Dedetaş İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındı.
Foto: Niha+
Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın gözaltına alınmasına tepki toplayan kalabalık bir grup, iskele meydanından belediyeye kadar yürüdü.
İstanbul’un Üsküdar ilçesinin CHP’li belediye başkanı Sinem Dedetaş 29 Temmuz tarihinde evine yapılan baskınla gözaltına alındı.
Dedetaş İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındı.
“Yapı ruhsatı ve iskan süreçlerinde usulsüzlük yapıldığı” iddialarıyla yürütülen soruşturmada Belediye Başkanı Dedetaş ile Belediye Başkan Yardımcısı Ceyhun Ünlü’nün de aralarında olduğu altı kişi gözaltına alındı.
Üsküdar, 2024’teki son yerel seçimlerde 1994’ten sonra ilk kez CHP’ye geçmişti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da konutunun bulunduğu Üsküdar’da CHP’nin adayı Sinem Dedetaş oyların yüzde 49,90’ını alarak ilçenin ilk kadın belediye başkanı seçildi.
Soruşturmada, “rüşvet, irtikap ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçlamaları konu ediliyor.
Yüzlerce kişi yürüdü
Sinem Dedetaş için yapılan yürüyüşten, Foto: Niha+
Dedetaş’ın gözaltına alınmasına tepki gösteren yüzlerce kişi saat 19.00’da Üsküdar Sahili Marmaray çıkışında buluştu. Kadıköy ve Beşiktaş gibi ilçelerden de insanların katıldığı etkinliğe, Yeni Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik’in yanı sıra siyasi parti, sivil toplum örgütleri ve meslek örgütlerinin temsilci ve üyeleri destek verdi.
Foto: Niha+
Bir araya gelen kalabalık, daha sonra Üsküdar Belediyesine doğru yürüdü. Yürüyüş boyunca, “Sinem Dedetaş yalnız değildir”, “Faşizme karşı omuz omuza” gibi sloganlar atan eylemciler, belediyenin önünde yapılan konuşmaların ardından dağıldı.
31 Mart 2024 Sonrası CHP’li Belediyelere Yönelik Operasyonlar
30 Temmuz 2026 itibarıyla kamuoyuna yansıyan adli ve idari süreçlerin özeti
39+
CHP’li belediyeye operasyon
31
Belediye başkanı gözaltına alındı
33
Görevden uzaklaştırılan belediye başkanı (7 il + 26 ilçe)
3
CHP’li belediyeye kayyum atandı
CHP’li Belediyelerde Kayyum Atanan Belediyeler
Belediye
Başkan
İşlem
Esenyurt
Ahmet Özer
Kayyum atandı
Şişli
Resul Emrah Şahan
Kayyum atandı
Ovacık
Mustafa Sarıgül
Kayyum atandı
İl / Büyükşehir Belediye Başkanları
Belediye
Başkan
Son Durum
İstanbul Büyükşehir
Ekrem İmamoğlu
Tutuklu
Antalya Büyükşehir
Muhittin Böcek
Tutuklu
Bursa Büyükşehir
Mustafa Bozbey
Tutuklu
Bolu
Tanju Özcan
Tutuklu
Uşak
Özkan Yalım
Tutuklu
Adana Büyükşehir
Zeydan Karalar
Tahliye edildi, görevine dönmedi
Adıyaman
Abdurrahman Tutdere
Görevine iade edildi
İlçe Belediye Başkanları
Belediye
Başkan
Son Durum
Ceyhan (Adana)
Kadir Aydar
Tahliye edildi, görevine iade edilmedi
Seyhan (Adana)
Oya Tekin
Tutuklu
Manavgat (Antalya)
Niyazi Nefi Kara
Tutuklu
Kuşadası (Aydın)
Ömer Günel
Tutuklu
Eşme (Uşak)
Yılmaz Tozan
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Yüreğir (Adana)
Ali Demirçalı
Görevden uzaklaştırıldı (Tutuklu değil)
Akçakoca (Düzce)
Fikret Albayrak
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Güzelbahçe (İzmir)
Mustafa Günay
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Buca (İzmir)
Görkem Duman
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Silifke (Mersin)
Mustafa Turgut
Tutuklu
Balçova (İzmir)
Onur Yiğit
Ev hapsi ve adli kontrol
Seferihisar (İzmir)
İsmail Yetişkin
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Çankaya (Ankara)
Hüseyin Can Güner
Tutuklu
İzmit (Kocaeli)
Fatma Kaplan Hürriyet
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Dikkat Çeken Gelişmeler
Görevine dönebilen tek belediye başkanı
Abdurrahman Tutdere (Adıyaman)
Tahliye edilmesine rağmen görevine dönemeyenler
Ahmet Özer (Esenyurt)
Zeydan Karalar (Adana Büyükşehir)
Kadir Aydar (Ceyhan)
İnan Güney (Beyoğlu)
Tahliye edilip yeniden tutuklanan
Alaattin Köseler (Beykoz)
Belediye meclisinde AK Parti adayının başkanvekili seçildiği belediyeler
Bursa Büyükşehir Belediyesi
Gaziosmanpaşa Belediyesi
Akçakoca Belediyesi
Not: Bu infografikte yer alan veriler, 30 Temmuz 2026 itibarıyla kamuoyuna yansıyan adli ve idari işlemler esas alınarak hazırlanmıştır. Gözaltı, tutuklama, görevden uzaklaştırma ve kayyum kararları yargısal veya idari süreçleri ifade eder. Bu işlemler kişiler hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet anlamına gelmemektedir.
Akademisyen kimliğiyle başladığı kamu kariyerinde dış politika danışmanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık görevlerinde bulunan Davutoğlu, Türkiye’nin yakın tarihindeki en kritik kırılma anlarının önemli siyasi aktörlerinden biri oldu.
Ahmet Davutoğlu, Foto: Sosyal medya
Türkiye’nin son yirmi yılına damga vuran isimlerden Ahmet Davutoğlu, aktif siyasetten çekildiğini duyurdu. Akademisyenlikten Başbakanlığa uzanan siyasi kariyeri, dış politikadaki radikal eksen kaymaları, sokağa çıkma yasakları dönemindeki ağır insan hakları ihlalleri, STK raporlarına yansıyan kent yıkımları ve kendi ifadeleriyle tarihe geçen tartışmalı güvenlik politikalarıyla kayıtlara geçti.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının dış politika mimarı olarak devlet kademelerine giren Davutoğlu’nun siyasi mirası, Türkiye’nin iç ve dış politikasında yaşanan en derin krizlerin merkezinde yer alıyor.
Türkiye’nin eski başbakanlarından Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, siyaseti bıraktığını ve partinin siyasi faaliyetlerinin sonlandırıldığını açıkladı.
Davutoğlu yaptığı yazılı açıklamada, 2021 yılında mevcut yönetim yapısının ittifakları zorunlu kılmasını dikkate alarak üç muhafazakâr partinin ittifak kurması için çaba gösterdiklerini, bu teşebbüs sonuçsuz kalınca, “kutuplaşmanın doğurabileceği rövanşizm tehlikesini önlemek ve toplumsal uzlaşma zemini oluşturmak amacıyla” ana muhalefet partisini dengeleyen içinde yer aldıklarını belirterek şunları kaydetti:
“2023 seçimlerinden sonra alternatif muhafazakâr siyasetin hem Türkiye Büyük Millet Meclisinde bir grup olarak temsil edilmesi hem de geleceğe yönelik güçlü bir alternatif oluşturması için parti ismimiz dahil her türlü fedakarlığı yaparak ilk aşamada Saadet Partisi, daha sonra ise Yeni Yol Partisi adı altında Meclis Grubu kurduk. Baştan itibaren bu yeni grubun öncelikle kendi içinde daha sonra da diğer muhafazakâr partileri de kapsayacak şekilde mümkünse birleşerek tek parti olması, mümkün değilse organik bir ittifak kurması için çaba gösterdik. Ancak bu çabalarımız da sonuçsuz kaldı” dedi.
“Parti farkı gözetmeksizin yaygınlaşan siyasi ahlak erozyonu ve milletvekili transferleri, güçlü bir alternatif siyaset oluşturma çabalarımızı zorlaştırdı ve partilerimizin toplum nezdindeki gücünü sarstı” diyen Davutoğlu, açıklamasını şöyle sürdürdü:
“Geldiğimiz noktada, genelde siyasi sistemin, özelde ise parti siyasetinin büyük bir çıkmaza girdiğini görüyoruz. Bir tarafta gücün tekelleşmesi, diğer tarafta alternatif siyasal güçleri etkisizleştiren parçalanma ile karşı karşıyayız. Siyasetin üst kademelerinde başlayan yozlaşma; parti farkı gözetmeksizin siyasi kadrolara, ardından sivil toplum kuruluşlarına ve nihayet toplumun her katmanına sirayet etmektedir. Mevcut siyasi mekanizmaların kendi kendini düzeltebilme kapasitesi büyük ölçüde tükenmiştir.”
Davutoğlu, parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi’nin faaliyetlerinin sonlandırılması kararını şu cümlelerle duyurdu:
“Bu değerlendirmeler ışığında, partimizin yetkili kurulları ve Gelecek Partisi’ni bugüne taşıyan dava arkadaşlarımızla yaptığımız istişareler neticesinde, kirlenmiş siyasi iklimin bir parçası olmamak amacıyla parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı almış bulunuyoruz. Bu, bir teslimiyet kararı değildir. Bu, ahlaki bir mesafe koyma kararıdır. Bu, siyasetten vazgeçiş değil; herkese, siyaseti yeniden düşünme çağrısıdır.”
Akademiden iktidarın merkezine
1959 yılında Konya’nın Taşkent ilçesinde doğan Ahmet Davutoğlu, akademik kariyerini uluslararası ilişkiler alanında sürdürdü.
Uluslararası ilişkiler, strateji ve dış politika üzerine çalışmalarıyla tanınan Davutoğlu, özellikle Stratejik Derinlik adlı kitabıyla Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi konumunu dış politikada daha etkin kullanması gerektiğini savunan bir yaklaşım geliştirdi.
2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının başlamasının ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politika danışmanı olarak devlet yönetimine dahil oldu.
2009 yılında Dışişleri Bakanlığı görevine getirilen Davutoğlu, akademik birikimini doğrudan devlet politikalarına yansıtma fırsatı buldu.
Bu dönemde Türkiye’nin dış politikası “komşularla sıfır sorun” yaklaşımıyla tanımlandı.
“Komşularla sıfır sorun”dan bölgesel müdahaleye
Davutoğlu’nun dış politika anlayışının temelinde, Türkiye’nin çevresindeki ülkelerle ilişkilerini geliştirerek bölgesel istikrar sağlayıcı bir aktör olması fikri vardı.
Suriye ile ilişkilerin geliştirildiği dönemde Ankara ve Şam yönetimleri arasında ekonomik ve diplomatik ilişkiler güçlendirildi. Ancak 2011 yılında Suriye’de başlayan halk hareketlerinin kısa sürede iç savaşa dönüşmesi, bu politikanın en büyük sınavı oldu. Türkiye, kısa süre içinde Beşşar Esad yönetimine karşı daha sert bir pozisyon aldı.
İktidarın, dönemin sembolik söylemi olan “Emevi Camisi’nde namaz kılacağız” hedefi doğrultusunda Suriye’nin iç işlerine doğrudan müdahil olması, dış politikanın en tartışmalı kırılmalarından birini yarattı. Bu süreçte Suriye’deki muhalif silahlı güçlere sağlanan siyasi, lojistik ve askeri yardımlar, Türkiye’yi savaşın doğrudan bir tarafı haline getirdi.
Güvenlik politikaları ve tartışmalı açıklamalar
Suriye savaşının derinleşmesiyle birlikte IŞİD, bölgenin en önemli güvenlik tehditlerinden biri hâline geldi. Türkiye, sınır güvenliği, yabancı savaşçı geçişleri ve IŞİD’in ülkedeki yapılanması konusunda hem ulusal hem de uluslararası düzeyde eleştirilerin odağı oldu.
Davutoğlu’nun bu dönemde yaptığı bazı açıklamalar, devletin IŞİD’e yaklaşımı ve güvenlik politikalarının sınırları açısından tartışıldı.
