmak açıkça yasaktı. Sonrasında Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. Maddesi ve ardından 314. Madde ile Kürt gazeteciler mahkûm edildi.

2016 Kitlesel Kapatmalar

2016–2018 OHAL döneminde, KHK’lar ile:

  • Azadiya Welat kapatıldı (Ağustos 2016)
  • JINHA kapatıldı (2016)
  • IMC TV kapatıldı (2016)
    Onlarca gazeteci tutuklandı ve mahkûm edildi.

XIII. Dijital Çağ (2010–2026)

Dijital medya üç büyük değişiklik getirdi:

  • Çoğaldı: Sosyal medya, web siteleri ve Kürtçe podcastler arttı.
  • Zayıfladı: Yazılı medyanın finansal modeli çöktü; pek çok gazete kapandı.
  • Yenilendi: ANHA, ANF, Rudaw, Kurdistan 24; küresel bir dijital Kürt medyası modeli geliştirdiler. Ancak çoğu siyasi partilere veya iktidarlara bağlı durumdadır.

Sonuç

TarihOlay
22 Nisan 1898Kurdistan, Kahire — Mîqdad Midhat Bedirxan
6 Haziran 1913Rojî Kurd, İstanbul
25 Mart 1930Riya Teze, Erivan
15 Mayıs 1932Hawar, Şam — Jeladet Alî Bedirxan
11 Ocak 1946Kurdistan, Mehabad — Mehabad Cumhuriyeti
30 Mayıs 1992Özgür Gündem, İstanbul
22 Şubat 1992Welat, İstanbul
20 Eylül 1992Apê Musa’nın Öldürülmesi
2–3 Aralık 1994Özgür Ülke’nin Bombalanması
Mart 1995MED TV — İlk Uydu TV
8 Ekim 1997Gurbetelli Ersöz’ün Öldürülmesi
8 Mart 2018JIN TV
2026Yolculuk devam ediyor

Kürt gazeteciliği 128 yılı aşkın süredir baskı ve zorluklarla karşı karşıya. Kahire’den dijital platformlara, sürgünden savaşa, Bedirxan ailesinden Jinnews ve Jin TV kuşağına kadar bu gelenek sürmektedir.

*İnfografikler Gemini ve ChatGPT ile hazırlanmıştır.

Avukat Çağın Kaleli: Yargı, failler için kullanışlı bir aparat haline getirildi

Gülistan Doku dosyasının 6 yıl sonra tekrar gündeme gelmesini “siyasi hesaplaşma” olarak değerlendiren Avukat Gülan Çağın Kaleli, dosyanın “bugün açılması bir yargı cesareti değil, 6 yıldır sümen altı edilen delillerin yarattığı sorumluluğun bir neticesidir” dedi.

Gülistan Doku’nun ailesi, Foto: Birgün

6 yıl önce Dêrsim’de ortadan kaybolan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun cinayet dosyası, eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve oğlu dahil pek çok kişi gözaltına alındı veya tutuklandı. Yeni faillerin gözaltına alınıp tutuklanmasından dolayı, Doku ailesi umutlu.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, 20 Nisan’da düzenlenen Kabine Toplantısı’nın ardından yaptığı açıklamada, faili meçhuller için bir birim kurduklarını ve dosyaların tek tek inceleneceğini söyledi. Gürlek, “Gülistan’dan sonra tabii bir beklenti var ama her dosya illa öyle olacak diye bir şey yok yani.” dedi. Gürlek, Gülistan Doku’nun cesedini arama çalışmalarının devam ettiğini açıkladı.

Gülistan Doku dosyasının yeniden açılmasını ve olası etkilerini hukukçu-kadın hakları savunucusu Avukat Gülan Çağın Kaleli ile konuştuk.

Kaleli, uzman çavuş Musa Orhan’ın tecavüzünü uğradığı söylenen ve sonrasında intihar eden İpek Er’in ailesinin de avukatlığını yapıyor.

Avukat Çağın Kaleli, Gülistan Doku dosyasının yeniden açılmasının “yeni bir başlangıç olabileceğini belirtiyor. Kaleliye göre “bu durum siyasi bir hesaplaşmanın sonucu” ortaya çıktı. Kürt kadınlarının bedenlerinin taciz ve tecavüze konu olmasının “Kürdistan’da yürütülen özel savaş”tan bağımsız ele alınamayacağını belirten Kaleli, 1990’larda yaşanan benzer durumları hatırlattı. Erkek egemen sistemin Kürt kadınlarının bedenini fetih edilmesi gereken bir alan olarak gördüğünü belirtti.

Gülistan Doku 2020'de kayboldu

Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2'nci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020'de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü'ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.

Kameralarda yapılan incelemelerde Doku'nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.

Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü'nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan'ın izine rastlanmadı.

Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal A., olaydan iki sene sonra 2022'de Antalya'da gözaltına alında ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.

Dosyanın diğer şüphelisi Zeinal A.'nın polis memuru olan üvey babası Engin Y. ise Gülistan Doku'nun kişisel bilgilerini hukuka aykırı şekilde elde ettiği ve sosyal medyada paylaştığı gerekçesiyle iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldı.

Son altı senede soruşturmada bunun ötesinde bir ilerleme kaydedilmedi. Doku'nun dosyasını inceleyen hukukçulara göre, bunun sebebi olayın "intihar" olarak ele alınmasıydı.

2024'te Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı'na atanan Başsavcı Ebru Cansu dosyayı yeniden ele aldı.

Medyada yer alan haberlere göre, bu yılın başlarında bir gizli tanık valinin oğlu aleyhine ifade verdi ve soruşturma bu gelişme üzerine ilerledi; gizli tanığın, valinin oğlunu Gülistan Doku'ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.

Bu gelişme sonrası çok sayıda isim hakkında gözaltı kararı veren savcılığın talimatı doğrultusunda 13 Nisan 2026'da yedi ilde eş zamanlı operasyonlar düzenlendi.

Şubat 2026'da göreve gelen Adalet Bakanı Akın Gürlek, "soruşturmada sonuna kadar gidilmesi gerektiğini" söyledi. Doku'nun kaybolduğu tarihte bakanlık koltuğunda Süleyman Soylu oturuyordu. Onun ardından ise bu göreve Ali Yerlikaya atanmıştı.

Dosya Özeti
Gülistan Doku Soruşturması: Gözaltı ve Tutuklama Listesi
Kasten Öldürme ve Cinsel Saldırı
  • Mustafa Türkay Sonel (Eski Vali Tuncay Sonel’in oğlu) – Tutuklu
  • Erdoğan E. (İl Özel İdaresi Eski Personeli) – Tutuklu
Suç Delillerini Gizleme ve Yok Etme
  • Tuncay Sonel (Eski Tunceli Valisi) – Adli Kontrol / Bakanlık Soruşturması
  • Zeinal A. (Eski Erkek Arkadaş) – Tutuklu
  • Engin Y. (İhraç Edilen Polis / Üvey Baba) – Tutuklu
  • Cemile Y. (Anne) – Tutuklu
  • Çağdaş Ö. (Eski Başhekim) – Kayıt Silme Şüphesiyle Tutuklu
  • Şükrü E. (Vali Koruması) – Tutuklu
  • Celal A. ve Nurşen A. (Umut A.’nın ebeveynleri) – Tutuklu
Adli Kontrol / Serbest Bırakılanlar
  • Savaş G. ve Süleyman Ö. (Üniversite Teknik Görevlileri) – Kamera Kayıtları Şüphesi / Yurt Dışı Yasağı
* Bu veriler 13-20 Nisan 2026 tarihli operasyon ve mahkeme kayıtları doğrultusunda derlenmiştir.

Avukat Kaleli: “6 yıldır devletin elindeki bütün deliller sümen altı edilmişti”

6 yıl aradan sonra Gülistan Doku cinayeti dosyası tekrardan açıldı. Birkaç gündür gündemin önemli başlıklarından biri haline geldi. Bu birkaç gün içerisindeki gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Şimdiye kadar gözaltına alınanları da göz önünde bulundurduğunuzda, nasıl bir resim görüyorsunuz?

Gülistan Doku’nun özellikle kaybedildiği dönemden bugüne kadar aslında mevcut kamuoyuna yansıyan, işte bugün Adalet Bakanı’nın da hız verip de aslında başlattığını iddia ettiği süreci şöyle yorumlamak gerekiyor diye düşünüyorum: Yani 6 yıldır devletin elinde olan bütün bilgiler, belgeler, deliller aslında sümen altı edilmişti. Ve bugün bizim özellikle kadına yönelik şiddet dosyaları ya da vakalarında devletin kendi iç hesaplaşmalarına ya da devlet içerisindeki iç grupların çatışmalarına kurban edilemeyecek kadar kıymetli meseleler bunlar. Dolayısıyla bugün ortaya konulan tablo, Adalet Bakanlığı’nın bir cesareti olarak değil aksine sorumluluğu olarak nitelendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. 6 yıllık süreçte bu kadar bilginin, belgenin, delilin bütün devletin imkanları seferber edilerek saklanması, gizlenmesi, değiştirilmesi ya da silinmesi meselesi, uzun zamandır söylediğimiz gibi hukuk açısından, hukuk alanı açısından hiçbir güvenliğin kalmadığı, devletin yargıya her açıdan müdahale edebildiği, bu alanın genişletildiği ve aslında kimsenin kendisini güvende hissetmediği bir zemini bir kez daha gözler önüne serdi.

Avukat Gülan Çağın Kaleli, Foto: Özgür Politika

“Norm içi norm dışı çatışması”

Siyasi hesaplaşmadan neyi kastediyorsunuz?

İçişleri Bakanlığı’nın kendi içerisindeki güç dengeleri olduğunu düşünüyorum ben. Yani özellikle bu son süreçte hepimiz açısından çokça konuştuğumuz devlet içerisindeki “norm içi” ve “norm dışı” yapılar tanımını bu dönemde kanlı canlı aslında izliyoruz. Şimdi bir taraftan esasında hukukun işlerliğini savunan ya da hukukun işlerliği üzerinden bir yönetim anlayışını getirmeye çalışan yapılar varken bir taraftan da işte zorba, baskıya, katliama dönük ve bunun üzerinden düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı bir temsiliyet vardı. Hala var tabii ki bu. Dönem dönem işte siyasi konjonktüre göre norm içi yapıların daha çok rolünü oynadığı, dönem dönem ise daha çok norm dışı yapıların devlet içerisinde ön plana çıktığı tarihsel süreçler geçirdik. Süleyman Soylu’nun da tam olarak rolünü oynadığı dönem bu norm dışı yapıların devlet yönetimini tamamen elinde bulundurduğu bir dönemdi. Şimdi bu özellikle içinden geçtiğimiz süreç açısından bir değerlendirme yapacak olursak, biraz daha işte bu hukuk, adalet, temel insan hak ve özgürlükleri kavramlarının ön plana çıkartılarak bir vitrin oluşturulmaya çalışıldığı; ama diğer taraftan da muhalifler açısından da böyle bir muradın gerçekleşebilmesi için bu zemini yaratabilmek umuduyla daha da fazla aslında bir hak mücadelesi verdiği dönemde esasında bu norm içi ve norm dışı yapıların biraz savaşı gibi görüyorum. Ama şunu da söylemek gerekiyor; yani özellikle bu norm dışı meseleyi iyi anlamak gerekiyor, o yüzden “devlet içi bir hesaplaşma” kavramını kullanıyorum. Çünkü norm dışı yapılar dediğimiz yapılar aslında devletten azade, devletin dışında olan yapılar değil. Tam da devlete içkin. Ama işte bir hukuk devleti olduğu iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işte dışarıya oluşturduğu intibalardan kaynaklı yer yer işte içte o norm dışı yapıları canlandırdığı, dışarıda ise norm içiymiş gibi davrandığı bir süreçte bu tür hesaplaşmalara maruz kaldık, kalmaya da devam ediyoruz.

