Hayvan hakkı savunucuları meclisten seslendi

Hayvan hakkı savunucuları, DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca aracılığıyla düzenledikleri basın toplantısında taleplerini kamuoyuna duyurdu: “Hayvana şiddete caydırıcı cezalar getirilmeli.”


Yaşam İçin Yasa İnsiyatifi, BurHak, Bipativer Derneği, Patikara Derneği, Yaşamdan Yana Veteriner Hekimler Platformu, Yaşamdan Yana Avukatlar ve Psikologlar, ODTÜ Mezunları Derneği temsilcilerinden ve basın emekçilerinden oluşan bir heyet, hayvan katliam yasasına karşı çözüm önerilerini mecliste kamuoyu ile paylaştı.

Perihan Koca toplantının başında şunları söyledi:

“Temmuz 2024’te AKP ve MHP oylarıyla bu meclisten geçirilen yasanın ardından ülkemiz ne yazık ki kan kokmaya başladı. O gün bu meclisten geçen ölüm fermanının ardından, ardışık olarak bakanlıklarca, valiliklerce, kaymakamlıklarca ve ne yazık ki belediyelerce hayata bir kırım pratiği olarak geçirilmeye başladı. Sokaklarda hayvanlar katledilmeye devam ediyor, ölüm ve katliam gerçekliği ülkemizde gündelik yaşamın bir parçası haline getirilmeye çalışılıyor. Bizler enseyi karartmıyoruz, bu karanlığa karşı umut olmaya çalışıyoruz. Yaşamı ilmek ilmek birlikte örmeye örgütlemeye çalışıyoruz. Bugün çözümün öldürmekten geçmediğini hep birlikte haykırmak için bu kürsüdeyiz.”

Hayvan hakkı savunucuları mecliste


“Bilim uygulanmadan başarısız ilan edilemez”

Yaşamdan Yana Veteriner Hekimler adına söz alan Ceren Başyiğit, “doğal yaşam alanı” adıyla önerilen büyük toplama merkezlerinin bilimsel açıdan çözüm olmadığını vurgulayan Başyiğit, şu ifadeleri kullandı:

“Çünkü doğal yaşam; binlerce köpeğin tel örgüler içerisinde bir arada tutulduğu alanlar değildir. Bugün başarısız olduğu söylenen şey, ‘kısırlaştır, aşılat, yerinde yaşat’ modeli değildir. Başarısız olan; bu modelin yıllar boyunca yeterli bütçe, koordinasyon ve denetimle hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanmamış olmasıdır. Yasa değişikliği görüşmeleri sırasında 20 yılda yapıldığı söylenen kısırlaştırma sayısına, etkin bir süreç yürütülmüş olsa 2.5 yılda ulaşılabilirdi. Bilim uygulanmadan başarısız ilan edilemez.”

Yaşamdan Yana Avukatlar adına Sinan Ayaz, 5199 sayılı Kanun ve ilgili mevzuatın, idareye hayvanları koruma, tedavi etme ve uygun koşullarda barındırma yükümlülüğü yüklediğini, ancak kamuoyuna ve sosyal medyaya yansıyan görüntülere göre, Türkiye’nin birçok yerindeki belediye bakımevlerinde hayvanların bilinçli bir şekilde açlık, susuzluk, hastalık sonucu ölüme terk edildiğini, hatta vahşi yöntemlerle öldürüldüğünü ve kanun hükümlerine göre bunun açıkça bir suç olduğunu vurguladı.

“Medya dili şiddetin doğrudan parçası”

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu basın emekçilerinden Gökhan Mezarcı, demokrasilerde dördüncü kuvvet olması gereken medyanın, ne yazık ki denetleyen bir güç olmaktan çıkıp yaşam düşmanı politikaların, katliam propagandasının aparatı haline geldiğini belirtti.

Ankara Altındağ’da yaşamını yitiren küçük Fatma El Muhammed’in hikâyesinin, bu düzenin en acı örneklerinden biri olduğunu vurgulayarak sözlerine şöyle devam etti:

“Çocuğun ölümünde önce köpek saldırısı ihtimali öne sürülerek yalan haberler servis edilmiştir. Oysa Milletvekili Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun Meclis gündemine taşıdığı gerçekler, cinsel istismar ve cinayet iddialarını ortaya koymuştur. Bir çocuk öldürülmüş, ama gerçek fail gizlenerek suçlu yine hayvanlar ilan edilmiştir. Bugün hayvanları “tehdit”, “terör” ve “başıboş köpek” gibi başlıklarla düşmanlaştıran medya dili yalnızca etik dışı değil, aynı zamanda yaşam hakkına yönelen sistematik şiddetin de doğrudan bir parçasıdır ve failidir!”

Heyet adına ortak basın açıklamasını okuyan hayvan hakları aktivisti Nihal Memiş Dizdar, muhalif belediyelerin bu katliama gözlerini kapamasını ve katliama ortak olmasını eleştirdi.

Dizdar, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin, silahlanma çağrısı yapan, bot hesaplarla* nefret yayan GÜSODER temsilcilerini ağırladığını, hemen ertesi gün “Yılbaşına kadar bütün köpekleri toplayacağız” açıklaması yaptığını hatırlatarak “Görevi ülkenin iç güvenliğini korumak olan İç İşleri Bakanlığı’nda, köpekleri öldürmek için halka silahlanma çağrısı yapan ve bot hesaplarla hayvanlara karşı nefret örgütleyen, meşruiyeti meçhul bir dernekle basına verilen pozlar, tarihe kara bir leke olarak geçmiştir. Bu karanlık derneğin taleplerinin halkta hiçbir karşılığı olmadığı açıktır, hiçbir meslek örgütü, hiçbir sivil toplum kuruluşu tarafından desteklenmemekte, taleplerinin hiçbiri bilimsel, etik, vicdani gerekçeyle örtüşmemektedir. Tüm bunlara rağmen talepleri dinleniyorken barışçıl yaşam hakkı savunucuları olarak bizim bilimsel, etik ve vicdani çözüm dosyamız neden dinlenmiyor, o kapılar neden bizlere açılmıyor?” dedi.

Ayrıca, Bipativer Derneği’nin Türkiye’de Sokakta Yaşayan Hayvanların Sorunlarına İlişkin Çözüm Dosyası Özeti ve ODTÜ Mezunları Derneği Hayvan Hakları Çalıştayı Sonuç Bildirgesi TBMM’ye sunuldu.

Hayvan hakkı savunucularının meclise ilettiği talepler ise şu şekilde:

1- Kamuoyunda “Katliam Yasası” olarak bilinen yasa derhal geri çekilmeli, hayvanların yaşam ve özgürlük haklarını güvenceye alan bilimsel, etik ve vicdani temelde yeniden düzenlenmeli, 5199 sayılı kanunun 6. maddesindeki “kısırlaştır, aşılat, yerinde yaşat” ilkesi korunmalı. Meclis Hayvan Hakları Komisyonu yeniden toplanmalı ve demokratik temsil gözetilerek oluşturulan yeni yasayla, hayvanların yaşam ve özgürlük hakları anayasal güvence altına alınmalıdır.

2- Toplamalar ve hapsetmeler derhal durdurulmalı. Barınak denen esaret ve ölüm kampları, hayvan hastanesi ve rehabilitasyon merkezine dönüştürülmelidir. Mevcut barınaklar tedavi merkezine dönüşene kadar, barınaklardaki her bölümün net şekilde sürekli gözlenebildiği kamera sistemine geçilmeli. İcapçı veteriner hekim uygulaması tamamen kalkmalı, her il ve ilçede 7/24 çalışan veteriner hekim ve teknik personel sayısı artırılmalıdır.

3- Kırsaldan başlayıp merkezleri kapsayacak şekilde, etkin kısırlaştırma programları hayata geçirilmelidir. Tüm şehirlerin ilçe ve beldelerinde küçük çaplı, uygun maliyetli, sürdürülebilir Kısırlaştırma ve İlk Yardım Üniteleri kurulmalıdır.

4- “Pet” olarak kategorize edilerek bir ürün gibi alınıp satılabilen tüm hayvanların, üretim ve satışı yasaklanmalı, düzenli denetimler ve raporlamalar kamuoyuyla paylaşılmalı, yasağa aykırı hareket ederek suç işleyenlere caydırıcı cezalar uygulanmalıdır.

5- Hayvana şiddete, yatarı olan caydırıcı cezalar getirilmeli ve hayvana şiddeti kurumsal hale getiren yerel yönetimler de bu kapsama alınmalıdır.

6- Sahiplendirme süreçleri devlet teşvikleriyle desteklenmeli, zorlaştırıcı tüm bürokratik engeller ortadan kaldırılmalıdır.

7- Okul öncesinden başlamak üzere tüm eğitim müfredatlarına hayvanların yaşam ve özgürlük haklarıyla ilgili eklemeler yapılmalı; hayvan fobisinin ve hayvanlara kötü muamelenin engellenmesi için çalışmalar yapılmalıdır.

8- Hayvanlarla birlikte yaşamamızı kolaylaştıracak bilgilendirici kamu spotları yayınlanmalıdır.

9- Toplumun huzurunu ve barışını bozacak şekilde hayvanları hedef haline getiren, hayvanlara ve hayvan hakkı savunucularına yönelik şiddeti körükleyen yazılı ve sözlü medya şirketlerine ve sorumlularına caydırıcı idari para cezaları getirilmeli, toplumu kin ve düşmanlığa sevk eden Güvenli Sokaklar Derneği ve benzeri tüm oluşumlar kapatılmalı, yöneticileri yargılanmalıdır.

5 yılın ardından Deniz Poyraz cinayeti

Deniz Poyraz davası, Türkiye’nin aydınlatılmamış siyasi cinayetler pratiğinin bir sembolü olarak duruyor. Ailenin ve Kürt siyasetinin adalet talebinin merkezinde ise başından beri dile getirilen o somut gerçeklik yer alıyor: Yalnızca tetiği çeken failin değil, katliamın arkasındaki azmettiricilerin ve karanlık ilişkiler ağının da yargı önüne çıkarılması.

Deniz Poyraz cinayetinden sonra kadınların yaptığı eylemden bir kare

Türkiye siyasi tarihine bir başka “aydınlatılmayan karanlık sayfa” olarak geçen Deniz Poyraz cinayetinin üzerinden tam 5 yıl geçti. 17 Haziran 2021’de, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Örgütü binasına gündüz saatlerinde elinde silahla giren Onur Gencer adlı saldırgan, parti çalışanı Deniz Poyraz’ı katletmişti. Sadece İzmir’i değil, tüm Türkiye’yi sarsan bu siyasi cinayet, gerilimli duruşmaları, araştırılmayan SADAT ve Suriye bağlantıları, mahkeme salonunda mağdurlara sıkılan biber gazları ve avukatların “dosya karartılıyor” itirazları eşliğinde tarihteki yerini aldı.

Deniz Poyraz’ın katledildiği o günden yargılamanın bittiği ana kadar neler yaşandı? Faile ne ceza verildi ve asıl önemlisi cinayetin arkasındaki perde aralanabildi mi?

Şair Eşref Bulvarı’nda katliam

Tarihler 17 Haziran 2021, saat 11.05’i gösterdiğinde, İzmir’in en işlek noktalarından Konak’taki Şair Eşref Bulvarı’nda bulunan HDP İzmir İl Başkanlığı binası planlı bir siyasi cinayete sahne oldu. Emniyet güçlerinin binanın hemen önünde sürekli nöbet tuttuğu ve çadırlı bir eylemin devam ettiği bir ortamda, Onur Gencer Gaziemir Emniyet Müdürlüğü’nden aldığı belgeyle temin ettiği Ruger marka tabancasıyla elini kolunu sallayarak içeri girdi.