IŞİD’in Ortadoğu’da hızla alan kazandığı dönemde örgütün yapısını değerlendirirken kullandığı “IŞİD radikal, terörize gibi bir yapı olarak görülebilir ama (…) oradaki yapı, daha önceki hoşnutsuzluklar, öfkeler büyük bir cephede geniş bir reaksiyon doğurdu” minvalindeki ifadeleri, kamuoyunun hafızasına “öfkeli çocuklar” nitelemesiyle kazındı.
Bu dönemde gündeme gelen bir başka açıklama ise 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara Gar Katliamı sonrasında Davutoğlu’nun yaptığı bir televizyon programındaki değerlendirmeler oldu. Davutoğlu, “Türkiye’de bulunan intihar eylemcilerinin listesi elimizde. Ancak hukuk devleti gereği kendilerini patlatmadan tutuklayamayız” dedi.
Kamuoyunda “canlı bombaları kendilerini patlatmadan tutuklayamayız” şeklinde aktarılan bu sözler, özellikle 10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı sonrasında büyük tepki çekti.
Çözüm sürecinden çatışmalı döneme
Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminin en önemli kırılma noktalarından biri, Kürt sorununda “Çözüm Süreci”nin sona ermesi ve çatışmaların yeniden başlaması oldu. 2013 yılında başlayan “Süreç”, 2015 yılında Dolmabahçe’de yapılan açıklamayla yeni bir aşamaya taşındı. Ancak 2015 yazından itibaren artan çatışmalarla birlikte Kürt kentlerinde ağır güvenlik operasyonları başladı.
Sur, Cizre, Nusaybin ve diğer ilçelerde yaşanan çatışmalar sırasında çok sayıda sivil yaşamını yitirdi, yerleşim alanları zarar gördü ve binlerce kişi yerinden edildi. Başbakan olarak Davutoğlu, bu dönemde hükümetin güvenlik politikasının en üst düzey siyasi sorumlularından biriydi.
Hak örgütleri sokağa çıkma yasakları, sivillerin korunması, yerinden edilme ve kentlerin tahribatı konusunda eleştiriler yöneltti.
Sokağa Çıkma Yasaklarının Sivil Bilançosu
Sivil toplum kuruluşlarının (TİHV ve İHD) saha raporları ve veri derlemeleri, operasyonların sivil nüfus üzerindeki yıkıcı etkisini net biçimde ortaya koydu:
Sivil Kayıplar
321
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) verilerine göre, sokağa çıkma yasaklarının en yoğun yaşandığı 16 Ağustos 2015 – 16 Ağustos 2016 tarihleri arasında yaşamını yitiren en az sivil sayısı.
Yasakların Kapsamı
369 Kez
2015-2019 yılları aralığında 11 il ve 51 ilçede ilan edildi. Yasaklar yer yer haftalarca ve aylarca (örneğin Diyarbakır Sur’da 100 günü aşan kesintisiz yasaklar) sürdü.
Zorunlu Göç ve Tahribat
~500 Bin
Zorunlu göçe maruz kalan kişi sayısı. Ağır silahların kullanıldığı çatışmalar sonucunda kentlerin tarihi ve yerleşim dokusu yerle bir oldu.
Temel Hak İhlalleri
1,5 Milyon+
Yasaklı bölgelerde yaşayıp suya, gıdaya ve sağlık hizmetlerine erişimi engellenen insan sayısı. Yaşam, eğitim, sağlık ve barınma hakları sistematik olarak ihlal edildi.
Sur: “Toledo” söylemi
Çatışmaların en yoğun yaşandığı yerlerden biri Diyarbakır’ın Sur ilçesi oldu. Tarihi dokusu ve kültürel mirasıyla bilinen Sur’da yaşanan yıkım, yeniden inşa politikalarıyla birlikte tartışıldı.
Davutoğlu’nun “Sur’u Toledo yapacağız” açıklaması bu dönemin en çok konuşulan sözlerinden biri oldu.
Ankara Gar Katliamı
10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde düzenlenen barış mitingine yönelik saldırı, Türkiye tarihinin en ağır saldırılarından biri oldu. Saldırıda 100’den fazla kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı. Katliam sonrasında tartışmalar yalnızca saldırıyı gerçekleştiren faillerle sınırlı kalmadı. İstihbarat süreçleri, güvenlik açıkları ve devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğü gündeme geldi.
Davutoğlu saldırı sonrasında “Ankara’daki terör saldırısı sonrasında anket yaptırdık, oylarımızda bir yükseliş trendi var” dedi. Bu açıklaması IŞİD ile ilgili söylediği ifadeler gibi çok tepki topladı.
Davutoğlu, ilerleyen yıllarda kendisine yöneltilen eleştirilere karşı savunma yaparken; IŞİD için “öfkeli çocuklar” tanımını bizzat kullanmadığını, canlı bombalar ve anketlerle ilgili sözlerinin ise “bağlamından koparılarak ve çarpıtılarak” kendisine karşı bir karalama kampanyasına dönüştürüldüğünü savundu.
Barış Akademisyenleri
Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve akademik özgürlükler alanında da yoğun tartışmalar yaşandı. Medya kuruluşlarına kayyum atanması, gazetecilere yönelik davalar ve akademisyenlere yönelik soruşturmalar, Türkiye’nin demokratik standartları bakımından eleştirildi.
2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı Akademisyenler Bildirisi sonrasında imzacı akademisyenler hakkında soruşturmalar başlatıldı. Daha sonraki yıllarda Anayasa Mahkemesi, bazı akademisyenler hakkındaki süreçlerde ifade özgürlüğü ihlali bulunduğuna ilişkin kararlar verdi.
Bu dönem, güvenlik politikaları ile ifade özgürlüğü arasındaki sınırların nasıl çizileceği tartışmasını gündeme taşıdı.
İktidardan ayrılış
Davutoğlu, 2016 yılında AKP Genel Başkanlığı ve Başbakanlık görevlerinden ayrıldı. Bu ayrılık, yalnızca bir görev değişimi değil, iktidar içindeki güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir siyasi kırılma olarak değerlendirildi. “Pelikan bildirisi” olarak bilinen ve Davutoğlu’nu eleştiren metin, bu ayrılık sürecinin sembolik olaylarından biri oldu. Davutoğlu daha sonraki yıllarda hukuk devleti, kurumların bağımsızlığı ve demokratik standartların güçlendirilmesi gerektiğini savundu.
Ancak bu yeni siyasi çizgi, geçmişte içinde bulunduğu iktidar dönemindeki uygulamalarla birlikte değerlendirildi.
Yeni parti
Davutoğlu, 2019 yılında Gelecek Partisi’ni kurdu. Yeni siyasi hareketinde hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ve demokratik kurumların güçlendirilmesi vurgusu öne çıktı.
Ahmet Davutoğlu’nun siyasi kariyeri, Türkiye’nin yakın tarihindeki en önemli dönüşüm dönemleriyle birlikte anılıyor.
Ahmet Davutoğlu Dönemi: Kronolojik Kırılma Noktaları
2002
Dış Politika Danışmanı olarak devlet yönetimine giriş yaptı.
2009
Dışişleri Bakanı olarak atandı ve “Komşularla sıfır sorun” politikası resmen ilan edildi.
2011
Suriye iç savaşının başlamasıyla sınırda “Açık kapı” politikasına geçildi ve Şam yönetimine karşı müdahaleci çizgi benimsendi.
2015 Yazı
Çözüm Süreci sona erdi. Bölge kentlerinde ağır sokağa çıkma yasakları ve askeri operasyonlar başladı.
10 Ekim 2015
Türkiye tarihinin en kanlı saldırısı olan Ankara Gar Katliamı gerçekleşti.
2016 Başı
“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin ardından Barış Akademisyenlerine yönelik soruşturmalar ve üniversitelerden tasfiyeler başladı.
Mayıs 2016
“Pelikan Bildirisi” olarak bilinen süreçle birlikte iktidar merkezinden tasfiye edilerek Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı görevlerinden ayrıldı.
2019
Gelecek Partisi’ni kurarak yeni bir siyasi oluşumla sahneye çıktı.
KONDA’nın yaptığı araştırmaya göre; toplumun yüzde 41’i komedyen Deniz Göktaş’ın tutuklanmasını “yanlış” bulurken, yüzde 34’ü “doğru” bulduğunu söyledi.
KONDA, Temmuz 2026 Barometresi’nde “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla 3 Temmuz’da tutuklanan komedyen Deniz Göktaş’a yer verdi.
11-12 Temmuz’da bin 895 kişiyle yapılan araştırmada, görüşmecilere “Göktaş’ın tutuklanmasını doğru buluyorum” ifadesine katılıp katılmadıkları soruldu.
Katılımcıların yüzde 22’si Göktaş’ın tutuklanmasını “kesinlikle yanlış” bulduğunu belirtirken, yüzde 19’u “yanlış” bulduğunu söyledi.
Görüşmecilerin yüzde 15’i “kesinlikle doğru”, yüzde 19’u ise “doğru” cevabını verdi.
Ankete katılanlara, “Her şey mizah konusu olabilir” ifadesi de soruldu. Görüşmecilerin sadece yüzde 16’sı bu ifadeye “katılıyorum” dedi.
Ayrıca araştırmada, bugün seçim olsa katılımcıların hangi partiye oy vermeyi tercih edecekleri, Türkiye’yi kimin yönetmesini istedikleri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan-ve tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Erdoğan- Özgür Özel arasında gerçekleşecek olası Cumhurbaşkanlığı seçimi senaryoları ve Erdoğan’ın karne notunun analizi yer aldı.
Ne olmuştu?
Göktaş, 24 Haziran’da YouTube’da yayımladığı “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisinde kullandığı ifadeler nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “dini değerleri aşağılama” iddiasıyla soruşturma geçirdi. 2 Temmuz’da İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alınan Göktaş, ertesi gün tutuklanarak Tekirdağ’daki Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’na gönderildi.
Bir süredir gündemin önemli bir maddesi haline gelen ve bu hafta Meclis’e sunulacağı belirtilen çerçeve yasa ile ilgili olarak AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Meclis kapanmadan yasal çerçeveyi ortaya çıkarmak istediklerini belirtti. Çelik “Hemen hemen her gün çalışıyoruz. Şimdi daha ince işçilik aşamasındayız. Aslında bir bakıma mesele yeni başlıyor. Yasal bir zeminin oluşması son derece önemli” ifadelerini kullandı.
PKK gerillaları 11 Temmus 2025 tarihinde Casene Mağarası’nda silahlarını bir törenle yakmıştı.
PKK’nin kendisini feshetmesi ardından silah bırakma sürecine hukuki zemin oluşturması beklenen ve uzunca bir süredir tartışma konusu olan çerçeve yasanın, Meclis’e gelmesi bekleniyor.
DEM Parti İmralı Heyetinin 20 Temmuz tarihinde Abdullah Öcalan ile görüşmesi ile birlikte tartışmaların yoğunluk kazandığı çerçeve yasaya yönelik hükümet ve hükümetin ortağı MHP yöneticilerinden de açıklamalar yapılıyor.
AKP Sözcüsü Ömer Çelik, dün partisinin Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı sonrasında yaptığı açıklama ile çerçeve yasayı Meclis kapanmadan çıkarmak istediklerini belirtti.
Çerçeve yasa konusunda da yeni bir aşamaya gelindiğini belirten Çelik, “Yeni aşama silah bırakmanın temin edilmesi, terörsüz bölge hedeflerine ulaşılması için bir yasal çerçevenin ortaya çıkmasıydı. Bununla ilgili çok sayıda toplantı yapıyoruz, hemen hemen her gün çalışıyoruz. Şimdi daha ince işçilik aşamasındayız. Aslında bir bakıma mesele yeni başlıyor. Yasal bir zeminin oluşması son derece önemli. Ama ayrıca politik atmosfer de çok önemlidir” dedi.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız de Yeni Birlik Gazetesine yaptığı açıklamada PKK’nin feshi, silahların teslimi ve sonrasını kapsayan amaca özgülenmiş, müstakil ve geçici yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulduğu açık olduğunu belirterek “Soyut ve çerçevesi iyi çizilmeden kaleme alınan kavram setleri her zaman istismar edilmeye ve amaç dışı kullanılmaya elverişli olmuştur” dedi.