Gülistan Doku

Bu tür davalarda siyasi irade denilen hususun harekete geçmesi gerektiği biliniyor. Buradan bakınca, bu fail ve faillerin dosyayı aydınlatacak nitelikteki failler olabileceğine düşünüyor musunuz?

Elbette ki bugüne kadar özellikle daha üst sorumluluğu bulunan kişilerin gözaltına alınıp tutuklanmaması, biraz daha perdenin görünen yüzüne dokunulduğu birçok dosya gördük. Gülistan Doku ile birlikte aslında biraz daha son süreçte işte bu üst makamda yer alan işte validir, valinin yine beraber çalıştığı vali yardımcılarıdır, yine onun talimatı altında bulunan emniyet içerisindeki teşkilatta görevli olan kişilerin gözaltına alınıp tutuklanması elbette biraz önce de söylediğim gibi bir sorumluluğun neticesinde ortaya çıkarılan bir tablo. Bu açıdan olumlu tabii ki. Ama sadece mesele gözaltına alınıp tutuklanmayla bitmiyor tabii ki. Aynı zamanda bu 6 yıllık süreçte hangi detaylı bilgilerin ya da belgelerin yok edildiği, belki de çok daha büyük bir çepere, belki çok daha fazla sorumluluk zincirine işaret edebilecek kişilerin kaybolma riskini de taşıyor bu 6 yıllık süreç. Dolayısıyla hani şu an için henüz bir dava sürecine evrilmeyen dosyada yargılama nasıl yapılacak, gerçekten sorumlular hesap verebilecek mi ya da hakikaten hakkaniyete uygun bir yargılama yapılabilecek mi?

“Sorumluluk duygusundan azade bir yargı var”

Bunlar açısından yorum yapmak için çok erken. Ama mevcut halde şu anda bu olay içerisinde en azından o sorumluluk zincirinin bir kısmının diyebilirim, çünkü belli ki bu çok daha devlet içerisinde sistematik ve organize bir suç olarak kendisini gösteriyor, en azından bugüne kadar hani kamuoyuna yansıyan bilgiler ya da işte dosyaya yeni gelen deliller ve kazandırılan delillerden görebildiğimiz kadarıyla etkin bir soruşturma yürütülmeye çalışılıyor. Ama burada şunu belirtmemiz gerekiyor gerçekten: Yani o kadar çok bu tür dosyalarda sorumluluk duygusundan azade hareket eden bir yargı var ki bugün görevini yerine getiren ya da bunu getirmek durumunda olan kişilerin kahramanlaştırılması olayı özünden kopardığını düşünenlerdenim. Bu dosya açısından özne Gülistan’dır, Gülistan’ın yaşadıklarıdır, Gülistan’ın maruz kaldığı şiddettir, tecavüzdür. Dolayısıyla hani başka kahramanlar yaratarak bu hakikatin üzerinin gölgelenmesine engel olunması gerektiğini düşünüyorum.

Üniversiteli kadınlar Gülistan Doku için eylemde

Bahsettiğiniz bu sorumluluk zincirine daha önceki Adalet Bakanları ve İçişleri Bakanlarının da dahil olması gibi bir beklentiniz var mı ya da böyle bir emare görüyor musunuz? Özellikle Süleyman Soylu’nun ismi geçiyor. O dönem valiyle çok yakın ilişkisi olduğuna dair haberler de çıktı.

Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemde aslında birçok egemenin dışında olan grup, inanç, topluluklara dönük çok düşmanca politikalar üretildi ve bu bizzat kendisi tarafından da dillendirildi. Özellikle kendisinin İçişleri Bakanı olduğu dönemde kadına yönelik şiddetin arttığı ya da işte Kürtlere dönük operasyonların hız kazandığı, işte o toplumsal muhalefetin güçlenmesine dönük karşı bir refleks göstermesi, emniyetten tutalım yargıya kadar her kademeye talimatlar yağdırması aslında bu alanda çok ciddi bir enkaz bıraktı. Dolayısıyla mesele sadece Süleyman Soylu’nun şahsı değil, aslında Süleyman Soylu şahsında temsil edilen bir zihniyet, bir duruş. Dolayısıyla hani bu fikriyatın, bu düşmanca yaklaşım esasında kendisine öyle ya da böyle bir zemin buldu. Önemli olan bu zemine karşılık nasıl bir mücadele yürütüleceği. Ben şimdiki hukukçuluk deneyimimden yola çıkarak söylüyorum: Devlet hiçbir zaman zamanında kendi işine yarayan ve kendisinin görevlendirdiği, bir misyonla görevlendirdiği kişilere dokunmadı. Yani ya çok karanlık bir şekilde sonuçlanan süreçler gördük ya da sessiz sedasız köşesine çekilen ve işte toplumun o refleksinin sönümlenmesini bekleyen, çok da hani kendi haline bırakan ve biraz daha o sahadan çekip gündemimizden soğumasını bekledi.

“Soylu’nun rolünü biçen, devlet içindeki güçlerdi”

Dolayısıyla Süleyman Soylu bunu kendi şahsıyla ya da kendi dünyasının getirdiği düşüncelerle yapmadı. Süleyman Soylu’nun oradaki rolünü, misyonunu biçen esasında bu devletin kendi içindeki güçlerdi. Dolayısıyla bugün aslında o rolünü tamamladı. Şu anda başka bir süreç, başka bir rol, başka bir yol denenmeye çalışılıyor ve bu hesaplaşmaymış gibi görünen dönemde de esasında bu dosyalar üzerinden kendisini parlatmaya çalışan bir devlet gerçekliği var. Şimdi biz gerçekten Adalet Bakanı üzerinden bir yorum yapacaksak ya da işte dönemin sorumlu bakanları üzerinden yorum yapacaksak, mademki işte bu kadar hakkaniyet ve adaletin peşindelerdi, kendilerinin sorumlu olduğu başka dönemler de oldu. Kendi rollerini oynayabilecekleri, işte Adalet Bakanı zamanında işte ağır ceza hâkimiyken ya da işte Cumhuriyet Başsavcılığı görevini yaparken ne tür hukuksuzluklara imza attı birebir deneyimledik. İçişleri Bakanı, eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bakanlık görevini yerine getirirken ne tür hukuksuzluklara zemin hazırladı bunları gördük yani. İşkencenin, zorla kaybettirmelerin övücü timlerinin başında geliyordu bu isim. Dolayısıyla ben açıkçası şahsi kanaatim çok da bu kişilere dokunulabileceğini düşünmüyorum.

Siz Musa Orhan tarafından tecavüze uğradığı söylenen ve sonrasında intihar eden İpek Er ailesinin de avukatlığını yaptınız. İpek Er ve benzer Kürt coğrafyasında meydana gelen bu tür cinayetleri kadın hareketi ve hukukçular “üniformalı fail” diye tarif edilen devlet memurlarının işlediği suçlar kapsamında değerlendiriyorlar. Siz Gülistan Doku cinayetini de bu kapsamda değerlendiriyor musunuz?

Elbette değerlendirebiliriz. Çünkü özellikle sokağa çıkma yasakları sürecinin hemen akabinde devlet bütün o silahlı gücünü kullanmanın yanı sıra bıraktığı enkazı özel savaş politikaları ile derinleştirdi. Şimdi özel savaş politikalarının kendisi de aslında sadece bedene dönük değildi, zihne dönüktü, duyguya dönüktü. İşte bugün birçok Kürt kadınının polis, asker, vali, valilerin akrabaları, işte Gülistan Doku örneğinde gördüğümüz gibi, yani o devlet kademesinde görevli olan, devlet memurları ve devlet memurlarının yakınları tarafından tacize, tecavüze uğrama meselesi işte bu politikalardan azade değil tabii ki. Yani Gülistan Doku örneği gibi İpek Er’in de aslında örneği birbiriyle çok çok çok benziyor. Çünkü güvencesizleştirilmiş, yoksullaştırılmış, politik olarak kendi varlığından uzaklaştırılmış bir topluma devletin kendi sistemini vadettiği, yani sadece devlet içi bir varoluşu vadettiği bir süreç başladı. Burada şu konunun altını çizmek önemli; yani kadınlar bir şekilde bu failler tarafından duygusal olarak kandırılıp, işte evlilik vaadiyle aslında kandırılıp, daha sonra cinsel şiddete maruz kaldılar. Ya da madde kullanımına yönlendirildiler. Ya da işte kendi arkadaş çevresi tarafından fuhuşa zorlandılar. Yani bunlar bizim açımızdan bir gerçeklik olarak duruyor.

“Hukuk alet edildi”

Bugün aslında savaş sonrası, çatışmasızlık sürecinin neticesinde içinde bulunduğumuz toplumun kodlarıyla nasıl oynandığı meselesi bizim için çok önemli. Hukuk da buna alet oldu. Yani bugüne kadar işte bir hakikatin ortaya çıkarılması adına seferber olmayan hukuk, bu faillerin korunması, iyi hal indirimleri alınması ya da çok göstermelik tutuklamalarla insanların biraz gündeminden soğuması için yargı çok kullanışlı bir aparat haline getirildi. Örneğin Musa Orhan, İpek Er’e tecavüz ettikten sonra, İpek kendi kendine bir hak arayışına girdi ve hiçbir yargı hiçbir şekilde hareketlenme olmadı ta ki İpek ne yazık ki intihar girişiminde bulunana kadar. Sonrasında da yargı hemen devreye girdi ve insanların tepkisini azaltabilmek adına bir haftalık çok göstermelik, çok komik bir şekilde bir tutuklama kararı verildi ve sonrasında itiraz neticesinde bırakıldı. Musa Orhan 10 yıl ceza aldı ve dosya henüz Yargıtay’da. Ama aynı zamanda yarın duruşması da var; Batman Asliye Ceza Mahkemesi’nde de aynı kişi nitelikli cinsel saldırının yanı sıra intihara yönlendirme suçunun da şüphelisi. Şimdi böyle bir tabloda bu kişi hala daha tutuksuz olarak yargılanıyor. Bu elbette dışarıdaki birçok askere, polise ya da işte devlet kademelerindeki kişilere cesaret veren bir noktada. Çünkü bu da başka bir savaş türü. Yani fiziksel bir savaşın dışında aslında özel savaşın kendisi bir psikolojik savaş. Dolayısıyla bu psikolojik savaşı yürütenler açısından da yargının verdiği kararlar neticesinde ciddi bir cesaret verdiğini de söyleyebilmek mümkün.

“Bekar kadınlara ‘fetih’ dediğimiz korkunç bir yönelim var”

1990’lardaki yoğun savaş ortamında Kürt coğrafyasında da bu tür durumlara şahit olunuyordu. 2000’li yıllardaki bu yaşananlar ile 1990’larda yaşananlar arasında nasıl bir bağlantı var?

