Persepolis’in yazarı ve yapımcısı olan Marjane Strapi’nin yakınları, Strapi’nin bugün yaşamını yitirdiğini duyurdu.
Marjane Satrapi. Fotoğraf: Wikipedia
Hem çizgi roman hem de bir film olan “Persepolis” ile dünya çapında ün kazanan Fransız-İranlı sanatçı Marjane Satrapi, 56 yaşında hayatını kaybetti. Sanatçının yakın çevresi bu haberi bugün (4 Haziran) duyurdu.
İranlı insan hakları aktivisti ve gazeteci Nergis Safiye Muhammedi adına kurulan dayanışma kuruluşu Narges Foundation, Satrapi’nin ölümüne ilişkin şu açıklamayı yaptı:
“Marjane Satrapi, feminizm, insan hakları ve özgürlük için yılmaz bir ses oldu. Eserleri ve toplumsal faaliyetleri aracılığıyla kadın haklarını kararlılıkla savundu, İran halkıyla dayanışma içinde oldu ve ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ hareketinin mesajını küresel sahnede yankıladı.
Ailesinin yaptığı açıklamaya göre, Marjane Satrapi, 8 Nisan 2025’te vefat eden yapımcı, oyuncu ve senarist eşi Mattias Ripa’nın ölümünden bir yıl sonra ‘üzüntüden öldü.’
Marjane Satrapi, ardında güçlü bir kültürel, sanatsal ve ahlaki miras bırakıyor. Onun cesareti, yaşamının çok ötesinde yankılanmaya devam edecek.”
Yapımcı, oyuncu ve senarist olan Mattias Ripa, Satrapi’nin eşi, 8 Nisan 2025’te hayatını kaybetmişti. Eşinin vefatının ardından Satrapi, sinema eğitimi almak üzere Paris’e gelmek isteyen yabancı öğrencileri desteklemek amacıyla Mattias ve Marjane Ripa-Satrapi Sinema Vakfı’nı kurdu ve Instagram’da “Hayatımın aşkını kaybettiğim için” mesajını paylaşmıştı.
22 Kasım 1969’da İran’ın güneybatısındaki Reşt kentinde doğan Satrapi, İran’daki rejimin eleştirisi eserlerindeki temel konulardan birisi olmuştu. Oradaki Fransız okuluna gitti ve okul yıllarında Şah’ın düşüşü, Humeyni rejimi ve İran-Irak Savaşı’nın ilk yılları gibi önemli politik olaylara tanıklık etti. Özellikle 1979 İran Devrimi’nin ardından ülkede yaşanan siyasi gelişmeler, ilerleyen yıllarda eserlerinin temel konularından biri oldu.
Ailesi tarafından 14 yaşında Avrupa’ya gönderilen Satrapi, Viyana’da eğitim gördü ve 1994 yılında Fransa’ya yerleşti. 2006 yılında ise Fransa vatandaşlığı aldı. İran rejimini eleştirdiği Persepolis çizgi romanının ilk cildi 2003 yılında, ikinci cildi ise 2004 yılında yayımlandı.
Satrapi, dünya çapında büyük övgü alan otobiyografik grafik romanı “Persepolis” ile tanındı. Persepolis (2007) filmi dışında Chicken with Plums (2011), Gang of the Jotas (2012), The Voices (2014), Radioactive (2019) filmlerinde yönetmenlik yaptı.
Fransız hükümetini de eleştiren Satrapi, 2025 yılında İran’la ilişkilerinde sergilediği “ikiyüzlülük” gerekçesiyle Fransa Onur Nişanı’nı reddetmişti.
1940 tarihli ve 2025’te gizliliği kaldırılan Genelkurmay belgesi, Hatay ve doğu vilayetlerindeki yer adlarının Türkçeleştirilmesini ve bu isimlerin harita ile eğitim materyallerine dahil edilmesini öneriyor.
1940 tarihli ve 2025’te gizliliği kaldırılan bir Genelkurmay belgesi, Hatay ve doğu vilayetlerinde yer adlarının Türkçeleştirilmesini gündeme getiriyor. Belgede yeni isimlerin harita ve eğitim materyallerine dahil edilmesi öneriliyor.
Araştırmacı M. Saleh Ghaderi’nin kendi kişisel X hesabı üzerinde paylaştığı belgenin gizliliği yeni kaldırıldığı anlaşılıyor. “10.07.2025 tarih ve 148317 sayılı OLUR ile GİZLİLİĞİ KALDIRILDI” bulunan belgede söz konusu isimlerin değiştirilmesinin “kültürel ve tarihi bir zaruret” olduğu savunularak şu ifadeler kullanılıyor:
“Hatay ve şark vilayetlerimizde halen kullanılan bütün yabancı isimlerin öz Türkçelerinin kullanılması veya yeniden Türkçe isimler verilmesi kültürel ve tarihi bir zaruret olarak görülmektedir.”
Eğitim sistemi de sürecin parçası
Gizliliği 2025 yılında kaldırılan Genelkurmay belgesi
Belgede dikkat çeken bir diğer unsur ise isim değişikliklerinin yalnızca idarî kararlarla sınırlı tutulmaması. Genelkurmay, değiştirilecek yer adlarının coğrafya kitaplarında, haritalarda ve diğer yayınlarda kullanılmasını önererek yeni nesillerin bu isimleri öğrenmesini hedefliyor.
Yazıda, “halkın ve yeni neslin bu isimleri daha kolaylıkla öğrenmesi” amacıyla yeni adların eğitim materyallerine dahil edilmesi gerektiği belirtiliyor.
Enver Paşa’nın talimatı başlangıç
1940 tarihli belge, yer isimlerinin değiştirilmesinin yalnızca tek bir döneme ait uygulama olmadığını da gösteriyor.
Tarihçi Namık Kemal Dinç, geçtiğimiz günlerde Niha+’a yayınlanan söyleşisinde yer adlarının değiştirilmesine ilişkin ilk kapsamlı girişim, 5 Ocak 1916’da Enver Paşa’nın vilayetlere gönderdiği talimatnameyle başladığını belirtiyor. Talimatnamede Ermenice, Rumca ve Bulgarca yer isimlerinin Türkçeleştirilmesi isteniyordu.
Dinç, Cumhuriyet döneminde de bu yaklaşımın sürdüğünü ve özellikle Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Rumca, Lazca ve Gürcüce kökenli yer adlarının hedef alındığını belirtiyor.
Kurumsal dönüşüm
Dinç’in araştırmasına göre uygulama 1957 yılında kurulan “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” ile sistematik bir niteliğe kavuştu. Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Türk Dil Kurumu ve Ankara Üniversitesi temsilcilerinin yer aldığı kurul, 1978’e kadar faaliyet yürüttü.
Araştırmalara göre yaklaşık 75 bin yerleşim birimi incelendi; bunların yaklaşık 28 bini için resmî ad değişikliği kararı alındı.
“Hafıza siyaseti” tartışması
Dinç, yer isimlerinin değiştirilmesini yalnızca idarî bir düzenleme olarak değil, tarihsel hafızanın yeniden inşası olarak değerlendiriyor.
Dinç’e göre amaç, Anadolu’nun çok dilli ve çok kültürlü geçmişine ait izlerin silinmesi ve yeni bir ulusal hafızanın oluşturulmasıydı.
İfade Özgürlüğü Derneği kurucusu Yaman Akdeniz, Cumhuriyet gazetesinin hesabına yönelik engelleme kararının gazeteye tebliğ edilmediğini belirterek, bu kararın yıllardır özellikle Kürt basınına ve diğer alternatif mecralara uygulanan baskının devamı olduğunu kaydetti.
Elazığ 2. Sul Ceza Hakimliği, 29 Nisan 2026 yılında verdiği bir kararla, Cumhuriyet Gazetesi’nin X platformundaki resmi hesabı engelledi.
Kararı, Türkiye’deki dijital mecralarda uygulanan sansür ve engellemeleri izleyen Engelli Web’in duyurdu. 2026/2312 sayılı kararın dayanağı, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması olarak gösteriliyor. Bu kararın ardından, X’in Cumhuriyet’in hesabını Türkiye’den görünmez kılması gerekiyordu. Ancak bu karar henüz uygulanmış değil.
Cumhuriyet Gazetesi'nin X hesabı (@cumhuriyetgzt), Elazığ 2. Sulh Ceza Hakimliğinin 29 Nisan 2026 tarihli ve 2026/2312 sayılı kararıyla, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması gerekçesiyle erişime engellendi. Hesap, X tarafından Türkiye'den görünmez kılınmadı. pic.twitter.com/9edJujn0ly
Engelli Web’in erişim engeli kararını duyurmasının ardından Cumhuriyet Gazetesi kullanıcı adını @cumhuriyetgzt1 olarak değiştirdi. Boşa çıkan @cumhuriyetgzt kullanıcı adını alan başka bir hesap kısa süre sonra X tarafından askıya alındı.
Bu kararın duyurulduğu dönemde yine Kısa Dalga’dan Canan Coşkun’unun “Vize İmparatorluğu” yazı dizisinin 5 bölümü İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği tarafından engellendi. Söz konusu haberle ilgili X platformunda yapılan paylaşımlar da ayın akibeti yaşadı.
Söz konusu engellemelerin gerekçesi, Cumhuriyet Gazetesine yönelik engellemeler için sunulan gerekçeyle: “Milli güvenlik ve kamu düzeni.”
İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) projesi olan Engelli Web’in verilerine göre, 2025 boyunca kullanıcılar toplam 63 saat sosyal medyaya erişemedi, en çok kullanılan platformlardan üçü hâlâ kapalı ve erişim yasaklarının temel gerekçesi ‘millî güvenlik ve kamu düzeni’.
Kasım ayında, ikinci el bilet satış platformları olan Viagogo, Seatpin, Bilettw, BiletApp, Banabilet, Biletalsat, Ticketfoni, KombineDevret, Varbilet, Ticketbix ve Maçbiletial erişime engellendi.
“CBAdayOfisi” adlı X hesabı 13 Kasım’da, hesap adı değiştirilince 14 Kasım’da, yeniden açıldığında 16 Kasım’da aynı gerekçeyle erişime engellendi ve Türkiye’den görünmez kılındı.
Bir karikatür sonrası başlatılan soruşturmanın ardından Leman’ın web sitesi ve X hesabı, 1 Temmuz 2025’te erişime kapatıldı. Grup Yorum’un 2006–2024 arasında yayımlanan 454 videosu, 657 bin aboneli Jahrein’in kanalı, Fatih Altaylı’nın YouTube kanalı “milli güvenlik ve kamu düzeni” gerekçesiyle engellendi. Altaylı’nın kanalı için verilen engelleme kararının YouTube tarafından henüz uygulanmadığı belirtildi.
