Hapishanelerde 207’si kız çocuk olmak üzere 12-18 yaş arası 4 bin 524 çocuk tutulmaktadır. 19 bin 809 kadın mahpusun yanında annesi ile 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 891‘dir.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Nisan 2026 yılı açıklamasına göre, Türkiye’de, toplam 304 bin 956 kapasiteli 403 hapishanede 414 bin 401 mahpus tutuluyor. 116 bin 66 mahpus açık, 298 bin 335 mahpus kapalı hapishanelerde kalıyor.
CİSST · Nisan 2026 · Türkiye Ceza İnfaz Sistemi
Türkiye Hapishanelerinde Kapasite Krizi
Resmi kaynaklar temelinde derlenen veriler ışığında hazırlanmıştır
403Hapishane Sayısı
414.401Toplam Mahpus
Kapasite: 304.956
+%35,9Doluluk Fazlası
109.445 kişi kapasitesi üstünde
Kapasite — Doluluk Oranı
Resmi Kapasite: 304.956Mevcut: 414.401
%100 kapasite dolduğunda%135,9 — her 100 kapasiteye 136 mahpus
116.066Açık Hapishanelerde%28,0
298.335Kapalı Hapishanelerde%72,0
Hukuki Durum
351.887
Hükümlü (%84,9)
62.514
Tutuklu (%15,1)
Özel Gruplar
19.809Kadın mahpus
891Annesiyle kalan çocuk (0–6 yaş)
4.524Çocuk mahpus (12–18 yaş) — 207’si kız
6.63865 yaş üstü mahpus
14.276Yabancı uyruklu mahpus
200LGBTİ+ mahpus
Engelli Mahpuslar
476
Hapishanelerde engelli mahpus bulunmaktadır. Türlere göre dağılım aşağıda gösterilmektedir.
252Ortopedik Engel
96Görme Engeli
68İşitme Engeli
34Dil & Konuşma Engeli
26İşitme + Konuşma Engeli
Eğitim ve İstihdam (2025 Verisi)
77.014
Öğrenimini sürdüren mahpus
58.500
Sigortalı mesleki faaliyette bulunan mahpus
Günlük İaşe Bedeli (2025)
144 ₺
Yetişkin hükümlü ve tutuklular ile görevdeki personel için
275 ₺
Çocuk hükümlü/tutuklular; annesiyle kalan çocuklar; süt emziren ve hamile mahpuslar için
Kaynak: CİSST (Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği) — Nisan 2026 açıklaması; resmi verilere dayanmaktadırNihaPLUS · Nisan 2026
Resmi kaynaklardan elde edilen veriler ışığında yapılan açıklamaya göre, bu mahpusların 351 bin 887’si hükümlü, 62 bin 514’ü tutuklu. 200‘ü LGBTİ+, 14 bin 276’sı yabancı mahpus. Hapishanelerde dil ve konuşma engelli olan 34, görme engelli 96, işitme engeli olan 68, işitme ve konuşma engeli olan 26 ve ortopedik engeli olan 252 kişi olmak üzere 476 engelli mahpus var.
Hapishanelerdeki mahpusların 6 bin 638’i 65 yaşın üstünde. 2025 yılında açıklanan son rakama göre hapishanelerde öğrenimini sürdürebilen mahpus sayısı 77 bin 14 ve sigortalı olarak mesleki faaliyette bulunan 58 bin 500 mahpus bulunuyor. Hapishanelerde 207’si kız çocuk olmak üzere 12-18 yaş arası 4 bin 524 çocuk varken, 19 bin 809 kadın mahpusun yanında, annesi ile 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 891‘dir.
Derneğin verdiği diğer bir bilgiye göre, 2025 yılı itibarıyla ise iaşe bedeli, hükümlü ve tutuklular ile görev başında bulunan personel için 144 TL, çocuk hükümlü ve tutuklular için 275 TL, kurumda annesiyle birlikte kalan çocuklar ile süt emziren hükümlü ve tutuklu anneler ve hamileler için de 275 TL’dir.
İran’da İsrail ve ABD’nin başlangıçta belirledikleri hedeflere ulaşamaması, ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan bu yana yaşadığı diğer askeri müdahelelerdeki sonuçları tekrar hatırlatmaya yol açtı.
Donald Trump / Foto: Beyaz Saray
28 Şubat 2026 tarihinde ABD ile İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı saldırısı ile başlayan “İran Savaşı” 8 Nisan’da iki haftalık bir ateşkes anlaşması ile bir süreliğine ertelenmiş oldu.
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif sosyal medya hesabında bir mesaj paylaşarak İran, ABD ve müttefiklerinin derhal ateşkes konusunda anlaştığını duyurdu.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun aksi yöndeki beyanatına rağmen, Şerif, ateşkesin yalnızca belirli bölgelerde değil, Lübnan dahil “her yerde” geçerli olacağını söyledi.
Pakistan Başbakanı, “tüm anlaşmazlıkların nihai olarak çözülmesi için müzakereleri sürdürmek üzere heyetlerini 10 Nisan Cuma günü İslamabad’a davet ediyorum” diyerek kırılgan olan bu sürecin, nihai bir anlaşma ile sonuçlanmasına yönelik çabaların devam edeceği işaretini verdi.
Trump, İran'ın ABD ve İsrail'e 10 maddelik bir plan sunduğunu söyledi.
İran devlet televizyonuna göre 10 maddelik plan şu unsurları içeriyor:
* Irak, Lübnan ve Yemen'deki savaşın tamamen sona erdirilmesi *İran'a yönelik savaşın süre sınırı olmaksızın tamamen ve kalıcı olarak sona erdirilmesi *Bölgedeki tüm çatışmaların bütünüyle sona erdirilmesi *Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması *Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğü ve güvenliğini sağlamak için bir protokol ve koşullar oluşturulması *İran'a yeniden inşa maliyetleri için tam tazminat ödenmesi *İran'a yönelik yaptırımların tamamen kaldırılması taahhüdü *ABD tarafından tutulan İran'a ait fonların ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması *İran'ın hiçbir şekilde nükleer silah edinmeyeceğine tam bağlılık göstermesi *Yukarıdaki koşulların onaylanmasının ardından tüm cephelerde derhal ateşkesin yürürlüğe girmesi
ABD Başkanı Donald Trump, İran devlet yetkilileri ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun kabul ettiğini açıkladığı bu ateşkes anlaşması, sürecin buraya nasıl geldiği ile ilgili çeşitli tartışmaları da alevlendirdi.
Mevcut değerlendirmeler ABD ve İsrail’in savaş hedeflerinin kısmen başarısız olduğunu, İran’da istenen çapta rejim değişikliğinin gerçekleşmediği ve İran’ın bölgesel etkisinin sürmeye devam ettiğini göstermektedir. Bu durum ABD ve İsrail açısından başarısızlık olarak değerlendiremezse de başarılı oldukları yönünde kesin bir yorum yapılmasını da zorlaştırır.
Trump’ın “bütün bir medeniyeti yok etmek” ile tehdit ettiği 7 Nisan’dan 8 Nisan’a geçişte ortaya çıkan ateşkes anlaşması,
ABD ve İsrail açısından başarısızlık ve kısmı hedef sapmaları şeklinde yorumlanırken, bu durum ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan bu yana yaşadığı diğer askeri müdahelelerdeki sonuçları tekrar hatırlatmaya yol açtı. Vietnam, Somali, Afganistan ve daha bir kaç yerde, ABD çeşitli gerekçelerle saldırılar başlatmış, ancak gerekçeleri ve hedefleriyle uyumlu olmayan sonuçlar elde etmişti.
Stratejik Analiz Dosyası
ABD Askeri Müdahaleleri ve Hedeflerinin İflası
Vietnam’dan İran Ateşkesine (1960 – 2026)
8 Nisan 2026 gece yarısı itibariyle yürürlüğe giren iki haftalık İran ateşkesi, ABD’nin yarım yüzyılı aşkın müdahale tarihindeki yeni bir düğümü temsil ediyor. İlan edilen siyasi hedeflerin sahadaki sosyolojik ve askeri gerçeklerle çarpıştığı bu kronoloji, stratejik bir geri çekilme döngüsünü işaret etmektedir.
Müdahale Kronolojisi
01Vietnam Savaşı1960 – 1973▼
Resmi Söylem
Komünizmin yayılmasını (Domino Teorisi) durdurmak ve Güney Vietnam’ın bağımsızlığını korumak.
Stratejik Sonuç
ABD 50 binden fazla kayıp vererek çekildi; Kuzey Vietnam ülkeyi kendi idaresinde birleştirdi.
02Irak’ın İşgali2003 – 2011▼
Resmi Söylem
Kitle imha silahlarını tasfiye etmek ve Baas rejimini devirerek demokrasi inşa etmek.
Stratejik Sonuç
Silah bulunamadı; ülke kaosa sürüklendi, bölgesel nüfuz İran lehine değişti ve IŞİD ortaya çıktı.
03Afganistan Savaşı2001 – 2021▼
Resmi Söylem
El-Kaide’yi yok etmek ve Taliban rejimini kalıcı olarak tasfiye etmek.
Stratejik Sonuç
20 yılın sonunda ABD mağlubiyeti kabul ederek çekildi; Taliban Kabil’de yönetimi devraldı.
04İran Savaşı 2025 – 2026▼
Resmi Söylem
Nükleer programı durdurmak ve bölgesel güvenlik tehdidini bertaraf etmek.
Stratejik Sonuç
8 Nisan 2026 Ateşkesi: Rejim değişikliği hedefi başarısız oldu; Hürmüz Boğazı krizi küresel ekonomiyi sarstı.
Suriye ve HTŞ Gerçeği
ABD’nin Suriye’deki proksi savaşları ve radikal gruplarla olan dolaylı mücadelesinde, Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) yerel ve bölgesel dengeleri kökten değiştiren bir aktör olarak öne çıktı.
2011-2017Nusra Cephesi’nden kopuş ve yerelleşme süreci.
2024-2026İdlib merkezli sivil yönetim ve Şam’a yönelik stratejik baskı.
Stratejik Analiz: Ortak Desenler
LojistikTeknolojik üstünlük, asimetrik direniş ve yerel sosyoloji karşısında stratejik olarak yetersiz kalmaktadır.
Meşruiyetİstihbarat fiyaskoları ve suni gerekçeler (KİS, demokrasi vb.) küresel kamuoyu desteğinin kaybına yol açmaktadır.
MaliyetTrilyonlarca dolarlık askeri harcama, sahada kalıcı siyasi istikrar üretmek yerine “güvenlik boşluğu” yaratmaktadır.
Sonuç28 Şubat 2026’da başlayan süreç, 8 Nisan ateşkessiyle ABD’nin müzakere masasına “hedeflerine ulaşamadan” dönmesiyle sonuçlanmıştır.
Vietnam sendromu
Vietnam savaşı, ABD tarihinin en çok etki bırakan savaşlarından biri oldu. 1955 ile 1975 yılları arasında Kuzey Vietnam ile Güney Vietnam arasında süren bu savaşta ABD, Kuzey Vietnam ve Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne karşı Güney Vietnam yönetimine destek verdi. ABD’nin “Domino Teorisi” doktrinini çerçevesinde gerçekleşen bu savaş, 1965 ile 1973’te en yoğun halini yaşadı.
1 Kasım 1955’te başlayan savaş, 30 Nisan 1975’te Kuzey Vietnam’ın Saygon’u ele geçirmesiyle sona erdi.
Gerilla taktikleri kullanan Viet-Kong (Kuzey Vietnam destekli Güney’deki gerillalar), gelişmiş ABD teknolojisine karşı psikolojik üstünlük sağladı.