Yıldız yapılacak olan yasal düzenlemenin PKK ile özgüllendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Öcalan: “Yasal zeminin vakti geldi“
DEM Parti İmralı Heyeti‘nin 20 Temmuz’da yaptıkları görüşme sonrasında 21 Temmuz’da Abdullah Öcalan’ın değerlendirmelerini yayınladıkları basın açıklamasında Öcalan’ın “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” sözlerine yer verildi.
Açıklamaya göre Öcalan’ın “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor” dediği belirtildi:
“Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır.”
İmralı Heyetinin Öcalan ile görüşme sonrasında AKP yetkilileri ve Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ile yaptıkları ziyaret, yasanın yakın dönemde gündeme geleceğine dair beklentileri arttırdı. Meclis Başkanı Kurtulmuş, Meclis tatile girmeden süreci tamamlamak istediklerini son günlerde bir kaç kez dile getirmişti.
Kulislerde yasanın bu hafta Meclis’e sunulması ve ardından Adalet Komisyonu’nda ele alınması bekleniyor.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, 24 Temmuz tarihinde TRT Haber’de katıldığı bir programda mevcut sürecin önemli bir aşamaya geldiğini belirterek, bunun “millî birlik ve kardeşlik” projesi olduğunu söyledi.
Gürlek, çerçeve yasanın 15 maddeden oluştuğunu ve önümüzdeki hafta Meclis gündemine gelmesini beklediğini belirtti: “Terörsüz Türkiye süreci güzel bir aşamaya geldi bildiğim kadarıyla. Sayın Meclis Başkanımız Numan Bey de bir açıklama yaptı. Önümüzdeki hafta önce Adalet Komisyonu’na gelecek daha sonra da Meclis’te Genel Kurula gelme aşamasına geldi.
Bildiğim kadarıyla bir 15 maddelik bir metin var. O süreci Meclis takip ediyor, biz dahil değiliz. Sadece biz teknik olarak, Adalet Bakanlığı olarak kanunların yapılması aşamasında öneri sunabiliyoruz istedikleri şekilde. Ama bir an önce bu sürecin tamamlanması lazım.
Burada genel af düzenlemesi yok. Şahsa özel gibi bir düzenleme yok. Bunlar Meclis’in takdiri. Yani genel affa ilişkin şu an bir düzenleme, bir çalışma yok. Ama Meclis biliyorsunuz ne zaman kanun düzenlenirse gündeme gelebilir. Ama şu anki bu pakette sadece PKK mensuplarına ilişkin bir düzenleme var.
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, 27 Temmuz tarihinde Medya Haber’de yayınlanan özel bir programda Meclis’e gelmesi beklenen çerçeve yasaya ilişkin konuştu.
Söz Taslağı beklediklerini belirten Karasu, şunları söyledi:
“Biz de taslağı bekliyoruz. Bir ara bir taslak dolaşıma sokuldu, basın üzerinden bize de geldi. Tabii o taslağın kabul edilecek yanı yoktu. Taslak üzerinde çalışılarak bir uzlaşma gerçekleşmiş görünüyor. Özellikle mesela ‘terör örgütü’ gibi bir kavramın kullanılması, böyle bir süreç açısından… Partiyi feshettik, Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırdık. Süreci zaten doğru buluyoruz, destekliyoruz. Önder Apo’nun dediği gibi bu bir başlangıçsa, bir kapı açılıyorsa, en azından önümüzdeki dönemde yeni gelişmelerin, yeni adımların ön adımı olacaksa tabii ki biz de süreci teşvik eden bir yaklaşım içinde oluruz. Ama tabii taslağı bekliyoruz. Gördükten sonra tutumumuzu da açık ve net ortaya koyarız.”
Karasu ayrıca önceliklerinin Öcalan’ın özgürlüğünü hedeflediklerini belirtti.
Bakırhan: “Kategorik ayrım yapmamalı”
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, 26 Temmuz tarihinde yaptığı açıklamada Meclis’e gelmesi beklenen çerçeve yasanın kategorik ayrımlar yapmaması ve süreç kapsamında dönmek isteyen hiç kimseyi dışarıda bırakmaması gerektiğini belirtti.
Aydar: Güçlü bir hukuki zemin oluşturmalı
KCK Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar, süreç ve çerçeve yasa ile ilgili Ajansa Welat’a konuştu. Çerçeve yasanın Kürt sorununun çözümü için güçlü bir hukuki zemin oluşturması gerektiğini belirten Zübeyir Aydar, şu ifadeleri kullandı:
“Kürt sorunu yüzyıllardır süregelen büyük bir sorundur ve tek bir yasayla çözülemez. Ancak bu çerçeve yasa, çözümün önünü açmalı ve temelini oluşturmalıdır. Anayasa’dan başlayarak Türkiye’nin tüm mevzuatı gözden geçirilmelidir. Hapishaneler boşaltılsa veya ülkeye dönüşler sağlansa bile dil, kültür ve kimlik üzerindeki engeller kaldırılmadıkça sorun çözülmüş olmaz. Görüşme ve müzakere koşullarının netleşmesi gerekiyor. Devlet, Sayın Öcalan’ı muhatap ve başmüzakereci olarak görüyor. Ancak iki aydır kendisiyle görüşme yapılmıyor. Başmüzakerecinin statüsü güvence altına alınmadan ve iletişim kanalları tamamen açılmadan sağlıklı bir çözüm üretilemez. Bahsettiğimiz yasa, ilk adım olarak bu statüyü ve çalışma koşullarını netleştirmelidir.”
Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde zırhlı aracın çarpması sonucu yaralanan 17 yaşındaki E.K.’nin ailesi, polislerin şikayetlerini geri çekmeleri için “aşiret büyüğü” olarak bilinen kişilerle görüştüğünü söyledi. Zırhlı araçların neden olduğu ölüm ve yaralanma vakaları, bölgede çocuklar açısından bir risk olmaya devam ediyor.
Fotoğraf: Yüksekova Halkın Sesi Gazetesi
Hakkari’nin Yüksekova ilçesi Güngör Mahallesi’nde 24 Temmuz’da bir zırhlı aracın çarpması sonucu yaralanan 17 yaşındaki E.K., Yüksekova Devlet Hastanesi’nde tedavi altında. Yapılan kontrollerde sağ bacağında iki kırık tespit edilen E.K.’nin ameliyata alınması bekleniyor, sağlık durumunun seyri henüz belirsizliğini koruyor.
Olayla ilgili soruşturma sürerken, aracı kullanan polisler hakkında herhangi bir adli ya da idari işlem başlatılıp başlatılmadığına dair aileye resmi bir bilgilendirme yapılmadı.
“Kızımın çığlığını duyduğumda araç onu yere savurmuştu”
E.K.‘nin annesi Vesile Kına, Mezopotamya Ajansı’na yaptığı açıklamada, kızıyla birlikte yürürken kavşakta zırhlı aracın hızla üzerlerine geldiğini anlattı. Kendisi kaldırıma çıkabilirken kızının kaçamadığını belirten Kına, o anı “Yol dardı, buna rağmen araç çok hızlı geliyordu” ifadelerini kullandı.
Kına, mahallede zırhlı araçların sıklıkla yüksek hızla kullanıldığına dikkat çekti ve bunun yalnızca kendi ailelerini değil bütün mahalleyi ilgilendiren bir güvenlik sorunu olduğunu vurguladı.
Vesile Kına, olayın ardından polislerin kendileriyle görüşerek şikayeti geri çekmelerini istediğini iddia etti. Kendisine “elimizden geleni yapacağız” denildiğini ancak adalet talebinden vazgeçmeyeceğini söyleyen Kına, kamera kayıtlarının incelenmesini ve olayın tüm yönleriyle aydınlatılmasını istediklerini belirtti:
“Kamera kayıtları incelensin, olay bütün yönleriyle açığa çıkarılsın. Kızımın hakkını savunacağım ve şikayetimi geri çekmeyeceğim.”
E.K.’nin babası Lokman Kına ise kızına çarpan polislerin bölgede etkili olan “aşiret büyüğü” olarak bilinen kişiler üzerinden şikayeti geri çektirmeye çalıştığını iddia etti. Kına, kızının daha önce iki kez kolundan ameliyat geçirdiğini, annesinin de MS hastası olduğunu hatırlatarak sorumlular hakkında etkili bir soruşturma yürütülmesi çağrısında bulundu: “Bugün biz yaşadık, yarın başka bir aile yaşayabilir.”
Bölgede yıllardır süren bir tablo
Diyarbakır Barosu’nun 2011-2021 dönemini kapsayan “Zırhlı Araç, Mayın ve Çatışma-Savaş Atığı Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri” raporuna göre, bu on yıllık süreçte zırhlı araç kaynaklı kazalarda 22 çocuk hayatını kaybederken 27 çocuk yaralandı. Rapor, zırhlı araç kaynaklı yaralanmaların en yoğun yaşandığı illeri Şırnak, Diyarbakır, Hakkari ve Mardin olarak sıraladı. E.K.’nin yaralandığı Hakkari de bu listede yer alıyor.
İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) yıllık hak ihlalleri raporları da bu tablonun güncelliğini koruduğunu gösteriyor, zırhlı araçların neden olduğu ölüm ve yaralanma vakaları, bölgede çocuklar açısından devam eden bir risk olarak kayıtlara geçmeye devam ediyor.
25 Temmuz’da düzenlenen LGBTİ+ Onur Yürüyüşü etkinliği Christopher Street Day (CSD) akşamında bir minibüsün kalabalığa dalması sonucu 1 kişi hayatını kaybetti, 16 kişi ise yaralandı. Polis, şüphelinin kimliğini 21 yaşındaki Abdul B. olarak açıkladı.
CSD etkinliğine düzenlenen saldırıdaki beyaz minibüs fotoğrafta görünüyor. Fotoğraf: DW
Avrupa’nın en büyük LGBTİ+ Onur Yürüyüşü etkinliklerinden biri olan Christopher Street Day (CSD) etkinliğinin düzenlendiği 25 Temmuz Cumartesi akşamında, bir minibüsün kalabalığa dalması sonucu 1 kişi hayatını kaybetti, 16 kişi ise yaralandı. Olay ardından şüpheli veya şüpheliler, aracı olay yerinde bırakarak yaya olarak kaçtı. Berlin polisinin aktardığına göre olay 22.00 sularında gerçekleşti.
Polis sözcüsü Florian Nath, şüphelinin adını 21 yaşındaki Abdul B. olarak açıkladı ve “İslamcı çevrelerle” bağlantısı olduğunu düşündüklerini söyledi. Polisin kamuoyuyla paylaştığı bilgiye göre şüpheli, siyah saçlı, zayıf yapılı ve yaklaşık 1,90 metre boyunda bir erkek. Polis şüphelinin bir fotoğrafını yayımlayarak yakalanması için olay anındaki şahitlerin Berlin polisi resmi sitesine bilgi aktarmasını da istedi.
Fotoğraf: Berlin polisi resmi sitesi
Berlin polisi, şüphelinin yakalanması için operasyon başlatıldığını ve polis operasyonu kapsamında 2.200’den fazla personel görevlendirildiğini açıkladı. Polis, şüpheli şahsın “tehlikeli ve muhtemelen silahlı” olduğunu da kaydetti.
2. Update: Kurz vor 22 Uhr soll der Fahrer eines weißen Fahrzeugs auf dem Ahornsteig im Großen #Tiergarten mehrere Personen angefahren haben. Es gibt zahlreiche Verletzte, darunter mehrere lebensgefährlich Verletzte. Die Fahndung nach einem oder mehreren Tatverdächtigen läuft mit… pic.twitter.com/TvJW7YjECA
Olayın ardından CSD iptal edildi ve Berlin’in merkezindeki Tiergarten parkı çevresi kapatıldı.
1 ölü, 16 yaralı
Polis, Cumartesi gecesi Berlin’de her yıl düzenlenen Onur Yürüyüşü etkinliği CSD yakınlarında bir aracın kalabalığa dalması sonucu en az bir kişinin öldüğünü ve 16 kişinin yaralandığını, yaralananlar arasından “bazılarının durumunun ciddi” olduğunu açıkladı.
Avrupa’nın en büyük Onur Yürüyüşü’nden biri olan ve Berlin’de düzenlenen CSD, ilk kez 1979 yılında düzenlendi. Adını, 1969 yılında New York’ta yaşanan Stonewall ayaklanmalarının gerçekleştiği yer olan Christopher Street’ten (Christopher Sokağı) almaktadır. 2023 ve 2025 yıllarında düzenlenen CSD etkinliklerine yönelik aşırı-sağcıların etkinlik esnasında katılımcılar üzerine etkinlik için güvenlik önlemleri arttırılmıştı.