Tabii 90’larda çok yoğun bir şekilde gözaltında cinsel saldırı suçunun işlendiğine dair çokça başvuru yapıldı. Ama buna dair çok hakkaniyetli bir yargılama süreci gerçekleşmedi. Daha çok üzeri örtülen, faillerin korunduğu, o dönemde çok daha işte sıkı bir… Ya aslında şöyle; bir savaş taktiği olarak kullanılan yöntemin kendisi biraz daha o dönemde herkesi kendi içine kapatan, çok fazla dillendirilemeyen bir durum ortaya çıkarıyordu. Bugün biraz daha aslında örgütlü olabilmek, bütün kurumlarıyla örgütlü olabilmek, aynı anda refleks verebilmenin avantajlarını yaşadığımız bir süreçteyiz. Yani kişinin kendisi yaşamış olduğu süreci beyan edebileceği, gidebileceği kurumlar ya da işte basın, ulaşabileceği avukat örgütleri… Hani bunların kendisi aslında kişinin dünyasında da bir açılmaya, bir cesarete sebep olabiliyor. Ama o dönemde… Ya aslında şöyle söyleyeyim; çok tarihsel bir şeyi de var bunun. Yani Ermeni Soykırımı’ndan Dersim Katliamı’na kadar tarihsel açıdan da her dönemde aslında kadın bedeni bir savaş alanı haline getirilmeye çalışılıyor. 90’larda da bu böyleydi. 90’larda gözaltında tacizin, tecavüzün yanı sıra aslında köy baskınları ya da köy yakmalar sürecinde de aslında kadınlar tecavüze uğradı. Bugün de duygusal yolla manipüle edilerek, ikna edilmeye dönük kendi duygu dünyasını etkilemeye dönük bir yöntemle aslında aynı tecavüz kültürünün sürdüğünü söyleyebiliriz.

Kürdistan coğrafyasında jandarmanın içerisinde, emniyetin içerisinde işte kılık kıyafetine dikkat eden, bekar kadınlara biraz daha duygusal olarak yaklaşıp onları etkileyip daha sonra ne yazık ki o “fetih” dediğimiz korkunç bir yönelim vardır ya hani, bir sahip olabilme, o tecavüz kültürü bununla birlikte kadınların bedenlerine de dönük bir politikayı yürütmeye başladılar. Zaten sokağa çıkma yasakları sürecinde bunun sinyallerini vermişlerdi. Yani birçok duvar yazılamaları ya da işte çekilen videolar, yasak alanlarından yayılan birçok propaganda sözleri ya da paylaşımları hep kadın bedenine dönük bir saldırı içeriyordu. Şimdi bunu biraz daha alanda uygulamaya döktüler diyebiliriz.

Kadın bedeni ve fetih bağlantısını kurdunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?

Özellikle Kürt hareketinin kendisi ciddi bir kadın öncülüğünde bugüne kadar kendisini ispat etmiş ve yine kadın öncülüğünde birçok kazanım elde etmiş bir hareket. Dolayısıyla bugün kadının öncü olduğu bir toplumda ya da bir inşada özellikle Kürt kadınlarına dönük böyle bir saldırının kendisi Kürt halkına dönük bir saldırı olarak tanımlayabilmek çok mümkün. Ve bunun üzerinden de zaten şöyle bir mesaj veriliyor; aslında orada da yine bir erkek egemen zihniyet var. Yani o kadının “namus” olarak görülmesi mantığının yanı sıra aslında özgürleşen bir kadın var, özgürlük arayışı içerisinde olan bir kadın var; ama bunu kabul eden değil aksine özgürlüğü arayan kadına dönük yine bir sahip olma ve özgürlük arayışında olan kadının bedenine sahiplik üzerinden de bir toprağa, bir halka, bir kültüre dönük çoklu saldırı olarak nitelendirebilmenin mümkün olduğunu düşünüyorum ben.

“Bunlar kadın mücadelesinin sonuçları”

Narin Güran dosyası da bir belgesel üzerinden yeniden kamuoyunun gündemine geldi. Bahsettiğiniz “siyasi hesaplaşmayı” da göz önünde bulundurduğumuzda, Rojin Kabaiş ya da Gülistan Doku’nun yakın arkadaşı Rojwelat Kızmaz gibi diğer karanlıkta kalmış dosyaların tekrar gündeme gelme ihtimali var mı?

Elbette olabilir. Yani bu bir başlangıç olduğunu kendisi de söyledi Adalet Bakanı, bir söz de verdi. Ama dediğim gibi, yani şöyle; esasında bu umudun kendisi ya da bu ihtimalin kendisi sadece bakanların söylemlerinden ziyade aslında çok güçlü bir işte kadın mücadelesinin olduğu, yıllardır işte hesabını sormaktan ya da hukuki mücadelesini yürütmekten vazgeçmeyen bir zeminin de olduğunu hatırlamak gerekiyor. Yoksa hani bu kadar çok kadına yönelik şiddetin arttığı bir dönemde, yani özellikle çatışmasızlık sürecinde olmamıza rağmen bu kadar kadına yönelik şiddetin, çocuğa dönük istismarın olduğu bir süreçte esas motor gücün, yani esas öncü gücün kadınlar olduğunu söylemek gerekiyor. Yani Gülistan Doku dosyası bir başlangıç oldu, buradan hareketle bunlar birer domino taşıdır. Buradan hareketle eğer gerçekten esas sorumlulara dokunulabilecek bir cesaret gösterilirse aslında diğer dosyaları da etkisinin olabileceği, diğer dosyalar için de bir cesaret olabileceğini söylemek mümkün. Ama bu cesareti dediğim gibi devlet yetkililerinden çok esasında bu mücadeleyi yürüten işte hukukçulardır, kadın örgütleridir; buralardan alındığını görmek gerektiğini düşünüyorum ben.

İnsan haklarının durumu: Küreselde sistemsel adaletsizliğe karşı direniş

Uluslararası Af Örgütü’nün raporu; ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve İsrail gibi ülkeler başta olmak üzere ülkelerin yaptığı hukuksuzluğu, ayrımcılığı ve hak ihlallerini ortaya koyarken bunlara direniş gösteren halklar tarafından yeni bir insanlık tarihi yazıldığını söylüyor.

Uluslararası Af Örgütü 2025 yılındaki sınırlı gelişme alanlarıyla birlikte hükümetler ve diğer aktörler tarafından işlenen yaygın ihlalleri, hesap verebilirlik eksikliklerini ve sistemsel adaletsizlikleri Nisan 2026’da rapor olarak yayımladı.

144 ülkenin değerlendirildiği, 406 sayfalık Dünyada İnsan Haklarının Durumu 2025/26 raporunda, özellikle ABD, İsrail ve Rusya’nın etkisiyle 2025 yılında uluslararası hukukun önemli boyutta sarsıldığını vurguladı. İsrail’in ateşkese rağmen hukuk dışı yerleşimler ve yardım engellemeleriyle soykırıma devam ettiğine; Lübnan, İran gibi ülkelerde de saldırılarını genişlettiğine dikkat çekildi.

Dünya, kurumsal cezasızlığın ve devlet şiddetinin en karanlık dönemlerinden birini yaşarken, direnişin de aynı oranda yayıldığını aktaran rapordaki göre; birçok Avrupa ülkesindeki liman işçileri, İsrail’e giden silah sevkiyatlarını durdurmak için gövdelerini siper ederek küresel bir dayanışma ağı kurarken Endonezya’dan Peru’ya kadar uzanan gençlik hareketleri, 2025 yılında sistemsel adaletsizliği hedef alarak sokakları “dönüşümün mekanı” haline getirdi.

“İnsan hakları tarihini yazmamızın zamanı geldi”

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnés Callamard, raporun başında şunları kaydetti:

Bu dönemin temel farkı şu: En güçlü aktörler kontrol, cezasızlık ve kâr amacıyla doğrudan insan haklarının ve uluslararası kural esaslı düzenin temellerine saldırıyor. Orta Doğu’da giderek şiddetlenen çatışmalar, bu kural tanımazlığın sonucu. ABD-İsrail’in BM Şartı’na aykırı olarak başlattığı, İran’ın gelişigüzel misillemelerini tetikleyen saldırılarının ardından çatışmalar hızla sivillere ve sivil altyapıya yönelik açık bir savaşa dönüştü ve bölgede zaten derin acılar çeken insanların ızdırabını artırdı. Çatışmalar artık dünyanın dört yanındaki ülkeleri de sararak her yerde halkları etkiliyor ve milyonlarca insanın geçim kaynaklarını tehdit ediyor.

Direnişin aynı zamanda nelerin dönüştürülmesi gerektiğini de netleştirmek olduğunu belirten Callamard, son 80 yılda inşa edilmiş her şeyi yok etmekle tehdit edilen halklar olarak değişim cesareti gösterilmesi gerektiğini söylüyor:

“Yalnızca bir zamanlar yaşadığımız dünyanın bakış açısıyla insan haklarını savunmakla kalmamalı, eşiğinde olduğumuz dünya için de dönüşen ve dönüştürücü bir insan hakları vizyonu tahayyül etmeliyiz. Buradan başlayarak, birlikte tüm yaratıcılığımızla, kararlılığımızla ve direncimizle o dönüşümü gerçekleştirmeliyiz. Tarih salt başımıza gelen bir şey değildir. Bizim de yazdığımız bir şeydir. İnsanlık adına, insan haklarının tarihini yazmamızın zamanı geldi.”

Rapora göre, Türkiye ile birlikte Angola, Kamerun, Ekvador, Endonezya, Kenya, Madagaskar, Pakistan, Peru gibi ülkelerde hukuka aykırı güç kullanımından kaynaklanan protestocu ölümleri belgelendi. Afganistan, Belarus, Burkina Faso, Çin, Küba, Mali, Myanmar, Nikaragua, Kuzey Kore, Pakistan, Rusya, Uganda ve Venezuela gibi bazı ülkelerde ise korku yaymak için insan hakları savunucularını, aktivistleri, gazetecileri ve diğerlerini zorla kaybettiği aktarıldı. İran ve Suudi Arabistan dahil diğer birçok ülke ölüm cezasına başvurdu.

