Cumhuriyet ikinci yüzyılında nasıl demokratikleşecek?

“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan konuşmacılar ve katılımcılar, iki gün boyunca hem konferansın ana gündemi olan Türkiye Cumhuriyetinin birinci yüzyılında Kürt sorunu başta olmak üzere yaşanan sorunları ve ikinci yüzyılında bu sorunların nasıl çözülebileceğini konuştu. Ayrıca “süreç”te gelinen aşamalar da resmi olmayan sohbetlerin gündemiydi.

Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+

Türkiye’nin geçmiş yüz yılında “sorun” parantezine alınan başta Kürt sorunu olmak üzere pek çok sorununun çözümüne dair yürütülen tartışma ve bu amaçla verilen mücadeleler, ikinci yüz yılda hem “sorun” parantezinden çıkarılma hem de Cumhuriyet’in demokratik karakter taşımasının sağlanması amacıyla uzun yıllardır tartışılıyor.

Bu tartışmaları devam ettirmek ve ortaya çıkan sonuçları kamuoyuyla paylaşmak amacıyla 5 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da bir çağrı yapılarak “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” düzenleneceği ifade edilmişti.

Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Akın Birdal, Ayşegül Devecioğlu, Doğu Ergil, Gültan Kışanak gibi isimlerin çağrıcısı olduğu söz konusu konferans 13-14 Haziran tarihleri arasında İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşti.

Çağrıcılar

Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Akın Birdal, Ayşegül Devecioğlu, Çilem Küçükkeleş, Diba Keskin, Doğu Ergil, Ender İmrek, Erdoğan Aydın, Fadıl Bedirhanoğlu, Fatma Bostan Ünsal, Fazıl Hüsnü Erdem, Ferhat Kentel, Gültan Kışanak, İhsan Eliaçık, Jülide Kural, Kuban Kural, Levent Köker, Mehmet Bekaroğlu, Mesut Yeğen, Nuray Türkmen, Pakrat Estukyan, Rıza Türmen, Süreyya Karacabey, Şebnem Korur Fincancı, Şükrü Aslan, Vahap Coşkun, Yakın Ertürk, Zeynep Altıok

Çağrı metninde ve basın açıklamasında da dile getirildiği gibi Konferansta Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Kürt sorunu, kadın sorunu, LGBTİ+’ların sorunu, ekoloji sorunu gibi pek çok başlıkta tartışmalar gerçekleşti.

Konferansın ilk günü olan 13 Haziran Cumartesi çağrıcılar dahil pek çok çevreden yüzlerce kişi Kültür Merkezi’ne gelerek konferansı izledi.

Saat 09.00 olarak duyurulan açılış etkinliği yaklaşık bir saati aşkın bir sürenin ardından ancak başlayabildi. Etkinlik çağrıcılar adına eski AİHM Yargıcı ve eski CHP Milletvekili Rıza Türmen ve Kürt siyasetçi Gültan Kışanak’ın açılış konuşmasıyla başladı.

“Demokrasi Kürtler için var olma meselesi”

Rıza Türmen. Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+

Konuşmasında demokratik olmayan bir toplumda Kürtlerin cumhuriyetin ötekisi olacağını belirten Rıza Türmen, “Kürtler demokrasi dedikleri zaman kendilerinden bahsediyor. Demokrasi Kürtler için bir var olup olmama meselesi” dedi. Devlet organları ile Abdullah Öcalan arasında devam eden sürecin, iktidar tarafından Kürt sorunu değil “Terörsüz Türkiye” olarak isimlendirildiğini vurgulayan Türmen, silahlı mücadeleye yol açan nedenler ortadan kaldırılmadıkça aynı nedenlerin aynı sonucu doğuracağını söyledi.

“Kürt realitesi hukuk kapısına dayanmıştır”

Gültan Kışanak. Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+

Türmen’in ardından kürsüye çıkan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak ise, konferansın yapıldığı yerin adına atıfla Cem Karaca’yı hatırlatarak “Bugün bizler, yurtsuz bırakılan ve iradesi yok sayılan bir sanatçının, Cem Karaca’nın ismini taşıyan bu mekanda, tam da ‘yüz yıllık yalnızlığı, ötekileşmeyi, dışlanmayı, kutuplaşmayı, yabancılaşmayı, çatışmayı’ ve en çok da bu sorunları nasıl aşacağımızı konuşacağız” dedi. Kışanak, Kürt meselesinin artık bir ayrılık meselesi olmaktan çıkıp bir tanınma, hukuk içerisine alınma meselesi haline geldiğini ifade ederek “Kürt realitesi artık hukuk kapısına gelip dayanmıştır” dedi.

Açılış konuşmalarından sonra yazar ve Uluslararası PEN Kulübü Başkanı Burhan Sönmez’in videolu mesajı yayınlandı. “Barışın yalnızca çatışmasızlık değil, özgürlük, demokrasi ve eşitlikle örülmesi gerektiğini yaşayarak öğrendik” diyen Sönmez, Kürt meselesinin demokratik çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşmesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladı. Sönmez, kalıcı barışın, Kürt meselesinin çözümünün ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin önlerinde duran ortak görevler olduğunu ifade ederek, şu sözlerle konuşmasını tamamladı: “Bugün kalın çizgilerle etrafımıza çizilen çerçevelerin içindeki ufuk barıştır. Barışa açılan yoldur. Bu yüzden barışta ısrar ediyoruz.”

Hem Sönmez’in salonda ve sonrasında sosyal medyada önemli bulunan konuşması hem de Türmen ve Kışanak’ın çizdiği çerçeve, konferansın iki günlük programını ve salonda konuşulacak olan konuların kapsamını belirleyen konuşmalar oldu. Özellikle Sönmez’in edebi metaforlarla ve Kürtçe ifadeleri araya sıkıştırarak yaptığı konuşma, iki gün boyunca pek çok kişinin gündemi haline geldi.

Bu konuşmalar kadar DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan’ın yanı sıra CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu’nun gönderdiği mesajlar da salonda büyük bir dikkatle takip edildi.

DEM Parti Eş Genel Başkanlarının ve diğer üç liderin mesajlarındaki ortak noktalar, ikinci yüz yılında birinci yüz yılda eksik kalan demokrasi gibi öğelerin tamamlanması ve sorun olarak kodlanan Kürt sorunu gibi sorunların çözülmesi hususları idi.

İkinci yüzyılda Kürtlerin rolü

Konferans ilk gün, “Cumhuriyetin Kurucu Hikayesi, İmkanlar ve Dışarıda Bırakılanlar”, “Yüz Yıllık Yalnızlık: Milliyetçilik, Hafıza ve Toplumsal Kutuplaşma”, “Kürt Meselesi: Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı oturumlar ve “Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlıklı panellerle devam etti. İlk günkü oturumlarda Levent Köker, Erdoğan Aydın, Hülya Osmanoğlu, Namık Kemal Dinç, Pakrat Estukyan, Abbas Vali gibi isimler konuşmacı olarak katıldı.

Bu oturumlardan “Kürt Meselesi – Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı oturumda İmralı Cezaevinde Abdullah Öcalan ile birlikte bir süre kalan ve sonra tahliye olan Veysi Aktaş’ın konuşması salonda dikkatle dinlenen konuşmalardan biri oldu. Aktaş’ın söylediklerinin Türkiye’de devam eden “sürec”e dair kimi ipuçlarını barındırdığı düşüncesi, bu dikkatin en önemli nedenlerinden biriydi. Aktaş, demokratik entegrasyonun demokratik müzakere, hukuksal güvence ve toplumsal mutabakat gerektirdiğini belirterek “Türkiye ya korkularına teslim olacak ya da cesaretle yeni bir yüzyılın kapısını aralayacaktır” dedi:

“Demokratik entegrasyon, ne asimilasyondur, ne de teslimiyettir. Her kimliğin tanındığı, eşit ve özgür yurttaşlığın güçlendiği, yerel demokrasinin geliştiği bir modeldir. Sadece Kürt sorunuyla sınırlı değildir; Türkiye’nin tamamının demokratikleşmesi, bu anlamda tüm toplumsal yaraların sarılmasıdır.”

Veysi Aktaş. X / @CDDkonferans

Özellikle Aktaş’ın “süreç” için ifade ettiği “herkes için son şans” ifadesi ve sürecin üç sac ayağı üzerinde şekillenmesi gerektiğine dair belirlemeleri, Konferansın resmi oturumlarının dışında yapılan sohbetlerin de ana gündem maddelerinden biri oldu.

İlk günkü konuşmaların önemli bir bölümü tarihsel arka planda Kürtler’in ve diğer etnik, ulusal, dini grupların, kadınların ve diğer pek çok yapının Türklük potası içerisinde eritilmeye çalışıldığı üzerinde durarak ikinci yüzyılda özellikle Kürtler’in ve onların siyasi hareketinin Cumhuriyet’in demokratikleşmesinde temel ve başat bir rol oynayacağı kaydedildi.

Resmi oturumlarda olduğu gibi resmi oturumların dışında, verilen aralarda devam eden sürecin nedenleri, geldiği aşama ve nereye evrileceği bütün katılımcıların tartıştığı temel hususlardandı. Resmi oturumlarda Cumhuriyet’in ilk yüzyılının yol açtığı sorunların ikinci yüzyılda hangi temeller üzerinden yükselen yaklaşımlarla çözülmesi gerektiği hususları aralardaki tartışmalarda öne çıkıyordu.

Konferansa Kürt siyasetçi Ahmet Türk, DEM Parti Eş Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan ve pek çok vekili katıldığı için hem gazeteciler hem de katılımcılar, fırsat buldukları bütün aralarda Temmuz ayında Meclis’e geleceği yönünde beklentilerin olduğu yasal düzenlemelerin akıbetini, Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında süren görüşmeleri, kendisini fesh eden PKK’nin militanlarının Türkiye’ye gelişi için ne tür çalışmaların yapılacağını sormaya çalıştılar. Rojava ile Suriye’nin entegrasyonunun ne durumda olduğu ve muhtemel tehlikeler, İran’da ABD ile İsrail’in saldırılarının ve Kürt toplumu ile Kürt gruplarının durumu konuşulan diğer konulardı.

CHP’ye yönelik ‘mutlak butlan’ kararı eleştirildi

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının konuşulduğu bir ortamda, Cumhuriyet’in kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yönelik mahkemenin verdiği ‘mutlak butlan’ kararının konuşulmaması mümkün değildi.

CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel’in Konferansa mesaj göndermesinin yanı sıra pek çok konuşmacı da ‘mutlak butlan” kararına dikkat çekerek CHP’nin “süreç”ten dışlanarak ya da ona yönelik bu tür uygulamalar geliştirilerek demokrasinin sağlanamayacağı ifade edildi.

Ahmet Türk’ün konuşması damga vurdu

Konferans ikinci günde dördüncü oturum ile devam etti.

Akın Birdal moderasyonluğundaki “Toplumdan Devlete Demokratikleşme İmkanları” başlıklı dördüncü oturumda Şükrü Aslan, Ruşen Seydaoğlu, Mehmet Bekaroğlu ve Özgür Erol konuştu.

Kısa bir aradan sonra “Demokrasinin ve Barışın Toplumsallaşması” başlıklı beşinci oturumda Şebnem Korur Fincancı moderatörlüğüyle Ahmet Türk, Ahmet Faruk Ünsal, Yüksel Genç, Cemal Salman ve Vahap Coşkun söz aldı.

Oturumdaki ilk konuşmacı olan Ahmet Türk, “Kayyımdan söz ediyorlar. Yüksek Seçim Kurulu 3 dönem de adaylığımı önünde bir engel olmadığını ifade etti. 3 dönem Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne aday oldum, yerime kayyım atandı. Kürtler ne istiyor diyorlar, Kendimden örnek veriyorum. Kürdistan’da geniş toprağı olan bir ailenin çocuğuyum. Ama kimliğim yok. Dilim yok. Halkım yok sayılıyor. İşte Kürt sorunu benim. Kürt sorunu buradadır diyorum” dedi. Ahmet Türk’ün konuşması salonda duygusal anlara neden oldu.

Türk’ün herhangi somut bir gelişmenin olmamasına rağmen “Bu süreci bozan Kürtler olmayacak” sözü ise, Konferanstaki bütün resmi ve gayri resmi tartışmalarda sesli ya da sessiz bir şekilde dile getirilen bir husus olarak kayıtlara düşmüş oldu.

Fotoğraf: X / @CDDkonferans

“Aynı Göğün Altında: Dayanışma, Örgütlenme ve Katılımcı Demokrasi” başlıklı altıncı oturum Çilem Küçükkeleş’in moderasyonuyla başladı. Bu oturumda konuşan Arif Ali Cangı, Zülfiyet Yılmaz, Bahadır Özgür Ortak ve Cuma Çiçek, Kürt bölgelerinde yaşanan ekolojik yıkıma ve coğrafyadaki sermaye politikalarına değindi.

Kuban Kural’ın moderatörlüğünde başlayan “Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlıklı panel-forumda Neslihan Acar, Yıldız Tar, Diba Keskin, Ayşe Gül Altınay, Mehmet Uğur Korkmaz konuştu.

“Toplum LGBTİ+’ların eşit yaşamından yana”

Panelde konuşan Yıldız Tar, LGBTİ+’ların çoğu zaman siyasi partiler tarafından “toplum size hazır değil” denilerek desteklenmeme eğilimi gösterdiklerinden bahsetti. Buna karşın bir araştırma sonucunu paylaşan Tar, “Araştırmaya göre Türkiye’de yaşayan insanların %39’u LGBTİ+’ların eşit ve özgür yaşamasını istiyor. Bence bu iktidar partisinin aldığı oy oranından bile yüksek” dedi. Bu bağlamda sözlerine devam eden Tar, LGBTİ+’lara yönelik duyulan “korkunun” birlikte aşılması için karşılıklı olarak değişip dönüşmeye uygun bir zemin hazırlamak gerektiğini savundu.

Barış Anneler: Gerekli adımlar atılsın

Konferansa katılan Barış Anneleri Niha+’a bir an önce gerekli adımların atılması gerektiğini ve siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep ettiğini ifade etti.

Konferansa katılan gençler, iktidar medyası tarafından lanse edilen sürecin barış süreci değil “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan bir tasfiye süreci olduğunu söyledi. İktidarın oluşturduğu sürece dair beklentilerin gerçeklikte bir karşılık bulmadığını belirten gençler, yalnızca Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve hareketin önderi olan Abdullah Öcalan’a güvendiklerini söyledi.