Foto: Derin Tarih dergisi
Yaklaşık 2 milyon sivil ve 1 milyondan fazla asker hayatını kaybetti. 58.000’den fazla ABD askeri öldü. Sonuçta ABD, Vietnam’dan çekildi, Güney Vietnam düştü ve ülke Kuzey Vietnam yönetiminde birleşti.
Domino Teorisi, Soğuk Savaş döneminde (1950’ler-70’ler) ABD’nin, Vietnam’daki gibi bir ülkenin komünist yönetime geçmesinin, bölgedeki diğer ülkelerin de sırayla komünizme “düşmesine” (domino etkisi) yol açacağı korkusuna dayanan dış politika doktrinidir.
Komünizmin Güneydoğu Asya’da yayılmasını engellemek ve “ilk domino taşı” olarak görülen Vietnam’ı koruyarak Laos, Kamboçya, Tayland gibi çevre ülkeleri güvence altına almaktı. Aynı amaçlarla sonraları Laos ve Kamboçya gibi yerlere müdaheleler gerçekleştirdi. ABD, bu teori gereği Güney Vietnam’daki komünist olmayan hükümeti desteklemek için doğrudan askeri müdahalede bulundu.
Somali: Kara Şahin Düştü
ABD’nin Somali İç Savaşı’na insani yardım misyonuyla başlayıp, Muhammed Farah Aidid’e bağlı milislerle çatışmaya dönüştüğü ve 18 Amerikan askerinin öldüğü ağır bir hezimetle sonuçlanan savaş yaşandı. 3-4 Ekim 1993’te yaşanan bu olay, ABD’nin Afrika’daki askeri müdahale politikasını değiştirerek birliklerini çekmesine yol açtı.
1992 yılında BM, Somali’deki kıtlık ve iç savaş ortamında insani yardımları korumak için “Restore Hope” (Umutu Yenile) operasyonunu başlattı.
Foto: Alexander Joe
ABD özel kuvvetleri (Rangers ve Delta Force), Mogadişu’da Somali askerî subay, politikacı ve iç savaşının en etkili isimlerindin biri Muhammed Farah Aidid’i yakalamak için operasyonlar düzenledi. ABD kuvvetleri, iki Black Hawk helikopterinin düşürülmesiyle şehir merkezinde kapana kısıldı. Çatışmalarda 18 ABD, 1 Malezya ve 1 Pakistan askeri ölürken, yüzlerce Somalili sivil ve milis hayatını kaybetti. Ölen ABD askerlerinin cesetlerinin sokaklarda sürüklenmesi ABD kamuoyunda büyük tepki yarattı. Başkan Clinton, 1994’te birliklerin geri çekilmesini emretti ve BM güçleri 1995’te Somali’den ayrıldı.
Her ne kadar ABD ve BM, “Somali’de açlık ve kaos nedeniyle insani yardım” adı altında bu işe giriştilerse de, bu hareketin amacı, ABD’nin özellikle Mogadişu civarında askeri ve lojistik varlığını arttırmasıydı. Analizler, insani gerekçenin sadece bir meşruiyet söylemi olduğunu vurgular. ABD, bölgede stratejik bir varlık göstermek ve Kuzeydoğu Afrika’da etkili olmak istedi.Yerel klanların güçlenmesini ve ABD’ye karşı direncini kırmak da operasyonun dolaylı amaçları arasındaydı.
ABD’nin en uzun savaşı: Afganistan
Afganistan Savaşı, 7 Ekim 2001 tarihinde başladı. ABD’nin en uzun savaşı olarak tarihe geçti.
ABD tarafından 11 Eylül saldırıları gerekçesi ile başlayan bu savaş, ABD Başkanı George W. Bush‘un “terörle mücadele” politikası çerçevesinde gerçekleşti. Savaş Usame bin Ladin‘in yakalanmasına değin sürecekti. Aynı zamanda diğer Taliban güçlerin ortadan kaldırılması ile sona erecekti. Böylelikle Afganistan’da iç güvenlik sağlanmış olacaktı.
ABD ve Birleşik Krallık önce hava bombardımanı daha sonra da takviye güçlerle beraber Afganistan’a asker indirdi. 2002’de Amerikan ve İngiliz askerleri Kuzey İttifakı ile savaşa katıldı. Daha sonra gerginlikler üzerine NATO güçleri (Koalisyon güçleri) Afganistan’a asker indirdiler. Amerikan hükûmeti kalıcı barışı sağlamak amacı ile bölgede asker bulundurup varlıklarını hissettireceklerini açıkladı.
Foto: Wikipedai
27 Mayıs 2014 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama, ABD birliklerinin savaş misyonunun yıl sonuna kadar sona ereceğini duyurdu. Geriye ise 9,800 kişilik bir grup kalacaktı ve Afgan güçlerini eğitecek, danışmanlık verecekti. Fakat 2015 tarihinden itibaren koalisyon güçleri kara çarpışmalarına katılmayacaktı. Obama ayrıca 2016 yılı sonuna kadar tüm Amerikan birliklerinin ülkeden çekileceğini duyurmuştu ancak ABD başkanlığı değişip yeni başkan Donald Trump olunca bu plan 2019 yılının sonlarına kadar rafa kalktı.[18] ABD ve Taliban 2020’nin Ocak ayında Katar’ın başkenti Doha’da bir araya gelerek Doha Anlaşmasını imzalayarak ABD askerlerinin 1 Mayıs 2021 tarihine kadar ülkeyi terk etmesi üzerine anlaştı.[19] Trump, Amerikan askerlerinin Noel’e kadar Afganistan’ı terk edeceğini söyledi ancak bu gerçekleşmedi. ABD’de seçimler yaklaşırken askerlerin ayrılması seçim sonrasına kaldı.[20]
Trump’ın ardından iktidar yine Demokratların eline geçti ve seçim sonrasına kalan Afganistan’dan çekilme politikası Joe Biden’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte kademeli şekilde başladı ve bu geri çekilme ile Taliban saldırısı başladı. Taliban, beş gün içerisinde 15 Ağustos 2021’de Kabil’e girdi.[21] Ertesi gün Taliban, Afganistan İslam Emirliği’ni ilan etti. Böylece 20 yılın ardından Afganistan’da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.
30 Ağustos’ta ABD’nin son askerlerinin de çekilmesiyle Amerika’nın en uzun savaşı sona erdi.
ABD’nin hedefleri (kalıcı iç güvenlik ve Taliban’ın devrilmesi) gerçekleşmedi. ABD, 20 yıl süren savaş boyunca sahada kalıcı sonuç alamadı; Taliban bölgesel ve toplumsal bir güç olarak geri döndü.
Irak savaşı
20 Mart 2003’te ABD liderliğindeki müttefik güçler Irak’ı işgale başlayarak Saddam Hüseyin rejimine son verdi.
ABD, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmasının uluslararası barışı tehdit ettiğini savundu ancak birçok ülke askeri harekatı desteklemeyi reddetti.
1990-1991 Körfez Savaşı’nda ABD, Irak güçlerinin Kuveyt’ten püskürtüldüğü çok uluslu bir koalisyona liderlik etmişti.
Daha sonra Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, Irak’ın tüm kitle imha silahlarını imha etmesini zorunlu kılan 687 sayılı kararı kabul etti. Karar nükleer, biyolojik, kimyasal silahları ve uzun menzilli balistik füzeleri kitle imha silahı olarak tanımlıyordu.
ABD’nin Irak İşgali’nden sonra, halk Saddam Hüseyin’in heykellerini devirdi, Foto: Rojnews
1998’de Irak, BM silah denetçilerine izin vermeyi reddetti, ABD ve İngiltere de buna hava saldırılarıyla karşılık verdi.
El Kaide’nin 11 Eylül 2001’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Washington’daki Pentagon’a düzenlediği saldırılardan sonra, dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Irak’ı işgal etme planları yapmaya başladı.
Bush, Saddam Hüsey’nin kitle imha silahları üretmeye ve saklamaya devam ettiğini, Irak’ın İran ve Kuzey Kore ile birlikte uluslararası bir “şer ekseninin” parçası olduğunu iddia etti.
ABD Kongresi izin verdi
ABD Kongresi, Ekim 2002’de Irak’a askeri operasyon düzenlenmesine izin verdi.
Şubat 2003’te dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, BM Güvenlik Konseyi’nden Irak’a askeri harekata onay vermesini istedi. Powell, Irak’ın kitle imha silahları programıyla önceki kararları ihlal ettiğini iddia etti.
Ancak Powell, Konsey’i ikna edemedi. BM üyelerinin çoğunluğu, BM ve Uluslararası Enerji Kurumu’nun Irak’ta daha fazla kanıt bulması gerektiğine karar verdi.
ABD, denetim raporlarını beklemeyeceğini söyledi ve Irak’a karşı bir “gönüllüler koalisyonu” kurdu.
Koalisyondaki 30 ülkeden İngiltere, Avustralya ve Polonya işgalde fiilen yer aldı.
İngiltere 45 bin, Avustralya 2 bin birlik gönderdi. Polonya 194 özel harekat timiyle işgali destekledi. Kuveyt de işgalin sınırları üzerinden başlamasını onayladı.
İspanya ve İtalya, ABD öncülüğündeki koalisyona diplomatik destek verdi. Bunun yanında Vilnius Grubu adı verilen doğu Avrupa ulusları da Irak’ın kitle imha silahları programı yürüttüğüne ve BM kararlarını ihlal ettiğine inandıklarını açıkladı.
Kimyasal silah iddiaları
Colin Powell, 2003’te BM’de yaptığı konuşmada, Irak’ın biyolojik silah üretmek amacıyla “mobil laboratuvarlar” geliştirdiğini söyledi. Ancak, 2004 yılında iddiasına yönelik kanıtların “pek sağlam görünmediğini” kabul etti.
İngiltere hükümeti, Irak’ın füzeleriyle Doğu Akdeniz’deki İngiltere hedeflerini 45 dakika içinde vurmaya hazır hale geleceğini iddia eden bir istihbarat dosyasını kamuoyuna açıkladı. Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları ürettiğinin “su götürmez bir gerçek” olduğunu söyledi.
Ülkelerin iddiaları büyük ölçüde, Irak’ın kitle imha silahları programı hakkında ilk elden bilgiye sahip olduklarını söyleyen iki Iraklı sığınmacının iddialarına dayanıyordu. Bu sığınmacılar Rafid Ahmed Alwan el-Cenabi adlı bir kimya mühendisi ve Maj Muhammed Harith adlı bir istihbarat görevlisiydi. Her iki isim de daha sonra, müttefiklerin Saddam Hüseyin’i devirmesini istedikleri için sahte kanıtlar öne sürdüklerini açıkladı.
ABD, Saddam rejimini devirdi ama kitle imha silahları bulunamadı. Başlangıç hedefleriyle sahadaki sonuçlar örtüşmedi.
Le Figaro’nun işten çıkardığı Čubrilo-Filipović, “Bu, Fransa Dışişleri Bakanlığı’nın bir şirket hissedarıyla iletişime geçtiği ve o hissedarın da müşteriyi memnun etmek için bir gazeteciyi işten çıkardığı ilk olaydır” dedi.
Milica Čubrilo-Filipović, Foto: The Association of Independent Electronic Media (ANEM)
Gazeteci Milica Čubrilo-Filipović’in, 8 yıldır çalıştığı Fransa merkezli Le Figarogazetesindeki işine bu yılın başında son verildi.
Čubrilo-Filipović, Sırbistan’da yayın yapan Vreme‘ye verdiği röportajda, işten çıkarılmasının yolunu açan şeyin, Fransa Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Direktörü Frédéric Mondoloni tarafından Figaro’nun sahibi olan Dassault şirketinin hissedarlarından birine, Belgrad’da “siyasi olarak aktif” bir muhabirlerinin olduğunu söylemesi olduğunu belirtti.
