Meral Danış Beştaş: Yasa, barışa giden yolda “asgari bir adım”

HDK Eş Sözcüsü ve DEM Parti Erzurum Milletvekili Meral Danış Beştaş, “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” kapsamında dün Meclis’e sunulan çerçeve yasayı “ilk defa teslimiyetin dayatılmadığı, müzakerenin etkisinde varılan asgari bir yasa teklifi” olarak tanımladı.

Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak bilinen ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunulan “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” 5 Ağustos’ta açıklandı.

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Erzurum Milletvekili Meral Danış Beştaş, söz konusu yasaya ilişkin Niha+’ya yaptığı değerlendirmede bu düzenlemenin bir af yasası olmadığını vurgulayarak “Bu, neticede bir barış ve demokratik toplum sürecinin, müzakere sürecinin geldiği aşamada siyasi olarak yurt dışında mecburen bulunanlar, sürgündekiler, içerideki tutuklular, siyasi mahpuslar ve gerillanın gelişini düzenleyen bir düzenleme” dedi.

“Pişmanlık, teslimiyet dayatılmıyor”

Düzenlemenin bir kaos ortamı yaratmayacağını savunan Beştaş, “Tam tersine Kürt halkının artık hukuk kapısından içeri girmesi için ilk defa pişmanlığın, teslimiyetin dayatılmadığı, müzakerenin etkisinde varılan asgari bir yasa teklifi” ifadelerini kullandı.

Beştaş, yasanın sadece başlangıç için “küçük bir adım” olduğunu, sürecin bundan sonraki düzenlemelerle şekilleneceğini söyledi. Dil, kimlik, kültür hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü ile örgütlenme hakkı gibi başlıklarda demokrasiden, hukuktan, adaletten ve özgürlüklerden yana bir tutum sergilediklerini yineledi.

Yasada cezaların üst ve alt sınırlarının belirlendiğini aktaran Beştaş, kapsam dışı tutulan grupları da tekrarladı: 2005 öncesi ağırlaştırılmış müebbet ve müebbet cezaları ile insan öldürme suçları düzenlemenin dışında bırakıldı. Beştaş, bu düzenlemelerin PKK ve KCK ile bağlantılı oluşum ve örgütler için geçerli olduğunu belirtti.

Eksiklikler Adalet Komisyonu’nda söylenecek

Yasanın eksikliklerine ilişkin konuşan Beştaş, 2005 yılı öncesi ağırlaştırılmış müebbet ve müebbet hüküm giyenlerin kapsam dışı bırakılmasının statü talebini karşılamadığını belirtti. Bu düzenleme, Abdullah Öcalan’ı da kapsam dışında bırakıyor.

Beştaş, kanunda yeni yasal düzenlemeler ve idari adımlar için Cumhurbaşkanı yardımcısı başkanlığında bir kurul oluşturulacağını, bu kurulun sürecin idari boyutunu yürütmekle sorumlu tutulacağını aktardı. “İdari olarak Sayın Öcalan akademisyen, gazeteci, siyasetçi bu konuda kendisiyle görüşmek isteyenlerle görüşebilecek diye yorumluyoruz ve istiyoruz. Yani talep çok net” dedi.

Beştaş, bu sürecin yeni bir yasa çıkana kadar fazla uzatılmaması gerektiği görüşünü ilgili taraflarla paylaştıklarını, yarın toplanacak Adalet Komisyonu’nda da bu eksikliklerin dile getirileceğini belirtti.

“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, 7 Ağustos’ta Meclis Adalet Komisyonu’nun önüne inecek ve tartışılmaya başlanacak. Komisyonda kabul edilmesi halinde ise teklif Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlanacak.

Kimi suçların yasa kapsamı dışında tutulmasına ilişkin Beştaş, bu durumun “Türkiye siyasetinin hâlâ belli ezberlerden ve kalıplardan kurtulamamış olmasının bir yansıması” olduğunu söyledi. Sürecin yalnızca müzakereyle değil, toplumun taleplerine sahip çıkması ve itirazını güçlendirmesiyle ilerleyebileceğini vurguladı.

“Bir kapı aralandı”

Yasanın hukuki riskler barındırdığını kabul eden Beştaş, eleştiri ve eksikliklerin bulunduğunu ancak bunun “asgari bir müşterek” olduğunu belirtti: “İlk adımın atılabilmesi için bir anlamda buna evet diyeceğiz. Çünkü bir adım atılmazsa gelecek adımların önü de kapalı olacak. Bir aralanma hali var. Yani bir kapı aralandı.”

Beştaş, bu kapının sonuna kadar açılmasının toplumun ve halkların elinde olduğunu söyleyerek sözlerini tamamladı.

“Alevi olmak hayata 1-0 mağlup başlamaktır”

Muğla’nın Ortaca ilçesine bağlı Kemaliye köyü, Tahtacı topluluğunun da yoğun olduğu bir Alevi köyü. Kemaliye köyü muhtarı Zeynel Altın ve köyden postane emeklisi Nail, köyün Tahtacı-Alevi kimliğini, cemevi pratiklerini ve ekonomik yapısını değerlendirdi.

Fotoğraflar: Doğa Tekneci

Muğla’nın Ortaca ilçesi, Alevi nüfusun yoğun olduğu bir yerleşim alanı olarak biliniyor. Marmaris ile Fethiye’nin arasında yer alıyor. Antik Çağ devrine kadar dayanan tarihinin yanı sıra yakın dönem tarihiyle de kimi zamanlar gündem olmuş bir bölge. Tarihte pek çok medeniyete ev sahipliği yaptığı için kültürel, etnik ve dini yapıların yer aldığı Ortaca’nın yakın tarihteki yerleşimcileri Tahtacı (Türkmen) Aleviler.

Tarihi anlatılara göre İkinci dünya savaşında vergisini ödemeyen azınlıkları çalıştırmak amacı ile Muğla Dalaman’da bir “azınlık kampı” kurulması planlanır ve yapımına başlanır. Bu bölge, yerleşik durumda olan Tahtacıların (Türkmen Alevi) elinde bulunmaktaydı. Devlet tahtacıları yakında bulunan başka bir tahtacı köyüne Fevziye’ye yerleştirir. Buradan da eski Oritenya mevkine göç ettirir. O zamanlar bataklık olan bu yer, Tahtacı Aleviler tarafından kurutulur ve bayındır hale getirilir.

Muğla’da Ortaca’ya yaptığım bir ziyaret esnasında, çoğu Alevi nüfusa sahip Kemaliye köyü muhtarı Zeynel Altın ile ve adının Nail olduğunu söyleyen postane emeklisi ile sohbet etme fırsatı buldum.

Köye doğru giden yolda Ortaca’nın merkezinden geçerken Ortaca’da yapılan Narenciye çiftçiliğini temsilen yapılmış bir heykel vardı. 2011 yılında yapılan bu heykelde Anadolulu giyim tarzına sahip 2 kadın ve 2 erkek figür bulunuyor. Kadınlardan bir tanesi elinde domates dalı tutuyor, diğeri ise nar dolu sepeti omuzlamış, bir erkeğin elindeki sepet ise portakal dolu.


Köye girmeden ara bir sokakta kalan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Cemevi göze çarpıyor. Köye doğru gidildiğinde, Ortaca merkezine göre yeşilliğin bol olduğu bir alan gelenleri karşılıyor. Köydeki evlerin bahçelerine dikkat edildiğinde sık sık sera örtüleri ve narenciye ağaçları görülüyor. Köydeki evler düzenli olarak yerleşmiş , evler cadde veya sokak üzerinde sıra sıra dizili şekilde.


Kemaliye Köyü’nde binden fazla insan yaşıyor. Çoğu emekli olan köy halkı genelde geçim kaynağı olarak seracılık, narenciye çiftçiliği ve denize yakınlığı sebebiyle turizm işleriyle uğraşıyor. Buradaki Alevi nüfusunun önemli bir bölümü, adını tahtacılık mesleğinden alan ve genellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan “Tahtacılar” adlı Alevi topluluğundan oluşuyor.

Altın ve Nail’e köydeki Alevi nüfusunu, Kemaliyeli Alevilerin günlerini nasıl geçirdiklerini sordum.

Bir Tahtacı köyü: Kemaliye

Kemaliye köyü muhtarı Zeynel Altın


Kemaliye köyünün Alevi nüfus dağılımına dair elde net bir veri bulunmadığını belirten Altın, kendi tahminine göre köy nüfusunun yaklaşık yüzde 70’inin Alevi olduğunu söyledi. Altın, köyün göç aldığını ve nüfusun zamanla karıştığını ve Fevziye, Cumhuriyet Mahallesi gibi Alevi yoğunluklu olan komşu mahallelerinin daha kozmopolit bir yapısı olduğunu ifade etti.

Altın, kendisinin de bir Tahtacı olduğunu belirterek Tahtacı kimliğinin kökenine dair şunları anlattı:

“Bizim dedemiz Mersin-Mut tarafından geliyor. Biz Alevi adı altında Tahtacı topluluğundanız. Yavuz Sultan Selim’den sonra Alevilere yapılan baskıdan sonra Aleviler kendilerini dağlara çekmişler. Geçinmek için ormanda ağaç işçiliği, tahta işi yapmışlar. Tahtacı ismi de oradan geliyor.”

Altın, Aleviliğin tek tip bir inanç pratiği olmadığının altını çizerek “Aleviliğin içinde 14-15 tane aşiret var, Kıpçaklardan, Çepnilerden tutun hepsi var. Hepsinin ufak tefek nüans farkları var, bu aslında bir zenginlik” dedi.

Altın, Tahtacılar olarak Kemaliye köyünde küçük bir cemevi yaptıklarından bahsetti. Köyün girişinde bir Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Cemevi de var fakat genellikle kendi yaptıkları bu cemevinde ibadetlerini sürdüklerini söyledi.


Her Alevi topluluğundaki cem ritüellerinde farklılıklar görüldüğüne de değinen Altın, buna bir örnek olarak kendi topluluklarında çorapla cem’e girilmediğini belirtti. “Bizim cemevine sünni birisi giremez mesela” diyen Altın, cem’e katılabilmek için önce Alevi olduğuna dair bir “ikrar” verilmesi gerektiğini, bu yeminin ardından kişinin topluluğa kabul edildiğini anlattı. Sünni-Alevi evliliklerine dönük tutumun da zamanla yumuşadığını, ancak hala tam anlamıyla ortadan kalkmadığını da ekledi.

Nail de köydeki Alevilerin kendi cemevlerine bağlı olduğunu belirterek Aleviliğin çok fazla kola ayrıldığını, kendisinin de yine Tahtacı topluluğundan “Yolyatır Ocağı”na bağlı olduğunu söyledi.

Nail, cemevine abdestsiz girilmediğini, girişte bele kement bağlandığını, başın yazma ile örtüldüğünü, tuvalete çıkıldığında abdestin bozulmuş sayılıp yeniden alınması gerektiğini aktardı. Cem’de yenilen yemeğin ancak “destur” verildikten sonra dağıtılabildiğini de ekledi.

“6 Mayıs’ta yas tutarız”

Hıdırellez’in köyde farklı bir şekilde anıldığını anlatan Nail, 6 Mayıs’ta herhangi bir kutlama yapılmadığını, bunun yerine 5 Mayıs akşamı meydanda ateş yakılıp üzerinden atlandığını söyledi. Nail’e göre 6 Mayıs bir yas günü: “O gün Hüseyin İnan’ın, Deniz Gezmiş’in ölüm yıldönümüdür. Biz o gün şenlik yapmayız, yas tutarız.”

Muharrem ayına dair de ayrıntılı bilgi veren Nail, Kurban Bayramı’ndan yaklaşık 19-20 gün sonra başlayan bu dönemde köylülerin oruç değil “yas” tuttuğunu belirterek “Su içmeyiz, et yemeyiz, tıraş olmayız, tırnak kesmeyiz… Sadece yoğurt yeriz, başka hayvansal gıda yemeyiz” dedi. Nail, yasın 12. günü sabahı evlerde horoz kesildiğini, ardından köylülerin bir araya gelip erkân açtığını ve yemeklerini birlikte yiyerek orucu/yası sonlandırdığını aktardı.


“Alevi olmak 1-0 mağlup başlamaktır”

Altın, Alevilerin bölgedeki işçi mücadelelerine de değindi. 1975-76 yıllarında köy gençlerinin bir tiyatro topluluğu kurduğunu, 1979’da tarım işçilerinin daha iyi çalışma koşulları için grev yaptığını anlattı.

Altın, “Alevi olmak, hayata bir sıfır mağlup başlamaktır. Kendini iyi anlatamazsan, iyi yetiştiremezsen arkada kalırsın” dedi.

“Burası bir emekli köyü”

Altın, köyde okuryazarlık oranının yüksek olduğunu, köylülerin büyük bölümünün kamuda veya sigortalı işlerde çalışıp emekli olduğunu belirtti:

“Bizim köyümüzün yüzde 90’ı emeklidir. Aleviler çalışmaktan gocunmaz, hepsi çalışkandır. İşçi, memur olurlar.”


Altın, köylülerin 1979 yılında tarım alanlarında bir grev düzenlediğini ve bunun Ortaca’daki ilk işçi eylemlerinden biri olduğunu iddia etti.

Köyün geçim kaynağı olan narenciye üretiminde son yıllarda ciddi bir gelir daralması yaşandığını belirten Altın, bunun temel nedeninin ihracat sorunları olduğunu söyleyerek “Narenciyenin büyük bölümü ihraç ürünü. Komşu ülkelerle ticaret yapamazsan elindeki ürünü değerlendiremezsin” ifadelerini kullandı. Nail de benzer bir tabloyu doğruladı.

Nail ise köyün geçim kaynaklarını seracılık, narenciye ve turizm olarak sıralayarak turizmin büyük bölümünün Dalyan ve Sarıgerme’deki tekne ve otel işletmeciliğine dayandığını söyledi. Köy nüfusunun “yüzde 90’ının” emekli olduğunu yineleyen Nail, narenciye fiyatlarındaki dalgalanmaya da değinerek geçen yıl iyi kazanç sağlayan narenciyenin önceki yıllarda tarlada çürümeye bırakılmak zorunda kaldığını da ekledi: “Limon, narenciye bundan 4-5 yıl önce para yapmadı. Millet mağdur oldu.”


Devletin Alevilere yaklaşımı nasıl?

Altın’a göre devletin Alevi topluluğuna yaklaşımı son yıllarda değişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na ve Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde açılan büyük cemevi külliyesine değindi.

“Devlet başkanı gitti Hacıbektaş’ta bir cemevi yaptırdı. Bunlar siyaset, oy peşinde koşan insanlar. İçinde saygı duyan da vardır ama siyaset kullanıldı.”

Altın, kamu hizmetlerine erişimde kişisel olarak bir ayrımcılıkla karşılaşmadığını, ancak taleplerini sürekli gündemde tutmak zorunda kaldığını ifade etti:

“Talebini sık sık yenilemezsen unutuluyor. Benim işimi yapmazsanız sizi ifşa ederim derim. Yarı tehdit, başka türlü olmuyor çünkü. Bu bir insan hakkı, insanlar haklarını bilmeli. Ben varım diyeceksin.”

“Ortaca Olayları” ya da “Ortaca Katliamı” olarak bilinen süreç, Muğla’nın Köyceğiz ilçesine bağlı (O dönem Ortaca Köyceğiz’e bağlıydı) Ortaca’da 5-16 Haziran 1966 tarihleri arasında Tahtacı Alevilere yönelik yaşanan şiddet, baskı ve yağma olaylarını kapsıyor. Fakat bölgedeki Alevi halkın tanıklıkları ile basına yansıyanlar arasında belli çelişkiler bulunuyor.

Altın’a ve Nail’e Ortaca Katliamı ile ilgili büyüklerinden neler duyduklarını ve neler bildiklerini sordum.


“Katliam değil, arazi tartışmasıydı”

Altın, sosyal medyada zaman zaman yeniden paylaşılan “Alevi katliamı” iddialarına dikkat çekerek bu tür paylaşımların büyük bölümünün asılsız olduğunu savundu:

“Alevilerin camiye saldırısıyla ilgili şeyler yaymışlar, ortaya laflar atmışlar. Öyle bir şey olmadı. O zamanki Alevilerden sözü dinlenen kişiler öne çıkıp ‘böyle bir şey yok, herkes oturduğu yerde otursun’ demişler. Gerilme olmuş ama katliam değil. Sadece bir kişi ölmüş, o da bir arazi tartışmasından.”