Akdeniz: Kararın gerekçesini bilmiyoruz
İFÖD kurucusu Prof Dr. Yaman Akdeniz, Cumhuriyet gazetesi ile ilgili karar için fiilen uygulanmayan bir karar olduğunu belirterek, Cumhuriyet gazetesi ile ilgili kararın gazeteye dahi tebliğ edilmediğini, kendilerinin duyurusu ile gazete yönetiminin ve avukatlarının karardan haberdar olduklarını söyledi.
Yaman Akdeniz, foto: euronews
Akdeniz bu kararın yıllardır Kürt basını, gazetecilerine yönelik kararlar başta olmak üzere hayata geçirilen engelleme kararlarının bir devamı olduğunu ifade etti:
“2018’den bu yana yayınladığımız engelli web raporlarına bakarsanız ağırlıklı olarak 5651 sayılı Kanunun 8A maddesi kapsamında 2015’ten bu yana Kürt haber sitelerinin, Kürt gazetecilerin, siyasetçilerin, web sitelerinin, X hesaplarının, sosyal medya hesaplarının da sıklıkla ve arka arkaya kapatıldığı görülür. İsimler değiştiği zaman bile bu söz konusu oldu. Mesela Mezopotamya Ajansı örneği bu anlamda çarpıcı. Aynısı sendika orgunda başına geldi. Dolayısıyla yıllardır devam eden bir süreç diyelim. Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen. Anayasa Mahkemesi defalarca Birgün Gazetesi’nin yaptığı başvuruda, Sendika Org’un’un yaptığı başvuruda yine keza Artı Gerçek’in yaptığı başvurularda hep ihlal kararı verdi.”
“Milli Güvenlik ve Kamu Düzeninin Korunması” maddesi ile ilgili bir hesabın, tekil bir paylaşımın veya haberin erişime engellenmesinden ziyade tamamen bir hesabın erişime engellenmesinin çok sık karşılaşılan bir şey olduğunu belirten Yaman Akdeniz, Cumhuriyet Gazetesinin Barış Terkoğlu olmak üzere köşe yazarlarının yazılarına yönelik engellemeleri örnek gösterdi. Akdeniz, 2015 ve 2016 yıllarında alınan engelleme kararlarını, yine 15 Temmuz Darbe Girişimi öncesinde Birgün gazetesinin hesabı ile HDP’nin resmi hesabının kapatılma kararlarını hatırlatarak o kararların Elon Musk öncesindeki X platformu tarafından kararların uygulanmadığını kaydetti.
İmamoğlu’nun hesabının kapatılması
“19 Mart 2025 sürecinde yani Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması sonrasında da yüzlerce hesap Türkiye’den erişime engellendi” diyen Yaman Akdeniz “bunların büyük bir çoğunluğu Türkiye’den görünmez kılındı. Yani X tarafından karar uygulandı. Fakat bazı hesaplarla ilgili yine seçmece davranıp X uygulamadı” bilgisini verdi. Akdeniz, İmamoğlu’nun hesabının kapatılmasının sansür açısından bir milat olduğunu dile getirerek şu değerlendirmeyi yaptı:
“19 Mart 2025 tarihi bir dönüm noktası. Çünkü öncesine baktığımız zaman, 2025 öncesine baktığımız zaman, sosyal medya platformlarının bu suç ceza hakimlikleri tarafından alınan kararları çok seçmece uyguladıklarını görüyoruz. Son genel seçimleri hatırlayacaksınızdır. Elon Musk’ın ‘bazı hesapları kapatmazsak, Türkiye’den bant daraltma uygulanacak. Hatta platformu engelleyecekler. Mecbur kaldık, engelledik’ gibi bir açıklaması var. 2025’e geldiğimizde artık bu platformların üstündeki baskılar iyice arttı. Ekim 2022’de 5651 sayılı yasada yapılan değişikliklerle cezaları arttırdılar. Şimdi mevcut düzende yıllık cirosunun %3’ü falan gibi çok yüksek miktarlarda idari para cezaları var. Dolayısıyla bunlarla tehdit etmeye başladılar geri planda. Maalesef sosyal medya platformları çıkıp konuşmuyorlar. Yani açık bir şekilde kamuoyunu bu süreçlerle bilgilendirmiyorlar.
“En çarpıcı örneklerden bir tanesi Instagram’ın geçtiğimiz 2 yil öncesi Türkiye’de 10 gün boyunca erişime engellenmesiydi. Bu süreçte sadece iki satırdan öteye gitmeyen açıklamalar yapıldı. Daha yeni gündeme gelen 15 yaş altına sosyal medyanın engellenmesi ile ilgili sosyal medya platformları herhangi bir açıklama yapmadı.”
“Her şeye hazırlıklı olmak gerekiyor”
Basın ve ifade özgürlüğü ile sivil toplum örgütleri söz konusu olduğunda risklerin çok fazla olduğunu kaydeden Akdeniz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kapatılması örneği vererek “Her an her şeye hazırlıklı olmak gerekiyor ve alternatif planlar olması gerekiyor. Risk analizlerinin yapılması gerekiyor. Buna hazırlıklı olmak gerekiyor” dedi.
Çünkü hakikaten nasıl bir gece ansızın İstanbul Bilgi Üniversitesi kapatılabiliyorsa bir gece ansızın Cumhuriyet Gazetesi’nin X hesabı da erişime engellenir ve Türkiye’den görünmez kılınabilir veya işte kendi web sitesi dahi böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilir. Olmaz katiyetle olmaz diyemiyorum.
İFÖD EngelliWeb 2024 raporu
İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) 2024 yılında meydana gelen internet sansürünü konu edinen EngelliWeb raporuna göre 2024 içinde 311 bin 91 web sitesine erişim engellendi.
Yıllara Göre Erişime Engellenen Web Siteleri (2018 – 2024)
2024
311.091
2023
240.857
2022
137.717
2021
107.714
2020
58.872
2019
61.383
2018
94.601
5651 sayılı İnternet Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 2007’den bu yana Türkiye, 1 milyon 264 bin 506 web sitesi ve alan adını, 852 farklı kurum ve hakimlikler tarafından verilen kararlarla erişime engelledi.
İFÖD ayrıca 2024’te sosyal medya platformlarında ve diğer dijital mecralarda gerçekleşen engellemelere dair şu çarpıcı verileri paylaştı:
270 bin URL adresine,
17 bin Twitter/X hesabına,
75 bin tweet ve X paylaşımına,
25 bin 500 YouTube videosuna,
16 bin 700 Facebook içeriğine,
16 bin Instagram içeriğine erişim engellendi.
311 bin 91 erişim engelinden sadece 938’i yargı kararı
Rapordaki en dikkat çekici veri, erişim engeli kararlarının idari kurumlar ve yargı organları arasındaki dağılımı oldu. Kararların kurumsal kırılımı şu şekildedir:
BTK Başkanı: 254.130 (%82)
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF): 50.120
Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü: 2.796
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK): 1.834
Hakimlik, savcılık ve mahkemeler: 938
Tütün ve Alkol Dairesi Başkanlığı (Tarım ve Orman Bak.): 768
Sağlık Bakanlığı: 310
Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu: 132
Spor Toto Teşkilat Başkanlığı: 62
Reklam Kurulu: 1
5 binden fazla haber sansürlendi
İFÖD, 2024 içinde, 5651 sayılı Kanun’un 9. maddesi dayanak gösterilerek, 257 farklı sulh ceza hakimliği tarafından verilen toplam 803 farklı karar ile yaptırım uygulanan 5 bin 740 haber adresi (URL) tespit etti.
2024 yılı içinde “en çok yaptırım uygulanan haber sitesi” kategorisinde 248 haberle Hürriyet ilk sırada yer aldı. Onu 246 haberle Sabah, 196 haberle de Borsa Gündem takip etti.
10 Yıllık Karar Özeti (2014 – 2024)
605 farklı sulh ceza hakimliği tarafından verilen toplam 8 bin 793 farklı kararla yaptırım uygulanan toplam 49 bin 533 haberin yıllara göre dağılımı:
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC), 2026 Küresel Haklar Endeksi’ni yayımladı. İşçi hakları ihlallerinin dünya genelinde rekor seviyeye ulaştığı belirtilen raporda, Türkiye bu yıl da işçiler için dünyanın en kötü 10 ülkesi arasındaki yerini korudu.
Doruk Maden işçileri Ankara’ya yürüyor. Fotoğraf: Bağımsız Maden-İş Sendikası
Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC), 2026 yılı Küresel Haklar Endeksi raporunu yayımladı. Raporda Türkiye’de sendika karşıtı devlet politikalarına ve doğrudan baskılara dikkat çekildi.
ITUC, raporunda dünya genelindeki işçi hakkı ihlallerini “demokrasiye karşı milyarder darbesi” olarak nitelendirdi. Rapora göre, dünya genelinde işçi hakları ihlalleri rekor düzeyde. Raporda ülkelerin %87’sinde grev hakkının ihlal edildiğinin, Avrupa ve Amerika kıtalarında ise tarihi gerilemeler yaşandığı belirtildi.
Türkiye en kötü 10 ülkeden biri
ITUC, raporunda Türkiye’yi “işçiler için dünyanın en kötü 10 ülkesi” arasında gösterdi. 2026 yılında işçiler için en kötü 10 ülke şunlardı: Arjantin, Beyaz Rusya, Ekvador, Mısır, Eswatini, Myanmar, Nijerya, Panama, Tunus ve Türkiye.
2026’da dört ülkenin notu kötüleşti: Arnavutluk, Arjantin, Fransa ve Panama. Üç ülkenin notu ise yükseldi: Botsvana, Birleşik Krallık ve Uruguay.
İhlallerde gözle görülür bir artışın ardından ITUC, yedi ülkeyi “izleme listesi”ne aldı: Gine-Bissau, İsrail, Liberya, Moldova, Filipinler, Amerika Birleşik Devletleri ve Zimbabve.
Devlet baskısı doğrudan gelişiyor
ITUC, Türkiye bölümünde ciddi hak ihlallerinin ve sendika karşıtı devlet politikalarının olduğunu belirtti. “Otoriter Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümeti, temel işçi haklarını çiğnemek konusunda uzun bir geçmişe sahiptir” diyen ITUC, Türkiye’de devlet düzeyinde baskının daha doğrudan gerçekleştiğini söyledi.
Rapor, Ocak 2025’te Almanya’ya ait hazır giyim üreticisi Digel Tekstil işçilerinin TEKSİF’e üye olmasından sonra önde gelen dört sendika üyesi tazminatsız olarak işten çıkarıldığını söyledi. Ayrıca Digel’in sendika onay sürecine itiraz ettiğini ve aktivizmlerini bastırmak amacıyla 15 üyenin daha işten çıkarıldığını hatırlattı.