İçeride tesadüf eseri o an yalnızca annesinin yerine partide nöbetçi olarak bulunan Deniz Poyraz vardı. Gencer, silahındaki mermileri Deniz Poyraz’ın üzerine boşaltarak yaşam hakkını elinden aldı. Cinayetin ardından binanın içinde fotoğraflar çeken ve yine hiçbir engele takılmadan aşağı inen katil, kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alındı. Failin yakalandığı an polislerin kendisine “İsmin ne abicim?” şeklindeki toleranslı yaklaşımı, davanın ilerleyen aşamalarındaki “cezasızlık” ve “korunma” iddialarının ilk sinyaliydi.

Failin profili

Olayın ardından en çok tartışılan konu, 27 yaşındaki Onur Gencer’in profili ve devlet/paramiliter yapılarla olası bağlantılarıydı. Sosyal medya hesapları incelendiğinde, Gencer’in Suriye’de, Halep ve Münbiç, elinde uzun namlulu silahlarla ve Bozkurt işaretiyle “Görev dönüşü” notuyla paylaştığı fotoğraflar ortaya çıktı.

Onur Gencer

İnsan hakları savunucuları ve vekiller, Gencer’in Suriye’de yaklaşık 45 gün geçirdiğini ve paramiliter bir yapı olan SADAT tarafından eğitildiğini iddia ederek konuyu Meclis’e taşıdı. İddiaların büyümesi üzerine SADAT resmi bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve dosya savcılığı da bu açıklamayı baz alarak iddiaları soruşturmaya gerek duymadı. SADAT’ın o dönemki açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

“Şirketimizin İzmir HDP il binasına yapılan saldırının faili Onur Gencer isimli teröristle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur… Şirketimiz tarafından Suriye’de veya başka bir yerde herhangi bir kimseye eğitim verilmemiştir, verilmemektedir.”

Dava dosyasına giren HTS kayıtlarında Gencer’in olay öncesi ve sonrasında aradığı isimler, cihatçı gruplarla olası ilişkileri ve aşırı sağcı bağlantıları hiçbir zaman derinlemesine araştırılmadı; dosya sadece Gencer’in “bireysel eylemi” olarak çerçevelendi.

Adliye koridorlarında gerilim

Soruşturmanın sadece 2,5 ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak iddianameye dönüştürülmesi, avukatların “dosya apar topar kapatılmak isteniyor” tepkisine neden oldu. İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan yargılama süreci, Cumhuriyet tarihinin adil yargılanma hakkı açısından en sorunlu davalarından birine dönüştü.

Duruşmalar süresince, sanık Onur Gencer’e mahkeme heyeti tarafından “tolerans” alanı açıldı. Failin mağdur aileye ve avukatlara yönelik kışkırtıcı ve rahat tavırları engellenmezken, adil yargılanma ve delillerin toplanmasını talep eden hukukçular sürekli baskılandı. Güvenlik gerekçesiyle duruşmaların Aliağa’daki Şakran Cezaevi Yerleşkesi’ne taşınmasının ardından kriz daha da büyüdü. Yetki belgeli avukatların içeri alınmaması, jandarmanın x-ray dayatması ve nihayetinde mahkeme salonunun içinde avukatlara ve izleyicilere biber gazı sıkılması davanın utanç tablolarından biri olarak kayıtlara geçti.

Katil yerine aileye soruşturma

Dava sürecinde Poyraz ailesinin avukatlarından Türkan Aslan Ağaç liderliğindeki hukukçular, bu olayın adli bir vaka olmadığını vurguladı.

Ancak yargı mekanizmasının okları mağdur aileye çevrildi. Deniz Poyraz’ın babası Abdüllillah Poyraz, kızının katledilmesinin ardından verdiği bir röportajdaki sözleri cımbızlanarak “örgüt propagandası” suçlamasıyla yargılandı. Kamuoyu tepkisi sonrası beraat etti. Sadece baba değil, anne Fehime Poyraz da adliye önlerindeki isyanı ve protestoları nedeniyle defalarca emniyet ve savcılık baskısına, çeşitli soruşturmalara maruz kaldı.

Karar: ağırlaştırılmış müebbet ve 9 yıl

Mahkeme heyeti, Gencer’i “tasarlayarak kasten öldürme” suçundan indirimsiz ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Ayrıca “mala zarar verme” suçundan 4 yıl, “konut dokunulmazlığını ihlal” suçundan 2 yıl ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefetten 3 yıl olmak üzere toplam 9 yıl ek hapis cezası verildi. Şubat 2023’te açıklanan gerekçeli kararda mahkeme heyeti, sanığın pişmanlığa yönelik somut bir söz veya davranışının bulunmadığını, kişiliği ve suç işleme eğilimi nedeniyle “yeniden suç işlemekten çekineceği yönünde olumlu bir kanaatin oluşmadığını” kaydetti.

Karar duruşması sonrasında konuşan anne Fehime Poyraz, kararı eleştirerek “Neden katili savunuyorsunuz? Bir yerlerden silah eğitim aldı. Kızımın kanı oraya döküldü. Adaletin eşit olması lazım, hepimiz beraber yaşıyoruz” dedi.

TBB Başkanı Sağkan, kararın ardından bianet’e yaptığı değerlendirmede, sanığın fiili gerçekleştirdiğinin zaten herkesçe bilindiğini, ancak müşteki vekillerinin davaya katkı sunmasının hukuksuz bir kararla engellenmesiyle olayın arkasındaki azmettiricilerin araştırılmasına yönelik taleplerin etkin şekilde sunulamadığını belirtti. Sağkan’a göre bu nedenle “adil bir yargılamadan ve her türlü tartışmadan uzak şekilde maddi gerçeğe ulaşıldığı konusunda kamu vicdanının tatmin olduğundan bahsedilemez.” Sağkan, usul hatalarının davayı istinaftan veya Yargıtay’dan döndürebileceğini, bu olmasa bile dosyanın Anayasa Mahkemesi’nden ya da nihayetinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) hak ihlali kararıyla geri döneceğini öngördü.

İstinaf ve yargıtay: Hızlı onama

Dava avukatlarının itirazıyla dosya 13 Mart 2023’te İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi’ne taşındı. Daire, kararı önce “kâtibin imzasının bulunmaması” ve “kararın taraflara tebliğ edilmemesi” gibi usul gerekçeleriyle bozdu. Yerel mahkeme düzeltmeleri yaparak dosyayı 31 Ağustos’ta yeniden istinafa gönderdi. İstinaf mahkemesi 11 Ekim 2023’te, sadece kırk günlük bir incelemenin ardından, “mahkûmiyet kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı, delillerde ve işlemlerde herhangi bir eksiklik olmadığı” gerekçesiyle itirazları esastan reddederek kararı onadı.

Avukat Türkan Aslan Ağaç, istinafın bu hızlı kararına dikkat çekerek “Dosyayı bir an önce sadece tetikçi Onur Gencer’e verilen ceza ile kapatmaya çalışıyorlar” değerlendirmesini yaptı; soruşturma ve kovuşturma boyunca cinayetin arkasındaki isimlerin ortaya çıkarılması için yapılan çabaların sonuçsuz kaldığını belirtti. Sanık tarafı da kararı temyiz etti: Gencer’in avukatı Ahmet Can Gürlek, müvekkilinin “haksız tahrik” altında hareket ettiğini, Suriye, Diyarbakır ve Batman’daki görevleri sırasında saldırılara maruz kaldığını ve akıl sağlığının yargılama sürecinde yeterince incelenmediğini öne sürerek cezanın hafifletilmesini istedi.

Dosya bu haliyle Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin önüne geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, aile avukatlarının “delillerin toplanmadığı, etkili bir soruşturma ve kovuşturma yürütülmediği” yönündeki başvurularının reddedilmesini istedi. Cinayetin beşinci yıldönümüne kadar ulaşılan bilgilere göre dosya, kesinleşmiş bir Yargıtay kararı beklemeden bu aşamada bekliyor. TBB Başkanı Sağkan’ın 2022’de işaret ettiği Anayasa Mahkemesi ve AİHM yolu, dolayısıyla hâlâ açık bir ihtimal olarak duruyor.

Katil ceza aldı, soru işaretleri sürüyor

Beş yıllık sürecin sonunda ortaya çıkan tablo şu: Onur Gencer, doğrudan işlediği fiil nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet ve 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu karar istinaf tarafından onandı ve şu an Yargıtay önünde. Ancak dava avukatlarının ısrarla gündeme getirdiği SADAT bağlantısı, Suriye’deki ilişkiler ve saldırıyı “azmettiren” olup olmadığı sorusu, mahkeme kayıtlarına göre etkin bir şekilde araştırılmadı. DEM Parti’nin dosya üzerine yayımladığı değerlendirmede de bu durum, “siyasi saikle işlenmiş cinayetlerin ardındaki gerçekliğin yargı eliyle hasır altı edilmesi” olarak nitelendiriliyor.

Anne Fehime Poyraz, kızının öldürülmesinin ikinci yılında “Sorumluların hesap vermesi için mücadelemizi sürdüreceğiz” derken, sonrasında “Katile yardım edenlerin de cezalandırılmasını istiyorum” demişti.

Beş yıl sonra dosya, hukuki olarak hâlâ kapanmamış, kamuoyu vicdanında ise Deniz Poyraz cinayeti, aydınlatılmamış bir siyasi cinayet olarak anılmaya devam ediyor.

Kronoloji: Deniz Poyraz Cinayeti ve 5 Yıllık Adalet Arayışı

17 Haziran 2021’de İzmir HDP İl Binası’nda Deniz Poyraz’ın katledilmesiyle başlayan, Suriye bağlantılarından mahkeme salonlarındaki krizlere, İstinaf’tan Yargıtay’a kadar uzanan 5 yıllık “aydınlatılmayan” dava sürecinin adım adım dökümü.
Saldırı Öncesi (2020 – 2021)

Suriye Trafiği ve Silah Temini

Onur Gencer’in Suriye’de (Halep ve Münbiç) elinde uzun namlulu silahlarla ve Bozkurt işaretiyle çektirdiği “Görev dönüşü” fotoğrafları ortaya çıktı. İnsan hakları savunucuları tarafından 45 gün boyunca SADAT’tan eğitim aldığı iddia edildi (SADAT iddiaları reddetti). Gencer, Gaziemir Emniyet Müdürlüğü’nden belge alarak Ruger marka bir tabanca temin etti.
17 Haziran 2021 | Saat: 11.05

Şair Eşref Bulvarı’nda Katliam

Polislerin binanın hemen önünde sürekli nöbet tuttuğu bir ortamda elini kolunu sallayarak HDP binasına giren Gencer, partide nöbetçi olarak bulunan Deniz Poyraz’ı katletti. Binanın içinde fotoğraflar çekip aşağı inen fail, polislerce “İsmin ne abicim?” sözleriyle gözaltına alındı.
Eylül 2021

Apar Topar Hazırlanan İddianame

Soruşturma sadece 2,5 ay gibi kısa bir sürede tamamlandı. Dosyada HTS kayıtları, failin olay öncesi ve sonrasındaki temasları ile aşırı sağ/cihatçı gruplarla ilişkileri derinlemesine incelenmedi; cinayet sadece “bireysel bir eylem” olarak çerçevelendi.
2021 – 2022

Gerilimli Duruşmalar ve Aileye Soruşturma

İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmalarda sanığa toleranslı yaklaşılırken, duruşmaların Şakran Cezaevi’ne taşınması kriz yarattı. Salonda biber gazı kullanıldı. Bu süreçte asıl failler aranmazken baba Abdüllillah Poyraz “örgüt propagandası” iddiasıyla yargılanıp beraat etti; anne Fehime Poyraz emniyet baskılarına maruz kaldı.
Aralık 2022 – Şubat 2023

Karar: Ağırlaştırılmış Müebbet ve 9 Yıl

Yetki belgeli avukatların içeri alınmaması ve x-ray dayatması nedeniyle avukatlar son duruşmaları boykot etti. Gencer’e “tasarlayarak kasten öldürme”den ağırlaştırılmış müebbet, diğer suçlardan ise 9 yıl hapis cezası verildi. Gerekçeli kararda failin hiçbir pişmanlık emaresi göstermediği vurgulandı.
13 Mart 2023

İstinafın Usulden Bozma Kararı

Dosya İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi’ne taşındı. Mahkeme, “kâtibin imzasının bulunmaması” ve “kararın taraflara tebliğ edilmemesi” gibi usul eksiklikleri nedeniyle dosyayı yerel mahkemeye geri gönderdi.
11 Ekim 2023

İstinaftan 40 Günlük Hızlı Onama

Eksikliklerin giderilmesinin ardından 31 Ağustos’ta tekrar İstinaf’a giden dosya, sadece 40 günlük bir inceleme ile esastan onandı. Avukatlar bu hızlı onamayı, “Dosyayı sadece tetikçiye verilen ceza ile kapatmaya çalışıyorlar” şeklinde yorumladı.
2024 – 17 Haziran 2026

Yargıtay Süreci ve Kapanmayan Dosya

Dosya Yargıtay 1. Ceza Dairesi önüne geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, aile avukatlarının etkili soruşturma yapılmadığı yönündeki itirazlarının reddini talep etti. Cinayetin 5. yılında dosya kesin kararını beklerken, TBB Başkanı Erinç Sağkan’ın işaret ettiği AYM ve AİHM’den dönebileceği ihtimali masada duruyor.