N1‘in haberine göre Čubrilo-Filipović, kendisine söylenenlerin yazılı bir teyidini editöründen [Dünya bölümü editörü] aldığını ve burada yazılı şeylerin haber merkezi müdür yardımcısı tarafından da kendisine sözlü şekilde aktarıldığını iddia etti. Ayrıca Čubrilo-Filipović, sendikanın kendisini haklı bulduğunu ve durumunun emsal teşkil ettiğini de sözlerine ekledi.
Yine N1‘e aktardığı görüşlerinde Čubrilo-Filipović, “Birkaç yıl önce meslektaşlarıma yazdıkları haberler konusunda ne kadar özgür olduklarını sordum. Bana bazı sınırların olduğunu söylediler. Bunlardan biri de Rafale savaş uçaklarının satıldığı ülkelerde iktidara yönelik eleştiri yapılmaması gerektiğiydi” dedi.
Dassault grubu, aynı zamanda havacılık-silah sanayisinde de çalışmalar yapıyor (Dassault Aviation). Ayrıca Sırbistan hükümeti, 2024’te Dassault Aviation’un ürettiği Rafale savaş uçaklarının alımı için resmi sözleşme imzalamıştı.
Le Figaro Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Philippe Gelie, Čubrilo-Filipović‘in işten çıkarılması iddiaları ile ilgili N1‘e yaptığı açıklamada şunları belirtti:
“Bizi basın özgürlüğünü ayaklar altına almakla suçladığını ve kendisini bu iddia edilen tutumun kurbanı olarak gösterdiğini anlıyorum. Sayın Čubrilo‘dan, metinleri için gereken düzenleme ve yeniden yazım işlemlerini azaltmak amacıyla gazetecilik kalitesi standartlarımıza uymasını defaatle istedik. Ayrıca, gazetecilik tarafsızlığı yükümlülüğünü ihlal eden ve Le Figaro’nun itibarını zedeleyebilecek siyasi aktivizmden kaçınmasını da talep ettik.”
Sırbistan merkezli ANEM (Bağımsız Elektronik Medya Birliği), NUNS (Sırbistan Bağımsız Gazeteciler Birliği) ve SJN (Safe Journalists Network) gibi gazetecilik meslek örgütleri, Čubrilo-Filipović‘in işten çıkarılmasına dikkat çekerken, Fransa merkezli RFS (Sınır Tanımayan Gazeteciler) başta olmak üzere diğer gazetecilik meslek örgütlerinde konuyla ilgili bir açıklamaya rastlanmadı.
Milica Čubrilo-Filipović kimdir?
Milica Čubrilo-Filipović, 1969’da Tunus’un Kartaca kentinde doğmuş Sırp eski diplomat ve gazetecidir. Lisans eğitimini 1992’de Fransa’da Phanthéon-Assas Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamlayan Čubrilo-Filipović, yüksek lisansını 1993’te Sorbonne Üniversitesi Antropoloji bölümünde yaptı.
Čubrilo-Filipović, 2000-2003 arasında Figaro’nun Balkanlar muhabiriydi. 2003-2006 arasındaysa Sırbistan Ulusal Turizm Ofisi Direktörü olarak çalıştı. 2007-2008 yıllarında Sırbistan Diaspora Bakanlığı görevinde bulunan Čubrilo-Filipović, 2010’dan 2013’e kadar da Sırbistan’ın Tunus Büyükelçisi olarak görev yaptı. 2014’te siyaseti bırakan ve 2018’de tekrar Figaro’ya dönen Čubrilo-Filipović, Ocak 2026’ya dek burada çalıştı.
“Öğrencilerin eylemleri ilk anlaşmazlık oldu”
Niha+, Milica Čubrilo-Filipović’e ulaşarak kendisinin dile getirdiği iddiaları ve işten çıkarılma sürecinde yaşananları sordu. Milica Čubrilo-Filipović işten çıkarılma sebebinin “siyasi geçmişi” olarak kendisine aktarıldığını belirterek, bunun Figaro için sadece bir bahane olduğunu söyledi.
Čubrilo-Filipović, “Siyasi geçmişim onlar için sadece bir bahane. Diasporadaki pek çok kişinin ülkeye yardım etmek için geri döndüğü Milošević sonrası dönemde hükümette görev aldığımı çok iyi biliyorlardı. 2018’de kuruma geri dönmemi isteyen bizzat Figaro’ydu. Kaldı ki 2000’den 2003’e kadar da onlarla çalışmıştım. 2018’den bu yana geçen sürede de geçmişim yüzünden hiçbir zaman anlaşmazlık yaşanmamıştı. Anlaşmazlıkların başlangıcıysa Sırbistan’da öğrencilerin öncülüğünde yapılan kitlesel eylemlerin patlak vermesiydi” dedi.
Čubrilo-Filipović, Figaro yöneticileriyle yaşadığı ilk anlaşmazlığın, öğrencilerin Vučić hükümetini protesto etmek amacıyla Avrupa Konseyi’nin bulunduğu Strazburg’a bisikletleriyle gittikleri zaman yaşandığını belirterek, “Genel yayın yönetmeni, öğrencilerle fazla ‘empati’ kurduğum gerekçesiyle yazdığım haberdeki ‘öğrenciler’ ifadesini ‘göstericiler’ olarak değiştirdi. Böylece haberin bütün anlamı yitip gitti. İkinci ve son anlaşmazlığımızı ise Kosova’daki Sırplar hakkında yazdığım ve onların iki ateş arasında kaldığını vurguladığım bir makale yüzünden yaşadık. Bir yanda Arnavut ekseninde bir Kosova düşleyen Albin Kurti, diğer yanda ise Belgrad’ın kontrolünde olan, yozlaşmış ve suça bulaşmış Srpska Lista (Kosova’daki Sırp milliyetçisi parti) vardı” diye konuştu.
İddia: “Talep, Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan gitti”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’e destek verdiğini hatırlatan Čubrilo-Filipović, sözlerine şöyle devam etti:
“Geçtiğimiz yıllarda ve bilhassa geçen yıl, Macron’un, Vučić’e çok büyük destek verdiğinin altını özellikle çizmek gerekiyor. Macron, Sırbistan’daki eylem dalgası sürerken Vučić’i ülkesine davet eden (Macaristan Başbakanı Victor Orbán’la birlikte) nadir Avrupa Birliği devlet başkanlarından biriydi.”
Macron ve Vučić, Foto: a2 News
Milica Čubrilo-Filipović, Fransa’da basın özgürlüğünün gittikçe daha da kısıtlandığını belirtti. Yaşadığı durumunsa daha önce görülmüş bir şey olmadığını savundu:
“Fransa’da basın özgürlüğü giderek daha fazla kısıtlanıyor. Bu muhtemelen, Fransa Dışişleri Bakanlığı’nın (Belgrad’ın olası talebinin ardından) bir şirket hissedarıyla iletişime geçtiği ve o hissedarın da sırf iyi bir müşteriyi memnun etmek uğruna bir gazeteciyi işten çıkardığı ilk olaydır. Bu, medya bağımsızlığının çifte skandal niteliğinde hiçe sayılmasıdır.”
Ancak Čubrilo-Filipović, hiçbir zaman Sırbistan’ın satın aldığı Rafale savaş uçaklarıyla ilgili bir haber yapmadığını belirtiyor.
“Sırbistan’da da bağımsız medya engelleniyor”
Aynı zamanda Sırbistan’da da basın özgürlüğünün kısıtlandığını kaydeden Čubrilo-Filipović, bazı bağımsız medya kuruluşlarının hükümet tarafından kapatılmaya çalışıldığını söyleyerek şöyle devam etti:
“Sırbistan’da basın özgürlüğü her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Rejim, her bağımsız sesi susturmak için elinden geleni yapıyor. Bunun bir diğer örneği de uluslararası bir şirket olan United Media ile yürüttükleri pazarlıklar ve geriye kalan son bağımsız medya organlarını; yani N1 ve Nova televizyonları ile Radar, Nova ve Danas gazetelerini kapatmaya çalışmalarıdır.
Bu durum bana, Milošević’in uluslararası basını ülkeden çıkardığı ve artık gazetecilere vize verilmeyen o dönemi çok hatırlatıyor. Adeta 90’lara geri dönmüş durumdayız. Ayrıca daha dün, ara seçimleri takip eden birçok gazeteci, polisin gözleri önünde darp edildi.”
Fransa-Sırbistan ticareti büyüyor
Foto: South China Morning Post
Čubrilo-Filipović, Fransa ve Sırbistan arasındaki ticari ilişki ve yatırımlara da değindi ve satın alınan savaş uçaklarının ilk ödemelerinin geçtiğimiz aralıkta yapıldığını belirtti:
“Fransa hükümeti ve Dassault şirketi, rejim ne olursa olsun Sırbistan hükümetiyle iş yapmaya devam etmekten son derece memnun. Ülkenin kesinlikle ihtiyacı olmayan 12 adet Rafale savaş uçağı için ilk ödeme, geçtiğimiz Aralık ayında Dassault’a yapıldı.
Ağustos 2024’te imzalanan bu anlaşmanın toplam bedeli ise 2,7 milyar euro. Öte yandan Fransalı şirketler, Sırbistan’da peş peşe yeni ihaleler almaya devam ediyor. Buna örnek olarak demiryolu ve metro projelerinde Alstom, Egis, Vinci ve Veolia gibi şirketleri örnek verebiliriz.”
Vinci, Belgrad Nikola Tesla Havalimanı’nın işletme ve modernizasyon hakkını 2018’de 25 yıllığına devralmıştı. Yatırımın toplam bedeli 1,46 milyar euro olarak açıklandı.
Veolia şirketi; Japonyalı Itochu ve Marguerite Fonu’yla birlikte Belgrad’daki Vinča çöplüğünün kapatılarak yerine modern bir atıktan enerji üretim tesisi kurulması projesini yürütüyor.
Egis ve Alstom ise Belgrad’da yapılması planlanan metro projesini hayata geçiriyor. Fransa devletinin sağladığı fonlarla desteklenen proje, Fransalı mühendislik şirketleri tarafından yürütülüyor.
Ayrıca, yine Fransa merkezli lastik şirketi Michelin‘in Sırbistan’ın Pirot şehrinde bir fabrikası bulunurken enerji ve teknoloji şirketi Schneider Electric‘in de Ar-Ge ve Yazılım Merkezi Novi Sad’da bulunuyor
1991 Kürtçe üzerindeki yasak kısmen gevşetildi, bu tarihten itibaren İstanbul, özellikle Beyoğlu’ndaki Mezopotamya Kültür Merkezi kentli Kürt gençliğine yönelik yeni bir müzik üretiminin odağı oldu.
1990’lar, Kürtçe müziğin Türkiye’de bir dönüşüm yaşadığı dönem oldu. 1991’de Kürtçeye uygulanan yasağın kısmen kaldırılmasıyla birlikte İstanbul, Kürt kültürel üretiminin merkezi haline geldi. Mezopotamya Kültür Merkezi (NÇM/MKM) bünyesinde ve bağımsız olarak faaliyet gösteren çok sayıda grup, geleneksel Kürt halk müziğini çağdaş aranjmanlarla yeniden yorumladı. Aynı dönemde Avrupa’daki diaspora toplulukları, Koma Berxwedan gibi gruplar aracılığıyla bambaşka bir müzik siyaseti geliştiriyordu.
Türkiye’de Kürtçe üzerindeki yasak, 1980 askeri darbesiyle birlikte kamusal ve özel alanda çerçevesi genişletilerek uygulandı. 1991’de ise yasak kısmen gevşetildi. Bu tarihten itibaren İstanbul, özellikle Beyoğlu’ndaki Mezopotamya Kültür Merkezi (Navenda Çanda Mezopotamya, NÇM), kentli Kürt gençliğine yönelik yeni bir müzik üretiminin odağı oldu. Öte yandan Avrupa’da, özellikle Almanya, Belçika ve Hollanda’da, yerleşik diaspora toplulukları, Türkiye’ye kaçak yollarla sokulan kasetler üzerinden Kürtçe müziğin dolaşımını sürdürüyordu.