“Komşular birbirinin tarlasına giren hayvana zarar verdi, ordan söz düşmüş, ağız dalaşı sonra kavgaya dönüşmüş” diyen Nail “Kitlesel bir katliam yok. Sivas’taki, Madımak’taki, Maraş’taki, Çorum’daki, Erzincan’daki gibi değil” değerlendirmesini yaptı.

*Muğla’nın Ortaca ilçesine bağlı Fevziye köyünde yaşanan ve “Ortaca Katliamı” olarak anılan olayın kökeninde bir arazi meselesi var. Bölgedeki Tahtacı Aleviler, zamanla bataklık bir araziyi ıslah ederek yaşanabilir hale getirdikten sonra 1960 yılında devlet bu bölgeye yakın bir alanı Nurcu Sünnilerin bulunduğu Kızılyurt köyünün ağasına devretmişti. Gerginlik böyle başladı.

Haziran 1966’da patlak veren olayların hangi kıvılcımla başladığı konusunda kaynaklar ayrışıyor. PİRHA’nın 2019’da tanıklarla yaptığı görüşmelere göre olay bir tarla kavgasıydı, çatışmada uzatmalı bir başçavuşun silahından çıkan kurşunla 15 yaşındaki Sünni bir genç, Halil Sarı, hayatını kaybetti ve tanıklara göre bunun dışında can kaybı yaşanmadı. (Kemaliye köyünden Zeynel Altın ve Nail’in de söylemi bu yönde.) Söz konusu tanıklar, gencin ölümünün ardından olayları alevlendiren asıl kırılma noktasının bir Alevi kadına yönelik cinsel saldırı olduğunu aktarıyor ve sürecin basın ve güvenlik güçlerinin geç müdahalesiyle bir mezhep çatışmasına dönüştürülmek istendiğini vurguluyor. Başka kaynaklarda olayı tetikleyen unsurun bir Alevi kadınlara yönelik cinsel saldırı olduğu, çatışmaların 12 gün sürdüğü ve ölü sayısının net bilinmediği de aktarılıyor.

Kaynak: PİRHA, bianet, Evrensel

Nayir: “COP sistemin yeniden üretildiği bir zirve”

Antalya’da Kasım ayında düzenlenecek COP31 öncesinde Niha+’ya konuşan Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti Cemre Nayir, iklim zirvelerinin doğayı korumaktan çok sermayenin çıkarlarını koruduğunu söyledi. Nayir, COP31’i “kuşatılması gereken bir mücadele alanı” olarak tanımladı.


Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında 1992’de kabul edilen ve iklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan uluslararası anlaşmaya taraf olan ülkeler, her yıl Taraflar Konferansı (COP) adı verilen zirvelerde bir araya geliyor. İklim finansmanlığı, sera gazı emisyon politikaları, enerji dönüşümü gibi başlıkların tartışıldığı bu toplantıların 31’incisi bu sene 9 Kasım 2026-20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’nin Antalya ilinde yapılacak.

Fakat ekolojistler ve iklim aktivistleri, bu iklim konferanslarının doğaya ve iklime fayda sağlama amacı gütmediğini söylüyor. Konuya ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulunan Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti Cemre Nayir, COP zirvelerinin bütün mücadele kesimleri tarafından üzerine yürünülmesi gereken bir mücadele alanı olduğunu belirtti.

Cemre Nayir, 3 Şubat’ta sosyalistlere yönelik gerçekleştirilen operasyonda “örgüt üyeliği suçlamasıyla” tutuklanmış ve 2 Haziran’da serbest bırakılmıştır.

Cemre Nayir

“COP sistemin yeniden üretildiği bir toplantıdır”

COP zirveleri otuz yılı aşkın bir süredir düzenleniyor olsa da küresel iklim değişikliği dahil ekolojik çöküşün tüm dünyada derinleşmeye devam ettiğini belirten Nayir, bu toplantıların ve zirvelerin sistemik temelini net bir şekilde irdelemek gerektiğini söyledi:

“COP zirveleri temelde; kapitalizmin içinde olduğu emperyalist küreselleşme aşamasındaki en büyük ekonomik yağmayı kapan dünya tekellerinin ve bu tekellerin tarihsel birikim zemini olan emperyalist devletlerin güdümünde, politik çerçevesini bu tekelci sermayenin belirlediği diğer tüm zirvelerle aynıdır. G-7 ve G-20 zirveleri, NATO zirveleri, BM’nin farklı uluslararası ‘sözleşmeleri’ için düzenlenen zirveler ne ise, COP da odur: Emperyalistlerin ve bir avuç dünya tekelinin çıkarlarının korunduğu ve genişletildiği, yeni ticari çerçevelerin ve piyasalaştırma mekanizmalarının kurulduğu, bu merkezlerin hegemonyasının tahkim edildiği ve sistemin yeniden üretildiği bir başka toplantıdır.”

Nayir’e göre sermayenin kendini “yeşil aklaması” adına, yılda bir kez COP zirveleri şeklinde merkezi bir gündem oluşturmasının boşa düşürülebilmesi; ancak dünyada iklim değişikliğinden etkilenen halkların ve ezilenlerin çıkarlarını savunan toplumsal hareketlerin basıncıyla mümkündür:

“Doğanın metalaştırılmış diğer tüm unsurları gibi, esas olarak emekçilerin bu krizin yıkımı altında kaldığını vurgulamak; tarihsel sorumlulukları ülkeler bazında ele alırken günümüzdeki sınıf mücadelelerini öne çıkarmak, yani kapitalizmin devamı arayışıyla değil, emekçilerin ve halkların kurtuluşunun yeni bir düzenden geçtiği bir hattı inşa etmek gerekir.”

“COP31 bir mücadele alanıdır”

Büyük sermaye güçlerinin “kârsızlığın telafisini doğayı bedava bir rant kaynağı olarak görmekte” bulduğunu belirten Nayir, bu tür zirvelerin bir yandan rantın önündeki engelleri kaldıracak hukuki zemini oluşturmaya, diğer yandan ise “işçiler arasında yeni birikim modellerine rıza üretmeye” hizmet ettiğini vurguladı. Nayir, işçilerin yeni iklim koşullarında geçimini sağlamak zorunda kalırken kendi elleriyle dünyanın yaşanırlığını yıprattığını ve aynı anda kendisinin de yıprandığını ifade ederek şöyle dedi:

“Polen Ekoloji Kolektifi olarak emekoloji (emeğin ekolojisi) dediğimiz yaklaşımda, işçilerin kendi emeğine ve doğaya bu yabancılaşmasına, ağırlaşan iklim krizinin yarattığı daha yoğun sömürü koşullarına karşı iktidar hedefli, devrimci bir sınıf mücadelesinin kendi yolunu bulmasını savunuyoruz.”

Sermayenin çözüm önerileriyle geçen bu otuz yıllık sürenin bir oyalama olduğunu görmek için marksist bir sınıf analizine dahi gerek olmadığını belirten Nayir, “COP31′ de çözümün mekanı değil, kuşatılması gereken bir mücadele alanı olarak bakıyoruz” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

“Enternasyonalist bir ortamda tüm işçiler, ezilenler ve sosyalistler için meşru ve üzerine yürünmesi gereken bir hedef olarak görüyoruz. Katılmaktan çok en iyi ihtimalle protesto edilmesi gereken ya da savaş zirvesi NATO’daki gibi engellenmesi için çabalanması gereken bir zirve. Tabii ki, bu düzeyde bir örgütlülük, amaç ortaklaşması, mücadele düzeyi şu an için Türkiye’deki toplumsal hareketlerde yok. Ama olmaması bu ilkesel tartışmalarda geri adım atmayı getirmemeli.”

“Ekoloji bütün siyasetin merkezinde olmalı”

Devletin bu tür zirveleri kendi iç sıkışmışlığına karşı bir meşruiyet aracı olarak kullandığını söyleyen Nayir’e göre bu zirveler, aynı zamanda Türk sermayesinin emperyalist hiyerarşideki rolünü güçlendirmesi, pazar kapması ve yeni finans kaynaklarına ulaşması açısından da önem taşıyor.

Nayir, işçi cinayetleri, kadın cinayetleri ile kentlerde açlık ve altyapı yoksunluğuyla geçen günlük yaşamın bir tür iç savaş biçiminde sürdüğünü ifade etti. Bu bağlamda iktidarın güç tazelemesinin ancak savaş cephesinde bir kazanım olabileceğini belirten Nayir, mevcut rejimin toplumsal rıza ve meşruiyeti sürdürülebilir kılmasının mümkün olmadığının altını çizdi. Birçok kentte süregelen bu savaş halinde kendi saflarımızdaki durumla yüzleştiğimizi hatırlatan Nayir; ezilenler cephesindeki dağınıklığın temel sebeplerinden birinin, “faşizm gerçekliği karşısında türlü burjuva ideolojik akımların etkisinde kalarak düzen içi arayışlara yönelme” olduğunu ekledi.

Önce tüm örgütlerin ve mücadeleci kesimlerin bir araya gelerek bu ortak mücadele hattının nasıl olacağını tartışması gerektiğini belirten Nayir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ekoloji meselesi bugün artık tüm devrimci sosyalist, sol ve ilerici partilerin siyasetinin merkezinde olmalı. İşçilerin partilerinin ve sendikalarının, kadın örgütlerinin, LGBTİ+ gruplarının, hayvan özgürlüğü mücadelesi yürütenlerin ekolojik çöküşe bir çöküş meselesi olarak bakması ve kendi kesimsel gruplarının ekolojik yıkımdan nasıl etkilendiğini ve diğer tüm mücadele alanlarıyla bu temelde birleşmesi gerekliliğini tartışmalı. Burada gerçek bir seferberlikten, tüm türlerin ölüm kalım meselesinden bahsediyoruz. Gezegende canlılık bir şekilde devam edecektir, bu açıdan hiçbir tür olmazsa olmaz değil, fakat bütün yarattıklarıyla, kültürüyle, insanlar dahil bütün türlerin dirimi için sağlıklı ve çeşitliliği yüksek bir ekolojik durumu sürdürmek elzem. Burada aslında ekososyalist bir toplumun, yani bu mücadele kesimlerini sınıfsal temelde birleştirecek, sınıfsal çıkarlarının bilinciyle hareket etmesini sağlayacak bir tartışmanın zeminini görüyoruz.”

Cemre Nayir, toplumsal güçlerin ittifakı konusu aynı zamanda devrimci inşanın da konusu olduğunu belirterek Türkiye devrimci hareketinin “50 yıllık örgüt ve savaşım deneyimi” olduğunu hatırlattı:

“En ağır bedelleri göğüsleyen, kendini yenileme, döneme uygun mücadele araçları geliştirmede sürekli arayışta olan ve belirli bir düzeyi olan bir toplam hareket tablosu var. Son 10-15 yılda yasal-demokratik ya da yeraltında çeşitli devrimci ittifaklar, cepheler kuruldu, tarihsel eşikler aşıldı, kazanımlar elde edildi. Bugün toplumsal hareketlerin meseleye bu ciddiyetle yaklaşması gerekiyor. Kesimsel talepleri kalıcı olarak kazanmanın yolu tüm ezilenler cephesinin direncinden geçiyor. Her şeyi yeniden icat etmeyeceğiz, bu deneyimleri güncel örgütlenme, iletişim araçlarıyla güncellemek, dirençli, sınıf öfkesiyle kuşanmış, bedelleri göğüslemeye hazır ve düzenle bağlarını bilinçli bir şekilde koparmış, koparmaya hazır kadrolar yetişiyor. Gerisini tarihimiz olarak yazacağız.”

“HİZ bir karşı zirve olmalı”

Polen Ekoloji Kolektifi olarak COP31 ile eş zamanlı düzenlenecek olan Halkların İklim Zirvesi’nin (HİZ) hazırlıklarını yakından takip ettiklerini hatırlatan Nayir, HİZ sürecini yeni kitlelerle buluşma ve örgütlenme süreci olarak gördüklerini ifade etti.

HİZ’in, düzen içi herhangi bir eğilime meşruiyet kazandırmayacak bir karşı zirve olması ve bu zirvede ekolojik kurtuluş mücadelesinin örgütlülüğü ile kapasitesini büyütmek adına nasıl bir mobilizasyona girişilmesi gerektiğinin tartışılması gerektiğini belirten Nayir, sözlerine şöyle devam etti:

Bunun yeri özellikle Antalya olmak zorunda değil, hatta tarihsel olarak bölge emperyalizminin ve kapitalizminin tahrip ettiği, yıkımın hâlâ sürdüğü alanlar, örneğin Varto direniş sahası bu karşı zirvenin veya ekososyalist inşa tartışmalarının merkezi olabilir. Büyük temsillerin büyük alışverişler yaptığı zirvelerden ziyade, yapılandırılmış, derli toplu forumları yılda bir kez değil, her gün düşünmeyi değerli buluyoruz.”

“Sorun enerjinin kâr amaçlı üretilmesi”

“Yenilenebilir” kavramının sanılanın aksine “temiz, doğa dostu, halk yararına” gibi anlamlar taşımadığına dikkat çeken Nayir, bu kelimenin enerji kaynağı olan maddenin insan toplumunun zaman ölçeğine göre tekrar yenilenebilmesi ve tekrar edilebilmesi için kullanıldığını hatırlattı.

Nayir, buradaki esas sorunun üretilen enerjinin ihtiyaç için değil kâr amaçlı üretilmesi olduğunu belirterek “Her teknoloji bu sınıflı toplumun ürünü olduğundan, toplumsal üretim ilişkileri içinde yerini bulur. Yani yenilenebilir enerji halkın yararına olur diye bir ezber yok” dedi. Termodinamik yasalarına atıfla sıfır etkisi olan, kullanılabilir bir enerji üretmenin imkanının bulunmadığını söyleyen Nayir, yenilenebilir enerjinin ancak “ekososyalist bir toplumda” küçük ölçekli, dağıtık ve coğrafyaya özgü biçimleriyle gerçekten halkın yararına olabileceğini savundu:

“Yenilenebilir enerjinin temelinde yeni bir metalaştırma ve kaynak paylaşım sürecinin olduğunu, düzen içi yenilenebilir enerji yatırım ve çalışmalarının fosil yakıt tüketimini azaltmak yerine bunun üzerine binip yıkımı daha da genişlettiğini biliyoruz. Bunun karşısında tüm meşruluğuyla canını ve üzerinde yaşadığı toprağı, soluduğu havayı, hayvan dostlarını, içtiği suyu korumak zorunda olan ve her gün yaşamın diğer bütün alanlarını kuşatmaya çalışan zorbalığa karşı direnen yaşam savunucuları olmalı, kendimizi savunmalıyız. Doğanın özsavunması olmalıyız ve çok daha örgütlü, güçlü bir şekilde yeryüzünün kapitalistlerin laboratuvarı olmasını engellemeli, doğayı ve emeği özgürleştirmek için kesimsel bütün mücadelelerin yaşam ve ekoloji savunması temelinde cepheleşmesini sağlamalıyız. Yenilenebilir enerji özelinde ise kapitalist özel mülkiyet yerine enerji egemenliğini sağlayacak, enerji yoksulluğunu giderecek enerji kooperatif ve komün denemelerini incelemeli ve uygulamaya çalışabiliriz bir ilk adım olarak. İklim değişikliğine karşı termik santrallerin alternatiflerini bu şekilde denemek ancak halkın emekolojik alternatifini sunacaktır. Ayrıca elbette, enerjinin sadece üretim aşamasını değil, iletim, dağıtım ve kullanım aşamalarını birlikte ele alarak bir bütün enerji sistemlerini toplumsal ya da grup mülkiyetlerine dönüştürmek için talepleri mücadeleye yansıtmalıyız.”

