Gemlik Yürüyüşü’ne katılan Sebahat Tuncel: İktidarı göreve davet ediyoruz

Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivisti Sebahat Tuncel, Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin sonlandırılması ve Kürt sorununun demokratik çözümünü yapacakları ‘Gemlik Yürüyüşü’ ile gündeme getireceklerini belirtti.

Van’dan Gemlik’e yürümek üzere yola çıkan Barış Anneleri. Kaynak: Yeni Yaşam

Özgür Kadın Hareketi (TJA), Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin son bulmasını talep etmek amacıyla 19 Nisan’da Bursa’nın Gemlik ilçesinde bir yürüyüş gerçekleştirecek. “Kadın zamanı, özgürlük ve özgür Önderlikle buluşma zamanıdır” sloganıyla düzenlenecek olan etkinlik için TJA üyesi kadınlar, bir süredir bulundukları şehirlerde, mahalle ve ev ziyaretleriyle bütün kadınlara ve bütün kimliklere yürüyüşe katılım çağrısı yapıyor.

Yürüyüşe katılacak olan TJA aktivisti Sebahat Tuncel “Gemlik üzerinden hem Batı’ya seslenmek hem de çözümün ana muhatabı olan Sayın Öcalan üzerindeki tecride dikkat çekmek istiyoruz” dedi.

Sebahat Tuncel: İmralı artık Barış Adası olarak anılmalı

Tuncel, Gemlik’teki buluşmaya ilişkin Niha+’ya konuştu.

Tuncel, kuruluşundan bu yana TJA’nın temel mücadele alanlarından birinin her zaman Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü olduğunu belirtti. Gemlik’teki buluşmanın bir kez daha bu çözüme dikkat çekmek ve devleti adım atmaya zorlamak amacıyla gerçekleştirileceğini kaydeden Tuncel, 1 Ekim 2025 tarihinde Ankara’ya yapılan yürüyüşü, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü, Newroz ve 4 Nisan Abdullah Öcalan’ın doğum günü etkinliklerini hatırlattı. Tuncel, Gemlik buluşmasının da ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ diye tarif edilen sürecin bir sonraki adımı olarak nitelendirdi.

Sebahat Tuncel, Gemlik’te buluşmanın İmralı Adası’na yakın olmasının yanında başka stratejik anlamları olduğunu da dile getirdi. Kürt sorununun sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye’nin sorunu olduğunu Batı’ya da duyurmayı hedeflediklerini söyleyen Tuncel, “Gemlik üzerinden hem Batı’ya seslenmek hem de çözümün ana muhatabı olan Sayın Öcalan üzerindeki tecride dikkat çekmek istiyoruz” dedi.

Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve özgürlüklerin önünün açılmasının Kürt sorunun çözümüyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulayan Tuncel, çözüm sürecinde müzakere edenlerin koşullarının eşit olması gerektiğini söyledi:

“Müzakere ve diyalog kanalları açık görünse de koşulların eşit olmadığını görüyoruz. Sayın Öcalan hâlâ ağır tecrit koşullarında tutuluyor; görüşlerini toplumla, örgütüyle ve halkla paylaşma imkanından mahrum bırakılıyor. Bu durum barış sürecini sekteye uğratmaktadır. İmralı’nın artık tecrit ve izolasyonla değil, bir ‘Barış Adası’ olarak anılması, barış adasına dönüşmesi gerekir.”

“Savaş politikaları kadına şiddeti de besliyor”

Tuncel, TJA’nın Gemlik’teki buluşma çağrısını yalnızca kadınlara değil bütün demokrasi hareketlerine yaptığını belirterek, Türkiye’de son dönemlerde artan şiddetin savaş politikalarıyla ilgili olduğunu ve barış koşullarının sağlanmasının bu sorunların çözümü için bir adım olacağını ifade etti:

“Biz bu çağrıyı Türkiye’deki demokrasiden yana olan bütün kesimlere yapıyoruz. Bugün Türkiye’de milliyetçi, ırkçı ve dinci söylemlerin kadınlara nefes aldırmadığı bir süreçten geçiyoruz. Maraş ve Siverek’te gördüğümüz gibi çocukların katile dönüştürüldüğü ya da Gülistan Doku örneğinde olduğu gibi kadınların devlet eliyle katledildiği, erkek devlet yargısının kadınların faillerini de cezasız bıraktığı bir sistem var. Bu şiddetin de aslında savaş politikalarından beslendiği tespitini yapıyoruz. O yüzden şiddetsiz bir toplum için barış olmazsa olmazdır.”

Savaş ve çatışma ortamının farklı kimliklerin birbirine temas etmesini engellediğini belirten Tuncel, bütün kesimlerin erkek egemen şiddetin öznesi olduğunu dile getirdi:

“2015’ten bugüne Türkiye’de tüm özgürlüklerin askıya alındığı bir süreç yaşadık. Kürt, Türk, Laz, Süryani, Ezidi veya Alevi fark etmeksizin aynı erkek egemen şiddetin hedefindeyiz. Fakat çatışma ortamında bu kimlikleri kutuplaştırıcı politikalar devreye giriyor. Biz bütün bu mücadele alanlarını da ortaklaştırıyoruz.”

“Siyasetin ve barışın hukuki güvencesi sağlanmalı”

Kalıcı bir barış için artık somut adımların atılma zamanının geldiğini belirten Tuncel’e göre devletin ve parlamentonun sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor:

“Siyasetin ve barışın hukuki güvencesinin sağlanması, demokrasiye geçişi sağlayacak yasaların çıkarılmasını talep ediyoruz. TBMM bünyesindeki komisyon raporlarında belirtilen tespitler var, bunlar hayata geçirilmeli. Umut hakkının, ifade özgürlüğünün ve gerillaların demokratik siyasete katılımının önündeki engellerin kaldırılması ancak yasayla mümkün. İktidar başta olmak üzere bütün siyasi partileri ve parlamentoyu sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz. Şu unutulmamalıdır ki bir halkın önderi özgür değilse o halk özgür değildir aslında.”

Lisa Araz: Kadınlar ve lubunyalar söz sahibi olmalı

Etkinliğe ilişkin Niha+’a konuşan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İstanbul Kadın Meclisi Sözcüsü Lisa Araz ise, bu buluşmayı hem siyasete hem de kadın mücadelesine katkı sunacak bir zemin olarak gördüğünü belirtti. TJA’nın herkesi “Kadın zamanı, özgürlük ve özgür Önderlikle buluşma zamanıdır” şiarıyla Gemlik’te buluşmaya çağırdığını ifade eden Araz, şunları söyledi:

“Bir kadın olarak, Sayın Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlük talebini görünür kılmayı, demokratik siyasetin ve kadın mücadelesinin önünü açmak açısından önemli buluyorum. Bu yürüyüş aynı zamanda kadınların ve lubunyaların barış süreçlerinde asıl söz sahibi olması gerektiğini hatırlatan bir eylemdir. Kalıcı ve gerçek bir çözümün, kadın ve lubunyaların özgürlük mücadelesiyle kesişmesi gerektiğine inanıyoruz. Demokratikleşme ve barış tartışmalarına katkı sağlayan bir zemin oluşturmak için 19 Nisan’da Gemlik’e yürüyeceğiz.”

‘Gemlik Yürüyüşü’ dün Van’da başladı

‘Gemlik Yürüyüşü’ dün Van’da ve bugün Diyarbakır’da başladı. Yarın da İzmir, İstanbul, Kocaeli, Bursa ve başka pek çok şehirden kadınlar taleplerini dile getirmek için yola çıkacak. Etkinlik saat 13.00’te Gemlik’te yapılacak olan açıklamayla sona erecek.

Bir buçuk yılın ardından Bekaert işçileri yeniden grevde

Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden sonuç alamayan ve 1,5 yıldır yetki tartışmaları nedeniyle sözleşmesiz çalıştırılan Bekaert işçileri, patronun düşük zam dayatmasına karşı grev pankartını asarak üretimi durdurdu.

Sabancı Holding bünyesindeki Beksa ile iş ortağı olan Bekaert’ın İzmit ve Kartepe fabrikalarında yaşanan işçi hakları ihlallerine karşı tepkiler sürüyor. Özçelik-İş Sendikası ile işveren arasında yürütülen Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde uzlaşma sağlanamaması üzerine, işçiler bu sabah itibarıyla greve çıktı. 3 Nisan’da alınan grev kararının ardından yapılan son görüşmelerden de sonuç çıkmaması, üretimin tamamen durmasına neden oldu.

Sabah erken saatlerde fabrika önünde toplanarak üretimi durduran işçiler grev pankartlarını asarken Özçelik-İş Sendikası Genel Başkanı Yunus Değirmenci ise yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Biz anlaşmanın sağlanması için elimizden gelen her şeyi yaptık fakat sonuç alamadık. Bu grev, 15 aydır süren hukuki süreci uzatanların, bu süreci bilerek sürüncemede bırakanların ve buna destek olanların eseridir.

Biz, siz işçilerin desteği ile yetki sürecini tamamladık. Sizden aldığımız güç ile bu mücadeleyi kazandık. Ardından bölge başkanlığımızla oturup hem önümüzdeki sürece dair hem de geçmişte hak edip alamadığımız haklarımız için bir taslak hazırladık. O taslak, işçilerin ve Özçelik-İş Sendikası’nın namusudur. Biz, o taslağa sahip çıkmak için buradayız.”

Sosyalist örgütler dayanışmayı büyütüyor

Siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri de Bekaert işçileri ile dayanışma gösteriyor.

Milas’taki holding talanını ifşa ettiği için tutuklanan Başaran Aksu’nun genel başkanı olduğu Umut Sendikası (UMUT-SEN), yetki krizi nedeniyle 20 aydır sözleşmesiz çalıştırılan Bekaert işçilerinin yanında olduğunu açıklarken; Emek Partisi(EMEP) de greve çıkan işçileri ziyaret etti.