ITUC, Metal işçileri sendikası Birleşik Metal-İş’in Ağustos 2025’te İtalyan sermayeli hidrolik sistem üreticisi SAG Hidrolik’te resmi toplu pazarlık temsilcisi olarak onaylanmasına rağmen şirketin buna karşı olarak üç sendika üyesini sebepsiz yere işten çıkardığını da vurguladı.
Bu rapora göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Temmuz 2025’te Eti Maden’deki yasal maden grevini “milli güvenlik” gerekçesiyle 60 gün erteledi. ITUC, Türk-İş kanununa göre bu durumun Türkiye’de grev hakkını geçersiz kılarak anlaşmazlığı zorunlu tahkime taşıdığına dikkat çekti.
ITUC, 2025 yılının Mart ayında İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun siyasi sebeplerle tutuklanmasına tepki olarak Eğitim Sen sendikasının düzenlediği dayanışma grevinin ardından, devlet yetkililerinin sendika yönetimini ev hapsine aldığını vurguladı. Ev hapsinin sona ermesine rağmen sendika yöneticilerin haftalık olarak polise imza verme gibi adli kontrol kısıtlamalarıyla karşı karşıya olduğu aktarıldı.
Rapora göre Türkiye’deki sendika liderleri, sendikal faaliyetleri nedeniyle hâlâ yargı baskısıyla ve terör suçlamalarıyla karşı karşıya kalmaya devam ediyor.
İşçilerin yaşam hakları ihlal edildi
Rapora göre, geçtiğimiz yıl ifade ve toplanma özgürlüğü ihlallerinde %5’lik bir artış, işçilere yönelik şiddet saldırılarında %6’lık bir artış ve işçi ve temsilcilerinin tutuklanma ve gözaltına alınması da dahil sivil özgürlükler üzerindeki saldırılarda %3’lük bir artış söz konusu.
2026 Endeksi, 2025’te %45 oranda olan ifade ve toplanma özgürlüklerine yönelik saldırıların bu sene %50 oranda olduğunu bildirdi. Buna göre 151 ülkenin yaklaşık yarısında yetkililer işçileri tutukladı veya gözaltına aldı.
2026 Endeksi, bu seneki ihlallerinin şimdiye kadar yaşanan hak ihlalleriyle kıyaslandığında rekor seviyede olduğunu belirtti. Sendika kurma, sendikaya üye olma ve sendikaların yasal kayıt hakları, her dört ülkeden üçünde engellendi. Bu sırada işçiler, ülkelerin %32’sinde şiddete maruz kaldı, buna örnek olarak İsrail güçlerinin Filistin Genel Sendikalar Federasyonu (PGFTU) ofislerine baskın düzenlediği hatırlatıldı.
2026 yılında işçiler ve sendikacılar dört ülkede sendikal aktivizmleri sebebiyle hayatlarını kaybetti: Angola, Kolombiya, Endonezya ve Meksika.
Bu bilgilere göre grev hakları 151 ülkenin %87’sinde ihlal edildi. İşçilerin %72’si adalete erişemedi veya adalete erişimi kısıtlandı. 151 ülkeden 121’inde toplu pazarlık hakkı kısıtlandı ve ihlal edildi.
İşçi haklarında rekor gerileme
Hak ihlallerini 1 ile 5 arasında bir indekse göre sıralayan rapora göre Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesi, sıralamada işçiler açısından dünyanın en kötü bölgesi olarak yer aldı. 2026 yılında bölgenin puanı 4,68 olarak belirlendi.
Avrupa ve Amerika kıtasında ülke puanları 2014’ten bu yana en düşük endeks puanına geriledi. Amerika kıtasındaki ortalama ülke puanı 3,72’ye gerileyerek tarihteki en düşük değerine ulaştı. Bu bölgede yer alan Arjantin ve Panama, işçi hakları açısından dünyanın en kötü 10 ülkesi listesine girdi. Bölgedeki 25 ülkeden yaklaşık %90’ı grev hakkını ihlal etti ve sendikaların kaydını engelledi, bölgedeki ülkelerin yaklaşık yarısında ise işçiler tutuklandı veya gözaltına alındı.
Avrupa’nın ortalama ülke puanı, şimdiye kadar aldığı en düşük seviye olan 2,80’e geriledi. Rapor, Avrupa’da aşırı sağın yükselişinın sendikalara ve üyelerine yönelik düşmanlığın giderek artmasına ön açtığını söyledi. Raporda Avrupa’daki 41 ülkenin yaklaşık dörtte üçünde grev hakkının engellendiği belirtildi.
Rapor, endeks puanı 4.08’te sabit kalan Asya-Pasifik bölgesinin ise işçiler açısından dünyanın ikinci en kötü bölgesi olduğunu belirtti.
Bu yılki sonuçların bir “demokrasiye karşı milyarder darbesine” olduğunu ve işçi hareketinin, kolektif eylem ve dayanışma üzerine kurulu en büyük demokratik güç olmaya devam ettiğini söyleyen ITUC, işçi örgütlenmesinin herkes için daha adil, kapsayıcı ve demokratik bir gelecek inşa etme gücüne sahip olduğunu vurguladı.
Dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanı buluşturan, futbolun en büyük ve en prestijli sahnesi: FIFA Dünya Kupası. 1930 yılında başlayan ve İkinci Dünya Savaşı haricinde her dört yılda bir düzenlenen bu dev organizasyon, sadece şampiyonluklarla değil, sahadaki trajediler, unutulmaz goller, ilginç tesadüfler ve futbol tarihine yön veren skandallarla dolu.
Arjantin milli takımı kaptanı Maradona, şampiyonluk kupasını kaldırırken, 1986
Bu sene 23’üncüsü düzenlenecek olan Dünya Kupası, 11 Haziran’da başlayacak. Maçlar bu sene Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’da oynanacak.
Dünya futbolunun en prestijli turnuvasında, kupanın kazananı 19 Temmuz’daki finalde belli olacak. 2026 Dünya Kupası, dört yıl önce Katar’da düzenlenen turnuvadaki 32 takımdan farklı olarak 48 ülkenin katılımıyla bugüne kadarki en geniş katılımlı organizasyon olacak.
Üç ülkede 16 stadyumda toplam 104 maç oynanacak. Turnuva, 11’i ABD’de, üçü Meksika’da ve ikisi Kanada’da olmak üzere 16 şehirde gerçekleştirilecek. 11 Haziran–19 Temmuz tarihleri arasında oynanacak turnuva, 39 gün sürecek ve bu da Dünya Kupası tarihinin en uzun organizasyonu olacak.
2022’deki turnuva 29, 2014 ve 2018 turnuvaları ise 32 gün sürmüştü.Toplamda grup aşamasındaki 72 maçın 35’i Türkiye saatiyle 02.00 ile 07.00 saatleri arasında oynanacak.
12 grup maçı ise Türkiye saatiyle 22.00’de oynanacak. Bu yaz dört ülke Dünya Kupası’nda ilk kez yer alacak.
Karayipler’den Curaçao, turnuva tarihinin en küçük ülkesi olacak. Almanya, Fildişi Sahili ve Ekvador ile aynı grupta yer alıyorlar. Venezuela kıyılarına 60 kilometre uzaklıktaki ada 2010 yılında Hollanda Krallığı içinde ülke statüsü kazandı.
Kupanın doğuşu
Dünya Kupası fikri, dönemin FIFA Başkanı Jules Rimet’in girişimleriyle hayata geçti. Rimet’in “Olimpiyatlardan ayrı bir turnuvada, dünya üzerindeki her takımın katılabilceği bir futbol organizasyonu” fikrinden yola çıkarak 1928 Hollanda olimpiyatlarından 2 sene sonra Uruguay’da oynatılmasını kararlaştırdığı turnuva ile başladı.
Jules Rimet
FİFA’ya bağlı her ülkenin katılma hakkına sahip olduğu ama Avrupa’dan 4, toplamda da sadece 13 takım katıldığı ilk yıl Avrupa’dan diğer ülkeler mesafe ve ekonomiyi öne sürerek gidemediler. Bu yüzden eleme turu olmadı. Ev sahibi Uruguay, Arjantin’i 4-2 yenerek kupayı kazandı. Maç atmosferi oldukça gergin geçti. Hakem, maç öncesinde can güvenliği istedi ve sağlanınca maçı yönetmeyi kabul etti.
Sonraki iki turnuva İtalya ve Fransa’da düzenlendi ve her ikisini de İtalya kazandı. 1934, Mısır’ın katılımıyla ilk kez bir Afrika ülkesinin boy gösterdiği turnuva oldu.
Dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanı tek bir meşin yuvarlağın etrafında toplayan FIFA Dünya Kupası, yalnızca bir spor organizasyonu değil, aynı zamanda 20. ve 21. yüzyılın siyasi ve toplumsal tarihinin de bir yansıması.
Savaşın ve siyasetin gölgesinde
Dünya Kupası’nın ilk yılları, dönemin gergin siyasi atmosferinden bağımsız değildi. 1934’te İtalya’da düzenlenen kupa, faşizan siyasetin gövde gösterisine dönüştü. Uruguay ise önceki turnuvaya gelmeyen Avrupalıları boykot ederek turnuvaya katılmadı. 1938’de Fransa’daki turnuva ise yaklaşan savaşın ayak sesleri altında oynandı. Hitler’in Avusturya’yı işgal etmesiyle turnuvadaki takım sayısı 15’e düştü. Araya giren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1942 ve 1946 yıllarında organizasyon düzenlenemedi.
Siyasetin sahaya indiği en çarpıcı anlardan biri ise 1978’de Arjantin’de yaşandı. Ülkedeki cunta rejiminin propagandasına dönüşen turnuvada, Hollandalı efsane Johan Cruyff’un siyasi durumu protesto ettiği için kupaya katılmadığı uzun süre konuşuldu. Ancak daha sonra ailesine yönelik bir kaçırma girişimi nedeniyle gelmediğini açıkladı.
1982’de ise Fransa’nın golüne itiraz etmek için sahaya inip hakeme golü iptal ettiren Kuveyt Futbol Federasyonu Başkanı Şeyh El Sabah, turnuva tarihine geçmiş oldu.
Unutulmaz trajediler
Futbol tarihinin en dramatik anları da bu sahnede yazıldı. 1950 yılında Brezilya’daki Maracanã Stadyumu’nda 200 bine yakın seyircinin önünde Uruguay’ın şampiyonluğa ulaşması, ev sahibi Brezilya’da bir kişinin intiharına ve 3 kişinin kalp krizi geçirmesine yol açarak “Maracanazo” (Maracana Felaketi) adıyla tarihe geçti.
Ancak en acı olaylardan biri 1994 ABD Dünya Kupası’nın ardından yaşandı. Kendi kalesine gol atarak Kolombiya’nın elenmesine neden olan Andres Escobar, ülkesine döndükten sonra öldürüldü ve futbol dünyasını derinden sarstı.