*Cemre Nayir’in yanıtları, Polen Ekoloji Kolektifi katkılarıyla birlikte hazırlandı

Bilirkişi raporu Afşin-Elbistan A Santrali için “ciddi bir tehdit” dedi

Afşin-Elbistan’daki Termik A Santrali’ne ilişkin yayınlanan bilirkişi raporunda kükürt dioksit ve azot dioksit için konulmuş yasal sınırların aşıldığı ifade edildi. Afşin Elbistan Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu’ndan Mehmet Dalkanat, “Mesele sadece bir bölge değil, toprak meselesidir“ dedi.

Bilirkişi raporunda yer alan fotoğraf

Yıllardır bölgede ciddi sağlık ve ekolojik riskler oluşturmasıyla bilinen Afşin-Elbistan A Termik Santrali’ne eklenmesi planlanan 5 ve 6. ünitelere ilişkin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu kararı 8 Temmuz’da iptal edilmişti. Greenpeace Türkiye’nin Afşin-Elbistan A Termik Santrali 4. ünitesinin çevre izninin ve lisans belgesinin iptali için bölge halkıyla birlikte 2024 yılında açtığı davadaki bilirkişi raporu da bugün açıklandı.

Rapor, Afşin-Elbistan A Termik Santrali’nin 4. Ünitesinden yayılan hava kirliliğinin insan sağlığı, tarımsal üretim, su kaynakları ve ekosistem bütünlüğü üzerinde “ciddi ve sürekli bir risk” oluşturduğunu ortaya koydu. Raporda santralden yayılan zehrin yerel halkın sağlığı, tarım ve su kaynakları üzerinde “arızi bir hata” değil, “yapısal ve sürekli bir tehdit” oluşturduğu doğrulandı.

4’er ünitelik 1355 Megawatt’lık (MW) Afşin-Elbistan A Termik Santrali 42 yıldır, yine 4’er ünitelik 1440 MW’lık Afşin-Elbistan B Termik Santrali ise 22 yıldır Maraş’ta elektrik üretimi yapmaktadır. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, söz konusu Afşin-Elbistan A Termik Santrali’ne yeni bir termik santral büyüklüğünde olan toplam 688 MW kapasiteli ek 2 ünite için 27 Aralık 2024’te “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu Kararı” verdi. Santralin 5. ve 6. ünitelerine ilişkin ÇED olumlu kararının iptali istemiyle açılan davaların duruşmaları 11 Haziran’da görüldü. Eylül 2025’te hazırlanan ilk bilirkişi raporunda ek üniteler için planlanan projenin kamu yararı taşımadığı, Şubat 2026 tarihinde açıklanan ikinci bilirkişi raporunda da projenin uygun olmadığı yönündeki tespitler belgelenmişti.


Afşin Elbistan Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu’ndan Mehmet Dalkanat, ÇED iptal kararı ve bilirkişi raporunun ardından bölgedeki durumu ve çevre mücadelesini anlattı. Dalkanat, 5. ve 6. ünitelerin kapatılması için açılan davaların Greenpeace, Tema Vakfı, Türk Tabipler Birliği, İklim Adalet Koalisyonu, Avrupa İklim Eylem Ağı, 350.org, Elbistan ve Nurhak Belediyeleri gibi birçok kurumun desteğiyle yürütüldüğünü hatırlatarak bu sonucun yerelin ve çevre örgütlerinin mücadelesiyle elde edildiğini vurguladı ve ilerideki günlerde mahkeme kararıyla sağlıkla ilgili istatistik bilgilerini de alacaklarını belirtti.

Mehmet Dalkanat

Dalkanat: “Santraldeki birçok işçi sakat kaldı”

İptal edilen ek ünite projesinin aslında 688 MW gücünde devasa yeni bir santral anlamına geldiğini belirten Dalkanat, bu kararla bölgenin şimdilik büyük bir yıkımdan kurtulduğunu ifade etti. Dalkanat, santralin açık işletme şeklinde çalıştığını, kömürü usulsüzleştirmek için yeraltından 1500 – 2000 pompayla sürekli su çektiğini ve bunun da yeraltı su seviyelerini ve birçok ekosistemi de beraberinde etkilediğini söyledi.

Dalkanat, bilirkişi raporunun ardından asıl hedefin mevcut santralin tamamen kapatılması olduğunu vurguladı:

“Karşımızda 42-43 yıllık çok eski bir metal yığını var. Patlamaya hazır bir bomba gibi. Arızalı olmadığı bir gün bile yok. Bu zamana kadar birçok işçi kardeşimiz yaşanan kazalardan dolayı sakat kaldı, bu durum hâlâ da oluyor.”

“Ölsek de karnımız tok ölelim”

Santralin bölgeye istihdam sağladığı yönündeki iddiaların bir aldatmaca olduğunu söyleyen Dalkanat, santral yetkililerinin yabancı işçi çalıştırarak ucuz iş gücünden faydalandığını belirtti ve “Nepal’den, Pakistan’dan, Afganistan’dan işçi getiriyorlar. Bu insanları 300 dolara, sigortasız çalıştırıyorlar” dedi.

Bu durumda çaresiz bırakılan bölge halkının onlara “Biz bunun zararını biliyoruz, hepimiz hastayız. Bu hastalıktan öleceğimizi de biliyoruz ama ölsek de karnımız tok ölelim diye çalışıyoruz” dediklerini söyledi ve ekledi: “Burada böyle bir facia, böyle bir vahamet yaşanıyor.”

“Kanser vakasının uğramadığı ev yok”

Yıllardır bölgedeki sağlık verilerinin kamuoyundan gizlendiğini, ancak verdikleri hukuk mücadelesiyle bu verileri almaya hak kazandıklarını belirten Dalkanat, bölgedeki kanser gerçeğine dikkat çekti:

“Bölgede kanser vakasının uğramadığı ev yok, herkes bir kurban vermiş. İlçe merkezlerinde kanser vakaları Türkiye istatistiklerinin çok çok üzerinde. Oradan emekli olan memur arkadaşlardan 70 yaşını gören yok, yaşayanlar da 3-4 stentle yaşıyor. 25 yıl boyunca sülfür dioksit, kükürt dioksit ve diğer zehirli maddelerle muhatap olan bu insanlar değişik kanser türleriyle gidiyorlar. Genellikle akciğer kanseri.”

Greenpeace gibi iklim alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının paylaştığı bilgilere göre, Afşin-Elbistan A Termik Santrali’nin emisyon verileri yasal sınırlarının sekiz katına kadar aşıldı ve Afşin Elbistan A Santrali’nin açılışının ardından bölgedeki kanser vakaları sekiz kat yükseldi. Bu kuruluşlar ayrıca, ÇED raporuna göre ek ünitelerin Afşin ilçesinin bir yılda tükettiği suyun sekiz katı su tüketeceğini, eklenmesi planlanan iki ünitenin de tüm baca gazı filtreleri eksiksiz yapılsa bile 2 bin 268 erken ölüme yol açacağını ve santrale yakın topraklarda arsenik, kadmiyum, kurşun, çinko, mangan ve molibden gibi ağır metallerde ve iz elementlerde önemli artışlar olduğunu da açıklamıştı.

“Santraller yılda en az 4 milyon ton kül bırakıyor”

Santralin filtre sistemlerinin yetersizliğine de değinen Dalkanat, “Dünyanın en gelişmiş termik santrali bile olsa yüzde 2’lik bir sızıntı yapıyor. Bu santral senede 22 milyon ton kömür yakıyor. Havaya, atmosfere 4 milyon tonun üzerinde kül bırakıyor. Bu oran bile buradaki ekosistemi, su havzalarını, yer altı su dengesini bozmaya yetiyor” dedi.

Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’na imza attığını ve önümüzdeki süreçte bu sene Antalya’da gerçekleştirilecek İklim Zirvesi olan COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlandığını hatırlatan Dalkanat, bu süreçte kömür yatırımlarına devam edilmesinin büyük bir çelişki olduğunu söyledi. Yerel ve ulusal çevre örgütlerinin ortak dayanışmasıyla bu kararın alındığını belirten Dalkanat, sözlerini şöyle tamamladı:

“Hem iklim zirvesine talip olmak hem de karbon salınımı en yüksek olan sektöre ruhsat vermek büyük bir çelişki. Biz bu mücadeleyle devletin uluslararası kamuoyundaki itibarını da kurtarmış olduk. Şimdi Çanakkale Karabiga’da ithal kömürle çalışan yeni bir proje var. Mesele sadece bir bölgenin değil, ülkenin toprak meselesidir. Karabiga’daki arkadaşlarımızla da dayanışma içinde olacağız.”

Çanakkale’nin Biga ilçesine bağlı Karabiga beldesinde faaliyet gösteren ve 1320 MW güce sahip olan Cengiz Holding'e bağlı CENAL Entegre Termik Enerji Santrali, kapasite artışı adı altında 1050 MW gücünde yepyeni bir ünite daha eklenmesi için şirket ÇED başvurusunda bulunmuştu.

Bilirkişi raporu: Yasal sınırların aşılması ciddi bir risk

Afşin-Elbistan Termik A Santrali’ne ilişkin yayınlanan bilirkişi raporu, termik santralin 4. ünitesinden yayılan hava kirliliğinin insan sağlığı, tarımsal üretim, su kaynakları ve ekosistem bütünlüğü üzerinde “ciddi ve sürekli bir risk” oluşturduğunu ortaya koydu.

Raporda bilirkişi heyeti, “ortak kanaat”ini şöyle açıkladı:

  • Tesis hava emisyonu yönünden Çevre İzin ve Lisans Belgesi’nin asgari teknik şartlarını karşılamıyor, yönetmelik kapsamındaki entegre değerlendirme yükümlülüğünü yerine getirmiyor,
  • Bu yetersizlikler yapısal ve sürekli nitelik taşıyor,
  • Alınan önlemler ülke ve dünya standartlarıyla kıyaslandığında yetersiz ve elverişsiz kalıyor,
  • Hava emisyonu aykırılığı insan sağlığı, tarımsal üretim, su kaynakları ve ekosistem bütünlüğü üzerinde ciddi ve süregelen bir risk oluşturuyor.

Raporun ardından mahkemenin bilirkişi raporuna itirazları değerlendirdikten sonra yürütmeyi durdurma talebi hakkında karar vermesi ve duruşma tarihi belirlemesi bekleniyor.

Greenpeace Türkiye İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu Emel Türker Alpay, termik santralin çevre ve insan sağlığına yönelik olumsuz etkilerinin bilirkişi raporuyla ortaya konduğunu belirtti ve şu ifadeleri kullandı:

“Bilirkişi raporunda öne çıkan en önemli bulgulardan biri, hava kirliliği aşımının münferit olmadığı. Bizim 2024 yılında ilk kez elde ettiğimiz Sürekli Emisyon Ölçüm Sistemi (SEÖS) verileri de ortalama değerlerin yönetmelik sınırlarını 1 buçuk kattan 8 kata kadar aştığını gösteriyordu. Rapordaki bulguların anlamı açık: Yaşanan sorunlar bakımla giderilecek arızalar değil. Azot oksitler için tesiste arıtma ünitesi hiç yok, kükürt arıtma sisteminin verimi olması gerekenin çok altında; ünite kırk yıllık ve teknolojik ömrünü tüketmiş. Bölge için yapılması gereken bu ömrünü tüketmiş santrallere yatırım yapmaya devam etmek yerine bölgenin kömürden adil bir geçiş ile nasıl kurtarılacağını planlamak olmalı.”

Bilirkişi raporunda öne çıkan bulgular şu şekilde:

  • Rapora göre tesisin saptanan kazan arızasını giderdikten sonra “artık ölçüme hazırız” diyerek ölçüm anını kendisi belirlediği durumda bile havaya saldığı kükürt dioksit ve azot dioksit için konulmuş yasal sınırlar aşıldı. Bilirkişi heyeti bunu “arızi bir hata” olarak değil, “yapısal ve sürekli bir yetersizlik” olarak niteledi.
  • Dört üniteli tesiste izin yalnızca bir üniteye verilmiş; yönetmeliğin zorunlu kıldığı bütünsel değerlendirme yapılmamış. Rapor, aynı adresteki tüm tesislerin birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılan yönetmelik kuralının yerine getirilmediğini tespit etti.
  • Sağlık riskinin değerlendirilebilmesi için gereken veri bugüne dek eksiksiz üretilip paylaşılmadı. Bir çevresel riskin sağlık sonuçları, ancak bu veri eksiksiz ortaya konduğunda ölçülebilir, çünkü çevresel kaynaklı kronik hastalıkların kayıtlara geçmesi on yıllar alır. Bilirkişi de bu nedenle riski, gerçekleşmiş bir zarar üzerinden değil, “devam ettirilmesi kabul edilemez nitelikte ciddi bir tehdit” olarak tanımladı.
  • Yaklaşık 40 yıllık ünite, düşük verimiyle (yüzde 30-33) modern santrallerin (yüzde 45+) ve ülke-dünya standartlarının gerisinde; alınan önlemler “yetersiz ve elverişsiz” bulundu.

1111 Hafta: Cumartesi Anneleri’ni anlatan şarkılar

Cumartesi Anneleri/İnsanları, 1111 haftadır Galatasaray Meydanı’nda kayıplarının akıbetini soruyor. Cumartesi Anneleri/İnsanları için bestelenen ve yorumlanan şarkıları derledik.

Fotoğraf: Cumartesi Anneleri resmi X hesabı / @CmrtesiAnneleri

Cumartesi Anneleri/İnsanları, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanmasını talep etmek amacıyla bugün, 1111’inci kez Beyoğlu’ndaki Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Kayıplar Komisyonu Üyesi Sebla Arcan, 1111’in bir sayı olmadığını, vazgeçmeyen kayıp ailelerinin, adalet talebinden geri adım atmayan insanların ortak mücadelesi olduğunu vurguladı. Arcan, 1111 haftadır faillerin bulunup yargılanmasına ilişkin söylenilen fakat duyulmayan talepleri yineleyerek şunları belirtti:

“1111 haftadır, her cumartesi aynı soruyu soruyoruz: Gözaltında kaybedilen sevdiklerimiz nerede? Galatasaray Meydanı’nı bariyerlerle kapatt. Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına rağmen meydan yasağını ve kişi sınırlamasını sürdürdü. Galatasaray Meydanı üzerindeki hukuka aykırı engeller kaldırılmalı, kayıp dosyaları etkin biçimde yeniden soruşturulmalı, cezasızlık politikalarına son verilmeli ve ailelerin hakikati bilme hakkı güvence altına alınmalıdır.”

Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 1111. haftadır yürüttüğü mücadeleye karşılık onlara adanan şarkıları aşağıdaki şekilde derledik:

Cumartesi Anneleri’ne Adanan Şarkılar

Öncü Eserler

Cumartesi Türküsü

Sezen Aksu

1995, ilk ve en bilinen şarkılardan.

Beni Bul Anne

Ahmet Kaya

Benim Annem Cumartesi

bANDiSTA

Cumartesi Annelerim

Ali İnanır

Son Şarkı

İlkay Akkaya

Cumartesi Anneleri

Hasan Sağlam

Güzel Ana

Umuda Haykırış

Kürtçe Eserler

Dayikên Şemiyê

Rojînda

Ez Şemî Me Dayê

Deniz Esmer

Yeniden Yorumlar

Cumartesi Türküsü

Melek Mosso

Beni Bul Anne

Ceylan Ertem

Benim Annem Cumartesi

Teoman

Diğer eserler

Cumartesi Anneleri

Garip Dost

Cumartesi Anneleri

Grup Vardiya

Cumartesi Anneleri

Mustafa Kaya

Cumartesi Anneleri

KWB

Diren Anne

Selahattin Demirtaş

Beyaz Toroslar

Şeyda Perinçek

Yabancı Eser

Mothers of the Disappeared

Bono & Zülfü Livaneli

Cumartesi Anneleri/İnsanları kimdir?

1980 ve 1990’larda JİTEM tarafından “beyaz toroslar” aracılığıyla kaçırılan, gözaltında işkence gören ve öldürülen birçok insanın akıbeti mahkeme dosyalarında “faili meçhul” adıyla yer alıyordu. 12 Eylül 1980 darbesinden bugüne olan süreçte ise en az 1.352 kişinin gözaltında kaybedildiği tahmin ediliyor. Özellikle 12 Mart 1995 tarihinde Gazi Mahallesi’nde bulunan Alevilerin çoğunlukta olduğu bir kahvehanedeki sivillere yönelik kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirilen silahlı saldırı sonucunda 22 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralandı ve tutuklandı.