Resmi olmayan sohbetlerde, süreçle ilgili belirsizliğe, iktidarın yasal güvenceyi sağlayacak adımları atıp atmayacağına dair soru işaretlerinin cevaplanmaya çalışıldığı Konferans “Çağrı Metni’nin okunmasıyla sona erdi.

Konferansın bitişinde okunan çağrı metni ise şu şekilde:

YENİ YÜZYILA DEMOKRATİK ÇAĞRI

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda demokratik bir cumhuriyet ve yeni bir Türkiye fikrini yeniden düşünmek, ortak geleceğin imkanlarını tartışmak ve bu dönüşümün yollarını birlikte kurmak için bir araya geldik. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını demokrasi, eşitlik ve özgürlük perspektifiyle tartıştık.

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı; ikinci yüzyılda siyasal, iktisadi, toplumsal, kültürel ve ekolojik alanda yapısal krizlerin yaşandığı ama aynı zamanda barış ve demokratikleşme taleplerinin yükseldiği bu dönemde; cesaret, coşku ve ısrarla birlikte yol yürüme kararlılığını pekiştiren önemli bir buluşma oldu. Konferansta birinci yüzyıl muhasebesini ve toplumsal-siyasal hafıza ile yüzleşme çağrısı yaparken geçmişten konuşsak da sözümüzü aslında içinde bulunduğumuz an’a ve geleceğe söyledik.

Konferansımız önemli bir tarihsel imkâna işaret etmiştir. Kürt meselesinin demokratik ve barışçı çözümüne dönük gelişen olanaklar, yalnızca bir sorunun çözümünü değil, Türkiye’nin bütününün demokratikleşmesini güçlendirecek tarihsel bir eşiği ifade ediyor. Böylesi bir dönemde, barışı ve özgürlükleri kurumsal güvenceye kavuşturacak düzenlemelerin gecikmeksizin gündeme gelmesi, geçmişin inkâr ve dışlama politikalarıyla yüzleşen, toplumsal güveni yeniden tesis eden ve demokratik dönüşümün önünü açan güçlü bir siyasal irade ile güven verici adımların atılması yalnızca siyasal bir tercih değil, ortak geleceğe karşı bir sorumluluk olarak görülmelidir.İnanıyoruz ki böylesine bir gelecek, toplumun dönüştürücü gücü ile siyasal ve kurumsal dönüşümün buluştuğu yerde kök salabilir. Barış ve demokrasi aynı ufka açılan iki yol, aynı geleceği kuran iki kurucu değerdir.

Konferansta öne çıkan vurgulardan biri, barışın imkanları ve sorunlarını tartışırken aynı zamanda mevcut baskıların bir an önce sona erdirilmesi ve memleketin bütünüyle demokrasiyeve barışa yoğunlaşması gereği oldu. Biliyoruz ki siyaset alanına yönelik her türlü müdahalenin, demokratik iradenin gasp edilmesinin ve ülkeyi saran krizlerin çıkış yolu demokrasiden geçiyor. Demokrasiye yönelik her tür baskı Türkiye’yi daha derin bir çıkmaza sürüklüyor. Buna karşın, demokratikleşme hem özgürlüğün hem de istikrarın yegâne güvencesi olabilir.Yürütülen tartışmalar bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’nin temel sorunları birbirinden ayrı değildir ve ortak bir demokratikleşme sorununun farklı görünümleridir.Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan şey devletin demokratikleşmesinin zorunluluğu yanında toplumun kendi demokratik örgütlülüğünü geliştirmesi, dayanışma ağlarını büyütmesi, ortak yaşam zeminlerini güçlendirmesi ve demokratik siyasetin toplumsal temellerini genişletmesidir.Kalıcı demokratikleşme; demokratik bir toplumun inşası ile devletin hukuk, özgürlükler ve eşit yurttaşlık temelinde yeniden yapılanmasının birbirini beslediği bir süreçtir.

İçinden geçtiğimiz dönem yalnızca eleştirme ya da tanıklık etme dönemi değildir. Demokrasi, özgürlük ve eşitlik temelinde yeni bir ortak yaşamın imkânlarını çoğaltacak kurucu bir siyasal ve toplumsal iradeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Bu nedenle Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nı bir sonuç değil, uzun soluklu bir demokrasi arayışının, ortak düşünmenin ve ortak mücadele sürecinin yeni bir başlangıç buluşması olarak görüyoruz.Çünkü biliyoruz ki demokratik bir gelecek kendiliğinden ortaya çıkmayacak; onu ancak demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle birlikte kurabileceğiz. Geleceği inşa etmek ile demokrasi mücadelesini büyütmek aynı tarihsel zorunluluğunparçalarıdır. Bu ortak arayışı çoğaltmayı, yeni buluşmalarla derinleştirmeyi, toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi bugün ve gelecek için ortak sorumluluğumuz olarak görüyoruz.

Bu nedenle başta kadın, gençlik ve ekoloji hareketleri olmak üzere tüm toplumsal hareketleri, Türkiye’nin bütün demokratik güçlerini, emek ve meslek örgütlerini, hak ve özgürlük mücadelelerini, yerel inisiyatifleri, aydınları, sanatçıları, akademisyenleri ve ilk yüzyılda “dışarıda bırakılan” ve geleceğe dair sözü olan herkesi; bu ortak demokratik arayışı büyütmeye, yeni buluşmalar ve dayanışma ağları örmeye, demokrasi ve barış mücadelesini toplumsallaştırmaya ve demokratik dönüşümün öznesi olmaya çağırıyoruz.

Konferansımız hem bir çağrı hem de davet buluşması olarak sesini duyurdu. Cumhuriyet’in demokratikleşmesine kapının biraz daha aralanmasının kolektif bir uğrağı olan bu buluşma ile;

Yeni yüzyıla çağrımız; toplumu ve devleti demokratikleştirecek, demokrasiyi birlikte kuracak ve barışı kalıcılaştıracak ortak iradeyi bugünden büyütme, “yeni bir pencere açma” çağrısıdır, Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü çağrısıdır.

Yazı Dizisi: 15-16 Haziran Direnişi 56 yaşında

15-16 Haziran 1970’te yüz bine yakın işçi, sendikal haklara yönelik düzenlemelere karşı sokaklara çıktı. Aradan geçen 56 yıla rağmen Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerinden biri olarak anılan eylemlerin seyrini gün gün derledik.

Foto: Disk Arşivi

Bugün Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümü.

Üstüne kitaplar yazılan, film ve belgeseller çekilen, sayısız araştırma yapılan 15-16 Haziran direnişi, yarım asırdan fazla süredir Türkiye işçi sınıfının en büyük eylemlerinden biri olma özelliğini koruyor.

Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Çelik Endüstrisi, Mutlu Akü, Vinileks, Otosan, Arçelik ve Vita gibi işletmelerden yüz bine yakın işçinin sokaklara döküldüğü bu eylemlerin hafızası, 56 yıl sonra hâlen korunmaya ihtiyaç duyuyor.

Adalet Partisi iktidarının sendika yasasında yapmayı tasarladığı değişikliği protesto etmek amacıyla başlayan, ama çok daha radikal ve geniş kapsamlı bir harekete dönüşen 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümünde Türkiye’de emek mücadelesi ve sendikal hakların durumunu Prof. Dr. Aziz Çelik, Doç. Dr. Hakan Koçak, Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar ve emek tarihçisi Zafer Aydın ile konuştuk.

15-16 Haziran Direnişi: Gün Gün Olayların Gelişimi ve Hukuki Süreç
15-16 Haziran 1970’te yüz bine yakın işçi, sendikal haklara yönelik düzenlemelere karşı sokaklara çıktı. Aradan geçen onca yıla rağmen Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerinden biri olarak anılan eylemlerin seyrini ve ardından gelen devasa hukuki mücadeleyi gün gün derledik.
11 Haziran 1970

274 sayılı Sendikalar Yasası ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası’nda değişiklik öngören tasarı, Türkiye İşçi Partisi (TİP) dışındaki partilerin (Adalet Partisi ve CHP dâhil) oylarıyla Millet Meclisi’nde kabul edildi. Tasarının asıl hedefi, Türk-İş’ten DİSK’e yönelik işçi akışını durdurmaktı. Bir sendikanın ülke çapında faaliyet gösterebilmesi için “kurulu bulunduğu işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini (1/3) üye yapmış olması” koşulu getirildi. Ayrıca konfederasyonlar için de Türkiye’deki sendikalı işçilerin en az üçte birini temsil etme zorunluluğu öngörüldü.

13 Haziran 1970

Meclis süreçleri tamamlanan yasaya göre; hademeler, kapıcılar ve temizlik işçileri gibi maaş alan devlet personeli işçi sayılacak, sendika kurabilmek için o işkolunda en az 3 yıl çalışma şartı konulacak, sendikadan ayrılma noter vasıtasıyla olacak, sendika genel kurulları iki yerine üç yılda bir toplanacak ve sendikaların fon yatırım izinleri konfederasyonların onayına bağlanacaktı.

14 Haziran 1970

Yasa tasarısının sendika seçme özgürlüğünü ortadan kaldırması üzerine, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı sendikaların Ankara, İzmir, Kocaeli ve Sakarya’daki işyeri temsilcileri ortak bir toplantı düzenleyerek tasarı geri alınana kadar eyleme geçme kararı aldı.

15 Haziran 1970

Son yıllarda fabrika zeminlerinde biriken gerilim sokağa taştı ve 75 bin ila 100 bin arasında işçi İstanbul’un çeşitli merkezlerine doğru yürüyüşe geçti. Tepki DİSK öncülüğünde başlasa da çok sayıda Türk-İş üyesi işçi de kendi destekledikleri partilerin tavrını reddederek sınıf dayanışmasıyla yürüyüşlere katıldı. Olayların ilk gününün akşamında Bakanlar Kurulu 60 günlük sıkıyönetim ilan etti.

  • Anadolu Yakası: Kartal’dan başlayan yürüyüş kolu Ankara Asfaltı (E-5) üzerinden ilerledi. Göztepe’de Otosan ve DMO işçilerinin, ayrıca Beykoz ve Paşabahçe’den gelen grupların katılımıyla Üsküdar ve Kadıköy yönüne doğru devasa bir kitle oluştu.
  • Avrupa Yakası: Bakırköy-Topkapı-Sağmalcılar güzergâhında yürüyüşler düzenlendi. İstanbul-Ankara karayolu trafiğe kapandı.
DİSK'in Büyük Direniş başlığıyla yayımlanan gazete ön sayfası.
DİSK’in “Büyük Direniş” başlığıyla yayımlanan gazete ön sayfası. Haber, Haziran eylemlerini ve onbinlerce işçinin katılımını vurguluyor.
Gösteriler sırasında askeri birliklerin önleyici tedbirleri.
Gösteriler sırasında askeri birliklerin aldığı güvenlik önlemleri ve hoparlörden yapılan uyarı anı.
15-16 Haziran eylemleri sırasında çıkan çatışmalar.
15-16 Haziran eylemleri sırasında sokaklarda yaşanan sert çatışmalar ve yaralanan işçiler.
16 Haziran 1970

İşçi eylemleri tüm şiddetiyle devam etti. Gebze’den başlayan yürüyüş, Kartal’daki işçilerle birleşerek Bağdat Caddesi üzerinden Kadıköy İskele Meydanı’na ulaştı. Avrupa yakasında ise Topkapı dışından gelen kollar Aksaray üzerinden Sultanahmet, Cağaloğlu ve Valilik önüne, oradan da Eminönü’ne indi. Ankara, Adana, Bursa ve İzmir’de de eylemler yaşandı.

  • Köprülerin Açılması: İstanbul Valiliği, hareketin Anadolu ve Avrupa yakasındaki kollarının (veya Beyoğlu tarafına geçişlerin) birleşmesini önlemek amacıyla Galata ve Unkapanı köprülerini ulaşıma açarak geçişi engelledi.
  • Can Kayıpları: Kadıköy’de polisin ateş açması ve yaşanan çatışmalar sonucunda işçiler Yaşar Yıldırım (Mutlu Akü), Mustafa Bayram (Vinleks) ve Mehmet Gıdak (Cevizli Tekel) ile esnaf Doğukan Dere ve polis memuru Yusuf Kahraman hayatını kaybetti.
  • Sıkıyönetim ve DİSK’in Tavrı: İstanbul ile Kocaeli’nin Merkez ve Gebze ilçelerinde sıkıyönetim ilan edildi. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, radyodan okunan mesajıyla işçileri provokasyonlara karşı uyararak anayasal çerçevenin dışına çıkılmaması çağrısında bulundu.
Demir-Döküm fabrikası önünde askeri tedbirler ve polis cenazesi haberi.
Cumhuriyet Gazetesi kupürü: Demir-Döküm fabrikası önünde alınan askeri tedbirler ve olaylarda hayatını kaybedenlerin haberleri.
17 Haziran 1970

Sıkıyönetim Komutanlığı, olayların tahrik ve teşvikçisi olduğu iddiasıyla aralarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Sekreter Kemal Sülker’in de bulunduğu 23 sendika yöneticisini gözaltına aldı. Bu isimler, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tarafından “Anayasa’yı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs” gibi ağır bir suçlamayla yargılandı. Ayrıca olaylar sırasında yüze yakın işçi gözaltına alındı ve saat 21.00’den itibaren sokağa çıkma yasağı konuldu.

DİSK yöneticilerinin Üsküdar Ceza Tevkif Evi önündeki tarihi fotoğrafı.
Aralarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Sekreter Kemal Sülker’in de bulunduğu sendika yöneticileri Üsküdar Ceza Tevkif Evi önünde.
18 Haziran 1970

Sıkıyönetimin ilan edilmediği İzmir’de de Lastik-İş, Maden-İş ve Gıda-İş’e bağlı bazı işyerlerindeki işçiler iş bırakarak direnişe destek verdi.

19 Haziran 1970

Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 13 sayılı bildirisiyle grev hakkının kullanımı yasaklandı; bir diğer bildiriyle toplu sözleşme görüşmeleri izne bağlandı.

20 Haziran 1970

DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’nın yayın organı olan Maden-İş Gazetesi’nin basımı ve dağıtımı yasaklandı.