Patronun düşük ücret dayatmasına karşı greve çıkan işçilerin taleplerinin karşılanması gerektiğini söyleyen EMEP Kocaeli İl Başkanı İlhami Şahbaz, işçilerin haklı taleplerinin yanında olduklarını vurguladı.

Neler olmuştu?

Metal ve endüstriyel alanlarda 45 ülkede faaliyet gösteren Bekaert’in Kocaeli’deki tesislerinde sendikal süreçler farklı kulvarlarda ilerliyor. Şirketin İzmit fabrikasında DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası örgütlüyken Kartepe fabrikasında ise HAK-İŞ Konfederasyonu’na bağlı Özçelik-İş Sendikası yetkili olarak bulunuyor. 2022 yılının Temmuz ayında başlayan Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde tarafların anlaşma sağlayamaması üzerine her iki sendika da 13 Aralık 2022 saat 13.00 itibarıyla uygulanmak üzere grev kararı almıştı.

Ancak grevin başlamasına yalnızca 10 saat kala, Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete ’de yayımlanan kararname ile Bekaert fabrikalarındaki grevler “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle 60 gün süreyle ertelendi. Bu yasaklama kararı karşısında sendikalar farklı tutumlar sergiledi. Birleşik Metal-İş üyesi işçiler erteleme kararını tanımayarak grevlerini sürdürme kararı alırken, HAK-İŞ’e bağlı Özçelik-İş ise grev yasağı kararının iptali için Danıştay’a başvurarak hukuki süreç başlattı.

Birçok sendika ve siyasi partinin tepki gösterdiği bu grev yasağını tanımayarak mücadeleyi sürdüren işçiler, 18 günün sonunda grevin kazanımla sonuçlandığını duyurmuştu. İşçiler %50’lik zam dayatmasına karşı %85’e yakın zam ve sosyal haklarda %100 artış ile üretime dönse de işverenin bunu kabullenmesi kolay olmadı.

Sözleşmesiz çalıştırılan işçilere yönelik baskılar arttı

Ayrı şirketler halinde üretim yapan fabrikaları birleştirme kararı alan Sabancı Holding’e bağlı Beksa yönetimi, Birleşik Metal-İş’in yetkili olduğu Bekaert İzmit Çelik Kord Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’ni kapatarak fabrikaları Özçelik-İş’in yetkili olduğu şirkette birleştirdi. Bunun üzerine Birleşik Metal-İş ve Özçelik-İş sendikaları arasında 1,5 yıla yakın bir yetki davası sürdü.

Bu süreçte toplu sözleşmesiz çalıştırılan işçilere yönelik baskılar daha da arttı. Sendikal hakları fiilen askıya alınan işçilerin fabrikadaki temsilcileri işten çıkartıldı, soyunma odalarına ise kameralar konuldu.

Dava sonucunda yetkili sendika konumuna gelen Özçelik-İş’in oturduğu toplu sözleşme masasında da mağduriyetler giderilemedi. Mevcut tabloda işveren 3 yıllık sözleşme ve %68 zam teklif ederken, sendika ise 2 yıllık sözleşme ve %140 artış talep etti. Dün gece gerçekleşen son görüşmede de anlaşmanın sağlanamaması üzerine greve çıkan işçiler, sendikal haklardan mahrum edilerek çalıştırıldıkları bir buçuk yıllık kaybın telafi edilmesini de istiyor.

İran-ABD arasındaki müzakereler başladı

ABD-İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı saldırıların ardından, 8 Nisan’da uygulanmaya başlanan 2 haftalık ateşkes kararı sonrası taraflar ilk kez, Pakistan’ın arabuluculuğunda başkent İslamabad’da bir araya geldi.

Foto: Seoul Economic Daily

ABD’li ve İranlı yetkililer, 8 Nisan’da Pakistan arabuluculuğunda varılan 2 haftalık ateşkesin ardından bugün (11 Nisan) Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bir araya geldi. Kalıcı barışın sağlanabilmesi adına gerçekleştirilen bu görüşmelere ABD’yi temsilen Başkan Yardımcısı JD Vance’in başkanlığını yaptığı bir heyet katılıyor. Heyette, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ve özel temsilci Steve Witkoff da bulunuyor. İran’ı ise Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf başkanlığındaki heyet temsil ediyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de İran heyetinde bulunuyor.

Reuters‘ın iddiasına göre iki ülke de müzakere masasında karşılarında görmeyi tercih ettikleri muhataplarla görüşecek. Görüşmelere aşina olan İranlı yetkililere dayandırılan söylemlere göre JD Vance, İranlılar tarafından Trump’ın çevresindeki en savaş karşıtı isimlerden biri olarak görülüyor. Bu da İranlıları, Vance ile yapılacak görüşmelerden kârlı çıkabileceklerini düşündürüyor. Reuters’a konuşan bir Beyaz Saray yetkilisi ise, İranlıların bu iddialarını yalanladı. Öte yandan başka bir Beyaz Saray yetkilisi, İranlıların görüşmeler için Vance’i işaret ettiklerini fakat bir sebep sunmadıklarını belirtti. Ayrıca, yönetim içi tartışmalara aşina iki kaynağın belirttiğine göre, bazı Beyaz Saray yetkilileri de son haftalarda, pragmatik bir eğilimi olduğunu sezerek Kalibaf’ı muhatap olarak belirlediler.

Trump tarafından İslamabad’a gönderilen Vance, kendisi için de önemli bir sınav verecek. 2028 ABD Başkanlık seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin aday adaylığı için adı geçen isimlerden olan Vance’in burada göstereceği performans, onun geleceğini de belirleyecek. Olası başarılı bir anlaşma sağlanması, Vance’in siyasi gücünü artırabileceği gibi, başarısız bir sonuç ise kendisini daha da savaşın yüzü olarak gösterebilir.

Ana gündem maddeleri; taraflar ne istiyor
  • İran, çatışmaların başlamasından bu yana İsrail’in Hizbullah militanlarına yönelik saldırılarında yaklaşık 2 bin kişinin hayatını kaybettiği Lübnan’da da ateşkes istiyor. İsrail ve ABD, Lübnan’ın İran-ABD ateşkesinin bir parçası olmadığını söylerken Tahran, bunun ateşkes kapsamına dahil edilmesinde ısrar ediyor.
  • İran, ABD’nin dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakmasını ve yaptırımlara son vermesini istiyor. Washington, yaptırımların önemli ölçüde hafifletilmesine açık olduğunun sinyalini verirken, bunun yalnızca İran’ın nükleer programlarından taviz vermesi karşılığında olabileceğini belirtti.
  • İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki otoritesinin tanınmasını istiyor. ABD ise boğazın petrol tankerlerine ve diğer deniz trafiğine, geçiş ücretleri de dahil olmak üzere, hiçbir sınırlama olmaksızın açılmasını istiyor.
  • İran’ın altı haftalık savaş boyunca oluşan tüm zararlar için tazminat talep etmesi beklenirken, ABD bu konuda henüz bir açıklama yapmadı.
  • İran, uranyum zenginleştirmesine izin verilmesini isterken, Trump bu konunun müzakereye kapalı olduğunda ısrar ediyor.
  • İsrail ve ABD, İran’ın füze kapasitesinin ciddi ölçüde kısıtlanmasını isterken, Tahran ise sahip olduğu füzelerin müzakereye kapalı olduğunu belirtiyor.
  • İran, ABD muharip güçlerinin bölgeden çekilmesini, tüm cephelerde savaşın sona ermesini ve saldırmazlık taahhüdünde bulunulmasını isterken Trump, bir barış anlaşmasına varılana kadar Orta Doğu’daki askeri unsurlarını bölgede tutacağını belirtiyor.

Kaynak: Reuters

Trump’tan paylaşım

Ayrıca Trump, bugün yaptığı bir sosyal medya paylaşımında “Çin, Japonya, Güney Kore, Fransa, Almanya ve daha pek çok ülke dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerine bir iyilik olarak Hürmüz Boğazı’nı temizleme sürecini an itibarıyla başlatıyoruz. İnanılmaz ama, bu işi kendi başlarına yapacak cesarete ya da iradeye sahip değiller” ifadelerini kullandı.

Lübnan’da çatışmalar sürüyor

ABD ve İran arasındaki görüşmeler başlarken Lübnan’da ise çatışmalar hâlâ sürüyor. İran’ın görüşmelerdeki gündemlerinden biri Lübnan’ın da ateşkes kapsamına girmesiyken ABD tarafı, Lübnan’ın anlaşmanın bir parçası olmadığını belirtiyor. Öte yandan arabulucu Pakistan da Lübnan’ın anlaşmaya dahil olduğunu söyledi. Bu doğrultuda, İsrailli ve Lübnanlı yetkililerin 14 Nisan Salı günü ABD’nin başkenti Washington DC’de bir araya gelmesi bekleniyor.

Öte yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bugün Erdoğan’la İran-ABD görüşmeleri ve Ukrayna’daki durum üzerine bir görüşme gerçekleştirdiklerini sosyal medya hesabından açıkladı.

Ateşkese giden süreç

6 Nisan’da ABD Başkanı Trump, İran’a Hürmüz Boğazı’nı ticari trafiğe açması için verdiği mühleti 7 Nisan Salı akşamına kadar uzattı. Boğazın açılmaması halinde ise İran’ın elektrik santralleri ve köprüler gibi sivil altyapı hedeflerini vurmakla tehdit etti. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, tehdit altında pazarlık yapmayacaklarını açıkladı. Tahran yönetimi, Pakistan üzerinden iletilen 45 günlük geçici ateşkes önerisini reddederek 10 maddelik kendi taleplerini sundu.