21 Mart 1995’te söz konusu Gazi Mahallesi olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra Hasan Ocak da ortadan kayboldu. Annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün boyunca Hasan Ocak’ı aradı. Ceset, Hasan Ocak gözaltına alındıktan beş gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edildi, 15 Mayıs’ta, Hasan Ocak’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu.

İHD desteğiyle başlayan “Arkadaşıma Dokunma” kampanyasını yürüten bir grup Hasan Ocak’ın cesedinin bulunmasıyla “Her Cumartesi aynı saatte Galatasaray meydanında sessizce oturalım.” fikrini ortaya koydu. Oturma eyleminde “örgüt pankartı olmayacaktı, slogan atılmayacaktı ve her hafta bir gözaltında kaybın öyküsü anlatılacaktı.” Medya oturan insanlara “Cumartesi Anneleri” adını taktı. Ancak zamanla bu mücadeleye kayıp yakınları, aydınlar ve insan hakları savunucuları da katıldığı için Cumartesi İnsanları ifadesi de kapsayıcı bir tanım olarak yaygınlaştı. Bu vesileyle, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından ilk kez 27 Mayıs’ta, aralarında Hasan’ın annesi Emine Ocak’ın da bulunduğu 15-20 kişilik bir grup, Galatasaray Meydanı önünde oturma eylemi yaptı. 15-20 kişi başlayan eyleme katılanların sayısı zamanla binleri buldu. Her hafta, gözaltında kaybedilen bir kişinin hikâyesi anlatıldı, akıbeti soruldu.

Ancak Ağustos 1998’den itibaren polis, eyleme katılanlara her hafta cop ve biber gazıyla müdahale etti, katılanları gözaltına aldı. Bir yıla yakın sürecin ardından, 13 Mart 1999‘da Cumartesi Anneleri/İnsanları eylemlerine ara verdiler, 31 Ocak 2009‘da ise yeniden Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldiler. Aynı yıl bir müzik grubu olan Bandista, “Benim Annem Cumartesi” isimli parçayı yayımladı.

Kaybedilen yakınları sebebiyle ilk kez 27 Mayıs 1995’te bir araya gelen Cumartesi Anneleri/İnsanları, faillerin bulunup yargılanması ve gözaltında kaybetmelerin yeniden yaşanmaması için 1111 haftadır mücadele veriyor. Oğlu için yıllarca verdiği mücadelenin ardından Cumartesi Anneleri’nden biri olan Emine Ocak, 24 Temmuz’da 2025’te hayatını kaybetti.

Emine Ocak, Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 625. hafta eyleminde, 18 Mart 2017. Fotoğraf: Vecih Cüzdan / bianet

Kürt şehirlerinde mayın ve patlayıcı sorunu: Dört yılda 8 kişi öldü

İHD Hakkari Şubesi’nden Eren Baskın ve Hakkari Baro Başkanı Ergün Canan, Kürt illerinde onlarca yıldır süren mayın, mühimmat ve zırhlı araç kaynaklı ölümlerinin ardındaki pratiğin birçok hak ihlali ve travmaya yol açtığını belirtti: “Sorumluluk vatandaşta değil, devlette.”

Bu sene, 9 Mayıs 2026’da hayvanlarını otlatan 17 yaşındaki Muhammed Aykut, bastığı mayınla yaralanmış ve birçok hayvan da hayatını kaybetmişti. İki yıl önce 24 Temmuz’da yine Hakkari’de koyunlarını otlatan çoban Bedrettin Düzen ise mayın patlaması sonucu hayatını kaybetmişti. Bu olaylarla birlikte Kürt şehirlerindeki mayın ve patlayıcı kaynaklı ölüm ve yaralanmaları, bu davalardaki soruşturma süreçlerini tekrar gündeme getirdi.

Türkiye’deki çoğu Kürt kentinde hâlâ binlerce mayın ve patlamamış mühimmat sivillerin olduğu alanlarda bulunuyor. Mayınsız Bir Türkiye Girişimi’nin verilerine göre ülke genelinde yaklaşık 1 milyon mayın toprak altında, Milli Savunma Bakanlığı’nın 2021 verilerine göre ise bu rakam 850 bine, alan sayısı da 3.800’e yakın.

Diyarbakır Barosu’nun 2011-2021 dönemine ilişkin hazırladığı “Zırhlı Araç, Mayın ve Çatışma-Savaş Atığı Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri” raporu, bu mayın ve savaş atıklarının en çok çocukları etkilediğini ortaya koymuştu. Buna göre, bu on yıllık dönemde savaş mühimmatı veya mayın patlaması sonucu 45 çocuk yaşamını yitirirken 135 çocuk ise yaralandı. Zırhlı araç kaynaklı ölen çocuk sayısı ise 22, yaralanan çocuk sayısı da 27. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) yıllık hak ihlali raporlarında ise bu tablo hala devam ediyor. İHD verilerine göre 2020-2024 arasında mühimmat ve mayın patlamaları sonucu en az 8’i çocuk 23 kişi yaralanırken 3’ü çocuk 8 kişi hayatını kaybetti. Ölüm ve yaralanmaların en yoğun yaşandığı iller ise Diyarbakır, Şırnak, Hakkari ve Mardin.

Toplu mayın döşenmesinin durması ve sınır hattındaki büyük ölçekli temizleme uygulamalarıyla zırhlı araç kaynaklı veya savaş mühimmatı ve mayın patlaması sonucu ölüm ve yaralanmaların 2000’li yıllara göre azaldığı gözlemlense de bu durum, Kürt illerinde onlarca yıldır sürüyor. Çünkü bu temizlik ağırlıklı olarak Ermenistan ve İran sınır hattında yapıldı. Avrupa Dış İlişkiler Servisi‘nin raporladığına göre 2021-2023 arasında toplam 50 bin kara mayını Ermenistan ve İran sınırından arındırıldı. Asıl risk ise iç kesimlerde: 90’larda boşaltılıp daha sonra geri dönüşe açılan köylerin meraları, eski askeri karakol ve üs çevreleri hâlâ temizlenmedi.

Mayın ve Mühimmat Patlamaları İnfografik

Kürt Şehirlerinde Mayın ve Mühimmat Patlamaları

İnsan Hakları Derneği yıllık Hak İhlalleri Raporları verileriyle (2020–2024)

8
Hayatını kaybeden
3’ü çocuk
23
Yaralanan
8’i çocuk

2020–2024 arası toplam, İHD verileri

Yıllara göre ölü ve yaralı sayısı

Mayın ve sahipsiz patlayıcı/mühimmat kaynaklı

2020
Ölü
1
Yaralı
4
1 ölüm ve 2 yaralanma çocuk
2021
Ölü
4
Yaralı
6
2 ölüm ve 2 yaralanma çocuk
2022
Ölü
0
Yaralı
8
3 yaralanma çocuk
2023
Ölü
0
Yaralı
1
Çocuk bilgisi belirtilmemiş
2024
Ölü
3
Yaralı
4
1 ölüm ve 1 yaralanma çocuk
Ölü
Yaralı

Türkiye’nin 2003’te taraf olduğu Ottawa Sözleşmesi’ne göre mayınların temizlenmesi gereken tarih defalarca ertelendi, hatta son uzatma talebi 2025 sonuna kadar geçerliydi. Bu süre boyunca yaralanma ve ölümle sonuçlanan davalarda sorumluların çoğunlukla cezasız bırakıldığı, etkin bir soruşturmanın yürütülmediği görülüyor. Hakkari Baro Başkanı Ergün Canan ve İHD Hakkari Şubesi’nden Eren Baskın bu ölümlerin ardındaki hukuki ve siyasi tabloyu değerlendirdi.

Uluslararası Mayın Yasağı Sözleşmesi (Ottawa Sözleşmesi), anti-personel mayınlarının kullanılması, üretilmesi, depolanması ve devredilmesini yasaklayan ve bu mayınların imhasını şart koşan uluslararası bir anlaşmadır. Türkiye, sözleşmeye 2003 yılında taraf olmuş ve sözleşme Türkiye için 1 Mart 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Önceleri yasadışı sınır ihlallerini engellemek amacıyla Türkiye tarafından Ermenistan, İran ve Irak sınırının yanı sıra 1956-1959 arasında Suriye sınırına döşenen antipersonel mayınlar, daha sonra 1984 yılında başlayan çatışmalı ortam ile iç bölgelerde de döşenmeye başlanmıştır. Kürdistan İşçi Partisi (PKK), Temmuz 2006’da, Geneva Call Sözleşmesi’ni imzalayarak, mayın kullanımına son verdiğini açıklamıştır.

2013’te Milli Savunma Bakanı, Ottawa Sözleşmesi’ne göre Türkiye’nin toprak altı mayınlarını temizlemesi için son tarih olan 1 Mart 2014’ün 2022’ye dek uzatılması talebinde bulunduklarını açıkladı. Türkiye, 22-24 Haziran tarihleri arasında yapılan Mayın Yasağı Sözleşmesi Oturumlar arası Toplantısı’nda 1 Mart 2022 ile 31 Aralık 2025 arasını kapsayan üç yıl dokuz aylık yeni bir ek süre talebinde bulunmuş, bu süre sonunda da tekrar ek bir uzatmaya ihtiyaç duyacağını açıklamıştı.

Kara Mayınlarının Yasaklanması için Uluslararası Kampanya (ICBL), “2023 Kara Mayını Takip Raporu”na göre, Ottawa Anlaşması’nın taraflarından Bosna Hersek, Kamboçya, Hırvatistan, Etiyopya, Irak, Türkiye ve Ukrayna, en çok kara mayını bulunan ülkeler arasında yer alıyor.

“Sorumluluk vatandaşa yüklenemez”

Ergün Canan, Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Hakkari Baro Başkanı Ergün Canan, Hakkari’de hayatını kaybeden Bedrettin Düzen’i ve ağır yaralanan Muhammed Aykut’un koyunlarını otlatırken mayına bastığını hatırlattı. Bu bölgede çatışma dönemlerinden kalan patlamamış mühimmatların her yerde olduğunu belirten Canan, “Buradaki sorumluluk vatandaşa yüklenemez. Burada hukuken öncelikli sorumluluk tabii ki devlete aittir” dedi.

Canan’a göre uzun yıllar çatışmalı sürecin ağır sonuçlarını yaşamış bir kentte sivillerin yaşamını koruma, riskli alanları temizleme, güvenlik altına alma ve etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü devlete ait. Canan, bu bağlamda devletin yükümlülüklerini yerine getirmesinin hayati bir mesele olduğunu vurguladı:

“Çocukların ya da yetişkilerin hem merada, hem köy yollarında, hem kırsalda ve yerleşim alanına yakın bölgelerde mayın ya da mühimmatla karşılaşılması bir kere kabul edilebilir bir durum değil. Bu alanların bir an evvel temizlenmesi gerekmektedir. Aksi halde buna benzer olaylarla karşılaşmamız mümkündür. İnsanların buradaki tek geçim kaynağı tarımcılık, hayvancılıktır. O meralara hayvanlarını götürüp otlatacak. Güvenli alanlar olmadığı zaman insanlar bir taraftan da mecburen o alanları kullanmak zorunda kalıyor. Burada bir güvenlik zaafı da söz konusu. Devlet de maalesef bugüne kadar bu konularla ilgili bir çalışma yürütmüş değil, en azından Hakkari bölgesinde öyle.”

“Hakikatle yüzleşme komisyonu kurulmalı”

Barış süreci dönemlerinde hakikatle yüzleşmenin, mağdurların sesini duyurmanın ve çözüm ihtimalinin daha fazla konuşulabildiğini aktaran Canan, çatışmalı dönemlerde ise güvenlikçi yaklaşımın ağır bastığını ve ailenin adalet arayışının ikinci plana atıldığını belirtti. Şu an bahsedilen barış sürecinin sonuç alabilmesi için öncelikle hakikatlerle yüzleşmek gerektiğini belirten Canan, şu ifadeleri kullandı:

“Hakikatlerle yüzleşme komisyonun bir an evvel kurulması lazım. Bu soruşturmaların ya da bu olayların en azından daha etkin soruşturma yürütülmesi anlamında bir çalışmanın yürütülmesi gerekiyor. Hepimizin destek çıktığı bir toplumsal barış süreci var. Özellikle bu mayınlı alanların mutlaka bir an evvel temizlenmesi gerekiyor.”

Mühimmat ve mayın patlaması, zırhlı araç altında kalma gibi olayların davalarının sonucu genellikle cezasızlık oluyor. Canan’a göre bu tablonun değişmesi için cezasızlık pratiğine son verilmeli, mayınlı ve riskli alanlar şeffaf biçimde haritalandırılmalı, bu alanlar temizlenmeli ve ailelere de bilgi verilmeli, bağımsız ve etkili soruşturma yürütülmeli. Canan, bunların yapılmadığı bir durumda “Dağlarda, kırsal alanlarda ya da şehir içinde yine çocuklarımızı kaybedeceğiz” dedi.

Ottawa Sözleşmesi kapsamında Türkiye Devleti’nin mayınlı alanları temizlemekle yükümlü olduğunu hatırlatan Canan, bu yükümlülüğün 2025’e kadar uzatıldığını ve bu yükümlülüğü sürekli erteleme durumunun da sahada yeterli ve somut ilerleme sağlanmadığını gösterdiğinin altını çizdi. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu yönde kararları bulunduğunu ama Türkiye yargısının sözleşmeye rağmen bu kararlara uymadığını belirten Canan, “Bu sürecin nihayet ermesi halinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde de özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de birtakım somut adımların bundan sonraki süreçlerde sirayet edeceğini düşünüyoruz” dedi.

“Bu dosyalar faili meçhul gibi değerlendiriliyor”

Muhammed Aykut’un davasının hala sürdüğünü ve davayı takip ettiklerini ifade eden Canan, davanın hala fail-i meçhul gibi değerlendirildiğini belirterek şunları söyledi:

Mahkemenin kimin oraya bu mühimmatı koyduğuna dair araştırması yok. Etkin bir soruşturma, etkin bir kovuşturma maalesef yürütülmüyor. Yürütülmediği zaman da bunlar işte ya daimi aramaya kalıyor ya faili meçhul olarak bu şekilde kayıtlarda yer alıyor. Ailenin de manevi anlamda çok büyük zararları var. Ömür boyu sakat kalabilir. Ailelerin de buradaki isteği devletten ve Türkiye yargısından istediği şudur: Gerçekler ortaya çıksın, failler ortaya çıksın ve mahkemeler karşısında yargılansın.

Canan, özellikle mayınlı veya patlamamış mühimmatlı alanların sivillere açılabilmesi için temizlenmesi gerektiğini, temizlenmediği süre boyunca insan benzer olayların yaşanmaya devam edeceğini belirtti.

Mayın ve Zırhlı Araç Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri

Mayın ve Zırhlı Araç Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri

Diyarbakır Barosu, “Zırhlı Araç, Mayın ve Çatışma-Savaş Atığı Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri” raporu (2011–2021)

Mayın / Savaş Atığı
Ölen çocuk 45
Yaralanan çocuk 135
2011–2021
Zırhlı Araç
Ölen çocuk 22
Yaralanan çocuk 27
2011–2021

Çocuk ölüm ve yaralanma sayıları, 2011–2021

Mayın / Savaş Atığı
Ölü
45
Yaralı
135
Zırhlı Araç
Ölü
22
Yaralı
27
Ölü
Yaralı
OHAL döneminde keskin artış
Mayın ve savaş atığı kaynaklı ölüm ve yaralanma oranlarında ciddi artış, OHAL süreci ve sonrasına denk gelen 2015–2018 yılları arasında gözlemlendi.
Zırhlı araç olaylarının yarısından fazlası üç yılda
11 yıllık dönemde zırhlı araçların sebep olduğu ölüm ve yaralanma olaylarının sayısı en az 49. Bu olayların %52’si, güvenlik odaklı devlet politikalarının yoğunlaştığı 2016–2018 yılları arasında yaşandı.
En çok etkilenen iller (2011–2021)
1Mayın / savaş atığıDiyarbakır, Şırnak, Hakkari, Mardin
2Zırhlı araçŞırnak, Diyarbakır, Hakkari, Mardin
Mayın bulunduğu bilinen iller
Ağrı Ardahan Batman Bingöl Bitlis Diyarbakır Gaziantep Hakkari Hatay Iğdır Kars Mardin Siirt Şanlıurfa Şırnak Dersim Van

Kaynak: Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi, “Zırhlı Araç, Mayın ve Çatışma-Savaş Atığı Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri” raporu, 2011–2021 dönemi. Görsel niha özel haber için hazırlanmıştır.

