Tom Barrack’ın görevi sona erdi: Kürtler, Ankara, Şam, Bağdat

Barrack dönemi, ABD’nin Ortadoğu’daki ayak izini küçültme stratejisinin, sahadaki Kürt siyasi ve askeri yapılarının aleyhine işlediği bir süreç oldu. Sadece Suriye Özel Temsilcisi değil, aynı zamanda ABD’nin Ankara Büyükelçisi şapkasını da taşıyan Barrack, Şam’daki Esad sonrası yeni geçiş hükümeti ile Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını ortak bir paydada buluşturdu.

Mesud Barzani, Tom Barrack ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi‘nin katıldığı toplantı. 17 Ocak 2026 Pirmam.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio 30 Mayıs 2026, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın görev süresinin sona erdiğini duyurdu. Rubio, “Büyükelçi Tom Barrack, Suriye Özel Temsilcimiz olarak paha biçilemez bir rol oynadı. Bu görevlendirme sona eriyor olsa da, Trump yönetimi adına hem Suriye hem de Irak’ta önemli bir rol oynamaya devam edecek. Bölgeye ilişkin uzmanlığı, ilişkileri ve ‘Önce Amerika’ gündemine yönelik anlayışı, ülkemiz adına başarılar getirmeyi sürdürecek” ifadelerini kullandı.

ABD Dışişleri Bakanı’nın bu açıklamasından sonra, Barrack’ın yerine kimin atanacağı henüz belli değil.

Barrack’ın görev süresi, Washington’un IŞİD ile mücadele eksenli politikasını, bölgesel devletlerin (Türkiye ve Suriye) güvenlik kaygılarını önceleyen bir “entegrasyon ve geri çekilme” stratejisine dönüştürdüğü bir dönem oldu.

Görevde kaldığı süre boyunca Ortadoğu’da ve Kürt coğrafyasında yürüttüğü politikalar, akıllarda kalmaya devam edecek. Özellikle Rojava ve Irak Kürdistan Bölgesinde bulunan Kürt siyasi yapılarına karşı bulundukları ülkelerin merkezi idareleri lehine politika geliştirmesi, Kürt toplumunda ciddi tepkiyle karşılanmasına yol açtı. Barrack’ın Türkiye, Irak ve geçici Şam yönetimi ile ilişkileri de hem Ortadoğu’da hem de ABD’de eleştiri konusu oldu.

Tom Barrack’ın atanması ve ABD’nin politikası

Thomas Joseph Barrack Jr, 1947 yılında Los Angeles County’de doğdu. Lübnan kökenli bir aileden gelen Barrack, hukuk eğitiminin ardından kariyerine uluslararası iş dünyasında başladı. Özellikle gayrimenkul ve yatırım fonları alanında büyüyerek Colony Capital (bugünkü DigitalBridge) adlı şirketi kurdu ve küresel ölçekte büyük projelere imza attı.

1980’lerde Ronald Reagan yönetiminde kısa süreli kamu görevlerinde yer aldıktan sonra uzun yıllar iş dünyasında aktif kaldı. Donald Trump ile yakın ilişkisi, özellikle 2016 seçim kampanyası ve ardından gelen siyasi süreçlerde dikkat çekti.

2025 yılında ABD yönetimi tarafından iki kritik göreve getirildi. Tom Barrack’ın Türkiye Büyükelçiliği ile birlikte Suriye dosyasını da üstlenmesi, Washington’un sahadaki askeri angajmandan diplomatik ve devlet merkezli bir modele geçişinin işareti olarak değerlendirildi.

Barrack’ın hem Ankara Büyükelçisi hem de Suriye Özel Temsilcisi “çift şapkasıyla” görev yaptığı bu dönem. Washington’un asker çekme stratejisinin, Kürtlerin siyasi ve idari haklarının tasfiyesi pahasına bölgesel devletlerle (Türkiye, Suriye, Irak) uzlaşarak hayata geçirildiği bir “zorunlu entegrasyon” süreci olarak kayıtlara geçti.

Ankara ile derinleşen “övgü dolu” mesai

Tom Barrack’ın Suriye Özel Temsilciliği görevini Ankara Büyükelçisi unvanıyla birlikte yürütmesi, sahadaki dengeleri Ankara lehine değiştiren en kritik hamleydi. Barrack, göreve geldiği ilk günden itibaren ABD’nin Suriye’deki varlığını “sonsuz savaşlar” doktrininden çıkarıp bölgesel devletlerin inisiyatifine bırakan yeni politikanın sözcüsü oldu.

Tom Barrack ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan

ABD’nin değişen rotasını, Ortadoğu’da maliyetli devlet inşası süreçlerinden vazgeçiş olarak tanımlayan Barrack, bu süreçte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan başta olmak üzere Türk güvenlik bürokrasisiyle son derece yakın bir mesai yürüttü.

Barrack Haziran 2025 tarihinde Anadolu Ajansı’na verdiği bir söyleşide Lahey’de düzenlenen NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi kapsamında bir araya gelen Trump ve Erdoğan’ın görüşmesine dair konuşarak, Trump ile Erdoğan’ın, ayrıca Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun da iyi kişisel ilişkilere sahip olduğunu söyledi.

Barrack, “Tarihin çok ama çok önemli bir döneminde, iki başkan ve dışişleri bakanları, dört kişi arasında karşılıklı güvene dayalı kişisel bir ilişki, yakınlık ve anlayışla başladı.” dedi.

Barrack, Orta Doğu ve Yakın Doğu’nun oluşturduğu yeni bir döneme tanıklık edildiğini vurgulayarak, ABD tarafından, Türkiye’nin daima büyük bir NATO müttefiki olarak görüldüğünü kaydetti.

“Türkiye hiçbir zaman büyük bir bölgesel aktör olarak hak ettiği değeri ve önemi tam anlamıyla göremedi.” diyen Barrack, Türkiye’nin çevresinde yaşanan çatışmalara ve savaşlara işaret etti.

Süreç boyunca Türk yetkililere dair övgülerini devam ettiren Barrack, pek çok kez Türkiye’ye gelerek devlet ve hükümet yetkilileri ile görüştü. Yine Ortadoğu ülkelerinde kimi üst düzey devlet ve hükümet yetkililerinin katıldığı toplantılarda, Türk yetkililerle ikili görüşmeler gerçekleştirdi.

Halep saldırısı ve Kürt güçleriyle ilişkileri

Barrack’ın Türkiye dahil Ortadoğu’daki ülkelerin merkezi yapılarıyla uyumlu politikası, özellikle Kürtler açısından ‘yıkıcı’ sonuçlara yol açtı.

ABD’nin yeni politikasının sahadaki en yıkıcı test alanı, 2026’nın başında başlayan Halep saldırısı oldu. Suriye geçici hükümet güçleri ve destekli gruplar, Kürtlerin 2011’den bu yana kendi asayişini kurduğu Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerine girerken ABD sessiz kalmayı tercih etti. 140 binden fazla sivilin evlerini terk ederek Rojava’nın iç kesimlerine sığınmak zorunda kaldığı bu kriz günlerinde Barrack, koruma sağlamak yerine diplomatik baskıyı artırdı.

Çatışmaların en yoğun olduğu Ocak ayı ortasında Rojava’daki Kürt siyasi ve askeri otoriteleriyle (SDG liderliği) yapılan görüşmeler, bir müttefiklik dayanışmasından çok “zorunlu entegrasyon” dayatmasına sahne oldu. Oysa ABD ve uluslararası koalisyon güçlerinin açıklamalarına göre, o güne kadar SDG, IŞİD ile savaşta stratejik bir müttefikti. Barrack’ın açıklamaları ise bu ilişkinin değiştiğini açık ediyordu.

Daha 20025 yılının Temmuz ayında New York’ta düzenlediği bir basın toplantısında Barrack, ABD’nin DEAŞ’la mücadele etmek için SDG ile ittifak kurduğunu söyleyerek, “Bu nedenle duygular çok yoğun çünkü onlar ortaklarımızdı. Ancak asıl soru şu, onlara ne borçluyuz? Onlara bir devlet içinde kendi bağımsız yönetimlerini kurma hakkını borçlu değiliz. Onlara borçlu olduğum şey şu; makul bir şekilde yeni yönetime geçiş sürecinde bir yol sunma borcumuz var. Bu yeni rejimde tek Suriye ile nasıl bütünleşecekleri konusunda makul olunması gerekiyor.”

Geçici Şam yönetiminin Halep’le başlayan ve Rojava’nın geneline yayılan saldırı sürecinde, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve diğer Kürt yetkililer ile yaptığı basına kapalı toplantılarda, Barrack’ın Kürtler’in taleplerine kapıları kapattığı yönünde bilgiler yansıyordu.

20 Ocak 2026’da Barrack, SDG’nin fiilen tasfiyesini şu sözlerle meşrulaştırdı: “SDG’nin sahada birincil IŞİD karşıtı güç olma amacı büyük ölçüde ortadan kalktı, çünkü Şam artık IŞİD gözaltı tesisleri ve kamplarının kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hem istekli hem de hazır durumda.”

29 Ocak’ta ise SDG ile geçici Şam yönetimi arasında imzalanan anlaşma için “Bugün Suriye hükümeti ile SDG arasında açıklanan kapsamlı anlaşma, Suriye’nin ulusal uzlaşma, birlik ve kalıcı istikrar yolculuğunda derin ve tarihi bir dönüm noktasını temsil ediyor” diyerek yürüttüğü politikaya uygun demeçler veriyordu.

Erbil’e sıçrayan baskı: Bağdat’a biat

Barrack’ın Kürt aktörleri merkezi devletlere entegre etme vizyonu, Rojava ile sınırlı kalmadı. Halep krizinin hemen ardından, Mart 2026’da diplomatik trafik Irak Kürdistan Bölgesi’ne (IKB) kaydı.

Erbil’de IKB Başbakanı Mesrur Barzani ve Kürt yetkililerle bir araya gelen Barrack, burada da Bağdat yönetiminin elini güçlendiren bir dil kullandı. Türkiye ve Irak arasında inşa edilen ve Erbil’i dışarıda bırakan “Kalkınma Yolu” projesiyle ekonomik olarak kuşatılan Kürt yönetimine, ABD’nin artık Erbil’i Bağdat’a karşı koruyan bir tampon olmayacağı mesajı verildi. Barrack, petrol ihracatı ve bağımsız bütçe konularında Erbil’i, merkezi Irak hükümetinin şartlarına şartsız uymaya zorladı.

Özerk yönetimden “kültürel azınlık” statüsüne

Tom Barrack’ın görev süresinin sona erdiği Mayıs 2026 itibarıyla, Kuzeydoğu Suriye’de eşbaşkanlık sistemi, yerel kaynakların yönetimi, çok dilli eğitim ve yerel güvenlik (Asayiş) gibi demokratik idari haklar, “bütünleşik devlet” konsepti içinde eritildi. Şam yönetimi, Kürtlere idari bir özyönetim hakkı tanımak yerine, yalnızca kısıtlı “kültürel vatandaşlık” hakları vadetti.

Kuzeydoğu Suriye’de kurulan yönetim modeli cinsiyet eşitliği, çok dilli eğitim ve yerel meclisler gibi demokratik unsurlar barındırıyordu. Ancak Barrack döneminde ABD’nin bu modeli siyasi olarak tanımayı reddetmesi, Şam ve Ankara’nın elini güçlendirdi. “Entegrasyon” baskısı, Kürtler için eşit vatandaşlık temelinde bir birleşmeden ziyade, Baas rejiminin güvenlikçi kodlarına geri dönüş riskini taşıyor.

Tom Barrack ve geçici Şam yönetimi Başkanı Ahmed eş-Şara

Barrack’ın “bütünleşik devlet” söylemi, Şam’ın Kürt okullarını kapatma veya müfredatı tamamen Araplaştırma politikalarına uluslararası bir sessizlik kalkanı sağladı. Kürt siyasi aktörleri, uluslararası toplumun kendilerini sadece “IŞİD’e karşı savaşan piyadeler” olarak gördüğünü, siyasi bir halk olarak haklarını görünmez kıldığını savunuyor.

İnsan hakları ve siyasi temsil perspektifinden bakıldığında Barrack dönemi, ABD’nin Ortadoğu’daki ayak izini küçültme stratejisinin, sahadaki Kürt siyasi ve askeri yapılarının aleyhine işlediği bir süreç oldu. Şam’daki Esad sonrası yeni geçiş hükümeti (Ahmed eş-Şara yönetimi) ile Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını ortak paydada buluşturan ABD diplomasisi, bu dönemde Kürt meselesini bir hak ve özerklik statüsünden çıkarıp, merkezi devlet yapılarına (Şam ve Bağdat) “koşulsuz entegrasyon” dayatmasına dönüştürdü.

Niha+ Veri-Analiz Ekranı

İNFOGRAFİK: Barrack dönemi, Kürt aktörler ve bölgesel güvenlik denklemi (2025-2026)

1. Sahadaki Kırılma Noktaları ve Askeri-Diplomatik Akış

  • Eylül 2025

    ABD’nin Suriye Özel Temsilciliği ve Ankara Büyükelçiliği görevlerinin Tom Barrack şahsında birleştirilmesi. Bölgesel devletleri (Türkiye-Suriye-Irak) önceleyen yeni diplomasi hattının kuruluşu.

  • Sonbahar 2025

    Şam’da kurulan Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni geçiş hükümetinin Küresel IŞİD Karşıtı Koalisyon’a resmi katılımı. ABD diplomasisinin sahadaki birincil muhatabının SDG’den merkezi Şam yönetimine kayışı.

  • Ocak 2026 Başı

    Suriye hükümet güçleri ve destekli grupların Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerine girişi. Bölgede 2011’den bu yana var olan Kürt idari ve asayiş yapılarının fiilen dağılması.