Konuya ilişkin Almanya Başbakanı Friedrich Merz, X hesabından yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Berlin’de ne iğrenç bir olay. Dünyanın dört bir yanından gelen yüz binlerce insan, Christopher Street Day’de barış içinde kutlama yapıyordu. Bu, toplumumuza yönelik bir saldırıdır. Biz açık görüşlü ve özgürlüğü seven bir toplumuz – ve bunu koruyup savunmaya devam edeceğiz. Bu olay aydınlatılacak ve tüm sertliğiyle cezalandırılacaktır.”
Güncelleme: Şüpheli Abdul B., Berlin’in Spandau beldesinde yürütülen operasyonda polisin açtığı ateş sonucu öldürüldü. Berlin polisi, cihadist örgütlerle bağlantılı olarak suç kaydı bulunan Abdul B.’nin olay sırasında kesici aletle saldırıya geçtiğini iddia etti.
Ne olmuştu?
Almanya’da LGBTQ+ etkinliklerine yönelik tehditler ve nefret suçlarında artış yaşandığına dikkat çeken organizatörler, bu yılki yürüyüş öncesinde de güvenlik önlemlerinin artırılması çağrısında bulunmuştu.
Almanya basınına göre, dün (25 Temmuz 2026) günün erken saatlerinde de aşırı sağcı küçük gruplar yürüyüş güzergahının başlangıç ve toplanma noktalarında tehditler ve pankart açma girişimleriyle etkinliği provoke etmeye çalıştı.
Yerel aktivistler, ulusal kamuoyunda şu anda en popüler parti konumunda olan aşırı sağcı Alternative für Deutschland (AfD) partisine verilen desteğin artışıyla birlikte LGBTİ+’lara yönelik düşmanlığın arttığını belirtiyor. 2023, 2024 ve 2025 yıllarında düzenlenen CSD etkinliklerinde Der Dritte Weg (Üçüncü Yol) gibi neo-Nazi grupların ve AfD’nin gençlik örgütü, CSD katılımcılarına yönelik Nazi sembolleri ve transfobik/ırkçı pankartlar ve sloganlar kullanmışlardı. Hatta, DW’nin aktardığına göre, 2023’te yaşanan saldırıya ilişkin Almanya’daki Die Linke (Sol Parti) polisin hazırlıksızlığını eleştirerek “Maalesef yetkililer, aşırı sağcı tehdit durumuna (bir kez daha) yeterince hazırlıklı değildi” demişti.
Uluslararası Queer Onur Yürüyüşü
Internationalist Queer Pride (Uluslararası Queer Onur Yürüyüşü), CSD yürüyüşünün ticari sponsorluklar ve kurumsal markalarla “pembe aklama” (pinkwashing) yaptığını iddia eden sol, anti-kapitalist ve antifaşist gruplar tarafından daha kitlesel ve tabandan gelen bir politik protesto olarak düzenlenen alternatif bir yürüyüş. CSD ile eş zamanlı olarak dün (25 Temmuz) Berlin’in Mitte ilçesinde gerçekleşen bu yürüyüş, ırkçılık karşıtlığı, göçmen hakları, anti-kapitalizm ve Filistin ile kesişimsel dayanışmanın ön plana çıkarıldığı bir hatta örgütleniyor.
İzmit Belediyesi’ne yönelik operasyonda başkan Fatma Kaplan’ın da dahil olduğu 20 kişinin tutuklanması, yargı süreçleri ve muhalefet belediyelerine yönelik uygulamaları yeniden gündeme taşıdı. CHP’li Mehmet Ümit Küçükkaya, EMEP’li İlhami Şahbaz ve siyaset bilimci Yücel Demirer, operasyonun siyasi ve hukuki boyutunu değerlendirdi.
Fotoğraf: İzel Gözde Meydan
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İzmit Belediyesi’ne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında 20 Temmuz Pazartesi sabahı operasyonlar düzenlenmişti.
Kocaeli, Antalya, Kırıkkale, İstanbul ve Ankara olmak üzere beş ayrı şehirde eş zamanlı olarak düzenlenen operasyonda İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet, eşi Murat Hürriyet ve CHP İzmit İlçe Başkanı Gökhan Ercan’ın da aralarında bulunduğu 31 kişi gözaltına alınmıştı.
‘Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak’, ‘rüşvet’ ve ‘ihaleye fesat karıştırma’ suçlamaları ile gözaltına alınan 31 kişi, emniyetteki gözaltı süresinin dolmasının ardından 23 Temmuz’da sağlık kontrolünden geçirilerek adliyeye sevk edildi.
Çıkartıldıkları mahkeme sonucunda Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet ile eşi Murat Hürriyet’in de aralarında bulunduğu 20 kişi tutuklandı. Tutuklanması istenen Leyla Kıran, ev hapsi ve yurt dışına çıkış yasağıyla; diğer 9 kişi ise farklı adli kontrol tedbirleriyle serbest bırakıldı.
İzmit Belediyesi’ne yönelik operasyonu, 31 Mart seçimlerinden bu yana hükümetin muhalefet belediyelerine yönelik müdahelelerini ve bu operasyonun amaçlarını İzmit Belediyesi Meclis Üyesi Mehmet Ümit Küçükkaya, Emek Partisi (EMEP) Kocaeli İl Başkanı İlhami Şahbaz ve Kocaeli Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünden emekli Yücel Demirer ile konuştuk.
Mehmet Ümit Küçükkaya: “Soruşturma hukuki değil siyasi”
Fotoğraf: İzmit Belediyesi
İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in sabah saatlerindeki bir operasyon ile gözaltına alınmasının kamuoyunda yanlış yorumlandığını belirten Mehmet Ümit Küçükkaya, çeşitli kesimler tarafından dile getirilen “ifadeye çağırsaydınız gelirdik” argümanın doğru ama hukuki olarak hatalı olduğunu söyledi.
Seçilmiş belediye başkanlarının özel yetkili savcılar tarafından yargılanamayacağını belirten Küçükkaya, bu soruşturmaların aslında birer kumpas niteliğinde olduğunu; çünkü soruşturmanın yerel yönetimlerin denetimini belirleyen yasalarla uyuşmadığını vurguladı.
Tutuklanan isimler arasında Cumhuriyet Halk Partisi’nde birlikte çalışmalar yürüttüğü arkadaşları da olduğunu söyleyen CHP Kocaeli Büyükşehir Belediye Meclis Grup Başkanvekili Küçükkaya, iki dönem boyunca İzmit halkının oylarıyla seçilmiş, AKP tarafından yönetilen büyükşehir belediyesinin de en büyük alternatif olarak görülen Fatma Kaplan Hürriyet’in tutuklanmasının kabul edilemez olduğunu savundu.
Soruşturma izni verilen AKP’li belediyelerin de olduğuna dikkat çeken Küçükkaya, şunları da ekledi:
“AKP döneminde bakanlığına deterjan satmış bakanlar, yönettiği kenti parsel parsel satmış Melih Gökçek gibi figürler var. Ancak bu yolsuzluklar savsaklanırken muhalefetteki belediye başkanları haksız yere yargılanıyor, tutuklanıyor.”
Yaz sıcaklarına rağmen insanların belediye önünde yan yana geldiğini belirten Küçükkaya, tepkinin görülenden çok daha fazla olduğunu da belirtti. Küçükkaya, şehir dışında veya evinde bulunan çokça İzmitlinin seçme ve seçilme hakkına sahip çıkacağını da belirtti.
İlhami Şahbaz: “İktidar, ülkeyi şafak operasyonuyla uyanılan bir polis devletine çevirdi”
İlhami Şahbaz İzmit Belediyesi önünde gerçekleştirilen eylemde konuşma yaparken, Fotoğraf: Niha+
Emek Partisi (EMEP) Kocaeli İl Başkanı İlhami Şahbaz ise İzmit Belediyesi’ne yönelik operasyonun siyasetçilerden gazetecilere, belediye başkanlarından sanatçılara, sendikacılara ve tüm yurttaşlara uzanan gözaltı ve tutuklama furyasının bir sonucu olduğunu belirtirken, iktidarın yönetememe krizini baskı ve zor aracılığıyla aşma girişimlerinin en somut göstergesi olarak tanımladı.
Halktan yana rıza üretemeyen iktidarın çareyi baskı ve zor aygıtlarıyla sürdürmek istediğini vurgulayan Şahbaz, 24 yıldır ülkeyi sermayenin çıkarları doğrultusunda yöneten AKP-MHP iktidarının halkın kazanılmış tüm haklarını gasp ettiğini ve ülkeyi her güne yeni bir şafak operasyonuyla uyanılan bir polis devletine çevirdiğini savundu.
“Saldırılar birbirinden bağımsız değil”
İzmit Belediyesi yöneticilerine ve CHP’li isimlere yönelik gözaltıları; halkın haber alma, seçme-seçilme ve siyaset yapma hakkına yönelik saldırıların yeni bir halkası olarak değerlendiren Şahbaz, yıllardır uygulanan kayyum politikalarının, sefalet ücretlerine karşı direnen işçilere yönelik polis şiddetinin ve bu gözaltı furyasının birbirinden bağımsız olmadığını söyledi.
Sömürüden, hukuksuzluktan ve şiddet politikalarından beslenen bu iktidarın ancak ezilenlerin ve emekçilerin ortak mücadelesiyle yenilebileceğini söyleyen Şahbaz, bu tabloyu değiştirmenin yolunun ise; ülkenin eşit, özgür, adil ve insanca yaşanacak demokratik yarınları için dayanışmayı ve ortak mücadeleyi büyütmekte olduğunu söyledi.
Yücel Demirer: “Yaşananları hukuk normu içinde değerlendirmek mümkün değil”
Doç. Dr. Yücel Demirer, Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı
Türkiye’de siyasal katılma, seçimlerde oy vermeye indirgendiğini belirten siyaset bilimci Doç. Dr. Yücel Demirer ise toplumsal rıza üretmekte zorlanan siyasal iktidarın, seçim sonuçlarını dolaylı yollardan etkilemek için çaba gösterdiğini söyledi.
Yaşananlarda bu eğilimin izini görmemenin mümkün olmadığını savunan barış akademisyeni, henüz avukatların bile dosya içeriğini görmeden iktidar yanlısı medyada haber yapılan detayların, operasyonların muhalif parti belediyeleriyle sınırlı oluşunun, şafak baskınlarının ve uzun tutuklulukların sürecin hukuksal değerine gölge düşürdüğünü belirtti.
Tüm bu operasyonları, operasyonların sınırlarını, yargılama süreçlerini, mahkeme salonlarında yaşananları hukuk normu içinde ve Türkiye’de uzunca bir süredir etkisi altında olduğumuz yargının araçsallaştırılması durumunu dikkate almadan değerlendirmenin mümkün olmadığını ifade eden Demirer, seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmanın ise sadece seçim günüyle sınırlandırılabilecek bir sorumluluk olmadığını belirtti:
“Sandığa yönelik tehditlere hazırlıklı olmak, sandığa sahip çıkmak, içinden geçtiğimiz koşullarda büyük önem taşıyor. Ancak bu çaba bir bütün olarak temel haklara sahip çıkma sorumluluğundan ayrı tutulamaz. Bir bütün olarak haklarımıza ve özgürlüklerimizi sağlayacak kanalların açık tutulmasını sağlayacak sistemli bir çaba ve buna uygun bir enerjiye ihtiyacımız var.“
Kentteki emek ve demokrasi güçlerinin anında verdiği kitlesel tepkiyi değerli bulduğunu ifade eden Demirer, bu iradenin daha da genişletilmesi ve solmaması için düzenli bir program hazırlanmasının da büyük önem taşıdığını vurguladı.
Demirer, sözlerini “Ekim 2024’ten bu yana yaşanan gelişmeler, direnişe mahkeme salonu dışından verilen desteğin önemini bize gösterdi.” diyerek toparladı.
