Pınar Selek: 27 yıllık dava, yarım bırakılan araştırma

Feminist akademisyen Pınar Selek, 1998’de elinden alınan araştırmasına rağmen soru sormayı bırakmadı. Selek’in Kürt Hareketi’ne yönelik yürüttüğü çalışma Şubat 2026’da Fransa’da yayınlandı, 27 yıldır yargılandığı dava ise hala sürüyor.

Pınar Selek; araştırmacı, feminist sosyolog ve yazar. Nice Côte d’Azur Üniversitesi’nde sosyoloji öğretim üyesi ve Göç ve Toplum Araştırma Birimi’nin (URMIS) üyesi olan Selek, güç ilişkileri, kolektif eylem ve toplumsal hareketler üzerine çalışıyor. LGBTİ+’lar, seks işçileri, kadınlar, Kürtler ve sokakta yaşayan çocuklar üzerine kaleme aldığı kitapları ve çevirileri de var.

Selek, özellikle sokakta yaşayan çocuklarla birlikte sanat atölyeleri kurdu. Bunlar arasından “Bizim Atölye”, sokaktan toplanan çöplerin dönüştürülüp tekrar sokağa geri kazandırıldığı ve bu çocuklarla birlikte yaptığı tiyatro gösterilerinin, dergi çalışmalarının yer aldığı bir atölyeydi.

Selek, “Sokak Sanatçıları Atölyesi”nin ve Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi kurucularından birisi olarak veya akademik çalışmalarıyla değil, yargıtay tarafından beraatle sonuçlanan davaların yeniden ve yeniden açılmasıyla daha çok kamuoyunun gündemine geldi.

Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi, 2006’da yayın hayatına başlayan feminist teori ve politika dergisi olan Amargi Dergi’yi hayata geçirti. 2015’ten itibaren internet üzerinden devam etmeye başlayan Amargi Dergi, 4 Ağustos 2016’da yayını sonlandırdığını duyurdu.

Selek, 1998’de Mısır Çarşısı’nda gerçekleştirilen bir patlama olayından sorumlu tutularak örgüt üyeliği iddiasıyla gözaltına alınmıştı ve ciddi işkence görmüştü. Bu suçlamanın ardından bilirkişi raporları ile suçsuz olduğu kanıtlanmasına rağmen Selek’e yönelik soruşturma 27 yıldır sürüyor. Selek, arka arkaya açılan 4 davanın dördünden de beraat etti. Şu an ise hâlâ araştırmalarından dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılanıyor.

Davanın seyri, Türkiye yargı tarihinin en tartışmalı süreçlerinden birini oluşturuyor.

Mısır Çarşısı davası

İstanbul, Eminönü’ndeki tarihi Mısır Çarşısı’nda 9 Temmuz 1998 tarihinde meydana gelen ve 7 kişinin öldüğü, 127 kişinin de yaralandığı patlamadan iki gün sonra Pınar Selek gözaltına alındı.

Birkaç gün sonra bilirkişi raporlarında patlamada bombaya ait hiçbir parça bulunmadığı yazmasına rağmen Pınar Selek, Devlet Güvenlik Mahkemesi askeri hakimliğince tutuklandı.

Olaydan yaklaşık bir ay sonra Abdülmecit Öztürk isimli bir kişinin, “Mısır Çarşısı’na bombalama eylemini Selek ile birlikte gerçekleştirdik” şeklinde ifadesi alındı. Öztürk bu ifadeden üç gün sonra savcılık ifadesinde, “polis ifadesinin işkence altında alındığını ve patlamayla hiçbir ilgisi ve bilgisinin olmadığını” söyledi.

27 yıldır bitmeyen dava

Mısır Çarşısı patlaması davasında İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “patlamadaki bombayı hazırladığı” iddiasıyla yargılanan Pınar Selek, 08.06.2006’da patlamaya neyin neden olduğunun kesin tespiti yapılamadığı gerekçesiyle beraat etmişti. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2007’de bu kararı bozdu ve mahkemenin hüküm kurmasını istedi. Buna yönelik yapılan yargılamada yine patlamanın nedeninin belirlenemediği görüşünü tekrarlayan mahkeme, 23.05.2008’de Selek’in yine beraatına karar verdi. Dosyanın ikinci kez gittiği Yargıtay, Selek için “müebbet hapis istemiyle yeniden yargılansın” demişti. Selek, 9 Şubat 2011’de üçüncü kez beraat etti. 24.11.2013’de ise Pınar Seleke ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi, tutuklama yönünde yakalama kararı çıkartıldı. 11.07.2014’de temyiz duruşmasının görüldüğü Yargıtay 9. Ceza Dairesi, mahkemenin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının usulen bozulmasına karar verdi. Bu, Selek hakkında Yargıtay’ın bozduğu üçüncü karar oldu.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 21 Haziran 2022 tarihinde İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2014’te vermiş olduğu beraat kararını esastan bozdu ve Pınar’ın “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” ile cezalandırılması gerektiğine karar verdi. 31 Mart 2023 duruşmasında mahkeme, Selek hakkındaki kırmızı bültenle arama ve tutuklama kararının devamına karar verdi.

Yıllarca süren bu hukuki baskıya rağmen Selek, Fransa’da yaşamını ve öğretim hayatını sürdürüyor.

Yargıtay’ın 2023’te bozduğu beraat kararının en son duruşması 2 Nisan 2026’da görüldü. 2 Nisan’da görülen davayı takip eden Özge Özgüner’in aktardığına göre Fransa merkezli URMIS, duruşmada Selek’in akademik bakımdan en yüksek ünvana sahip olduğunu kanıtlayan bir belge sundu. Mahkeme, tutuklama kararının devamına hükmederek duruşmayı 18 Eylül 2026’ya ertelendi.

Davada Selek’in yanında olan Hâlâ Tanığız Platformu’nun basın açıklaması için tıklayın.

Pınar Selek’in bilim hakkını ve nihai beraatini sonuna kadar savunuyoruz

Sosyolog-yazar, akademisyen, feminist aktivist Pınar Selek’i çevreleyen ve 27. yılına giren Mısır Çarşısı kumpası davasında 2 Nisan 2026 Perşembe günü İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir kez daha buluştuk. Her zamanki gibi yurtdışından kalabalık bir heyetin de katıldığı duruşmada Selek’in ifadesinin alınmasına yönelik usuli eksikliklerin tamamlanması sebep gösterilerek yokluğunda tutuklama kararının devamına hükmedildi. Müdafilerin tutuklama ve yakalama kararlarının kaldırılması yönündeki yazılı talepleri de reddedildi. Mahkeme duruşmayı 18 Eylül 2026 Cuma saat 13:00’e erteledi.

Bu duruşmada sosyolog Pınar Selek’in 2015 yılından bu yana üyesi olduğu, URMIS (Unité de Recherche Migrations et Société) araştırma laboratuvarı direktörü Florence Boyer de kurum adına mahkemeye yazılı bir bilgilendirme notu sundu. Laboratuvarın her duruşmaya en az iki temsilciyle katılarak yargı sürecini yakından takip ettiğini belirten Boyer, Selek’e verilen profesörlük ünvanına ilişkin şu güncel bilgileri paylaştı:

“Pınar Selek, Fransa’daki akademik sistemde en üst düzey diploma niteliği taşıyan ve ‘devlet tezi’ olarak adlandırılan profesörlük tezini sosyoloji alanında elde etmiştir. Dört ciltten oluşan tez dosyası; yayımlanmış tüm çalışmalarını, ‘Göçebe sosyoloji: eşikler epistemolojisi’ başlıklı 89 sayfalık genel değerlendirme raporunu ve daha önce yayımlanmamış bir araştırmayı içermektedir. Selek bu akademik unvanı, çalışmalarının Prof. İsabelle Sommier başkanlığındaki bilimsel jüri tarafından kamuoyuna açık olarak değerlendirilmesi sonucunda kazanmıştır. 27 Ocak 2025 tarihinde Paris 8 Üniversitesi’nde gerçekleştirilen savunma toplantısında, alanlarında uzman altı profesörün raporları doğrultusunda dört buçuk saat süren bilimsel müzakere gerçekleştirilmiştir.”

Selek’in otuz yılı aşkın süredir yürüttüğü geniş bir yelpazedeki araştırmalarının literatüre önemli katkılar sunduğunu belirten Boyer, Selek’in sosyoloji disiplinindeki yetkinliğinin teyit edildiğini ve kendisine profesörlük ünvanının verildiğini duyurdu.

Müdafi avukatlardan Akın Atalay, Boyer’nin bilgilendirme notunda mahkeme açısından önem taşıyacağını düşündükleri bir diğer gelişmeyi de şöyle paylaştı:

“Meslektaşımızın yayımlanmamış tek araştırması olan ve 1996–1998 yılları arasında saha çalışması yürüttüğü Kürt toplumsal hareketlerine ilişkin incelemesi de ele alınmıştır. Türkiye’deki dava sürecini de ilgilendiren bu araştırmanın (178 sayfa) bilimsel çerçevesi ve metodolojisi tartışılmış; jüri tarafından yayımlanması tavsiye edilmiştir. Söz konusu çalışma, savunmanın hemen ardından Paris Cité Üniversitesi tarafından yayımlanmıştır (SELEK Pınar, Lever la tête, Paris, Éditions Université Paris Cité, 2026).”

Tam 27 yıldır suçlu olmadığı bir davadan, bilirkişi ve bomba uzmanlarınca gaz kaçağı olduğu tespit edilen bir patlamadan dört kez beraat eden yol arkadaşımız, bulunduğu her yerden bilim ve aktivizm çalışmalarını verimle sürdürüyor.

Tüm hukuksuzluklar ve dört beraatle tescil edilmiş suçsuzluk apaçık ortadayken, Pınar Selek’i ısrarla müebbet sanıklığa mahkûm etmeye çalışan bu zihniyete karşı sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Pınar Selek’in bilim hakkına ve nihai beraatine hep birlikte sahip çıkıyoruz.

Hâlâ Tanığız Platformu

Lever la Tête (Serhildan) – Prologue

Pınar Selek, Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik -kendi deyimiyle yarım bıraktığı- çalışmasını içeren bir kitap yayınladı. İsmi “Başkaldırı” (Lever la Tête) olan bu kitap Universite Paris Cite Yayınları tarafından Şubat 2026’da basıldı. Giriş (prologue) kısmının özeti şöyle:

Pınar Selek, kitaba giriş yazısına başlarken 1995’te 24 yaşındayken Türk devleti ile Kürt hareketi arasındaki savaşın sürdüğü ve Kürt dilinin ve kimliğinin yasaklandığı bir dönemde, Kürt hareketi üzerine sosyolojik bir araştırma başlattığını aktarıyor. Özellikle devletin söylemiyle “terörist”, “şeytan” ve “düşman” gibi yaftalara itiraz ederek “boyun eğmeyen” bir saha çalışması yürüttüğünü belirtiyor.

11 Temmuz 1998’de İstanbul polisi tarafından gözaltına alınmasının ardından tüm araştırma materyallerine el konulduğunu ve uzun bir süre işkenceye maruz kalmasına rağmen görüştüğü kişilerin kimliklerini ifşa etmediğini söylüyor. Bir ay sonra cezaevindeyken, Mısır Çarşısı bombalı saldırısıyla -daha sonra kaza olduğu kanıtlanan bir olayla- ilişkilendirildiğini ve “terörist” olarak yargılandığını aktarıyor: “Gözaltına alınmamdan bir ay sonra, cezaevindeyken, patlamanın bir kaza olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen, Türk iktidarının beni asılsız bir şekilde İstanbul’daki Mısır Çarşısı saldırısına karışmakla suçlayarak benden bir terörist yaratmaya karar verdiğini televizyondan öğrendim” diyor. İki buçuk yıl cezaevinde kaldıktan sonra 2006, 2008, 2011 ve 2014’te dört kez beraat etmesine karşın davanın 27 yıldır sürdüğünü de ekliyor.

Bugün, kendisi için “akademik bir sığınak” olarak tanımladığı Fransa’da yaşayan Selek; öğretmeye, araştırmaya ve yazmaya devam ediyor. Bu son kitabında ise yıllarca gündeminde tutamadığı o “yarım kalan araştırmasına” dönüyor. Materyalleri yok edilmiş ama hafızasında ve bedeninde iz bırakmış bu çalışmayı, yazarak hem keşfetmeyi hem de tamamlamayı amaçlıyor.

  • Pınar Selek’in “Maskeler, Süvariler, Gacılar” (2001), “Barışamadık” (2004), “Sürüne Sürüne Erkek Olmak” (2008), “Su Damlası” (2008), “Yolgeçen Hanı” (2011), “Yeşil Kız” (2012) ve “Cümbüşçü Karıncalar” (2018) adlı kitapları yayınlandı.

İran-ABD arasındaki müzakereler başladı

ABD-İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı saldırıların ardından, 8 Nisan’da uygulanmaya başlanan 2 haftalık ateşkes kararı sonrası taraflar ilk kez, Pakistan’ın arabuluculuğunda başkent İslamabad’da bir araya geldi.

Foto: Seoul Economic Daily

ABD’li ve İranlı yetkililer, 8 Nisan’da Pakistan arabuluculuğunda varılan 2 haftalık ateşkesin ardından bugün (11 Nisan) Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bir araya geldi. Kalıcı barışın sağlanabilmesi adına gerçekleştirilen bu görüşmelere ABD’yi temsilen Başkan Yardımcısı JD Vance’in başkanlığını yaptığı bir heyet katılıyor. Heyette, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ve özel temsilci Steve Witkoff da bulunuyor. İran’ı ise Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf başkanlığındaki heyet temsil ediyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de İran heyetinde bulunuyor.

