Bugün (4 Ekim)Atatürk Kültür Merkezi’nde toplanan yüzlerce kişi ve çok sayıda kurum, “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Ambargo” şiarıyla Dolmabahçe Sarayı’na yürüdü. Yürüyüşe katılanlar, “Filistin’le ortak mücadele” vurgusu yaptı.
Fotoğraflar: Gökçe Bayrak
İstanbul’da 7 Ekim 2023’ün üçüncü yıldönümü öncesinde, bugün (4 Ekim) İstanbul’da “Filistin’e Özgürlük, İsrail’e Ambargo” şiarıyla Atatürk Kültür Merkezi önünde toplanan yüzlerce kişi, Dolmabahçe Sarayı’na Filistin bayrakları ve sloganlarla yürüdü. Filistin Eylem Komitesi’nin çağrısıyla düzenlenen yürüyüşe katılan sosyalist örgütler, sendikalar, meslek odaları, öğrenci dayanışmaları, feministler ve LGBTİ+’lar, kefiye ve Filistin bayraklarıyla İsrail’e ambargo uygulanması çağrısı yaptı.
Kortejler “Nehirden Denize Özgür Filistin” sloganı eşliğinde zafer işaretleri yaptı. Yürüyüş boyunca “Filistin’de direnen kadınlara bin selam”, “Filistin’de düşene, dövüşene bin selam” ve “Siyonist İsrail, işbirlikçi AKP” sloganları atıldı.
Yürüyüşe gelen kalabalık, İsrail ile tüm ticari ilişkilerin kesilmesini, NATO’nun ve İsrail üslerinin kapatılmasını istedi.
Alman Başkonsolosluğu önünde slogan
Yürüyüş güzergahında bulunan Alman Başkonsolosluğu önünden geçen bazı kortejler “Siyonist İsrail, işbirlikçi Almanya” sloganı atarak Almanya’nın İsrail ile olan işbirliğine dikkat çekti.
“Feministler olarak Filistinhalkıyla dayanışmaya devam edeceğiz”
Yürüyüşe katılan Aralık Feminist Kolektif’ten Avukat Gülyeter Aktepe, hem siyonist işgale hem patriyarkaya karşı Filistinli kadınlar ile dünyadaki tüm kadınların dayanıştığını belirterek “Tüm dünyada sokaktayız. Filistinli kadınların maruz kaldıklarının farkındayız. Gazze’de yemeğin, suyun, en basit hijyen malzemelerinin bile transferinin mümkün olmadığı soykırım koşulları yaşanıyor. Savaşa karşı özellikle kadınların bedeni üzerinden yürütülen bu işgal politikalarına karşı tüm dünyada sokakta olmaya devam edeceğiz. Feministler olarak soykırıma karşı mücadelemizde Filistin halkıyla dayanışmaya devam edeceğiz,” dedi.
ESP: “Enternasyonal mücadeleyi büyüteceğiz”
ESP (Ezilenlerin Sosyalist Partisi) PM üyesi Hıdır Ali Kılıç, kendisin de Kürt ve Alevi bir kimliğe sahip olduğunu belirterek ezilen halkların ortak deneyimlerine dikkat çekti:
“Orada bir halk eziliyor. Savaşta çocukların, kadınların, eğitim sisteminin etkilendiği, hastanelere hiçbir şekilde ulaşılamadığı, bunların ötesinde bir açlığın olduğunu görüyorsun. Bunları daha öncesinde Kobanê’de, Rojava’da, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ya da başkaca ülkelerde biz bunları gördük. Bugün en önemli olan şey enternasyonel mücadelenin büyütülmesidir.”
İsrail’in Filistin’e uyguladığı ambargoya değinen Kılıç, Filistin’deki insanların açlıktan ölmesinin bile bütün dünyada ses getirmesi gereken bir şey olduğunu belirtti.
🇵🇸 Bugün (4 Ekim) "Filistin'e Özgürlük, İsrail'e Ambargo" şiarıyla Atatürk Kültür Merkezi önünde toplanan çok sayıda kişi ve kurum, Dolmabahçe Sarayı'na Filistin bayrakları ve sloganlarla yürüdü.
🗣️ Yürüyüşe katılan Aralık Feminist Kolektif'ten Avukat Gülyeter Aktepe, hem… pic.twitter.com/tw9xQD1UOm
Yürüyüşe katılan İsra Mavi, dünyanın her yerinde ezilen insanlara destek olmak için bir arada olmanın önemini anlatarak “Adalet oyunları adı altında bu zulüm için devletler bir araya geliyor, dostuklar ilan ediyorlar ve kardeşlerimiz yalnız kalıyor. Biz halk olarak farkında olmadığımız bir güce sahibiz,” dedi.
KESK: “Filistin’in yanındayız”
KESK İstanbul Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Şahin Tanrıverdi ise Filistin halkının en az 70 yıldır maruz kaldığı işgal sonrasında uğradığı soykırımın 3. yılında “Emperyalizmin Ortadoğu’daki karakolu olma görevini üstlenen İsrail’in Filistin topraklarını kadın, çocuk, işçi, emekçi demeden işgal etmesi ve katliamlar oluşturması sebebiyle soykırıma karşı Filistin halkının yanında olduğumuzu söylemek için buradayız,” dedi.
🔴 "Nehirden Denize Özgür Filistin"
Filistin'de 7 Ekim 2023'teki soykırım saldırılarının başlangıcının üzerinden geçen 3. yılda İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi önünden Dolmabahçe'ye yüzlerce kişi yürüdü.
Yürüyüşün ardından Dolmabahçe Sarayı önünde toplanan kalabalık, basın açıklaması düzenledi. Filistin Eylem Komitesi adına okunan açıklamada, Gazze’deki soykırıma vurgu yapıldı. Kürecik ile İncirlik üslerine ve limanlardan İsrail ile yapılan ticarete değinen komite, Türkiye’deki hükümetin İsrail’e yönelik “dişe dokunur hiçbir adım atılmadığına” dikkat çekti.
Komite, onlarca kişinin NATO Zirvesi sırasında tutuklanmasını da bir “utanç” olarak değerlendirdi.
Gazze ablukasının dayanılmaz boyutlara ulaştığı, Batı Şeria’daki ilhak politikalarının hızlandığı ve bölge rejimlerinin İsrail ile normalleşme adımları attığı bir dönemde operasyonun gerçekleştiğini aktaran komite, “El Aksa Tufanı, yok edilmeye çalışılan bir halkın kaçınılmaz tepkisiydi. Bu plana ciddi bir darbe indirdi. Yaşasın Filistin direnişi, yaşasın İntifada ruhu, yaşasın El Aksa Tufanı!” diye konuştu.
Bugün Filistin’in yanında olmak demenin İsrail’e bir “tam ambargo uygulamak” olduğunu belirten komite, açıklamasına şöyle devam etti:
“Bugün Filistin’in yanında olmak demek Filistin direnişinin silahsızlandırma planlarına karşı çıkmak, ateşkesi ihlal eden İsrail’e baskı yapmak yerine Filistin’e silahsızlanması için baskı yapmaktan vazgeçmek, Trump’ın kurduğu sözde barış kurulundan çıkmak demektir.”
Rakamlarla Gazze
Gazze Sağlık Bakanlığı verileri
7 Ekim 2023’ten bu yana
74.228
Toplam can kaybı
175.188
Toplam yaralı
1.445
10 Ekim 2025 ateşkesinden bu yana hayatını kaybeden
5.072
Ateşkesten bu yana yaralanan
2.027
Tahliye beklerken yaşamını yitiren hasta
Sağlık sisteminde durum
Yaklaşık 21 bin hasta tıbbi tahliye bekliyor. 1 Şubat 2026’dan bu yana tahliye edilen hasta sayısı 2.877.
Kaynak: Gazze Sağlık Bakanlığı.
Ne olmuştu?
7 Ekim 2023’te Hamas öncülüğünde Gazze’den İsrail’in güneyine “Aksa Tufanı” adı verilen bir askeri harekat düzenledi. İsrail, bu olayın ardından Gazze’ye geniş çaplı bir saldırı düzenledi. Uluslararası insan hakları örgütleri, harekatı soykırım ve savaş suçu olarak niteliyor.
İsrail, 7 Ekim 2023’ten beri Gazze Şeridi’nde sivilleri öldürüyor, aç bırakıyor, sivil altyapıyı yok ediyor, sağlık merkezlerini yok ediyor, sağlık çalışanlarını ve yardım gönüllülerini öldürüyor, sivilleri zorla yerinden ediyor, kadın ve çocuklara cinsel saldırıda bulunuyor, dini, kültürel alanları ve eğitim bölgelerini yok ediyor.
Filistin’e gıda ve hijyen malzemesi götürmek isteyen dayanışma gruplarının filoları, İsrail ve İsrail ile işbirliği yapan devletler tarafından engellenmeye devam ediyor.
Artvin Cankurtaran’da silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Reşit Kibar davasının 6. duruşması bugün Artvin Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Sanık Fikret Merttürk’ün avukatlarından Özlem Feyzioğlu Toksöz, Reşit Kibar’ın ailesine ve aile avukatlarına hakaret ederek salonda tartışmaya yol açtı. Mahkeme, duruşmayı 22 Ocak 2027 tarihine erteledi.
Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+
Artvin’in Borçka ile Hopa ilçeleri arasındaki Cankurtaran bölgesinde ağaç kesimine karşı mücadele verirken katledilen Reşit Kibar’ın davasının 6. duruşması bugün (2 Ekim) Artvin Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü.
Farklı şehirlerden birçok siyasi kurum, gazeteci, yaşam hakkı savunucusu, çevre ve doğa derneği temsilcileri duruşmayı takip etmek için Artvin Adliyesi’ne geldi. Artvin Adliyesi’nde hazır bulunan yaşam hakkı savunucuları, tüm sorumluların yargılanmasını talep etti.
Saat 09.40’ta başlayan duruşmada ilk olarak sanık Gökhan Koyuncu mahkeme heyetine konuştu. Koyuncu, olay günü makinelerin alandan çıkmasını istedikleri için bölgeye gittiklerini, ardından tartışma çıktığını söyledi. Savunmasında Muhammet Ustabaş’ın da sık sık silahla dolaştığını da ekledi.
Tanık olarak dinlenen Eşref Merttürk, Fikret Merttürk’ün uzaktan yeğeni olduğunu belirtti. Olay yerinde bulunmadığını söyleyen Merttürk, Fikret Merttürk’le yaptığı telefon görüşmesinin şantiye işiyle ilgili olduğunu ifade etti. Şirkette çalışmadığını savunan Merttürk, kendisinin Borçka Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı olduğunu ve projeden haberdar olduğunu aktardı.
Merttürk şunları söyledi:
“Yunus Merttürk’ün projesi ihaleyi aldı. İhaleyi alamayanlar projeye savaş başlattı. Bizim projemizin maden projesiyle bir ilgisi yok. Bizim projemiz mesire alanı projesiydi.”
Dursun Ali Koyuncu’yu da suçlayan Merttürk, Koyuncu’nun aldığı projenin ihalesinin yüzde 51’ini istediğini öne sürdü.
Koyuncu ise bu iddiaya karşı çıkarak projeye karşı çıkmak için Borçka’da çeşitli toplantılar yaptıklarını anlattı ve Eşref Merttürk’ün bölgede aynı zamanda bir HES projesi bulunduğunu, bu projeye de karşı çıktıklarını söyledi. Koyuncu, kendisine yöneltilen rüşvet iddialarını reddederek bu iftiralar nedeniyle suç duyurusunda bulunduğunu belirtti.
Gençlik İnşaat’ın sahibi olan Eşref Merttürk, Yapısoy şirketiyle ilişkisinin bağımsız olduğunu, Borçka’da daha önce bir otel projesinin hafriyatını yapacağını söyledi. Avukat Mürsel Ünder’in aktardığına göre Yunus Merttürk ise daha önce mesire alanında Gençlik İnşaat’la çeşitli iş ortaklıkları olduğunu belirtmişti. Eşref Merttürk, bağımsız çalıştığına dair çelişkili ifadeler verdi ve “Makineler için bedel talep etmedik, sözleşmemiz var” dedi.
Tutuklu sanık Muhammed Ustabaş’la hiçbir ticari ilişkisi olmadığını söyleyen Merttürk, proje ihale edildikten sonra Yunus Merttürk’le de bir ilişkisinin kalmadığını beyan etti. Fikret Merttürk’le yaptığı 7 saniyelik görüşmede ne konuştuklarına dair ise “Konuşamadık” dedi. Muhammed Ustabaş’ın alanda olduğunu ise olay sonrasında öğrendiğini iddia etti.
“Bizim istediğimiz şey ilçenin projelerini desteklemek” diyen Eşref Merttürk, “Kaybeden Borçka oldu” dedi.
“Bizim kaybımız ne olacak?”
Avukat Mürsel Ünder, sanık ve tanık olarak yargılanan Fikret, Yunus ve Eşref Merttürk’ün bizzat duruşma salonunda dinlenmesi gerektiğini belirtti. Eşref Merttürk için Borçka’ya zorla getirilmesinin talep edildiğini, “Buraya gelmek yerine Arhavi’ye gitmiş olmasının bir kaçış olduğunu düşünüyoruz” dedi.
Reşit kibarın eşi Rukiye Kibar, “ben iki senedir verimli bi anne değilim. Borçka’nın kaybı oldu diyor ya, bizim kaybımız ne olacak?” diyerek yaşadığı duyguları dile getirdi.
“Biz adalet görmüyoruz”
Kibar’ın kardeşi Hülya Koyuncu, Ustabaş’ın ateş ettiği görüntülerin şans eseri yakalandığını, bu delil olmasaydı Ustabaş’ın da yakalanmayacağını söyledi.
Koyuncu şöyle devam etti: “Yunus dışarıda parasını kazanmaya devam edecek. ‘Arkanızda adalet mülkün temelidir’ diyorsunuz ya, biz adalet görmüyoruz şu an.”
Muhammed Ustabaş’ın ateş ettiği videoyu şans eseri yakalandığını, eğer o delil olmasaydı Ustabaşın yakalanmayacağını düşündüğünü söyleyen Koyuncu, “Yunus dışarıda parasını kazanmaya devam edecek. Arkanızda adalet mülkün temelidir diyorsunuz ya, biz adalet görmüyoruz şu an” diye konuştu.
Avukatlar yetkililere karşı delil sundu
Avukatlardan savunmalarında video ve yazılı delil de sundu.
Avukatlar, tahkikatın genişletilerek olayda sorumluluğu bulunan kamu görevlilerinin ve şirket yetkililerinin haklarında suç duyurusunda bulunulması ve bir dava açılması halinde bu davaların mahkeme dosyasında birleştirilmesine yönelik taleplerde bulundu. Avukat Esma Nur Çağlak, Avukat Haktan Özkan beyanlarında şirket yetkililerinin olaydaki sorumluluğuna dair dosyadaki delillere işaret etti.
Yine kamu görevlilerinin sorumluluğuna dair Avukat Esma Nur Çağlak detaylı bir anlatımda bulundu. Çağlak, sunduğu videolu ve yazılı delillerle birlikte olaydaki orman genel müdürlüğünün, jandarma personellerinin, Borçka kaymakamlığının ve bir kısım mülki amirlerin, mülki makamların sorumluluğuna işaret etti. Akabinde test edilecek bu kişiler hakkında suç duyurusunda bulunulmasını talep etti.
Avukatların savunmalarının ardından mahkeme heyeti duruşmaya bir saat ara verdi.
Aranın ardından saat 13.30’da duruşmanın ikinci oturumu devam etti. Avukatlar, tanıklar Yunus Merttürk ile Eşref Merttürk hakkında suç duyurusunda bulunulmasını, gerekli HTS, baz ve ticari kayıtların araştırılmasını ve sanık olarak dosyaya dahil edilmesini talep etti.
Sanık avukatından aileye hakaret
Sanık Fikret Merttürk’ün avukatlarından Özlem Feyzioğlu Toksöz, Reşit Kibar’ın ailesi ve aile avukatlarına hakaret ederek salonda tartışmaya yol açtı. Toksöz, o bölgenin “Fikret Merttürk’ün iş alanı” olduğunu savunarak Merttürk’ün “tahrik edildiğini” ve ağaç kesimine karşı makineleri durdurmak isteyen köylülerin “hakkı olmadığını” iddia etti. Tutuklu sanık Muhammed Ustabaş’ın avukatları, Ustabaş’ın tahliyesini talep etti.
Heyet, sanık Fikret Merttürk’ün “önceki bütün duruşmalarda bulunmuş olması” ile “sabit ikametgahının olması” gerekçe gösterilerek adli kontrol şartıyla tutuksuz yargılanmasının devamına karar verdi. Ayrıca, kamu görevlilerinin görevlerini ihlal ettiğine yönelik suç duyurusunda bulunulması talebinin, “yeni delil girilmemesi” sebebiyle reddine karar verildi. Heyet, Eşref ve Yunus Merttürk yönünden suç duyurusu yapılması yönündeki talebi de reddetti.
Muhammed Ustabaş’ın ise tutukluluk halinin devamına karar verildi.
Karar ardından Adliye önünde basın açıklaması yapıldı. Basın açıklamasında Avukat Haktan Özkan, Halkevleri, Sol Parti MYK üyesi Sercan Dede ve Reşit Kibar’ın kardeşi Şükrü Kibar tepki gösterdi. Şükrü Kibar, “Daha fazla kalabalıkla 22 Ocak’ta karşılarına dikileceğiz” dedi.
Ne olmuştu?
Artvin’in Borçka ve Hopa ilçeleri sınırında yer alan Cankurtaran Geçidi’nin önemli bir bölümü “Konaklamalı Mesire Alanı Projesi” kapsamında Yunus Merttürk’ün sahibi olduğu Yapısoy Beton adlı firmaya ihale edildi. Köylüler, Merttürk ailesinin yönetiminde olduğu diğer bir grup şirketi olan Efor Madencilik’in “Mesire Alanı” adı altında maden açma faaliyeti göstereceğini ve belirtilen 170 dönümlük alandan daha geniş bir alana yayılacağını düşünerek projeye tepki gösterdi.
3 Eylül 2024’te Merttürk ailesine bağlı şirketlerin ağaç kesimini engellemeye çalışan üç yaşam hakkı savunucusuna, şirketle bağlantılı olduğu öne sürülen Muhammet Ustabaş isimli şahıs tarafından silahlı saldırı düzenlendi.
Silahın ruhsatı Fikret Merttürk’te
Köylülerin ağaç kesimine karşı iş makinelerine engel olmaya çalışması sonucunda şirketle bağlantılı olduğu iddia edilen Muhammet Ustabaş, köylülere silahla saldırdı. Ustabaş’ın kullandığı silah ruhsatının Yapısoy Beton şirketinin sahibi Yunus Merttürk’ün akrabası olan Fikret Merttürk’e ait olduğu ortaya çıktı.
Kamu yönetimlerinin ihmalinin ve şirketle kurulan ilişkilerin açığa çıkması üzerine olay, kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Kibar’ın öldürülmesinden iki gün sonra ise Borçka Savcılığı talebiyle dosyada kısıtlılık kararı alındı.
Saldırıda Reşit Kibar, Ersan Koyuncu ve Gökhan Koyuncu yaralandı. Ağır yaralanan Reşit Kibar, tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. Saldırının ardından Muhammet Ustabaş ise tutuklandı.
İlk duruşmada salonun küçük olması tartışma yarattı
18 Nisan 2025’te görülen ilk duruşmada duruşma salonun küçük olması sebebiyle mahkeme, ikinci duruşmayı 30 Mayıs’a ertelemişti.
30 Mayıs’ta Artvin Adliyesi’nde başlayan ikinci duruşma oldukça gergin geçti. Zaman zaman tansiyonun yükseldiği duruşmada Reşit Kibar’ın kız kardeşi ve yeğeni gözaltına alındı. Mahkeme, Muhammet Ustabaş’ın tutukluluğunun devamına, Fikret Merttürk’ün ise tutuksuz yargılanmasına devam edilmesine hükmetti.