Diğer bir sarsıcı gelişme ise 2014 yılında ev sahibi Brezilya’nın, kendi seyircisi önünde oynadığı yarı finalde Almanya’ya 7-1 yenilerek kupa tarihinin en ağır şoklarından birini yaşaması oldu.
Efsanelerin doğuşu
Dünya Kupası, futbolun kurallarını ve yıldızlarını baştan yarattı. 1958’de henüz 17 yaşındaki Brezilyalı Pele sahneye çıkarak futbol tarihini değiştirdi. 1974’te Johan Cruyff önderliğindeki Hollanda “Total Futbol” ile oyunu yeniden tanımladı. 1986’da ise Diego Armando Maradona, İngiltere’ye attığı iki golle maça damga vurdu. Biri kurnazca attığı “Tanrı’nın Eli”, diğeri ise orta sahadan herkesi çalımlayarak attığı “Yüzyılın Golü” idi.
Maradona’nın “Tanrı’nın Eli” diye nitelendirilen golü
Futbolun kuralını değiştiren “ilk”ler
Zaman içinde futbolun evrimi, Dünya Kupası turnuvalarına da doğrudan yansıdı. Organizasyon ilk kez 1954’te televizyondan yayınlandı. 1970’te ise maçlar ilk kez canlı ve renkli olarak ekranlara geldi. Oyuncu değişikliği ile sarı ve kırmızı kart uygulamaları ilk kez 1970 Meksika’da kullanıldı. Dünya Kupası tarihinde ilk kırmızı kartı, 1974 yılında Türkiyeli hakem olan Doğan Babacan, Şilili Carlos Caszely’e gösterdi.
Skandallar
1966 yılında İngiltere’deki turnuva öncesi Jules Rimet Kupası çalındı. Altın kupa günler sonra bir parkta, Pickles adında bir köpek tarafından gazetelere sarılı halde bulundu.
2006 yılında Fransa’nın yıldızı Zinedine Zidane, kariyerinin son maçında (Dünya Kupası finali) İtalyan Marco Materazzi’ye kafa atarak kırmızı kartla sahadan ayrıldı. Aynı yıl Portekiz ile Hollanda arasında oynanan ve tam 16 sarı, 4 kırmızı kartın çıktığı maç, kupa tarihinin en hırçın maçı olarak kayıtlara geçti.
Çıplak ayakla futbol inadı
Dünya Kupası tarihi sadece katılanların değil, ilginç sebeplerle katılamayanların da tarihidir. Hindistan, 1950 yılında Brezilya’da düzenlenen turnuvaya katılmaya hak kazanmasına rağmen, maçlara çıplak ayakla çıkma istekleri FIFA tarafından reddedilince turnuvadan çekilme kararı aldı.
Futbol yüzünden çıkan “100 saatlik savaş”
Futbolun sadece bir oyun olmadığının en acı kanıtlarından biri… 1970 Meksika Dünya Kupası elemelerinde karşı karşıya gelen Honduras ve El Salvador arasındaki maçlarda çıkan olaylar kontrolden çıktı. Gerginlik o kadar tırmandı ki, orduların da devreye girmesiyle iki ülke arasında 100 saat süren sıcak çatışmalar yaşandı.
“İtalyanlar giremez”
Şili’nin ev sahipliği yaptığı 1962 turnuvası, eşi benzeri görülmemiş bir şiddete sahne oldu. Kupanın sadece ilk 12 maçında tam 37 futbolcu sakatlandı. Özellikle ev sahibi Şili ile İtalya arasında oynanan ve sert faullerle geçen maçın ardından kriz sokağa taştı; Şili’deki esnaflar dükkanlarının camlarına “İtalyanlar giremez” tabelaları astı.
Cezayir’in trajedisi
İspanya 1982’de, Dünya Kupası tarihinin en çok tartışılan ve kural değişimine yol açan maçlarından biri oynandı. Batı Almanya ve Avusturya, gruptaki son maçlarında karşı karşıya geldi. Almanların 1-0’lık galibiyeti iki takımı birden gruptan çıkarıyor, aynı puandaki Cezayir’i ise eliyordu. Maç tam da bu skorla bitince Cezayir cephesi haklı olarak şike itirazında bulundu ancak sonuç değişmedi.
“General” rütbesi alan futbolcu
İtalya’da düzenlenen 1990 Dünya Kupası’nda Kamerun, çeyrek finale yükselen ilk Afrika ülkesi olarak tarih yazdı. Bu başarının mimarlarından olan 38 yaşındaki Roger Milla, Romanya’ya attığı iki golden sonra ülkesinde çok ilginç bir şekilde onurlandırıldı ve kendisine “General” rütbesi verildi.
Günümüze kadar 22 turnuva düzenlendi ve sadece 8 farklı ülke şampiyonluk sevinci yaşayabildi. Brezilya (5), İtalya ve Almanya (4’er) başı çekerken; Arjantin (3), Fransa ve Uruguay (2’şer), İngiltere ve İspanya ise birer kez futbolun en büyük kupasını müzelerine götürdü.
Dünya Kupası istatistikleri
2026 Dünya Kupası – Yeni format ve gruplar
Ev Sahipleri: ABD, Kanada, Meksika
Takım Sayısı: 48 (Tarihte İlk Kez)
Grup Sayısı: 12 Grup (A’dan L’ye kadar dörder takım)
Toplam Maç Sayısı: 104 Maç
Tarihteki İlkler ve Takım Rekorları
İlk Dünya Kupası
1930 (Uruguay)
İlk Maç
Fransa 4-1 Meksika (13 Temmuz 1930)
İlk Gol
Lucien Laurent (Fransa)
İlk Şampiyon
Uruguay
İlk Kırmızı Kart
Carlos Caszely / Şili (1974 – Hakem: Doğan Babacan)
Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı, İran’da devam eden idamlar ve Kürt güçlerine yönelik saldırılar nedeniyle uluslararası kamuoyuna seslenerek, “rejime daha fazla baskı yapılması ve onunla olan diplomatik ilişkilerin askıya alınması” çağrısında bulundu.
İran’ın Kürdistan Bölgesi’nde bulunan Kürt partilerinin kamplarına yönelik saldırısı
İsrail-ABD ile İran arasında 28 Şubat’ta yaşanan çatışmaların ardından taraflar arasında ateşkes görüşmeleri başlamış ve 7 Nisan’da ateşkes ilan edilmişti. Bu ateşkes bugüne kadar devam etmektedir. Ancak böylesi bir dönemde İran devlet yönetimi; Kürtlerin ve İran rejiminin diğer muhaliflerinin idam edilmesinden vazgeçmiyor, Kürt güçlerine yönelik saldırılarına devam ediyor.
Yaşanan bu durum üzerine İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı yazılı bir açıklama yayımladı.
İttifak açıklamasında, “İslam Cumhuriyeti’nin baskı aygıtı; siyasi, askeri ve güvenlik alanındaki başarısızlıklarını gizlemek için İran’da, özellikle de Doğu Kürdistan’da (Rojhilat) siyasi tutukluları idam etmeye yönelik yeni bir dalga başlatmıştır,” ifadelerine yer verdi.
İttifakın kuruluşu ve arka planı
İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), İran Kürdistanı Emekçiler Topluluğu (Komala) ve İran Kürdistanı Mücadele Örgütü (Xebat), 22 Şubat 2026’da İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nı kurdu. İttifak; İran İslam Cumhuriyeti’ni yıkmak için mücadele etmeyi, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını hayata geçirmeyi ve Doğu’da Kürt ulusunun siyasi iradesine dayanan demokratik ve ulusal bir yapı kurmayı amaçlamaktadır.
İttifak, İran’ın Güney Kürdistan’daki Kürt partilerinin merkezlerini füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef aldığı bir dönemde kuruldu. Bu koalisyon, onlarca yıldır bölünmüş olan Doğu siyasi hareketinin tarihi birlik çabasını güçlendirmekte ve somutlaştırmaktadır. Abdullah Muhtedi liderliğindeki Komala Partisi başlangıçta ittifaka katılmamıştı; ancak 4 Mart 2026’da ittifaka dahil oldu.
İttifak, yeni idamları ve saldırıları “özellikle cezaevlerindeki özgürlük savaşçılarına yönelik yeni bir baskı ve zulüm dalgası” olarak nitelendirerek şunları kaydetti:
“Bu sıradan bir olay değildir ve normal bir şeymiş gibi görülmesine izin verilmemelidir. Bu siyasi idamlar ve cinayetler organize bir katliamdır. İslam Cumhuriyeti’nin bu idamları toplumu daha fazla korkutmak ve iktidarda kalabilmek için bir kalkan olarak kullandığı herkes için açıktır.”
Açıklamada Kürdistan Bölgesi’ndeki siyasi partilere yönelik saldırılara da dikkat çekilerek şöyle devam edildi:
“Yurt içindeki baskılar ve idamlar ile Kürdistan Bölgesi’ndeki siyasi partilerin füzelerle vurulmasına devam edilmesi; rejimin uluslararası arenada ve Amerika-İsrail ile yaşadığı savaş ve gerilimlerde stratejik yenilgilere, derin bir güvenlik zafiyetine uğradığı bir dönemde artmaktadır. Bu nedenle, her zaman olduğu gibi krizlerin altında ezilen rejim, yurtdışında krizler yaratarak, yurtiçinde ise daha fazla cinayet ve baskı uygulayarak kendini kurtarmaya çalışmaktadır.”
“İntikam Silahıdır”
İttifakın açıklaması şu sözlerle devam ediyor:
“Aynı zamanda, İslam Cumhuriyeti’nin Amerika ve İsrail ile geçici bir ateşkes dönemindeyken dahi suçlarını sürdürmesi; rejimin özgürlükçülere, hak savunucularına ve iç muhaliflere karşı savaşını durdurmadığının kesin bir kanıtıdır. Aksine, tüm fırsatları ve özellikle de bu ateşkesi, muhaliflerini fiziksel olarak ortadan kaldırmak için kullanmaktadır.
Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı; yabancılar için ‘casusluk’ veya rejime karşı ‘silahlı savaş’ gibi asılsız suçlamalarla tutuklanan kişiler için darağaçlarının yükseltilmesinin, gerçekte mücadeleci ve hak savunucusu halka karşı bir intikam silahı olduğuna inanmaktadır. Bu kana susamış rejim, var olduğu süre boyunca siyasi savaşçıları idam ederek acımasız iktidarına karşı verilen mücadele ve direnişin bedelini artırmaya; İran uluslarının hak arayışlarını, siyasi ve sivil hareketlerini sindirmeye çalışmıştır. Bu nedenle uluslararası toplum, İran’da bir yıl içinde yüzlerce tutuklunun idam edilmesini sadece ‘insan hakları ihlali’ olarak görmemeli; bu eylemleri ‘savaş suçu’ ve ‘insanlığa karşı suç’ olarak tanımalı ve rejimin bu cinayetlerine karşı pratik tutum ve kararlar almalıdır.”