Kaynak: bianet, T24, Diken, Cumhuriyet, Mezopotamya Ajansı

15-16 Haziran: İşçi sınıfı yeniden sahneye çıkabilir mi?

15-16 Haziran Direnişi’nin 56. yılında konuşan Zafer Aydın ve Hakan Koçak, Türkiye işçi sınıfının siyasetle kurduğu ilişkinin zaman içinde zayıfladığına dikkat çekti. Koçak ve Aydın’a göre yeni bir işçi hareketinin filizlenmesi için sınıf temelli örgütlenmenin güçlenmesi ve sendikal-siyasal bağların yeniden kurulması gerekiyor.

15-16 Haziran Direnişi

Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15 -16 Haziran Direnişi’ni diğer işçi eylemlerinden ayıran nedenlerden biri de Türkiye işçi sınıfının politik taleplerle meydanlara çıkması olarak değerlendiriliyor.

Politika yapıcılar tarafından kendi aleyhlerinde geliştirilen bir yasaya karşı anayasal haklarına sahip çıkma motivasyonu ile politik sonuçlar elde eden Türkiye işçi sınıfının 56 yıl içinde yaşadığı dönüşümü, siyaset ile arasındaki mesafenin nedenlerini ve bu durumun nasıl değişebileceğini Doç. Dr. Hakan Koçak ve Zafer Aydın ile konuştuk.

Zafer Aydın: Direnişin başarısındaki önemli etmenler

15-16 Haziran 1970’te gerçekleşen direnişin, işçilerin Anayasa ve yasalar tarafından güvence altına alınan sendika seçme özgürlüğünü savunma eylemi olarak ortaya çıktığını belirten Zafer Aydın, işçilerin “benim hangi sendikaya üye olacağıma ancak ve yalnızca ben karar verebilirim” kararlılığı ile eyleme geçtiğini söyledi.

Türkiye işçi sınıfının örgütlü gücünün, mücadelesinin ve 1960’lı yıllar boyunca elde ettikleri deneyimlerin, direnişin başarısında önemli etmenler olduğunu savunan Aydın, işçiden yana esen politik rüzgarların, devletin müdahalesini kabul etmeyen ve daha çok özgürlük talep eden kültürel atmosferin de eylemin oluşumunu ve sonuçlarını olumlu olarak etkilediğini belirtti.

Zafer Aydın

Günümüzdeki işçi mücadelelerinin başarısızlığına dair de konuşan Zafer Aydın, işçilerin kolektif mücadele araçlarının işçi haklarını geliştirme perspektifi içinde hareket ettiği takdirde bir anlam taşıyabileceğini savundu:

“Böyle bir dert olmayınca sınırlanmış sendikal hak ve özgürlükler ‘yasal olarak mümkün değil’ mazeretiyle mücadeleden kaçmaya gerekçe olarak kullanılabiliyor. Öte yandan işçilerin sendikal hakları, piyasacılığı, liberal politikaları benimseyen siyasal muhalefetin de ilgi alanına girmiyor. Hal böyle olunca sendikal hak ve özgürlükler konusunda mevcut durumu olduğu gibi kabullenen bir statüko ortaya çıkıyor.”

15-16 Haziran’da siyasal iktidar muhattap aldı

15-16 Haziran Direnişi’ndeki taleplerin sendikal özler taşımasına rağmen eylemin doğrudan siyasal iktidarı muhatap alan bir bir hatta ilerlediğini belirten Zafer Aydın, hareketin gelişme süreci içerisinde politik sonuçları olduğunu da anlattı.

Hızlı politikleşmenin ve yüksek politizasyonun dönemin temel özelliklerinden biri olduğunu savunan Aydın, işçilerin döneme özgü koşullar içinde hem bireysel olarak, hem de sendikaları aracılığıyla siyasete müdahil olduğunu söyledi.

Buradaki temel itkinin “ekmek ile demokrasi arasındaki dolaysız bağın bilince çıkması”, olduğunu belirten Aydın, bu durumun paradoks gibi gözükebileceğini ama günümüzde özellikle AKP politikalarından duyulan rahatsızlığın da benzer bir politizasyonu oldukça yükselttiğini öne sürdü:

“Politika daha çok takip edilip, üzerinde konuşulan, tartışılan bir konu haline geldi. Ancak politik tutum alma aynı oranda gelişmedi. Özellikle de işçiler açısından. İşçiler siyasetle ilişkilenmenin, kendi ekmekleri ve gelecekleri açısından önemini kavramaktan uzaklar.”

Aydın, bu durumun uzun yıllardır Türk-İş tarafından savunulan ve “partiler üstü politika” diye kodlanan siyaset dışı tutumdan kaynaklanabileceğini de belirtti.

Sınıf bakış açısı ile hareket etmek

Eskiden işçiler lehine yaşanan gelişmelerin biçimlenmesinde sınıf bakış açısı ile hareket etmenin belirleyici olduğunu hatırlatan Aydın, bugün ise bu bakış açısı büyük oranda kaybolduğunu; oysa üstü kapatılmaya, görünmez kılmaya yönelik bütün çabalara rağmen rağmen yaşadığımız dönemin temel özelliklerinden birinin de sınıfsal saflaşma olduğunun altını çizdi:

“Derinleşen yoksulluk, bozulan gelir dağılımı, geniş kesimlerden yükselen “geçinemiyoruz” feryatları bu saflaşmayı açık bir biçimde gözler önüne seriyor. Buna rağmen, sınıf körlüğü, meseleyi sınıfsal boyutuyla ele almaktan uzak yaklaşımlarla ezilenlerin toplumsal yaşamda sesi çıkmıyor. İşçi muhalefeti, itirazı görünür hale gelmiyor. Bu çember, sınıfsal bakış açısına sahip sendikal ve siyasal bir muhalefet odağı yaratmakla kırılabilir. “

Hakan Koçak: Sendikal gerileme Türkiye’deki model ile ilişkili

Hakan Koçak

Çalışma ekonomisti Hakan Koçak ise Türkiye’de sendikal hakların bu kadar kısıtlanmış konuma gelmesini Türkiye kapitalizminin küresel sistem içerisinde tuttuğu rol ile açıkladı.

Ucuz işgücü sermayesi ile ön plana çıkan Türkiye kapitalizminin 2000’li yıllardan bu yana emek maliyetlerini düşürerek dünya kapitalist sisteminde avantaj sağladığını belirtti.

15-16 Haziran’ı yaratan yasal düzenlemelerin, bu modelin uygulanabilmesi için atılan adımların ilk örneklerinden olduğunu belirten Koçak, o gün işçilerin bu adımları “geri püskürttüğünü” ancak sermaye sınıfının 12 Eylül sonrası attığı adımlarla bu modelin inşasını tamamladığını söyledi.

Bugün işçi eylemlerinin yaygınlaştığını ve radikalleştiğini ifade eden Koçak, eylemlerin eskisi gibi büyük hacimli olmadığını ancak süreklilik ve yaygınlık açısından çok fazla eylem pratiğinin var olduğunu belirtti.

“15-16 Haziran 1960’ların meşruiyeti altında filizlendi”

15-16 Haziran’ın politik talepler etrafında şekillenmesinin dönemin politik konjonktürü içinde incelenmesi gerektiğini savunan Koçak, dönemin toplumsal hareketlerinin yarattığı meşruiyet içerisinde filizlenen işçi hareketinin bugün yalnızca ekonomik talepler etrafında şekillenmesinin ise normal olduğunu savundu.

Bugün işçi sınıfının hem örgütsel kapasite hem de referans alacağı ideolojik hegemonya ve politik konjonktür açısından dezavantajlı olduğunu söyleyen Koçak, nesnel koşulların ise mücadeleyi daha gerekli hâle getirdiğini savundu.

Ekonomik talepli hareketlerin de aslında politik olduğunu ifade eden Koçak, işçi sınıfının her eyleminin mevcut hükümete karşı da bir eylem olduğunu söyledi.

Türkiye işçi sınıfının siyasette özne olma fikrinden bilinçli şekilde uzaklaştırıldığını belirten Koçak, işten atma baskısı altında siyasi refleks göstermenin mümkün olmadığını da ekledi.

“Yeni bir işçi hareketi için yeterince nüve var”

31 Mart seçim sonuçlarının da işçi sınıfının mevcut iktidara verdiği bir yanıt olduğunu söyleyen Koçak, yaratılan bu konjonktürün mutlak bir doğru olmadığını da anlattı:

“Yeni bir işçi hareketi için yeterince nüvenin ortaya çıktığını düşünüyorum. Fiili ve meşru çizgide, hukuksal sınırların ötesinde bir ufku olan ancak şimdilik dağınık bir işçi hareketi var. Geçen 1 Mayıs’ta ve son madenci eylemlerinde gördüğümüz gibi bu nüveler canlı ve eğer güçlü biçimde kamuoyunda da görülebildiklerinde önemli bir destek de sağlıyorlar. Doruk Madencilik işçilerinin eylemi de bu açıdan önemli bir örnekti. İşçi hareketinin ne kadar hegemonik hâle gelebildiğini gösterdi. Hem sendikal kapasiteyi arttırarak hem de siyaseten burayı desteklemek gerekiyor.”

15-16 Haziran Direnişi Dosyası

Almanya: Kürtler’in Kürtçe eğitimle imtihanı

Almanya’da yaşayan Kürtlerin anadil mücadelesi eğitim alanında yeni bir boyuta taşınıyor. Asimilasyon politikalarına ve sistemdeki engellere karşı yıllardır çift dilli anaokullarıyla hizmet veren Yekmal, şimdi de Berlin’de Kürtçe ve Almanca eğitim verecek ilk resmi ilkokulu açmaya hazırlanıyor.

Yekmal’in kreşlerinden biri, Foto: Yekmal

Resmi olmayan istatistiklere göre Almanya’da yaklaşık bir buçuk milyon Kürt yaşıyor. Almanya’daki sistemde mülteci veya göçmenler geldikleri ülkelere göre kayıt altına alındığı için Kürtlerin net bir sayısı bulunmuyor. Bu sayıya rağmen, Almanya’da yedi eyalette resmi olarak Kürtçe dil dersleri veriliyor ve yaklaşık 3.500 öğrenci bu derslere katılıyor. Ayrıca Kürtçe dil kursları düzenleyen birkaç kurum bulunuyor ve toplumun bir kesimi buralarda Kürtçe dersleri alıyor. Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği) de bu kurumlardan biri.