Cumhuriyet tarihi boyunca yasalar “çocuk” dese de, yargı hep “yetişkin” dedi. Seyid Rıza’nın oğlundan Erdal Eren’e, Mazlum İçli’den Emrah Bayram’a uzanan çizgide devlet, çocukları birer “hukuki yük” ve “potansiyel fail” olarak görüp “yaş büyütme” pratikleriyle cezalandırdı. Bugün Meclis komisyonlarında tartışılan ve çocuklara ağırlaştırılmış müebbetin yolunu açan yargı paketleri ise, aslında on yıllardır mahkeme koridorlarında uygulanan bu “fiili yetişkin yargılamasının” yasallaştırılmasından ibaret.
Yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren
Türkiye’de çocukların yetişkinler gibi yargılanıp cezalandırılması, tarihi çok eskilere dayanan ve istisna olmayan bir politika. Dêrsim Katliamının ardından, “isyana liderlik ettiği iddiası”yla yargılanan Seyid Rıza, oğlu Resik Hüseyin ile birlikte 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildi. İdamlar sırasında, yaşı küçük olmasına rağmen Hüseyin mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek babasının gözleri önünde asıldı. Seyid Rıza’nın da yaşı küçültüldü.
Seyid Rıza ve Oğlu Hüseyin
Yine Erdal Eren bu konuyla ilgili gündeme gelen başka bir isim. 12 Eylül 1980 askerî darbesi sırasında idama mahkûm edilen Eren, darbe yönetimince yaşı 18’den küçük olmasına rağmen kemik yaşı inceleme talepleri reddedilip fiilen yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de asılarak infaz edilen 17 yaşındaki bir çocuktu
1990’lar ve 2000’li yıllar bu konunun çok daha fazla gündeme geldiği yıllar oldu. Bu konuda kamuoyunun yakından bildiği güncel örneklerden biri Mazlum İçli dosyası. 14 yaşındayken tutuklanan Mazlum İçli, 6-8 Ekim 2014’te yaşanan Kobani protestoları sırasında Yasin Börü ve arkadaşlarının öldürülmesinden sorumlu tutuldu. Olay saatinde 140 kilometre uzakta bir düğünde müzik çaldığı HTS kayıtları ve düğün görüntüleriyle ispatlanmasına rağmen, 14 yaşındaki çocuğa tıpkı bir yetişkin gibi 124 yıl 8 ay hapis cezası verildi.
Nazan Maksudyan: “Çocuk hakları red ediliyor”
Berlin Freie Universität’den Prof. Dr. Nazan Maksudyan, bu sistemi çocuk haklarının reddi üzerinden değerlendiriyor:
”Siyasi hakların kullanılması ve herhangi bir siyasi eylemin sergilenmesi, Nadera Shalhoub-Kevorkian’ın ‘çocukluğun iptali’ olarak tanımladığı duruma yol açar. Bu çocuklar kendi çocukluklarından kovulur ve çocuk hakları reddedilir. Çoğunlukla aşırı siyasallaştırılmış ‘teröristler’, suçlular veya suça meyilli gençler olarak tasvir edilen bu çocuklar, daha sonra hiçbir pişmanlık duymadan işkenceye maruz bırakılır, hapse atılır, mahkum edilir ve öldürülür.”
Prof. Dr. Nazan Maksudyan
“Siyasi muhalif çocuklar, yasal olarak ‘kanunla ihtilaf halindeki çocuklar’ şeklinde tanımlanıp taş atan Kürt çocuklarının bedenlerinde sembolleşerek hukuk ve devlet önünde çocukluklarını kaybederler” diyen Maksudyan, ideal çocuğun siyaset alanının dışında tahayyül edilmesi nedeniyle, devlete karşı muhalif eylemlere katıldıkları an siyasi özneler olarak görüldüklerini ve korunmalarına, haklarına dair endişeler bir kenara bırakıldığını kaydediyor.
Vaka Dosyası: Yaş Büyütme ve Yetişkin Yargılamaları Anatomisi
Resik Hüseyin (Seyit Rıza’nın Oğlu)
1937
16 yaşında olmasına rağmen İstiklal Mahkemesi heyeti tarafından yaşı kâğıt üzerinde keyfi olarak 21’e çıkarıldı. Hiçbir tıbbi inceleme yapılmadı.
Sonuç: Babası Seyit Rıza ile birlikte Elazığ Buğday Meydanı’nda asılarak idam edildi.
Erdal Eren
1980
17 yaşında bir lise öğrencisiydi. Avukatının kemik yaşı tespiti için Adli Tıp Kurumu’na sevk talebi mahkeme heyeti tarafından reddedildi ve doğrudan yetişkin kabul edildi.
Sonuç: Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi kararıyla henüz 17 yaşındayken asılarak idam edildi.
Cüneyt Ertuş
1998
16 yaşında gözaltına alındı. Yaşı kâğıt üzerinde büyütülmese de, dönemin DGM pratiğiyle “çocuk” kimliği tamamen yok sayılarak yetişkin bir fail gibi yargılandı.
Sonuç: Yetişkin infaz hükümlerine tabi tutularak uzun süreli hapis cezasına çarptırıldı.
“Taş Atan Çocuklar” (TMK Mağdurları)
2006-2010
Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 9. maddesindeki değişiklikle, sokak eylemlerine katılan 15-16 yaşlarındaki yüzlerce çocuk “kanun eliyle” doğrudan yetişkin sayılarak DGM ve Özel Yetkili Mahkemelerde yargılandı.
Sonuç: Fiilen yaşları büyütülmüş kabul edilerek 10 ile 20 yıl arasında değişen cezalara çarptırıldılar.
Emrah Bayram
2009
15 yaşında gözaltına alındı. Hastanede doktorun “Yaşı büyütülecek kişi bu mu?” diyerek hazırladığı bilimsel olmayan raporla, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) itirazına rağmen mahkeme heyeti tarafından tek celsede 7 yaş birden büyütüldü.
Sonuç: Ağır Ceza Mahkemesi’nde yetişkin olarak müebbet ve 10 yıl 5 ay hapis cezası aldı. Hukuksuzluğa imza atan heyet yıllar sonra FETÖ’den ihraç edildi.
Mazlum İçli
2014
14 yaşındayken, olay saatinde 140 kilometre uzakta bir düğünde olduğu kamera ve HTS kayıtlarıyla saniye saniye ispatlanmasına rağmen bilimsel ve dijital deliller yargı tarafından yok sayıldı.
Sonuç: Çocuğun üstün yararı ve masumiyet karinesi bütünüyle ihlal edilerek, tıpkı bir yetişkin gibi 124 yıl 8 ay hapis cezası verildi.
Zaim Hişman Ali
2026
Resmi kimlik evraklarında 18 yaşının altında bir çocuk olduğu açıkça belgelenmesine rağmen, mahkeme heyeti bu resmi evrakları dikkate almayarak kâğıt üzerinde yaşını büyüttü.
Sonuç: Yaşının büyütülmesiyle yargılandığı Ağır Ceza Mahkemesi’nde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Eren Keskin: “Devlet aklının istediği raporları veriliyor”
Hukuk sisteminin yaş büyütme ile ilgili yaklaşımını İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, bir devlet politikası olarak değerlendiriyor:
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti maalesef ki bir hukuk devleti olma iddiasında bulunmasına rağmen bir hukuk devleti değil. Yazılı hukukuyla uygulama birbirinden farklı. Bırakın uluslararası hukuku, kendi iç hukukunu dahi uygulamıyor. Çocuklarla ilgili duruma gelince Türkiye, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin tarafı. Ancak bugüne kadar özellikle siyasi yargılamalarda hiçbir zaman Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne uygun bir davranış içinde olmadı.”
İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Foto: MA
“Bırakın askeri darbeleri bu coğrafya iki büyük soykırım yaşadı. 1915 Ermeni ve diğer Hristiyan halklarımıza yönelik soykırım, 1938 soykırımı…” diyen Keskin bütün bu soykırım ve katliamlarda birçok çocuğun yaşamını yitirdiğini kaydederek “Yakın dönemde taş atan çocuklar olsun, yine Mazlum İçli davasında olduğu gibi asla çocuğun üstün yararı ilkesine uygun davranmadılar. Kendi politik anlayışları doğrultusunda bir cezalandırma pratiği sergilediler” değerlendirmesini yapıyor.
Mazlum İçli
Yaşı büyütülerek müebbet hapis verilenler
Erdal Eren ve Mazlum İçli’nin durumları halen hafızalarda tazeyken, yine iki çocuğun benzer yöntemlerle yaşlarının büyütülüp ağır cezalara çarptırıldıkları ortaya çıktı.
Bunlardan 2009 yılından bu yana tutuklu olan Emrah Bayram. Bayram’ın yaşı büyütüldü ve Bayram müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
11 Ekim 1994 doğumlu Emrah Bayram, 27 Eylül 2009 tarihinde Bitlis merkeze bağlı Kayalıbağ köyü kırsalında çıkan çatışma sırasında HPG’li olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Bayram, “suça sürüklenen çocuk” kategorisinde yargılanarak tutuklandı. Emniyetin girişimleri üzerine yaşının büyük olduğuna dair rapor alınması için Bitlis Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Hastane, Bayram’ın 22 yaşında olduğuna dair rapor düzenledi. İtiraz üzerine 1 Eylül 2009’da bir kez daha aynı rapor hazırlandı.
Avukatlar, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden yargılama sürecinde müvekkillerinin Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesini istedi. Mahkeme, hastanenin raporunu 26 Nisan 2011’de İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderdi. ATK, hastane raporuyla yaşın belirlenmesinin zor olduğunu belirtti.
Ağustos 2012 Tarihli Resmi Verilere Göre
SİYASİ DAVALARDA ÇOCUK BİLANÇOSU
9.931Yargılanan Çocuk
10 BİN+2012 Yılı Eklendiğinde
Yargılanan
Mahkûm Edilen
2002
358 (129)
2003
545 (93)
2004
134 (13)
2005
150 (12)
2006
474 (23)
2007
900 (211)
2008
948 (178)
2009
2.036 (1.589)
2010
3.312 (1.522)
2011
874 (166)
Kaynak: CHP MV. Turgut Dibek’in soru önergesine Adalet Bakanlığı’nın verdiği yanıt / DGM (2002-2004) ve ÖYM (2004-2011) verileri.
Çocuk mahkemesi yerine ağır cezada yargılandı
Mahkeme, buna rağmen karar duruşmasında Bayram’ın doğum tarihinin 1987 olarak düzeltilmesine karar verdi. Yaşı 7 yaş birden büyütülen Bayram, Çocuk Mahkemesi yerine ağır cezada yargılandı ve müebbet hapis ile 10 yıl 5 ay hapse mahkum edildi. O dönem Bayram’ın avukatlığını yapan Osman Çelik tutuklanınca avukatsız kalan Bayram, yeni avukatına vekalet vermek için gittiği noterde “yaşı küçük olması nedeniyle” işlem yapamadı. Noter işlemleri ancak anne ve babasının gelmesiyle yapılabildi. Mahkemenin verdiği ceza ise 26 Nisan 2013’te Yargıtay’da onandı.
Söz konusu hukuksuzlukta imzası bulunan Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi savcısı Mehmet Ali Canavcı, üye hakim Ahmet Ödül ve mahkeme başkanı Behçet Aşılar, 15 Temmuz 2016’daki askeri kalkışma sonrası “FETÖ” soruşturması kapsamında görevden alındı.
Başka bir örnek: Zaim Hişman Ali
Diğeri de Rojavalı Zaim Hişman Ali. 2024 yılında ortaya çıkan bilgilere göre Ali’ye 17 yaşındayken ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi.
Zaim Hişman Ali, 13 Ekim 2019 tarihin Türkiye’nin Til Ebyad’a yönelik operasyonunda gözaltına alınıp 8 Kasım 2019’da Türkiye’ye getirildi ve 13 Kasım 2019’da tutuklandı. Bundan 7 ay sonra, 26 Haziran 2020’de ise tek celsede ‘ağırlaştırılmış müebbet’ verildi. Bu ceza üç ay sonra, 23 Eylül 2020’de İstinaf Mahkemesi’nde, 16 Şubat 2022 tarihinde ise Yargıtay tarafından onaylandı.
