Nayir: “COP sistemin yeniden üretildiği bir zirve”

Antalya’da Kasım ayında düzenlenecek COP31 öncesinde Niha+’ya konuşan Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti Cemre Nayir, iklim zirvelerinin doğayı korumaktan çok sermayenin çıkarlarını koruduğunu söyledi. Nayir, COP31’i “kuşatılması gereken bir mücadele alanı” olarak tanımladı.


Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında 1992’de kabul edilen ve iklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan uluslararası anlaşmaya taraf olan ülkeler, her yıl Taraflar Konferansı (COP) adı verilen zirvelerde bir araya geliyor. İklim finansmanlığı, sera gazı emisyon politikaları, enerji dönüşümü gibi başlıkların tartışıldığı bu toplantıların 31’incisi bu sene 9 Kasım 2026-20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’nin Antalya ilinde yapılacak.

Fakat ekolojistler ve iklim aktivistleri, bu iklim konferanslarının doğaya ve iklime fayda sağlama amacı gütmediğini söylüyor. Konuya ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulunan Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti Cemre Nayir, COP zirvelerinin bütün mücadele kesimleri tarafından üzerine yürünülmesi gereken bir mücadele alanı olduğunu belirtti.

Cemre Nayir, 3 Şubat’ta sosyalistlere yönelik gerçekleştirilen operasyonda “örgüt üyeliği suçlamasıyla” tutuklanmış ve 2 Haziran’da serbest bırakılmıştır.

Cemre Nayir

“COP sistemin yeniden üretildiği bir toplantıdır”

COP zirveleri otuz yılı aşkın bir süredir düzenleniyor olsa da küresel iklim değişikliği dahil ekolojik çöküşün tüm dünyada derinleşmeye devam ettiğini belirten Nayir, bu toplantıların ve zirvelerin sistemik temelini net bir şekilde irdelemek gerektiğini söyledi:

“COP zirveleri temelde; kapitalizmin içinde olduğu emperyalist küreselleşme aşamasındaki en büyük ekonomik yağmayı kapan dünya tekellerinin ve bu tekellerin tarihsel birikim zemini olan emperyalist devletlerin güdümünde, politik çerçevesini bu tekelci sermayenin belirlediği diğer tüm zirvelerle aynıdır. G-7 ve G-20 zirveleri, NATO zirveleri, BM’nin farklı uluslararası ‘sözleşmeleri’ için düzenlenen zirveler ne ise, COP da odur: Emperyalistlerin ve bir avuç dünya tekelinin çıkarlarının korunduğu ve genişletildiği, yeni ticari çerçevelerin ve piyasalaştırma mekanizmalarının kurulduğu, bu merkezlerin hegemonyasının tahkim edildiği ve sistemin yeniden üretildiği bir başka toplantıdır.”

Nayir’e göre sermayenin kendini “yeşil aklaması” adına, yılda bir kez COP zirveleri şeklinde merkezi bir gündem oluşturmasının boşa düşürülebilmesi; ancak dünyada iklim değişikliğinden etkilenen halkların ve ezilenlerin çıkarlarını savunan toplumsal hareketlerin basıncıyla mümkündür:

“Doğanın metalaştırılmış diğer tüm unsurları gibi, esas olarak emekçilerin bu krizin yıkımı altında kaldığını vurgulamak; tarihsel sorumlulukları ülkeler bazında ele alırken günümüzdeki sınıf mücadelelerini öne çıkarmak, yani kapitalizmin devamı arayışıyla değil, emekçilerin ve halkların kurtuluşunun yeni bir düzenden geçtiği bir hattı inşa etmek gerekir.”

