Dünya Kupası başlıyor: Rakamlar ve ilkler

Dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanı buluşturan, futbolun en büyük ve en prestijli sahnesi: FIFA Dünya Kupası. 1930 yılında başlayan ve İkinci Dünya Savaşı haricinde her dört yılda bir düzenlenen bu dev organizasyon, sadece şampiyonluklarla değil, sahadaki trajediler, unutulmaz goller, ilginç tesadüfler ve futbol tarihine yön veren skandallarla dolu.

Arjantin milli takımı kaptanı Maradona, şampiyonluk kupasını kaldırırken, 1986

Bu sene 23’üncüsü düzenlenecek olan Dünya Kupası, 11 Haziran’da başlayacak. Maçlar bu sene Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’da oynanacak.

Dünya futbolunun en prestijli turnuvasında, kupanın kazananı 19 Temmuz’daki finalde belli olacak. 2026 Dünya Kupası, dört yıl önce Katar’da düzenlenen turnuvadaki 32 takımdan farklı olarak 48 ülkenin katılımıyla bugüne kadarki en geniş katılımlı organizasyon olacak.

Üç ülkede 16 stadyumda toplam 104 maç oynanacak. Turnuva, 11’i ABD’de, üçü Meksika’da ve ikisi Kanada’da olmak üzere 16 şehirde gerçekleştirilecek. 11 Haziran–19 Temmuz tarihleri arasında oynanacak turnuva, 39 gün sürecek ve bu da Dünya Kupası tarihinin en uzun organizasyonu olacak.

2022’deki turnuva 29, 2014 ve 2018 turnuvaları ise 32 gün sürmüştü.Toplamda grup aşamasındaki 72 maçın 35’i Türkiye saatiyle 02.00 ile 07.00 saatleri arasında oynanacak.

12 grup maçı ise Türkiye saatiyle 22.00’de oynanacak. Bu yaz dört ülke Dünya Kupası’nda ilk kez yer alacak.

Karayipler’den Curaçao, turnuva tarihinin en küçük ülkesi olacak. Almanya, Fildişi Sahili ve Ekvador ile aynı grupta yer alıyorlar. Venezuela kıyılarına 60 kilometre uzaklıktaki ada 2010 yılında Hollanda Krallığı içinde ülke statüsü kazandı.

Kupanın doğuşu

Dünya Kupası fikri, dönemin FIFA Başkanı Jules Rimet’in girişimleriyle hayata geçti. Rimet’in “Olimpiyatlardan ayrı bir turnuvada, dünya üzerindeki her takımın katılabilceği bir futbol organizasyonu” fikrinden yola çıkarak 1928 Hollanda olimpiyatlarından 2 sene sonra Uruguay’da oynatılmasını kararlaştırdığı turnuva ile başladı.

Jules Rimet

FİFA’ya bağlı her ülkenin katılma hakkına sahip olduğu ama Avrupa’dan 4, toplamda da sadece 13 takım katıldığı ilk yıl Avrupa’dan diğer ülkeler mesafe ve ekonomiyi öne sürerek gidemediler. Bu yüzden eleme turu olmadı. Ev sahibi Uruguay, Arjantin’i 4-2 yenerek kupayı kazandı. Maç atmosferi oldukça gergin geçti. Hakem, maç öncesinde can güvenliği istedi ve sağlanınca maçı yönetmeyi kabul etti.

Sonraki iki turnuva İtalya ve Fransa’da düzenlendi ve her ikisini de İtalya kazandı. 1934, Mısır’ın katılımıyla ilk kez bir Afrika ülkesinin boy gösterdiği turnuva oldu.

Dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanı tek bir meşin yuvarlağın etrafında toplayan FIFA Dünya Kupası, yalnızca bir spor organizasyonu değil, aynı zamanda 20. ve 21. yüzyılın siyasi ve toplumsal tarihinin de bir yansıması.

Savaşın ve siyasetin gölgesinde

Dünya Kupası’nın ilk yılları, dönemin gergin siyasi atmosferinden bağımsız değildi. 1934’te İtalya’da düzenlenen kupa, faşizan siyasetin gövde gösterisine dönüştü. Uruguay ise önceki turnuvaya gelmeyen Avrupalıları boykot ederek turnuvaya katılmadı. 1938’de Fransa’daki turnuva ise yaklaşan savaşın ayak sesleri altında oynandı. Hitler’in Avusturya’yı işgal etmesiyle turnuvadaki takım sayısı 15’e düştü. Araya giren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1942 ve 1946 yıllarında organizasyon düzenlenemedi.

Siyasetin sahaya indiği en çarpıcı anlardan biri ise 1978’de Arjantin’de yaşandı. Ülkedeki cunta rejiminin propagandasına dönüşen turnuvada, Hollandalı efsane Johan Cruyff’un siyasi durumu protesto ettiği için kupaya katılmadığı uzun süre konuşuldu. Ancak daha sonra ailesine yönelik bir kaçırma girişimi nedeniyle gelmediğini açıkladı.

1982’de ise Fransa’nın golüne itiraz etmek için sahaya inip hakeme golü iptal ettiren Kuveyt Futbol Federasyonu Başkanı Şeyh El Sabah, turnuva tarihine geçmiş oldu.

Unutulmaz trajediler

Futbol tarihinin en dramatik anları da bu sahnede yazıldı. 1950 yılında Brezilya’daki Maracanã Stadyumu’nda 200 bine yakın seyircinin önünde Uruguay’ın şampiyonluğa ulaşması, ev sahibi Brezilya’da bir kişinin intiharına ve 3 kişinin kalp krizi geçirmesine yol açarak “Maracanazo” (Maracana Felaketi) adıyla tarihe geçti.

Ancak en acı olaylardan biri 1994 ABD Dünya Kupası’nın ardından yaşandı. Kendi kalesine gol atarak Kolombiya’nın elenmesine neden olan Andres Escobar, ülkesine döndükten sonra öldürüldü ve futbol dünyasını derinden sarstı.

Diğer bir sarsıcı gelişme ise 2014 yılında ev sahibi Brezilya’nın, kendi seyircisi önünde oynadığı yarı finalde Almanya’ya 7-1 yenilerek kupa tarihinin en ağır şoklarından birini yaşaması oldu.

Efsanelerin doğuşu

Dünya Kupası, futbolun kurallarını ve yıldızlarını baştan yarattı. 1958’de henüz 17 yaşındaki Brezilyalı Pele sahneye çıkarak futbol tarihini değiştirdi. 1974’te Johan Cruyff önderliğindeki Hollanda “Total Futbol” ile oyunu yeniden tanımladı. 1986’da ise Diego Armando Maradona, İngiltere’ye attığı iki golle maça damga vurdu. Biri kurnazca attığı “Tanrı’nın Eli”, diğeri ise orta sahadan herkesi çalımlayarak attığı “Yüzyılın Golü” idi.

Maradona’nın “Tanrı’nın Eli” diye nitelendirilen golü

Futbolun kuralını değiştiren “ilk”ler

Zaman içinde futbolun evrimi, Dünya Kupası turnuvalarına da doğrudan yansıdı. Organizasyon ilk kez 1954’te televizyondan yayınlandı. 1970’te ise maçlar ilk kez canlı ve renkli olarak ekranlara geldi. Oyuncu değişikliği ile sarı ve kırmızı kart uygulamaları ilk kez 1970 Meksika’da kullanıldı. Dünya Kupası tarihinde ilk kırmızı kartı, 1974 yılında Türkiyeli hakem olan Doğan Babacan, Şilili Carlos Caszely’e gösterdi.

Skandallar

1966 yılında İngiltere’deki turnuva öncesi Jules Rimet Kupası çalındı. Altın kupa günler sonra bir parkta, Pickles adında bir köpek tarafından gazetelere sarılı halde bulundu.

2006 yılında Fransa’nın yıldızı Zinedine Zidane, kariyerinin son maçında (Dünya Kupası finali) İtalyan Marco Materazzi’ye kafa atarak kırmızı kartla sahadan ayrıldı. Aynı yıl Portekiz ile Hollanda arasında oynanan ve tam 16 sarı, 4 kırmızı kartın çıktığı maç, kupa tarihinin en hırçın maçı olarak kayıtlara geçti.

Çıplak ayakla futbol inadı

Dünya Kupası tarihi sadece katılanların değil, ilginç sebeplerle katılamayanların da tarihidir. Hindistan, 1950 yılında Brezilya’da düzenlenen turnuvaya katılmaya hak kazanmasına rağmen, maçlara çıplak ayakla çıkma istekleri FIFA tarafından reddedilince turnuvadan çekilme kararı aldı.

Futbol yüzünden çıkan “100 saatlik savaş”

Futbolun sadece bir oyun olmadığının en acı kanıtlarından biri… 1970 Meksika Dünya Kupası elemelerinde karşı karşıya gelen Honduras ve El Salvador arasındaki maçlarda çıkan olaylar kontrolden çıktı. Gerginlik o kadar tırmandı ki, orduların da devreye girmesiyle iki ülke arasında 100 saat süren sıcak çatışmalar yaşandı.

“İtalyanlar giremez”

Şili’nin ev sahipliği yaptığı 1962 turnuvası, eşi benzeri görülmemiş bir şiddete sahne oldu. Kupanın sadece ilk 12 maçında tam 37 futbolcu sakatlandı. Özellikle ev sahibi Şili ile İtalya arasında oynanan ve sert faullerle geçen maçın ardından kriz sokağa taştı; Şili’deki esnaflar dükkanlarının camlarına “İtalyanlar giremez” tabelaları astı.

Cezayir’in trajedisi

İspanya 1982’de, Dünya Kupası tarihinin en çok tartışılan ve kural değişimine yol açan maçlarından biri oynandı. Batı Almanya ve Avusturya, gruptaki son maçlarında karşı karşıya geldi. Almanların 1-0’lık galibiyeti iki takımı birden gruptan çıkarıyor, aynı puandaki Cezayir’i ise eliyordu. Maç tam da bu skorla bitince Cezayir cephesi haklı olarak şike itirazında bulundu ancak sonuç değişmedi.

“General” rütbesi alan futbolcu

İtalya’da düzenlenen 1990 Dünya Kupası’nda Kamerun, çeyrek finale yükselen ilk Afrika ülkesi olarak tarih yazdı. Bu başarının mimarlarından olan 38 yaşındaki Roger Milla, Romanya’ya attığı iki golden sonra ülkesinde çok ilginç bir şekilde onurlandırıldı ve kendisine “General” rütbesi verildi.

Günümüze kadar 22 turnuva düzenlendi ve sadece 8 farklı ülke şampiyonluk sevinci yaşayabildi. Brezilya (5), İtalya ve Almanya (4’er) başı çekerken; Arjantin (3), Fransa ve Uruguay (2’şer), İngiltere ve İspanya ise birer kez futbolun en büyük kupasını müzelerine götürdü.