“Mühimmat patladıysa idarenin kusurudur”

Eren Baskın, Fotoğraf: bianet

İHD Hakkari Şubesi’nden Eren Baskın’a göre, Hakkari’de ya da Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Mardin’de mühimmat patlamaları, sadece hukuki bir terim veya kağıt üstündeki rapor verilerinden ibaret değil. Baskın bu meseleyi şöyle özetliyor:

“Bizim için bu mesele; meralarda koyun güden, köylerinin hemen yanındaki patikalarda oyun oynayan çocukların ellerini, ayaklarını, hayatlarını kaybetmesidir. Ceylan Önkol’dur, Nihat Kazanhan’dır, evinin duvarını yıkan panzerin altında can veren çocuklarımızdır.”

Baskın, bir patlama haberi alıp olay yerine gittiklerinde karşılaştıkları ilk duvarın hukukun teorisi ile devlet pratiği arasındaki uçurum olduğunu söyledi:

“Uluslararası sözleşmelere ve Anayasa’nın 125. maddesine göre devlet, egemenlik alanındaki her bir yurttaşın yaşam hakkını korumakla yükümlüdür. Bir mühimmat patladıysa, orada idarenin ‘hizmet kusuru’ vardır. Alanı kapatmamış, tabelalandırmamış, mühimmatı başıboş bırakmıştır.”

Baskın, Hakkari’deki gerçeklikte idare mahkemeleri veya savcılıkların sorumluluğu mağdura yükleme eğiliminde olduğunu aktardı. “Askeri yasak bölgeye girmiş”, “Kendi kusuru var”, “Ebeveynlerin gözetim yükümlülüğü ihmal edilmiş” gibi gerekçelerle çocukların suçlu ilan edildiğini belirten Baskın, “Bir çocuğun askeri yasak bölge sınırını bilmesi beklenemez, ancak devletin o mühimmatı orada bırakmaması ve o alanı bir çocuğun giremeyeceği şekilde tecrit etmesi zorunludur” ifadelerini kullandı.

“Yaşam hakkı eşit değil”

Mayın ve patlayıcı kaynaklı ölüm ve yaralanma dosyalarını faili meçhul değil, faili korunan dosyalar olarak tanımlayan Baskın, Kürt şehirlerinde cezasızlığı adaletsizliğin bir aracı olarak deneyimlendiğini ve bunun bölgede birçok hak ihlali ve travmaya yol açtığını söyledi:

“Bir fail cezalandırılmadığında, aile için ihlal bitmez, aksine büyüyerek devam eder. Patlamadan sonra etkin bir soruşturma yürütülmez. Olay yeri incelemesi ya geç yapılır ya da deliller karartılır. Savcılar, şüpheli kolluk görevlileri hakkında soruşturma açmak istediğinde mülki amirler (valilik veya kaymakamlık) izin vermez. Dosyalar yıllarca adliye raflarında bekletilip zamanaşımına uğratılır. Çocuğunu kaybetmiş bir anneye, mahkeme salonunda ‘Çocuğun orada ne işi vardı?’ sorusunun sorulması, o aile için patlamanın kendisi kadar ağır bir psikolojik şiddettir. Cezasızlık, bu topraklarda yaşayan insanlara şu örtük mesajı verir: ‘Sizin yaşam hakkınız, batıdaki bir yurttaşla eşit korunmuyor.’ Bu, toplumsal barış bağını koparan en ağır ihlaldir.”

“Davanın takipsiz bırakılması isteniyor”

İHD olarak adalet mekanizmasının, Ankara’daki siyasi rüzgara göre nasıl yön değiştirdiğini defalarca raporladıklarını belirten Baskın, güvenlik politikalarının tırmandığı dönemlerde yargının tamamen kolluk güçlerini koruma refleksine büründüğünü, davaların “güvenlik” gerekçesiyle mağdur ailelerin kilometrelerce uzağına (Ankara, İzmir, Karabük gibi yerlere) sürüldüğünü hatırlattı ve “Hakkari’deki yoksul bir köylünün, çocuğunun davasını takip etmek için her ay batı illerine gitmesi fiziken ve ekonomik olarak imkansızdır. Bu, davanın takipsiz kalması için bilinçli yapılan bir stratejidir” dedi.

“Çatışmasızlık dönemlerinde ise adliyelerin kapıları bize biraz daha açılır” diyen Baskın, bu süreçlerde savcıların daha rahat hareket edebildiğini, STK’lar olarak olay yerine gidip bağımsız inceleme raporları hazırlayabildiklerini ifade etti ve ekledi: “Ancak ne yazık ki bu dönemlerde bile geçmişin failleriyle yüzleşme konusunda köklü ve kalıcı yapısal adımlar atılmadı, barış süreçleri geçici bir nefes alma döneminden öteye geçemedi.”

Türkiye’nin de imzacı olduğu Ottawa Sözleşmesi’ni hatırlatan Baskın, verileri inceleyip sınır köylerini gezdiklerinde Türkiye’nin taahhütlerinin çok gerisinde olduğunu gördüklerini söyledi. Baskın’a göre, özellikle uluslararası fonlarla (AB ve UNDP destekli projelerle) İran ve Ermenistan sınır hatlarında bazı somut adımlar atıldı ve çokça mayın temizlendi, fakat asıl sorun bu noktada başlıyor:

“Hakkari’nin, Şırnak’ın iç kesimlerinde; 90’lı yıllarda boşaltılan ve bugün geri dönüşe açılan köylerin meralarında, eski askeri karakol ve üs bölgelerinin çevresinde temizlik yapılmıyor. Haritalar sivil kurumlarla paylaşılmıyor. Sürekli ek süreler alınarak yükümlülükler erteleniyor.”

“Risk eğitimi anadilde verilmeli”

Baskın, ölüm ve yaralanmaların önüne geçebilmek için İHD olarak taleplerini açıkladı:

“Milli Mayın Faaliyet Merkezi (MAFAM) askeri bir yapı olmaktan çıkarılmalı; içinde bizlerin (insan hakları örgütlerinin), yerel baroların ve tabipler odasının da yer aldığı sivil ve şeffaf bir denetime açılmalıdır. Çocukların ölümüne veya sakatlanmasına yol açan mühimmat bırakma eylemleri, yaşam hakkının ağır ihlali kapsamında değerlendirilmeli ve bu davalarda zamanaşımı tamamen kaldırılmalıdır. Hakkari’nin, Yüksekova’nın, Çukurca’nın köylerindeki çocuklara mayın riski eğitimi verilecekse, bu eğitim mutlaka çocukların kendilerini en güvende hissettikleri dilde, yani anadillerinde verilmelidir. Bir çocuğun uyarıyı tam olarak anlaması, hayatta kalması demektir.”

.

“Aradan neredeyse 2 yıl geçti, Rojin’in telefonu hâlâ açılmadı”

15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında cansız bedeni bulunan üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in bedeninde bulunan iki erkek DNA’sının kime ait olduğu hâlâ açıklanmadı. Silvan’da Rojin’in adının yer aldığı park tabelasına yapılan saldırının ardından Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, dosyadaki ihmalleri ve çelişkileri değerlendirdi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde bulunan Rojin Kabaiş Parkı’nda, 27 Eylül’de kaybolan ve cansız bedeni 18 gün sonra Van Gölü’nde bulunan Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı bir tabela, 18 Haziran’da kimliği belirlenemeyen kişi veya kişiler tarafından kurşunlanmıştı.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi olan Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 tarihinde kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. 18 gün süren aramaların ardından, Kabaiş’in cansız bedeni 15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında bulunmuştu. Kabaiş’in ölümüyle ilgili sık sık “intihar” iddiaları öne sürülse de Adli Tıp Kurumu (ATK) raporlarında çıkan bulgular, Kabaiş davasının bir cinayet davası olduğunu ortaya çıkarmıştı. “İntihar” söylemiyle delillerin incelenmesini engelleyen girişimlere karşı Kabaiş davası yaklaşık iki yıldır devam ediyor. Rojin’in faillerinin bulunması amacıyla kurulan Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları ise şu an 16 Nisan’da başlattığı imza kampanyasını yürütüyor.

Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, Kabaiş davasındaki sürecin çelişkili yapısını ve Silvan’da Rojin Kabaiş’in fotoğrafının olduğu park tabelasına yapılan saldırının boyutunu değerlendirdi.

“Silvan’daki saldırı basit bir olay değil”

Silvan’da Rojin Kabaiş Parkı’na yapılan saldırının basit bir olay olmadığını vurgulayan Çoban, saldırının katledilen bir kadının anısına ve mücadelesine yönelik olduğunun altını çizerek “Rojin Kabaiş’in adını her duyduğumuzda devlet ve kurumlarının bir kadının ölümünü şüpheli bırakmak için nasıl çırpındığını hatırlıyoruz. Kadınların bu çırpınışları nasıl boğduğunu ve ısrarlı adalet mücadelesi sonucu dosyanın seyrinin nasıl değiştiğini biliyoruz. Rojin Kabaiş’in failleri yargılanana kadar adalet mücadelemiz asla bitmeyecektir ve bizi sindirme hedefiyle gerçekleştirilen tüm saldırılar boşa düşecektir” dedi.

Rojin Kabaiş’in soruşturma ve yargı süreçlerinde sık sık çelişkilerin ve ihmallerin yaşandığını dile getiren Çoban, bu ihmallerden ilkinin cuma günü kaybedilen Rojin’in dosyasına savcının ancak salı günü atandığını hatırlattı. Çoban’a göre bu durum, erkek yargı tarafından dosyada etkin soruşturma yürütülmediğinin bir göstergesi.

Dosyada bir dizi ihmal ve çelişki

Rojin’in cansız bedeninin Mollakasım Köyü yakınlarında, Van Gölü kıyısında akıntının tersi yönünde bulunduğunu söyleyen Çoban, akıntının tersi yönünde bulunmasına rağmen ölüm nedeni olarak suda boğulması ve intihar ettiği üzerinde ısrarla durulduğunu belirtti.

Çoban’a göre Rojin’den haber alınmadığı 18 gün boyunca etkili bir arama çalışması yürütülmemesi örneğiyle başlayan ve şu ana kadar süren bir dizi ihmal ve algı operasyonu söz konusu:

“Aradan neredeyse 2 yıl geçmesine rağmen Rojin’in telefonu hâlâ açılmadı. Ancak kaybedildiği ilk zamanlarda sözde Rojin’in Google aramaları sosyal medya üzerinden yaygın paylaşılarak intihar algısı yaratılmaya ve pekiştirilmeye çalışılmıştı. Detaylı inceleme yapılmadan sunulan ilk adli tıp raporu, ‘suda boğulma’ diyerek Rojin’in akıbetini muğlak bıraktı. Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları’nın, ailenin ve birçok kentten öğrencinin yarattığı basınç ile ATK ikinci bir rapor hazırlamak durumunda kaldı ve iki erkek DNA’sının Rojin’in göğüslerinde ve vajinasının iç kısmında bulunduğu açıklandı. Ancak bu gelişmenin de üzerinden aylar geçmesine rağmen halen iki erkek DNA’sının kime ait olduğu açıklanmış değil. Savcılık ve Adalet Bakanlığı ise bütün bu apaçık delillere rağmen intihar mı cinayet mi çözmeye çalışıyoruz şeklinde açıklama yapıyor. Rojin’in kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca birçok ihmali görüyoruz, biliyoruz. Neredeyse 2 yılın ardından hala bu ihmallere sebep olan sorumluların sorgulanıp yargılanmadığını da görüyoruz.”

Dosyanın başından beri Rojin için etkin soruşturma yürütülmediğini ve cinayetin şüpheli bırakılmak istendiğini söylediklerini vurgulayan Çoban, “Biz kadınlar Rojin’in ölümünün şüpheli olmadığını, faillerin korunduğunu söyleyerek mücadeleyi büyütüyoruz” dedi.

“Devlet Kürt kadınını yalnızlaştırmaya çalışıyor”

“Kürdistan’da genç kadınlara yönelik özel savaş politikalarının bir boyutu olarak faillerin cezasızlıkla adeta ödüllerildiği, korunduğu ve aklandığını söyleyebiliriz” diyen Çoban, bunun özellikle üniversitelerde kampüslere devlet tarafından sokulan asker, polis, jandarma ve korucuların genç Kürt kadınlarını okuldan ve arkadaşlarından uzaklaştırarak, yalnızlaştırmaya çalışarak Kürt kadınının kimliğini ve iradesini yok etmeye çalıştığını belirtti.

Çoban, Kürt şehirlerindeki özel savaş politikalarının örneği niteliğinde olan belli kadın cinayeti ve intiharı vakalarını şöyle sıraladı:

“İpek Er’e cinsel saldırıda bulunan uzman çavuş Musa Orhan’ın erkek devlet tarafından korunup aklanmasının ardından İpek Er intihara sürüklenerek katledildi. Gittiği karakolda Türkçe bilmediği için ana dilinde ifadesi alınmayan Fatma Altınmakas şikayetçi olmak istediği erkek tarafından katledildi. Gülistan Doku dosyasında erkek devletin bütün kademelerinden kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca suç ortaklığını biliyorduk ki geçtiğimiz aylardaki gelişmelerle Vali Tuncay Sonel’in dahi tutuklanmasında gördük. 6 yıl boyunda unutturulmaya ve kapatılmaya çalışılan dosyada, gelişmeler ise ancak kadınların ve ailesinin ısrarlı mücadelesiyle mümkün oldu. 16 Haziran’da ise Siverek’te evlenmeyi reddettiği erkek tarafından bir kadın kaçırıldı, korucu ailesinin de işbirliğiyle de alıkonuldu ve cinsel saldırıya uğradı. Fail Berat S. ve korucu ailesi ise cezasızlık politikaları yüzünden elini kolunu sallayarak gezebiliyor.”

Çoban’a göre, “şüpheli ölüm” söylemiyle Rojin Kabaiş dosyasının unutturulup kapatılmak istenmesi ve 2 yıldır otopside bulunan iki erkek DNA’sının hala kime ait olduğunun açıklanmayışı, faillerin korunup aklandığının ve erkek devletin cezasızlık politikalarının bir göstergesi niteliğinde.

“Rojin’i unutturmadık”

Adalet Komisyonları’nın kurulduğu andan itibaren “Rojin’e ne oldu?” sorusuyla hayatın her alanında olduğunu söyleyen Çoban, “Rojin’i unutturmayacağız dedik ve unutturmadık” dedi.

Çoban, her yerde Rojin’i göstermeye devam edeceklerini ve Rojin için adalet mücadelemizi büyüteceklerini vurguladı:

“Rojin’in bedenindeki iki erkek DNA’sının kimlere ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in delil olan telefonunun açılması talepleriyle başlattığımız bir imza kampanyamız var. Kampanyamızı büyütmek için sosyal medyadan paylaşım yapıyor, sokaklarda stant açıyoruz. İmza föylerimizi elden ele dolaştırıyor, imza kampanyamızın taleplerini yükseltiyoruz. İmza kampanyamız bir süre daha devam edecek. Rojin’siz 2. yıla doğru giderken gerçek adalet mücadelemizi sokaklarda, meydanlarda, yaşamın her alanında daha da yükselteceğiz.”