Verdiği mühletin dolmasına saatler kala Trump, sosyal medya üzerinden bir tehdit mesajı paylaştı. Mesajda, “Bu gece koca bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri getirilmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak. Ne olacağını bilmiyorum ama galiba olacak. […] Kim Bilir? Uzun ve karmaşık dünya tarihinin en önemli anlarından olan bu gecede öğreneceğiz. 47 yıllık gasp, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek” ifadelerine yer verildi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yaptığı açıklamada, ABD’nin askeri hedeflerinin büyük ölçüde tamamlandığını ve savaşın çok yakında biteceğini belirtti. Vance, İran’ın ya “normal bir ülke olup dünya ticaretine katılacağını” ya da “masaya gelmeyip ekonomik olarak çok kötü bir duruma düşeceğini” ifade etti.

Trump’ın işaret ettiği sürenin dolmasına yalnızca yarım saat kala, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in arabuluculuğuyla bir ateşkes adımı atıldı. Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı “Tam, derhal ve güvenli biçimde açmayı” kabul etmesi şartıyla, bombardıman planını iki haftalığına askıya aldığını duyurdu. Trump ayrıca İran’dan üzerinde çalışılabilir 10 maddelik bir öneri aldıklarını, askeri hedeflere çoktan ulaştıklarını ve onları aştıklarını savundu.

Kürtler kimsenin vekil gücü değil

“Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir.”

Foto: X/@vvanwildenburg

The Amargi yazarı Elif Sarıcan‘ın Novara Media için kaleme aldığı bu yazıyı Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Kürt mücadelesi, Orta Doğu’da süregelen en eski ulusal kurtuluş mücadelelerinden biri. Türkiye, Suriye, Irak ile İran’a yayılan ve 45 milyon Kürt nüfusu barındıran Kürdistan, hem CIA’den hem de İsrail Devleti’nden daha eskiye dayanır. Fakat Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı başladığından beri, Kürdistan’ın 2025 sonlarında bir Langley odasında üretildiğini düşünürseniz kimse size kızmaz.

Bölgedeki devletlerin, bölgesel amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı sayısız strateji var. İsrail; Arap devletleri, Türkiye ve İran’a karşı koz oluşturabilmek için yıllar boyunca Orta Doğu’daki azınlıklarla yakın ilişkiler geliştirdi ve şu an yaşanan savaşın da bundan bir farkı yok. Mart başında CNN‘in aktardığına göre CIA, aylardır Irak-İran sınırındaki Kürt güçlerini silahlandırmaya çalışıyor. Axios, Mossad tarafından kurgulanan ve CIA’in desteklediği planın detaylarını ortaya çıkardı. Plana göre Kürt güçleri, Kuzey İran’da bir tampon bölge oluşturmak ve rejimi devirmek için İran’da daha fazla iç isyanı teşvik etmek amacıyla sahada bir vekil güç olarak kullanılacaktı.

Ancak ABD-İsrail’in, İran’ı bombalama ve bu yılın başında patlak veren protesto hareketlerinden faydalanma planı işe yaramadı. [Son zamanlarda] abartılı açıklamalarının birinde Trump, İran’daki rejim karşıtı eylemcilere “bir sürü” silah yolladıklarını iddia etti ve Kürt aracıları bu silahları almakla suçladı. İran ise ABD-İsrail saldırılarına, bölgedeki önemli ekonomik merkezleri hedef alarak karşılık verdi. Kürdistan, savaşa dahil olmamasına karşın bu bölgelerin içindeydi. İran, Irak’taki vekil gücü Haşdi Şabi’yi kullanarak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil dahil olmak üzere sivil alanları hedef aldı.

Ancak başarısızlık, daha derindeki bir şeyi gün yüzüne çıkardı: Ne ABD-İsrail tarafı ne de İran rejimi, İran’ın karmaşık sosyolojisini dikkate almamıştı. Bunun bedelini ise Kürtler ödüyordu.

İran’ın kuzeybatısında bulunan Doğu Kürdistan, İran’da güvenlik önlemlerinin en üst düzeyde olduğu bölgedir. Oradaki Kürt toplumu, tüm ülkenin maruz kaldığından daha yoğun bir gözetim ve polis mekanizmasıyla yaşıyor. Bu durum, bölgeyi iki şekilde baş hedef haline getiriyor: Kontrolün devamını sağlamaya çalışan bir rejim ve İran’ın güvenlik altyapısını zayıflatmayı amaçlayan bir yabancı askeri güç. Kürt bölgeleri, hem rejimin baskıları hem de ABD-İsrail bombalamaları nedeniyle orantısız şekilde etkilendi. Tek başına bu gerçek, farklı bir yaklaşım gerektirmektedir. Emperyalist bombardıman ve otoriter baskı arasında yanlış tercih yapmayı reddeden bir üçüncü yol.

Elbette, 45 milyonluk bir ulustan sanki tek bir aktörmüş ve tek bir telefon numarası varmış gibi “Kürtler” olarak bahsetmek açık bir sorundur. Batı’daki çoğu insanın Kürt siyasi yaşamıyla tanışması, IŞİD’e karşı yapılan bölgesel savaşa dayanmaktadır. Bu dönemde Halk Savunma Birlikleri (YPG), Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) ve sonrasında Suriye Demokratik Güçleri (QSD), ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonla ilişkiler geliştirmişti. Ancak burada, Rojava’daki Kürt güçlerinin [Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi], IŞİD karşısında kendi topraklarını savunmayı koalisyon onlarla ilgilenmeden çok daha uzun süre önceden beri sürdürdüğü de belirtmek gerekiyor.

Yine de, Suriye’deki ilişkinin (ne kadar irdelenmeyi hak ederse etsin) bir vekalet ilişkisi olmadığı göz önüne alındığında, bazıları “Kürtlerin” ilk düşünülen vekil güç olmasına şaşırmış olabilir. Diğerleri ise tam tersi bir nedenden ötürü bunu şaşırtıcı bulabilir: Bölgedeki en büyük Kürt güçlerinin birçoğu, hem ABD’nin hem de İsrail’in ideolojik projelerine özünde ve açıkça karşıdır. Vekil güç planının görünürdeki en muhtemel motivasyonu, Kürt savaşçıların savaşa hazır olma durumlarının ve deneyimlerinin doğrudan kabulü ile İsrail’in bölgesel çıkarlarını ilerletmek için etnik azınlıkları bir nüfuz aracı olarak kullanmaya yönelik daha geniş stratejisinin birleşimiydi. Tüm bunlar bir araya geldiğinde “Kürtler,” ideal aday haline geldi. CIA’den “bilgi sızması” açıkça bir tesadüf değil, gerilimin yüksek olduğu anda kullanılan bir kamuoyu baskısı silahıydı. Bölgedeki Kürt güçlerini ikna etmek için kullanılacak argüman ise bilinen en eski kural olacaktı: Düşmanınızın düşmanı dostunuzdur.

Buna rağmen, Doğu Kürdistan’da faaliyet gösteren bir düzine Kürt partisi oldukça farklı bir şey söylüyordu: Başkalarının savaşında savaşmayacaklardı. Onlar satılık asker değiller. Mevcut konjonktürde kendi çıkarları bulunuyor ve bunların başında halklarının kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik bir İran geliyor. Elbette ABD ve İsrail’in çıkarlarının gerçekleşmesi için demokratik bir İran zorunlu değil. Bu da Kürtlerin taleplerinin her zaman gözden çıkarılabilir olduğu anlamına gelmekteydi. Batı’daki analizlerin hâkim sorusu, Kürtlerin savaşa “dahil olup olmayacağı” yönündeydi. Sanki Kürtlerin siyasi varlığı, kimin tarafında yer aldıkları sorusuyla başlayıp bitiyormuş gibi. Bugüne dek ABD-İsrail planından somut bir netice çıkmadı. Kürt güçleri; hem ABD ve İsrail ile hem de İran rejimiyle görüşmeler yürüttüklerini yalanlamadı. Ancak görünüşe göre, öncelikleri hala kendi çıkarları olmaya devam ediyor: Kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlük.

Kürt ulusu homojen bir yapıya sahip değil. Partileri ve hareketleri, seküler milliyetçilerden Marksistlere ve demokratik konfederalistlere (Kürt lider Abdullah Öcalan tarafından geleneksel ulus devlete bir alternatif olarak geliştirilen; yerel demokrasi, toplumsal cinsiyet özgürlüğü ve ekolojiyi merkeze alan siyasi bir model) kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Fakat bu kesimlerin hepsi tek bir konuda hemfikir: Başkasının savaşında piyon olunmayacak. Şubat sonlarında beş İranlı Kürt siyasi partisi, uzun zamandır beklenen bir koalisyon çerçeve anlaşmasına imza attı. İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu, yıllar süren bir diyaloğun ürünü ve İran’daki Kürt siyasi saflarının tarihsel olarak parçalanmış olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Bu parçalanmışlık, devlet aktörlerinin Kürtlerin pazarlık gücünü zayıflatmak ve mücadelelerini sulandırmak için uzun süredir istismar ettiği bir durumdu.

Bu anlamda koalisyon, alet edilmeye karşı bir öz savunma eylemiydi: Herhangi bir dış gücün birleşik bir siyasi duruşu araçsallaştırması, birbiriyle rekabet halindeki bir düzine yapıyı araçsallaştırmasından çok daha zordu. Ayrıca koalisyon, savaşın başlamasından bu yana sessiz kalmadı. İttifak, 2 Mart’taki ilk ortak açıklamasında “bu savaşın İran halklarının savaşı olmadığını” ilan etti. Kürt toplumunu teyakkuzda ve koordinasyon içinde kalmaya çağırdı. Kürt bölgelerinde konuşlu İran silahlı kuvvetlerini rejimden kopmaya davet etti ve çok kritik bir şekilde bireysel intikam eylemlerine karşı uyarı yaparak bunun yerine itidale ve kamu kurumlarının korunması yönünde çağrıda bulundu. Bu açıklama, Kürt toplumunu eşzamanlı olarak hem İslam Cumhuriyeti’nin savaşından uzaklaştıran hem de görünüşe göre tabandan yükselecek demokratik bir geçişin zeminini hazırlamayı amaçlayan bir beyandı.

