Liderler BM Genel Kurulu'nda

Birleşmiş Milletler 81. Genel Kurulu’nda kim ne söyledi?

BM 81. Genel Kurulu’nun gündemini İran savaşı ve Filistin belirledi. LGBTİ+ karşıtı politikalarıyla bilinen Erdoğan, BM’de gündeme getirdiği bu konuda “küresel cinsiyetsizleştirme politikalarının” aile kurumunu hedef aldığını söyledi. Netanyahu neredeyse boş bir salona hitap etti. Mladić’in cenazesi ise Balkan liderlerini karşı karşıya getirdi.

Netenyahu kürsüye çıktığında heyetler salonu terk ediyor, Foto: Alexi J. Rosenfeld/ Getty Images

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun 81. dönem genel görüşmeleri, 22 Eylül’de Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) New York kentindeki BM Genel Merkezi’nde başladı. Salı günü başlayan görüşmeler Pazar günü verilecek aranın ardından 28 Eylül Pazartesi günü noktalanacak. Bu yılki oturuma Bangladeşli diplomat Khalilur Rahman başkanlık ediyor.

Bu yılki tartışmaların Orta Doğu ve Ukrayna’daki savaşlara ve yapay zekâ gibi başlıklara yoğunlaşması bekleniyordu. Ayrıca görev süresi 31 Aralık’ta dolacak olan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in halefinin kim olacağı da merak konusu.

Görüşmeleri açan Guterres, savaş ve barış, eşitsizlik, iklim değişikliği ve yapay zekâ konularını dünyanın önündeki dört büyük sınav olarak nitelendirdi ve bunların dünyayı ya yeni bir döneme ya da daha derin bir bölünmeye yönlendireceğini söyledi. Dünyadaki fay hatlarının giderek genişlediğini ve çatlakların büyüdüğünü aktaran Guterres, süper güçlerin sanıldığı kadar büyük güce sahip olmadığını ve askeri gücün barışı sağlamak için tek başına yeterli olmayacağını belirtti.

Trump’a cevap Pezeşkiyan’dan

Geleneksel olarak ilk konuşmayı Brezilya’yı temsilen Luiz Inácio Lula da Silva’nın yapmasının ardından ev sahibi olarak ikinci sırada konuşan ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinin Venezuela ve İran gibi ülkelerde başvurduğu askeri gücü savundu ve uluslararası toplumun bununla baş etmekte yetersiz kaldığını iddia etti.

Trump konuşmasında, yapay zekânın insanlığı tehlikeye atabileceğiyle ilgili tartışmaları önemsemezken ABD’nin yapay zekâyı küresel bir düzenlemeyle denetleme fikrine karşı olduğunu belirtti.

İran’ın yanıtı ise Çarşamba günü geldi. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Genel Kurul’a hitap ederken ABD-İsrail saldırılarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını gösterdi. Pezeşkiyan ayrıca, küresel istikrarsızlığın sorumluları olarak ABD ve İsrail’i işaret etti ve iki ülkeyi sivillere saldırı düzenlemekle suçladı. İran’ın kendisini savunmak için kimseden izin almayacağını belirten Pezeşkiyan, nükleer silah istemediklerini, ancak barışçıl nükleer enerjinin sınırlanmasını kabul etmeyeceklerini açıkladı.

Pezeşkiyan, ABD-İsrail saldırısında hayatını kaybeden çocukların fotoğrafını tutuyor, Foto: İran Cumhurbaşkanlığı

Pezeşkiyan’ın konuşması esnasında ABD delegasyonundan katılan tek yetkili salonunu terk etti, İsrail delegasyonu ise konuşmayı boykot etti ve salonda yer almadı.

Lula vetoyu eleştirdi, Macron Gazze’ye dikkat çekti

İlk konuşmayı yapan Brezilya Devlet Başkanı Lula, BM’nin tarihindeki en kritik dönemlerden birini yaşadığını söyledi. Güvenlik Konseyi’ndeki tıkanıklığın, veto yetkisinin ve artan jeopolitik gerilimlerin BM’nin güvenilirliğini zayıflattığını belirten Lula, Ekim ayında yapılacak olan seçimler öncesinde Brezilya’yı etkileme girişimlerini de eleştirdi.

Lula ayrıca, Ukrayna’daki savaşı sona erdirmek için Çin ile beraber başlatılan barış girişimlerine desteğini yineledi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise gelecek yıl görevinden ayrılmadan önceki son BM Genel Kurul konuşmasını yaptı. Trump’ın Gazze’de barışı sağladığı iddiasını reddeden Macron, Gazze’de tek bir insani koridorun bile açılmadığını söyledi. Macron ayrıca, yaşananların herkesi utandırması gerektiğini belirtirken Hamas’ın faaliyet göstermediği Batı Şeria’da da her gün ihlaller yaşandığına dikkat çekti.

Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed Şaraa, BM Genel Kurulu’nun yanı sıra katıldığı ABD’li düşünce kuruluşu The Atlantic Council’in etkinliğinde İsrail ile bir güvenlik paktının son aşamalarına geldiklerini açıkladı. “İsrail Suriye’ye karşı saldırı başlattı” diye konuşan Şaraa, Trump’ın İsrail’in işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki hakimiyetini tanıma kararı üzerine Trump’a “Neden New Jersey’i İsraillilere vermiyorsunuz? Golan Tepelerini onlara verme üzerinde hakkınız yok ama New Jersey sizin,” dediğini aktardı.

İsrail, Altı Gün Savaşı sırasında Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni işgal etti. 25 Mart 2019’da ABD, İsrail’in egemenliğini resmi olarak tanıyan ilk ülke oldu. Golan Tepeleri hukuken hâlâ işgal altındaki Suriye toprağı sayılıyor.


Zelensky: “Putin bir numaralı hasta”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelensky konuşmasında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i, savaşın yayıldığı “sıfır numaralı hasta” olarak nitelendirdi. Zelensky ayrıca, Rusya Ordusu’nun bu yılın ilk sekiz ayında 248 binden fazla askerini ölü ya da ağır yaralı olarak kaybettiğini iddia etti. Zelensky, New York’ta Trump ile enerji ateşkesini ve savaşın nasıl sona erdirileceğinin görüşüldüğünü de açıkladı.

Putin ise yıllardır BM Genel Kurulu’na katılmıyor. Rusya’yı temsilen Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 26 Eylül Cumartesi günü Genel Kurul’a hitap edecek.

Erdoğan: “Kadın ve erkekten oluşan aile korunmalı”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, konuşmasına Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın vize engeli nedeniyle bu yıl da Genel Kurul’a fiziki olarak katılamamasını eleştirerek başladı. Gazze’de 74 bin kişinin hayatını kaybettiğini belirterek sözlerine devam eden Erdoğan, ateşkes sonrasında bile bin 500’den fazla kişinin hayatını kaybettiğini aktardı.

Erdoğan kürsüde, Foto: AKP

Erdoğan, Gazze’yi “çağımızın en insanlık dışı, en utanç verici temerküz kampı” olarak adlandırdı. Erdoğan’ın Gazze’yle ilgili sözleri esnasında İsrail delegasyonu salonu terk etti. 190’dan fazla ülkenin iradesinin “beş ülkenin keyfine” bağlı olduğu yapının adil olmadığını belirten Erdoğan, Güvenlik Konseyi’nin “dünya beşten büyüktür” ilkesi çerçevesinde yeniden yapılandırılması gerektiğini sözlerine ekledi.

Kıbrıs konusunda ise Erdoğan, daha önce de yaptığı çağrıları yineledi ve uluslararası toplumu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanımaya çağırdı. Erdoğan, Batı’da yayılan İslam düşmanlığını ve bazı ülkelerdeki okul başörtüsü yasaklarını da eleştirdi.

Bunun ardından Erdoğan, “küresel cinsiyetsizleştirme politikalarının” aile kurumuyla birlikte çocukları da hedef alan bir kuşatmaya dönüştüğünü öne sürdü. Bu kuşatmanın ancak “kadın ve erkekten oluşan aile korunarak kırılabileceğini” söyledi ve “Türkiye, lobilerin saldırılarına rağmen aile ve çocukların korunmasında inisiyatif almaya devam edecektir” dedi.

Erdoğan iktidarı, 2026-2035 dönemini, artan boşanma oranları, yükselen evlilik yaşı ve LGBTİ+’ları gerekçe göstererek “aile kurumunu korumak” adına “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak ilan etti. 13 Eylül 2026’da Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yürüttüğü ve başsavcılıkların koordinasyonunda LGBTİ+ derneklerini, hak örgütlerini, aktivistleri ve medya hesaplarını hedef alan adli soruşturma ve baskınları kapsayan bir operasyon dalgası başlattı. “Ailem Güvende” adı verilen bu operasyonlar sonucu 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem yapıldı, çok sayıda kişi gözaltına alındı ve tutuklandı.


Erdoğan ayrıca, konuşmasıyla aynı gün Trump’ın ev sahipliğinde Orta Doğu ülkelerinin liderleriyle birlikte düzenlenen bölgesel toplantıya da katıldı. Toplantıya Erdoğan ve Trump’ın yanı sıra Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed Şaraa, Ürdün Kralı II. Abdullah, Katar Emiri Şeyh Temim, Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed ile Irak ve Körfez ülkelerinin temsilcileri de katıldı.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, bölge liderlerinin Orta Doğu’da gerilimi azaltmanın yollarının bulunması gerektiği konusunda uzlaşma sağladığını açıkladı.