Zaman çizelgesi — 1990’larda Kürtçe müzik grupları
Mobil görünümde çizelge yatay kaydırılabilir.
1980’lerden 1990’lara uzanan köklü yapılar
Koma Berxwedan
Kürt müzik tarihinin en önemli gruplarından biri. 1983’te Almanya’da, Kürt kültür ve sanatçı örgütü Hunerkom çatısı altında kuruldu; bu yapı 1994’te Kürt Kültür ve Sanat Akademisi adını aldı. Grubun üyeleri değişken bir yapıya sahip, “açık grup” niteliğindeydi.
Fransa, Almanya ve Hollanda’daki Kürt kültür merkezlerine yayılan grubu; geleneksel Kürt halk müziğinin en kapsamlı araştırma ve koruma çalışmalarını gerçekleştirdi. 1990’larda çıkardığı albümler Türkiye’ye kaçak yollarla sokuldu ve sınır ötesinden taşınan kasetler aracılığıyla geniş kitlelere ulaştı. 2019 yılında dağılan grup, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklama ile tekrardan çalışmalarına başlayacağını duyurdu.
Faaliyet Alanı: Almanya, Fransa, Hollanda; Türkiye’de yasaklı
Öne Çıkan Şarkılar: Lê Amedê, Oy Kurdistan, Herne Pêş, Newroz
Koma Dengê Azadî
1990 yılında İstanbul’da kurulan, Hakan Ener önderliğindeki bu grup, 1990’ların en popüler ve uzun soluklu Kürtçe müzik topluluklarından biri oldu. Kentli Kürt gençliğine hitap eden özgün bir ses yarattı: geleneksel halk müziğini funk, funk-caz ve rock’n roll ile harmanlayan bu tarz, dönem için tamamen yeniydi. Bağlama, duduk ve mey gibi doğu çalgılarını gitar ve trompet ile bir araya getirdi.
“Bella Ciao”nun Kürtçeye çevrilmiş versiyonunu repertuarına katan grup, dört albümünün tamamı bir dönem devlet tarafından yasaklandı. Yasaklara karşın yüz binlerce kopya satıldı. Almanya, Belçika, Hollanda ve Birleşik Krallık’ta yoğun konser faaliyeti sürdürdü.
“Selîmo”, “Hat karwanê Helebê”, “Lo şivano”, “Roj roja me ye” gibi şarkılar kültürel ikon statüsüne ulaştı ve günümüze dek sayısız kez yorumlandı. Son dönemlerde “Çavên me sondxwarîne” şarkıları çok popüler oldu.
Kuruluş: 1990, İstanbul
Albümler: Hêvî (1991), Em Azadîxwaz in (1993), Welatê min/Roj wê bê (1995), Fedî (1998)
Müzik Stili: Funk-caz, rock’n’roll, folk
Yayıncı: Ses Plak
Coğrafi harita — müzik merkezleri ve kaset dolaşımı
Sınırlar şematik amaçlıdır; siyasi sınırları temsil etmez.
Mezopotamya Kültür Merkezi bağlantılı gruplar
MKM / NÇM HAKKINDA
Navenda Çanda Mezopotamya (NÇM), 1991’de Kürtçeye uygulanan yasağın gevşetilmesinin ardından İstanbul Beyoğlu’nda kuruldu. Kürt kültürel üretiminin merkezine dönüşen bu yapı, bünyesinde çok sayıda müzik grubunu barındırdı. Grupların büyük bölümü aynı stüdyo, tonmayster, aranjör ve kayıt müzisyenleri ile çalıştı; bu ortaklık dönemin sesine belirgin bir bütünlük kazandırdı.
Koma Amed
1988’de Ankara’da tıp fakültesi öğrencileri tarafından kuruldu. Kurucular arasında Hacettepe’de okuyan Rojavalı Kürt Evdilmelik Şêxbekir (Melek) öne çıkıyordu. Kuruluş aşamasında Kürtçe müzik yapan stüdyo bulmakta ciddi güçlükler çektiler. 1993’te İstanbul’a taşınarak NÇM ile çalışmaya başladı.
Folk-caz sentezini deneysel bir yaklaşımla uygulayan grup, geleneksel Kürt müziğinin kalıplarının dışına çıktı. İlk albümde “Bella Ciao”nun Kürtçe uyarlaması olan “Çav Bella” yer aldı. Bu dönüşüm Şêxbekir tarafından gerçekleştirildi. Dergûş albümü 400.000’i aşkın satışa ulaştı; dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem bu albümü AB mevkidaşlarına hediye olarak sunarak “Kürtçe’nin yasaklı olmadığını” savundu.
Kuruluş: 1988, Ankara
Albümler: Kulîlka Azadî (1990), Agir û Mirov, Dergûş (1997)
Müzik Stili: Folk-caz, deneysel halk müziği
Koma Dengê Azadî ile Koma Amed Sonrası: Çar Newa
Koma Amed’in dağılmasının ardından grubun dört üyesi bir araya gelerek Çar Newa’yı oluşturdu. Adındaki “çar” (dört) sayısı bu kuruluş hikâyesine doğrudan göndermedir. 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında faaliyet gösterdi.
Koma Amed’in folk-caz mirası üzerine kendi sesini inşa etmeye çalışan grup, önceki formasyonun müzik dilini sürdürdü.
Kuruluş: 1990’ların sonu, İstanbul
Köken: Koma Amed’in devamı , dört eski üye
Dönem: 1990’lar sonu, 2000’ler başı
Koma Rewşen
Türkiye’deki ilk Kürtçe rock grubu olarak kabul edilmektedir. NÇM çatısı altında faaliyet gösteren grup, bu öncü konumuyla dönemin Kürt müzik ortamında özgün bir yer tutar.
Rock formasyon anlayışını Kürtçe sözler ve geleneksel motiflerle bir araya getiren Koma Rewşen, öğrenci çevrelerinde ve NÇM etkinliklerinde canlı performanslarıyla tanındı.
Önemi: Türkiye’deki ilk Kürtçe rock grubu
Bağlantı: NÇM, İstanbul
Dönem: 1990’ların başı – ortası
Koma Asmîn
Sadece kadın üyelerden oluşan bir müzik grubu. Dönemin Kürt müzik ortamında bu yönüyle özgün bir yer tutar; hem cinsiyet hem de kültürel kimlik açısından ayrı bir sembolik ağırlık taşır.
NÇM bağlantılı gruplarla eş dönemde faal olan Koma Asmîn, Kürt kadın sesinin kamusal alandaki görünürlüğüne katkıda bulundu.
Yapı: Yalnızca kadın üyeler
Bağlantı: NÇM çevresi, Türkiye
Dönem: 1990’lar
Agirê Jiyan
1990’ların öne çıkan gruplarından biri. Kürtçe müziği modern ve popüler bir zemine taşıma çabası içinde özgün bir çizgi geliştirdi. NÇM ile bağlantılı olarak faaliyet gösterdi; dönemin diğer gruplarıyla aynı stüdyo ve teknik ekibi paylaştı.
Özellikle dans ezgileri ve ritim yapısıyla bilinen grup, kaynaklarda Koma Çiya, Koma Azad ve Koma Amed ile birlikte sıklıkla anılır.
Seçili Albüm: Adarê (1995)
Müzik Stili: Modern Kürt halk müziği, dans
Dönem: 1990’ların başı – sonu
Koma Çiya
NÇM bünyesinde faaliyet gösteren gruplardan biri. Dönemin Kürt müzik üretimine kayıtlarda tutarlı biçimde eşlik eden Koma Çiya, benzer siyasi tema ve ses anlayışını paylaşan gruplarla birlikte anılır.
1998’de Kom Müzik etiketiyle çıkan Dîlana Bêsînor albümüyle tanınır.
Seçili Albüm: Dîlana Bêsînor (1998, Kom Müzik)
Bağlantı: NÇM, İstanbul
Koma Rojhilat
NÇM’nin başlıca gruplarından biri olarak 1990’larda İstanbul’da üretim yaptı. 1997’de Kom Müzik etiketiyle çıkan Mezrabotanim Ez albümü kayıtlara geçmiş temel yapıtıdır.
Seçili Albüm: Mezrabotanim Ez (1997, Kom Müzik)
Bağlantı: NÇM, İstanbul
Koma Azad
Hem Türkiye’de hem diasporada faaliyet gösterdiği belgelenen gruplardan. Adı müzik biçimi açısından Koma Azadî, Koma Dengê Kawa ile birlikte anılır.
NÇM bağlantılı gruplarla aynı dönemde faal oldu. Siyasi tema ve halk müziği yeniden yorumu bakımından ortak bir estetik paylaştı.
Dönemin Diğer Grupları
Vengê Sodirî
Dönemin Kürt müzik ortamında özgün bir konuma sahip grup: Yalnızca Zazaca müzik üretti ve deneysel bir yaklaşımla çalıştı. Bu iki özelliği birlikte ele alındığında, dönemin grupları arasında nadir bir yerde durduğu görülür.
Dil: Zazaca (Türkiye’deki diğer gruplardan farklı olarak)
Müzik Yaklaşımı: Deneysel
Dönem: 1990’lar
Gulên Mezrabotan
Dönemin Kürt müzik ortamının sıradışı yapılarından biri: Grubun tüm üyeleri çocuklardan oluşmaktaydı. Kürt kültürel kimliğinin genç nesillere aktarılması sürecinde simgesel bir rol üstlendi.
Çocuk kuşağını doğrudan Kürtçe müzik üretimine dahil etmesi, dönem içinde yalnız kalan bir girişimdir.
Yapı: Tüm üyeler çocuklardan oluşuyor
Bağlantı: Türkiye
Dönem: 1990’lar
Koma Gulên Xerzan
Batman’ın Xerzan bölgesinden adını alan grup, 90’ların Kürt müziğinde folklorik kökleri ve politik sözleri birleştirdi. Kaset kültürü üzerinden yayılan müzikleri, kimlik, sürgün ve direniş temalarını taşıyordu. Rojda, Çiya gibi isimlerle özdeşleşti.
Sovyet coğrafyasından öncü grup
Koma Wetan
Tarihsel önemi 1990’lara uzanmakla birlikte, 1973’te Sovyet Tiflis’inde kurulan bu grup dünyanın ilk Kürtçe rock topluluğu unvanını taşır. Üç Êzidi Kürt ve bir Ermeni’den oluşan kadrosunun ön sanatçısı Kerem Gerdenzerî Tiflis doğumludur; ailesi Kars ve Van kökenliydi. Sovyet devlet desteğiyle “vokal-enstrümantal topluluk” statüsü kazandı, devlet televizyonlarında ve festivallerde yer buldu.
1979’da demolarını kaydetti; Bayê Payizê (Sonbaharın Rüzgarları) adlı tek albümü ancak 1989’da yayımlanabildi. Kürt şiirini klasik rock, psikedelik dokunuşlar ve bölgenin Kürt ozanlarının eserleriyle birleştiren bu yapıt, 1990’larda Türkiye’deki Kürt müzisyenler arasında ilgi gördü ve birçok grup tarafından kaynak olarak kabul edildi.
Kuruluş: 1973, Tiflis (SSCB)
Albüm: Bayê Payizê (1989)
Müzik Stili: Kürt şiiri + rock, psikedelik
Önemi: Dünyanın ilk Kürtçe rock grubu
*Harita ve zaman çizelgesi, yapay zeka aracı Claude aracılığıyla üretildi.
Hayvan deneylerinin bir gereklilik mi yoksa sistematik bir sömürü mü olduğunu akademisyen ve aktivistlerle konuştuk. Tartışmanın odağında ise hayvanların “feda edilebilir” kabul edilmesi var.
