Türkiye’de 7 kitap için toplatma kararı verildi

Dêrsim’de bir mahkemenin “Materyalist Felsefe” adlı kitap dahil 7 kitap hakkında yasak kararı alması, akla Türkiye tarihinde yasaklanan, toplatılan ve imha edilen kitapları getirdi.

Dêrsim’de Tunceli Sulh Ceza Hakimliği aralarında “Materyalist Felsefe” ve 1992 basımı “Kahramanlık Kılamları” kitaplarının da olduğu 7 kitap hakkında toplatma, satış ve yasaklama kararı verdi.

Hakimlik Tunceli Cumhuriyet Savcılığının talebi doğrultusunda verdiği kararda “MLKP fikir ve ideolojisi doğrultusunda yayın yaptığı iddiasıyla” kitapların toplatılmasını istedi. Hakimlik kararında Muzaffer Oruçoğlu’nun “Kahramanlık Kılamları”, Arif Çelebi’nin “Komünizmin Şafağı, Nazlı Gürbüz Top’un “Cüretin Kılavuzu”, Mukaddes Erdoğdu Çelik’in “Bizim Çakır, Bir İhtilalcinin Yaşamı”, Kutsiye Bozoklar’ın “Yaşama Dair”, İbrahim Okçuoğlu’nun “Materyalist Felsefe”, Serkan Günebakan’ın “Kavganın Işıklı Yamaçlarında” kitaplarının basım, dağıtım ve satışı yasaklandı. Hakimlik bu kitapların tüm nüshalarına el konulmasına, toplatılmasına da hükmetti.

TMK’ya dayandırıldı

Sulh Ceza Hakimliği kararında “Kitapların içeriklerinde “terör örgütü” propagandası niteliğinde söylem ve açıklamalara yer verildiği değerlendirildiğinden ilgili kanunlar çerçevesinde 3713 sayılı terörle Mücadele Kanunun 7/2 ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 25/2 maddesine göre basım, dağıtım, satış yasağı ve tüm nüshalarına el konulması (toplatılması) yönünde karar verilmiştir” denildi.

Kararla ilgili olarak Ceylan Yayınları sosyal medya hesabından bir açıklama yayınlayarak “Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi, 4’ü yayınevimize ait toplam 7 kitap hakkında toplatma kararı verdi. Bu, düşünce özgürlüğüne toplu infazdır! Ancak… Devrimci mücadelede bir nirengi noktası olan yayıncılık faaliyetini felç edemezler yasaklamalarla. Mücadelemizi sürdüreceğiz!” dedi.

Cumhuriyet tarihi boyunca kitap yasaklandı

Dêrsim’de hakimliğin “Materyalist Felsefe” adlı kitap dahil 7 kitap hakkında yasak kararı alması, akla Türkiye’nin yakın dönem tarihinde yasaklanan, toplatılan ve imha edilen kitapları getirdi.

Resmi arşivlere ve basında yer alan haberlere bakıldığında, sansürün 1952’den 2012’ye uzanan geniş zaman diliminde tam 22 bin 601 gazete, dergi ve kitap polis yahut savcılık zoruyla raflardan indirildi.

Yasaklanan, toplatılan hatta imha edilen kitaplar arasında Charles Darwin’in “Türlerin Kökeni” de George Orwell’in 1984’ü de var. Georges Politzer’in “Felsefe’nin Başlangıç İlkeleri” de Sabahattin Ali’nin ‘Sırça Köşkü” de. Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Aziz Nesin, Nazım Hikmet, Sait Faik Abasıyanık, Musa Anter, Kemal Badıllı, Che Guevara, Seyid Kutup ve daha pek çok yazar bu listede yer aldı.

Hatta Mustafa Kemal. Atatürk’ün 1914’te Sofya’da yazdığı kitap, yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar’la birlikte 1918’de Mondros Mütarekesi dönemi başlarında İstanbul’da bir süre çıkardıkları Minber Gazetesi’nin matbaasında bin nüsha olarak basıldı. 7,5 kuruş fiyat konan kitabın birkaç nüshasını tanıdıklarına hediye etmek için yanına alan Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçtikten sonra kitabın kalan nüshaları Damat Ferit Paşa tarafından toplatılarak imha edildi. 1956 yılında Hasan Ali Yücel öncülüğünde İş Bankası Kültür Yayınları’nın ilk kitabı olarak yeniden yayımlandı.

Ancak Mustafa Kemal ve sonrasında gelecek olan İsmet İnönü dönemlerinde de çeşitli kitaplar yasaklandı. Franz Ferfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün, Kâzım Karabekir’in İstiklal Harbimiz, Sait Faik’in Medarı Maişet Motoru, Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk, Rıfat Ilgaz’ın Sınıf ve John Steinbeck’in Bitmeyen Kavga kitapları bu listelerde yer alıyor.

Çok partili dönemde de devam etti

Çok partili döneme geçişin ardından da kitap yasaklamaları devam etti. Birçok dünya klasiği bu dönemde listeye girdi.

Celal Bayar döneminde Dostoyevski’nin Bir Yazarın Günlüğü, Ilias Venezis’in Numero 31328’i, Metin Eloğlu’nun Düdüklü Tencere’si, Melih Cevdet Anday’ın Yan Yana ve Fethi Naci’nin İnsan Tükenmez kitapları örnek gösterilebilir.

Cemal Gürsel döneminde ise Babeuf, Musa Anter, Kemal Badıllı, Minorksky, Said Kurdî ve Ali Faik Cihan, Cevdet Sunay döneminde Marx ve Engels, Emin Türk Eliçin, Che Guevara, L. Lockwodd, Rıza Nur, Ehmedê Xanî, Mao, Seyit Kutup ve Nikos Kazancakis’in adları vardı.

Cevdet Sunay’ın ardından göreve gelen Fahri Korutürk döneminde de sol sosyalist ve Kürt sorunu eksenli kitaplarla ilgili toplatma kararları olduğu görülüyor. İsmail Beşikçi’nin Kürtlerle ilgili bütün kitapları, Mahir Çayan, Mehmet Kemal, Hikmet Kıvılcımlı, Harun Karadeniz, İbrahim Kaypakkaya, Dr. Nuri Dersimi gibi yazarların ve düşünürlerin kitapları hakkında toplatma, yasaklama ve imha kararları alındı.

12 Eylül: Kitapların SEKA yolculuğu

Yayıncılık dünyasının en ağır travması tartışmasız 12 Eylül 1980 askeri darbesi. 50 civarında yayınevinin kapısına mühür vurulması, milyonlarca kitabın SEKA’da hamur edilmesi o dönemin sıradan manzaralarıydı. Akademisyen Deniz Güner’in 1980-1987 arası Bakanlar Kurulu kararlarını mercek altına aldığı araştırması, cuntanın bu konudaki karnesini detaylandırıyor. O yedi yıllık kesitte yasaklanan 379 yayının yüzde 56’sı Marksist-Leninist fikriyatı temsil ettikleri iddiasıyla toplatıldı. Darbe sonrası yasaklanan ilk kitaplardan biri Georges Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri oldu. Liste elbette bununla sınırlı kalmadı. Ermeni meselesine, Kürt kimliğine veya laiklik eleştirilerine değinen satırlar da bu furyadan nasibini aldı.