Irak: Peşmerge ve silahlar

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, ülkedeki ABD askerlerinin 30 Eylül’de çekilmesine günler kala Genel Kurul’a katıldı. Aynı tarih, Zeydi hükümetinin silahlı gruplara silahlarını devlete teslim etmeleri için verdiği son gün olarak belirlenmişti. Ancak bu takvim New York’ta değişti. Zeydi’nin New York Times’a verdiği röportaja göre silahlı gruplar 30 Eylül’den itibaren 90 gün boyunca saldırılarını durduracak, ardından silahlarını teslim etmeye başlayacak ve süreç 30 Haziran 2027’de tamamlanacak.

Zeydi, 25 Eylül’de Genel Kurul’a hitap etti. Hükümetinin önceliklerinden birinin savaş ve barış kararını yalnızca devletin vermesini sağlamak olduğunu söyledi ve silahların anayasal kurumların elinde kalması gerektiğini vurguladı. Koalisyonun görevinin sona ermesinin, stratejik ortaklarla ilişkilerde askeri işbirliğinden ekonomik ve kalkınma işbirliğine geçilen yeni bir dönemi başlatacağını belirtti. Zeydi, Irak’taki Büyük Fav Limanı’nı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak Kalkınma Yolu Projesi’ni de ticaret, yatırım ve enerji için stratejik bir koridor olarak tanımladı.

Zeydi, ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’la 23 Eylül’de bir görüşme de yaptı. Resmi kanallardan duyurulan ortak açıklamaya göre taraflar, güvenlik alanında işbirliğini derinleştirme konusunda uzlaştı. Taraflar Sincar’da “devlet otoritesinin bütünüyle tesis edilmesi” ve “yasaklı yabancı silahlı unsurların varlığına son verilmesi” konusunda anlaştı. Irak’ın bu alandaki ilerlemesine bağlı olarak Türkiye kuvvetleri, kararlaştırılan mekanizma ve takvim doğrultusunda Başika üssünü Irak Federal Hükümeti’ne kademeli olarak devredecek.

Erdoğan-Zeydi görüşmesi, Foto: İletişim Başkanlığı

Genel Kurul’un başladığı hafta Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) de önemli bir gelişme yaşandı. IKBY, 21 Eylül’de Peşmerge güçlerinin Peşmerge İşleri Bakanlığı komutası altında birleştirildiğini açıkladı. Birleşme, ABD’nin öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyonun Irak’tan çekilmesi için öngörülen süre olan 30 Eylül’den kısa süre önce gerçekleşti.

Ayrıca Jerusalem Post’un haberine göre İran, IKYB’de Şubat’tan bu yana binden fazla insansız hava aracı (İHA) ve füze saldırısı düzenledi. Tahran, İranlı Kürt muhalif grupları ve ABD’nin diplomatik tesislerini hedef alıyor. Pezeşkiyan’ın Genel Kurul konuşmasının ertesi günü, 24 Eylül’de de Erbil’e bağlı Soran yakınlarındaki bir köy İran’ın İHA saldırısına uğradı.

Netanyahu konuşurken salon boşaldı

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ise Genel Kurul konuşmasını 24 Eylül’de gerçekleştirdi. Netanyahu kürsüye yürürken salonda yer yer alkışlar, yuhalamalar ve toplu çıkışlar göze çarptı. Çok sayıda delege salonu terk etti ve koltukların çoğu boş kaldı. Genel Kurul Başkanı Rahman salonu defalarca düzene davet etmek zorunda kaldı. Filistin’in BM Misyonu, üye ülkelere gönderdiği mesajla onları Netanyahu konuşmaya başladığında toplu halde salondan çıkmaya çağırmıştı.

Netanyahu, bu manzara karşısında kürsüye çıktığındaysa “Başlamadan önce küçük bir duyuru: Eğer hala salonu terk etmemiş başka ahlaki korkaklar varsa lütfen salonu şimdi terk etsinler,” dedi.

İran’a saldırı kararının verdiği en kolay kararlardan biri olduğunu söyleyen Netanyahu, salonu terk eden ülkelerin liderlerinin bile İran’ın nükleer programını hedef aldıkları için İsrail’e özel olarak teşekkür ettiğini öne sürdü. Gazze’deki soykırım suçlamalarını da reddetti.

Netanyahu, Erdoğan’ı “tiran” olarak nitelendirdi ve Türkiye’yi antisemit yalanların en büyük yayıcılarından biri olmakla suçladı. Erdoğan’ı Hamas liderlerini ağırlamak, gazetecileri ve muhalefet liderlerini hapsetmek ve Kuzey Kıbrıs’ı işgal etmekle itham etti.

Mamdani dikkat çekti

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, BM Genel Kurulu sürerken dikkatleri üzerine çekti. Trump, Genel Kurul’a hitap etmeden bir gün önce, 21 Eylül’de Mamdani’yi resmi konutunda ziyaret etti. Bu, iki isim arasındaki üçüncü yüz yüze görüşme oldu. Trump, görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında Mamdani’nin iyi bir belediye başkanı olmasını istediğini ve bunun için büyük bir potansiyele sahip olduğunu söyledi. Mamdani ise Trump’a Beyaz Saray’ın bazı medya kuruluşlarına getirdiği erişim yasağına karşı olduğunu ilettiğini açıkladı.

Brezilya Devlet Başkanı Lula da aynı gün Mamdani’yi Brezilya’nın BM Büyükelçisi’nin konutunda ağırladı ve iki isim gazetecilerin önünde futbol formalarını değiştirdi. Mamdani’ye yönelik ilginin öbür yüzünde ise Netanyahu vardı. Mamdani, seçim kampanyasında Netanyahu’nun New York’a gelmesi halinde savaş suçları gerekçesiyle tutuklatılacağını vaat etmiş, ancak daha sonra buna yasal yetkisinin olmadığı sonucuna vardığını açıklamıştı.

Mamdani, Netanyahu’nun gelişinden bir gün önce resmi konutunda Gazzeli ailelerle zeytin ağacı diktiği bir video paylaştı. Netanyahu ise Genel Kurul’daki konuşmasında Mamdani’ye doğrudan seslenerek kendisini susturmaya çalıştığını söyledi ve onu antisemitizmle suçladı. Mamdani de Netanyahu’nun konuşmasını, Filistinlilere yönelik soykırımını aklamaya yönelik asılsız yalanlar olarak nitelendirdi. Netanyahu hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar iddiasıyla çıkardığı tutuklama kararının hâlâ geçerli olduğunu hatırlattı.

Abbas’a yine vize engeli

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Trump yönetiminin Filistinli yetkililere uyguladığı vize yasağı nedeniyle Genel Kurul’a üst üste ikinci yıl önceden kaydedilmiş bir video mesajla hitap etti. Abbas, uluslararası toplum Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını destekleme sözünü yerine getirmezse Filistinlilerin yeni bir Nekbe ile karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu.

Mahmud Abbas Genel Kurul’a hitap ediyor, Foto: Michael M. Santiago/Getty Images

Abbas’ın vize alamaması, ABD ile savaş halindeki İran’ın Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın ABD Gizli Servisi korumasında New York’a girmesine izin verilmesiyle birlikte ayrıca dikkat çeken detaylardan oldu. Abbas, ABD yönetimine yaptırım ve kısıtlamaları kaldırma çağrısında bulunarak Washington’ı uluslararası hukuk ve diplomasi yolunu seçen tarafı cezalandırmakla eleştirdi.

Batı Şeria’daki tablo da hafta boyunca pek çok konuşmada gündeme geldi. BM verilerine göre işgalcilerin saldırısında yaralanan Filistinli sayısı 2020’de üç günde bir iken 2026’da günde üçü aştı. Guterres, yasa dışı yerleşimlerin barışın önünü kapattığını ve etnik temizlik tehlikesini gündeme getirdiğini söyledi.

Miçotakis: “Kıbrıs, BM’nin güven testi”

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Kıbrıs sorununu Doğu Akdeniz’de hâlâ kapanmamış bir yara olarak tanımladı ve Türkiye’nin adayı 52 yıldır işgal altında tuttuğunu söyledi. Kıbrıs’ı BM’nin kendi kararlarını uygulama becerisi ve güvenilirliği açısından bir turnusol testi olarak nitelendirdi. Miçotakis, buna karşın son üç yılda Türkiye ile ilişkileri iyileştirmek ve iletişim kanallarını açık tutmak için sürekli çaba gösterdiklerini belirterek iki ülkenin coğrafyayı değiştiremeyeceğini ve yan yana yaşamak zorunda olduğunu söyledi.

Balkanlar’da Mladić gerilimi

Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanı Denis Bećirović, Genel Kurul kürsüsünde de Sırbistan’ı hedef aldı. Bećirović, Ratko Mladić’in bir kahraman değil, yargı kararıyla sabit bir savaş suçlusu olduğunu belirterek bu suçlunun kurumsal düzeyde yüceltilmesini “medeniyet karşıtı bir eylem” olarak nitelendirdi. Bunun Sırbistan’ın devlet yönetimini Avrupa tarihinin en kötü cellatlarından biriyle aynı safa koyduğunu ve saldırganlığa yol açan ideolojiden vazgeçilmediğini kanıtladığını söyledi. Bu konuşma ise ülkede tartışma konusu oldu. Devlet Başkanlığı Konseyi’nin Sırp üyesi Željka Cvijanović, Bećirović’in devletin tutumunu değil kişisel görüşlerini dile getirdiğini iddia etti.