Hayvan deneyleri, hayvan hakları ve etiği bakımından en tartışmalı alanlardan biri. Bir yandan bilimsel gelişmelerin parçası olarak yürütülen deneylerde hayvanlar kullanılırken, diğer yandan hayvan haklarını merkeze alan alternatif yöntemler ise tartışılmaya devam ediyor. Bu tartışmanın merkezinde bilimsel süreçlerin hangi etik yaklaşıma dayandığı ve bilimsel süreçlerin nasıl işlediği soruları yatıyor.
Konuya ilişkin görüşüne başvurduğumuz Gebze Teknik Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uygar Halis Tazebay, hayvan deneylerinin etik kurullardaki süreçlerine ve alternatif metotların ne olduğuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Etik kurul süreci nasıl işliyor?
Hayvan deneylerinin 13. yüzyıldan beri ele alınan bir çelişki ve tartışma barındırdığını ifade eden Tazebay, hayvan deneylerini bilimsel zorunluluk ile etik kaygı arasında verilen bir “taviz” olarak değerlendiriyor. Hayvan deneyleri konusunda bilim insanlarının da bu ikilemde kaldığını söyleyen Tazebay,
“Etik kurulların temel yaklaşımı, hayvan kullanımını doğrudan kabul etmek değil; öncelikle bunun zorunlu olup olmadığını sorgulamak” dedi. Deney başvurularında yalnızca araştırmanın amacının değil, alternatif yöntemlerin olup olmadığının ve kullanılacak hayvan sayısının da detaylı biçimde incelendiğini aktaran Tazebay, “Kaç tane hayvan kullanılacak? Neden o sayı belirlendi? Hayvan kullanılmadan bu iş olmuyor mu? Bunlar sorgulanıyor” dedi.
Türkiye’de hayvan deneyleri etik kurullarının resmi süreci, 2004 yılında çıkan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve 2006 yılında yayınlanan yönetmeliklerle başladı. 2014 tarihindeki yönetmelik ile de Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu (HADMEK) ve Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurullar (HADYEK) yapıları kurulmaya başlandı.
Şirketlerdeki ana odak: Maliyet
Tazebay, şirketlerin hayvan deneylerinden alternatif yöntemlere yönelmeye çabaladığını fakat bunun altında hayvan deneylerinin maliyetli olması gibi kâr ve kapitalist odaklı bir yaklaşım yattığını söyledi. Tazebay, “İlaç şirketleri bir an önce ilacı piyasaya sürmek ister. Bir keşfi ne kadar erken piyasaya çıkartabilirseniz o kadar erken para kazanmaya başlıyorsunuz.” dedi.
Alternatif yöntemler neden sınırlı?
Tazebay, alternatiflerin ne olduğuna dair bilimsel ve teknik detayları da aktardı:
“Hayvan deneylerine alternatif olabilen yaklaşımlardan ilki yapay zeka ve hesaplamalı biyolojiyi kullanarak hayvanları devre dışı bırakmak. Mesela toksikoloji çalışmaları tamamen yapay zeka temelli. İkinci bir yaklaşım da hayvanı mimik edecek yani benzerini oluşturacak şekilde in vitro (laboratuvar ortamında) sistemlere geçmek” dedi.
Alternatif yöntemlerin sınırlayıcı tarafına dikkat çeken Tazebay, “Yapay zeka ve hesaplamalı biyoloji aslında bizim bildiklerimiz temelinde bize sonuç veriyor ama biz hücre ile ilgili her şeyi daha bilmiyoruz. Dolayısıyla biz her şeyi biliyormuşuz gibi bir model oluşturduğumuz zaman oluşturduğumuz model bize tam yanıt vermiyor” diye konuştu. Tazebay, bu nedenle hayvan deneylerinin tamamen ortadan kaldırılmasının mevcut bilimsel bilgi düzeyiyle mümkün olmadığı görüşünü dile getiriyor.
Buna göre, mevcut etik yaklaşım, hayvan kullanımını tamamen reddetmek yerine bu kullanımın nasıl sınırlandırılacağı üzerine.
“Temel sorun hayvanların feda edilebilir kabul edilmesi”
Ancak hayvan hakları savunucularına göre, bu durum yalnızca teknik ve bilimsel değil. Vegan ve ekofeminist bir aktivist olan Özge Özgüner, konuya ilişkin değerlendirmelerinde hayvan yaşamını da merkeze alan bir perspektif sundu.
Hayvan deneylerinin en görünür ve sistematik sömürü biçimlerinden birisi olduğunu belirterek sözlerine başlayan Özgüner, “Hayvan hakları perspektifinden baktığımızda hayvan deneylerindeki temel sorun, hakların tanınması ve ‘acı çekme’ meselesinin ötesinde, hayvanların yaşamlarının insan çıkarları için meşru biçimde feda edilebilir kabul edilmesi. Yani hayvan yaşamı ile insan yaşamının değeri sürekli olarak karşı karşıya getirilerek hayvan sömürüsü meşru kılınıyor.” dedi.
“Şirketler için etik değil, güç ilişkileri belirleyici”
Şirketlerin hayvan deneylerinin etik kısmıyla hiç ilgilenmediğini aktaran Özgüner, “Şirketler, hayvan deneylerini satış yapabilmek için regülasyonlara uyum sağlama ve risk yönetimi açısından teknik bir konu olarak ele alıyorlar. Yani birçok şirket için ‘yapmak zorunda mıyım, değil miyim?’ sorusunun cevabı belirleyici oluyor.” dedi. Günümüzde şirketletin hayvan deneylerine alternatif metotlara yöneliminin her geçen gün arttığını söyleyen Özgüner, bunun nedeninin şirketlerin OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) rehberlerine uyum sağlamak ve uluslararası standartları karşılamak zorunda olduklarını ifade etti. “Bu olumlu gözüken dönüşümün ardında bilimsel etik değil, bilimsel verimlilik hesapları var.” dedi.
Özgüner, hayvan deneylerinin “bilimsel zorunluluk” olarak sunulmasının bilimsel ve ekonomik altyapının yönlendirdiği güç ilişkileriyle ilgili olduğunu anlattı.
“Alternatif yöntemler (in vitro modeller, organoidler, bilgisayar simülasyonları) yeterince desteklenirse ve yaygınlaştırılırsa, birçok deney hayvan kullanımı olmadan yapılabilir.”
Etik kurullar hayvan kullanımını düzenlemeye odaklanıyor
Araştırmalarda kullanılan hayvan modellerinin insanlar üzerinde güvenilir sonuç verme oranının oldukça düşük olduğunu hatırlatan Özgüner, “Hayvanlar üzerinde ne kadar test yapılmış olursa olsun, sonuçta bu yöntemlerin ilk gerçek uygulaması yine insanlar üzerinde gerçekleşiyor. Bu durum, hayvan kullanılan deneylerin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor” dedi. Hayvan haklarının bilimsel etik düzeyde tanınmadığını belirten Özgüner’e göre HADMEK gibi etik kurullar, hayvan kullanımını ortadan kaldırmak yerine düzenlemeyle yetiniyor.
Türkiye’de hayvan deneylerinin büyük ölçüde Avrupa Birliği (AB) mevzuatına uyum çerçevesinde düzenlendiğini söyleyen Özgüner, “Etik kurullar yasal düzlemde deneylerin nasıl yapılacağını düzenliyor. Kozmetik ürünlerde AB uyum mevzuatları gereği hayvan deneyleri yasaklanmış olsa da, ilaç geliştirme ve akademik araştırmalar alanında hayvan sömürüsü devam ediyor” dedi.
Türkiye’de hayvan deneylerini sonlandırmaya yönelik açıklanmış bir takvim veya uzun vadeli bir ulusal strateji olmadığını belirten Özgüner, “Mevcut sınırlamalar uluslararası ticaret standartlarının etkisiyle ortaya çıkıyor. Oysaki, hayvanların bilimsel üretim süreçlerinde yaşam hakkının hiçe sayılmasına ve araçsallaştırılmasına izin veren düşünce biçimi ile bilimsel bir ilerleme sağlanamayacağı çok açık” diye konuştu.
Özgüner, hayvan deneylerinin tamamen yasaklandığı bir dünyanın mümkün olduğunu söyledi. Dünyada bu deneylerin sonlandırılmasına hayvan hakları açısından yaklaşılmıyor olsa da, geliştirilen alternatiflerin ve hayvanları sömürmeyen yöntemlerin işe yaradığını kanıtlar nitelikte olduğunu aktaran Özgüner, bu yöntemlerin yeterince desteklenmesi halinde hayvan kullanımının büyük ölçüde azaltılabileceğini belirtti.
Özgüner sözlerine şöyle devam etti: “Bunun için de öğrencilerin, bilimsel araştırmacıların, etik kurulların hayvan haklarını tanıyan bir perspektiften eğitim alması sağlanmalı. Mücadele hattı, araştırmalarda hayvan kullanımını reddeden, alternatifleri destekleyen ve kurumsal politikaları dönüştürmeye odaklanan hak temelli bir strateji ile kurulabilir.”
Kurdish Monitoring koordinatörlerinden Mazlum Özdemir, devlete ve Kürt toplumuna yönelik diyerek Kürtçe’ye yönelik talepleri iki başlık altında topluyor: “Devlete yönelik talepler, çok açık ki Kürtçe’nin kamusal alanda önüne çıkarılan bütün yasal ve pratik engellerin kaldırılması şeklinde formüle edilebilir.
*Şırnak’ta Kürt Dil Bayramı etkinliği / Foto: Yeni Yaşam Gazetesi
Kürtçe’nin kamusal alandaki kullanımına yönelik yasak ve engellemeleri izlemek amacıyla 2024 yılında kurulan Kurdish Monitoring platformunun koordinatörlerinden Mazlum Özdemir, Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana süren asimilasyon politikalarını ve girişimin hedeflerini anlattı. Özdemir, Türk ulusal kimliği üzerinden şekillenen devlet yapısının Kürtleri ve Kürtçe’yi sistematik olarak yok saydığını, bu nedenle tüm ihlalleri, belgelenmesi gereken ciddi bir mesele olarak gördüklerini söyledi.
Bir grup gazeteci tarafından 2024 yılında çalışmalarına başlayan Kurdish Monitoring, Kürtçeye yönelik baskıları kayıt altına alıyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan asimilasyonun Kürtleri hedef aldığını belirten Özdemir, “Türkiye’de Cumhuriyet’in Türk etnik ulusu üzerinden şekillenen yapısını kurumsal hale getirmek için diğer bütün etnik, dini, kültürel yapılar yok sayıldı, asimilasyona uğratıldı, katliama maruz kaldı. Kürtler ve Kürtçe de bundan nasibini aldı,” diyor. Bu çerçevede Takrir-i Sükûn Kanunu ve Cumhuriyet döneminde çıkarılan diğer yasaların Kürtlerin varlığını yok saydığını, Kürtçe’nin kamusal alanda yasaklandığını hatırlatan Özdemir, “Amaç, bu topraklar üzerinde yaşayan diğer bütün diller gibi Kürtçe’nin de asimilasyona uğratılması ve ortadan kaldırılmasıydı,” diye ekliyor.