Dünya Kupası istatistikleri

2026 Dünya Kupası – Yeni format ve gruplar

  • Ev Sahipleri: ABD, Kanada, Meksika
  • Takım Sayısı: 48 (Tarihte İlk Kez)
  • Grup Sayısı: 12 Grup (A’dan L’ye kadar dörder takım)
  • Toplam Maç Sayısı: 104 Maç

Tarihteki İlkler ve Takım Rekorları

  • İlk Dünya Kupası
    1930 (Uruguay)
  • İlk Maç
    Fransa 4-1 Meksika (13 Temmuz 1930)
  • İlk Gol
    Lucien Laurent (Fransa)
  • İlk Şampiyon
    Uruguay
  • İlk Kırmızı Kart
    Carlos Caszely / Şili (1974 – Hakem: Doğan Babacan)
  • İlk Penaltılarla Biten Final
    Brezilya 3-2 İtalya (1994)
  • İlk Ortak Ev Sahipliği
    Japonya ve Güney Kore (2002)
KategoriRekortmenİstatistik
Toplam Turnuva SayısıDünya Kupası Tarihi22 Turnuva
En Çok Kazanan ÜlkeBrezilya5 Kez
En Çok Maç KazananBrezilya70 Galibiyet
En Çok Gol Atan ÜlkeBrezilya229 Gol
En Yüksek Seyircili MaçBrezilya – Uruguay (1950)Tahmini +200.000 Kişi
En Gollü MaçAvusturya – İsviçre (1954)Avusturya 7-5 İsviçre (12 Gol)
En Çok Kaybeden ÜlkeMeksika25 Mağlubiyet
En Çok Berabere Kalanİtalya21 Beraberlik
En Az Maça Çıkan ÜlkeEndonezyaSadece 1 Turnuva (1938)

Efsanelerin Rakamları (Bireysel Rekorlar)

KategoriFutbolcuKırılan Rekor
En Çok Maça Çıkan OyuncuLionel Messi (Arjantin)26 Maç
En Çok Gol Atan Oyuncu (Toplam)Miroslav Klose (Almanya)16 Gol
Tek Turnuvada En Çok Gol AtanJust Fontaine (Fransa)13 Gol (1958)
Bir Maçta En Çok Gol AtanOleg Salenko (Rusya)5 Gol (1994, Kamerun’a karşı)
En Hızlı GolHakan Şükür (Türkiye)10.8 Saniye (2002)
En Yaşlı OyuncuEssam El Hadary (Mısır)45 Yaş 161 Gün (2018)
En Genç OyuncuNorman Whiteside (Kuzey İrlanda)17 Yaş 41 Gün (1982)
Finalde Gol Atan En Genç OyuncuPele (Brezilya)17 Yaş (1958)
En Hızlı Kırmızı KartJose Batista (Uruguay)56. Saniye (1986)

“İran, özgürlük savaşçılarına karşı savaşını durdurmadı”

Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı, İran’da devam eden idamlar ve Kürt güçlerine yönelik saldırılar nedeniyle uluslararası kamuoyuna seslenerek, “rejime daha fazla baskı yapılması ve onunla olan diplomatik ilişkilerin askıya alınması” çağrısında bulundu.

İran’ın Kürdistan Bölgesi’nde bulunan Kürt partilerinin kamplarına yönelik saldırısı

İsrail-ABD ile İran arasında 28 Şubat’ta yaşanan çatışmaların ardından taraflar arasında ateşkes görüşmeleri başlamış ve 7 Nisan’da ateşkes ilan edilmişti. Bu ateşkes bugüne kadar devam etmektedir. Ancak böylesi bir dönemde İran devlet yönetimi; Kürtlerin ve İran rejiminin diğer muhaliflerinin idam edilmesinden vazgeçmiyor, Kürt güçlerine yönelik saldırılarına devam ediyor.

Yaşanan bu durum üzerine İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı yazılı bir açıklama yayımladı.

İttifak açıklamasında, “İslam Cumhuriyeti’nin baskı aygıtı; siyasi, askeri ve güvenlik alanındaki başarısızlıklarını gizlemek için İran’da, özellikle de Doğu Kürdistan’da (Rojhilat) siyasi tutukluları idam etmeye yönelik yeni bir dalga başlatmıştır,” ifadelerine yer verdi.

İttifakın kuruluşu ve arka planı

İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), İran Kürdistanı Emekçiler Topluluğu (Komala) ve İran Kürdistanı Mücadele Örgütü (Xebat), 22 Şubat 2026’da İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nı kurdu. İttifak; İran İslam Cumhuriyeti’ni yıkmak için mücadele etmeyi, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını hayata geçirmeyi ve Doğu’da Kürt ulusunun siyasi iradesine dayanan demokratik ve ulusal bir yapı kurmayı amaçlamaktadır.

İttifak, İran’ın Güney Kürdistan’daki Kürt partilerinin merkezlerini füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef aldığı bir dönemde kuruldu. Bu koalisyon, onlarca yıldır bölünmüş olan Doğu siyasi hareketinin tarihi birlik çabasını güçlendirmekte ve somutlaştırmaktadır. Abdullah Muhtedi liderliğindeki Komala Partisi başlangıçta ittifaka katılmamıştı; ancak 4 Mart 2026’da ittifaka dahil oldu.

İttifak, yeni idamları ve saldırıları “özellikle cezaevlerindeki özgürlük savaşçılarına yönelik yeni bir baskı ve zulüm dalgası” olarak nitelendirerek şunları kaydetti:

“Bu sıradan bir olay değildir ve normal bir şeymiş gibi görülmesine izin verilmemelidir. Bu siyasi idamlar ve cinayetler organize bir katliamdır. İslam Cumhuriyeti’nin bu idamları toplumu daha fazla korkutmak ve iktidarda kalabilmek için bir kalkan olarak kullandığı herkes için açıktır.”

Açıklamada Kürdistan Bölgesi’ndeki siyasi partilere yönelik saldırılara da dikkat çekilerek şöyle devam edildi:

“Yurt içindeki baskılar ve idamlar ile Kürdistan Bölgesi’ndeki siyasi partilerin füzelerle vurulmasına devam edilmesi; rejimin uluslararası arenada ve Amerika-İsrail ile yaşadığı savaş ve gerilimlerde stratejik yenilgilere, derin bir güvenlik zafiyetine uğradığı bir dönemde artmaktadır. Bu nedenle, her zaman olduğu gibi krizlerin altında ezilen rejim, yurtdışında krizler yaratarak, yurtiçinde ise daha fazla cinayet ve baskı uygulayarak kendini kurtarmaya çalışmaktadır.”

“İntikam Silahıdır”

İttifakın açıklaması şu sözlerle devam ediyor:

“Aynı zamanda, İslam Cumhuriyeti’nin Amerika ve İsrail ile geçici bir ateşkes dönemindeyken dahi suçlarını sürdürmesi; rejimin özgürlükçülere, hak savunucularına ve iç muhaliflere karşı savaşını durdurmadığının kesin bir kanıtıdır. Aksine, tüm fırsatları ve özellikle de bu ateşkesi, muhaliflerini fiziksel olarak ortadan kaldırmak için kullanmaktadır.

Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı; yabancılar için ‘casusluk’ veya rejime karşı ‘silahlı savaş’ gibi asılsız suçlamalarla tutuklanan kişiler için darağaçlarının yükseltilmesinin, gerçekte mücadeleci ve hak savunucusu halka karşı bir intikam silahı olduğuna inanmaktadır. Bu kana susamış rejim, var olduğu süre boyunca siyasi savaşçıları idam ederek acımasız iktidarına karşı verilen mücadele ve direnişin bedelini artırmaya; İran uluslarının hak arayışlarını, siyasi ve sivil hareketlerini sindirmeye çalışmıştır. Bu nedenle uluslararası toplum, İran’da bir yıl içinde yüzlerce tutuklunun idam edilmesini sadece ‘insan hakları ihlali’ olarak görmemeli; bu eylemleri ‘savaş suçu’ ve ‘insanlığa karşı suç’ olarak tanımalı ve rejimin bu cinayetlerine karşı pratik tutum ve kararlar almalıdır.”

“Rejime Karşı Sert Kararlar Alın”

“Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı ayrıca ilan etmektedir ki; İslam Cumhuriyeti ile yapılacak her türlü diplomasi, her türlü görüşme ve her türlü ateşkes, eğer İran’daki iç baskıyı, idamları ve bu rejim tarafından yapılan sistematik insan hakları ihlallerini engellemiyorsa, İslam Cumhuriyeti’ni sadece öldürme ve yok etme politikasını sürdürmeye teşvik etmekle kalmayacak, aynı zamanda o kana susamış ve baskıcı rejimin ömrünü uzatmasına da fırsat yaratacaktır.

Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı; Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Parlamentosu ve demokratik hükümetlerden, İslam Cumhuriyeti’nin suç ve cinayetlerini durdurmak için rejime daha fazla baskı yapmalarını ve onunla olan diplomatik ilişkileri askıya almalarını talep etmektedir. Ayrıca İran’daki iç baskı ve idamlar meselesinin BM Güvenlik Konseyi’nde temel bir konu haline gelmesi ve rejime karşı sert kararlar alınması gerekmektedir. Şüphesiz ki, İslam Cumhuriyeti üzerindeki idamların ve iç baskının siyasi veya ekonomik bedeli artırılmazsa, rejimin ülke içindeki tutumu ve politikası değişmeyecektir.

Kürdistan Siyasi Güçler İttifakı ayrıca İran uluslarına ve İslam Cumhuriyeti muhalefetindeki siyasi parti ve taraflara, pratikteki birlik ve ortak çalışmalarıyla rejimin politikalarını geriletmeleri çağrısında bulunmaktadır. Eminiz ki Kürdistan halkı da saflarını daha fazla örgütleyerek, mücadele ve direnişiyle her zaman olduğu gibi rejimin politikalarına cevap verecektir.”

Petrol anlaşması: Irak’ın yeni stratejisi ve Kürdistan Bölgesi’nde durum

ABD’nin İran’a yönelik saldırıları ve Hürmüz Boğazı’ndaki petrol ticaretinin durmasının ardından bölge ülkeleri Ceyhan boru hattına yöneldi. Ankara ile Bağdat arasında 1973 yılında imzalanan anlaşma süresi doldu. Irak, Basra-Hadise boru hattıyla Türkiye’nin hakimiyetini engellemeye ve Kürdistan Bölgesi’nin özerk ekonomik yetkisini sona erdirmeye çalışıyor.

Foto: The National Context

İlk olarak 1973’te imzalanan ve son olarak 2010’da yenilenen Irak-Türkiye ham petrol boru hattı anlaşması, 27 Temmuz itibarıyla sona eriyor. Türkiye, Temmuz 2025’te anlaşmayı feshedeceğini resmi olarak bildirmişti ve o tarihten bu yana masada yeni bir taslak sözleşme metni tutuluyordu. Irak Kabinesi ise nihayet Petrol Bakanlığı’na uzun vadeli bir anlaşma için müzakereleri başlatma yetkisi verdi. Fakat, masadaki başlıkların resmi olarak yalnızca transit tarifeleri, sevk hacimleri ile teknik ve ticari şartlarla sınırlı olduğu belirtildi.

Bu anlaşmanın sona ermesi, Basra Körfezi’ndeki enerji taşımacılığında yakın tarihin en keskin daralmasının yaşadığı döneme denk geliyor. İşte bu durum, teknik bir sözleşme yenileme sürecini, Irak’ın ihracat haritasının geleceğine dair stratejik bir güç savaşına dönüştürmüş durumda.