Çoban, Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları olarak her bir kadın için gerçek adaleti sağlama ve şüpheli kadın ölümlerini aydınlatma amacıyla hareket ettiklerini hatırlattı:

“Geçmişte şüpheli ölüm diyerek üzeri örtülen, unutturulan, faili belli olmayan kadın cinayetleri varken bugün ısrarlı mücadelemiz sayesinde, nerede şüpheli kadın ölümü haberi varsa orada aslında erkek yargının cezasızlık politikalarının bir boyutu olarak etkin soruşturma yürütülmediğini, faillerin korunup aklandığını bütün kamuoyu biliyor. Bundan sonrası ise bu cezasızlık politikaları son bulana kadar biz kadınların sokaklarda, üniversitelerde, mahallelerde gerçek adalet için bir araya gelerek, bazen meydanlarda eylemlerde, bazen duvarda yazılamalarda haykırışlarımızın birbirine karışmasıyla büyüyen mücadelemiz sonucunda gerçek adaleti sağlamaya devam edeceğiz.”

Rojin Kabaiş dosyasında yaşananlar

Kayboluşundan bugüne, dosyada yaşanan gelişmelerin ve ihmallerin kronolojisi

27 Eylül 2024

Rojin Kabaiş kayboldu

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi Rojin Kabaiş, kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kayboldu.

15 Ekim 2024

Cansız bedeni bulundu

18 gün süren aramaların ardından Rojin Kabaiş’in cansız bedeni, Van’ın Tuşba ilçesine bağlı Mollakasım köyünde, Van Gölü kıyısında bulundu. Ceset, aynı gün Van Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi, radyolojik inceleme, ölü muayenesi ve otopsi işlemleri yapıldı. Otopside yaklaşık 80 sürüntü örneği alınarak İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’ne gönderildi.

1 Kasım 2024

İlk DNA raporu: Bölge bilgisi eksik

İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’nin raporunda, Rojin Kabaiş’in vücudunda iki farklı erkeğe ait DNA profili tespit edildiği belirtildi. Ancak raporda bu DNA örneklerinin vücudun hangi bölgesinden alındığı açıklanmadı, örneklerde “şüpheli bir bulgu tespit edilmediği” sonucuna varıldı.

8 Eylül 2025

Rojin Kabaiş’e ilişkin paylaşımlar erişime engellendi

Rojin Kabaiş’in ölümünün şüpheli olduğunu belirten ve etkin bir soruşturma talep eden X paylaşımları, Van 8’inci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 8 Eylül 2025 tarihli ve 2025/32 sayılı kararıyla 200’den fazla paylaşım ve hesap erişime kapatıldı. Kararının Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinin başvurusu üzerine alındığı belirtildi.

25 Eylül 2025

Barolardan suç duyurusu

Van ve Diyarbakır Baroları, Adli Tıp Kurumu’nun DNA örneklerinin vücudun hangi bölgelerinden alındığı bilgisini bir yılı aşkın süre açıklamaması nedeniyle “ciddi ihmaller” iddiasıyla kurum hakkında suç duyurusunda bulundu.

10 Ekim 2025

İkinci DNA raporu: Bölgeler açıklandı

Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi Merkezi’nin dosyaya giren yeni raporunda, bir yıl önce tespit edilen iki farklı erkek DNA’sının sternal (göğüs) ve intravajinal (vajina) bölgelerden alındığı açıklandı. Raporda ayrıca, bu DNA’ların bulaş (kontaminasyon) yoluyla gelmiş olma ihtimalinin bertaraf edilemediği belirtildi.

15-16 Ekim 2025

Meclis önergesi ve TBMM’de ret

DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz’un dosyadaki ATK raporu çelişkilerinin araştırılması amacıyla Meclis Başkanlığı’na sunduğu araştırma önergesinin ardından, DEM Parti grubunun “Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili dosyada yaşanan bütün eksikliklerin araştırılması” başlıklı önergesi TBMM Genel Kurulu’nda AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.

Kasım 2025

Bulaş ihtimali bertaraf edildi

Adli Tıp Kurumu’nun hazırladığı ek raporda, Rojin Kabaiş’in vücudunda bulunan iki DNA örneğinin 134 kişiden alınan DNA ile karşılaştırıldığı ve eşleşme çıkmadığı için bulaş ihtimalinin ortadan kalktığı açıklandı. Bu gelişmeyle birlikte savcılığın şüphelendiği kişiler yönünden DNA karşılaştırması yapacağı bilgisi ortaya çıktı.

16 Nisan

İmza kampanyası başladı

Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları, faillerin bulunması amacıyla birçok kentte eş zamanlı bir imza kampanyası başlattı. Kampanya taleplerinin başında, DNA örneklerinin kime ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in telefonunun açılması yer alıyor.

18 Haziran 2026

Silvan’da park tabelasına saldırı

Silvan’da, Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı park tabelasına bir saldırı düzenlendi. Adalet Komisyonları, saldırıyı katledilen bir kadının anısına ve sürdürülen adalet mücadelesine yönelik bir hedef alma girişimi olarak değerlendirdi.

Kaynaklar: Van Adli Tıp Kurumu ve İstanbul Adli Tıp Kurumu raporları, TBMM önerge metinleri, Van ve Diyarbakır Baroları açıklamaları, bianet.

Taliban’ın kadın düşmanı uygulamalarının beş yılı: 2021-2026

Taliban polislerinin Herat’ta kadınları darp ederek gözaltına almasının ardından Afganistan’daki kadın haklarının durumu tekrar gündeme geldi. 2021’den beri Afganistan’ın yönetiminde olan Taliban’ın en son uygulaması ise kadınların yanında “mahremi” (erkek vasisi) olmadan markete yalnız çıkmasını yasaklamak oldu.

Fotoğraf: Pexel

8 Haziran’da Afganistan’ın Herat kentinde Taliban Ahlak Polisi’nin en az 30 kadını darp ederek gözaltına almasıyla başlayan protestolar Afganistan’daki kadın haklarının durumunu gösterdi. Taliban polisinin protestoculara ateş açması sonucu bölgede en az 20 kişinin yaralandığı ve yaralananlar arasından biri çocuk iki kişinin hayatını kaybettiği duyurulmuştu. Yerel kaynakların aktardığına göre bazı yaralılar, Taliban’ın hastaneleri kontrol etmesi ve yaralıları tespit ederek yakınlarını gözaltına alması nedeniyle tıbbi yardım dahi alamadı.

Protestoların ardından sosyal medyada Afganistan’daki kadına şiddet videoları tekrar gündem oldu. Afganistanlı gazeteci ve hak savunucusu Nilofar Moradi, bir kadını kırbaç yoluyla darp eden bir erkeğin olduğu videoyu paylaşarak “Burası 2026 yılında Afganistan, Taliban tarafından herkesin gözü önünde kırbaçlanan iki kadın. Afgan kadınlar, en temel insan haklarından ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmış durumda. Bu adaletsizlik sürerken geriye tek bir soru kalıyor: Dünya sağır ve kör mü oldu? Uluslararası toplum, Afganistan’daki milyonlarca kadının yaşadığı acıları neden görmüyor ya da buna karşı neden harekete geçmiyor?” dedi.

Kadın düşmanı en az 100 kararname

Afganistan’da sürdürdüğü totaliter ve kadın düşmanı politikalarla bilinen Taliban, 2001’de devrilmesinin ardından 2021’de tekrar Afganistan hükümetinin başına geçmişti. Afganistan’da Taliban’ın 20 yıl aradan sonra tekrar yönetime geçmesiyle kadına yönelik uygulamalar çok daha derin bir cinsiyet ayrımcılığı (gender apartheid) boyutuna ulaştı. Stop Gender Apartheid platformunun verilerine göre Taliban yönetimi altında geçen bu 5 yılda, kadınların varlığını doğrudan hedef alan 100’den fazla kararname çıktığı kaydedildi.

Taliban’ın 2021’de iktidarı ele geçirmesinin ardından ilk olarak ülkedeki Kadın Bakanlığı feshedildi ve “İyiliğe Emretme ve Kötülükten Sakındırma Bakanlığı” kuruldu. Bu bakanlıkların getirdiği kurallar, kadınları Taliban Ahlak Polisi tarafından kamusal alanda seslerinin duyulmamasından vücutlarını tamamen örtmelerine kadar katı denetlemelere tabi tutuyor. Kısıtlamaya karşı tavır alanları ise “şeriata muhalefet” suçlamasıyla hapis, darp veya ölüm cezasına mahkum ediyor.

Taliban iktidarıyla birlikte önce kadınların eğitim ve çalışma hakları tamamen kısıtlandı. Ardından kamusal alanda kadının varlığına yönelik de kısıtlamalar geldi. 31 Temmuz 2024’te Taliban lideri Hibetullah Ahundzade tarafından onaylanan “Erdem ve Refahı Teşvik Kanunu” ile tüm bu yasaklar tek bir hukuki çerçeveye oturtuldu. Kadınlar artık tek başlarına pazara gidemiyor, doktora gidemiyor, hukuki yardım alamıyor ve kamusal alanda şarkı bile söyleyemiyor.

Ev içi ilişkilere, evlilik yaşına, fiziksel cezaya kadar genişleyen düzenlemelerin olduğu bu ülkede kadına dair fiziksel cezalar ise yönetmelikte “kırbaçlama” (tazir ve hudud), “taşlama” (recm) veya “dayak” cezası olarak geçiyor.

Taliban yönetiminde kadına yönelik kısıtlamalar: 2021–2026 kronolojisi

Ağustos 2021’de iktidara gelen Taliban, bugüne kadar kadın ve kızları hedef alan onlarca kararname çıkardı. Çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı.

2021

Ağustos 2021

Karma eğitime yasak getirildi, erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi yasaklandı. Ortaöğretim düzeyinde kız öğrencilerin okula dönüşü fiilen engellendi.

Eylül 2021

Kadın İşleri Bakanlığı lağvedildi, yerine Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Bakanlığı kuruldu. Meslek sahibi kadınlara “bir sonraki duyuruya kadar” evde kalmaları emredildi.

Aralık 2021

Kadınların mahremsiz (erkek vasi) 72 km’den uzun mesafeye seyahat etmesi yasaklandı. Toplu taşıma araçları bu direktifi uygulamakla yükümlü kılındı.

2022

Mart 2022

Kadınların mahremsiz yurt dışına çıkışı yasaklandı. Okul açılışı ilan edildikten yalnızca birkaç saat sonra kız okulları yeniden kapatıldı, 7. sınıf ve üzeri kız öğrencilerin okullarına kesin yasak getirildi.

Mayıs 2022

Kadınların dışarıda göz hariç tüm vücutlarını örten burka giymesi zorunlu hale getirildi. Mahremsiz toplu taşıma kullanımı yasaklandı, ehliyetin kadınlara verilmesi durduruldu.

Temmuz 2022

Kadın çalışanlara maaş alabilmek için erkek akrabalarını işe göndermeleri teklif edildi. Uçuş görevlisi kadınlar işten çıkarıldı.

Ağustos 2022

Kadınlara yönelik ahlak polisi teşkilatı kuruldu. Üniversitelerde sınıf ayrımı kesinleşti, kadın öğrencilerin okul içinde yüzlerini kapatmaları emredildi.

Kasım 2022

Kadınların halka açık spor salonları, hamamlar, parklar ve eğlence parklarına girişi yasaklandı.

Aralık 2022

Kadınların üniversiteye girişi tamamen yasaklandı. Uluslararası ve yerel STK’larda kadın çalışanlar işten çıkarıldı, aksi takdirde kuruluşların lisanslarının iptal edileceği açıklandı. Bunun üzerine Save The Children, the Norwegian Refugee Council ve CARE gibi bazı uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmaları durduruldu.

2023

Mart 2023

Cumhuriyet dönemi mahkemelerince verilen binlerce boşanma kararı geçersiz sayıldı.

Nisan 2023

BM ajanslarında çalışan Afgan kadınlara yasak getirildi. Herat’ta kadınların ve ailelerin bahçeli ya da açık alanlı restoranlara girişi yasaklandı.

Temmuz 2023

Güzellik salonları kapatıldı, ülke genelinde binlerce kadın bu kararla işini yitirdi.

Ekim 2023

Kandahar’da kabul edilebilir tek örtünme biçiminin burka olduğu okullara yazılı olarak bildirildi.

2024

Mart 2024

Taliban lideri Akhundzada, kadınların alenen recmedilmesinin yeniden uygulamaya konulacağını açıkladı.

Ağustos 2024

“Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Kanunu” yürürlüğe girdi (35 madde). Mevcut tüm kısıtlamalar resmileştirildi, kadınların sesi “mahrem olmayan” erkeklerin yanında alenen duyulamaz hale getirildi. Kadın ve erkeklerin birbirine bakması yasaklandı. Bakanlığa yargı denetimi olmaksızın gözaltı ve cezalandırma yetkisi tanındı.

Aralık 2024

Kadınların hemşirelik ve ebelik okumalarına yasak getirildi. Üniversitelerdeki kadın idari personelin işine son verilmesi için üniversitelere yazılı talimat gönderildi.

2025

Ocak 2025

Uluslararası Ceza Mahkemesi, Taliban lideri Akhundzada ve Baş Yargıç Haqqani hakkında insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Kasım 2025

Afgan kadınların BM ajanslarında çalışması tamamen yasaklandı. İran sınırında kadın doktor ve ebelerin hasta kabul etmesi, personelin başörtüsü gerekçesiyle durduruldu.

2026

Ocak 2026

Yeni Ceza Usul Yönetmeliği yürürlüğe girdi. Kocaların eşlerini, kırık kemik ya da açık yara oluşturmamak koşuluyla, dövmesini meşrulaştıran maddeler içeriyor. Söz konusu yönetmelik üç bölüm, on başlık ve 119 maddeden oluşuyor. Yönetmelik özellikle “golam” (köle) kavramını kullanarak kadınlara, çocuklara yönelik şiddeti yasallaştırıyor.

Mayıs 2026

Adalet bakanlığının 18 No’lu Kararnamesi ile ergenliğe girmiş bir kızın nikaha sessiz kalması evlilik onayı sayılabilir hale getirildi. Yeni ceza kanunu, kadınların kocasının izni olmadan akrabaları ziyaret etmesini suç saydı.

Haziran 2026 (son günler)

Laghman ve Nangarhar illerinde esnafa, mahremsiz alışveriş yapmaya gelen kadınlara satış yapmamaları, aksi takdirde dükkanlarının kapatılacağı ve kendilerinin tutuklanacağı bildirildi.

Not: BM Kadın Birimi verilerine göre Ağustos 2021’den bu yana çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı. Kronoloji, BM Kadın Birimi, Human Rights Watch, Wikipedia ve Hasht-e Subh (8am.media) kaynaklarından derlendi.

Uluslararası boyutta Afganistan’da insan hakları

Dünya genelinde ülkelerin özgürlük, demokrasi ve insan hakları durumlarını inceleyen Freedom House’un 2026 verilerine göre Afganistan, 100 üzerinden 8 puan alarak özgür bir ülke olmadığını tescillemiş oldu. Freedom House, bu verilerde Taliban’ın bütün politik ve sivil hakları askıya aldığını ve kadınların ve etnik azınlıkların ciddi özgürlük kısıtlamalarıyla karşı karşıya kaldığının altını çiziyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, insanlık dışı muamele riski bulunan ülkelere geri göndermeyi yasaklasa da Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa Birliği ülkesi, bu sözleşmeyi aşarak Afganistan’a sınır dışı işlemlerini sürdürüyor. Özellikle Pakistan ve İran gibi sınır ülkelerinden sınır dışı edilen Afganistan vatandaşlarının sayısı milyonlarca.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) Nisan 2026 raporuna göre eğitimli kadın personeller kamu hizmetlerinden çekilirken 1 milyon kız çocuğunun eğitimi ise engelleniyor. Birleşmiş Milletler (BM) Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA) Sorumlusu Georgette Gagnon, 8 Haziran 2026’daki bir toplantıda Afganistan’da yaklaşık 22 milyon kişinin (nüfusun neredeyse yarısı) insani yardıma muhtaç olduğunu ve ülkedeki insan hakları krizinin derinleştiğini vurgulamıştı.

Öte yandan BM tarafından 18-19 Şubat 2024’te Katar’ın başkenti Doha’da organize edilen Afganistan konulu toplantıya Taliban, davet edilmiş olmasına rağmen kendilerinin Afganistan’ın tek temsilcisi olarak tanınması, yurt dışında bulunan Afganistanlı muhalif siyasi grupların ve sivil toplum temsilcilerinin toplantıya davet edilmemesi gibi şartların yerine getirilmemesini gerekçe göstererek heyet göndermemişti. Afganistan’la diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sürdüren Rusya ise Taliban’ın pozisyonunu destekleyen bir tutum sergileyerek toplantıya katılmamıştı.