  • Ocak 2026 Ortası

    Halep’teki askeri baskı ve ABD’nin hava koruması sağlamaması neticesinde SDG ile Şam arasında entegrasyon anlaşmasının imzalanması. Ağır silahların ve petrol/altyapı kontrolünün aşamalı olarak merkezi hükümete devri.

  • Mart 2026

    Zorlayıcı entegrasyon modelinin Irak sahasına aktarılması. ABD’nin bütçe ve petrol ihracatı başlıklarında Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) yönetimine yönelik merkeziyetçi Bağdat politikalarına uyum sağlama baskısı.

  • 30 Mayıs 2026

    ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Tom Barrack’ın Suriye Özel Temsilciliği unvanının sona erdiğinin resmen açıklanması.

2. Bölgesel Aktörlerin Politika ve Hedef Matrisi

AktörSuriye / Irak StratejisiKürt Yapılarına Yaklaşım
ABD (Barrack Dönemi)Maliyetli devlet inşası süreçlerinden ve askeri varlıktan kademeli çekilme; bölgesel istikrarı tanınmış merkezi hükümetler üzerinden kurma.Kürt yapılarını taktiksel ortaktan “geçiş aktörü” statüsüne indirme; özerk askeri ve ekonomik yapıların Şam ile Bağdat’a devrini dayatma.
Türkiye (Hakan Fidan Doktrini)Sınır hattı boyunca derinlikli güvenlik kuşağı oluşturma; sınır ötesi askeri operasyonları ABD’nin çekilme takvimiyle koordine etme.Kuzeydoğu Suriye’deki idari özerklik, kanton ve federalizm modellerinin tasfiyesi; SDG’nin askeri bir güç olarak tamamen dağıtılması hedefi.
Şam Yönetimi (Geçiş Hükümeti)Ülke genelindeki tüm stratejik altyapı, petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları üzerinde merkezi egemenliği yeniden tesis etme.Siyasi ortaklık veya idari-askeri özerklik statüsünün kesin reddi; Kürt nüfusa yalnızca sınırlı kültürel vatandaşlık hakları tanıma.
Kürt Siyasi Yapıları (Rojava / IKB)IŞİD karşıtı mücadele döneminde elde edilen anayasal statü, ekonomik özerklik ve özsavunma kapasitelerini korumaya dönük hayatta kalma siyaseti.Merkeziyetçi baskılar karşısında askeri ve ekonomik gücün (petrol) zayıflaması; idari yönetim modellerinin daralarak kültürel savunmaya çekilmesi.

3. Hak Temelli ve Yapısal Değişim Analizi

140.000+
Demografik Hareketlilik

2026 yılı başında Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerinden ayrılmak zorunda kalan ve Rojava’nın iç kesimlerine göç eden Kürt nüfusu.

%100
Altyapı Kontrolü

Entegrasyon anlaşmaları uyarınca SDG kontrolünden kademeli olarak merkezi Şam yönetimine devredilen petrol sahaları ve lojistik hatlar.

İdari Modelin Dönüşümü

Yıllar içinde geliştirilen çok dilli yerel yönetim, eşbaşkanlık sistemi ve yerel güvenlik (Asayiş) örgütlenmesinin; merkezi devletlerin dikey bürokrasisi içinde erimesi.

Bölgesel Ekonomik Hatlar

Türkiye ve Irak arasında geliştirilen Kalkınma Yolu projesinin Irak Kürdistan Bölgesi (Erbil) topraklarını dışarıda bırakacak şekilde tasarlanması ve ekonomik kuşatma etkisi.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde son 3 günde ne oldu?

22 Mayıs’ta yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılmasının ardından kapatılma kararını öğrenciler, akademisyenler ve personeller 3 gün boyunca protesto etti. 24 Mayıs gecesi ise kapatılma kararının yine Cumhurbaşkanı kararı ile kaldırıldığı açıklandı.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü. Fotoğraf: Sosin Aslan

22 Mayıs gecesi Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kararıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin öğrencilere, akademisyenlere ve personellere herhangi bir bilgilendirme yapılmaksızın kapatılmasının ardından üniversite kampüsü içinde protestolar başlamıştı. Üniversitenin kapatılmasından üç gün sonra tekrar bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla üniversitenin açıldığı açıklandı. Bu üç günde neler yaşandı?

Birinci gün (22 Mayıs)

22 Mayıs’ta gece saatlerinde Resmi Gazete’de İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararı yayımlandı. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11. maddesi gereğince verilen bu karar, vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumlarının eğitim ve öğretim düzeylerindeki yetersizliklerin Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından tespit edilmesi ve uyarılara rağmen düzeltilmemesi halinde, bu kurumların faaliyetlerinin YÖK tarafından durdurulmasını düzenlemesini öngörüyor.

YÖK ve üniversite yönetimi sabahın erken saatlerinde mağduriyet yaşanmayacağına dair açıklama yaptı. Bilgi Üniversitesi Öğrenci Dayanışması, açıklamadan kısa bir süre sonra çalışanların yemek kartları ve özel sağlık sigortaları iptal edildiğini belirtti.

Öğrenciler, akademisyenler ve personeller, kararı protesto etmek amacıyla aynı gün saat 14.00’te Santral Kampüsü’nde bir araya geldi. Girişler çevik kuvvet tarafından barikatlarla çevrildi, üniversitedeki tarihi kapıya kilit vuruldu. Öğrencileri kampüse alan güvenlik birimleri, mezunları ilk başta kampüse sokmadı. Daha sonra mezunlar ve sendika üyelerinin yürüttüğü müzakerelerle birçok kişi kampüse girebildi. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, Eğitim-SEN gibi birçok sendika kampüste bulunuyordu.

Rektörlüğe yürünerek bina önünde basın açıklamaları yapıldı, ardından kampüsteki çimlerde süresiz oturma eylemi başlatıldı. Konuşmaların ve sloganların ardından İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü de enstrümanlarla oturma eyleminin yapıldığı alana geldi.

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Öğrenciler akşama doğru forum düzenledi. Forumun ardından kampüsteki herkes geceyi üniversite içinde geçirdi. Rektörlükle yapılan görüşmeler sonucunda kalacak öğrenciler için barınma sağlanması, etkinlik çadırı açılması, yemek/su giriş çıkışına izin verilmesi, içerideki öğrencilerin dışarı çıkartılmaması ve bayramdan sonra örgün eğitime devam edilmesi yönünde kararlar alındı.

İkinci gün (23 Mayıs)

Saat 14.00’te herkes kampüste buluştu. Bu sefer mezun ve sendika üyelerinin girişine izin verilmedi. Özel güvenlik birimi tarafından sendikalı bir akademisyenin ayağı kapıya sıkıştırıldı. Yürütülen müzakereler sonucu içeri girildi.

Öğrenciler üç gün içinde üniversitenin kamulaştırılıp faaliyete geçmesi amacıyla basın açıklaması düzenledi. “Bilgi bizimdir, bizim kalacak”, “Bilgi burada hocasının yanında”, “Yaşasın öğrenci dayanışması” gibi sloganlar atıldı. Rektörlük binası önüne yürüyüş yapıldı ve bina önünde oturma eylemi ve forum gerçekleştirildi. Forum esnasında konuşan bazı akademisyenler ve Rektör Ege Yazgan Bilgi Üniversitesi bünyesindeki herkesin hakkının korunacağına dair söz verdi.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü akademisyen ve öğrencileri konser verdi. Öğrenciler geceyi tekrar okulda geçirdi.

Gece saatlerine doğru okul otoparkındaki çevik kuvvet ve gözaltı araçlarının sayısı önemli oranda arttı. Saat gece 12 itibarıyla Rektör Ege Yazgan tarafından kampüsün fiilen kapatılacağı bildirildi. Öğrenci, akademisyen ve mezunların girişleri yasaklanırken dışarıdan gıda ve su erzakı sokulmayacağı belirtilerek kararlar fiilen uygulanmaya başlandı.

Üçüncü gün (24 Mayıs)

Polisler ve özel güvenlik biriminin öğrencilerin ve personellerin dışarıdan içeriye girmelerine izin verilmedi.

Dışarıda olan kişiler içerideki öğrencilere teller üzerinden gıda ve atıştırmalık fırlattı.

Kampüs içindeki öğrenciler işkence ile dışarı çıkartıldı. Polis öğrencilere karşı fiziksel şiddet ve biber gazı kullandı. Yaralanan birçok öğrenci, haber takibi yapan muhabirler aracılığıyla işkence beyanlarını duyurdu. Bazı öğrencilerin yüzünün, kollarının ve bacaklarının kanadığı kaydedildi.

Öğrencilere yönelik polis müdahalesinin ardından saat 17.00 civarında öğrenciler ve personeller, “Bilgi için kornaya bas” adlı pankart ile caddeden geçen arabalara seslendiler. Herkes kampüsün dışına zorla çıkarıldıktan sonra okulun önünde oturma eylemine devam edildi.

Gece saatlerinde Resmi Gazete’de yayımlanan bilgiye göre Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararı Cumhurbaşkanı kararı ile geri çekildi.

YÖK Başkanı Erol Özvar bu sabah (25 Mayıs) konuya ilişkin sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “İlk karar, yürürlükteki mevzuat çerçevesinde yerine getirilmesi gereken zorunlu bir hukuki işlemdi. Ancak sonrasında sunulan raporlar ve güncel durum değerlendirmeleri doğrultusunda Sayın Cumhurbaşkanımız, her zaman olduğu gibi öğrencilerimizin, ailelerimizin ve üniversite çalışanlarımızın beklentilerini hassasiyetle gözetmiştir.” dedi.

Bilgi Üniversitesi öğrencileri zorla kampüsten çıkarıldı

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde en az 1500 çalışan ve en az 20 bin öğrenci kapatılma kararının geri çekilmesini talep ederken kampüs içine hiç kimsenin alınmadığı ve kampüsteki öğrencilerin dışarı çıkarıldığı bildiriliyor. Üniversitede araştırma görevlisi H. Işık, “Bu kadar kişiye bir gecede ‘Ne yaparsanız yapın’ denmesi kabul edilebilir bir şey değil” dedi.

Protestoların 3. günü. Fotoğraf: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

22 Mayıs gecesi Resmi Gazete’de yayımlanan kararla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin öğrencilere, akademisyenlere ve personellere herhangi bir bilgilendirme yapılmaksızın kapatılmasının ardından üniversite kampüsü içinde protestolar başladı. Rektör Ege Yazgan ise dün gece 12 civarında yaptığı açıklamada kampüse hiçbir öğrenci, akademisyen ve erzak girişine izin verilmeyeceğini belirtti.

Protestolar bugün 3. gününde devam ederken öğrenciler ve akademisyenler, üniversite çevresinde çevik kuvvet ve sivil polis varlığının arttığını duyuruyor. Polisler ve özel güvenlik biriminin öğrencilerin ve personellerin giriş çıkışına izin vermediği aktarıldı.

Video: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

Bu kısıtlamalara rağmen dışarıdaki öğrenciler kampüs içinde kalan öğrencilere erzak ve atıştırmalıkları teller üzerinden attı.

Video: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

Tarihi kapıdan okula girmek isteyen öğrenciler çevik kuvvet ablukasıyla karşı karşıya kalırken kampüsteki öğrenciler işkence ile okuldan çıkarıldıklarını belirtiyor. Polisin öğrencilere karşı biber gazı kullandığı ifade edildi. Bazı öğrencilerin ise gözaltında olduğu duyuruldu.

Video: İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri

İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde görev yapan araştırma görevlisi H. Işık, üniversitenin kapatılması kararı ve sonrasında kampüste yaşanan sürece dair Niha+‘ya değerlendirmede bulundu.

“Kararın geri çekilmesini ve YÖK’ten açıklama bekliyoruz”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Sosyoloji bölümünde araştırma görevlisi olan Işık, yaşanan sürece dair ilk ve en önemli taleplerinin alınan bu kararın derhal geri çekilmesi olduğunu vurguladı. Akademik personelin yanı sıra idari ve teknik personelin de büyük bir belirsizlik içinde bırakıldığını belirten Işık, süreci şu sözlerle aktardı:

“Bizim akademisyenler ve öğretmen sendikası olarak ilk talebimiz kararın geri çekilmesi. Ayrıca YÖK’ten acilen bir açıklama bekliyoruz. Personelin, akademik personelin akıbeti ne olacak? 1500 küsur temizlik işçisi, güvenlik personeli, idari personelin akıbetinin ne olacağına dair de bir açıklama bekliyoruz.”

Kapatma kararı sonrasında kampüse giriş ve çıkışların polis ve sivil güvenlik güçleri tarafından kontrol altına alındığını belirten Işık, okul çevresindeki yoğun güvenlik önlemlerine dikkat çekti:

“Okulda inanılmaz fazla bir sivil polis vardı, çok fazlaydı. Şu an da aynı şekilde, içerideki öğrenci ve hoca sayısından daha fazlalar.”

“Vakıf üniversitelerinde eğitim kamusallaşmalı”

Vakıf üniversitelerindeki güvencesiz çalışma koşullarına ve eğitimin piyasalaşmasına değinen Işık, bu ani kapatma kararının hem öğrenciler hem de çalışanlar üzerinde ciddi bir mağduriyet yarattığını ifade etti:

“Öğrenciler açısından zaten eğitim hakkının tamamen gasp edilmesi söz konusu. Zaten vakıf üniversitelerinin çok fazla güvencesizlik üreten yerler olduğunu biliyoruz. O yüzden vakıf üniversitelerinde çalışan akademisyenler olarak bilgi üretimine dair, akademik özgürlüğe dair zaten uzun zamandır eğitimin piyasalaşmasını yaşadığımız bir süreç var. Bizim de hem sendikalar olarak aslında eğitimin kamusallaşması, vakıf üniversitelerinin de kamusallaşması talebimiz var.”