Keşif günü köy ablukaya alındı
28 Ağustos 2025 tarihinde mahkemeye rapor sunmak üzere yapılacak keşif öncesinde mahkeme heyetinin değişmesi, kamuoyunda tepkiye yol açtı. Avukatların belirttiği üzere, o gün bütün köy ablukaya alındı, köyün girişinde avukatların üstü aranmak istendi, avukatların araçlarıyla keşif alanına gitmeleri engellendi ve dava müştekisi Ersan Koyuncu’nun keşfe katılma hakkı ihlal edildi.
26 Eylül 2025’te görülen üçüncü duruşmada, Reşit Kibar’ın öldürüldüğü gün jandarma karakol komutanlığı görevini vekâleten sürdüren jandarma personeli ile diğer tanıklar dinlendi. Karakol komutanı, sanık Fikret Merttürk’ün çalışmanın yapılacağı alanda öncesinden bir güvenlik önlemi bulunmadığını söyledi. Avukatların sanık Fikret Merttürk’ün tutuklanması yönündeki talebi bu duruşmada da reddedildi.
30 Ocak 2026’daki dördüncü duruşmada Halkevleri, Çifteköprü Köy Kooperatifi ve İstanbul Barosu’nun katılma talepleri “suçtan doğrudan zarar görmedikleri” değerlendirmesiyle reddedilmişti.
Sanık Muhammet Ustabaş’ın, kasten öldürme ve kasten öldürmeye teşebbüs suçlarından, katalog suç vasfı ve kaçma şüphesi gerekçesiyle tutukluluk halinin devamına karar verildi. Fikret Merttürk’e ilişkin tutuklama talebi ise yeniden reddedildi. Merttürk’ün mevcut olan yurt dışı çıkış yasağına ek olarak, haftada bir gün imza atma şeklinde adli kontrol tedbiri getirildi.
Kamu personeline suç duyurusu talebi reddedildi
Sanık Muhammet Ustabaş’ın hesap hareketlerinin incelenmesi talebi reddedildi. Bunun yanında dönemin kaymakamı, jandarma personeli ve orman işletme personeli hakkında mahkemece doğrudan suç duyurusunda bulunulması talebi “mevcut dava konusuyla doğrudan ilgili olmadığı” değerlendirmesiyle reddedildi.
Cankurtaran köylülerinin sanık olarak yargılandığı Borçka Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki 2025/419 Esas sayılı dosya ile bu dosyanın birleştirilmesine muvafakat verildi.
13 Mayıs 2026’daki duruşmada mahkeme Yunus Merttürk’ü tanık olarak dinledi ve köylülerin savunmalarını aldı. Bu dosyada maden şirketi görevlilerine yönelik “basit yaralama” ve “mala zarar verme” gerekçeleriyle yargılanan köylülerden Gökhan Koyuncu, mazeret bildirerek duruşmaya katılmadı. Ersan Koyuncu, Murat Koyuncu ve Dursun Ali Koyuncu savunmalarını bu duruşmada verdi. Fikret Merttürk hakkındaki tutuklama talebi mahkeme tarafından bir kez daha reddedildi.
Mahkeme, görüntüler için ek bilirkişi raporu istedi, Eşref Merttürk’ü de tanık olarak dinleme kararı aldı ve altıncı duruşmayı 2 Ekim 2026’ya bıraktı.
Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi ve Ankara Pride değerlendirdi
Ankara’da “sistematik transfobiye karşı” düzenlenen forum öncesinde Niha+’ya konuşan Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi ile Ankara Pride, yurtlardaki transfobiyi, “Ailem Güvende” operasyonlarını ve LGBTİ+ mücadelesini değerlendirdi. İnisiyatif ve Pride, tüm demokratik kitle örgütlerini, sendikaları, kadınları, LGBTİ+’ları ve öğrencileri, “ortak ve kalıcı bir zemin yaratmak için” foruma çağırdı.
Fotoğraf: Özge Özgüner / csgorselarsiv.org
Kaldığı TOBB ETÜ yurdunda intihara sürüklenen 19 yaşındaki trans öğrenci Arya’nın mücadelesini yürüten Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi ile Ankara Onur Haftası ve Ankara Kadın Platformu, bütün demokratik kitle örgütlerini, LGBTİ+’ları, kadınları, feministleri Ankara’da yapacakları “Sistematik Transfobiye Karşı Yas, Adalet, Mücadele” başlıklı foruma davet ediyor.
Üç kurumun ortak şekilde düzenlediği forumun nerede ve ne zaman yapılacağına ulaşmak için inisiyatife sosyal medya üzerinden ulaşılması gerekiyor.
Forum öncesinde Niha+’nın sorularını cevaplayan Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi ile Ankara Pride, en önemli noktanın örgütlenmeye devam etmek olduğunu söylüyor.
Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, kampüs ve yurtlardaki transfobinin devletin ikili cinsiyet sistemine dayalı düzeninden ayrı düşünülemeyeceğini savundu. İnisiyatif, “Ailem Güvende” adı altında yürütülen operasyonları ise LGBTİ+’lara yönelik “somut bir savaş ilanı” olarak nitelendirdi.
“Transfobi devletin tüm mekanizmalarına işlemiş durumda”
İnisiyatife göre trans üniversite öğrencisi Arya’nın yaşadıkları da “devlet-aile-yurt üçgeni” içinde okunmalı. İnisiyatif, bu denklemde yurdun, “aile evinden çıkan ve özgürlüğün ilk adımını atanlara yönelik yeniden bir baskı mekanizması yaratmak” demek olduğunu söyledi.
Trans öğrencilerin yurtlarda yaşadıklarını “cis-heteroseksist patriyarkal sistemin yurtlarında her gece oraya dönmek zorunda olmanın zorundalığı ve bu zorundalığın yarattığı baskı ve transfobiyle her gün yüzleşmek zorunda” diyerek tanımlayan inisiyatif, bu sebeple devletin tüm mekanizmalarındaki transfobi ile mücadele etmek gerektiğini söyledi:
“Devletin tüm mekanizmalarına işlemiş sistematik transfobi, homofobi ve şiddete karşı mücadele veriyoruz. Sorun sistematikleşmiş olduğundan öğrencilerin yaşadıklarının değişebilmesi için temel olarak bu sistemi alaşağı etmek gerekiyor. TOBB ETÜ yurt müdürü Semiha Akın gibilerinin taciz, şiddet, baskı, tehdit gibi onca suça rağmen yurt müdürü olarak kalmasının engellenerek gerçek bir biçimde yargılanması gerekiyor. İnisiyatif olarak bu mücadelenin toplumsallaşarak büyümesi hedeflerimizdendir. Köklü değişimler bu mücadelenin toplumsallaşmasıyla; herkesin Arya’nın, transların, LGBTİ+ların adalet mücadelesini sahiplenmesiyle olacaktır.”
İnisiyatif, TOBB ETÜ yurt müdürü Semiha Akın’ın Arya’ya taciz, şiddet, baskı ve tehdit uyguladığını, ayrıca aynı davranışların başka bir trans öğrenciye de yöneltildiğini kendilerine ulaşan TOBB ETÜ öğrencilerinden öğrendiklerini belirtti. İnisiyatif, Akın’ın yurt müdürü olarak kalmasının engellenmesini ve yargılanmasını talep etti. Yurtlarda kalmış bazı öğrencilerin de yaşananlara artık sessiz kalmak istemeyerek inisiyatife katıldığını aktardı.
“Aileyi güvensiz kılan fail erkek ve devlettir”
Operasyonları ilk duyduklarında “endişe ve öfke” hissettiklerini söyleyen inisiyatif, operasyonların LGBTİ+’ların örgütlenme, dernekleşme ve yaşama özgürlüğünü hedef aldığını ifade etti:
“Bu operasyonların, LGBTİ+lara yönelen sistematik saldırıların somut bir pratiği olmasının yanısıra toplumun her bir kesimini LGBTİ+ların karşısına konumlandırma çabası ve amacı güdülerek yapıldığının bilincindeyiz. “Fuhuşa yer temini” ve “müstehcenlik”gibi suçlamalarla gerek seks işçiliği gerek LGBTİ+ olmanın kendisi birer suç ilan edilirken ‘ahlak’, ‘aile’, ‘çocuk’ gibi toplumun kulak kesildiği kavramlarla devlet tarafından tüm bu suçlamalara dayanak oluşturulmaktadır. Aile içinde katliam, sömürü, istismar ve nefret varken LGBTİ+ların aileleri güvensiz kıldığı söylemi ancak bir provakasyon olabilir. Aileyi güvensiz kılan devletin cezasızlık politikalarına, cis-heteropatriyarkal sistemine sırtını dayamış fail erkekler ve devletin bu politikalarından başka bir şey değildir.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda LGBTİ+’ları hedef göstermesine de değinen inisiyatif, bunun LGBTİ+’ların varlığına dahi “tahammül” edilmediğini gösterdiğini söyledi:
“Operasyonların Arya’nın ölümü ile bağlantısı, tam olarak bu noktada başlıyor. Devlet, her alanda translara yönelik şiddeti ve baskıyı cezasız bırakarak ve üzerini örterek bunları teşvik ediyor.”
Savcılığın operasyonlara gerekçe olarak çocukların “yönlendirilmesini” göstermesine de yanıt veren inisiyatif, bu söylemin kuir çocukları korumak yerine onları görünmez kıldığını, çocukların kimliklerini keşfetmelerine, güvenli alanlara ve dayanışma ağlarına erişmelerine imkân tanıyan her şeyin tehdit olarak sunulduğunu belirtti.
İnisiyatif, sistemin yalnızca kuir çocukları değil, Narin ve Rabia Naz gibi çocukları da koruyamadığını hatırlattı. Şiddet ve istismar aile içinde gerçekleştiğinde devletin çocuğu değil “kutsal aile”yi korumaya daha yatkın olduğunu söyledi. Arya’nın ölümünü de bu tartışmanın dışında görmediklerini belirten İnisiyatif, Arya’nın önce trans bir çocuk, sonra trans bir üniversite öğrencisi olarak bu sistem tarafından yarı yolda bırakıldığını savundu:
“Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesinin ardından trans öğrencilerin kampüslerde yaşadığı baskı ve güvensizliğin gündeme gelmesi de trans öğrencilerin, kuir öğrencilerin kendisi olarak varolabilmesinin, güvende hissedebilmesinin ve destek bulabilmesinin nasıl politik bir mesele olduğunu bizlere gösteriyor.
Bizler, ‘çocukları koruma’ söyleminin bir göz boyama olduğunun, asıl meselenin çocukları korumak olmadığının farkındayız fakat kullanılan dil sebebiyle gerçekten de asıl meselenin bu olduğuna inanan insanlar olabilir. Onlara da şunu söylemek gerekiyor: Trans ve kuir çocuklar var, çocukları gerçekten korumaktan söz edeceksek trans ve kuir çocukları dışarıda bırakarak bunun yapılamaz, kuir varoluşlarının tehdit olarak algılandığı bir sistemde çocukları korumaktan bahsedilemez.”
“Cesaretimizi kuşandık”
İstanbul ve Ankara’da “Ailem Güvende” operasyonlarına karşı yapılan eylemlerde inisiyatiften arkadaşlarının da gözaltına alındığını aktaran inisiyatif, gözaltına alınanların ve tutuklananların durumunu takip ederken çalışmalarının bir süre yavaşladığını, ancak şimdi aynı hızla ve “daha farklı bir bilinç, sorumluluk ve kararlılıkla” sürdüğünü söyledi. Yargı paketleri, hormona erişimin ve beden uyum sürecinin önündeki engeller derken baskının katlanarak arttığını belirten inisiyatif, “artık kaybedecek bir şey olduğunu düşünmüyoruz, cesaretimizi kuşandık, mücadelemizi taviz vermeden sokaklarda sürdüreceğiz” diye konuştu.
Bu baskılara rağmen forumun yapılmasının, bir araya gelmenin ve mücadeleyi ortaklaştırmanın daha da önemli hale geldiğini vurgulayan inisiyatif, forumdan bir yol haritası çıkarılmasını istiyor.
“Hiçbir hak ihlaline sessiz kalınmasın”
İnisiyatif, forum sonrasında toplumdan, medyadan ve siyasetten şunları talep etti:
“Toplumda LGBTİ+ların ve özellikle transların maruz kaldığı şiddet ve baskının yalnızca LGBTİ+ların meselesi olduğu algısı artık son bulmak zorunda. Çünkü bugün transların yaşadığı şiddeti yalnızca transların, kadınların yaşadığı şiddeti sadece kadınların meselesi olarak gördüğümüzde bütün bunların birbirine bağlandığı sistematik şiddetin kaynağını da görünmez kılmış oluyoruz.
Birbirimizden ve toplumdan dayanışmayı büyütmeyi, sürdürdüğümüz mücadeleyi sahiplenmeyi ve hiç kimseyi, hiçbir LGBTİ+yı yalnız bırakmamayı talep ediyoruz. Toplumun farklı kesimlerinin LGBTİ+ların yaşadığı hak ihlallerine sessiz kalmamasını, medyanın bu şiddeti görünür kılarken LGBTİ+ları kriminalize eden ya da yalnızca mağduriyet üzerinden ele alan, kitleleri, bizleri pasifize eden bir dilden uzak durmasını, siyasetin ise LGBTİ+ların yaşam hakkını bir tartışma ya da pazarlık konusu olmaktan çıkarmasını, hak ihlallerini basit bir sosyal medya paylaşımına indirgemeden aktif bir şekilde bunun mücadelesini vermesini talep ediyoruz. Çünkü Arya’nın yaşadıkları, yurtlarda, kampüslerde yaşananlar, toplumun her kesimine yöneltilmiş operasyonlar, gözaltılar ve tutuklamaların hiçbiri birbirinden bağımsız olaylar değil, bunlar aynı şiddet düzeninin farklı alanlarda karşımıza çıkan biçimleri. Bugün, bunların her birine karşı söz söylemek, mücadele etmek ve sorumluluk almak gerekiyor.”
Forumdan beklentilerinin sokakta, kampüste, yurtta ve iş yerlerinde dayanışmayı kuracak “ortak ve kalıcı bir zemin” yaratmak olduğunu belirten inisiyatif, tüm demokratik kitle örgütlerini, dernekleri, sendikaları, kadınları, öğrencileri ve LGBTİ+’ları foruma çağırdı.
Ankara Pride: “Kimin ahlakı, neye göre müstehcenlik?”
İnisiyatifin ardından “Ailem Güvende” operasyonlarını değerlendiren Ankara Pride’dan Çağan, bu operasyonlarla yalnızca dernek faaliyetleri soruşturulmadığını, LGBTİ+’ların varoluşu, örgütlenmesi ve dayanışması bütün halinde kriminalize edildiğini belirtti:
“‘Müstehcenlik’, ‘genel ahlak’, ‘aile’ gibi sınırları iktidar tarafından çizilen kavramlar da bunun araçlarına dönüşüyor. Kimin ahlakı, neye göre müstehcenlik?”
Operasyonlarda LGBTİ+ derneklerinin, seks işçilerinin ve birbirinden çok farklı öznelerin aynı suç anlatısının içerisine yerleştirilmesinin de tesadüf olmadığını söyleyen Çağan, bu sayede farklı hayatların aynı kriminal çerçevede eritildiğini ve bütün bir topluluğun suçla ilişkilendirildiğini belirtti.
Çağan’a göre bunun etkisi adliye koridorlarında kalmıyor:
“Seks işçilerine yönelen şiddette, öğrencilerin kampüste daha rahat hedef gösterilebilmesinde, transların sağlık hizmetine erişiminde, barınmada yaşanan ayrımcılıkta bu iklimin izlerini görüyoruz. Devlet LGBTİ+’ları bir tehdit olarak tarif ettiğinde, o dil gündelik hayatta da karşılığını buluyor.
Bizim itirazımız tam da buna: LGBTİ+ olmak suç değil. Örgütlenmek suç değil. Birbirimize ulaşmak, dayanışmak ve onurlu bir hayat istemek suç değil.”
Bu süreçte Ankara Pride olarak sosyal medya hesaplarının kapatıldığı, iletişim kanallarının hedef alındığı bir dönemde dayanışmayı nasıl sürdüreceklerini sürekli yeniden düşünmek zorunda kaldıklarını ifade eden Çağan, şu çelişkiye dikkat çekti:
“Güvenlik adına sürekli içe kapanmak bir süre sonra güvensizliğin kendisini büyütüyor. İnsanların birbirine ulaşmasını, yeni insanlarla tanışmasını, örgütlenmesini zorlaştırıyor. O yüzden kendimize sürekli şunu hatırlatıyoruz: Konuşmak hakkımız. Buluşmak hakkımız. Örgütlenmek hakkımız. Gözaltılar ya da erişim engelleri var diye kendi iletişimimize baştan suç muamelesi yapmayı reddediyoruz.”
“Kamusal alanda yaratılan fiili baskıdan” söz eden Çağan, “Her yerde ilan edilmiş bir yasak olmayabilir ama insanlar sokağa çıkmadan, buluşmadan, paylaşım yapmadan önce iki kez düşünmeye zorlanıyor” diye konuştu.
“Aile”yi kim tanımlıyor?
Çağan’a göre iktidar, kendi makbul aile tarifini, “heteroseksüel, geleneksel, belirli dini ve toplumsal normlara uyan bir çekirdek aileyi” sürekli yeniden üretiyor. Bunun dışında kalan hayatlar ise ya görünmezleştiriliyor ya da aileye yönelik bir tehdit gibi tarif ediliyor.
Çağan, LGBTİ+ ailelerinin “Biz aile değil miyiz?” itirazının tam da bu çelişkiyi açığa çıkardığını aktardı:
“Aile dediğimizde yalnızca LGBTİ+ çocuğunun yanında duran anne ve babalardan söz etmiyoruz. İki lubunyanın birlikte kurduğu hayat da var, seçilmiş ailelerimiz de var, birbirimize bakım verdiğimiz ilişkiler de.
Devletin tanımının dışında kalmaları bunları daha az gerçek yapmıyor.
Üstelik bu aile siyasetinin gündelik hayatta çok somut sonuçları var. LGBTİ+’lar “aileye” ya da “çocuklara” yönelik bir tehdit gibi gösterildiğinde, çocuğunun yanında duran aile de baskı altına giriyor; çocuğunu kabul etmeyen aileye ise LGBTİ+’ya karşı kullanabileceği yeni bir meşruiyet alanı açılıyor. Bir genç ailesine açılmaktan vazgeçebiliyor, kendisini daha fazla saklamak zorunda kalabiliyor ya da evdeki şiddet karşısında daha yalnız kalabiliyor.
Dolayısıyla bizim itirazımız yalnızca “Biz de aileyiz” demek değil. Aynı zamanda şunu da soruyoruz: Neden aile olmanın sınırlarını devlet çizsin? Biz aileyi, bakımı ve dayanışmayı kendi hayatlarımızdan ve kendi ilişkilerimizden hareketle de kurabiliriz.”
Çağan’a göre, trans üniversite öğrencisi Arya’nın intiharının ve “Ailem Güvende” operasyonlarının birleştiği hattın adı bugün “aile” siyaseti:
“2026–2035 döneminin “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak tanımlanması ve Adalet Bakanı Akın Gürlek’in “Ailem Güvende” operasyonlarını açıkça bu çerçeveyle ilişkilendirmesi, aile söyleminin bugün devlet politikasının merkezi başlıklarından biri haline geldiğini gösteriyor.
Bir yanda hangi hayatın, hangi bedenin, hangi ilişkinin makbul olduğuna karar vermeye çalışan bir siyaset var. Diğer yanda bu tarifin dışında kalan LGBTİ+’ların yurtta, kampüste, evde, sokakta ve örgütlenirken yaşadığı baskı var.