Türkiye’de temelsiz soruşturmalar ve mahkumiyetler arttı

Rapor, Türkiye’deki kolluk görevlileri tarafından protestoculara yönelik işkence ve hak ihlalleri iddiaları ile cezasızlık uygulamalarını gündeme getirdi. Ayrıca rapor, insan hakları savunucularına yönelik temelsiz soruşturmaların ve mahkumiyetlerin arttığına dikkat çekti. Yürütmenin yargıya müdahalesi daha da derinleştiğini belirten raporda Türkiye ile ilgili öne çıkan bulgular şu şekilde:

  • Türkiye’de ayrımcılığın devam ettiğini belirten rapor, Türkiye’nin LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ haklarını savunanları kriminalize eden yasa tekliflerini gündeme getirdiğini ve Macaristan gibi Türkiye’nin de Onur Yürüyüşleri’ni yasakladığını aktardı. Düzenlenen Trans Onur ve Onur Yürüyüşleri’nde kolluk kuvvetlerince hukuka aykırı güç kullanıldığı kayda geçirildi. Türkiye’nin LGBTİ+ derneklerine yönelik yasakları da kayda geçti.
  • Türkiye’de İBB Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından yüzlerce barışçıl protestocunun gözaltına alınması kayda geçildi. CHP’ye yönelik yapılan operasyonlar ile birlikte İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan 19-26 Mart 2025 protestolarında hukuka aykırı güç kullanıldığı belirtildi.
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına ve Avrupa Konseyi’nin 2022 yılında Türkiye hakkında ihlal prosedürü başlatmasına rağmen Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi isimlerin hapishanelerden serbest bırakılmadığını kayda geçti.
  • Van Büyükşehir Belediyesi’nin seçilmiş başkanı Abdullah Zeydan’ın yargılandığı davada hapis cezası alması üzerine yapılan protestolarda kolluk kuvvetleri ve yargı tarafından hukuka aykırı güç kullanıldığı tespiti yapıldı.
  • Raporda, 1 Mayıs protestolarındaki hak ihlallerine ve ev baskınlarına dikkat çekildi.
  • 2025 yılında erkeklerin 294 kadın cinayeti işlediği, 297 kadının ise şüpheli koşullarda ölü bulunduğu belirtildi.

Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da artan şiddet ve ayrımcılık

Raporda Ortadoğu başta olmak üzere farklı aktörler tarafından uygulanan saldırıların arttığına dikkat çekildi. Öne çıkan tespitler ise şu şekilde:

  • İsrail’in Gazze’de 2025 yılında da devam eden saldırılarında yaklaşık 27 bin Filistinli öldürüldü (kurbanların %60’ı kadın ve çocuk). Konutların ve sivil altyapının sistematik imhasıyla yaşam koşulları yok edildi. Gazze’de 18 yıllık abluka sıkılaştırıldı; yarım milyon insan kıtlıkla karşı karşıya bırakıldı, tıbbi tahliyeler yasaklandı.
  • İsrail; Lübnan, İran, Katar, Suriye ve Yemen’e de askeri saldırılar düzenledi. İran’da sivil yerlerin (Evin Cezaevi gibi) hedef alınması savaş suçu kapsamında değerlendirildi. Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesiyle yeni bir dönem başlasa da mezhep temelli katliamlar sürdü. Yemen’de ise ABD‘nin yardımları kesmesiyle insani kriz derinleşti. Libya’da milis gruplar arasındaki çatışmalar sivil ölümlerine yol açtı.
  • Mısır, Tunus, Suudi Arabistan ve Irak gibi ülkelerde bağımsız olmayan yargı sistemleri aracılığıyla siyasi güdümlü hapis cezaları verildi. İran, Cezayir ve Tunus’ta barışçıl protestolar şiddet ve keyfi gözaltılarla bastırıldı.
  • Tunus ve Cezayir’de Siyah mültecilere yönelik ırkçı saldırılar ve toplu sınırdışı uygulamaları arttı. Libya, mülteciler için işkence ve keyfi gözaltı merkezi olmayı sürdürdü. Irak ve İran gibi ülkelerde yasalar, kadınları ikinci sınıf vatandaş konumunda tutan ayrımcı maddeleri korumaya devam etti.
  • LGBTİ+’lar cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimleri sebebiyle gözaltına alınmaya, hapis ve ölüm cezalarıyla yargılanmaya devam etti.

Devletlerin çoğu ABD, Rusya, İsrail ve Çin’in saldırgan eylemlerini engellemede isteksizdi

  • 2026 başında ABD ve İsrail’in Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nı ihlal ederek İran’a karşı hukuksuz güç kullanımı, İran’ın İsrail’e ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine karşı misilleme saldırılarını tetikledi. İsrail, Lübnan’daki saldırılarını artırdı. ABD’nin İran’da bir okula yönelik hukuksuz saldırısında 100’den fazla çocuğun öldürülmesinden tüm tarafların enerji altyapısını hedef alan yıkıcı saldırılarına kadar, çatışmalar milyonlarca sivilin hayatını tehlikeye attı ve enerji, sağlık, gıda ve suya erişimini olumsuz etkiledi.
  • ABD, İsrail ve Rusya, uluslararası hesap verebilirlik mekanizmalarını, özellikle de Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) daha da zayıflattı. Trump yönetimi, UCM çalışanlarına, mahkemeyle işbirliği yapan kuruluşlara ve İşgal Altındaki Filistin Toprağı’na İlişkin BM Özel Raportörü’ne yaptırım uygularken, Rusya mahkemeleri UCM yetkilileri hakkında yakalama kararları çıkardı.
  • Devletlerin çoğu; ABD, Rusya, İsrail veya Çin’in gerçekleştirdiği saldırgan eylemlere karşı engelleme mekanizmalarını etkinleştirmekte isteksiz davrandılar veya engellemediler.
  • Eylül’de ABD ordusu, Latin Amerika, Karayip Denizi ve Pasifik Okyanusu’nda açıkça yargısız infazlar gerçekleştirirken Rusya, Ukrayna’ya yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı.
  • Birleşik Krallık’ta, hükümetin İsrail ordusunun operasyonlarındaki rolüne karşı çıkan bir doğrudan eylem ağı olan Palestine Action’ı muğlak terörle mücadele yasaları uyarınca yasaklı örgüt ilan etti. Birleşik Krallık genelinde 2 binden fazla kişi, yasaklama kararını barışçıl biçimde protesto ettikleri için gözaltına alındı.

Hak ihlalleri, ayrımcılık ve ağır işkenceler dünya genelinde arttı

  • Afganistan, Çin, Mısır, Hindistan, İran, Kenya, Birleşik Krallık, ABD ve Venezuela hükümetleri 2025 yılında protestoları şiddetle bastırdı, terörle mücadele ve güvenlik yasaları üzerinden muhalefeti kriminalize etti, zorla kaybetmeler ve infazlar gerçekleştirdi. Afganistan ve Myanmar’da tutuklulara elektrik şoku ve cinsel istismar gibi ağır işkenceler uygulandığı kayda geçti.
  • Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Myanmar’daki birçok silahlı grup sivilleri hukuk dışı bir biçimde öldürdü.
  • Brezilya Rio de Janeiro’da sivil ve askeri polislerin düzenlediği yoksul mahallelerde uyuşturucuyla mücadele operasyonunda çoğu Siyah ve yoksulluk içinde yaşayan 120’den fazla kişi öldürüldü, çok sayıda yargısız infaz bildirildi.
  • Afganistan’da Taliban, kadınların okula gitmesini, çalışmasını ve serbestçe seyahat etmesini yasaklayarak saldırgan politikalarını tırmandırdı.
  • İran’da yetkililer, muhtemelen onlarca yıldır gerçekleştirilen en ölümcül baskı kapsamında Ocak 2026’da protestocuları katletti.
  • 2025’te Gen Z protestoları Endonezya, Kenya, Madagaskar, Fas, Nepal ve Peru gibi onlarca ülkeye yayıldı. 2026 boyunca protestocular, ABD’nin göçmenlere yönelik şiddetli ve militarist baskınlarına karşı Los Angeles’tan Minneapolis’e sokak sokak örgütlendi.
  • Avrupa ve Orta Asya‘da Romanlara, LGBTİ+’lara ve Müslüman veya Yahudi olduğu varsayılan kişilere yönelik fiziksel ve sözlü saldırı bildirimlerinde ciddi bir artış yaşandı.
  • Pakistan’daki seller milyonları yerinden ederken Yeni Delhi dünyanın en kirli havasına sahip kenti oldu. Pasifik adaları ise yükselen deniz seviyesi nedeniyle varoluşsal tehdit altında. Birçok ülkede iklim aktivistlerine yönelik sürgünler ve hukuk dışı güç kullanımı arttı.

İsrail’e karşı küresel direniş artışta

  • Soykırıma ve İsrail’e silah akışına karşı küresel aktivizm genişledi; Fransa, Yunanistan, İtalya, Fas, İspanya ve İsveç’te liman işçileri silah sevkiyatı rotalarını durdurmaya çalıştı. Aktivizm ve hukuki baskı, birçok devletin İsrail’e silah ihracatını kısıtlamasını veya yasaklamasını sağladı. Artan sayıda devlet İsrail’in soykırım işlediğini kabul etti. Bazı devletler İsrail’i uluslararası hukuk ihlallerinden sorumlu tutmayı amaçlayan Lahey Grubu’na katıldı, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) İsrail’e açtığı davaya katkı sundu.
  • BM İnsan Hakları Konseyi, Afganistan hakkında bağımsız bir soruşturma mekanizması ile Doğu Kongo Demokratik Cumhuriyeti hakkında veri toplama ve soruşturma komisyonu kurdu, İran hakkında veri toplama misyonunun görev süresini uzattı.
  • Raporda, 2026’da İspanya hükümetinin İsrail’e karşı ilkeli bir duruş sergilediği belirtildi.

Raporun tamamı için tıklayınız.

“Solun alternatif bir kozmopolitizme ihtiyacı var”

Siyaset kuramcısı Lea Ypi, liberal küresel düzenin krizleri arasında yeni bir sol yaratmak için solun devlet sosyalizminin başarısızlığı ve sosyal demokrasinin ulus devlet kökenli versiyonunun başarısızlığı ile yüzleşmesi gerektiğini söylüyor.

Amerika merkezli sosyalist yayın mecrası olan Jacobin dergisi editörü Meagan Day’in Londra Ekonomi Okulu’nda (LSE) Ralph Miliband Siyaset ve Felsefe Profesörü Lea Ypi ile yaptığı bu söyleşiyi Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Günümüzde liberal uluslararası düzene yönelik alışılagelmiş eleştiriler genellikle sağ kanattan yükseliyor: Ulus devletin mutlak üstünlüğü, küresel kurumların birer kurgudan ibaret olduğu ve kozmopolit elitlerin sıradan halkın çıkarlarını göz ardı ettiği iddiası… Liberallerin bu eleştirilere yanıtı ise İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen uluslararası düzeni, onun desteklediği ekonomik sistemle bir tutup her ikisini de koşulsuz savunmak oluyor.

Bu iki pozisyondan da tatmin olmayan siyaset kuramcısı Lea Ypi, bizi “alternatif kozmopolitizm” adını verdiği bir anlayış geliştirmeye çağırıyor. Yani derinleşen eşitsizlik, yükselen otoriterleşme ve tırmanan savaşlarla baş edebilecek bir sol enternasyonalizm.

LSE’de Ralph Miliband Siyaset ve Felsefe Profesörü olan Ypi, komünist Arnavutluk’ta büyüdü ve sistemin çöküşünü bir çocuk olarak yaşadı. Bu deneyimlerini Free: Coming of Age at the End of History (Özgürlük: Tarihin Sonunda Büyümek) adlı anı kitabında kaleme aldı. Son kitabı Indignity: A Life Reimagined‘da (Haysiyetsizlik: Yeniden Kurgulanan Bir Hayat) benzer şekilde ailesinin tarihinden yola çıkarak savaşlar arası dönemde faşizmin yükselişine ışık tutuyor. Ypi’nin yazıları, kişisel hikayeleri siyaset felsefesiyle harmanlarken özellikle liberallerin ve sosyalistlerin paylaştığı “özgürlük” değerinin tarihsel ihanetlerini inceliyor.