“Bir gecede ‘Ne yaparsanız yapın’ denmesi kabul edilemez”

Hiçbir bilgilendirme yapılmadan alınan bu kararı eleştiren Işık, binlerce kişinin bir gecede mağdur edildiğini söyleyerek sözlerini şöyle tamamladı:

“Öte taraftan yaklaşık 400-500 akademik personelin ne yapacağına dair hiçbir bilgilendirme yok. İlk defa karşılaştığımız saldırılar değil ama okulun bu şekilde kapatılması ve 1500 çalışana, 20 bin de öğrenciye ‘Ne yaparsanız yapın’ denmesi bir gecede, kabul edilebilir bir şey değil.”

Öğrencilere yönelik polis müdahalesinin ardından saat 17.00 civarında öğrenciler ve personeller, “Bilgi için kornaya bas” adlı pankart ile caddeden geçen arabalara seslendiler.

Video: Doğa Tekneci / Niha+

Üniversite önünde öğrenciler ve personeller tarafından gerçekleştirilen oturma eylemi devam ediyor.

Ne olmuştu?

Bilgi Üniversitesi Öğrenci Dayanışması’nın sosyal medyadan paylaşığı bilgilere göre, 22 Mayıs’ta Resmi Gazete’de Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararının yayınlanmasının ardından YÖK ve üniversite yönetimi sabahın erken saatlerinde mağduriyet yaşanmayacağına dair açıklama yaptı. Ancak bu açıklamadan kısa bir süre sonra çalışanların yemek kartları ve özel sağlık sigortaları iptal edildi.

Öğrenciler, kararı protesto etmek amacıyla aynı gün saat 14.00’te üniversitede bir araya geldi. Girişler barikatlarla çevrilip tarihi kapıya kilit vurulsa da içerideki öğrenciler, dışarıdaki sendika üyeleri ve mezunların işbirliğiyle insanların kampüse girmesini sağladı. Rektörlüğe yürünerek bina önünde basın açıklamaları yapıldı ve süresiz oturma eylemi başlatıldı.

Düzenlenen forumların ardından öğrenciler son iki geceyi de kampüste geçirme kararı aldı.

Rektörlükle yapılan görüşmeler sonucunda kalacak öğrenciler için barınma sağlanması, etkinlik çadırı açılması, yemek/su giriş çıkışına izin verilmesi, içerideki öğrencilerin dışarı çıkartılmaması ve bayramdan sonra örgün eğitime devam edilmesi yönünde kararlar alındı.

İkinci gün benzer şekilde devam ederken gece saatlerine doğru okul otoparkındaki çevik kuvvet ve gözaltı araçlarının sayısı önemli oranda arttı. Saat gece 12 itibarıyla Rektör Ege Yazgan tarafından kampüsün fiilen kapatılacağı bildirildi. Öğrenci, akademisyen ve mezunların girişleri yasaklanırken dışarıdan gıda ve su erzakı sokulmayacağı belirtilerek kararlar fiilen uygulanmaya başlandı. Buna karşı öğrenciler nöbetlerini sürdürdü.

Türkiye’de 7 kitap için toplatma kararı verildi

Dêrsim’de bir mahkemenin “Materyalist Felsefe” adlı kitap dahil 7 kitap hakkında yasak kararı alması, akla Türkiye tarihinde yasaklanan, toplatılan ve imha edilen kitapları getirdi.

Dêrsim’de Tunceli Sulh Ceza Hakimliği aralarında “Materyalist Felsefe” ve 1992 basımı “Kahramanlık Kılamları” kitaplarının da olduğu 7 kitap hakkında toplatma, satış ve yasaklama kararı verdi.

Hakimlik Tunceli Cumhuriyet Savcılığının talebi doğrultusunda verdiği kararda “MLKP fikir ve ideolojisi doğrultusunda yayın yaptığı iddiasıyla” kitapların toplatılmasını istedi. Hakimlik kararında Muzaffer Oruçoğlu’nun “Kahramanlık Kılamları”, Arif Çelebi’nin “Komünizmin Şafağı, Nazlı Gürbüz Top’un “Cüretin Kılavuzu”, Mukaddes Erdoğdu Çelik’in “Bizim Çakır, Bir İhtilalcinin Yaşamı”, Kutsiye Bozoklar’ın “Yaşama Dair”, İbrahim Okçuoğlu’nun “Materyalist Felsefe”, Serkan Günebakan’ın “Kavganın Işıklı Yamaçlarında” kitaplarının basım, dağıtım ve satışı yasaklandı. Hakimlik bu kitapların tüm nüshalarına el konulmasına, toplatılmasına da hükmetti.

TMK’ya dayandırıldı

Sulh Ceza Hakimliği kararında “Kitapların içeriklerinde “terör örgütü” propagandası niteliğinde söylem ve açıklamalara yer verildiği değerlendirildiğinden ilgili kanunlar çerçevesinde 3713 sayılı terörle Mücadele Kanunun 7/2 ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 25/2 maddesine göre basım, dağıtım, satış yasağı ve tüm nüshalarına el konulması (toplatılması) yönünde karar verilmiştir” denildi.

Kararla ilgili olarak Ceylan Yayınları sosyal medya hesabından bir açıklama yayınlayarak “Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi, 4’ü yayınevimize ait toplam 7 kitap hakkında toplatma kararı verdi. Bu, düşünce özgürlüğüne toplu infazdır! Ancak… Devrimci mücadelede bir nirengi noktası olan yayıncılık faaliyetini felç edemezler yasaklamalarla. Mücadelemizi sürdüreceğiz!” dedi.

Cumhuriyet tarihi boyunca kitap yasaklandı

Dêrsim’de hakimliğin “Materyalist Felsefe” adlı kitap dahil 7 kitap hakkında yasak kararı alması, akla Türkiye’nin yakın dönem tarihinde yasaklanan, toplatılan ve imha edilen kitapları getirdi.

Resmi arşivlere ve basında yer alan haberlere bakıldığında, sansürün 1952’den 2012’ye uzanan geniş zaman diliminde tam 22 bin 601 gazete, dergi ve kitap polis yahut savcılık zoruyla raflardan indirildi.

Yasaklanan, toplatılan hatta imha edilen kitaplar arasında Charles Darwin’in “Türlerin Kökeni” de George Orwell’in 1984’ü de var. Georges Politzer’in “Felsefe’nin Başlangıç İlkeleri” de Sabahattin Ali’nin ‘Sırça Köşkü” de. Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Aziz Nesin, Nazım Hikmet, Sait Faik Abasıyanık, Musa Anter, Kemal Badıllı, Che Guevara, Seyid Kutup ve daha pek çok yazar bu listede yer aldı.

Hatta Mustafa Kemal. Atatürk’ün 1914’te Sofya’da yazdığı kitap, yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar’la birlikte 1918’de Mondros Mütarekesi dönemi başlarında İstanbul’da bir süre çıkardıkları Minber Gazetesi’nin matbaasında bin nüsha olarak basıldı. 7,5 kuruş fiyat konan kitabın birkaç nüshasını tanıdıklarına hediye etmek için yanına alan Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçtikten sonra kitabın kalan nüshaları Damat Ferit Paşa tarafından toplatılarak imha edildi. 1956 yılında Hasan Ali Yücel öncülüğünde İş Bankası Kültür Yayınları’nın ilk kitabı olarak yeniden yayımlandı.

Ancak Mustafa Kemal ve sonrasında gelecek olan İsmet İnönü dönemlerinde de çeşitli kitaplar yasaklandı. Franz Ferfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün, Kâzım Karabekir’in İstiklal Harbimiz, Sait Faik’in Medarı Maişet Motoru, Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk, Rıfat Ilgaz’ın Sınıf ve John Steinbeck’in Bitmeyen Kavga kitapları bu listelerde yer alıyor.

Çok partili dönemde de devam etti

Çok partili döneme geçişin ardından da kitap yasaklamaları devam etti. Birçok dünya klasiği bu dönemde listeye girdi.

Celal Bayar döneminde Dostoyevski’nin Bir Yazarın Günlüğü, Ilias Venezis’in Numero 31328’i, Metin Eloğlu’nun Düdüklü Tencere’si, Melih Cevdet Anday’ın Yan Yana ve Fethi Naci’nin İnsan Tükenmez kitapları örnek gösterilebilir.

Cemal Gürsel döneminde ise Babeuf, Musa Anter, Kemal Badıllı, Minorksky, Said Kurdî ve Ali Faik Cihan, Cevdet Sunay döneminde Marx ve Engels, Emin Türk Eliçin, Che Guevara, L. Lockwodd, Rıza Nur, Ehmedê Xanî, Mao, Seyit Kutup ve Nikos Kazancakis’in adları vardı.

Cevdet Sunay’ın ardından göreve gelen Fahri Korutürk döneminde de sol sosyalist ve Kürt sorunu eksenli kitaplarla ilgili toplatma kararları olduğu görülüyor. İsmail Beşikçi’nin Kürtlerle ilgili bütün kitapları, Mahir Çayan, Mehmet Kemal, Hikmet Kıvılcımlı, Harun Karadeniz, İbrahim Kaypakkaya, Dr. Nuri Dersimi gibi yazarların ve düşünürlerin kitapları hakkında toplatma, yasaklama ve imha kararları alındı.

12 Eylül: Kitapların SEKA yolculuğu

Yayıncılık dünyasının en ağır travması tartışmasız 12 Eylül 1980 askeri darbesi. 50 civarında yayınevinin kapısına mühür vurulması, milyonlarca kitabın SEKA’da hamur edilmesi o dönemin sıradan manzaralarıydı. Akademisyen Deniz Güner’in 1980-1987 arası Bakanlar Kurulu kararlarını mercek altına aldığı araştırması, cuntanın bu konudaki karnesini detaylandırıyor. O yedi yıllık kesitte yasaklanan 379 yayının yüzde 56’sı Marksist-Leninist fikriyatı temsil ettikleri iddiasıyla toplatıldı. Darbe sonrası yasaklanan ilk kitaplardan biri Georges Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri oldu. Liste elbette bununla sınırlı kalmadı. Ermeni meselesine, Kürt kimliğine veya laiklik eleştirilerine değinen satırlar da bu furyadan nasibini aldı.

Cuntanın yasak listesi sadece siyasi manifestolarla sınırlı kalmadı. Özgürlüğü, dogmaları sorgulamayı anlatan Samed Behrengi’nin dünyaca ünlü çocuk masalı Küçük Kara Balık dahi 12 Eylül karanlığında toplatılan kitaplar arasındaydı. Keza Nihat Behram’ın Darağacında Üç Fidan belgeseli ve Can Yücel’in Rengahenk şiir kitabı da cuntanın hışmına uğrayan eserlerdendi.

Bu dönemde yasaklanan kitaplar arasında Çizgilerle Nâzım Hikmet- Müjdat Gezen/Savaş Dinçel, Kökten Ankaralı-Talip Apaydın, Eski Sol Üstüne-Mete Tunçay, Benden Selam Söyle Anadolu’ya-Dido Sotiriyu, Seçme Şiirler-Bertolt Brecht, Yengeç Dönencesi-Henry Miller, Asılacak Kadın-Pınar Kür, Rengahenk-Can Yücel, Burgu-Füsun Erbulak yer alıyor. Sonrasında ise İsmail Beşikçi’nin Belge ve Yurt Yayınları’ndan çıkan Kürt sorununa dair kitapları, İnsight Gluide Turkey-Sevan Nişanyan, Dersim Tertelesi-Haydar Işık, Siyabend û Xecê-Hüseyin Erdem, Biri Yitik İki Ülke-Soysal Ekinci, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Savaşları-Lenin, Yeni Dünya Düzeni ve Kürt Sorunu-Haluk Gerger, 12 Eylül İdamları-Hayri Argavi, Ermeni Tabusu-Yves Temon, Pontos Kültürü-Ömer Asan, Mehmed’in Kitabı- Nadire Mater, Bozkurt/Atatürk’ün Yaşamı), M. C. Armstrong listeye dahil olan diğer kitaplar oldu.