Devletin kurduğu şiddet yalnızca bir sabah kapının çalınmasıyla başlamıyor. Yurtta kendini güvende hissedememekte de var. Ailene açılamamakta da. Kampüste hedef gösterilmekte, sağlık hizmetine erişememekte, barınamamakta, sokakta daha fazla şiddet riskiyle yaşamakta da.”
“Örgütlenmeye devam edeceğiz”
“Hayatlarımızı birbirinden ayırarak değil, birbirine bağlayarak savunacağız” diyen Çağan, bu operasyonlara karşı Ankara Pride olarak izleyecekleri yolun örgütlenmek olduğunu ifade etti:
“Bu operasyonların üretmek istediği şey çok açık: korku, yalnızlık ve geri çekilme. İnsanların birbirine ulaşmaktan, yan yana gelmekten, örgütlenmekten çekindiği bir alan yaratılmak isteniyor.
Bizim cevabımız bunun tam tersi olacak. Geri çekilmeyeceğiz. Birbirimizi yalnız bırakmayacağız. Tutuklanan arkadaşlarımızı, hedef gösterilen dernekleri, seks işçilerini, öğrencileri ve sokakta şiddete maruz bırakılan lubunyaları birbirinden ayrı meseleler gibi görmeyeceğiz. Çünkü bize yönelen baskı da hayatlarımızı birbirinden ayırmıyor.
Dayanışmayı büyüteceğiz. Hukuki süreçleri takip edeceğiz. Tutuklananların sesini taşıyacağız. Yan yana gelmeye, kamusal alanda bulunmaya, birbirimizin ihtiyaçlarını gözetmeye ve örgütlenmeye devam edeceğiz.”
Forumdan beklenenler: “Unutmamak”
Forumdan sonra toplumun çeşitli alanlarından ne beklediklerini anlatan Çağan, şöyle özetledi:
“Birbirimizden ilk olarak birbirimizi unutmamayı istiyoruz. Bir operasyon olduğunda birkaç gün dayanışıp sonra dağılmak değil; tutuklanan arkadaşımızın duruşmasını takip etmek, ihtiyacı olduğunda yanında olmak, Arya’nın ardından sorduğumuz soruların cevabını aylar sonra da aramaya devam etmek. Bizim için dayanışma biraz da süreklilik demek.
Arya konusunda da büyük sözler değil, cevap istiyoruz. Üniversite ve yurt yönetiminden soruların üzerinin kapatılmamasını, ilgili kayıtların korunmasını, iddiaların araştırılmasını ve öğrencilerin soru sordukları için hedef haline getirilmemesini istiyoruz.
Medyadan bir gün haber yapıp dosyayı kapatmamasını istiyoruz. Soruları üniversiteye, yurda, savcılığa, bakanlığa tekrar tekrar sorsunlar. LGBTİ+’ları yalnızca öldüğümüzde, gözaltına alındığımızda ya da saldırıya uğradığımızda hatırlamasınlar. Kendi sözümüzü kurduğumuz yerde de bizi duysunlar.”
Siyasetten ise yalnızca “yanınızdayız” cümlesini duymak istemediklerini söyleyen Çağan, ellerindeki araçların kullanılmasını, soru önergesi verilmedini, kamu kurumlarından bilgi istenmesini, duruşmaları ve gözaltı süreçlerinin takip edilmesini, Meclis’te bu meselelerin gündemde tutulmasını beklediklerini söyledi.
“İhtiyacımız sorumluluğun paylaşılması”
Çağan, toplumdan istedikleri şeyin ise “yanında yaşayan lubunyanın hayatını zorlaştıran şeye ortak olmamak” olarak tanımladı:
“Arkadaşının kimliğini ifşa etmemek, hedef gösterildiğinde sessiz kalmamak, barınma sorunu yaşadığında yanında olmak, tutuklanan bir arkadaşın ailesiyle temas kurmak… Bunların hepsi yapılabilir şeyler.
Çünkü bizim ihtiyacımız yalnızca dayanışma cümleleri değil. Sorumluluğun paylaşılması.
‘Arya’ya ne oldu?’ diye sorarken yalnızca geçmişi anlamaya çalışmıyoruz. Bir daha başka bir Arya’ya aynı şeylerin olmaması için bugün kimin ne yapması gerektiğini de soruyoruz.”
Ne olmuştu?
İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin 2026/9559 sayılı kararıyla 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gecede çok sayıda LGBTİ+ örgütünün, yayın organının, öğrenci topluluğunun, hak savunucusunun ve aktivistin internet sitesi ile sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. Aynı gece İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin ve Kuşadası başta olmak üzere 15 ilde dernek, ev ve mekan baskınları düzenlendi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, bu operasyonları “Ailem Güvende” operasyonları olarak tanımladı. Gürlek, bu operasyonların “Aile ve Nüfus On Yılı” kapsamında yapıldığını da ekledi. Operasyonlar sonucu birçok kişi gözaltına alındı ve 82 kişi tutuklandı.
2026 yılının yazında meydana gelen orman yangınları, Antalya, Muğla ve Balıkesir illerinde yoğun geçti. NASA’nın uydu verilerini kullanan Algow Yangın’a göre, 29 Temmuz 2026’da Muğla Seydikemer çevresinde başlayan yangın, bu sezonun uydudan en yoğun görülen orman yangını oldu.
Fotoğraf: Pexels.com
2021’de çıkan mega yangınlardan sonra orman yangınları Türkiye’nin gündeminde önemli bir yer tuttu. Bu sene de Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında birçok şehirde yangın çıktı. Yangınların çoğunun çıkış sebebi ise “bilinmeyen” kategorisinde kalıyor.
Orman Genel Müdürlüğü’nün paylaştığı bilgilere dayanarak yangın çıkış nedenleri yıldırım (doğal sebepler), kasıt, ihmal ve dikkatsizlik, nedeni bilinmeyen olmak üzere 4 grupta toplamak mümkün. Türkiye Ormancılar Derneği’nin 2015-2024 verilerine göre yangınların neden çıktığının bilinmediği durumlar, oranlandığında bütün yangınların %34,6’sını oluşturuyor. En düşük oranı ise %1.1 ile doğal sebeplerden çıkan yangınlar oluşturuyor.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 6 Eylül 2026’da yaptığı açıklamaya göre savcılıklarca Adalet Bakanlığı’na bildirilen 27 ilde 103 yangın tespit edildi:
“1 Haziran 2026’dan bugüne kadar ise 27 ilimizde meydana gelen 103 orman yangınına ilişkin yürütülen soruşturmalarda 70 şüpheli tespit edildi. Bu şüphelilerden; 16’sı tutuklandı, 32 şüpheli hakkında adli kontrol tedbiri uygulandı ve 2 şüpheli hakkında yakalama kararı çıkarıldı.”
Asıl sayı ise, yerellerde çıkan küçük çaplı yangınlar veya çabuk müdahale edilen arazi yangınları hesaba katıldığında 103’ten daha fazla. Her yıl açıklanan verilerle Türkiye’nin birçok yerinde bir yıl içinde binin üzerinde yangın çıktığı kaydediliyor.
NASA verilerine göre Seydikemerve Ayvalık
NASA FIRMS (Yangın Bilgi ve Kaynak Yönetim Sistemi) uydu verileri ve açık kaynaklı hava durumu servislerini kullanan Algow Yangın’a göre, 29 Temmuz 2026’da Muğla’daki Seydikemer çevresinde başlayan yangın, bu sezonun uydudan en yoğun görülen orman yangını oldu. NASA’nın FIRMS verilerinden kontrol edildiğinde, aynı tarihte yaklaşık 7 bin 500 hektarlık alanın yanmakta olduğu görülüyor.
NASA’nın FIRMS 30 Temmuz 2026 tarihli uydu verilerine ve harita görüntülerine göre, Balıkesir’in Ayvalık ilçesine bağlı Bağyüzü ve Hacıveliler kırsal mahalleleri çevresindeki geniş bir alanda yoğun yangın aktivitesi gözlemlendi.
Haziran’dan Ağustos’a kronolojik tablo
Balıkesir’de (Burhaniye, Taylıeli, Kepsut, Susurluk) art arda arazi yangınları haziran ortalarında başladı. 15 Haziran’da Balıkesir Valiliği il genelinde ormanlara girişi 30 Eylül’e kadar yasakladı.
26 Haziran’da Balıkesir Bigadiç, Antalya Aksu ve Çanakkale Ezine’de aynı gün çıkan arazi yangınları ormana sıçradı.
Yaz yangınlarının en büyük sonucu Temmuz ayında görüldü. 30 Temmuz’da Aydın Çine Kavşit’teki yangın insan bilançosu açısından yazın en ağır olayı oldu. 41 kişi hastaneye kaldırıldı, 1 kişi ise 18 Ağustos’ta yaşamını yitirdi. Eş zamanlı olarak Muğla’nın Seydikemer ilçesine bağlı Bayır’da enerji nakil hattında yangın çıktı. Yangında 6 mahallede 478 evden 841 kişi ve hastaneden 52 hasta tahliye edildi.
Yine aynı gün Çanakkale’nin merkez ilçesine bağlı Saraycık’ta orman ve tarım alanını etkileyen yangın gerçekleşti. Sonrasında İl Jandarma Komutanlığı, yaz boyunca Çanakkale’de çıkan 44 yangında toplam 541 hektar alan zarar gördüğünü açıkladı. Antalya’nın Alanya ilçesinde Sapadere’de bin hektarı aşan bir alan yanarken 90 kişi tahliye edildi. Kumluca’nın Yazır mahallesinde 15 konut zarar gördüğü basına yansıdı. Aynı gün Balıkesir, Kütahya, Gaziantep ve Yalova’da da yeni yangınlar çıktı.
Orman Genel Müdürlüğü (OGM), 18 Temmuz 2026’da Türkiye’nin Afrika kaynaklı sıcak hava dalgasının etkisi altına gireceğini belirterek, birçok bölgede orman yangını riskinin kritik seviyeye ulaşacağını duyurdu. Açıklamaya göre, hava sıcaklıkları zaman zaman 40 derecenin üzerine çıkacak, düşük nem ve kuvvetli rüzgar gibi faktörler ise yangın riskini arttıracaktı.
Ağustos ayında ise Kürt illeri arasından Diyarbakır, Adıyaman, Dersim ve Hakkâri gibi bölgelerde orman yangınları meydana geldi. Bu yangınların sebepleri de münferit bırakıldı. Diyarbakır Lice’deki yangında müdahale sırasında elektrik akımına kapılan 17 yaşındaki bir işçi hayatını kaybetti. Ağustos sonlarında Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Saklıkent, Palamut ve Çavdır mahallelerinde 800 hektarı aşan bir yangında 8 ev, 15 ahır ve 320 dönüm sera zarar gördü. Antalya’daki yangınla eş zamanlı olarak Muğla’da Milas ve Seydikemer’de ve İzmir’in Torbalı ilçesinde yeni yangınlar baş gösterdi.
Eylül başında küçük ölçekli yangınlar (Bolu, Balıkesir Sındırgı, Antalya Akseki, Manisa Soma) sürerken 7-8 Eylül’de Antalya Aksu ve Serik’te kuvvetli rüzgârla büyüyen yeni bir yangın dalgası 254 evden 720 kişinin tahliyesine yol açtı.
Antalya, Muğla ve Balıkesir, yangının çıktığı en fazla şehirler olarak ön sıralarda yer aldı.
2026 Yazı Orman Yangınları — Kronoloji
2026 Yazı Orman Yangınları: Kronoloji
Haziran – Eylül 2026 arasında Türkiye genelinde çıkan başlıca orman yangınlarının il ve ilçe ilçe dökümü. Kırmızı işaretli maddeler, alan büyüklüğü veya insani etkisi bakımından yazın en ağır yangınlarını gösteriyor.
HAZİRAN
Haziran
Balıkesir ve İzmir Valiliği başta olmak üzere, bazı valiliklerin aldığı karar doğrultusunda 1 Haziran – 31 Ekim 2026 tarihleri arasında belli ormanlık alanlara giriş yasaklandı.
15 Haziran
Çanakkale
Ezine ilçesindeki tahrip edilmiş bir orman alanında yangın çıktı.
18 Haziran
Muğla — Marmaris, Karaca / Kepenek
Yıldırım düşmesiyle çıktı, 15 hektar orman yandı.
23 Haziran
Kocaeli — İzmit, Hatip Köyü
Yakılan çöpün ormana sıçramasıyla başladı, ağaçlık ve makilik 5.500 m² alan yandı.
26 Haziran
Balıkesir–Bigadiç, Antalya–Aksu, Çanakkale–Ezine
Aynı gün çıkan arazi yangınları ormana sıçradı, zeytin ağaçları zarar gördü. sezonun ilk çoklu yangın günü.
Çanakkale’de balya makinesi kaynaklı 63 dönüm ekili alan ve 15 dönüm orman yandı. İzmir’deki yangın makilik alana sıçradı ve yerleşim yerlerine yaklaştı.
Gönen’de 2 kişi tutuklandı, Kütahya Domaniç’te yıldırım etkili oldu.
25 Temmuz
İzmir–Torbalı/Özbey · Muğla–Dalaman/Atakent
İzmir Torbalı’da çıkan yangının sebebi belirlenemedi. Dalaman’da motosikletli şüpheli çakmak ve sigara atarak yaktığını itiraf etti, tutuklandı.
27 Temmuz
Adıyaman, Merkez–Aydınoluk köyü · Mersin, Gülnar–Dayıcık/Partiçam
Adıyaman’da 1 kişi tutuklandı; Mersin’de enerji nakil hattı altında 3 hektar yandı.
28 Temmuz
Antalya — Kaş, Üzümlü / Kozağaç
Fırtınada iletim hatlarının teması sonucu çıktı, 250 hektar.
29 Temmuz
Sezonun en yoğun günü ÇOK SAYIDA İL
Muğla, Seydikemer–Bayır: Enerji nakil hattı kaynaklı, 6 mahallede 478 evden 841 kişi ve hastaneden 52 hasta tahliye edildi. Çanakkale, Merkez–Saraycık: Geçen yıl yanan alandaki otluklarda tekrar yangın çıktı Antalya, Alanya–Sapadere: 305 dekar, 66 hanede 153 kişi tahliye. Antalya, Kumluca–Yazır: ~350 hektar, 15 konut.
Aynı gün ayrıca: Muğla–Fethiye (Çiftlik, Yeşilüzümlü), Kütahya (Gediz–Afşar, Altıntaş–Beşkarış), Balıkesir (Gömeç–Kumgedik, Edremit–Altınoluk — 210 konut tahliye), Gaziantep–Şehitkamil ve Yalova–Armutlu’da (2 milyon TL üzeri kamu zararı) da yangın çıktı.
30 Temmuz
Aydın — Çine, Kavşit EN AĞIR İNSAN BİLANÇOSU
Meyve bahçesinde başladı; 41 kişi (5 orman personeli, 5 asker, 31 sivil) hastaneye kaldırıldı. Yaralanan bir vatandaş 18 Ağustos’ta hayatını kaybetti. Aynı gün Mersin–Aydıncık/Eskiyörük’te de 240 hektar yandı, 208 kişi tahliye edildi.
31 Temmuz
Balıkesir — Susurluk, Yıldız
~700 hektar; 35 küçükbaş hayvan, konteyner ve traktör kaybı.
Salihli’de küme evlerde iki erkek çocuğun görülmesinin ardından 300 dönüm yandı.
12–13 Ağustos
Sinop–Gerze, Kırklareli (Demirköy, Babaeski), Aydın–Kuyucak, Diyarbakır–Lice CAN KAYBI
Diyarbakır’ın Lice ilçesinde şiddetli rüzgârla yayılan yangında elektrik akımına kapılan 17 yaşındaki bir işçi hayatını kaybetti. Aydın Kuyucak’ta 129 hektar yandı.
Ankara Mamak’ta Hüseyin Gazi Türbesi yolunda çalılıklar kasten ateşe verildi, 50 dönüm (askeri alan + OGM sahası) yandı. İstanbul Sultanbeyli’de pikniğe giden 2 kişi tutuklandı.
Seydikemer’deki yangının sıçramasıyla büyüdü, 8 ev, 15 ahır, 320 dönüm sera zarar gördü. Aynı gün Muğla, İzmir ve Diyarbakır’da da yangın çıktı. İzmir Başsavcılığı, yangının elektrik kaynaklı olduğunu tespit etti.
Bolu Gerede’de yangının başlangıç noktasında bira şişesi bulundu, fail aranıyor. Manisa Soma’daki yangın son bildirimde hâlâ devam ediyordu.
7–8 Eylül
Antalya — Aksu ve Serik 720 KİŞİ TAHLİYE
Aksu’nun Karaöz, Ekşili, Kızıllı, Çamlıbel mahalleleri ile Serik’in Deniztepesi ve Sarıabalı mahallelerinde başlayan yangın, kuvvetli rüzgârla hızla yayıldı ve Kepez ilçe sınırına ulaştı. 254 evden 720 kişi tahliye edildi, çok sayıda sera zarar gördü. 11 kişi ise hastaneye nakledilirken yangından etkilenen bir kişi ise kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Yangın, 67,5 saatte kontrol altına alındı.
Kaynak ve kapsam notu: Bu kronoloji, çeşitli haber kaynaklarından derlenmiştir. Küçük ölçekli yangınların tamamını kapsamayabilir.
2021 yazında 133 bin hektar alan yandı
2021 yılı yaz aylarında ciddi bir boyuta dönüşen orman yangınları Türkiye gündemine ağır sonuçlarıyla oturmuştu. Türkiye Ormancılar Derneği’nin sitesinde paylaştığı verilere göre, 2021 yılında 2.793 adet yangın çıktı ve yangınların sonucunda 139.503 bin hektar orman alanı yandı. 8 kişi ve milyonlarca canlı hayatını kaybetti, Akdeniz ve Ege bölgesinde çıkan yangınlarda birçok ev yandı.
OGM raporlarına göre, 2021’de 2020 yılına oranla yangın büyüklüğü 6 kat arttı. Özellikle 28 Temmuz – 12 Ağustos 2021 tarihleri arasında Antalya, Muğla, Mersin, Adana ve Aydın başta olmak üzere pek çok ilde eş zamanlı büyük yangınlar çıktı. Büyük ve kontrolü çok güç olan bu yangınlar günler sürdü. 15’i büyük olmak üzere çıkan 299 orman yangını, 12 Ağustos 2021 itibarıyla Muğla‘nın Köyceğiz ilçesindeki yangının da söndürülmesi ile kontrol altına alınmıştı.
Tarım ve Orman Bakanlığı ile Türk Hava Kurumu (THK), 2021 yılında yangınlara müdahale etmekte geç ve yavaş kaldığı gerekçesiyle kamuoyu tarafından eleştirinin hedefi olmuştu. Eleştirilerin başında yangın söndürme uçaklarının sayısının yetersiz olması yer aldı.
TEMMUZ-AĞUSTOS 2021
Yangın Alanları
Türk Tabipler Birliği’nin hazırladığı rapora göre 2021 yılı yazında Adana, Muğla, Antalya ve Dersim’deki yangınların bilançosu
YANAN ALAN (HEKTAR)
Antalya
75 bin
Muğla
70 bin
Adana
4.150
Dersim
bilinmiyor
ADANA
28 Temmuz – 2 Ağustos 2021
21 farklı noktada başlayan yangın Karaisalı, Ceyhan, Feke, Kozan ve İmamoğlu Üçtepe mevkiinde mahalleleri etkisi altına aldı.
4.150
hektar orman alanı yandı
3.322
kişi tahliye edildi
68
ev tamamen yandı
41
büyükbaş ve küçükbaş hayvan öldü
Yangından etkilenen 250 kişiden 5’i hastaneye kaldırıldı; can kaybı yaşanmadı, sağlık hizmetlerinde aksama görülmedi.