Cuntanın yasak listesi sadece siyasi manifestolarla sınırlı kalmadı. Özgürlüğü, dogmaları sorgulamayı anlatan Samed Behrengi’nin dünyaca ünlü çocuk masalı Küçük Kara Balık dahi 12 Eylül karanlığında toplatılan kitaplar arasındaydı. Keza Nihat Behram’ın Darağacında Üç Fidan belgeseli ve Can Yücel’in Rengahenk şiir kitabı da cuntanın hışmına uğrayan eserlerdendi.

Bu dönemde yasaklanan kitaplar arasında Çizgilerle Nâzım Hikmet- Müjdat Gezen/Savaş Dinçel, Kökten Ankaralı-Talip Apaydın, Eski Sol Üstüne-Mete Tunçay, Benden Selam Söyle Anadolu’ya-Dido Sotiriyu, Seçme Şiirler-Bertolt Brecht, Yengeç Dönencesi-Henry Miller, Asılacak Kadın-Pınar Kür, Rengahenk-Can Yücel, Burgu-Füsun Erbulak yer alıyor. Sonrasında ise İsmail Beşikçi’nin Belge ve Yurt Yayınları’ndan çıkan Kürt sorununa dair kitapları, İnsight Gluide Turkey-Sevan Nişanyan, Dersim Tertelesi-Haydar Işık, Siyabend û Xecê-Hüseyin Erdem, Biri Yitik İki Ülke-Soysal Ekinci, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Savaşları-Lenin, Yeni Dünya Düzeni ve Kürt Sorunu-Haluk Gerger, 12 Eylül İdamları-Hayri Argavi, Ermeni Tabusu-Yves Temon, Pontos Kültürü-Ömer Asan, Mehmed’in Kitabı- Nadire Mater, Bozkurt/Atatürk’ün Yaşamı), M. C. Armstrong listeye dahil olan diğer kitaplar oldu.

5 yılda 284 kitap yasaklandı

Türkiye’de 2000’in başından 26 Mayıs 2005’e kadar geçen sürede hakkında toplatma kararı verilen yasak kitapların sayısı 284 olarak belirlendi. Bu kitaplardan 47’sinin yasağının kalktığı, 237’sinin yasağının sürdüğü belirtildi. Yasaklı kitaplar arasında Abdullah Öcalan’ın 15 kitabının de yer aldığı, ancak bu kitaplardan “Partileşme Sorunları ve Görevlerimiz” adındaki 2003 basımı kitabın üzerindeki yasağın kaldırıldığı belirlendi. Yasakların büyük bölümü Ankara, İstanbul ve İzmir’deki çeşitli mahkemelerce konuldu. Yasak kapsamına bazı mizah dergileri ve cinsel içerikli kitapların yanı sıra ‘bölücü’, ‘dinci’ ve ‘yıkıcı’ yayınların girdiği ifade edildi:

Hüseyin Baybaşin’in “Bir Kürt işadamı H.Baybaşin”, İmam Humeyni’nin “İslamda Devlet“, Fethullah Gülen’in “Fasıldan Fasıla” adlı kitapları, Emine Şenlikoğlu”nun üç kitabı, Kemal Burkay’ın “PKK ne diyor, biz ne diyoruz”, Mahir Kaynak’ın “Yel üfürdü, sel götürdü”, mizahçı Murat Kürüz’ün “Kadın Erkek Faaliyet Raporu”, Ankara Çetesinin Vatan Kurtarma Operasyonları (Salman Yüksel), Hizb-ut Tahrir ve Hilafet (Süha Taci Faruki), İslamda yönetim nizamı (Takiyuddin Enneblani), Kıvrak Zeka (Takiyuddin Enneblani), İslama davet (Ahmet El-Mahmut), Gerçeğin dili ve eylemi (Abdullah Öcalan), PKK Olağanüstü 7. Kongresi’ne sunulan politik rapor (Abdullah Öcalan), Tarih günümüzde gizli ve biz tarihin başlangıcında gizliyiz (Abdullah Öcalan), Ben kimin kurbanıyım (Emine Şenlikoğlu), Burası Cezaevi (Emine Şenlikoğlu), Barışa Doğru Roma Konuşmaları (Abdullah Öcalan), Biz bu ülkenin nesi oluyoruz (Emine Şenlikoğlu), Lombak (Fatih Solmaz-Bahadır Baruter), Elma (Enis Batur), Özgürlük için Kürt yazıları (Vedat Türkali), Porno (Çev: Kıvanç Güney), PKK’nin yeniden inşası, sorunlar ve görevlerimiz (Mustafa Karasu-A.Haydar Tutan), Seks isyanları, toplumsal cinsiyet, başkaldırı ve Rock’n Roll (Mehmet Küçük), Bütün yazılar Mahir Çayan (Boran yayınları), Düş ve yaşam (Yılmaz Odabaşı), Geçmişten günümüze Kürt kadını (Mehmet Bayrak), Kürt müziği dansları ve şarkıları (Mehmet Bayrak), Sürgün ve Kürtler (Cem Doğan), Pontus Kültürü (Ömer Asan), Yatak Odasında Felsefe (Kerim Sadi), Travesti Pinokyo (Sibel Torunoğlu), Sevimli Çocuk Lo Bıra (Cihan Aydın), İslamın Hareket Metodu 2 (Abdurrahman El Muhacir), Kasırga Taburu (Mehmet Sebatlı).

Aynı dönemde yasağı kaldırılan eserlerden bazıları da şöyle: Kim bu Fethullah Gülen (Faik Bulut), PKK Tarihi idelojisi ve yönetimi (Nihat Ali Özcan), Kemik Olgun ve Yetişkinlere Bir Roman (Bedri Baykam), Korku Tapınağı (Celal Başlangıç), Pazar Sevişgenleri (Metin Üstündağ), Evlilik Rehberi (Mustafa Gazel), Paradigmanın İflası (Fikret Başkaya), İlahi Rahmet Pırıltıları (Halis Kestane).

Yasak kararları kalksa da yasak devam ediyor

2011 yılında Anadolu Ajansı’nın yayınladığı bir habere göre, Kayıtların tutulmaya başlandığı 1952 yılından beri, adli ve idari birimlerce hakkında toplatma, yasaklama, dağıtım ve satışın engellenmesi kararı alınan yaklaşık 22 bin 600 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasak kalktı.