Bağlam

Hürmüz Boğazı’na ilişkin veriler durumun vahametini gözler önüne seriyor. ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırılardan önce, boğazdan günde yaklaşık 70 enerji ve petrol ürünü taşıyan gemi geçiyordu. Mart ayından bu yana günlük geçiş sayısı 7’den, Mayıs ayında ise 6’dan aşağı geriledi. Irak, savaştan önce ayda yaklaşık 93 milyon varil petrol sevk ettiği Hürmüz üzerinden Nisan ayında yalnızca 10 milyon varil civarında petrol taşıyabildi. Son on yıldır Irak ihracatının neredeyse tamamını sırtlanan Basra limanlarındaki yüklemeler, artık sistemin tek bir noktadan kırılmasına yol açabilecek ciddi bir zafiyet noktası olarak görülüyor.

Kuzey hattının yeniden hayati önem kazanmasının temel sebebi de tam olarak bu. Bağdat ve Hewlêr (Erbil) arasında varılan mutabakat doğrultusunda Ceyhan üzerinden ihracat Mart ayında yeniden başladı. İlk etapta günlük 170 bin varil olan bu hacim şu an 200 bin varil seviyesine ulaştı ve elde edilen gelir doğrudan federal hazineye aktarılıyor. Irak yönetimi bu miktarı kısa sürede 500 bin varile çıkarmayı hedefliyor.

Görüşmelerde Irak’ın aldığı her kararın hukuki bir arka planı var. Hat, Irak’ın 2014-2018 arasındaki izinsiz Kürt petrolü ihracatı nedeniyle Türkiye’ye karşı açtığı tahkim davasını kazanması ve Ankara’nın yaklaşık 1,5 milyar dolar tazminat ödemeye mahkûm edilmesinin ardından 2023 yılında atıl kalmıştı. Bağdat, ham petrolün mülkiyetini, pazarlama kanallarını veya ödeme mekanizmalarını Hewlêr-Ankara ekseninin paralel yorumuna açık bırakacak hiçbir yeni anlaşmaya imza atmayacaktır.

“Entegre bir enerji koridoru”

Ankara ise meseleye sadece basit bir sözleşme yenilemesi olarak bakmıyor. Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, hattın nominal kapasitesinin günlük 1,5 milyon varile yakın olduğunu ancak hiçbir zaman tam kapasiteyle kullanılmadığını defalarca dile getirdi. Bayraktar, yeni bir anlaşmanın kesinlikle hattın daha yoğun kullanılmasını garanti edecek bir mekanizma içermesi gerektiğini savunuyor. Fakat kuzeydeki üretim bu hattı tek başına doldurmaya yetmeyeceği için söz konusu hacme ulaşmak, hattın güneye yani Basra’ya doğru uzatılmasını zorunlu kılıyor.

Türkiye bu projeyi, Faw Limanı’ndan başlayıp Türkiye’ye uzanan geniş Kalkınma Yolu Projesi’yle bütünleştirmek istiyor. Bu doğrultuda proje; karayolu ve demiryolunun yanı sıra petrol, doğalgaz, petrokimya, rafinaj ve elektriği de kapsayan “entegre bir enerji koridoru” olarak yeniden formülize ediliyor. Türkiye’nin sunduğu taslak metin, ham petrol taşınmasının çok ötesine geçerek saha geliştirme, rafinaj, elektrik üretimi/iletimi ve Ceyhan’daki BOTAŞ (Boru Hatları ile Petrol Taşıma Anonim Şirketi) terminalinin işletilmesini de içeriyor. Buna paralel olarak Türkiye’nin devlet şirketi TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı); BP (British Petrol), ExxonMobil ve Chevron gibi devlerle üretim/arama ortaklıkları geliştirirken Bakan Bayraktar önceliğin Irak ve Kerkük sahaları olduğunu açıkça ifade ediyor.

Analiz

Türkiye’nin bu talebinin arkasındaki matematiksel gerçek ise tartışmaya kapalıdır. Petrol Bakanlığı eski Müsteşarı, Petrol yeni Bakanı Basim Mohammed Khudair, Kerkük’teki üretimin günlük 380 bin varil civarında olduğunu, bunun büyük kısmının yerel rafineriler tarafından tüketildiğini ve geriye ihracat için yalnızca 250 bin varil kaldığını belirtiyor. Kürdistan Bölgesi’nin katkısı eklendiğinde bile, kuzey ekseninin toplam kapasitesi günlük 650 bin varil civarına ancak ulaşıyor ki bu da Türkiye’nin ticari kazanç sağlamak istediği 1,5 milyon varil hedefinin çok gerisinde kalıyor.

Kerkük, Ceyhan hattını tek başına dolduramaz. Bu, ancak Basra petrolü ile mümkün olabilir. Müzakerelerin sıradan bir “Kerkük-Ceyhan hattı yenilemesi” olmaktan çıkıp “Basra-Hadise-Ceyhan Tasarımı”na evrilmesinin arkasındaki yegane gerçek tam olarak budur.

Bağdat’ın bu süreçteki en büyük kozu, Petrol Bakanlığı’nın kuzey ihracat sisteminin “omurgası” olarak nitelendirdiği Basra-Hadise boru hattıdır. Başbakan Sudani; Ağustos 2024 ve Ocak 2025’te imzalanan sözleşmelere dayanarak Nisan ayında bu projeyi hayata geçirmek üzere bakanlık müsteşarının başkanlığında özel bir heyet görevlendirdi. Toplam maliyeti 5 milyar doları bulması beklenen proje için bu yıl Irak-Çin çerçeve anlaşması kapsamında 1,5 milyar dolarlık bir bütçe tahsis edildi. Bu yeni hat, hem yerel rafinerileri besleyecek hem de 200 kilometre 42 inçlik Hadise-IT1A bağlantısıyla mevcut Türkiye hattına entegre edilecek.

Bağdat, dışarıdan bir aktöre uzun vadeli transit geçiş hakları tanıyacak bir yatırım modelini reddederek tamamı Petrol Bakanlığı’nın mülkiyetinde olan, devlet finansmanlı ve anahtar teslim bir modeli tercih etti. Eğer Türkiye “yatırım” adı altında boru hattında bir mülkiyet veya kontrol kozu elde etmeyi amaçlıyorsa bu, Irak için net bir kırmızı çizgi.

Irak’ın bu planındaki en belirleyici özellik, Basra-Hadise hattının çok yönlü bir kapasiteye sahip olmasıdır. Ham petrol, Hadise’den kuzeye, yani Ceyhan’a sevk edilebilir. Bununla birlikte bu hat, teorik olarak gelecekte Suriye kıyısındaki Banyas ve Tartus limanlarına açılacak batı çıkışlarını ya da Ürdün’deki Akabe limanına uzanacak güneybatı kollarını da destekleyebilecek yapıdadır. Elbette bu alternatif kolların hepsinin bugünden yarına hayata geçecek projeler olduğu düşünülmemelidir. Buradaki asıl ve acil değer, Irak’a sağlanan stratejik alternatif yaratma gücüdür. Bu ihtimaller, henüz hepsi fiziksel birer ihracat rotasına dönüşmemiş olsa bile, Bağdat’a geniş bir seçenekler haritası sunmaktadır.

İşte Türkiye tarafının söylemlerinin gölgelediği Irak stratejisinin can alıcı noktası tam olarak burasıdır. Bağdat’ın amacı Hürmüz’ün yerine Ceyhan’ı ikame etmek değildir. Asıl hedef, hiçbir çıkış noktasının tek başına belirleyici ve vazgeçilmez olmadığı bir enerji merkezi inşa etmektir. Suriye üzerinden bir Akdeniz çıkışı veya Ürdün üzerinden bir Kızıldeniz çıkışı, aslında tam da Türkiye’nin kurmaya çalıştığı türden bir bağımlılığa karşı Irak’ın kendini koruma stratejisidir. Hürmüz rotasını çeşitlendirmek, aynı jeopolitik riski alıp bu kez sadece Türkiye topraklarında yoğunlaştıracaksa pek bir anlam ifade etmez ve Bağdat bunun son derece farkındadır. Batı yönlü bu alternatiflerin varlık sebebi hepsinin aynı anda inşa edilecek olması değildir. Tam aksine bu seçeneklerin her birinin, tek bir transit devletin Irak petrolü üzerinde kurabileceği tekel gücünü zayıflatıyor olmasıdır.

“IKBY boru hattı sıradan bir besleme hattına dönüşebilir”

İşte iki hükümetin hedeflerinin kesiştiği, ancak tam olarak uyuşmadığı nokta burasıdır. Her iki taraf da Ceyhan hattından daha yüksek hacimde petrol akmasını istiyor, dolayısıyla bir anlaşmaya varılması kuvvetle muhtemel. Ancak Türkiye, Ceyhan kapasitesini genişleterek Irak’ın güney petrolünü kendi topraklarına bağlamayı arzularken Irak, Ceyhan hattını tamamen federal otoritenin (Bağdat’ın) kontrolüne almayı ve diğer alternatif çıkış kapılarını açık tutmayı hedefliyor. Her iki aktör de aynı boru hattı üzerinden farklı bir jeopolitik koz elde etmenin pazarlığını yapıyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) cephesinden bakıldığında ise gidişat pek iç açıcı görünmüyor. Bölgenin 2014 yılında inşa ettiği ve günlük yaklaşık 900 bin varil tasarım kapasitesine sahip boru hattı, kısa vadede fiziksel işlevselliğini koruyor. Ancak bu esnada, Bağdat’ın kontrolündeki günlük 1,5 milyon varil kapasiteli Kerkük-Fişhabur hattı federal bir alternatif güzergah olarak tamamen onarılıp devreye sokuluyor. Söz konusu alternatif hat ve Basra-Hadise projesi tamamlandığında, IKBY boru hattı stratejik bir düğüm noktası olmaktan çıkıp sisteme bağlı sıradan bir besleme hattına dönüşecek.

Aslında Bağdat’ın nihai amacı bu hattı tamamen kapatmak değil. Asıl hedef, hattı bağımsız bir ticari otorite olmaktan çıkarmak. Bu yeni denklikte Türkiye yalnızca Bağdat ile masaya oturacak, petrolün pazarlamasını doğrudan SOMO (Irak Milli Petrol Şirketi) yürütecek ve elde edilen gelir federal hazineye akacak. IKBY hattı, teknik altyapının bir parçası olarak varlığını sürdürebilir, ancak Hewlêr için paralel bir siyasi ekonominin temeli olma işlevini yitirecektir.