BM Özel Raportörleri, Uluslararası Af Örgütü, UNICEF ve UNAMA Afganistan’daki insan hakları ve kadın haklarına dair düzenli raporlar yayınlasa da Taliban’ın BM’yi “talep ettiği şartlar gerçekleşmeden” muhatap almayı reddetmesi veya 2022 yılında Taliban’ın İnsan Hakları Komisyonu’nu feshetmesi gibi uygulamalar, uluslararası baskıyı genellikle işlevsiz kılıyor. Bu noktada Afgan diasporası, çeşitli eylemsellikler üzerinden Afganistan’daki hak ihlallerini birçok ülkenin gündemine koyabiliyor.

Taliban yönetiminde kadın karşıtı politikaların baş sorumluları

Ağustos 2021’den bu yana 80’i aşkın kararname yayımlayan Taliban yönetiminin mimarları. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), aralarından ikisi hakkında insanlığa karşı suç gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Molla Hasan Ahund

Yüce Lider — En Üst Otorite

Molla Hibetullah Ahundzade

Taliban’ın hem dini hem siyasi lideri ve tüm kararne­melerin nihai imzacısıdır. Kandahar’da inzivada yaşayan Ahundzade, uluslararası baskılara kapalı, son derece tutucu bir çizgi izlemektedir. Kadınların üniversiteye girişinin yasaklanmasından recm cezasının yeniden getirilmesine kadar tüm kararlar onun onayıyla yürürlüğe girer. Kabine görüşleri bu süreçte belirleyici değildir.

UCM Tutuklama Kararı — Temmuz 2025
Molla Hasan Ahund

Başbakan

Molla Hasan Ahund

Geçici hükümetin başı ve hareketin kurucu figürlerinden biridir. 1990’lardaki ilk Taliban iktidarında kadın eğitimine yasak ve cinsiyet ayrımı uygulamalarının mimarlarından sayılmaktadır. Kadınsız kabineyi yönetmiş, Kadın İşleri Bakanlığı’nın lağvedilmesi ilk kararları arasında yer almıştır.

Molla Abdul Gani Birader

Başbakan Yardımcısı

Molla Abdul Gani Birader

Taliban’ın kurucularından ve ABD ile Doha Anlaşması’nı müzakere eden kişidir. Ayrıca Taliban’ın siyasi işlerinden sorumlu en üst düzey yöneticisi konumunda.

Molla Muhammed Yakup

Savunma Bakanı

Molla Muhammed Yakup

Taliban’ın kurucusu Molla Muhammed Ömer’in oğludur. Güvenlik güçlerinin komutanı sıfatıyla kadın karşıtı kararne­melerin yerelde uygulanmasından doğrudan sorumludur. Harekette güçlü bir hanedanlık meşruiyeti taşımaktadır.

Siraceddin Hakkani

İçişleri Bakanı

Siraceddin Hakkani

Hakkani Ağı’nın lideri ve Taliban yönetiminin güç odaklarından biridir. Ahlak polisi ve iç güvenlik güçlerinin başında bulunarak kadınlara yönelik yasakların uygulanmasından sorumludur. ABD’nin en çok aranan listesindedir.

Mevlevi Emirhan Muttaki

Dışişleri Bakanı

Mevlevi Emirhan Muttaki

Taliban’ın uluslararası görüşmelerindeki görünür tek yüzüdür. Kadın yasaklarına yönelik uluslararası eleştirileri savuşturması ve politikaları “İslami yönetim” çerçevesinde sunması basına yansımıştır.

Mevlevi Abdul Hakim Hakkani

Baş Yargıç — Adalet Bakanı

Mevlevi Abdul Hakim Hakkani

Taliban yargı sisteminin başı olarak kadın karşıtı politikaların hukuki çerçevesini inşa etmiştir. Ocak 2026’da yürürlüğe giren ve eşe fiziksel cezayı meşrulaştıran Ceza Usul Yönetmeliği’nin mimarı olarak değerlendirilmektedir.

UCM Tutuklama Kararı — Temmuz 2025
Not: Kaynaklar: UCM, Human Rights Watch, Anadolu Ajansı, Wikipedia.

Afganistan vatandaşları ve hak savunucuları, Herat ve Kabil başta olmak üzere birçok kentte “Eğitim, İş, Özgürlük” sloganları atarak Taliban polislerinin kız çocuklarını ve kadınları darp etmesini ve “kıyafet kurallarına uymama” gerekçesiyle tutuklamasına tepki gösteriyor. Afganistan’da Afgan Kadınlarının Kendiliğinden Hareketi, Mor Cumartesiler Hareketi, Afgan Kadınları için Adalet ve Özgürlük Hareketi gibi kadın hareketleri, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü başta olmak üzere birçok kez Taliban yönetimine karşı protesto eylemleri gerçekleştiriyor ve erkekler tarafından ağır baskı ve işkenceye maruz kalan kadınların sesi oluyor. Bu kadın hareketlerinin bir kısmı Afganistan’da “yeraltı örgütlenmesi” yaparken bir kısmı ise uluslararası kamuoyuna Afgan kadınlarının sesini duyurmak amacıyla hareket ediyor.

Osmany: “Afgan kadınları en ağır bedeli ödemeye hazır”

Afgan kadın hakları savunucusu Laleh Osmany, Afganistan’ın Herat kentindeki protestolarda atılan “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının ortak bir kültürel alana dayanan derin ve sınır ötesi bir kadın dayanışmasını ve kadınların temel haklarına dair yüksek farkındalığını yansıttığını belirtti.

Herat kentinde Taliban’ın protestoculara müdahalesi, 9 Haziran 2026. Fotoğraf: 8am Media

Afganistan’daki Herat vilayetinin Cebrail bölgesi sakinleri, Taliban’ın kadınları gözaltına alıp şiddet uygulamasını protesto etmek amacıyla 8 Haziran’da sokaklara çıkmıştı. Yerel kaynaklara göre protestolar, Taliban’ın Ahlak Polisi tarafından 6 Haziran’da kadınlara yönelik sürdürülen gözaltılar ve sert muamele üzerine tırmanışa geçmişti.

11 Haziran’da ise ikinci bir protesto dalgası olarak Herat halkı, valilik binası önünde bir araya gelerek kadınlara yönelik gözaltı ve şiddet eylemlerini “Diktatöre Ölüm,” “Eğitim, İş, Özgürlük” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganlarıyla protesto etti. Taliban polisleri, 8 Haziran’dan bu yana bir araya gelen insanların üzerine günlerce ateş açarak kitleyi dağıtmaya çalıştı.

‎Murtaza, 16 yaşındaki Afganistanlı bir genç, Herat’taki protestolara yönelik Taliban polisinin saldırısı sırasında bacağına isabet eden iki kurşunla yaralandı ve 16 Haziran’da hayatını kaybetti. Taliban polisinin protestoculara ateş açması sonucu bölgede en az 20 kişinin yaralandığı kaydedildi.

Taliban’ın Herat güvenlik işlerinden sorumlu polis komutanı Necibullah Ali, 18 Haziran’da yaptığı açıklamada, “başörtüsü kuralına uymamak” olarak adlandırdığı gerekçeyle, Taliban’ın “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” güçleri tarafından şimdiye kadar 19’dan fazla kadının gözaltına alındığını duyurdu. Yerel kaynaklara göre ise bu sayı en az 30. Necibullah Ali, Herat’ta “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” güçleri tarafından kadınların gözaltına alınmasına devam edileceğini de sözlerine ekledi.

Afgan kadın hakları savunucusu Laleh Osmany, Herat’ta patlak veren kadın protestolarını ve Taliban yönetimi süresince kadınların maruz kaldığı sistematik baskıyı Niha+’ya değerlendirdi.

“Kadınları kamusal alandan silmek istiyorlar”

Laleh Osmany

Osmany’ye göre, “uygunsuz hicap” ya da mahremsiz sokağa çıkma bahanesiyle kadınlara yönelik şiddet, terör, keyfi gözaltı ve aşağılama, Taliban’ın İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakındırma Bakanlığı ile istihbarat birimleri eliyle yürütülen yapısal ve günlük bir politika haline geldi. Taliban’ın ahlak timleri (muhtasib), şehirlerde kadınların kıyafetlerini denetlemek için sayısız kontrol noktası kurdu.

Osmany, birçok durumda genç kadın ve kız çocuklarının yanlarında bir erkek vasi (mahram) olmadan gözaltına alındığını, kablo ve kırbaçla acımasızca dövüldüğünü ve ailelerinin ağır “fidye” ödemesi ya da baskıyla imza attırılan taahhütnameler sonrası serbest bırakıldıklarını aktardı. Osmany bu uygulamaları, “kadınların kamusal alandan tamamen silinmesini hedefleyen daha geniş bir stratejinin bilinçli bir parçası” olarak nitelendirdi.

“Jin, Jiyan, Azadî” sloganı Herat’ta yankılandı

Yerel kaynakların sosyal medyada paylaştığı videolarda Herat’ta protestocuların “Jin, Jiyan, Azadî” (Türkçe: Kadın, Yaşam, Özgürlük / Farsça: Zan, Zendegi, Azadî) sloganı attığı da görülüyordu. Bu sloganın ortak bir kültürel alana dayanan derin ve sınır ötesi bir kadın dayanışmasını ve kadınların temel haklarına dair yüksek farkındalığını yansıttığını belirten Osmany, Herat’ın tarihsel olarak Afganistan’da kültürel bir merkez ve ilerici sivil hareketlerin yeşerdiği bir zemin olduğunu da vurguladı.

Kadın örgütlerinden çağrı

Yurt dışındaki Afganistan vatandaşları tarafından organize edilen ve Berlin ile daha birçok yerde protestolar düzenlenmesini öngören çok sayıda eylem çağrısı sosyal medyada yayılmaya devam ediyor.

Adalet Arayan Kadınlar Hareketi üyeleri, bir protesto kampanyası başlatıp küresel imdat (SOS) sembolünü kullanarak, Herat’ta kadınlara yönelik artan kısıtlamalardan duydukları endişeyi dile getirdi ve uluslararası toplumu 18 Haziran’da yaşanan bu durum karşısında sessiz kalmamaya çağırdı.

Bu hareketin üyeleri, “Afgan Kadınları Tehlikede, Bu Kampanyaya Katılın” sloganıyla yürüttükleri kampanya kapsamında, yüzlerindeki Afganistan haritasını siyaha boyayarak ve küresel imdat sembolünü kullanarak uluslararası toplumun dikkatini acilen ülkedeki kadınların durumuna çekmeye çalıştı.

Osmany’ye göre bu protestolar, doğrudan ateş açılması, şiddet ve hapis tehdidine rağmen kadınların direnme iradesinin canlı kaldığını kanıtladı:

“Herat’taki protestolar dünyaya net bir mesaj verdi: Afgan kadınlarının özgürlük arayışının kökleri, cinsiyet ayrımcılığı kararnameleri ve Taliban’ın gözdağıyla kurutulamaz. Onlar, insani onurları için en ağır bedeli ödemeye hazırlar.”

Yeraltı direniş ağları

Hayati risklere rağmen Afgan kadınlarının çok sayıda gizli veya açık direniş ve farkındalık ağı kurduğunu söyleyen Osmany, bu çabaları üç ana eksende özetledi:

  • Vatandaş belgelendirmesi: “Gözaltından serbest bırakılan kadınlar, takma isimlerle sosyal medya ve uluslararası haber kuruluşları aracılığıyla gördükleri işkence ve insanlık dışı muameleyi ifşa ediyor.”
  • Güvenli evler ve gizli okullar: “Eğitimden mahrum bırakılan kız çocukları için evlerde gizli okullar kuruluyor, aile reisini kaybetmiş kadınlar için psikolojik ve maddi dayanışma çevreleri oluşturuluyor.”
  • Dinamik sivil hareketler: “Taban hareketleri, kapalı mekanlarda düzenli olarak açıklama ve protesto yaparak seslerini Birleşmiş Milletler insan hakları organlarına duyuruyor ve Taliban’ın uluslararası meşruiyet kazanmasını engellemeye çalışıyor.”

Kaynak: AWNA, 8AM Media

Giresun’da köylüler iki aydır direniyor

Giresun’un Görele ve Tirebolu ilçelerinde maden arama faaliyetine karşı açılan davayı kazanan köylüler, mahkeme kararına rağmen sahaya inen sondaj makinelerini durdurmaya çalışıyor. Köylülerin avukatı Sevda Karataş Şahin, eski kapsam dışı kararların gerekçe göstererek iptal kararının uygulamamasını hukuken kabul edilemez olduğunu ifade ederken, Giresun Çevre Aktivisti Ramazan Doğru ise, sondaj faaliyetlerinin bölgedeki vadilere ve içme sularına ciddi zarar vereceğini belirtti. Sondaj çalışmaları ile sadece bir bölgede 158 bin ağacın kesilmesi gündemde.

Fotoğraf: Giresun Çevre ve Doğa Derneği

Giresun’un yüzde 85’i geçtiğimiz aylarda maden sahası ilan edildi. Giresun Merkez, Piraziz, Dereli, Bulancak ve Şebinkarahisar ilçelerini kapsayan maden ruhsatlarının toplam büyüklüğü 12 bin 512 hektarı (yaklaşık 125 bin dönüm) buluyor. Toplam 38 köy ve yaylayı doğrudan etkileyen karara karşı köylülerin direnişi ve hukuki mücadelesi de sürüyor.

Giresun’da Tirebolu, Sekü, Oyraca, Görele, Soğukpınar, Gürpınar, Karlıbel, Çanakçı, Karabörk, Kuşköy, Akköy ile Çanakçı ilçe merkezi sınırına kadar olan 29.630 futbol sahası büyüklüğündeki bir alan, Alagöz Holding’e bağlı Alagöz Maden’in aldığı ruhsat kapsamında.

Av. Karataş’ın paylaştığına göre Giresun’da ihale edilen diğer alanlar:

  • Giresun Merkez, Lidya Madencilik (Çalık Holding). Etkilediği köyler: Akköy, Sayca, Çukurköy, Burhaniye, Darköy, Yaykınlık, Hamidiye – Alan: 1671,47 ha – Köyler: Melikli, Osmaniye, Okçu, İnişdibi, Çamlık – Alan: 1814,8 ha – Köyler: Darköy, İnece, Boztepe – Alan: 436,29 ha
  • Piraziz – Gümüştaş Madencilik (Doğan Holding). Etkilediği köyler: Deregözü, Erenli, Alisayvan, Armutçukuru, Şerefli, Bahariye, Alan: 1750,17 ha – Etkilediği köyler: Güneyköy, Alınca, Kestaneköy, Ordu ili Osmaniye, Alan: 1645,86 ha
  • Dereli – Gencer Maden. Etkilediği köyler: Yeşiltepe, İçmesu, Bahçeli, Kartepe Yaylası – Alan: 1214,5 ha
  • Bulancak–Kar Mineral Madencilik. Etkilediği köyler/yaylalar: Naltaş Yaylası, Ortaoba, Çambaşı İkidere Obası, Karagöl Dağı Hevsel Bahçesi – Alan: 1991,15 ha
  • Şebinkarahisar – Mir Yıldız Madencilik. Etkilediği köyler/yaylalar: Asarcık, Duman Yaylası, Küllük Yaylası, Çakırgöl Yaylası, Dereyurt Obası, Suluyurt – Alan: 1987,75 ha

Görele’nin Karlıbel Köyü ile Tirebolu’nun Sekü Köyü’nde Alagöz Maden tarafından yürütülmek istenen IV. Grup maden arama projesine karşı köy halkının tepkisi basına yansımıştı. Giresun’da gerçekleşen ekolojik davalara bakan Avukat Sevda Karataş Şahin, köylülerin direnişini ve hukuki sürecin detaylarını Niha+’ya anlattı.

Giresun Maden Direnişi: Olayların Kronolojisi

24 Şubat 2026

Muhtarlar, köylüler ve derneklerin açtığı iptal davası sonucunda mahkeme, Karlıbel ve Sekü köylerinde Alagöz Maden’in maden arama projesine verilen ÇED Olumlu kararı için yürütmeyi durdurma kararı verdi. Karar, işlemin yetkili olmayan Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından verilmesi gerekçesiyle verildi.