Jacobin’den Meagan Day ile yaptığı bu söyleşide Ypi, küresel sağ dalgasının jeopolitik olarak yeniden hizalanmadan ziyade ideolojik bir yakınlaşma olduğunu ve bu durumun iki dünya savaşı arasındaki dönemle ürkütücü benzerlikler taşıdığını savunuyor. Muhafazakârlık ile faşizm arasındaki farkı analiz eden Ypi, MAGA (Make America Great Again) hareketinin radikalleşmesinin neden tanıdık bir yükseliş mantığı izlediğini açıklıyor ve göçün kültürel değil temelde bir sınıf meselesi olduğunu vurguluyor.

Ypi ayrıca ailesinin geçmişine dayanarak mevcut krizin ölçeğine uygun bir sol siyaset inşa etmek istiyorsak hem devlet sosyalizminin hem de sosyal demokrasinin ulus devlet sınırlarına hapsolmuş başarısızlıklarıyla dürüstçe yüzleşmemiz gerektiğini belirtiyor.

Meagan Day: İran’daki mevcut kaosu göz önüne aldığımızda, söze jeopolitik düzenin çöküşünden başlamak oldukça isabetli görünüyor. Birleşmiş Milletler’den Bretton Woods kurumlarına kadar, liberal küreselciliğin tüm mimarisinin ya parçalandığına ya da işlevsizleştiğine şahitlik ediyoruz. Sizce bu durum kurumların bir başarısızlığı mı, yoksa en başından beri vaat ettiklerini sunamadıklarının bir kanıtı mı?

Lea Ypi: İkisinin birleşimi diyebilirim. Bu kurumların her zaman sömürgeci kalıpların ve belirli bir ekonomik sistemin hizmetinde olduğu ve zengin ülkelerdeki elitleri dünyanın yoksul kesimlerine karşı koruduğu söylenir. Bu doğru bir anlatıdır ancak bu kurumlar, aynı zamanda liberalizmin dışlayıcı eğilimlerini dengeleme çabalarının da bir sonucudur. Bunlar, evrensel özgürlük vaadini tam olarak gerçekleştiremeseler de bu özgürlüğü yayma mücadelesinin bir parçasıydılar.

Şu an tanık olduğumuz çöküşü genellikle sadece jeopolitik terimlerle; yani Çin’in yükselişi veya ABD ile Avrupa arasındaki krizler üzerinden okuma eğilimindeyiz. Oysa karşımızdaki asıl tablo, ideolojik bir kırılmanın tetiklediği jeopolitik bir çatışmadır. Bir başka deyişle, ulus devletin mutlak üstünlüğünü savunan sağcı bir dünya görüşünün şahlanışını izliyoruz. Bu bakış açısı; etno-merkezci, etno-milliyetçi bir temele dayanıyor ve odağına ‘kozmopolit liberal elitlerin’ eleştirisini yerleştiriyor.

Bu fenomene Avrupa’dan Orta Doğu’ya, ABD’ye kadar her yerde rastlamak mümkün. Sağ cenahın paylaştığı ortak ideolojik zemin şu: ‘Güçlü olan haklıdır; güç sahipleri dilediğini yapar, zayıflar ise payına düşen acıya katlanmak zorunda kalır.

MD: Küresel sağda ideolojik olarak yeni bir şey mi doğuyor? Yoksa sağ her zamanki gibiydi de sadece şimdi cesaretlenip dizginlerinden mi boşaldı?

LY: İki dünya savaşı arasındaki dönemde, faşizmin yükseldiği yıllardaki liberal kozmopolit elit eleştirisine çok benziyor. Birçok kişi faşizmi sadece muhafazakârlık sanıyor ama faşizmin, dünyanın nasıl olması gerektiğine dair kurucu bir anlayışı var. Faşizm, Birinci Dünya Savaşı ve ekonomik krizden sonra zaten var olan o liberal enternasyonalizm eleştirisine sahip çıkıyor.

Şu anki fark, bu eleştirinin liberal kapitalizme ve küreselleşmeye yönelik “hegemonik” eleştiri haline gelmiş olmasıdır. Savaşlar arası dönemde, statükoya karşı sınıfsal bir perspektiften gelen sol eleştiri de mevcuttu. Bugün ise mevcut düzene yönelik eleştiriler ezici bir çoğunlukla sağdan geliyor. Ana akım sol ise kendi kapitalizm eleştirisini yeniden inşa etmekte zorlanıyor.

MD: Muhafazakârlık ile faşizm arasındaki farkı biraz daha açabilir misiniz?

LY: Bu bir yöntem farkıdır. Faşizm bir tür “devrimci muhafazakârlıktır.” Statükodan kopuşun çok daha radikal olması gerektiğini düşünür çünkü statükoyu liberal varsayımlara çok bağlı görür. Muhafazakârlık ise daha reformist bir yol izler. Geleneksel değerlere ve geleneklere bağlıdır ama dünyayı yıkıp ulus, medeniyet üstünlüğü veya ırksal homojenlik vizyonuna göre onu yeniden kurma fikrine o kadar kapılmaz.

Muhafazakârlık liberal düzenle daha çok uzlaşırken faşizm çok daha yıkıcı ve “yaratıcı” bir enerjiye sahiptir. Faşizmin özünde, güç ve ahlak arasındaki ilişkiye dair Nietzscheci bir anlayış vardır. Bu, liberal evrenselcilikten çok farklıdır. Faşizm, gücün kendi kendini haklı çıkardığına ve buna aykırı ahlaki iddiaların sadece zayıfların şikâyetleri olduğuna inanır.

MD: Trumpizmin yükselişi ya da Viktor Orbán ve Jair Bolsonaro gibi isimler, yükselen bir faşizm dalgasının kanıtı mı sizce?

LY: Hepsi farklı çıkmazlardan doğuyor. Orbán, Doğu Avrupa’da liberal kozmopolitizmin başarısızlığından ve 90’ların “şok terapisinden” çıkmıştır. Trump ve Bolsonaro ise kendi tarihlerinden süzülüp gelmişlerdir. Ancak başlangıçları ne kadar farklı olursa olsun, tüm bu yörüngeler daha “ütopik bir faşizm” yönünde birleşiyor gibi görünüyor.

MAGA’nın başlangıçta faşist olduğunu düşünmüyorum. Orada bir radikalleşme süreci işliyor. Bu hareketlerin, neden vaatlerini gerçekleştiremediklerini açıklamak için ütopik bir vizyona ihtiyaçları var. İktidarda olmanıza rağmen fiyatlar neden hala bu kadar yüksek? Seçmenlerinizi oyalamak için her geçen gün daha dışlayıcı bir hiyerarşi ütopyasına, yani ideolojik bir hedef saptırmaya ihtiyacınız oluyor.

MD: Geçenlerde Amerikan siyasetinde küçük bir skandal okumuştum: Miami Genç Cumhuriyetçiler grubunun sohbet kayıtları sızdı. Üniversiteli sağcı gençler, ezoterik Hitlerci Julius Evola ve Heinrich Himmler’in “Agartha” kavramı (ezoterik, gizemli faşist konseptler) hakkında memeler paylaşıyorlardı. Dediğiniz gibi, bunun MAGA’nın DNA’sında olduğunu sanmıyorum. Bu kesinlikle ideolojik bir tırmanış.

LY: Kesinlikle. Son kitabım için 1920 ve 30’larda faşizmin yükselişini incelerken benzer bir ideolojik tırmanış gördüm. Bugün Hitler ve Nazileri düşündüğümüzde doğrudan zirve noktasına, yani Holokost ve toplama kamplarına odaklanıyoruz. Fakat Hitler’in iktidarının ilk yıllarında, ondan endişe eden liberaller şöyle diyordu: “Bakın, Yahudi karşıtı yazılarını kaldırttı, çünkü tabanının çok ileri gittiğini anladı.” İnsanlar kendi kendilerini “Göründüğü kadar kötü değil” diyerek rahatlatıyordu. Nazi Almanyası’nda bile olaylar geliştikçe şekillenen bir taviz verme ve geri çekilme diyalektiği vardı.

MD: Almanya’da faşizmin tırmanışını inceleyip sıradan insanların kendilerini nasıl “kaynayan kazandaki ıstakozlar” gibi bulduklarını görmekten daha ürkütücü bir şey yok sanırım. Savaşlar arası dönemle bugünkü paralellikler hakkında ne düşünüyorsunuz?

LY: Gerçek paralellikler olduğunu düşünüyorum. Sağcı faşist tırmanış, liberal kapitalist krize verilen bir yanıttır. Bu 20’lerde de böyleydi, şimdi de böyle. Tarih birebir tekerrür etmez ama sağın yükselişini, bir yanda sosyal demokrasinin, diğer yanda liberal kapitalizmin başarısızlıklarına verilmiş bir tepki olarak okuyabiliriz.

MD: Ama o dönemde güçlü bir sol vardı, bugün ise (tartışılır ama) pek yok.

LY: Hem evet hem hayır. İspanya İç Savaşı, gerçek bir sol enternasyonalizmin görüldüğü son andı. Ondan sonra sol hem sosyalist hem de sosyal demokrat kanadıyla ulus devlete hapsoldu. Bu haliyle de, özünde sınır ötesi olan mevcut krize yeterli bir cevap üretemez. Bugün solun eksikliği, kapitalizm eleştirisini nereye taşıyacağına dair net bir vizyonu olan geniş, uluslararası bir cephe kuramamasıdır.

MD: Bu sırada sağ, çok etkili bir şekilde birbirine kenetlenmiş uluslararası bir proje örüyor gibi görünüyor.

LY: Evet ve bunu henüz iktidara gelmeden yapmaya başladılar. Steve Bannon’ı ve Avrupa ile Amerika’daki çeşitli sağ hareketleri birbirine bağlamadaki rolünü düşünün. Ulus ve devlet ideolojisi etrafında zaten geniş bir sınır ötesi hareketlilik vardı. Onlar, “kapitalizm sınır ötesidir, dolayısıyla ona sağdan getirilecek her eleştiri de sınır ötesi olmalıdır” diyordu. Bu isimler gezip ağlar kurdular; düşünce kuruluşları, haber platformları ve bağlayıcı figürler… İktidar olmayı beklemiyorlardı.

MD: Solun bunu başaramamasının sebebi nedir?

LY: Kapitalizm eleştirisinin bir “sınıf projesi” olarak terk edilmesi. Elimizde çevreci sol, feminist sol, ırkçılık karşıtı sol var ve evrenselciliğe yönelik öyle bir eleştiri gelişti ki, bu kimlik temelli mücadeleleri tek bir vizyonda birleştirmek zorlaştı. Paradoksal bir şekilde sol, sağın çatışmaları anlama biçimi olan “kültüralist” yaklaşımı miras aldı. Meseleyi sadece ırkçılık veya cinsiyet üzerinden tartışıp, bu eleştirileri daha geniş bir üretim biçimi eleştirisine oturtamıyorlar.

Solun asıl eksikliği “alternatif bir kozmopolitizm.” 90’ların sonu ve 2000’lerin başında İtalya’da öğrenciyken “başka bir küreselleşme mümkün” diyen hareketin (alter-globalization) yükseldiği zamandı. Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumu vardı. Ancak bu hareket, neoliberalizmin “başka bir siyasete gerek yok, sadece doğru politikalara ihtiyaç var” diyen hegemonyası tarafından boğuldu.