Mladić tartışması nedir?

Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptırılan ve cezasını çekerken ölen Ratko Mladić’i ölmeden önce serbest bırakmayan BM savaş suçları mahkemesini “medeniyet dışı” ve “savunulamaz” bir tutum sergilemekle suçlamıştı. Mladić için 7 Eylül’de Belgrad’da askeri törenle düzenlenen cenazeye Sırbistan’dan ve Bosna Hersek’teki Republika Srpska’dan bakanlar ve üst düzey yetkililer katılmıştı. AB yetkilileri, aday ülke Sırbistan’ı Mladić’i yüceltmenin AB değerleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle eleştirmişti.

Guterres, 21 Eylül’de Bećirović ile New York’ta görüşmüş ve Mladić’in yüceltilmesini kınamıştı. Guterres, savaş suçlularının yüceltilmesinin bölgedeki uzlaşma çabalarını tehlikeye attığını vurgulamış, Bećirović de Guterres’i Sarajevo’ya ve Srebrenica Anma Merkezi’ne davet etmişti.

Komşu ülkelerde, özellikle Hırvatistan’da, Nazizmin yeniden toplumsal değerler arasına yükseltildiğini öne süren Vučić, Nazilerin elinde büyük acılar çeken Sırp halkının bunu kabul edemeyeceğini söyledi. Hırvatistan’ı hem Nazi geçmişiyle gurur duymakla hem de bugün hâlâ Nazi slogan ve sembolleri kullanmakla suçladı. Vučić ayrıca, Genel Kurul’daki konuşmasında Kosova meselesini öne çıkardı. Sırbistan’ın ülkenin toprak bütünlüğünü, BM Şartı’nı ve BM Güvenlik Konseyi’nin 1244 sayılı kararını savunacağını yineleyen Vučić, Sırbistan’ın Brüksel Anlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini yerine getirdiğini, ancak Kosova Arnavut tarafının yükümlülüğü olan Sırp Belediyeler Birliği’nin hâlâ kurulmadığını söyledi.

Batılı ülkeleri, Ukrayna söz konusu olduğunda toprak bütünlüğünü temel ilke kabul ederken Sırbistan’a geçmişi bırakıp geleceğe bakmasını öğütlemekle eleştiren Vučić ayrıca, New York’ta Trump’ı Sırbistan’a davet ettiğini ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile görüştüğünü açıkladı.

Hırvatistan Başbakanı Andrej Plenković, Genel Kurul’da Mladić’e cenazesinde verilen askeri ve devlet onurlarının kurbanlara ve uluslararası mahkeme kararlarına hakaret olduğunu söyledi. Plenković ayrıca, Vučić’in sözlerini Hırvatistan’a yönelik asılsız bir karalama kampanyası olarak nitelendirdi ve bu tutumun Sırbistan’ı Avrupa değerlerinden ve AB üyeliğinden bir adım daha uzaklaştırdığını söyledi. Sırbistan Cumhurbaşkanı’nın danışmanı Miloš Vučević aynı gün Plenković’e yanıt verdi ve “Nazi dönemi Ustasa sembollerini benimseyen Zagreb’in Belgrad’a ders vermesini” ikiyüzlülük olarak nitelendirdi.

CPJ: "Basın özgürlüğüne ciddi tehdit"

Netanyahu “NAZA” belgeselini hedef gösterdi

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun, İsrail askerlerini yurt dışında “karalayan” İsrailli vatandaşların vatandaşlığının iptal edilmesine yönelik bir yasa çıkarılacağını açıkladı. Netanyahu, özellikle Venedik Film Festivali’nde 25 dakika boyunca ayakta alkışlanan “NAZA” belgeselini ve belgeselin yapımcıları gazeteci Yuval Abraham ile yönetmen Rachel Szor’u hedef gösterdi.


İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun, yurt dışında İsrail askerlerini “karalayan” vatandaşların İsrail vatandaşlığının iptaline olanak sağlayacak bir yasa çıkaracağını duyurması, gazetecileri hedef gösteren resmi baskının yeni bir aşamasına işaret etti. Netanyahu, açıklamasında özellikle “NAZA” belgeselini ve yönetmenleri gazeteci Yuval Abraham ile Rachel Szor’u isim vererek hedef aldı.



NAZA belgeseli

“NAZA”, “No Other Land” filmiyle 2025’te En İyi Belgesel dalında Oscar kazanan İsrailli yönetmenler Yuval Abraham ve Rachel Szor’un yeni yapımı.

Eylül 2026’da 83. Venedik Film Festivali’nde 25 dakika boyunca ayakta alkışlanarak festival rekoru kıran ve Jüri Özel Ödülü alan NAZA, İsrail ordusu ve askeri istihbaratında görev yapmış 24 personelin gizli tanıklıklarına dayanmaktadır. Film, Gazze’deki askeri operasyonlarda kullanılan yapay zeka destekli hedefleme sistemlerini ve sivil zayiat mekanizmasını konu almaktadır.

Filmin galasının ardından İsrail hükümetinden sert tepkiler geldi: Kültür Bakanı Miki Zohar yapımı “iğrenç” ve “vatana ihanet” olarak nitelendirirken, eski Başbakan Naftali Bennett filmi “kan iftirası” olarak tanımladı.

Yönetmen Abraham, belgeselin Kasım ayında internette ücretsiz erişime açılacağını açıkladı.


Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), 15 Eylül’de yaptığı açıklamada, üst düzey İsrailli yetkililerin yapımcılara yönelik tehditlerinin halkı sindirme veya susturma eylemlerine teşvik edebileceği uyarısında bulunmuştu. Netanyahu ise 16 Eylül’de İsrail Başbakanlık Ofisi tarafından yayımlanan bir videoda, hükümetinin iki ayrı yasa tasarısı hazırlığında olduğunu açıkladı: Bunlardan ilki yurt dışında askerleri karalayanların vatandaşlığının iptalini, ikincisi ise hakaret davalarında istenebilecek tazminat tutarının artırılmasını öngörüyor. Söz konusu düzenlemeler henüz yasalaşmadı.

“Gazeteciler vatandaşlık kaybıyla tehdit edilemez”

CPJ Bölge Direktörü Sara Qudah konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“İsrail makamları, gazetecilere yönelik açık tehditlerden, onları yaptıkları haberler nedeniyle vatandaşlıktan edebilecek bir yasal sürece geçiş yapıyor. Bu, basın özgürlüğüne yönelik ciddi bir tehdittir. Gazeteciler, ordunun ya da diğer güçlü kurumların icraatlarını eleştirel biçimde haberleştirdikleri için vatandaşlık kaybı, hukuki misilleme ya da sindirmeyle karşı karşıya bırakılamaz.”

Qudah, İsrail makamlarına Abraham ve Szor’a yönelik kampanyaya derhal son verme ve yapımcılarla ailelerinin güvenliğini sağlama çağrısında bulundu.

Haber merkezine baskın

Açıklama, yapımcılara yönelik giderek tırmanan bir kampanyanın ortasında geldi. Çarşamba akşamı Szor’un aile evi önünde düzinelerce kişi toplanarak protesto düzenledi, medyaya yansıyan görüntülere göre polis ve sınır polisi bölgeye sevk edildi.

Aynı gün, sol eğilimli bağımsız yayın organı +972 Magazine’in yönetici direktörü ve İbranice yayın yapan bağımsız haber sitesi Sicha Mekomit (“Local Call”)’in eş direktörü gazeteci Hagai Matar, kurumun ofislerinin basıldığını CPJ’ye aktardı. Matar, “Bir grup ofislerimize girdi, odaları görüntüledi ve kargaşa yarattı” dedi. Sağcı aktivist Mordechai David’in paylaştığı videolarda, kendisinin hem ofis içinde hem dışında, polisi arayan bir kadın gazeteciyle yüzleştiği görüldü.

Sicha Mekomit, +972 Magazine ve İngiliz gazetesi The Guardian, “NAZA” filminin dayandığı soruşturmaların yayımlanmasında birlikte çalışmıştı. Site aynı zamanda Abraham’ın İsrail ordusu ve Gazze’deki savaşa dair soruşturmalarını da yayımlamaya devam ediyor.

Önceki tehditler

Bu son gelişme, İsrailli yetkililerden gelen daha önceki tehditlerin ardından yaşandı. Kültür Bakanı Miki Zohar, Abraham ve Szor’un vatandaşlığının iptalini talep edeceğini açıklamıştı. Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ise askeri hukuk müşavirlerinin “NAZA” filmi ve filmde yer alan isimlerle ilgili olası hukuki adımları değerlendirdiğini belirtmişti.

CPJ, İsrail makamlarına gazetecilik faaliyetleri nedeniyle Abraham ve Szor’a yönelik hukuki, idari ya da başka türden misilleme tehditlerine son verme, kamu yararı taşıyan konularda haber yapan gazetecileri cezalandırmak için vatandaşlık iptali, hakaret yasaları veya benzeri hukuki araçları kullanmaktan vazgeçme çağrısında bulundu.

CPJ, yapımcılara yönelik tehditlere karşı ve protestocuların evlerinin önünde toplanması ile Sicha Mekomit’in ofislerinin basılması dahil olmak üzere alınan soruşturma ve koruma önlemleri hakkında yorum almak amacıyla İsrail polisiyle bir mesajlaşma uygulaması üzerinden iletişime geçti. CPJ ayrıca başbakanlık ofisiyle, Netanyahu’nun önlemlerinin araştırmacı gazetecilere yönelik misilleme niteliği taşıdığına dair endişeler konusunda iletişime geçti. Henüz her iki taraftan da haberin yayımlanma tarihine kadar yanıt gelmedi.