Soldaki bazı kesimler “maddi gerçekliğin” üçüncü bir yolu işlevsiz kıldığını ve emperyal merkezlerde yaşayan bizlerin, kendi hükümetlerimizin suç ortaklığına karşı durmaya odaklanmamız gerektiğini savunacaktır. Bu anlaşılabilir bir örgütlenme ilkesi olsa da iki şey göz ardı ediliyor. İlk olarak; burada yaşayan, kalpleri anavatanlarıyla atan ve bu meselenin soyut bir jeopolitik veya politik sorun değil, aileleri ile halkları için bir hayatta kalma meselesi olan toplulukları görmezden geliyor. İkinci olarak; iki şeyin aynı anda doğru olabileceği gerçeğini es geçiyor: Batı emperyalizminin şiddetine karşı çıkarken, aynı zamanda sırf Ocak ayında bile kendi halkından yüzlerce kişiyi katleden bir rejimi meşrulaştırmayı reddedebiliriz. Bir kez daha yeniden şekillendirilen bir bölgedeki tüm halkların kurtuluşu için üçüncü bir yol inşa etmenin, hiç bu kadar acil olduğu bir dönem yaşanmamıştı

Aynı anda birden fazla gerçeklik söz konusu. İslam Cumhuriyeti Kürtlere yönelik tutumunu değiştirmiş olsaydı, Kürtler İran’a karşı potansiyel “vekil güçler” bile olmazlardı. Bu, İran halkının savaşı değildir. Ve bu savaş yalnızca topraklar üzerinde değil, bizzat Orta Doğu’nun gelecekteki istikameti üzerinden veriliyor. Asıl mesele hangi vizyonun galip geleceğidir: ABD-İsrail nüfuzuyla şekillenen mi, yoksa İran rejimi ve müttefikleri tarafından şekillenen mi? Sahadaki halkların birçoğu için, özellikle de her iki tahakküm biçimi altında yaşamış olanlar için, bu iki vizyonun görünüşü farklı olabilir, ancak özleri çarpıcı şekilde birbirine benzerdir. Bunların her ikisi de süregelen bir özgürlüksüzlük sunuyor.

Bu durumu bazılarının, bilhassa da siyasi duruşlarını birine karşı çıkmak için diğerini savunmanın şart olduğu ikili bir karşıtlık üzerine kuranların, kabullenmesi zor olabilir. Fakat gerçek şu ki, üçüncü yol sadece bir gereklilik değildir. Doğu Kürdistan’da çağrısı yapılan köy meclislerinden, Kürt koalisyonunun İran’daki tüm ezilen uluslarla işbirliği ve demokratik yönetim ısrarına kadar halihazırda inşa edilmektedir. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir. Asıl mesele yalnızca kimin tarafında olduğumuz değildir. Asıl mesele şu: Biz neyi savunuyoruz?

CHP Belediyelerine yeni soruşturmalar: Mersin ve Bolu Belediyeleri’ne operasyon

CHP’li Mersin Yenişehir ve Bolu Belediyeleri’ne yapılan gözaltı operasyonlarında toplam gözaltı sayısı 34.

CHP’ni Mersin Yenişehir ilçe Belediyesi’ne ve Bolu Belediyesi’ne yönelik polisler bir operasyon gerçekleştirdi. Operasyonlar sonucunda en az 34 kişinin gözaltına alındığı öğrenildi.

  • Bolu Belediyesi’nden Bolu Belediye Başkan Yardımcısı Leyla Beykoz ve Belediye Meclis üyesi Aydan Özdemir dahil 3 kişi gözaltına alındı. Gözaltıların Bolu Belediyesi’ne bağlı BOLSEV Vakfı üzerinden yürütülen kurban bağışına yönelik soruşturma sebebiyle olduğu belirtildi.
  • Mersin Yenişehir Belediyesi’nden aralarında belediye başkan yardımcıları, şube müdürleri ve şirket yetkililerinin olduğu 31 kişi gözaltına alındı.

Mersin Yenişehir Belediye Başkanı Abdullah Özyiğit, ANKA haber ajansına yaptığı açıklamada, İl Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin belediye binasında arama yaptığını söyledi. Özyiğit, “Bu operasyonları biliyoruz, CHP’li belediyelere yönelik olduğunu biliyoruz” dedi.

X hesabından da bir paylaşım yapan Abdullah Özyiğit, kamu kaynaklarının kullanımı konusunda hassasiyetin her zaman korunduğunu savundu.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut ise Bolu ve Mersin Yenişehir Belediyesi’ne yönelik operasyona ilişkin ANKA’ya verdiği demeçte “Memleket, kötü yazılmış distopik bir romanı bile geride bırakacak kadar karanlık bir tabloya sürüklenmiş durumda. Hukuksuzluk sıradanlaştı; keyfi yönetim kural haline geldi. Baskıya, adaletsizliğe, hukuksuzluklara asla boyun eğmeyeceğiz” dedi.

Üsküdar Belediyesi’nden aralarında Belediye Başkan Yardımcısı Filiz Deveci’nin de bulunduğu 21 kişi 7 Nisan’da gözaltına alınmıştı. Üsküdar Belediyesi’nden gözaltına alınan kişilerin bugün sabah saatlerinde İstanbul Anadolu Adliyesi’ne sevk edildiği belirtildi. Anadolu Ajansı’nın haberine göre bu soruşturma, “ihaleye fesat” ve “rüşvet” iddiasıyla başlatıldı.

CHP belediyelerine yönelik operasyonlar bir süredir devam ediyor

CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar bir süredir kamuoyu ve siyasetin gündeminde yer alıyor. 2 Ekim 2024 tarihinde başlayan operasyonlar serisinde şimdiye kadar pek çok belediye başkanı, belediye başkan yardımcısı ve belediye meclis üyesi gözaltına alındı ve tutuklandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu dahil pek çok kişinin tutukluluğu da devam ediyor.

1 Nisan 2026’daki AKP grup toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP’ye yönelik rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarıyla ilgili “Belediye kaynakları CHP’li başkanların hanı değildir” demişti.

Kronoloji · Ekim 2024 — Ağustos 2025
CHP’li Belediyelere Operasyonlar
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonuyla yürütülen soruşturma ve tutuklama sürecinin kronolojisi
Ekim 2024 9 Gözaltı Dalgası İstanbul · İzmir · Antalya · Adana Ağustos 2025
9+ Gözaltı Dalgası
414 Sanık (İBB Davası)
89 Tutuklu devam ediyor
10+ Tutuklanan Belediye Başkanı
Arka Plan
Akın Gürlek, 2 Ekim 2024’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanmasının ardından CHP’li belediyeleri hedef alan operasyon dalgalarını başlattı. Gürlek, daha önce Adalet Bakanlığı’nda bakan yardımcılığı görevini yürütmüştü.
Kronolojik Süreç — Dalga Dalga Operasyonlar
Eki 30 2024
Başlangıç
Esenyurt: İlk Tutuklanan Başkan
Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer gözaltına alındı, “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy’u kayyım olarak atadı.
1 Gözaltı 1 Tutuklama Kayyım atandı
Oca 17 2025
Öncesi
Beşiktaş Belediye Başkanı Tutuklandı
Rıza Akpolat, “suç örgütü eliyle ihale organizasyonu ve rüşvet” suçlamasıyla 4 gün gözaltının ardından tutuklandı.
1 Tutuklama
Mar 19 2025
1. Dalga
İmamoğlu ve 105 kişi gözaltına alındı
İstanbul Üniversitesi’nin 18 Mart’ta İmamoğlu’nun diplomasını iptal etmesinin ardından başlatılan soruşturma kapsamında İBB Başkanı dahil 106 kişi gözaltına alındı. 23 Mart’ta İmamoğlu ve 53 kişi tutuklandı.
106 Gözaltı 54 Tutuklama
Ekrem İmamoğlu (İBB Başkanı) · Murat Çalık (Beylikdüzü Bşk.) · Murat Ongun (İBB Medya AŞ) · Resul Emrah Şahan (Şişli Bşk.) · Mahir Polat (İBB Gn. Sek. Yrd.)
Nis 26 2025
2. Dalga
İSKİ ve İmar Müdürlüğü’ne operasyon
İBB yolsuzluk soruşturması kapsamında 52 görevli gözaltına alındı; 18 kişi tutuklandı.
52 Gözaltı 18 Tutuklama
Şafak Başa (İSKİ Gn. Müd.) · Elçin Karaoğlu (Boğaziçi İmar Müd.)
May 20 2025
3. Dalga
İBB iştirakleri soruşturması
Belediye iştirakleri odaklı yeni soruşturmada 22 kişi gözaltına alındı; 13 kişi tutuklandı.
22 Gözaltı 13 Tutuklama
Taner Çetin (İBB Basın Yayın Daire Başkanı)
May 23 2025
4. Dalga
Özel Kalem’den Genel Sekreter’e geniş tarama
45 kişi gözaltına alındı; 25 kişi tutuklandı. İmamoğlu’nun yakın çevresi ve üst düzey yöneticiler hedef alındı.
45 Gözaltı 25 Tutuklama
Kadriye Kasapoğlu (Özel Kalem) · Mustafa Akın (Koruma Müd.) · Ziya Gökmen Togay (İSTAÇ Gn. Müd.) · Arif Gürkan Alpay (İBB Gn. Sek. Yrd.)
May 31 2025
5. Dalga
Milletvekilleri ve ilçe belediye başkanlarına uzandı
47 kişi gözaltına alındı; 22 kişi tutuklandı. İstanbul dışındaki CHP’li belediye başkanları da kapsama girdi.
47 Gözaltı 22 Tutuklama
Hakan Bahçetepe (Gaziosmanpaşa) · Utku Caner Çaykara (Avcılar) · Oya Tekin (Seyhan) · Hasan Akgün (Büyükçekmece) · Aykut Erdoğdu (eski Milletvekili)
Tem–Ağu 18+ 2025
6. — 9. Dalga
Dört ardışık dalga: İstanbul’dan Anadolu’ya
18 Temmuz’dan 15 Ağustos’a dek süren dört ayrı operasyonda 114 kişi gözaltına alındı, 38 kişi tutuklandı. İstanbul, Antalya, Çanakkale, Trabzon, Bursa ve Giresun’da eş zamanlı işlem yapıldı.
114 Gözaltı (toplam) 38 Tutuklama (toplam)
İnan Güney (Beyoğlu Bşk.) — 15 Ağustos dalgasında gözaltına alındı
İstanbul Dışı Operasyonlar — Büyükşehir Belediyeleri
İzmir
Eski Büyükşehir Bşk. Tunç Soyer dahil 157 şüpheli hakkında gözaltı kararı. İZBETON AŞ üzerinden yolsuzluk iddiası.
1 Tem 2025 — Soyer 4 Temmuz’da tutuklandı
Antalya
Büyükşehir Bşk. Muhittin Böcek rüşvet soruşturması kapsamında gözaltına alındı; tutuklandı, görevden uzaklaştırıldı.
5 Tem 2025 — 6 Temmuz’da tutuklandı
Adana
Büyükşehir Bşk. Zeydan Karalar yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklandı. 5 Şubat 2026 duruşmasında tahliye edildi; henüz göreve iade edilmedi.
5 Tem 2025 — 8 Temmuz’da tutuklandı
Adıyaman
Büyükşehir Bşk. Abdurrahman Tutdere gözaltına alındı; ev hapsi kararı verildi. 25 Temmuz’da kaldırıldı; 5 Ağustos’ta göreve iade edildi.
5 Tem 2025 — iade: 5 Ağustos 2025
Şile
Belediye Bşk. Özgür Kabadayı dahil 6 kişi “rüşvet, irtikap, ihaleye fesat” suçlamalarıyla gözaltına alındı; 5 kişi tutuklandı.
10 Tem 2025 — 14 Temmuz’da tutuklandı
Ceyhan
Belediye Bşk. Kadir Aydar, 5. dalga kapsamında gözaltına alındı ve tutuklandı.
31 May 2025
Güncel Durum · Mart 2026
İBB davası kapsamında İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 414 sanığın duruşmaları 9 Mart 2026’da Marmara Cezaevi yerleşkesinde başladı. Bu davada yargılanan 89 kişi hâlâ tutuklu.
Kayyım Atamaları
Esenyurt (Ekim 2024), Beşiktaş (Ocak 2025), Antalya (Temmuz 2025) ve Adana (Temmuz 2025) belediyelerine İçişleri Bakanlığı tarafından yönetici atandı. Adıyaman Belediye Başkanı ise soruşturma sonrasında görevine iade edildi.
Kaynak: CHP belediyelerine operasyon kronolojisi derlemesi — kamuya açık adli süreç belgeleri ve haber kaynakları temelinde NihaPLUS · Nisan 2026