Sokaklarda olan bizler, Soğuk Savaş’ın bittiğini ve başka bir alternatif olmadığını anlamayan “romantik aptallar” olarak görülüyorduk. Kaybettiğimiz şey buydu ve şimdi geri kazanmaya çalıştığımız şey de bu.

MD: Sol, haklı sebeplerle ulus devlete hep şüpheyle yaklaştı. Ancak yakın tarihte güçsüzlerin sesini duyurabildiği mecra çoğunlukla burası oldu. Ulus devletin kurtarılacak bir yanı var mı?

Lea Ypi: Pragmatik olarak evet çünkü ulus devlet cebri gücün merkezidir. Gücü ele geçirmek ve kullanmak istiyorsanız, nerede olduğunu bilmeniz gerekir. Aksi takdirde toplumsal mücadele “her yerde ve hiçbir yerde” kalır.

Fakat insanların ulus devlete bu kadar umut bağlamasının nedeni, 1920 ve 30’larda “ulusun imparatorluğa karşı” olmasıydı. Milliyetçilik o dönemde demokratik temsili olmayan imparatorluklara, kiliselere ve monarşilere karşı ilerici bir güçtü. Lenin ve Luxemburg gibi isimlerin yazılarında ilerici olarak sunulmasının nedeni buydu.

Ama artık imparatorluklar bitti. Ulus devletin kendisi artık eski düzenin bir temsilcisi. Milliyetçilik artık en “makul” halinde bile ilerici değil, sadece “ötekinin” dışlanmasıdır. İnsanlar “etnik milliyetçilik” ile “sivil milliyetçilik” arasında ayrım yapmak istiyor ama sonuçta bir sınır varsa, içeridekiler ve dışarıdakiler arasında bir fark vardır. Bu kaçınılmaz olarak dışlayıcıdır. Artık farklı bir dönemdeyiz ve farklı bir analize ihtiyacımız var.

MD: Bu noktada, göç konusunda ciddi kaygıları olan bir kamuoyuna karşı sol kendini nasıl konumlandırmalı?

LY: Öncelikle söylemi, göçün “ahlakileştirilmesinden” kurtarmalıyız. Solun tartışmaları genelde şöyle ilerliyor: “Sınırlar keyfidir, seyahat özgürlüğü temel haktır, insanlar neden serbestçe dolaşamasın?” Bu o kadar ahlaki bir seviyede tartışılıyor ki, göçmenlerin liberal savunusuyla sol savunusu arasındaki farkı anlamak zorlaşıyor.

Göç, ancak Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e doğru olan asimetrik güç ilişkileri içinde gerçekleştiğinde bir “sorun” olarak görülüyor. Kimse Kanada’dan ABD’ye veya Avustralya’dan İngiltere’ye göçten endişe etmiyor. Göçten sadece geniş güç asimetrilerini yansıttığında endişeleniyoruz. Ve bu asimetriler savaşların, ekonomik krizlerin ve çevresel yıkımların sonucudur.

Göç bir sebep değil, sonuçtur. Eğer sorunu gerçekten çözmek istiyorsanız, nedenlerine müdahale etmelisiniz. İşte Sağın burada bir cevabı yok. “Başkalarının pahasına kendi ülkemizi yeniden büyük yapacağız” demek, sadece dünyada daha fazla savaş, daha fazla kriz ve daha fazla felaket dolayısıyla da daha fazla göç getirir.

Sınıf boyutunu öne çıkarmak da çok önemli. Sınırlar bazıları için hiç bu kadar açık, bazıları içinse hiç bu kadar kapalı olmamıştı. Hatta sağın iktidarda olduğu yerlerde bile. Trump, zincirlenmiş insanların sınır dışı edilme görüntülerini paylaşırken, bir yandan da Rus oligarkların yatırımcı vizesi almasının ne kadar kolay olduğuyla övünüyordu.

“Altın vizeler”, yatırım yoluyla vatandaşlık programları… Sağ, zenginler için sınırları açmaya dünden razı. Eğer asıl endişe kültürel bir karma ve entegrasyonsa, neden aynı kültürel geçmişten gelen biri için göç bu kadar zorken diğeri için bu kadar kolay? Göç bir kültür değil, sınıf meselesidir.

MD: Siz 1989 civarında büyüdünüz ve anılarınızda bu dönemi zafer dolu bir zamandan ziyade oldukça muğlak bir dönüm noktası olarak anlatıyorsunuz. Post-komünist deneyimden bugünkü istikrarsızlık hakkında düşünebileceğimiz faydalı şeyler çıkar mı?

LY: 1990’ların geçiş dönemi literatüründe ilginç bir kavram vardır: “Üçlü geçiş.” Eski komünist ülkeler aynı anda hem piyasa ekonomisi kurmak, hem meşruiyet yapılarına sahip demokratik devletler inşa etmek, hem de toprak sorunlarını (Yugoslavya veya Sovyetler Birliği gibi çok uluslu birimlerdeki milliyetçi çatışmalar) çözmek zorundaydı. Akademisyenler bu üçünün aynı anda olamayacağını çünkü bu toplumlarda aracı kurumların (sendikalar, canlı bir sivil toplum, gerçek partiler) olmadığını söylüyordu.

İlginç olan şu ki; insanlar bunu sanki Batı sabit duruyormuş gibi söylüyorlardı. Batı’nın en iyi dönemini (sosyal demokrasinin altın çağı, piyasalar üzerindeki kısıtlamalar, kitlesel üye partileri) referans alıp Doğu’nun buna yetişmesi gerektiğini savunuyorlardı. Oysa onlar bu tartışmaları yaparken, o referans aldıkları aracı kurumlar Batı’da bir bir yıkılıyordu. Thatcher ve Reagan dönemiydi; sendikalar yok ediliyor, partiler “kartel partilere” dönüşüyordu. Doğu’nun yönelmesi gereken her şey Batı’da kaybediliyordu.

Batı sosyal demokrasisinin kazanımlarını işçi hareketine değil de liberalizme mal eden ideolojik bir operasyon yapılıyordu. Aynı anda işçi hareketi yok ediliyordu. İşçi hareketinin başardığı her şeyin kredisini, o başarıyı mümkün kılan yapıları yıkarak topluyorlardı. Doğu için öngörülen o durum (ekonomik başarısızlıkları gizlemek için kültürel meseleleri kullanan otoriter sağcı liderler) sonunda hem Doğu’da hem de Batı’da yaşandı. Yani geçiş Doğu’dan Batı’ya değil, Batı’dan Doğu’ya doğru oldu.

MD: Novara Media‘da Aaron Bastani ile yaptığınız söyleşiden bir anektod paylaşmak istiyorum: Ailenizin komünizm döneminde uğradığı zulüm ve buna rağmen sonrasında sosyalist değerlere bağlı kalmaya devam etmeleri. Amerikalıların bu konuda duyduğu tek şey şudur: “Ailem komünizm altında yaşadı, zulüm gördü ve ben size bunun asla yürümeyeceğini söyleyecek yetkinlikteyim.” Ancak pek çok sosyalist de komünizm altında zulüm gördü ve sosyalist değerlere bağlılıklarını korudu. Ailenizde bu süreç nasıl işledi?

LY: Büyükbabam bir sosyal demokrattı ve bu yüzden Arnavutluk’un komünist yönetimi tarafından zulme uğradı. Ancak 1920’lerin ve 30’ların sosyal demokratı, bugünkü anlamımızdan farklıydı. O dönemin sosyal demokratları demokrasi ile kapitalizmin bağdaşabileceğini düşünmüyorlardı. Sosyal demokrasi, kökenlerinde bugün ona atfettiğimizden çok daha radikal bir projeydi.

O dönemde sosyal demokratlar ve komünistler arasındaki tek gerçek fark devrim ve dolayısıyla “öncü” ile halk arasındaki ilişkiydi. Bernstein ve Luxemburg arasındaki büyük tartışma yöntem üzerineydi (reform mu devrim mi?), ama hedefler aynıydı. Temel varsayım şuydu: Gerçek bir demokrasi istiyorsanız, kapitalizmi dizginlemeli ve nihayetinde aşmalısınız.

Arnavutluk gibi yerlerde, sosyalizm inşa etme projesi, imparatorluğun çöküşünden bir ulus devlet çıkarma projesiyle birleşti. Bu da sosyalizmin demokratik araçlarla kurulmadığı anlamına geliyordu. Ortaya garip bir hibrit çıktı: Piyasalar üzerinde kontrol vardı ama işleyen bir kamusal alan, demokratik meşruiyet veya parti içi demokrasi yoktu. Bazı önemli ölçütlere göre sosyalistti ama aynı zamanda çizginin dışına çıkan sosyalistlere ve sosyal demokratlara karşı bile çok baskıcıydı.

Buna karşılık, demokratik bir sosyalizm hayal edebiliriz. Sosyalist bir anayasaya ve farklı türde sosyalist partilere sahip bir sosyalist devlet mümkündür. Hatta çok partili bir sistem meşruiyet ve hesap verebilirlik açısından gerçekten güçlü yardımcıdır. Öyleyse neden Arnavutluk gibi örneklerle tipleştirilen o çok dar sosyalizm anlayışını “tek tanım” olarak kabul ediyoruz, hem de devlet sosyalistleri tarafından bastırılan tüm o alternatif sosyalistlere rağmen?

İnsanlar bazen bana kendi ailemi önemsemediğimi ima ediyor. Ama ailemi önemsemek, neden büyükbabamın her zaman haksız bulduğu tarafa geçmemi gerektirsin ki? O her zaman sorunun kapitalizm olduğunu düşündü. Arnavutluk’taki komünizm altında acı çekmiş olması, kapitalizmin bir sorun olmaktan çıktığı anlamına gelmiyordu. Köklerime sadık kalmak, sosyalizmin ne olduğunu düşmanlarının tanımlamasına izin vermemek demektir.

MD: Sanırım yeni sosyalistler bazen bu noktada kafa karışıklığı yaşıyor. Kendi kapitalizm eleştirilerini oluşturdular ve şimdi dünya iki rakip kampa ayrılmış gibi görünüyor, onlar da doğru tarafta olmak istiyorlar. Bu tabloyu nüanslandırmak kritik önemde.

LY: Doğru; gerçekte solu yeniden inşa etmek için 20. yüzyılın her iki başarısızlığıyla da hesaplaşmak gerekiyor: Devlet sosyalizminin başarısızlığı ve sosyal demokrasinin ulus devlet kökenli versiyonunun başarısızlığı. Devlet sosyalizmi, ulus devlete bağlılığı, demokrasi eksikliği ve seyahat, örgütlenme, ifade özgürlüğü gibi “birinci kuşak” özgürlükleri ihmal etmesi yüzünden başarısız oldu. “Öyle yapmaları gerekiyordu, o yüzden sorun yok” diyemezsiniz. Sosyalizm her zaman eşitlikle ilgiliydi ama sadece eşitlikle ilgili değildi; her zaman aynı zamanda özgürlükle ilgiliydi.