5 yılda 284 kitap yasaklandı

Türkiye’de 2000’in başından 26 Mayıs 2005’e kadar geçen sürede hakkında toplatma kararı verilen yasak kitapların sayısı 284 olarak belirlendi. Bu kitaplardan 47’sinin yasağının kalktığı, 237’sinin yasağının sürdüğü belirtildi. Yasaklı kitaplar arasında Abdullah Öcalan’ın 15 kitabının de yer aldığı, ancak bu kitaplardan “Partileşme Sorunları ve Görevlerimiz” adındaki 2003 basımı kitabın üzerindeki yasağın kaldırıldığı belirlendi. Yasakların büyük bölümü Ankara, İstanbul ve İzmir’deki çeşitli mahkemelerce konuldu. Yasak kapsamına bazı mizah dergileri ve cinsel içerikli kitapların yanı sıra ‘bölücü’, ‘dinci’ ve ‘yıkıcı’ yayınların girdiği ifade edildi:

Hüseyin Baybaşin’in “Bir Kürt işadamı H.Baybaşin”, İmam Humeyni’nin “İslamda Devlet“, Fethullah Gülen’in “Fasıldan Fasıla” adlı kitapları, Emine Şenlikoğlu”nun üç kitabı, Kemal Burkay’ın “PKK ne diyor, biz ne diyoruz”, Mahir Kaynak’ın “Yel üfürdü, sel götürdü”, mizahçı Murat Kürüz’ün “Kadın Erkek Faaliyet Raporu”, Ankara Çetesinin Vatan Kurtarma Operasyonları (Salman Yüksel), Hizb-ut Tahrir ve Hilafet (Süha Taci Faruki), İslamda yönetim nizamı (Takiyuddin Enneblani), Kıvrak Zeka (Takiyuddin Enneblani), İslama davet (Ahmet El-Mahmut), Gerçeğin dili ve eylemi (Abdullah Öcalan), PKK Olağanüstü 7. Kongresi’ne sunulan politik rapor (Abdullah Öcalan), Tarih günümüzde gizli ve biz tarihin başlangıcında gizliyiz (Abdullah Öcalan), Ben kimin kurbanıyım (Emine Şenlikoğlu), Burası Cezaevi (Emine Şenlikoğlu), Barışa Doğru Roma Konuşmaları (Abdullah Öcalan), Biz bu ülkenin nesi oluyoruz (Emine Şenlikoğlu), Lombak (Fatih Solmaz-Bahadır Baruter), Elma (Enis Batur), Özgürlük için Kürt yazıları (Vedat Türkali), Porno (Çev: Kıvanç Güney), PKK’nin yeniden inşası, sorunlar ve görevlerimiz (Mustafa Karasu-A.Haydar Tutan), Seks isyanları, toplumsal cinsiyet, başkaldırı ve Rock’n Roll (Mehmet Küçük), Bütün yazılar Mahir Çayan (Boran yayınları), Düş ve yaşam (Yılmaz Odabaşı), Geçmişten günümüze Kürt kadını (Mehmet Bayrak), Kürt müziği dansları ve şarkıları (Mehmet Bayrak), Sürgün ve Kürtler (Cem Doğan), Pontus Kültürü (Ömer Asan), Yatak Odasında Felsefe (Kerim Sadi), Travesti Pinokyo (Sibel Torunoğlu), Sevimli Çocuk Lo Bıra (Cihan Aydın), İslamın Hareket Metodu 2 (Abdurrahman El Muhacir), Kasırga Taburu (Mehmet Sebatlı).

Aynı dönemde yasağı kaldırılan eserlerden bazıları da şöyle: Kim bu Fethullah Gülen (Faik Bulut), PKK Tarihi idelojisi ve yönetimi (Nihat Ali Özcan), Kemik Olgun ve Yetişkinlere Bir Roman (Bedri Baykam), Korku Tapınağı (Celal Başlangıç), Pazar Sevişgenleri (Metin Üstündağ), Evlilik Rehberi (Mustafa Gazel), Paradigmanın İflası (Fikret Başkaya), İlahi Rahmet Pırıltıları (Halis Kestane).

Yasak kararları kalksa da yasak devam ediyor

2011 yılında Anadolu Ajansı’nın yayınladığı bir habere göre, Kayıtların tutulmaya başlandığı 1952 yılından beri, adli ve idari birimlerce hakkında toplatma, yasaklama, dağıtım ve satışın engellenmesi kararı alınan yaklaşık 22 bin 600 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasak kalktı.

Yasaklı yayınları tekrar inceleyen mahkemelerle yasak kararı alan aralarında valiliklerin de bulunduğu idari birimler, hakkında yasak bulunan yaklaşık 23 bin yayından 402’si hakkındaki toplatma yasaklama ve satışının engellenmesi kararının devamına hükmetti. 22 bin 600 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasak ise kalktı.Hakkında yasak kararı olan 23 bin yayın arasında 2 bin 336 kitap da bulunuyordu. Mahkemeler, 115 kitap hakkındaki toplatma yasaklama ve satışının engellenmesi kararının devamına hükmederken 2 bin 221 kitabın yasağı kaldırıldı. Polis artık bu kitaplar hakkında herhangi bir işlem yapmayacak.

Yasağı kalkanlar arasında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın 3 kitabının yanı sıra, Dursun Karataş’ın Seçme Yazılar, Abdurrahim Karakoç’un Vur Emri, Yalçın Küçük’ün Yürüyüş, Nazım Hikmet’in Türkiye İşçi Sınıfına Selam, Mahir Çayan’ın Toplu Yazılar, Doğu Perinçek’in Kıbrıs Meselesi, Seyyid Kutup’un İslam’da Sosyal Adalet adlı eserleri de bulunuyor.

En ağır fatura Kürtçe yayıncılığa kesildi

Fakat yasakların ve toplatma kararlarının en istikrarlı, en sert uygulandığı alan hep Kürt kültürel yayıncılığı oldu. Türkiye’de Bakanlar Kurulu’nun toplattığı ilk kitaplardan biri, 1920’li yılların başında Şam’da gizlice basılan Kürtçe kitap Gonca-i Bahar’dı.

1925 Şubat ayı ortalarında Şeyh Sait önderliğinde geliştirilmeye çalışılan Kürt hareketinin yenilmesinin ardından Misak-ı Milli sınırları dışındaki Kürt örgütleri tarafından, Xoybun (Bağımsızlık) adında bir cemiyet kuruldu. Cemiyet aynı yıl Hoybun Yayını olarak birkaç kitap ve broşür yayımladı. Bakanlar Kurulu’nca toplatılan bu kitaplardan bazıları şunlar: Türk Affı Umumisi Karşısında Kürtler / Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine Mektup / Bir Ermeni Nokta-i Nazarına göre Kürt Meselesi/ Elkaziyetülkürdiye.

Cumhuriyet tarihi boyunca bu durum devam etti. Kürt basın ve hak ihlalleri izleme verileri, özellikle birinci “Çözüm Süreci’nin sona ermesiyle birlikte sansür ivmesinin inanılmaz bir hıza ulaştığını belgeliyor. Araştırmacı Reha Ruhavioğlu’nun verilerine göre 2009’dan itibaren sadece Aram ve Avesta yayınlarından çıkan 100’ü aşkın kitap hakkında toplatma kararı verildi.

Süreç artık içerik incelemesinden ziyade doğrudan kelime avcılığına dönüşmüş durumda. Güncel siyasetle hiçbir bağı olmayan, içinde sadece efsanelerin yer aldığı Kürt mitolojisi kitapları bile rahatlıkla yasaklılar listesine girebiliyor. 2025’in hemen başında Yozgat Cezaevi’nde yaşananlar durumun mekanikliğini özetliyor aslında. Yazar Mehmet Dicle’nin Berfa Sor kitabına, metin içinde sadece “Kürdistan” ve “gerilla” kelimeleri geçtiği için el konuldu, soruşturma açıldı. 2001’de Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yargılanıp cezası çoktan infaz edilen Kürdistan Tarihi gibi hacimli araştırmalar, aradan 17 yıl geçtikten sonra Ayvalık Sulh Ceza Hakimliği tarafından bir kez daha yasaklanabildi.

Dil üzerindeki baskıların hukuki kılıflarla nasıl sürdürüldüğünün en çarpıcı örneklerinden biri 2000 yılında yaşandı. Modern Kürt edebiyatının öncülerinden Mehmed Uzun’un 7 kitabı birden Diyarbakır DGM kararıyla toplatıldı. Bu karara usta yazar Yaşar Kemal’in tepkisi tarihe geçecekti: ‘Kürtçe olduklarından dolayı bu kitapları toplamışlardır diye düşünebiliriz. 12 Nisan 1991’de Kürtçe yasağı yasayla kaldırılmıştır. Günümüzde hiçbir edebiyat yapıtı yasaklanamaz. Biz AB’ye böyle mi gireceğiz?’

Basılmamış taslağa sansür

Yakın dönem Türkiye yayıncılık tarihi, sansürün akıl almaz yeni formlarına da sahne oldu. 2011 yılında gazeteci Ahmet Şık, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklandığında, henüz yazım aşamasında olan İmamın Ordusu kitabının dijital taslağına mahkeme kararıyla el konuldu. Yayınevi basılarak bilgisayarlardaki kopyalar silindi; böylece Türkiye, “daha basılmadan toplatılan kitap” kavramıyla tanıştı.

Dışarıdaki yasakların bir benzeri de cezaevi duvarları ardında, idare kurullarının keyfi kararlarıyla yaşanıyor. Örneğin Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kaleme aldığı Seher adlı öykü kitabı, “şifreli ve kontrolsüz haberleşmeye yol açabileceği” gibi tuhaf bir gerekçeyle Diyarbakır D Tipi Cezaevi’ne alınmadı. Gazeteci Nurcan Baysal’ın Ezidiler: 73. Ferman kitabı “kurum güvenliğini tehlikeye düşürebileceği” bahanesiyle, yazar Ahmet Altan’ın kitapları ise bizzat yazarın cezaevinde olması gerekçe gösterilerek hapishanelerde yasaklılar listesine dahil edildi.

Kaput, renk ve ‘sakıncalı’ kelimeler

Yargı kararlarından bazıları bu tür yasakların absürtlüğünü gözler önüne seriyor. Sait Faik Abasıyanık’ın 1944’te çıkan Medar-ı Maişet Motoru romanı, sırf sivil bir karaktere “eski bir asker kaputu” giydirildiği için sıkıyönetim mahkemesinin hışmına uğradı. Aynı yıl Rıfat Ilgaz’ın Sınıf şiir kitabı, hem ismindeki sınıfsal vurgu hem de matbaadan tesadüfen kırmızı kapakla çıkması yüzünden “komünizm propagandası” sayılarak toplatıldı ve Ilgaz altı ay hapis yattı. Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü romanı da 1981’de “askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif” denilerek okurdan koparıldı.

‘Muzır neşriyat’: Sansürün yeni maskesi

Siyasi yasakların yanı sıra son yılların yükselen sansür trendi ise “genel ahlak” ve “çocuk gelişimi” üzerinden yürüyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesindeki Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, adeta edebiyatın ahlak zabıtası gibi mesai yapıyor.

Kız Çocuk Hakları Bildirgesi adlı çeviri eser, kız çocuklarına “oyuncak arabalarla oynama hakkı” tanıdığı ve geleneksel cinsiyet rollerinin dışına çıktığı için eşcinselliğe özendirdiği iddia edilerek poşete sokuldu. Çevirmeni Burcu Uğuz üç yıl hapis istemiyle yargılanıp beraat etti. Uluslararası listelerde aylarca zirvede kalan Alice Oseman imzalı Kalp Çarpıntısı çizgi roman serisi ise LGBT+ karakterler barındırdığı için doğrudan “muzır neşriyat” ilan edilerek mağazalarda teşhir yasağına uğradı.

Dünyada durum farklı mı?

Kitap yasaklama kararları elbette sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. Otorite her coğrafyada benzer kararlar alınıyor. 1931’de Çin’de Alice Harikalar Diyarında, “hayvanların insan diliyle konuşmasının insanlığa hakaret olduğu” gerekçesiyle yasaklandı. Bugün aynı ülkede Winnie the Pooh, Devlet Başkanı Xi Jinping’e benzetildiği için dijital sansüre takılıyor.

ABD’de Harry Potter serisi okul kütüphanelerinden “büyücülüğü özendiriyor” suçlamasıyla atılırken, sansürün en ironik kurbanlarından biri John Steinbeck’in Gazap Üzümleri oldu. Roman, yazıldığı dönemde ABD’de tarım lobilerini rahatsız ettiği için, 1940’ta ise Sovyetler Birliği’nde “yoksul Amerikalıların bile araba sahibi olabildiğini gösterdiği” için yasaklandı.