Bu politika bugün de fiilen devam ediyor
Mazlum Özdemir, 1990’lardan sonra bazı yasal düzenlemeler yapılsa da Kürtçe’nin kullanımının halen yasaklandığını vurguluyor: “1990’lardan başlayarak kimi kanuni düzenlemeler yapılıp Kürtçe’nin önündeki kısmi engeller kaldırıldı ancak hem yasal hem de fiziki-pratik olarak, Türkiye’de Kürtçe’nin kullanımı yasak. İnsanlar sokakta Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğruyor, öldürülüyor. Düğünlerde Kürtçe şarkı söylendiği için sanatçılar, katılımcılar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Kürtçe konserler valiler veya belediye başkanları eliyle yasaklanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pek çok kez kaldırdık dediği ve övünerek bahsettiği ‘hapishanelerde annelerin çocuklarıyla Kürtçe konuşması’ hâlâ yasak. Hapishanelere Kürtçe yayınlar giremiyor, Kürtçe yazılan kitaplar hapishane idarelerinin engeline takılıyor, dışarı gönderilemiyor.”
Sistematik baskıyı görünür kılmak için yola çıktık
Girişimin ortaya çıkışını anlatan Özdemir, “Türkiye’de Kürtçe’nin kullanımının önündeki engellerin görünür olmasını, sistematik bir engelleme politikasının uygulandığını göstermek istiyoruz,” diyor. Bu durumun kamuoyunda bilindiğini ancak çoğu kez gündemin yoğunluğunda unutulduğunu ifade ediyor: “Günün karmaşası içerisinde çoğu kez bunlar okuyup geçtiğimiz bir haber olarak kalıyor. Oysa bu bir dile yönelik ciddi bir ihlal ve bunların sistematik bir halde bir araya getirilmesi gerekiyor. Çünkü engelin kendisi sistematik. Tekil veya münferit değil. Bir politikanın ve ideolojik yaklaşımın sonucunda ortaya çıkıyor bu engel ve yasaklar.”
Raporları şimdilik kamuoyuyla ve medyayla paylaştıklarını belirten Özdemir, raporları ulusal ve uluslararası kurumlar ile paylaşacaklarını söyleyerek, “Konu ulusal olduğu kadar uluslararası boyutu da var. Türkiye, yıllardır Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen ve bunun için kimi çalışmalar yapan bir yer. Buraya üye olmak isteyen bir ülkenin, birliğin insan hakları ve dil hakları ile ilgili yaklaşımını sistematik raporlar halinde sunmak önemli.”
Mazlum Özdemir, verilerini tamamen açık kaynaklardan topladıklarını vurguluyor: “Konvansiyonel medyada, sosyal medyada yayınlanan haberler, sivil toplum kuruluşlarının yayınladıkları açıklama ve raporlar bizim kaynaklarımızı oluşturuyor.” Ancak Kürtçe’ye yönelik baskıların buralarda görünenlerden çok daha fazla olduğunu ekliyor: “Günlük pratiklerimizden de biliyoruz ki sokakta kendi aralarında ya da telefonla Kürtçe konuşanlara gösterilen tepkiler, okulda, bakkalda, hastanede Kürtçe konuşunca görülen tepkiler çok az yansıyor. Gizli ırkçılık sonucu ortaya çıkan engeller, baskılar var.” Buna rağmen fizikî ve teknik altyapının sınırlı olduğunu belirten Özdemir, şimdilik sadece dört ana başlık altında rapor tuttuklarını söylüyor: “Medya, hapishaneler, kamusal alan ve kültür-sanat başlıklarındaki ihlalleri raporluyoruz.”
Devlet bütün kamusal araçları ile asimilasyonu yaydı
Asimilasyon politikalarının araçlarını anlatan Özdemir, devletin okullar, medya ve akademi üzerinden Kürtçe’yi yok saydığını savunuyor. “Cumhuriyet’in asimilasyon politikası, Kürtçe’nin var olmadığı; bunu engelleyemeyince de, bir dil olmadığı üzerinden şekillendi. Politika bu olunca, bunun araçları da devreye girmeliydi. Kürtçe’nin kamusal alanda yasaklanması için okullar önemli bir araç oldu. Medya başka bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar günümüz dijital teknolojisi ile birleşti,” diyor.
Bu sürecin nasıl işlediğini ise şöyle anlatıyor:
“Okullar, medya, akademi ve diğer bütün araçlar yıllarca bunun propagandasını yaptı, bu politikayı hayata geçirdi. Kürtçe’nin eğitim dili olmasının engellenmesi, çocukların evlerinde konuştukları Kürtçe’yi okulda konuşamamaları, konuştuklarında öğretmenlerin sistematik baskılarıyla karşılaşmaları… Öğretmenler, çocukların evlerinde Kürtçe konuşup konuşmadığını öğrenmek için öğrenciler arasından birine görev veriyor, bu görevli evlerde çocukların Kürtçe konuştuğunu duyduğunda, gördüğünde öğretmene haber vererek o diğer çocukların ceza almasına, dayak yemesine yol açıyordu.”
Özdemir, bu baskı mekanizmasının medya aracılığıyla da sürdürüldüğünü belirtiyor: “Üniversiteler ve burada üretilen yayınlar, yıllarca Kürt yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur diye propaganda yaptı. Medya bu politikaların yeniden üretildiği ve yayıldığı mecralar olarak kullanıldı.”
‘Oto-Asimilasyon’ uyarısı
Özdemir’e göre, tüm bu baskılara rağmen Kürtçe yıllarca asimilasyona direndi. Ancak son dönemde “oto-asimilasyon” kavramının da gündeme geldiğini söylüyor. “Son 20 yıldır özellikle, Kürtler asimilasyon kadar artık oto-asimilasyon kavramını da çok fazla kullanmaya başladı,” diyor. Bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Uzun yıllar Kürtçe asimilasyona ciddi bir direnç gösterdi. Yalnız öncesi de olmasına rağmen, son 20 yıldır özellikle, Kürtler asimilasyon kadar artık oto-asimilasyon kavramını da çok fazla kullanmaya başladı. Çünkü bir süredir asimilasyonun ‘başarılı’ olduğuna yönelik kimi düşünceler dile getiriliyor ve oto-asimilasyonun da güçlü bir şekilde görüldüğü kabul ediliyor.”
Köylerde bile anne-babaların çocuklarıyla Türkçe konuşmasının oto-asimilasyonun boyutunu gösterdiğini belirten Özdemir, “Okullarda Kürtçe eğitim olmayınca, Kürtçe televizyon, dijital medya araçları yasaklanıp engellenince ve buna karşı Türkçe medyanın her yere ulaşması için ekstra çaba gösterilince, böyle bir sonucun çıkması şaşırtıcı olmasa gerek,” diyor.
Talepler: Devlete ve topluma
Mazlum Özdemir, Kürtçe’ye yönelik talepleri iki başlık altında topluyor: Devlete yönelik ve Kürt toplumuna yönelik. Devlete düşen sorumlulukları şöyle sıralıyor:
“Devlete yönelik talepler, çok açık ki Kürtçe’nin kamusal alanda önüne çıkarılan bütün yasal ve pratik engellerin kaldırılması şeklinde formüle edilebilir. Yani Kürtçe’nin bir eğitim dili olması, bütün eğitim kademelerinde yer alması, bütün kamu kurum ve kuruluşlarında Kürtçe’ye resmî olarak alan açılması, Kürtçe medya önündeki engellerin ortadan kaldırılması, kültür ve sanat faaliyetlerinin engellenmesinin sona erdirilmesi. Özetle, Kürtçe’nin resmî olarak kabul edilip yaygınlaşması, öğrenilmesi, öğretilmesi için bütün engellerin kaldırılması ve teşvik edilmesi gerekiyor.”
Kürt toplumu ve siyasetinin de sorumlulukları olduğuna dikkat çekiyor: “Bu adımlarla paralel olarak Kürtler de Kürtçe’yi günlük ve kamusal yaşamlarının her alanında kullanmalı ve asimilasyona karşı geçmişteki gibi karşı durmalı. Kürt siyasetine yönelik ise, devlete bu konuda görev ve sorumluluklarını hatırlatmanın yanında kendi iç mekanizmalarında da Kürtçe’yi daha fazla kullanması için eleştirilmeli ve bu yönlü adımlar atması için kamuoyu baskısı oluşturulmalı. Çünkü asimilasyona karşı devletin sorumluluğu ama oto-asimilasyona karşı da Kürt toplumunun ve siyasi hareketinin sorumluluğu bulunuyor.”
Kürt böreğine Küt böreği denildiği günümüzden yaklaşık 40 yıl önce İzmit’te dükkanına Kürt böreği yazdığı için, börekçi Yusuf’a dava açılmış.
Foto: Ferid Demirel
Frankfurt’ta, Battonstrasse ve Langestrasse’nin kesiştiği köşede mütevazı bir yer var: Dağlayan Börekçilik. Burayı Bingöllü, Yusuf Dağlayan işletiyor. Onun hayatı, Türkiye’de Kürtler üzerine süregelen tartışmalara ve hatta bir hamur işinin ismi kadar basit görünen bir meseleye dair çarpıcı bir pencere açıyor.
Frankfurt’ta bir sabah, kahvaltı yapacak açık bir yer ararken tam sokakların birleştiği noktada tabelasında “Börekçilik” yazan bir dükkan gözüme çarptı. İçeri girdim. Henüz erkendi; dükkan boştu.
Tezgahın arkasında, beni Almanca selamlayan orta yaşlı, saçları dökülmüş, hafif göbekli bir adam duruyordu. Kısa bir konuşmadan sonra Bingöllü olduğunu söyledi. Bir börek sipariş edip oturdum. Tezgah arkasındaki işini bitiren dükkan sahibi, gelip karşıma oturdu.
Karşılıklı tanışmanın ardından, o günlerde Türkiye’de yeniden alevlenen bir tartışmayı açtım: “Kürt böreği” isminin “Küt böreği” olarak değiştirilmesi hakkında ne düşündüğünü sordum.
Yusuf hemen başından geçen bir hikaye anlatmaya başladı. Sadece bir görüş değil; onlarca yıl öncesine uzanan bir hikaye.
“Ben Yusuf Dağlayan,” dedi. “Kiğı ile Pülümür arasındaki Bilece köyünün Bağkıyan mezrasındanım. Bingöl diyemezsin. Kiğı eskiden Dersim’e bağlıydı; ancak 1948’den sonra Bingöl’e bağlandı. Zaten Pülümür ve Dersim bize daha yakındır.”
Sesi, kayıtlardaki yanlışları düzeltmeye alışkın birinin kararlılığını ve kesinliğini taşıyordu.
“1982’de tutuklandım. İşkence gördüm. 12 Eylül dönemiydi. Hem ben hem babam. O zamanlar sağ-sol çatışması vardı; PKK henüz yoktu. Abim okuyordu ama yurt dışına kaçtı. Devlet bize baskı yaptı, bizi içeri aldı. Bu yüzden 1984’ün sonunda İzmit’e gitmek zorunda kaldım.”
Ancak düzenli bir iş bulamadığı için, başının çaresine bakmaya çalıştı:
“SEKA kağıt fabrikasının önünde seyyar arabayla börek satmaya başladım. Para yok. Sadece börek var. Biz de Kürt böreği yaptık. İlk gün beni dövdüler. ‘Burada duramazsın, satamazsın’ dediler. Ertesi gün büyük bir kavga çıktı, ama sonunda orası bizim oldu.”
Yusuf’un anlattığına göre, fabrika bitmek bilmeyen bir insan seli demekti; on bin kişi giriyor, on bin kişi çıkıyordu.
“Sonra işi büyüttük. Dükkan açtık. Beş tane seyyar arabamız ve kendi imalatımız oldu.”
Biz konuşurken içeriye bir tanıdığı girdi. Selamlaştıktan sonra yanımıza oturdu; Yusuf devam etti:
“İzmit’te bana ‘Kürt Yusuf’ derlerdi. Yıl 1987 civarıydı. Dükkanı açtıktan sonra bir gün elime bir mahkeme celbi ulaştı. Mahkemeye gittim. Hakim sordu: ‘Neden tabelana ve menüne Kürt böreği yazdın?”