Yasaklı yayınları tekrar inceleyen mahkemelerle yasak kararı alan aralarında valiliklerin de bulunduğu idari birimler, hakkında yasak bulunan yaklaşık 23 bin yayından 402’si hakkındaki toplatma yasaklama ve satışının engellenmesi kararının devamına hükmetti. 22 bin 600 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasak ise kalktı.Hakkında yasak kararı olan 23 bin yayın arasında 2 bin 336 kitap da bulunuyordu. Mahkemeler, 115 kitap hakkındaki toplatma yasaklama ve satışının engellenmesi kararının devamına hükmederken 2 bin 221 kitabın yasağı kaldırıldı. Polis artık bu kitaplar hakkında herhangi bir işlem yapmayacak.

Yasağı kalkanlar arasında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın 3 kitabının yanı sıra, Dursun Karataş’ın Seçme Yazılar, Abdurrahim Karakoç’un Vur Emri, Yalçın Küçük’ün Yürüyüş, Nazım Hikmet’in Türkiye İşçi Sınıfına Selam, Mahir Çayan’ın Toplu Yazılar, Doğu Perinçek’in Kıbrıs Meselesi, Seyyid Kutup’un İslam’da Sosyal Adalet adlı eserleri de bulunuyor.

En ağır fatura Kürtçe yayıncılığa kesildi

Fakat yasakların ve toplatma kararlarının en istikrarlı, en sert uygulandığı alan hep Kürt kültürel yayıncılığı oldu. Türkiye’de Bakanlar Kurulu’nun toplattığı ilk kitaplardan biri, 1920’li yılların başında Şam’da gizlice basılan Kürtçe kitap Gonca-i Bahar’dı.

1925 Şubat ayı ortalarında Şeyh Sait önderliğinde geliştirilmeye çalışılan Kürt hareketinin yenilmesinin ardından Misak-ı Milli sınırları dışındaki Kürt örgütleri tarafından, Xoybun (Bağımsızlık) adında bir cemiyet kuruldu. Cemiyet aynı yıl Hoybun Yayını olarak birkaç kitap ve broşür yayımladı. Bakanlar Kurulu’nca toplatılan bu kitaplardan bazıları şunlar: Türk Affı Umumisi Karşısında Kürtler / Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine Mektup / Bir Ermeni Nokta-i Nazarına göre Kürt Meselesi/ Elkaziyetülkürdiye.

Cumhuriyet tarihi boyunca bu durum devam etti. Kürt basın ve hak ihlalleri izleme verileri, özellikle birinci “Çözüm Süreci’nin sona ermesiyle birlikte sansür ivmesinin inanılmaz bir hıza ulaştığını belgeliyor. Araştırmacı Reha Ruhavioğlu’nun verilerine göre 2009’dan itibaren sadece Aram ve Avesta yayınlarından çıkan 100’ü aşkın kitap hakkında toplatma kararı verildi.

Süreç artık içerik incelemesinden ziyade doğrudan kelime avcılığına dönüşmüş durumda. Güncel siyasetle hiçbir bağı olmayan, içinde sadece efsanelerin yer aldığı Kürt mitolojisi kitapları bile rahatlıkla yasaklılar listesine girebiliyor. 2025’in hemen başında Yozgat Cezaevi’nde yaşananlar durumun mekanikliğini özetliyor aslında. Yazar Mehmet Dicle’nin Berfa Sor kitabına, metin içinde sadece “Kürdistan” ve “gerilla” kelimeleri geçtiği için el konuldu, soruşturma açıldı. 2001’de Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yargılanıp cezası çoktan infaz edilen Kürdistan Tarihi gibi hacimli araştırmalar, aradan 17 yıl geçtikten sonra Ayvalık Sulh Ceza Hakimliği tarafından bir kez daha yasaklanabildi.

Dil üzerindeki baskıların hukuki kılıflarla nasıl sürdürüldüğünün en çarpıcı örneklerinden biri 2000 yılında yaşandı. Modern Kürt edebiyatının öncülerinden Mehmed Uzun’un 7 kitabı birden Diyarbakır DGM kararıyla toplatıldı. Bu karara usta yazar Yaşar Kemal’in tepkisi tarihe geçecekti: ‘Kürtçe olduklarından dolayı bu kitapları toplamışlardır diye düşünebiliriz. 12 Nisan 1991’de Kürtçe yasağı yasayla kaldırılmıştır. Günümüzde hiçbir edebiyat yapıtı yasaklanamaz. Biz AB’ye böyle mi gireceğiz?’

Basılmamış taslağa sansür

Yakın dönem Türkiye yayıncılık tarihi, sansürün akıl almaz yeni formlarına da sahne oldu. 2011 yılında gazeteci Ahmet Şık, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklandığında, henüz yazım aşamasında olan İmamın Ordusu kitabının dijital taslağına mahkeme kararıyla el konuldu. Yayınevi basılarak bilgisayarlardaki kopyalar silindi; böylece Türkiye, “daha basılmadan toplatılan kitap” kavramıyla tanıştı.

Dışarıdaki yasakların bir benzeri de cezaevi duvarları ardında, idare kurullarının keyfi kararlarıyla yaşanıyor. Örneğin Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kaleme aldığı Seher adlı öykü kitabı, “şifreli ve kontrolsüz haberleşmeye yol açabileceği” gibi tuhaf bir gerekçeyle Diyarbakır D Tipi Cezaevi’ne alınmadı. Gazeteci Nurcan Baysal’ın Ezidiler: 73. Ferman kitabı “kurum güvenliğini tehlikeye düşürebileceği” bahanesiyle, yazar Ahmet Altan’ın kitapları ise bizzat yazarın cezaevinde olması gerekçe gösterilerek hapishanelerde yasaklılar listesine dahil edildi.

Kaput, renk ve ‘sakıncalı’ kelimeler

Yargı kararlarından bazıları bu tür yasakların absürtlüğünü gözler önüne seriyor. Sait Faik Abasıyanık’ın 1944’te çıkan Medar-ı Maişet Motoru romanı, sırf sivil bir karaktere “eski bir asker kaputu” giydirildiği için sıkıyönetim mahkemesinin hışmına uğradı. Aynı yıl Rıfat Ilgaz’ın Sınıf şiir kitabı, hem ismindeki sınıfsal vurgu hem de matbaadan tesadüfen kırmızı kapakla çıkması yüzünden “komünizm propagandası” sayılarak toplatıldı ve Ilgaz altı ay hapis yattı. Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü romanı da 1981’de “askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif” denilerek okurdan koparıldı.

‘Muzır neşriyat’: Sansürün yeni maskesi

Siyasi yasakların yanı sıra son yılların yükselen sansür trendi ise “genel ahlak” ve “çocuk gelişimi” üzerinden yürüyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesindeki Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, adeta edebiyatın ahlak zabıtası gibi mesai yapıyor.