Yekmal Koordinatörü Günay Darıcı, diasporadaki Kürtçenin durumunu ve Almanya sistemini değerlendirerek kurumu hakkında Niha+’ya kapsamlı bilgiler verdi.

“Karamsar değiliz”

Günay Darıcı, Kürtçe ve diaspora toplumunun tutumuna ilişkin değerlendirmelerinde mevcut potansiyele dikkat çekti. Engellere ve tarihsel asimilasyona rağmen, Kürt toplumunun eğitim çalışmalarına açık olduğunu ve kaliteli projelere destek verdiğini belirtti:

“Elbette özellikle Kuzey Kürtleri üzerinde yüz yıldır devam eden çok yoğun bir asimilasyon olduğunu biliyoruz. Ayrıca, yıllarca dilimize ve kimliğimize yeterince önem vermememiz bizim de bir eksiğimizdir. Ancak ben kesinlikle pesimist değilim, optimistim. İnsanlar iyi, kaliteli ve pedagojik bir iş ortaya koyduğunda, dört parçadan Kürt aileler büyük ilgi gösteriyor.”

Günay Darıcı

Darıcı, Alman devletinin Kürtçeye ve Kürt kimliğine yaklaşımının da iyiye doğru değiştiğine işaret etti. Eskiden Kürtlerin ve Kürtçenin hiç görülmediğini, Türkiye’den gelen Kürtlerin Türk, diğer ülkelerden gelenlerin ise Arap ve Fars olarak kabul edildiğini dile getirdi. Ancak bugün, anaokullarında ve eğitim çalışmalarında Kürtçenin bağımsız bir dil olarak saygı gördüğünü söyledi.

Okullarda sistem engeli

Bu olumlu gelişmelere rağmen Darıcı, yasal ve istatistiksel büyük bir eksikliği de hatırlatarak, Kürt kimliğinin Almanya’da halen resmi olarak tanınmadığını belirtti. Almanya’da 12 ailenin talep etmesi halinde devlet, anadil dersini açmak zorundadır. Ancak Darıcı, pratikteki engellere dikkat çekti:

“Sistem yıllarca kendini sözde ‘Türkiye’den gelen herkes Türk’tür’ şeklinde inşa etmiş. Okul formlarında Türkçe ve Arapça var ama Kürtçe yok. Bunun dışında, bazen ırkçı Türk aileler Kürt çocuklarına karşı ayrımcılık yapıyor ve bazı okul yönetimleri de ‘sorun çıkmasın’ diye Kürtçeyi görmezden geliyor.”

Bu engellere karşı ailelere çağrıda bulunan Darıcı: “Kürt aileler ‘biz evde Kürtçe konuşuyoruz ve Kürtçe eğitim istiyoruz’ dediklerinde, okullarda bu imkan ve hak mevcuttur. Aileler bu hakka sahip çıktığında, bizim ve Kürt kurumlarının eli daha da güçlenecektir.”

Yekmal Hakkında

Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği), toplum yararına çalışan, göçmenlerin kendi kendini yönettiği sivil bir kuruluştur. 9 Mayıs 1993’te Berlin’de kurulan dernek, sosyal adalet, fırsat eşitliği ve çok dilliliğin teşvik edilmesi için mücadele ediyor.

Başlangıçta sadece Berlin’de faaliyet gösteren Yekmal, artan talepler üzerine 2020 yılında tüzüğünü değiştirerek federal düzeyde çalışmalara başladı. Kurum şu anda Almanya’nın dört eyaletinde (Berlin, Kuzey Ren-Vestfalya, Rheinland-Pfalz ve Bremen) siyaset ve hükümetin bir ortağı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Genel merkezi Berlin’de bulunan kurumun 130 civarında maaşlı çalışanı bulunmakta olup projelerle birlikte toplamda 220’ye yakın kişi istihdam ediliyor. Yekmal’in çalışmaları Berlin Senatosu, belediyeler ve Alman devleti tarafından finanse ediliyor.

Kurum, topluma yönelik çok yönlü hizmet, destek ve inisiyatifler sunuyor:

  • Aile ve Danışmanlık Çalışmaları: Günlük yaşam sorunları ve kriz durumlarında çocuklara, gençlere ve ailelere destek veriyor. Bu kapsamda ebeveyn-çocuk grupları, eğitim danışmanlığı, evlere yönelik pedagojik ziyaretler ve açık buluşma merkezleri organize ediyor. Şu anda Yekmal çatısı altında 4 aile merkezi ve iki dilli eğitim veren 2 anaokulu faaliyet gösteriyor. Ayrıca, kurum bünyesinde ırkçılık ve ayrımcılığa karşı aktif olarak çalışan özel bir birim de bulunuyor.
  • Eğitim ve Kurslar: Anadilin gelişimi ve korunması amacıyla çocuklar için “Cumartesi Okulları” düzenliyor. Aynı zamanda yetişkinler için farklı seviyelerde Kürtçe (Kurmanci, Zazaca, Soranice) dil kursları veriyor.
  • Yekmal Akademisi (Yekmal Akademie gGmbH): Yekmal’e bağlı bir enstitü olarak faaliyet gösteren akademi, çok dillilik üzerine uzmanlaşmış durumda. Profesyonel çeviri hizmetleri sunan ve eğitim materyalleri hazırlayan enstitü, aynı zamanda “TESTKURD” adıyla Kürtçe için standartlaştırılmış dil yeterlilik sınavları gerçekleştiriyor.

İlkokul açacaklar

Bu toplumsal potansiyel ve kurumun tecrübesi temelinde, Yekmal şu anda eğitim alanındaki en büyük adımın hazırlığını yapıyor. Yekmal Koordinatörü, 2014 ve 2016 yıllarında iki anaokulu açtıklarını ve ailelerin sürekli olarak bir okul talebinde bulunduğunu belirtti. Bunun üzerine, 2021 yılından bu yana Berlin’de bir ilkokul açma projesini başlatmış durumdalar.

Yeni okul Berlin yasalarına göre inşa edilecek ve doğrudan Almanya ile Berlin’in eğitim sistemine bağlı olacak. Okul iki dilli (bilingual) olacak; hayat bilgisi, beden eğitimi ve müzik gibi tüm dersler hem Kürtçe hem de Almanca olarak öğretilecek. Darıcı, gelecekte Kurmancinin yanı sıra Soranice ve Zazaca eğitimin de bu sisteme eklenmesini umut ediyor.

Hedeflerinde lise açmak var

Darıcı, öğretmen konusunda hiçbir sıkıntıları olmadığını, ülkede çalışmış, Kürtçeyi iyi bilen ve Almanya’da Almanca öğrenmiş birçok öğretmenin ders vermek için hazır olduğunu ifade etti.

Okuldaki eğitim 2027 yılında başlayacak. Dernek bağımsız olduğu için, başlangıçta en fazla 24 çocukla işe başlanacak ve ilk iki yılın masrafları (öğretmen maaşları, kira ve diğer giderler) Yekmal tarafından karşılanacak. İki yılın ardından, eğer başarılı olunursa, Berlin Senatosu masrafların yüzde 95’ini üstlenecek. Darıcı, ilkokulun oturmasının ardından Gymnasium, yani bir lise de açmak istediklerini ve aynı projeyi Kürt nüfusunun yoğun olduğu Köln gibi diğer şehirlere de taşımayı planladıklarını söyledi.

Kışanak: Komisyon için olduğu gibi yasa için de mücadele edeceğiz

Kürt siyasetçi Gültan Kışanak kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturmaktan bahsederek “Değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş dayanmış. Artık böyle sürdüremeyiz. Yol almamız lazım” dedi.

Gültan Kışanak, Foto: CDDKonferans/X

13-14 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşen “İkinci Yüzyılında Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak, konferansın açılış konuşmasında “Kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” diye sordu.

Konferansın gerçekleşmesinden kısa bir süre önce Avrupa’da çeşitli temaslarda bulunan Kışanak hem Avrupa seyahatine hem de konferansta yapmış olduğu konuşmanın içeriğine dair Niha+’ya değerlendirmelerde bulundu.

Fransa ve Almanya’da toplantı ve etkinliklere katılan Gülten Kışanak oradaki herkesin “Yasa ne zaman çıkacak?” diye sorduğunu belirterek “Valimizi hazırladık. Gelmek istiyoruz. Artık yasa çıksın diye bir özlem ve hasret ifade ediyorlar buraya dair. Aynı zamanda demokratik dönüşüme dair” bilgisini verdi.

“İktidardan talep hali bir yere götürmüyor”

Kışanak konferansın açılış konuşmasında dile getirdiği “kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” sorusu için “bunun için mücadele vermek gerekir” dedi:

“Bir şeyi istersek yaparız. Ama hemen yarın birileri bunu hazırlayıp bizim önümüze getirsin istersek bu mümkün değil. Onun için bir şey istiyorsan onun mücadelesini vermek, onun çabasını ortaya koymak, onun toplumsal gücünü açığa çıkarmak durumundasın. Bu iktidardan talep etme hali bence çok bizi bir yere götürmüyor.”

Bunun gerçekleşmesi için siyasi zorlukların olduğunu kaydeden Kışanak, “Bir değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş, dayanmış. Artık böyle sürdüremiyoruz, götüremiyoruz. Yol almamız lazım. Bunun için de toplum olarak bizim sorumluluk almamız bir şeyler yapmamız gerekiyor. Aynı zamanda böyle kestirme bir çözüm yok. Bu yol uzun ve zorlu, zahmetli. Bu yolu yürümek dışında ama bir seçeneğimiz yok” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Haziran 2026 tarihinde Edirne’de katıldığı bir programda süreç için söylediği “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe katettik. İnşallah tempomuzu biraz daha artıracağız” sözleri için ise Gülten Kışanak “Taahhütleri var. Biz hepimiz de bu taahhüdün takipçisi olmalıyız. En yetkili ağızlardan Cumhurbaşkanının ağzından bile meclis kapanmadan yasanın çıkacağına dair söylemler var. Biz hepimiz artık bunun gereğinin yapılmasını bekliyoruz” değerlendirmesini yaptı.

Kulislere yansıyan çerçeve yasanın beklentileri karşılayıp karşılamayacağına dair soruya ise, “Karşılaması için mücadele ediyoruz. Mecliste o komisyon raporunun yazılabilmesi için nasıl mücadele ettik? Bu yasanın da bütünlüklü bir şekilde çıkması ve kapsamlı çıkması için mücadele edeceğiz” dedi.

Cumhuriyet ikinci yüzyılında nasıl demokratikleşecek?

“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan konuşmacılar ve katılımcılar, iki gün boyunca hem konferansın ana gündemi olan Türkiye Cumhuriyetinin birinci yüzyılında Kürt sorunu başta olmak üzere yaşanan sorunları ve ikinci yüzyılında bu sorunların nasıl çözülebileceğini konuştu. Ayrıca “süreç”te gelinen aşamalar da resmi olmayan sohbetlerin gündemiydi.

Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+

Türkiye’nin geçmiş yüz yılında “sorun” parantezine alınan başta Kürt sorunu olmak üzere pek çok sorununun çözümüne dair yürütülen tartışma ve bu amaçla verilen mücadeleler, ikinci yüz yılda hem “sorun” parantezinden çıkarılma hem de Cumhuriyet’in demokratik karakter taşımasının sağlanması amacıyla uzun yıllardır tartışılıyor.