Öte yandan, bu müzakerelerin mutlak ve kapsamlı bir uzlaşı ya da tamamen kopuş gibi iki uç şekilde sonuçlanması şart değil. Taraflar mevcut çerçeveyi bir süre daha uzatabilirler; ki burada Türkiye’nin elindeki en büyük koz transit tarifesinin bizzat kendisidir. Bakan Bayraktar’ın sürekli vurguladığı “tam kapasite kullanım garantisi” mekanizması, aslında hacme endeksli bir ücretlendirmeye işaret ediyor: Sevk edilen petrol miktarı düşük kaldığında varil başına daha yüksek bir tarife (veya “al ya da öde” tarzı bir taban fiyat) uygulanması, Irak hattı doldurmayı taahhüt ettiğinde ise bu tarifenin düşürülmesi planlanıyor. Bu fiyatlandırma stratejisi, hattın boş kalmasını Bağdat için maliyetli hale getirerek onu Basra petrolünü bu hatta bağlamaya mecbur bırakmak üzere tasarlanmış durumda. Kısacası Türkiye’nin oyun planında, tarife meselesi ile Basra petrolü meselesi aslında birbiriyle bütünleşmiş tek bir meseledir.

Bu doğrultuda, olası gerçekçi sonuçlar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Bir uçta; temel meseleler belirsizliğini korurken, 27 Temmuz’dan sonra da ham petrol akışının devam etmesini sağlayacak kısa vadeli ve teknik bir uzatma kararı bulunuyor. Ortada; Irak’ın taahhütlerini transit tarifesine yansıtan, hacim kademeli bir yenileme anlaşması yer alıyor. Diğer uçta ise Türkiye’nin taslağını hazırladığı; transit geçişi saha geliştirme, rafinaj, elektrik üretimi ve Ceyhan terminalinin işletilmesiyle tek bir pakette birleştiren kapsamlı “enerji koridoru” paketi duruyor.

Irak’ın çıkarı, Türkiye firmalarının münferit saha, alt sektör veya boru hattı sözleşmelerinde yer almasını kabul etse bile; transit geçişin yenilenmesi meselesini dar kapsamlı tutmaktan ve yatırım ile altyapı paketinin aynı sözleşmenin içine dahil edilmesine direnmekten geçiyor. Önce dar kapsamlı bir transit geçiş, ilerleyen dönemde ise daha geniş çaplı bir düzenleme öngören aşamalı bir yol haritası, Ankara’dan ziyade Bağdat’ın işine geliyor.

Kurulacak yapı ne olursa olsun, son mühletten önce varılacak hiçbir uzlaşı 2023 öncesi modeli geri getirmeyecektir. En muhtemel nihai sonuç; Ceyhan’ın SOMO ve federal hazinenin kontrolünde federal bir koridor olarak geri dönmesi, IKBY hattının siyasi ve ticari bir özerkliği olmaksızın yalnızca bir altyapı unsuru olarak varlığına müsaade edilmesi ve Türkiye’nin hacim garantileri ile yatırım erişimi elde etmesi ancak Irak petrolü üzerinde mutlak bir kontrol kuramaması olacaktır.

Bağdat’ın buradaki temel stratejik hesabı; Suriye ve Ürdün seçeneklerini masada tutmanın, Ceyhan’ı ikinci bir Hürmüz Boğazı’na dönüşmekten kurtarıp salt bir transit koridoru olarak kalmasını sağlayacak yegane hamle olmasıdır.

Kaynak: The National Context

İsrail ateşkese rağmen Lübnan’a saldırıları sürdürüyor

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlayan saldırılarına paralel olarak Lübnan’a da saldıran İsrail, İran’la yürütülen ateşkes görüşmelerine rağmen Lübnan işgalini genişletiyor.

Foto: Al Jazeera, arşiv

İran’a 28 Şubat 2026 tarihinde gerçekleşen saldırılardan kısa bir süre sonra Lübna’a da saldırı başlatan İsrail’in saldırıları aralıksız sürüyor. ABD arabulucuğunda gerçekleşen ve en son 15 Mayıs’ta 45 gün uzatılan ateşkese uymayan İsrail, Hizbullah’ı bahane ederek hem güney Lübnan’a yönelik işgal harekatını derinleştiriyor hem de başkent Beyrut’a yönelik saldırılarını aralıksız sürdürüyor.

2 Mart’an bu yana süren saldırılarda 3 bini aşkın kişinin hayatını kaybettiği 1 milyon kişinin ise yerinden edildiği tahmin ediliyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu sabah yaptığı açıklamada, Hizbullah’ın ateşkesi ihlal ettiğini öne sürerek Beyrut’un güney kesimlerine saldırı emri verdiğini belirtti.

İsrail ordusu önceki gün de Güney Lübnan’daki stratejik Beaufort Kalesi’ni ele geçirdiklerini duyurmuştu. Tarihi kale 1982 ile 2000 yılları arasında da İsrail’in işgali altında kalmıştı.

Reuters’ın ABD’li bir yetkiliye dayandırdığı haberine göre, bugün ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşerek iki ülke arasındaki gerilimin kademeli olarak azaltılmasını öngören yeni bir plan önerisi sundu.

Bu kapsamda ABD’nin ilk adım olarak Hizbullah’ın İsrail’e yönelik tüm saldırılarını durdurmasını ve karşılığında İsrail’in Beyrut’taki gerilimi tırmandırmaktan kaçınmasını teklif ettiği belirtildi.

Lübnan Cumhurbaşkanı’nın ABD’nin önerisine sıcak baktığı ve İsrail ile bir anlaşma sağlamaya çalıştığı ifade edilen haberde, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’nin ise Hizbullah’ın ateşkese bağlı kalacağını “garanti ettiğini” belirterek İsrail’in saldırılara son vermesi talebinde bulunduğu kaydedildi.

İran’dan açıklama geldi

Öte yandan İran Dış İşleri Bakanı Seyed Abbas Araghchi sosyal medya platformu X’te resmi hesabından “Acil uyarı” başlığı ile yaptığı açıklamada, “İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ateşkes, hiç şüpheye yer bırakmaksızın, Lübnan dahil tüm cephelerde kapsamlı bir ateşkes olarak kabul edilir. Bu ateşkesi herhangi bir cephede ihlal etmek, tüm cephelerde ihlal olarak sayılır. ABD ve İsrail, ateşkesi ihlal etmenin tüm sonuçlarından sorumlu tutulacaktır” dedi.

Fransa karşı çıkıyor

Öte yandan Fransa Dışişleri Bakanı Jean Noel Barrot, İsrail’in Lübnan’daki saldırıları arttırması nedeniyle ülkesinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin acil toplantıya çağrılmasını talep ettiğini duyurdu.

AFP’nin aktardığı açıklamada Barrot, “Hiçbir şey İsrail’in Lübnan’daki askeri operasyonlarını genişletmesini ve Lübnan topraklarını daha fazla işgal etmesini haklı çıkarmaz” ifadelerini kullandı.

Barrot, İsrail’in attığı adımla ciddi bir hata yaptığını belirterek, 17 Nisan’da Lübnan’da varılan ateşkes anlaşmasına bağlılığını ihlal ettiğini ve bunun uluslararası hukuka aykırı olduğunu söyledi.

Açıklama, İsrail ordusunun Litani Nehri’nin kuzeyindeki ek bölgelere yönelik kara operasyonlarını genişlettiğini duyurmasının ardından geldi.

Bu gelişme, hava saldırıları ve yoğun bombardımanla eş zamanlı yaşanırken, Birleşmiş Milletler siviller ve altyapı üzerindeki insani sonuçlara ilişkin uyarılarını artırdı.

Ateşkesten bu yana 15 çocuk öldü

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarında çocukların hedef olmaya devam ettiğini duyurdu. Kurumun paylaştığı verilere göre son bir haftada en az 15 çocuk yaşamını yitirdi, 62 çocuk ise yaralandı. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre ise ateşkesin yürürlüğe girdiği 17 Nisan’dan bu yana, Lübnan’da sağlık tesislerine toplam 27 saldırı düzenlendi ve bu saldırılarda 25 kişi hayatını kaybetti, 42 kişi yaralandı. Örgüt ayrıca, saldırılarda toplam 16 hastane ve 13 sağlık merkezinin hasar gördüğünü de belirtti.

Lübnan Sağlık Bakanlığı da yaptığı açıklamada, İsrail’in 2 Mart’tan bu yana düzenlediği saldırılarda 3 bin 412 kişinin hayatını kaybettiğini, 10 bin 269 kişinin yaralandığını belirtti.

Lavrion: kölelik, mülteci kampı, Posedion Tapınağı

Bir zamanlar kölelerin gümüş madenlerinde çalıştırıldığı, denize açılanların Posedion’a adaklar adamak için geçtiği, mültecilerin ve siyasi ilticacıların kaldığı Atina yakınlarında bulunan Lavrion kampı, şimdilerde bakımsız balıkçı teknelerinden ultra lüks yatlara ev sahipliği yapıyor.

Posedion Tapınağı, Foto: Mazlum Özdemir/Niha+

Yunanistan’ın başkenti Atina’nın yaklaşık 70 kilometre güneydoğusunda bulunan Lavrion kasabası, geçmişte gümüş madenciliğinin ilk yerlerinden biriyken yakın bir zamana kadar ise Türkiye’den göç etmek zorunda kalanların bir arada kaldığı bir kampa ev sahipliği yaptı. Yunanistan’ın en büyük marinalarından birinin de bulunduğu bu bölgenin, hemen yanında ise Posedion Tapınağı bulunuyor.

Antik Çağ’da Laureion, günümüzde ise Lavrion olarak anılan ilçenin tarihi Atina kadar eskilere dayanıyor. MÖ 5. yüzyılda dünyanın ilk gümüş madenlerine ev sahipliği yapan Lavrion, Atina’nın savaş gemileri yapması için önemli bir geçim kaynağını da oluşturuyordu. O dönemler nüfusu 260 bin olan Atina’da 110 bin kişi özgür yurttaş olarak yaşarken bir o kadar sayıda da kölenin yaşadığı biliniyor. Lavrion’da bulunan gümüş madenlerinde ise 30 bine yakın kölenin zor koşullar altında “ölümüne” çalıştırıldığı, Atina mahkemelerinde ağır cezalar veya ölüm cezaları alan kişilerde bu madenlerde çalışmaya zorlandığı yazıyor tarih kaynaklarında.

Lavrion, gümüş külçeleri. Fotoğraf: Daniel Schwartz.

Demokrasi ve köleler

Lavrion, bir yandan gümüş madenciliği için köleler çalıştırılan aynı dönemde Persler tarafından yıkılan Posedion tapınağının da yeniden inşa edildiği bölgedir. Lavrion’a 7 km uzaklıkta bulunan Sounion Burnu’nda bulunan ve denizler tanrısı Porsedion’a ithaf edilen tapınağın geçmişi, MÖ önce 7. yüzyıla kadar gidiyor. MÖ 490 yılındaki Marathon Savaşı ve hemen ardından gelen Pers işgalleri sırasında (MÖ 480) Pers ordusu tarafından yıkılan bir ilk Arkaik tapınağın kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Bugün kalıntılarını gördüğümüz ve günümüze ulaşan yapı ise Perikles döneminde, MÖ 444 ile 440 yılları arasında inşa edilen klasik mermer tapınaktır. 15’i halen sağlam duran 34 sütundan yapılan tapınak, Atinalı denizciler için önemli bir sığınak olmasının yanı sıra tehlikeli yolculuklara çıkan veya Ege’den Atina’ya dönen gemicilerin Posedion’a adak adadıkları yerdi aynı zamanda.