Kız Çocuk Hakları Bildirgesi adlı çeviri eser, kız çocuklarına “oyuncak arabalarla oynama hakkı” tanıdığı ve geleneksel cinsiyet rollerinin dışına çıktığı için eşcinselliğe özendirdiği iddia edilerek poşete sokuldu. Çevirmeni Burcu Uğuz üç yıl hapis istemiyle yargılanıp beraat etti. Uluslararası listelerde aylarca zirvede kalan Alice Oseman imzalı Kalp Çarpıntısı çizgi roman serisi ise LGBT+ karakterler barındırdığı için doğrudan “muzır neşriyat” ilan edilerek mağazalarda teşhir yasağına uğradı.

Dünyada durum farklı mı?

Kitap yasaklama kararları elbette sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. Otorite her coğrafyada benzer kararlar alınıyor. 1931’de Çin’de Alice Harikalar Diyarında, “hayvanların insan diliyle konuşmasının insanlığa hakaret olduğu” gerekçesiyle yasaklandı. Bugün aynı ülkede Winnie the Pooh, Devlet Başkanı Xi Jinping’e benzetildiği için dijital sansüre takılıyor.

ABD’de Harry Potter serisi okul kütüphanelerinden “büyücülüğü özendiriyor” suçlamasıyla atılırken, sansürün en ironik kurbanlarından biri John Steinbeck’in Gazap Üzümleri oldu. Roman, yazıldığı dönemde ABD’de tarım lobilerini rahatsız ettiği için, 1940’ta ise Sovyetler Birliği’nde “yoksul Amerikalıların bile araba sahibi olabildiğini gösterdiği” için yasaklandı.

TÜRKİYE SANSÜR ARŞİVİ: 100 YASAKLI ESER
#YazarEser Adı
1Ahmet Mithat EfendiDağarcık
2Namık KemalEvrak-ı Perişân
3Mehmet RaufBir Zambak Hikâyesi
4Franz WerfelMusa Dağ’da Kırk Gün
5Kâzım Karabekirİstiklal Harbimiz
6John SteinbeckBitmeyen Kavga
7Melih Cevdet AndayYan Yana
8Fethi Naciİnsan Tükenmez
9BabeufDevrim Yazıları
10Musa AnterKımıl
11Kemal BadıllıKürtçe Gramer
12Vladimir MinorskyKürtlerin Menşei
13Said NursiSözler
14Ali Faik CihanSosyalist Türkiye
15Karl MarxKapital
16Friedrich EngelsKomünist Manifesto
17Emin Türk EliçinKemalist Devrim İdeolojisi
18Fidel CastroFidel Castro Konuşuyor
19Rıza NurHayat ve Hatıratım
20Ehmedê XanîMem u Zin
21Mao ZedongÇin Kurtuluş Savaşı
22Seyyid Kutupİstikbal İslam’ındır
23Nikos KazancakisToda Raba
24ŞnurovTürkiye Proletaryası
25Mehmet KemalSürgün Alayı
26Hikmet KıvılcımlıDeccal Kapımızı Nasıl Çalıyor
27Hasan KıyafetÇağdaş Çocuk Ansiklopedisi
28Harun KaradenizOlaylı Yıllar ve Gençlik
29Nedim GürselUzun Sürmüş Bir Yaz
30İbrahim KaypakkayaBütün Yazılar
31Nihat BehramSol Kendini Anlatıyor
32Nuri DersimiDersim Tarihi
33Talip ApaydınKökten Ankaralı
34Mete TunçayEski Sol Üstüne
35Dido SotiriyuBenden Selam Söyle Anadolu’ya
36Bertolt BrechtSeçme Şiirler
37Füsun ErbulakBurgu
38Sevan NişanyanInsight Guide Turkey
39Hüseyin ErdemSiyabend u Xece
40Soysal EkinciBiri Yitik İki Ülke
41Haluk GergerYeni Dünya Düzeni ve Kürt Sorunu
42Hayri Argavi12 Eylül İdamları
43Yves TemonErmeni Tabusu
44M.C. ArmstrongBozkurt
45George JerjianGerçek Bizi Özgür Kılacak
46Dora SakayanBir Ermeni Doktorun Anıları
47Hüseyin BaybaşinBir Kürt İşadamı H. Baybaşin
48İmam Humeyniİslamda Devlet
49Fethullah GülenFasıldan Fasıla
50Emine ŞenlikoğluBen Kimin Kurbanıyım
51Mahir KaynakYel Üfürdü Sel Götürdü
52Murat KürüzKadın Erkek Faaliyet Raporu
53Salman YükselAnkara Çetesinin Vatan Kurtarma Operasyonu
54Süha Taci FarukiHizb-ut Tahrir ve Hilafet
55Takiyuddin Enneblaniİslamda Yönetim Nizamı
56Ahmet El-Mahmutİslama Davet
57Fatih SolmazLombak
58Kıvanç GüneyPorno (Çeviri)
59Mustafa KarasuPKK’nin Yeniden İnşası
60Mehmet KüçükSeks İsyanları
61Yılmaz OdabaşıDüş ve Yaşam
62Mehmet BayrakKürt Müziği Dansları
63Kerim SadiYatak Odasında Felsefe
64Cihan AydınSevimli Çocuk Lo Bıra
65Abdurrahman El Muhacirİslamın Hareket Metodu 2
66Mehmet SebatlıKasırga Taburu
67Faik BulutKim Bu Fethullah Gülen
68Nihat Ali ÖzcanPKK Tarihi
69Bedri BaykamKemik, Olgun ve Yetişkinlere Bir Roman
70Celal BaşlangıçKorku Tapınağı
71Mustafa GazelEvlilik Rehberi
72Fikret BaşkayaParadigmanın İflası
73Halis Kestaneİlahi Rahmet Pırıltıları
74Hasan CemalDelila
75Tuğçe TatariAnneanne Ben Aslında Diyarbakır’da Değildim
76Francesca CavalloAsi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler
77Bernard FriotŞipşak Hikayeler
78Berkant KırayKafasında Sonsuzluğu Taşıyan Çocuk
79Jul MarohMavi En Sıcak Renktir
80Whitney Gracia WilliamsMakul Şüphe
81Tedvan LieshoutBen Bir Sihirbazım
82Selma AydınYolsuz Dere
83Doris RübelNeden, Niçin, Nasıl?
84Buket UzunerAyın En Çıplak Günü
85Ersan PekinBu Kadınlar Yedi Bitirdi Beni
86Defne Ongun MüminoğluBurcu ve Berk
87Mehmet Gülerİçim Dışım Gökkuşağı
88Adem ÖzbayKin Kanatlılar
89Cinius YayınlarıSünnetçi Kız
90Halime ErdoğanHayalci Çocuk
91İrem DemirbaşTenimdeki İmza
92Rıza ZelyutOsmanlı’da Oğlancılık
93Stephen ChboskySaksı Olmanın Faydaları
94Vladimir NabokovLolita
95Gustave FlaubertMadame Bovary
96James JoyceUlysses
97William S. BurroughsÇıplak Şölen
98Radclyffe HallYalnızlık Kuyusu
99William ShakespeareHamlet
100Thomas Paineİnsan Hakları