Bu tartışmaları devam ettirmek ve ortaya çıkan sonuçları kamuoyuyla paylaşmak amacıyla 5 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da bir çağrı yapılarak “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” düzenleneceği ifade edilmişti.

Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Akın Birdal, Ayşegül Devecioğlu, Doğu Ergil, Gültan Kışanak gibi isimlerin çağrıcısı olduğu söz konusu konferans 13-14 Haziran tarihleri arasında İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşti.

Çağrıcılar

Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Akın Birdal, Ayşegül Devecioğlu, Çilem Küçükkeleş, Diba Keskin, Doğu Ergil, Ender İmrek, Erdoğan Aydın, Fadıl Bedirhanoğlu, Fatma Bostan Ünsal, Fazıl Hüsnü Erdem, Ferhat Kentel, Gültan Kışanak, İhsan Eliaçık, Jülide Kural, Kuban Kural, Levent Köker, Mehmet Bekaroğlu, Mesut Yeğen, Nuray Türkmen, Pakrat Estukyan, Rıza Türmen, Süreyya Karacabey, Şebnem Korur Fincancı, Şükrü Aslan, Vahap Coşkun, Yakın Ertürk, Zeynep Altıok

Çağrı metninde ve basın açıklamasında da dile getirildiği gibi Konferansta Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Kürt sorunu, kadın sorunu, LGBTİ+’ların sorunu, ekoloji sorunu gibi pek çok başlıkta tartışmalar gerçekleşti.

Konferansın ilk günü olan 13 Haziran Cumartesi çağrıcılar dahil pek çok çevreden yüzlerce kişi Kültür Merkezi’ne gelerek konferansı izledi.

Saat 09.00 olarak duyurulan açılış etkinliği yaklaşık bir saati aşkın bir sürenin ardından ancak başlayabildi. Etkinlik çağrıcılar adına eski AİHM Yargıcı ve eski CHP Milletvekili Rıza Türmen ve Kürt siyasetçi Gültan Kışanak’ın açılış konuşmasıyla başladı.

“Demokrasi Kürtler için var olma meselesi”

Rıza Türmen. Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+

Konuşmasında demokratik olmayan bir toplumda Kürtlerin cumhuriyetin ötekisi olacağını belirten Rıza Türmen, “Kürtler demokrasi dedikleri zaman kendilerinden bahsediyor. Demokrasi Kürtler için bir var olup olmama meselesi” dedi. Devlet organları ile Abdullah Öcalan arasında devam eden sürecin, iktidar tarafından Kürt sorunu değil “Terörsüz Türkiye” olarak isimlendirildiğini vurgulayan Türmen, silahlı mücadeleye yol açan nedenler ortadan kaldırılmadıkça aynı nedenlerin aynı sonucu doğuracağını söyledi.

“Kürt realitesi hukuk kapısına dayanmıştır”

Gültan Kışanak. Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+

Türmen’in ardından kürsüye çıkan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak ise, konferansın yapıldığı yerin adına atıfla Cem Karaca’yı hatırlatarak “Bugün bizler, yurtsuz bırakılan ve iradesi yok sayılan bir sanatçının, Cem Karaca’nın ismini taşıyan bu mekanda, tam da ‘yüz yıllık yalnızlığı, ötekileşmeyi, dışlanmayı, kutuplaşmayı, yabancılaşmayı, çatışmayı’ ve en çok da bu sorunları nasıl aşacağımızı konuşacağız” dedi. Kışanak, Kürt meselesinin artık bir ayrılık meselesi olmaktan çıkıp bir tanınma, hukuk içerisine alınma meselesi haline geldiğini ifade ederek “Kürt realitesi artık hukuk kapısına gelip dayanmıştır” dedi.

Açılış konuşmalarından sonra yazar ve Uluslararası PEN Kulübü Başkanı Burhan Sönmez’in videolu mesajı yayınlandı. “Barışın yalnızca çatışmasızlık değil, özgürlük, demokrasi ve eşitlikle örülmesi gerektiğini yaşayarak öğrendik” diyen Sönmez, Kürt meselesinin demokratik çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşmesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladı. Sönmez, kalıcı barışın, Kürt meselesinin çözümünün ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin önlerinde duran ortak görevler olduğunu ifade ederek, şu sözlerle konuşmasını tamamladı: “Bugün kalın çizgilerle etrafımıza çizilen çerçevelerin içindeki ufuk barıştır. Barışa açılan yoldur. Bu yüzden barışta ısrar ediyoruz.”

Hem Sönmez’in salonda ve sonrasında sosyal medyada önemli bulunan konuşması hem de Türmen ve Kışanak’ın çizdiği çerçeve, konferansın iki günlük programını ve salonda konuşulacak olan konuların kapsamını belirleyen konuşmalar oldu. Özellikle Sönmez’in edebi metaforlarla ve Kürtçe ifadeleri araya sıkıştırarak yaptığı konuşma, iki gün boyunca pek çok kişinin gündemi haline geldi.

Bu konuşmalar kadar DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan’ın yanı sıra CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu’nun gönderdiği mesajlar da salonda büyük bir dikkatle takip edildi.

DEM Parti Eş Genel Başkanlarının ve diğer üç liderin mesajlarındaki ortak noktalar, ikinci yüz yılında birinci yüz yılda eksik kalan demokrasi gibi öğelerin tamamlanması ve sorun olarak kodlanan Kürt sorunu gibi sorunların çözülmesi hususları idi.

İkinci yüzyılda Kürtlerin rolü

Konferans ilk gün, “Cumhuriyetin Kurucu Hikayesi, İmkanlar ve Dışarıda Bırakılanlar”, “Yüz Yıllık Yalnızlık: Milliyetçilik, Hafıza ve Toplumsal Kutuplaşma”, “Kürt Meselesi: Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı oturumlar ve “Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlıklı panellerle devam etti. İlk günkü oturumlarda Levent Köker, Erdoğan Aydın, Hülya Osmanoğlu, Namık Kemal Dinç, Pakrat Estukyan, Abbas Vali gibi isimler konuşmacı olarak katıldı.

Bu oturumlardan “Kürt Meselesi – Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı oturumda İmralı Cezaevinde Abdullah Öcalan ile birlikte bir süre kalan ve sonra tahliye olan Veysi Aktaş’ın konuşması salonda dikkatle dinlenen konuşmalardan biri oldu. Aktaş’ın söylediklerinin Türkiye’de devam eden “sürec”e dair kimi ipuçlarını barındırdığı düşüncesi, bu dikkatin en önemli nedenlerinden biriydi. Aktaş, demokratik entegrasyonun demokratik müzakere, hukuksal güvence ve toplumsal mutabakat gerektirdiğini belirterek “Türkiye ya korkularına teslim olacak ya da cesaretle yeni bir yüzyılın kapısını aralayacaktır” dedi:

“Demokratik entegrasyon, ne asimilasyondur, ne de teslimiyettir. Her kimliğin tanındığı, eşit ve özgür yurttaşlığın güçlendiği, yerel demokrasinin geliştiği bir modeldir. Sadece Kürt sorunuyla sınırlı değildir; Türkiye’nin tamamının demokratikleşmesi, bu anlamda tüm toplumsal yaraların sarılmasıdır.”

Veysi Aktaş. X / @CDDkonferans

Özellikle Aktaş’ın “süreç” için ifade ettiği “herkes için son şans” ifadesi ve sürecin üç sac ayağı üzerinde şekillenmesi gerektiğine dair belirlemeleri, Konferansın resmi oturumlarının dışında yapılan sohbetlerin de ana gündem maddelerinden biri oldu.

İlk günkü konuşmaların önemli bir bölümü tarihsel arka planda Kürtler’in ve diğer etnik, ulusal, dini grupların, kadınların ve diğer pek çok yapının Türklük potası içerisinde eritilmeye çalışıldığı üzerinde durarak ikinci yüzyılda özellikle Kürtler’in ve onların siyasi hareketinin Cumhuriyet’in demokratikleşmesinde temel ve başat bir rol oynayacağı kaydedildi.

Resmi oturumlarda olduğu gibi resmi oturumların dışında, verilen aralarda devam eden sürecin nedenleri, geldiği aşama ve nereye evrileceği bütün katılımcıların tartıştığı temel hususlardandı. Resmi oturumlarda Cumhuriyet’in ilk yüzyılının yol açtığı sorunların ikinci yüzyılda hangi temeller üzerinden yükselen yaklaşımlarla çözülmesi gerektiği hususları aralardaki tartışmalarda öne çıkıyordu.

Konferansa Kürt siyasetçi Ahmet Türk, DEM Parti Eş Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan ve pek çok vekili katıldığı için hem gazeteciler hem de katılımcılar, fırsat buldukları bütün aralarda Temmuz ayında Meclis’e geleceği yönünde beklentilerin olduğu yasal düzenlemelerin akıbetini, Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında süren görüşmeleri, kendisini fesh eden PKK’nin militanlarının Türkiye’ye gelişi için ne tür çalışmaların yapılacağını sormaya çalıştılar. Rojava ile Suriye’nin entegrasyonunun ne durumda olduğu ve muhtemel tehlikeler, İran’da ABD ile İsrail’in saldırılarının ve Kürt toplumu ile Kürt gruplarının durumu konuşulan diğer konulardı.

CHP’ye yönelik ‘mutlak butlan’ kararı eleştirildi

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının konuşulduğu bir ortamda, Cumhuriyet’in kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yönelik mahkemenin verdiği ‘mutlak butlan’ kararının konuşulmaması mümkün değildi.

CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel’in Konferansa mesaj göndermesinin yanı sıra pek çok konuşmacı da ‘mutlak butlan” kararına dikkat çekerek CHP’nin “süreç”ten dışlanarak ya da ona yönelik bu tür uygulamalar geliştirilerek demokrasinin sağlanamayacağı ifade edildi.

Ahmet Türk’ün konuşması damga vurdu

Konferans ikinci günde dördüncü oturum ile devam etti.

Akın Birdal moderasyonluğundaki “Toplumdan Devlete Demokratikleşme İmkanları” başlıklı dördüncü oturumda Şükrü Aslan, Ruşen Seydaoğlu, Mehmet Bekaroğlu ve Özgür Erol konuştu.

Kısa bir aradan sonra “Demokrasinin ve Barışın Toplumsallaşması” başlıklı beşinci oturumda Şebnem Korur Fincancı moderatörlüğüyle Ahmet Türk, Ahmet Faruk Ünsal, Yüksel Genç, Cemal Salman ve Vahap Coşkun söz aldı.

Oturumdaki ilk konuşmacı olan Ahmet Türk, “Kayyımdan söz ediyorlar. Yüksek Seçim Kurulu 3 dönem de adaylığımı önünde bir engel olmadığını ifade etti. 3 dönem Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne aday oldum, yerime kayyım atandı. Kürtler ne istiyor diyorlar, Kendimden örnek veriyorum. Kürdistan’da geniş toprağı olan bir ailenin çocuğuyum. Ama kimliğim yok. Dilim yok. Halkım yok sayılıyor. İşte Kürt sorunu benim. Kürt sorunu buradadır diyorum” dedi. Ahmet Türk’ün konuşması salonda duygusal anlara neden oldu.

Türk’ün herhangi somut bir gelişmenin olmamasına rağmen “Bu süreci bozan Kürtler olmayacak” sözü ise, Konferanstaki bütün resmi ve gayri resmi tartışmalarda sesli ya da sessiz bir şekilde dile getirilen bir husus olarak kayıtlara düşmüş oldu.

Fotoğraf: X / @CDDkonferans

“Aynı Göğün Altında: Dayanışma, Örgütlenme ve Katılımcı Demokrasi” başlıklı altıncı oturum Çilem Küçükkeleş’in moderasyonuyla başladı. Bu oturumda konuşan Arif Ali Cangı, Zülfiyet Yılmaz, Bahadır Özgür Ortak ve Cuma Çiçek, Kürt bölgelerinde yaşanan ekolojik yıkıma ve coğrafyadaki sermaye politikalarına değindi.