22 Haziran 1970

Askeri birlikler, olaylardan önce başlayan ve devam eden İzsal grev alanına girdi. Sıkıyönetim görevlileri, askeri birliklere 25 metreden daha fazla yaklaşanlara ateşe açılması emrini verdi.

Direniş Sonrası İşçi Kıyımı (Temmuz 1970)

15-16 Haziran olayları sonrasında eylemlere katılan 5.090 işçi işten atılarak kara listeye alındı. Öncelikli işçilerin işsiz bırakılması, Marmara bölgesindeki işçi hareketliliğini uzun süre sessizliğe itti. 274 sayılı yasayı değiştiren tasarı ise olayların bastırılmasının ardından 29 Temmuz 1970’te 1317 sayılı Yasa olarak Meclis’te nihai kabulünü aldı.

Anayasa Mahkemesi Sendikalar Kanununa itirazı görüşüyor kupürü.
Anayasa Mahkemesi’nde 274 sayılı Sendikalar Kanunu’ndaki değişikliklere yönelik açılan iptal davasının duruşma haberi.
12 Ağustos 1970

Söz konusu 1317 sayılı yasa değişikliği Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Aynı gün, Türkiye İşçi Partisi (TİP) adına Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın hazırladığı dilekçe ile yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) resmen dava açıldı.

18 Ağustos 1970

TİP’in başvurusunun hemen ardından, Cumhuriyet Halk Partisi de Genel Sekreter Bülent Ecevit ve Genel Başkan İsmet İnönü öncülüğünde yasanın iptali için AYM’ye ayrı bir başvuru yaptı. (AYM daha sonra bu davaları birleştirerek 1970/47 esas numarasıyla incelemiştir).

12 Mart 1971

Türk Silahlı Kuvvetleri, sokaklardaki çatışmaları ve ekonomik istikrarsızlığı gerekçe göstererek yayımladığı muhtırayla mevcut hükümeti istifaya zorladı ve yönetime el koydu.

19 Ekim 1972

Anayasa Mahkemesi’nin 9 Şubat 1972’de aldığı karar Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. AYM, yapılan değişikliklerin büyük kısmını, “Anayasa’nın sendika kurma ve grev hakkı ilkelerine aykırı olduğu” gerekçesiyle tamamen iptal etti.

Kaynak: Wikipedia, disk.org.tr,

İsviçre “on milyon sınırlandırmasına hayır” dedi

İsviçre’de pazar günü gerçekleştirilen referandumda seçmenler, ülke nüfusunu on milyonla sınırlandırmayı öngören İsviçre Halk Partisi’nin mülteci karşıtı girişimini yüzde 54,8 oranında reddetti. Aynı gün, seçmenlerin yüzde 53’ü askerlik hizmetini reddetmeyi zorlaştıran yasal reformu ise destekledi.

Fotoğraf: Swissinfo.ch

İsviçre 14 Haziran Pazar günü, sağ popülist İsviçre Halk Partisi’nin (SVP), girişimi ile ülke nüfusunun 10 milyon kişiyle sınırlandırmasını hedefleyen referanduma gitti. Araştırma enstitüsü gfs.bern‘in açıkladığı sonuçlara göre seçmenler, “On milyona hayır” göç girişimini yüzde 45,2’ye karşı yüzde 54,8 çoğunluğuyla reddetti.

Swissinfo.ch, katılım oranının yüzde 58 olduğunu ve bu oranın önceki oylamalara kıyasla daha yüksek olduğunu kaydetti. Nüfusun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan göçmenlerin ise ulusal seçimlerde oy hakkı yok.

İsviçre’nin Neuchâtel kantonunda seçmenlerin yüzde 67,3’ü “hayır” derken bu oran Cenevre’de yüzde 65,4, Vaud’da ise yüzde 64,5 oldu. Reddin en güçlü çıktığı yer ise yüzde 73,5 oranla Almanca konuşan Basel-Şehir kantonu oldu. Sonuçlara göre İsviçre’nin kuzeydoğusundaki kırsal kanton Appenzell İç Roden, yüzde 65,9 oranında “evet” dedi. SVP’nin taleplerinin referandumda kabul edilmesi için girişimin hem ulusal düzeyde yüzde 50’den fazla oy alması hem de kantonların yarısından fazlasının onayını alması gerekiyordu.

SVP başkanı Marcel Dettling, İsviçre kamu radyosu SRF’e yaptığı açıklamada, kırsal kesimin açıkça “evet” dediğini fakat şehirlerin dengeyi değiştirdiğini söyledi.

Seçmenler AB ile ilişkileri korudu

SVP’nin referandumu destekleme amacı, 2050’den önce nüfusun 9,5 milyon eşiğini aşması durumunda hükümet olarak duruma müdahale ederek daha az mülteci kabul etmek ve mültecilerin aile birleşimini sınırlandırmak. Nüfusun 2050’den önce 10 milyonu aşması durumunda ise iki yıl içinde Avrupa Birliği (AB) ile kişilerin serbest dolaşımına ilişkin anlaşmayı feshetmesi talep edilmişti.

"Kişilerin Serbest Dolaşımı" anlaşması, AB vatandaşlarının vize veya oturum izni zorunluluğu olmadan üye ülkelerde seyahat etmesi, çalışması ve ikamet etmesini sağlayan anlaşmadır. Serbest Dolaşım (Free Movement), sınır kontrolünün ötesinde başka bir ülkede yasal olarak yaşama, çalışma, okuma ve eşit haklardan yararlanma güvencesidir. 

SVP, aşırı kalabalık trenleri, tıkanan yolları ve dar konut piyasasının tümünü “kontrolsüz” göçe bağlıyordu. İsviçre’nin nüfusu şu an 9,1 milyon, 2002’de ülkenin AB ile serbest dolaşım anlaşmasının yürürlüğe girmesinden bu yana yüzde 23 artış kaydedildi. Oylamadan “evet” sonucu çıksaydı İsviçre, AB’den gelen göçü kesmek ve sığınma taleplerini kısıtlamak gibi bazı tedbirler alacaktı. Hükümet, bunun bedelinin AB ile serbest dolaşımın sona erdirilmesi olabileceği yönünde uyarıda bulunmuştu. Çünkü AB ile serbest dolaşım anlaşması, İsviçre’nin AB’ye entegrasyonunun temel taşı olarak duruyor.

Pazar günü Adalet Bakanı Beat Jans ise “Halkın bu kararı istikrar, açıklık ve güvenilirlik mesajı taşıyor” dedi.

Referandumda hayır oyu kullanma çağrısı yapan Sosyal Demokrat Parti eş başkanı Cédric Wermuth da SRF’e yaptığı açıklamada, İsviçre halkının çoğunluğunun SVP’nin “günah keçisi siyasetinden” bıktığını ifade etti. Wermuth, nüfus tavanının reddini, İsviçre’nin en büyük ticaret ortağı ve serbest dolaşım sayesinde nitelikli iş gücünün başlıca kaynağı olan AB ile ilişkileri koruma isteğine de bağladı.

Oylamanın ülke dışında da yakından izlendiğinin göstergesi olarak Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen şu mesajı paylaştı:

“İsviçre halkı konuştu. AB ile İsviçre arasında derin bağlar ve güçlü bir ortaklık var. İşbirliğimizi modernize etmek ve derinleştirmek için birlikte çalışmaya devam edeceğiz.”

Merkez Parti başkanı Matthias Bregy ise oylamanın, komşu ülkelerin gerisinde kalan nüfus artışının nasıl yönetileceğine ilişkin bir tartışmayı açtığını söyledi. Bregy, büyümenin gerçek bir sorun olduğunu vurgularken SVP’nin nüfus tavanı kapsamındaki çözüm önerilerinin ise hatalı olduğunu belirtti.

İsviçre’de askerlik hizmetini reddetmek zorlaştı

Pazar günü İsviçre seçmenleri, aynı zamanda sivil hizmete ilişkin kuralların sıkılaştırılmasını da onayladı. Seçmenlerin yüzde 53’ü, askerlik hizmetini reddetmeyi zorlaştıran yasal reformu destekledi. Referandumla itiraz edilen Federal Sivil Hizmet Kanunu’ndaki değişiklikler, askeri hizmet yerine sivil hizmeti tercih etmek isteyenlerin sayısını azaltmayı öngörüyor.

Teklif, batı İsviçre’deki Vaud, Cenevre, Neuchâtel ve Jura kantonları dışında, 26 kantonun büyük çoğunluğu tarafından reddedildi.

Yeni kurallar, en az 150 hizmet günü, kısıtlanmış esneklik ve zorunlu tazeleme kursları gibi daha katı koşullar getiriyor. Amaç, özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından jeopolitik gerginliklerin tırmandığı bu dönemde sivil hizmete her yıl başvurup kabul edilen kişi sayısını yaklaşık 7.200’den 4.000’e indirmek ve ordu kapasitesini güçlendirmek.

gfs.bern’den Golder, “Daha küçük, daha muhafazakar kantonlarda sonuç çok net” diyerek bu tabloyu, seçmenlerin “zor dönemlerde” orduyu güçlendirme iradesinin bir yansıması olarak değerlendirdi.

SVP milletvekili Nicolas Kolly, “Çok fazla belirsizliğin yaşandığı özel bir dönemdeyiz. Bu güvenliği sağlamak için çabalarımızı yeniden odaklamamız gerekiyor. Askerlik zorunludur, bunlar ülke için gerekli yükümlülükler” dedi.

Ordu çağ dışı bir insan imajını temsil ediyor”

Pazar günkü oylama, başta sol eğilimli Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Protestan Parti’nin öncülük ettiği “Sivil Hizmeti Kurtarın” girişimiyle tetiklenmişti. Muhalifler, reformun sağlık, eğitim ve tarım gibi sektörlerdeki personel açığını derinleştireceğini ve orduya yapacağı katkının da oldukça sınırlı kalacağını savunmuştu.

Genç Yeşiller, yakın seçim sonucunu geniş tabanlı halk desteğinin kanıtı olarak gösterirken kampanyacılar, ek kısıtlamalara direnilebileceğinin sinyalini verdi.

Genç Yeşiller, oylama sonucuna ilişkin sosyal medya hesaplarından paylaştığı açıklamada şunları söyledi:

“Bugün 14 Haziran, feminist grev günü. Sivil hizmet yasasına “evet” oyu, feminist ve dayanışmacı İsviçre’ye karşı bir saldırı niteliği taşıyor.

Tüm sivil hizmet edimlerinin yüzde 83’ü sosyal, eğitim ve sağlık sektörlerinde gerçekleştiriliyor. Sivil hizmet görevlileri çoğunlukla, ağırlıklı olarak Finta topluluğundan bireylerin çalıştığı bakım alanlarında görev yapıyor. Sivil hizmeti değersizleştirerek destekçileri, bakım emeğini değersizleştiren köklü bir geleneği sürdürüyor.

Asıl sorun, ordunun çağ dışı bir insan imajını temsil etmesidir: Maço yapılar ve bireylerin neredeyse sınırsız güç kullanabildiği katı hiyerarşiler bunun başlıca göstergeleri. Ordu bünyesinde çeşitli ayrımcılık biçimleri ve cinsiyete dayalı şiddet yaygın biçimde var olmaya devam ediyor; bunlarla başa çıkmak için kurumsal düzeyde yeterli adım atılmıyor.

Sivil hizmet koşullarının sertleştirilmesi, ordunun bu iç sorunlarını hiçbir şekilde çözmüyor. İsviçre ordusu, sivil hizmet gibi işlevsel ve toplumsal açıdan değerli bir sisteme saldırmadan önce kendi iç sorunlarıyla ciddi biçimde yüzleşmeli!”

Swissinfo.ch’ye göre, Yeşiller üyesi ve İsviçre Sivil Hizmet Federasyonu başkanı Clarence Chollet ise sağ kesimin daha kapsamlı bir hedef güttüğü konusunda uyardı:

“Bu hedef, vicdan testinin yeniden getirilmesini ve sivil hizmetin sivil koruma ile birleştirilmesini de kapsıyor. Bizi asıl kaygılandıran bu adımlar.”

Bu konunun ise seçim kampanyası sürecinde “On milyona hayır” girişiminin gölgesinde kalarak sınırlı ilgi gördüğü kaydedildi.

Kaynak: Swissinfo.ch

Tar: “12. Yargı Paketi sürecin altını dinamitleyen bir girişim”

“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Yıldız Tar, iktidar tarafından gündeme getirilen 12. Yargı Paketi’ni “Nazi Almanya’sının LGBTİ+’ları pembe üçgenlerle damgalayıp toplama kamplarına koymasının 2026 yılında güncellenmiş biçimi” olarak değerlendirdi.

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 2026’dan 2035’e kadarki sürecin “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edilmesinin ardından LGBTİ+ karşıtı yasaları içeren 12. Yargı Paketi tekrar gündeme geldi. Feministler ve LGBTİ+’lar söz konusu yargı paketine karşı son birkaç günde çeşitli şehirlerde eylemsellik gösterdi. Dün ise Ankara Kadın Platformu’nun 12. Yargı Paketi’ne karşı Kolej Meydanı’nda yapmak istedikleri yürüyüşe polis saldırısı gerçekleşti ve 4 kişi gözaltına alındı.

“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nın ikinci gününe konuşmacı olarak katılan gazeteci ve KaosGL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Niha+’ya barış umudunun konuşulduğu günlerde 12. Yargı Paketi’nin gündeme getirilmesini bir provakasyon olarak değerlendirdi.

“Yargı paketi Nazi Almanyası’nı anımsatıyor”

Tar’a göre bu yargı paketleri gerçeğe aykırı iftiralardan, insanların teşvik edilerek LGBTİ+ olabileceği ve bu şekilde LGBTİ+ olmanın propagandasının yapılabileceği iddiasından oluşuyor.

KaosGL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar

“LGBTİ+ olmak insanların, doğanın, hayvanların, aslında yaşayan bütün canlıların hayatının en olağan parçalarından biri” diyen Tar, bu paketin bir grubu sırf sahip oldukları özellikleri ifade ettikleri için, başka bir grubu da onların haklarını savunduğu için hapse atmayı hedefleyen bir kuşatma belgesi olduğunu ifade etti:

“Bu paketin hukukla hiçbir ilgisi yok. Benzeştiği yer neresi derseniz, bu açıkçası Nazi Almanya’sının LGBTİ+’ları pembe üçgenlerle damgalayıp toplama kamplarına koymasının 2026 yılında güncellenmiş biçimi.”