Yapay zeka aracı tarafından oluşturulan bu listede, yasaklı binlerce eserden sadece 100 tanesi yer alıyor

Avukat Çağın Kaleli: Yargı, failler için kullanışlı bir aparat haline getirildi

Gülistan Doku dosyasının 6 yıl sonra tekrar gündeme gelmesini “siyasi hesaplaşma” olarak değerlendiren Avukat Gülan Çağın Kaleli, dosyanın “bugün açılması bir yargı cesareti değil, 6 yıldır sümen altı edilen delillerin yarattığı sorumluluğun bir neticesidir” dedi.

Gülistan Doku’nun ailesi, Foto: Birgün

6 yıl önce Dêrsim’de ortadan kaybolan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun cinayet dosyası, eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve oğlu dahil pek çok kişi gözaltına alındı veya tutuklandı. Yeni faillerin gözaltına alınıp tutuklanmasından dolayı, Doku ailesi umutlu.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, 20 Nisan’da düzenlenen Kabine Toplantısı’nın ardından yaptığı açıklamada, faili meçhuller için bir birim kurduklarını ve dosyaların tek tek inceleneceğini söyledi. Gürlek, “Gülistan’dan sonra tabii bir beklenti var ama her dosya illa öyle olacak diye bir şey yok yani.” dedi. Gürlek, Gülistan Doku’nun cesedini arama çalışmalarının devam ettiğini açıkladı.

Gülistan Doku dosyasının yeniden açılmasını ve olası etkilerini hukukçu-kadın hakları savunucusu Avukat Gülan Çağın Kaleli ile konuştuk.

Kaleli, uzman çavuş Musa Orhan’ın tecavüzünü uğradığı söylenen ve sonrasında intihar eden İpek Er’in ailesinin de avukatlığını yapıyor.

Avukat Çağın Kaleli, Gülistan Doku dosyasının yeniden açılmasının “yeni bir başlangıç olabileceğini belirtiyor. Kaleliye göre “bu durum siyasi bir hesaplaşmanın sonucu” ortaya çıktı. Kürt kadınlarının bedenlerinin taciz ve tecavüze konu olmasının “Kürdistan’da yürütülen özel savaş”tan bağımsız ele alınamayacağını belirten Kaleli, 1990’larda yaşanan benzer durumları hatırlattı. Erkek egemen sistemin Kürt kadınlarının bedenini fetih edilmesi gereken bir alan olarak gördüğünü belirtti.

Gülistan Doku 2020'de kayboldu

Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2'nci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020'de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü'ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.

Kameralarda yapılan incelemelerde Doku'nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.

Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü'nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan'ın izine rastlanmadı.

Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal A., olaydan iki sene sonra 2022'de Antalya'da gözaltına alında ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.

Dosyanın diğer şüphelisi Zeinal A.'nın polis memuru olan üvey babası Engin Y. ise Gülistan Doku'nun kişisel bilgilerini hukuka aykırı şekilde elde ettiği ve sosyal medyada paylaştığı gerekçesiyle iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldı.

Son altı senede soruşturmada bunun ötesinde bir ilerleme kaydedilmedi. Doku'nun dosyasını inceleyen hukukçulara göre, bunun sebebi olayın "intihar" olarak ele alınmasıydı.

2024'te Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı'na atanan Başsavcı Ebru Cansu dosyayı yeniden ele aldı.

Medyada yer alan haberlere göre, bu yılın başlarında bir gizli tanık valinin oğlu aleyhine ifade verdi ve soruşturma bu gelişme üzerine ilerledi; gizli tanığın, valinin oğlunu Gülistan Doku'ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.

Bu gelişme sonrası çok sayıda isim hakkında gözaltı kararı veren savcılığın talimatı doğrultusunda 13 Nisan 2026'da yedi ilde eş zamanlı operasyonlar düzenlendi.

Şubat 2026'da göreve gelen Adalet Bakanı Akın Gürlek, "soruşturmada sonuna kadar gidilmesi gerektiğini" söyledi. Doku'nun kaybolduğu tarihte bakanlık koltuğunda Süleyman Soylu oturuyordu. Onun ardından ise bu göreve Ali Yerlikaya atanmıştı.

Dosya Özeti
Gülistan Doku Soruşturması: Gözaltı ve Tutuklama Listesi
Kasten Öldürme ve Cinsel Saldırı
  • Mustafa Türkay Sonel (Eski Vali Tuncay Sonel’in oğlu) – Tutuklu
  • Erdoğan E. (İl Özel İdaresi Eski Personeli) – Tutuklu
Suç Delillerini Gizleme ve Yok Etme
  • Tuncay Sonel (Eski Tunceli Valisi) – Adli Kontrol / Bakanlık Soruşturması
  • Zeinal A. (Eski Erkek Arkadaş) – Tutuklu
  • Engin Y. (İhraç Edilen Polis / Üvey Baba) – Tutuklu
  • Cemile Y. (Anne) – Tutuklu
  • Çağdaş Ö. (Eski Başhekim) – Kayıt Silme Şüphesiyle Tutuklu
  • Şükrü E. (Vali Koruması) – Tutuklu
  • Celal A. ve Nurşen A. (Umut A.’nın ebeveynleri) – Tutuklu
Adli Kontrol / Serbest Bırakılanlar
  • Savaş G. ve Süleyman Ö. (Üniversite Teknik Görevlileri) – Kamera Kayıtları Şüphesi / Yurt Dışı Yasağı
* Bu veriler 13-20 Nisan 2026 tarihli operasyon ve mahkeme kayıtları doğrultusunda derlenmiştir.

Avukat Kaleli: “6 yıldır devletin elindeki bütün deliller sümen altı edilmişti”

6 yıl aradan sonra Gülistan Doku cinayeti dosyası tekrardan açıldı. Birkaç gündür gündemin önemli başlıklarından biri haline geldi. Bu birkaç gün içerisindeki gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Şimdiye kadar gözaltına alınanları da göz önünde bulundurduğunuzda, nasıl bir resim görüyorsunuz?