Kuban Kural’ın moderatörlüğünde başlayan “Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlıklı panel-forumda Neslihan Acar, Yıldız Tar, Diba Keskin, Ayşe Gül Altınay, Mehmet Uğur Korkmaz konuştu.

“Toplum LGBTİ+’ların eşit yaşamından yana”

Panelde konuşan Yıldız Tar, LGBTİ+’ların çoğu zaman siyasi partiler tarafından “toplum size hazır değil” denilerek desteklenmeme eğilimi gösterdiklerinden bahsetti. Buna karşın bir araştırma sonucunu paylaşan Tar, “Araştırmaya göre Türkiye’de yaşayan insanların %39’u LGBTİ+’ların eşit ve özgür yaşamasını istiyor. Bence bu iktidar partisinin aldığı oy oranından bile yüksek” dedi. Bu bağlamda sözlerine devam eden Tar, LGBTİ+’lara yönelik duyulan “korkunun” birlikte aşılması için karşılıklı olarak değişip dönüşmeye uygun bir zemin hazırlamak gerektiğini savundu.

Barış Anneler: Gerekli adımlar atılsın

Konferansa katılan Barış Anneleri Niha+’a bir an önce gerekli adımların atılması gerektiğini ve siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep ettiğini ifade etti.

Konferansa katılan gençler, iktidar medyası tarafından lanse edilen sürecin barış süreci değil “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan bir tasfiye süreci olduğunu söyledi. İktidarın oluşturduğu sürece dair beklentilerin gerçeklikte bir karşılık bulmadığını belirten gençler, yalnızca Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve hareketin önderi olan Abdullah Öcalan’a güvendiklerini söyledi.

Resmi olmayan sohbetlerde, süreçle ilgili belirsizliğe, iktidarın yasal güvenceyi sağlayacak adımları atıp atmayacağına dair soru işaretlerinin cevaplanmaya çalışıldığı Konferans “Çağrı Metni’nin okunmasıyla sona erdi.

Konferansın bitişinde okunan çağrı metni ise şu şekilde:

YENİ YÜZYILA DEMOKRATİK ÇAĞRI

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda demokratik bir cumhuriyet ve yeni bir Türkiye fikrini yeniden düşünmek, ortak geleceğin imkanlarını tartışmak ve bu dönüşümün yollarını birlikte kurmak için bir araya geldik. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını demokrasi, eşitlik ve özgürlük perspektifiyle tartıştık.

Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı; ikinci yüzyılda siyasal, iktisadi, toplumsal, kültürel ve ekolojik alanda yapısal krizlerin yaşandığı ama aynı zamanda barış ve demokratikleşme taleplerinin yükseldiği bu dönemde; cesaret, coşku ve ısrarla birlikte yol yürüme kararlılığını pekiştiren önemli bir buluşma oldu. Konferansta birinci yüzyıl muhasebesini ve toplumsal-siyasal hafıza ile yüzleşme çağrısı yaparken geçmişten konuşsak da sözümüzü aslında içinde bulunduğumuz an’a ve geleceğe söyledik.

Konferansımız önemli bir tarihsel imkâna işaret etmiştir. Kürt meselesinin demokratik ve barışçı çözümüne dönük gelişen olanaklar, yalnızca bir sorunun çözümünü değil, Türkiye’nin bütününün demokratikleşmesini güçlendirecek tarihsel bir eşiği ifade ediyor. Böylesi bir dönemde, barışı ve özgürlükleri kurumsal güvenceye kavuşturacak düzenlemelerin gecikmeksizin gündeme gelmesi, geçmişin inkâr ve dışlama politikalarıyla yüzleşen, toplumsal güveni yeniden tesis eden ve demokratik dönüşümün önünü açan güçlü bir siyasal irade ile güven verici adımların atılması yalnızca siyasal bir tercih değil, ortak geleceğe karşı bir sorumluluk olarak görülmelidir.İnanıyoruz ki böylesine bir gelecek, toplumun dönüştürücü gücü ile siyasal ve kurumsal dönüşümün buluştuğu yerde kök salabilir. Barış ve demokrasi aynı ufka açılan iki yol, aynı geleceği kuran iki kurucu değerdir.

Konferansta öne çıkan vurgulardan biri, barışın imkanları ve sorunlarını tartışırken aynı zamanda mevcut baskıların bir an önce sona erdirilmesi ve memleketin bütünüyle demokrasiyeve barışa yoğunlaşması gereği oldu. Biliyoruz ki siyaset alanına yönelik her türlü müdahalenin, demokratik iradenin gasp edilmesinin ve ülkeyi saran krizlerin çıkış yolu demokrasiden geçiyor. Demokrasiye yönelik her tür baskı Türkiye’yi daha derin bir çıkmaza sürüklüyor. Buna karşın, demokratikleşme hem özgürlüğün hem de istikrarın yegâne güvencesi olabilir.Yürütülen tartışmalar bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’nin temel sorunları birbirinden ayrı değildir ve ortak bir demokratikleşme sorununun farklı görünümleridir.Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan şey devletin demokratikleşmesinin zorunluluğu yanında toplumun kendi demokratik örgütlülüğünü geliştirmesi, dayanışma ağlarını büyütmesi, ortak yaşam zeminlerini güçlendirmesi ve demokratik siyasetin toplumsal temellerini genişletmesidir.Kalıcı demokratikleşme; demokratik bir toplumun inşası ile devletin hukuk, özgürlükler ve eşit yurttaşlık temelinde yeniden yapılanmasının birbirini beslediği bir süreçtir.

İçinden geçtiğimiz dönem yalnızca eleştirme ya da tanıklık etme dönemi değildir. Demokrasi, özgürlük ve eşitlik temelinde yeni bir ortak yaşamın imkânlarını çoğaltacak kurucu bir siyasal ve toplumsal iradeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Bu nedenle Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nı bir sonuç değil, uzun soluklu bir demokrasi arayışının, ortak düşünmenin ve ortak mücadele sürecinin yeni bir başlangıç buluşması olarak görüyoruz.Çünkü biliyoruz ki demokratik bir gelecek kendiliğinden ortaya çıkmayacak; onu ancak demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle birlikte kurabileceğiz. Geleceği inşa etmek ile demokrasi mücadelesini büyütmek aynı tarihsel zorunluluğunparçalarıdır. Bu ortak arayışı çoğaltmayı, yeni buluşmalarla derinleştirmeyi, toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi bugün ve gelecek için ortak sorumluluğumuz olarak görüyoruz.

Bu nedenle başta kadın, gençlik ve ekoloji hareketleri olmak üzere tüm toplumsal hareketleri, Türkiye’nin bütün demokratik güçlerini, emek ve meslek örgütlerini, hak ve özgürlük mücadelelerini, yerel inisiyatifleri, aydınları, sanatçıları, akademisyenleri ve ilk yüzyılda “dışarıda bırakılan” ve geleceğe dair sözü olan herkesi; bu ortak demokratik arayışı büyütmeye, yeni buluşmalar ve dayanışma ağları örmeye, demokrasi ve barış mücadelesini toplumsallaştırmaya ve demokratik dönüşümün öznesi olmaya çağırıyoruz.

Konferansımız hem bir çağrı hem de davet buluşması olarak sesini duyurdu. Cumhuriyet’in demokratikleşmesine kapının biraz daha aralanmasının kolektif bir uğrağı olan bu buluşma ile;

Yeni yüzyıla çağrımız; toplumu ve devleti demokratikleştirecek, demokrasiyi birlikte kuracak ve barışı kalıcılaştıracak ortak iradeyi bugünden büyütme, “yeni bir pencere açma” çağrısıdır, Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü çağrısıdır.

Tar: “12. Yargı Paketi sürecin altını dinamitleyen bir girişim”

“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Yıldız Tar, iktidar tarafından gündeme getirilen 12. Yargı Paketi’ni “Nazi Almanya’sının LGBTİ+’ları pembe üçgenlerle damgalayıp toplama kamplarına koymasının 2026 yılında güncellenmiş biçimi” olarak değerlendirdi.

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 2026’dan 2035’e kadarki sürecin “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edilmesinin ardından LGBTİ+ karşıtı yasaları içeren 12. Yargı Paketi tekrar gündeme geldi. Feministler ve LGBTİ+’lar söz konusu yargı paketine karşı son birkaç günde çeşitli şehirlerde eylemsellik gösterdi. Dün ise Ankara Kadın Platformu’nun 12. Yargı Paketi’ne karşı Kolej Meydanı’nda yapmak istedikleri yürüyüşe polis saldırısı gerçekleşti ve 4 kişi gözaltına alındı.

“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nın ikinci gününe konuşmacı olarak katılan gazeteci ve KaosGL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Niha+’ya barış umudunun konuşulduğu günlerde 12. Yargı Paketi’nin gündeme getirilmesini bir provakasyon olarak değerlendirdi.

“Yargı paketi Nazi Almanyası’nı anımsatıyor”

Tar’a göre bu yargı paketleri gerçeğe aykırı iftiralardan, insanların teşvik edilerek LGBTİ+ olabileceği ve bu şekilde LGBTİ+ olmanın propagandasının yapılabileceği iddiasından oluşuyor.

KaosGL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar

“LGBTİ+ olmak insanların, doğanın, hayvanların, aslında yaşayan bütün canlıların hayatının en olağan parçalarından biri” diyen Tar, bu paketin bir grubu sırf sahip oldukları özellikleri ifade ettikleri için, başka bir grubu da onların haklarını savunduğu için hapse atmayı hedefleyen bir kuşatma belgesi olduğunu ifade etti:

“Bu paketin hukukla hiçbir ilgisi yok. Benzeştiği yer neresi derseniz, bu açıkçası Nazi Almanya’sının LGBTİ+’ları pembe üçgenlerle damgalayıp toplama kamplarına koymasının 2026 yılında güncellenmiş biçimi.”

“İktidar transların bedenini gasp etmeye çalışıyor”

“Siyasal iktidarın” uzun zamandır toplumu ve bireyi şekillendirme çabalarında LGBTİ+ düşmanlığını bir harç olarak kullandığını söyleyen Tar, bu düşmanlık üzerinden iktidarın kendi otoritesini genişletmeye çalıştığını vurguladı.

Bu yasa paketinin geçmesi durumunda karşılaşılacak tehlikeleri ifade eden Tar, şunları söyledi:

“Açıkçası LGBTİ+ ile ilgili tarafsız bir şekilde ağzını açan herkesin hapse girme riski var. Sadece ağzını açmak da gerekmiyor. Çok muğlak bir ifadeyle eğer ki genel geçer toplumsal cinsiyet normuna uymuyorsanız hapse girme ihtimaliniz var. Aynı zamanda transların uyum süreçlerini düzenlemiyor, bu süreçleri fiilen imkansız hale getiriyor. Yasaklıyor, yasakçı bir paket bu. Bu yasaklamayla translara şunu söylüyor: Sizin bedeniniz hakkındaki tasarruf size ait değildir, devlete aittir. Devlet transların bedenlerini gasp etmeye ve sömürgeleştirmeye çalışıyor.”

“LGBTİ+’da pişer, bütün topluma düşer”

Tar’a göre paketin tam da bir barış umudunun konuşulduğu, çözüm sürecinin gündemde olduğu bir yerde gündeme getirilmesini, barış sürecine bir provokasyon ve sürecin “altını dinamitleyen bir girişim” olarak okumak gerekiyor:

“Şu anda LGBTİ+’lara dönük bu düzenlemeye rıza gösterildiğinde ve bu bir meşruiyet kazandığında, yarın toplumda hiç kimsenin nefes alacak alanı olmayacak. Bunu tarihten de biliyoruz, yakın tarihimizden de biliyoruz. LGBTİ+ yasakları diye başladı, herkese düştü. Yani LGBTİ+’da pişer, bütün topluma düşer gibi bir durum var.”