“İktidar transların bedenini gasp etmeye çalışıyor”

“Siyasal iktidarın” uzun zamandır toplumu ve bireyi şekillendirme çabalarında LGBTİ+ düşmanlığını bir harç olarak kullandığını söyleyen Tar, bu düşmanlık üzerinden iktidarın kendi otoritesini genişletmeye çalıştığını vurguladı.

Bu yasa paketinin geçmesi durumunda karşılaşılacak tehlikeleri ifade eden Tar, şunları söyledi:

“Açıkçası LGBTİ+ ile ilgili tarafsız bir şekilde ağzını açan herkesin hapse girme riski var. Sadece ağzını açmak da gerekmiyor. Çok muğlak bir ifadeyle eğer ki genel geçer toplumsal cinsiyet normuna uymuyorsanız hapse girme ihtimaliniz var. Aynı zamanda transların uyum süreçlerini düzenlemiyor, bu süreçleri fiilen imkansız hale getiriyor. Yasaklıyor, yasakçı bir paket bu. Bu yasaklamayla translara şunu söylüyor: Sizin bedeniniz hakkındaki tasarruf size ait değildir, devlete aittir. Devlet transların bedenlerini gasp etmeye ve sömürgeleştirmeye çalışıyor.”

“LGBTİ+’da pişer, bütün topluma düşer”

Tar’a göre paketin tam da bir barış umudunun konuşulduğu, çözüm sürecinin gündemde olduğu bir yerde gündeme getirilmesini, barış sürecine bir provokasyon ve sürecin “altını dinamitleyen bir girişim” olarak okumak gerekiyor:

“Şu anda LGBTİ+’lara dönük bu düzenlemeye rıza gösterildiğinde ve bu bir meşruiyet kazandığında, yarın toplumda hiç kimsenin nefes alacak alanı olmayacak. Bunu tarihten de biliyoruz, yakın tarihimizden de biliyoruz. LGBTİ+ yasakları diye başladı, herkese düştü. Yani LGBTİ+’da pişer, bütün topluma düşer gibi bir durum var.”

“LGBTİ+ realitesi tanınmadan barış mümkün değil”

LGBTİ+ hareketinin taleplerinin en başından beri aynı olduğuna değinen Tar, bu taleplerin en temel eşit yurttaşlık talebi, özgürlük ve eşitlik talebi olduğunu söyledi. Tar, bu talepleri somut örneklerle şu şekilde sıraladı:

“Bu talepleri somutlaştırırsak: anayasanın eşitliğini düzenleyen maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin de eklenmesi, nefret cinayetleri ve nefret suçlarına, çalışma hayatı başta olmak üzere birçok alanda ayrımcılığa karşı yasal koruma ve hukuken tanınma. Burada bunun olabilmesi, LGBTİ+ realitesinin olduğu gibi tanınmasından geçiyor.”

Herhangi bir barış sürecinin toplumsal barışa evrilebilmesi ve demokratik topluma ulaşabilmesi için LGBTİ+ realitesinin tanınması gerektiğini ifade eden Tar, “LGBTİ+ realitesi tanınmadığı bir düzlemde demokratik toplum mümkün değil” dedi.

Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinin 90’lardan beri Kürt sorununun çözümünde ve barış, eşitlik, tanınma, hakların verilmesi ve Kürtlerin hukukunun teslim edilmesi konusunda çok net olduğunu hatırlatan Tar, hareketin özgürlük ve eşitliğin sadece bir gruba verildiğinde diğer grupların gerçek anlamda özgür ve eşit olamayacağının farkında olduğunu söyledi. Tar’a göre şu anki süreçte bunun bir benzeri olarak iktidar ve devlet aygıtları düşmanlar ilan ediyor ve süreci tekçiliğe hapsediyor.

“LGBTİ+’lar olarak elimizi taşın altına koyuyoruz”

Tar, buna karşın demokratik topluma inananların ve bunun mücadelesini verenlerin, LGBTİ+’ların ifade ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanması ve LGBTİ+ mücadelesinin önündeki engellerin kaldırılmasının demokratik toplumun önemli bir parçası olduğunu görmesi gerektiğinin altını çizerek dahil olduğu çalışmalardan bahsetti:

“Biz barış sürecinin başlaması ile birlikte geçtiğimiz yıl ‘Barış İçin LGBTİ+ İnisiyatifi’ diye bir inisiyatif kurduk. İki temel hedefimiz var orada. Bu coğrafyada yaşayan LGBTİ+ halklar olarak barış sürecine katkı sağlamayı tarihsel sorumluluğumuz olarak gördüğümüz için barışın toplumsallaşmasında üzerimize düşen rol, LGBTİ+ toplumu içerisinde toplumsal barış için gerekli adımları atmak ve birlikte yaşama kültürünü güçlendirmek. İkincisi ise barış ve çözüm süreçleri, toplumsal cinsiyet ekseni olmadığında başarıya ulaşmayan çözüm süreçleridir. Biz çözüm sürecine LGBTİ+’ların da eşit bir temsille katılması ve savaşın LGBTİ+’lar üzerinde yarattığı tahribatın nasıl tazmin edileceğine dair bir çalışma yürütülmesi, hakikate adalet yüzleşme komisyonlarında LGBTİ+’lara yönelik şiddetin de gündem edilmesi için çalışıyoruz.”

Tar, bunun bir “Biz de varız ve bize bir hakkımızı verin” beyanı olmadığını, aksine LGBTİ+’ların özne olarak “barışın hayata geçebilmesi için elimizi taşın altına koyuyoruz ve sorumluluğumuz neyse yerine getirmeye hazırız” şeklinde bir irade beyanı olduğunu ifade etti.

“Tutuklanmam mücadelemle bağlantılıydı”

Yıldız Tar, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) soruşturması kapsamında gözaltına alınarak 21 Şubat 2025 tarihinde tutuklanmış, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesinin ardından 30 Mayıs 2025 tarihinde tahliye edilmişti. Tar, bu operasyonun çözüm süreci başlamadan önce yapılmış bir provakasyon olduğunu belirterek kendisinin doğrudan hedef seçilmesinin kimliği ve mücadelesinden bağımsız olmadığını aktardı:

“Hem de aile yılında, Türkiye’deki en köklü LGBTİ+ derneklerinden birinin bir parçası ve onun genel yayın yönetmenini almak sembolik bir adım. Bu benim kimliğimden ve mücadelemden ve LGBTİ+ hareketinden bağımsız düşünülemez. Burada LGBTİ+ hareketine bir gözdağı verilmek istendi. İktidar cezaevlerine insanları koyarak korkutmaya çalışıyor ama bu işe yaramıyor. LGBTİ+’lar zaten baskı ve şiddetin her biçimiyle gündelik hayatta o kadar karşı karşıya ki bu yasa geçtiğinde de geçmeden de zaten uyguluyorlar bu arada. Yargı paketi geçmeden de uyguluyorlar. Ceza evlerine atarak bir insanın hakikatini yok edemezsiniz. Hakikat kendine yakacak yer buluyor. Ve biz şerbetliyiz. Doğduğun andan itibaren çok küçük yaşlarda baskı ve şiddetle karşılaşınca bu biraz vızgeliyor, tırıs gidiyor açıkçası.”

Doğan: Erdoğan’ın açıklaması sonrası somut adım bekliyoruz

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, silahların bırakılması ile ilgili süreç için henüz siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak olmadığını kaydederek, Cumhurbaşkanı’nın sürecin temposunun artacağı yönündeki açıklaması için “Biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir” dedi.

Ayşegül Doğan

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 12 Haziran tarihinde, Selimiye Camii Şerifi’nin yeniden ibadete açılması ile ilgili gerçekleştirilen törende yaptığı konuşmada, silahların bırakılması ile ilgili süreç için, “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe kat ettik, inşallah, tempomuzu biraz daha artıracağız” dedi.

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan Niha+’ya yaptığı değerlendirmede, Erdoğan’ın yaptığı açıklamayı önemsediklerini belirterek bunu bir taahhüt olarak gördüklerini kaydetti:

“İktidar cenahından yapılan açıklamaların yanı sıra ülkenin cumhurbaşkanının işt daha dün yaptığı bir açıklama var. Sürecin temposunun hızlanacağını ifade ettiği açıklama. Dolayısıyla biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir. İhtiyaç duyulan somut adımlar ne? Hızlıca bir yasal çerçevenin takvimini oluşturmak, Meclis çalışmalarını ara vermeden bunu konsensüsle Genel Kurula getirmek ve bu yasal çerçeveyi artık oluşturmak.”

“Geçiş hukuku yasası gerekiyor”

Basına ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, PKK’liler ile ilgili olarak bir çerçeve yasa hazırlanıyor ve bu yasa 9 maddeden oluşuyor.

“Henüz bir taslak yok. Siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak yok” diyen Doğan, kendilerinin çalışmalarının olduğunu belirtti:

“Bizim çalışmalarımız var zaten. Hep Türkiye’de demokratik siyaset alanının genişlemesine dönük çalışmalar yapan bir siyasi partiyiz. Bizim programımız var. Komisyonla sunduğumuz rapor var. Sonra komisyondan çıkan bir ortak rapor var. Bu raporun bir konsensüsle çıktığı birtakım eleştirilere, itirazlara, hatta şerhlere rağmen de kamuoyunca biliniyor. Yani yapılması gerekenler çok aşikar. Öyle gizli saklı bilinmeyen bir şey yok. Bizim yaklaşımımızı da yinelemek gerekirse DEM Parti olarak biz teknik bir hukuk yaklaşımıyla değil, sıradan bir yasal düzenleme çalışması olarak değil, çatışmalı bir dönemden kalıcı olarak çatışmaları sonlandırabilecek niteliğe sahip bir geçiş hukuku yasasının oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu da kategorik bir bakış açısı içermeyecek, kategorik bir yaklaşım içermeyecek, kapsayıcı olacak ve bütüncül bir hukuk yaklaşımıyla bir başlangıç adımı gibi düşünelim. Bu önemli bir başlangıç adımı. Sürecin aynasını oluşturacak ve bundan sonra da bir takım yeni düzenlemelerle infaz kanununu düzenlemeye ihtiyaç var. Anayasal bir takım gereklilikleri olan bir süreçten bahsediyoruz.”

“Beklenti silahların tümden devre dışı kalması”

Silahların bırakılması süreci ile ilgili olarak da konuşan DEM Parti sözcüsü Ayşegül Doğan “beklentimiz silahların tümden devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve kalıcı bir biçimde devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve bir takvimin hızla oluşturulması” dedi. Doğan

Abdullah Öcalan’ın yasal çerçeveye ve sürecin hızlanmasına ilişkin son görüşmede İmralı heyeti ile bir takım öneriler paylaştığını ifade ederek şöyle devam etti: “Kamuoyuna açık dolayısıyla yapılması gerekenler aşikar. Aşina olmadığımız ancak deneyimli olduğumuz bir zaman diliminden geçiyoruz. Burada önemli olan bu negatif süreci pozitif bir sürece dönüştürmek ve bundan sonra yasal çerçevelerle birlikte başlayan yeni bir dönemi konuşmak.”

Doğan İmralı Heyeti dışında Abdullah Öcalan ile görüşmek isteyen isimlerle ilgili bir gelişme olup olmadığı sorusuna henüz bir gelişme olmadığını söyledi: “Olması gerekir. Geç kalmış bir çalışma bu. Bizzat Öcalan’ın da kamuoyuna ulaştırmak istediği, doğrudan temas kurmak istediği yönünde mesajları da paylaştık. Yani kendi ifadesi de topluma doğrudan ulaşabilmek. Ve olması gereken de bu. Sürecin doğal ihtiyacıdır. Ana muhatap, baş aktör, çok kritik bir konuda müzakereci pozisyonunda iletişim koşullarının, çalışma koşullarının da bu sürecin hızlanacak temposuna uygun olması gerekir.”

Claude Fable 5 ve Mythos 5’e erişim kapandı

Claude’un geliştiricisi Anthropic, ABD Ticaret Bakanlığı’ndan gelen talep sonrasında yeni duyurduğu yapay zeka modelleri Fable 5 ve Mythos 5’e erişimi tüm kullanıcılar için kapattı.

Foto: Technopat

Yapay zeka şirketi Anthropic, yeni duyurulan yapay zeka modelleri Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5’i Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hükümetinin ihracat kısıtlaması adımının ardından tüm kullanıcılara kapattı. ABD yönetiminin asıl amacının yabancı uyruklu kişilerin bu teknolojilere erişimini engellemek olarak belirtilmesine karşın Anthropic yönetimi, yasal süreçlerde herhangi bir risk almamak adına modelleri herkes için geçici olarak devre dışı bıraktı.

Süreci hızlandıran gelişme, ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in Anthropic CEO’su Dario Amodei’ye gönderdiği uyarı mektubu oldu. Mektupta Ticaret Bakanlığı, Fable 5 ve Mythos 5 modellerinin ABD sınırları dışına çıkarılması, yeniden ihraç edilmesi veya ülke içindeki yabancı uyruklu kişilere devredilmesi işlemlerini lisans şartına bağladı.

Reuters‘ın haberine göre, eş zamanlı olarak Amazon Web Services’ten de tüm bölgelerdeki Anthropic kullanıcılarının model erişimlerini iptal etmesi istenirken şirketin eski nesil diğer modelleri ise bu yasaktan etkilenmedi.

“Jailbreak” iddiası

Yine Reuters‘ın aktardığına göre hükümetin bu ani kararının arkasında siber güvenlik endişeleri yatıyor. Başka bir şirketin, Mythos modelinin güvenlik duvarlarını “jailbreak” yöntemiyle aşmayı başardığını iddia etmesi, Washington’da bu teknolojinin bilgisayar korsanlarına yardım edebileceği korkusuna sebep oldu.

Donald Trump yönetimi, daha en başından beri bu modellerin piyasaya sürülmesini durdurmaya çalışmış ancak başarısız olmuştu. Hatta Trump, yakın bir zaman önce yapay zeka şirketlerinin en güçlü modellerini halka açmadan önce devlet tarafından siber güvenlik testleri yapılmasını talep eden bir başkanlık kararnamesi de imzalamıştı. Yetkililer, “ABD ulusal güvenlik altyapısı bu yeni teknolojilere karşı gerekli savunma güçlendirmelerini tamamlayana kadar” modellerin kullanım dışı kalacağını belirtti.