Gülistan Doku’nun özellikle kaybedildiği dönemden bugüne kadar aslında mevcut kamuoyuna yansıyan, işte bugün Adalet Bakanı’nın da hız verip de aslında başlattığını iddia ettiği süreci şöyle yorumlamak gerekiyor diye düşünüyorum: Yani 6 yıldır devletin elinde olan bütün bilgiler, belgeler, deliller aslında sümen altı edilmişti. Ve bugün bizim özellikle kadına yönelik şiddet dosyaları ya da vakalarında devletin kendi iç hesaplaşmalarına ya da devlet içerisindeki iç grupların çatışmalarına kurban edilemeyecek kadar kıymetli meseleler bunlar. Dolayısıyla bugün ortaya konulan tablo, Adalet Bakanlığı’nın bir cesareti olarak değil aksine sorumluluğu olarak nitelendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. 6 yıllık süreçte bu kadar bilginin, belgenin, delilin bütün devletin imkanları seferber edilerek saklanması, gizlenmesi, değiştirilmesi ya da silinmesi meselesi, uzun zamandır söylediğimiz gibi hukuk açısından, hukuk alanı açısından hiçbir güvenliğin kalmadığı, devletin yargıya her açıdan müdahale edebildiği, bu alanın genişletildiği ve aslında kimsenin kendisini güvende hissetmediği bir zemini bir kez daha gözler önüne serdi.

Avukat Gülan Çağın Kaleli, Foto: Özgür Politika

“Norm içi norm dışı çatışması”

Siyasi hesaplaşmadan neyi kastediyorsunuz?

İçişleri Bakanlığı’nın kendi içerisindeki güç dengeleri olduğunu düşünüyorum ben. Yani özellikle bu son süreçte hepimiz açısından çokça konuştuğumuz devlet içerisindeki “norm içi” ve “norm dışı” yapılar tanımını bu dönemde kanlı canlı aslında izliyoruz. Şimdi bir taraftan esasında hukukun işlerliğini savunan ya da hukukun işlerliği üzerinden bir yönetim anlayışını getirmeye çalışan yapılar varken bir taraftan da işte zorba, baskıya, katliama dönük ve bunun üzerinden düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı bir temsiliyet vardı. Hala var tabii ki bu. Dönem dönem işte siyasi konjonktüre göre norm içi yapıların daha çok rolünü oynadığı, dönem dönem ise daha çok norm dışı yapıların devlet içerisinde ön plana çıktığı tarihsel süreçler geçirdik. Süleyman Soylu’nun da tam olarak rolünü oynadığı dönem bu norm dışı yapıların devlet yönetimini tamamen elinde bulundurduğu bir dönemdi. Şimdi bu özellikle içinden geçtiğimiz süreç açısından bir değerlendirme yapacak olursak, biraz daha işte bu hukuk, adalet, temel insan hak ve özgürlükleri kavramlarının ön plana çıkartılarak bir vitrin oluşturulmaya çalışıldığı; ama diğer taraftan da muhalifler açısından da böyle bir muradın gerçekleşebilmesi için bu zemini yaratabilmek umuduyla daha da fazla aslında bir hak mücadelesi verdiği dönemde esasında bu norm içi ve norm dışı yapıların biraz savaşı gibi görüyorum. Ama şunu da söylemek gerekiyor; yani özellikle bu norm dışı meseleyi iyi anlamak gerekiyor, o yüzden “devlet içi bir hesaplaşma” kavramını kullanıyorum. Çünkü norm dışı yapılar dediğimiz yapılar aslında devletten azade, devletin dışında olan yapılar değil. Tam da devlete içkin. Ama işte bir hukuk devleti olduğu iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işte dışarıya oluşturduğu intibalardan kaynaklı yer yer işte içte o norm dışı yapıları canlandırdığı, dışarıda ise norm içiymiş gibi davrandığı bir süreçte bu tür hesaplaşmalara maruz kaldık, kalmaya da devam ediyoruz.

Gülistan Doku

Bu tür davalarda siyasi irade denilen hususun harekete geçmesi gerektiği biliniyor. Buradan bakınca, bu fail ve faillerin dosyayı aydınlatacak nitelikteki failler olabileceğine düşünüyor musunuz?

Elbette ki bugüne kadar özellikle daha üst sorumluluğu bulunan kişilerin gözaltına alınıp tutuklanmaması, biraz daha perdenin görünen yüzüne dokunulduğu birçok dosya gördük. Gülistan Doku ile birlikte aslında biraz daha son süreçte işte bu üst makamda yer alan işte validir, valinin yine beraber çalıştığı vali yardımcılarıdır, yine onun talimatı altında bulunan emniyet içerisindeki teşkilatta görevli olan kişilerin gözaltına alınıp tutuklanması elbette biraz önce de söylediğim gibi bir sorumluluğun neticesinde ortaya çıkarılan bir tablo. Bu açıdan olumlu tabii ki. Ama sadece mesele gözaltına alınıp tutuklanmayla bitmiyor tabii ki. Aynı zamanda bu 6 yıllık süreçte hangi detaylı bilgilerin ya da belgelerin yok edildiği, belki de çok daha büyük bir çepere, belki çok daha fazla sorumluluk zincirine işaret edebilecek kişilerin kaybolma riskini de taşıyor bu 6 yıllık süreç. Dolayısıyla hani şu an için henüz bir dava sürecine evrilmeyen dosyada yargılama nasıl yapılacak, gerçekten sorumlular hesap verebilecek mi ya da hakikaten hakkaniyete uygun bir yargılama yapılabilecek mi?

“Sorumluluk duygusundan azade bir yargı var”

Bunlar açısından yorum yapmak için çok erken. Ama mevcut halde şu anda bu olay içerisinde en azından o sorumluluk zincirinin bir kısmının diyebilirim, çünkü belli ki bu çok daha devlet içerisinde sistematik ve organize bir suç olarak kendisini gösteriyor, en azından bugüne kadar hani kamuoyuna yansıyan bilgiler ya da işte dosyaya yeni gelen deliller ve kazandırılan delillerden görebildiğimiz kadarıyla etkin bir soruşturma yürütülmeye çalışılıyor. Ama burada şunu belirtmemiz gerekiyor gerçekten: Yani o kadar çok bu tür dosyalarda sorumluluk duygusundan azade hareket eden bir yargı var ki bugün görevini yerine getiren ya da bunu getirmek durumunda olan kişilerin kahramanlaştırılması olayı özünden kopardığını düşünenlerdenim. Bu dosya açısından özne Gülistan’dır, Gülistan’ın yaşadıklarıdır, Gülistan’ın maruz kaldığı şiddettir, tecavüzdür. Dolayısıyla hani başka kahramanlar yaratarak bu hakikatin üzerinin gölgelenmesine engel olunması gerektiğini düşünüyorum.

Üniversiteli kadınlar Gülistan Doku için eylemde

Bahsettiğiniz bu sorumluluk zincirine daha önceki Adalet Bakanları ve İçişleri Bakanlarının da dahil olması gibi bir beklentiniz var mı ya da böyle bir emare görüyor musunuz? Özellikle Süleyman Soylu’nun ismi geçiyor. O dönem valiyle çok yakın ilişkisi olduğuna dair haberler de çıktı.

Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemde aslında birçok egemenin dışında olan grup, inanç, topluluklara dönük çok düşmanca politikalar üretildi ve bu bizzat kendisi tarafından da dillendirildi. Özellikle kendisinin İçişleri Bakanı olduğu dönemde kadına yönelik şiddetin arttığı ya da işte Kürtlere dönük operasyonların hız kazandığı, işte o toplumsal muhalefetin güçlenmesine dönük karşı bir refleks göstermesi, emniyetten tutalım yargıya kadar her kademeye talimatlar yağdırması aslında bu alanda çok ciddi bir enkaz bıraktı. Dolayısıyla mesele sadece Süleyman Soylu’nun şahsı değil, aslında Süleyman Soylu şahsında temsil edilen bir zihniyet, bir duruş. Dolayısıyla hani bu fikriyatın, bu düşmanca yaklaşım esasında kendisine öyle ya da böyle bir zemin buldu. Önemli olan bu zemine karşılık nasıl bir mücadele yürütüleceği. Ben şimdiki hukukçuluk deneyimimden yola çıkarak söylüyorum: Devlet hiçbir zaman zamanında kendi işine yarayan ve kendisinin görevlendirdiği, bir misyonla görevlendirdiği kişilere dokunmadı. Yani ya çok karanlık bir şekilde sonuçlanan süreçler gördük ya da sessiz sedasız köşesine çekilen ve işte toplumun o refleksinin sönümlenmesini bekleyen, çok da hani kendi haline bırakan ve biraz daha o sahadan çekip gündemimizden soğumasını bekledi.

“Soylu’nun rolünü biçen, devlet içindeki güçlerdi”

Dolayısıyla Süleyman Soylu bunu kendi şahsıyla ya da kendi dünyasının getirdiği düşüncelerle yapmadı. Süleyman Soylu’nun oradaki rolünü, misyonunu biçen esasında bu devletin kendi içindeki güçlerdi. Dolayısıyla bugün aslında o rolünü tamamladı. Şu anda başka bir süreç, başka bir rol, başka bir yol denenmeye çalışılıyor ve bu hesaplaşmaymış gibi görünen dönemde de esasında bu dosyalar üzerinden kendisini parlatmaya çalışan bir devlet gerçekliği var. Şimdi biz gerçekten Adalet Bakanı üzerinden bir yorum yapacaksak ya da işte dönemin sorumlu bakanları üzerinden yorum yapacaksak, mademki işte bu kadar hakkaniyet ve adaletin peşindelerdi, kendilerinin sorumlu olduğu başka dönemler de oldu. Kendi rollerini oynayabilecekleri, işte Adalet Bakanı zamanında işte ağır ceza hâkimiyken ya da işte Cumhuriyet Başsavcılığı görevini yaparken ne tür hukuksuzluklara imza attı birebir deneyimledik. İçişleri Bakanı, eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bakanlık görevini yerine getirirken ne tür hukuksuzluklara zemin hazırladı bunları gördük yani. İşkencenin, zorla kaybettirmelerin övücü timlerinin başında geliyordu bu isim. Dolayısıyla ben açıkçası şahsi kanaatim çok da bu kişilere dokunulabileceğini düşünmüyorum.

Siz Musa Orhan tarafından tecavüze uğradığı söylenen ve sonrasında intihar eden İpek Er ailesinin de avukatlığını yaptınız. İpek Er ve benzer Kürt coğrafyasında meydana gelen bu tür cinayetleri kadın hareketi ve hukukçular “üniformalı fail” diye tarif edilen devlet memurlarının işlediği suçlar kapsamında değerlendiriyorlar. Siz Gülistan Doku cinayetini de bu kapsamda değerlendiriyor musunuz?

Elbette değerlendirebiliriz. Çünkü özellikle sokağa çıkma yasakları sürecinin hemen akabinde devlet bütün o silahlı gücünü kullanmanın yanı sıra bıraktığı enkazı özel savaş politikaları ile derinleştirdi. Şimdi özel savaş politikalarının kendisi de aslında sadece bedene dönük değildi, zihne dönüktü, duyguya dönüktü. İşte bugün birçok Kürt kadınının polis, asker, vali, valilerin akrabaları, işte Gülistan Doku örneğinde gördüğümüz gibi, yani o devlet kademesinde görevli olan, devlet memurları ve devlet memurlarının yakınları tarafından tacize, tecavüze uğrama meselesi işte bu politikalardan azade değil tabii ki. Yani Gülistan Doku örneği gibi İpek Er’in de aslında örneği birbiriyle çok çok çok benziyor. Çünkü güvencesizleştirilmiş, yoksullaştırılmış, politik olarak kendi varlığından uzaklaştırılmış bir topluma devletin kendi sistemini vadettiği, yani sadece devlet içi bir varoluşu vadettiği bir süreç başladı. Burada şu konunun altını çizmek önemli; yani kadınlar bir şekilde bu failler tarafından duygusal olarak kandırılıp, işte evlilik vaadiyle aslında kandırılıp, daha sonra cinsel şiddete maruz kaldılar. Ya da madde kullanımına yönlendirildiler. Ya da işte kendi arkadaş çevresi tarafından fuhuşa zorlandılar. Yani bunlar bizim açımızdan bir gerçeklik olarak duruyor.

“Hukuk alet edildi”

Bugün aslında savaş sonrası, çatışmasızlık sürecinin neticesinde içinde bulunduğumuz toplumun kodlarıyla nasıl oynandığı meselesi bizim için çok önemli. Hukuk da buna alet oldu. Yani bugüne kadar işte bir hakikatin ortaya çıkarılması adına seferber olmayan hukuk, bu faillerin korunması, iyi hal indirimleri alınması ya da çok göstermelik tutuklamalarla insanların biraz gündeminden soğuması için yargı çok kullanışlı bir aparat haline getirildi. Örneğin Musa Orhan, İpek Er’e tecavüz ettikten sonra, İpek kendi kendine bir hak arayışına girdi ve hiçbir yargı hiçbir şekilde hareketlenme olmadı ta ki İpek ne yazık ki intihar girişiminde bulunana kadar. Sonrasında da yargı hemen devreye girdi ve insanların tepkisini azaltabilmek adına bir haftalık çok göstermelik, çok komik bir şekilde bir tutuklama kararı verildi ve sonrasında itiraz neticesinde bırakıldı. Musa Orhan 10 yıl ceza aldı ve dosya henüz Yargıtay’da. Ama aynı zamanda yarın duruşması da var; Batman Asliye Ceza Mahkemesi’nde de aynı kişi nitelikli cinsel saldırının yanı sıra intihara yönlendirme suçunun da şüphelisi. Şimdi böyle bir tabloda bu kişi hala daha tutuksuz olarak yargılanıyor. Bu elbette dışarıdaki birçok askere, polise ya da işte devlet kademelerindeki kişilere cesaret veren bir noktada. Çünkü bu da başka bir savaş türü. Yani fiziksel bir savaşın dışında aslında özel savaşın kendisi bir psikolojik savaş. Dolayısıyla bu psikolojik savaşı yürütenler açısından da yargının verdiği kararlar neticesinde ciddi bir cesaret verdiğini de söyleyebilmek mümkün.