“Rejime Karşı Sert Kararlar Alın”
“Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı ayrıca ilan etmektedir ki; İslam Cumhuriyeti ile yapılacak her türlü diplomasi, her türlü görüşme ve her türlü ateşkes, eğer İran’daki iç baskıyı, idamları ve bu rejim tarafından yapılan sistematik insan hakları ihlallerini engellemiyorsa, İslam Cumhuriyeti’ni sadece öldürme ve yok etme politikasını sürdürmeye teşvik etmekle kalmayacak, aynı zamanda o kana susamış ve baskıcı rejimin ömrünü uzatmasına da fırsat yaratacaktır.
Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı; Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Parlamentosu ve demokratik hükümetlerden, İslam Cumhuriyeti’nin suç ve cinayetlerini durdurmak için rejime daha fazla baskı yapmalarını ve onunla olan diplomatik ilişkileri askıya almalarını talep etmektedir. Ayrıca İran’daki iç baskı ve idamlar meselesinin BM Güvenlik Konseyi’nde temel bir konu haline gelmesi ve rejime karşı sert kararlar alınması gerekmektedir. Şüphesiz ki, İslam Cumhuriyeti üzerindeki idamların ve iç baskının siyasi veya ekonomik bedeli artırılmazsa, rejimin ülke içindeki tutumu ve politikası değişmeyecektir.
Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı ayrıca İran uluslarına ve İslam Cumhuriyeti muhalefetindeki siyasi parti ve taraflara, pratikteki birlik ve ortak çalışmalarıyla rejimin politikalarını geriletmeleri çağrısında bulunmaktadır. Eminiz ki Kürdistan halkı da saflarını daha fazla örgütleyerek, mücadele ve direnişiyle her zaman olduğu gibi rejimin politikalarına cevap verecektir.”
ABD’nin İran’a yönelik saldırıları ve Hürmüz Boğazı’ndaki petrol ticaretinin durmasının ardından bölge ülkeleri Ceyhan boru hattına yöneldi. Ankara ile Bağdat arasında 1973 yılında imzalanan anlaşma süresi doldu. Irak, Basra-Hadise boru hattıyla Türkiye’nin hakimiyetini engellemeye ve Kürdistan Bölgesi’nin özerk ekonomik yetkisini sona erdirmeye çalışıyor.
Foto: The National Context
İlk olarak 1973’te imzalanan ve son olarak 2010’da yenilenen Irak-Türkiye ham petrol boru hattı anlaşması, 27 Temmuz itibarıyla sona eriyor. Türkiye, Temmuz 2025’te anlaşmayı feshedeceğini resmi olarak bildirmişti ve o tarihten bu yana masada yeni bir taslak sözleşme metni tutuluyordu. Irak Kabinesi ise nihayet Petrol Bakanlığı’na uzun vadeli bir anlaşma için müzakereleri başlatma yetkisi verdi. Fakat, masadaki başlıkların resmi olarak yalnızca transit tarifeleri, sevk hacimleri ile teknik ve ticari şartlarla sınırlı olduğu belirtildi.
Bu anlaşmanın sona ermesi, Basra Körfezi’ndeki enerji taşımacılığında yakın tarihin en keskin daralmasının yaşadığı döneme denk geliyor. İşte bu durum, teknik bir sözleşme yenileme sürecini, Irak’ın ihracat haritasının geleceğine dair stratejik bir güç savaşına dönüştürmüş durumda.
Bağlam
Hürmüz Boğazı’na ilişkin veriler durumun vahametini gözler önüne seriyor. ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırılardan önce, boğazdan günde yaklaşık 70 enerji ve petrol ürünü taşıyan gemi geçiyordu. Mart ayından bu yana günlük geçiş sayısı 7’den, Mayıs ayında ise 6’dan aşağı geriledi. Irak, savaştan önce ayda yaklaşık 93 milyon varil petrol sevk ettiği Hürmüz üzerinden Nisan ayında yalnızca 10 milyon varil civarında petrol taşıyabildi. Son on yıldır Irak ihracatının neredeyse tamamını sırtlanan Basra limanlarındaki yüklemeler, artık sistemin tek bir noktadan kırılmasına yol açabilecek ciddi bir zafiyet noktası olarak görülüyor.
Kuzey hattının yeniden hayati önem kazanmasının temel sebebi de tam olarak bu. Bağdat ve Hewlêr (Erbil) arasında varılan mutabakat doğrultusunda Ceyhan üzerinden ihracat Mart ayında yeniden başladı. İlk etapta günlük 170 bin varil olan bu hacim şu an 200 bin varil seviyesine ulaştı ve elde edilen gelir doğrudan federal hazineye aktarılıyor. Irak yönetimi bu miktarı kısa sürede 500 bin varile çıkarmayı hedefliyor.
Görüşmelerde Irak’ın aldığı her kararın hukuki bir arka planı var. Hat, Irak’ın 2014-2018 arasındaki izinsiz Kürt petrolü ihracatı nedeniyle Türkiye’ye karşı açtığı tahkim davasını kazanması ve Ankara’nın yaklaşık 1,5 milyar dolar tazminat ödemeye mahkûm edilmesinin ardından 2023 yılında atıl kalmıştı. Bağdat, ham petrolün mülkiyetini, pazarlama kanallarını veya ödeme mekanizmalarını Hewlêr-Ankara ekseninin paralel yorumuna açık bırakacak hiçbir yeni anlaşmaya imza atmayacaktır.
“Entegre bir enerji koridoru”
Ankara ise meseleye sadece basit bir sözleşme yenilemesi olarak bakmıyor. Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, hattın nominal kapasitesinin günlük 1,5 milyon varile yakın olduğunu ancak hiçbir zaman tam kapasiteyle kullanılmadığını defalarca dile getirdi. Bayraktar, yeni bir anlaşmanın kesinlikle hattın daha yoğun kullanılmasını garanti edecek bir mekanizma içermesi gerektiğini savunuyor. Fakat kuzeydeki üretim bu hattı tek başına doldurmaya yetmeyeceği için söz konusu hacme ulaşmak, hattın güneye yani Basra’ya doğru uzatılmasını zorunlu kılıyor.
Türkiye bu projeyi, Faw Limanı’ndan başlayıp Türkiye’ye uzanan geniş Kalkınma Yolu Projesi’yle bütünleştirmek istiyor. Bu doğrultuda proje; karayolu ve demiryolunun yanı sıra petrol, doğalgaz, petrokimya, rafinaj ve elektriği de kapsayan “entegre bir enerji koridoru” olarak yeniden formülize ediliyor. Türkiye’nin sunduğu taslak metin, ham petrol taşınmasının çok ötesine geçerek saha geliştirme, rafinaj, elektrik üretimi/iletimi ve Ceyhan’daki BOTAŞ (Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi) terminalinin işletilmesini de içeriyor. Buna paralel olarak Türkiye’nin devlet şirketi TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı); BP (British Petrol), ExxonMobil ve Chevron gibi devlerle üretim/arama ortaklıkları geliştirirken Bakan Bayraktar önceliğin Irak ve Kerkük sahaları olduğunu açıkça ifade ediyor.
Analiz
Türkiye’nin bu talebinin arkasındaki matematiksel gerçek ise tartışmaya kapalıdır. Petrol Bakanlığı eski Müsteşarı, Petrol yeni Bakanı Basim Mohammed Khudair, Kerkük’teki üretimin günlük 380 bin varil civarında olduğunu, bunun büyük kısmının yerel rafineriler tarafından tüketildiğini ve geriye ihracat için yalnızca 250 bin varil kaldığını belirtiyor. Kürdistan Bölgesi’nin katkısı eklendiğinde bile, kuzey ekseninin toplam kapasitesi günlük 650 bin varil civarına ancak ulaşıyor ki bu da Türkiye’nin ticari kazanç sağlamak istediği 1,5 milyon varil hedefinin çok gerisinde kalıyor.
Kerkük, Ceyhan hattını tek başına dolduramaz. Bu, ancak Basra petrolü ile mümkün olabilir. Müzakerelerin sıradan bir “Kerkük-Ceyhan hattı yenilemesi” olmaktan çıkıp “Basra-Hadise-Ceyhan Tasarımı”na evrilmesinin arkasındaki yegane gerçek tam olarak budur.
Bağdat’ın bu süreçteki en büyük kozu, Petrol Bakanlığı’nın kuzey ihracat sisteminin “omurgası” olarak nitelendirdiği Basra-Hadise boru hattıdır. Başbakan Sudani; Ağustos 2024 ve Ocak 2025’te imzalanan sözleşmelere dayanarak Nisan ayında bu projeyi hayata geçirmek üzere bakanlık müsteşarının başkanlığında özel bir heyet görevlendirdi. Toplam maliyeti 5 milyar doları bulması beklenen proje için bu yıl Irak-Çin çerçeve anlaşması kapsamında 1,5 milyar dolarlık bir bütçe tahsis edildi. Bu yeni hat, hem yerel rafinerileri besleyecek hem de 200 kilometre 42 inçlik Hadise-IT1A bağlantısıyla mevcut Türkiye hattına entegre edilecek.
Bağdat, dışarıdan bir aktöre uzun vadeli transit geçiş hakları tanıyacak bir yatırım modelini reddederek tamamı Petrol Bakanlığı’nın mülkiyetinde olan, devlet finansmanlı ve anahtar teslim bir modeli tercih etti. Eğer Türkiye “yatırım” adı altında boru hattında bir mülkiyet veya kontrol kozu elde etmeyi amaçlıyorsa bu, Irak için net bir kırmızı çizgi.
Irak’ın bu planındaki en belirleyici özellik, Basra-Hadise hattının çok yönlü bir kapasiteye sahip olmasıdır. Ham petrol, Hadise’den kuzeye, yani Ceyhan’a sevk edilebilir. Bununla birlikte bu hat, teorik olarak gelecekte Suriye kıyısındaki Banyas ve Tartus limanlarına açılacak batı çıkışlarını ya da Ürdün’deki Akabe limanına uzanacak güneybatı kollarını da destekleyebilecek yapıdadır. Elbette bu alternatif kolların hepsinin bugünden yarına hayata geçecek projeler olduğu düşünülmemelidir. Buradaki asıl ve acil değer, Irak’a sağlanan stratejik alternatif yaratma gücüdür. Bu ihtimaller, henüz hepsi fiziksel birer ihracat rotasına dönüşmemiş olsa bile, Bağdat’a geniş bir seçenekler haritası sunmaktadır.