Bu kararla birlikte Anthropic’in bu modelleri gelecekte yabancı uyruklu kullanıcılara sunabilmesi için artık özel ihracat lisansları alması gerekiyor.

Anthropic: “Endüstri durma noktasına gelir”

Anthropic ise yaptığı açıklamada kararın aşırı olduğunu belirtiyor. Şirket, spesifik ve dar kapsamlı bir potansiyel “jailbreak” bulgusunun, yüz milyonlarca insanın kullandığı bir modeli tamamen piyasadan çekmek için yeterli bir gerekçe olamayacağını savunurken şirket yönetimi, “Eğer hükümetin bu güvenlik standardı yapay zeka endüstrisinin geneline uygulanırsa tüm şirketlerin ileri seviye modelleri piyasaya sürmesi fiilen durma noktasına gelir” uyarısında bulundu.

Anthropic ve Claude Hakkında

Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5, yapay zeka sektöründe faaliyet gösteren Anthropic şirketi tarafından Haziran 2026’da duyurulan gelişmiş yeni nesil yapay zeka modelleridir. Geniş kitlelere sunulmak üzere tasarlanan Fable 5, kullanılabilirlik ve koruma dengesiyle ön plana çıkarken daha dar bir kullanıcı kitlesini hedefleyen Mythos 5 ise yalnızca Project Glasswing adlı özel siber güvenlik ve araştırma programı ortaklarına açılmak üzere geliştirilmişti.

Bunların yanı sıra Claude, Şubat 2026’da ABD’nin İran üzerine gerçekleştirdiği saldırılar sırasında ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından istihbarat değerlendirmesi, hedef tespiti ve savaş senaryolarının simülasyonu için kullanmıştı. Anthropic, daha önce Pentagon ile çalışan veri analizi şirketi Palantir ile ortaklık kurmuştu. İran Savaşı’nın ilk günlerinde ABD’nin Minab’da bir ilkokula düzenlediği ve 120’den fazla çocuğun hayatını kaybettiği saldırı hakkında Anthropic CEO’su Amodei, saldırıda Claude’un veya herhangi bir yapay zekanın tam olarak nasıl bir rol oynadığını bilmediklerini belirtmişti. Amodei ayrıca, sistemin tasarım prensibi gereği nihai kararı her zaman bir insanın verdiğini vurgulamıştı.

Edin Džeko’dan Bosnalı çocuklara mektup

Bosna Hersek’in Dünya Kupası’nda yer almasında büyük katkı sağlayan Edin Džeko, bu akşam 22.00’de oynanacak Kanada-Bosna Hersek müsabakası öncesi ülkesindeki çocuklar için bir mektup kaleme aldı.

Foto: IMAGO/EPA

Ülkesini 2026 FIFA Dünya Kupası’nda temsil edecek Boşnak futbolcu Edin Džeko‘nun, turnuva öncesinde Bosna Hersek’te yaşayan çocuklar için kaleme aldığı ve The Player’s Tribune‘de yayımlanan bu mektubu Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Edin Džeko kimdir?

Bosna-Hersek futbolunun yetiştirdiği en büyük efsanelerden biri olan ve santrfor mevkiinde görev yapan Edin Džeko, kariyeri boyunca Wolfsburg, Manchester City, Roma, Inter ve Fenerbahçe gibi Avrupa’nın önemli kulüplerinde forma giymiştir. Džeko, Avrupa’nın beş büyük liginin üçünde (Bundesliga, Premier Lig ve Serie A) 50 gol barajını aşan tarihteki nadir oyunculardan biridir. Ayrıca Džeko, ülkesinin en popüler ve önde gelen figürlerinden biridir.

Sevgili Bosna Hersek’li çocuklar,

Sizlere tek bir mesajım var:

Hiçbir şey imkânsız değildir.

Hiçbir şey.

Bosnalı olduğumuz için şanslıyız. Bunu sadece hayallerini yaşama fırsatı bulmuş bir insan olarak değil, savaştan sağ kurtulmuş ve çok kolaylıkla bambaşka bir kadere sahip olabilecek bir çocuk olarak söylüyorum.

Sarajevo Kuşatması hakkında konuşmayı pek sevmem ama o günlerin gerçekten nasıl olduğunu anlamanız çok önemli. Kuşatma başladığında henüz altı yaşındaydım. Sirenlerin ilk defa çaldığı, annemin beni kucaklayıp ayakkabılığın arkasına saklandığımız o ânı hatırlıyorum. O, birinci gündü. Bu durum tam dört yıl boyunca sürdü. Neler olup bittiğini tam olarak anlayamıyorduk ama istisnasız her gün dehşet içindeydik. Evimiz yaşamaya devam edemeyeceğimiz kadar tehlikeli bir hâl aldığında, büyükanne ve büyükbabamın evine taşındık. Sanırım yaklaşık 40 metrekarelik bir yerdi. Kuzenler, teyzeler, amcalar derken toplam 15 kişiydik ve hepimiz yerde uyuyorduk.

Monopoly oynardık. Bu oyunu bilir misiniz? Dışarı çıkmak tehlikeliydi çünkü keskin nişancılar şehri kuşatmıştı. Bu yüzden kuzenlerimle balkona yakın bir yerde zemine oturur ve saatlerce oynardık. Siren seslerini ve bombaları duyardık. Bazen yer sarsılır ve Monopoly piyonları dört bir yana saçılırdı.

Ama ne zaman oynasak, oyuna dalıp giderdik. Birkaç dakikalığına da olsa savaşı unuturduk.

Etrafımızdaki dünyanın başımıza yıkıldığını unuturduk.

Sadece bir anlığına da olsa, yalnızca birer çocuk olabilirdik.

Dışarıda futbol oynamayı gerçekten çok istiyorduk. Her gün masum insanların ambulanslara taşındığına şahit oluyorduk. Ama bir çocuğu dört yıl boyunca eve nasıl hapsedebilirsiniz ki? Hapsedemezsiniz. Anne babalarımız da bunun farkındaydı. Ara sıra, ortalık sakin göründüğünde annem dış kapıyı açar, ben de mahalledeki diğer çocuklarla oynamak için dışarı çıkardım.

O kapıyı açtığında yüzündeki o ifadeyi asla unutmayacağım. Dudaklarında hafif bir tebessüm olurdu çünkü beni oyun oynarken göreceği için çok mutlu olurdu. Ama sonra gözlerine bakardım ve bir daha asla geri dönemeyeceğimden ne kadar büyük bir endişe duyduğunu görürdüm.

Foto: Džeko Ailesi

Hepimizin zaman zaman dışarı çıkması gerekiyordu. Sürekli suyumuz tükeniyordu, bu yüzden kovaları kapıp su doldurmak için sokakların birinde sıraya girmemiz gerekiyordu. Asansörler çalışmıyordu. Elektrik yoktu. Bu yüzden yürüyorduk. Üçüncü kat… Dördüncü kat… Çıkılacak altı kat daha… Sarajevo’nun en formda çocuğu ben olmalıydım.

Yemek bulmak da ayrı bir mücadeleydi. Anne babalarımız bunun için hayatlarını tehlikeye atıyordu. Ancak bazen gökyüzünden, sanki sihirli bir dokunuşla, yiyecek dolu kutular düşerdi. Biz onlara beslenme çantalarımız derdik. Nereden geldiklerini bilmezdik, umurumuzda da değildi. Bunlar askeri kumanyalardı. Bize göre tatları inanılmazdı. Her gün aynı şeyleri yediğinizde, fıstık ezmesi gökyüzünden gelen bir lütuf gibi hissettiriyordu.

Sonuçta hayatta kaldık. Geriye dönüp baktığımda, ne kadar güçlü olduğumuza hayret ediyorum. Biz sadece küçük çocuklardık. Ancak savaşın hiçbir anlamı yoktu. Onca masum insan öldürüldü, peki ne için?

Para için. Güç için. Ego için.

Hiç uğruna.

Bugün haberlerde savaş gördüğümde midem bulanıyor. Bunu hiçbir yerde görmek istemiyorum. Nedendir bilinmez, yetişkinler asla ders almıyor.

Foto: Kevin Weaver/Hulton Archive/Getty Images

Kuşatma sona erdiğinde neredeyse 10 yaşındaydım.

Futbolcu olmak gibi bir planım yoktu. Bu, o kadar imkânsız görünüyordu ki hayalini bile kuramıyordum. Anlayacağınız, her şey yerle bir olmuştu. Bugün orada gördüğünüz çim sahalar tamamen yanıp kül olmuştu. Futbol oynamaya sadece sevdiğim için devam ettim. İlk birkaç ay antrenman yapmam için babam beni bir okulun spor salonuna götürürdü. Sonunda zemini temizlediler ve bu kavrulmuş toprak sahalara beyaz çizgiler çizmeye başladılar.

O zamanlar babamın işi pasta ve ekmek dağıtmaktı ama ilk kulübüme imza attığımda, beni antrenmana götürmek için işine ara verirdi. Yolda bana, nereli olduklarına veya ne iş yaptıklarına bakmaksızın insanlara karşı nazik olmamı ve herkese eşit davranmamı söylerdi. Bunu asla unutmadım. Babam alt liglerde futbol oynamıştı ve o benim kahramanımdı. Arabadan her indiğimde elime bir muz tutuşturur ve “İyi şanslar oğlum” derdi.

Hafta sonları birlikte televizyonda futbol izlerdik. (Bu, annemle her gün izlediğimiz Meksika pembe dizilerine verdiğim nadir molalardandı.) O zamanlar Serie A en iyi ligdi. AC Milan’ın forveti Shevchenko’yu duydunuz mu? “Sheva“ya bayılırdım. İtalya’yı çok severdim. Bana dünyanın öbür ucundaki masalsı bir diyar gibi gelirdi. Orada futbol oynamayı hayal bile edemezdim. Fazlasıyla gerçek dışı geliyordu. Tek umudum kulübüm Željezničar‘ın A takımında oynamaktı. Hatta antrenörlerimden biri, sarışın olduğum ve çok gol attığım için bana Sheva demeye başlamıştı. Ben de içimden, “Eh, neden olmasın” diyordum.

Sonra bir gün, 19 yaşındayken başka bir antrenör çıkageldi ve beni Çek Cumhuriyeti’ne götürmek istediğini söyledi. Bosna’dan ayrılmak istemiyordum ama bana, hayallerimi gerçekleştirme şansımın orada daha yüksek olacağını söyledi. Dürüst olmak gerekirse hayalimin ne olduğunu bile bilmiyordum. Sadece daha iyi olmak istiyordum. Kendime inancım tamdı. Bedenimin en güçlü kısmı zihnimdi. Teplice’ye gittiğimde kendi kendime, “Edin, bu adamlardan daha fazla çalışmalısın, yoksa seni geri gönderirler” dedim.

Beni 25 bin avroya transfer etmişlerdi.

Yaklaşık iki yıl sonra Wolfsburg’a imza attım. Milan’la oynadığımız maçta formamı Sheva ile değiştirdim.

Ardından Manchester City beni 37 milyona transfer etti.

Sonra Roma’ya gittim.

Savaşın içinde büyüdüm. Ve birdenbire bir peri masalını yaşarken buldum kendimi.

Hiçbir şey asla imkânsız değildir.

Bosna’yı Dünya Kupası’na götürmek bile.

2014’ü hatırlıyor musunuz? Çoğunuz muhtemelen henüz doğmamıştınız. Ancak ilk Dünya Kupamıza katılmaya hak kazandığımızda, bu hayatımızın en güzel günüydü.

Belirleyici olan eleme maçını Litvanya’daki o eski stadyumda oynadığımızı ve hakem bitiş düdüğünü çaldığında bir grup Bosnalının sahaya girmek için duvarlardan atlamaya başladığını hatırlıyorum. Ancak duvarlar neredeyse iki metre yüksekliğindeydi ve beton zemine atlamak zorundaydılar. Arkamı dönüp hepsinin bize doğru koştuğunu gördüğümü ve “Aman Tanrım, bu adamlar çıldırmış” diye düşündüğümü anımsıyorum.

Sonra diğerlerinden biraz daha yavaş koşan bir adam gördüm. Gözlerinde yaşlarla, aksayarak bana doğru geliyordu.

O, babamdı.

Baba, ne oldu?” diye sordum.

Atlarken ayağımı incittim. Ama merak etme. Şu an hiçbir acı hissetmiyorum!” dedi.

Sadece sarıldık ve ağladık.

Ne yazık ki Brezilya’da şans yanımızda değildi. Siz bunu hatırlamazsınız ama Nijerya’ya karşı nizami olan ve geçerli sayılması gereken bir gol atmıştım. O günlerde VAR yoktu, bu yüzden gruptan çıkamadık. Ama en azından küçük ülkemiz, Maracanã’da oynama fırsatı buldu. En azından dünyaya kim olduğumuzu gösterdik.

Ve şimdi geri döndük.

Foto: Elvis Barukcic/AFP via Getty Image

Komik olan ne biliyor musunuz? Mart ayında 40 yaşına girdim ve hâlâ kutlama yapmadım. Ben bir Müslümanım ve o sıralar Ramazan ayıydı. Sonrasında da Galler ve İtalya’ya karşı halletmemiz gereken bazı işlerimiz vardı. Ben de, “Tamam, benim partim bu olacak” diye düşündüm.

Galler karşısında 1-0 gerideyken skorborda baktığım o anı hatırlıyorum.

85:00…

Panik…

Zamanımız tükeniyordu.

Derken bir korner kazandık, ufak tefek bir adam beni tutuyordu ve içimden “Oh, harika!” dedim. Topu ağlara yolladım ve tam kutlama yaparken, kariyerim boyunca dört kez penaltı atışlarına kaldığımı hatırladım. Hepsini kaybetmiştim.

Neyse ki gençlerimiz nasıl penaltı atılacağını biliyor. Biz tecrübeliler gibi her şeyi gereğinden fazla düşünmüyorlar.

Zenica’da İtalya’ya karşı oynadığımızda Donnarumma’dan çok korkmuştum. Biliyorsunuz, kendisi oldukça iri biri. Dürüst olmak gerekirse seri penaltı atışlarında ona gol atabilir miydim emin değilim ama uzatmaların son dakikasında sağ omzumu incittim ve oyundan çıkmak zorunda kaldım. İlk penaltımızı aslında izleyemedim çünkü sağlık görevlimiz hâlâ kolumu göğsüme bantlamakla meşguldü. Yedek kulübesinde oturuyordum ve tüm antrenörler görüş açımı kapatıyordu. Top ağlarla buluştuğunda tribünlerin kükreyişini duydum ve şöyle düşündüm:

Biliyor musunuz? Belki de böylesi uğur getiriyordur. İzlemeyeceğim. İzleyemem. Sadece taraftarı dinleyeyim. Sadece kendi insanımı dinleyeyim.