Günümüzde Atina’nın önemli tarihi mekanlarından biri olan Posedion tapınağına her yıl gelen binlerce kişi buradan güneşin batışını izlemeye geliyor.

Sürgünlerin sığınağı

Pek çok tarihi döneme şahitlik eden Lavrion, yakın tarihte ise daha çok mültecilerin kaldığı kampla anılıyor. Yunanistan iç savaşının ardından 1947’de kurulan Lavrion mülteci kampı, ilk başlarda Doğu Avrupa ve Sovyetlerin etkisindeki bölgeden gelen sığınmacılar için kuruldu. Ancak kampın ismi, esas olarak 1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’den kaçan siyasi ilticacıların yerleşmesi ile günümüze kadar geliyor. Bir çok sol örgüt mensubu, öğrenci, sendika üyesi ve yöneticisi gibi Avrupa’ya geçmek isteyen binlerce kişinin ilk geçiş durağı işlevini gördü. 1090’lara kadar Türkiye’deki bir çok sol örgüt kamp içinde birlikte yaşarken 1990’lardan sonra ise daha çok Kürt hareketi ile özdeşleşti. Bazın sayıları binleri bulan kişilerin kaldığı kampta onlarca aile de birlikte yaşıyordu.

Lavrion kampı/TRT Haber

Suriye iç savaşının ardından özellikle Rojava’dan gelenlere ev sahipliği yapan kamp, Türkiye ile Yunanistan arasında her zaman kriz nedenlerinden biriydi. Türkiye 1990’lı yıllardan itibaren kampın PKK tarafından yönetildiğini iddia ederek kapatılmasını talep ederken Yunanistan ise bu iddiaları kabul etmiyordu. Nitekim kamp yaklaşık 30 yıl boyunca Yunan Kızılhaçı (Greek Red Cross) tarafından desteklenirken BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından da gözlem altında tutuluyordu. Temmuz 2023 yılında eskiden dönem dönem bini aşkın kişinin kaldığı kampta bulunan 50’den fazladan kişi Yunanistan’daki çeşitli kamplara dağıtılarak Lavrion Mülteci kampı da temelli olarak kapatıldı.

Binlerce yıllık tarihine gümüş madencilerini, siyasi mültecileri, posedion tapınağını sığdıran Lavrion, günümüzde Yunanistan’ın zengin kesiminin villalarının bulunduğu bir bölge konumunda. Aynı zamanda Atina’nın en büyük marinalarından birine de ev sahipliği yapıyor. Bu resmin yanı sıra, bölgede, pek çok bakımsız balıkçı teknesi de bulunuyor.

“Gezi Parkı Direnişi” 13. yılında: Taksim bariyerlerle kapatıldı

Direnişin 13. yıldönümünde Beyoğlu ve Şişli’de pek çok toplu taşıma hattı ve yol ulaşıma kapatıldı. Yurttaşlar, Taksim Dayanışması’nın çağrısıyla 19.00’da Taksim’de bir araya geldi.

Gezi Direnişi için yapılan anmada basın açıklaması okunurken. Fotoğraf: Doğa Tekneci

28 Mayıs 2013’te İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’na ağaç kesmek için makinelerin girmesiyle başlayan ve Türkiye yakın tarihinin en büyük kitlesel hareketlerinden biri haline gelen “Gezi Parkı Direnişi”nin 13. yıldönümü her sene olduğu gibi 31 Mayıs’ta Taksim’de etkinlikler gerçekleştirildi.

Taksim Dayanışması Koordinasyonu, Gezi Direnişi’nin 13’üncü yıldönümünde “Gezi’nin 13. yılında Taksim’deyiz” diyerek saat 19.00’da Taksim’e çağrı yaptı.

Çağrının ardından saat 13.00’ten itibaren valilik kararıyla İstanbul’un Şişli ve Beyoğlu ilçelerinde Hacıosman-Yenikapı metro hattının Taksim çıkışı gibi birçok toplu taşıma hatları ve yol ulaşıma kapatıldı. Şişli, Karaköy ve Taksim’deki çoğu sokak ve caddeye bariyerler konuldu ve buraya girişler engellendi. Birçok noktaya çevik kuvvet polisleri konuşlandırıldı. Ayrıca Beyoğlu Kaymakamlığı, ilçede 24 saat boyunca eylem yasağı kararı aldı.

7 kişi gözaltına alındı

Polis, saat 13.00 itibariyle Taksim’de bulunan sokaklardan çıkışa izin verirken sokaklar yaya geçişine kapatıldı. Saat 17.00’den itibaren ise daha fazla sokağa giriş engellendi. Anma başlamadan önce saat 16.30’da iki Gençlik Devirecek’ten iki kişi, Gençlik Komünleri’nden iki kişi, saat 18.00’de Nane Sokak’ta ise Özgür Üniversite Hareketi’nden üç kişi gözaltına alındı.

Taksim’de kapatılan bir sokak, Fotoğraf: Doğa Tekneci/Niha+

Saat 17.00 civarında Süslü Saksı sokağa girişler bariyerlerle tamamen kapatıldı.

”Her yer Taksim her yer direniş”

Saat 19.00’da birçok öğrenci dayanışma grubu, siyasetçiler, feminist ve gençlik örgütleri yıldönümü anmasına başlamak üzere Süslü Saksı Sokak ve Mis Sokak’ın kesiştiği yerde toplandı. Bu arada bir çok kişi polis kontrol noktalarından içeri alınmadı. DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, DEM Parti Milletvekili Kezban Konukçu ve TİP Milletvekili Ahmet Şık da anmaya katılanlar arasındaydı.

Etkinlik esnasında “Gezi şehitleri ölümsüzdür,” “Ali İsmail onurumuzdur,” “Berkin Elvan 15’inde bir fidan,” “Faşizme karşı omuz omuza” sloganları atıldı.

DİSK İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu Gezi’de kaybedilen 8 kişi anısına ilk sözü Gezi protestoları sırasında Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm Elvan’a verdi.

Gülsüm Elvan konuşmasında “Bu korku duvarını bir gün yıkacağız. Her yer Taksim, her yer direniş!” dedi. Program esnasında yakın zamanda öldürülen gazeteci Hakan Tosun da anıldı.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Aydan Adanır Usta, etkinliği düzenleyen örgütler adına hazırlanan ortak basın açıklamasını okudu. Gezi Anması için toplanılan 31 Mayıs’ın kaybedilen kişilerin adının haykırılan bir gün olduğunu ifade eden Usta, “Hala hukuksuzca tutuklu bulunan çoğu arkadaşımızın da suçsuzluklarını haykırdığımız bir gündür bugün” dedi. LGBTİ+’ların ayrımlaştırıldığı, üniversitelerin kapatıldığı bir ortamda Gezi’yi hatırlamamın zamanı olduğunu belirten Usta, Gezi’nin aynı zamanda bir adalet talebi ve siyasallaşmış yargının teşhiri olduğunu söyledi.

Programa katılanlar, konuşmanın ardından “Kayyımlar gidecek Gezi kalacak” ve “AKP’den hesabı gençlik soracak” sloganları attı.

“İstanbul bir açık hava hapishanesine dönüştürüldü” diyen DİSK İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu, Gezi’de kaybedilen kişilerin anılarını unutturmayacaklarını vurgulayarak anmanın sonlandırıldığını belirtti.

Gezi Anması için okunan basın açıklaması ise şu şekilde:

GEZİ Direnişi Yolumuzu Aydınlatmaya Devam Ediyor!

GEZİ SADECE BİR PARK DEĞİL BİR ADALET ÇAĞRISIDIR!

Bugün 31 Mayıs 2026…

Ülkemiz tarihinin o en görkemli halk hareketinin 13.yıldönümü.

Bugün bir parka sahip çıkarken demokrasinin, barış çığlığının, adaletin ve ranta karşı sosyal devlet talepli kamusal anlayışın;

çadırlarda, forumlarda, meydanlarda, mitinglerde ve yeryüzüsofralarında, yaratıcı zekayla, gençlerin coşkusu ve kadınlarınkararlılığıyla buluştuğu GEZİ’nin yıldönümü.

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün bir Parkın park olarak kalmasını isteyenlerin talep vebeklentilerine kulak tıkayanlara karşı 80 ilde milyonlarcayurttaşın sokaklara taştığı ve demokratik tepkisinin gür sesleyankılandığı gün.

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün Gezi direnişinde kaybettiğimiz ve adları o ağaçlardankent meydanlarına kadar heryerde yankılanacak olan Mehmet AYVALITAŞ’ı, Ethem SARISÜLÜK’ü, Abdullah CÖMERT’i, Medeni YILDIRIM’ı, Hasan Ferit GEDİK’i, Ali İsmail KORKMAZ’ı, Ahmet ATAKAN’ı ve Berkin ELVAN’ı…unutmadığımız ve unutturmayacağımızkardeşlerimizin anılarının yaşatılacağı gün.

Bugün 31 Mayıs 2026…

En demokratik, en katılımcı ve en barışçıl gösterilerin bile ağırhapis cezaları ile karşılık bulacağını göstererek halkındemokratik tepkilerinde korkuyu ve kaygıyı yaygınlaştırmayıamaçlayan;

Silahsız, ordusuz birbirini tanımayan kişilerin darbe yapabileceği tezine dayandırılan hukuksuz, delilsiz, mantıksızyargılamalarla, onlarca yıllık hapis cezalarına çarptırılan vehalen cezaevinde tutulan dostlarımız, arkadaşlarımız vekardeşlerimizle; iş insanı Osman KAVALA, Şehir PlancılarıOdası İstanbul Şube Başkanı Tayfun KAHRAMAN, MimarlarOdasının yetkili avukatı Şerafettin Can ATALAY, vakıfçalışanları Çiğdem MATER ve Mine ÖZERDEN iledayanışma göstermenin, suçsuzluklarını haykırmanın günü…

Bugün 31 Mayıs 2026

Bugün, kimseden emir almayan, kimseye emir vermeyenlerin, dayanışma ile revirler, kütüphaneler açanların, gerektiğindebarikat kuranların, öğrencisi, ev kadını, taraftar grubu, sendikalı işçisi, gündüz işe gece direnişe gelen sendikasızbeyaz yakalısı, işsizi, emeklisi, Türkü, Kürdü, Ermensisi, Alevi ve Sünnüsi ile bütün bir halkın ayağa kalktığı gün…

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün ülkemizi karnesi zayıf olsa da demokratik ülkelersınıfından çıkarmakla kalmayıp, yüzyıllık Cumhuriyetin kazanımlarından, evrensel hukuk normlarından ve yurttaşlarıntemel haklarından uzaklaştıracak, otoriter ve militer bir rejiminşasına doğru sürükleyen içinde bulunduğumuz sürecin ilkhaber vericisi olan GEZİ’yi hatırlama ve anlama günü

Bugün 31 Mayıs 2026…

Partili Başkanlık rejiminin doğal sonucu olan “Partili Hakim ve Savcıların“ iktidar çıkarlarını gözeten kararları ile Ana Muhalefet Partisine Kayyum atanabilmesinin, seçilmişbelediye başkanlarının kolaylıkla ve inandırıcılığı olmayanverilerle tutuklanarak görevden uzaklaştırılmasının, tweet atangazetecinin, itiraz eden akademisyenin bir anda kendisinihapishanede bulmasının ilk adımlarının GEZİ davalarındaatılmış olduğunu hatırlamanın ve hatırlatmanın günü,