“COP31 bir mücadele alanıdır”

Büyük sermaye güçlerinin “kârsızlığın telafisini doğayı bedava bir rant kaynağı olarak görmekte” bulduğunu belirten Nayir, bu tür zirvelerin bir yandan rantın önündeki engelleri kaldıracak hukuki zemini oluşturmaya, diğer yandan ise “işçiler arasında yeni birikim modellerine rıza üretmeye” hizmet ettiğini vurguladı. Nayir, işçilerin yeni iklim koşullarında geçimini sağlamak zorunda kalırken kendi elleriyle dünyanın yaşanırlığını yıprattığını ve aynı anda kendisinin de yıprandığını ifade ederek şöyle dedi:

“Polen Ekoloji Kolektifi olarak emekoloji (emeğin ekolojisi) dediğimiz yaklaşımda, işçilerin kendi emeğine ve doğaya bu yabancılaşmasına, ağırlaşan iklim krizinin yarattığı daha yoğun sömürü koşullarına karşı iktidar hedefli, devrimci bir sınıf mücadelesinin kendi yolunu bulmasını savunuyoruz.”

Sermayenin çözüm önerileriyle geçen bu otuz yıllık sürenin bir oyalama olduğunu görmek için marksist bir sınıf analizine dahi gerek olmadığını belirten Nayir, “COP31′ de çözümün mekanı değil, kuşatılması gereken bir mücadele alanı olarak bakıyoruz” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

“Enternasyonalist bir ortamda tüm işçiler, ezilenler ve sosyalistler için meşru ve üzerine yürünmesi gereken bir hedef olarak görüyoruz. Katılmaktan çok en iyi ihtimalle protesto edilmesi gereken ya da savaş zirvesi NATO’daki gibi engellenmesi için çabalanması gereken bir zirve. Tabii ki, bu düzeyde bir örgütlülük, amaç ortaklaşması, mücadele düzeyi şu an için Türkiye’deki toplumsal hareketlerde yok. Ama olmaması bu ilkesel tartışmalarda geri adım atmayı getirmemeli.”

“Ekoloji bütün siyasetin merkezinde olmalı”

Devletin bu tür zirveleri kendi iç sıkışmışlığına karşı bir meşruiyet aracı olarak kullandığını söyleyen Nayir’e göre bu zirveler, aynı zamanda Türk sermayesinin emperyalist hiyerarşideki rolünü güçlendirmesi, pazar kapması ve yeni finans kaynaklarına ulaşması açısından da önem taşıyor.

Nayir, işçi cinayetleri, kadın cinayetleri ile kentlerde açlık ve altyapı yoksunluğuyla geçen günlük yaşamın bir tür iç savaş biçiminde sürdüğünü ifade etti. Bu bağlamda iktidarın güç tazelemesinin ancak savaş cephesinde bir kazanım olabileceğini belirten Nayir, mevcut rejimin toplumsal rıza ve meşruiyeti sürdürülebilir kılmasının mümkün olmadığının altını çizdi. Birçok kentte süregelen bu savaş halinde kendi saflarımızdaki durumla yüzleştiğimizi hatırlatan Nayir; ezilenler cephesindeki dağınıklığın temel sebeplerinden birinin, “faşizm gerçekliği karşısında türlü burjuva ideolojik akımların etkisinde kalarak düzen içi arayışlara yönelme” olduğunu ekledi.

Önce tüm örgütlerin ve mücadeleci kesimlerin bir araya gelerek bu ortak mücadele hattının nasıl olacağını tartışması gerektiğini belirten Nayir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ekoloji meselesi bugün artık tüm devrimci sosyalist, sol ve ilerici partilerin siyasetinin merkezinde olmalı. İşçilerin partilerinin ve sendikalarının, kadın örgütlerinin, LGBTİ+ gruplarının, hayvan özgürlüğü mücadelesi yürütenlerin ekolojik çöküşe bir çöküş meselesi olarak bakması ve kendi kesimsel gruplarının ekolojik yıkımdan nasıl etkilendiğini ve diğer tüm mücadele alanlarıyla bu temelde birleşmesi gerekliliğini tartışmalı. Burada gerçek bir seferberlikten, tüm türlerin ölüm kalım meselesinden bahsediyoruz. Gezegende canlılık bir şekilde devam edecektir, bu açıdan hiçbir tür olmazsa olmaz değil, fakat bütün yarattıklarıyla, kültürüyle, insanlar dahil bütün türlerin dirimi için sağlıklı ve çeşitliliği yüksek bir ekolojik durumu sürdürmek elzem. Burada aslında ekososyalist bir toplumun, yani bu mücadele kesimlerini sınıfsal temelde birleştirecek, sınıfsal çıkarlarının bilinciyle hareket etmesini sağlayacak bir tartışmanın zeminini görüyoruz.”

