Nayir: “COP sistemin yeniden üretildiği bir zirve”

Antalya’da Kasım ayında düzenlenecek COP31 öncesinde Niha+’ya konuşan Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti Cemre Nayir, iklim zirvelerinin doğayı korumaktan çok sermayenin çıkarlarını koruduğunu söyledi. Nayir, COP31’i “kuşatılması gereken bir mücadele alanı” olarak tanımladı.


Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında 1992’de kabul edilen ve iklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan uluslararası anlaşmaya taraf olan ülkeler, her yıl Taraflar Konferansı (COP) adı verilen zirvelerde bir araya geliyor. İklim finansmanlığı, sera gazı emisyon politikaları, enerji dönüşümü gibi başlıkların tartışıldığı bu toplantıların 31’incisi bu sene 9 Kasım 2026-20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’nin Antalya ilinde yapılacak.

Fakat ekolojistler ve iklim aktivistleri, bu iklim konferanslarının doğaya ve iklime fayda sağlama amacı gütmediğini söylüyor. Konuya ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulunan Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti Cemre Nayir, COP zirvelerinin bütün mücadele kesimleri tarafından üzerine yürünülmesi gereken bir mücadele alanı olduğunu belirtti.

Cemre Nayir, 3 Şubat’ta sosyalistlere yönelik gerçekleştirilen operasyonda “örgüt üyeliği suçlamasıyla” tutuklanmış ve 2 Haziran’da serbest bırakılmıştır.

Cemre Nayir

“COP sistemin yeniden üretildiği bir toplantıdır”

COP zirveleri otuz yılı aşkın bir süredir düzenleniyor olsa da küresel iklim değişikliği dahil ekolojik çöküşün tüm dünyada derinleşmeye devam ettiğini belirten Nayir, bu toplantıların ve zirvelerin sistemik temelini net bir şekilde irdelemek gerektiğini söyledi:

“COP zirveleri temelde; kapitalizmin içinde olduğu emperyalist küreselleşme aşamasındaki en büyük ekonomik yağmayı kapan dünya tekellerinin ve bu tekellerin tarihsel birikim zemini olan emperyalist devletlerin güdümünde, politik çerçevesini bu tekelci sermayenin belirlediği diğer tüm zirvelerle aynıdır. G-7 ve G-20 zirveleri, NATO zirveleri, BM’nin farklı uluslararası ‘sözleşmeleri’ için düzenlenen zirveler ne ise, COP da odur: Emperyalistlerin ve bir avuç dünya tekelinin çıkarlarının korunduğu ve genişletildiği, yeni ticari çerçevelerin ve piyasalaştırma mekanizmalarının kurulduğu, bu merkezlerin hegemonyasının tahkim edildiği ve sistemin yeniden üretildiği bir başka toplantıdır.”

Nayir’e göre sermayenin kendini “yeşil aklaması” adına, yılda bir kez COP zirveleri şeklinde merkezi bir gündem oluşturmasının boşa düşürülebilmesi; ancak dünyada iklim değişikliğinden etkilenen halkların ve ezilenlerin çıkarlarını savunan toplumsal hareketlerin basıncıyla mümkündür:

“Doğanın metalaştırılmış diğer tüm unsurları gibi, esas olarak emekçilerin bu krizin yıkımı altında kaldığını vurgulamak; tarihsel sorumlulukları ülkeler bazında ele alırken günümüzdeki sınıf mücadelelerini öne çıkarmak, yani kapitalizmin devamı arayışıyla değil, emekçilerin ve halkların kurtuluşunun yeni bir düzenden geçtiği bir hattı inşa etmek gerekir.”

“COP31 bir mücadele alanıdır”

Büyük sermaye güçlerinin “kârsızlığın telafisini doğayı bedava bir rant kaynağı olarak görmekte” bulduğunu belirten Nayir, bu tür zirvelerin bir yandan rantın önündeki engelleri kaldıracak hukuki zemini oluşturmaya, diğer yandan ise “işçiler arasında yeni birikim modellerine rıza üretmeye” hizmet ettiğini vurguladı. Nayir, işçilerin yeni iklim koşullarında geçimini sağlamak zorunda kalırken kendi elleriyle dünyanın yaşanırlığını yıprattığını ve aynı anda kendisinin de yıprandığını ifade ederek şöyle dedi:

“Polen Ekoloji Kolektifi olarak emekoloji (emeğin ekolojisi) dediğimiz yaklaşımda, işçilerin kendi emeğine ve doğaya bu yabancılaşmasına, ağırlaşan iklim krizinin yarattığı daha yoğun sömürü koşullarına karşı iktidar hedefli, devrimci bir sınıf mücadelesinin kendi yolunu bulmasını savunuyoruz.”