Reuters‘ın iddiasına göre iki ülke de müzakere masasında karşılarında görmeyi tercih ettikleri muhataplarla görüşecek. Görüşmelere aşina olan İranlı yetkililere dayandırılan söylemlere göre JD Vance, İranlılar tarafından Trump’ın çevresindeki en savaş karşıtı isimlerden biri olarak görülüyor. Bu da İranlıları, Vance ile yapılacak görüşmelerden kârlı çıkabileceklerini düşündürüyor. Reuters’a konuşan bir Beyaz Saray yetkilisi ise, İranlıların bu iddialarını yalanladı. Öte yandan başka bir Beyaz Saray yetkilisi, İranlıların görüşmeler için Vance’i işaret ettiklerini fakat bir sebep sunmadıklarını belirtti. Ayrıca, yönetim içi tartışmalara aşina iki kaynağın belirttiğine göre, bazı Beyaz Saray yetkilileri de son haftalarda, pragmatik bir eğilimi olduğunu sezerek Kalibaf’ı muhatap olarak belirlediler.

Trump tarafından İslamabad’a gönderilen Vance, kendisi için de önemli bir sınav verecek. 2028 ABD Başkanlık seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin aday adaylığı için adı geçen isimlerden olan Vance’in burada göstereceği performans, onun geleceğini de belirleyecek. Olası başarılı bir anlaşma sağlanması, Vance’in siyasi gücünü artırabileceği gibi, başarısız bir sonuç ise kendisini daha da savaşın yüzü olarak gösterebilir.

Ana gündem maddeleri; taraflar ne istiyor
  • İran, çatışmaların başlamasından bu yana İsrail’in Hizbullah militanlarına yönelik saldırılarında yaklaşık 2 bin kişinin hayatını kaybettiği Lübnan’da da ateşkes istiyor. İsrail ve ABD, Lübnan’ın İran-ABD ateşkesinin bir parçası olmadığını söylerken Tahran, bunun ateşkes kapsamına dahil edilmesinde ısrar ediyor.
  • İran, ABD’nin dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakmasını ve yaptırımlara son vermesini istiyor. Washington, yaptırımların önemli ölçüde hafifletilmesine açık olduğunun sinyalini verirken, bunun yalnızca İran’ın nükleer programlarından taviz vermesi karşılığında olabileceğini belirtti.
  • İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki otoritesinin tanınmasını istiyor. ABD ise boğazın petrol tankerlerine ve diğer deniz trafiğine, geçiş ücretleri de dahil olmak üzere, hiçbir sınırlama olmaksızın açılmasını istiyor.
  • İran’ın altı haftalık savaş boyunca oluşan tüm zararlar için tazminat talep etmesi beklenirken, ABD bu konuda henüz bir açıklama yapmadı.
  • İran, uranyum zenginleştirmesine izin verilmesini isterken, Trump bu konunun müzakereye kapalı olduğunda ısrar ediyor.
  • İsrail ve ABD, İran’ın füze kapasitesinin ciddi ölçüde kısıtlanmasını isterken, Tahran ise sahip olduğu füzelerin müzakereye kapalı olduğunu belirtiyor.
  • İran, ABD muharip güçlerinin bölgeden çekilmesini, tüm cephelerde savaşın sona ermesini ve saldırmazlık taahhüdünde bulunulmasını isterken Trump, bir barış anlaşmasına varılana kadar Orta Doğu’daki askeri unsurlarını bölgede tutacağını belirtiyor.

Kaynak: Reuters

Trump’tan paylaşım

Ayrıca Trump, bugün yaptığı bir sosyal medya paylaşımında “Çin, Japonya, Güney Kore, Fransa, Almanya ve daha pek çok ülke dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerine bir iyilik olarak Hürmüz Boğazı’nı temizleme sürecini an itibarıyla başlatıyoruz. İnanılmaz ama, bu işi kendi başlarına yapacak cesarete ya da iradeye sahip değiller” ifadelerini kullandı.

Lübnan’da çatışmalar sürüyor

ABD ve İran arasındaki görüşmeler başlarken Lübnan’da ise çatışmalar hâlâ sürüyor. İran’ın görüşmelerdeki gündemlerinden biri Lübnan’ın da ateşkes kapsamına girmesiyken ABD tarafı, Lübnan’ın anlaşmanın bir parçası olmadığını belirtiyor. Öte yandan arabulucu Pakistan da Lübnan’ın anlaşmaya dahil olduğunu söyledi. Bu doğrultuda, İsrailli ve Lübnanlı yetkililerin 14 Nisan Salı günü ABD’nin başkenti Washington DC’de bir araya gelmesi bekleniyor.

Öte yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bugün Erdoğan’la İran-ABD görüşmeleri ve Ukrayna’daki durum üzerine bir görüşme gerçekleştirdiklerini sosyal medya hesabından açıkladı.

Ateşkese giden süreç

6 Nisan’da ABD Başkanı Trump, İran’a Hürmüz Boğazı’nı ticari trafiğe açması için verdiği mühleti 7 Nisan Salı akşamına kadar uzattı. Boğazın açılmaması halinde ise İran’ın elektrik santralleri ve köprüler gibi sivil altyapı hedeflerini vurmakla tehdit etti. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, tehdit altında pazarlık yapmayacaklarını açıkladı. Tahran yönetimi, Pakistan üzerinden iletilen 45 günlük geçici ateşkes önerisini reddederek 10 maddelik kendi taleplerini sundu.

Verdiği mühletin dolmasına saatler kala Trump, sosyal medya üzerinden bir tehdit mesajı paylaştı. Mesajda, “Bu gece koca bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri getirilmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak. Ne olacağını bilmiyorum ama galiba olacak. […] Kim Bilir? Uzun ve karmaşık dünya tarihinin en önemli anlarından olan bu gecede öğreneceğiz. 47 yıllık gasp, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek” ifadelerine yer verildi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yaptığı açıklamada, ABD’nin askeri hedeflerinin büyük ölçüde tamamlandığını ve savaşın çok yakında biteceğini belirtti. Vance, İran’ın ya “normal bir ülke olup dünya ticaretine katılacağını” ya da “masaya gelmeyip ekonomik olarak çok kötü bir duruma düşeceğini” ifade etti.

Trump’ın işaret ettiği sürenin dolmasına yalnızca yarım saat kala, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in arabuluculuğuyla bir ateşkes adımı atıldı. Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı “Tam, derhal ve güvenli biçimde açmayı” kabul etmesi şartıyla, bombardıman planını iki haftalığına askıya aldığını duyurdu. Trump ayrıca İran’dan üzerinde çalışılabilir 10 maddelik bir öneri aldıklarını, askeri hedeflere çoktan ulaştıklarını ve onları aştıklarını savundu.

İranlı uzmanlar: “Savaş, karşıtlığı büyütüyor”

2 haftalık ateşkes ilanı ile şimdilik durulan “İran Savaşı”nın İran toplumunda bulunan fay hatlarını derinleştirdiğini söyleyen Emami ve Talebi, görünen şeyin “umut verici” olmadığını belirtti.

28 Şubat’ta ABD – İsrail’in saldırılarıyla başlayan İran savaşında, 8 Nisan tarihi itibariyle iki haftalık ateşkes ilan edildi. Ancak hem karşılıklı saldırıların olduğu süre zarfında hem de ateşkes sürecinde savaşın etkileri ve geleceği tartışılmaya devam ediyor. İran’da yaşananları ve savaşın İran halkları üzerindeki etkilerini sosyolog Dr. Mehrdad Emami ve İranlı gazeteci Reza Talebi ile konuştuk.

İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşın, toplumun siyasal eğilimlerini de değiştirdiğini belirten Dr. Mehrdad Emami, savaş öncesi milyonlarca İranlının rejim karşıtı protestolarda yan yana geldiğini hatırlattı. Savaştan iki ay öncesine kadar süren bu protestolara orta ve alt sınıfın öncülük ettiğini belirten Emami, “Bu protestolar için yarı devrimci bir durumdan bile bahsedilebilirdi. Birçok merkezi bölgede İranlılar devletin devrilmesi talebiyle sert protestolar gerçekleştirdiler. Bunun sonucunda da büyük bir katliam yapıldı devlet tarafından” diye konuştu.

Geçtiğimiz Aralık ve Ocak aylarında yaşanan protestolarda Pehleviciliğin etkilerinin olduğunu iddia eden Emami, “İran dışında yayın yapan uydu kanallarının bir çoğu Pehlevici kanallar. Batı tarafından da desteklenen bu kanalların Masha Amini protestoları sonrasında özgürlükçü akımlara kıyasla bu akımın aşırı sağcı, milliyetçi bir akım olarak örgütlenmiş olması öngörülemez bir durum değildi. Bir diğer neden ise, Mahsa Amini protestoları sonrası solcuların ve feministlerin kendine önder bir figür yaratamaması ile de ilişkilidir” dedi.

Emami: Pehlevicilik çelişkileri derinleştirdi

Bir ayı geride bırakan İran savaşında resmî açıklamalara göre 3000’den fazla kişinin yaşamını yitirdiğini hatırlatan Emami, savaşın büyük bir toplumsal travma yarattığını ve Pehlevicilik akımının da çelişkileri derinleştirdiğini ifade etti:

“Günümüze kadar sol ve feminist hareketleri vatan hainliği ile suçlayan İran milliyetçiliği bugün ABD ve İsrail’in peşinde savaşın devamını savunuyor. Nitekim, İran’da bugün milyonlarca insan mevcut rejime karşı olsa ve bunu bedelini çeşitli biçimlerde ödese bile bugün yaşanan bu saldırılar, ortak bir düşmana karşı birleşme eğilimini güçlendiriyor. Rejim karşıtı da olsa insanlar her gün bombalanıyor. Mülkleri zarar görüyor, yaşamları tehdit altında kalıyor. Bu da savaşın son bulması talebini güçlendiriyor” dedi.

Rejim tarafından uzun yıllardır baskı altında olan azınlıkların eğilimlerinin de değiştiğini belirten Emami şöyle devam etti:

“İran’daki uluslaşma sürecinin bir sonucu olarak Pehlevi döneminden beri baskı altında olan ve İran İslam Cumhuriyeti’nin de bu mirası devralmasından kaynaklı ezilmeye devam eden azınlık halklarının yaşadığı bölgeler, son dönemlerdeki isyanların merkezi olmuştu. Çünkü kapitalizmin doğası gereği çevre bölgeler merkeze göre daha az gelişmiştir. Oysa bu bölgeler kaynak bakımından oldukça zengin olmasına rağmen bu bölgelerde yaşayan halklar oldukça yoksul durumdalar. Yine de Aralık-Ocak protestolarında bu bölgelerdeki katılımın azdı. Bu durum da protestolara öncülük eden milliyetçi akımın tepkisini topladı. Sonuç olarak Masha Amini ve son dönemde yaşanan diğer toplumsal hareketliliklerde birleşen bu rejim karşıtı kesimler bugün daha parçalı bir görüntü içerisinde.”

“Siyasal islam hafife alınmamalı”

“İran’da siyasal islamcıların hafife alınmaması gerektiğini” savunan Emami, “Zira sol, 1979 devrimini bu nedenle kaybetmişti. İran – Irak savaşını hatırlayalım. 8 yıl süren bu savaşta İran, oldukça genç ve bugüne kıyasla çok daha meşru bir devlete sahipti. Çünkü gerek toplum gerekse de uluslararası kamuoyu bu devletin gerçek yüzünü henüz görmemişti. Nitekim savaş beklenenden çok daha uzun sürdü” değerlendirmesinde bulundu.

Savaşı savunan Pehlevi taraftarlarının da süren savaş konusunda ayrıştığını belirten Emami, “Çünkü İranlı yurttaşlar ABD’nin kendi politikalarını uygulamak için sivilleri öldürdüğünü ve İran’ın altyapılarını bombaladığını görüyorlar. Burada ABD kamuoyunun da etkisi büyük. Çünkü ABD kaynakları da bu müdahalenin yanlışlığını sorguladı ve ABD’nin İran’ın elindeki petrol, nükleer güç ve menzil gücünü sınırlamak istediği zamanla anlaşılmaya başlandı” diye konuştu.

Talebi: “Savaş sahadan çok medyada sürüyor”

İran’da süren savaşın İran halklarının günlük yaşamını nasıl etkilediğini değerlendiren gazeteci Reza Talebi, İran medyasının savaşın neresinde durduğuna dair soruya, İranlıların slogandan ve inkârdan öteye geçemeyen İran resmi medyası ile gelir üretme kaygısıyla hareket eden uluslararası medya arasında sıkışmasının üzücü olduğunu belirtti.

Talebi, yazılı medyanın da nefes alamaz durumda olduğunu ve toplumun sosyal medya platformlarına hapsolduğunu savundu.

“Gerilim seviyesi yüksek”

İran’da yaşayan Kürtlerin ve diğer azınlık halklarının pozisyonlarına ve geleceğe dönük senaryolara dair de konuşan Talebi sözlerine şöyle devam etti:

“İran’daki Kürtler, Türkler, Araplar ve Beluçlar hakkındaki tüm tartışmalara hakim değilim ancak toplumsal ve etnik faylar İran için yeni değil ve sadece savaşa bağlı da değildir.

Söz konusu faylar tabii ki savaş koşullarında daha da derinleşir ve yeni çatışmalara yol açabilir. Gerilim seviyesi yüksektir. Kürtler, Türkler, Araplar ve Beluçların yanı sıra dindar ve seküler gibi ayrımlar da mevcuttur ve bu çatlaklar bugün tam anlamıyla görünmese de çok tehlikelidir. Eğer süreç doğru yönetilmezse Suriye ve Afganistan’dakine benzer durumlar mümkündür.