TÜRKİYE SANSÜR ARŞİVİ: 100 YASAKLI ESER
#YazarEser Adı
1Ahmet Mithat EfendiDağarcık
2Namık KemalEvrak-ı Perişân
3Mehmet RaufBir Zambak Hikâyesi
4Franz WerfelMusa Dağ’da Kırk Gün
5Kâzım Karabekirİstiklal Harbimiz
6John SteinbeckBitmeyen Kavga
7Melih Cevdet AndayYan Yana
8Fethi Naciİnsan Tükenmez
9BabeufDevrim Yazıları
10Musa AnterKımıl
11Kemal BadıllıKürtçe Gramer
12Vladimir MinorskyKürtlerin Menşei
13Said NursiSözler
14Ali Faik CihanSosyalist Türkiye
15Karl MarxKapital
16Friedrich EngelsKomünist Manifesto
17Emin Türk EliçinKemalist Devrim İdeolojisi
18Fidel CastroFidel Castro Konuşuyor
19Rıza NurHayat ve Hatıratım
20Ehmedê XanîMem u Zin
21Mao ZedongÇin Kurtuluş Savaşı
22Seyyid Kutupİstikbal İslam’ındır
23Nikos KazancakisToda Raba
24ŞnurovTürkiye Proletaryası
25Mehmet KemalSürgün Alayı
26Hikmet KıvılcımlıDeccal Kapımızı Nasıl Çalıyor
27Hasan KıyafetÇağdaş Çocuk Ansiklopedisi
28Harun KaradenizOlaylı Yıllar ve Gençlik
29Nedim GürselUzun Sürmüş Bir Yaz
30İbrahim KaypakkayaBütün Yazılar
31Nihat BehramSol Kendini Anlatıyor
32Nuri DersimiDersim Tarihi
33Talip ApaydınKökten Ankaralı
34Mete TunçayEski Sol Üstüne
35Dido SotiriyuBenden Selam Söyle Anadolu’ya
36Bertolt BrechtSeçme Şiirler
37Füsun ErbulakBurgu
38Sevan NişanyanInsight Guide Turkey
39Hüseyin ErdemSiyabend u Xece
40Soysal EkinciBiri Yitik İki Ülke
41Haluk GergerYeni Dünya Düzeni ve Kürt Sorunu
42Hayri Argavi12 Eylül İdamları
43Yves TemonErmeni Tabusu
44M.C. ArmstrongBozkurt
45George JerjianGerçek Bizi Özgür Kılacak
46Dora SakayanBir Ermeni Doktorun Anıları
47Hüseyin BaybaşinBir Kürt İşadamı H. Baybaşin
48İmam Humeyniİslamda Devlet
49Fethullah GülenFasıldan Fasıla
50Emine ŞenlikoğluBen Kimin Kurbanıyım
51Mahir KaynakYel Üfürdü Sel Götürdü
52Murat KürüzKadın Erkek Faaliyet Raporu
53Salman YükselAnkara Çetesinin Vatan Kurtarma Operasyonu
54Süha Taci FarukiHizb-ut Tahrir ve Hilafet
55Takiyuddin Enneblaniİslamda Yönetim Nizamı
56Ahmet El-Mahmutİslama Davet
57Fatih SolmazLombak
58Kıvanç GüneyPorno (Çeviri)
59Mustafa KarasuPKK’nin Yeniden İnşası
60Mehmet KüçükSeks İsyanları
61Yılmaz OdabaşıDüş ve Yaşam
62Mehmet BayrakKürt Müziği Dansları
63Kerim SadiYatak Odasında Felsefe
64Cihan AydınSevimli Çocuk Lo Bıra
65Abdurrahman El Muhacirİslamın Hareket Metodu 2
66Mehmet SebatlıKasırga Taburu
67Faik BulutKim Bu Fethullah Gülen
68Nihat Ali ÖzcanPKK Tarihi
69Bedri BaykamKemik, Olgun ve Yetişkinlere Bir Roman
70Celal BaşlangıçKorku Tapınağı
71Mustafa GazelEvlilik Rehberi
72Fikret BaşkayaParadigmanın İflası
73Halis Kestaneİlahi Rahmet Pırıltıları
74Hasan CemalDelila
75Tuğçe TatariAnneanne Ben Aslında Diyarbakır’da Değildim
76Francesca CavalloAsi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler
77Bernard FriotŞipşak Hikayeler
78Berkant KırayKafasında Sonsuzluğu Taşıyan Çocuk
79Jul MarohMavi En Sıcak Renktir
80Whitney Gracia WilliamsMakul Şüphe
81Tedvan LieshoutBen Bir Sihirbazım
82Selma AydınYolsuz Dere
83Doris RübelNeden, Niçin, Nasıl?
84Buket UzunerAyın En Çıplak Günü
85Ersan PekinBu Kadınlar Yedi Bitirdi Beni
86Defne Ongun MüminoğluBurcu ve Berk
87Mehmet Gülerİçim Dışım Gökkuşağı
88Adem ÖzbayKin Kanatlılar
89Cinius YayınlarıSünnetçi Kız
90Halime ErdoğanHayalci Çocuk
91İrem DemirbaşTenimdeki İmza
92Rıza ZelyutOsmanlı’da Oğlancılık
93Stephen ChboskySaksı Olmanın Faydaları
94Vladimir NabokovLolita
95Gustave FlaubertMadame Bovary
96James JoyceUlysses
97William S. BurroughsÇıplak Şölen
98Radclyffe HallYalnızlık Kuyusu
99William ShakespeareHamlet
100Thomas Paineİnsan Hakları

Yapay zeka aracı tarafından oluşturulan bu listede, yasaklı binlerce eserden sadece 100 tanesi yer alıyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararına tepki: “Üniversiteler bizimdir!”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanı Kararı ile kapatılmasına tepki göstermek için okul kampüsünde buluşan öğrenciler ve akademisyenler, bu kararın herkesi mağdur ettiğini, eğitim ve iş hakları için mücadele etmeye devam edeceklerini belirtti.

Fotoğraf: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile kapatıldı. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11’inci maddesi uyarınca alınan bu karar, kurucu vakfına kayyım atanan vakıf üniversitelerinin faaliyet izinlerinin iptal edilmesini öngörüyor.

Kampüste protestolar başladı

Kapatılma kararının yayımlanmasının ardından, karara tepki gösteren çok sayıda öğrenci ve akademisyen, üniversitenin santral kampüsündeki bahçede bir araya gelerek kararı protesto etti.

Video: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi girişlerinde çok sayıda TOMA, çevik kuvvet ve güvenlik şube birimleri bulunuyordu. Saat 14.00 civarında kampüse girmeye çalışan mezunlar ve öğrenciler, polis ve özel güvenlik birimlerinin onları içeri almadığını belirtti. Daha sonra çok sayıda öğrenci ve mezun, kampüsün içine girebildi.

Fotoğraf: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri ile dayanışmaya gelen birçok üniversite, sendika ve platform bulunuyordu. Yüzlerce kişi kampüs bahçesini doldururken kitle içinden “İsyan, Devrim, Özgürlük”, “Üniversiteler Bizimdir”, “Asla Yalnız Yürümeyeceksin” sloganları yükseldi. Rektörlüğün önünde açıklama yapıldıktan sonra birçok öğrenci kampüsteki çimenlerde oturma eylemi yaparak karara karşı durduklarını belirtti.

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Burak Çetiner: “Bu karar iş güvencesine ve eğitim hakkına bir saldırıdır”

Kampüsteki protestolara katılarak öğrencilere ve akademisyenlere destek veren Eğitim-Sen (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası) 6 No’lu Şube Başkanı Burak Çetiner, kapatılma kararını hem çalışanların hak gaspı hem de öğrencilerin eğitim hakkının ihlali olduğunu söyledi.

Niha+’ya değerlendirmede bulunan Çetiner, tek imza ile alınan bu tür kararlara karşı ancak birlikte mücadele edilerek karşı durulabileceğini vurguladı:

“Böyle bir karar verilmesi zaten kabul edilemez. Ancak şunu vurgulamak lazım; bugün burada gördüğümüz tabloda aslında şu: Öğrenciler, sendikalar, akademisyenler olarak bir arada durulduğu zaman, ancak bu şekilde cevap verilebilir. Öbür türlü Türkiye’de alınan bütün kararların tek imzayla alındığını görüyoruz. Buna karşı mücadele etmekten, birleşik mücadeleyi güçlendirmekten başka bir çare olduğunu düşünmüyorum.”

Öğrenci: “Herkesi mağdur eden bir karar alındı”

Niha+’ya konuşan ve isim vermek istemeyen bir öğrenci, kararın aniliğine ve kendilerine hiçbir resmi açıklama yapılmamış olmasına tepki gösterdi. Binlerce öğrenci ve personelin büyük bir belirsizlik içinde bırakıldığını belirten öğrenci, garantör üniversite senaryolarına dair de net bir bilgi akışı olmadığını ifade etti.

“Yani söylenecek söz yok. Burada 20 bini aşkın öğrenci var, personel ve öğretmen var. Bu insanların hepsinin mağdur olabileceği şekilde bir karar alındı. Nereye gideceğiz, ne yapacağız hiçbir şey belli değil. Hiçbir açıklama da yapılmadı. Saatlerdir bekliyoruz YÖK’ten bir ses gelsin diye. Bu kadar insanı bu kadar ani bir şekilde kötü bir duruma düşürdüler. Burası bir eğitim alanı ve bir anda işlevini, yitirdi.”

Mimarlık fakültesi öğrencisi: “Üniversiteler bizimdir!

Beş yıldır İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde eğitim gören bir öğrenci, kararın gece yarısı hiçbir açıklama yapılmadan alınmasını “haksızlık ve usulsüzlük” olarak nitelendirdi. Akademisyenlerin işsiz, öğrencilerin ise okulsuz kaldığını belirterek tek taleplerinin okullarını geri almak olduğunu vurguladı:

“Hiç kimsenin haberinin olmasının dışında hocalar da işsiz kaldı, öğrenciler de okulsuz kaldı. Ve bu kesinlikle bir haksızlık, usulsüzlük. Biz okulumuzu geri istiyoruz ve okulumuzu almayı talep ediyoruz. Ve zaten öğrencilerin talebi de tek bu olabilir. Üniversiteler bizimdir!”

Öğrenciler müzik aletleriyle kampüste buluştu

Öğrencilerin olduğu alana giriş yapan Bilgi Üniversitesi müzik ekibi davul, trombon gibi birçok müzik aletiyle öğrencilerin yanına gitti. İşte alana giriş yapan müzik ekibinin birkaç fotoğrafı:

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Alanda buluşan öğrenciler, sloganların ve konuşmaların ardından bir forum gerçekleştirdi.


Eğitim süreci nasıl devam edecek?

Üniversitenin kapatılmasının ardından 20 bini aşkın öğrencinin eğitim hayatına nerede devam edeceği merak konusu oldu. Mevzuat gereği bu tür durumlarda öğrencilerin garantör üniversiteye aktarılması beklense de İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin garantör kurum olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne (MSGSÜ) transfer edilip edilmeyeceğine dair YÖK henüz resmi bir açıklama yapmadı. Eğitim sürecinin önümüzdeki günlerde netleşmesi bekleniyor.

Öğrencilerin MSGSÜ’ye aktarılmasını endişeyle takip ediyoruz

Garantör üniversite olan MSGSÜ’deki öğrenciler ise İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki öğrencilerin mağdur edileceğini belirtiyor. MSGSÜ’den Niha+’ya görüş belirten Asosyoloji Dergisi ekibi, “MSGSÜ’nün kendi öğrencilerine sağlayamadığı niteliksiz koşullar göz önünde bulundurulduğunda Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin MSGSÜ’ye aktarılma durumunu büyük bir endişeyle takip ediyoruz” dedi.

Alınan bu kararın eleştirel düşünceyi, özerk akademiyi ve üniversitenin kamusal niteliğini yıktığını söyleyen Asosyoloji Dergisi ekibi, bu kapatılma kararını kabul etmediklerini ifade etti:

“Özellikle sosyal bilimler alanında yıllardır yürüttüğü eleştirel üretim, akademik özgürlük alanını koruma çabası ve kamusal düşünceye açtığı alanlarla Bilgi Üniversitesi, Türkiye akademisinin önemli bir parçasıdır. Çocuk Hakları çalışmaları, Hayvan Hareketi gibi bağımsız araştırma ve düşünce alanlarının yanı sıra kapatılan Tarlabaşı Toplum Merkezi gibi kamusal fayda odağında çalışan birimler; üniversitenin toplumsal meselelerle kurduğu ilişkinin önemli örnekleri arasında yer almıştır. Bu alanların zaman içerisinde çeşitli idari müdahaleler, kapanmalar ve kurumsal dönüşümlerle karşı karşıya kalmış olması, yükseköğretim alanındaki yapısal kırılganlıkların ve akademik özerklik tartışmalarının uzun süredir devam ettiğini göstermektedir.”


YÖK’ten açıklama: “Mağduriyete izin verilmeyecektir”


Gelişmeler üzerine Yükseköğretim Kurulu (YÖK) yazılı bir açıklama yaparak kamuoyunu bilgilendirdi. YÖK, Cumhurbaşkanı Kararı doğrultusunda eğitim-öğretim faaliyetlerinin aksamaması ve hem öğrencilerin hem de personelin korunması için acil önlemlerin alındığını duyurdu.

YÖK tarafından yapılan resmi açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“İstanbul Bilgi Üniversitesinin kurucu vakfına mahkemece kayyım atanması üzerine 2547 sayılı Kanun’un ek 11. Maddesi gereğince alınan faaliyet izninin kaldırılmasına dair Cumhurbaşkanı Kararı bugünkü Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

Yükseköğretim Kurulu, öğrencilerimizin herhangi bir mağduriyet yaşamaması ve eğitim-öğretim faaliyetlerinin aksamadan yürütülmesi hususunda gerekli tedbirleri ivedilikle almaktadır.

Öğrencilerimizin yanı sıra üniversitemizde görev yapan idari ve akademik personele dair herhangi bir mağduriyete fırsat vermeden gerekli işlemler yerine getirilecektir.

Konuyla ilgili detaylı açıklamalar önümüzdeki günlerde yapılacak olup, kıymetli öğrencilerimizin, ailelerinin ve yükseköğretim camiasının süreçle ilgili doğru ve güncel bilgileri yalnızca Yükseköğretim Kurulunun resmî iletişim kanallarından takip etmelerini önemle rica ederiz.”


Ne olmuştu?

2019 yılında beri Can Holding bünyesinde olan İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne holdinge yönelik gelişen hukuki süreçlerin ardından kayyım atanmıştı. Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 11 Eylül 2025 tarihinde Can Holding’e yönelik “suç örgütü kurmak”, “kara para aklama”, “kaçakçılık” ve “dolandırıcılık” suçlamalarıyla bir operasyon başlatılmış ve bu kapsamda üniversite yönetimi Eylül 2025’ten itibaren Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından atanan kayyıma devredilmişti.

Dilovası Davası’nda 2. duruşma sona erdi: 3 sanık tahliye edildi

Dilovası Davası’nın ikinci duruşmasında verilen ara karar sonucunda üç sanık tahliye edildi. Mahkeme salonunda sanıkların çelişkili konuşmaları ile çocuk işçiden usulsüz ifade alınması tepki topladı. Fabrikada çalışan Rojavalı çocuk işçinin babasının ifadesi, Kürtçe tercüman yerine, Suriye’nin resmi dilinin Arapça olması gerekçesi ile Arapça tercüman eşliğinde alındı.

Mağdur aileleri duruşma öncesinde basın açıklaması yaptı, Foto: Abbas Vural/Niha+

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde usulsüz şekilde parfümeri üretimi yapan Ravive Kozmetik Fabrikası’nda yaşanan patlama sonucu 3’ü çocuk, 6’sı kadın toplamda 7 işçinin yaşamını yitirdiği olaya ilişkin açılan davanın ikinci duruşması sona erdi.

