Kervanpınar’da köylüler GES’e karşı direnişte: “Elimizde direnmekten başka bir şey kalmadı”

Diyarbakır’da bulunan Kervanpınar (Arzoxlî) Mahallesi köylüleri, meralarına kurulmak istenen güneş enerjisi santrallerine (GES) karşı direnişe geçti. Köylülerden Murat Toprak ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nden Derya Akyol, süreci Niha+’ya değerlendirdi.

Fotoğraf: Heval Önkol

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde bulunan Kervanpınar (Arzoxlî) Mahallesi köylüleri, kurulmak istenen güneş enerjisi santrallerine (GES) karşı çadır nöbeti tutmaya başlayarak direnişe geçti.

Zenkar Enerji tarafından yapılmak istenen ve 540 dönümden fazla alanı kapsaması planlanan ZENKAR-1 ve ZENKAR-2 Güneş Enerji Santrali (GES) Projesi, köylülerin mera olarak kullandıkları alana yapılmak isteniyor. Aynı zamanda projenin yapılmak istendiği alanın bitişiği, “Ğırap (Xirab) Bajar Yerleşim Ören Yeri” nedeniyle, yaklaşık 10 ay önce 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak tescillenmişti.

ZENKAR-2 projesine ilişkin davada mahkemenin görevlendirdiği bilirkişi heyeti, projenin mevcut hâliyle uygulanmasını uygun bulmadı. Raporda yerleşim alanlarına yakınlık, tarım ve hayvancılık, su kaynakları, erozyon ve arkeolojik incelemeler konusunda eksikliklere dikkat çekilirken dava henüz nihai karara bağlanmadı. Projeye verilen ÇED olumlu kararına karşı açılan dava Diyarbakır 1. İdare Mahkemesi’nde sürüyor.

Buna rağmen şirket çalışanları 21 Ekim’de jandarma eşliğinde alana girdi.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, DEM Parti, Diyarbakır Barosu ve ekoloji örgütleri de şirketin bölgede bulunmasına karşı direnişe geçen köylülerin yanında duruyor.

Ayrıca Zenkar şirketinin sahibi Muzaffer Aslanhan’ın ismi, geçmişte AKP’nin resmi internet sitesinde “Diyarbakır İl Yönetim Kurulu Yedek Üyesi” olarak geçiyordu. Ancak şimdi ismi sitede bulunmuyor.

Köylülerden Murat Toprak ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nden Derya Akyol, yaşananları Niha+ için değerlendirdi.

“Elimizde direnmekten başka bir şey kalmadı”

Kervanpınarlı Murat Toprak, köylünün kendi çapında direndiğini, devletin ise şirketi koruduğunu ve köylüyü alana sokmadığını söyleyerek sözlerine başladı:

“Biz de elimizden geleni yapıyoruz. Direneceğiz, artık nereye kadar gidecekse… Şu anda direnme aşamasındayız; herhangi bir uzlaşma yolu yok. Topraklarımızı talan ediyorlar, meramıza el koydular. Elimizde direnmekten başka bir şey kalmadı. İnşallah sonuna kadar direneceğiz, topraklarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Çünkü çocukluğumuz buralarda geçti, geleceğimiz, çocuklarımız burada.”

“Meramızı vermek istemiyoruz”

Köyün geçiminin yarısından fazlasının hayvancılığa dayandığını söyleyen Toprak, alanın ellerinde alınması durumunda yaşanacakları şöyle anlattı:

“Köyün yarısı hayvancılığı bırakmak zorunda kalır, köyden göç başlar ve millet aç kalır. Mecburen direniyoruz, meramızı vermek istemiyoruz. Ancak devlet şu anda rantçıların, şirketin yanında yer alıyor.”

Fotoğraf: Medine Mamedoğlu

“Adli süreç ve mahkemeler devam ediyor ama dava sonuçlanmadan kazı alanına iş makinelerini, kepçeleri, dozerleri gönderdiler. Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Umudumuz yetkililerde, Valiliğin, Cumhurbaşkanlığı’nın veya bu raporu veren kurumun bu duruma el atması gerekiyor” diye devam eden Toprak, bölgenin sit alanı olduğunu da hatırlattı:

“Ayrıca orası sit alanıdır, bölgenin tarihi bir geçmişi var. Şu anda yapılan kazılardan uzak tutulduğumuz için ne çıkarıldığını, nelerin tahrip edildiğini göremiyoruz. Orada antik bir kentin ya da tarihi kalıntıların bulunduğunu biliyoruz ama bize gösterilen bir şey yok. Köylüler iki üç gün önce kepçenin bir iki torba bir şeyler çıkarıp alandan götürdüğünü görmüş. Gizlice bir şeyler çıkarılıyor fakat alana 300-400 metre mesafede tutulduğumuz için ne yapıldığını, ne çıkarıldığını tam olarak göremiyoruz. Yetkililer bu duruma ortak mıdır, ne yapıyorlar bilmiyoruz.”