Berlin Kürt Film Festivali kapılarını açıyor: Sovyet Kürtleri’nin unutulan tarihi

16. Berlin Kürt Film Festivali, odağına Sovyetler Birliği’nde yaşayan Kürtlerin tarihini, kimliğini ve kültürel hafızasını taşıyor. Zare’nin yüzüncü yılı vesilesiyle gerçekleştirilen kapsamlı arşiv çalışmasının yanı sıra güncel yapımlarla birlikte yaklaşık 60 film izleyiciyle buluşacak.

Berlin Kürt Film Festivali, bu yıl 16. kez sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. 25 Eylül Cuma günü kapılarını sinemaseverlere açacak olan festival, 1 Ekim’e kadar Berlin’in tarihi sineması Babylon‘da gerçekleşecek. Festival, 60 filmden oluşan zengin seçkisi, sergileri, panelleri ve edebiyat buluşmalarıyla izleyicilere çok katmanlı bir kültürel hafıza alanı sunuyor.

Festivalin bu yılki ana odak temasını “Eski Sovyetler Birliği’nde Kürtler: Hafıza, Kimlik, Sürgün ve Yenilenme Arasında” başlığı oluşturuyor. Program, dört parçaya bölünen coğrafyanın ötesine geçerek Kafkasya ve Orta Asya’ya sürgün edilmiş Sovyet Kürtlerinin bilinmeyen tarihini, kültürel varoluş mücadelesini ve sinematografik mirasını gün yüzüne çıkaracak.

Kuas: Unutulan hafızayı görünür kılıyoruz

Festival Programı Yöneticisi Dicle Kuas, bu yılki temanın yalnızca tarihi bir anma değil, kolektif hafızayı tamamlama arayışı olduğunu vurguladı. Niha+‘a konuşan Kuas, bu yıl neden Sovyet Kürtlerinin hafızasına odaklandıklarını şu sözlerle anlattı:

“Kürt sinemasından ve coğrafyasından bahsettiğimizde hafızalarımız çoğunlukla Türkiye, İran, Irak ve Suriye eksenine sıkışıyor. Oysa Sovyetler Birliği döneminde yaşamış, sürgünler görmüş ama aynı zamanda muazzam bir kültürel üretim gerçekleştirmiş ciddi bir Kürt varlığı var. Bu döneme ait aile albümlerinde, arşivlerde ve sözlü tarihte saklı kalmış zengin bir miras bulunuyor. Bu yıl odak noktamızı Sovyet Kürtlerine çevirerek izleyicilere tarihin az bilinen bu kesitini göstermek istedik.”

Nûbar Lorin Hamamci (solda) ve Dicle Kuas (sağda)

Bu temanın bir diğer tarihi anlamı ise Kürt sinemasının miladı kabul edilen Hamo Beknazaryan imzalı “Zare” (Kürtçe: Zerê) filminin yüzüncü yılına denk gelmesi. Festival, bu kapsamda özel bir arşiv çalışmasına da imza atıyor. Dicle Kuas, 1947 yılında Yakov Koçaryan tarafından çekilen “Sovyet Ermenistanı’nda Kürtler” adlı kısa filmin, Ermenistan Ulusal Sinema Vakfı ile yürütülen ortak çalışma sonucu sadece bu festival için dijitalleştirilerek restore edildiğini ve ilk kez Berlin’de izleyiciyle buluşacağını kaydetti. Arşiv çalışması kapsamında ayrıca, Amasi Martirosyan‘ın 1932 tarihli “Kurdy-Yezidy” filmi de festival programında yer alacak.

Seçkide ayrıca Krapêto Xaço, Siyabend û Xecê, Qulingê Birîndar, Casimê Celîl: “Jiyana Rewşenbîrekî Kurd” (Kürt Bir Aydının Hayatı) ve Mustafa Orman‘ın “Dengê Radyoya Êrîvanê Li Ku Ye?” (Erivan Radyosu’nun Sesi Nerede?) gibi Sovyet Kürtlerinin sanat, edebiyat ve radyo yayıncılığı mirasını anlatan önemli yapımlar yer alıyor.

Açılış, bir diaspora hikâyesiyle: “My Uncle Jens”

Festivalin 25 Eylül Cuma akşamı saat 19.00’da gerçekleşecek açılış filmi, yönetmenliğini Brwa Vahabpour‘un üstlendiği “My Uncle Jens” olacak. Norveç’te geçen, yarı Kürtçe (Soranî) ve yarı Norveççe çekilen film, sürgün, aile bağları ve diasporada tutunma çabasını mizah ile dramı harmanlayarak anlatıyor. Filmin gösteriminden sonra yönetmen Vahabpour, izleyicilerin sorularını yanıtlayacak.

Bavê Teyar’ın Yarım Kalan Filmi

Festival programında son dönemin kurmaca ve belgesel yapımları da geniş yer buluyor:

The Last Word from Bavê Teyar: Yönetmenliğini Ghamkin Saleh‘in yaptığı film, festivalin en dokunaklı anlarından birine sahne olacak. Çekimleri sürerken yaşamını yitiren Kürt tiyatro ve sinemasının usta ismi Bavê Teyar‘ın yarım kalan bu kurgusu, sanatçının gerçek hayattaki ölümü ve vedasıyla birleştirilerek tamamlandı.

Earth Song: Yönetmen Erol Mintaş‘ın dünya prömiyerini yeni yapan ve uluslararası ortak yapımı Earth Song, Berlin prömiyerini festival kapsamında yapacak.

Kardeş Türküler ile 30 Yıl: Çayan Demirel ve Ayşe Çetinbaş imzalı belgesel, Anadolu ve Mezopotamya’nın çok dilli müzik serüvenini beyaz perdeye taşıyacak.

Lorin Hamamci: “Seyirci ile sinemacılar arasındaki duvarları kaldırıyoruz”

Festival Direktörü Nûbar Lorin Hamamci ise festivalin sadece film izlenen bir alan değil, derinlikli bir karşılaşma zemini olmasını amaçladıklarını belirtiyor. Hamamci, film sonrası söyleşilerin bu yıl özel bir konseptle yürütüleceğini ifade ederek şu bilgileri verdi:

“Bizim için yönetmen ve oyuncularla yapılan söyleşiler hayati bir önem taşıyor. Seyircinin salondan çıkıp gitmesini değil, sinemacılarla doğrudan ve samimi bir temas kurmasını istiyoruz. Bu nedenle konuklu gösterimlerimizde söyleşileri sinema salonunda sınırlı tutmayıp özel olarak hazırladığımız ayrı bir alana taşıyoruz. ’20 dakikanız var’ demiyoruz, insanlar istedikleri kadar kalıp tartışabilsin, filmin derinliklerine inebilsin istiyoruz.”

Festival Direktörü Hamamci ayrıca, sinema dışı disiplinlerin de festivale güç kattığına dikkat çekerek Prof. Dr. Khanna Omarkhali‘nin sunumuna işaret etti: “Prof. Dr. Khanna Omarkhali, Sovyetler Birliği’ndeki Kürtler ve Êzidîlerin tarihi üzerine kapsamlı bir konferans verecek ve hazırladığı özel arşiv sergisinin açılışını yapacak. Döneme ait pasaportlar, kimlikler ve fotoğraflarla izleyiciyi görsel ve tarihsel bir yolculuğa çıkaracağız.”

Yan etkinlikler: Edebiyat, sergi ve çocuk sineması

Festival, 7 gün boyunca sinema salonlarının dışına taşan etkinliklere ev sahipliği yapacak:

Eskerê Boyîk buluşması: Tanınmış Kürt yazar ve akademisyen Eskerê Boyîk, 27 Eylül Pazar günü saat 15.00’te Babylon Oval salonunda “Riya jiyana min” (Hayatımın Yolu) adlı otobiyografik çalışmasından bölümler okuyacak ve katılımcılarla söyleşecek.

Sergiler: “Land and Memory: Ermenistan’daki Êzidîler”, saha araştırmalarına ve Prof. Dr. Khanna Omarkhali‘nin arşivindeki materyallere dayanan fotoğraf sergisi olarak hafta boyunca ziyarete açık olacak. Bunun yanı sıra, Radyo Erivan‘ın sesini ve izini süren tematik sergiler de festival boyunca izleyiciyle buluşacak.

Çocuk ve aile kuşağı: Okul çağındaki çocukların kendi kültürel kimlikleriyle bağ kurabilmesi ve sinema sevgisi kazanması amacıyla hafta sonu saat 14.00 seansları çocuk filmlerine (Zu weit weg, Meine wunderbar seltsame Woche mit Tess) ayrıldı.

Kısa Film Yarışması ve tamamı kadınlardan oluşan jüri

Festival kapsamında düzenlenen Kısa Film Yarışması’na bu yıl dünyanın dört bir yanından (Kürdistan, Kanada, İngiltere, Asya ülkeleri ve Avrupa) altmışın üzerinde başvuru yapıldı. Yapılan eleme sonucunda 12 film yarışma seçkisine dahil edildi.