Cemre Nayir, toplumsal güçlerin ittifakı konusu aynı zamanda devrimci inşanın da konusu olduğunu belirterek Türkiye devrimci hareketinin “50 yıllık örgüt ve savaşım deneyimi” olduğunu hatırlattı:

“En ağır bedelleri göğüsleyen, kendini yenileme, döneme uygun mücadele araçları geliştirmede sürekli arayışta olan ve belirli bir düzeyi olan bir toplam hareket tablosu var. Son 10-15 yılda yasal-demokratik ya da yeraltında çeşitli devrimci ittifaklar, cepheler kuruldu, tarihsel eşikler aşıldı, kazanımlar elde edildi. Bugün toplumsal hareketlerin meseleye bu ciddiyetle yaklaşması gerekiyor. Kesimsel talepleri kalıcı olarak kazanmanın yolu tüm ezilenler cephesinin direncinden geçiyor. Her şeyi yeniden icat etmeyeceğiz, bu deneyimleri güncel örgütlenme, iletişim araçlarıyla güncellemek, dirençli, sınıf öfkesiyle kuşanmış, bedelleri göğüslemeye hazır ve düzenle bağlarını bilinçli bir şekilde koparmış, koparmaya hazır kadrolar yetişiyor. Gerisini tarihimiz olarak yazacağız.”

“HİZ bir karşı zirve olmalı”

Polen Ekoloji Kolektifi olarak COP31 ile eş zamanlı düzenlenecek olan Halkların İklim Zirvesi’nin (HİZ) hazırlıklarını yakından takip ettiklerini hatırlatan Nayir, HİZ sürecini yeni kitlelerle buluşma ve örgütlenme süreci olarak gördüklerini ifade etti.

HİZ’in, düzen içi herhangi bir eğilime meşruiyet kazandırmayacak bir karşı zirve olması ve bu zirvede ekolojik kurtuluş mücadelesinin örgütlülüğü ile kapasitesini büyütmek adına nasıl bir mobilizasyona girişilmesi gerektiğinin tartışılması gerektiğini belirten Nayir, sözlerine şöyle devam etti:

Bunun yeri özellikle Antalya olmak zorunda değil, hatta tarihsel olarak bölge emperyalizminin ve kapitalizminin tahrip ettiği, yıkımın hâlâ sürdüğü alanlar, örneğin Varto direniş sahası bu karşı zirvenin veya ekososyalist inşa tartışmalarının merkezi olabilir. Büyük temsillerin büyük alışverişler yaptığı zirvelerden ziyade, yapılandırılmış, derli toplu forumları yılda bir kez değil, her gün düşünmeyi değerli buluyoruz.”

“Sorun enerjinin kâr amaçlı üretilmesi”

“Yenilenebilir” kavramının sanılanın aksine “temiz, doğa dostu, halk yararına” gibi anlamlar taşımadığına dikkat çeken Nayir, bu kelimenin enerji kaynağı olan maddenin insan toplumunun zaman ölçeğine göre tekrar yenilenebilmesi ve tekrar edilebilmesi için kullanıldığını hatırlattı.

Nayir, buradaki esas sorunun üretilen enerjinin ihtiyaç için değil kâr amaçlı üretilmesi olduğunu belirterek “Her teknoloji bu sınıflı toplumun ürünü olduğundan, toplumsal üretim ilişkileri içinde yerini bulur. Yani yenilenebilir enerji halkın yararına olur diye bir ezber yok” dedi. Termodinamik yasalarına atıfla sıfır etkisi olan, kullanılabilir bir enerji üretmenin imkanının bulunmadığını söyleyen Nayir, yenilenebilir enerjinin ancak “ekososyalist bir toplumda” küçük ölçekli, dağıtık ve coğrafyaya özgü biçimleriyle gerçekten halkın yararına olabileceğini savundu:

“Yenilenebilir enerjinin temelinde yeni bir metalaştırma ve kaynak paylaşım sürecinin olduğunu, düzen içi yenilenebilir enerji yatırım ve çalışmalarının fosil yakıt tüketimini azaltmak yerine bunun üzerine binip yıkımı daha da genişlettiğini biliyoruz. Bunun karşısında tüm meşruluğuyla canını ve üzerinde yaşadığı toprağı, soluduğu havayı, hayvan dostlarını, içtiği suyu korumak zorunda olan ve her gün yaşamın diğer bütün alanlarını kuşatmaya çalışan zorbalığa karşı direnen yaşam savunucuları olmalı, kendimizi savunmalıyız. Doğanın özsavunması olmalıyız ve çok daha örgütlü, güçlü bir şekilde yeryüzünün kapitalistlerin laboratuvarı olmasını engellemeli, doğayı ve emeği özgürleştirmek için kesimsel bütün mücadelelerin yaşam ve ekoloji savunması temelinde cepheleşmesini sağlamalıyız. Yenilenebilir enerji özelinde ise kapitalist özel mülkiyet yerine enerji egemenliğini sağlayacak, enerji yoksulluğunu giderecek enerji kooperatif ve komün denemelerini incelemeli ve uygulamaya çalışabiliriz bir ilk adım olarak. İklim değişikliğine karşı termik santrallerin alternatiflerini bu şekilde denemek ancak halkın emekolojik alternatifini sunacaktır. Ayrıca elbette, enerjinin sadece üretim aşamasını değil, iletim, dağıtım ve kullanım aşamalarını birlikte ele alarak bir bütün enerji sistemlerini toplumsal ya da grup mülkiyetlerine dönüştürmek için talepleri mücadeleye yansıtmalıyız.”

*Cemre Nayir’in yanıtları, Polen Ekoloji Kolektifi katkılarıyla birlikte hazırlandı

COP31’e karşı alternatif bir irade: Halkların İklim Zirvesi

Halkların İklim Meclisi, Türkiye’de yapılacak olan COP31’e alternatif bir buluşma olarak örgütleniyor. Meclis, “COP’lar dünyayı koruyacak bir çözüm üretmiyor” diyor.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (UNFCCC), tarafından 1992’de kabul edilen ve iklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan uluslararası anlaşmaya taraf olan ülkeler, her yıl Taraflar Konferansı (COP) adı verilen zirvelerde bir araya geliyor. İklim finansmanlığı, sera gazı emisyon politikaları, enerji dönüşümü gibi başlıkların tartışıldığı bu toplantıların 31’incisi bu sene 9 Kasım 2026-20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’nin Antalya ilinde yapılacak.

İklim diplomasisinin en kritik anlaşmalarından biri 2015 yılındaki COP21 sırasında yapılan ve 200 ülkenin imzaladığı Paris Anlaşması. Bu anlaşmanın temel hedefi, küresel sıcaklık artışını 2050 yılına kadar 1,5 santigrat derecenin altında tutmak ve ülkelerin kendi emisyon azaltım planlarını düzenli olarak güncellemesi.

Ancak bilimsel raporlar, ülkelerin mevcut uygulamalarının bu hedeflere ulaşmak için yetersiz kaldığını ve yapılan projelerin sürekli sera gazı emisyonlarını ve küresel ısınmayı arttırdığını gösteriyor. Bu nedenle COP toplantıları giderek halk ve ekolojistler tarafından daha sert politik eleştirilere maruz kalıyor.

COP30 geçen sene (2025) Brezilya, Belém’de düzenlenmişti. Zirve öncesinde, konferans trafiğini azaltma gerekçesiyle Amazon yağmur ormanlarının bir bölümünün kesilerek otoyol yapılması büyük tepki çekmiş ve çevre örgütleri tarafından iklim zirvesinin amacıyla çeliştiği yönünde eleştirilmişti.

Bu sene (2026) yapılacak COP31 ise Avusturalya veya Türkiye arasından bir ülkede yapılacaktı. Avusturalya’nın talebi geri çekmesiyle COP31’e Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı netleşti. Avusturalya konferansta başmüzakereci olacak.