Nitekim, İran için net bir gelecek görememekle beraber her konuda ‘uzmanmış’ gibi de davranamayacağım. Yanılıyor olabilirim ama gördüğüm manzara umut verici de değil. İran toplumu kırılgan ve değişken bir yapıda, belki bu ortak acılar bir denge yaratabilir.”

İsrail’in Lübnan’a saldırıları: 2 Mart’tan bu yana bilanço

İsrail’in 2 Mart’ta yeniden başlattığı Lübnan saldırıları 40. gününe girerken 8 Nisan’da düzenlenen kapsamlı saldırıyla birlikte Lübnan’daki ölü sayısı 1.953’e, yaralı sayısı ise 6.303’e ulaştı. Beyrut’tan Bekaa Vadisi’ne, Nebatiye’den Sur’a kadar onlarca belde yerle bir edildi.

İsrail’in Lübnan’a saldırıları: 2 Mart’tan bu yana bilanço

2 Mart – 9 Nisan 2026

Hayatını kaybeden

1.953+

Yaralı sayısı

6.303+

Yerinden edilen kişi

1.000.000+

Yerinden edilen çocuk

~390.000

Hayatını kaybeden / yaralanan çocuk (2 Mart’tan bu yana)

600+

8 Nisan tek günde ölü

357


Öne Çıkan Gelişmeler

2 Mart
Saldırı Başladı

İsrail, Lübnan’a yönelik kapsamlı saldırıları yeniden başlattı. Bu tarihten bu yana 1.953’ü aşkın kişi hayatını kaybetti; 6.303’ten fazla kişi yaralandı.

8 Nisan
Yoğun Bombardıman

Eş zamanlı hava saldırılarında tek günde en az 33 çocuk hayatını kaybetti, 153 çocuk yaralandı (UNICEF). Toplam 357 kişi öldü. Nebatiye kentinde yoğun bombardıman; Devlet Güvenlik Ofisi vuruldu, 8 güvenlik personeli hayatını kaybetti.

8 Nisan
Sivil Kayıp

Beyrut’un Tallet el-Hayyat mahallesinde Lübnanlı şair Khatun Salma yaşamını yitirdi. Beyrut Tıp Birliği, son saldırılarda 3 üyesinin hayatını kaybettiğini duyurdu.

8 Nisan
Diplomasi

Netanyahu, Lübnan ile doğrudan müzakere yürüteceklerini açıkladı; ancak aynı gün ateşkes olmayacağını da duyurdu. Saldırılar güneyde Kalile, Şehabiyye, Ansariyye, Tulin, Haruf, Şokin ve Mivdon beldelerinde sürdü.

9 Nisan
Hedef Operasyonu

İsrail ordusu, 8 Nisan’daki Beyrut saldırılarında Hizbullah lideri Naim Kasım’ın sekreteri ve yeğeni Ali Yusuf Harşi’nin öldürüldüğünü duyurdu.

9 Nisan
İnsani Boyut

Hükümet Afet Risk Yönetimi Birimi verilerine göre 36.000’den fazla ailenin bulunduğu sığınaklardan yerinden edildi. 2 Mart’tan bu yana 600’den fazla çocuk ya hayatını kaybetti ya da yaralandı; yaklaşık 390.000 çocuk yerinden edildi.

10 Nisan
Uluslararası

İsrail, İspanya’yı ABD liderliğindeki Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi’nden (CMCC) çıkardı. İsrail Dışişleri Bakanlığı, kararın gerekçesini İspanya hükümetinin “açıkça İsrail karşıtı önyargısı” olarak açıkladı.


2 Mart’tan Bu Yana Hedef Alınan Bölge ve Beldeler

Güney Lübnan
  • Nebatiye vilayeti: Sultaniye, Dibbin, Cibşit, Debal, Tibnin, Hanaviye, Habbuş, Zafta, Mervaniye, Kefr Tibnit, Cermek, Mahmudiye, Şarkiyye, Ceba, Keferrumman, Hadasa, Hiyam
  • Sur (Sûr) kenti ve çevresi: Kana, Mecadil, Sarifa, Şebriha, Kasimiyye, Bulat, Kerim Vadisi (Sadikin–Kefra arası), Maşuk, Burç Şemali, Reşidiye, Deyr Kifa, Kakaiyyet Cisir, Vadi Çilo, El-Bıs
  • Sayda çevresi: Sarafend, Hırbet Duveyr, Deyr Zehrani, Deyr Kifa
  • Güney sınır bölgesi: Kalile, Şehabiyye, Ansariyye, Tulin, Haruf, Şokin, Mivdon, Ayta eş-Şaab, Sarbin, Beyt Lif, Haris, Kefr Dunin
  • Diğer güney beldeler: Mahmudiye, Suvayri, Arzun Şahhur, Arnun, Yahmur Şakif, Yatir, Ramya, Ayn Kana, Kefer Sir, Şemaa, Tayr Harfa, Hinniyye, Kefra, Tayri, Şakra, el-Tayri, Uveynet
  • Misket bombası: Cıdeydet Mercayun (Nebatiye vilayeti)
  • Ambulans / sağlık hedefleri: Kefr Tibnit (ambulans), Doğu Zavtar (ambulans), Deyr Kanun Ras el-Ayn (ambulans ve itfaiye araçları), Nebatiye (ambulans)
Doğu Lübnan — Bekaa / Baalbek
  • Baalbek bölgesi: Şamstar (Şemstar), Buvadi
  • Bekaa Vadisi: Meşgara, Sahmar
  • Nebi Şit: Hava saldırısı ve yoğun bombardıman
Beyrut ve Çevresi
  • Dahiye (güney banliyöler): Düzenli bombardıman; Cinah ve Uzai bölgeleri de hedef alındı
  • Tallet el-Hayyat: Sivil konut bölgesi; şair Khatun Salma burada hayatını kaybetti
  • 8 Nisan: Başkente ön uyarı yapılmadan eş zamanlı ~100 hava saldırısı düzenlendi

İsrail ordusu 8 Nisan’da Beyrut, Bekaa ve Güney Lübnan’daki 100’den fazla Hizbullah komuta merkezi ve askeri tesisini 10 dakika içinde eş zamanlı hedef aldığını açıkladı. Saldırıların büyük bölümünün sivil nüfusun bulunduğu alanlara isabet ettiği belirtildi.

Kaynaklar: UNICEF · Lübnan Sağlık Bakanlığı · Lübnan Resmi Haber Ajansı (NNA) · Lübnan Hükümeti Afet Risk Yönetimi Birimi · Beyrut Tıp Birliği · Anadolu Ajansı · Mezopotamya Ajansı

Satranç dünyası yeni şampiyon adayını arıyor

FİDE tarafından düzenlenen 2026 adaylar turnuvasında dünya satranç şampiyonlarına rakip olmak için dünyanın önde gelen 8 kadın ve erkek oyuncusunun mücadelesi sürüyor.

Foto: Fide

Uluslararası Satranç Fedarasyonu (FİDE) tarafından her iki yılda bir gerçekleşen Adaylar Turnuvası bu yıl Güney Kıbrıs’ın Pegaia kentinde yapılıyor. 28 Mart’a başlayan turnuvanın 16 Nisan’da bitmesi planlanıyor. Dünyanın en iyi 8 kadın ve 8 erkek oyuncusunun yarıştığı turnuvada birinci gelenler, mevcut dünya şampiyonu ile unvan maçına çıkmaya hak kazanıyor.

Peki FİDE’ye kayıtlı 360 binden fazla oyuncu arasından bu 8 kişi nasıl seçiliyor? Turnuvaya katılacak oyuncular son iki yılda FİDE tarafından düzenlenen turnuvaların şampiyonu veya Dünya Kupası’nda dereceye girmiş oyunculardan oluşuyor. Bunun dışındaki tek oyuncu ise raiting sıralamasına en yüksek puanı olan oyuncu katılabiliyor.

Anna Muzychuk / Fotoğraf: Maria Emelianova-Chess.com

Erkeklerde Hikaru Nakamura ile kadınlarda Bibisara Assaubayeva bu sene turnuvaya katılmaya hak kazananlar arasında. Her oyuncunun birbiri ile karşılıklı birer kez siyah ve beyaz taşlarla oynadığı turnuva boyunca en fazla puanı toplayan kişi, dünya şampiyonun karşısına çıkacak. Toplam 14 karşılaşmanın yapılacağı turnuvada 10. karşılaşmalarda erkeklerde Javokhir Sindarov 8 puanla lider iken kadınlarda ise 6 puanla Vaishali Rameshbab turnuvayı önde götürüyor.

Adaylar turnuvasına kim nasıl katıldı ?

2026 FİDE Adaylar Turnuvası
Kim Nasıl Katıldı?
♟ Erkekler
OyuncuKatılım Yolu
Fabiano Caruana · ABD2024 FİDE Circuit Şampiyonu
Hikaru Nakamura · ABDFİDE Rating (Dünya Sıralaması)
Anish Giri · Hollanda2025 FİDE Circuit Şampiyonu
Javokhir Sindarov · Özbekistan2025 Dünya Kupası (Yarı Finalist)
Praggnanandhaa R · Hindistan2025 Dünya Kupası (Yarı Finalist)
Andrey Esipenko · FİDE/Rusya2025 FİDE Grand Swiss Finalisti
Wei Yi · Çin2025 FİDE Grand Swiss Finalisti
Matthias Bluebaum · Almanya2025 Dünya Kupası İlk 3 Derecesi
♛ Kadınlar
OyuncuKatılım Yolu
Zhu Jiner · Çin2024–25 FİDE Kadınlar Grand Prix Şampiyonu
Aleksandra Goryachkina · FİDE2024–25 Kadınlar Grand Prix İkincisi
Divya Deshmukh · Hindistan2025 Kadınlar Dünya Kupası Şampiyonu
Tan Zhongyi · Çin2025 Kadınlar Dünya Kupası Üçüncüsü
Vaishali Rameshbabu · Hindistan2025 Kadınlar Grand Swiss Şampiyonu
Kateryna Lagno · FİDE2025 Kadınlar Grand Swiss İkincisi
Bibisara Assaubayeva · KazakistanFİDE Etkinlik Puanı / Rating
Anna Muzychuk · UkraynaKoneru Humpy’nin çekilmesiyle (Yedek Listesi)
NihaPLUS Kaynak: FİDE · 2026 Adaylar Turnuvası

Kadınlar kategorisinin galibi, mevcut Kadınlar Dünya Şampiyonu Ju Wenjun ile bu yılın sonbaharında unvan maçına çıkmaya hak kazanacakken, erkekler kategorisinin kazananı ise mevcut dünya şampiyonu Gukesh Dommaraju ile karşılaşacak.

Dünyanın 1 numarası turnuvada yine yok

Gelmiş geçmiş en iyi satranç oyuncuları arasında gösterilen ve dünya 1. Ünvanını halen koruyan Magnus Carlsen beklendiği gibi bu senede turnuvada yer almadı. 2013, 2014, 2016, 2018 ve 2021 yıllarında üst üste 5 kez dünya şampiyonu olarak kırılması güç bir rekor kıran Carlsen 2023’te unvan maçına çıkmayı red ederek bundan sonra dünya şampiyonluğu turnuvasına katılmayacağını ilan etmişti. Satranç dünyası uzun bir süredir klasik satrancın yerini dolduracak arayışlar içinde. Siyah ve beyaz taşların karşılıklı yaptığı 3.hamlede 121 milyondan fazla seçeneğin olduğu bu oyunda oyuncular 8 saate varan uzun ve yorucu oyunlar oynamak zorunda.

Fabiano Caruana ve Magnus Carlsen / Fotoğraf: Mike Klein – Chess.com

Gelişmiş bilgisayar teknolojisi ile açılış, oyun ortası ve oyun sonu gibi teorilerin neredeyse ezberlendiği klasik satranca alternatif olarak Freestyle Chess, (Serbest Stil Satranç) bu satranç sitilinde piyonlar klasik satrançta olduğu gibi aynı yerlerinde kalırken diğer tüm klasik satrançtakine aykırı olarak değişik yerlere diziliyor. Bu formatın ilk fikri tıpkı Carlsen gibi açılış hamlelerinin ezberlenmiş olmasının gerçek yaratıcılığı öldürdüğünü belirten dünya şampiyonu Bobby Fischer tarafından ortaya atıldı. 1996’da Arjantin’in Buenos Aires kentinde “Fischer Random Chess” (Fischer Rastgele Satrancı) adıyla dünyaya tanıtılan bu sitil 20 yıl sonra FİDE’nin turnuvalarına girebildi. Burada amaç artık ezberlenmiş oyun açılışlarından çıkarak oyuncuları daha farklı düşünmeye sevk etmek. Klasik satrancın yorucu temposuna karşın Hızlı (Rapid), Yıldırım (Blitz) ve Kurşun (Bullet) gibi oyunlarda 1-3-5 dakikalık oyunlarda satrancın daha geniş kesimlere ulaşmasına neden oldu. FİDE 2025 verilerine göre dünya genelinde aktif 360 bin satranç oyuncusu varken, dünya genelinde satranç oynayanların sayısının 600 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Dünyanın en büyük satranç portalı olan Chesscom’un üyesi sayısı 250 milyonu aşarken her gün bu platformda 20 milyonu aşkın oyun oynanıyor.