CHP’li belediyelere gözaltı dalgaları: Ne olmuştu?

Önceki görevi Adalet Bakan Yardımcısı olan Akın Gürlek, 2 Ekim 2024’te İstanbul Adliyesi Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanmasının ardından İstanbul merkezli olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) belediyelerine yönelik bir operasyon dalgası başlattı. Bu tarihten itibaren, CHP kapsamında birçok operasyon ve tutuklama yapıldı ve yapılmaya devam ediyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ve 17 Ocak 2025’te Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın gözaltına alınmasıyla başlayan operasyonlar, CHP’li belediyelere yönelik sürecin başlangıcı oldu. Ahmet Özer, 31 Mart seçimlerinde CHP ve DEM Parti’nin “kent uzlaşısı” kapsamında, CHP’nin Esenyurt adayı olarak seçimlere girmiş ve yüzde 49 oy oranıyla belediye başkanı seçilmişti. Özer, yaklaşık 12 saati bulan gözaltı sürecinin ardından, nöbetçi sulh ceza hakimliği tarafından “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanmıştı. Özer’in tutuklanmasından sonra, İçişleri Bakanlığı, İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy’u Esenyurt Belediyesi’ne kayyım olarak atadı.

Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat ise, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Aziz İhsan Aktaş’ın elebaşılığını yaptığı öne sürülen bir suç örgütünün belediyelere rüşvet vererek ihale organize ettiği” suçlamasıyla başlattığı soruşturma kapsamında gözaltına alındı ve 4 gün İstanbul Emniyeti’nde gözaltında tutulduktan sonra 17 Ocak 2025’te tutuklandı.

Akın Gürlek, daha sonra 20 Ocak’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında “tehdit,” “hakaret” ve “terörle mücadelede görev alan kişileri hedef gösterme” suçlarından soruşturma başlattı.

19 Mart’ta başlayan ilk gözaltı dalgası

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla, Terörle Mücadele Yasası kapsamında yeni bir soruşturma başlatıldı. İstanbul’un Kartal ve Ataşehir ilçelerinin CHP’li başkan yardımcıları, Tuzla, Adalar, Beyoğlu, Şişli, Üsküdar, Sancaktepe ve Fatih belediyelerinden yedi CHP’li belediye meclis üyesi bu kapsamda gözaltına alındı. Bu süreç, 27 Şubat’ta Beykoz Belediyesi’nden 20 kişinin gözaltına alınması ve Belediye Başkanı Alaattin Köseler dahil 13 kişinin tutuklanması ile devam etti.

İstanbul Üniversitesi’nin 18 Mart’ta İmamoğlu’nun diplomasını iptal ettiğine yönelik karar almasının ardından başsavcılık tarafından 19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik soruşturma kapsamında belediye başkanı ve çalışanları dahil 106 kişi gözaltına alındı. İmamoğlu ve 53 kişi 23 Mart’ta tutuklandı.

İmamoğlu ile birlikte Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık ve İmamoğlu’nun danışmanı ve İBB Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun da “yolsuzluk” iddialarıyla tutuklandı. Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ile Reform Vakfı Başkanı Mehmet Ali Çalışkan ve İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat ise “kent uzlaşısı” kapsamında “silahlı terör örgütüne yardım etme” iddiasıyla tutuklandı.

26 Nisan’da ikinci gözaltı dalgası

İBB’ye yönelik yolsuzluk soruşturması kapsamında İSKİ Genel Müdürü Şafak Başa, İBB Boğaziçi İmar Müdürü Elçin Karaoğlu dahil 52 İBB görevlisi ile bu kişilerle bağlantılı olduğu iddia edilen kişilere yönelik ikinci bir gözaltı dalgası başladı ve 26 Nisan 2025’te 18 kişi tutuklandı.

Üçüncü ve dördüncü gözaltı dalgası

İBB soruşturması kapsamında, belediyeye bağlı bazı iştiraklerde yolsuzluk iddiasıyla yeni bir soruşturma başlattı. 20 Mayıs’ta İBB Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı Taner Çetin’in de arasında bulunduğu 22 kişi hakkında gözaltı kararı verildi ve bu kişilerden 13’ü tutuklandı. 23 Mayıs’ta ise dördüncü gözaltı dalgası kapsamında 45 kişi daha gözaltına alındı. Bu kişilerden İBB Özel Kalem Müdürü Kadriye Kasapoğlu ile İmamoğlu’nun Koruma Müdürü Mustafa Akın, KİPTAŞ Müdürü Ali Kurt, İSTAÇ Genel Müdürü Ziya Gökmen Togay, İBB Muhtarlık İşleri Daire Başkanı Yavuz Saltık ve İBB Genel Sekreter Yardımcısı Arif Gürkan Alpay dahil 25 kişi tutuklandı.

Beşinci dalga gözaltı

31 Mayıs’ta aralarında milletvekili ve belediye yöneticilerinin bulunduğu 47 kişinin gözaltına alındığı duyuruldu. Bu operasyon kapsamında, Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hakan Bahçetepe, Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara, Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar, Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin, Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün, CHP Parti Meclisi Üyesi Baki Aydöner ve eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun da aralarında olduğu 22 kişi tutuklandı.

İzmir, Antalya, Adana’da da operasyonlar yapıldı

CHP’li belediyelere yönelik operasyonların İstanbul dışındaki ayaklarından biri İzmir’deydi. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, 1 Temmuz’da “İzmir Büyükşehir Belediyesi iştiraki İZBETON AŞ’de taşeron şirketler eliyle yolsuzluk yapıldığı” iddiası üzerine soruşturma başlattı. Soruşturma kapsamında, Sayıştay raporu, mülkiye müfettişi raporu, bilirkişi raporlarına istinaden “ihaleye ve edimin ifasına fesat karıştırma” ve “nitelikli dolandırıcılık” suçlamasıyla aralarında eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in de olduğu 157 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi.

Gözaltındaki ve savcılıktaki işlemlerin ardından tutuklama talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edilen Soyer, 4 Temmuz’da tutuklandı.

5 Temmuz 2025 tarihinde Antalya, Adana ve Adıyaman Büyükşehir Belediye Başkanları gözaltına alındı.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek, Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen ‘rüşvet’ soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Böcek, 6 Temmuz 2025 tarihinde tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, 7 Temmuz’da Böcek’i görevden uzaklaştırdı. 11 Temmuz’da yapılan seçimde Belediye Başkanvekilliği’ne CHP’li Meclis Üyesi Büşra Dirgen Özdemir seçildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ‘yolsuzluk’ soruşturması kapsamında Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar gözaltına alındı. Karalar, 8 Temmuz 2025’te tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, 9 Temmuz’da Karalar’ı görevden uzaklaştırdı. Belediye Başkanvekilliği’ne 18 Temmuz’da CHP’li Meclis Üyesi Güngör Geçer seçildi.