Aladağ’da 24, Kozan’da 37 ev yandı; üç müştemilat, yedi ahır ve bir depo kullanılamayacak ölçüde hasar gördü.
Veriler, son paylaşılan bilgilere dayanıyor.
MUĞLA
29 Temmuz 2021’den itibaren, 15 gün
Marmaris’te başlayan yangın Milas, Bodrum, Kavaklıdere, Menteşe, Seydikemer, Datça, Fethiye, Dalaman, Köyceğiz ve Yatağan’a genişledi.
Konutlara en yakın yangın noktaları Marmaris Mazı, Turunç ve Milas oldu.
23’ü doğrudan olmak üzere toplam 165 köy etkilendi.
672 kişi hafif etkilenip ayaktan tedavi gördü, 15 kişi kırık ve yaralanmalarla hastaneye yatırıldı.
166’sı hafif toplam 385 bina, 286’sı hafif toplam 562 bağımsız bölüm zarar gördü.
35 büyükbaş, 980 küçükbaş, 1.000’in üzerinde kümes hayvanı ve 4.500 arılı kovan kaybedildi.
Tarım alanlarında 623 bin zeytin ağacı, 20 bin narenciye ağacı, 786 dekar tarım arazisi, 18 ton buğday ve 442 ton kaba ve kesif hayvan yemi zarar gördü.
ANTALYA
28 Temmuz – 11 Ağustos 2021
Manavgat, Taşağıl, Akseki ve Gündoğmuş mevkilerinde çıkan yangınlarda 60 bin hektar kırsal alanla birlikte 75 bin hektar alan yandı.
75 bin
hektar alan yandı
44
mahalle tahliye edildi
7
kişi yaşamını yitirdi
250
kişi yaralandı
3 bine yakın bağımsız bina hasar gördü: 220 bina tam hasarlı, 600 bina orta hasarlı.
263 büyükbaş, 2.783 küçükbaş, 1.441 arılı kovan ve pek çok yaban hayvanı öldü.
Veriler, son paylaşılan bilgilere dayanıyor.
DERSİM
31 Temmuz – 30 Ağustos 2021
Merkez, Hozat, Nazimiye ve Pülümür ilçelerinde 20 civarında yangın çıktı. Beş gün boyunca 400’e yakın bölgede yerel halk yangını söndürmeye çalıştı; yangın medyada ve sosyal medyada gündem olunca 11. günde helikopterler devreye girdi.
~20
yangın çıktı
11. gün
helikopterle müdahale başladı
Yangından etkilenen orman alanı bilinmiyor.
Can kaybı olmadığı bilgisi paylaşıldı.
Başta dağ keçisi olmak üzere yaban hayvan kaybına dair bilgiye ulaşılamadı.
Yangın ve yoğun dumandan en çok yaylacılar ve arıcılar etkilendi.
Valilik, il afet müdürlüğü ve il orman müdürlüğü konuyla ilgilendi; valilik aynı tarihlerde Hozat bölgesinde operasyon yapıldığını açıkladı.
“Ailem Güvende” operasyonları kapsamında gözaltına alınan LGBTİ+’lar gözaltı ve cezaevi süreçlerinde çeşitli hak ihlallerine uğradı. Avukat Furkan Yurt, soruşturma dosyalarında “genel ahlak”, “edep ve haya duygusu” gibi yoruma açık ifadelerin doğrudan hukuki gerekçe olarak kullanıldığını ve dosyaya konan gizlilik kararı nedeniyle avukatların müvekkillerine erişiminin uzun süre engellendiğini aktardı.
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org
Kaos GL Derneği, 13 Eylül’deki erişim kısıtlamaları ve ev baskınları ile başlayan “Ailem Güvende” operasyonları kapsamında Sincan Cezaevi’ne gönderilen arkadaşlarının çeşitli hak ihlallerine uğradığını duyurdu.
Kaos GL’nin kaydettiği hak ihlalleri şunlar: gözaltı sürecinde zorla uyuşturucu testi, fiziksel şiddet ve zorla saç kesimi, cezaevinde çıplak arama dayatması, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine yönelik hakaret ve tehdit, kasıtlı tecrit ve arkadaşlarımızın zorla birbirinden koparılması, düzenli kullanılması gereken ilaçlara, temiz suya, hijyen malzemelerine ve temiz kıyafetlere erişim engeli, hapishane içinde can güvenliği tehdidi.
İstanbul’da “Ailem Güvende” operasyonları kapsamında gözaltına alınan 35 kişi arasından en az 9’u LGBTİ+ dernek üyesi olan 20 kişi, 16 Eylül’de tutuklandı. Savcılık, tutuklama talebinde “çocukların üstün yararı”, “Türk aile yapısı” ve “genel ahlak”ı gerekçe gösterdi.
Dün (20 Eylül) İstanbul Barosu İnsan Hakları, Avukat Hakları ve Kadın Hakları Merkezi’nin yaptığı basın açıklamasına göre, 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece birçok dernek ve mekana eş zamanlı operasyonlar gerçekleştirildi, dernek ve kişilerin dijital cihazlarına el konularak bazı dernek ofisleri ile kişilerin yaşadığı evler kolluk görevlileri tarafından dağıtıldı. Soruşturmalarda “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “uyuşturucu” “müstehcenlik”, “fuhuş”, “Dernekler Kanunu’na muhalefet” gibi suçlamalar yöneltildiğini aktaran baro, Adalet Bakanı Gürlek’in bazı derneklerin yurtdışından aldığı fonların MASAK tarafından incelendiğini açıkladığına da vurgu yaptı.
Av. Yurt: Yoruma açık kavramlar gerekçe olarak kullanılıyor
Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nden (SPoD) Avukat Furkan Yurt’a göre, bu soruşturma dosyalarında yöneltilen suçlamalar ağırlıklı olarak “Dernekler Kanunu’na Muhalefet”, “Fuhşa Teşvik veya Aracılık”, “Uyuşturucu Madde Kullanmak” ve “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurmak” iddialarına dayanıyor.
Avukat Furkan Yurt
Avukat Yurt, tutuklamaya sevk evrakında Dernekler Kanunu’na muhalefet iddiası dışındaki suçlamalara ilişkin somut bir delile rastlanmadığını, bu sebeple sürecin fiilen yalnızca Dernekler Kanunu’nun 32/p maddesi üzerinden yürütüldüğünü belirtti. Savcılık ve hakimlik belgelerinde Anayasa’nın 13. ve 33. maddeleri referans gösterilerek dernek kurma özgürlüğünün “genel ahlak”, “kamu düzeni” ve “suç işlenmesinin önlenmesi” gibi gerekçelerle sınırlandırılabileceğinin öne sürüldüğünü anlatan Yurt, ayrıca Türk Medeni Kanunu’nun 89. maddesine dayanılarak dernek amacının “kanuna veya ahlaka aykırı” hale geldiği iddiasının da belgelerde yer aldığını ifade etti.
Yurt, özellikle tutuklama taleplerinde Anayasa’nın 41. maddesindeki “Ailenin Korunması ve Çocuk Hakları”na atıf yapılarak “genel ahlak”, “edep ve haya duygusu”, “toplumun ahlaki değerleri” ve “Türk aile yapısının zayıflatılması” gibi son derece yoruma açık ve geniş kavramlar doğrudan hukuki gerekçe olarak kullanıldığını da aktardı.
“Dosyaya gizlilik kararı verildi”
Yurt, “Ailem Güvende” operasyonu kapsamında yapılan gözaltı ve tutuklama süreçlerinde, avukat erişimi konusunda sorunlar yaşandığını anlattı:
“Dosya kapsamında ilk gözaltı işlemlerini takip eden sürede dosyaya gizlilik kararı verildi. Nitekim dosyadaki avukat savunmalarında da bu gizlilik kararı açıkça ifade ediliyor. Bu nedenle uzun süre müvekkillerimizle görüşemedik ve hatta nerede oldukları bilgisine bile çok geç ulaştık, tabii ki bu esnada avukat erişimi mümkün olmadı. Bununla birlikte çoğu bilgiye geç ya da eksik erişmemiz nedeniyle gerektiğinde ve doğru zamanda avukat görüşleri yapamadık. Özellikle tutuklanmaları ve cezaevlerine sevkleri sürecinde hangi cezaevi olduğunu öğrenmek ve gidip görüş yapmak tam anlamıyla bir çileye dönüştü. Son durumda arkadaşlarımız Silivri Cezaevi’ne götürülmüş durumda ve şehrin bu kadar dışında bir cezaevine erişim şansımız da oldukça kısıtlı olmaktadır.”
Ankara Sincan Cezaevi’nde tutulan kişilerden gelen aktarımlarla Kaos GL Derneği’nin duyurduğu hak ihlallerini öğrendiklerini belirten Yurt, İstanbul’da yaşanan durumlara ilişkin şunları aktardı:
“Sorgu tutanaklarına da yansıdığı üzere, şüphelilerden bazıları 4 gündür gözaltında tutulduklarını ve kalp hastalığı gibi ciddi sağlık sorunları nedeniyle ilaçlara erişim/doktor kontrolü noktasında çok zor zamanlar geçirdiklerini bizzat hakimliğe beyan etmişlerdir. Nispeten süreç daha olumlu yorumlanabilecek şekilde geçse de 72 saate yaklaşan tutukluluk sürecinde su çok geç ulaştı ve halen kantin ihtiyaçları giderilebilmiş değil. Metris’e alındıkları ilk anda yemek ve diğer iaşe ihtiyaçları da karşılanmayan arkadaşlarımızın beslenme tarafında oldukça eksik kaldığını söylemek mümkün.”
“Doktorlar İstanbul Protokolü’ne aykırı davranıyor”
Bu ihlallerin hem gözaltı öncesi hem de gözaltı sonrası muayenelerde tespit edilmesi gereken şeyler olduğunu hatırlatan Yurt, “Ne yazık ki doktorlar İstanbul Protokolü’ne aykırı tutumlar sergiledikleri için ne kadarının tespit edilip edilmediğini bilemiyoruz. Kaldı ki dosyada gizlilik kararı olması hasebiyle de tespit edilmiş bir ihlal varsa bunun hukuki sürecini sahiplenmemizin önüne geçiliyor. Şimdiye kadar İstanbul özelinde yaşanan hak ihlallerine ilişkin gerekli hukuki ve idari başvuru mekanizmalarını kullandık” diye konuştu.
İstanbul Barosu: Belirsiz gerekçelerle hak savunucuları kriminalize edildi
İstanbul Barosu Avukat Hakları,İnsan Hakları ve Kadın Hakları Merkezi, 12 ile 16 Eylül tarihleri arasında LGBTİ+ örgütlerine, aktivistlere ve gazetecilere yönelik düzenlenen operasyonlar ile protesto eylemlerinde yaşanan gözaltılara ilişkin hazırladıkları raporu dün (20 Eylül) bir basın toplantısında kamuoyuyla paylaştı.
Açıklamada, Çağlayan Adliyesi önünde “Ailem Güvende” operasyonlarına karşı yapılmak istenen basın açıklamasında gözaltına alınan 107 kişinin süreci şu şekilde kaydedildi:
“İstanbul’da 6 sivil toplum kuruluşuna yönelik işlemler yürütülmüş; sivil toplum örgütü yöneticileri ve üyeleri gözaltına alınmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturmayı “çocukların üstün yararı”, “ailenin korunması” ve “toplumun ortak ahlaki değerleri” gerekçeleriyle ilişkilendirmiştir. İstanbul’da 35 kişinin gözaltına alındığı, 20 kişinin tutuklandığı; 6 dernek ve 10 işletmenin operasyon kapsamında olduğu bildirilmiştir. Dernek ve kişilerin dijital cihazlarına el konulurken, erişim engelleri de operasyonun dijital ayağını oluşturmuştur.
12 Eylül 2026’dan itibaren bugüne kadar neredeyse her gün alınan erişim engeli kararları ile LGBTİ+ örgütleri, dernekleri, aktivistleri ve hak savunucularına ait çok sayıda web sitesi ve sosyal medya hesabı erişime engellenmiştir. 11 LGBTİ+ derneğinin web sitesinin yanı sıra 32 Twitter/X hesabı, 419 sosyal medya hesabı erişime engellenmiş ve 107 hesap için daha erişim engeli talep edilmiştir. Engellemeler arasında üniversite LGBTİ+ toplulukları, hak örgütleri, medya kuruluşları, gazeteciler ve Ankara Barosu LGBTİ+ Hakları Merkezi gibi kurumların hesapları da yer almıştır. Erişim engellerinin kapsamı, LGBTİ+ hareketinin örgütlenme, iletişim ve ifade alanlarını hedef alan geniş çaplı bir müdahaleye dönüştüğünü göstermektedir.”
Soruşturma dosyalarında gizlilik kararı alınarak avukatların dosyaya erişimi engellendi. Açıklamada, buna karşın soruşturma gizliliği ilkesinin göz ardı edilerek dosya içeriğinin basında paylaşıldığı, bunun kişilerin “lekelenmeme hakkı”nı ihlal ettiği belirtildi.
Açıklamada ayrıca şu ifadelere yer verildi:
“Soyut ve belirsiz gerekçelerle dernekler ve hak savunucuları kriminalize edilmeye çalışılmış ve Türkiye’de artık tutuklama tedbirinin bir istisna olmasından çıkarak kanunda öngörülen koşullar oluşmamasına rağmen kişiler hakkında tutuklama ve adli kontrol tedbirlerine başvurulması tekrar göz önüne gelmiştir.”
Gözaltında hak ihlalleri
Çağlayan Adliyesi önünde gözaltına alınan 107 kişiden 7’sinin İstanbul Barosu’na mensup avukatlar olduğunu hatırlatan merkez, bu hususun avukatlarca belirtilmesine rağmen kanuna aykırı şekilde haklarında gözaltı işlemine devam edildiğini aktardı.
Basın açıklamasındaki bilgilere göre görgü tanıkları, gözlemciler ve müdafilerin aktarımlarına dayanarak şu hak ihlalleri tespit edildi:
“Gözaltına alınan yurttaşlara, kolluk tarafından ulusal ve uluslararası mevzuatın hilafına, dağılmaları için anons yapılmamış ve dağılmaları için güvenli koridor oluşturulmamıştır. İfadeler öncesinde yapılan ön görüşmede, gözaltına alınan yurttaşlar, kolluk tarafından doğrudan çembere alınarak ve çember içerisinde darp edilerek, boğazlarının sıkıldığını ve ters kelepçe uygulandığı,
Basın açıklaması alanından otobüse bindirilen bir yurttaşa, otobüs içerisinde, polis amiri tarafından sert bir şekilde tokat atıldığı, kafasının cama vurulduğu, darp edildiği ve hakarete maruz kaldığı,
Gözaltına alınan yurttaşlardan birinin kolunun polis tarafından ısırıldığı, bir diğer yurttaşın kol kemiğinin omuz yuvasından çıkmasına neden olacak kadar orantısız bir polis şiddetine maruz kaldığı ve bu duruma rağmen hastaneye götürülmediği,
Savunma ve etkili hukuki yardım hakkı engellenen yurttaşlara, avukatlar emniyete giriş yapana dek su ve yemek verilmediği tarafımıza bildirilmiştir.
Bununla birlikte avukatlara yönelik; İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü’nde, gözaltındaki müvekkilleriyle görüşmek isteyen müdafilerin girişinin saat: 15:00’den 00:24’e kadar, yaklaşık dokuz buçuk saat boyunca engellendiği, 00:24’de ise kolluğa girişin teker teker yapılarak zorlaştırıldığı, bir avukatın soğukta dışarıda bekletilerek avukatların şahsına yönelik de kötü muameleme yapıldığı gözlemlenmiştir.
Bu süreçte gözaltı takibi yapılan her üç emniyet müdürlüğünde de dışarıdan yemek teslimine engel olunmuş ve yemek temini yavaşlatılmış, kolluk tarafından temin edilen kumanyanın teslim edileceği ifade edilmiştir. Vegan ve vejetaryen eylemcilerin beslenme alternatifleri ise kolluk tarafından engellenmiştir.
Müvekkillerle yapılan görüşmeler neticesinde; gözaltına alınan yurttaşların tamamı ters kelepçeye maruz kalmıştır. Küçükçekmece Polis Merkezi’nde görüşme yapılan 3 görüşmeci otobüse bindirildikleri 12.30’dan 19:00’a dek ters kelepçeli şekilde kaldıklarını,
İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şubesi’nde bulunan eylemciler, gözaltı giriş muayenesi sırasında ilgili hekimin, yurttaşların kötü muamele beyanlarını adli muayene formuna işlemediğini, ters kelepçe uygulamasının Emniyet’te de devam ettiği yalnızca tuvalete çıkmaları esnada ara verildiğini,
Bununla birlikte gözaltına alınan yurttaşlardan reçeteli ilaç kullananlar olmasına ve bunun kolluğa bildirilmesine rağmen ilaçlarının teslim edilmediğini, kadın yurttaşların hijyenik ped talebinin de karşılanmadığını ifade etmişlerdir.”
Ne olmuştu?
İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliği’nin 2026/9559 sayılı kararıyla 12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gecede çok sayıda LGBTİ+ örgütünün, yayın organının, öğrenci topluluğunun, hak savunucusunun ve aktivistin internet sitesi ile sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi. Aynı gece İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin ve Kuşadası başta olmak üzere 15 ilde dernek, ev ve mekan baskınları düzenlendi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, X hesabından yaptığı açıklamada operasyon kapsamında 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldığını açıkladı. Gürlek, bu operasyonların “Aile ve Nüfus On Yılı” kapsamında yapıldığını da ekledi.
Kaos GL derneğine ve üyelerin evlerine yapılan polis baskınıyla derneğin yedek ve asil denetim kurulu üyeleri, gözaltına alındı. Polisler derneğin ofisinde de arama gerçekleştirip dijital veriler ve materyallere el koydu.
İzmir’de 16 kişi, Aydın’ın Kuşadası ilçesinde 5 kişi “müstehcenlik” ve “fuhuş” suçlamalarıyla tutuklandı.
“Müstehcenlik” ve “Dernekler Kanununa Muhalefet” suçlamalarıyla Kaos GL’ye düzenlenen operasyon kapsamında serbest gazeteci Tuğba Tekerek ile Kaos GL Derneği yönetim ve denetim kurulundan 7 asil üye tutuklandı.
İstanbul’da Operasyonları protesto etmek amacıyla İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri ile LGBTİ+’lar Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi önünde toplandı. Aralarında BirGün muhabiri Sarya Toprak, Alman kamu yayıncısı ARD’den gazeteci Sener Azak ve avukatların da bulunduğu 106 kişi polis müdahalesiyle gözaltına alındı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinesinde kentte faaliyet gösteren 10 işletme ve 6 LGBTİ+ derneği olmak üzere toplam 54 iş yeri, ev ve derneğe operasyon düzenlenmişti. Adliyeye sevk edilen 35 şüpheliden 20’si tutuklandı, 14’ü hakkında adli kontrol kararı verildi, 1 kişi savcılık ifadesinin ardından serbest bırakıldı. Yurt dışında olduğu belirtilen 13 kişi hakkında yakalama kararı çıkarıldı.
Sınır ve göç üzerine çalışan Sosyolog Prof. H. Neşe Özgen, Avrupa Birliği’nin göç ve iltica rejiminin son on yıllık dönüşümünü değerlendirdi: “Gelişmiş ülkeler böylece kendilerine yararlı olabilecek olan işgücünü, sanki köle pazarından seçer gibi buralardan seçip alabilecekler.”