Satrancın tarihçesi

Satrancın ilk ortaya çıkışı kesin olarak bilinmemekle birlikte, günümüzden en az 4000 yıl önce Mısır’da oynandığına dair bulgular piramitlerdeki kabartmalarda bulunmaktadır. Yine Çin ve Mezopotamya’da da milattan öncesine kadar bir tarihi bulunuyor. Oyunun bugünkü adını alması, MS 3. – 4. yüzyıllarda Hindistan’da, oyuna Çaturanga denmesi ile başlar. Satranç ile ilgili ilk yazılı belgeler Hindistan’dan kalmadır. Daha sonra satranç İran’a, onlardan Araplara, Endülüslüler sayesinde de İspanya üzerinden Avrupa’ya yayılmıştır. İspanyol Lucena’nın ilk basılı satranç kitabında (1497) satrancın o zamanki yeni kuralları açıklanmasının ardından o zamandan bugüne kadar, satranç oyununun kuralları değişmeden gelmiştir. İspanya’dan sonra, İtalya, Fransa, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’da satranç hızla yaygınlaştı. 15. yüzyılda İspanyol Lucena, 17. yüzyılda İspanyol El Greco, 18. yüzyılda Fransız Philidor’un satranç kitapları bulunmakta.

19. yüzyıl sonlarında satrancın büyük yıldızları belirdi: Anderssen, Morphy, Rubinstein ve Steinitz. 1850’lerden başlayarak, güçlü oyuncuların katıldığı turnuvalar yapılmaya başlandı. Sonunda, 1886’da o zamanın en kuvvetli iki satranç oyuncusu arasında, ilk dünya satranç şampiyonluk karşılaşması oynandı: Steinitz ve Zukertort. Steinitz bu maçı, 10 galibiyet, 5 beraberlik ve 5 yenilgi (+10 -5 =5) alarak kazandı.1917 Sovyet Devrimi ile birlikte satrancı bir çeşit ulusal spor olarak gören Sovyetler, uzun yıllar boyunca dünya satranç şampiyonluğunu elinde bulundurdu.

Kasparov ve Deep Blue

Soğuk savaş yıllarında da satranç, Sovvyetler ve ABD arasında bir nevi “entelektüel” savaş olarak adlandırıldı. 1972 yılında ABD’li Bobby Fischer Sovyet rakibi Boris Spassky’i yenerek Sovyetlerin satrançtaki üstünlüğüne kısa bir süre son vermeyi başardı. Fischer ve Spassky’in bu mücadelesi Pawn Sacrifice (Şah Mat) filmi ile de beyaz perdeye aktarılmıştır. 1975 yılında Fischer’in dünya şampiyonluk maçına çıkmaması üzerine Anatoly Karpov yeni dünya şampiyonu ilan edilerek bu ünvanını 1985 yılına kadar korudu. 1985 yılında ise Garry Kasparov 15 yıl sürecek dünya satranç şampiyonluğu ünvanını kazanmayı başardı. Dünya şampiyonu olarak bilgisayar ile ilk oynayan kişi de olan Kasparov, 1996 yılında IBM tarafından geliştirilen Deep Blue adlı süper bilgisayarla yaptığı maçı 4-2 kazanırken ertesi yıl yapılan rövanş maçında geliştirilen Deep Blue, 11 Mayıs 1997’de Kasparov’u 3.5 – 2.5’lik skorla yenerek dünya şampiyonunu mağlup eden ilk bilgisayar olmuştur.

1886’dan Bugüne
Dünya Satranç Şampiyonları
OyuncuŞampiyonluk Yılları
Klasik Dönem
Wilhelm Steinitz1886 – 1894
Emanuel Lasker1894 – 1921
José Raúl Capablanca1921 – 1927
Alexander Alekhine1927 – 1935 · 1937 – 1946
Max Euwe1935 – 1937
Sovyet Dönemi
Mikhail Botvinnik1948 – 1957 · 1958 – 1960 · 1961 – 1963
Vassily Smyslov1957 – 1958
Mikhail Tal1960 – 1961
Tigran Petrosian1963 – 1969
Boris Spassky1969 – 1972
Soğuk Savaş & Bölünme Dönemi
Robert J. Fischer1972 – 1975
Anatoly Karpov1975 – 1985 · 1993 – 1999 (FİDE)
Garry Kasparov1985 – 1993 · 1993 – 2000 (ACP/Klasik)
Alexander Khalifman1999 – 2000 (FİDE)
Viswanathan Anand2000 – 2002 (FİDE)
Vladimir Kramnik2000 – 2006 (Klasik/Brain Game)
Ruslan Ponomariov2002 – 2004 (FİDE)
Rustam Kasımcanov2004 – 2005 (FİDE)
Veselin Topalov2005 – 2006 (FİDE)
Vladimir Kramnik2006 – 2007 (Birleşik Unvan)
Viswanathan Anand2007 – 2013
Modern Dönem
Magnus Carlsen2013 – 2023 (5 unvan · gönüllü çekildi)
Ding Liren2023 – 2024
Gukesh Dommaraju2024 – Mevcut Şampiyon
* 1993–2006 yılları arasında FİDE ve klasik/ACP kolları ayrı şampiyonluk unvanları taşıdı. Kramnik’in 2006 zaferinin ardından unvan yeniden birleşti.
NihaPLUS Kaynak: FİDE

Satrançla ilgili kitap ve film önerileri

Filmler:

*Piyon Fedası (2014)
*Bobby Fischer'ı Ararken (1993),
*İlham veren Katwe Kraliçesi (2016)
* The Queen's Gambit (2020) (Mini dizi)

Kitaplar:

*Stefan Zweig - Satranç
*Bobby Fischer - Satranç Öğretiyor
*Aron Nimzowitsch - Benim Sistemim

Kürtler kimsenin vekil gücü değil

“Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir.”

Foto: X/@vvanwildenburg

The Amargi yazarı Elif Sarıcan‘ın Novara Media için kaleme aldığı bu yazıyı Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Kürt mücadelesi, Orta Doğu’da süregelen en eski ulusal kurtuluş mücadelelerinden biri. Türkiye, Suriye, Irak ile İran’a yayılan ve 45 milyon Kürt nüfusu barındıran Kürdistan, hem CIA’den hem de İsrail Devleti’nden daha eskiye dayanır. Fakat Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı başladığından beri, Kürdistan’ın 2025 sonlarında bir Langley odasında üretildiğini düşünürseniz kimse size kızmaz.

Bölgedeki devletlerin, bölgesel amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı sayısız strateji var. İsrail; Arap devletleri, Türkiye ve İran’a karşı koz oluşturabilmek için yıllar boyunca Orta Doğu’daki azınlıklarla yakın ilişkiler geliştirdi ve şu an yaşanan savaşın da bundan bir farkı yok. Mart başında CNN‘in aktardığına göre CIA, aylardır Irak-İran sınırındaki Kürt güçlerini silahlandırmaya çalışıyor. Axios, Mossad tarafından kurgulanan ve CIA’in desteklediği planın detaylarını ortaya çıkardı. Plana göre Kürt güçleri, Kuzey İran’da bir tampon bölge oluşturmak ve rejimi devirmek için İran’da daha fazla iç isyanı teşvik etmek amacıyla sahada bir vekil güç olarak kullanılacaktı.

Ancak ABD-İsrail’in, İran’ı bombalama ve bu yılın başında patlak veren protesto hareketlerinden faydalanma planı işe yaramadı. [Son zamanlarda] abartılı açıklamalarının birinde Trump, İran’daki rejim karşıtı eylemcilere “bir sürü” silah yolladıklarını iddia etti ve Kürt aracıları bu silahları almakla suçladı. İran ise ABD-İsrail saldırılarına, bölgedeki önemli ekonomik merkezleri hedef alarak karşılık verdi. Kürdistan, savaşa dahil olmamasına karşın bu bölgelerin içindeydi. İran, Irak’taki vekil gücü Haşdi Şabi’yi kullanarak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil dahil olmak üzere sivil alanları hedef aldı.

Ancak başarısızlık, daha derindeki bir şeyi gün yüzüne çıkardı: Ne ABD-İsrail tarafı ne de İran rejimi, İran’ın karmaşık sosyolojisini dikkate almamıştı. Bunun bedelini ise Kürtler ödüyordu.

İran’ın kuzeybatısında bulunan Doğu Kürdistan, İran’da güvenlik önlemlerinin en üst düzeyde olduğu bölgedir. Oradaki Kürt toplumu, tüm ülkenin maruz kaldığından daha yoğun bir gözetim ve polis mekanizmasıyla yaşıyor. Bu durum, bölgeyi iki şekilde baş hedef haline getiriyor: Kontrolün devamını sağlamaya çalışan bir rejim ve İran’ın güvenlik altyapısını zayıflatmayı amaçlayan bir yabancı askeri güç. Kürt bölgeleri, hem rejimin baskıları hem de ABD-İsrail bombalamaları nedeniyle orantısız şekilde etkilendi. Tek başına bu gerçek, farklı bir yaklaşım gerektirmektedir. Emperyalist bombardıman ve otoriter baskı arasında yanlış tercih yapmayı reddeden bir üçüncü yol.

Elbette, 45 milyonluk bir ulustan sanki tek bir aktörmüş ve tek bir telefon numarası varmış gibi “Kürtler” olarak bahsetmek açık bir sorundur. Batı’daki çoğu insanın Kürt siyasi yaşamıyla tanışması, IŞİD’e karşı yapılan bölgesel savaşa dayanmaktadır. Bu dönemde Halk Savunma Birlikleri (YPG), Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) ve sonrasında Suriye Demokratik Güçleri (QSD), ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonla ilişkiler geliştirmişti. Ancak burada, Rojava’daki Kürt güçlerinin [Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi], IŞİD karşısında kendi topraklarını savunmayı koalisyon onlarla ilgilenmeden çok daha uzun süre önceden beri sürdürdüğü de belirtmek gerekiyor.

Yine de, Suriye’deki ilişkinin (ne kadar irdelenmeyi hak ederse etsin) bir vekalet ilişkisi olmadığı göz önüne alındığında, bazıları “Kürtlerin” ilk düşünülen vekil güç olmasına şaşırmış olabilir. Diğerleri ise tam tersi bir nedenden ötürü bunu şaşırtıcı bulabilir: Bölgedeki en büyük Kürt güçlerinin birçoğu, hem ABD’nin hem de İsrail’in ideolojik projelerine özünde ve açıkça karşıdır. Vekil güç planının görünürdeki en muhtemel motivasyonu, Kürt savaşçıların savaşa hazır olma durumlarının ve deneyimlerinin doğrudan kabulü ile İsrail’in bölgesel çıkarlarını ilerletmek için etnik azınlıkları bir nüfuz aracı olarak kullanmaya yönelik daha geniş stratejisinin birleşimiydi. Tüm bunlar bir araya geldiğinde “Kürtler,” ideal aday haline geldi. CIA’den “bilgi sızması” açıkça bir tesadüf değil, gerilimin yüksek olduğu anda kullanılan bir kamuoyu baskısı silahıydı. Bölgedeki Kürt güçlerini ikna etmek için kullanılacak argüman ise bilinen en eski kural olacaktı: Düşmanınızın düşmanı dostunuzdur.

Buna rağmen, Doğu Kürdistan’da faaliyet gösteren bir düzine Kürt partisi oldukça farklı bir şey söylüyordu: Başkalarının savaşında savaşmayacaklardı. Onlar satılık asker değiller. Mevcut konjonktürde kendi çıkarları bulunuyor ve bunların başında halklarının kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik bir İran geliyor. Elbette ABD ve İsrail’in çıkarlarının gerçekleşmesi için demokratik bir İran zorunlu değil. Bu da Kürtlerin taleplerinin her zaman gözden çıkarılabilir olduğu anlamına gelmekteydi. Batı’daki analizlerin hâkim sorusu, Kürtlerin savaşa “dahil olup olmayacağı” yönündeydi. Sanki Kürtlerin siyasi varlığı, kimin tarafında yer aldıkları sorusuyla başlayıp bitiyormuş gibi. Bugüne dek ABD-İsrail planından somut bir netice çıkmadı. Kürt güçleri; hem ABD ve İsrail ile hem de İran rejimiyle görüşmeler yürüttüklerini yalanlamadı. Ancak görünüşe göre, öncelikleri hala kendi çıkarları olmaya devam ediyor: Kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlük.

Kürt ulusu homojen bir yapıya sahip değil. Partileri ve hareketleri, seküler milliyetçilerden Marksistlere ve demokratik konfederalistlere (Kürt lider Abdullah Öcalan tarafından geleneksel ulus devlete bir alternatif olarak geliştirilen; yerel demokrasi, toplumsal cinsiyet özgürlüğü ve ekolojiyi merkeze alan siyasi bir model) kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Fakat bu kesimlerin hepsi tek bir konuda hemfikir: Başkasının savaşında piyon olunmayacak. Şubat sonlarında beş İranlı Kürt siyasi partisi, uzun zamandır beklenen bir koalisyon çerçeve anlaşmasına imza attı. İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu, yıllar süren bir diyaloğun ürünü ve İran’daki Kürt siyasi saflarının tarihsel olarak parçalanmış olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Bu parçalanmışlık, devlet aktörlerinin Kürtlerin pazarlık gücünü zayıflatmak ve mücadelelerini sulandırmak için uzun süredir istismar ettiği bir durumdu.