9 Kasım 2026 – 20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek olan COP31’den beklenenler ise, iklim krizini yaşayan ülkelerin desteklenmesi, fosil yakıtların kullanımının azaltılması ve yenilenebilir enerji kaynakları için yatırım yapılması. Fakat ekolojistler ve iklim aktivistleri, iklim konferanslarının doğaya ve iklime fayda sağlama amacı gütmediğini söylüyor.

Halkların İklim Meclisi kuruldu

Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması netleşince Ekoloji Birliği, İklim Adaleti Koalisyonu ve Türkiye Çevre Platformu geçtiğimiz 29 Kasım’da bir açıklama yayımlamıştı. Türkiye’nin COP sürecine ev sahipliği yapma girişiminin, çözüm üretmeyen iklim politikalarını meşrulaştırma riski taşıdığı ifade edilen açıklamada, iklim kriziyle gerçek bir mücadelenin ancak uluslararası halkların dayanışmasıyla mümkün olabileceği vurgulandı.

Bu çağrının ardından 16 Aralık’ta Ankara’da bir ön hazırlık toplantısı gerçekleştirildi. Sürecin devamında emek örgütlerine, demokrasi örgütlerine, kadın ve LGBTİ+ örgütlerine, hayvan hakları savunucularına, iklim aktivistlerine, sanatçılar ve akademisyenlere çağrı yapıldı. Böylelikle 20 Şubat’ta Halkların İklim Meclisi kurulduğunu duyurdu. COP31 ile eş zamanlı düzenlenecek Halkların İklim Zirvesi, 15-18 Kasım tarihleri arasında Antalya’da gerçekleşecek.

Belém’deki deneyimi Türkiye’ye taşımak istiyoruz

Halkların İklim Meclisi gönüllüsü Çiğdem Özbaş, sürece ilişkin yaptığı değerlendirmede, birçok ülkede COP’lara paralel olarak alternatif halk zirvelerinin düzenlendiğini hatırlatarak şunları söyledi:

“Geçen yıl halkların zirvesi buluşması vardı Belém’de, ona katıldık. Belém’deki buluşmada hem Amazon ormanlarına yönelik saldırılar ifşa edildi hem de halkların kendi yaşam alanlarını savunma hakkı desteklendi. Bu deneyimi Türkiye’ye taşımak istiyoruz. Bu sebeple; Türkiye’de COP31 toplantısı olacağı netleşince Türkiye’deki çevre örgütleri, İklim Adaleti Koalisyonu, Ekoloji birliği ve TÜRÇEP olarak Halkların İklim Zirvesi’ni Antalya’da gerçekleştirmek üzere bir çağrı yaptık.”

Ekolojik yıkıma karşı birleşik mücadele

Özbaş; 17 Ocak 2026’da İstanbul’da düzenlenen “Halkların İklim Zirvesi” toplantısına sadece ekoloji hareketini değil, toplumsal muhalefet temsilcilerini, kadın ile gençlik hareketlerini, LGBTİ+’ları ve halkları kapsayacak bir çağrı yaptıklarını ifade etti. Özbaş, mücadeleyi toplumsal bir boyuta ulaştırmanın bu zirvenin amaçlarından birisi olduğunu belirterek,

“Türkiye’de ekolojik saldırılara karşı direnen yerel halkların mücadelesini Antalya’ya taşımak ve ekolojik yıkıma karşı kampanya yürütmek istiyoruz. Doğrudan etkilenen insanların kendi deneyimlerini anlatacağı, uluslararası ve yerel delegasyonların buluşacağı bir alan kurmayı hedefliyoruz” dedi.

COP’lar çözüm üretmiyor”

COP31’deki zirveye 80 bin kişinin katılmasının beklendiğini söyleyen Özbaş, katılacak kişilerin yalnızca yüzde birlik bir kesimi temsil ettiğini vurguladı. Özbaş, COP zirvelerine ilişkin eleştirileri ve Halkların İklim Meclisi’nin hedeflediği hattı ise şöyle ifade etti:

“Bizim asıl yapmak istediğimiz yeşile boyanmış kapitalizmin sorunlarını çözmekten ziyade uluslararası düzeyde bir iradeyi açığa çıkartmak, o iradenin varlığını göstermek. Egemenlerin bizi kendi gündemleriyle oyalamaya çalıştıkları bir ajandaya mahkum olmadığımızı gösterecek bir buluşma inşa etmeye çalışıyoruz. Bunu da ancak bir hareket inşa ederek yapabileceğimiz görüyoruz.”