Aynı zamanda sosyal demokratların kapitalizmle nasıl uzlaştıkları ve bunun 90’lardaki neoliberalizm dalgalarına nasıl yol açtığı konusunda da çok eleştirel olmalıyız. Her iki başarısızlık da ulus devlete göbekten bağlı. Alternatif bir yol her ikisinden de ders almalı. Bir yanda kapitalizm eleştirisini, diğer yanda ulus devlet eleştirisini geri kazanmalıyız. Ulus devlet, sınır ötesi sermaye (Kuzey ve Güney arasında işleyen, emperyalizm ve küresel kaynak çatışmaları yaratan sermaye) eleştirisiyle bağdaşmayan meşruiyet yapılarına ihtiyaç duyar.

MD: İran’daki olaylar sürerken aklınızdan neler geçiyor?

LY: Savaş; siyasi ve ekonomik krize “kendi ülkeni yeniden büyük yapma” sözüyle yanıt verme eğiliminin mantıklı sonucudur. Ulus devlet etrafında inşa edilen bir dünya görüşü, zorunlu olarak dünyanın güçlülere ait olduğu ve güçlülerin kendilerine uymayan her şeyi yok etme hakkına sahip olduğu fikri üzerine kuruludur. Savaş, bu mantığın uç noktasına taşınmış halidir.

Fakat bu İran meselesinde asıl ilginç olan, ABD’nin bunu ahlaki olarak meşrulaştırma ihtiyacı bile duymaması. Irak Savaşı’nı düşündüğünüzde, liberal enternasyonalistler bunun uluslararası normlar ve adaletle ilgili olduğunu açıklamak için büyük çaba sarf etmişlerdi. Ulus devletin ötesinde bir gerekçelendirme ihtiyacı vardı. Mantık sadece çıplak güçten ibaret değildi. Şimdiyse bu ihtiyacın çok azaldığını görüyoruz.

MD: Bu durum, liberal kurumsalcılığın zayıflığını yansıtıyor gibi. Belki de sağın, liberal düzenin etik değerlerine hiç başvurmadan, doğrudan kendi şartlarıyla savaş yürütebildiği bir noktaya vardık.

LY: Evet. Ancak pasifistliği (barışçılığı) savunurken, bunu sadece “liberal uluslararası düzene saygı duymalıyız” temelinde yapmamak önemli, çünkü o düzen zaten her zaman kusurlu ve asimetrikti. Gerçek bir barışçılık ancak her iki sorun da aşıldığında mümkündür: Bir yanda kapitalizm, diğer yanda sosyalist bir dünyanın gerçekleşmesinin önündeki engel olarak ulus devlet. Mevcut kurumları sadece şu anki halleriyle savunmakla sınırlı kalmayan bir uluslararası kurumlar vizyonu var.

Gelecek için on maddelik bir program sunabilir miyim bilmiyorum. Mevcut zamanın analizi ve geçmişte neyin yanlış gittiğinin eleştirisiyle başlarsınız, oradan da bu eleştiriyi ileriye taşıyacak demokratik kurumları inşa edersiniz. Ama bunun mutlaka “alternatif bir kozmopolitizm” biçimini alması gerektiğini düşünüyorum. Küreselleşmiş dünyadaki çatışmaları anlamlandırmanın en tutarlı yolu budur.

Eurovision 2026’da İsrail boykotu: 5 ülke yarışmadan çekildi

Bu sene Viyana’da gerçekleşecek olan 70. Eurovision yarışması; İsrail’in bu sene de yarışmaya katılıyor olması sebebiyle İspanya, Hollanda, İrlanda, Slovenya ve İzlanda tarafından boykot ediliyor.

Bu yıl yetmişincisi düzenlenecek olan Eurovision Şarkı Yarışması, Avusturyalı şarkıcı JJ’nin “Wasted Love” şarkısı ile 2025 yarışmasını kazanmasının ardından Mayıs ayında Viyana’da düzenlenecek.

Birçok ülke, 1973’ten beri Eurovision’a katılan ve dört kez birincilik elde eden İsrail’in bu sene de yarışmaya katılmasını boykot ediyor.

Avrupa Yayın Birliği (EBU), Aralık ayındaki toplantısında İsrail’in yarışmadan çıkarılması konusunu oylamaya sunmayı reddetmişti ve beş ülke – İzlanda, İrlanda, Hollanda, Slovenya ve İspanya – İsrail’in tekrar katılacak olması nedeniyle 2026 Eurovision yarışmasından çekildiklerini açıklamıştı.

Bazı ülkeler, geçen sene Yuval Raphael ile ikinci olan İsrail’in 2025’te kuralları ihlal ettiğini iddia etmişti. EBU’nun yürüttüğü soruşturmanın sonucunda herhangi bir usulsüzlük bulunmadı, ancak katılımcı ülkelerden bazılarının İsrail’e yönelik eleştirilerine yanıt olarak kurallarda değişikliğe gidildiği aktarıldı.

Değiştirilen kurallara göre, artık herkes 20 yerine sadece 10 oy verebilecek ve kamu kurumları dahil hiçbir üçüncü taraf yarışmacı lehine kampanya yapamayacak.

Büyük beşli”den İspanya, Eurovision’daki finansal desteğini geri çekti

İspanya’nın kamu yayın kuruluşu RTVE, yarışmanın tarafsızlık misyonunun “sürdürülemez hale geldiğini” söyleyerek 2026 Eurovision Şarkı Yarışması’nı yayınlamayacağını duyurdu. Bu, İspanya’nın yarışmaya 1961’de katılmaya başlamasından bu yana ilk kez ülkede yarışmanın yayınlanmayacağı anlamına geliyor. İspanya, aynı zamanda yarışmadan finansman desteğini geri çekti.

Eurovision’un “büyük beşli”sinden birisi olarak anılan İspanya, bu sebeple yayın kuruluşları Avrupa Yayın Birliği’ne (EBU) yarışmaya en büyük mali katkıyı sağlayan ülkeler arasında yer alıyor. Büyük beşli arasında İspanya’nın yanı sıra İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya da yer alıyor.

Hollanda, İrlanda, Slovenya ve İzlanda da bu yılki yarışmaya katılmayacaklarını doğruladı.

Hollandalı yayın kuruluşu AVROTROS, Eurovision 2026’yı yayınlamayacaklarını, çünkü Gazze’de yaşanan insani acıların, basın özgürlüğünün bastırılmasının ve siyasi müdahalenin temel değerleriyle bağdaşmadığını belirtmişti.

Anadolu Ajansı muhabirine konuşan Slovenya’nın kamu yayıncısı RTV’nin başkanı Natalija Gorscak, EBU’nun Ukrayna’daki savaşın başlamasından sadece bir hafta sonra Rusya’yı Eurovision’dan men ettiğini, ancak İsrail’i reddetmeye cesaret edemediğini söylemişti.

İrlanda ulusal yayın kuruluşu RTÉ, 2026 Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmayacağını ve yarışmayı yayınlamayacağını duyurmuştu. İrlanda Başbakanı Taoiseach Micheal Martin, ulusal yayıncı RTÉ’nin çekilme kararını tam desteklediğini açıklamıştı. Martin, Gazze’deki savaşta sağlık çalışanları ve gazetecilerin olağanüstü cesaret gösterdiğini vurgulayarak boykotun Gazze’de öldürülen gazetecilerle bir dayanışma eylemi olduğunu ifade etmişti.

İzlanda’nın yetkili yayın kuruluşu RUV’un Aralık 2025’te yaptığı açıklamada ülkenin bu seneki Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmayacağını duyurmuştu. RUV Genel Müdürü Stefan Eiriksson, mevcut koşullarda Eurovision’a katılmalarının mümkün olmadığını aktarmıştı.

Eurovision 2026’ya 35 ülke katılıyor

EBU, 15 Aralık 2025’te 35 ülkenin Eurovision 2026’ya katılacağını duyurmuştu. Yarışma takvimi şu şekilde:

  • 12 Mayıs: Birinci Yarı Final’de Moldova, İsveç, Hırvatistan, Yunanistan, Portekiz, Gürcistan, Finlandiya, Karadağ, Estonya, İsrail, Belçika, Litvanya, San Marino, Polonya ve Sırbistan yarışacak.
  • 14 Mayıs: İkinci Yarı Final’de Bulgaristan, Azerbaycan, Romanya, Çekya, Ermenistan, İsviçre, Kıbrıs, Letonya, Danimarka, Avustralya, Ukrayna, Arnavutluk, Malta, Norveç ve Lüksemburg sahne alacak.
  • 16 Mayıs: her yarı finalden gelen 10’ar ülke; ev sahibi olan Avusturya, Fransa ve Look Mum No Computer’ın “Eins, Zwei, Drei” şarkısıyla katılan Birleşik Krallık ile Büyük Final’de buluşacak.

Eurovision’a katılan ülkelerin çoğu Avrupa’dan, fakat Avustralya 2015’te Eurovision’un 60. yıl dönümü kutlamalarına davet edildikten sonra her yıl yarışmalara katılmaya başladı. Buna rağmen kurallara göre, Avustralya’nın kazanması durumunda yarışmaya ev sahipliği yapamaz.

İren Dicle Aytaç: “Çatlı” filmi, tehlikeli bir zihniyet inşası getirir

Dr. İren Dicle Aytaç, “Çatlı” filminde hayatı anlatılan Abdullah Çatlı figürünün tarihsel gerçeklikten koparılarak tek taraflı kahraman olarak sunulmasının tehlikeli bir zihniyet inşasına yol açtığını belirtti.

Türkiye’nin yakın dönem tarihinde faili meçhul cinayetler, uyuşturucu ticareti ve mafya-çete faaliyetleri ile anılan Abdullah Çatlı, bu sefer sinemada vizyona giren bir filmle gündemde.

1978 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi yedi gencin ve Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in öldürülmesi, Maraş Katliamı, 1 Mayıs 1977 Katliamı gibi pek çok olayda ismi ön plana çıkan Abdullah Çatlı, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde 3 Kasım 1996’da yaşanan trafik kazasında ölü bulunmuştu. Eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve Çatlı ile ilişkisi olan Gonca Us’un da hayatını kaybettiği ve dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın ise yaralandığı Susurluk olayı ile devlet-mafya-siyaset ilişkileri açısından tartışmaların odağına oturan Çatlı’nın Ülkü Ocakları ve Kontrgerilla örgütlenmeleri ile ilişkili olduğu da kamuoyu tarafından biliniyordu.

“Çatlı” adıyla vizyona giren filmdeki karakter anlatısı, özellikle geçen hafta Urfa ve Maraş’ta yaşanan silahlı şiddet olaylarına dair bu tür anlatıların etkisini de tartışmaya açtı.

Radyo, televizyon ve sinema alanında çalışmalar yürüten akademisyen Dr. İren Dicle Aytaç, son dönemde artan şiddet olaylarının ışığında “Çatlı” filmini ve film aracılığıyla amaçlananları, toplumsal hafıza sinemacılığını ve sinemanın toplumsal barış inşasındaki rolünü değerlendirdi. Aytaç, “Bu tarz filmler gerçekçi değil mitik anlatılardır, dahası ‘gerçeklik’ iddiası bu mitselliği görünmez kılarak da güçlendirir” dedi.

Dr. Aytaç: Popüler kültürdeki kahramanlık anlatıları şiddeti idealleştiriyor

Sağlıklı bir toplumun inşası için öncelikle adalet ve eşitlik duygusuna ihtiyaç olduğunu vurgulayan Dr. İren Dicle Aytaç, toplumsal hafızanın onarıcı kaynaklardan beslenmesi gerektiğini ifade etti. Ancak Aytaç’a göre, popüler kültür ve sinemadaki yansımaları bu sağlıklı zihniyetten giderek uzaklaşıyor.