İşte Türkiye tarafının söylemlerinin gölgelediği Irak stratejisinin can alıcı noktası tam olarak burasıdır. Bağdat’ın amacı Hürmüz’ün yerine Ceyhan’ı ikame etmek değildir. Asıl hedef, hiçbir çıkış noktasının tek başına belirleyici ve vazgeçilmez olmadığı bir enerji merkezi inşa etmektir. Suriye üzerinden bir Akdeniz çıkışı veya Ürdün üzerinden bir Kızıldeniz çıkışı, aslında tam da Türkiye’nin kurmaya çalıştığı türden bir bağımlılığa karşı Irak’ın kendini koruma stratejisidir. Hürmüz rotasını çeşitlendirmek, aynı jeopolitik riski alıp bu kez sadece Türkiye topraklarında yoğunlaştıracaksa pek bir anlam ifade etmez ve Bağdat bunun son derece farkındadır. Batı yönlü bu alternatiflerin varlık sebebi hepsinin aynı anda inşa edilecek olması değildir. Tam aksine bu seçeneklerin her birinin, tek bir transit devletin Irak petrolü üzerinde kurabileceği tekel gücünü zayıflatıyor olmasıdır.
“IKBY boru hattı sıradan bir besleme hattına dönüşebilir”
İşte iki hükümetin hedeflerinin kesiştiği, ancak tam olarak uyuşmadığı nokta burasıdır. Her iki taraf da Ceyhan hattından daha yüksek hacimde petrol akmasını istiyor, dolayısıyla bir anlaşmaya varılması kuvvetle muhtemel. Ancak Türkiye, Ceyhan kapasitesini genişleterek Irak’ın güney petrolünü kendi topraklarına bağlamayı arzularken Irak, Ceyhan hattını tamamen federal otoritenin (Bağdat’ın) kontrolüne almayı ve diğer alternatif çıkış kapılarını açık tutmayı hedefliyor. Her iki aktör de aynı boru hattı üzerinden farklı bir jeopolitik koz elde etmenin pazarlığını yapıyor.
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) cephesinden bakıldığında ise gidişat pek iç açıcı görünmüyor. Bölgenin 2014 yılında inşa ettiği ve günlük yaklaşık 900 bin varil tasarım kapasitesine sahip boru hattı, kısa vadede fiziksel işlevselliğini koruyor. Ancak bu esnada, Bağdat’ın kontrolündeki günlük 1,5 milyon varil kapasiteli Kerkük-Fişhabur hattı federal bir alternatif güzergah olarak tamamen onarılıp devreye sokuluyor. Söz konusu alternatif hat ve Basra-Hadise projesi tamamlandığında, IKBY boru hattı stratejik bir düğüm noktası olmaktan çıkıp sisteme bağlı sıradan bir besleme hattına dönüşecek.
Aslında Bağdat’ın nihai amacı bu hattı tamamen kapatmak değil. Asıl hedef, hattı bağımsız bir ticari otorite olmaktan çıkarmak. Bu yeni denklikte Türkiye yalnızca Bağdat ile masaya oturacak, petrolün pazarlamasını doğrudan SOMO (Irak Milli Petrol Şirketi) yürütecek ve elde edilen gelir federal hazineye akacak. IKBY hattı, teknik altyapının bir parçası olarak varlığını sürdürebilir, ancak Hewlêr için paralel bir siyasi ekonominin temeli olma işlevini yitirecektir.
Öte yandan, bu müzakerelerin mutlak ve kapsamlı bir uzlaşı ya da tamamen kopuş gibi iki uç şekilde sonuçlanması şart değil. Taraflar mevcut çerçeveyi bir süre daha uzatabilirler; ki burada Türkiye’nin elindeki en büyük koz transit tarifesinin bizzat kendisidir. Bakan Bayraktar’ın sürekli vurguladığı “tam kapasite kullanım garantisi” mekanizması, aslında hacme endeksli bir ücretlendirmeye işaret ediyor: Sevk edilen petrol miktarı düşük kaldığında varil başına daha yüksek bir tarife (veya “al ya da öde” tarzı bir taban fiyat) uygulanması, Irak hattı doldurmayı taahhüt ettiğinde ise bu tarifenin düşürülmesi planlanıyor. Bu fiyatlandırma stratejisi, hattın boş kalmasını Bağdat için maliyetli hale getirerek onu Basra petrolünü bu hatta bağlamaya mecbur bırakmak üzere tasarlanmış durumda. Kısacası Türkiye’nin oyun planında, tarife meselesi ile Basra petrolü meselesi aslında birbiriyle bütünleşmiş tek bir meseledir.
Bu doğrultuda, olası gerçekçi sonuçlar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Bir uçta; temel meseleler belirsizliğini korurken, 27 Temmuz’dan sonra da ham petrol akışının devam etmesini sağlayacak kısa vadeli ve teknik bir uzatma kararı bulunuyor. Ortada; Irak’ın taahhütlerini transit tarifesine yansıtan, hacim kademeli bir yenileme anlaşması yer alıyor. Diğer uçta ise Türkiye’nin taslağını hazırladığı; transit geçişi saha geliştirme, rafinaj, elektrik üretimi ve Ceyhan terminalinin işletilmesiyle tek bir pakette birleştiren kapsamlı “enerji koridoru” paketi duruyor.
Irak’ın çıkarı, Türkiye firmalarının münferit saha, alt sektör veya boru hattı sözleşmelerinde yer almasını kabul etse bile; transit geçişin yenilenmesi meselesini dar kapsamlı tutmaktan ve yatırım ile altyapı paketinin aynı sözleşmenin içine dahil edilmesine direnmekten geçiyor. Önce dar kapsamlı bir transit geçiş, ilerleyen dönemde ise daha geniş çaplı bir düzenleme öngören aşamalı bir yol haritası, Ankara’dan ziyade Bağdat’ın işine geliyor.
Kurulacak yapı ne olursa olsun, son mühletten önce varılacak hiçbir uzlaşı 2023 öncesi modeli geri getirmeyecektir. En muhtemel nihai sonuç; Ceyhan’ın SOMO ve federal hazinenin kontrolünde federal bir koridor olarak geri dönmesi, IKBY hattının siyasi ve ticari bir özerkliği olmaksızın yalnızca bir altyapı unsuru olarak varlığına müsaade edilmesi ve Türkiye’nin hacim garantileri ile yatırım erişimi elde etmesi ancak Irak petrolü üzerinde mutlak bir kontrol kuramaması olacaktır.
Bağdat’ın buradaki temel stratejik hesabı; Suriye ve Ürdün seçeneklerini masada tutmanın, Ceyhan’ı ikinci bir Hürmüz Boğazı’na dönüşmekten kurtarıp salt bir transit koridoru olarak kalmasını sağlayacak yegane hamle olmasıdır.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlayan saldırılarına paralel olarak Lübnan’a da saldıran İsrail, İran’la yürütülen ateşkes görüşmelerine rağmen Lübnan işgalini genişletiyor.
Foto: Al Jazeera, arşiv
İran’a 28 Şubat 2026 tarihinde gerçekleşen saldırılardan kısa bir süre sonra Lübna’a da saldırı başlatan İsrail’in saldırıları aralıksız sürüyor. ABD arabulucuğunda gerçekleşen ve en son 15 Mayıs’ta 45 gün uzatılan ateşkese uymayan İsrail, Hizbullah’ı bahane ederek hem güney Lübnan’a yönelik işgal harekatını derinleştiriyor hem de başkent Beyrut’a yönelik saldırılarını aralıksız sürdürüyor.
2 Mart’an bu yana süren saldırılarda 3 bini aşkın kişinin hayatını kaybettiği 1 milyon kişinin ise yerinden edildiği tahmin ediliyor.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu sabah yaptığı açıklamada, Hizbullah’ın ateşkesi ihlal ettiğini öne sürerek Beyrut’un güney kesimlerine saldırı emri verdiğini belirtti.
İsrail ordusu önceki gün de Güney Lübnan’daki stratejik Beaufort Kalesi’ni ele geçirdiklerini duyurmuştu. Tarihi kale 1982 ile 2000 yılları arasında da İsrail’in işgali altında kalmıştı.
Reuters’ın ABD’li bir yetkiliye dayandırdığı haberine göre, bugün ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşerek iki ülke arasındaki gerilimin kademeli olarak azaltılmasını öngören yeni bir plan önerisi sundu.
Bu kapsamda ABD’nin ilk adım olarak Hizbullah’ın İsrail’e yönelik tüm saldırılarını durdurmasını ve karşılığında İsrail’in Beyrut’taki gerilimi tırmandırmaktan kaçınmasını teklif ettiği belirtildi.
Lübnan Cumhurbaşkanı’nın ABD’nin önerisine sıcak baktığı ve İsrail ile bir anlaşma sağlamaya çalıştığı ifade edilen haberde, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’nin ise Hizbullah’ın ateşkese bağlı kalacağını “garanti ettiğini” belirterek İsrail’in saldırılara son vermesi talebinde bulunduğu kaydedildi.
İran’dan açıklama geldi
Öte yandan İran Dış İşleri Bakanı Seyed Abbas Araghchi sosyal medya platformu X’te resmi hesabından “Acil uyarı” başlığı ile yaptığı açıklamada, “İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ateşkes, hiç şüpheye yer bırakmaksızın, Lübnan dahil tüm cephelerde kapsamlı bir ateşkes olarak kabul edilir. Bu ateşkesi herhangi bir cephede ihlal etmek, tüm cephelerde ihlal olarak sayılır. ABD ve İsrail, ateşkesi ihlal etmenin tüm sonuçlarından sorumlu tutulacaktır” dedi.
Fransa karşı çıkıyor
Öte yandan Fransa Dışişleri Bakanı Jean Noel Barrot, İsrail’in Lübnan’daki saldırıları arttırması nedeniyle ülkesinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acil toplantıya çağrılmasını talep ettiğini duyurdu.
AFP’nin aktardığı açıklamada Barrot, “Hiçbir şey İsrail’in Lübnan’daki askeri operasyonlarını genişletmesini ve Lübnan topraklarını daha fazla işgal etmesini haklı çıkarmaz” ifadelerini kullandı.
Barrot, İsrail’in attığı adımla ciddi bir hata yaptığını belirterek, 17 Nisan’da Lübnan’da varılan ateşkes anlaşmasına bağlılığını ihlal ettiğini ve bunun uluslararası hukuka aykırı olduğunu söyledi.
Açıklama, İsrail ordusunun Litani Nehri’nin kuzeyindeki ek bölgelere yönelik kara operasyonlarını genişlettiğini duyurmasının ardından geldi.
Bu gelişme, hava saldırıları ve yoğun bombardımanla eş zamanlı yaşanırken, Birleşmiş Milletler siviller ve altyapı üzerindeki insani sonuçlara ilişkin uyarılarını artırdı.