“LGBTİ+ realitesi tanınmadan barış mümkün değil”

LGBTİ+ hareketinin taleplerinin en başından beri aynı olduğuna değinen Tar, bu taleplerin en temel eşit yurttaşlık talebi, özgürlük ve eşitlik talebi olduğunu söyledi. Tar, bu talepleri somut örneklerle şu şekilde sıraladı:

“Bu talepleri somutlaştırırsak: anayasanın eşitliğini düzenleyen maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin de eklenmesi, nefret cinayetleri ve nefret suçlarına, çalışma hayatı başta olmak üzere birçok alanda ayrımcılığa karşı yasal koruma ve hukuken tanınma. Burada bunun olabilmesi, LGBTİ+ realitesinin olduğu gibi tanınmasından geçiyor.”

Herhangi bir barış sürecinin toplumsal barışa evrilebilmesi ve demokratik topluma ulaşabilmesi için LGBTİ+ realitesinin tanınması gerektiğini ifade eden Tar, “LGBTİ+ realitesi tanınmadığı bir düzlemde demokratik toplum mümkün değil” dedi.

Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinin 90’lardan beri Kürt sorununun çözümünde ve barış, eşitlik, tanınma, hakların verilmesi ve Kürtlerin hukukunun teslim edilmesi konusunda çok net olduğunu hatırlatan Tar, hareketin özgürlük ve eşitliğin sadece bir gruba verildiğinde diğer grupların gerçek anlamda özgür ve eşit olamayacağının farkında olduğunu söyledi. Tar’a göre şu anki süreçte bunun bir benzeri olarak iktidar ve devlet aygıtları düşmanlar ilan ediyor ve süreci tekçiliğe hapsediyor.

“LGBTİ+’lar olarak elimizi taşın altına koyuyoruz”

Tar, buna karşın demokratik topluma inananların ve bunun mücadelesini verenlerin, LGBTİ+’ların ifade ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanması ve LGBTİ+ mücadelesinin önündeki engellerin kaldırılmasının demokratik toplumun önemli bir parçası olduğunu görmesi gerektiğinin altını çizerek dahil olduğu çalışmalardan bahsetti:

“Biz barış sürecinin başlaması ile birlikte geçtiğimiz yıl ‘Barış İçin LGBTİ+ İnisiyatifi’ diye bir inisiyatif kurduk. İki temel hedefimiz var orada. Bu coğrafyada yaşayan LGBTİ+ halklar olarak barış sürecine katkı sağlamayı tarihsel sorumluluğumuz olarak gördüğümüz için barışın toplumsallaşmasında üzerimize düşen rol, LGBTİ+ toplumu içerisinde toplumsal barış için gerekli adımları atmak ve birlikte yaşama kültürünü güçlendirmek. İkincisi ise barış ve çözüm süreçleri, toplumsal cinsiyet ekseni olmadığında başarıya ulaşmayan çözüm süreçleridir. Biz çözüm sürecine LGBTİ+’ların da eşit bir temsille katılması ve savaşın LGBTİ+’lar üzerinde yarattığı tahribatın nasıl tazmin edileceğine dair bir çalışma yürütülmesi, hakikate adalet yüzleşme komisyonlarında LGBTİ+’lara yönelik şiddetin de gündem edilmesi için çalışıyoruz.”

Tar, bunun bir “Biz de varız ve bize bir hakkımızı verin” beyanı olmadığını, aksine LGBTİ+’ların özne olarak “barışın hayata geçebilmesi için elimizi taşın altına koyuyoruz ve sorumluluğumuz neyse yerine getirmeye hazırız” şeklinde bir irade beyanı olduğunu ifade etti.

“Tutuklanmam mücadelemle bağlantılıydı”

Yıldız Tar, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) soruşturması kapsamında gözaltına alınarak 21 Şubat 2025 tarihinde tutuklanmış, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesinin ardından 30 Mayıs 2025 tarihinde tahliye edilmişti. Tar, bu operasyonun çözüm süreci başlamadan önce yapılmış bir provakasyon olduğunu belirterek kendisinin doğrudan hedef seçilmesinin kimliği ve mücadelesinden bağımsız olmadığını aktardı:

“Hem de aile yılında, Türkiye’deki en köklü LGBTİ+ derneklerinden birinin bir parçası ve onun genel yayın yönetmenini almak sembolik bir adım. Bu benim kimliğimden ve mücadelemden ve LGBTİ+ hareketinden bağımsız düşünülemez. Burada LGBTİ+ hareketine bir gözdağı verilmek istendi. İktidar cezaevlerine insanları koyarak korkutmaya çalışıyor ama bu işe yaramıyor. LGBTİ+’lar zaten baskı ve şiddetin her biçimiyle gündelik hayatta o kadar karşı karşıya ki bu yasa geçtiğinde de geçmeden de zaten uyguluyorlar bu arada. Yargı paketi geçmeden de uyguluyorlar. Ceza evlerine atarak bir insanın hakikatini yok edemezsiniz. Hakikat kendine yakacak yer buluyor. Ve biz şerbetliyiz. Doğduğun andan itibaren çok küçük yaşlarda baskı ve şiddetle karşılaşınca bu biraz vızgeliyor, tırıs gidiyor açıkçası.”

Doğan: Erdoğan’ın açıklaması sonrası somut adım bekliyoruz

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, silahların bırakılması ile ilgili süreç için henüz siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak olmadığını kaydederek, Cumhurbaşkanı’nın sürecin temposunun artacağı yönündeki açıklaması için “Biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir” dedi.

Ayşegül Doğan

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 12 Haziran tarihinde, Selimiye Camii Şerifi’nin yeniden ibadete açılması ile ilgili gerçekleştirilen törende yaptığı konuşmada, silahların bırakılması ile ilgili süreç için, “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe kat ettik, inşallah, tempomuzu biraz daha artıracağız” dedi.

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan Niha+’ya yaptığı değerlendirmede, Erdoğan’ın yaptığı açıklamayı önemsediklerini belirterek bunu bir taahhüt olarak gördüklerini kaydetti:

“İktidar cenahından yapılan açıklamaların yanı sıra ülkenin cumhurbaşkanının işt daha dün yaptığı bir açıklama var. Sürecin temposunun hızlanacağını ifade ettiği açıklama. Dolayısıyla biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir. İhtiyaç duyulan somut adımlar ne? Hızlıca bir yasal çerçevenin takvimini oluşturmak, Meclis çalışmalarını ara vermeden bunu konsensüsle Genel Kurula getirmek ve bu yasal çerçeveyi artık oluşturmak.”

“Geçiş hukuku yasası gerekiyor”

Basına ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, PKK’liler ile ilgili olarak bir çerçeve yasa hazırlanıyor ve bu yasa 9 maddeden oluşuyor.

“Henüz bir taslak yok. Siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak yok” diyen Doğan, kendilerinin çalışmalarının olduğunu belirtti:

“Bizim çalışmalarımız var zaten. Hep Türkiye’de demokratik siyaset alanının genişlemesine dönük çalışmalar yapan bir siyasi partiyiz. Bizim programımız var. Komisyonla sunduğumuz rapor var. Sonra komisyondan çıkan bir ortak rapor var. Bu raporun bir konsensüsle çıktığı birtakım eleştirilere, itirazlara, hatta şerhlere rağmen de kamuoyunca biliniyor. Yani yapılması gerekenler çok aşikar. Öyle gizli saklı bilinmeyen bir şey yok. Bizim yaklaşımımızı da yinelemek gerekirse DEM Parti olarak biz teknik bir hukuk yaklaşımıyla değil, sıradan bir yasal düzenleme çalışması olarak değil, çatışmalı bir dönemden kalıcı olarak çatışmaları sonlandırabilecek niteliğe sahip bir geçiş hukuku yasasının oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu da kategorik bir bakış açısı içermeyecek, kategorik bir yaklaşım içermeyecek, kapsayıcı olacak ve bütüncül bir hukuk yaklaşımıyla bir başlangıç adımı gibi düşünelim. Bu önemli bir başlangıç adımı. Sürecin aynasını oluşturacak ve bundan sonra da bir takım yeni düzenlemelerle infaz kanununu düzenlemeye ihtiyaç var. Anayasal bir takım gereklilikleri olan bir süreçten bahsediyoruz.”

“Beklenti silahların tümden devre dışı kalması”

Silahların bırakılması süreci ile ilgili olarak da konuşan DEM Parti sözcüsü Ayşegül Doğan “beklentimiz silahların tümden devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve kalıcı bir biçimde devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve bir takvimin hızla oluşturulması” dedi. Doğan

Abdullah Öcalan’ın yasal çerçeveye ve sürecin hızlanmasına ilişkin son görüşmede İmralı heyeti ile bir takım öneriler paylaştığını ifade ederek şöyle devam etti: “Kamuoyuna açık dolayısıyla yapılması gerekenler aşikar. Aşina olmadığımız ancak deneyimli olduğumuz bir zaman diliminden geçiyoruz. Burada önemli olan bu negatif süreci pozitif bir sürece dönüştürmek ve bundan sonra yasal çerçevelerle birlikte başlayan yeni bir dönemi konuşmak.”

Doğan İmralı Heyeti dışında Abdullah Öcalan ile görüşmek isteyen isimlerle ilgili bir gelişme olup olmadığı sorusuna henüz bir gelişme olmadığını söyledi: “Olması gerekir. Geç kalmış bir çalışma bu. Bizzat Öcalan’ın da kamuoyuna ulaştırmak istediği, doğrudan temas kurmak istediği yönünde mesajları da paylaştık. Yani kendi ifadesi de topluma doğrudan ulaşabilmek. Ve olması gereken de bu. Sürecin doğal ihtiyacıdır. Ana muhatap, baş aktör, çok kritik bir konuda müzakereci pozisyonunda iletişim koşullarının, çalışma koşullarının da bu sürecin hızlanacak temposuna uygun olması gerekir.”

Claude Fable 5 ve Mythos 5’e erişim kapandı

Claude’un geliştiricisi Anthropic, ABD Ticaret Bakanlığı’ndan gelen talep sonrasında yeni duyurduğu yapay zeka modelleri Fable 5 ve Mythos 5’e erişimi tüm kullanıcılar için kapattı.

Foto: Technopat

Yapay zeka şirketi Anthropic, yeni duyurulan yapay zeka modelleri Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5’i Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hükümetinin ihracat kısıtlaması adımının ardından tüm kullanıcılara kapattı. ABD yönetiminin asıl amacının yabancı uyruklu kişilerin bu teknolojilere erişimini engellemek olarak belirtilmesine karşın Anthropic yönetimi, yasal süreçlerde herhangi bir risk almamak adına modelleri herkes için geçici olarak devre dışı bıraktı.

Süreci hızlandıran gelişme, ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in Anthropic CEO’su Dario Amodei’ye gönderdiği uyarı mektubu oldu. Mektupta Ticaret Bakanlığı, Fable 5 ve Mythos 5 modellerinin ABD sınırları dışına çıkarılması, yeniden ihraç edilmesi veya ülke içindeki yabancı uyruklu kişilere devredilmesi işlemlerini lisans şartına bağladı.

Reuters‘ın haberine göre, eş zamanlı olarak Amazon Web Services’ten de tüm bölgelerdeki Anthropic kullanıcılarının model erişimlerini iptal etmesi istenirken şirketin eski nesil diğer modelleri ise bu yasaktan etkilenmedi.