Toprak, “Umarız yetkililer bize kulak asar ve bu projeden vazgeçilir” diyerek sözlerini noktaladı.

“İnsanların yaşam alanları giderek daraltılıyor”

Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nden Derya Akyol’a göre, Kervanpınar’da yaşananlar yalnızca bir güneş enerjisi santraline karşı gelişen bir itiraz değil; halkın yaşam alanlarını, ortak varlıklarını ve kendi geleceği hakkında karar verme hakkını savunduğu bir mücadele.

Projenin yapılmak istendiği meraların köylülerin hayvanlarını otlattığı, hayvancılık yaptığı ve geçimini sağladığı ortak yaşam alanları olduğunu söyleyen Akyol, “Yenilenebilir enerji adı altında yürütülen yatırımların da kapitalist sistemin doğayı metalaştırma anlayışından bağımsız olmadığını görmek gerekiyor. Çünkü enerji üretiminin biçimi değişse de doğanın sermayenin kâr alanı olarak görülmesi değişmiyor” diye konuştu.

Derya Akyol

Akyol, bir şirketin yatırım yapabilmesi için devlet kurumları ve bakanlıkların geniş alanları çok kısa sürede tahsis edebildiğini ancak aynı hızın, o topraklarda yaşayan halkın itirazları ve hak arayışı söz konusu olduğunda gösterilmediğini, şirketlerin önünü açan idari kararların hızla alındığını, halkın başvurduğu hukuki süreçlerin ise çoğu zaman uzun yıllara yayılabildiğini söyledi. Bu durumu “Böylece şirketlerin yatırım süreçleri ilerlerken, halk kendi yaşam alanlarını korumak için yıllarca mücadele etmek zorunda kalıyor” diye açıklayan Akyol, bölgedeki insanların olumsuz etkileneceğini de ekledi:

“Bir de bunun yaratacağı daha büyük sonuçlar var. İnsanlar meralarını ve geçim kaynaklarını kaybettiklerinde kendi yaşadıkları yerde hayatlarını sürdürmeleri de zorlaşacak. Başka kentlere göç etmek zorunda kalabilecekler. Üstelik yıllardır yaşadığınız coğrafyanın GES’lerle, madenlerle ve farklı enerji projeleriyle çepeçevre kuşatıldığını düşünün. İnsanların yaşam alanları giderek daraltılıyor. Bir süre sonra kendi topraklarında yaşayamaz hale geliyorlar.”

Bu göçün yalnızca ekonomik bir yer değiştirme olarak görülemeyeceğini belirten Akyol, insanların yaşadıkları coğrafyadan kopmasının, dillerinden, kültürlerinden, toplumsal ilişkilerinden ve yaşam biçimlerinden de uzaklaşması anlamına geldiğini belirterek aynı zamanda bir kültürel kopuş ve toplumsal hafızanın aşınmasının söz konusu olduğunu ifade etti.

“3 Mart’taki jandarma müdahalesi önemli bir kırılma noktasıydı”

Akyol’a göre, Kervanpınar’da 3 Mart 2026’da yaşanan jandarma müdahalesi önemli bir kırılma noktası oldu:

“O gün köylülere müdahale edildi. Dört kişinin yaralandığı, 15 kişinin gözaltına alındığı basına yansıdı. Ancak bütün bu müdahalelere rağmen köylüler mücadelelerinden vazgeçmedi.

Ekim ayında iş makinelerinin yeniden alana girmesiyle birlikte direniş tekrar yoğunlaştı. 21 Ekim’de jandarma eşliğinde başlatılan çalışmalar karşısında köylüler ve ekoloji savunucuları alana yürüdü. Ardından 22 Ekim’de çadır nöbeti başlatıldı. Özellikle kadınların öncülüğünde sürdürülen bu nöbet, bugün farklı toplumsal kesimlerin de sahiplendiği bir mücadeleye dönüştü.”

Bilirkişi raporu projeyi onaylamamıştı

Akyol, bilirkişi raporu ve alana yakın sit alanına da değindi.

Bilirkişi heyetinin 16 Temmuz’da bölgede keşif yaptığını ve ekim ayında kamuoyuna yansıyan raporda projenin mevcut haliyle uygulanmasının uygun olmadığının belirtildiğini hatırlatan Akyol; su varlıkları, tarım ve hayvancılık, erozyon ve arkeolojik miras gibi konularda önemli eksikliklere dikkat çekildiğini ifade etti.

Bilirkişi raporunda şu sonuca varılmıştı:

“Bilirkişi heyetimizin inceleme, değerlendirme, ortak görüş ve kanaatleri neticesinde; davaya konu projenin bu hali ile uygulanmasının uygun olmadığını içeren, işbu Bilirkişi Heyeti Raporu tarafımızdan tanzim edilmek suretiyle imzalanmıştır.”