Bugün 31 Mayıs 2026…

Ülkenin bütününün maden sahası ilan edilerek heryerinkolaylıkla maden şirketlerine peşkeş çekilebilmesine, şehirlerin ortasındaki hastane arazilerinin bile özelleştirmekapsamına alınmasına, doğanın talanının bambaşka birseviyeye çıkarılmasına ilk itirazın GEZİ’de gösterildiğiniakılda tutmanın 13. Yıl dönümü…

Bugün 31 Mayıs 2026…

Bugün milyonlarca gencin işsizlik ve geleceksizlik girdibındakumar ve uyuşturucu batağında, mafyatik ilişkilereözendirildiği; kadın cinayetlerinin hız kesmediği, lgbti+ bireylerin düşmanlaştırıldığı, üniversitelerin bir gecedekapatılıp, liyakatsizlikle ünlenmiş kişilerin en yetkili yerlereatanabildiği bir yönetim anlayışının ülkeyi getireceği yerinyıllar öncesinde GEZİ Parkından teşhirinin yapıldığı gün…

Bugün 31 Mayıs 2026…

GEZİ’yi hatırlamanın ve savunduğu değerleri düşünmeninzamanıdır! Çünkü;

GEZİ, sadece bir park değil Adalet talebidir. Hukuksuz, delilsiz, gerekçesiz onyıllara varan hapis cezalarını verensiyasallaşmış yargının teşhiridir

GEZİ, taşı, toprağı, denizi, deresi, kamu arazisi ile yer altı veyer üstü bütün kaynaklarının yağmalanmasına karşı erkendenkurulmuş bir barikattır..

GEZİ, seçimlere, seçilmişlere, oy hakkına, demokrasiye velaikliğe halkın sahip çıkmasının diğer adıdır.

GEZİ, anti demokratik uygulamaların, halka yönelen şiddetin, biber gazının pervasızca kullanılmasının normalleştirilmesinekarşı çıkışın adresidir.

GEZİ, korku duvarlarının aşılması, cesaretin bulaşıcı halegelmesidir.

GEZİ, siyasetin demokratik tepkisinin gençlerin enerjisi, kadınların kararlılığından güç aldığı ve sözün, sazın, halayın, horunun, sanatın ve sporun temsilcilerinin buluştuğudirenmenin ortak tarihinin adıdır.

Ve Bugün 31 Mayıs 2026…

GEZİ DİRENİŞİ yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor!

Basın açıklamasının ardından, polis, kitlenin atmış olduğu sloganların kanunsuz olduğunu anons etti. Etkinliğe katılanlar polis anonsunu yuhaladı.


Kitlenin bir kısmı anmadan sonra Tarlabaşı tarafına doğru yürüyerek “Taksim goristan ji bo faşistan,” “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları attı.

Kitle daha sonra tek tek Tarlabaşı tarafından dağıldı.

Gözaltına alınan 7 kişi gece 11.30 sularında Bayrampaşa Devlet Hastanesi’nden serbest bırakıldı.

Gezi Parkı Direnişi

27 Mayıs 2013’te İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan Taksim Gezi Parkı’na inşa edilmek istenen AVM ve Topçu Kışlası projesine karşı kent ve çevre savunucuları bir araya gelmiş ve Gezi Parkı’ndaki eylemler kısa süre içerisinde ülke çapında milyonlarca yurttaşta yankı bulmuştu. Eylemler, kolluk kuvvetlerinin sert müdahalelerinin de etkisiyle hızla ülke çapına yayılmıştı.

1 Haziran’da yoğun protestoların ardından polis Taksim’den çekilmiş, meydan ve park günlerce eylemcilerin kontrolünde kalmıştı. 11 Haziran’da meydana yönelik sert polis müdahalesi gerçekleşmişti. Bunun akabinde ise 15 Haziran’da yapılan operasyonla Gezi Parkı tamamen boşaltılmıştı.

Bu süreçte; Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım, Hasan Ferit Gedik ve Berkin Elvan hayatını kaybetti, binlerce yurttaş ise yaralandı.

Direnişin ardından yüzlerce kişi hakkında dava açıldı. Bu davalardan 8 sanıklı Gezi Parkı davası kapsamında Osman Kavala ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına, Mine Özerden, Çiğdem Mater, Can Atalay ve Tayfun Kahraman ise 18’er yıl hapis cezasına çarptırıldı. 10 Aralık 2019’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Osman Kavala’nın tutukluluğu hakkında hak ihlali kararı vererek derhal serbest bırakılmasını karara bağlasa da Türkiye bu kararı uygulamadı.

Foto ve videolar: Doğa Tekneci/Niha+

İran’da öldürülen Waisi’nin yazdığı mektup ortaya çıktı

7 Nisan’da İran ile ABD arasında imzalanan ateşkesten bu yana onlarca Kürt idam edildi, çok sayıda kişi öldürüldü. En son Devrim Muhafızları tarafından katledilen Kürt aktivist Mojtaba Waisi’nin çocuklara hitaben kaleme aldığı mektup ve suluboya tabloları kamuoyunda yankı buldu.

İran-ABD savaşının 40. gününde (7 Nisan’da) başlayan ve en başta iki haftalık olarak belirlenen ateşkes, Pakistan arabuluculuğuyla resmiyette sürmeye devam ediyor. İran, ABD ile müzakerelerine devam ederken bu süre boyunca ülke içinde baskıcı politikalarını sürdürmüş ve siyasi ve “güvenlik” suçlamalarıyla yargılanan birçok Kürt mahkumunu idam etti.

Mojtaba Waisi: “Güç, insanlığa hizmet etmek için kullanılmalı”

İran İslam Devrimi Ordusu tarafından 28 Mayıs’ta Kirmanşan’ın Mehdiye Mahallesindeki (Dare Daraz veya Dîrij) evlerinde, Mojtaba ve Maysam Waisi kaldıkları aile evinde kurşunlanarak öldürüldüler. Bu olaydan sonra, kardeşlerden Mojtaba Waisi’nin kurduğu kütüphanede eğitim gören çocuklara yazdığı mektup ile sanat eserleri ortaya çıktı.

Mojtaba Waisi’nin imzalı tabloları.

Mojtaba Waisi’nin Kürt kadınını tasvir eden imzalı iki eserini suluboya ile yaptığı öğrenildi.

Mojtaba Waisi’nin yazdığı iki sayfalık mektubun Soranice’den Türkçe’ye çevirisi işte şöyle:

“Bazen duygularım, ruhumun kitaplar için kanat çırptığı o kütüphaneye doğru uçar gider. Kütüphanedeki çocukların her birini çok özlüyorum: Mehiya, Mahbub, Sena, Aylin, Servinaz, Hena, Mübin, Diana, Atusa, Hesti, Alov, Negar, Ayda, Terane, Haniye, Aydın, Berhem…

Acaba bir gün onların büyüdüklerini ve geleceklerini görebilecek miyim? Onların geleceğine ve yetişkinliklerine tanıklık edebilecek miyim, bilmiyorum. Ancak kalbimin en derinlerinden her biri için sağlık, bilgelik ve onurlu bir yaşam diliyorum. Onları seviyorum; onlar için bilgi ve bilgelik, insanların hilelerinden ve aldatmalarından uzak durmayı, insanlıkla dolu olmayı ve bunu yansıtmayı, özgürlüğü, hak arayışını, halka hizmet etmeyi ve köklü, asil meşe ağaçları gibi sarsılmaz bir duruşu temenni ediyorum. Sizleri özgür ve aydınlık bir dünyada görebilme umuduyla… Vatanın bayındırlığı ve sizin yüceliğiniz en büyük dileğimdir. Hak sizinle olsun; Hak, sizlerin destekçisi ve sığınağı olsun.

Her koşulda umutsuzluk ve zihinsel gelgitlerle doluyum. Belirsiz bir geleceğe dair umutsuzluk… Ne olacağını bilmemekten, olayların nasıl gelişeceğini kestirememekten kaynaklanan bir umutsuzluk. Bu gidişat nereye kadar sürecek? Bu zalimin ömrünün sonu gelecek mi, yani bu zulüm dönemi sona erecek mi? Yoksa onun yerine başka bir zalim mi yükselecek? Bu kısır döngü yeniden mi tekrarlanacak? Diktatörün iktidarı nasıl yıkılacak ve paramparça edilecek?

Cesurlar canları ve varlıklarıyla özgürlüğün bedelini ödesin de, onursuz ve korkak kişiler güç ve kibrin sahibi olup hükümdarlık ve yönetim tahtına mı otursun? Mücadele eden ve hayatını kaybeden o temiz insanlar geride yalnızca hapishanelerde kalan fotoğraflarını mı bıraksın? Yoldaşlarımın bunca çabasının ve ölümünün sonucu, vatanın geleceğinin gücü yalnızca kendi çıkarları için isteyen kişilerin eline düşmesi mi olacak? Oysa güç, insanlara ve insanlığa hizmet etmek için kullanılmalıdır. Çok geçmeden bu esaretin bağları ve zincirleri yeniden vurulacaktır…

Ama zalimlere karşı mücadele etmek için ayağa kalkmanın hüznü, benim için umutsuzluğun kaynağı değil; aksine hayatın akışının ve yaşamanın anlamının ta kendisidir. Kendi anlamımı verdiğim bu boş ve anlamsız dünyada, yalnızca hayatta kalmak ve ölüm korkusu yüzünden zulüm karşısında baş eğmek, utanç ve aşağılanmadan başka bir şey değildir.

Size sadık olan,

Sizin destekçiniz ve savunucunuz.”

Kürdistan İnsan Hakları Ağı’na (KHRN) göre iki kardeş, kültürel faaliyetleri ve hükümet karşıtı protestolara katılımları nedeniyle güvenlik güçleri tarafından daha önce defalarca baskıya, tehditlere ve gözaltına maruz kalmıştı.

İki kardeşin yaklaşık bir yıl önce, diğer bazı kültür ve edebiyat aktivistleriyle birlikte Darreh Drezh Kürt kütüphanesinin kurulmasına katkıda bulundukları, kültürel ve sanatsal etkinlikler düzenleyerek yoksul bölgedeki çocuklar ve gençler arasında toplumsal dayanışma alanı oluşturdukları aktarıldı. Ayrıca iki kardeşin kentte yapılan birçok Newroz’un organizasyonuna katıldıkları ve Kirmanşah’ta çeşitli sanat çalışmaları yürüttükleri biliniyor.

Ateşkesten sonra ölümler devam ediyor

İran ile ABD arasında 7 Nisan 2026’da ilan edilen ateşkesten bu yana İran rejiminin gözaltı, siyasi infaz, idam ve Kürt bölgelerine yönelik saldırıları devam etti. İnsan hakları örgütleri ateşkes sonrasında da bu baskının ve katliamların devam ettiğini raporladı.