Fotoğraf: Anadolu Ajansı
İsviçre’nin Zürih kantonundaki geri gönderme merkezinde kalan Dilan ve Nihat Özgün ile 5 çocuğu Türkiye’ye sınır dışı edilmesi girişimi üzerine dayanışma grupları harekete geçti. 3 Ağustos 2026’da Almanya’nın Hessen eyaletinde üç küçük çocuğu Jugendamt tarafından koruma altına alınan Şırnaklı Kürt çift, çocuklarından ayrı bırakılarak Türkiye’ye sınır dışı edildi. Bu örnekler, Avrupa ülkelerindeki göçmenlere dönük uygulamaları gündeme getirdi.
Avrupa Birliği’ne (AB) üye olan ülkelerde gittikçe artan göçmen karşıtı yasalar ve uygulamalar, AB Göç ve İltica Paktı’nın 12 Haziran 2026’da tüm üye ülkelerde fiilen yürürlüğe girmesiyle tekrar basına yansıdı. Bir direktif ve dokuz tüzükten oluşan düzenleme, sınır yönetimi, iltica prosedürleri, AB üyesi devletler arası sorumluluk paylaşımı ve göçmenler için geri dönüş politikalarında önemli değişiklikler yapmayı planlıyor.
Pakta göre sınırda tarama süreci hızlanıyor. Başvurular çok daha kısa sürelerde incelenecek ve kişiler kapalı veya yarı kapalı gözaltı merkezlerinde tutulabilecek. İltica şansı “düşük” görülen veya “sahte belge” kullanan kişilerin başvuruları sınırda kurulan özel tesislerde 12 hafta içinde hızlıca karara bağlanacak.
Pakt, göçmenleri Avrupa ülkelerine gelmesini fiilen zorlaştıracak veya engelleyecek düzenlemeleri sebebiyle birçok insan hakları örgütü tarafından tepki almıştı. Sosyolog Neşe Özgen, bu paktın göçmenler için sınırda çeşitli zorluklara sebep olacağını belirtti.
Pakt’ın yaptığı şey, iltica sisteminin işleyişini biçimde değiştirmek. Eski sistemde temel sorunlardan biri, “Dublin” adı verilen mekanizmaydı. Bu sisteme göre bir iltica başvurusunu inceleme sorumluluğu çoğu zaman kişinin AB’ye ilk girdiği ülkeye, yani İtalya, Yunanistan, İspanya, Malta ve Kıbrıs gibi dış sınır ülkelerine düşüyordu. Artık göç alanında ilk giriş ülkesi olan devletlerin “yükünü hafifletmek” için üye ülkelere ya mülteci kabul etme ya da kabul etmedikleri mülteci başına maddi/operasyonel destek sağlama zorunluluğu getirildi. Fakat göçmenler için bu yeni yasa ve birlikte getireceği fiili uygulamalar burada bitmiyor.
AB’ye “düzensiz” yollarla gelen göçmenler, sınırlarda 7 güne kadar sürebilecek detaylı kimlik, sağlık ve güvenlik taramalarından geçirilecek, ayrıca kabul edilme oranı düşük ülkelerden gelenlerin başvuruları sınırlarda hızlıca değerlendirilecek ve reddedilenler geri gönderilme süreçleri hızlandırılıp doğruca sınır dışı edilecek.
“Her yıl binlerce insan göç yollarında öldü”
H. Neşe Özgen, Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi
Avrupa Birliği’nin göç politikalarındaki güvenlikçi dönüşümü yorumlayan Neşe Özgen, güvenlikçi politikaların başlangıcı olarak 2016’yı işaret etti. Paris saldırılarının ardından o yıl bir araya gelen AB liderlerinin “başka yerlerde bomba patlayabilir, ama bizde olmayacak” mutabakatına vardığını hatırlatan Özgen, dönemin Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun imzaladığı anlaşmayla Türkiye’nin fiilen “göçmen deposuna” dönüştüğünü söyledi:
“Böylece Türkiye gerçek anlamda girmenin de çıkmanın da zor olduğu bir kapalı kutu haline geldi. Bu arada, kendi vatandaşlarından tehlikeli bulduklarını, mesela demokratları, muhalifler, Kürt politikacıları vb. gitmeleri için adeta sınırı gevşetti. 2015-2019 arası Türkiye’den vatandaş çıkışının en politik olduğu dönem.
Bu dönemde Afrika ve Ortadoğu, Iran, vb göç ise Yunanistan ‘da ve Balkan ülkelerinde durduruldu. Hem Ege Denizi Hem Balkan hattı bir anda en kanlı ve en öfkeli sınırlar haline geldi. Her yıl binlerce insan göç yollarında öldü, ölmeye de devam ediyor.”
“Sınır artık siyasi sınırlardan çok önce başlıyor”
Özgen’e göre bugün AB’nin dış sınırı, coğrafi bir çizgi olmaktan çıkmış durumda:
“AB bölgesinin Türkiye sınırı vize bürolarının kapılarında başlıyor. Ve banka kapılarında. Bugünlerde bankalar, vize ve geçişler için ülke pasaportlarından daha güvenilir garantörler. Yüklü banka hesabınız varsa, pek de zorlanmadan sınırı aşabiliyorsunuz.”
2016 sonrasında Ege Denizi ve Balkan hattının “en kanlı ve en öfkeli sınırlar” haline geldiğini belirten Özgen, aynı dönemde AB’nin dış sınır ajansı Frontex’in bütçe ve yetkilerinin de büyük ölçüde artırıldığına dikkat çekti. Bu süreçte devlet, millet ve sınır gibi kavramların “güvenlik odaklı” bir dille yeniden çerçevelendiğini, mülteci düşmanlığının yükseltildiğini ve kabul politikalarının neredeyse her iki yılda bir değiştirildiğini söyledi.
“Pandemi döneminde göçmen de vatandaş da silikleşti”
Özgen’e göre, 2019-2021 arası pandemi dönemi ayrı bir kırılma noktası. Bu dönemde günlük hayatı düzenleyen kısıtlamaların “sağlık güvenliği” adı altında topluma kabul ettirildiğini savundu:
“2019-2021 arası, yani Corona dönemi, demokrasi güçlerinin ve emek güçlerinin zayıflatıldığı, günlük hayatı düzenleyen regülasyonların bu kez de ‘sağlık güvenliği, yaşam güvenliği’ adıyla topluma onaylatıldığı dönemdir. Artan fiyatlar, azalan işler, bütçelerin sağlık güvenliği adıyla giderek öjenik hayat mottosuna sıkıştırılması, bir yandan ülkelerin vatandaşlarını ve öte yandan da göçmenleri silikleştirdi, görünmezleştirdi, önemsizleştirdi.”
Özgen, 2022’ye gelindiğinde sınır ve göç politikalarının denetimi, yerel STK’lar ve insan hakları örgütlerinden alınıp neredeyse tamamen Frontex gibi askeri yapılarla çalışan hükümetlere devredildiğini söyleyerek “Yine bu dönemde, yerel milisler, şiddet grupları, ırkçı oluşumlar vebenzeri grupların ‘ülke sınırları’nı korumak adıyla göçmenlere saldırısı da normalleştirildi. Bir yandan da hem EU hükümetleri hem de geçiş yolu ülkeleri, kendi vatandaşlarını göçmen karşıtı politikalarla teçhizatlandırdılar, şiddet yükseltildi ve ‘güvenlik’ politikalarının bu kez de ‘şiddet’ yoluyla pratikleştirilmesi normalleştirildi” diye konuştu.
Yeni sistemin en somut sonucu, iltica başvurucusunun AB sınırına geldiği anda karşılaşacağı işlemlerde görülecek. Sınırı geçenler artık yeni sistemde bir ön elemeden geçirilecek. Bu eleme sırasında kişinin kim olduğu, güvenlik riski taşıyıp taşımadığı, sağlık durumu ve özel bir kırılganlığı olup olmadığı kontrol edilecek.
Bu noktada hukuki açıdan “giriş yapmamış sayılma” durumu da söz konusu. Yani, kişi fiziksel olarak bir AB ülkesinin sınırında, transit bölgesinde ya da belirlenen bir merkezinde bulunsa da hukuken ülkeye girmiş sayılmayacak. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), bu durumun iltica hakkı, etkili başvuru hakkı ve hukuka aykırı geri itmeler bakımından ciddi riskler doğurduğunu anlatan bir açıklama yayımladı. Açıklamada HRW, sınır prosedürünün iltica başvurusunun incelenmesi sırasında on iki haftaya kadar gözaltı ve sınır dışı edilmeyi beklerken ek on iki hafta daha gözaltını içerebileceğini kaydetti.
Yeni sistemde “güvenli menşe ülke” kavramı da dikkat çekici. Güvenli menşe ülke, genel olarak istikrarlı, devlet baskısı veya zulüm tehlikesi bulunmayan ülke olarak tanımlanıyor. Böyle bir ülkeden gelen kişinin normal şartlarda uluslararası korumaya ihtiyaç duymadığı varsayılıyor. AB’nin oluşturduğu “güvenli menşe ülkeler” listesinde Bangladeş, Kolombiya, Mısır, Hindistan, Kosova, Fas ve Tunus yer alıyor. Bu durum AB’nin iltica başvurularını kendi ülkesinde değerlendirmek yerine başka ülkelere yönlendirmesinin yolunu açabilir. HRW, bunun iltica sorumluluğunu dışarıya aktarma anlamına gelebileceğini açıkladı.
Diğer bir tehlike ise şu: Bu ülkelerden gelen kişilerin korunmaya ihtiyacı olmadığı varsayılabilir ve başvuru sahipleri aksini kanıtlamadıkça sınır prosedürleriyle hızlıca reddedilip sınır dışı edilebilir.
“Gelişmiş ülkeler iş gücünü köle pazarından seçer gibi alabilecekler”
Asıl eleştiri noktası olan kısımlardan biri ise “güvenli üçüncü ülke” kavramı. Bu kavram, AB üyesi bir ülkenin güvenli kabul ettiği bir üçüncü ülke ile iltica başvurularının AB dışında incelenmesini öngören anlaşma ya da düzenleme yapması anlamına geliyor.
“Güvenli üçüncü ülke”, kişinin kendi ülkesi değil, geçtiği, bağlantısının bulunduğu ya da AB ile anlaşması olan başka bir ülke anlamına geliyor. Örneğin bir kişi ülkesinden ayrılıp başka bir ülkeden geçerek AB’ye geldiyse, AB ülkesi “Bu kişi korumayı o ülkede talep edebilirdi” diyerek başvuruyu esastan incelemeyebilecek.
Özgen, yeni GEAS (Ortak Avrupa İltica Sistemi) düzenlemesiyle AB’nin seçtiği altı ülkede – Türkiye, Mısır, Uganda, Ruanda ve Tunus gibi ülkelerde – göçmenlerin “depolanmaya” başladığını iddia etti. Özgen’e göre bu ülkelere aktarılan sınırlı bütçelerle onbinlerce kişi, demokratik kayıtları tartışmalı bu ülkelerdeki kamplarda üç yıla varan sürelerde tutuluyor, hukuki başvuru, kanıt sunma ve mahkeme süreçlerinin tamamı artık AB toprağı dışında, “güvenli üçüncü ülke” olarak tanımlanan bu kamplarda yürütülüyor:
“Geçmişte az da olsa sağlanan hiç bir insanı destek artık AB ülkelerinde verilmeyecek, göçmenler, hukuki başvuru, ispat, mahkeme, gibi tüm süreçlerini güvenli üçüncü ülke olarak adlandırılan bu ülkelerde tamamlayacaklar. Aile, kadın, çocuk destekleri, hukuki yardımlar, refakatiz çocuklar, sağlık ve eğitim gibi tüm insanı desteklerin de bu ülkelere verilen bütçeyle oralarda hallolması bekleniyor. Başvurular da bu üçüncü ülkelerin kamplarından yapılacak. Gelişmiş ülkeler böylece kendilerine yararlı olabilecek olan işgücünü, sanki köle pazarından seçer gibi buralardan seçip alabilecekler.”
“Yararlı-zararlı göçmen” ayrımı
AB Göç ve İltica Paktı ile Geri Gönderme Tüzüğü’nün resmi gerekçesinin “düzensiz göçü engellemek” olarak sunulduğunu, ancak pratikte iltica hakkının daraldığını ve gözaltı merkezlerinin yaygınlaştığını söyleyen Özgen, dönüm noktası olarak Ocak 2022’yi gösteriyor: eski EASO’nun yerini alan Avrupa Birliği İltica Ajansı’nın (EUAA) faaliyete geçmesi ve Ukrayna savaşıyla devreye giren Geçici Koruma Yönergesi.
Özgen’in aktardığına göre bu dönemde yerleşen “yararlı ve zararlı göçmen” ayrımı, geri gönderme uygulamalarının da temelini oluşturdu:
“Ülkeler ‘yararlı ve zararlı göçmen’ mottosunu Ukrayna savaşının göçüyle birlikte iyice benimsettiler ve ‘zararlı’ bulunan göçmenlerin ilk kayıt ülkelerine iadesi bu zamanlarda başlatıldı. Türkiye, alabildiğine göçmen karşıtı bir ülke olarak ün yapmış olmasına rağmen ‘güvenli geri gönderme ülkesi’ statüsünde yer aldı. Ama örneğin Yunanistan, Ege ve Balkan geçişlerinde ana geçiş ve ilk kayıt ülkesi olmasına rağmen hiçbir zaman güvenli ülke statüsüne sokulmadı ve böylece bir AB ülkesine varmayı başarmış ama ilk kayıtları Yunanistan veya Türkiye’de yapılmış olan göçmen, sadece Türkiye’ye geri yollanmaya başladı. Avrupa sınırları bu dönemde artık içine girseniz dahi içine dahil olamayacağınız, ancak uzak ve sabır çatlatıcı kamplarda 3 yıla varan sürelerde, içeriye kabulü beklediğiniz kamp sınırlarıydı.”
Özgen bu noktada Türkiye’nin, akademik çevrelerden de destek alarak “dünyada en fazla göçmen barındıran ülke” imajını inşa ettiğini, bunun da savaş bölgelerinden gelen bazı silahlı grup mensuplarının ülke içinde meşrulaşmasına zemin hazırladığını iddia etti.
Avrupa’da yükselen sağ ve göçmen karşıtlığı
Avrupa siyasetindeki güç dengelerindeki değişim, AB kurumlarına da yansıdı. Merkez sağ Avrupa Halk Partisi (EPP), ilk kez 27 Avrupa Komisyonu üyesinin 14’ünü bünyesinde topladı.
Ancak sağın yükselişi bununla sınırlı kalmadı. Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) anketlerde ülkenin en güçlü partisi konumuna yükselirken, Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin favorisi olarak öne çıkıyor. İtalya’da ise muhafazakar Başbakan Giorgia Meloni, eski general Roberto Vannacci’nin liderliğindeki yeni bir partinin rekabetiyle karşı karşıya. Avrupa da bu eğilimin dışında değil. Özellikle ABD yönetiminin sağcı siyasetçilere verdiği destek, bu siyasi hareketlerin güç kazanmasına katkı sağlıyor.
Göçmen karşıtlığı, AfD gibi aşırı sağcı partilerin güvenlikçi politikalarından biri.
Belgesiz Göçmenlerle Uluslararası İşbirliği Platformu’nda savunuculuk görevlisi olarak görev yapan Chiara Catelli, Euronews’e yaptığı değerlendirmede, “Son yıllarda hem geleneksel muhafazakar siyasetçiler hem de sol eğilimli siyasetçiler daha güvenlikçi bir söyleme doğru kademeli olarak yöneldi,” demişti.
“Liberaller giderek sağcılaşırken, sağcılar da aşırılaşıyor”
Özgen’e göre bu durum, AB ülkelerindeki ucuz işgücünün meşrulaştırılmasıyla bağlantılı:
“Aslında artık para konuşuyor her yerde, ve çok para: Güvenlik ve şiddet kıskacında tüm ülkeler. Artan savaş gelirleri, EU hükümetlerinin iştahını kabartıyor, en ucuz işgücünü en ucuza ve en kötü koşullarda çalıştırmak da meşrulaştırılıyor. Ev sahibi ülkelerdeki vatandaşlar da bunu sessizlikle karşılamayı öğrendi maalesef. Kendi refah dengelerinin bozulmasına ve kendi ülkelerinde olası şiddet olaylarına tahammülleri de yok. Sadece devletler değil, halklar da sağcılaştı. Kendisinden olmayan ve aksine söz sahibi olmak isteyen, politik olarak güçlenmiş, etnik ya da ekonomik olarak örgütlenmiş örgütlenmeye teşebbüs edebilmiş göçmen ve işçi kadar düşman hiçbir unsur yok artık. En büyük düşman onlar.
Öte yandan zımni bütçeler, karı artıracak yeni teknoloji, yeni enerji sistemleri vb. girdilerden müthiş para akışları dünyayı sallıyor. Devasa paralar, sanki paralar, vb. kapitalistlerin aç iştahını körüklüyor. Liberaller giderek sağcılaşırken, sağcılar da aşırılaşıyor”
Özgen, bu mekanizmanın yalnızca göçmen işçiyi değil yerli işçiyi de “insan dışı koşullarda” çalışmaya zorlayan bir “yeni kölelik sistemi” ürettiğini savunuyor.
İtalya ve Danimarka, AB kurumları liderlerine hitaben kaleme alınan ve 22 AB hükümeti tarafından imzalanan bir açık mektupta, “çok sayıda düzensiz göçmenin yasallaştırılması gibi çekim unsuru işlevi görebilecek tüm politikaların ele alınması” çağrısı yaptı.
Mektubu imzalamayan tek ülkeler, halihazırda AB Konseyi dönem başkanlığını yürüten İrlanda, İspanya’nın tarihi müttefiki Portekiz, sağcı göç politikalarını eleştiren Fransa ve Lüksemburg oldu.
Ceuta’dan önce İspanya Başbakanı Pedro Sanchez son Avrupa Konseyi toplantısında, özellikle ülkeye yasadışı yollardan girmiş yaklaşık yarım milyon göçmeni yasallaştırma planı nedeniyle, AB’li mevkidaşlarının eleştirileriyle karşı karşıya kalmıştı.
Ceuta’da ne olmuştu?
30 Temmuz 2026’da, Fas’ın kuzeyinden (Fnideq/Kastilyahan bölgesinden) 48 saatten kısa sürede yaklaşık 72-80 bin kişi Ceuta’ya (İspanya’nın Fas kıyısındaki özerk şehri) geçti. En az 141 kişi öldü.
Ceuta’ya yönelik düzensiz girişlerin ardından yaşanan göçmen ölümleri ve ardından gelen siyasi tepkiler, Avrupa’daki güvenlikçi söylemlerin arttığını gösteren nitelikteydi.
Madrid, başta Meloni hükümeti olmak üzere AB ülkeleri tarafından eleştirildi. Almanya, Danimarka, İsveç ve Finlandiya da AB’nin dış sınırları üzerindeki kontrolün hızla yeniden tesis edilmesini istemiş ve Schengen içinde kontrollerin geri getirilmesini gündeme taşımıştı.
Ceuta’daki bu olay, Sánchez hükümetinin Ocak 2026’da başlattığı toplu düzenli hale getirme (regularisation) programının, muhalefet ve 22 AB üye devleti liderince “çekim faktörü” olarak işaret edildi. Madrid, AB komisyonunun eleştirilerine rağmen 500 refakatsiz göçmen kızı ana karaya nakletmeye çalıştı. Ağustos sonunda yerleşik halk arasında protestolar büyüdü, göçmen çadır kampları ateşe verildi, Kızılhaç yardımı engellendi, ordu araçlarına taş atıldı.
Ceuta’da yaşananlardan önce İspanya Başbakanı Pedro Sanchez son Avrupa Konseyi toplantısında, ülkeye yasadışı yollardan girmiş yaklaşık yarım milyon göçmeni yasallaştırma planı nedeniyle, AB’li başkanların eleştirilerine maruz kalmıştı.