Eren Keskin, mahkemelerin yaş büyütme yaklaşımlarında Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) pozisyonuna şu sözlerle dikkat çekiyor:
“Burada esas tartışılması gereken mesele yıllardır dile getirdiğimiz gibi hem işkencenin bir devlet politikası olması hem de Adli Tıp Kurumunun bu tür olaylarda tek yetkili merkez olması. Kemik yaşına göre yaş büyütmeler, Mazlum İçli dosyasında olduğu gibi, taş atan çocuklar döneminde olduğu gibi ya da cinsel istismara uğrayan çocuklarda olduğu gibi adli tıp bir resmi bilirkişi kurumu olarak maalesef ki yargının istediği ya da devlet aklının istediği raporları veriyor. Bu sistematik, büyük bir cezasızlık politikası hüküm sürüyor. Kaldı ki bugünlerde ‘suça sürüklenen çocuk’ kavramını dahi tartışmaya açan, çocukların yetişkin gibi cezalandırılmasını öngören birtakım değişiklikleri de tasarlamaktadır.”
“Özellikle siyasi davalarda kaldı ki burada esas mesele tabii ki Kürt çocuklarıdır, Kürt çocukları ile ilgili davalarda bu çocuk hakları sözleşmesi hiçbir şekilde uygulanmıyor. Aslında sadece siyasi nedenle değil. Hangi nedenle olursa olsun bence Türkiye Cumhuriyeti devleti yargısı çocuğun üstün yararı ilkesini tümden görmezden geliyor.”
“Siyasî özne olarak kabul ediliyorlar”
Prof. Dr. Maksudyan, normal şartlarda sistem tarafından siyasetin dışında tahayyül edilen çocukların devlete muhalif eylemler içinde yer aldıklarında istisnai biçimde siyasî özne olarak kabul edildiklerine ve çocuklukla ilişkilendirilen koruma önceliğinin bir kenara bırakıldığına dikkat çekiyor:
“1 Mayıs 2013’te Taksim’de henüz 17 yaşında olan D.A. polisin attığı gaz bombası kartuşuyla başından ağır yaralanıp, kafatası kırıldığında İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, “Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Tam bir radikal mensuptur. Yaptığımız hiçbir eksik ve yanlış işlem yoktur” diyerek bu bakışı özetlemiştir. D.A.’nın çocukluğunu “örgüt üyeliği” bitirmiştir. Hakim muhafazakâr anlayışa göre, çocukların politizasyonu ve siyasal eylemliliği yetişkinler tarafından kandırılmak, manipüle ve istismar edilmek şeklindedir. Bu çocuklar bir çırpıda terörist, örgüt üyesi, anarşist, çapulcu diye etiketlenir.”
Hasan Erdoğan: “En çarpıcı örnek yaş büyütme”
Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nden Avukat Hasan Erdoğan da Türkiye’deki ceza sisteminin çocukları yargılarken çocuk olarak görmediğini belirtiyor:
“Aslında çocuk adalet sisteminin, Türk ceza sisteminin çocuklara bakışının en çarpıcı en net örneği bu yaş büyütme meselesi. Çünkü bizim sistemimiz çocukları ceza yargılamasında çocuk olarak görmüyor. Sadece tırnak içerisinde çocuk diyor. Yaşı küçük suçlu olarak görüyor. Ama bazen o yaş küçüklüğünü işte Erdal Eren’de olduğu gibi, daha sonra birkaç örneği daha oldu, tabii onlara idam cezası verilmedi ama cezaları ağırlaştırıldı, örneği çok bunun. Bu en çarpıcı, en tipik örneği aslında yaş büyütme meselesi. Yani orada aslında güdülen şey kısasa kısas dediğimiz cezalandırma.”
Avukat Hasan Erdoğan
“Amaçlanan şey çocuk adalet sistemindeki düzenlemelerde olduğu gibi çocuğun tekrar toplumla bütünleştirilmesi, toplumla barışması değil” diyen Erdoğan değerlendirmesine şöyle devam ediyor:
“Çocuğun cezalandırılması amaçlanıyor çoğu zaman ve bu yaş büyütme meselesi de bunun en tipik örneği. Aslında pek çok zaman TMK kapsamında yargılanan, kamuoyunca taş atan çocuklar olarak bilinen davalarda pek çok hak ihlali maalesef ceza yargılamalarında çocuklar aleyhine tamamen gerçekleşti. Yani çünkü o dönemin başbakanı 2007 yılında ‘kadın da olsa, çocuk da olsa biz gereğini yapacağız’ dedi ve 2008 yılında Terörle Mücadele Kanununda değişiklikler yapıldı. O çocuklar siyasal suçlara bakan mahkemelerde yani çocuk mahkemelerinde yargılanmaları gerekirken o mahkemelerde yargılandı.”
Yaş büyütmenin “yasal” kılıfı: Yeni yargı paketi
Uzmanların işaret ettiği devlet aklının bu cezalandırıcı pratiği, şimdilerde yeni bir yasa teklifiyle doğrudan kanun maddesi haline getirilmeye çalışılıyor. “Yeni nesil çeteler”in gündem olmasının ardından iktidar tarafından Meclis’e sunulan ve Adalet Komisyonu’nda görüşülmeye başlanan “Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, çocukların yetişkinler gibi yargılanmasının önünü tamamen açıyor.
18 maddeden oluşan teklife göre, mevcut yasaların tanıdığı yaş küçüklüğü indirim oranları değiştirilecek. Böylece ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren fiillerde verilecek ceza 12-15 yıldan 13-18 yıla çıkarılacak. Kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak 15-18 yaş grubundaki çocuklar hakkında yaş indirimi uygulanmayabilmesi de mümkün olacak ve çocukların doğrudan müebbet hapis cezası almasının önü açılacak. Teklifle birlikte “suça sürüklenen çocuk” ifadesi ise “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirilecek.
AKP, düzenlemeyle suçun önlenmesini amaçladığını belirtirken, hak savunucuları, muhalefet milletvekilleri ve STK’lar düzenlemenin “çocuğun üstün yararı” ilkesini tamamen ortadan kaldırdığını belirtiyor.
YENİ YARGI PAKETİ ÇOCUKLAR İÇİN NE GETİRİYOR?
Cezalarda Artış ve İndirimlerin İptali
Madde 2
15-18 yaş arası çocuklar için hapis cezalarının alt ve üst sınırları artırılıyor. Kasten öldürme ve ağır yaralama suçlarında, kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak yaş indirimi uygulanmayabilecek.
Sonuç: Çocukların ağır cezalara ve müebbet hapse çarptırılmasının önü doğrudan açılıyor.
Önce Kapalı Cezaevine
Madde 6-7
Çocuk hükümlülerin cezalarının infazına doğrudan “çocuk eğitimevlerinde” başlanması kuralı kaldırılarak, infaza öncelikle çocuk kapalı ceza infaz kurumlarında başlanması hükmü getiriliyor.
Sonuç: Belli süre ceza alan çocuklar istisnalar dışında doğrudan kapalı kurumlara kapatılacak.
Tekerrür Yaşı 15’e İndiriliyor
Madde 3
Mevcut kanunda suçu işlediği sırada 18 yaşını doldurmamış çocuklar için suçta tekerrür (suçun tekrarı) hükümleri uygulanmazken, bu yaş sınırı yeni paketle 15 yaşa düşürülüyor.
Sonuç: 15 yaşını dolduran çocuklar, yetişkinler gibi tekerrür hükümlerine ve mükerrir infaz rejimine tabi tutulacak.
İnfaz Hesaplaması Değişiyor
Madde 8
Koşullu salıverilme hesaplanırken 15 yaş altındaki çocukların cezaevinde geçirdiği 1 günün 2 gün sayılması kuralı; kasten öldürme, cinsel suçlar, uyuşturucu ve örgüt kurma suçlarında iptal ediliyor.
Sonuç: Ağır suç isnat edilen 15 yaş altı çocuklar, yetişkinlerle aynı infaz hesaplamasına maruz kalacak.
“Suça Sürüklenen” Yerine “Adli Süreçteki” Çocuk
Madde 16
Hukuki mevzuatta ve Çocuk Koruma Kanunu’nda yer alan “suça sürüklenen çocuk” (SSÇ) ibaresi tüm metinlerden çıkarılarak yerine “adli süreçteki çocuk” tanımlaması getiriliyor.
Gerekçe: İktidar bu değişikliği “soruşturma aşamasında önyargıyı ve doğrudan suç isnadını engellemek” olarak açıklıyor.
18 maddeden oluşan teklife göre, mevcut yasaların tanıdığı yaş küçüklüğü indirim oranları değiştirilecek. Böylece ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren fiillerde verilecek ceza 12-15 yıldan 13-18 yıla çıkarılacak. Kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak 15-18 yaş grubundaki çocuklar hakkında yaş indirimi uygulanmayabilmesi de mümkün olacak ve çocukların doğrudan müebbet hapis cezası almasının önü açılacak. Teklifle birlikte “suça sürüklenen çocuk” ifadesi ise “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirilecek.
AKP, düzenlemeyle suçun önlenmesini amaçladığını belirtirken, hak savunucuları, muhalefet milletvekilleri ve STK’lar düzenlemenin “çocuğun üstün yararı” ilkesini tamamen ortadan kaldırdığını belirtiyor.
18 Maddelik Yargı Paketine Yönelik
MUHALEFETİN İTİRAZLARI
Aliye Coşar (Antalya) & Gizem Özcan (Muğla)
“Çocukların suça sürüklenmesi sadece asayiş olayı olarak görülemez, sosyal devletin devreye girmesi ve eğitimden kopuşun önlenmesi gerekir. Cezaları artırmak tek başına yeterli olsaydı önceki düzenlemelerde bu sorun çözülmüş olmaz mıydı? Teklif sadece çocuğun ve ailesinin cezasını artırıyor.“
Beritan Güneş Altın (Mardin)
“Teklif bilimsel verilerden tamamen uzaktır ve sadece cezalarla suçun önüne geçilemez.“
Selcan Taşcı (Tekirdağ)
“Kademeli ceza artırımını desteklemekle birlikte; suç işlenmeden önce önleyici tedbirlerin alınması ve rehabilitasyonun mutlak suretle etkili bir ıslah mekanizmasına dönüştürülmesi gerekmektedir.“
İdris Şahin (Ankara)
“Düzenleme, mevcut çocuk adalet sistemini ileriye taşıyacak hiçbir adım içermemektedir.“
Sevda Karaca (Gaziantep)
“Bütün çocukların hakları için böyle bir cezalandırma mümkün değildir. Cezaevine tıkma pratiği bütün çocukların haklarını yok etmek anlamına gelir; acıları büyütür, mağduriyetleri artırır. Eğer bunu yaparsanız suç oranları düşmez, daha fazla artar. Sizi uyarıyoruz!“
“Çocuğu yaşı küçük suçlu olarak görüyor”
Avukat Hasan Erdoğan, yargı sisteminin çocuklara bakışını ve yasa tasarısındaki cezalandırma mantığını şöyle açıklıyor:
“Bizim sistemimiz çocukları ceza yargılamasında çocuk olarak görmüyor. Sadece tırnak içerisinde çocuk diyor. Yaşı küçük suçlu olarak görüyor. Burada aslında güdülen şey kısasa kısas dediğimiz, cezalandırma. Amaçlanan şey çocuğun tekrar toplumla bütünleştirilmesi, toplumla barışması değil. Evrensel hukuk normlarında ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde 18 yaşın altındaki her birey çocuktur ve devlete pozitif yükümlülükler yükler. Ama bu yaş büyütme ve çocuk yargılamalarıyla birlikte, özellikle çocuk tutukluluğuyla devlet bu yükümlülükleri ihlal ediyor.”
Erdoğan, çocukların suç örgütlerinin eline düşmesini engelleme gerekçesiyle sunulan yasa tasarısına da şu sözlerle itiraz ediyor:
“Bu iç kamuoyuna yönelik politik bir davranış. Cezaların arttırılması hiçbir zaman suçun önlenmesine fayda sağlamamıştır. Bundan 10 yıl kadar önce 36 sivil toplum örgütü ile ‘Çocuk cezaevleri kapatılsın’ girişimi başlatmıştık. O zaman Türkiye’de 3 tane çocuk cezaevi vardı, şu an 7 tane oldu. Yeni yasa tasarısında çocuklara ve anne babalara yönelik cezai yaptırımlar düzenlenmiş durumda. Neden o çetelere katılıyorlar? Annesinin, babasının durumu nedir? Bunların üstüne gitmek yerine yasanın gerekçesinin aksine… çünkü yasanın gerekçesinin taslak halinde öyle bir hüküm var, ilk maddede: Çocukları suç örgütlerinin eline düşmekten kurtarmak amacıyla hazırlıyoruz diyorlar. Ama düzenleme içerisinde öyle bir şey yok. Sadece çocukların yargılanmasının yetişkinlerle birebir aynı değil ama yetişkinlere yakın bir şekilde yapılmasını öngörüyorlar. Mesela çocuklar hüküm giydiğinde cezaevinden alıp eğitim evlerine veriyorlar. Şu anki taslakta diyor ki, eğitim evine verilebilmesi için cezaevi izleme kurulunun olumlu raporu olması lazım. Yani şimdi o zaman çocuğu sürekli cezaevlerinde tutacaksınız. Çünkü eğitim evine gittikleri zaman okula gidebiliyorlar. İşte hafta sonları ya da ayda bir kez iki kez izinleri var. Aileleriyle görüşebiliyorlar. Ama kapalı cezaevinde sadece bir kez açık görüş var, bir saat.”