İklim krizinin mevcut üretim ve tüketim modeliyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirten Özbaş, COP’ların çözüm üretmediğini söyleyerek,

“Bilimsel olarak gezegenin ciddi bir tehdit altında olduğu ortada. Ancak devletler sıcaklığı 1,5 derecede tutma iddiasını bile hayata geçiremiyor. Bunun yerine COP’lar, sermayenin ittirdiği bir silahlanma ekonomisinin parçası oldu. Bu zirveler, halklarımızı ve dünyamızı koruyacak bir çözüme sahip değil. COP30’un gündeminde Amazon’un korunmasına yönelik finansman ihtiyacı koyulmuştu. Ama Amazon ormanlarının metalaştırılmasından bağımsız bir finansman tartışması değildi” diye konuştu.

14 Kasım’a kadar toplantı ve etkinlikler

7-8 Temmuz’da yapılacak NATO zirvesi için de barış buluşmaları düzenleyeceklerini belirten Özbaş, zirveye kadar birçok etkinlik ve kampanya yapacaklarını açıkladı.

“14-18 Kasım tarihlerinde buluşuncaya kadar bir dizi tematik toplantılar, kampanyalar, yerel düzeyde iklim meclisleri inşa ederek bu buluşmaları güçlendirmek istiyoruz. Şu an da bütün yerellerdeki kurum ve bireyleri bilgilendirmek üzere çeşitli toplantılar yapıyoruz.” diye konuyan Özbaş, 14 Kasım’da bir festivalle başlayacaklarını ve 15’inde ise küresel eylem birliği yapılacağını duyurdu.

Özbaş, yapacaklarını eylem ve etkinliklerinin programını ise şöyle açıkladı: “15’inde dünyanın her yerinde mücadelede verenleri sokağa davet ettiğimiz, Antalya’da da büyük eylem yaptığımız bir gün olacak. 16, 17, 18’inde de uluslararası düzeyde bir program düzenleyeceğiz. Bu süreçte panellerle, forumlarla, atölyelerle çok sayıda toplantıyı yapılandırdığımız üç günlük zirve programı inşa edeceğiz.”

Savaş gündemi önceliğimiz

İran’da süren savaşı örnek vererek savaşların sürdüğü bir zamanda buluşacaklarını ifade eden Özbaş,

“Uluslararası düzeyde 3. paylaşım savaşının içindeyiz. Nükleer savaş tehditinin tam ortasındayız. O yüzden nükleer ve savaş politikalarının gezegendeki iklim krizini nasıl arttırdığına yönelik bir gündem önceliğimiz olacak. Pasifik ülkeleriyle de buluşacağız. Akdeniz ülkeleri etrafındaki gaz aramaları, denizaltı petrol arayışlarının getirdiği ciddi bir çatışma ortamı var. Akdeniz ülkeleri arasındaki o işbirliğini güçlendirmeyi hedefliyoruz” diye konuştu.

İklim karşıtı politikalara teslim olmayacağız

Özbaş, bütün dünyada ve Türkiye’de yükselen iklim karşıtı politikalara dikkat çekerek bu politikalara teslim olmayacaklarını vurgulayarak,

“Paris Antlaşması’ndan sonra kömürden çıkmayı reddeden, mülksüzleşmeyle bütün zeytinliklerimize, tarım alanlarımıza saldıran yeni yasalar çıkmış durumda. Şu anda Akbelen mücadelesini yürüten köylülerden birisi olan Esra’nın tutuklanmış olması dahil bütün direnen hareketlere yönelik bir göz dağı verme, tutuklama, şiddetle sahnenin dışına atma gibi bir niyet var. Ama buna teslim olmayacağız. Türkiye’de de böylesine bir toplumsal hareket olduğunu bütün dünyaya gösterebilecek bir muhalefet odağı olduğumuzu da göstermiş olacağız” dedi.