20 Mayıs günü başlayan ikinci duruşma 21 Mayıs tarihine kadar devam etti. İlk gün duruşmaya gelen firari sanığın tutuklanmasıyla tutuklu sayısı 8’e yükseldi. Tutuksuz sanıkların SEGBIS üzerinden dinlendiği duruşmada, SEGBIS’teki ses sorunu nedeniyle, bağlantı sırasında sanıklar ile mahkeme arasında iletişim sıkıntısı yaşandı. Yine SEGBİS üzerinden bir tanığın dinlendiği sırada ses sorununun giderilememesi üzerine tanığın salonda dinlenmesine karar verildi.

Kandıra Cezaevi Kampüsü’nde görülen duruşmada basın mensuplarının bilgisayar, tablet, telefon vb. ekipmanları kullanması yine engellendi. Duruşma, Gebze Adliyesi’nin kapasitesinin yetersizliği nedeniyle, Kandıra Cezaevi kampüsüne taşınmıştı.

Sanıkların çoğunun bir önceki duruşmadaki ifadesini tekrarladığı duruşmada incelenen telefon kayıtları sanık ifadelerindeki çelişkileri bir kez daha ortaya koydu. Patlama sonrası suçu kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren Kurtuluş Oransal’a atan sanıklar Gökberk Oransal ve Aleyna Oransal’ın arasındaki yazışmalar, fabrikanın yapısı ve üretim süreçleri ile ilgili durumu gözler önüne serdi.

Üretim ruhsatı bulunmayan fabrikada yalnızca dolum yapıldığını iddia eden Gökberk ve Aleyna Oransal çifti arasındaki yazışmalarda Aleyna Oransal, eşi Gökberk Oransal’ın eve geç kalma sebebini sorduğu mesajlaşmada, “Üretim mi var?” diye bir mesaj atmış. Eşi ise “hayır” diye cevap vermiş. Bu durum, fabrikada sadece dolum yapılmadığını, ayrıca üretim yapıldığını da akla getirdi.

Yine Gökberk Oransal’ın Ravive Kozmetik’ten “Bizim fabrika dandik” diye bahsetmesi de dikkat çekti. “Bizim fabrika dandik” kelimesini de sipariş aldıkları bir şirketle kıyaslama yapmak için kullanan Gökberk Oransal’in bu ifadesi üzerine hakim bununla neyi kastettiğini sormuş ve koşulları yetersiz ise niye sipariş aldıklarını sordu. Oransal ise Evyap firmasının normalde kendi üretimini yapan bir firma olduğunu ama yoğun dönemlerinde fason da yaptırabildiğini anlattı.

Annem koruyucu ekipmanları eşimden isterdi”

Mağdurların ifadeleri de fabrikadaki çalışma koşullarını ve ihmalleri bir kez daha gözler önüne serdi.

Ölen işçilerin aileleri ile patlamadan sağ kurtulan işçiler kazandıkları paranın her zaman asgari ücretin altında kaldığını anlatırken sigortasız çalıştırıldıklarını ve siparişlerin yoğun olduğu dönemlerde gece mesailerine kaldıklarını belirtti. Mağdurlar, zaman zaman İsmail Oransal’ın firması için de üretim yaptıklarının bilgisini verdi. Herhangi bir iş güvenliği eğitimi almadıklarını ve koruyucu ekipman verilmediğini söyleyen mağdurlardan Tuğba Dilektaş, fabrikadaki çalışma koşullarına değindi:

“Annem orada kazandığı parayı bana söylerdi. Hiçbir zaman asgari ücrete ulaşmazdı. Ben işten çıkmasını istiyordum. O ise sigorta yapacaklar derdi. 2 sene önce bir kere ziyarete gittim. Koruyucu ekipman vermiyorlardı. Bu nedenle annem eşimden iş kıyafeti isterdi. Çünkü eşimin çalıştığı yerde bu ekipmanlar kolayca temin edilebiliyordu. Ben yaşanan patlamanın son dönemde yoğun bir üretim temposu içerisinde olmalarından kaynaklandığını düşünüyorum. Sanıklardan şikayetçiyim.”

Çocuk işçiden usulsüz ifade alındı

Patlamadan sağ kurtulan 17 yaşındaki işçinin ifadesi, avukatların talebine rağmen psikolog, pedagog ve tercüman olmadan alındı. 18 yaşından küçüklerin ifadelerinin bu şartlar sağlanmadan alınamayacağı hususuna rağmen, Suriye iç savaşı nedeniyle Rojava’dan göç ederek Kocaeli’ye yerleşen ve 2 sene boyunca Ravive Kozmetik’te çalışan Z. H., ifade verdiği esnada dil ve algı bariyeri yaşadı.

Ravive Kozmetik’te sigortasız şekilde paketleme işi yapan çocuk işçinin üretim faaliyetine de şahit olduğunu ve bunun bizzat İsmail Oransal tarafından yapıldığını söylemesi üzerine Z. H., sanık avukatları tarafından birçok yönlendirici soruya maruz bırakıldı.

LC Waikiki, DeFacto, Koton, Altınyıldız, Zara ve Victoria’s Secret gibi markalar için üretim yapıldığını hatırladığını söyleyen işçi, Gökberk Oransal’ın kendi şirketi için de üretim yapıldığını söyledi. Bunun üzerine yönlendirici fotoğraflarla müvekkillerini aklamaya çalışan sanık vekilleri, Z. H.’nin bu durumunu kendi vekillerinin lehine işleyecek şekilde kullanmak istediler. İşçinin kendini ifade etmekte zorlanması üzerine avukatlar, mağdurun ifadesinin usule uygun alınmadığını savunarak mahkeme heyetine itiraz etti. Bursa Barosu avukatının bu konudaki konuşması esnasında sözü kesildi.

Kürtçeye bilinmeyen dil muamelesi

Türkçe bilmeyen Muhammed H.’nin Arapça tercüman eşliğinde dinlenmesi de yargı süreçlerinde Kürtçe’ye yönelik tutumu gösterir nitelikteydi.

Rojavalı babanın Kürtçe konuşması Suriye’nin resmi dilinin Arapça olması gerekçe gösterilerek engellenirken sanık avukatlarının hâkime “Anlamıyorlarsa Kürtçe de sorabilirim” demesine rağmen hâkim bu talebi duymamış gibi davrandı.

Dil bariyerine rağmen kızının sigortasız ve düşük ücret ile çalıştığını doğrulayan Muhammed H. “Ben orada çalışmadım ama kızım şikayetçi ise ben de şikayetçiyim” diyerek kızının cesaretini doğrular bir tavır gösterdi.

3 sanık tahliye edildi

Duruşma çıkışı mağdur ailelerin basın açıklamasından, Foto: Abbas Vural/Niha+

Duruşmada Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’ne mensup polis memurları da ifade verdi. Dosya kapsamında sanıkları tutuklayan polisler, hâkimin pek çok sorusuna “bilgim yok” diyerek cevap verirken avukatların sorularına ise cevap vermekte zorlandılar. Ayrıca duruşmanın ikinci gününde İletişim Fakültesi mezunu bir kişinin yangın uzmanı olarak dinlenmesi de tepki topladı. Yangın uzmanının konuşmasında işçileri dışarıya çıkmamakla suçlaması da tepki çekti.

İkinci gün alınan savunmaların ardından Aleyna Oransal suçta hiçbir değişiklik olmamasına rağmen hamileliği gerekçe gösterilerek ev hapsi ile tahliye edildi. Taksirle ölüme sebep olmaktan yargılanan Güven Demirbaş ve Ünal Arslan da tahliye edildiler.

Mahkeme, mağdur avukatlarının dosyayı genişletecek yöndeki taleplerinin hepsini reddetti. Mağdur aileler, duruşma sonunda adliyenin önünde basına açıklamada bulundular. Aileler verilen kararlara tepki göstererek dayanışmayı çağrısı yaptı.

Almanya’da şüpheli bir Kürt mülteci ölümü daha

Brandenburg eyaletine bağlı Lychen kasabasındaki mülteci kampında yaşayan iki çocuk babası Serkan Durmuş’un eşi Türkan Durmuş, ciddi panik ataklar, korku ve uyku problemleri yaşadığını ancak yeterli psikolojik destek alamadıklarını iddia etti.

Almanya’da bir mülteci kampı, Foto: Sosyal medya

Almanya’nın Brandenburg eyaletine bağlı Lychen kasabasındaki mülteci kampında yaşayan iki çocuk babası Serkan Durmuş, yaşadığı ağır psikolojik baskılar ve belirsizlikler nedeniyle 12 Mayıs günü bulunduğu intihar etti. Aile, uzun süredir yardım çağrılarının karşılıksız bırakıldığını söyledi.

Olay sonrası aileyi ziyaret eden Alan Kurdi İnisiyatifi, yaşananlara ilişkin görümeler gerçekleştirdi. Serkan Durmuş’un eşi Türkan Durmuş, eşinin ciddi panik ataklar, korku ve uyku problemleri yaşadığını ancak yeterli psikolojik destek alamadıklarını iddia etti. Durmuş, “Defalarca yardım istedik ama kimse sesimizi duymadı. Kendini ifade edemedi, biz de derdimizi anlatamadık” dedi.

Aile, özellikle dil bariyeri, izolasyon, kamp koşulları ve sınır dışı edilme korkusunun Serkan Durmuş üzerinde büyük bir baskı yarattığını ifade etti. Türkan Durmuş, mültecilerin yalnızca ‘dosya’ ya da ‘istatistik’ olarak değil, insan olarak görülmesi gerektiğini vurgulayarak, “İnsanların yaşama sevincini ellerinden almasınlar” çağrısında bulundu.

Serkan Durmuş

İnisiyatif, görüşmelerin ardından olayla ilgili kapsamlı bir rapor hazırlayacak.

Alan Kurdi İnisiyatifi adına konuşan Hran Kasparyan ise Almanya’daki mülteci politikalarını sert sözlerle eleştirdi. Kasparyan, “Mülteciler arasındaki intihar girişimlerinin temel nedenlerinden biri kurumsal ırkçılık, dışlanma ve sistematik baskıdır” dedi. Açıklamada, mültecilerin devlet kurumları tarafından yalnızlaştırıldığı, psikolojik olarak yıpratıldığı ve birçok kişinin bu nedenle intihara sürüklendiği ifade edildi.

Alan Kurdi İnisiyatifi’nin hazırladığı rapora göre, 2022-2026 yılları arasında Almanya’da en az 19 Kürt mülteci intihar etti ya da şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Raporda; kamp koşulları, psikolojik destek eksikliği, sınır dışı baskısı ve sosyal izolasyonun ciddi hak ihlallerine yol açtığı belirtildi.

İnisiyatif, kamplarda yaşanan hak ihlalleri ve psikolojik krizlerle ilgili destek almak isteyen mültecilerin kendileriyle iletişime geçebileceğini duyurdu.

Mülteci danışma merkezi Pena-Ger’in verilerine göre ise, sadece 2024 yılında Sachsen eyaletinde 32 intihar girişimi yaşandı. Ancak Pena-Ger’e göre, etnik köken kaydı tutulmadığı ve birçok vaka ‘belgelenmediği’ için gerçek rakamlar bunun çok daha üzerinde.

1993–2018 arasında ise Almanya’daki mülteci kamplarında 288 intihar olayı belgelendi. Günümüzde yılda yaklaşık 30 intihar ve 400 girişiminin olduğu kaydediliyor.

Dilovası Davası’na son 2 gün: “Kamu görevlileri de soruşturulmalı”

Kocaeli’de 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirdiği Ravive Kozmetik’teki patlamaya ilişkin davanın ikinci duruşması 20 Mayıs’ta görülecek. Davaya ilişkin değerlendirmede bulunan Kocaeli Barosu Başkanı Av. Caner Karakadılar yargılamanın suçun işlendiği yerde görülmesi gerektiğine dikkat çekti. İSİG Meclisi’nden Selçuk Karstarlı, kamusal kusurun es geçilemeyeceğini vurguladı. İşçilerin aileleri ise adaletin sağlanmasını istiyor.

8 Kasım 2025’te Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde bulunan Ravive Kozmetik’e ait parfüm fabrikasında meydana gelen patlama sonucunda 3’ü çocuk 7 işçi hayatını kaybetmişti. Olayın ardından fabrikanın çalışma koşulları, denetim eksiklikleri ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınıp alınmadığı tartışma konusu olurken açılan davanın ikinci duruşması ise 20 Mayıs’a ertelenmişti.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na ait bir binanın hemen yanında faaliyet gösteren işletme hakkında, yıllardır iş güvenliği eksikliklerine ilişkin CİMER şikayetleri ve basında çıkan haberler bulunuyordu. Buna rağmen gerekli önlemlerin alınmadığı davanın ilk duruşmasında şirket sahiplerinin suçu kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren fabrika sahibi Kurtuluş Oransal’a atması ve bir sanığın serbest bırakılması tepki çekmişti. Ayrıca duruşma öncesi ve esnasında yaşanan hak ihlalleri de tartışmalara neden olmuştu.

Av. Caner Karakadılar: “Yargılama suçun işlendiği yerde görülmeliydi”

Celse katılma talebi reddedilmesine rağmen davayı gözlemci olarak takip eden Kocaeli Barosu Başkanı Avukat Caner Karakadılar, 20 Mayıs’ta görülecek duruşmada adaletin sağlanması için kamuoyuna davaya sahip çıkma çağrısı yaptı.