Bu anlamda koalisyon, alet edilmeye karşı bir öz savunma eylemiydi: Herhangi bir dış gücün birleşik bir siyasi duruşu araçsallaştırması, birbiriyle rekabet halindeki bir düzine yapıyı araçsallaştırmasından çok daha zordu. Ayrıca koalisyon, savaşın başlamasından bu yana sessiz kalmadı. İttifak, 2 Mart’taki ilk ortak açıklamasında “bu savaşın İran halklarının savaşı olmadığını” ilan etti. Kürt toplumunu teyakkuzda ve koordinasyon içinde kalmaya çağırdı. Kürt bölgelerinde konuşlu İran silahlı kuvvetlerini rejimden kopmaya davet etti ve çok kritik bir şekilde bireysel intikam eylemlerine karşı uyarı yaparak bunun yerine itidale ve kamu kurumlarının korunması yönünde çağrıda bulundu. Bu açıklama, Kürt toplumunu eşzamanlı olarak hem İslam Cumhuriyeti’nin savaşından uzaklaştıran hem de görünüşe göre tabandan yükselecek demokratik bir geçişin zeminini hazırlamayı amaçlayan bir beyandı.

Soldaki bazı kesimler “maddi gerçekliğin” üçüncü bir yolu işlevsiz kıldığını ve emperyal merkezlerde yaşayan bizlerin, kendi hükümetlerimizin suç ortaklığına karşı durmaya odaklanmamız gerektiğini savunacaktır. Bu anlaşılabilir bir örgütlenme ilkesi olsa da iki şey göz ardı ediliyor. İlk olarak; burada yaşayan, kalpleri anavatanlarıyla atan ve bu meselenin soyut bir jeopolitik veya politik sorun değil, aileleri ile halkları için bir hayatta kalma meselesi olan toplulukları görmezden geliyor. İkinci olarak; iki şeyin aynı anda doğru olabileceği gerçeğini es geçiyor: Batı emperyalizminin şiddetine karşı çıkarken, aynı zamanda sırf Ocak ayında bile kendi halkından yüzlerce kişiyi katleden bir rejimi meşrulaştırmayı reddedebiliriz. Bir kez daha yeniden şekillendirilen bir bölgedeki tüm halkların kurtuluşu için üçüncü bir yol inşa etmenin, hiç bu kadar acil olduğu bir dönem yaşanmamıştı

Aynı anda birden fazla gerçeklik söz konusu. İslam Cumhuriyeti Kürtlere yönelik tutumunu değiştirmiş olsaydı, Kürtler İran’a karşı potansiyel “vekil güçler” bile olmazlardı. Bu, İran halkının savaşı değildir. Ve bu savaş yalnızca topraklar üzerinde değil, bizzat Orta Doğu’nun gelecekteki istikameti üzerinden veriliyor. Asıl mesele hangi vizyonun galip geleceğidir: ABD-İsrail nüfuzuyla şekillenen mi, yoksa İran rejimi ve müttefikleri tarafından şekillenen mi? Sahadaki halkların birçoğu için, özellikle de her iki tahakküm biçimi altında yaşamış olanlar için, bu iki vizyonun görünüşü farklı olabilir, ancak özleri çarpıcı şekilde birbirine benzerdir. Bunların her ikisi de süregelen bir özgürlüksüzlük sunuyor.

Bu durumu bazılarının, bilhassa da siyasi duruşlarını birine karşı çıkmak için diğerini savunmanın şart olduğu ikili bir karşıtlık üzerine kuranların, kabullenmesi zor olabilir. Fakat gerçek şu ki, üçüncü yol sadece bir gereklilik değildir. Doğu Kürdistan’da çağrısı yapılan köy meclislerinden, Kürt koalisyonunun İran’daki tüm ezilen uluslarla işbirliği ve demokratik yönetim ısrarına kadar halihazırda inşa edilmektedir. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir. Asıl mesele yalnızca kimin tarafında olduğumuz değildir. Asıl mesele şu: Biz neyi savunuyoruz?

CHP Belediyelerine yeni soruşturmalar: Mersin ve Bolu Belediyeleri’ne operasyon

CHP’li Mersin Yenişehir ve Bolu Belediyeleri’ne yapılan gözaltı operasyonlarında toplam gözaltı sayısı 34.

CHP’ni Mersin Yenişehir ilçe Belediyesi’ne ve Bolu Belediyesi’ne yönelik polisler bir operasyon gerçekleştirdi. Operasyonlar sonucunda en az 34 kişinin gözaltına alındığı öğrenildi.

  • Bolu Belediyesi’nden Bolu Belediye Başkan Yardımcısı Leyla Beykoz ve Belediye Meclis üyesi Aydan Özdemir dahil 3 kişi gözaltına alındı. Gözaltıların Bolu Belediyesi’ne bağlı BOLSEV Vakfı üzerinden yürütülen kurban bağışına yönelik soruşturma sebebiyle olduğu belirtildi.
  • Mersin Yenişehir Belediyesi’nden aralarında belediye başkan yardımcıları, şube müdürleri ve şirket yetkililerinin olduğu 31 kişi gözaltına alındı.

Mersin Yenişehir Belediye Başkanı Abdullah Özyiğit, ANKA haber ajansına yaptığı açıklamada, İl Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin belediye binasında arama yaptığını söyledi. Özyiğit, “Bu operasyonları biliyoruz, CHP’li belediyelere yönelik olduğunu biliyoruz” dedi.

X hesabından da bir paylaşım yapan Abdullah Özyiğit, kamu kaynaklarının kullanımı konusunda hassasiyetin her zaman korunduğunu savundu.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut ise Bolu ve Mersin Yenişehir Belediyesi’ne yönelik operasyona ilişkin ANKA’ya verdiği demeçte “Memleket, kötü yazılmış distopik bir romanı bile geride bırakacak kadar karanlık bir tabloya sürüklenmiş durumda. Hukuksuzluk sıradanlaştı; keyfi yönetim kural haline geldi. Baskıya, adaletsizliğe, hukuksuzluklara asla boyun eğmeyeceğiz” dedi.

Üsküdar Belediyesi’nden aralarında Belediye Başkan Yardımcısı Filiz Deveci’nin de bulunduğu 21 kişi 7 Nisan’da gözaltına alınmıştı. Üsküdar Belediyesi’nden gözaltına alınan kişilerin bugün sabah saatlerinde İstanbul Anadolu Adliyesi’ne sevk edildiği belirtildi. Anadolu Ajansı’nın haberine göre bu soruşturma, “ihaleye fesat” ve “rüşvet” iddiasıyla başlatıldı.

CHP belediyelerine yönelik operasyonlar bir süredir devam ediyor

CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar bir süredir kamuoyu ve siyasetin gündeminde yer alıyor. 2 Ekim 2024 tarihinde başlayan operasyonlar serisinde şimdiye kadar pek çok belediye başkanı, belediye başkan yardımcısı ve belediye meclis üyesi gözaltına alındı ve tutuklandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu dahil pek çok kişinin tutukluluğu da devam ediyor.

1 Nisan 2026’daki AKP grup toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP’ye yönelik rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarıyla ilgili “Belediye kaynakları CHP’li başkanların hanı değildir” demişti.

Kronoloji · Ekim 2024 — Ağustos 2025
CHP’li Belediyelere Operasyonlar
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonuyla yürütülen soruşturma ve tutuklama sürecinin kronolojisi
Ekim 2024 9 Gözaltı Dalgası İstanbul · İzmir · Antalya · Adana Ağustos 2025
9+ Gözaltı Dalgası
414 Sanık (İBB Davası)
89 Tutuklu devam ediyor
10+ Tutuklanan Belediye Başkanı
Arka Plan
Akın Gürlek, 2 Ekim 2024’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanmasının ardından CHP’li belediyeleri hedef alan operasyon dalgalarını başlattı. Gürlek, daha önce Adalet Bakanlığı’nda bakan yardımcılığı görevini yürütmüştü.
Kronolojik Süreç — Dalga Dalga Operasyonlar
Eki 30 2024
Başlangıç
Esenyurt: İlk Tutuklanan Başkan
Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer gözaltına alındı, “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy’u kayyım olarak atadı.
1 Gözaltı 1 Tutuklama Kayyım atandı
Oca 17 2025
Öncesi
Beşiktaş Belediye Başkanı Tutuklandı
Rıza Akpolat, “suç örgütü eliyle ihale organizasyonu ve rüşvet” suçlamasıyla 4 gün gözaltının ardından tutuklandı.
1 Tutuklama
Mar 19 2025
1. Dalga
İmamoğlu ve 105 kişi gözaltına alındı
İstanbul Üniversitesi’nin 18 Mart’ta İmamoğlu’nun diplomasını iptal etmesinin ardından başlatılan soruşturma kapsamında İBB Başkanı dahil 106 kişi gözaltına alındı. 23 Mart’ta İmamoğlu ve 53 kişi tutuklandı.
106 Gözaltı 54 Tutuklama
Ekrem İmamoğlu (İBB Başkanı) · Murat Çalık (Beylikdüzü Bşk.) · Murat Ongun (İBB Medya AŞ) · Resul Emrah Şahan (Şişli Bşk.) · Mahir Polat (İBB Gn. Sek. Yrd.)
Nis 26 2025
2. Dalga
İSKİ ve İmar Müdürlüğü’ne operasyon
İBB yolsuzluk soruşturması kapsamında 52 görevli gözaltına alındı; 18 kişi tutuklandı.
52 Gözaltı 18 Tutuklama
Şafak Başa (İSKİ Gn. Müd.) · Elçin Karaoğlu (Boğaziçi İmar Müd.)
May 20 2025
3. Dalga
İBB iştirakleri soruşturması
Belediye iştirakleri odaklı yeni soruşturmada 22 kişi gözaltına alındı; 13 kişi tutuklandı.
22 Gözaltı 13 Tutuklama
Taner Çetin (İBB Basın Yayın Daire Başkanı)
May 23 2025
4. Dalga
Özel Kalem’den Genel Sekreter’e geniş tarama
45 kişi gözaltına alındı; 25 kişi tutuklandı. İmamoğlu’nun yakın çevresi ve üst düzey yöneticiler hedef alındı.
45 Gözaltı 25 Tutuklama
Kadriye Kasapoğlu (Özel Kalem) · Mustafa Akın (Koruma Müd.) · Ziya Gökmen Togay (İSTAÇ Gn. Müd.) · Arif Gürkan Alpay (İBB Gn. Sek. Yrd.)
May 31 2025
5. Dalga
Milletvekilleri ve ilçe belediye başkanlarına uzandı
47 kişi gözaltına alındı; 22 kişi tutuklandı. İstanbul dışındaki CHP’li belediye başkanları da kapsama girdi.
47 Gözaltı 22 Tutuklama
Hakan Bahçetepe (Gaziosmanpaşa) · Utku Caner Çaykara (Avcılar) · Oya Tekin (Seyhan) · Hasan Akgün (Büyükçekmece) · Aykut Erdoğdu (eski Milletvekili)
Tem–Ağu 18+ 2025
6. — 9. Dalga
Dört ardışık dalga: İstanbul’dan Anadolu’ya
18 Temmuz’dan 15 Ağustos’a dek süren dört ayrı operasyonda 114 kişi gözaltına alındı, 38 kişi tutuklandı. İstanbul, Antalya, Çanakkale, Trabzon, Bursa ve Giresun’da eş zamanlı işlem yapıldı.
114 Gözaltı (toplam) 38 Tutuklama (toplam)
İnan Güney (Beyoğlu Bşk.) — 15 Ağustos dalgasında gözaltına alındı
İstanbul Dışı Operasyonlar — Büyükşehir Belediyeleri
İzmir
Eski Büyükşehir Bşk. Tunç Soyer dahil 157 şüpheli hakkında gözaltı kararı. İZBETON AŞ üzerinden yolsuzluk iddiası.
1 Tem 2025 — Soyer 4 Temmuz’da tutuklandı
Antalya
Büyükşehir Bşk. Muhittin Böcek rüşvet soruşturması kapsamında gözaltına alındı; tutuklandı, görevden uzaklaştırıldı.
5 Tem 2025 — 6 Temmuz’da tutuklandı
Adana
Büyükşehir Bşk. Zeydan Karalar yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklandı. 5 Şubat 2026 duruşmasında tahliye edildi; henüz göreve iade edilmedi.
5 Tem 2025 — 8 Temmuz’da tutuklandı
Adıyaman
Büyükşehir Bşk. Abdurrahman Tutdere gözaltına alındı; ev hapsi kararı verildi. 25 Temmuz’da kaldırıldı; 5 Ağustos’ta göreve iade edildi.
5 Tem 2025 — iade: 5 Ağustos 2025
Şile
Belediye Bşk. Özgür Kabadayı dahil 6 kişi “rüşvet, irtikap, ihaleye fesat” suçlamalarıyla gözaltına alındı; 5 kişi tutuklandı.
10 Tem 2025 — 14 Temmuz’da tutuklandı
Ceyhan
Belediye Bşk. Kadir Aydar, 5. dalga kapsamında gözaltına alındı ve tutuklandı.
31 May 2025
Güncel Durum · Mart 2026
İBB davası kapsamında İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 414 sanığın duruşmaları 9 Mart 2026’da Marmara Cezaevi yerleşkesinde başladı. Bu davada yargılanan 89 kişi hâlâ tutuklu.
Kayyım Atamaları
Esenyurt (Ekim 2024), Beşiktaş (Ocak 2025), Antalya (Temmuz 2025) ve Adana (Temmuz 2025) belediyelerine İçişleri Bakanlığı tarafından yönetici atandı. Adıyaman Belediye Başkanı ise soruşturma sonrasında görevine iade edildi.
Kaynak: CHP belediyelerine operasyon kronolojisi derlemesi — kamuya açık adli süreç belgeleri ve haber kaynakları temelinde NihaPLUS · Nisan 2026

CHP’li belediyelere gözaltı dalgaları: Ne olmuştu?