“Hiçbir mesele gerçek anlamda tartışılmıyor”
Eren Keskin ise Ahmet Minguzi’nin öldürülmesi ile ilgili davada ve sonrasında bir tartışmanın yaratıldığını ve çocukların artık yetişkinler gibi yargılanması gerektiğinin belirtildiğini hatırlatıyor:
“Bu durumdan da en başta siyasi nedenle ile yargılanan çocuklar tabii ki en büyük etkilerini görecekler. Bu coğrafyada maalesef hiçbir mesele gerçek anlamda tartışılmıyor. İfade özgürlüğü önündeki büyük engeller nedeniyle birçok kurum ve kişi gerçek görüşlerini açıklamıyorlar. Ama şunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti altına imza attığı sözleşmelere çocuklar dahi söz konusu olsa uygun davranmıyor. Sözleşmeleri ihlal ediyor.”
Yeni teklif çocuklarla birlikte ailelere yönelik de kimi cezai sorumluluklar yüklüyor. Türk Ceza Kanunu’nun “Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali”ni düzenleyen 233. maddesinde yapılan değişiklikle, çocukların bakım, eğitim veya gözetim yükümlülüğünü ihmal eden ana ve babaya verilecek hapis cezaları artırılıyor. Ayrıca bu ihmal veya ihlaller neticesinde çocuğun kasten öldürme veya ağırlaşmış yaralama suçlarını işlemesi durumunda, şikayet aranmaksızın ebeveynlere verilecek cezaların yarısından iki katına kadar artırılması öngörülüyor.
Bu durum 2006’dan sonra Kürt illerinde gerçekleşen toplumsal olaylar üzerine Terörle Mücadele Kanunu’ndaki değişiklikleri hatırlatıyor. Bu değişikliklerle Kürt ebeveynlerin çocuklarını gösterilere gönderdikleri için cezalandırılabilmelerini de yasallaştırdı. 2011 yılında, siyasi taş atma eylemlerine katılan çocukların ebeveynlerinden ayrılarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “Sevgi Evleri” adı verilen yetiştirme yurtlarına kapatılacağı açıklamasıyla ebeveyn sorumluluğunun altı bir kez daha çizildi.
Maksudyan, çocukların bu iddialara rağmen cezalandırıldığını belirtiyor:
“Çocukların korunmasına odaklanan bu iddialara rağmen, siyasallaşmış Kürt çocukları aslında ağır şekilde cezalandırılıyordu. İnsan Hakları Derneği (İHD), Türk devletinin Kürt çocuklarına uyguladığı, işkence de dahil olmak üzere şiddeti ifşa etti. 2007-2008 yılları arasında 1500’den fazla çocuk, ağır ceza mahkemelerinde terörle ilgili suçlardan yargılanarak ortalama 25 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya kaldı (İnsan Hakları Derneği [İHD], 2008). 2008 yılında çocuklar, Abdullah Öcalan’a kötü muamele yapıldığı iddialarına karşı düzenlenen gösterilerde yine çok sayıda sokaktaydı. Bu gösteriler sırasında da yüzlerce çocuk tutuklandı.”
Söz konusu yasa tasarısı gündem gelmesinin ardından hak örgütleri ve sivil toplum kuruluşları çeşitli etkinliklerle ve açıklamalarla tasarıya tepki gösteriyor.
Hak savunucuları da tepkili
15 Temmuz’da 160 örgütün bir araya gelerek oluşturduğu Çocuklar İçin Adalet Ortak Çağrı Grubu, teklifin çocuk haklarına ilişkin bilimsel verileri, uluslararası yükümlülükleri ve saha deneyimlerini göz ardı ettiğini belirtti. TİHEK’in Tekirdağ Karatepe Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na ilişkin raporuna dikkat çekilerek, 288 kişilik kapasiteye sahip kurumda 432 çocuk tutulduğu kaydedildi.
16 Temmuz tarihinde de çocuk hakları savunucuları Meclis’in Dikmen Kapısı önünde bir araya gelerek “Bu bir çocuk koruma değil, vazgeçme yasasıdır” pankartı açıldı. Büşra Çelik, “Sorun çocuklar değil. Çocuklar cezalandırılmamalı, desteklenmeli” dedi.
“Mutlak butlan” kararı sonrası CHP İstanbul İl Başkanlığı koltuğuna oturan Gürsel Tekin, 7 ilçe başkanını “başka siyasi oluşumların hazırlığında yer almak” suçlamasıyla görevden aldı. Karar, Özgür Özel’in haftalık grup toplantısındaki mesajlarıyla aynı günde alındı.
Fotoğraf: Medyascope
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçilmiş genel başkanı Özgür Özel tarafından kurulacak yeni siyasi parti, Türkiye gündemine oturdu. Dün (21 Temmuz) Özgür Özel, TBMM’deki haftalık grup konuşmasını gerçekleştirerek yeni bir parti kuracaklarını duyurmuştu.
Konuşmanın ardından “mutlak butlan” kararıyla İstanbul il başkanlığı görevine getirilen Gürsel Tekin, akşam vakitlerinde İstanbul’un en kritik 7 ilçesindeki yönetimi feshettiğini açıkladı. Sosyal medya hesabı üzerinden açıklama yapan Gürsel Tekin, söz konusu görevden almaların gerekçesini kamuoyuna duyurdu. İlçe başkanlarının “parti kimliğiyle bağdaşmayan faaliyetler” yürüttüğünü savunan Tekin, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“Özellikle İstanbul örgütümüzde ilçe başkanı sıfatını taşıyan kişilerin, görevlerini sürdürürken başka bir siyasi oluşumun hazırlıkları içerisinde yer almaları, buna aracılık etmeleri veya parti kimliğiyle bağdaşmayacak faaliyetlerin parçası olmaları asla kabul edilemez. Cumhuriyet Halk Partisi hiç kimsenin kişisel siyasi hesabının aracı değildir.”
Tekin’in talimatıyla görevden alınan ve disipline sevk edilen ilçe başkanlıkları şunlar oldu:
Başakşehir İlçe Başkanı ve yönetimi
Büyükçekmece İlçe Başkanı ve yönetimi
Beylikdüzü İlçe Başkanı ve yönetimi
Kadıköy İlçe Başkanı ve yönetimi
Pendik İlçe Başkanı ve yönetimi
Silivri İlçe Başkanı ve yönetimi
Esenyurt İlçe Başkanı ve yönetimi
Kamuoyuna
Cumhuriyet Halk Partisi; tüzüğü, programı, örgüt disiplini ve siyasi ahlakı üzerine inşa edilmiş köklü bir Cumhuriyet kurumudur. Hiçbir görev ve hiçbir makam, bu kuralların üzerinde değildir.
Özellikle İstanbul örgütümüzde ilçe başkanı sıfatını taşıyan kişilerin,…
Gürsel Tekin, Özel’in “yeni parti” açıklamasına X’teki sosyal medya hesabından da cevap vermişti. Tekin, “Bazı ayrılıklar kayıp değildir. Bazen sadece yük hafifler. Bugün o günlerden biri…” diye yazmıştı.
Özgür Özel yeni partiyi duyurmuştu
CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, 21 Temmuz’da partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada CHP’ye veda ettiğini açıklayarak yeni bir parti kuracaklarını duyurdu. Özel, bu yeni partinin “açık ara farkla ana muhalefet partisi” olacağını belirtti.
Özel, kurultay sürecinden bahsederken CHP tarihinde ilk defa görevdeki genel başkanın seçim yoluyla değiştirildiğini aktardı. Ülkenin geleceği için “ateşten bir gömlek giydiklerini” söyleyen Özel, hedeflerinin ana muhalefette kalmak değil iktidara gelmek olduğunu vurguladı.
“Bizi bölemezler”
Özel, bu değişimin sadece isimlerle olmadığını söyleyerek “O gün sadece genel başkan değişmedi, partide ve ülkede yönetim anlayışı tamamen farklı oldu. Tıpış tıpış oy verecekler’ diyen bir yaklaşımdan, sokağı, örgütü ve üyelerin sesini dinleyen bir anlayışa geçildi” dedi. Özel, partinin karşı karşıya kaldığı süreç hakkında değerlendirmelerde bulunarak CHP’nin köklü bir siyasi geleneğe sahip olduğunu ifade etti ve “Partinin adı değişir, logosu değişir, gün gelir devran değişir, ayrı düşenler birleşir ama bizim birlikteliğimizi bölemezler” dedi.
Özgür Özel, birçok ismin istifa etmeseler de kendileriyle hareket edeceğini kaydederek “‘Ben yeni partide yokum. Özgür Özel ile arkadaşlarıyla birlikte birlikte değilim’ diye kulağınızla duymadığınız herkes emin olun ki bizimle birliktedir. Kimse şundan şüphe etmesin: Bu iktidar yürüyüşünde, bizler, sizler, biz, hepimiz ne Ekrem İmamoğlu’nu geride bırakırız ne Mansur Yavaş’ı” dedi.
Özgür Özel, salonda 74 il başkanının bulunduğunu açıkladı. Grup toplantısından hemen sonra İzmir Milletvekili Murat Bakan, CHP’den istifa ettiğini açıkladı. Sözcü TV’nin aktardığına göre, Özgür Özel haricinde salonda bulunan 84 milletvekilinin isimleri şu şekilde:
Mahmut Tanal, Yunus Emre, Hasan Öztürk, Umut Akdoğan, Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu, Aliye Coşar, Murat Bakan, Sezgin Tanrıkulu, Seyit Torun, Suat Özçağdaş, Gökçe Göçen, Yüksel Taşkın, Bülent Tezcan, Gizem Özcan, Ayça Taşkent, Uğur Bayraktutan, Süleyman Bülbül, Özgür Karabat, Talih Özcan, Elvan Işık Gezmiş, Deniz Yücel, Murat Çan, Şeref Arpacı, Sibel Suiçmez, Ümit Özlale, Asu Kaya, Burhanettin Bulut, Kayıhan Pala, Eylem Ertuğrul, İbrahim Arslan, Tahsin Ocaklı, Özgür Ceylan, Özgür Erdem İncesu, Gökan Zeybek, İsmail Atakan Ünver, Ayhan Barut, Hikmet Yalım Halıcı, Aylin Yaman, Veli Ağbaba, Ensar Aytekin, Ulaş Karasu, Melih Meriç, Seda Kaya Ösen, Aliye Timisi Ersever, Süreyya Öneş Derici, Mustafa Erdem, Orhan Sümer, İsmet Güneşhan, Cavit Arı, Ali Gökçek, Bekir Başevirgen, Fahri Özkan, Talat Dinçer, Mehmet Tahtasız, Servet Mullaoğlu, Namık Tan, Ali Mahir Başarır, Gökhan Günaydın, Murat Emir, Mühip Kanko, Serkan Sarı, İzzet Akbulut, Yaşar Tüzün, Deniz Yavuzyılmaz, Turan Taşkın Özer, Tekin Bingöl, Aşkın Genç, Harun Özgür yıldızlı, Metin İlhan, Aykut Kaya, Ednan Arslan, Evrim Karakoz, Salih Uzun, Cemal Enginyurt, Gamze Taşcıer, Evrim Rızvanoğlu, Mustafa Sarıgül, Zeynel Emre, Nail Çiler, Nurhayat Altaca Kayışoğlu, Türkan Elçi, Barış Karadeniz, Reşat Karagöz, Cumhur Uzun
Yeni partinin kuruluşu için başvurunun bir hafta içinde yapılacağı iddia ediliyor. Bir partinin seçimlere katılması için en az 41 ilde organize olması ve kurultayı yapması gerekli. Yeni partide, Kılıçdaroğlu yönetiminin görevden aldığı il başkanları ile il yönetimlerinin de aktif rol oynayacağı tahmin ediliyor.