GÖÇ POLİTİKALARI
27 AB ülkesinde göçmen karşıtı yasa ve uygulamalar
Göç ve İltica Paktı’nın Haziran 2026’da yürürlüğe girmesiyle birlikte, birçok AB üyesi ülke kendi ulusal mevzuatını da sertleştirdi. Sınır kapatmalardan oturum izni kısıtlamalarına, gönüllü dönüş teşviklerinden AB dışı “geri gönderme merkezlerine” uzanan bir tablo.
Öne çıkan uygulamalar
🇸🇪 İsveç
~37.000 $ (350.000 SEK)Gönüllü olarak ülkeyi terk etmeyi kabul eden göçmene kişi başı ödenen “dönüş desteği”
Kalıcı oturum izni kaldırıldı: İzinler artık 3 yılda bir yenileniyor.
Zorunlu vatandaşlık sınavı: Dil ve toplum bilgisi sınavı şartı getirildi.
“Gönüllü dönüş” teşviki: Maddi destekle ülkeyi terke yönlendirme.
🇩🇪 Almanya
5 yılVatandaşlık için yeniden zorunlu kılınan ikamet süresi — 3 yıllık “hızlandırılmış vatandaşlık” kaldırıldı
Sınır kontrolleri genişletildi: 2015’te başlayan geçici kontroller sürdürülüyor.
Koruma statüsü baskısı: ~800 bin Suriyeli, vatandaşlık/yerleşim izni almadıkça sınır dışı riskiyle karşı karşıya.
PVV baskısı: Aşırı sağ parti, iltica paketinin daha da sertleştirilmesini istiyor.
🇦🇹 Avusturya
6 ay + 6 ay…Macaristan ve Slovenya ile iç sınır kontrolleri, “göç baskısı” gerekçesiyle defalarca uzatıldı
Kalıcı Schengen istisnası: Serbest dolaşım fiilen askıda tutuluyor.
Bulgaristan-Romanya Schengen’ine itiraz: Uzun süre geciktirdi.
AB dışı geri dönüş merkezleri: Almanya, Danimarka, Yunanistan, Hollanda ile ortak girişimde.
🇬🇷 Yunanistan
3 ayGirit ve Gavdos’a deniz yoluyla ulaşan sığınmacılar için iltica hakkının askıya alındığı süre (2025)
Kayıt yapılmadan sınır dışı: BMMYK, Avrupa Konseyi ve insan hakları örgütlerinden sert eleştiri aldı.
Savaş bölgelerine geri gönderme: Yemen, Sudan gibi ülkelere yönlendirme iddiaları.
Ana geçiş ülkesi statüsü: Ege/Balkan hattında ilk kayıt yükünü taşımaya devam ediyor.
🇵🇱 Polonya
2 ayBelarus sınırından gelenler için 2025’te getirilen iltica başvuru yasağı
2021’den beri sınırda geri itme: Litvanya ve Letonya ile birlikte yasallaştırdı.
AB zorunlu kotalarına direniş: Vişegrad Grubu içinde en sert karşı çıkan ülkelerden.
Çekya ve İsviçre sınırında kontrol: Kaçakçılık gerekçesiyle sürdürülüyor.
🇭🇺 Macaristan
AB’nin en sert modeliOrbán hükümeti, sınır çitleri ve “ulusal egemenlik” söylemiyle göç karşıtı politikanın kurumsal örneği sayılıyor
Transit bölge / sınır çiti uygulamaları: Sırbistan sınırında yıllardır sürüyor.
AB kotalarını reddetme: Zorunlu dayanışma mekanizmasına en sert direnen ülke.
Avusturya-Slovenya ile ortak sınır kontrolü: Düzenli olarak uzatılıyor.
🇱🇹🇱🇻🇪🇪 Baltık ülkeleri
37 günLitvanya’da geri itme öncesi kimlik/sağlık/güvenlik taramasının uzayabildiği azami süre
Litvanya: Geri itmeyi 2023’te yasallaştırdı, AB Paktı’na rağmen sürdürüyor; 2021’den bu yana 25 binden fazla geçiş engellendi.
Letonya, Estonya, Litvanya: 2021’de Belarus sınırından girenler için iltica yasağı çıkardı.
Ortak gerekçe: Belarus’un göçü “araçsallaştırdığı” iddiası.
🇫🇮 Finlandiya
31 Aralık 2028Rusya ile kara sınırının tüm geçiş noktalarının kapalı tutulacağı tarih
200 km tel örgü: Rusya sınırının kritik kesimine örülüyor.
“Hibrit saldırı” gerekçesi: Moskova’nın göçü sınıra yönlendirdiği iddiasıyla sınır kapatıldı.
Sınır güvenliği yasası: Araçsallaştırılmış göçe karşı sığınma başvurusu almadan geri çevirmeye izin veriyor.
🇪🇸 İspanya
111+ ölü30 Temmuz 2026’da Ceuta’ya ~72-80 bin kişinin 48 saatten kısa sürede geçtiği krizde
Sert söylem, tartışmalı yönetim: Sánchez geçişleri “saldırı” olarak tanımladı; halkın yalnızca %14’ü yönetimi olumlu buluyor.
Ceuta/Melilla’dan ana karaya geçiş yasağı: AB Komisyonu tarafından teyit edildi.
Vox baskısı: Aşırı sağ, sınırın kalıcı askerileştirilmesini talep ediyor.
Ortak hat — “geri dönüş merkezleri” koalisyonu: Almanya, Danimarka, Avusturya, Yunanistan ve Hollanda, yasal kalış hakkı bulunmayan göçmenleri AB dışındaki üçüncü ülkelere göndermek için ortak bir yol haritasında anlaştı (Eylül 2026). Ceuta krizinin ardından ise İtalya ve Danimarka öncülüğünde Belçika, Almanya, Hollanda, Finlandiya, Çekya, Polonya, Litvanya, Slovenya, Slovakya, Hırvatistan, Bulgaristan, Romanya, Letonya, Estonya, Macaristan, İsveç, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın da imzaladığı ortak bir mektupla, iç Schengen sınır kontrollerinin güçlendirilmeye hazır tutulması istendi — yani neredeyse tüm AB üyeleri bu hatta bir şekilde yer aldı.
Diğer AB üyesi ülkeler
🇧🇪 Belçika
Ceuta sonrası sınır kontrolü mektubuna imza attı; iltica başvurularında AB ortalamasının üzerinde bir yük taşıyor, barınma kapasitesi krizi sürüyor.
🇨🇿 Çekya
Vişegrad Grubu üyesi olarak AB’nin zorunlu yeniden yerleştirme/dayanışma mekanizmasına tarihsel olarak karşı çıkıyor; Polonya ve İsviçre sınırında kontrol uygulamaları oldu.
🇸🇰 Slovakya
Vişegrad Grubu üyesi, “göçmen ülkesi olmak istemiyoruz” çizgisinde; Macaristan sınırında geçici kontroller uyguladı.
🇭🇷 Hırvatistan
Batı Balkan rotasının önemli geçiş ülkelerinden; sınırda geri itme uygulamalarıyla ilgili uzun süredir insan hakları örgütlerinin eleştirisini alıyor.
🇧🇬 Bulgaristan
Türkiye sınırındaki fiziki bariyer ve devriye uygulamalarını sürdürüyor; AB dış sınır bütçesinden pay alan ülkelerden.
🇷🇴 Romanya
Sınır güvenliği kapasitesini AB fonlarıyla güçlendiriyor; Schengen’e tam entegrasyon sürecinde göç kontrolü öne çıkan bir şart olarak öne sürülüyor.
🇸🇮 Slovenya
Avusturya ve Macaristan ile birlikte kaçak göçle mücadele gerekçesiyle iç sınır kontrollerini defalarca uzattı.
🇨🇾 Güney Kıbrıs
Nüfusuna oranla AB’nin en yüksek sığınma başvurusu yüklerinden birini taşıyor; Suriyeli başvurularının bir bölümünü “güvenli bölge” gerekçesiyle askıya aldı.
🇲🇹 Malta
Nüfusuna oranla en fazla sığınmacı kabul eden ülkelerden; AB’nin zorunlu dayanışma mekanizmasında esneklik/muafiyet talep ediyor.
🇮🇪 İrlanda
AB’nin ortak iltica alanına sınırlı katılımı var (opt-out); son dönemde sığınmacı barınma krizi nedeniyle iç tartışma ve göçmen karşıtı protestolar arttı.
🇵🇹 Portekiz
Göreli olarak daha ılımlı politikalarıyla biliniyor; ancak göçmen karşıtı Chega partisinin yükselişiyle iç siyasette tartışma büyüyor.
🇱🇺 Lüksemburg
Görece küçük ölçekli göç yükü; AB ortak politikalarını genel olarak destekleyen bir çizgide.
Büyük ve/veya son dönemde öne çıkan ülkeler ayrıntılı işlendi; kalan 12 ülke için bilgiler daha genel ve özetlenmiş düzeydedir — bu tablo, her ülkenin göç mevzuatının tam bir dökümü değil, genel eğilimi gösteren bir derlemedir.
Sanchez’in kendisi de sınırda düzeni sağlamak için güvenlik öncelikli bir dil benimsedi. Sol hükümetlerin bile göç konusunda sağcılarla benzer bir söylemi kullanmaya başlaması, AB’nin siyasi ağırlık merkezinin sağa kaydığını gösteriyor.
“İspanyol hükümeti, Ceuta halkının güvenliğini sağlamak için devletin tüm kaldıraçlarını, tüm kaynaklarını kullanacak” diyen Sanchez, kitlesel akını “İspanya’nın toprak bütünlüğünün ihlali” olarak nitelendirdi. Bu güvenlik odaklı söylemler, İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nden olan Sanchez’in çelişkili durumunu da ortaya koyarak sağ-sol ayrımı göçmen meselesinde anlamını yitirdiğinin bir örneği haline geldi.
Geri dönüş merkezleri gündemde
AB’nin göç politikasındaki sağa dönüş, haziranda Avrupa hükümetleri ve parlamenterler tarafından onaylanan yeni yasalarla pekişti. Bu paket daha sıkı gözetim önlemleri, serbest dolaşımın kısıtlanması ve üçüncü ülkelerde “geri dönüş merkezleri” kurulmasına imkân tanıyor.
Geri dönüş merkezleri, İtalya’nın Arnavutluk’ta başlattığı tartışmalı bir girişim. Bu merkezler, iltica başvuruları ile geri gönderme kararlarının AB sınırları dışında işlenmesi için tesisler kurulmasını öngörüyor. Hollanda ve Danimarka da bu yaklaşımın en hararetli savunucuları arasında.
Geri dönüş merkezlerine, Sánchez ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron karşı çıktı.
Şairler Deniz Erkaradağ ve Ceren Avşar, kuir kimliğin şiirle nasıl kesiştiğini, kuir şiirde kullanılan imgeleri, Türkçenin bu yazıma nasıl bir alan açtığını ve yayıncılıkta karşılaştıkları sansür pratiklerini değerlendirdi.
“Şiir bir lüks değildir. Varlığımızın hayati bir ihtiyacıdır. Umutlarımızı ve düşlerimizi hayatta kalma ve değişim yönünde temellendirme, onları önce dile, sonra fikre ve nihayet somut eyleme dönüştürme sürecindeki ışığın niteliğini biçimlendirir şiir. İsmi olmayanları isimlendirerek düşünülebilir kılmanın bir yoludur.”
-Audre Lorde
Lezbiyen ve siyah feminist şair Audre Lorde’un hatırlattığı haliyle şiir, “ismi olmayanları isimlendirmenin” bir yolu. Kuir şiir de bu noktada kendine özgün bir yük daha üstleniyor: Var olmaya çalıştığı dilin normatif sınırlarını zorlarken o dille kurulmuş bir dünyada “görünmeyen” bir deneyimi anlatmak.
Türkiye’de kuir şiirin kökleri, sanıldığından daha eskiye uzanıyor. Divan edebiyatında örtük biçimde işlenen erkekler arası arzudan, Enderunlu Fazıl’ın yüzyıllar önce toplatılan Defter-i Aşk’ına, Arkadaş Z. Özger’in şiirlerinden, bugün Kaos GL, Lambdaistanbul gibi kuruluşların etrafında büyüyen, çoğu zaman görünmez kılınmış bir çerçeve çiziyor. Çünkü kuir şiir, edebiyat tarihinin “ana akım” kısmında neredeyse hiç yer almadı ve arşivlerden, sözlü tarihten ya da bağımsız alanlardan toplanmak zorunda kaldı.
Niha+’ya konuşan şairler Ceren Avşar ve Deniz Erkaradağ, şiirin bir tema ya da bir konu değil, dilin yeniden kurulduğu bir alanın, imgelerin ve bakışın kendisi olduğunu belirtti. Avşar ve Erkaradağ, bir yandan Türkçenin cinsiyetsiz yapısı gibi beklenmedik özgürlük alanlarını, öte yandan da yayıncılık, dağıtım ve kamusal görünürlük düzeyinde hâlâ işleyen bir sansür gerçekliğini değerlendirdi.
“Kuir şiir de politiktir”
Deniz Erkaradağ
Türkiye’de “politik şiir” kategorisi uzun süredir LGBTİ+ kimlikleri kapsam dışında bırakıyor. Şair Deniz Erkaradağ, bu durumu “Politik şiir denilen bir alan var ve bu alan hiçbir şekilde LGBTİ+ kimlikleri kapsamıyor. Bir kuir şiirden bahsettiğinizde ‘o burjuva şiiri, o zaten politik değil’ gibi bir şeyle karşılaşıyor” sözleriyle açıkladı. Bu ayrımın gerçeği yansıtmadığını belirten Erkaradağ, kendi şiirinin de kuir şiirin de politik olduğunu vurgulayarak “Benim şiirim kesinlikle politik ve kuir şiir de politik. Yazdığımda bunu yansıtmamamın imkanı yok” dedi.
Benzer bir çerçeveden konuşan Ceren Avşar’a göre ise kuir kimlik onun için şiirin üzerine sonradan eklenen bir tema değil, varoluşunun ve dolayısıyla dilinin merkezinde duran kurucu bir alan. Judith Butler’ın Cinsiyet Belası’ndaki performatiflik fikrini şiire taşıyan Avşar, dilin kendisinin iktidarın ve normun diliyle verildiğini, kendisinin bunu yazarken yeniden büktüğünü, bozduğunu ve inşa ettiğini anlattı. Michel Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’ne referansla, şiir yazmayı iktidarın ürettiği söyleme karşı bir “karşı-söylem” pratiği olarak tanımladı.
Ceren Avşar
Cinsiyetsiz bir dilde yazmak
Türkçenin toplumsal cinsiyet açısından şiire katkılarını yorumlayan Erkaradağ, Türkçeyi bu konuda “fakir” bulmadığını ve kimlik veya toplumsal cinsiyet ifadesi açısından bir dil bariyeri yaşamadığını belirtti. Erkaradağ, ayrıca akademideki bazı teorik kavramların (örneğin “kuir” ya da “toplumsal cinsiyet”) tartışmalı olabileceğini de vurguladı.
Türkçenin eril veya dişil takılara sahip olmamasının ona toplumsal cinsiyet ve kuir varoluş bağlamında özgürlük alanı açtığını ifade eden Avşar’a göre ise Türkçe bu anlamda doğrudan bir “fırsat”. Birçok dilde öznenin daha ilk adımdan itibaren ikili cinsiyet rejimine hapsedildiğini, Türkçenin ise “belirsizliğin ve akışkanlığın hüküm sürdüğü nötr bir oyun alanı” sunduğunu anlattı.
Avşar bunu kendi disleksi deneyimiyle de ilişkilendiriyor:
“Disleksiyle yaşayan biri olarak başka bir dili öğrenmek, o dilin yapısına nüfuz etmek ve yazabilmek benim için son derece zor, hatta imkânsız. Bu yüzden üretimin, sığınağın ve bütün ifade evreninin tek merkeze, yani Türkçeye çekilmesi bir bakıma zorunlu bir hale geldi ama bu durum Türkçeyle kurduğum bağı son derece derin ve katmanlı bir ilişkiye dönüştürdü. Başka dillerde yankı bulamamam, beni hakim olabildiğim bu tek dilin damarlarında, esnekliklerinde ve gizli alanlarında daha derin kazılar yapmaya yöneltti. Türkçenin cinsiyetsiz yapısı, benim bu tek dilli evrenimde iktidarın ve normların cinsiyetçi sınırlarını aşmamı kolaylaştırıyor. Sınırları belirli bir dille sınırlı kalmış olabilirim; ancak Türkçenin sunduğu bu zamansız ve cinsiyetsiz esneklik sayesinde, o sınırların içinde sonsuz bir imge dünyası kurabiliyorum.”
“Kuir şiir vitrinleri bozmak için var”
Kuir şiire yönelik sansür mekanizmalarını değerlendiren Erkaradağ, kuir şiiri görünmez bir şekilde yazmadıklarını belirterek “O kadar anlaşılıyor ki yasaklanıyor” dedi. Erkaradağ, Kitapyurdu’nun kuir kitaplara bilerek yer vermemeye başladığını, D&R gibi zincirlere giremediklerini de iddia etti.
Bu yüzden kuir şiirler için bağımsız yayınlara ve dijital veya bağımsız dağıtım ağlarına tutunmanın artık bir zorunluluk haline geldiğini söyleyen Erkaradağ, “Bir kitapçıya bir kitabın yüzlerce gelmesiyle butik yayınevlerinin tek tek satmaya çalışması çok farklı” diye konuştu.
Erkaradağ’ın bahsettiği sadece bir deneyim değil, bunun gibi yüzlerce örnek mevcut. Türkiye Yayıncılar Birliği, PEN Türkiye ve Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun kararlarına karşı geçmişten bu yana ortak kınama açıklamalarına konu olan “muzır neşriyat” mekanizması üzerinden, LGBTİ+ temalı kitaplar dijital satış platformlarından defalarca kaldırıldı. En bilinen örneklerden biri, kuir içeriği nedeniyle D&R’dan kaldırılan Kalp Çarpıntısı (Heartstopper) serisi oldu. Kitabın satışı, 2021 yılında “18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğu” gerekçe gösterilerek durdurulmuştu.
Avşar, kendi yayıncılık serüveninde doğrudan kaba bir sansüre maruz kalmadığını söylese de sansürün “norm dışı olanı tamamen görünmez kılan muhafazakar bir görmezden gelme hali” ya da “kuir varoluşu pazarlanabilir bir ‘marjinallik’ olarak gören fetişleştirici bir yaklaşım” şeklinde gözüktüğünü anlattı:
“Bazen sansür, metnin basılmaması şeklinde değil; editöryal süreçlerde ‘dili daha evrensel kılma’ veya ‘İmgeyi fazla doğrudan bulma’ kılıfı altında estetik bir müdahale olarak karşımıza çıkıyor. Fetişleştirme ise kuir şiiri metnin kendi poetik gücüyle değil, sırf taşıdığı etiket üzerinden bir ‘ilginçlik’ veya ‘politik cazibe’ olarak algılama eğiliminde kendini gösteriyor. Ana akımın bu sınırlayıcı, sterilize eden ya da metayı dönüştüren yapısına karşı, kuir şiirin kendi özgür alanını bağımsız yayınlar, fanzinler ve alternatif mecralar üzerinden kurması bir tesadüf değil çünkü kuir şiir, kendini kabul ettirmek için ana akımın onayına veya onun yarattığı vitrinlere muhtaç değil. Aksine tam da o vitrinleri ve sınırları bozmak için var.”
Erkaradağ da fetişleştirilmenin özellikle “liberal ve kapitalize edilmiş” kuir hareketin biçimlerinde ortaya çıkabileceğini söyleyerek şu anda LGBTİ+ hareketinin maruz kaldığı yoğun baskı ortamında (Onur Yürüyüşleri’ne polis müdahalesi, derneklerin kapatılması, gönüllülerin gözaltına alınması) böyle bir “fetiş” atmosferinden değil, doğrudan bir tehdit ve dayanışma ihtiyacından bahsedilebileceğini vurguladı.