Özbaş, barış ve demokrasinin mümkün olabilmesi için her türlü desteğe ihtiyaçları olduğunu belirtti.

“Dünya halklarının geleceği için ortak mücadele”

Halkların İklim Meclisi’nin 20 Şubat’ta kuruluşunu ilan ettiği duyuru şu şekilde:

EKOLOJİK YIKIMA KARŞI YAŞAM İÇİN HALKLARIN İKLİM ZİRVESİ

Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütülen COP (Conference of Parties – Taraflar Konferansı) süreçleri, küresel iklim krizine gerçek çözümler üretmek yerine çoğu zaman devletler ve şirketler arasında pazarlık alanlarına dönüşüyor. Fosil yakıtlardan çıkış için bağlayıcı kararların ortaya konulamaması, iklim felaketinin giderek ağırlaşan yükünü halkların omzuna bırakıyor.

Yangınlar, seller ve kuraklık artık gündelik hayatımızın parçası. Gıda fiyatları artıyor, su kaynakları azalıyor. Kentler ve tarım alanları betonlaşma baskısı altında kalırken kırsal alanlar parçalanıyor. Ormanlar ve biyolojik çeşitlilik hızla yok oluyor. Gelecek, giderek daha güvensiz, belirsiz ve eşitsiz bir hal alıyor. COP31’in bu yıl Türkiye ve Avustralya ortaklığında Antalya’da düzenlenmesi, iklim krizini derinleştiren politikaların yaşadığımız coğrafyada yeniden ele alınması ihtiyacını doğuruyor.

Bu gidişatın seyircisi olmayı reddeden ve yaşamı savunan özneler, COP31 ile eşzamanlı olarak aynı kentte Halkların İklim Zirvesi’nde buluşuyor. Resmi zirvelerde sesi bastırılan, geleceğin yalnızca piyasa hesaplarına bırakılmasına razı olmayan, suyun ve havanın geleceği için mücadele veren, iklim adaletini eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz parçası olarak görenler, bu alternatif zirvede kendi sözünü kuruyor.

Ekolojik felaket yazgı değil, siyasal tercihlerin sonucu

Küresel sıcaklık artışı geri dönüşü zor eşiklere dayanmış durumda. Aşırı hava olayları olağanlaşıyor, türler hızla yok oluyor, ekosistemler kırılganlaşıyor. Gıda, su ve barınma güvencesi zayıflarken eşitsizlikler derinleşiyor.

Bu yeni tarihsel eşik; fosil yakıt temelli üretim ve tüketim modeli, endüstriyel tarımın yayılması ve sınırsız büyüme ideolojisi tarafından şekillendiriliyor. Atmosferin sınırları bilinmesine rağmen emisyonların artması, bilimsel uyarıların göz ardı edilmesi ve şirket çıkarlarının kamusal yararın önüne geçirilmesi yaşanan yıkımın doğal bir yazgı değil siyasal tercihlerin sonucu olduğunu açıkça gösteriyor.

Eşitsizlik rejimine karşı iklim adaleti

Ekolojik felaket, yalnızca çevresel bir sorun olmanın ötesinde, en az sorumluluğu olanlara en ağır bedeli ödeterek eşitsizlikleri büyüten bir sistem krizi anlamına geliyor. Tarihsel olarak en fazla kirleten küresel kuzeyin yarattığı ekolojik ve toplumsal yıkım nedeniyle taşıdığı iklim borcu, iklim mücadelesinin temel başlıklarından birini oluşturuyor. İnsan dışı tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte emekçiler, kent yoksulları, köylüler, kırsal topluluklar, kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar, gençler, yaşlılar, engelliler, sağlık açısından kırılgan gruplar ve yerinden edilen halklar bu eşitsizlikten orantısız biçimde etkilenirken artan gıda fiyatları, temiz suya erişimdeki kısıtlar, büyüyen sağlık riskleri ve yaşam alanlarının kaybıyla karşı karşıya kalıyor.