4-5 Kasım 2023 tarihlerinde yapılan CHP’nin 38’inci Olağan Kurultay’ında delegelerin Özgür Özel lehine oy kullanmaları için “para aldıkları” iddiaları üzerine eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş ve bazı delegeler kurultayın iptali istemiyle dava açmıştı.
Bu iddialara ilişkin Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36’ncı Hukuk Dairesi, 21 Mayıs 2026 tarihinde verdiği kararla CHP’deki Özgür Özel yönetiminin olağan kurultayını iptal etti ve sonraki süreçte yapılan 21’inci Olağanüstü Kurultay hakkında “mutlak butlan” (kesin hükümsüzlük) kararı verdi. Bu şekilde eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığa geri döndü.
Dosya Haber · Kronoloji
CHP’de “Mutlak Butlan” Krizi: 2023’ten Bugüne Neler Yaşandı?
Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlıktan ayrılışından bugüne, partiyi bölen mahkeme kararına ve “Yeni Parti” sürecine uzanan kronoloji
2023–2025: Krizin Zemini
5 Kasım 2023
14 Mayıs seçimlerinin ardından CHP’de başlayan “değişim” tartışmasının sonunda, 38. Olağan Kurultay’ın ikinci tur oylamasında Kemal Kılıçdaroğlu 636 oy, değişim hareketinin lideri Özgür Özel ise 812 oy aldı. Özel, partinin yeni genel başkanı seçildi.
31 Mart 2024
Özgür Özel yönetimindeki CHP, 2024 yerel seçimlerini kazanarak 47 yıl sonra ilk kez birinci parti oldu.
30 Ekim 2024
AKP hükûmetinin Kürt illerindeki belediyelere uyguladığı kayyım politikası, “Kent Uzlaşısı” soruşturmaları adı altında CHP’li belediyelere genişletildi. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer “PKK/KCK üyeliği” suçlamasıyla tutuklandı, ardından 30’dan fazla CHP’li belediye başkanı gözaltına alınıp tutuklandı.
10 Şubat 2025
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş’ın suç duyurusu üzerine CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na ilişkin soruşturma başlattı.
21 Şubat 2025
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, CHP’nin cumhurbaşkanı adayını belirleyecek ön seçim için adaylık başvurusunu yaptı.
19 Mart 2025
Ekrem İmamoğlu ve çok sayıda İstanbul Büyükşehir Belediyesi yöneticisi gözaltına alındı.
2 Eylül 2025
İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, 8 Ekim 2023’teki CHP İstanbul 38. Olağan İl Kongresi’ni iptal etti. İl Başkanı Özgür Çelik ve il yönetimi görevden alınarak yerine Gürsel Tekin başkanlığında geçici bir kurul atandı.
8 Eylül 2025
Gürsel Tekin, yüzlerce çevik kuvvet polisi eşliğinde CHP İl Başkanlığı binasına girdi.
24 Eylül 2025
CHP, görevden alınan İstanbul İl Başkanlığı yönetiminin ardından olağanüstü kongreye gitti. Özgür Çelik, 583 delegeden 414’ünün oy kullandığı kongrede 389 geçerli oyla yeniden il başkanlığına seçildi.
24 Ekim 2025
Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi, 38. Olağan Kurultay’ın iptali istemiyle açılan davayı “aktif husumet yokluğu” ve “davanın konusuz kalması” gerekçeleriyle reddetti.
10 Kasım 2025
CHP’den ihraç edilen Lütfü Savaş ve bazı eski kurultay delegeleri, 38. Olağan Kurultay’ın iptali davasında verilen ret kararına itiraz etti.
11 Şubat 2026
Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla, toplumsal muhalefeti etkisizleştirmeye yönelik kararlarıyla bilinen Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atandı.
21–30 Mayıs 2026: Mutlak Butlan Kararı ve Sonrası
21 Mayıs 2026
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı ile bu tarihten sonraki tüm kurultaylar ve alınan kararlar için “mutlak butlan” gerekçesiyle iptal kararı verdi. Özgür Özel kararı tanımayacaklarını açıklayarak destekçilerini CHP Genel Merkezi’ne çağırdı.
22 Mayıs 2026
CHP, “mutlak butlan” kararının ardından Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) başvurdu, YSK itirazı aynı gün reddetti.
23 Mayıs 2026
CHP TBMM grubu kapalı grup toplantısı yaptı. Özgür Özel, toplantıya katılan 96 milletvekilinden 95’inin oyuyla Grup Başkanı seçildi. Katılamayan 42 milletvekilinden 15’inin Özel’e destek verdiği belirtildi.
24 Mayıs 2026
CHP Genel Merkezi polis müdahalesiyle boşaltıldı, yüzlerce çevik kuvvet eşliğinde kapı kırılırken nöbetteki partililere biber gazı ve plastik mermiyle müdahale edildi. Genel merkezden ayrılan Özgür Özel, binlerce yurttaşla TBMM’ye yürüdü ve Meclis’i partisinin geçici genel merkezi ilan etti.
25 Mayıs 2026
CHP Genel Merkezi’ne yönelik saldırılar diğer muhalefet partilerinin tepkisine neden oldu. DEM Parti, TİP, EMEP, SOL Parti ve birçok kurum, Özgür Özel’i TBMM’de ziyaret etti.
26 Mayıs 2026
Özgür Özel’in İzmir’de düzenleyeceği mitinge polis müdahale etti, çok sayıda gözaltının yaşandığı mitingde yurttaşlara TOMA’larla müdahale edildi. Engellemelere rağmen miting yoğun katılımla gerçekleşti.
Aynı gün, eski TBMM Başkanı Bülent Arınç da CHP’nin 38. ve 21. Olağanüstü Kurultayları hakkındaki “tedbirli mutlak butlan” kararını doğru bulmadığını açıkladı.
28 Mayıs 2026
Yeniden Refah Partisi, Saadet Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi, Zafer Partisi ve Milli Yol Partisi, TBMM’deki CHP’ye bayram ziyaretinde bulundu.
30 Mayıs 2026
Özgür Özel’in bayramlaşma çağrısı yaptığı Ankara Güvenpark’ta yurttaşlar sabahtan itibaren toplandı. Mahkeme kararıyla genel başkanlığa atanan Kemal Kılıçdaroğlu ise polis zoruyla boşaltılan genel merkeze çağrı yaptı.
Haziran 2026: İki Ayrı Kurultay Hattı
1 Haziran 2026
Özgür Özel’i destekleyen delegeler, Kılıçdaroğlu yönetimine karşı olağanüstü kurultay çağrısı için noter onaylı imza toplama sürecini başlattı. Delege sayısının salt çoğunluğunu ifade eden 600 imzanın 15 gün içinde toplanması hedeflendi.
9 Haziran 2026
Özgür Özel, CHP grup toplantısında konuştu ve kurultay için 26 Temmuz 2026 tarihini işaret etti. Toplantı, geçen yıl vefat eden Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek’in ölüm yıl dönümüne denk geldi.
Haziran sonu 2026
Kılıçdaroğlu yönetimindeki MYK, Özel cephesinden toplanan yaklaşık 820 imzayı değerlendirmeye aldığını, ancak olağan kurultay sürecinin eylül ayının ilk haftasında başlatılacağını duyurdu. Süreci yürütmek üzere Orhan Sarıbal, Yıldırım Kaya, Adnan Demirci, Nevaf Bilek, Hasan Efe Uyar ve Deniz Demir’den oluşan altı kişilik bir komisyon kuruldu. Parti sözcüsü Müslim Sarı, bu dönemde CHP’den 28 belediye başkanının istifa ettiğini açıkladı.
Aynı süreçte, yeni CHP yönetimi tarafından toplam 53 il başkanı görevden alındı.
Temmuz 2026: Yargıtay Süreci ve “Yeni Parti”
17 Temmuz 2026
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin “mutlak butlan” kararına ilişkin temyiz başvurusu, karardan 56 gün sonra Yargıtay’a ulaştı.
20 Temmuz 2026
Yargıtay’ın, aynı gün başlayan adli tatil öncesinde dosyayı görüşmemesiyle “mutlak butlan” ve “olağanüstü kurultay imzaları” davaları eylül ayına kaldı. Bu gelişmeyle birlikte Özgür Özel ve kendisini destekleyen milletvekillerinin yeni bir parti kurma çalışmaları netlik kazandı.
21 Temmuz 2026
Özgür Özel, CHP Grup Başkanı sıfatıyla son kez haftalık grup toplantısında konuştu. Konuşmasında “vakti gelmiş bir vedanın hüznü”nden söz eden Özel, yeni parti sürecinin önündeki takvimi de paylaştı: Aynı gün seçilmiş CHP il başkanlarıyla bir araya geldi.Özel’in konuşmasının ardından kayyım Gürsel Tekin, 7 ilçe başkanı ve yönetimini görevden aldığını açıkladı.
DEM Parti İmralı Heyeti’nin yaptığı açıklamaya göre Öcalan yapılan görüşmede, “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor” dedi.
Foto: DEM Parti
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti Üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Özgür Faik Erol’un 20 Temmuz tarihinde Abdullah Öcalan ile İmralı Adası’nda 5 saat süren görüşmenin ardından açıklama yaptı. Yapılan açıklamada Öcalan’ın “Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir” dediği aktarıldı.
Heyet, Abdullah Öcalan ile en son 24 Mayıs’ta görüşmüştü. Bu görüşmede de “çerçeve yasa”ya dair tartışmalar yürütülmüştü.
Öcalan 27 Şubat 2025’te PKK’ye silah bırakma çağrısında bulunmuştu.
Öcalan’ın yeni mesajında “Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir” denildi.
“Adım atma kararlılığımız sürüyor”
DEM Parti İmralı Heyeti’nin yaptığı açıklamaya göre Öcalan ile “bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konuları” detaylı bir şekilde ele alındı.
Bu açıklamaya göre Öcalan, şu değerlendirmeyi yaptı:
“27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türkü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürdü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır.
Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır.
Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir.
Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.”
İmralı heyeti AKP ve MHP ile görüştü
Buldan, Sancar ve Erol’dan oluşan İmralı heyeti, 15 Temmuz’da AKP Genel Başkanvekili Efkan Ala ve AKP Grup Başkanı Abdullah Güler ile Meclis’te görüşmüştü.
DEM Parti kaynaklarının verdiği bilgiye göre, AKP ile çerçeve yasanın Meclis tatile girmeden yasalaştırılması konusunda görüş birliği oluştu.
Görüşmede AKP heyeti, İmralı heyetine somut bir teklif metni sunmadı; ancak genel çerçeve konusunda görüş alışverişinde bulunuldu.
İmralı heyetinin ilettiği talepler arasında çerçeve yasanın kapsayıcı olması, örgüt yöneticilerinin kapsam dışında bırakılmaması ve “suça karışan-karışmayan” ayrımı yapılmaması, Abdullah Öcalan’ın statüsü ile cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ve silahsızlanma sürecinin yürütülmesi için gerekli mekanizmaların oluşturulması yer aldı.
Heyet, 16 Temmuz’da da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi Meclis’teki makamında ziyaret etti. Bahçeli de sürecin arkasında olduğunu bir kez daha vurguladı.
Kurtulmuş siyasi partileri ziyaret ediyor
Bu arada İmralı Adası’nda gerçekleşen görüşmenin ardından Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş da siyasi partilere bir ziyaret takvimi açıkladı.
Kurtulmuş’un Meclis’te gerçekleştirdiği ziyaretlerin ilk turu MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile oldu. Görüşme saat 12.30’da Bahçeli’nin Meclis’teki makamında gerçekleşti.
Devlet Bahçeli, Meclis’te Numar Kurtulmuş’u kabul etti
Kurtulmuş, bugün ayrıca DEM Parti Meclis Grubu ile istişarelerde bulunacak. Görüşmeye DEM Parti’nin genel başkanları ile grup başkan vekilleri katılacak. Meclis Başkanı yine bugün Yeni Yol Partisi ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu kabul edecek.
Kurtulmuş’un yarın da AKP grubunu ziyaret etmesi bekleniyor.