5 Mart 2026

Yönetmelik değişti

Yürütmeyi durdurma kararından dokuz gün sonra, Resmi Gazete’de ÇED Yönetmeliği’ne dair değişiklik yayımlandı. Değişiklikle il müdürlüklerine belirli projeler için ÇED Olumlu kararı verme yetkisi devredilebilmesinin önü açıldı. Karataş düzenlemeye ilişkin “Halihazırda verilen kararları etkilemese de onlar açısından yetki sorunu ortadan kalkmış, il müdürlükleri gelişigüzel ÇED Olumlu kararı vermekte yetkili kılınmıştı” ifadelerini kullandı.

4 Nisan 2026

“İlk direniş ateşi yakıldı”

Yürütmeyi durdurma kararının geçerliliğini sürdürdüğü 4 Nisan’da Alagöz Maden’in sondaj çalışması yapmak üzere köye makine getirdiğini aktaran Karataş, şunları söyledi:

“Köylüler araçlarını yollara çekerek sondaj makinesinin alana çıkmasına izin vermedi. Sondaj makinesinin geldiğini duyan köylülerin, derneklerin alana gelmesiyle 60 gündür süren direnişin ilk ateşi yakılmış oldu. Köylülerin kalabalıklaşması, sondaj makinesinin hukuka aykırı biçimde alana girmeye çalışılmasının kamuoyuna yansımasıyla onlarca kolluk görevlisi de köye geldi. Kolluk görevlilerine, Alagöz Maden taşeronu ve yetkililerine ilgili karar ibraz edilerek yaptıklarının suç olduğu belirtilmişsek de köylülere 1 Nisan’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından verilen bir ‘ÇED Muafiyet’ yazılarının geçerli olduğuna dair aldıkları bir yazıyı esas alarak işlem yaptıklarını beyan ettiler.”

Karataş, bu yazının hukuki açıdan son derece sorunlu olduğunu belirterek, “Alagöz Maden, yürütmeyi durdurma kararına itiraz edemeyince davalı idareye başvurarak kararın uygulanmamasını sağlayacak bir işlem tesis edilmesini talep etti. Müdürlük de bu talebi karşılayarak kanunun ve mahkeme kararının arkasından dolandı” dedi.

5–6 Nisan 2026

Yetkililer köye geldi

5 Nisan’da sondaj makinesi yeniden alana getirilmek istendi, köylüler yine engelledi. 6 Nisan sabahı Avukat Karataş, Sekü Köyü muhtarı ve Tirebolu Çevre, Kültür ve Turizm Derneği yönetim kurulu önce il meclisine başvurdu, burada söz verilmeyince Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Murat Cavunt ile görüşmeye gidildi.

Karataş, görüşmenin seyrini şöyle aktarıyor:

“Cavunt ne taleplerimizi ne mahkeme kararını ne de bizi dinledi. Biz daha kendisiyle görüşürken, kolluk görevlilerinin kafası karışmasın diye 1 Nisan tarihli yazısını revize ederek yürütmeyi durdurma kararından hiç bahsetmeyen, doğrudan ÇED muafiyetini esas alan yeni bir yazı gönderdi. Köye geri döndüğümüzde çok sayıda kolluk kuvveti ve müdahaleye hazır birliklerin beklediğini gördük. Köylüler sondaj makinesinin önünde mevzi kurması üzerine saatler sonra kolluk kuvvetleri geri çekildi. O güne kadar köye bir kez dahi uğramamış olan Tirebolu Kaymakamı ile Murat Cavunt alanda bizzat görünerek sondaj faaliyetini teknik ve hukuki olarak meşrulaştırmaya çalıştılar.

7 Nisan 2026

“Fiilen OHAL ilan edildi”

Avukat Karataş bu tarihi şu sözlerle tanımladı:

“Alagöz Maden için fiilen OHAL ilan edilmişti. Sabah 6-6.30’unda köylüler evlerinde uyurken sondaj makinesi onlarca jandarma eşliğinde alana getirildi. Günlerce köylülere ‘yol kapatmak suçtur’ diyen yetkililer o sabah köylülerin kendi köylerinde araçlarıyla hareket etmesine izin vermedi. Aynı gün dosyada iptal kararı verildi. Yani dava kazanıldı, ÇED Olumlu kararı iptal edildi. Sondaj makinesi alana çıktığı saatte mahkeme kararını çoktan almıştık.”

7–10 Nisan 2026

Yaşlı ve çocuklar kilometrelerce yürütüldü

7 Nisan’dan itibaren köy fiilen abluka altına alındı. Araç ve yaya geçişleri jandarma tarafından kısıtlandı, trafik jandarması getirilerek köylülerin araçlarına para cezası kesildi. 8 Nisan’da çevre ilçelerden gelen destekçilerle alana çıkmak isteyen köylülerin, araçla geçişine izin verilmeyerek yaşlı ve çocuklar dahil onlarca köylü kilometrelerce yürümek zorunda bırakıldı.

10 Nisan’da iptal kararı kapsamındaki Görele’nin Soğukpınar ve Bakımlı köyleri arasında Alagöz’e ait ikinci sondaj makinesi çalışmaya başladı. O tarihten itibaren sondaj çalışmaları gece gündüz durmaksızın devam ediyor.

18 Nisan 2026

Büyük köylü mitingi

18 Nisan’da Giresun tarihinin madene karşı en büyük köylü mitingi düzenlendi. 29 Mayıs 2026’da Görele’de de miting gerçekleştirildi ancak mülki amirler bildirim ve izin süreçlerinde çok sayıda engel çıkardı.

29 Mayıs’taki köylü mitingi. Fotoğraf: Giresun Çevre ve Doğa Derneği

“İdare mahkeme kararını uygulamakla yükümlüydü”

ÇED Olumlu kararının yürütmeyi durdurma kararı aldığını hatırlatan Karataş şöyle devam etti: “ÇED Olumlu kararının yürütmesinin durdurulmasının ardından ‘ÇED kapsam dışı kararlar geçerlidir’ demek, sahada işletilebilir cevher aranıp aranmadığı tespitine dönmek demektir. Oysa burada açıkça sahada işletilebilir cevherin varlığına yönelik bir sondaj yapılmaktadır. Bu işlem için ÇED Olumlu kararı zorunludur. Yani bunlar birbirinden bağımsız işlemler değil.İptal kararı verildiği anda idare açısından bağlayıcıdır, derhal uygulanması gerekir. Eğer idare bu kararı uygulamaz ya da geciktirirse, hem tazminat ödemekle yükümlü olur hem de sorumlular hakkında cezai süreçler gündeme gelir.”

İlgililer hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu belirten Karataş soruşturma süreçlerinde yaşanan eşitsizliği şu sözlerle açıkladı: “Alagöz’ün taşeronu ve mühendisinin şikayetiyle avukat dahil direniş bileşenlerinin ifadesi hemen alınırken, Alagöz aleyhine açılan soruşturma dosyasında bugüne kadar tek bir ifadeye bile başvurulmadı.”

Alagöz Maden’e “fahri hemşerilik beratı”

Köylülerin çeşitli yöntemler ile cezalandırıldığını belirten Karataş, 29 Mayıs mitingine ilişkin afiş astığı gerekçesiyle köylülerden Mesut Yılmaz’a Doğankent Belediyesi Zabıta Amirliği tarafından 115.021 TL idari para cezası kesildiğini söyeldi. Yılmaz ve Ferhat Aslan hakkında, Alagöz müdürü ile sondaj makinesi sahibi ve taşeron işçisinin şikayetiyle soruşturma başlatıldı.

15 Mayıs’ta kamuoyuna yansıyan gelişmeleri de hatırlattı Karataş sözlerini şöyle sürdürdü: “O gün Doğankent Kaymakamı’nın çağrısıyla yaylalardaki kaçak yapılaşma gündemiyle toplantıya çağrılan muhtarlar ile Doğankent Belediye Başkanı tarafından Murat Cavunt, Alagöz Maden Genel Müdürü Ali Çağatay Çalışır ve şirket yetkililerinin bulunduğu ayrı bir görüşme alındı. Toplantı sırasında muhtarların telefonları toplatıldı, muhtarlara “yolumuza taş koymayın, kolaylaştırıcı olun” mesajı verildi. Yine kamuoyuna düşen bir videoda Doğankent Belediye Başkanı Rüşan Özden Cantürk, Alagöz’e “fahri hemşerilik beratı” vereceğini açıkladı.”

Alagöz Maden’in Giresun’da ruhsat aldığı alanlar. Fotoğraf: Sendika.org

Doğru: “158 bin ağaç kesilecek”

Niha+’ya Giresun’daki köylülerin sürdürdüğü mücadeleyi değerlendiren Giresun Çevre Aktivisti Ramazan Doğru, bölgenin ekolojik anlamda tahribata uğratıldığını ifade etti.

Görele Karlıbel köyünde yerleşim yerlerinin içinde çalışma yapıldığını aktaran Doğru, bölgedeki tarihi yapıların da risk altında olduğunu belirterek “Karlıbel Köyü Hapan mevkiinden Soğukpınar Köyü ile Çanakçı ilçesi Çöcen mevkii ve Karabörk istikametindeki alana Alagöz yol vurma çalışması adı altında orman katliamı yaptı” dedi. Doğru’nun aktardığına göre, Alagöz şirketi ruhsat kapsamında 158 bin ağaç kesecek.

Söz konusu yol güzergahında Alagöz Maden’in mahkeme kararına rağmen 300 metreden daha derin sondajlar vurduğunu dile getiren Doğru, bölgedeki riskleri şöyle sıraladı:

“Su kaynakları ve dere yatakları görmezden geliniyor. Soğukpınar köy halkının ciddi tedirginlikleri var. Heyelan ve sel riski fazla olan bir bölgede atık havuzları ve pasa alanları da planlanma ihtimali yüksek. Görele Soğukpınar ile Doğankent Çatak köyü arasında atık alanı planlanmış. Bu alana ait mahkeme süreci devam ediyor. Vadilerin tamamını riske atıyorlar. Yerleşim alanları ulaşım sebebiyle vadi tabanlarına yayılmış durumda. Halkı dinleyen yok. Bu alanda yapılacak çalışma Çömlekçi Vadisinde 35 köy, Çanakçı Vadisinde ise 40 a yakın köy ile Çanakçı ve Görele ilçelerini büyük ölçüde etkileyecek. Özellikle içme suları ve tarım faaliyetleri önlem alınmaz ise yok olacak.”

“Çatalağaç Alagöz’e ilk kez 2016’da devredildi“

Doğru’ya göre, 2007 yılında Doğankent Çatalağaç Köyü’nde Ciner Grubu’na bağlı Park Holding, yıllık 42 bin ton üretim kapasiteli Bakır-Kurşun-Çinko maden işleme sahasının ihalesini aldı ve şantiye kurulumuna başladı. 2009 yılına kadar şantiye kurulumunun, iş ve işçi kadrolarının tamamlanıp faaliyete başlandığını söyleyen Doğru, sondaj, galeri açma ve işleme işlemlerinin 2016 yılına kadar devam ettiğini ifade etti.

Bu süre içinde Park Holding’in herhangi bir usulsüzlük, mala ve çevreye zarar verme gibi bir olumsuz işlem yapmadığını belirten Doğru, köy halkı ve çevre köylerden vatandaşlar şirkette çalıştığını da söyledi. Ondan sonra gelişen süreci ise şöyle anlattı:

“2016 yılında Park Holding yeteri miktarda cevher bulunamadığı gerekçesiyle bu sahayı ilk kez maden işi yapacak olan Alagöz Holding bünyesindeki Alagöz Maden şirketine devrediyor. Alagöz Maden bu sahaya Şebinkarahisar’da atık havuzu patlayan Nesko Madencilik’te çalışan personelleri ekleyerek faaliyet yürütmeye başlıyor. 2018’den itibaren dere yataklarının kirletilmesi, usulsüz ağaç katliamı, köy yollarının usulsüz kullanımı, heyelanların oluşması, köy yollarının ağır tonajlı araçların aşırı kullanımı sebebiyle kullanılamaz hale gelmesiyle köy vatandaşlarının şikayetlerine sebep oluyor. Şikayetler dikkate alınmıyor, yargı süreçlerinde bir çok faaliyetin usulsüz olduğu ortaya çıkıyor. Dönemin Giresun Valisi Enver Ünlü, Iğdır’dan gelip şirkete usulsüz onaylar veriyor. ÇED olumlu raporları, kaçak atık havuz izinleri ile şirkete alan açıyor.”

2023’te Alagöz maden 9 köyü içine alan ruhsat sahası ihalesini alarak ÇED süreci başlattığını da hatırlatan Doğru, 23 Haziran 2023’te Giresun Valiliği’nin ÇED onayı verdiğini, daha sonra itiraz edilince iptal edildiğini daha sonra ise valiliğin yeniden bakanlığa başvurduğunu anlattı. Doğru’ya göre, 29 Kasım 2023’te Doğankent Söğütağzı köyünde bu dosya için vatandaşların itirazlarına rağmen usulsüz bir şekilde ÇED toplantısı yapıldı:

“Çevre Şehircilik Bakanlığındaki İDK (İnceleme Değerlendirme Kurulu) toplantısına 10 şirket çalışanını ve avukatlarını aldılar. 9 köyden 15 kişi zorla içeri alındı ve daha sonra ÇED olumlu kararı verildi. Bu kararı Tirebolu Çevre Kültür Derneği ve vatandaşlarla yargıya taşıdık. Keşif kararı var ve süreç devam ediyor.”

Şirketler valiliğin tayininde rol oynadı iddiası

Doğru’nun aktardığına göre, Tirebolu Sekü köyü ile Görele Soğukpınar ve Karlıbel ile Çanakçı ilçesi Akköy, Karabörk ve Kuşköy’ün dahil olduğu geniş bir alanda yeniden ihale alan Alagöz Maden, valilikten aldığı ÇED onayı ile sondajlama ve arama faaliyeti yürütmek istedi. Doğru, Vali Mehmet Fatih Serdengeçti’nin şirkete onay verdikten sonra farklı bir ile tayin olduğunun da altını çizdi.

Doğru şöyle devam etti:

“Valiliğin onay verdiği sondaj ve yarma işlemi ile arama faaliyeti mahkeme tarafından önce geri döndürülemez zararlar vereceği gerekçesiyle yürütmeyi durdurdu ve sonrasında ÇED onayını iptal etti. Ancak şirket ruhsat sahasında yol vurma ve sondaj işlemini Çevre ve Şehircilik İl müdürlüğünün mahkeme kararından bir gün önce verdiği tarihsiz bir muafiyet belgesiyle devam ettirmek istedi. Sekü köyüne sondaj makinası getirerek köyün tepesine çıkarmak isteyen Alagöz şirket yetkilileri ve taşeron firma yetkilisi vatandaşın tepkisiyle karşılaştı. Vatandaşlar üç gün direnerek makinanın geçişine izin vermedi. Jandarma 2 tabur asker ile 60 a yakın JÖH timiyle vatandaşlara müdahale etmeye kalkıştı. İl alay komutanı, vatandaşları suç işliyorsunuz diyerek tehdit etti. Mahkeme kararına rağmen şirketi savunan ifadelerle vatandaşların üzerinde baskı kurmaya çalıştı.”

“Alagöz 5 kez ceza yedi”

Doğru, iktidar tarafında olan milletvekillerinin, valiliklerin, Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’nün şirketi kolladığını söyleyerek “Yasa gereği 3 kez suç işlemiş şirketin ruhsatı iptal edilir. Şirket Çatalağaç köyünde çevreye verdiği zararlardan dolayı 5 kez ceza yedi ve hala faaliyetini sürdürüyor” dedi.

Köy yolu kenarında köylülerinin ateş yakarak direnişe ve tepkilerine devam ettiklerini aktaran Doğru, Sekü köyüne siyasi partilerin, STK’lerin, akademisyenlerin, doktorların, sendikaların ve vatandaşların belirli zaman aralıklarıyla ziyaret ve destek verdiklerini de söyledi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.