Sermayenin çözüm önerileriyle geçen bu otuz yıllık sürenin bir oyalama olduğunu görmek için marksist bir sınıf analizine dahi gerek olmadığını belirten Nayir, “COP31′ de çözümün mekanı değil, kuşatılması gereken bir mücadele alanı olarak bakıyoruz” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

“Enternasyonalist bir ortamda tüm işçiler, ezilenler ve sosyalistler için meşru ve üzerine yürünmesi gereken bir hedef olarak görüyoruz. Katılmaktan çok en iyi ihtimalle protesto edilmesi gereken ya da savaş zirvesi NATO’daki gibi engellenmesi için çabalanması gereken bir zirve. Tabii ki, bu düzeyde bir örgütlülük, amaç ortaklaşması, mücadele düzeyi şu an için Türkiye’deki toplumsal hareketlerde yok. Ama olmaması bu ilkesel tartışmalarda geri adım atmayı getirmemeli.”

“Ekoloji bütün siyasetin merkezinde olmalı”

Devletin bu tür zirveleri kendi iç sıkışmışlığına karşı bir meşruiyet aracı olarak kullandığını söyleyen Nayir’e göre bu zirveler, aynı zamanda Türk sermayesinin emperyalist hiyerarşideki rolünü güçlendirmesi, pazar kapması ve yeni finans kaynaklarına ulaşması açısından da önem taşıyor.

Nayir, işçi cinayetleri, kadın cinayetleri ile kentlerde açlık ve altyapı yoksunluğuyla geçen günlük yaşamın bir tür iç savaş biçiminde sürdüğünü ifade etti. Bu bağlamda iktidarın güç tazelemesinin ancak savaş cephesinde bir kazanım olabileceğini belirten Nayir, mevcut rejimin toplumsal rıza ve meşruiyeti sürdürülebilir kılmasının mümkün olmadığının altını çizdi. Birçok kentte süregelen bu savaş halinde kendi saflarımızdaki durumla yüzleştiğimizi hatırlatan Nayir; ezilenler cephesindeki dağınıklığın temel sebeplerinden birinin, “faşizm gerçekliği karşısında türlü burjuva ideolojik akımların etkisinde kalarak düzen içi arayışlara yönelme” olduğunu ekledi.

Önce tüm örgütlerin ve mücadeleci kesimlerin bir araya gelerek bu ortak mücadele hattının nasıl olacağını tartışması gerektiğini belirten Nayir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ekoloji meselesi bugün artık tüm devrimci sosyalist, sol ve ilerici partilerin siyasetinin merkezinde olmalı. İşçilerin partilerinin ve sendikalarının, kadın örgütlerinin, LGBTİ+ gruplarının, hayvan özgürlüğü mücadelesi yürütenlerin ekolojik çöküşe bir çöküş meselesi olarak bakması ve kendi kesimsel gruplarının ekolojik yıkımdan nasıl etkilendiğini ve diğer tüm mücadele alanlarıyla bu temelde birleşmesi gerekliliğini tartışmalı. Burada gerçek bir seferberlikten, tüm türlerin ölüm kalım meselesinden bahsediyoruz. Gezegende canlılık bir şekilde devam edecektir, bu açıdan hiçbir tür olmazsa olmaz değil, fakat bütün yarattıklarıyla, kültürüyle, insanlar dahil bütün türlerin dirimi için sağlıklı ve çeşitliliği yüksek bir ekolojik durumu sürdürmek elzem. Burada aslında ekososyalist bir toplumun, yani bu mücadele kesimlerini sınıfsal temelde birleştirecek, sınıfsal çıkarlarının bilinciyle hareket etmesini sağlayacak bir tartışmanın zeminini görüyoruz.”

Cemre Nayir, toplumsal güçlerin ittifakı konusu aynı zamanda devrimci inşanın da konusu olduğunu belirterek Türkiye devrimci hareketinin “50 yıllık örgüt ve savaşım deneyimi” olduğunu hatırlattı:

“En ağır bedelleri göğüsleyen, kendini yenileme, döneme uygun mücadele araçları geliştirmede sürekli arayışta olan ve belirli bir düzeyi olan bir toplam hareket tablosu var. Son 10-15 yılda yasal-demokratik ya da yeraltında çeşitli devrimci ittifaklar, cepheler kuruldu, tarihsel eşikler aşıldı, kazanımlar elde edildi. Bugün toplumsal hareketlerin meseleye bu ciddiyetle yaklaşması gerekiyor. Kesimsel talepleri kalıcı olarak kazanmanın yolu tüm ezilenler cephesinin direncinden geçiyor. Her şeyi yeniden icat etmeyeceğiz, bu deneyimleri güncel örgütlenme, iletişim araçlarıyla güncellemek, dirençli, sınıf öfkesiyle kuşanmış, bedelleri göğüslemeye hazır ve düzenle bağlarını bilinçli bir şekilde koparmış, koparmaya hazır kadrolar yetişiyor. Gerisini tarihimiz olarak yazacağız.”