Önceki görevi Adalet Bakan Yardımcısı olan Akın Gürlek, 2 Ekim 2024’te İstanbul Adliyesi Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanmasının ardından İstanbul merkezli olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) belediyelerine yönelik bir operasyon dalgası başlattı. Bu tarihten itibaren, CHP kapsamında birçok operasyon ve tutuklama yapıldı ve yapılmaya devam ediyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ve 17 Ocak 2025’te Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın gözaltına alınmasıyla başlayan operasyonlar, CHP’li belediyelere yönelik sürecin başlangıcı oldu. Ahmet Özer, 31 Mart seçimlerinde CHP ve DEM Parti’nin “kent uzlaşısı” kapsamında, CHP’nin Esenyurt adayı olarak seçimlere girmiş ve yüzde 49 oy oranıyla belediye başkanı seçilmişti. Özer, yaklaşık 12 saati bulan gözaltı sürecinin ardından, nöbetçi sulh ceza hakimliği tarafından “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanmıştı. Özer’in tutuklanmasından sonra, İçişleri Bakanlığı, İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy’u Esenyurt Belediyesi’ne kayyım olarak atadı.

Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat ise, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Aziz İhsan Aktaş’ın elebaşılığını yaptığı öne sürülen bir suç örgütünün belediyelere rüşvet vererek ihale organize ettiği” suçlamasıyla başlattığı soruşturma kapsamında gözaltına alındı ve 4 gün İstanbul Emniyeti’nde gözaltında tutulduktan sonra 17 Ocak 2025’te tutuklandı.

Akın Gürlek, daha sonra 20 Ocak’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında “tehdit,” “hakaret” ve “terörle mücadelede görev alan kişileri hedef gösterme” suçlarından soruşturma başlattı.

19 Mart’ta başlayan ilk gözaltı dalgası

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla, Terörle Mücadele Yasası kapsamında yeni bir soruşturma başlatıldı. İstanbul’un Kartal ve Ataşehir ilçelerinin CHP’li başkan yardımcıları, Tuzla, Adalar, Beyoğlu, Şişli, Üsküdar, Sancaktepe ve Fatih belediyelerinden yedi CHP’li belediye meclis üyesi bu kapsamda gözaltına alındı. Bu süreç, 27 Şubat’ta Beykoz Belediyesi’nden 20 kişinin gözaltına alınması ve Belediye Başkanı Alaattin Köseler dahil 13 kişinin tutuklanması ile devam etti.

İstanbul Üniversitesi’nin 18 Mart’ta İmamoğlu’nun diplomasını iptal ettiğine yönelik karar almasının ardından başsavcılık tarafından 19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik soruşturma kapsamında belediye başkanı ve çalışanları dahil 106 kişi gözaltına alındı. İmamoğlu ve 53 kişi 23 Mart’ta tutuklandı.

İmamoğlu ile birlikte Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık ve İmamoğlu’nun danışmanı ve İBB Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun da “yolsuzluk” iddialarıyla tutuklandı. Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ile Reform Vakfı Başkanı Mehmet Ali Çalışkan ve İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat ise “kent uzlaşısı” kapsamında “silahlı terör örgütüne yardım etme” iddiasıyla tutuklandı.

26 Nisan’da ikinci gözaltı dalgası

İBB’ye yönelik yolsuzluk soruşturması kapsamında İSKİ Genel Müdürü Şafak Başa, İBB Boğaziçi İmar Müdürü Elçin Karaoğlu dahil 52 İBB görevlisi ile bu kişilerle bağlantılı olduğu iddia edilen kişilere yönelik ikinci bir gözaltı dalgası başladı ve 26 Nisan 2025’te 18 kişi tutuklandı.

Üçüncü ve dördüncü gözaltı dalgası

İBB soruşturması kapsamında, belediyeye bağlı bazı iştiraklerde yolsuzluk iddiasıyla yeni bir soruşturma başlattı. 20 Mayıs’ta İBB Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı Taner Çetin’in de arasında bulunduğu 22 kişi hakkında gözaltı kararı verildi ve bu kişilerden 13’ü tutuklandı. 23 Mayıs’ta ise dördüncü gözaltı dalgası kapsamında 45 kişi daha gözaltına alındı. Bu kişilerden İBB Özel Kalem Müdürü Kadriye Kasapoğlu ile İmamoğlu’nun Koruma Müdürü Mustafa Akın, KİPTAŞ Müdürü Ali Kurt, İSTAÇ Genel Müdürü Ziya Gökmen Togay, İBB Muhtarlık İşleri Daire Başkanı Yavuz Saltık ve İBB Genel Sekreter Yardımcısı Arif Gürkan Alpay dahil 25 kişi tutuklandı.

Beşinci dalga gözaltı

31 Mayıs’ta aralarında milletvekili ve belediye yöneticilerinin bulunduğu 47 kişinin gözaltına alındığı duyuruldu. Bu operasyon kapsamında, Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hakan Bahçetepe, Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara, Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar, Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin, Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün, CHP Parti Meclisi Üyesi Baki Aydöner ve eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun da aralarında olduğu 22 kişi tutuklandı.

İzmir, Antalya, Adana’da da operasyonlar yapıldı

CHP’li belediyelere yönelik operasyonların İstanbul dışındaki ayaklarından biri İzmir’deydi. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, 1 Temmuz’da “İzmir Büyükşehir Belediyesi iştiraki İZBETON AŞ’de taşeron şirketler eliyle yolsuzluk yapıldığı” iddiası üzerine soruşturma başlattı. Soruşturma kapsamında, Sayıştay raporu, mülkiye müfettişi raporu, bilirkişi raporlarına istinaden “ihaleye ve edimin ifasına fesat karıştırma” ve “nitelikli dolandırıcılık” suçlamasıyla aralarında eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in de olduğu 157 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi.

Gözaltındaki ve savcılıktaki işlemlerin ardından tutuklama talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edilen Soyer, 4 Temmuz’da tutuklandı.

5 Temmuz 2025 tarihinde Antalya, Adana ve Adıyaman Büyükşehir Belediye Başkanları gözaltına alındı.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek, Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen ‘rüşvet’ soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Böcek, 6 Temmuz 2025 tarihinde tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, 7 Temmuz’da Böcek’i görevden uzaklaştırdı. 11 Temmuz’da yapılan seçimde Belediye Başkanvekilliği’ne CHP’li Meclis Üyesi Büşra Dirgen Özdemir seçildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ‘yolsuzluk’ soruşturması kapsamında Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar gözaltına alındı. Karalar, 8 Temmuz 2025’te tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, 9 Temmuz’da Karalar’ı görevden uzaklaştırdı. Belediye Başkanvekilliği’ne 18 Temmuz’da CHP’li Meclis Üyesi Güngör Geçer seçildi.

Karalar, “Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü Davası” olarak bilinen ve aralarında 5’i tutuklu olmak üzere 7 CHP’li belediye başkanının yer aldığı davanın, 5 Şubat’ta görülen duruşmasında verilen ara kararla tahliye edildi. Ancak henüz göreve iade edilmedi.

5 Temmuz’da gözaltına alınan diğer bir belediye başkanı da Adıyaman Büyükşehir Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere oldu. Soruşturmayı yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yürütttü. ‘Yolsuzluk’ soruşturması kapsamında gözaltına alınan Tutdere hakkında, 8 Temmuz 2025 tarihinde ‘konutu terk etmeme’ şeklinde adli kontrol tedbiri kararı verildi. İçişleri Bakanlığı, 10 Temmuz’da Tutdere’yi görevden uzaklaştırdı. Belediye Başkanvekilliği’ne 18 Temmuz’da CHP’li Meclis Üyesi Ufuk Bayır seçildi. Tutdere hakkındaki ev hapsi kararı 25 Temmuz’da kaldırıldı. İçişleri Bakanlığı, Tutdere’yi 5 Ağustos’ta görevine iade etti.

“Suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “rüşvet”, “irtikap” ve “ihaleye fesat karıştırma” iddiasıyla Şile Belediye Başkanı Özgür Kabadayı’nın aralarında bulunduğu toplamda 6 şüpheli 10 Temmuz’da gözaltına alındı. Başkan Kabadayı ile eski Özel Kalem Müdürü Oğuz Kaçmaz, Belediye Başkan Yardımcısı Tuncay Tolga Özçakmak, Belediyenin Hukuk İşlerinden Sorumlu avukat Ali Şafak ve Ruhsat Şefi Evren Buçhan 14 Temmuz’da tutuklandı.

Altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu dalgalar

İBB’ye operasyonların 18 Temmuz’daki altıncı dalgasında 17 kişi gözaltına alındı. 21 Temmuz’da ise 8 kişi tutuklandı. 29 Temmuz’daki yedinci dalgasında İstanbul, Antalya, Çanakkale, Trabzon, Bursa ve Giresun’da gözaltına alınan 25 kişiden 5’i tutuklanırken, 12 Ağustos’ta İstanbul ve Antalya Büyükşehir Belediyeleri’nden 30 kişi gözaltına alındı ve bunlardan 8’i tutuklandı.

Dokuzuncu gözaltı dalgası olarak ise 15 Ağustos’ta Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’in de arasında olduğu 44 kişinin gözaltına alındı ve 17 kişi tutuklandı.

İBB davası kapsamında İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 414 sanığın duruşmaları 9 Mart 2026’da Marmara Cezaevi yerleşkesinde başladı. Bu davada yargılanan 89 kişinin tutukluluğu hala sürüyor.

Kargapazar köyü JES’e karşı: “Bilimsel gerçekler gözardı ediliyor”

Kar yağışına rağmen jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı eylem düzenleyen Kargapazar Ekoloji Platformu, “Halkın rızası olmadan hiçbir çalışma yapılmamalıdır” dedi.

Bingöl’ün (Çewlig) Karlıova (Kanîreş) ilçesine bağlı Kargapazar (Qerxebazar) köyü halkı, Jeotermal Enerji Santrali (JES) projelerine karşı bir eylem düzenledi.

Amerika merkezli Ignis şirketi, Varto’nun (Gimgim) ardından Bingöl’ün Karlıova ilçesinde de bir JES projesini hayata geçirmek istediği ortaya çıkmıştı. Söz konusu proje Varto’daki projede olduğu gibi fay hattının üstünde bulunan bir alanda gerçekleştirilecek. Yaratacağı olumsuz ekolojik etkileri sebebiyle bölge halkı projeye onay verilmesine tepkili. Bu projenin Kargapazar dahil Karlıova’daki 6 köyü kapsadığı biliniyor.

Mezopotamya Ajansı’na (MA) göre, kar yağışına rağmen, halk protestolarını gerçekleştirdi.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği önünde yapılan eylemde “Jeotermale Geçit Yok” yazılı bir pankart taşındı.

Kargapazar Ekoloji Platformu üyesi Mehmet Ali Harmancı; proje kapsamında yaşam alanlarına, tarım ve hayvancılık yapılan meraların olumsuz etkileneceğini aktardı. Harmancı, bu projenin doğrudan yayılmacı ve emperyalist politikalarla ve kurumlarla ilişkin olduğunu belirterek doğal kaynakların bu politikalar sebebiyle hedeflendiğini anlattı.

Deprem riski binlerce yaşamı tehdit ediyor

Harmancı’nın ardından basın açıklamasını okuyan Kargapazar Ekoloji Derneği üyesi Kasım Demiralp, JES projesinin bilimsel gerçekleri gözardı ederek yapıldığını belirtti:

“Yaşadığımız coğrafya, aktif fay hatlarının bulunduğu, deprem riski yüksek bir bölgedir. Bu hassas yapıya rağmen onlarca jeotermal kuyunun açılmak istenmesi, sadece doğayı değil, insan hayatını da ciddi şekilde tehlikeye atmaktadır. Bilimsel gerçekler göz ardı edilerek yürütülen bu projeler, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir.”

Demiralp, ayrıca fay hatları üzerinde gerçekleştirilecek sondaj ve enjeksiyon işlemlerinin deprem riski taşıdığına ve binlerce insanın yaşam alanını tehdit ettiğine değindi.

“Sağlıklı yaşama hakkımız hiçbir çıkar uğruna yok sayılamaz”

Açıklamada bu duruma ek olarak JES projesinin yeraltı su kaynaklarını kirleteceği, tarım alanlarını verimsizleştireceği, hayvancılığı ve ekosistemi olumsuz etkileyeceğine vurgu yapıldı.

Anayasa’nın 56. maddesindeki “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” kısmı vurgulayan Demiralp, bu hakkın hiçbir proje, hiçbir şirket ve hiçbir çıkar uğruna yok sayılamayacağını ifade etti.

Demiralp sözlerini “Kargapazar ve çevresinde planlanan jeotermal projeler derhal durdurulmalıdır. Halkın rızası olmadan hiçbir çalışma yapılmamalıdır” diyerek sonlandırdı.

İran’ın Irak üzerindeki etkisi ne olacak?

ABD-İsrail saldırıları ve Hürmüz Boğazı krizi Ortadoğu’daki dengeleri sarsarken İran-Irak ilişkileri tartışmalı hale geliyor. Ekonomik kırılma ve siyasi gerilim, Irak’ı nasıl bir duruma itebilir?

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ve gerilimler, önümüzdeki süreçte dış politikalardaki dengelerin nasıl değişeceği sorularını beraberinde getiriyor. Bu sorulardan birinin odağında ise İran ve Irak arasındaki ilişkilerin nasıl gelişeceği yer alıyor.

ABD-İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı saldırılar bölge ülkelerinden en fazla Irak’ı etkiliyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla Irak’taki petrol ihracatının %82 oranda düşmesi de bunun somut sonuçlarından birisi.