7 Nisan ateşkesinden sonra İran rejiminin öldürdüğü ve idam ettiği kişiler

7 Nisan 2026

Mohsen Eslamkhah

Hana İnsan Hakları Örgütü, Bukanlı ve tutuklu Mohsen Eslamkhah’ın İran İslam Cumhuriyeti yargı organları tarafından idam cezasına çarptırıldığını kaydetti.

14 Nisan 2026

Ghazal Mawlan

İran’ın Irak’ta Kürdistan Bölgesi’ndeki muhalif gruplara yönelik İHA saldırısında ağır yaralanan 18 yaşındaki Komala üyesi Ghazal Mawlan yaşamını yitirdi. İnsan hakları örgütleri, bazı hastanelerin siyasi baskı korkusuyla tedavi vermediğini bildirdi.

17 Nisan 2026

PDKI kampına saldırı sonucu 3 kişi öldürüldü

Ateşkes sonrasında İran’a ait insansız hava araçlarının Irak Kürdistanı’ndaki İran Kürdistanı Demokratik Partisi (PDKI) kampına düzenlediği saldırıda üç kişi yaşamını yitirdi. Ölenler arasında iki kadın da bulunuyordu.

2 Mayıs 2026

Nasser Bakerzadeh ve Yaghoub Karimpour

2 Mayıs sabahı erken saatlerde Orumiyeh Merkez Hapishanesi’nde, avukatlarına veya ailelerine haber vermeden Kürt sünni Nasser Bakerzadeh ile engelli Azerbaycanlı Türk Yarsan vatandaşı Yaghoub Karimpour’u gizlice idam edildi. Hapishane yetkililerinin o günden beri cesetlerin teslim edilmesini engellediği kaydedildi. KHRN, her iki kişinin de 30 Nisan’da genel koğuştan şehirdeki bir güvenlik birimine nakledildiğini ve burada video itirafları kaydetmeleri için baskı altına alındıklarını öğrendi.

4 Mayıs 2026

Mehrab Abdollahzadeh

Kürt siyasi tutuklu Mehrab Abdollahzadeh, ailesine veya savunma avukatlarına herhangi bir bildirimde bulunulmaksızın Orumiyeh Merkez Hapishanesi’nde gizlice idam edildi. Güvenlik güçleri, cesedini ailesine teslim etmeyi reddetti.

21 Mayıs 2026

Ramin Zaleh ve Karim Maroufpour

“Silahlı ayaklanma” suçlamasıyla idam cezasına çarptırılan iki Kürt siyasi tutuklu, Ramin Zaleh ve Karim Maroufpour, 21 Mayıs sabahı erken saatlerde Naqadeh Hapishanesi’nde gizlice idam edildi. Ailelerine ve avukatlarına önceden herhangi bir bildirimde bulunulmadı.

23 Mayıs 2026

Ghazi Kawani

Hana İnsan Hakları Örgütü’ne ulaşan haberlere göre, Sardasht İlçesi’nin Doletu köyünden Kürt bir esnaf olan Ghazi Kawani, 23 Mayıs’ta ağır yaraları sonucu hayatını kaybetti. Kawani, birkaç gün önce Jasousan sınır şeridinde İran İslam Cumhuriyeti silahlı kuvvetlerinin doğrudan ateş açması sonucu ağır yaralanmıştı.

28 Mayıs 2026

Waisi kardeşler

Kermanshahlı iki Kürt Yarsani kardeş ve kültür aktivisti olan Mojtaba Veysi ile Meysam Veysi, 28 Mayıs’ta Kermanshah ilinin Dalahu ilçesine bağlı Ghaleh-Kouhesh köyünde İslam Devrim Muhafızları (IRGC) güçleri tarafından öldürüldü.

28 Mayıs 2026

Ramazanpour ve Marefati

Yezd’de yaşayan 38 yaşındaki Esmaeil Ramazanpour ile Kürdistan Eyaleti’nin Saqqez kentinden 30 yaşındaki Kürt sivil Arman Marefati, Aralık 2025-Ocak 2026 protestolarıyla bağlantılı olarak “Tanrı’ya düşmanlık” suçlamasıyla idam cezasına çarptırıldı.

30 Mayıs 2026

Raouf Sheikh-Maroufi ve Mohammad Faraji

Hana İnsan Hakları Örgütü, Yargıtay’ın iki Kürt siyasi tutuklu olan Raouf Sheikh-Maroufi ve Mohammad Faraji’nin idam cezalarını onadığını öğrendi. Bukan’ta ikamet eden ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ayaklanmasında gözaltına alınan bu iki kişinin davaları, Cezaların İnfaz Şubesi’ne sevk edildi.

767
Ateşkesten 21 Nisan’a kadar geçen sürede raporlanan gözaltı sayısı.
36
KHRN’nin savaş ve ateşkes sürecinde raporladığı toplam infaz sayısı.
Kaynaklar: Kurdistan Human Rights Network (KHRN), Iran Human Rights (IHRNGO), Center for Human Rights in Iran (CHRI). Kronoloji verileri yalnızca 7 Nisan 2026 ateşkesi sonrasında raporlanan ölüm, infaz ve saldırıları kapsamaktadır.


*Infografi, söz konusu kaynaklardan elde edilen bilgilerden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

Tartışmalı AB göç yasası 12 Haziran’da yürürlüğe giriyor

Yunanistan Parlamentosu tarafından onaylanan yeni göç yasa tasarısı 12 Haziran’da yürürlüğe giriyor. Yasaya göre Yunanistan’a gelen mülteciler 12 haftaya kadar gözaltı merkezlerinde kalabilecek ve iltica başvurusu kabul edilmeksizin geri gönderilebilecek.

Türkiye kıyılarından Yunanistan’ın Lesbos adasına doğru Akdeniz’i geçen mülteciler, 2016 Foto: impakter.com

AB Göç ve İltica Paktı (EU Pact on Migration and Asylum), 12 Haziran’da yürürlüğe giriyor. 14 Mayıs 2024 yılında AB konseyi tarağından kabul edilen yasaya göre AB üyesi ülkeler, 12 Haziran 2026 yılına kadar kendi yasal mevzuatını oluşturmak zorunda. Yunanistan konuyla ilgili adım atan ülkelerin başında geliyor. 5 Şubat 2026 tarihinde yapılan oylamayla söz konusu yasal değişiklikler yapıldı.

AB ülkelerine mültecilerin ilk ayak bastığı yerlerin başında gelen Yunanistan, İtalya ve İspanya’yı yakından ilgilendiren yasa gereği sığınma başvuruları daha hızlı değerlendirilip ilticacı etmiş kişilerin 12 hafta gibi kısa sürede geri gönderilmesi öngörülüyor.

AB ülkelerinin göç politikaları

Avrupa’da “sıfır mülteci” sloganı ile yıllardır AB’nin en katı mülteci politikasını Danimarka uyguluyor. Macaristan ve Avusturya gibi ülkeler de iltica taleplerinin en az kabul edildiği ülkeler arasında. AB üyesi olmayan İsviçre ve İngiltere de uyguladıkları sert mülteci karşıtı politikalar ile yerinden göç etmek zorunda kalan mülteciler için bir çok yasal zorluklar çıkarıyor.

Avrupa genelinde bir çok hak savunucusu ve STKnın karşı çıktığı yasa 12 Haziran’da resmen yürürlüğe girecek. AB Göç ve İltica Paktı yasasını parlemontodan geçiren Yunanistan hükümeti de yasayı eksiksiz bir şekilde uygulamaya koyacağını belirtti.

Yunanistan Göç ve İltica Bakanlığı, “Yasal Göç Politikalarının Teşviki” konulu yasa tasarısının amacının bürokrasiyi azaltarak, Yunan ekonomisinin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde oturum izni verme süreçlerinin hızlandırılması olduğunu iddia ediyor. Düzenleme Avrupa’nın bir çok ülkesinde olduğu gibi Yunanistan’da da “vasıflı” ilticacıları kapsamıyor.

Teknoloji, sanat gibi alanlarda özel vasıflara sahip olanlar için yeni vize kategorileri oluşturulacak. Öğrencilere verilecek oturum izni süreleri, okul süresince aynı olacak ve yarı zamanlı çalışma imkanı da sunulacak. Eğitimlerini tamamlayan öğrencilere Yunanistan’da iş aramaları için süre tanınacak.

STK’lar yasaya karşı çıkıyor

Yunanistan’da sığınmacı ve göçmenlerin korunması amacıyla faaliyet gösteren 56 kuruluş, Göç ve İltica Bakanlığının yeni yasa tasarısındaki düzenlemeleri geri çekmesi için bildiri yayınlamıştı. Bildiride, yeni yasa ile birlikte göçmenlere yardım eden STK ve kişilerin göçe yardım edenler olarak ceza alabileceği belirtilmişti.

AB’nin yeni göç yasası

12 Haziran’dan sonra Mısır, Bangladeş ve Pakistan’dan gelen mülteciler düşük kabul oranına sahip ülkeler kategorisinde yer alacak ve 12 haftada geldikleri ülkelere geri gönderilebilecek.

Göçmen karşıtı söylemleri ile bilinen Yunanistan’ın mevcut Göç ve İltica Bakanı Thanos Plevris, Yunanistan basınına yaptığı açıklamada, 12 Haziran’da uygulanmaya başlanacak yasa için, yeni kuralların uluslararası koruma başvurusu yapmış olup olmadıklarına bakılmaksızın, Yunanistan’a düzensiz yollarla giren herkesi ilgilendirdiğini belirtti. Buna göre kurulacak göz altı tesislerinde, adalarda 3 gün içinde, ana karada ise 7 gün içinde ya iltica prosedürü veya geri gönderme prosedürü uygulanacak.

Uygulamaya göre iltica başvurusu yapan kişinin durumunun 12 hafta gibi kısa bir sürede incelenmesi öngörülüyor. Yunanistan’da iltica başvuru randevularının bile bazen 2-3 yılı bulduğu düşünüldüğünde mevcut 12 haftalık uygulamanın iltica edenler için olumsuz sonuçlar doğuracağı STK’ların itiraz ettiği en önemli nokta. STK’ların karşı çıktığı bir diğer nokta ise bu 12 haftalık sürecin gözaltına geçirilecek olması.

Zorla geri gönderilecekler

İlticaları kabul edilebilir bulunan kişiler için ise 3 ay içinde mülteci statüsü verilmesi öngörülüyor. İltica başvurusu kabul edilmeyenler ise zorla geri gönderilebilecek. Yunanistan’da uygulanacak yasaya göre iltica başvurusu kabul edilebilir kişiler açık kamplarda, kabul oranı düşük olan kişiler ise kapalı kamplarda yani gözaltı merkezlerinde tutulacak.

STK’ların yanı sıra Yunanistan Kominst Partisi (KKE) milletvekili Emmanuel Syntychakis, parlemontoda verdiği önergede yürürlüğe girecek yasayı, eleştirerek hükümeti AB’nin suç teşkil eden mülteci yasasına hizmet etmek ile suçladı.