GES projelerinin etkileyeceği alanda bulunan “Ğırap (Xirab) Bajar Yerleşim Ören Yeri”nin ise tarihî kalıntıların bulunduğu bir alan olduğunu hatırlatan Akyol, alanın aynı zamanda coğrafyanın geçmişini, kültürel birikimini ve toplumsal hafızasını taşıyan bir yer olduğunu belirtti ve dolayısıyla burada yalnızca meraların değil, tarihî ve kültürel alanların da tehdit altında olduğunu söyledi.

“Enerji toplumun ortak ihtiyacı olarak ele alınmalı”

Kolluk memurlarının tutumunu eleştiren Akyol, “Bizim açımızdan burada sorulması gereken soru şu: Kolluk kimin güvenliğini sağlıyor? Yaşam alanlarını savunan köylülerin mi, yoksa bütün itirazlara rağmen faaliyetlerini sürdürmek isteyen şirketin mi?” sorularını sordu.

“Eğer bir enerji yatırımı halkın meralarını ortadan kaldırıyor, hayvancılığını bitiriyor, su varlıklarını ve tarihî alanlarını tehdit ediyor ve bütün bunlar halkın iradesi dışında gerçekleştiriliyorsa burada ekolojik bir üretimden söz edemeyiz” diyen Akyol, savundukları modeli şöyle açıkladı:

“Mezopotamya Ekoloji Hareketi olarak bizim savunduğumuz şey, enerjinin sermayenin kâr alanı olmaktan çıkarılması ve toplumun ortak ihtiyacı olarak ele alınmasıdır. Enerji demokrasisi dediğimiz şey de tam olarak budur: Halkın kendi yaşam alanları üzerinde söz ve karar sahibi olması, aynı zamanda doğa ile uyumlu bir üretim-tüketim ilişkisi. Kadınların, köylülerin ve o coğrafyada yaşayan herkesin karar süreçlerine eşit ve etkin biçimde katılması.”

Kervanpınar’da kadınların direnişi sahiplenmesi ve öncülük etmesinin bu açıdan çok anlamlı olduğunu, çünkü ekolojik yıkımın sonuçlarını en doğrudan yaşayan kesimlerden birinin kadınlar olduğunu söyleyen Akyol “Hayvancılığın, tarımsal üretimin, suya ve toprağa erişimin ortadan kalkması kadınların emeğini ve gündelik yaşamını da doğrudan etkiliyor” dedi.

“Kürdistan’ın dört bir yanında ciddi bir ekolojik yıkımla karşı karşıyayız”

Akyol, sözlerini şöyle noktaladı:

“Kervanpınar’daki direniş bize çok temel bir soruyu yeniden sorduruyor: Enerji kimin için üretiliyor ve doğa ve yaşamımız üzerindeki karar yetkisi kime ait?

Bugün Kürdistan’ın dört bir yanında ciddi bir ekolojik yıkımla karşı karşıyayız. Devlet, kamu yararı adı altında şirketlerin önünü açıyor, doğayı ve yaşam alanlarını şirketlerin kullanımına sunuyor. Oysa toplumun doğrudan katılmadığı, görüşünün alınmadığı ve karar süreçlerinde yer almadığı bir yerde kamu yararından söz edilemez. Çünkü bir coğrafyada neyin yapılacağına, o coğrafyada yaşayan halkın iradesi yok sayılarak karar verilemez. Kervanpınar’daki direniş de tam olarak bu anlayışa karşı gelişen mücadelelerden biri. Mezopotamya Ekoloji Hareketi olarak bu mücadeleyi sahipleniyor, Kürdistan’da doğayı ve yaşamı savunan halkların mücadelesiyle dayanışmamızı sürdürüyoruz.”

Yazar

  • Yekta Armanc Hatipoğlu

    Dicle Üniversitesi'nde gazetecilik eğitimine devam ediyor. Bianet, Yeni Yaşam, Journo ve Siyasi Haber gibi kurumlarda yayımlanan haberleri ve görüş yazıları var. Ağırlıklı olarak ekoloji, kadın, işçi ve öğrenci hakları üzerine çalışıyor. Çağdaş Gazeteciler Derneği üyesi.

Yekta Armanc Hatipoğlu

Yekta Armanc Hatipoğlu

Dicle Üniversitesi'nde gazetecilik eğitimine devam ediyor. Bianet, Yeni Yaşam, Journo ve Siyasi Haber gibi kurumlarda yayımlanan haberleri ve görüş yazıları var. Ağırlıklı olarak ekoloji, kadın, işçi ve öğrenci hakları üzerine çalışıyor. Çağdaş Gazeteciler Derneği üyesi.

Yazarın Tüm Dosyaları →
Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.