Yarışma filmlerini değerlendirecek jüri heyeti ise üç kadından oluşuyor: Lisa Çalan (Yönetmen / Sanatçı), Zübeyde Bulut (Oyuncu) ve Nûka Malin Bäumker (Sinema araştırmacısı / Kültür yöneticisi). Festival Koordinasyonu, jürinin estetik yenilikçilik ve toplumsal anlatı dengesini gözeterek kazananı belirleyeceğini, ödülün ise 1 Ekim Perşembe akşamı Babylon’da açıklanacağını duyurdu.

Karadenizli kadınların görünmeyen emeği beyaz perdede: “Koca Dünya”

Yönetmen Burcu Yeşilbaş’ın imzasını taşıyan belgesel, Karadeniz türkülerinin gerçek sahiplerini, yani tarlada ve ahırda çalışırken türkü yakan kadınları anlatıyor. Film, kemençe çalarak toplumsal tabulara meydan okuyan İlknur Yakupoğlu ve Tonyalı kadınların hikâyesine odaklanıyor.

Karadenizli kadınların modernleşme ve göç nedeniyle kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan sözlü tarihini kayıt altına almayı amaçlayan “Koca Dünya” (Songs of the Mountain) belgeseli, festival yolculuğuna başladı. Yönetmenliğini Burcu Yeşilbaş‘ın, yapımcılığını ise H. Sevim Işık Bäro‘nun üstlendiği 42 dakikalık film, bir sinema eserinin ötesinde kültürel hafıza ve toplumsal cinsiyet eşitliği çalışması olarak dikkat çekiyor.

Belgesel, kuşaktan kuşağa aktarılan ancak hiçbir zaman yazıya geçirilmeyen bir kadın tarihinin izini sürüyor. Film, bugün müzik piyasasında popüler olan pek çok Karadeniz türküsünün aslında kadınların tarlada ve ahırda çalışırken doğaçlama olarak yaktığı eserler olduğunu gözler önüne seriyor. Yıllar içinde erkek sanatçılar tarafından kaydedilen ve “anonim” etiketiyle anılan bu türküler üzerinden, görünmez kılınan kadın emeği ve yaratıcılığı yeniden gerçek sahiplerine teslim edilmeye çalışılıyor.

Anlatının merkezinde, bölgede tarihsel olarak yalnızca erkeklere ait bir alan kabul edilen kemençeyi çalmakta ısrar eden yerel sanatçı İlknur Yakupoğlu ve Tonyalı kadınlar yer alıyor. Kadınların hem üretici hem de icracı kimliğini öne çıkaran film, Karadenizli kadının “söz ve sanat üreten” yüzünü görünür kılmayı hedefliyor.

Ulusal ve uluslararası festivaller

Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün yapım desteğiyle hayata geçirilen ve Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı tarafından da desteklenen belgesel, yurt içi ve yurt dışındaki prestijli ve hak odaklı festivallere yönelik uzun soluklu bir başvuru sürecine girdi. Proje ekibi, davet alınan festivallere bizzat katılarak sivil hak odaklı savunuculuk faaliyetleri yürütmeyi planlıyor.

Kadın örgütlerine ve STK’lere iş birliği çağrısı

Proje ekibi, filmin yerel bir anlatıdan küresel bir savunuculuk aracına dönüşmesi ve sanatsal üretimde toplumsal cinsiyet eşitliğinin kalıcı bir tartışma başlığı hâline gelmesi için kadın örgütleri ve hak savunucusu sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışmayı önemsiyor.

Bu kapsamda ekip, STK’lerin ve kadın örgütlerinin belgeselle birlikte özel etkinlikler, film gösterimleri ve gösterim sonrası söyleşiler düzenlemesini istiyor. Kurumların kendi toplumsal cinsiyet eşitliği ve kültürel hafıza çalışmalarına “Koca Dünya”yı davet etmesi, bu görsel arşivin sivil toplumun kalıcı hafızasına dahil olması açısından projenin en önemli hedefleri arasında yer alıyor.

Belgeselin künyesi

2026 yapımı, 42 dakikalık belgesel DCP formatında, Türkçe olarak ve Türkçe ile İngilizce altyazı seçenekleriyle izleyiciyle buluşacak. Senaryosu Burcu Yeşilbaş ve H. Sevim Işık Bäro‘ya ait belgeselin görüntü yönetmenliğini Evren Dursun, yardımcı yönetmenliği Irmak Melek üstlendi. Kurgu, Burcu Yeşilbaş ve Evren Dursun, renk düzenleme Oğuzhan Akkoç, ses miksajı Caner Sarı, ses kaydı ise Deniz Yılmaz ve Burcu Yeşilbaş tarafından yapıldı. Altyazı ve çeviride Aslı Takanay, web tasarımında Emrah Kaya, grafik tasarımda Kalt Film, sosyal medya çalışmalarında ise Zug Film imzası bulunuyor.

Belgeselin fragmanını buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

Reyhanlı’da devlet hastanesi önünde yaşamını yitiren E.S.’ye çarpan sürücü serbest

Hızla gelen sürücü, E.S.’ye kızının gözü önünde çarptı. Sürücü, ifadesinde yayayı gördüğünü ancak frene basmadığını söyledi. Aile avukatının söylediğine göre serbest bırakma kararına itirazları da reddedildi.

Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde tedavi için devlet hastanesine giden 53 yaşındaki E.S., yolun karşısına geçmeye çalışırken bir aracın hızla çarpması sonucu 21 Ağustos’ta yaşamını yitirdi. Kaza E.S.’nin kızının gözü önünde meydana geldi.

Hız sınırının saatte 30 kilometre olduğu hastane çevresinde meydana gelen kazada E.S., aracın çarpmasıyla havaya savrularak yaklaşık 20 metre ileriye düştü.

Sürücü serbest bırakıldı

Sürücü ifadesinde, yayayı gördüğü hâlde frene basmadığını belirtti. Aynı ifadede “Kazada kusurlu olduğumu düşünmüyorum. Ayrıca aracımda değerini bilmediğim maddi hasar meydana geldi” dediği kaydedildi. Sürücü, kaza günü serbest bırakıldı.

E.S.’nin ailesi karara itiraz etmek için Asliye Ceza Mahkemesi’ne başvurdu. İtiraz reddedildi ve sürücü hakkında tutuklama kararı verilmedi. Aile, soruşturmanın sonunda sorumluların hukuki yaptırımla karşılaşmasını ve adaletin sağlanmasını talep ediyor.

TÜİK’in 2025 verilerine göre trafik kazalarında yaya ölümü sayısı 6.035.

Eski İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasına göre yerleşim yeri içinde hastane ve okul önlerindeki hız sınırı 30 kilometre.

Aşırı sağcı aktivist, sığınmacıları taşıyan botu kesti: 6 kişi tutuklandı

Danny Tommo olarak da bilinen Daniel Thomas, Manş Denizi’nde Fransa’dan İngiltere’ye seyreden şişme botu bıçakla kesti.

Fotoğraf: Danny Tommo

Aşırı sağcı grup “Patriot Platform’un” kurucusu Daniel Thomas, salı öğleden sonra boyunca Channel’daki küçük bir teknede bekledi. Fransa’dan Birleşik Krallık’a sığınmacı taşıyan iki botu takip etti ve kendini canlı yayına aldı. Olayı Danny Tommo adlı Youtube hesabında canlı yayınlarken göçmenlere karşı “Burası İngiltere, burası artık Fransa değil” diye bağırdı.

Daniel Thomas kimdir?

Danny Tommo olarak da bilinen İngiliz aşırı sağcı aktivist, göçmen karşıtı eylemler düzenlediği ve kitle bağışlarıyla destek istediği aşırı sağcı platform Patriot’un kurucusu. 2016’da bıçakla bir adamı kaçırmaya teşebbüs etmekten iki yıl hapis cezası aldı. 10 yıldır İngiltere’de sağ aktivistlik yapıyor.

King’s Royal Hussars’ta tank sürücülüğü görevinde bulunduğu dönemde eğitim sırasında diz kapağı çıktığı için ordudan ayrılan Thomas, aynı zamanda Tommy Robinson’ın eski koruması. Thomas, Patriot Platformu üzerinden 5 Eylül 2026 günü Dover’da yaklaşık 500 siyah giyimli erkekten oluşan göçmen karşıtı bir eylem düzenledi. Eylemciler, Portsmouth’a yeni gelen göçmenlerin işlem merkezine götürülmelerini engellemeyi amaçlayarak yolları kapattı. Eylemler boyunca kimse polis tarafından gözaltına alınmadı. Haziran 2026’da kurulan Patriot, halihazırda var olan yerel göçmen karşıtı “vatansever” grupları bir araya getirdi. Kendisini Hristiyan olarak tanımlayan aşırı sağ ağ, hedeflerini “İngiliz kadınlarını ve çocuklarını göçmenlerin yarattığı iddia edilen bir tehdide karşı korumak” olarak tanımlıyor.

Hope Not Hate’e göre Thomas’ın özellikle seçtiği bazı üyelerin kadına yönelik şiddet sabıkaları var. Diğer eleştiriler ise Hristiyan söyleminin ahlaki meşruiyet kazanmak için kullanıldığı yönünde.

Ne olmuştu?