Foto: Ferid Demirel
“Dedim ki: Bizim köyden İstanbul’a giden Mehmet adında biri var. Biz Kürt Aleviler, her yeni yılda Hızır için perğe yaparız. Yağlı bir ekmektir, insanlarla paylaşırız. Müslümanlar kurban keser, biz bunu yaparız. Hakim bana, ‘Bölücülük yapıyorsun’ dedi.”
Yusuf gülümsedi.
“Dedim ki: Laz böreği var, Çerkez var, Boşnak var… Neden Kürt böreği olmasın?”
Buradan sonra Yusuf başka bir hikayeye geçti; mahkemede de anlattığı ve zamanla böreğin efsanesine dönüşen “Hamal Kürt Mehmet”in hikayesi:
“Mehmet Kürt’tü. Fakirdi. Gemiyle İstanbul’a, Kasımpaşa’ya gitmiş. Hamallık yapmış. Evde yaptığı perğeyi yanında götürmüş yemek için, Galata Köprüsü’nün orada. İnsanlar ne yediğini görmüş. Beğenmişler. Para verip elindeki kiloru (halka) satın almışlar. O gün kendisi aç kalmış ama iyi para kazandığını fark etmiş.”
Böylece daha fazla yapmaya başlamış.
“Satışa başlamış. Günde yüz, iki yüz tane. Bakmış ki hamallıktan kazandığından fazlasını kazanıyor. Karaköy’de Trabzonlu birinin dükkanını kiralamış. O dükkan hala orada. Bir fırın kurmuş. O fırın hala çalışıyor. Kendisi öleli çok oldu. Adı Kürt Mehmet’ti. İnsanlar ona Rengo derdi. Bu dediğim 250 yıl önce.”
Yusuf bu hikayeyi anlattıktan ve savunmasını yaptıktan sonra hakim duruşmaya on dakika ara vermiş. Oturum yeniden başladığında ise sadece, “Gidebilirsin,” demiş. Dava düşmüş.
Ancak aylar sonra yeni bir celp gelmiş. “Bu kez başka bir hakim vardı,” dedi Yusuf. “Dedi ki: ‘Bölücülük yapıyorsun. Arabanda sarı, kırmızı, yeşil renkler var; bunlar bölücü renkler. PKK propagandası yapıyorsun.”
“Dedim ki: Eğer bu renkler bölücü ise, Trakya’dan Kars’a, Trabzon’dan Antalya’ya, İzmir’e kadar… O zaman devlet de mi bölücü? Hakim kaşlarını çattı. ‘Nasıl yani?’ diye sordu. Dedim ki: Her yerde trafik lambaları görüyorum. O renkler çok güzel. Bu yüzden dükkanımda kullandım. Eğer ben bölücüysem, o zaman devlet de bölücüdür.”
Hakim duraklamış ve sonra: “Gidebilirsin.” Dosya kapanmış.
Foto: Ferid Demirel
Yusuf, 1993 yılına kadar İzmit’te çalışmaya devam ediyor. Sonra siyasi davalar peşini bırakmadığı ve hakkında tutuklama kararı çıktığı için firari duruma düşüyor. Beş ay kaçak yaşıyor. Ardından Avrupa yolu görünüyor.
Bulgaristan’a ulaşmak için 15 bin mark ödemiş. Oradan Romanya, Macaristan ve Avusturya’ya geçmiş. Her ülkede bir süre kalmış, siyasi faaliyetlere katılmış. Nihayet Almanya’ya girmeye çalışırken otobanda yakalanmış.
“Yıl 1994” diyor. Bu kez tren istasyonunda bir börekçi dükkanı açıyor: “Malatyalı Şükrü vardı, tren istasyonunun arkasında restoranı vardı. Arkada fırını olan küçük bir boşluk vardı ama kullanmıyordu.”
“Ona dedim ki: Param yok. Açım. Burayı bana kirala. Almanya’ya geleli üç ay olmuştu, iltica talebinde bulunmuştum.”
Şükrü kabul etti. 2 bin 500 marka.
“Yağ aldım, un aldım, tepsiler aldım. Yeniden başladım. Erzurumlu birinin dükkanına börek vermeye başladım. Sonra lahmacun işine girdim. Daha büyük bir yer kiraladım.”
“Beş ayda 150 bin mark kazandım. Bir fırın satın aldım. 40 çalışanım vardı. Hala kaçaktım, Türkiye’de aranıyordum. Ama ayda 60-70 bin mark kazanıyordum. Bir yılı biraz aşkın sürede 1,2 milyon mark biriktirdim.”
Kürt Yusuf’un hikayesi, kendi anlattığı haliyle, asla bir yerde durmuyor. Köyden fabrika kapısına, mahkeme salonundan sınır kapısına, bir ülkeden diğerine akıp gidiyor.
Ve şimdi, hikaye yeniden buraya dönüyor: Frankfurt’a.
Theo Angelopoulos’un “Puslu Manzaralar” filminin çekildiği 1988 yılını düşündüğümüzde, Yunanistan’da binlerce çocuğun babasız büyümek zorunda kaldığını, 1967-74 yılları arasındaki “albaylar cuntası” diye adlandırılan diktatörlük döneminden tahmin edebiliriz.
*!Puslu Manzaralar filminden bir kare
Theo Angelopoulos’un “Sessizlik” üçlemesinin 1988 yapımlı son filmi olan “Puslu Manzaralar”, metaforik anlamların da çıkarılabileceği, iki küçük kardeşin babalarını bulmak üzere kendi başlarına yola çıkıp Almanya’ya dek sürecek dolambaçlı, puslu, uzun bir yolun, arayışın hikayesidir.
Filmin hemen başında kardeşlerden birinin diğerine uyumadan evvel sürekli anlattığı bir hikaye dinleriz:
“Başlangıçta her yer karanlıkmış ama sonra ışık belirmiş ve bu ışık karanlığı aydınlatmış, topraktan denize kadar, her tarafta çiçekler varmış ve de dağlar çiçeklerin üzerinde kuşlar ve kelebekler uçuyorlarmış.”
Anneleriyle birlikte babasız yaşayan iki çocuk, yalnızca rüyalarında gördükleri babalarını görmek üzere trene birkaç kez kaçak binme girişiminden sonra nihayetinde yalnız başlarına yola çıkmayı başarabilirler. Filmin asıl hikayesini ise yolun kendisi anlatır.
Yolda iken karşılaşmalar yaşar, inancımızı iyi ve kötü deneyimlerle sınarız. Hatta bazen neden yola çıktığımızı, nereye varacağımızı unuturuz. Unutmadığımızda ise yola çıkarkenki benliğimiz ile vardığımızdaki benlik birbirinden farklı olur. Yola çıkmanın, yani zamanın ve mekanın akışkanlığına etkin bir şekilde dahil olmanın dönüştürücü etkisidir bunun böyle olmasını sağlayan.
Babasız büyümek
Babalı büyümek bir tamlığı ifade etmez ama babasız büyümek bir eksikliği ifade eder. Babalı büyümek, sadece biyolojik babanın yanında, arkasında, önünde büyümek değil babanın veya işlevinin olmadığı durumlarda babanın işlevinin yerine getireceği birinin sevgisinde, ilgisinde, güveninde büyümek demektir. Ama böyle bir baba yoksa, bu eksiklik olarak hissedilir ve bu eksiklik kabullenilip tamir edilmediği sürece de ömür boyu babanın bu yapısal ve işlevsel eksikliği farklı alanlarda, bedenlerde sembolik olarak imkansız bir çabayla tamlanmaya çalışılır.
Filmin çekildiği 1988 yılını düşündüğümüzde Yunanistan’da binlerce çocuğun babasız büyümek zorunda kaldığını, 1967-74 yılları arasındaki “albaylar cuntası” diye adlandırılan diktatörlük döneminden tahmin edebiliriz. Nice sürgünlerin ve özellikle 1974’te Kıbrıs harekatının binlerce Yunan ve Rum’un ölümün bir diğer anlamı binlerce çocuğun belki annesiz ama daha çok babasız kaldığı bir döneme denk gelir. Savaşların, diktatörlüklerin ve akabinde yozlaşmanın, kayıpların, sürgünlerin böylesi sonuçları da vardır, ki travmatiktir. Böylesi dönemleri yakın tarihte yaşayan toplumlar “babasız toplumlar” olarak adlandırılabilir ve bu toplumlar daimi sembolik bir baba ihtiyacıyla içlerinden güçlü, sarsılmaz gördükleri popülist siyasetçileri veya diktatörleri kendilerine dahi ne kadar zarar verdiklerini biliyor olsalar bile kurtarıcı ilan edebilir, omuzları üzerinde taşıyabilir, tapınırcasına ölümüne bağlılık duyabilirler. Almanya’da 1. Dünya Paylaşım savaşından sonra Hitler’e duyulan bağlılık veya Türkiye’de kurtarıcı olarak Atatürk’e duyulan bağlılık gibi. Filmde iki çocuk ise böylesi bir arayışa girmeden direkt olarak kendi babalarını aramaktadır.
Filmde iki çocuk Almanya’da olduğunu düşündüğü babalarını bulmak için yola çıkarlar. Peki babanın adı nedir, ne yapmaktadır, neden kayıptır, hangi şehirdedir, neye benzemektedir, hatta gerçekten Almanya’da mı yaşıyordur? Bunlar belirsizdir. Yalnızca gördükleri rüyalarda sesi, yüzü belli belirsiz var gibidir ve karşılarına çıktıklarında da “işte bu bizim babamız” diyeceklerine inanıyor gibidirler. İnançtır bu ve inancın nesnesi olmayabilir ama ihtiyacın vardır. Bu ihtiyaç, film boyunca “bir kez olsun görmek” olarak çocukların ağızlarından, rüyalarından dillendirilir. Çünkü böylelikle eksiklik tamamlanmayacaksa da “babalarının çocukları” olduklarını en azından “kimlik” problemine geçici bir çözüm olarak kayıt altına alabileceklerdir. Babalarını bulabilseler belki ona öfkelerini kusacaklar, belki ağlayacaklar, belki sarılacaklar, belki kaçacaklar… Önemli değildir, önemli olan bulabilmek ve bir babalarının olduğunu kayıt altına almak veya bulamayacak olsalar dahi babasızlığı kayıt altına almak, bunu kabul etmektir.
Yola çıkma cesaretinin kaynağı
Köklerimiz her ne kadar göçebe olsa dahi kültürel ve ekonomik olarak yerleşik yaşam tarzlarımız vardır. Yola çıkmak bu toplumsal sunakta ancak bir zorunlulukla gerçekleşebilir. Bu sadece bir tatil için bile olsa nefes alma, yer değiştirme zorunluluğuyla gerçekleşir. Ötesi yerleşik yaşamın kapitalist etkileri altında savaşlar, zorunlu sürgünler, ekonomik krizler, doğal afetler nedeniyle yola çıkarız. Yola çıktıktan sonra vardığımızda dahi vardığımız yere yerleşik ve aidiyet hissetmeyiz. Günümüz halklarının, özellikle ötekileştirilmiş, yoksullaştırılmış, kayıplar vermiş halklarının genel durumu budur.
Coğrafyalar arasındaki sınırlar da tüm bu zorunluluklara rağmen ölümcül bir problemdir. Sınır problemi filmde çocukların sınır kontrolünde yine sınır dışı edilecekleri üzerinden özüyle tarif edilir: “Para eksik”. Tahrif edilemeyen ancak alternatif yollarla telafi edilmeye çalışılan ölümcül sınırlar. Hem de sınırın ardı her ne kadar idealize edilirse edilsin sınırı geçerken, sınırı geçtikten sonra başa neler geleceği bilinmemesine rağmen sınırı geçme zorunluluğunu duyumsamak.