Arkadaş Z. Özger
1948 Bursa doğan Arkadaş Z. Özger (mahlası), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 24 Ocak 1971’de SBF yurduna yapılan polis baskını ve gözaltı sırasında işkenceye maruz kalan Arkadaş, başına ağır darbeler aldı. Arkadaş, 1973’te henüz 25 yaşındayken Ankara Meşrutiyet Caddesi’nde ağır yaralı bir şekilde bulundu. Ölüm nedeni resmi olarak beyin kanaması olarak açıklansa da kimisine göre Arkadaş, kimliği sebebiyle uğradığı bir saldırının izlerini taşıyordu. Arkadaş’ın “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” adını vermek istediği kitabı, aynı isimle ancak 2014’te, ölümünden onlarca yıl sonra yayımlanabildi.
Erkaradağ, Arkadaş’ın bugün hala tam anlamıyla “sahiplenilmiş” bir kuir kimlikle anılmadığını, eski solcu çevrelerince zaman zaman bu kimliğin görmezden gelindiği ya da reddedildiği bir “konduramama” durumunun sürdüğünü ifade etti.
Kimin sesi duyuluyor?
Avşar, yazdıklarında veya kamusal alandaki varlığında “ne kadar cesur olmaya çalışsa da yaşadığı coğrafyanın karanlık gerçekliğinin” ister istemez kendisine bir otosansür uyguladığını söyledi. Avşar, kendi otosansürünü bir “geri çekilme” değil, “içinde büyüyen ağır bir sorumluluk duygusuyla sürekli çatışan bir hayatta kalma refleksi” olarak tanımladı:
“Hayatları ellerinden alınan, sesleri kısılan her bir kadın ve lubun için yazmak, konuşmak ve var olmak benim gözümde artık kişisel bir tercih değil, kaçınılmaz bir vazife. Bu yüzden, yaşadığım o insani kaygıya ve içsel engellere rağmen görünür olmayı bir zorunluluk olarak görüyorum. Katledilenlerin, yok sayılanların, kimliği ve varoluşu yüzünden hedefe konanların sesi olmak, onların çığlığını kelimelere ve imgelere taşımak boynumuzun borcu. Otosansürün o boğucu sınırlarını her defasında yeniden zorlamak, ne pahasına olursa olsun ‘buradayız’ demek ve kendi hakikatimizden taviz vermeden kamusal alanda var olabilmek yitirdiklerimize karşı en büyük sorumluluğumuz.”
Erkaradağ’ın ise altını çizdiği başka bir nokta var. Kuir edebiyat alanının kendi içindeki eşitsizliği yorumlayan Erkaradağ, “gay bir erkek şairin” ana akımda görünür olma, televizyona çıkma, hatta bir ölçüde “mainstream” olma şansı bulabildiğini ama erkek egemen ortama girmeyi reddeden kuir kadın şairlerin Türkiye’de aynı görünürlüğü yakalayamadığını ifade etti.
Şiirde kimliğin imgeleri
Her iki şair de kimliklerini şiirde imgelerle ördüklerini anlattı.
Erkaradağ, şiirinde tekrar eden sabit bir sembol kullanmadığını, ama fantastik/bilim kurgu okurluğundan gelen fantastik ögeleri zaman zaman şiirine taşıdığını söylerken Avşar için ise merkezi imge “ev.”
Avşar, Bachelard’ın “ruhun barınağı” olarak tanımladığı ev fikrini alıp bunu heteronormatif, sabit bir yapı olmaktan çıkararak evi “duvarları bükülebilen, kapıları belirsizliğe açık, sürekli yeniden inşa edilen bir ev” olarak tanımladı. Bu imgeye eşlik eden beden, su, kabuk, gölge, yankı ve eşik gibi motifleri de aynı akışkan varoluşun parçaları olarak tanımladı.
Şairlerden birer şiir: “Parla” ve “Anneannem öldü”
Erkaradağ, “Parla” isimli şiirini paylaşarak kendi yaşadıklarının bu şiirde politik bir anlam bulduğunu ve şiirin fantastik bir tema taşıdığını belirtti.
Parla
ürkütücü söylemsel, dönüştürücü bir an
Sihirbaz büyülendiğinde Tek Boynuzlu At nasıl lanetlenir
ruhaniliğime asla karşı konulamaz, komplona inandığın gibi
bu gece son denemen olacak
bu kahramanca taç, garip, ben ufuk
vizyonunu genişlet biraz,
bıçak bulundu !
devlerle dost karahindiba
Krallıklar örgüye döndüğünde
yaprakların ruhu mu satılan yoksa Ejderhalar mı?
sorgularsanız Goblininiz çıkar
biri bu hikâyeleri anlatacak, kırmızı elma pembe değil
aşağıda halsiz titreme
ezici çoğunluk çiçek kocasının altında
ben postu korurum, genellikle barış daha derindir
görev değil ama korkunç bir şekilde, düşen çığlığı bilir
onların öpüşmesi yarığa geliyor
dramatik inançlar, felaket aroması
bu büyüleyici kar
şarkı söylemek geriye dönük
günahlarım büyülendi.
Avşar ise “Anneannem öldü” adlı şiirini paylaşarak şiirin kendisi için anlamını şu şekilde ifade etti:
“Bu şiir sadece benim anneanneme yakılmış bir ağıt değil, bir kadının bir başka kadına el vermesinin, yokluğun bile bir varlığa dönüştüğü o bükülmez kadın dayanışmasının hikayesi. Anneannesi ölen, annesinin susuşunu duyan, teyzesinin gözünden anlayan, kız kardeşinin yarasına dokunan bütün kadınların şiiri çünkü biz, geçmişin kağıt kesiğiyle yaralanmış ama o yaradan kendi dilini, kendi sığınağını ve kendi hakikatini doğurmuş kadınlarız. Anneannem öldü ama hep var çünkü onun fısıldadığı o gizli bilgi, bugün bu dizelerde ve birbirimizin gözlerine baktığımız her yerde yaşamaya devam ediyor. Hep söylerim, kadın kadının yurdudur.”
Anneannem öldü
Bunun ne demek olduğunu anneannesi ölen kadınlar anlar
Bana bi şeyler anlatırdı anneannem gizli gizli Gizli gizli anlatırdı çünkü erkek doğmamıştı ve bizim topraklarımızda kadınların bi şeyler bilmesi ayıptı
Bizim dışımızdaki bütün sülale eşrafı erkekti sanki sanki bilgiye bi biz vakıftık Anneannem bana bilgiyi aramanın bilginin kendisinden daha önemli olduğunu anlattı
Öldükten sonra da bana bi şeyler anlattı anneannem Mezar taşına yazdı ben taştan okudum yokluğun doldurulabildiğini gözün geleceği görebildiğini geçmişin kağıt kesiği olduğunu erkekleri anlayamamayı anlamayı başka şeyleri kadınları sevmeyi aşk üzerine konuşulmaması gerektiğini konuşunca porçöz görmüş kireç gibi cozurdayıp yok olacağını anlattı
Kuzuların kuru üzüm sevdiğini Sinamekinin bağırsaklara iyi geldiğini Seçmeyi en güzel karpuzu Nevresimi ütülü gibi katlamayı Resimde zıt renklerin bir arada kullanılması gerektiğini
Anneannem anlatmadı kendini nerede doğduğunu nerede öldüğünü neden öldüğünü
Anneannem bi vardı bi yoktu Benim anneannem öldü bunun ne demek olduğunu anneannesi ölen kadınlar anlar
Hep vardı anneannem öldü ama hep vardı bunda tuhaf bi yan vardı
Meclisten geçen “çerçeve yasayı” değerlendiren barış akademisyenleri Zafer Yörük ve Can Irmak Özinanır, yasanın, eksikliklerine rağmen ve doğrudan demokratikleşme garantisi taşımasa da silahların susması ve barış mücadelesinin yürütülmesi adına kritik bir adım olduğunu söyledi. Akademisyenler, umudun hep var olduğunu belirtti.
Fotoğraf: sessizkalma.org
Abdullah Öcalan ile devlet arasında yürütülen ve Kürt tarafının “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”, devletin ve AKP iktidarının ise “Terörsüz Türkiye” adıyla tanımladığı süreç kapsamında düzenlenen “çerçeve yasa” 10 Ağustos tarihinde 467 oyla Meclis’ten geçti. “Çerçeve yasa” ya da resmi adıyla “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun,” 12 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın onayına sunuldu.
Toplam 12 maddeden oluşan bu teklif, soruşturma, kovuşturma ve infazın ertelenmesine ilişkin hükümlerden başvuru usullerine, hak yoksunluklarının kaldırılmasından silah ve malzemenin kayıt altına alınmasına kadar birçok düzenlemeyi kapsıyor.
Barış talebiyle bildiriye imza attıkları için yıllardır Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ihraçları ve yargı süreçleriyle karşı karşıya kalan barış akademisyenleri arasından Zafer Yörük ve Can Irmak Özinanır, yasayı Niha+’ya değerlendirdi.
İki yılı aşkın süredir devam eden sürecin ardından gelen düzenlemeyi ele alan akademisyenler, yasanın içeriği itibarıyla tek başına nihai bir çözüm ya da demokratikleşme sağlamayacağını ancak silahların susması ve hak mücadelesinin sürdürülmesi adına önemli bir “kapı araladığını” belirtiyor.
10 yıldır süren hak ihlallerine ve belirsizliklere rağmen akademisyenler, toplumsal barışın ve demokrasinin geleceğine odaklanılması gerektiğinin altını çiziyor.
Yörük: “Yasayı barış anlaşması olarak görüyorum”
9 yıl boyunca görev yaptığı İzmir Ekonomi Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki işinden çıkarılarak ihraç edilen siyaset bilimci Doç. Dr. Zafer Yörük, çerçeve yasayı öncelikle devlet ile bir silahlı güç arasında bir ateşkes ve barış anlaşması olarak gördüğünü, bu yönüyle doğrudan desteklenmesi gereken olumlu bir adım olduğunu ifade etti:
“Çerçeve yasa hem Kürt meselesinin hali hem de demokratikleşme açısından bir garanti vermiyor. Zaten şu andaki konusu da bu değil gibi gözüküyor. Yasanın şu anki konusu, silahlı savaşan bir grupla devlet otoritesi arasında bir mütareke, bir ateşkes ve ateşkesten barışa giden süreci başlatmaktır.”
Zafer Yörük, Fotoğraf: Gazete Duvar
“Demokratikleşme için olumlu bir adım”
Barış akademisyenlerinin en başından beri temel talebinin silahların susması olduğunu hatırlatan Yörük, düzenlemeyi Kürt meselesinden bağımsız olarak dahi olumlu ve umut verici bir gelişme şeklinde nitelendirdi. Yörük, yasanın iki boyutu daha olduğunu söyledi:
“İkinci olarak, Kürt meselesinin kendisinin çözümü konusunda önemli bir adım mı? Evet, o açıdan da önemli. Çünkü devletin, karşısında savaşan silahlı gücü bir muhatap olarak tanıması ve onunla belli bir anlaşma yapması, aslında Kürt realitesini, Kürt siyasi hareketini tanıması demektir. Bu durum, sivilleşme halinde DEM Parti ve diğer Kürt siyasi oluşumlarını muhatap alıp Kürt halkının göz ardı edilmiş taleplerini ciddiye almanın yolunu açabilir ama tabii ki bunun garantisini içermiyor.
Üçüncü mesele ise ülkenin demokratikleşmesi. Kürt sorununda silahların susması ve meselenin siyasi zeminde tartışılmasının kabulü, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açacaktır. Kürt halkının talep ettiği haklar, siyasal sistemin otoriter ve yasaklayıcı yanlarını törpüleyecek dinamikleri zaman içinde ortaya çıkarır. Dolayısıyla demokratikleşme açısından olumlu bir adım olarak görmek gerekir.”
“Barış ortamı olumlu süreci çoğaltacaktır”
Barış akademisyenlerinin yaşadığı hak ihlallerine ve ihraç süreçlerine de değinen Yörük, akademisyenlerin kişisel bir beklenti ya da çıkar peşinde olmadığını vurguladı:
“Bizim başımıza gelenler, haklarını savunduğumuz Kürt halkının 100 yıldır çektikleri yanında hiçbir şeydir. Kaç sene geçti, herkes kendisine farklı bir yaşam kurdu. Hakkımızda beraat kararlarının çıkması hareket alanımızı olumlu etkiledi, KHK ile çıkarılan arkadaşlarımızın haklarını geri alma süreçleri başladı ve barış ortamı bu olumlu süreci çoğaltacaktır. Ancak biz barış akademisyenleri olarak kendimiz için hiçbir zaman bir şey beklemedik, imzamızı attık ve bedelini ödemeye de razı olduk.”
Özinanır: “Mücadele için bir fırsat”
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak çalışırken ihraç edilen barış akademisyeni Can Irmak Özinanır da iki yılı aşkın süredir devam eden sürece dikkat çeken çekti. Özinanır, çıkan yasanın yetersiz ve eksik olduğunu, pek çok konuyu kapsamadığını vurguladı. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın Meclis’te yaptığı konuşmada “bir kapı aralandı” söylemine dikkat çeken Özinanır, yasa ile bir kapının aralandığını ve bu kapının kapanmasına izin verilmemesi gerektiğini belirtti.
Can Irmak Özinanır, Fotoğraf: Marksist.org
İktidarın ana muhalefet üzerindeki baskıyı artırdığı son derece otoriter bir dönemde olunduğuna işaret eden Özinanır, yasanın tek başına demokratikleşme sağlamayacağını ifade etti. Savaş koşullarında demokrasinin her zaman daha geriye gittiğini hatırlatan Özinanır, “En azından silahların sustuğu bir ortamda demokrasi için mücadele etmek daha mümkün. Elimizde bu mücadeleyi yürütmek için bir fırsat var” dedi.
Özinanır, yasanın şu anki haliyle barış akademisyenleri için doğrudan bir sonuç doğurmadığını söyledi, fakat bir barış umudunun hep olduğunu, barış akademisyenleri olarak 10 yıl önceki taleplerinde haklı olduklarını da ekledi.
“10 yıl önceki talebimiz gerçekleşiyor”
10 yıldır barış talep ettikleri için cezalandırıldıklarını ve yargıdan çelişkili kararlar çıktığını ve kendisi gibi halen görevine dönemeyen çok sayıda akademisyen bulunduğunu hatırlatan Özinanır, şunları söyledi:
“Bizim 10 yıl önce talep ettiğimiz şeyin bir şekliyle gerçekleşiyor olmasını önemli buluyorum. Bu durum hemen işlerimize dönmemizi sağlamayabilir ama uzun vadede barışı talep edenler, barışın sonuçlarından da faydalanacaktır.”
Ne olmuştu?
11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 406 akademisyen, 1 Eylül 2016’da dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. Ayrıca bildiriye imza atan 822 akademisyen Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı.
Ağır Ceza Mahkemesi bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek beraat kararı verse de Barış İçin Akademisyenler görevlerine iade edilmedi. Çünkü Barış Akademisyenlerinin bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) olan dosyaları için, “önce iç hukukun bitirilmesi gerekir” kararı verildi.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Barış Akademisyenleri ve Gülen Cemaati bağlantılı tüm dosyalar için OHAL Komisyonu kuruldu. Bu komisyon, neredeyse tüm Barış Akademisyenlerinin iadesine ret kararı verdi. Komisyonun ret kararlarını açıklaması 2021 yılını bulduğu için akademisyenlerin bir üst mahkemeye erişimi yaklaşık 5 yıl gecikti.
Bunun üzerine 2019’dan itibaren BİM davaları başladı. Toplamda 10 yıla yaklaşan hukuki süreç hâlâ devam ediyor.
2023 Haziran itibariyle haklarında KHK ile ihraç kararı verilen çok sayıda Barış Akademisyeninin ise mahkemelerin göreve iade kararlarına rağmen üniversiteler tarafından işe başlatılmadığı kaydedilmişti.
10 yıllık hukuki mücadele: Yalnızca 14 kesin iade
Rapor: barisicinakademisyenler.net
Barış İçin Akademisyenler’in düzenli aralıklar ile yayınladığı rapora göre, göreve iade için açmış oldukları iptal davalarında bazı mahkemeler evet derken bazıları ise hayır diyebiliyor.
2016’dan beri süren hukuki mücadele sonucunda Danıştay kararı ile iadesi kesinleşen dosya sayısı ise yalnızca 14 iken Bölge İdare Mahkemesi düzeyinde 119, Danıştay düzeyinde ise 211 davada karar yok.
Ayrıca, her kademedeki akademisyenlere sosyal medya hesaplarının taranmasından vakıf, dernek vb. üyeliklerine kadar yeniden bir güvenlik soruşturması da yapılıyor. Böylece iade süreçleri daha uzun sürüyor ve akademisyenlerin aktif ve eleştirel bilgi üretimi giderek kısıtlanıyor.
Van ve Hakkâri’de 2026-2027 av turizmi sezonu kapsamında dağ keçilerinin avlanması için av kotaları ihaleye çıkarıldı. Van Ekoloji Derneği’nden Fatih Şahin, “Bir canlıyı öldürmek için bu coğrafyaya gelen her insan bizim hedefimiz olacaktır” dedi.
Fotoğraf: Pixabay
Tarım ve Orman Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü bünyesinde yürütülen “Av Turizmi” uygulamaları kapsamında Van ve Hakkâri’de dağ keçileri için av kotaları ihaleye çıkarıldı.
Hakkâri’nin Yüksekova (Gürkavak Genel Avlağı – 2 adet) ve Şemdinli (Konur Devlet Avlağı – 1 adet) ilçelerinde 2026-2027 av sezonu kapsamında toplam 3 dağ keçisi kotası satışa açıldı. Her bir dağ keçisi için tahmini bedel 1 milyon 650 bin TL, geçici teminat bedeli ise 49 bin 500 TL olarak belirlendi. Van’da da benzer şekilde bir dağ keçisi için 450 bin TL tahmini bedel belirlendi. Van ve Hakkari’nin yanında Bitlis ve Siirt’te de toplam 13 dağ keçisi “av kotası açık” teklif usulüyle ihaleye çıkarıldı. Bu dört şehirdeki dağ keçilerinin katledilmesi için istenilen toplam bedel 6 milyon 150 bin TL. Temmuz ayında Muğla’daki dağ keçileri için de 11 adetlik kota satışa çıkarılmıştı.
Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü verilerine göre 2000-2021 yılları arasında Türkiye genelinde toplam 4 bin 268 yaban (dağ) keçisi av turizmi ihaleleri kapsamında avlatılmıştır. Dağ keçileri ayrıca Dünya Doğa Koruma Birliği’nin (IUCN) Nesli Tükenme Tehlikesi Altında Olan Türler Kırmızı Listesi’nde yer alıyor ve özellikle bazı alt türleri “tehlike altında” olarak sayılıyor.
4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, koruma altındaki türleri öldürenlere para cezası ve 2 ile 5 yıl arasında hapis cezası gibi yaptırımlar uyguluyor, fakat aynı kanunun hükümlerine uygun olarak yasal ve izinli avlanma yapılabiliyor. Kanun, avcılığı tamamen yasaklamıyor, hatta avcılığın belli kurallar, süreler, kotalar ve izinler çerçevesinde sürdürülebilir şekilde yapılmasını düzenliyor.
İhalelere yalnızca Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından verilmiş “Av Turizmi İzin Belgesi” sahibi seyahat acenteleri katılabiliyor. İhaleyi kazanan acente ve firmalar, yerli ve yabancı avcılara bu kotaları sunuyor. Hedef türler arasında öne çıkan dağ keçileri için genellikle 7 yaş ve üzerindekiler hedefleniyor. Dağ keçileri gibi koruma altında olan bu türlerin “izinli” bir şekilde avlanması, avcıların av turizminden gelir elde etme ve “trofe” (boynuz/post) koleksiyonu yapması gibi amaçlar uğruna gerçekleştiriliyor.