Tarihsel arka plan

İran ve Irak’taki bölgesel dinamikler, tarihsel olarak Şii ve Sünni ekseninde rekabet ve çatışma içeriyor.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde İran, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biriydi ve Körfez’deki etkisini artırmaya çalışıyordu. O dönemler 1968’de Baas Partisi’nin kanlı bir şekilde iktidara gelişiyle 1979’da Irak Cumhurbaşkanı olan Saddam Hüseyin, Kürtlere ve Şiilere yönelik baskı ve katliam politikası gütmekteydi. Bu iki ülkenin arasında 1975’te imzalanan Cezayir Antlaşması, İran ve Irak sınırları arasında kalan Şat’ül Arab su yoluna dair anlaşmazlıkları kalıcı olarak çözmemişti.

İran, 1979 yılındaki “İslam Devrimi”nden sonra ABD’yle tüm diplomatik ilişkilerini keserek, bağımsız bir dış politika siyaseti izlemeye başladı. Devrimden bir yıl sonra Saddam Hüseyin, Cezayir Antlaşması’nı bahane ederek İran’a savaş açtı ve İran içindeki karışıklıktan yararlanmak istedi. İran-Irak Savaşı olarak bilinen bu savaşın temel sebeplerinden birisi ise Şat’ül Arab nehrinin hangi bölgesinin hangi devlete ait olduğunun belirlenmesiydi.

İran-Irak Savaşı, Eylül 1980’de Irak’ın İran’ı işgaliyle başlayan ve 8 yıl süren, yaklaşık 1 milyon insanın öldüğü bir savaştır ve 1988’de Birleşmiş Milletler arabuluculuğuyla başlangıç sınırlarına dönülmesiyle sonuçlanmıştır. Irak, savaş boyunca yalnızca İran askerlerine değil, kendi ülkesindeki Kürtlere (Halepçe Katliamı, Enfal, Feyli katliamları) de karşı yoğun kimyasal silah kullanmıştır. Bu dönemde her iki ülkede Kürtleri birbirine karşı kullanmak istemiştir. Barzani ve Talabani Saddam’dan kaçarak Tahran’a sığınırken, İran’ın en büyük Kürt örgütlerinden biri olan IKDP’nin Lideri Dr. Abdurahhman Kasımlo ise Bağdat’a sığınmak zorunda kalmıştır.

2003 yılındaki 2. Körfez Savaşı’ndan (ABD’nin Irak işgali) sonra Irak’ta Baas rejiminin son bulması ile İran, Irak’taki hakimiyetini arttırmaya başladı. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden bu yana İran ve Irak önemli bölgesel ittifak güçleri haline geldi. Ekonomik, askeri ve siyasi boyuttaki bu ittifak Şii ağırlıklı nüfus yapısına ve IŞİD gibi ortak güvenlik tehditlerine karşı birlik oluşturmaya dayanıyordu.

Bölgesel kırılma

3 Ocak 2020’de Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, 2023 Gazze soykırımıyla ve Lübnan Hizbullah’ına yönelik İsrail’in saldırıları ile 2024’te üst düzey Devrim Muhafızları komutanlarının öldürülmesi, Tahran’ın bölgedeki etkinliğini azalttı.

1988 yılında biten İran-Irak savaşının ardından İran, oluşturmak istediği “Şii Hilali” projesi ile bir yandan İsrail ve Körfez ülkeleri ile yaşadığı gerilimi ve savaşı kendi topraklarından uzakta tutmayı amaçlarken, diğer yandan Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan üzerindeki etkisini arttırmayı hedefliyordu. Fakat Suriye’deki Baas Rejimi’nin devrilmesi, İsrail’in Lübnan’a yönelik artan saldırıları, Yemen’de İran destekli Şii gruplara, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın saldırıları gibi durumlar; İran’ın bölgedeki müttefiklerinin zayıflamasına bu durum beraberinde İran’ında zayıflamasını beraberinde getirdi.

27 Temmuz 2025’te Haşdi Şabi’nin Irak Bağdat’taki Tarım Bakanlığı saldırısı sonucu yapılan soruşturma Haşdi Şabi tugay komutanlarının görevden alınması ve gözaltılarla sonuçlanmıştı. Hatta 2026 Mart’ta “Irak İslami Direnişi” çatısı altındaki bazı gruplar, Irak Terörle Mücadele Servisi ile ABD askerlerinin iş birliği yaptığı iddiası üzerinden Irak Ulusal İstihbarat Servisi’nin bir yerleşkesine yönelik saldırı gerçekleştirdi. Bu durum, Irak’ın Haşdi Şabi ile kurduğu dengenin bozulmaya başladığına dair bir tartışmalara yol açtı.

Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri), 2014’te IŞİD’e karşı kurulan, 2018’den itibaren Bağdat hükümetine bağlı ve yasal olarak orduya entegre, ancak büyük ölçüde İran destekli ve Şii milis ağırlıklı bir yapı. Irak İslami Direnişi (IRI) ise İran destekli Şii milis grupların oluşturduğu, Haşdi Şabi’nin aksine gayri resmi bir çatı yapıdır.

Not: Haşdi Şabi içindeki grupların saldırı düzenlediği Irak Ulusal İstihbarat Servisi de ABD’nin Irak işgali sonrasında, 2004 yılında kuruldu ve başına ABD ile yakın ilişkileriyle bilinen Sünni Muhammed Abdullah Şehvani getirildi.

Mart 2025’te ABD’nin Irak’ın İran’dan elektrik ithalatı yapmasına olanak tanıyan izni sona erdirerek İran üzerindeki baskıyı arttırma girişimini de unutmamak gerek. Irak, artık İran’dan sınırlı biçimde elektrik alabiliyor hale geldi ve bu da Tahran’ın Bağdat’taki siyasi etkisini azaltmış durumda. Bu bağlamda, ABD’nin Irak ile kurduğu ilişkilerdeki ana politikalardan birinin; İran’ın vazgeçilmez bir tedarikçi olmamasını sağlamak olduğu söylenebilir.

İran ile Irak arasındaki anahtar Şii toplumunda

Irak’taki 2019 gösterileri, İran’ın Irak’taki etkisine ve belli yolsuzluklara yönelik halk protestosuydu. Medyaya yansıyan bilgilere göre, bu gösteriler doğrudan İran’ın Irak’taki siyasi etkisini hedef alıyordu ve bu da İran’a dair toplumsal rızanın kaybolduğunu gösteriyordu. Fakat çoğunluğu Şii olan ve mezhepçiliğin derin etkilerinin görüldüğü Irak toplumunda, son parlamento seçimleri Haşdi Şabi’ye yakın birçok milletvekilinin seçildiğini gösteriyor. Bu medyaya yansıtılanla gerçeklik arasındaki çelişki, İran ve Irak arasındaki ilişkinin Şii toplumunu esas alan bir toplumsal temeli olduğunu gösteriyor.

Irak’ta dini dağılım

%85
Irak nüfusunun Müslüman oranı
%60
Müslüman nüfus içinde Şii oranı (ortalama)

İran; Irak içerisindeki Dawa Partisi, Irak İslam Yüksek Konseyi (ISCI) ve Bedir Örgütü gibi Şii gruplarla tarihi bağlara sahiptir. Nuri el-Maliki gibi Tahran’a yakın figürler aracılığıyla hükümet oluşumlarında, Irak’ın iç politikalarında ve Irak’taki Kürt siyasetinde kilit rol oynamaktadır.

İran’ın desteklediği Lübnan merkezli Hizbullah, Haşdi Şabi ve Irak İslami Direnişi gibi milis örgütlerinin; İsrail’e ve ABD’ye karşı mücadele ettikleri için Şii toplumunda önemli bir etkisi vardır. İran’daki Şii devlet ile Irak’taki Şii toplum arasındaki bağ, bu yapılar sayesinde üretilmiştir.

İran’ın Irak’taki ekonomik ve siyasi etkisi

İran’ın nükleer silah için kullanılabilecek %60 oranında zenginleştirilmiş uranyumunun yaklaşık 440 kilograma ulaşması da nükleer ve askeri anlamda hala silah sanayisi işlevini önemli ölçüde koruduğunu gösterse de Irak ile enerji bağımlılığının ne kadar kırılacağı ve İran’ın bölgesel nüfuzunu ne kadar koruduğu tartışmalı.

Irak’ın güney petrol ihracatı durduruldu, Kürtlerin yaşadığı bölgeler de dahil Irak, İran’ın insansız hava araçları tarafından vuruldu ve Irak Hürmüz Kanalı’nın kapatılmasının ekonomik sonuçları derinleşiyorken Irak ve İran arasında ekonomik ve siyasi bir çatlağın olduğunu söylemek mümkün. Irak ise bu noktada hem Amerika’ya hem de İran’a yakın bir denge politikası izliyor.

Fakat Rûdaw’ın haberine göre, 5 Nisan’da Irak, İran’a Hürmüz Boğazı’nı Irak’a açtığını duyurduğu için teşekkür etti. Bu durum, İran’ın Irak’taki etkisini de devam ettirmek için kontrollü bir “ödül” hamlesi olabilir.

Kısacası kendine bağlı milis gruplarla Lübnan ve Yemen gibi bölgelerde vekalet savaşı veren İran, şu an Irak’ta çeşitli bölgelere ve uluslararası güçlere saldırarak üzerindeki baskıyı hafifletmeyi ve yaymayı amaçlıyor. Fakat vekil güçler, her zaman kontrol edilebilir mi?

İran’ın bölgedeki vekil güçleri

İran, bölgedeki etkisini yalnızca doğrudan devlet ilişkileriyle değil, farklı ülkelerde desteklediği silahlı ve siyasi yapılar üzerinden de kuruyor.

Lübnan

İran’ın en güçlü vekili Hizbullah, Tahran’ın bölgedeki en etkili nüfuz araçlarından biri olarak öne çıkıyor.

Irak

İran destekli Şii milisler, özellikle Haşdi Şabi içindeki gruplar üzerinden Irak siyasetinde ve güvenlik alanında etkili oldu.

Suriye

Esad dönemi boyunca İran’a bağlı milisler ve Hizbullah, Suriye sahasında rejim lehine aktif rol oynadı.

Yemen

Yemen’de Husiler, İran’ın bölgesel vekil ağı içinde en çok öne çıkan yapılardan biri olarak değerlendiriliyor.

Gazze

Gazze’de Hamas ve İslami Cihad, İran’ın İsrail karşıtı bölgesel hattında destek verdiği başlıca aktörler arasında yer alıyor.

“8 Nisan Romanlar Günü bizim için hafızayı temsil ediyor”

8 Nisan Dünya Romanlar Günü’ne dair konuşan Roman hakları aktivisti Cumur Ülker ve Roman sosyolog-yazar Aytaç Eleftheria, Türkiye’de ve dünyada Romanların hâlâ yapısal ırkçılık ve yoksullukla kuşatıldığını vurguladı.

Romanlara yönelik ırkçılık ve kimlik inkarı pratikleri, Roman halkını uzun yıllardır şiddete maruz bırakmaya devam ediyor.

Bu ayrımcılığa dikkat çekmek ve Roman kültürünü kutlamak amacıyla ilk kez 8 Nisan 1971 tarihinde toplanan Dünya Roman Kongresi’nin 1990 yılındaki buluşmasında, 8 Nisan’ın Dünya Romanlar Günü olması kararı alındı.

8 Nisan Dünya Romanlar Günü’nde Türkiye’de ve birçok yerde Romanların yaşadığı ayrımcılığın boyutlarını, Roman hakları aktivisti Cumur Ülker ve Roman sosyolog-yazar Aytaç Eleftheria ile konuştuk.

8 Nisan hafızayı temsil ediyor

Roman olmanın bir topraksızlık ve olduğun yere ait olmama halini hissettirdiğini ifade ederek 8 Nisan Dünya Roman Günü’nün Romanlar için direnişin, sürgünün, soykırımın, ayrımcılığın ve eşitsizliğin hafızasını temsil ettiğini belirten Cumur Ülker, dünyanın çeşitli bölgelerinde Romanlara yönelik gerçekleşen ayrımcılığa dair bir örnek vererek durumu anlatıyor:

“Yunanistan’da 7 yaşındaki bir kâğıt toplayıcısı Roman kız, fabrika kapısına sıkıştığında 70 saat boyunca o fabrika kapısına sıkışık halde can veriyor ve kimse bir şey yapmıyor. Yanından geçenler tekmeleyerek kontrol ediyor, yaşıyor mu diye. Yunanistan’da bir eylemsellik olmuştu bu olayın ardından. O isyanın bende yarattığı çok güzel bir şeydi.”

Romanları egzotize ediyorlar

Türkiye’de ve birçok ülkede ayrımcılığın kimliğin inkarı, kimliği kriminalize etme ve damgalama pratikleri üzerinden ilerlediğini belirten Ülker, sanatta ve günlük hayatta Romanlar için oluşturulan stereotiplerden bahsetti: “Sanatta da egzotize ederler. Hayatın kendisinde de egzotize ederler. İşlerine geldi mi biz eğlenceliyiz. Zaten romanlar için bir stereotip yaratırlar. Çingene pembesi, Çingene çadırı… Bu meselede özellikle Roman kadınları ve çocukları daha da ezilen bir yerde.”

6 Şubat 2023 tarihinde Maraş merkezli meydana gelen iki büyük depremde Roman halkına mensup uğradığı ayrımcılıkları hatırlatan Ülker, “2023 depreminde romanlara dedikleri şu: Siz çadır kurmasını biliyorsunuz zaten diyip Romanlara çadır vermediler” dedi.