Karalar, “Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü Davası” olarak bilinen ve aralarında 5’i tutuklu olmak üzere 7 CHP’li belediye başkanının yer aldığı davanın, 5 Şubat’ta görülen duruşmasında verilen ara kararla tahliye edildi. Ancak henüz göreve iade edilmedi.

5 Temmuz’da gözaltına alınan diğer bir belediye başkanı da Adıyaman Büyükşehir Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere oldu. Soruşturmayı yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yürütttü. ‘Yolsuzluk’ soruşturması kapsamında gözaltına alınan Tutdere hakkında, 8 Temmuz 2025 tarihinde ‘konutu terk etmeme’ şeklinde adli kontrol tedbiri kararı verildi. İçişleri Bakanlığı, 10 Temmuz’da Tutdere’yi görevden uzaklaştırdı. Belediye Başkanvekilliği’ne 18 Temmuz’da CHP’li Meclis Üyesi Ufuk Bayır seçildi. Tutdere hakkındaki ev hapsi kararı 25 Temmuz’da kaldırıldı. İçişleri Bakanlığı, Tutdere’yi 5 Ağustos’ta görevine iade etti.

“Suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “rüşvet”, “irtikap” ve “ihaleye fesat karıştırma” iddiasıyla Şile Belediye Başkanı Özgür Kabadayı’nın aralarında bulunduğu toplamda 6 şüpheli 10 Temmuz’da gözaltına alındı. Başkan Kabadayı ile eski Özel Kalem Müdürü Oğuz Kaçmaz, Belediye Başkan Yardımcısı Tuncay Tolga Özçakmak, Belediyenin Hukuk İşlerinden Sorumlu avukat Ali Şafak ve Ruhsat Şefi Evren Buçhan 14 Temmuz’da tutuklandı.

Altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu dalgalar

İBB’ye operasyonların 18 Temmuz’daki altıncı dalgasında 17 kişi gözaltına alındı. 21 Temmuz’da ise 8 kişi tutuklandı. 29 Temmuz’daki yedinci dalgasında İstanbul, Antalya, Çanakkale, Trabzon, Bursa ve Giresun’da gözaltına alınan 25 kişiden 5’i tutuklanırken, 12 Ağustos’ta İstanbul ve Antalya Büyükşehir Belediyeleri’nden 30 kişi gözaltına alındı ve bunlardan 8’i tutuklandı.

Dokuzuncu gözaltı dalgası olarak ise 15 Ağustos’ta Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’in de arasında olduğu 44 kişinin gözaltına alındı ve 17 kişi tutuklandı.

İBB davası kapsamında İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 414 sanığın duruşmaları 9 Mart 2026’da Marmara Cezaevi yerleşkesinde başladı. Bu davada yargılanan 89 kişinin tutukluluğu hala sürüyor.

Kurdish Monitoring: Kürtçe’ye yönelik ihlalleri kayıt altına alıyoruz

Kurdish Monitoring koordinatörlerinden Mazlum Özdemir, devlete ve Kürt toplumuna yönelik diyerek Kürtçe’ye yönelik talepleri iki başlık altında topluyor: “Devlete yönelik talepler, çok açık ki Kürtçe’nin kamusal alanda önüne çıkarılan bütün yasal ve pratik engellerin kaldırılması şeklinde formüle edilebilir.

*Şırnak’ta Kürt Dil Bayramı etkinliği / Foto: Yeni Yaşam Gazetesi

Kürtçe’nin kamusal alandaki kullanımına yönelik yasak ve engellemeleri izlemek amacıyla 2024 yılında kurulan Kurdish Monitoring platformunun koordinatörlerinden Mazlum Özdemir, Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana süren asimilasyon politikalarını ve girişimin hedeflerini anlattı. Özdemir, Türk ulusal kimliği üzerinden şekillenen devlet yapısının Kürtleri ve Kürtçe’yi sistematik olarak yok saydığını, bu nedenle tüm ihlalleri, belgelenmesi gereken ciddi bir mesele olarak gördüklerini söyledi.

Bir grup gazeteci tarafından 2024 yılında çalışmalarına başlayan Kurdish Monitoring, Kürtçeye yönelik baskıları kayıt altına alıyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan asimilasyonun Kürtleri hedef aldığını belirten Özdemir, “Türkiye’de Cumhuriyet’in Türk etnik ulusu üzerinden şekillenen yapısını kurumsal hale getirmek için diğer bütün etnik, dini, kültürel yapılar yok sayıldı, asimilasyona uğratıldı, katliama maruz kaldı. Kürtler ve Kürtçe de bundan nasibini aldı,” diyor. Bu çerçevede Takrir-i Sükûn Kanunu ve Cumhuriyet döneminde çıkarılan diğer yasaların Kürtlerin varlığını yok saydığını, Kürtçe’nin kamusal alanda yasaklandığını hatırlatan Özdemir, “Amaç, bu topraklar üzerinde yaşayan diğer bütün diller gibi Kürtçe’nin de asimilasyona uğratılması ve ortadan kaldırılmasıydı,” diye ekliyor.

Bu politika bugün de fiilen devam ediyor

Mazlum Özdemir, 1990’lardan sonra bazı yasal düzenlemeler yapılsa da Kürtçe’nin kullanımının halen yasaklandığını vurguluyor: “1990’lardan başlayarak kimi kanuni düzenlemeler yapılıp Kürtçe’nin önündeki kısmi engeller kaldırıldı ancak hem yasal hem de fiziki-pratik olarak, Türkiye’de Kürtçe’nin kullanımı yasak. İnsanlar sokakta Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğruyor, öldürülüyor. Düğünlerde Kürtçe şarkı söylendiği için sanatçılar, katılımcılar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Kürtçe konserler valiler veya belediye başkanları eliyle yasaklanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pek çok kez kaldırdık dediği ve övünerek bahsettiği ‘hapishanelerde annelerin çocuklarıyla Kürtçe konuşması’ hâlâ yasak. Hapishanelere Kürtçe yayınlar giremiyor, Kürtçe yazılan kitaplar hapishane idarelerinin engeline takılıyor, dışarı gönderilemiyor.”

Sistematik baskıyı görünür kılmak için yola çıktık

Girişimin ortaya çıkışını anlatan Özdemir, “Türkiye’de Kürtçe’nin kullanımının önündeki engellerin görünür olmasını, sistematik bir engelleme politikasının uygulandığını göstermek istiyoruz,” diyor. Bu durumun kamuoyunda bilindiğini ancak çoğu kez gündemin yoğunluğunda unutulduğunu ifade ediyor: “Günün karmaşası içerisinde çoğu kez bunlar okuyup geçtiğimiz bir haber olarak kalıyor. Oysa bu bir dile yönelik ciddi bir ihlal ve bunların sistematik bir halde bir araya getirilmesi gerekiyor. Çünkü engelin kendisi sistematik. Tekil veya münferit değil. Bir politikanın ve ideolojik yaklaşımın sonucunda ortaya çıkıyor bu engel ve yasaklar.”

Raporları şimdilik kamuoyuyla ve medyayla paylaştıklarını belirten Özdemir, raporları ulusal ve uluslararası kurumlar ile paylaşacaklarını söyleyerek, “Konu ulusal olduğu kadar uluslararası boyutu da var. Türkiye, yıllardır Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen ve bunun için kimi çalışmalar yapan bir yer. Buraya üye olmak isteyen bir ülkenin, birliğin insan hakları ve dil hakları ile ilgili yaklaşımını sistematik raporlar halinde sunmak önemli.”

Mazlum Özdemir, verilerini tamamen açık kaynaklardan topladıklarını vurguluyor: “Konvansiyonel medyada, sosyal medyada yayınlanan haberler, sivil toplum kuruluşlarının yayınladıkları açıklama ve raporlar bizim kaynaklarımızı oluşturuyor.” Ancak Kürtçe’ye yönelik baskıların buralarda görünenlerden çok daha fazla olduğunu ekliyor: “Günlük pratiklerimizden de biliyoruz ki sokakta kendi aralarında ya da telefonla Kürtçe konuşanlara gösterilen tepkiler, okulda, bakkalda, hastanede Kürtçe konuşunca görülen tepkiler çok az yansıyor. Gizli ırkçılık sonucu ortaya çıkan engeller, baskılar var.” Buna rağmen fizikî ve teknik altyapının sınırlı olduğunu belirten Özdemir, şimdilik sadece dört ana başlık altında rapor tuttuklarını söylüyor: “Medya, hapishaneler, kamusal alan ve kültür-sanat başlıklarındaki ihlalleri raporluyoruz.”

Devlet bütün kamusal araçları ile asimilasyonu yaydı

Asimilasyon politikalarının araçlarını anlatan Özdemir, devletin okullar, medya ve akademi üzerinden Kürtçe’yi yok saydığını savunuyor. “Cumhuriyet’in asimilasyon politikası, Kürtçe’nin var olmadığı; bunu engelleyemeyince de, bir dil olmadığı üzerinden şekillendi. Politika bu olunca, bunun araçları da devreye girmeliydi. Kürtçe’nin kamusal alanda yasaklanması için okullar önemli bir araç oldu. Medya başka bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar günümüz dijital teknolojisi ile birleşti,” diyor.

Bu sürecin nasıl işlediğini ise şöyle anlatıyor:

“Okullar, medya, akademi ve diğer bütün araçlar yıllarca bunun propagandasını yaptı, bu politikayı hayata geçirdi. Kürtçe’nin eğitim dili olmasının engellenmesi, çocukların evlerinde konuştukları Kürtçe’yi okulda konuşamamaları, konuştuklarında öğretmenlerin sistematik baskılarıyla karşılaşmaları… Öğretmenler, çocukların evlerinde Kürtçe konuşup konuşmadığını öğrenmek için öğrenciler arasından birine görev veriyor, bu görevli evlerde çocukların Kürtçe konuştuğunu duyduğunda, gördüğünde öğretmene haber vererek o diğer çocukların ceza almasına, dayak yemesine yol açıyordu.”