Sonra İtalya penaltı kaçırdı. Çıkan ses o kadar yüksekti ki…

Bir tane daha kaçırdıklarında ses adeta çıldırtıcıydı. Sadece dua ediyor, durmadan dua ediyordum. Tek görebildiğim antrenörlerimizin sırtıydı.

Sonra Esmir (Bajraktarević) kader penaltısını kullanmak için topun başına geçtiğinde, teknik direktörümüz arkasını döndü ve “Ben de izleyemeyeceğim” dedi.

Yanıma geldi ve bana sımsıkı sarıldı. Kafalarımızı birbirine yasladık, gözlerimizi kapattık ve sadece dinledik…

Ve sonra o güne dek duyduğumuz en tuhaf sesi duyduk:

Esmir’in topa vuruş sesini duyduk.

Tribünlerden bir, “Ahhhhhhh…” sesi yükseldi.

Gigi (Donnarumma) parmaklarının ucuyla topa dokunmuştu.

Tribünlerden bu kez “Ohhhhhh…” sesi koptu.

Stadyum bir anlığına sessizliğe büründü. Hayatımdaki en uzun milisaniyeydi.

Ve sonra… bir patlama.

Çığlıklar, meşaleler, duman ve havai fişekler. Havalara sıçrayan insanlar. Tüm yedek kulübemiz sahaya fırladı. Teknik direktörüme daha da sıkı sarıldım, gökyüzüne baktım ve ardından hayatımın en büyük çığlığını attım.

AAAAAAAAAAAAAAHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHH!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Tam 20 saniye boyunca bu şekilde bağırdım.

Küçük ülkemiz yeniden Dünya Kupası’na gidiyordu.

Foto: Image Photo Agency/Getty Images

Buraya ulaşmak hiçbir zaman kolay olmadı. 40 yaşındayken, ertesi sabah sırtınız ağrıdan bağırırken ve yeniden ağrı kesicilere uzanmak zorunda kaldığınızda da hâlâ kolay değil. Ama bedenim her pes etmek istediğinde; kaçırdığım tüm o partileri, ailemden uzakta geçirdiğim onca ayı, arkadaşlarım bir plajda kokteyllerini yudumlarken benim turnuvalara adadığım tüm o yaz tatillerini hatırlıyorum. Zihinsel olarak çok zorlayıcı. Eleştiriler hâlâ canımı yakıyor. Ama sahaya adım attığımda, midemde uçuşan kelebekler ve gözlerimdeki o parıltıyla kendimi hâlâ bir çocuk gibi, tıpkı sizlerden biri gibi hissediyorum.

Ve her defasında aynı sonuca varıyorum.

Buna değer.

Yaşanan her şeye.

Kötü anlar yaşanmadan, iyi anlar asla gelmez.

İtalya’yı yendiğimizde, Serie A’da birlikte oynadığım bazı arkadaşlarımı görmek için yanlarına gittim. Ardından tribündeki ailemi bulmaya gittim. Eşimi öptüm. Anne babama sarıldım. Onlar olmasaydı, bunların hiçbiri gerçekleşmezdi.

O gece, sırf Zenica’da olmak bile inanılmazdı. Bosna’dan ne kadar uzak kalırsam, o kadar çok sevmeye devam ediyorum. Tam 20 yıl oldu. Bunun dokuzu İtalya’da geçti. Çocuklarım Roma’da doğdu. Orası hâlâ benim ikinci evim. Ama Sarajevo’da anne babamı her ziyaret ettiğimde, annem yemek yaparken ve hepimiz bir aradayken hissettiğim mutluluğun tarifi yok. Bu formayı giydiğimde kalbim bir başka atıyor.

Ben kendi insanım için oynuyorum. Sarajevo sokaklarındaki çocuklar için oynuyorum. Birileri hâlâ bizi birbirimizden koparmaya çalışsa da ülkemizi böylesine güzel kılan tüm o farklı kültürler ve inançlar için oynuyorum.

Asla başaramayacaklar.

Benim sayemde değil. Yetişkinler sayesinde de değil. Biz asla ders almayız. Bu, siz çocukların sayesinde… Sizler hiç değişmiyorsunuz.

O yüzden bana son bir iyilik yapın, anlaştık mı?

İster Sarajevo’da, ister Roma’da, ister St. Louis’de yaşayın… İster Müslüman, ister Yahudi, ister Katolik veya Ortodoks olun…

Nereden geldiğinizi asla unutmayın.

Siz Bosnalısınız. Dünya, ayaklarınızın altında.

Hepinizi çok seviyorum.

En içten sevgilerimle,

– Edin

Hatimoğulları: Temmuz ayında bir yasa çıkmasını herkes bekliyor

Tülay Hatimoğulları, Eylül ayı içerisinde kongre yapacaklarını belirterek Meclis’e gelmesi beklenen yasa ile ilgili olarak “Cumhurbaşkanı yasanın Meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz” dedi.

Foto: Evrim Kepenek/bianet

Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında bir süredir gerçekleşen görüşmelerin ardından kendisini fesh eden PKK’nin silah bırakma sürecini yönetecek ve PKK’lilerin geri dönüş süreci ile ilgili atılacak adımları belirleyecek yasal düzenlemelerin Meclis tatile girmeden, Temmuz ayı içerisinde gündeme gelmesi bekleniyor.

İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve iki gün sürecek olan “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” Konferansı’na katılan Halkların Eşitlik ve Demokratik Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, PKK’nin silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının Türkiye siyaseti için büyük bir değişim doğuracağını kaydetti. Hatimoğulları, söz konusu yasal düzenlemeye ve DEM Parti’nin önümüzdeki dönem gerçekleşmesi beklenen kongresine dair Niha+’ya konuştu.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları

“Sayın Öcalan bir yol haritası ortaya koydu”

Herkes tarafından uzun bir süredir temmuz ayında bir “çerçeve” yasanın çıkmasının beklendiğini belirten Hatimoğulları, DEM Parti heyeti İmralı’ya gittiğinde Abdullah Öcalan’ın konuya ilişkin bir yol haritası ortaya koyduğunu fakat devlet tarafından bu durumu hızlandırmaya dair atılan bir adım daha olmadığını ifade etti.

Hatimoğulları’na göre, en acil adım çerçeve yasaların acilen çıkması ve iktidar çevresi tarafından yasanın çıkacağına ilişkin paylaşılan bilgilerin doğru olması:

“Bu konuda iktidarın uzunca bir zamandır yasayla ilgili bir sürünceme hali, bir oyalama hali zaten dikkatlerden kaçmıyor. En son Cumhurbaşkanı yasanın meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz. Bu sözlere rağmen yine bir oyalama halinin ortaya çıkması barış sürecinin olacağına dair inancı kaybettiriyor adım atılmadığı için.”

“Yasa ‘gelecek mi gelmeyecek mi’ sorusuna sıkıştı”

Hatimoğulları, sürece ilişkin söylenenlerin devlet tarafının içindeki bir çelişki olarak dışarı yansıdığını vurguladı ve “İktidar, devlet ya da İmralı’daki görüşmeler tarafından bu yasanın çıkacağına dair bazı olumlu mesajlar verilirken bir yandan hükümet adına konuşan bazı isimlere baktığımızda gündemlerinde öyle bir şeyin olmadığını ifade ediyorlar ve bu eş zamanlı oluyor” dedi.

Bunun çelişkili mi yoksa danışıklı mı olduğunu pratiklere göre anlayacaklarını söyleyen Hatimoğulları, meclisin normal şartlarda 15 Temmuz’da kapandığını hatırlattı.

Hatimoğulları, beklenen yasal düzenlemenin “gelecek mi gelmeyecek mi” tartışmasına sıkıştığını dile getirerek içeriğin de en az zamanlama kadar önemli olduğunu belirtti.

“Yasanın ‘kök yasa’ şeklinde çıkması bekleniyor”

Hatimoğulları’na göre yasa, silahsızlanma sürecinin inşasına katkı sunacak ve silah bırakan kişilerin Türkiye’de demokratik siyasete katılımını ve demokratik entegrasyonunu sağlayacak nitelikte olmalı. Bir “kök yasa” şeklinde çıkması beklenen düzenlemenin ihtiyaca göre daha sonra çoklu yasalarla genişletilebileceğini belirten Hatimoğulları, ancak şu aşamada kategori ayrımı yapmaksızın bütün silahlı kesimleri kapsayacak bir yasanın beklendiğini vurguladı:

“Bu yasal düzenlemede silahı bırakan insanların Türkiye’de demokratik siyasete katılım ve demokratik entegrasyon sürecinin bir parçası olması bekleniyor. Bu yasa bütün bunları anlatabilmeli ve bütün bunlara yol açmalı. Bütün demokrasi güçleri ve toplum bunu bekliyor. Ve yasanın hukuki sonuç doğuracak bir mahiyette çıkması. Bu yasa çıktıktan sonra cezaevlerindeki siyasi mahkûmların yurt dışında Avrupa’daki diasporadaki siyasetçilerin dağda silah bırakarak demokratik siyasete yapılmak isteyen bütün kesimleri kapsayacak bir yasa olmalı ve somut sonuç doğurmalı.”

Kongre Ortadoğu’daki dönüşümleri göğüslemeli”

DEM Parti’nin “yeniden yapılanma” süreci kapsamında planladığı kongrenin yaklaşık olarak bu yılki eylül ayının 3. haftası gerçekleştireceğini söyleyen Hatimoğulları, kongrenin eylül ayının üçüncü haftasında gerçekleştirileceğini açıkladı. Dünyada ve Ortadoğu’da yaşanan değişim ve dönüşümleri göğüsleyebilecek bir kongre hedeflediklerini belirtti.

Hatimoğulları, PKK’nin Türkiye’de silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının, Türkiye siyaseti açısından 50 yıl sonra büyük bir değişim ve dönüşüm yaratacağını söyleyerek “Bu değişim ve dönüşümün içinde yani Türkiye’de yaşanan gelişmelere bakmalıyız” dedi.

Kongrede barış, yoksulluk ve kadına şiddet konuşulacak

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemli bir gelişme olduğunu vurgulayan Hatimoğulları, bu gelişmeyi daha güçlü karşılayabilecek bir toplumsal ayağın örgütlenmesi için hem bu konuyu hem de birçok toplumsal sorunu kongrede konuşacaklarını söyledi:

“Kongrede barışı toplumsallaştırmak, farklı kesimlerce sahiplenilmesini sağlamak için ne yapabileceğimizi konuşacağız. İkinci olarak Türkiye’de 50 milyonun üzerinde insan açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalıyor. Biz Türkiye’de yaşanan işsizlik, yoksulluk, açlık, barınama, asgari ücretin hiçleştiği bir yerde bu sorunları görmezden gelerek siyaset yapmadık, yapmayacağız. Dolayısıyla bu kongremizde Türkiye’deki işçi sınıfı, işsizler, yoksullar, güvencesiz çalışanlar, ev emekçisi kadınlar… Bütün bu kesimlerin sorunlarını nasıl önleyebiliriz, parti olarak bu çalışmalara daha güçlü bir şekilde nasıl girebiliriz? Bunları konuşup tartışacağız.”

Devlet ve çeteler eliyle kadına yönelik şiddetin ve katliamların Türkiye’de arttığına dikkat çeken Hatimoğulları, özellikle Dersim’de yaşanan ve Gülistan Doku örneğiyle gündeme gelen kadın katliamlarının da altını çizdi. Kadın meclisinin güçlendirilmesi ve Türk kadın hareketi ile feministlerle daha güçlü bir ittifak kurulması konularının da kongre gündeminde yer alacağını söyledi:

“Bütün bunlara karşı biz kadınlar olarak daha güçlü, kadın meclisimizi nasıl daha güçlü bir hale getirmek ve birlikten parti olarak bunları konuşacağız. Hem Türk kadın hareketiyle hem Türkiye’deki feministlerle kadın hareketiyle nasıl daha güçlü bir ittifakı geliştirebileceğimizi konuşacağız.”

Gençlik ve ekoloji de temel başlıklardan biri

Hatimoğulları, kongrenin en temel konularından birinin gençliğin geleceksizliği ve umutsuzluğu olduğunu ifade ederek yaşanan beyin göçlerine dikkat çekti:

“Eskiden emek göçü oluyordu ya da siyasi gerekçelerle insanlar göç ediyordu. Şimdi Türkiye’de mutsuz ve özgür olmadığı için gençler rotasını Avrupa’ya kuruyor. Bu bakımdan Türkiye’de gençlerin doğdukları kentlerde, doğdukları ülkede yaşayıp barınabilecekleri projeleri geliştirmek zorundayız.”

Son olarak ekolojik yıkıma karşı mücadeleye değinen Hatimoğulları, Türkiye’deki ekoloji hareketinin kent kent örgütlenmelerle önemli adımlar attığını ancak bu direnişlerin yeterli olmadığını söyledi ve DEM Parti olarak ekoloji hareketinin güçlenmesine nasıl katkı sunabileceklerini kongrede tartışacaklarının altını çizdi.

LGBTİ+ gazeteciler: “Sahada ilk müdahale bize geliyor”

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik ve freelance gazeteci İbrahim Türk, LGBTİ+ gazetecilerin sahada ve birçok alanda mesleklerini gerçekleştirirken neler yaşadığını anlattı: “Fobiye maruz kalsam da haber yapmaktan vazgeçmeyeceğim.”

Fotoğraf: pexel.com

Onur ayı, LGBTİ+’ların, kimlikleriyle beraber maruz bırakıldıkları şiddeti ve ayrımcılığı görünür kıldığı bir ay. Onur ayı başta olmak üzere her zaman birçok toplumsal olayı ve LGBTİ+’ların başından geçenleri görünür kılanlardan birisi de LGBTİ+ gazetecilerin ta kendisi.