Yargılamanın suçun işlendiği yerde görülmesi gerektiğini vurgulayan Karakadılar, Dilovası Davası’nın Gebze Adliyesi’nde görülmesi gerektiğini hatırlattı. Karakadılar, ailelerin kilometrelerce uzakta bulunan Kandıra Cezaevi Yerleşkesi’ne getirilerek bir kez daha mağdur edildiğini ve cezaevi yerleşkesi içerisinde giriş-çıkışların yanı sıra güvenlik önlemlerinin daha katı kurallara tabi tutulduğunu söyledi. Yaşananların aleniyet ilkesine aykırılık teşkil ettiğini savunan Karakadılar, kamu görevlilerine yönelik soruşturmanın da derinleştirilmesi gerektiğini belirtti.

Kamu görevlileriyle ilgili soruşturmanın hâlâ Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sürdürüldüğünü söyleyen Karakadılar, ilk bilirkişi raporunun Dilovası Belediyesi ve SEDAŞ yetkililerinin sorumluluğuna işaret ettiğini söyledi. Karakadılar, Dilovası Belediyesi’nin 2021 yılında hakkında yıkım kararı verilen atölye binasını yıkmamasını ve SEDAŞ’ın bu kaçak binaya elektrik ruhsatı vermesini “asli kusur” olarak nitelendirdi. Olaydan önce basına yansıyan ihbarların gereğini yapmayan İŞKUR ve SGK yetkililerinin de soruşturulması gerektiğini belirten Karakadılar, “Bahsettiğimiz bu kusurlar gerçekleşmemiş olsa bu kaza yaşanmayacak ve 7 canımız hâlen aramızda olacaktı.” dedi.

“Önlemlerin “olursa olsun” ile geçiştirildiği yerde olası kasttan söz edilir”

İş kazaları davalarının toplumun tamamını ilgilendiren davalar olduğunu savunan Karakadılar, benzer olayların yaşanmaması için dava takibinin hayati öneme sahip olduğunu da söyledi. Sendika ve meslek örgütlerinin bu davalara destek vermemesi durumunda yaşananların gündemden düştüğünü ve sorumluların gerektiği gibi cezalandırılmadığının altını çizen Karakadılar, benzer acıları yaşamamak için davayı sonuna kadar takip edeceklerini de belirtti.

Sanıkların olası kasttan dolayı ceza alıp almamasına ilişkin görüşlerini de paylaşan Kocaeli Barosu başkanı, fabrikadaki çalışma koşullarına dikkat çekerken “olursa olsun” anlayışının hakim olduğu bir ortamda olası kasttan söz edilebileceğini ancak bunun ise mahkemenin kararı ile belirleneceğini ekledi:

“Ravive Kozmetik firması olağanüstü tedbir ve güvenlik önlemleri gerektiren kimyasal ve yanıcı hammadde ihtiva eden parfümeri dolumu ve paketlemesi yapmaktadır. Dosyadaki bilirkişi raporlarına ve tanık anlatımlarına baktığımızda işyerinde yangın merdiveni dahi olmayan, sigortasız, günlük 500 ile 700 TL arasında yevmiyeli çalışmanın olduğu ve çalışanların evden geldikleri kıyafetlerle çalıştırıldığı; kaza gününe kadar çalışanlara bir kez bile iş güvenliği eğitimi verilmeyen bir yerden bahsediyoruz. Suçun kanuni tanımındaki fiilin gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, sonucun meydana gelmesi istenmeyen ancak göze alınan, âdeta ‘olursa olsun’ denilen bir durum söz konusu ise ‘olası kasttan’ söz edilir. Dosyadaki tüm delil ve tanık anlatımlarına göre şirket yetkililerinde olası kastın olup olmadığını yargılamanın sonunda mahkemece verilecek kararda göreceğiz.”

Selçuk Karstarlı: “Ruhsat sürecinde yangın denetimi yapılmamış”

İşletmenin ruhsat sürecine dikkat çeken İSİG Meclisi üyesi Selçuk Karstarlı, Niha+’ya bulunduğu değerlendirmelerde kamu kurumlarının sorumluluğunu şu sözlerle ortaya koydu:

“Bir düzeltme ile başlayayım, işletmenin Dilovası Belediyesi tarafından verilmiş bir ruhsatı var. Ama bu durum kamu kurumları açısından daha vahim hale getiriyor. Çünkü ruhsat sürecinde yangın denetimi yapılması gerekirdi ama bu denetim yapılmaksızın bu ruhsat verilmiş. Hatta kozmetik ürünlerin üretimi Sağlık Bakanlığı iznine tabi, bu izin de alınmadığı halde belediye çalışma ruhsatını denetlemiş. Usulsüz işlem bu kadarla da sınırlı değil; aynı belediye, ruhsat verdiği işyerine daha önce yıkım kararı vermiş. Yani yıkacağım dediği binada yangın ve iş güvenliği yönünden denetim yapmadan üretim yapılması için ruhsat vermiş.”

Ravive Kozmetik örneği gibi Türkiye’deki birçok iş cinayetinin arkasında sistematik bir cezasızlık zırhı bulunduğunu belirten Karstarlı şu verileri aktardı:

“Ravive Kozmetik gibi yanan, patlayan ve işçilerin hayatını kaybetmesine neden olan onlarca işyeri örneği var. Bunun arkasında adeta işverenlere giydirilmiş denetimsizlik ve cezasızlık zırhı var. Ülkede işçi canı resmen işverenin insafına terkedilmiş durumda. Bundandır ki İSİG Meclisi verilerine göre 2025 yılında en az 2105, yılın ilk ayında en az 622 işçi çalışırken öldü.”

“Asıl kaygım davanın işverenle sınırlı kalması”

Katliamda sorumluluğu bulunan kamu kurumlarının yargılama dışı kalmaması gerektiği vurgulayan Karstarlı, mahalle sakinlerinin şikayetlerinin de göz ardı edildiğini anlattı:

“Benim asıl kaygım bu davanın işveren ile sınırlı kalmasıdır. Ortada açık bir kamu kusuru var. Dilovası Belediyesi çalışmasını engellemesi gereken bir işyerine ruhsat vermiş, denetlememiş, göz yummuş. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi İtfaiyesi işyeri denetimleri yapmamış, Sosyal Güvenlik Kurumu sigortasız ve çocuk işçi çalıştırılmasına göz yummuş, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ise iş güvenliği denetimlerini yerine getirmemiş. Sağlık Bakanlığı sağlık açısından uygunluğu denetlenmemiş ürünlerin piyasaya sürülmesini engellememiş. Yani tüm kurumları ile devlet bir suça göz yummuş. Üstelik de mahalle sakinleri tarafından bu işyeri CİMER’e, belediyeye ve kaymakamlığa yazılı olarak şikayetler yapılmış, ama 1 yıl boyunca bu şikayetlere kulak asan olmamış. ‘İşyerini bulamadık’ diye tutanak ile konu kapatılmış. Ancak şu anda süren tek dava işverenler ile ilgili olan dava. Henüz kamu kurumlarının kusurlarına ilişkin açılmış bir dava yok. Daha önceki işçi katliamlarında da benzerlerini sıkça gördüğümüz üzere bu davada da kamu kurumları aklanır ise işçi ölümlerinin engellenmesi pek mümkün olmaz.”

“Tedbir alınana kadar faaliyetlerin durdurulması gerekir”

İSİG Meclisi raporlarına göre sadece 2024 yılında en az 74 işçinin yangın ve patlama olaylarında hayatını kaybettiğini hatırlatan Karstarlı, benzer vakaların önlenmesi için şu teknik ve idari adımların atılması gerektiği ifade edildi:

“Yangın ve patlamalar işyerlerinin gerekli tedbirleri uygulamamasından kaynaklanıyor. Bunların başında uygun makine ve teçhizat kullanımı; yangın algılama, söndürme ve acil kaçış için gerekli teknik tedbirlerin alınmaması; çalışanlara gerekli eğitimlerin verilmemesi sayılabilir. Özellikle yanıcı kimyasallar ile çalışan işyerlerinde ve toz patlaması tehlesi olan işyerlerinde kullanılan makine, ekipman ve tesisatların ATEX direktifine uygun olması gerekir. Ancak bu makine ve ekipmanlar oldukça pahalı ekipmanlar, yanan birçok işyerinde bu teknik gerekliliklere uyulmadığı görülüyor. Hendek havai fişek fabrikası, Oba Makarna ve Ravive Kozmetik de bu işyerlerine örnek. İşveren maliyetten kaçınmak ve daha fazla kazanç elde etmek için bundan kaçmış olabilir fakat devletin temel görevlerinden birisi de bu tedbirlerin alınmasını sağlamak ve almayan işyerlerinde faaliyet yürütülmesini engellemektir.

Ülkemizde bu türden denetimlerin sayıca yetersizliği kadar yaptırımlarının zayıflığı da önemli bir sorun. Eğer işçilerin ölmesini, yangın patlama gibi olayları engellemek istiyorsa devletin uygulayacağı yaptırım, tedbirler alınıncaya kadar işletmenin faaliyetlerinin durdurulması olmalıdır. Ancak devletin sınıfsal karakteri düşünülünce de bunun kendiliğinden olmayacağı ortadadır. Bu alandaki politika değişikliği ancak işçi sınıfının, emekten, halktan yana kesimlerin mücadelesi ile mümkün olacaktır.”

Emine Bulut: “Şirket sahibinin çocukları yalan söyledi”

Daha önce bir dönem Ravive Kozmetik’te çalışan ve patlamada annesi ve ablasını kaybeden Emine Bulut ise bir bayramı daha buruk geçireceklerini söyledi. Bulut, daha ilk duruşmada sanıkların yalan söylediğini belirterek şunları söyledi:

“Sanıklar suçu babalarına atarak kurtulmaya çalışıyorlar ama bu mümkün değil. Ben daha önce 1 ay orada çalıştım. Şirket sahibinin çocukları sürekli gelip giderlerdi. Davada yalan söylediler. Ablama daha önce emirler verdiklerini de hatırlıyorum. Bunu ilk duruşmada yüzlerine de söyledim. Beni tanımadıklarını iddia ettiler ama biz birlikte üretim bile yapmıştık ve bunu da hatırladıkları için yüzüme bile bakamadılar utançlarından.”

Şahin Taşdemir: “En yüksek cezayı istiyoruz”

Patlamada oğlunu kaybeden Şahin Taşdemir ise yaşadıkları acının tarifinin çok zor olduğunu belirtti. Taşdemir, sanıkların verilebilecek en ağır ceza ile cezalandırılmaları gerektiğini ifade etti:

“Bizim çocuğumuz bu sanıklar biraz daha zengin olsun diye öldü. Benim eşim hâlâ her gün mezara gidip ağlıyor. En yüksek cezayı istiyoruz. Bu dünyada olmasa diğer tarafta ödeyecekler hesabını. Adalet yerini buluncaya kadar iki elimiz yakalarında olacak.”

Dilbilimci Demir: Kürtçe’ye yönelik kırım politikası uygulanıyor

Bir dilin tehlike altında olup olmadığı ile ilgili en önemli ölçütün çocuklar olduğunu belirten dilbilimci Netice Altun Demir, Türkiye’de devletin Kürt diline yönelik bir “kırım” uyguladığını, Kürtlerin de “dil-intiharı” yaptıklarını düşünüyor.

Kürt Dil Günü etkinliği, Foto: Sosyal medya

Kürt Dili Hakları İzleme ve Raporlama Platformu (Kurdish Monitoring) verilerine göre; 2025 yılında Kürtçe kullanımı toplamda en az 70 kez engellenmiştir. Bu ihlallerin 25’i kamusal alanda, 15’i medyada, 18’i kültür-sanat alanında ve 12’si cezaevlerinde gerçekleşmiştir.

Parlamentoda milletvekilleri Kürtçe konuştuğunda konuşmalarının kesilmesi, Kürtçenin “bilinmeyen bir dil” olarak tanımlanması ve tutanaklarda Kürtçe kısımların yerine “X” işareti konulması uygulaması hâlâ devam etmektedir. Kürtler anadilde eğitim talebinde bulunsa da, hükümet programında bu talebe yönelik somut bir adım görülmemektedir.

Resmi olmayan verilere göre Kürtçe kullanımı sokaklarda, sosyal alanlarda ve giderek ev içlerinde bile azalmaktadır. Dilbilimci Netice Altun Demir, Kürtçenin Türkiye’deki mevcut durumunu “dil kırım” (linguicide) olarak nitelendiriyor. Ona göre “asimilasyon” kelimesi Kürtçenin durumunu tarif etmek için hafif kalmaktadır. Ayrıca Kürtlerin kendi dillerine karşı tutumunu da “kendi dilini öldürme” (dil-intiharı) olarak tanımlıyor.

Altun Demir, Kirmançkî (Zazaki) lehçesinin durumunun Kurmanci’ye göre çok daha kötü olduğunu belirtiyor.

Pek çok kişi Türkiye’de Kürt coğrafyasında Kürtçenin tehlike altında olduğunu söylüyor. Sizin görüşünüze göre de Kürtçe üzerinde bir tehlike var mı?

Elbette var. Eğer bir dili sadece yaşlılar konuşuyorsa tehlike çok büyüktür. Eğer yetişkinler ve yaşlılar konuşuyor ama çocuklar konuşmuyorsa yine büyük bir tehlike vardır; o dilin ölmesine iki nesil kalmış demektir. Burada en önemli ölçüt çocuklardır. Eğer çocuklar dili konuşuyorsa, o dil henüz tehlike yoluna girmemiş demektir. Kirmançkî/Zazakî’de tehlike çok büyüktür. Zazakî’nin sadece Türkçe ile değil, Kurmancî ile ilişkisinde de sorunlar var. Kurmancî’nin durumu da iyi değil ama nüfusu fazla olduğu ve devlet baskısı her anlamda sürdüğü için, bu baskı beraberinde bir tepki de doğuruyor. Bu iki nedenden dolayı Kurmancî, Zazakî kadar büyük sorunlar yaşamıyor. Ayrıca Kurmancî Kürdistan’ın dört parçasında konuşulduğu için özel bir duruma sahip. Kısacası tehlike var, önemli olan tehlikenin hangi aşamada olduğudur.