“Bekar kadınlara ‘fetih’ dediğimiz korkunç bir yönelim var”

1990’lardaki yoğun savaş ortamında Kürt coğrafyasında da bu tür durumlara şahit olunuyordu. 2000’li yıllardaki bu yaşananlar ile 1990’larda yaşananlar arasında nasıl bir bağlantı var?

Tabii 90’larda çok yoğun bir şekilde gözaltında cinsel saldırı suçunun işlendiğine dair çokça başvuru yapıldı. Ama buna dair çok hakkaniyetli bir yargılama süreci gerçekleşmedi. Daha çok üzeri örtülen, faillerin korunduğu, o dönemde çok daha işte sıkı bir… Ya aslında şöyle; bir savaş taktiği olarak kullanılan yöntemin kendisi biraz daha o dönemde herkesi kendi içine kapatan, çok fazla dillendirilemeyen bir durum ortaya çıkarıyordu. Bugün biraz daha aslında örgütlü olabilmek, bütün kurumlarıyla örgütlü olabilmek, aynı anda refleks verebilmenin avantajlarını yaşadığımız bir süreçteyiz. Yani kişinin kendisi yaşamış olduğu süreci beyan edebileceği, gidebileceği kurumlar ya da işte basın, ulaşabileceği avukat örgütleri… Hani bunların kendisi aslında kişinin dünyasında da bir açılmaya, bir cesarete sebep olabiliyor. Ama o dönemde… Ya aslında şöyle söyleyeyim; çok tarihsel bir şeyi de var bunun. Yani Ermeni Soykırımı’ndan Dersim Katliamı’na kadar tarihsel açıdan da her dönemde aslında kadın bedeni bir savaş alanı haline getirilmeye çalışılıyor. 90’larda da bu böyleydi. 90’larda gözaltında tacizin, tecavüzün yanı sıra aslında köy baskınları ya da köy yakmalar sürecinde de aslında kadınlar tecavüze uğradı. Bugün de duygusal yolla manipüle edilerek, ikna edilmeye dönük kendi duygu dünyasını etkilemeye dönük bir yöntemle aslında aynı tecavüz kültürünün sürdüğünü söyleyebiliriz.

Kürdistan coğrafyasında jandarmanın içerisinde, emniyetin içerisinde işte kılık kıyafetine dikkat eden, bekar kadınlara biraz daha duygusal olarak yaklaşıp onları etkileyip daha sonra ne yazık ki o “fetih” dediğimiz korkunç bir yönelim vardır ya hani, bir sahip olabilme, o tecavüz kültürü bununla birlikte kadınların bedenlerine de dönük bir politikayı yürütmeye başladılar. Zaten sokağa çıkma yasakları sürecinde bunun sinyallerini vermişlerdi. Yani birçok duvar yazılamaları ya da işte çekilen videolar, yasak alanlarından yayılan birçok propaganda sözleri ya da paylaşımları hep kadın bedenine dönük bir saldırı içeriyordu. Şimdi bunu biraz daha alanda uygulamaya döktüler diyebiliriz.

Kadın bedeni ve fetih bağlantısını kurdunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?

Özellikle Kürt hareketinin kendisi ciddi bir kadın öncülüğünde bugüne kadar kendisini ispat etmiş ve yine kadın öncülüğünde birçok kazanım elde etmiş bir hareket. Dolayısıyla bugün kadının öncü olduğu bir toplumda ya da bir inşada özellikle Kürt kadınlarına dönük böyle bir saldırının kendisi Kürt halkına dönük bir saldırı olarak tanımlayabilmek çok mümkün. Ve bunun üzerinden de zaten şöyle bir mesaj veriliyor; aslında orada da yine bir erkek egemen zihniyet var. Yani o kadının “namus” olarak görülmesi mantığının yanı sıra aslında özgürleşen bir kadın var, özgürlük arayışı içerisinde olan bir kadın var; ama bunu kabul eden değil aksine özgürlüğü arayan kadına dönük yine bir sahip olma ve özgürlük arayışında olan kadının bedenine sahiplik üzerinden de bir toprağa, bir halka, bir kültüre dönük çoklu saldırı olarak nitelendirebilmenin mümkün olduğunu düşünüyorum ben.

“Bunlar kadın mücadelesinin sonuçları”

Narin Güran dosyası da bir belgesel üzerinden yeniden kamuoyunun gündemine geldi. Bahsettiğiniz “siyasi hesaplaşmayı” da göz önünde bulundurduğumuzda, Rojin Kabaiş ya da Gülistan Doku’nun yakın arkadaşı Rojwelat Kızmaz gibi diğer karanlıkta kalmış dosyaların tekrar gündeme gelme ihtimali var mı?

Elbette olabilir. Yani bu bir başlangıç olduğunu kendisi de söyledi Adalet Bakanı, bir söz de verdi. Ama dediğim gibi, yani şöyle; esasında bu umudun kendisi ya da bu ihtimalin kendisi sadece bakanların söylemlerinden ziyade aslında çok güçlü bir işte kadın mücadelesinin olduğu, yıllardır işte hesabını sormaktan ya da hukuki mücadelesini yürütmekten vazgeçmeyen bir zeminin de olduğunu hatırlamak gerekiyor. Yoksa hani bu kadar çok kadına yönelik şiddetin arttığı bir dönemde, yani özellikle çatışmasızlık sürecinde olmamıza rağmen bu kadar kadına yönelik şiddetin, çocuğa dönük istismarın olduğu bir süreçte esas motor gücün, yani esas öncü gücün kadınlar olduğunu söylemek gerekiyor. Yani Gülistan Doku dosyası bir başlangıç oldu, buradan hareketle bunlar birer domino taşıdır. Buradan hareketle eğer gerçekten esas sorumlulara dokunulabilecek bir cesaret gösterilirse aslında diğer dosyaları da etkisinin olabileceği, diğer dosyalar için de bir cesaret olabileceğini söylemek mümkün. Ama bu cesareti dediğim gibi devlet yetkililerinden çok esasında bu mücadeleyi yürüten işte hukukçulardır, kadın örgütleridir; buralardan alındığını görmek gerektiğini düşünüyorum ben.