Türkiye’deki gazeteciler ekonomik güvencesizlikten polis şiddetine, sansürden işsizliğe kadar çok sayıda sorunla karşı karşıyayken LGBTİ+ gazeteciler için bu sorunlara bir de cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık da ekleniyor. Geçen sene Şubat ayında, Türkiye’nin en büyük ve en eski LGBTİ+ haber platformu Kaos GL’nin Genel Yayın Yönetmeni ve LGBTİ+ hakları savunucusu Yıldız Tar’ın tutuklanması da bu durumun somut örneklerinden biri olmuştu. Sahada ise haber takibindeyken polislerin hedefi haline gelen, kimi zaman iş başvurularında “görünmeyen” LGBTİ+ gazeteciler, aynı zamanda güvenlik sebebiyle kimliklerini gizlemek zorunda kalıyor.

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik ve freelance gazeteci İbrahim Türk, Niha+’ya sahada karşılaştıkları ayrımcılıklardan ve meslek örgütlerinden beklentilerinden bahsetti.

Çelik: “LGBTİ+ gazeteciler ‘katmerli ayrımcılık’ yaşıyor”

Bütün gazetecilerin hali hazırda ekonomik ve mesleki sorunlarla karşı karşıya olduğunu belirten gazeteci Yusuf Çelik, lubunya gazetecilerin ise sahada “katmerli ayrımcılık” yaşadığını ifade etti. Polislerden, yaşça büyük erkek meslektaşlardan ve haber kaynaklarından ayrımcı tutumlarla karşılaştıklarını söyleyen Çelik, görünmez hissettirildikleri birçok an yaşadıklarını anlattı.

Bağımsız gazeteci Yusuf Çelik

Polis şiddetinin tüm gazeteciler için ortak bir sorun olduğunu belirten Çelik, LGBTİ+ gazeteciler açısından bunun daha ağır sonuçlar doğurabildiğini söyledi. Çelik, “Olası bir şiddet gelecekse ve olası bir müdahale olacaksa da bu müdahale ilk yine bize, LGBTİ+ ve kadın gazetecilere geliyor” diye konuştu.

31 Mayıs 2026’daki Taksim’de düzenlenen gezi anmasına ilişkin bir örnek paylaşan Çelik bir polis memurunun doğrudan kendisini hedef aldığını hatırlattı. Çelik, “Orada birçok gazeteci varken polis tutup benim kolumu çekip beni uzaklaştırmaya çalıştı. Meslektaşlarımız müdahale ederek ‘Neden bir gazeteciye dokunuyorsunuz?’ diye tepki gösterdi” dedi.

Dersim’de 25 Temmuz 2025 tarihinde gözaltına alındığı süreçte de lubunya kimliği üzerinden baskıyla karşılaştığını söyleyen Çelik, polislerin kendisine haber yapmaktan vazgeçmesini ima eden konuşmalar yaptığını aktardı. Çelik, “Bana, ‘Bulunduğun yerde durmasan mı? Bu tür haberler yapmasan mı?’ gibi aslında bir dizi ajanlaştırma dayatması söz konusu oldu” ifadelerini kullandı.

1 Mayıs 2026’da yaşadığı gözaltı deneyimine de değinen Çelik, şunları söyledi:

“Ortada herhangi bir durum söz konusu değilken eylemler dağılmışken ‘Kaydını kapat, alıyoruz seni’ denilerek gözaltına alındım. Ben bunları sadece gazeteciliğimle açıklayamıyorum. Çünkü diğer meslektaşlarımın maruz kalmadığı birçok şeye maruz kalıyorum ve bence bu benim lubunya kimliğimle de çok içkin. Bunun yanı sıra sahada iş yapamadığımız için, gözaltına alındığımız için o gün bir kazanç elde edemeden eve dönüyoruz günün sonunda ve bu bizi ekonomik anlamda da zorluyor. Buna benzer bir dizi ihlallere ve zorluklara maruz kalıyoruz aslında.”

“Söylenmeyen ‘ama’lar var”

Yusuf Çelik kimliği nedeniyle iş bulmakta da zorluk yaşadığını belirterek yaklaşık 6-7 aydır işsiz olduğunu söyledi:

“İş aradığım dönem bazı kurumlarla veya gazetecilerle konuşmama rağmen süreçlerin ‘söylenmeyen ama’lar’ sebebiyle sonuçsuz kaldı. Gazeteciliğimi seviyorlar, sahada yaptığım işi biliyorlar ve takdir ediyorlar. Ama çalışmam gerekiyor, iş arama sürecinde herkes bir adım geri atıyor. Orada söylenmeyen ‘amalar’ var. ‘Ama sen lubunya gazetecisin’, ‘ama sen aktivistsin’, ‘ama sen gazetecilikle lubunyalığı ayıramıyorsun’… Bunlar çoğu zaman dile getirilmese de o ‘ama’ları hissediyorum. Normal şartlarda sahada olan, haber takibi yapan, yaptıkları haberleri gönüllü bir şekilde kurumlarla paylaşan birisinin bu kadar süre işsiz kalmasının başka bir açıklaması olamaz…”

“Fobiye maruz kalsam da haberden vazgeçmeyeceğim”

Çelik, LGBTİ+ haberlerinde doğrudan sansürle karşılaşmasa da birçok kez haber takibinden uzak tutulduğunu anlattı. Şehir dışındaki görevler ve işçi grevleri gibi haberlerde görevlendirilmediğini belirten Çelik, bunun gerekçesinin çoğu zaman “başına bir şey gelebileceği” yönündeki kaygılar olduğunu söyledi:

“Sen gidersen fobiye maruz kalırsın, zorlanırsın deniliyor. Ama bunu söyleyen kişi aslında bana o anda fobi uygulamış oluyor. Her ne kadar aktivist bir kişilikte toplamış olsam da onları sahaya çıktığım zaman gazeteci Yusuf olarak çıkıyorum. LGBTİ+ sonradan geliyor. İlk defa sahaya çıkmıyoruz. Son defa da çıkışımız olmayacak bu. Kitleden de bir fobiye maruz kalabilirim. Bu çok anlaşılır çünkü kadın gazeteciler de bunu yaşıyor. Haber yapmaktan vazgeçmiyor. Ben de vazgeçmeyeceğim.”

Bu duruma ek olarak kadın ve LGBTİ+ gazetecilere ekonomi haberleri gibi haberler yaptırmadıklarını hatırlatan Çelik, günün sonunda bu öznelere “aptal muamelesi” yapıldığını ve bu sebeple bağımsız gazeteciliğe devam ettiğini belirtti.

Çelik’e göre, ayrımcılık evden çıktığı andan itibaren başlıyor:

“Giyimimden yürüyüşüme, konuşmama kadar her şeye bir cinsiyet atfediliyor. Bazen LGBTİ+, bazen top, bazen ibne gazeteci oluyorum onların gözünde. Bazı polisler bana ‘Bu ibne gazeteci değil mi?’ şeklinde hedef alıyor ya da sosyal medyada da düzenli olarak linç kampanyalarıyla karşı karşıya kaldığını söyledi. Özellikle son dönemde çeşitli haberlerin ardından HIV üzerinden hedef gösteriliyorum. Hem sahada hem evde hem sosyal medyada mücadele etmek durumunda kalıyoruz”

“Örgütlenebileceğimiz güçlü yapılar yok”

LGBTİ+ gazetecilerin dayanışma ağları konusunda ciddi eksiklikler bulunduğunu söyleyen Çelik, Ankara’da yapılan bazı toplantılarda bu sorunların tartışıldığını ancak bunun kalıcı bir örgütlenmeye dönüşmediğini belirtti.

Meslek örgütleri ve sendikaların çalışmalarını da değerlendiren Çelik’e göre özellikle bağımsız ve freelance çalışan gazeteciler sendikal haklara erişimde ciddi sorunlar yaşıyor:

“Şu an işsizim ve sigorta kaydım olmadığı için doğrudan gidip bir sendikaya üye olamıyorum. Örgütlenemiyorum. Bağımsız gazeteciler ve freelance çalışanlar sendikal haklarına erişemedikleri gibi sendikaların kapısından da giremiyorlar. İlk önce sahadaki LGBT gazetecileri güçlendirelim. Sahadaki gazetecileri güçlendirelim.”

Sendikaların LGBTİ+ gazetecilere yönelik atölyeler ve onları koruyan ekipman desteği sunabileceğini söyleyen Çelik, “Artık LGBTİ+’lar bir gerçek. Dünden daha görünürler, yarın daha da görünür olacaklar. Bu noktada kurumların ve sendikaların da kendilerini dönüştürmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

“Hikayelerimizi kendileri anlatmalıyız”

Gazeteciliğe yeni başlayan LGBTİ+ gençlere de seslenen Çelik, mümkün olduğunca sahada bulunmalarını ve haber üretmeye devam etmelerini önerdi.

“Bir LGBTİ+ haberi varsa onu önce lubunya gazeteci yapsın. Çünkü o sorunu en iyi o bilir” diyen Çelik, genç gazetecilerin maruz kalacakları ayrımcılığın onları meslekten uzaklaştırmaması gerektiğini söyledi.

Çelik, sözlerini şöyle tamamladı:

“Benim gazeteciliğim de sorgulandı, hala da sorgulanıyor. Bununla mücadele edeceksin. Daha çok iş yapacaksın. Daha çok iş yaptıkça seni yok sayanlar geri adım atmak zorunda kalacak. Biz LGBTİ+ gazeteciler mücadelemizi her alanda sürdürdüğümüz gibi mesleğimizde de sürdürmek zorundayız. Fobi bitmez belki ama mücadele de bitmez.”

Türk: “Bazı haberlerde kimliğimi gizlemek zorunda kalıyorum

Ankara’da yaşayan freelance gazeteci İbrahim Türk ise , gazetecilik kariyerine 2021 yılında foto muhabiri olarak başladığını, bugün ise farklı ulusal ve uluslararası medya kuruluşları için çalıştığını söyledi.

Freelance gazeteci İbrahim Türk

Gazetecilik ile cinsel kimliğin sürekli yan yana anılmasına mesafeli yaklaştığını belirten Türk, “Ben gazeteciyim ve lubunyayım. Gazetecilik bir iş, lubunyalık ise bir kimlik. Bu ikisinin sürekli birlikte anılması bana biraz garip geliyor” dedi.

Sahada karşılaştığı en büyük sorunlardan birinin bazı haber takiplerinde lubunya kimliğini gizlemek zorunda kalması olduğunu aktaran İbrahim, bazı haberlerde kendisini koruyabilmek için kimliğini gizlemek zorunda kaldığını söyledi. Özellikle İslamcı ve radikal sağ grupların etkinliklerinde tedirginlik yaşadığını ifade eden İbrahim, haber takibi sırasında güvenlik amacıyla farklı yöntemlere başvurduğunu anlattı.

“İnsanlarla iletişim kurarken çalıştığın kuruma Anadolu Ajansı demek zorunda kalıyorsun ki seni dövmesin. Çünkü dayak yiyen arkadaşlarımız oldu. Gökkuşağı renklerinde hiçbir şey giymemen gerekiyor. İnsanlara mümkün olduğunca nötr yaklaşmaya çalışıyorsun ki önyargısız cevaplar alabilesin”

Bunun her zaman olumsuz sonuçlar doğurmadığını da vurgulayan İbrahim, sol ve demokrat çevrelerde ise lubunya kimliğinin iletişimi kolaylaştırabildiğini söyleyerek “Sol çevrelerde bazen bütün kapılar açılabiliyor. İnsanlar daha rahat iletişim kuruyor, daha hızlı güven ilişkisi oluşabiliyor” dedi.

“Tüm şartları sağlıyordum ama işe alınmadım”

Meslek hayatında doğrudan “Bu habere gitme” ya da “Bu işi yapma” şeklinde bir engelle karşılaşmasa da bazı iş başvurularında ve çalıştığı kurumlarda kimliğinin sorun yaratabileceğini düşündüğünü söyledi. Şu an çalıştığı kurumlarda ise böyle bir sorun yaşamadığını ifade etti.

İşsiz kaldığı dönemde bazı medya kuruluşlarına başvurduğunu ancak geri dönüş alamadığını söyleyen İbrahim, “Tüm şartları sağlıyordum ama kabul edilmedim” diye konuştu.

“Polis şiddetine maruz kaldım”

Sahada fiziksel şiddetle de karşılaştığını anlatan İbrahim, şiddet deneyimlerinden birini 11. Yargı Paketi protestolarında yaşadığını söyledi.

Protestolar esnasında ne yaşadığını anlatan Türk, “Polisler tarafından boğazlandım. Bir Trans gacı kurtardı beni, o müdahale etmese daha kötü sonuçlar doğabilirdi” dedi.

Polislerin çoğu zaman kendisini tanıdığını söyleyen İbrahim, buna rağmen şiddete maruz kaldığını ifade ederek “Kimliğimi bilmeme ihtimalleri yoktu. Buna rağmen saldırdılar” dedi.

“Önce birbirimizi korumayı öğrenmeliyiz”

Meslek örgütlerinin ve sendikaların LGBTİ+ gazetecilere yönelik çalışmalarını yetersiz bulduğunu söyleyen İbrahim, bazı sendikal girişimlerden haberdar olduğunu belirterek yine de sahada çalışan gazetecilerle yeterince temas kurulmadığını savundu.

Türk, LGBTİ+ gazetecilerin karşılaştığı sorunların çözümü için öncelikle dayanışma ağlarının güçlendirilmesi için önce gazetecilerin birbirine sahip çıkması gerektiğini açıkladı:

“Daha fazla kuir gazeteciye destek olmalıyız, daha fazla kuir olmalı. Birbirimizi desteklemiyoruz. Yapmamız gereken aslında ilk önce kendimizi kollamak. Önce birbirimizi korumayı öğrenmemiz gerekiyor. Biz birbirimizi kollasak aslında hiçbir örgüte ihtiyacımız olmayacak. Veya bu sayede örgütlere ne yapmaları gerektiğini söyleyebileceğiz ama şu an hem örgütler hem de gazeteciler kendileri daha fazla nasıl fon alabilir, daha fazla nasıl yükselebilir derdinde, bu yüzden de kimsenin umurunda değil.”

“Gazetecilik gazeteciliktir”

Türk, gazetecilik mesleğinin giderek fazla sayıda sıfatla tanımlandığını düşündüğünü söyledi:

“Gazetecilik gazeteciliktir. Muhalif gazetecilik, lubunya gazeteciliği gibi tanımlamalar bana çok doğru gelmiyor. Elbette kimliğimiz dünyaya bakışımızı etkiliyor. Ama yaptığım bütün haberleri sadece bunun üzerinden açıklayamayız. Ben önce gazeteciyim. Evet, bir noktada kimliğim yazışıma etkisi oluyor veya baktığım haberlere etkisi oluyor. Ama her yaptığım haberde değil.”