Nasıl bir tehlikeden bahsediyorsunuz?

Kürdistan’da en çok asimilasyondan bahsedilir. Ancak durumu daha iyi ifade edebilecek başka terimler de var. Çünkü asimilasyon çok yumuşak bir kelime. Bu terim ilk olarak Amerika’da hedeflenen bir entegrasyonu ifade etmek için kullanıldı. Devletin sistematik saldırısı ‘linguicide’ yani ‘dil kırım’ kapsamına girer. Bir dilin ‘kendi kendini öldürmesi’ ise, bir kişinin bilinçli olarak ve kendi çıkarı için bu dilin artık kendisine veya çocuğuna fayda sağlamayacağına karar verip, kendi dilinden vazgeçerek egemen dili seçmesidir. Kürtler arasında devlet tarafından yapılan asimilasyon değil, dil kırımdır; halk tarafından yapılan ise asimilasyon değil, ‘kendi dilini öldürme’dir (bunun yumuşak versiyonu oto-asimilasyondur). Şimdi devlet Kürtçeyi öldürmek istiyor, Kürtler de artık buna yardım ediyor. Kirmançkî daha yakın bir zamanda, Kurmancî ise aynı yolda; buna ‘hastalık yolu’ diyebiliriz. Eğer yara tedavi edilmezse ölüme gider.

Bunun sebebi nedir?

Pek çok sebebi var. Yüz yıllık, ilk günden bugüne zulüm ve baskıyla devam eden bir hikaye var. Entegrasyona sırtını dayamış, sözde Kürtler için ve Kürtler adına hareket eden ama Kürtçe olmadan yol alan bir Kürt siyaseti var. Zaten ezen ve ezilen arasında bir ‘birlikte yaşam’ söz konusuysa, orada asla eşit bir ilişki kurulamaz. Egemenlerle ilişki, ancak onlar egemenliklerini sürdürdükleri sürece mümkündür. Bir vatandaş, Kürt liderlerin ve aydınların sistemle barışık olduğunu gördüğünde, kendisi de prestiji olmayan dilinden kolayca vazgeçer. Kürtler Kürt olmayı kabul etmişler ama hâlâ kendilerine düşmanlarının gözüyle bakıyorlar; hâlâ kendilerini ve dillerini sevmiyorlar. Elbette istisnalardan değil, sıradan insanlardan veya büyük kitlelerden bahsediyorum. Çok değerli kişiler ve çalışmalar da var ama bunlar derde derman olacak kadar büyük değiller.

Kürtçenin bu tehlikeden kurtulması için ne yapılmalı? Kimler sorumluluk almalı?

Sorumlular yukarıdan aşağıya siyasetle uğraşanlar ve aydınlardır. Dilin prestij kazanması ve korunması için statü lazımdır. Statü için de Kürtlerin kendi topraklarında yetki sahibi olması gerekir. Eğer Bakur’daki Kürtler Türklerle, Rojhilat’takiler (İran) Farslarla, Rojava’dakiler (Suriye) Araplarla yaşarsa —ki siyasetimiz bunu savunuyor— o zaman Kürtlerin birbirleriyle bağı kalmaz. Diğer dillerin egemenliği sürer. Bugün olmazsa yarın Kürtçe yerini egemenlerin dillerine bırakır. Sorun sadece Bakur Kürtleri değildir; Rojhilat’ta az sayıda kişi tarafından konuşulan lehçeler yavaş yavaş Kürtlüklerinden de vazgeçiyorlar. Eğer Bakur’daki Kürt hareketi entegre olmak istiyorsa kurtuluş yoktur. Ancak iki millet ve iki devlet gibi yaşarlarsa; o zaman Kürtlerin ikinci dili Türkçe, Türklerin ikinci dili ise Kürtçe olur. Üçüncü dil ise her ikisi için İngilizce olur. Bu çözüm bile tek başına yetmez çünkü bir taraftaki Kürtleri kaderlerine terk edemeyiz. Orta Doğu’da ne kadar mümkünse o kadar, yüzde yüz bir eşitlik lazımdır. Eğer olmazsa, dilimiz bir süre daha ‘uzun’ süre yaşayacaktır ama hikayenin sonu iyi olmayacaktır.

Jaffer Şeyholislami: Dil sorunu sadece kelimelerle değil; otorite ve iktidar ile de ilgili

“Kürtçe’ye saldırılar sadece dilsel bir tercih değildir. Bu, çok daha geniş kapsamlı siyasal bir hamledir; sosyo-politik bir krizdir. Hatta dil aracılığıyla somutlaşan jeopolitik bir çatışmadır diyebiliriz.”

Bugün, 15 Mayıs, Kürt Dili Bayramı.

15 Mayıs Kürt Dil Bayramı, Celadet Ali Bedirhan öncülüğünde 15 Mayıs 1932’de Şam’da yayın hayatına başlayan ilk Latin harfli Kürtçe dergi Hawar’ın anısına, 2006 yılından beri her yıl kutlanan özel bir gündür. Kürtçe dilinin korunması, geliştirilmesi ve eğitim dili olması taleplerinin vurgulandığı gün; çeşitli şölen, panel ve etkinliklerle kutlanıyor.

Kürtçeye yönelik dil-kırım ve asimilasyon pratikleri, konuşulduğu ülkelerin statükocu politikaları çerçevesinde güncelliğini koruyor. İran’da Kürtçenin kamusal ve resmî alandan dışlanması, ana dilde eğitim hakkının hukuken engellenmesiyle kronik bir soruna dönüşmüş durumda. Dilin korunması ve geliştirilmesi yönünde faaliyet gösteren aktörler tutuklanıp ağır cezalara maruz kalıyor. Tüm bunlar rejimin kültürel hak arayışlarını bir güvenlik meselesi olarak kodladığını gösteriyor.

Tüm bunları, Kürtçe’nin İran’daki durumunu Kanada’daki Carleton Üniversitesi’nde görev yapan Dilbilimci Prof. Dr. Jaffer Şeyholislami ile konuştuk.

“Asimilasyon devam ediyor”

İran’da Kürtçe’nin, bir azınlık dili olarak kabul edildiğini belirten Şeyholislami, bundan dolayı Kürtçe konuşmanın yasak olmadığını söyledi. Şeyholislami konuşmasına şöyle devam etti:

“İnsanlar Kürtçe konuşabiliyor ancak Kürtçe’nin kamusal alanda herhangi bir ‘resmî’ karşılığı bulunmamaktadır. Kürtçe okullarda okutulmuyor ve devletin kurum ile kuruluşlarında da hiçbir resmiyeti bulunmuyor. Dolayısıyla Kürtçe, kurumsal bir kimlikten yoksun, yalnızca sözlü bir iletişim aracı seviyesinde kalmıştır.”

“Nisan 2025’te, Kürtçe’nin okullarda ve resmi kurumlarda tanınması hususu İran Parlamentosu’nun gündemine taşınmış ve oylamaya sunuldu. Ancak yapılan oylamada gerekli çoğunluk sağlanmadı ve teklif reddedilmişti. Bu durum, Türkiye’deki kısıtlı ‘seçmeli ders’ uygulamasının dahi İran’da mevcut olmadığını açıkça ortaya koydu. Türkiye’de Kürtçe yaklaşık 50-60 yıl boyunca mutlak bir yasakla karşı karşıya kaldığı dönemlerden sonra günümüzde seçmeli ders statüsüne geçilmişken, İran’da henüz bu yönde hiçbir somut adım atılmadı. İran’da mevcut olan durum, dilin gündelik hayattaki etkisini kırmayı amaçlayan bir ‘yumuşak asimilasyon’ (soft assimilation) politikasının devamıdır.”

“Kürtçe’ye saldırı sosyo-politik bir krizdir”

Dili siyasetten, ekonomiden, kültürden veya diğer toplumsal dinamiklerden izole ederek ele alınmayacağını söyleyen Jaffer Şeyholislami şöyle devam etti:

“Antonio Gramsci hapishane notlarında hayati bir tespitte bulunur: “Ne zaman bir dil meselesi hararetle tartışılmaya başlansa, bilin ki arka planda çok daha derin sorunlar mevcuttur.” Bunlar toplumsal, siyasal ve ekonomik krizlerin yansımalarıdır. Tüm bu yapısal sorunlar, dil tartışmaları şemsiyesi altında tezahür eder.”

“Örneğin; Haseke ve Kerkük’te Kürtçe tabelaların indirilerek yerlerine Arapça levhaların asılması, sadece dilsel bir tercih değildir. Bu, çok daha geniş kapsamlı siyasal bir hamledir; sosyo-politik bir krizdir. Hatta dil aracılığıyla somutlaşan jeopolitik bir çatışmadır diyebiliriz. Çünkü dili siyasetten, ekonomiden, kültürden veya diğer toplumsal dinamiklerden izole ederek ele alamazsınız. Dil, toplumun her hücresine nüfuz etmiş, organik bir bağdır. İşte bu nedenle, dil sorunu patlak verdiğinde bu sadece kelimelerle ilgili bir dava değil; doğrudan siyaset, otorite ve iktidar üzerine bir ihtilaftır. Özetle; dil mücadelesi bir iktidar mücadelesidir; her devirde ve her coğrafyada bu böyledir. Kürtlerin; Araplar, Türkler veya Farslarla yaşadığı her siyasi krizin merkezinde dil meselesinin daima yer alması tesadüf değildir.”

“Düşünceniz eğitim aldığınız dile göre şekilleniyor”

Eğitim kendi dilinizde olmadığında, mahkemede veya başka herhangi bir yerde Kürtçe konuşsanız dahi sizin Kürtçeniz; Farsça, Arapça veya Türkçe etkisinde bir Kürtçe olacağını belirten Şeyholislami konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Mesela Mahabad’da bir bankaya gidersiniz, memur Kürttür, onu tanırsınız ve onunla Kürtçe konuşursunuz. Yani bu durum İran’da hep vardı; İslam Cumhuriyeti öncesinde de vardı. Birçok kuruma gidersiniz, halk Kürtçe konuşur. Hatta mahkemeye gidersiniz, eğer memur Kürt ise mahkeme salonunda dahi Kürtçe konuşabilirsiniz. Eğer memur Fars veya Azeri ise o zaman Farsça konuşursunuz.”

“Ancak temel sorun şudur: Eğitim kendi dilinizde olmadığında, mahkemede veya başka herhangi bir yerde Kürtçe konuşsanız dahi sizin Kürtçeniz; Farsça, Arapça veya Türkçe etkisinde bir Kürtçedir. Türkçe, Farsça ve Arapça terimler kullanırsınız. Çünkü eğitimi bu dillerde alırsınız tüm düşünce ile değerlendirme biçimleriniz bu dillere göre şekillenir.”

“Buna dair elimde bir örnek var: Mahabad Belediye Başkanı çok basit bir şey söylüyor; “Caddeyek man tesîs kerdûwe ke obûr deka le muhîtî xaricî xiyabanî…” (Şehirden çıkan ve bir köye ulaşan bir cadde inşa ettik). Güya Kürtçe konuşuyor ama cümle tamamen Farsçadır. Belki ön ekler, son ekler ve fiil Kürtçe olabilir ancak isimler, zamirler, terimler… hepsi Farsçadır. Elimde bir başka video daha var; Senendec (Sine) Valisi güya Kürtçe konuşuyor ancak kullandığı tüm kelimeler Farsçadır; öyle ki bir Fars onu dinlediğinde ne dediğini çok rahat bir şekilde anlayabilir.”

“Bunun yanı sıra, yazılı alanda Kürtçeye dair hiçbir şey yoktur, her şey Farsçadır. İlaçlar Farsça yazılır, bankadaki resmi işlemler Farsçadır ve devlet kurumlarındaki tüm yazışmalar Farsça olmak zorundadır.”

“Eğitim olmadan bir dili yok olmaktan kurtaramazsınız”

Kendi dilinizle düşünmenizi, üretmenizi ve kendiniz olmayı istemediklerini aktaran Şeyholislami şöyle devam etti:

“Ayrıca Rojhilat’da Kürtçe konuşanlar da konuşmalarında Farsça kelime ve tabirler kullanıyorlar. Cümle yapıları Farsça’nın özelliklerine göre kuruluyor. Bunun sebebi, Farsça eğitim görmeleridir. Bu yüzden anadil eğitim esastır. Anadil’de eğitim olmadan bir dili yok olmaktan kurtaramazsınız. Eğer bir dil eğitim dili olmazsa yok olup kaybolacaktır.”

“Dil, toplumun ve insanlığın temelidir. Çünkü her alanda dille ilişki kurarız, üretim dille gerçekleşir; dil aynı zamanda kültürün inşa edicisidir. Dil, sizin varlığınız ve kimliğinizdir. Kendi dilinizle varsınızdır. Bu yüzden dilden bahsedildiğinde korkuyorlar. Sizin kendi dilinizle düşünmenizi, üretmenizi ve kendiniz olmanızı istemiyorlar. Dil işte bu yüzden çok önemlidir.”

“Yani Kürtçeyi engellemek isteyen her ülke, bunu bir şekilde hayata geçirir. İran’da da ‘Kürtçe yasaktır’ demiyorlar. Şöyle diyorlar: “Kürtçe göz bebeğimizdir, Kürtler bizim akrabamızdır, Kürtçe yasak değildir.” Madem Kürtçe yasak değil, o halde neden devlet kurumlarında Kürtçe yok? Neden okullarda Kürtçe resmi değil? Yukarıda da belirttiğim gibi; dil savaşı, iktidar savaşıdır.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.