“HİZ bir karşı zirve olmalı”

Polen Ekoloji Kolektifi olarak COP31 ile eş zamanlı düzenlenecek olan Halkların İklim Zirvesi’nin (HİZ) hazırlıklarını yakından takip ettiklerini hatırlatan Nayir, HİZ sürecini yeni kitlelerle buluşma ve örgütlenme süreci olarak gördüklerini ifade etti.

HİZ’in, düzen içi herhangi bir eğilime meşruiyet kazandırmayacak bir karşı zirve olması ve bu zirvede ekolojik kurtuluş mücadelesinin örgütlülüğü ile kapasitesini büyütmek adına nasıl bir mobilizasyona girişilmesi gerektiğinin tartışılması gerektiğini belirten Nayir, sözlerine şöyle devam etti:

Bunun yeri özellikle Antalya olmak zorunda değil, hatta tarihsel olarak bölge emperyalizminin ve kapitalizminin tahrip ettiği, yıkımın hâlâ sürdüğü alanlar, örneğin Varto direniş sahası bu karşı zirvenin veya ekososyalist inşa tartışmalarının merkezi olabilir. Büyük temsillerin büyük alışverişler yaptığı zirvelerden ziyade, yapılandırılmış, derli toplu forumları yılda bir kez değil, her gün düşünmeyi değerli buluyoruz.”

“Sorun enerjinin kâr amaçlı üretilmesi”

“Yenilenebilir” kavramının sanılanın aksine “temiz, doğa dostu, halk yararına” gibi anlamlar taşımadığına dikkat çeken Nayir, bu kelimenin enerji kaynağı olan maddenin insan toplumunun zaman ölçeğine göre tekrar yenilenebilmesi ve tekrar edilebilmesi için kullanıldığını hatırlattı.

Nayir, buradaki esas sorunun üretilen enerjinin ihtiyaç için değil kâr amaçlı üretilmesi olduğunu belirterek “Her teknoloji bu sınıflı toplumun ürünü olduğundan, toplumsal üretim ilişkileri içinde yerini bulur. Yani yenilenebilir enerji halkın yararına olur diye bir ezber yok” dedi. Termodinamik yasalarına atıfla sıfır etkisi olan, kullanılabilir bir enerji üretmenin imkanının bulunmadığını söyleyen Nayir, yenilenebilir enerjinin ancak “ekososyalist bir toplumda” küçük ölçekli, dağıtık ve coğrafyaya özgü biçimleriyle gerçekten halkın yararına olabileceğini savundu:

“Yenilenebilir enerjinin temelinde yeni bir metalaştırma ve kaynak paylaşım sürecinin olduğunu, düzen içi yenilenebilir enerji yatırım ve çalışmalarının fosil yakıt tüketimini azaltmak yerine bunun üzerine binip yıkımı daha da genişlettiğini biliyoruz. Bunun karşısında tüm meşruluğuyla canını ve üzerinde yaşadığı toprağı, soluduğu havayı, hayvan dostlarını, içtiği suyu korumak zorunda olan ve her gün yaşamın diğer bütün alanlarını kuşatmaya çalışan zorbalığa karşı direnen yaşam savunucuları olmalı, kendimizi savunmalıyız. Doğanın özsavunması olmalıyız ve çok daha örgütlü, güçlü bir şekilde yeryüzünün kapitalistlerin laboratuvarı olmasını engellemeli, doğayı ve emeği özgürleştirmek için kesimsel bütün mücadelelerin yaşam ve ekoloji savunması temelinde cepheleşmesini sağlamalıyız. Yenilenebilir enerji özelinde ise kapitalist özel mülkiyet yerine enerji egemenliğini sağlayacak, enerji yoksulluğunu giderecek enerji kooperatif ve komün denemelerini incelemeli ve uygulamaya çalışabiliriz bir ilk adım olarak. İklim değişikliğine karşı termik santrallerin alternatiflerini bu şekilde denemek ancak halkın emekolojik alternatifini sunacaktır. Ayrıca elbette, enerjinin sadece üretim aşamasını değil, iletim, dağıtım ve kullanım aşamalarını birlikte ele alarak bir bütün enerji sistemlerini toplumsal ya da grup mülkiyetlerine dönüştürmek için talepleri mücadeleye yansıtmalıyız.”

*Cemre Nayir’in yanıtları, Polen Ekoloji Kolektifi katkılarıyla birlikte hazırlandı

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.