Özdemir, bu baskı mekanizmasının medya aracılığıyla da sürdürüldüğünü belirtiyor: “Üniversiteler ve burada üretilen yayınlar, yıllarca Kürt yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur diye propaganda yaptı. Medya bu politikaların yeniden üretildiği ve yayıldığı mecralar olarak kullanıldı.”

‘Oto-Asimilasyon’ uyarısı

Özdemir’e göre, tüm bu baskılara rağmen Kürtçe yıllarca asimilasyona direndi. Ancak son dönemde “oto-asimilasyon” kavramının da gündeme geldiğini söylüyor. “Son 20 yıldır özellikle, Kürtler asimilasyon kadar artık oto-asimilasyon kavramını da çok fazla kullanmaya başladı,” diyor. Bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Uzun yıllar Kürtçe asimilasyona ciddi bir direnç gösterdi. Yalnız öncesi de olmasına rağmen, son 20 yıldır özellikle, Kürtler asimilasyon kadar artık oto-asimilasyon kavramını da çok fazla kullanmaya başladı. Çünkü bir süredir asimilasyonun ‘başarılı’ olduğuna yönelik kimi düşünceler dile getiriliyor ve oto-asimilasyonun da güçlü bir şekilde görüldüğü kabul ediliyor.”

Köylerde bile anne-babaların çocuklarıyla Türkçe konuşmasının oto-asimilasyonun boyutunu gösterdiğini belirten Özdemir, “Okullarda Kürtçe eğitim olmayınca, Kürtçe televizyon, dijital medya araçları yasaklanıp engellenince ve buna karşı Türkçe medyanın her yere ulaşması için ekstra çaba gösterilince, böyle bir sonucun çıkması şaşırtıcı olmasa gerek,” diyor.

Talepler: Devlete ve topluma

Mazlum Özdemir, Kürtçe’ye yönelik talepleri iki başlık altında topluyor: Devlete yönelik ve Kürt toplumuna yönelik. Devlete düşen sorumlulukları şöyle sıralıyor:

“Devlete yönelik talepler, çok açık ki Kürtçe’nin kamusal alanda önüne çıkarılan bütün yasal ve pratik engellerin kaldırılması şeklinde formüle edilebilir. Yani Kürtçe’nin bir eğitim dili olması, bütün eğitim kademelerinde yer alması, bütün kamu kurum ve kuruluşlarında Kürtçe’ye resmî olarak alan açılması, Kürtçe medya önündeki engellerin ortadan kaldırılması, kültür ve sanat faaliyetlerinin engellenmesinin sona erdirilmesi. Özetle, Kürtçe’nin resmî olarak kabul edilip yaygınlaşması, öğrenilmesi, öğretilmesi için bütün engellerin kaldırılması ve teşvik edilmesi gerekiyor.”

Kürt toplumu ve siyasetinin de sorumlulukları olduğuna dikkat çekiyor: “Bu adımlarla paralel olarak Kürtler de Kürtçe’yi günlük ve kamusal yaşamlarının her alanında kullanmalı ve asimilasyona karşı geçmişteki gibi karşı durmalı. Kürt siyasetine yönelik ise, devlete bu konuda görev ve sorumluluklarını hatırlatmanın yanında kendi iç mekanizmalarında da Kürtçe’yi daha fazla kullanması için eleştirilmeli ve bu yönlü adımlar atması için kamuoyu baskısı oluşturulmalı. Çünkü asimilasyona karşı devletin sorumluluğu ama oto-asimilasyona karşı da Kürt toplumunun ve siyasi hareketinin sorumluluğu bulunuyor.”

MKG-DFG: “Gerçeğin izini sürenler hakikatten vazgeçmedi”

6 Nisan Öldürülen Gazeteciler Günü’nde açıklama yapan MKG ve DFG, “Katledilen gazetecilerin hakikat mücadelesini büyütmek, ve anılarına sahip çıkmak ve özgür basın çizgisini sürdürmek boynumuzun borcudur.” dedi.

Öldürülen gazeteciler, sırasıyla Nazım Daştan, Cihan Bilgin, Hakan Tosun.

Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) ve Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG), 6 Nisan “Öldürülen Gazeteciler Günü” için açıklama yaptı.

MKG ve DFG ortak açıklaması şu şekilde:

6 Nisan, Türkiye’de gazetecilik faaliyetleri nedeniyle öldürülen gazetecileri anma günüdür. Bu tarihin seçilme nedeni, Gazeteci yazar Hasan Fehmi Bey’in 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü’nde suikast sonucu katledilmesi ve onun gazetecilik mesleğinin ilk kayıplarından olmasıdır.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), 1997 yılında 6 Nisan’ı “Şehit Gazeteciler Günü” olarak kabul etti; 2005 yılında ise günün adı “Öldürülen Gazeteciler Günü” olarak değiştirildi. 6 Nisan, hakikatin peşinde oldukları için katledilen gazetecileri anma günüdür. Gerçekleri açığa çıkardıkları, halkın sesi oldukları ve karanlığı teşhir ettikleri için hedef alınan gazeteciler, özgür basın mücadelesinin hafızasında yaşamaya devam ediyor.

Katledilen gazeteciler şahsında bir kez daha vurguluyoruz ki; kalemi kırılmak istenen her gazeteciyle birlikte hakikat susturulmak istendi. Ancak baskılar, tehditler, katliamlar ve cezasızlık politikaları özgür basın geleneğini durduramadı. Bu topraklarda gerçeğin izini sürenler her dönem bedel ödedi, ama hakikatten vazgeçmedi. Bugün, katledilen tüm gazetecileri saygı ve minnetle anıyoruz. Onların bıraktığı miras, direnişleri ve hakikat uğruna yürüttükleri mücadele yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

Katledilen gazetecilerin kalemi yerde kalmadı, kalmayacak. Onların hakikat mücadelesini büyütmek, anılarına sahip çıkmak ve özgür basın çizgisini sürdürmek boynumuzun borcudur.

DFG, 2 Nisan’da Mart ayında gazetecilere yapılan hak ihlaline ilişkin aylık rapor yayınlamıştı. Raporda şu veriler belirtildi:

  • 5 gazeteci gözaltına alındı
  • 2 gazeteci tutuklandı
  • 1 gazeteci kötü muameleye maruz bırakıldı
  • 2 gazeteci tehdit edildi,
  • 1 gazeteci hedef gösterildi,
  • 3 gazeteciye soruşturma açıldı
  • 5 gazeteciye dava açıldı
  • 3 gazeteci ceza aldı
  • 24 gazetecinin davası sürüyor
  • 5 haber takibi engellendi
  • 6 kez erişim engelli getirildi
  • Dijital medyada 53 hesap ve 75 içerik engellendi.
  • Tutuklu gazeteci sayısı 31

Raporun tamamı için tıklayın.

Frankfurt’ta bir börekçi: Kürt böreği “Küt” böreği olur mu?

Kürt böreğine Küt böreği denildiği günümüzden yaklaşık 40 yıl önce İzmit’te dükkanına Kürt böreği yazdığı için, börekçi Yusuf’a dava açılmış.

Foto: Ferid Demirel

Frankfurt’ta, Battonstrasse ve Langestrasse’nin kesiştiği köşede mütevazı bir yer var: Dağlayan Börekçilik. Burayı Bingöllü, Yusuf Dağlayan işletiyor. Onun hayatı, Türkiye’de Kürtler üzerine süregelen tartışmalara ve hatta bir hamur işinin ismi kadar basit görünen bir meseleye dair çarpıcı bir pencere açıyor.

Frankfurt’ta bir sabah, kahvaltı yapacak açık bir yer ararken tam sokakların birleştiği noktada tabelasında “Börekçilik” yazan bir dükkan gözüme çarptı. İçeri girdim. Henüz erkendi; dükkan boştu.

Tezgahın arkasında, beni Almanca selamlayan orta yaşlı, saçları dökülmüş, hafif göbekli bir adam duruyordu. Kısa bir konuşmadan sonra Bingöllü olduğunu söyledi. Bir börek sipariş edip oturdum. Tezgah arkasındaki işini bitiren dükkan sahibi, gelip karşıma oturdu.

Karşılıklı tanışmanın ardından, o günlerde Türkiye’de yeniden alevlenen bir tartışmayı açtım: “Kürt böreği” isminin “Küt böreği” olarak değiştirilmesi hakkında ne düşündüğünü sordum.

Yusuf hemen başından geçen bir hikaye anlatmaya başladı. Sadece bir görüş değil; onlarca yıl öncesine uzanan bir hikaye.

“Ben Yusuf Dağlayan,” dedi. “Kiğı ile Pülümür arasındaki Bilece köyünün Bağkıyan mezrasındanım. Bingöl diyemezsin. Kiğı eskiden Dersim’e bağlıydı; ancak 1948’den sonra Bingöl’e bağlandı. Zaten Pülümür ve Dersim bize daha yakındır.”

Sesi, kayıtlardaki yanlışları düzeltmeye alışkın birinin kararlılığını ve kesinliğini taşıyordu.

“1982’de tutuklandım. İşkence gördüm. 12 Eylül dönemiydi. Hem ben hem babam. O zamanlar sağ-sol çatışması vardı; PKK henüz yoktu. Abim okuyordu ama yurt dışına kaçtı. Devlet bize baskı yaptı, bizi içeri aldı. Bu yüzden 1984’ün sonunda İzmit’e gitmek zorunda kaldım.”