Sağcı grup, sığınmacıların planlanan karaya çıkışını bozmak amacıyla salı akşamı erken saatlerde Hampshire’daki Gosport’ta toplandı. Ancak onları taşıyan Sınır Gücü gemileri çarşamba günü erken saatlerde Dover’a indi. Thomas, Channel’daki küçük bir teknede saatlerce bekledi ve sığınmacı taşıyan iki tekneyi canlı yayına aldı. 100.000 izleyiciye canlı yayınlanan görüntülerde Thomas, şişme botun içine birkaç kez bıçak saplayıp yan tarafını kesti. Bir kurtarma görevlisinin bulunduğunu fark eden Thomas, “Tekneden in. Tekneden inmek için zamanın var.” diye bağırdı ve kurtarma görevlisi daha büyük tekneye geri tırmanmadan önce Thomas ve meslektaşları oradan uzaklaştı. Yayında kurtarma görevlisine ne olduğunu göstermedi.

Hampshire ve Wight Adası Polisi, olayla ilgili soruşturma yürüttüğünü belirtti. Salı gecesi altı kişi gözaltındaydı. Polis, tutuklanan 6 kişiye yönelik suçlamaların bir acil durum çalışanına saldırı ve ağırlaştırılmış izinsiz giriş olduğunu söyledi.

RNLI’ye (Birleşik Krallık, İrlanda ve Manş Adaları çevresindeki denizlerde cankurtaranlık yapan bir hayır kurumu) göre, kurtarılan sığınmacılar 36 saattir sudaydı ve bunun, küçük tekne yolcularının Manş Denizi’ni geçerken geçirdiği en uzun süre olduğu düşünülüyor. Fransız Sahil Güvenliği, küçük bir teknede yaklaşık 60 göçmenin “güvencesiz koşullarda” denizde 33 saatten fazla zaman geçirdiğini ve “Birleşik Krallık’a ulaşmak için tüm riskleri almaya kararlı oldukları için” yardımı reddettiklerini söyledi.

Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

Manisa’daki okul saldırısının ardından Ankara, İstanbul ve İzmir’de Eğitim Sen’den Tekin’e istifa çağrısı


Manisa’nın Turgutlu ilçesinde İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi önünde 22 Eylül’de yaşanan silahlı saldırının ardından Eğitim Sen, illerde eylemler düzenledi. Öğretmenler, olaydan bir gün önce yedi bakanlık arasında imzalanan okul güvenliği protokolünü eleştirdi. RTÜK okul saldırısına ilişkin haberlere yayın yasağı getirdi.

Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde 11 öğrencinin yaralandığı silahlı saldırının ardından Eğitim-Bir-Sen, Türk Eğitim-Sen, Eğitim-İş, Eğitim-Sen ve Eğitimin Gücü-Sen, şiddeti doğuran koşullara karşı önleyici ve kalıcı politikalar geliştirilmesi için okul önünde ortak bir açıklama yaptı.

Eğitim-Sen, hem Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde hem de İstanbul’da Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde eylemler düzenledi. İki şehirde Eğitim-Sen’li öğretmenler, okul şiddetinin yalnızca güvenlik tedbirleriyle çözülemeyecek çok boyutlu bir sorun olduğunu vurgulayarak Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in istifasını istedi.

Eğitim-İş ise 23 Eylül’de derslere siyah giyinerek girme kararı aldı.

Manisa Turgutlu’da okul saldırısı

Olay, 22 Eylül sabahı 08.00 sıralarında Turgutlu’nun Albayrak Mahallesi’ndeki İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi önünde meydana geldi. 15 yaşındaki öğrenci H.O.’nun okul önünde ateş açması sonucu ikisi ağır olmak üzere 11 kişi yaralandı. Sağlık Bakanlığı, yaralıların tedavisinin sürdüğünü açıkladı.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, saldırıyı düzenleyen çocuğun ihbar üzerine bölgeye sevk edilen güvenlik güçlerince gözaltına alındığını açıkladı.

Aynı açıklamaya göre, Turgutlu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturması kapsamında saldırganın anne, baba ve silahın sahibi olduğu belirlenen dedesi de gözaltına alındı.

Milli Eğitim Bakanlığı, bu olayın ardından okuldaki eğitim-öğretime bir gün ara verdi.

Soruşturma kapsamında elde edilen güncel bilgiler, saldırganın olay sırasında 3 fişek kullandığını ve saldırıdan önce telefonu sıfırladığını ortaya koydu. Öğrencilere yaklaşık 80, 90 ve 110 metre uzaklıktaki farklı noktalardan ateş açıldığı saptandı.

Saldırıda kullanılan tüfeğin saldırganın anneannesine ait olduğu tespit edildi. Saldırganın yaklaşık bir ay önce saldırıda kullandığı tüfekle atış talimi yaptığı belirlendi. Kullanılan fişeklerin ise anneannesinden aldığı 600 lira ile bir av bayisinden temin edildiği öğrenildi.

Ankara: “okul güvenliği kameralar önünde imza atmakla olmaz”

Eğitim Sen’in çağrısıyla Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde toplanan öğretmenler adına açıklamayı Eğitim Sen Ankara 2 No’lu Şube Başkanı Tülay Yıldırım okudu. Açıklamada, bir gün önce yedi bakanlık arasında imzalanan okul güvenliği protokolüne atıfla “Aradan daha bir gün geçmeden bugün yaşanan saldırı, protokollerin ve törenlerin tek başına güvenli okul yaratmadığını açık biçimde göstermiştir. Sayın Yusuf Tekin okul güvenliği kameralar önünde imza atmakla, protokol açıklamakla sağlanmaz. Güvenlik, öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin günlük yaşamında somut olarak hissedilmek zorundadır” diye konuştu.

Yıldırım, “Yaşanan bunca acıyı, ölümü, şiddeti görmezden gelen, kamu kaynaklarını tarikatlara, cemaatlere peşkeş çeken, okulların en temel ihtiyaçlarını bile karşılamayan, gerçek ve kalıcı çözümler üretmeyerek sorumluluktan kaçan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin istifa etmelidir” dedi.

7 bakanlık arasında imzalanan protokol


Saldırıdan bir gün önce, İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı arasında “Çocukların Eğitim Süreçlerinin Güvenliğine İlişkin Koruyucu ve Önleyici Hizmet ve Tedbirlerin Artırılmasına Yönelik İş Birliği Protokolü” adlı bir güvenlik protokolü imzalamıştı.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, “Bununla ilgili ilk defa bu sene okullarımızda 31 bin tane bahçe görevlisi de istihdam etmiş olduk” demişti.

Manisa Valiliği ise saldırıdan 4 gün önce, 2026-2027 eğitim yılı için alınan güvenlik tedbirlerini il genelinde 507 okulda 531 bahçe görevlisi, öğrencilerin giriş-çıkış saatlerinde ise 59 ekipte 118 personel görevlendirilmesi olarak açıklamıştı.



Açıklamada şiddetin bireysel davranışlarla açıklanamayacak kadar derin ve çok boyutlu bir sorun olduğu, ekonomik, siyasal, kültürel ve niteliksiz eğitim politikalarının sonucu olduğu vurgulandı.

Eğitim Sen’in talepleri şöyle sıralandı:

  • “Okullardaki psikolojik danışman sayısı artırılmalıdır.
  • Çocukların yalnızca akademik başarısı değil, sosyal yaşam koşulları da dikkate alınmalıdır.
  • Akran zorbalığıyla mücadele için bilimsel ve onarıcı programlar uygulanmalıdır.
  • Öğretmenlere yönelik şiddete karşı etkin hukuki ve idari mekanizmalar oluşturulmalıdır.
  • Okullardaki güvenlik sorunları bilimsel yöntemlerle değerlendirilmelidir.
  • Silahların ve tehlikeli araçların okullara girişini önleyecek etkin tedbirler alınmalıdır.
  • Okul çevreleriyle ilgili risk analizleri yapılmalı ve kamu kurumları arasında koordinasyon sağlanmalıdır.
  • Öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin karar alma süreçlerine katılabildiği demokratik okul ortamları oluşturulmalıdır.
  • Eğitim emekçilerine yönelik şiddet olayları için düzenli, şeffaf ve kamuoyuna açık veri tutulmalıdır.
  • Şiddetin toplumsal nedenleriyle mücadele edilmelidir.”

İstanbul: “Milli Eğitim’in tek uğraştığı öğretmenin kıyafeti”

Aynı gün Eğitim Sen İstanbul Şubeleri’nin çağrısıyla Kadıköy’de Süreyya Operası önünde düzenlenen eyleme birçok siyasi parti ve sendika da katıldı. Burada da Tekin istifaya çağrıldı.

Öğretmenler, yedi bakanlık arasındaki protokolün “mürekkebi kurumadan” saldırının yaşandığını belirterek Tekin’in protokol sonrası açıklamasında öğretmenlere önlük zorunluluğu getirilmesi ve öğrenci kıyafet serbestisinin kaldırılmasından bahsettiğini, okulların asıl sorunlarına dair hiçbir adım atılmadığını söyledi. Açıklamada personel takviyesi, sınıf mevcutlarının azaltılması, sosyal hizmet uzmanı ve rehber öğretmen atamasının yapılmadığı, bunun yerine önlük, cep telefonu gibi “yasak”lara odaklanıldığı vurgulandı.

İzmir: “Okulların güvenliği polisiye yöntemlerle sağlanmaya çalışılmamalı”

Eğitim Sen İzmir şubeleri, Konak İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde basın açıklaması düzenleyerek çözümün okulların aşırı güvenlikçi denetim alanlarına dönüştürülmesi ile değil, psikolojik danışmanlık ve rehberlik öğretmenlerinin sayısının artırılması ve kalabalık sınıfların azaltılması ile mümkün olduğunu aktardı.