Ateşkesten bu yana 15 çocuk öldü
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarında çocukların hedef olmaya devam ettiğini duyurdu. Kurumun paylaştığı verilere göre son bir haftada en az 15 çocuk yaşamını yitirdi, 62 çocuk ise yaralandı. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre ise ateşkesin yürürlüğe girdiği 17 Nisan’dan bu yana, Lübnan’da sağlık tesislerine toplam 27 saldırı düzenlendi ve bu saldırılarda 25 kişi hayatını kaybetti, 42 kişi yaralandı. Örgüt ayrıca, saldırılarda toplam 16 hastane ve 13 sağlık merkezinin hasar gördüğünü de belirtti.
Lübnan Sağlık Bakanlığı da yaptığı açıklamada, İsrail’in 2 Mart’tan bu yana düzenlediği saldırılarda 3 bin 412 kişinin hayatını kaybettiğini, 10 bin 269 kişinin yaralandığını belirtti.
Direnişin 13. yıldönümünde Beyoğlu ve Şişli’de pek çok toplu taşıma hattı ve yol ulaşıma kapatıldı. Yurttaşlar, Taksim Dayanışması’nın çağrısıyla 19.00’da Taksim’de bir araya geldi.
Gezi Direnişi için yapılan anmada basın açıklaması okunurken. Fotoğraf: Doğa Tekneci
28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’na ağaç kesmek için makinelerin girmesiyle başlayan ve Türkiye yakın tarihinin en büyük kitlesel hareketlerinden biri haline gelen “Gezi Parkı Direnişi”nin 13. yıldönümü her sene olduğu gibi 31 Mayıs’ta Taksim’de etkinlikler gerçekleştirildi.
Taksim Dayanışması Koordinasyonu, Gezi Direnişi’nin 13’üncü yıldönümünde “Gezi’nin 13. yılında Taksim’deyiz” diyerek saat 19.00’da Taksim’e çağrı yaptı.
Çağrının ardından saat 13.00’ten itibaren valilik kararıyla İstanbul’un Şişli ve Beyoğlu ilçelerinde Hacıosman-Yenikapı metro hattının Taksim çıkışı gibi birçok toplu taşıma hatları ve yol ulaşıma kapatıldı. Şişli, Karaköy ve Taksim’deki çoğu sokak ve caddeye bariyerler konuldu ve buraya girişler engellendi. Birçok noktaya çevik kuvvet polisleri konuşlandırıldı. Ayrıca Beyoğlu Kaymakamlığı, ilçede 24 saat boyunca eylem yasağı kararı aldı.
7 kişi gözaltına alındı
Polis, saat 13.00 itibariyle Taksim’de bulunan sokaklardan çıkışa izin verirken sokaklar yaya geçişine kapatıldı. Saat 17.00’den itibaren ise daha fazla sokağa giriş engellendi. Anma başlamadan önce saat 16.30’da iki Gençlik Devirecek’ten iki kişi, Gençlik Komünleri’nden iki kişi, saat 18.00’de Nane Sokak’ta ise Özgür Üniversite Hareketi’nden üç kişi gözaltına alındı.
Taksim’de kapatılan bir sokak, Fotoğraf: Doğa Tekneci/Niha+
Saat 17.00 civarında Süslü Saksı sokağa girişler bariyerlerle tamamen kapatıldı.
”Her yer Taksim her yer direniş”
Saat 19.00’da birçok öğrenci dayanışma grubu, siyasetçiler, feminist ve gençlik örgütleri yıldönümü anmasına başlamak üzere Süslü Saksı Sokak ve Mis Sokak’ın kesiştiği yerde toplandı. Bu arada bir çok kişi polis kontrol noktalarından içeri alınmadı. DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, DEM Parti Milletvekili Kezban Konukçu ve TİP Milletvekili Ahmet Şık da anmaya katılanlar arasındaydı.
Etkinlik esnasında “Gezi şehitleri ölümsüzdür,” “Ali İsmail onurumuzdur,” “Berkin Elvan 15’inde bir fidan,” “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıldı.
DİSK İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu Gezi’de kaybedilen 8 kişi anısına ilk sözü Gezi protestoları sırasında Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan’a verdi.
Gülsüm Elvan konuşmasında “Bu korku duvarını bir gün yıkacağız. Her yer Taksim, her yer direniş!” dedi. Program esnasında yakın zamanda öldürülen gazeteci Hakan Tosun da anıldı.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Aydan Adanır Usta, etkinliği düzenleyen örgütler adına hazırlanan ortak basın açıklamasını okudu. Gezi Anması için toplanılan 31 Mayıs’ın kaybedilen kişilerin adının haykırılan bir gün olduğunu ifade eden Usta, “Hala hukuksuzca tutuklu bulunan çoğu arkadaşımızın da suçsuzluklarını haykırdığımız bir gündür bugün” dedi. LGBTİ+’ların ayrımlaştırıldığı, üniversitelerin kapatıldığı bir ortamda Gezi’yi hatırlamamın zamanı olduğunu belirten Usta, Gezi’nin aynı zamanda bir adalet talebi ve siyasallaşmış yargının teşhiri olduğunu söyledi.
Programa katılanlar, konuşmanın ardından “Kayyımlar gidecek Gezi kalacak” ve “AKP’den hesabı gençlik soracak” sloganları attı.
“İstanbul bir açık hava hapishanesine dönüştürüldü” diyen DİSK İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu, Gezi’de kaybedilen kişilerin anılarını unutturmayacaklarını vurgulayarak anmanın sonlandırıldığını belirtti.
Gezi Anması için okunan basın açıklaması ise şu şekilde:
“GEZİ DirenişiYolumuzu Aydınlatmaya Devam Ediyor!
GEZİ SADECE BİR PARK DEĞİL BİR ADALET ÇAĞRISIDIR!
Bugün 31 Mayıs 2026…
Ülkemiz tarihinin o en görkemli halk hareketinin 13.yıldönümü.
Bugün bir parka sahip çıkarken demokrasinin, barış çığlığının, adaletin ve ranta karşı sosyal devlet talepli kamusal anlayışın;
çadırlarda, forumlarda, meydanlarda, mitinglerde ve yeryüzüsofralarında, yaratıcı zekayla, gençlerin coşkusu ve kadınlarınkararlılığıyla buluştuğu GEZİ’nin yıldönümü.
Bugün 31 Mayıs 2026…
Bugün bir Parkın park olarak kalmasını isteyenlerin talep vebeklentilerine kulak tıkayanlara karşı 80 ilde milyonlarcayurttaşın sokaklara taştığı ve demokratik tepkisinin gür sesleyankılandığı gün.
Bugün 31 Mayıs 2026…
Bugün Gezi direnişinde kaybettiğimiz ve adları o ağaçlardankent meydanlarına kadar heryerde yankılanacak olan Mehmet AYVALITAŞ’ı, Ethem SARISÜLÜK’ü, Abdullah CÖMERT’i, Medeni YILDIRIM’ı, Hasan Ferit GEDİK’i, Ali İsmail KORKMAZ’ı, Ahmet ATAKAN’ı ve Berkin ELVAN’ı…unutmadığımız ve unutturmayacağımızkardeşlerimizin anılarının yaşatılacağı gün.
Bugün 31 Mayıs 2026…
En demokratik, en katılımcı ve en barışçıl gösterilerin bile ağırhapis cezaları ile karşılık bulacağını göstererek halkındemokratik tepkilerinde korkuyu ve kaygıyı yaygınlaştırmayıamaçlayan;
Silahsız, ordusuz birbirini tanımayan kişilerin darbe yapabileceği tezine dayandırılan hukuksuz, delilsiz, mantıksızyargılamalarla, onlarca yıllık hapis cezalarına çarptırılan vehalen cezaevinde tutulan dostlarımız, arkadaşlarımız vekardeşlerimizle; iş insanı Osman KAVALA, Şehir PlancılarıOdası İstanbul Şube Başkanı Tayfun KAHRAMAN, MimarlarOdasının yetkili avukatı Şerafettin Can ATALAY, vakıfçalışanları Çiğdem MATER ve Mine ÖZERDEN iledayanışma göstermenin, suçsuzluklarını haykırmanın günü…
Bugün 31 Mayıs 2026…
Bugün, kimseden emir almayan, kimseye emir vermeyenlerin, dayanışma ile revirler, kütüphaneler açanların, gerektiğindebarikat kuranların, öğrencisi, ev kadını, taraftar grubu, sendikalı işçisi, gündüz işe gece direnişe gelen sendikasızbeyaz yakalısı, işsizi, emeklisi, Türkü, Kürdü, Ermensisi, Alevi ve Sünnüsi ile bütün bir halkın ayağa kalktığı gün…
Bugün 31 Mayıs 2026…
Bugün ülkemizi karnesi zayıf olsa da demokratik ülkelersınıfından çıkarmakla kalmayıp, yüzyıllık Cumhuriyetin kazanımlarından, evrensel hukuk normlarından ve yurttaşlarıntemel haklarından uzaklaştıracak, otoriter ve militer bir rejiminşasına doğru sürükleyen içinde bulunduğumuz sürecin ilkhaber vericisi olan GEZİ’yi hatırlama ve anlama günü
Bugün 31 Mayıs 2026…
Partili Başkanlık rejiminin doğal sonucu olan “Partili Hakim ve Savcıların“ iktidar çıkarlarını gözeten kararları ile Ana Muhalefet Partisine Kayyum atanabilmesinin, seçilmişbelediye başkanlarının kolaylıkla ve inandırıcılığı olmayanverilerle tutuklanarak görevden uzaklaştırılmasının, tweet atangazetecinin, itiraz eden akademisyenin bir anda kendisinihapishanede bulmasının ilk adımlarının GEZİ davalarındaatılmış olduğunu hatırlamanın ve hatırlatmanın günü,
Bugün 31 Mayıs 2026…
Ülkenin bütününün maden sahası ilan edilerek heryerinkolaylıkla maden şirketlerine peşkeş çekilebilmesine, şehirlerin ortasındaki hastane arazilerinin bile özelleştirmekapsamına alınmasına, doğanın talanının bambaşka birseviyeye çıkarılmasına ilk itirazın GEZİ’de gösterildiğiniakılda tutmanın 13. Yıl dönümü…
Bugün 31 Mayıs 2026…
Bugün milyonlarca gencin işsizlik ve geleceksizlik girdibındakumar ve uyuşturucu batağında, mafyatik ilişkilereözendirildiği; kadın cinayetlerinin hız kesmediği, lgbti+ bireylerin düşmanlaştırıldığı, üniversitelerin bir gecedekapatılıp, liyakatsizlikle ünlenmiş kişilerin en yetkili yerlereatanabildiği bir yönetim anlayışının ülkeyi getireceği yerinyıllar öncesinde GEZİ Parkından teşhirinin yapıldığı gün…
Bugün 31 Mayıs 2026…
GEZİ’yi hatırlamanın ve savunduğu değerleri düşünmeninzamanıdır! Çünkü;
GEZİ, sadece bir park değil Adalet talebidir. Hukuksuz, delilsiz, gerekçesiz onyıllara varan hapis cezalarını verensiyasallaşmış yargının teşhiridir
GEZİ, taşı, toprağı, denizi, deresi, kamu arazisi ile yer altı veyer üstü bütün kaynaklarının yağmalanmasına karşı erkendenkurulmuş bir barikattır..