“Görünmeyen bir kast sisteminin en alt grubu”

Roman olmayanların kurduğu bir sistemdeki devletlerde Romanlara karşı ağır şiddet çemberi olduğunu söyleyen Ülker, Romanlara dair bilgilerin kısıtlı olduğunu vurgulayarak “Bizde ötekinin ötekisi olma hâli var. Bir anlamda bilgiyi biz üretemiyoruz. Bir gacoluk hâli var. Gaco bizde Roman olmayan demek” dedi. Ülker, Roman tarihinde insanların görmediği birçok ayrımcılığı ve sonuçlarını aktardı:

“500 yıllık bir kölelik tarihimiz var. 1860’larda en son Romanya’da resmi olarak sonlanmış kölelik. İnsanlar buraları bilmiyorlar. Hala sürgünüz. Osmanlı’ya köle olarak götürülmüşüz. İran’a, Mısır’a, Balkanlar’a köle olarak götürülmüşüz. Kimse bu kölelik tarihimizi bilmiyor. Avrupa’da genellikle getto’larda yaşıyoruz. Fakirliğin, yoksulluğun, dışlanmanın çok yoğun olduğu yerlerde. Suça sürüklüyorlar, iş alanlarında iş vermiyorlar. 100 yıl boyunca Roman çocuklarının ticareti olmuş. 100 yıl. Görünmeyen bir kast sisteminin en alt grubu.”

Birçok şehirde çiçekçilik yapan Romanların çiçekçiliği hayatta kalmak için yaptığını belirten Ülker, “Biz eğitimde, sağlıkta eşitsizliğe uğrayan, felaket anında, savaş anında kurtarılmak istenmeyen pozisyondayız. İş alanlarında ya işe alınmıyoruz ya da merdiven altı fabrikalarda iş güvencesiz, sigortasız çalışıyoruz. Hep mahallelerin içine, şehirlerin dışına sıkıştırılıyoruz. İnanılmaz bir yapısal ırkçılık, inanılmaz bir şiddet, Çingene fobisi var” dedi.

Foto: Yeşil Gazete

“Kentsel dönüşüm bir soykırım politikası”

Kentsel dönüşümden en fazla etkilenen kesimlerden birinin de Romanlar olduğunu belirten Ülker, kentsel dönüşüm politikalarının onlar için bir soykırım politikası olduğunu söyledi:

“Buralarda kentsel dönüşüm yerinde dönüşüm olmuyor. Türkiye’de kentsel dönüşüm üzerinden önemli bir örnek, Sulukule Roman Direnişi. Sulukale, zamanında Osmanlı’nın çok dışında kalan bir yer. Şehir büyüye büyüye merkeze oturmuş. Oradaki Romanlar, yoksul evlerde kiracı olarak kalıyor ya da oraya kendi evini inşa etmiş zamanında. Oraya bir mahalle kurmuş. Bir gün geliyorlar yıkıyorlar. Diyorlar ki şehrin dışına binalar yapıyorlar. Buraya gidecekseniz kirası şu kadar. E o kirayı veremiyorlar. Bu sefer çadırlarda kalıyorlar, işsiz kalıyorlar. Aslında kentsel dönüşüm, yerinde dönüşüm olmadığı sürece bir soykırım politikası bizim nazarımızda.”

Bin yıllık bir Fatih mahallesi olan Sulukule, 2006 yılında başlayan “yenileme projesi” kapsamındaki kentsel dönüşümle birçok evin yıkıldığı Roman bir mahalleydi. Yeşil Gazete’ye göre, yenileme projesi ilk kez 26 Nisan 2012 tarihinde İstanbul 4. İdare Mahkemesi tarafından kamu yararı olmadığı gerekçesiyle iptal edildi. Fakat mahalledeki birçok ev çoktan yıkılmıştı. Tekrar yapılacak bir yıkım girişimine karşı mahalleliler tarafından açılan davada Ağustos 2019’da yenileme projesine ikinci kez iptal kararı verildi. Bu bilgilere göre, 300 Sulukuleli aile, TOKİ’nin çok uzaktaki toplu konutlarına gönderildi. Kentsel dönüşüm ardından yapılan lüks binalarla mahallenin geri kalanı arasına 14 demir kapı yapılmıştı. Daha sonra 2020’de bu demir kapıların İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından yıkıldığı duyuruldu.

“İstemiyorlar bizi. Beton duvarlar dikiyorlar, tel örgüler çekiyorlar. Birçok şehirde bunun örnekleri var. Romanların yaşadığı mahallelerle gacoların yaşadığı mahalleler arasına sınırlar çiziliyor. Hırsız olarak, kirli olarak veya seks işçisi olarak damgalanıyoruz.”

Roman kadınların maruz kaldığı şiddet görünmüyor

Romanların bir ötekinin ötekisi olduğunu vurgulayan Ülker, “Bizim de ötekimiz kadınlar ve çocuklar oluyor. Çok egzotik bir yere konuluyor. Bütün sanat alanlarında buradaki şiddeti görünmez kılınıyor. Roman kadınlarının ve çocuklarının yaşadıklarını görünmez kılınıyor. Niye feminist yapılanmalar buralara hiç çözüm bulmuyor? Diyorlar ki biz o sokaklara girmeye korkuyoruz. Mücadele buralardan yalnızlaştırılıyor” dedi ve bu noktada Roman kadınlarının kendi mahallelerinde de şiddete uğradıklarını belirterek, “Mesela Hacı Bektaş törenlerinde abdal kadınları, Roman Alevi kadınları, oradaki kendisine dede diyen birisi tarafından, avaneler tarafından şiddete uğruyor. Şiddet görünmüyor. Sığınacak yeri yok” dedi.

İstanbul’un Şişli ilçesinde 2024’te 6 yaşındaki Şirin’in başına gelenleri hatırlatan Cumur Ülker şu bilgileri verdi: “Şirin gündüz vakti kalabalığın içinden katili tarafından götürüldü. Gündüz vakti. Kimse de sen bu çocuğu nereye götürüyorsun demedi. Neden demedi? Çünkü Şirin Çingeneydi, Romandı. Şirin’in annesi kızının tabutunun başında ağıt yakarken insanlar dedi ki bu insanlar çocuk yapmasın, asıl bunları hapsedin. Katil görünmez oldu.”

Sosyalistlerin ve feministlerin olmadığı yerde çeteler vardır”

Sosyalistlerin, feministlerin ve STK’lerin Roman mahallelerine dair yeterince politika üretmediğini aktaran Ülker, “Sol-sosyalist örgütler, STK’ler, buralara politika üretemiyorlar. Neden? Çünkü çok yorucu bir yer. Kapalı bir topluma ulaşması çok yorucu. Sen orada yoksan kim vardır orada? Çeteler vardır, devlet vardır, tarikatlar vardır” dedi.

“En temel eşit yurttaşlık hakkımızı istiyoruz”

8 Nisan Roman Günü’nde Romanların taleplerini dile getiren Ülker, “Biz en temel eşit yurttaşlık haklarını talep ediyoruz. Sağlıkta eşitlik, eğitimde eşitlik, kentsel dönüşüm politikalarının bir an önce düzeltilip yerinde dönüşüm olması… Toplumda Çingene fobisi ve ırkçılık çok ağırken feminist örgütlerin, sol-sosyalist yapıların buralara dair -tepeden değil- çoğulcu politikalar üretmelidir. Yerellerde temsil hakları olmalıdır. Romanların seçilme veya görevden alabilme yetkisi olmalıdır. Bunlar çok önemli şeylerdir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya koyduğu demokratik entegrasyon biraz bunu biçimliyor. Birçok Avrupa ülkesinde de buna benzer modeller uygulandı.” dedi.

Çingene mi Roman mı tartışması

Ülker’e ayrıca Romanları tanımlarken kullanılması gereken kavramın ne olduğunu sorduk:

“Çingene mi, Roman mı tartışması biz öznelerin kendi iç tartışmaları. Ben mesela Çingene’yi kullanıyorum. Çünkü Çingene ismini biz koymadık ama bizi buradan vuruyorlar. Bizim amacımız bu kelimenin üzerindeki bütün şiddeti kaldırıp bu kelimeyi kökten silmek. Üzerindeki şiddeti kaldırmak da politik mücadelesini yürütmeden olmaz. Bunun mücadelesini de özneler belirliyor. O yüzden özneye sormak gerekiyor. Soramıyorsa da roman diyecek. En kapsayıcısı bu. Bunun dışında Çingene kelimesini gacolar kullanmasın.”

“Ayrımcılık yalnızca sağdan gelmiyor”

Roman sosyolog ve yazar Aytaç Eleftheria, “Roman olmak, başkalarının bizi tanımlamasına karşı kendi sözümüzü kurmak demek” dedi.

Türkiye’deki ayrımcılığı en basit şekilde ikiyüzlülük olarak belirten Eleftheria, “Herkes kendi ayrımcılığına kılıf bulmak ve neyin ırkçılık olduğunu bizim adımıza tanımlamak derdinde” dedi ve ayrımcılığın yalnızca sağdan gelmediğini; muhaliflerden, solculardan ve diğer etnik azınlıklardan da geldiğini ekledi.

Baba tarafı Sünni Roman, anne tarafı Alevi Türk olan Eleftheria, bizzat aile içinde gözlemlediği bir nüansı anlattı: “Roman olmayan topluluklar, ister Kürt, ister Türk, ister Arap, ister Alevi, ister Sünni olsun; antigypsism (Roman karşıtlığı) konusunda korkunçtur.” Eleftheria, en ufak bir eleştiride herkesin kendi inanç ya da kimlik imajına sığındığını vurguluyor.

“Tek bir ezilenlik tanımları var ve her ezilen aynı şeyi yaşıyormuş gibi davranılıyor” diyen Eleftheria’ya göre bu, bu coğrafyanın en çok ezilen toplulukları olan Romanlar, Dom, Lom ve Abdal’lara yapılan en büyük haksızlıklardan biri.

Ana akım sinema ve televizyonda Romanların ya “renkli, komik, hareketli” bir figüre ya da yoksulluk, suç ve eğitimsizlik gibi damgalayıcı kodlara sıkıştırıldığını aktaran Eleftheria, bu temsil biçiminin Romanların kendi kimliklerini algılama biçimini de derinden etkilediğini vurguluyor. Eleftheria’nın söylediğine göre, Eleftheria’nın sosyoloji ve teori danışmanlığını, aynı zamanda anlatı yazarlığını üstlendiği “Iskalanmış Hayatlar: Domlar” belgeseli, Romanların kendi meselelerini kendi perspektiflerinden anlattığı önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

“Yersiz yurtsuz olmak bizim folklorumuzmuş gibi görülüyor”

Kentsel dönüşümü Romanlar üzerinde mümkün kılan anlayışa değinen Eleftheria, “Yersiz yurtsuz olmanın sanki bizim folklorumuzmuş gibi görüldüğü bir zihniyet var” dedi.

7 kuşaktır İstanbullu olduğunu aktaran Eleftheria, şehir hafızasındaki çarpıtmaya dikkat çekerek “Beyoğlu anlatılarında Hristiyan ve Yahudi azınlıklardan söz edilir; ‘onlar gitti, yerine Romanlar ve göçmenler geldi’ denir, kriminalize eden bir dille. Oysa buradaki Romanların önemli bir kısmı zaten hep İstanbulluydu” dedi.

“Egemenlerin akademisyenleri” tarafından aidiyetsizliğin Romanlara özgüymüş gibi sunulmasının epistemik bir şiddet olarak tanımlayan Eleftheria, bu durumun ayrımcılığı hem örten hem de meşrulaştıran bir araç olduğunu söyledi. “Böyle olunca, 7 kuşak o kentte de olsanız, orada emaneten durduğunuz algısı norm haline gelir. Bu norm da yerinizden edilmenizi kolaylaştırır” dedi.

Deneyimler eşit değil

Deneyimlerin “Etnik azınlık artı cinsiyet kimliği azınlığı eşittir aynı deneyim” şeklinde eşitlendiği yaklaşımı reddeden Eleftheria, bu duruma örnek vererek “Bir Kürt ile bir Roman olmak aynı şey değil” dedi.

Kürtlerin de diğer birçok etnik azınlık gibi yaşadıkları coğrafyada Domları ve benzeri toplulukları dışladığını hatırlatan Eleftheria, Roman olmanın yalnızca etnik bir ayrımcılık meselesi olmadığını vurguluyor:

“Roman olmanın kendisi, etnik ayrımcılığın başka birçok kodla perçinlenmiş halidir. İşin içine out-caste (kast dışı) benzeri bir toplumsal konum giriyor.”

Cinsiyet kimliği azınlığı da denkleme eklendiğinde ne oluyor?

Zaten kırılgan olan bu toplumsal konuma bir de cinsiyet kimliği ayrımcılığı eklendiğinde, güvencesizliğin katlandığını kaydeden Eleftheria, bunun somut sonuçlarını “Roman kadınlar cinsel şiddete daha “müsait” görülüyor, Roman çocuklar ise zorluk çekme kapasiteleri yüksek olarak algılanıyor” dedi.

Eleftheria’nın en sert eleştirisi ise “Romanlar mutludur” söylemine. Bu yanılsamanın özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinden işletildiğini söyleyen Eleftheria, “Romanların peşinen mutlu olduklarına inanmaya çalışıyorlar; bu şekilde susturmaya, konuşsak da duyulmamamızı sağlamaya çalışıyorlar” dedi.

Eleftheria, bu durumu “insandışılaştırılmanın en ikiyüzlüce ve pişkince hali” diye betimleyerek sözlerini sonlandırdı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.