“Jailbreak” iddiası

Yine Reuters‘ın aktardığına göre hükümetin bu ani kararının arkasında siber güvenlik endişeleri yatıyor. Başka bir şirketin, Mythos modelinin güvenlik duvarlarını “jailbreak” yöntemiyle aşmayı başardığını iddia etmesi, Washington’da bu teknolojinin bilgisayar korsanlarına yardım edebileceği korkusuna sebep oldu.

Donald Trump yönetimi, daha en başından beri bu modellerin piyasaya sürülmesini durdurmaya çalışmış ancak başarısız olmuştu. Hatta Trump, yakın bir zaman önce yapay zeka şirketlerinin en güçlü modellerini halka açmadan önce devlet tarafından siber güvenlik testleri yapılmasını talep eden bir başkanlık kararnamesi de imzalamıştı. Yetkililer, “ABD ulusal güvenlik altyapısı bu yeni teknolojilere karşı gerekli savunma güçlendirmelerini tamamlayana kadar” modellerin kullanım dışı kalacağını belirtti.

Bu kararla birlikte Anthropic’in bu modelleri gelecekte yabancı uyruklu kullanıcılara sunabilmesi için artık özel ihracat lisansları alması gerekiyor.

Anthropic: “Endüstri durma noktasına gelir”

Anthropic ise yaptığı açıklamada kararın aşırı olduğunu belirtiyor. Şirket, spesifik ve dar kapsamlı bir potansiyel “jailbreak” bulgusunun, yüz milyonlarca insanın kullandığı bir modeli tamamen piyasadan çekmek için yeterli bir gerekçe olamayacağını savunurken şirket yönetimi, “Eğer hükümetin bu güvenlik standardı yapay zeka endüstrisinin geneline uygulanırsa tüm şirketlerin ileri seviye modelleri piyasaya sürmesi fiilen durma noktasına gelir” uyarısında bulundu.

Anthropic ve Claude Hakkında

Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5, yapay zeka sektöründe faaliyet gösteren Anthropic şirketi tarafından Haziran 2026’da duyurulan gelişmiş yeni nesil yapay zeka modelleridir. Geniş kitlelere sunulmak üzere tasarlanan Fable 5, kullanılabilirlik ve koruma dengesiyle ön plana çıkarken daha dar bir kullanıcı kitlesini hedefleyen Mythos 5 ise yalnızca Project Glasswing adlı özel siber güvenlik ve araştırma programı ortaklarına açılmak üzere geliştirilmişti.

Bunların yanı sıra Claude, Şubat 2026’da ABD’nin İran üzerine gerçekleştirdiği saldırılar sırasında ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından istihbarat değerlendirmesi, hedef tespiti ve savaş senaryolarının simülasyonu için kullanmıştı. Anthropic, daha önce Pentagon ile çalışan veri analizi şirketi Palantir ile ortaklık kurmuştu. İran Savaşı’nın ilk günlerinde ABD’nin Minab’da bir ilkokula düzenlediği ve 120’den fazla çocuğun hayatını kaybettiği saldırı hakkında Anthropic CEO’su Amodei, saldırıda Claude’un veya herhangi bir yapay zekanın tam olarak nasıl bir rol oynadığını bilmediklerini belirtmişti. Amodei ayrıca, sistemin tasarım prensibi gereği nihai kararı her zaman bir insanın verdiğini vurgulamıştı.

Hatimoğulları: Temmuz ayında bir yasa çıkmasını herkes bekliyor

Tülay Hatimoğulları, Eylül ayı içerisinde kongre yapacaklarını belirterek Meclis’e gelmesi beklenen yasa ile ilgili olarak “Cumhurbaşkanı yasanın Meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz” dedi.

Foto: Evrim Kepenek/bianet

Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında bir süredir gerçekleşen görüşmelerin ardından kendisini fesh eden PKK’nin silah bırakma sürecini yönetecek ve PKK’lilerin geri dönüş süreci ile ilgili atılacak adımları belirleyecek yasal düzenlemelerin Meclis tatile girmeden, Temmuz ayı içerisinde gündeme gelmesi bekleniyor.

İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve iki gün sürecek olan “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” Konferansı’na katılan Halkların Eşitlik ve Demokratik Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, PKK’nin silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının Türkiye siyaseti için büyük bir değişim doğuracağını kaydetti. Hatimoğulları, söz konusu yasal düzenlemeye ve DEM Parti’nin önümüzdeki dönem gerçekleşmesi beklenen kongresine dair Niha+’ya konuştu.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları

“Sayın Öcalan bir yol haritası ortaya koydu”

Herkes tarafından uzun bir süredir temmuz ayında bir “çerçeve” yasanın çıkmasının beklendiğini belirten Hatimoğulları, DEM Parti heyeti İmralı’ya gittiğinde Abdullah Öcalan’ın konuya ilişkin bir yol haritası ortaya koyduğunu fakat devlet tarafından bu durumu hızlandırmaya dair atılan bir adım daha olmadığını ifade etti.

Hatimoğulları’na göre, en acil adım çerçeve yasaların acilen çıkması ve iktidar çevresi tarafından yasanın çıkacağına ilişkin paylaşılan bilgilerin doğru olması:

“Bu konuda iktidarın uzunca bir zamandır yasayla ilgili bir sürünceme hali, bir oyalama hali zaten dikkatlerden kaçmıyor. En son Cumhurbaşkanı yasanın meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz. Bu sözlere rağmen yine bir oyalama halinin ortaya çıkması barış sürecinin olacağına dair inancı kaybettiriyor adım atılmadığı için.”

“Yasa ‘gelecek mi gelmeyecek mi’ sorusuna sıkıştı”

Hatimoğulları, sürece ilişkin söylenenlerin devlet tarafının içindeki bir çelişki olarak dışarı yansıdığını vurguladı ve “İktidar, devlet ya da İmralı’daki görüşmeler tarafından bu yasanın çıkacağına dair bazı olumlu mesajlar verilirken bir yandan hükümet adına konuşan bazı isimlere baktığımızda gündemlerinde öyle bir şeyin olmadığını ifade ediyorlar ve bu eş zamanlı oluyor” dedi.

Bunun çelişkili mi yoksa danışıklı mı olduğunu pratiklere göre anlayacaklarını söyleyen Hatimoğulları, meclisin normal şartlarda 15 Temmuz’da kapandığını hatırlattı.

Hatimoğulları, beklenen yasal düzenlemenin “gelecek mi gelmeyecek mi” tartışmasına sıkıştığını dile getirerek içeriğin de en az zamanlama kadar önemli olduğunu belirtti.

“Yasanın ‘kök yasa’ şeklinde çıkması bekleniyor”

Hatimoğulları’na göre yasa, silahsızlanma sürecinin inşasına katkı sunacak ve silah bırakan kişilerin Türkiye’de demokratik siyasete katılımını ve demokratik entegrasyonunu sağlayacak nitelikte olmalı. Bir “kök yasa” şeklinde çıkması beklenen düzenlemenin ihtiyaca göre daha sonra çoklu yasalarla genişletilebileceğini belirten Hatimoğulları, ancak şu aşamada kategori ayrımı yapmaksızın bütün silahlı kesimleri kapsayacak bir yasanın beklendiğini vurguladı:

“Bu yasal düzenlemede silahı bırakan insanların Türkiye’de demokratik siyasete katılım ve demokratik entegrasyon sürecinin bir parçası olması bekleniyor. Bu yasa bütün bunları anlatabilmeli ve bütün bunlara yol açmalı. Bütün demokrasi güçleri ve toplum bunu bekliyor. Ve yasanın hukuki sonuç doğuracak bir mahiyette çıkması. Bu yasa çıktıktan sonra cezaevlerindeki siyasi mahkûmların yurt dışında Avrupa’daki diasporadaki siyasetçilerin dağda silah bırakarak demokratik siyasete yapılmak isteyen bütün kesimleri kapsayacak bir yasa olmalı ve somut sonuç doğurmalı.”

Kongre Ortadoğu’daki dönüşümleri göğüslemeli”

DEM Parti’nin “yeniden yapılanma” süreci kapsamında planladığı kongrenin yaklaşık olarak bu yılki eylül ayının 3. haftası gerçekleştireceğini söyleyen Hatimoğulları, kongrenin eylül ayının üçüncü haftasında gerçekleştirileceğini açıkladı. Dünyada ve Ortadoğu’da yaşanan değişim ve dönüşümleri göğüsleyebilecek bir kongre hedeflediklerini belirtti.

Hatimoğulları, PKK’nin Türkiye’de silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının, Türkiye siyaseti açısından 50 yıl sonra büyük bir değişim ve dönüşüm yaratacağını söyleyerek “Bu değişim ve dönüşümün içinde yani Türkiye’de yaşanan gelişmelere bakmalıyız” dedi.

Kongrede barış, yoksulluk ve kadına şiddet konuşulacak

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemli bir gelişme olduğunu vurgulayan Hatimoğulları, bu gelişmeyi daha güçlü karşılayabilecek bir toplumsal ayağın örgütlenmesi için hem bu konuyu hem de birçok toplumsal sorunu kongrede konuşacaklarını söyledi:

“Kongrede barışı toplumsallaştırmak, farklı kesimlerce sahiplenilmesini sağlamak için ne yapabileceğimizi konuşacağız. İkinci olarak Türkiye’de 50 milyonun üzerinde insan açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalıyor. Biz Türkiye’de yaşanan işsizlik, yoksulluk, açlık, barınama, asgari ücretin hiçleştiği bir yerde bu sorunları görmezden gelerek siyaset yapmadık, yapmayacağız. Dolayısıyla bu kongremizde Türkiye’deki işçi sınıfı, işsizler, yoksullar, güvencesiz çalışanlar, ev emekçisi kadınlar… Bütün bu kesimlerin sorunlarını nasıl önleyebiliriz, parti olarak bu çalışmalara daha güçlü bir şekilde nasıl girebiliriz? Bunları konuşup tartışacağız.”

Devlet ve çeteler eliyle kadına yönelik şiddetin ve katliamların Türkiye’de arttığına dikkat çeken Hatimoğulları, özellikle Dersim’de yaşanan ve Gülistan Doku örneğiyle gündeme gelen kadın katliamlarının da altını çizdi. Kadın meclisinin güçlendirilmesi ve Türk kadın hareketi ile feministlerle daha güçlü bir ittifak kurulması konularının da kongre gündeminde yer alacağını söyledi:

“Bütün bunlara karşı biz kadınlar olarak daha güçlü, kadın meclisimizi nasıl daha güçlü bir hale getirmek ve birlikten parti olarak bunları konuşacağız. Hem Türk kadın hareketiyle hem Türkiye’deki feministlerle kadın hareketiyle nasıl daha güçlü bir ittifakı geliştirebileceğimizi konuşacağız.”

Gençlik ve ekoloji de temel başlıklardan biri

Hatimoğulları, kongrenin en temel konularından birinin gençliğin geleceksizliği ve umutsuzluğu olduğunu ifade ederek yaşanan beyin göçlerine dikkat çekti:

“Eskiden emek göçü oluyordu ya da siyasi gerekçelerle insanlar göç ediyordu. Şimdi Türkiye’de mutsuz ve özgür olmadığı için gençler rotasını Avrupa’ya kuruyor. Bu bakımdan Türkiye’de gençlerin doğdukları kentlerde, doğdukları ülkede yaşayıp barınabilecekleri projeleri geliştirmek zorundayız.”

Son olarak ekolojik yıkıma karşı mücadeleye değinen Hatimoğulları, Türkiye’deki ekoloji hareketinin kent kent örgütlenmelerle önemli adımlar attığını ancak bu direnişlerin yeterli olmadığını söyledi ve DEM Parti olarak ekoloji hareketinin güçlenmesine nasıl katkı sunabileceklerini kongrede tartışacaklarının altını çizdi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.