Basın metnini Eğitim Sen İzmir 5 No’lu Şube Başkanı Savaş Candemir, “Bakanlığın eğitimin asıl ve hayati sorunu olan ‘güvenli okul, güvenli gelecek’ talebini görmezden gelmesi ve kamuoyunu tamamen şekilci meselelerle meşgul etmesi kabul edilemez” diye konuştu.

Candemir, sözlerine “Okulların güvenliği polisiye yöntemlerle sağlanmaya çalışılmamalı” diye ekledi.

RTÜK’ten yayın yasağı

RTÜK, olayın ardından önce medya kuruluşlarına yönelik bir “sorumlu yayıncılık” çağrısı yaptı.

Bu açıklamadan üç saat sonra RTÜK, Turgutlu Sulh Ceza Hâkimliği’nin 22 Eylül 2026 tarihli ve 2026/4943 D. İş sayılı kararına dayanarak saldırıya ilişkin soruşturma tamamlanana kadar geçerli olacak bir yayın yasağı ilan etti. Karara göre yazılı, görsel basın ile sosyal medya ve internette bu soruşturma kapsamında her türlü haber, röportaj ve eleştirinin yayınlanması yasaklandı.

Kimliği belirlenen 2 PKK’linin cenazesi Kilyos’tan Karlıova’ya götürülüyor

Bitlis’teki Garzan Mezarlığı’ndan çıkarılarak İstanbul’un Kilyos semtinde bir kaldırım kenarına gömülen PKK’li Zehra Kısaoğlu ve Süheyla Kaya’nın kimlikleri tespit edildi. Cenazeler bugün Bingöl Karlıova’ya götürülmek üzere aileler tarafından teslim alındı.

Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

1999 yılında hayatını kaybeden PKK’li Zehra Kısaoğlu (Raperin) ve Süheyla Kaya’nın (Zilan), Bitlis’teki Garzan Mezarlığı’ndan çıkarılarak İstanbul’da Kilyos’ta bir kaldırımın altına defnedildi. Raperin ve Zilan’ın kimlikleri, ailelerin verdiği DNA ile eşleşti.

Aileler, 17 Eylül’de DNA’ların uyuştuğu haberini aldı. Bugün Zincirlikuyu Mezarlıklar Müdürlüğü’ne randevu alan aileler, müdürlüğün ardından İstanbul Sarıyer’de bulunan Kilyos Mezarlığı’na gitti.

Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, Zehra Kısaoğlu’nun cenazesini almaya gelen ağabeyi Abdullah Kısaoğlu, “Her yıl polis evimize gelip baskın yapıyordu, eşya arıyordu. Kız kardeşim liseyi bitirdikten sonra gitti. Nerede toplu mezarlık varsa gidip defalarca kez örnek verdik. En sonunda burada olduğunu 4 gün önce öğrendik” diye konuştu.

Aileler, cenazeleri bugün öğleden sonra saat 2 sularında teslim aldı. Cenazeleri teslim alan aileler, Kilyos Mezarlığı’ndan Bingöl’ün Karlıova ilçesine gitmek üzere yola çıktı. Karlıova’da iki PKK’li için 3 günlük taziye kuruluyor.

Ne olmuştu?

Garzan Mezarlığı’nda, 1990’lı yıllardaki çatışmalarda yaşamını yitiren ve daha sonra toplu mezarlardan ya da farklı bölgelerden çıkarılan PKK’lilerin, YPG’lilerin ve YPJ’lilerin cenazeleri bulunuyordu.

19 Aralık 2017’de Bitlis Valiliği’nin kararıyla mezarlıkta bulunan 282 cenaze, ailelerine haber verilmeden çıkarıldı. Kimlik tespiti amacıyla İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderilen cenazeler, işlemlerin ardından Kilyos’taki Kimsesizler Mezarlığı’na, yol ve kaldırım kenarlarına defnedildi. Cenazelerin yaklaşık 50 metrekarelik bir alanda, plastik kaplar içerisinde ve üst üste gömüldüğü ortaya çıktı. Aileler, yaşamını yitiren aile üyelerinin cenazesini plastik kaplarla almak zorunda kaldı.

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), cenazelerin gömülme işlemlerinin usule aykırı olduğu gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. Soruşturma izni verilmemesi üzerine konu Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. AYM’nin başvuruları kabul edilemez bulmasının ardından avukatlar, 2022 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Yıllar içerisinde DNA eşleşmeleri tamamlanan cenazelerin bir bölümü Kilyos’taki mezarlıktan çıkarılarak ailelerine teslim edildi.

Asrın Hukuk Bürosu açıklama yayımladı:

“Öcalan’ın barış yolunu gösterebilmesinin imkanları yaratılmalı”

Asrın Hukuk Bürosu, Abdullah Öcalan’ın hukuki durumuna ve barış sürecine ilişkin yayımladığı yazılı açıklamada sürecin “ahlaki ve insani bir zeminde” tartışılması gerektiğini vurguladı: “Statü talebi, toplumun bilmesi gereken her şeyin doğrudan muhatabı tarafından, ilk elden ve şeffaflıkla ortaya konulabilmesinin imkânlarının yaratılması ihtiyacıdır.”

Asrın Hukuk Bürosu, Abdullah Öcalan ve İmralı’daki yeni yaşam alanı üzerinden yürütülen tartışmalara dair bugün (21 Eylül 2026) yazılı bir açıklama yayımlandı.

Abdullah Öcalan’ın avukatlığını yapan Asrın Hukuk Bürosu, son dönemde Öcalan’ın konumu, İmralı’da oluşturulan yeni yaşam alanı ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci üzerinden yürütülen tartışmalara tepki gösterdi.

Büro, Kürt meselesinin çatışma ve şiddet ekseninden çıkarılarak siyasi ve hukuki zeminde ele alınması için yeni bir dönemden geçildiğini açıklayarak Öcalan’a yönelik “manipülatif ve kışkırtıcı söylemlerin” sürecin önüne geçmemesi gerektiğini savundu.

“Ev” tartışmasına vurgu

Açıklamada, son günlerde kamuoyunda tartışılan İmralı’daki yeni yapıya da değinildi:

“Adada ev yapılması ile ilgili konuda ise “Bir diğer manipülasyon alanı ise İmralı’daki ‘konut’ üzerinden yürütülen tartışmadır. Çatışma ve çözüm süreçlerinin doğurduğu bir ihtiyaç doğrultusunda, dünyadaki benzer örneklerin dahi gerisinde bir biçimde oluşturulan, sürecin siyasi ve hukuki çalışmalarının ilerleyebilmesi bakımından gerekliliği bulunan bu yapının, bağlamından koparılarak bir kışkırtma malzemesine dönüştürülmesi aynı yaklaşımın devamıdır.”

Bir süredir gündemde olan “İmralı’da ev yapılacak” tartışması, eylül ayının ilk yarısında kamuoyuna yansıyan açıklamalarla gündeme gelmişti. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İmralı’da Öcalan için 250 metrekarelik bir konut yapıldığını söylemiş, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum ise daha sonra söz konusu yapının cezaevine bağlı bir ek ünite olduğunu ve Öcalan’ın süreçteki rolünü yerine getirebilmesi için çalışma imkanı sağladığını açıklamıştı.

Eylül başında iktidar kaynaklarına dayandırılan bazı haberlerde Öcalan’a resmi bir statü veya doğrudan komisyon üyeliği verilmesinin planlanmadığı aktarılmıştı. Ancak 17 Eylül’de Uçum, Öcalan’ın Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu’nda görev alacağını açıkladı. Uçum bunun Öcalan’a yeni bir hukuki statü verilmesi veya tahliye anlamına gelmediğini ifade etmişti.

DEM Parti İmralı Heyeti’nin 13 Eylül 2026’daki İmralı Adası’ndaki görüşmesi sonrasında yayımlanan açıklamaya göre Öcalan, TBMM’den geçen yasal düzenlemenin ardından “karşılıklı pratik adımların” atılması ve oluşturulan kurulların aktif biçimde çalışmaya başlaması gerektiğini söyledi.

“Barış yolunu gösterebilmesinin imkanları yaratılmalı”

Büro, “Sayın Öcalan’ın kişilik haklarını ihlal eden, onun üzerinden Kürt halkını rencide eden, onuruna yönelen, ırkçı ve kolonyal bakışın yansıması olan bu tür girişimleri reddediyoruz. Hangi kesimden olursa olsun faşizmin, toplum karşıtlığının ve eril cinsiyetçiliğin kirlettiği dillerin Öcalan’ı hedef seçerken peşinde oldukları provakasyonun hedeflerinin farkındayız” diye konuştu.

Öcalan’a statü verilmesi tartışmasının bu sebeple “önemli ve değerli” olduğu belirtildi:

“Kendini ifade etme ve savunma imkanları bu denli yok sayılmış Sayın Öcalan’ın barış yolunu gösterebilmesinin imkânları yaratılmalıdır. Statü talebi, toplumun bilmesi gereken her şeyin doğrudan muhatabı tarafından, ilk elden ve şeffaflıkla ortaya konulabilmesinin imkânlarının yaratılması ihtiyacıdır.”

Açıklama, Öcalan’ın hukukunun her şartta savunulacağı belirtilerek sonlandı:

“Barış ve Demokratik Toplum sürecinin tartışılması, her kesimin görüş ve tutumunu ifade etmesi, yapıcı ve eleştirel tutumun kamusal alanda sergilenmesi elbette olması gereken bir olgudur. Ama bunun asgari bir ahlaki ve insani zeminde gerçekleşmesini sürece taraf ya da karşı olan her kesimin dikkate alması gerekir. Aksi söylemlere karşı, hukuk çerçevesinde gereken yanıtları ve girişimleri sürdüreceğimizin de bilinmesini isteriz.