Ergin olmayan iki çocuğun yalnız başlarına trene kaçak olarak binip adressiz, pusulasız, parasız yola çıkmaları tuhaf görünüyor olsa da bu cesur atılımın ancak bir zorunluluğun gerekliliğiyle açıklanabilir. Bu zorunluluk telafi edilmesi gereken ihtiyacın kendisidir. Filmde biz bu zorunluluğu “babalarını bulmak için yola çıkan çocuklar” olarak izleriz.
Yol boyunca başlarına gelen onca kötü karşılaşmalara, açlığa, üşümelere, kovulmalara, hatta tecavüze değin yaşanan deneyimlere rağmen yoldan vazgeçmemeleri de bunu gösterir. Çünkü bu deneyimler onlara aynı zamanda babasız olmanın ya da evden kaçmış olsalar dahi işlevsel anlamıyla onları koruyan, gözeten birinin yokluğunda başına neler geleceğini, böylesine kötü bir dünyada yalnız başlarına olmanın imkansızlığını da kanıtlar, dolayısıyla babalarını bulmaları şarttır ve pek tabii yoldan dönülmeyecek ve vazgeçilmeyecektir.
Peki çocuklar babalarını bulabilecekler midir? Çocuklar gibi bunu biz de bilemiyoruz. Sadece umut ediyoruz. Bu karşılaşma yaşansın istiyoruz. Ama bulamayacak olsalar dahi, hatta bu yolu salt bir düş peşinde koşmak olduğunu düşünsek bile yola çıkmanın gerekliliğini, yol boyunca yaşanan deneyimlerde iki kardeşin birbirine olan bağlılığı ve dayanışmasının gelişimini ve önemini gözlemleme fırsatını yakalıyoruz. Bu dayanışmanın karşısında hiç bir sınırın, hiç bir eksikliğin engel olamayacağını anlıyoruz.
Hem sınırlara ve aldatan tabelalara rağmen iyi ki yollar vardır, ya olmasaydı?
PJAK ve PDKI temsilcileri, Trump’ın Kürtler’in ABD’nin gönderdiği silahları aldığı açıklamalarını yalanladı.
ABD Başkanı Donald Trump, 5 Nisan 2026 tarihinde Fox TV’de yayınlanan bir habere göre, “İran protestolarından sonra Kürtler üzerinden silah yolladık. Sanırım Kürtler silahları kendileri aldı” dedi.
Trump’ın 5 Nisan tarihli bu açıklamasının doğru olup olmadığını Niha+ olarak PJAK Dışişleri Komitesi Üyesi Zegrus Enderyarî’ye sorduk. Enderyarî, bu konunun doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında hiç bir bilgilerinin olmadığını söyledi. Ayrıca PJAK olarak kendileri ile ABD arasında, bu tarzda bir ilişkinin olmadığını da belirtti.
Zegrus Enderyarî İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu’nun (CPFIK) ABD ile böylesi bir iletişimin olup olmadığı sorusuna da aynı şekilde “Koalisyon olarak da böyle bir şey yok” cevabını verdi.
PDKI de yalanladı
Bu arada, İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI) ABD Temsilcisi Hejar Berenji de sosyal medya hesabından yaptığı bir açıklama ile “İran Kürdistan Demokrat Partisi olarak, Fox News tarafından bildirilen bilgileri kesinlikle reddediyoruz. Herhangi bir yönetimden silah aldığımız yönündeki iddialar yanlıştır ve gerçeği yansıtmamaktadır.” dedi.
As the Democratic party of Iranian Kurdistan, we firmly reject the information reported by Fox News. Any claims suggesting that we have received weapons from any administration are inaccurate and do not reflect reality.
İran’a yönelik saldırıların başladığı 28 Şubat tarihinden bir kaç gün sonra, 5 Mart’ta Trump Kürtler’in savaşa dahil olması tartışmaları ile ilgili olarak “Kürtler İran’a saldırı düzenlemek isterse yapsınlar. Bunu yapmak isterlerse harika olur” demişti.
8 Mart’ta ise Kürtlerin İran’da yeni bir özerk bölge kurma ihtimali ve savaşa dahil olup olmayacakları yönündeki soruya Trump, “Kürtlerle çok dostuz ancak savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtlerin oraya girmesini istemediğime karar verdim” yanıtını verdi.
Sosyalistler Mezarlığında, Alman Sosyalist Hareketi’nin tarih kitaplarına kazınmış devrimcileri ile kimsenin adını bilmediği kahramanlar yan yana yatar.
Foto: Wikipedia
Berlin’in Friedrichsfelde semtinde, büyük bir parkın sessizliği içinde yürürken karşınıza çıkan bir taşa kazınmış üç kelime, “Die Toten mahnen uns.” Türkçesiyle “Ölüler bizi uyarıyor.” Bu cümleyle bir anda etrafınızda sloganların ve marşların yankılandığı bambaşka bir zaman başladığını hissediyorsunuz; burası, Zentralfriedhof Friedrichsfelde. Yani Sosyalistler Mezarlığı…
1880’de Berlin Belediyesi, 25 hektarlık bu alanı satın aldığında, burayı mezar bahçesi olarak tasarlaması için peyzaj mimarı Hermann Mächtig’i görevlendirir. Açıldığı dönemde, inanç farkı gözetmeyen, tüm Berlinlilere açık ilk belediye mezarlığı olur. Fakir zengin ayrımı yapılmaz… Şehrin yoksulları buraya gömülür, cenaze masraflarını belediye karşılar. Bu yüzden “Armenfriedhof”, yani “Yoksullar Mezarlığı” adıyla anılır.
Bir yanda kentin zengin ailelerinin bakımlı ve görkemli kabirleri, diğer yanda bazılarında isim bile olmayan binlerce yoksul Berlinlinin kabirleri bu mezarlıkta bulunur… Burada, hayatta sahip oldukları tek şey bedenleri olanlar, ölümde zenginlerle “eşitlenmiştir”.
Ve yine burada, Alman Sosyalist Hareketi’nin tarih kitaplarına kazınmış devrimcileri ile kimsenin adını bilmediği kahramanlar yan yana yatar.
1933 ile 1945 yılları arasında Faşizme karşı savaşırken ölen 327 erkek ve kadının isimlerini kaydeden kırmızı mermer levha. Foto/Wikipedia
Mezarlığın kaderini değiştiren cenaze
7 Ağustos 1900… Alman Sosyalist hareketinin öncülerinden Wilhelm Liebknecht, yıllarca editörlüğünü yaptığı sosyalist Vorwärts gazetesinde geç saatlere kadar çalıştıktan sonra evine dönerken beyin felci geçirir ve 74 yaşında hayatını kaybeder. 12 Ağustos’ta Berlin, tarihinin en kalabalık cenaze törenlerinden birine tanık olur. Şehrin merkezinden Friedrichsfelde Mezarlığı’na uzanan korteje on binlerce kişi katılır.
Bu tören ve törene katılan kalabalık yalnızca Liebknecht’i uğurlamaz; mezarlığın da yazgısını değiştirir. Liebknecht’in buraya defnedilmesi, Friedrichsfelde’yi bir anda işçi hareketinin mabedine dönüştürür. Onun mezarı, bir anıt gibi kuşaklar boyunca sosyal demokratların, sosyalistlerin, antifaşistlerin buluşma noktası olur. Ardından Ignaz Auer, Paul Singer, Carl Legien, Theodor Leipart gibi işçi hareketinin diğer önderleri de buraya defnedilir. Böylece Friedrichsfelde, “Sosyalistler Mezarlığı” adını alır ve Berlin’deki halk mücadelesinin sembolik haritasına işlenir. Daha sonra her yeni defin, taşlara kazınan yazılar ve dikilen heykellerle mezarlığa yeni anlamlar ekler. Her heykel, sessiz ama haykıran bir manifesto olur.
Rosa burada: “Vardım,varım, varolacağım”
1919 Ocak ayı, Berlin sokaklarının Spartaküs Ayaklanması’na sahne olduğu, Spartakistler ile Freikorps birlikleri (paramiliter güçler) arasındaki çatışmalarla inlediği zamanlardır. 15 Ocak 1919’da aralarında Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in de olduğu yüzü aşkın devrimci, Freikorps birlikleri tarafından katledilir. Kimisi çatışmalarda, kimisi yargısız infazlar ile kurşuna dizilerek…
Karl Liebknecht ve 33 kişinin cenazesi, 25 Ocak’ta Sosyalistler Mezarlığı’na defnedilir. Artık Karl, babası Wilhelm Liebknecht ile aynı mezarlıktadır. Rosa ise öldürüldükten sonra kaybedilir; bedeninin bulunması ayları alır. Daha sonra atıldığı Landwehr Kanalı’nda Mayıs 1919’da bulunarak bu mezarlığa defnedilir. Rosa faşistlerin en korktuğu devrimcilerdendir, ki cenazesini kaybetmek isterler, unutulsun isterler. Ama başaramazlar, Rosa şimdi Sosyalistler Mezarlığında ve son yazdığı yazıdan “Devrim, yarın çoktan gürültülü biçimde yükselecek ve sizin dehşetinize borazanlarınıza şöyle ilan edecek: Vardım, varım, var olacağım!” diyor.
Yıkım ve yeniden yapım
Sosyalistler Mezarlığı için 1926 yılı yeni bir dönüm olur. 13 Haziran 1926’da kırmızı tuğlalarla örülü bir küp şekliyle devrimci hareketin dayanıklılığını ve duvara sıralanıp kurşuna dizilen devrimcileri anlatan “Revolutionsdenkmal (Devrim Anıtı)” açılır. Ancak Nazi rejimi, devrim hatırasını 1935’te dinamitle yok eder.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Berlin’in doğusunda kurulan Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR), işçi hareketinin sembollerini yeniden yüceltmek ister. 14 Ocak 1951’de, Sosyalistler Mezarlığı’nın merkezinde yeni bir yer açılır: “Gedenkstätte der Sozialisten (Sosyalistlerin Anma Yeri)”. Anma yerinin tam ortasına porfirden yapılmış büyük bir taş dikilir. Dikilitaşın üzerinde yalnızca üç kelime yazar: “Die Toten mahnen uns (Ölüler bizi uyarıyor)”… Sade, kısa, ama her okuyanın iliklerine işleyen bir cümle…
1926’da Ludwig Mies van der Rohe tarafından tasarlanan ve hayatını kaybeden Spartakistlerin anısına yapılmış anıt, 1935’ten sonra 3. Reich tarafından yıkıldı. Foto/Wikipedia
Anıt, DDR döneminde devlet törenlerinin vazgeçilmez mekânı olur. Doğu Almanya’nın son dönemlerinde ise mezarlık parti elitlerinin ve devlet bürokrasisinin mezarlığı haline gelirken, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Almanya’nın birleşmesiyle birlikte mezarlık yeni definlere kapatılır. Mevcut mezarlar ise hâlâ ayakta, birer taş bellek gibi tarihi saklar.
Sessizlikte Yankılanan Çağrı
Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, Sosyalistler Mezarlığı’nda düzenlenen resmî törenlerdeki kalabalıklar azalsa da her Ocak ayında binlerce insan soğuğa aldırmadan Rosa’yı ve Karl’ı anmak için buraya gelir. Mezarlığın dış yarım dairesindeki Hitler döneminde direniş ağlarında yer almış 327 antifaşistin mezarı da unutulmaz. Onlar arasında işçiler, sendikacılar, öğretmenler ve sıradan insanlar vardır; sıradan ama cesur insanlar…
Taşa kazınan o cümle ise, mezarlıktan ayrılan ziyaretçilerin kulaklarında çınlamaya devam eder; “Ölüler bizi uyarıyor!” Bu, sadece bir hatırlatma değil; geçmişin derslerini bugüne ve yarına taşıyan bir çağrıdır. Ve herkes kendisine şu soruyu sorar; bizim coğrafyamızdaki ölüler de bizi uyarıyor mu?