İklim adaleti, eşitlik için verilen kolektif bir mücadele ve ancak gezegeni varoluşsal bir yıkımın eşiğine sürükleyen sistemin köklü biçimde dönüştürülmesiyle mümkün. Bu dönüşümün temelinde fosil yakıtlardan adil ve planlı çıkış, enerji demokrasisi ve kamusal varlıkların korunması yatıyor. Gıda egemenliği, agroekoloji ve ekosistemlerin onarımı acil öncelikleri oluşturuyor.

Nükleer enerji çözüm teşkil etmiyor; yüksek riskli enerji yatırımları ve savaş ekonomisi, güvenlik üretmezken kırılganlığı derinleştiriyor. Savaşlar yalnızca insan yaşamını değil toprağı, suyu ve havayı hedef alıyor. Bombardımanlar, askeri yığınaklar, yakılan alanlar ve tahrip edilen altyapılar, ekosistemleri onarılamaz biçimde parçalayarak iklim felaketini derinleştiriyor. İklim adaleti mücadelesi, militarizme karşı barışı da savunmayı gerektiriyor.

Dünya halklarının ortak geleceği için demokratik mücadele

Halkların İklim Zirvesi, yaşamı piyasa araçlarına indirgeyen anlayışa karşı kamusal sorumluluğu, toplumsal denetimi ve demokratik katılımı savunuyor. Adalet, tarihsel emisyon sorumlulukları ile iklim krizinden en fazla etkilenen toplumlar arasındaki eşitsizliklerin giderilmesini gerektiriyor.

İklim adaleti yalnızca emisyon hedeflerini değil emeğin korunmasını, yerinden edilenlerin haklarını, kayıp ve zararların telafisini ve kuşaklar arası adaleti de kapsıyor. Eko-toplumcu bir yaklaşımın geliştirilmesi önceliklendiriliyor.

Hakların İklim Zirvesi, iklim adaletsizliğinin tüm mağdurlarını uluslararası ölçekte bir araya getirme çabasıyla tüm Türkiye’den toplumsal mücadele alanlarındaki örgütlenmelerle bir araya geliyor. Kasımda Antalya’da gerçekleştirilecek Halkların İklim Zirvesi için hazırlıklar sürerken, oluşturulan tematik kozalar ve çalışma grupları dünya halklarının ortak sözünü kurmak ve yaygınlaştırmak için çalışıyor.

İklim felaketi çağında tarafsız olunamaz

Yıkımın sürekliliğini sağlayan politikaların yanında durmakla yaşamdan yana bir dönüşüm iradesi büyütmek arasında seçim yapılması bu ölçüde zaruriyken COP31, fosil yakıtlardan çıkış konusunda güçlü bir irade ortaya koymadan iş insanları ile devlet temsilcilerinin yeni yatırım ve büyüme anlaşmalarının müzakere ettiği bir platforma dönüşme riski taşıyor. Bu tabloda Halkların İklim Zirvesi, yaşamdan yana konumlanıyor. Bu taraf, bir zirve organizasyonunun sınırlarını aşarak halklar arasında kalıcı adalet, dayanışma ve ortak bir gelecek hattını kurma iradesi ortaya koyuyor.

16 Aralık 2025’te üç ekoloji çatı örgütünün ortaya koyduğu bu irade 17 Ocak 2026’da yerel direnişler, emek ve meslek örgütleri, sendikalar, kadın, hayvan hakları, LGBTQI+ örgütleri, gençlik hareketleri, bilim insanları ve sanatçıların katılımıyla büyüdü.

Bu ortak mücadele hattını genişletmek için; ekolojik yıkıma karşı sözünü ve emeğini ortaya koymak isteyen herkesi, Halkların İklim Zirvesi Meclisi etrafında buluşmaya ve 14-18 Kasım’da yapılacak Halkların İklim Zirvesi’nde, COP süreçlerinde sesi duyulmayanların kendi sözlerini kurabilmesi için kolektif iradeyi birlikte büyütmeye davet ediyoruz.

Halkların İklim Zirvesi Meclisi

20 Şubat 2026

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.