GEZİ, seçimlere, seçilmişlere, oy hakkına, demokrasiye velaikliğe halkın sahip çıkmasının diğer adıdır.
GEZİ, anti demokratik uygulamaların, halka yönelen şiddetin, biber gazının pervasızca kullanılmasının normalleştirilmesinekarşı çıkışın adresidir.
GEZİ, siyasetin demokratik tepkisinin gençlerin enerjisi, kadınların kararlılığından güç aldığı ve sözün, sazın, halayın, horunun, sanatın ve sporun temsilcilerinin buluştuğudirenmenin ortak tarihinin adıdır.
Ve Bugün 31 Mayıs 2026…
GEZİ DİRENİŞİyolumuzuaydınlatmayadevamediyor!“
Basın açıklamasının ardından, polis, kitlenin atmış olduğu sloganların kanunsuz olduğunu anons etti. Etkinliğe katılanlar polis anonsunu yuhaladı.
Kitlenin bir kısmı anmadan sonra Tarlabaşı tarafına doğru yürüyerek “Taksim goristan ji bo faşistan,” “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları attı.
Kitle daha sonra tek tek Tarlabaşı tarafından dağıldı.
Gözaltına alınan 7 kişi gece 11.30 sularında Bayrampaşa Devlet Hastanesi’nden serbest bırakıldı.
Gezi Parkı Direnişi
27 Mayıs 2013’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan Taksim Gezi Parkı’na inşa edilmek istenen AVM ve Topçu Kışlası projesine karşı kent ve çevre savunucuları bir araya gelmiş ve Gezi Parkı’ndaki eylemler kısa süre içerisinde ülke çapında milyonlarca yurttaşta yankı bulmuştu. Eylemler, kolluk kuvvetlerinin sert müdahalelerinin de etkisiyle hızla ülke çapına yayılmıştı.
1 Haziran’da yoğun protestoların ardından polis Taksim’den çekilmiş, meydan ve park günlerce eylemcilerin kontrolünde kalmıştı. 11 Haziran’da meydana yönelik sert polis müdahalesi gerçekleşmişti. Bunun akabinde ise 15 Haziran’da yapılan operasyonla Gezi Parkı tamamen boşaltılmıştı.
Bu süreçte; Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım, Hasan Ferit Gedik ve Berkin Elvan hayatını kaybetti, binlerce yurttaş ise yaralandı.
Direnişin ardından yüzlerce kişi hakkında dava açıldı. Bu davalardan 8 sanıklı Gezi Parkı davası kapsamında Osman Kavala ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına, Mine Özerden, Çiğdem Mater, Can Atalay ve Tayfun Kahraman ise 18’er yıl hapis cezasına çarptırıldı. 10 Aralık 2019’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Osman Kavala’nın tutukluluğu hakkında hak ihlali kararı vererek derhal serbest bırakılmasını karara bağlasa da Türkiye bu kararı uygulamadı.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 38. Olağan Kurultayına yönelik mutlak butlan kararı, Türkiye siyasetinin nabzını yükselten konuların başında geliyor. Birçok kişinin tepkisini çeken bu kararın öncesi ve sonrasında neler yaşandı?
Fotoğraf: Özgür Özel TBMM’ye yürürken.
Ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 4-5 Kasım 2023’te yapılan 38. Olağan Kurultayına yönelik iptal kararı, Türkiye siyasetinin gündemine oturdu.
Kurultay öncesindeki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve dönemin parti yönetim kurullarının görevlerine aynen devam etmesini öngören mutlak butlan kararı, geniş kesimlerin tepkisine neden olurken, Özgür Özel ile yönetimindeki CHP’lilerin ise tedbiren görevden uzaklaştırılması da tepki çekiyor. Mutlak Butlan krizi olarak tarihe geçen bu kararın arka planında ve karar sonrasında gün gün neler yaşandığını sizler için derledik.
Arka plandaki önemli tarihler
5 Kasım 2023: 14 Mayıs seçimlerinden mağlup ayrılan CHP içinde yoğun bir “değişim” tartışmasına girilmesinin ardından 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde düzenlenen 38. Olağan Kurultayın ikinci tur oylamasında, 13 yıldır genel başkanlık görevini yürüten Kemal Kılıçdaroğlu 636 oy alırken, değişim hareketinin lideri olan Özgür Özel ise 812 oy alarak partinin yeni genel başkanı seçildi.
31 Mart 2024: Özgür Özel yönetimindeki CHP, 2024 Türkiye yerel seçimlerini kazanarak, 47 yıl sonra birinci parti oldu.
30 Ekim 2024: AKP hükûmetinin daha önce Kürt illerindeki belediyelere uyguladığı kayyum politikası, ilk kez “Kent Uzlaşısı” soruşturmaları adı altında CHP’li belediyelere genişletildi. Bu kapsamda İstanbul’un en büyük ilçesi olan Esenyurt’un Belediye Başkanı Ahmet Özer, “PKK/KCK üyeliği” suçlamasıyla tutuklandı. Daha sonra 30’dan fazla Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanı gözaltına alındı ve tutuklandı.
10 Şubat 2025: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş’ın suç duyurusunda bulunması üzerine CHP’nin 38. Olağan Kurultay’ına ilişkin soruşturma başlattı.
21 Şubat 2025: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, CHP’nin cumhurbaşkanı adayını belirlemek için yapılacak ön seçim için adaylık başvurusunu yaptı.
19 Mart 2025: Ekrem İmamoğlu ve çok sayıda İstanbul Büyükşehir Belediyesi yöneticisi gözaltına alındı.
2 Eylül 2025: İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, 8 Ekim 2023’te yapılan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul 38. Olağan İl Kongresi’ni iptal etti. Mahkeme CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik ve partinin il yönetimini görevden alarak yerine Gürsel Tekin’in başkanlığında geçici bir kurul atadı.
Bugün (30 Mayıs) Ankara Güvenpark’ta buluşan yurttaşlar. Fotoğraf: Niha+
8 Eylül 2025: Gürsel Tekin, yüzlerce çevik kuvvet polisi eşliğinde CHP İl Başkanlığı binasına girdi.
24 Eylül 2025: Cumhuriyet Halk Partisi, mahkeme kararıyla görevden alınan İstanbul İl Başkanlığı yönetiminin ardından olağanüstü kongreye gitti. CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, 583 delegeden 414’ünün oy kullandığı kongrede, 25 geçersiz oya karşı 389 geçerli oy alarak yeniden il başkanlığına seçildi.
24 Ekim 2025: Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davayı “aktif husumet yokluğu” ve “davanın konusuz kalması” gerekçeleriyle reddetti.
10 Kasım 2025: CHP’den ihraç edilen eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş ile bazı önceki dönem CHP kurultay delegeleri, CHP’nin 4–5 Kasım 2023’te yapılan 38. Olağan Kurultayı’nın iptali davasında verilen karara itiraz etti.
11 Şubat 2026: Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararlarıyla Adalet Bakanlığına toplumsal muhalefeti etkisizleştirmeye yönelik kararlarıyla bilinen İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek atandı.
21 Mayıs 2026: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı ile bu tarihten sonra gerçekleştirilen tüm kurultaylar ve bu kurultaylarda alınan tüm kararlar için “mutlak butlan” gerekçesiyle iptal kararı verdi. Özgür Özel kararı tanımayacaklarını belirterek destekçilerini CHP Genel Merkezi’ne çağırdı.
Karar sonrası yaşananlar
22 Mayıs 2026: CHP, partinin 38. Olağan Kurultayı davasında ‘mutlak butlan’ kararının çıkmasının ardından Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) başvurdu. YSK itirazı aynı gün içerisinde reddetti.
23 Mayıs 2026: CHP TBMM grubu, parti genel merkezinde kapalı grup toplantısı yaptı. Özgür Özel, toplantıya katılan 96 milletvekilinden 95’inin oyuyla Grup Başkanı olarak seçildi. Toplantıya hastalık, cenaze ya da yurt dışında olma gibi mazeretleri nedeniyle katılamayan 42 milletvekilinden 15’inin Özel’e desteklerini bildirdiği belirtildi.
24 Mayıs 2026: CHP Genel Merkezi polis müdahalesi ile boşaltıldı. Yüzlerce çevik kuvvet eşliğinde CHP Genel Merkezi’nin kapısı kırılırken nöbette olan partililere yoğun biber gazı ve plastik mermi ile müdahale edildi. Merkezden ayrılan Özgür Özel, binlerce yurttaş ile TBMM’ye yürüdü. Özgür Özel, TBMM’yi partisinin geçici genel merkezi ilan etti.
25 Mayıs 2026: CHP Genel Merkezi’ne dönük saldırılar diğer muhalefet partilerinin de tepkisine neden oldu. DEM Parti, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Partisi (EMEP), SOL Parti ve birçok kurum Özgür Özel’i TBMM’de ziyaret etti.
26 Mayıs 2026: Özgür Özel’in İzmir’de gerçekleştireceği mitinge polis müdahale etti. Çok sayıda gözaltının yaşandığı mitingde yurttaşlara TOMA’lar ile müdahale edildi. Engellemelere rağmen miting yoğun katılım ile gerçekleşti.
Fotoğraf: Engellenen İzmir mitinginde TOMA’nın üzerine çıkan bir yurttaş / Sendika.org
26 Mayıs 2026: Mutlak Butlan kararına ilişkin iktidar tarafından da itirazlar gelmeye başladı. Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, CHP’nin 38’inci Olağan Kurultayı ve 21’inci Olağanüstü Kurultayı hakkında verilen “tedbirli mutlak butlan” kararını doğru bulmadığını açıkladı.
28 Mayıs 2026: CHP’ye bayram ziyaretleri sürdü. Yeniden Refah Partisi, Saadet Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi, Zafer Partisi ve Milli Yol Partisi TBMM’deki CHP’ye ziyaretlerde bulundu.
30 Mayıs 2026: CHP Lideri Özgür Özel’in bayramlaşma için çağrı yaptığı Güvenpark’ta yurttaşlar sabah saatlerinden itibaren toplanmaya başladı. Mahkeme kararıyla CHP genel başkanlığına atanan Kılıçdaroğlu ise polis zoruyla boşaltılan genel merkeze çağrı yaptı.
CHP buluşması için Güvenpark’ta toplanan yurttaşlar. Fotoğraf: Niha+
Güvenpark’ta toplanan yurttaşlar “Kurultay” sloganları atıyor. Video: Niha+