AKP, 2025 yılını Aile Yılı ilan ettikten sonra TBMM’ye sunulması beklenen 10. ve 11. Yargı Paketi taslağındaki LGBTİ+’ları doğrudan hedef alan düzenlemeler 2025 yılında gündeme gelmişti. Birçok medya kuruluşu ve meslek örgütü, 2025 yılında LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç saymayı öngören 11. Yargı Paketi’ne ilişkin açıklama yapmıştı. Açıklama ise şu şekilde:

LGBTİ+ haberciliği suç değildir, gazetecilik suç değildir: Tasarıyı geri çekin!

Aşağıda imzaları bulunan basın ve ifade özgürlüğü kuruluşları olarak, 11.Yargı Paketi’nde yer aldığı iddia edilen LGBTİ+ karşıtı düzenlemenin paketten çıkartılmasını talep ediyoruz. Türkiye’de özellikle LGBTİ+’ların ifade ve basın özgürlüklerini ortadan kaldıracak olan bu düzenleme, ifade ve basın özgürlüklerinin özünü ortadan kaldıracak, LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç haline getirecektir.

11. Yargı Paketi taslağı, geçtiğimiz hafta basınla paylaşıldı ve önümüzdeki günlerde Meclis’e sunulması bekleniyor. Düzenlemede ‘Hayasızca hareketler’ başlığı altında, Türk tipi bir eşcinsel propaganda yasağı düzenlemesi öngörülüyor. Düzenleme, doğuştan gelen cinsiyete ve genel ahlaka aykırı her türlü davranış ve tutumun yanı sıra bunları övmeyi, özendirmeyi ve teşvik etmeyi de üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırıyor. Bu düzenleme, taslakta yer alan haliyle, Rusya’da 2013 yılında kabul edilen ‘Eşcinsel propaganda yasağı’ yasasından çok daha ağır ve muğlak ifadeler içererek, Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğüne yönelik ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Yasalaşması halinde, LGBTİ+’ların haber alma ve haber verme haklarını ortadan kaldıracak olan bu düzenleme, LGBTİ+’lara yönelik hak ihlallerini, trans cinayetlerini, cinsel sağlıkla ilgili yayınları, Onur Yürüyüşlerini ve daha birçok LGBTİ+’ları ilgilendiren haber yapmayı ‘teşvik etmek’ gerekçesiyle suç unsuru haline getirecek.

2025 yılının Aile Yılı ilan edilmesiyle, Türkiye’de LGBTİ+ haberciliğine yönelik birçok hak ihlali meydana geldi. Şubat ayında, Türkiye’nin en büyük ve en eski LGBTİ+ haber platformu KAOS GL’nin Genel Yayın Yönetmeni ve LGBTİ+ hakları savunucusu Yıldız Tar tutuklandı.

Haziran ayında, Kaos GL’nin internet haber sitesi ve sosyal medya hesapları ise ‘suç işlemeye alenen teşvik’ iddiasıyla erişime engellendi. Yine Haziran ayında, İstanbul Beşiktaş’ta LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nü takip eden basın mensupları gözaltına alındı, haklarında dava açıldı.

T24 muhabiri Can Öztürk, LGBTİ+ çocuklara ‘dönüşüm terapisi’ adı altında terapi yaptığını iddia eden bir akademisyen hakkındaki cinsel taciz iddialarını haber yaptığı için şikayet üzerine soruşturmaya uğradı, ifade verdi. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ise Netflix gibi platformlarda yayınlanan LGBTİ+ içerikler hakkında platformlara ceza verdi.

Bütün bu hak ihlallerinin ardından 11. Yargı Paketi’nde yer alacağı iddia edilen düzenleme, hak ihlallerini farklı bir boyuta taşıyacak, zaten zor olan LGBTİ+’lar hakkında haber yapmayı suç haline getirecektir. Öte yandan ‘doğuştan gelen biyolojik cinsiyete aykırı’ veya ‘genel ahlaka aykırı’ gibi muğlak ifadeler, basına ve sivil topluma yönelik keyfi müdahaleleri arttıracaktır.

Teklif yalnızca LGBTİ+’ları değil, onları ilgilendiren konuları, onlara yönelik hak ihlallerini haber yapan basın mensuplarını da ceza tehdidi altına sokacak, haber yapılmasını kriminalize edecektir.

Bu gerekçelerle, biz aşağıda imzaları bulunan basın ve ifade özgürlüğü kurumları olarak, 11. Yargı Paketi’nde yer alacağı iddia edilen bu düzenlemenin derhal tekliften çıkartılmasını talep ediyoruz.

İMZACILAR

  1. Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA)
  2. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği
  3. Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi (ECPMF)
  4. Punto24 Bağımsız Gazetecilik Derneği (P24)
  5. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD)
  6. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI)
  7. Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ)
  8. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ)
  9. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)
  10. Balkanlar, Kafkasya ve Transavrupa Gözlemevi (OBCT)
  11. Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ)
  12. Yabancı Medya Derneği
  13. Uluslararası PEN
  14. PEN Norveç
  15. Medya ve Göç Derneği (MGD)
  16. Balkan Araştırmacı Gazetecilik Ağı (BIRN)
  17. DİSK Basın-İş

Arnavutluk halkı Trump ailesinin projesine karşı ayakta

Arnavutluk halkının Zvernec’teki bir sahilin turizm projesi kapsamında satılması ardından başlayan yolsuzluk karşıtı eylemleri iki haftadır devam ediyor. Eylemlerin nedenlerini, nasıl örgütlendiğini ve halkın taleplerini anlatan yurttaşlar çevre aktivistlerinin başlattığı bölgesel eylemlerin “yeni bir Arnavutluk” talebiyle devam eden ulusal bir harekete dönüştüğünü söyledi.

Fotoğraf: Erisa Kryeziu

Arnavutluk halkının başkent Tiran’daki Avlonya (Vlora) şehrindeki Zvernec bölgesinde planlanan turizm projesine karşı eylemleri 30 Mayıs’tan bu yana devam ediyor. Protestocular, projenin iptali ve Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın istifasını gerçekleşene kadar protestoların süreceğini belirtmişti.

Zvernec’teki bir sahilin, ABD Başkanı Donald Trump’ın kızı Ivanka Trump ile damadı Jared Kushner’e ait olduğu iddia edilen turizm projesi kapsamında satılması, protestoların başlangıç noktası olurken yaklaşık iki haftadır devam eden protestolarda “Arnavutluk satılık değildir” sloganı öne çıkıyor. Binlerce vatandaşın katıldığı bu eylemlerin nedenlerini, yolsuzluk iddialarını ve Arnavutluk halkının taleplerini eylemciler ve uzmanlar ile konuştuk.

Trump’ın damadı olan Jared Kushner, aynı zamanda Amerikalı iş insanı ve ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanı. Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, 4 milyar euroluk olduğu bilinen bir turizm projesi kapsamında Adriyatik kıyısındaki Sazan Adası’nın bir bölümünü oteller, villalar, apartmanlar, marina ve diğer lüks tesislerin yer aldığı lüks bir tatil merkezine dönüştürmeyi öngörüyor.

Kushner, İran, Ukrayna ve Rusya’yı kapsayan bir dizi diplomatik girişimde ABD temsilcisi olarak da yer almıştı. Ayrıca Trump, Şubat 2026’da Kushner’ı resmen Barış Özel Temsilcisi olarak atamıştı.

“Eylemlerin sebebi, son olay ile sınırlı değil”

Protestolara katılmak için birden fazla neden olduğunu belirten Anila Hoxha, son olayın ayaklanmayı tetikleyen sürecin yalnızca doruk noktası olduğunu söyledi. Protestoların sadece turizm projesine karşı bir tepki olmadığını vurgulayan Hoxha, Arnavutluk halkının, yozlaşmış mevcut hükümete karşı pek çok şikâyeti bir süredir dile getirdiğini savundu.

Hoxha, protestoların ne Amerika ne de İsrail gibi başka devletlerin politikalarıyla ilgisi olmadığını belirterek sorunlarının kendi hükümetleri ve yolsuzlukla ilgili olduğunun altını çizdi.

“Bu sorun sadece Arnavutluk’un sorunu değil”

Meselenin yatırımcıların uyrukları ile ilgisi olmadığını belirten Hoxha, projenin yapılacağı yerin doğal zenginlikler açısından oldukça önemli bir bölgeye yapıldığını ve bu nedenle de sorunun herkesi ilgilendirdiğini söyledi:

“Asıl mesele yatırımcıların uyrukları değil, doğal zenginlikler açısından büyük öneme sahip bir bölgeye yapılan yatırımın kendisi. Bu sorun yalnızca Arnavutluk’un sorunu da olmamalı çünkü bu bir doğa sorunu.”

“Hükümetten istifa dışında beklentimiz yok”

Turizm projesinin özel ve elitist bir ada olarak sunulma biçiminin, halk arasında soru işaretleri uyandırdığını söyleyen Hoxha, bahse konu olan toprakların hiçbir şekilde kimsenin mülkiyeti altında kalmasını istemediklerini belirtti:

“Bu topraklar tarih boyunca Arnavutluk halkına aitti. Bundan sonra da öyle olmalı. Artık mevcut hükümetten bir beklentimiz yok ama talebimiz net. İstifa ve hukukun üstünlüğüne dayalı, her zaman doğru olanın yanında durarak Arnavutluk için çalışacak yeni bir hükümetin kurulması.

Yolsuzluk yıllardır hüküm sürdüğü için, bunu çok kısa sürede ortadan kaldırmak zor olabilir; ancak bu soruna çözüm yolları olduğuna inanıyoruz ve önlemler alarak, çeşitli faaliyetler yürüterek ve farkındalığı artırarak bununla mücadele edilebileceğine inanıyoruz.”

Fotoğraf: Erisa Kryeziu

“Devletin kayıtsızlığı büyük tepki yarattı”

Protestoların, çevre aktivistlerinin sahadaki iş makinelerini fark etmesiyle Mayıs ayında başladığını ve ardından bölgenin, buldozerler ve dikenli teller ile çevrildiğini belirten gazeteci Erisa Kryeziu ise bölgeyi korumakla görevlendirilen özel güvenlik şirketinin agresif bir tepki vererek bir eylemciyi dövüp yerde sürüklemesi sonucunda durumun tırmandığını söyledi.

Olayın polislerin önünde meydana gelmesi ve polislerin ise özel güvenliğe müdahale etmemesinin geniş çaplı tepkiye yol açtığını belirten Kryeziu, sosyal medyada hızla yayılan bu olay videolarının birçok vatandaşta devlete ve onun kolluk güçlerine dair güvensizlik hissi
yarattığını savundu.

Protestoların 12. günde başkent Tiran’ın ana bulvarına kadar taşındığını belirten Kryeziu, eylemlerin bölgenin zengin biyoçeşitliliğini simgeleyen flamingolara atıf ile “Flamingo İsyanı” olarak bilinmeye başladığını söyledi.

“Arnavutluk satılık değil” ve “Projeyi iptal edin” ana sloganlardı diyen Kryeziu, hareketin artık ekolojik kaygıların ötesine geçerek yönetim, şeffaflık, karar alma süreçlerine katılım ve siyasi iktidar ile sermaye grupları arasındaki ilişkiye dair daha geniş bir hayal kırıklığı ifadesi haline geldiğini belirtti.

“Anti-emperyalist bir hareket olarak tanımlayamayız”

Bazı aktivistlerin ve yorumcuların projeleri yabancı yatırımcılar ve daha geniş jeopolitik çıkarlarla ilişkilendirdiğini anlatan Kryeziu, hareketin temel taleplerinin, kamu yararı ve Arnavutluk’ta çevrenin korunmasıyla ilgili olduğunu, bu nedenle de Amerikan veya İsrail dış
politikasına karşı bir hareket olarak tanımlanamayacağını söyledi:

“Arnavutluk’ta yaşanan durum, turizm geliştirme adına önemli kararların alınmasıdır. Ancak bu kararlar şeffaflıktan uzaktır ve iktidara yakın küçük bir yatırımcı grubuna fayda sağlarken sıradan vatandaşlara çok az ya da hiç yarar sağlamadığı izlenimini vermektedir. Aynı zamanda bu projelerin çoğu doğa, biyolojik çeşitlilik ve Arnavutluk’un koruma altındaki alanları pahasına gerçekleştirilmektedir. Bu durum çevrenin korunması, kamu yararı ve demokratik karar alma süreçleri konusunda ciddi endişeler yaratmaktadır.”

“Meydanlar kadın ve gençlerle dolu”

Protestoların bazı muhalif siyasetçiler ve örgütler tarafından desteklense de bağımsız olduğunu belirten gazeteci Kryeziu, tek ortak düşüncenin Arnavutluk’un geleceği olduğunu söyledi.

Eylemlerin sosyal medya sayfaları ve grupları aracılığıyla örgütlendiğini belirten gazeteci, meydanların özellikle gençler ve kadınlar ile dolu olduğunu ve eylemlerin içeriğinin de kalabalık gruplarda kararlaştırıldığını belirtti.

“Protestolar sistem karşıtı harekete dönüştü”

Protestoların ilk günlerinde birçok medya kuruluşunun Zvernec’te yaşanan protestoları ve sahadaki çatışmaları haberleştirmediğini belirten gazeteci, olayın uluslararası gündeme taşınması ile yayın yapılmaya başlandığını belirtti.

Bu durumun Arnavutluk’taki anaakım medya ile siyasi iktidar arasındaki yakın ilişkiyi de gösterdiğini söyleyen Kryeziu, medyanın gözden kaçırdığı diğer bir noktanın ise protestocuların çeşitliliği olduğunu savundu:

“Meydanlarda toplumun her kesiminden insanlar bulunuyor. Bu insanlar Rama hükümetinden, onun propagandasından ve yıllardır toplumu temsil edemeyen geleneksel muhalefetten yorulmuş durumda. Bu nedenle protestolar artık yalnızca belirli bir çevre projesine karşı bir tepki değil, ‘Yeni Bir Arnavutluk’ talebiyle ortaya çıkan daha geniş kapsamlı bir sistem karşıtı harekete dönüşmüştür.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.