Aytaç, Abdullah Çatlı gibi tartışmalı figürlerin tarihsel bağlamından koparılarak tek boyutlu kahramanlar olarak sunulmasının tehlikeli bir zihniyet inşasına yol açtığını belirtti:

“Çatlı gibi tartışmalı figürleri tarihsel bağlamından koparıp tek boyutlu kahramanlar olarak göstermek toplumun tüm kesimleri için tehlikeli bir zihniyet inşası getirir. Bu dil, şiddeti, hukuk dışı faaliyetleri normalleştirmenin, meşrulaştırmanın bile ötesinde idealleştirir ve bu, uzun vadede tüm toplum için bir tehdittir.”

Günümüz kapitalist kültür endüstrisinin ekonomik, siyasal ve sembolik iktidarla iç içe geçen popüler kültür çift yönlü bir işleyişe sahip olduğunu söyleyen Aytaç, bu endüstrinin iktidar ilişkilerini pekiştirerek bu ilişkilere meşruiyet kazandırdığını söyledi:

“Popüler kültür, hem güç ilişkilerini yeniden üretir ve derinleştirir hem de bundan ticari kazanç elde eder ve bir kısır döngü gibi bu sarmalı gittikçe büyütür. Dolayısıyla burada yapılan işleri anlamlandırmak için toplum faydası ya da insanlara istediğini verme gibi farklı retoriklere dayanan bir söylem kullanılsa da esasen ne kamunun gerçek dertleriyle ihtiyaçlarına dair bir kaygının ne de insan haklarına saygılı etik bir bilincin varlığından bahsetmek ne yazık ki mümkün değildir.”

“Bu tarz filmler, gerçekçi değil mitik anlatılardır”

Aytaç’a göre, karakterin geçmişindeki suç kayıtlarının bir “komplo” olarak sunulması ve karakterlere mutlak iyilik atfedilmesi, bu yapımları geçmişle bir yüzleşmeden ziyade mitik anlatılara dönüştürüyor.

Filmin hikayesini 12 Eylül Darbesi’nin ardından ülkesinden ayrı düşmek zorunda kalmış bir “vatanseverin” devletin istihbarat kurumlarının talebiyle Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu’na (ASALA) karşı Avrupa’daki “saha gücü” olarak gerçekleştirdiği operasyonlar üzerine kurduğunu anlatan Aytaç, bu kurmacanın filmdeki “intikam meşrudur” repliği üzerine inşa edildiğini söylüyor:

“Burada Çatlı’nın darbe öncesi sorumlu tutulduğu ülke içi şiddet eylemlerine herhangi bir gönderme bulunmadığı gibi Avrupa’da cezaevine girmesinin nedeni olarak yargılandığı uyuşturucu ticareti ve benzeri suçlar da tamamen onu başka türlü ‘oyun dışına’ itemeyen Avrupalı güçlerin bir komplosu olarak anlatılıyor. Film boyunca ana karaktere ve onunla hareket eden yan karakterlere daima mutlak bir iyilik atfediliyor. Dolayısıyla film tipik aksiyon filmlerinin kurmaca yapısının birebir tekrarına dönüşüyor ve mutlak iyi, asla hata yapmayan, hiçbir zaafı ya da kötü niyeti olmayan, şeref abidesi kahraman anlatılarının tüm kalıplarını bire bir kullanıyor. Dolayısıyla evet filmin tarihsel gerçeklikle veya toplumsal hafızayla yüzleşmeye dair bir bağ kurduğunu söylemek imkânsız. Her ne kadar belli bir döneme, belli bir “gerçeğe” işaret ettiğini söylese de bu tarz filmler gerçekçi değil mitik anlatılardır; dahası “gerçeklik” iddiası bu mitselliği görünmez kılarak da güçlendirir.

Bu tarz tarihten koparılmış kahraman anlatılarının çoğu zaman toplumsal hafızanın bir anti-tezi olarak işleyen ideolojik işlevlerini de unutmamak gerek. Diğer taraftan da bu anlatılar sadece geçmişe dair değildir; şu ana ve geleceğe ilişkin de bir bakış inşa eder. Yani toplumun iyiye, kötüye, adalete, hukuka, normlara, ulusal ve uluslararası dünya düzenine ilişkin kavrayışının hem bir göstergesi hem de oluşturucusu olarak önemli bir işleve sahiptir.”

Şiddet estetik bir unsura dönüşüyor

Sinemanın görsel ve işitsel araçlarla izleyiciyi manipüle ettiğini belirten Aytaç, uluslararası film endüstrisinde ve ana akım aksiyon filmlerinde, manipülatif çekim teknikleri ve duyguları tetikleyen müzik kullanımı gibi teknik boyutlarla şiddetin estetik bir unsura dönüştüğünü vurguladı. İzleyicinin kahramanla özdeşleşmeye çağrıldığını ve bu süreçte öldürme eyleminin normalleştiğini ifade eden Aytaç, toplumsal hafızaya hizmet edecek bir sinemanın, şiddeti estetikleştirmek yerine yaşananları tarihsel gerçekliğiyle ele alması gerektiğini belirtti:

“Kahramanın her yaptığı doğruymuş gibi yansıtılırsa; çatışmalar, cinayetler ve patlamalar gündelik hayatın bir normali gibi anlaşılmaya başlar. Bunu da göz ardı etmemek gerek. Toplumsal hafızaya hizmet edecek başka bir sinema biçimi ise geçmişi bir aksiyon mitolojisine çeviren ve şiddeti estetize eden bu ana akım kalıpların yerine, olan biteni tarihsel gerçekliğiyle ele alan ve seyirciyi düşünsel, sorgulayıcı bir yaklaşıma davet eden bir anlatıyla mümkündür.”

“Film paramiliter güçleri meşrulaştırıyor”

Bu tür yapımların ırkçı önyargıları tetikleme riski taşıdığına dikkat çeken Aytaç, filmdeki Karabağ gibi siyasi göndermelerin mevcut düşmanlıkları pekiştirebileceğine dair endişelerini dile getirdi. Filmde devlet eliyle paramiliter güçlerin kullanımını meşrulaştıran bu anlayışın hakim olduğunu belirten Aytaç, bu anlayışın kamusal alanda ve medyada yeterince tartışılmamasını sessizliğin bir göstergesi olarak gördüğünü söyleyerek eleştirdi.

Okullara yönelik son dönemde artan saldırıların münferit değil yapısal olduğunu ifade eden İren Dicle Aytaç, gençlerin geleceğe dair umutlarının yok edildiği bir ortamda şiddetin bir “hayatta kalma stratejisi” haline getirildiğini söyledi:

“Fiziksel güce, maddi imkanlara sahip olmak, lüks yaşamak, başkalarından üstün olmak, zarar verme pahasına tahakküm kurabilmek normal ve hatta istenir durum olarak anlatılıyor. Aksi halde ezilmeye mahkûm kalacakları bir dünya tasvir ediliyor. Tüm bunlarla birlikte bir de her yerde şiddeti meşrulaştıran hatta idealleştiren kahraman anlatılarının bombardımanını görüyoruz. Bu kadar sağlıksız bir yerel ve global toplum içinde genç insanların illegal yapılara işgücü olarak konumlandırılması da mutsuz gençlerin şiddete ve intikama yönlenmesi de kolaylaşıyor.”

“Dizilerde silahlı güç idealleştirilse şiddet kaçınılmaz olur”

Fiziksel güce ve tahakküme dayalı kahraman anlatılarının gençleri paramiliter yapılara yönlendirdiğini belirten Aytaç, medya üreticilerinin bu konuda sorumluluk almaktan uzak olduğunu vurguladı:

“Ana akım medya büyük oranda toplumun genelinde var olan eğilimleri takip eder. Yani siz şiddete karşı sağlıklı bir mesafeye sahip bir toplumsanız şiddet içerikli yayınların bu kadar yaygın olması beklenmez. Ancak tabi bu bir döngüdür ve medya şiddeti ne kadar normalleştirirse de toplumda şiddet eylemleri o kadar meşrulaşır ve artar. Bu esasen iktidar ilişkileriyle doğrudan bağlantılı, çok derin ve yapısal bir sorundur. Bir toplumun dizilerinde mafyalar kahraman olabiliyorsa, birilerini öldürerek, silah satarak kazanılan güç ve zenginlik idealleştiriliyorsa burada sınıfsal çelişkilerin de nasıl yeni stratejiyle görünmez kılındığını gözetmek gerekir. Tabii, insanların adil ve eşitlikçi bir dünyaya ve topluma dair bir beklentilerinin, umutlarının, inançlarının kalmaması şiddeti körükleyen en önemli unsurlardan.”

Aytaç’a göre, şiddet sarmalından çıkış, ancak daha adil ve eşit bir toplum talebinin yaratılmasıyla mümkün olabilir.

Abdullah Çatlı kimdir?

Abdullah Çatlı, 1 Haziran 1956’da Nevşehir’de doğdu. Çatlı, 1977 yılında Ankara Ülkü Ocakları İl Başkanı ve 1978 yılında Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaparak siyasete girdi. Ancak bu siyasi kariyer; bombalamalardan silahlı saldırılara, insan kaçırmadan cinayetlere kadar uzanan ağır suç iddialarıyla iç içe geçti. 1978’de akademisyen Bedrettin Cömert’in öldürülmesiyle ilgili Sakarya’da yakalanmasına rağmen kısa sürede serbest bırakılan Çatlı’nın, aynı yıl 7 TİP’li öğrencinin katledildiği Bahçelievler Katliamı’nın planlayıcısı ve ana sorumlusu olduğu ortaya çıktı. Bu vahim olayla ilgili tutuklama kararı ve uluslararası seviyede aranmasını sağlayan Kırmızı Bülten, ancak olaydan yıllar sonra, 1982’de çıkarılabildi.

Abdi İpekçi suikastçısı Mehmet Ali Ağca’nın hapishaneden kaçırılmasında da kilit rol oynadığı iddia edilen Abdullah Çatlı, 12 Eylül darbesinin ardından yurt dışına kaçarak Avrupa ülkelerinde yaşamaya başladı. Bu süreçte Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile resmi temaslar kurduğu yıllar sonra belgelerle kanıtlanan Çatlı, 1984’te Fransa’da yakalanıp hapse atılsa da 1990’da İsviçre’deki Bostadel Cezaevi’nden firar etmeyi başardı. 1993’te sahte pasaportla Türkiye’ye dönen, adı Papa II. Jean Paul suikastı gibi küresel çapta olaylarla da anılan Çatlı’nın yaşamı, 3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen o meşhur trafik kazasıyla son buldu. Kazada eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve Çatlı ile ilişkisi olan Gonca Us hayatını kaybetti, dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın ise yaralı kurtuldu.

Kazanın ardından araçtaki kişilerin kimlikleri öğrenilince devlet, mafya ve siyaset arasındaki karanlık ilişkileri ortaya çıkardığı için derin devlet, kontrgerilla yapılanmaları ve Kürt iş insanlarına yönelik faili meçhul cinayetler gibi birçok durumla ilişkilendirilen isimler gündeme geldi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.