Ancak düzenli bir iş bulamadığı için, başının çaresine bakmaya çalıştı:

“SEKA kağıt fabrikasının önünde seyyar arabayla börek satmaya başladım. Para yok. Sadece börek var. Biz de Kürt böreği yaptık. İlk gün beni dövdüler. ‘Burada duramazsın, satamazsın’ dediler. Ertesi gün büyük bir kavga çıktı, ama sonunda orası bizim oldu.”

Yusuf’un anlattığına göre, fabrika bitmek bilmeyen bir insan seli demekti; on bin kişi giriyor, on bin kişi çıkıyordu.

“Sonra işi büyüttük. Dükkan açtık. Beş tane seyyar arabamız ve kendi imalatımız oldu.”

Biz konuşurken içeriye bir tanıdığı girdi. Selamlaştıktan sonra yanımıza oturdu; Yusuf devam etti:

“İzmit’te bana ‘Kürt Yusuf’ derlerdi. Yıl 1987 civarıydı. Dükkanı açtıktan sonra bir gün elime bir mahkeme celbi ulaştı. Mahkemeye gittim. Hakim sordu: ‘Neden tabelana ve menüne Kürt böreği yazdın?”

Foto: Ferid Demirel

“Dedim ki: Bizim köyden İstanbul’a giden Mehmet adında biri var. Biz Kürt Aleviler, her yeni yılda Hızır için perğe yaparız. Yağlı bir ekmektir, insanlarla paylaşırız. Müslümanlar kurban keser, biz bunu yaparız. Hakim bana, ‘Bölücülük yapıyorsun’ dedi.”

Yusuf gülümsedi.

“Dedim ki: Laz böreği var, Çerkez var, Boşnak var… Neden Kürt böreği olmasın?”

Buradan sonra Yusuf başka bir hikayeye geçti; mahkemede de anlattığı ve zamanla böreğin efsanesine dönüşen “Hamal Kürt Mehmet”in hikayesi:

“Mehmet Kürt’tü. Fakirdi. Gemiyle İstanbul’a, Kasımpaşa’ya gitmiş. Hamallık yapmış. Evde yaptığı perğeyi yanında götürmüş yemek için, Galata Köprüsü’nün orada. İnsanlar ne yediğini görmüş. Beğenmişler. Para verip elindeki kiloru (halka) satın almışlar. O gün kendisi aç kalmış ama iyi para kazandığını fark etmiş.”

Böylece daha fazla yapmaya başlamış.

“Satışa başlamış. Günde yüz, iki yüz tane. Bakmış ki hamallıktan kazandığından fazlasını kazanıyor. Karaköy’de Trabzonlu birinin dükkanını kiralamış. O dükkan hala orada. Bir fırın kurmuş. O fırın hala çalışıyor. Kendisi öleli çok oldu. Adı Kürt Mehmet’ti. İnsanlar ona Rengo derdi. Bu dediğim 250 yıl önce.”

Yusuf bu hikayeyi anlattıktan ve savunmasını yaptıktan sonra hakim duruşmaya on dakika ara vermiş. Oturum yeniden başladığında ise sadece, “Gidebilirsin,” demiş. Dava düşmüş.

Ancak aylar sonra yeni bir celp gelmiş. “Bu kez başka bir hakim vardı,” dedi Yusuf. “Dedi ki: ‘Bölücülük yapıyorsun. Arabanda sarı, kırmızı, yeşil renkler var; bunlar bölücü renkler. PKK propagandası yapıyorsun.”

“Dedim ki: Eğer bu renkler bölücü ise, Trakya’dan Kars’a, Trabzon’dan Antalya’ya, İzmir’e kadar… O zaman devlet de mi bölücü? Hakim kaşlarını çattı. ‘Nasıl yani?’ diye sordu. Dedim ki: Her yerde trafik lambaları görüyorum. O renkler çok güzel. Bu yüzden dükkanımda kullandım. Eğer ben bölücüysem, o zaman devlet de bölücüdür.”

Hakim duraklamış ve sonra: “Gidebilirsin.” Dosya kapanmış.

Foto: Ferid Demirel

Yusuf, 1993 yılına kadar İzmit’te çalışmaya devam ediyor. Sonra siyasi davalar peşini bırakmadığı ve hakkında tutuklama kararı çıktığı için firari duruma düşüyor. Beş ay kaçak yaşıyor. Ardından Avrupa yolu görünüyor.

Bulgaristan’a ulaşmak için 15 bin mark ödemiş. Oradan Romanya, Macaristan ve Avusturya’ya geçmiş. Her ülkede bir süre kalmış, siyasi faaliyetlere katılmış. Nihayet Almanya’ya girmeye çalışırken otobanda yakalanmış.

“Yıl 1994” diyor. Bu kez tren istasyonunda bir börekçi dükkanı açıyor: “Malatyalı Şükrü vardı, tren istasyonunun arkasında restoranı vardı. Arkada fırını olan küçük bir boşluk vardı ama kullanmıyordu.”

“Ona dedim ki: Param yok. Açım. Burayı bana kirala. Almanya’ya geleli üç ay olmuştu, iltica talebinde bulunmuştum.”

Şükrü kabul etti. 2 bin 500 marka.

“Yağ aldım, un aldım, tepsiler aldım. Yeniden başladım. Erzurumlu birinin dükkanına börek vermeye başladım. Sonra lahmacun işine girdim. Daha büyük bir yer kiraladım.”

“Beş ayda 150 bin mark kazandım. Bir fırın satın aldım. 40 çalışanım vardı. Hala kaçaktım, Türkiye’de aranıyordum. Ama ayda 60-70 bin mark kazanıyordum. Bir yılı biraz aşkın sürede 1,2 milyon mark biriktirdim.”

Kürt Yusuf’un hikayesi, kendi anlattığı haliyle, asla bir yerde durmuyor. Köyden fabrika kapısına, mahkeme salonundan sınır kapısına, bir ülkeden diğerine akıp gidiyor.

Ve şimdi, hikaye yeniden buraya dönüyor: Frankfurt’a.

Kürtler ABD silahı aldı mı? PJAK’tan yanıt, PDKI’dan açıklama

PJAK ve PDKI temsilcileri, Trump’ın Kürtler’in ABD’nin gönderdiği silahları aldığı açıklamalarını yalanladı.

ABD Başkanı Donald Trump, 5 Nisan 2026 tarihinde Fox TV’de yayınlanan bir habere göre, “İran protestolarından sonra Kürtler üzerinden silah yolladık. Sanırım Kürtler silahları kendileri aldı” dedi.

Trump’ın 5 Nisan tarihli bu açıklamasının doğru olup olmadığını Niha+ olarak PJAK Dışişleri Komitesi Üyesi Zegrus Enderyarî’ye sorduk. Enderyarî, bu konunun doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında hiç bir bilgilerinin olmadığını söyledi. Ayrıca PJAK olarak kendileri ile ABD arasında, bu tarzda bir ilişkinin olmadığını da belirtti.

Zegrus Enderyarî İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu’nun (CPFIK) ABD ile böylesi bir iletişimin olup olmadığı sorusuna da aynı şekilde “Koalisyon olarak da böyle bir şey yok” cevabını verdi.

PDKI de yalanladı

Bu arada, İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI) ABD Temsilcisi Hejar Berenji de sosyal medya hesabından yaptığı bir açıklama ile “İran Kürdistan Demokrat Partisi olarak, Fox News tarafından bildirilen bilgileri kesinlikle reddediyoruz. Herhangi bir yönetimden silah aldığımız yönündeki iddialar yanlıştır ve gerçeği yansıtmamaktadır.” dedi.

Trump daha önce de açıklama yapmıştı

İran’a yönelik saldırıların başladığı 28 Şubat tarihinden bir kaç gün sonra, 5 Mart’ta Trump Kürtler’in savaşa dahil olması tartışmaları ile ilgili olarak “Kürtler İran’a saldırı düzenlemek isterse yapsınlar. Bunu yapmak isterlerse harika olur” demişti.

8 Mart’ta ise Kürtlerin İran’da yeni bir özerk bölge kurma ihtimali ve savaşa dahil olup olmayacakları yönündeki soruya Trump, “Kürtlerle çok dostuz ancak savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtlerin oraya girmesini istemediğime karar verdim” yanıtını verdi.

MHP İstanbul il ve 39 ilçe teşkilatını feshetti

MHP Genel Başkan Yardımcısı Edip Semih Yalçın, İstanbul İl Teşkilatı ve 39 ilçe teşkilatının fesih kararını duyurdu.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Edip Semih Yalçın, MHP’nin İstanbul İl Teşkilatı ve 39 ilçe teşkilatını feshettiklerini duyurdu.

Yalçın, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

“Milliyetçi Hareket Partisi İstanbul İl Teşkilatı ve 39 ilçe teşkilatı, parti tüzüğümüzün 52 ve 54’üncü maddelerinin tanıdığı yetkiye istinaden, yine tüzüğümüzün 34’üncü maddesi uyarınca feshedilmiştir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

MHP Parti Tüzüğü’ndeki Madde 34 şu şekilde:

Madde 34- (Değişik Madde; 17/3/2024 Büyük Kongre Kararı)
Yeni teşkilat oluşturulacak veya kapatılıp yeniden kurulacak ya da feshedilen belde, ilçe ve illerde Merkez Yönetim Kurulu tarafından kurucu yönetim kurulları teşkil olunur.

Atama ile görevine başlayan kurucu yönetim kurulu kendisine verilen yetkiyle bağlı olarak atandığı belde, ilçe veya ilde teşkilat
kurma işlemlerini yürütür.

Kurucu yönetim kurulları, kendi kademelerinin kongresinde başkan ve kurul üyeleri seçilene kadar, seçilmiş yöneticilerin hak
ve yetkilerine sahip olarak görev ifa ederler.

Kurucu yönetim kurulu üyelerinin görev alması için bu Tüzüğün 10. maddesinin (b) fıkrasındaki 3 aylık süre şartı aranmaz

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.