Yüzyılın algıları yıkılmaktadır. Demokratik bir cumhuriyet ve demokratik bir toplum çalışması, bütün farklılıkların özgür ve eşit temelde bir arada yaşayabileceği bir ülkenin imkânını vaat etmektedir. Haramilerin saltanatı sarsılmakta, bugün tanık olduğumuz feveran tam olarak bundan kaynaklanmaktadır.

Bir kez daha ‘savunulamaz’ kılınmaya çalışılan Sn. Öcalan’ın hukukunu da Kürdün hukukunu da tüm ezilenlerin hukukunu da her şart altında savunacağımızın bilinmesini isteriz.”

Ne olmuştu?

Mevcut süreç, 1 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM Genel Kurulu’nda DEM Parti milletvekilleriyle tokalaşması ve ardından yaptığı açıklamalar, yeni bir siyasi sürecin başlangıç noktası sayıldı. Daha sonra, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, PKK’ye silahlı mücadeleyi sona erdirme, örgütü feshetme ve silah bırakma çağrısında bulundu. Devletin “Terörsüz Türkiye” diye adlandırdığı, Kürt hareketinin ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak adlandırdığı süreç, PKK’nin mayıs ayında fesih kararını açıklaması ve temmuz ayında sembolik bir silah bırakma töreni gerçekleştirmesiyle devam etti.

TBMM’de 5 Ağustos 2025’te çalışmalarına başlayan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, Kürt meselesine ilişkin kaleme aldığı raporu 18 Şubat 2026’da kabul edildi.

Ardından kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak anılan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” TBMM’den geçti ve 2026 Ağustos’unda kanunlaştı. Kanunun öngördüğü mekanizmada, PKK/KCK’nin fiili varlığının sona erdiğinin ve silahların teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bunun MGK (Milli Güvenlik Kurulu) kararıyla teyit edilmesi gibi koşullar yer aldı.

Yasanın ardından ağustos ayında “Takip ve Değerlendirme Kurulu” oluşturuldu. Kurulun altında da dört alt komisyon oluşturuldu:

  • Adli ve Hukuki İşler Koordinasyon Alt Komisyonu
  • İzleme ve Tespit Alt Komisyonu
  • Sosyal Uyum ve Bütünleşme Alt Komisyonu
  • Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu

17 Eylül’de Uçum’un açıklamasıyla, Öcalan’ın özellikle Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu’nun çalışmalarında görev alacağı kamuoyuna duyuruldu. Uçum bunun Öcalan’a yeni bir hukuki statü verilmesi veya tahliye anlamına gelmediğini açıkça ifade etti.

Öcalan’ın hukuki durumu ne?

Öcalan, 1999’dan bu yana İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda bulunuyor. 1999’da verilen idam cezası, Türkiye’de ölüm cezasının kaldırılmasının ardından 2002’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına dönüştürüldü.

Öcalan’ın cezasının niteliği uzun süredir Avrupa insan hakları mekanizmalarının da gündeminde. AİHM, 18 Mart 2014 tarihli Öcalan/Türkiye (No. 2) kararında, şartlı salıverilme ihtimali olmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis uygulanmasını “umut hakkı” bakımından “AİHS’nin 3. maddesiyle bağdaşmaz” buldu. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de Türkiye’den bu konuda yasal ve kurumsal düzenleme yapılmasını istedi.

“Hepimiz Caballa’yız” tartışması: Mbappé neden tişörtünü katladı?

İspanya’da bazı futbolcular maç önü seremonilerinde Ceuta’ya yönelik bir slogan içeren tişörtleri katladı. Bu futbolculardan Mbappé, “göç sırasında hayatını kaybeden ve hala zor koşullar altında yaşayan insanları da hatırlatmak istediğini,” belirtti.

Foto: Jose Breton/NurPhoto/Shutterstock

İspanya Futbol Ligi LaLiga’nın 6. hafta müsabakalarının maç önü seremonilerinde “Hepimiz Caballa’yız*” (Caballa, Ceuta sakinleri için kullanılan yerel bir lakap) yazılı tişörtler giyildi. Bazı futbolcular ise tişörtlerini katlayarak farklı bir mesaj verdi.

* Bu slogan, ana hatlarıyla Ceuta halkıyla dayanışma anlamına geliyor. Öte yandansa İspanya’nın Ceuta üzerindeki hakimiyetini destekleyen ve “Ceuta İspanya’dır” mesajını veren bir şekilde de yorumlanabildiği için ihtilaflı bir konumda bulunuyor.

15 Eylül Salı oynanan maçın öncesinde Real Madrid oyuncuları Kylian Mbappé, Vinicius Jr ve Ibrahima Konaté‘nin, seremonide tişörtlerini katlayarak sloganı görünmez hale getirdi. Real Madrid’in Türkiyeli futbolcusu Arda Güler‘in de aralarında bulunduğu diğer futbolcular ise tişörtü giydi.

“Hepimiz Caballa’yız” sloganı, Valencia İşverenler Birliği (Asociación Valenciana de Empresarios – AVE) tarafından başlatılmıştı

LaLiga Başkanı Javier Tebas, “Tişörtü katlayarak çıkmak, hiç giymemekle aynı,” ifadesiyle üç oyuncuya tepki gösterdi. Franco döneminde İspanyol milliyetçiliğinin sembollerinden biri haline gelen Real Madrid ise Reuters‘ın haberine göre oyuncuların farklı görüşlere sahip olma hakkına saygı duyduğunu belirtti.

Ceuta’da ne olmuştu?

İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk kenti Ceuta, temmuz sonunda bir göç dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Fas’tan Ceuta’ya geçmeye çalışan on binlerce insan, günler boyunca denizden ve kara sınırından kente ulaşmaya çalıştı. Geçişler sırasında en az 57 kişi hayatını kaybetti.

Ceuta’ya ulaşanların büyük bölümünün daha sonra Fas’a geri döndüğü belirtilirken kentte kalan göçmenler için barınma ve temel ihtiyaçlar konusunda ciddi sorunlar yaşandı. Özellikle çocuklar ve uluslararası koruma talebinde bulunabilecek kişiler için barınma ve kabul kapasitesi tartışma konusu oldu.

İşveren örgütü AVE tarafından başlatılan kampanya, Ceuta halkıyla dayanışma çağrısının yanı sıra kentteki ekonomik düzenin ve sermaye çevrelerinin yaşanan krizden etkilenmesine dikkat çekiyordu.

Mbappé’den açıklama

Marine Le Pen ve aşırı sağ karşıtı açıklamalarıyla bilinen, Cezayir ve Kamerun asıllı Fransa milli takımı futbolcusu Kylian Mbappé, yaşanan tartışmanın ertesi günü İspanya spor gazetesi AS‘a konuşarak sessizliğini bozdu. Futbolcu, yaptığı hareketin Ceuta halkına yönelik bir tepki olmadığını söyledi.

Mbappé, Ceuta halkıyla ve yaşanan insani krizde hayatını kaybedenlerle “tam dayanışma” içinde olduğunu belirterek tişörtü tam giymeme kararının arkasında farklı bir düşüncenin bulunduğunu ifade etti. Futbolcu, “göç sırasında hayatını kaybeden ve hala zor koşullar altında yaşayan insanları da hatırlatmak istediğini” söyledi.

Mbappé, “Ceuta halkına karşı hiçbir şeyim yok” diyerek onları yüzde yüz desteklediğini vurgularken, bir grubun yaşadığı acıyı diğerinin önüne koymak istemediğini söyledi. Amacının ise “pozitiflik ve barış” mesajı vermek olduğunu belirtti.

“Diktatör” Mbappé

Kylian Mbappé’nin siyasi tutumu, bu olay öncesinde de gündemdeydi. Sosyal medyada futbolcu için uzun süredir “Diktatör Mbappé” memeleri dolaşımdaydı. Tarihsel diktatörlerin yerine Mbappé’nin yerleştirildiği yapay zeka üretimi ve montaj görsellerden oluşan bu akım, futbolcunun politik kimliği üzerinden de tartışma konusuydu.

11 Eylül’de France Football‘a verdiği bir röportajda, söz konusu görsellerin bir kısmını şaka olarak değerlendiren futbolcu, kendisinin milyonlarca insanın ölümünden ve büyük acılardan sorumlu diktatörlerle karşılaştırılmasını ise eleştirdi. Mbappé, bu tür içeriklerin bazı durumlarda siyasi ve insani farkındalık eksikliğini gösterdiğini söyledi.

Mbappé’nin bu açıklamaları, futbolcunun son yıllarda özellikle Fransa’daki aşırı sağa karşı aldığı açık tutumun sosyal medyada nasıl karşılık bulduğuna dair de bir bakış açısı oluşturuyor.

Barcelona’dan farklı tutum

Katalan kimliğiyle güçlü biçimde özdeşleşen Barcelona, 13 Eylül Pazar günü Levante ile oynadığı karşılaşma öncesinde tişörtleri giymemeyi tercih etti. Kulübün tarihsel olarak Katalan kültürü ve kimliğiyle kurduğu güçlü bağ, Madrid merkezli İspanyol kimliğiyle ilişkilendirilen Real Madrid ile arasındaki sembolik karşıtlığı da gündeme getirdi.

(Bu haber Egehan Akçay tarafından derlenmiştir)

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.