“Halkla birlikte karşı çıkacağız”
İhalelere ve av turizmi uygulamalarına karşı hukuki ve toplumsal mücadele başlatacaklarını belirten Van Ekoloji Derneği üyesi Fatih Şahin, sürece dair şu değerlendirmelerde bulundu:
“İhaleyi alan acentelerin bölgeye gelmesi durumunda eylemselliğimiz başlayacaktır. Mahalle ve köy komünlerimiz üzerinden yerel halkı organize ederek, avcıların gideceği her bölgede karşı duruş sergileyeceğiz. Ekoloji aktivistleri olarak avın yapılacağı alanlarda bulunacak ve buna sessiz kalmayacağız. Hukuki süreç de paralel şekilde devam edecek.”
“Canlı öldürmek meşrulaştırılamaz”
Şahin, bölgenin çeşitli güzellikleri olduğunu hatırlatarak bölgedeki bir canlıyı öldürmenin bölgeyi tanıtma amacı gütmediğini söyledi:
“Bir canlıyı öldürmeyi turizm adı altında meşrulaştırmak ve bölgeyi bu şekilde tanıtmak mümkün değildir. Bir canlının katledilmesi insanın egosunu tatmin etmekten başka bir şey değildir. Bunu açıkça bir vahşet olarak görüyoruz. Bir canlıyı öldürmek için bu coğrafyaya gelen her insan bizim hedefimiz olacaktır.”
Av turizmi ihalelerine tepki
Av turizmi kapsamında açılan ihalelere, sivil toplum kuruluşları ve ekoloji aktivistleri tepki gösteriyor. Çeşitli illerde açılan davalar sonucunda bölge idare mahkemeleri zaman zaman av ihalelerini durdurma veya iptal etme kararları verse de sonraki av sezonlarında benzer ihale süreçleri tekrar gündeme gelebiliyor.
Change.org gibi dijital platformlarda kamuoyu oluşturmak amacıyla sanal imza kampanyaları düzenleniyor.
Ayrıca, yasal av turizminin yanı sıra herhangi bir mevsim veya yaş sınırı gözetilmeksizin gerçekleştirilen kaçak avcılık faaliyetleri, başta dağ keçileri olmak üzere koruma altındaki birçok türün popülasyonunu ciddi şekilde tehdit ediyor.
İhaleler meclise de taşındı
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Van Milletvekili Gülcan Kaçmaz Sayyiğit ve Hakkâri Milletvekili Vezir Parlak, ihalelerin iptal edilmesi ve sürecin durdurulması amacıyla konuyu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) taşıdı.
Sayyiğit, meclisteki konuşmasında dağ keçisinin bir gelir kalemi değil, Kürt halkının özgürlük simgesi olduğunu vurguladı.
Avrupa’da Kürtlere yönelik ırkçılığın resmi olarak tanınmadığını söyleyen Anti-Kürt Irkçılığı Bilgi Merkezi (IAKR) Başkanı Civan Akbulut, adı konulmadığında bu durumun görünmez ve cezasız kaldığınıbelirtti. Akbulut, Kürt sığınmacıların Avrupa ülkeleri tarafından yüksek ret oranlarıyla karşılaştığını ifade ederek “Ankara ile siyasi yakınlaşma arttıkça Kürtlerin maruz kaldığı zulüm geçmişinin tanınması o kadar zorlaşıyor” dedi.
Fotoğraf: The Amargi
Avrupa genelinde “Kürt karşıtı ırkçılık”, en az tanınan ama en yaygın sistematik ayrımcılık biçimlerinden biri olmaya devam ediyor. Avrupa genelinde aşırı sağcı eğilimler ve göçmen düşmanlığı artarken Avrupa’da yaşayan Kürtler hem bu genel yabancı düşmanı ortamla hem de jeopolitik hesapların ve aşırı sağın körüklediği sınır ötesi bir baskıyla karşı karşıya kalıyor.
Nüfusunun bir milyonu aştığı tahmin edilen ve Avrupa’nın en büyük Kürt diasporasına ev sahipliği yapan Almanya gibi ülkelerde bu durum, gündelik yaşamda, kamu kurumlarında ve sokakta somut biçimde kendini gösteriyor. Söz konusu olaylar, aşırı milliyetçi grupların uyguladığı fiziksel şiddetten kurumsal ihmale kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Son yıllarda Essen, Stuttgart ve Köln gibi kentlerde Kürt toplum merkezlerini, kültürel etkinlikleri ve bireyleri hedef alan şiddetli saldırılar, Türk aşırı sağ ağlarının, özellikle “Bozkurtların”, oluşturduğu artan tehdidi gözler önüne serdi.
Bu büyüyen tehlikeye rağmen Kürtlere yönelik saldırılar çoğu zaman yalnızca “yabancı kaynaklı siyasi anlaşmazlık” ya da genel bir “siyasi saikli suç” olarak kayda geçiriliyor, bu da şiddetin Kürt karşıtı özgül niteliğini gizliyor. Ayrıca Almanya’da Kürt siyasi ifade biçimlerinin ısrarla “terör” adı altında değerlendirebiliyor. Bu pratikler diasporada yaşayan Kürtler için çoğu zaman trajik sonuçlara da yol açabiliyor. Basında ve kamuoyunda yer alan verilere göre 2023’ten bu yana Almanya’da onlarca Kürt mülteci intihar etti.
Almanya’nın Berlin kentinde faaliyet gösteren Kürt Karşıtı Irkçılık Bilgi Merkezi’nin (IAKR) Federal Parlamento’da sunduğu “2024 Yılı Kürt Karşıtı Irkçılık Raporu”ndaki verilere göre, yalnızca 2024 yılı içerisinde belgelenmiş 217 Kürt karşıtı ırkçılık vakası kaydedildi. Raporda, siyasi, saldırı ve ayrımcılık vakalarının %37,8’i (82 vaka) aşırı sağcı Türk milliyetçiliği ve “Ülkü Ocakları” (Bozkurtlar) gibi grupların sembol ve söylemleriyle bağdaştırıldığı bildirildi.
Avukat, siyasetçi ve IAKR Başkanı Civan Akbulut, anti-Kürt ırkçılığının Avrupa’da hukukun, siyasetin ve gündelik yaşamın her alanına nüfuz eden yapısal bir sorun olduğuna dikkat çekti.
IAKR Başkanı Civan Akbulut, Fotoğraf: ANF
“Anti-Kürt ırkçılığı gündelik hayata uzanıyor”
Akbulut’a göre, anti-Kürt ırkçılığı, Kürt kimliğinin temelden reddedilmesiyle başlıyor ve bu da sözlü taciz, tehditler ve fiziksel saldırıların normalleştiği bir zemin oluşturuyor.
TikTok ve X gibi platformların açıktan yapılan düşmanlığın eşiğini düşürdüğünü, platformlarda bunun neredeyse “sıradan bir üslup” haline geldiğini ve bu düşmanlığın rutin biçimde okullara, kamu kurumlarına ve iş yerlerine sıçradığını vurgulayan Akbulut, Kürtlerin başkalarından farklı, kendine özgü bir risk katmanıyla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Akbulut, bu durumda söz konusu olanın temel haklar meselesi olduğunu savundu:
“Burada söz konusu olan temel haklardır: saldırılara karşı bedensel bütünlük ve ayrımcılıktan korunma hakkı. Avrupa’da kendini açıkça Kürt olarak tanımlayan herkes, bu hakların kendisine güvence altına alınmadığını hesaba katmak zorunda. Irkçılık genel olarak Avrupa’da büyüyen bir sorun ve son yıllarda belirgin biçimde arttı. Kürt karşıtı ırkçılık da bu gidişatın bir parçası ve onunla birlikte yoğunlaşıyor.”
“Yaklaşık 18 bin kişi Bozkurtlarla bağlantılı”
Akbulut, bu düşmanlığın, Ankara’ya yönelik jeopolitik hesaplamalar nedeniyle aşırı milliyetçi grupların faaliyetlerini sıklıkla göz ardı eden Avrupa dış politikası ve göçmen politikası ile daha da iç içe geçtiğini ve bunun sonucunda ulusötesi ırkçılığın Avrupa sınırları içinde cezasız bir şekilde faaliyet göstermesine fiilen izin verildiğini belirtti:
“Almanya ve Avrupa’daki en büyük aşırı sağ hareketlerden biri olan Bozkurtlar, son derece yüksek bir seferberlik kapasitesine sahip ve şiddete meyilliler. Yalnızca Almanya’da yaklaşık 18 bin kişinin bu harekete bağlı olduğu tahmin ediliyor ve Kürtler bu hareket için başlıca düşman konumunda. Buna ek olarak, Ankara’ya yönelik jeopolitik hesaplar nedeniyle bu duruma göz yuman bir Avrupa siyaseti de mevcut. Türk hükümeti tarafından yayılan suçlama ve genel şüphe, sorgulanmadan Avrupa medyasına sızdığında, Kürtlere dair kamuoyu algısını da değiştiriyor. Kürt karşıtı ırkçılık ulusötesi biçimde işliyor, ama sahaya yansıması bir Alman ve Avrupa sorunu. Burada gerçekleşiyor, iç siyaset tarafından göz yumuluyor ve büyük ölçüde cezasız kalıyor.”
Almanya’da Kürt Karşıtı Irkçılık
IAKR Sonderbericht Nr.1 (Ocak 2026) • Öne Çıkan Bulgular
Rapor, Suriye’de yaşanan gelişmelerin Almanya’daki Kürt toplumuna yönelik nefret söylemini, dijital saldırıları ve kamusal alandaki ayrımcılığı görünür biçimde artırdığını; uluslararası gelişmelerin diaspora üzerinde doğrudan etkiler yarattığını vurguluyor.
43
Şêx Meqsûd ve Eşrefiyê saldırılarında hayatını kaybeden kişi
25
Ölen siviller
155.000
Yerinden edilen sivil sayısı
1.500
Al-Shaddadi Cezaevi saldırısından sonra kaçtığı belirtilen IŞİD mensubu
400.000+
Saldırı öncesinde Şêx Meqsûd ve Eşrefiyê mahallelerinde yaşayan nüfus
10.000
Kuzeydoğu Suriye’deki cezaevlerinde tutulan IŞİD mensubu
40.000+
IŞİD bağlantılı kişi ve aile bireylerinin tutulduğu kamplardaki nüfus
54
Esad yönetiminin sona erdiği yıllık dönem
Rapordaki Kritik Bulgular
Bombardıman
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre saldırılarda yerleşim alanları ve hastaneler hedef alındı.
Zorunlu Göç
Suriye devlet ajansı SANA dahi çatışmalar nedeniyle en az 155 bin kişinin evlerini terk ettiğini kabul etti.
Kadınlara Yönelik Şiddet
Rapor, kadın savaşçılara yönelik işkence görüntülerinin uluslararası dayanışma kampanyalarını tetiklediğini aktardı.
Güvenlik Riski
Cezaevlerine yönelik saldırılar nedeniyle IŞİD mensuplarının kaçmasının uluslararası güvenlik tehdidi oluşturduğu belirtiliyor.
Diasporaya Etkisi
Rapora göre Suriye’deki askeri gelişmeler Almanya’da Kürtlere yönelik nefret söylemini ve dijital saldırıları artırdı.
Ocak 2026 Zaman Çizelgesi
10 Ocak
Suriye geçiş hükümeti ile Kürt güçleri arasındaki müzakerelerin başarısızlığa uğramasının ardından askeri operasyonlar hız kazandı.
11 Ocak
Şêx Meqsûd ve Eşrefiyê mahalleleri ele geçirildi, rapora göre 43 kişi öldü, 25’i sivildi.
Sonraki Günler
İşkence, infaz ve kötü muamele görüntülerinin sosyal medyada yayılması uluslararası tepki yarattı.
13 Ocak
DAANES bölgelerine yönelik saldırılar genişledi, Al-Shaddadi cezaevine yönelik saldırı sonrasında yaklaşık 1.500 IŞİD mensubunun kaçtığı bildirildi.
Kaynak: Informationsstelle Antikurdischer Rassismus (IAKR), Sonderbericht Nr.1 – Vorfälle von antikurdischem Rassismus in Deutschland, Ocak 2026.
“Kürtler devlete asla güvenmemeyi öğrendi”
Akbulut, bu ayrımcılığın üstesinden gelinmesindeki temel sorunun resmi tanınmama olduğunu belirtti:
“Kategori yok, farkındalık yok. Kürt toplumu ciddi bir baskı altında ve kendisi de kriminalize ediliyor, oysa Türk aşırı-sağcılar, Kürtlere karşı bir katalizör görevi gören derneklerini ve etkinliklerini büyük ölçüde engellenmeden yürütebiliyorlar. Bu dengesizlik, yetkililerin kendilerine kadar uzanıyor. Kürtler tarihsel olarak devlete asla güvenemeyeceklerini öğrendi ve şikayetlerin sonuçsuz kalması ya da tehditlerin ciddiye alınmaması durumunda bu güvensizlik Avrupa’da da devam ediyor.”
Akbulut’a göre “en güçlü ve dolayısıyla en tehlikeli” unsurlardan biri, Kürt karşıtı ırkçılığın kendini kriminalizasyon olarak ifade etmesi, çünkü bu durum baskı ve şiddet için bir gerekçe sağlıyor. “Kürt aktivizmi genel bir şekilde ‘terör’ ile ilişkilendirildiğinde, her türlü Kürt öz-örgütlenmesinin topyekûn şüphe altına alındığı bir ortam ortaya çıkar. Bir kişi güvenlik riski olarak işaretlendiğinde, ona karşı neredeyse her şey meşrulaştırılabilir,” diye devam etti.
Akbulut, Avrupa’da bu suç sayma uygulamasının derneklere yapılan baskınlarda, bayrak ve sembollerin yasaklanmasında ve sözde güvenlik gerekçesiyle konuşma ve etkinliklerin iptal edilmesinde ya da mekanların son anda geri çekilmesinde kendini gösterdiğini belirtti. Bunun dışsal etkisinin, sürekli olarak güvenlik riski olmadıklarını açıklamak zorunda kalanların, maruz kaldıkları ayrımcılıktan bahsetme fırsatı bile bulamamaları olduğunu vurguladı.
“Suçlu muamelesi, rolleri tersine çeviriyor: Mağdurlar şüpheli konumuna itiliyor. Bu çok büyük bir sorun” dedi.
“İltica değerlendirmeleri tarafsız değil”
Akbulut, Avrupa makamlarının Türkiye’yi rutin biçimde “güvenli menşe ülke” olarak sınıflandırdığını ve Kürtlerin orada gruba dayalı bir baskıya maruz kalmadığını yanlış biçimde varsaydığını, bu yüzden Kürt sığınmacıların olağanüstü yüksek ret oranlarıyla karşılaştığını anlattı. “Diğer başvuru sahiplerine kıyasla Kürtlere çok daha az sıklıkla koruma veriliyor” diyen Akbulut, bunun tesadüf değil yapısal bir durum olduğunu vurguladı:
“Kararlarda, Kürtlerin Türkiye’de Kürt oldukları için herhangi bir baskıya maruz kalmadıkları yönündeki tespit defalarca tekrarlanıyor. Bu tamamen yanlış ve gerçeklerle çelişiyor, ama koruma taleplerinin reddi için bir dayanak oluşturuyor. Bu değerlendirmeler tarafsız değil. Ankara ile siyasi yakınlaşma arttıkça, Türkiye’deki duruma dair resmi değerlendirme de olumlulaşıyor ve Kürtlerin maruz kaldığı zulüm geçmişinin tanınması o kadar zorlaşıyor. Bu yalnızca Türkiye’den gelen Kürtleri ilgilendirmiyor; Suriye, Irak ve İran’dan gelen Kürtler de çok daha büyük zorluklarla karşılaşıyor. Ve bunun ötesinde genel bir eğilim de söz konusu: sağa kayış, kışkırtma ve sınırları kapatmaya yönelik giderek sertleşen politikalar karşısında, Avrupa genelinde mültecilerin koruma alması gitgide zorlaşıyor. Kürtler, tüm bu kısıtlamaların kesiştiği bir noktada duruyor.”
Bu ayrımcılığın etkisi, Akbulut’un “kesişimsel ezilmenin tipik bir örneği” olarak tanımladığı durumu yaşayan Kürt kadınlar için özellikle ağır. Akbulut’a göre, Kürt kimliğine yöneltilen bu düşmanlık, yapısal cinsiyetçilikle kesişerek katmanlı bir değersizleştirme dinamiği yaratıyor:
“Dolayısıyla Kürt karşıtı ırkçılık, cinsiyetçilik, sağlamcılık, queerfobi veya sınıfçılıkla eşzamanlı olarak ve bunlarla etkileşim halinde ortaya çıkabilir. Belirleyici olan nokta, bunların sadece yan yana duran farklı baskı deneyimleri olmaması, birbirlerini etkilemeleri ve pekiştirmeleridir. Kürt kadınlar söz konusu olduğunda bu durum çok somut hale gelir: Kürtlere yönelik ırkçı düşman imgesi, hem ırkçı hem de cinsiyetçi olan bir Kürt kadınları değersizleştirme sürecine dönüşür. Burada çeşitli değersizleştirme mantıkları birbiriyle iç içe geçmektedir ve tam da bu nedenle kesişimsel bakış açısı çalışmalarımız için bu kadar önemlidir.”
Kürt karşıtı ırkçılığın, kurumsal ihmal ve kriminalizasyon gibi diğer grup odaklı düşmanlık biçimleriyle aynı temel mekanizmalara dayandığını belirten Akbulut, dayanışmanın yapısal bir gereklilik olduğunu vurguladı:
“Irkçılık tek başına ortaya çıkmaz. Irkçılıkla mücadele eden herkes, her seferinde diğer grupları da etkileyen aynı mekanizmalarla karşılaşır: değersizleştirme, suç sayma, kurumların görmezden gelmesi.”
Kürtlerin devletin yardım etmediği durumlarda kendi başlarının çaresine bakmayı öğrendikleri için Kürtlerin öz-örgütlenmesinin uzun bir geçmişe sahip olduğuna da dikkat çeken Akbulut, bu durumun pek çok marjinalleştirilmiş grubun aşina olduğu bir örüntü olduğunu söyledi.
“Irkçılıkla mücadele şart”
Bu yapısal engelleri ortadan kaldırmak için Akbulut, üç temel siyasi ve hukuki önlemi sıraladı:
“Birincisi, Kürt karşıtı ırkçılık ayrı bir ırkçılık biçimi olarak tanınmalı. Kendi kategorisi olmadan yetkililer, okullar ve mahkemeler ilgili olayları kayda bile geçiremiyor, adı konmayan şey görünmez ve cezasız kalıyor.
İkincisi, göz yummak yerine tutarlı bir ırkçılıkla mücadele şart. Irkçı aktörlerin denetimsiz biçimde faaliyet göstermesine artık izin verilmemeli; Bozkurtlar da oldukları gibi, yani aşırı sağcı bir hareket olarak ele alınmalı. Bu, daha geniş tablodan ayrı düşünülemez: Kürt karşıtı ırkçılık, ırkçılığın genel olarak normalleştiği ve Avrupa genelinde sağa kayışın ivme kazandığı bir zeminde büyüyor.
Üçüncüsü ve en belirleyicisi, siyasetin kendisi Kürt karşıtı söylemleri benimsemeyi bırakmalı. Suçlama ve genel şüphe, Avrupa’daki idari uygulamalara ve medya diline sızdığında, ırkçılıkla mücadele edilmiyor, tam tersine, ırkçılık idare ediliyor ve sürdürülüyor.”