YUNANİSTAN GÖÇ POLİTİKASI VE GERÇEKLER

Resmi İstatistikler ile Uluslararası Hak Örgütlerinin Eleştirel Yaklaşımları Karşı Karşıya

Resmi Veriler ve İstatistikler
52.180
Düzensiz Giriş (Yıllık)
Ege adalarının yanı sıra Kuzey Afrika rotasıyla Girit Adası çevresinde yoğunlaşan belgelenmiş düzensiz göçmen girişi.
1.000 / 5,3
Nüfusa Oranla Başvuru
Eurostat verilerine göre Yunanistan, bin kişi başına düşen 5,3 başvuruyla nüfusa oranla en çok iltica talebi alan AB ülkesidir.
İlk 3
Hızlandırılmış Prosedür
Fransa ve İtalya ile birlikte iltica başvurularını en hızlı karara bağlayan (ve sıklıkla reddeden) üç AB ülkesinden biri.
%400
Geri Kabul Talepleri
Dublin Sözleşmesi uyarınca diğer AB ülkelerinden Yunanistan’a iade edilmek istenen sığınmacı sayısındaki artış eğilimi.
Eleştirel Yaklaşımlar ve Hak İhlalleri
Yasa Dışı Geri İtmeler (Pushbacks)
Ege ve Meriç sınırında yakalanan sığınmacıların, uluslararası “geri gönderme yasağı” ilkesine aykırı olarak iltica başvuruları alınmadan zorla geri itilmesi.
İnsani Yardımın Kriminalize Edilmesi
Yeni uyum yasasındaki katı kurallarla, denizden insan kurtaran veya tıbbi destek sağlayan STK çalışanlarının “insan kaçakçılığı” ile suçlanması.
“Açık Hava Hapishanesi” Kampları
Adalarda inşa edilen yüksek güvenlikli Kapalı Kontrollü Erişim Merkezlerinin (CCACs) sığınmacılarda ağır psikolojik yıkıma yol açması.
“Güvenli Üçüncü Ülke” Sığınağı
Türkiye dahil transit ülkelerin “güvenli” kabul edilerek mülteci başvurularının esastan incelenmeksizin toptancı bir mantıkla doğrudan reddedilmesi.
Veriler ve Raporlar: UNHCR, Eurostat, Yunanistan Göç Bakanlığı, Amnesty International, Human Rights Watch raporlarından derlenmiştir.

*Infografi, söz konusu kaynaklardan elde edilen bilgilerden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

“Mutlak Butlan” krizinin kronolojisi: Gün gün ne yaşandı?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 38. Olağan Kurultayına yönelik mutlak butlan kararı, Türkiye siyasetinin nabzını yükselten konuların başında geliyor. Birçok kişinin tepkisini çeken bu kararın öncesi ve sonrasında neler yaşandı?

Fotoğraf: Özgür Özel TBMM’ye yürürken.

Ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 4-5 Kasım 2023’te yapılan 38. Olağan Kurultayına yönelik iptal kararı, Türkiye siyasetinin gündemine oturdu.

Kurultay öncesindeki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve dönemin parti yönetim kurullarının görevlerine aynen devam etmesini öngören mutlak butlan kararı, geniş kesimlerin tepkisine neden olurken, Özgür Özel ile yönetimindeki CHP’lilerin ise tedbiren görevden uzaklaştırılması da tepki çekiyor. Mutlak Butlan krizi olarak tarihe geçen bu kararın arka planında ve karar sonrasında gün gün neler yaşandığını sizler için derledik.

Arka plandaki önemli tarihler

5 Kasım 2023: 14 Mayıs seçimlerinden mağlup ayrılan CHP içinde yoğun bir “değişim” tartışmasına girilmesinin ardından 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde düzenlenen 38. Olağan Kurultayın ikinci tur oylamasında, 13 yıldır genel başkanlık görevini yürüten Kemal Kılıçdaroğlu 636 oy alırken, değişim hareketinin lideri olan Özgür Özel ise 812 oy alarak partinin yeni genel başkanı seçildi.

31 Mart 2024: Özgür Özel yönetimindeki CHP, 2024 Türkiye yerel seçimlerini kazanarak, 47 yıl sonra birinci parti oldu.

30 Ekim 2024: AKP hükûmetinin daha önce Kürt illerindeki belediyelere uyguladığı kayyum politikası, ilk kez “Kent Uzlaşısı” soruşturmaları adı altında CHP’li belediyelere genişletildi. Bu kapsamda İstanbul’un en büyük ilçesi olan Esenyurt’un Belediye Başkanı Ahmet Özer, “PKK/KCK üyeliği” suçlamasıyla tutuklandı. Daha sonra 30’dan fazla Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanı gözaltına alındı ve tutuklandı.

10 Şubat 2025: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş’ın suç duyurusunda bulunması üzerine CHP’nin 38. Olağan Kurultay’ına ilişkin soruşturma başlattı.

21 Şubat 2025: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, CHP’nin cumhurbaşkanı adayını belirlemek için yapılacak ön seçim için adaylık başvurusunu yaptı.

19 Mart 2025: Ekrem İmamoğlu ve çok sayıda İstanbul Büyükşehir Belediyesi yöneticisi gözaltına alındı.

2 Eylül 2025: İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, 8 Ekim 2023’te yapılan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul 38. Olağan İl Kongresi’ni iptal etti. Mahkeme CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik ve partinin il yönetimini görevden alarak yerine Gürsel Tekin’in başkanlığında geçici bir kurul atadı.

Bugün (30 Mayıs) Ankara Güvenpark’ta buluşan yurttaşlar. Fotoğraf: Niha+

8 Eylül 2025: Gürsel Tekin, yüzlerce çevik kuvvet polisi eşliğinde CHP İl Başkanlığı binasına girdi.

24 Eylül 2025: Cumhuriyet Halk Partisi, mahkeme kararıyla görevden alınan İstanbul İl Başkanlığı yönetiminin ardından olağanüstü kongreye gitti. CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, 583 delegeden 414’ünün oy kullandığı kongrede, 25 geçersiz oya karşı 389 geçerli oy alarak yeniden il başkanlığına seçildi.

24 Ekim 2025: Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davayı “aktif husumet yokluğu” ve “davanın konusuz kalması” gerekçeleriyle reddetti.

10 Kasım 2025: CHP’den ihraç edilen eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş ile bazı önceki dönem CHP kurultay delegeleri, CHP’nin 4–5 Kasım 2023’te yapılan 38. Olağan Kurultayı’nın iptali davasında verilen karara itiraz etti.

11 Şubat 2026: Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararlarıyla Adalet Bakanlığına toplumsal muhalefeti etkisizleştirmeye yönelik kararlarıyla bilinen İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek atandı.

21 Mayıs 2026: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı ile bu tarihten sonra gerçekleştirilen tüm kurultaylar ve bu kurultaylarda alınan tüm kararlar için “mutlak butlan” gerekçesiyle iptal kararı verdi. Özgür Özel kararı tanımayacaklarını belirterek destekçilerini CHP Genel Merkezi’ne çağırdı.

Karar sonrası yaşananlar

22 Mayıs 2026: CHP, partinin 38. Olağan Kurultayı davasında ‘mutlak butlan’ kararının çıkmasının ardından Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) başvurdu. YSK itirazı aynı gün içerisinde reddetti.

23 Mayıs 2026: CHP TBMM grubu, parti genel merkezinde kapalı grup toplantısı yaptı. Özgür Özel, toplantıya katılan 96 milletvekilinden 95’inin oyuyla Grup Başkanı olarak seçildi. Toplantıya hastalık, cenaze ya da yurt dışında olma gibi mazeretleri nedeniyle katılamayan 42 milletvekilinden 15’inin Özel’e desteklerini bildirdiği belirtildi.

24 Mayıs 2026: CHP Genel Merkezi polis müdahalesi ile boşaltıldı. Yüzlerce çevik kuvvet eşliğinde CHP Genel Merkezi’nin kapısı kırılırken nöbette olan partililere yoğun biber gazı ve plastik mermi ile müdahale edildi. Merkezden ayrılan Özgür Özel, binlerce yurttaş ile TBMM’ye yürüdü. Özgür Özel, TBMM’yi partisinin geçici genel merkezi ilan etti.

25 Mayıs 2026: CHP Genel Merkezi’ne dönük saldırılar diğer muhalefet partilerinin de tepkisine neden oldu. DEM Parti, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Partisi (EMEP), SOL Parti ve birçok kurum Özgür Özel’i TBMM’de ziyaret etti.

26 Mayıs 2026: Özgür Özel’in İzmir’de gerçekleştireceği mitinge polis müdahale etti. Çok sayıda gözaltının yaşandığı mitingde yurttaşlara TOMA’lar ile müdahale edildi. Engellemelere rağmen miting yoğun katılım ile gerçekleşti.

Fotoğraf: Engellenen İzmir mitinginde TOMA’nın üzerine çıkan bir yurttaş / Sendika.org

26 Mayıs 2026: Mutlak Butlan kararına ilişkin iktidar tarafından da itirazlar gelmeye başladı. Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, CHP’nin 38’inci Olağan Kurultayı ve 21’inci Olağanüstü Kurultayı hakkında verilen “tedbirli mutlak butlan” kararını doğru bulmadığını açıkladı.

28 Mayıs 2026: CHP’ye bayram ziyaretleri sürdü. Yeniden Refah Partisi, Saadet Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi, Zafer Partisi ve Milli Yol Partisi TBMM’deki CHP’ye ziyaretlerde bulundu.

30 Mayıs 2026: CHP Lideri Özgür Özel’in bayramlaşma için çağrı yaptığı Güvenpark’ta yurttaşlar sabah saatlerinden itibaren toplanmaya başladı. Mahkeme kararıyla CHP genel başkanlığına atanan Kılıçdaroğlu ise polis zoruyla boşaltılan genel merkeze çağrı yaptı.

CHP buluşması için Güvenpark’ta toplanan yurttaşlar. Fotoğraf: Niha+

Güvenpark’ta toplanan yurttaşlar “Kurultay” sloganları atıyor. Video: Niha+

Tom Barrack’ın görevi sona erdi: Kürtler, Ankara, Şam, Bağdat

Barrack dönemi, ABD’nin Ortadoğu’daki ayak izini küçültme stratejisinin, sahadaki Kürt siyasi ve askeri yapılarının aleyhine işlediği bir süreç oldu. Sadece Suriye Özel Temsilcisi değil, aynı zamanda ABD’nin Ankara Büyükelçisi şapkasını da taşıyan Barrack, Şam’daki Esad sonrası yeni geçiş hükümeti ile Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını ortak bir paydada buluşturdu.

Mesud Barzani, Tom Barrack ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi‘nin katıldığı toplantı. 17 Ocak 2026 Pirmam.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio 30 Mayıs 2026, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın görev süresinin sona erdiğini duyurdu. Rubio, “Büyükelçi Tom Barrack, Suriye Özel Temsilcimiz olarak paha biçilemez bir rol oynadı. Bu görevlendirme sona eriyor olsa da, Trump yönetimi adına hem Suriye hem de Irak’ta önemli bir rol oynamaya devam edecek. Bölgeye ilişkin uzmanlığı, ilişkileri ve ‘Önce Amerika’ gündemine yönelik anlayışı, ülkemiz adına başarılar getirmeyi sürdürecek” ifadelerini kullandı.

ABD Dışişleri Bakanı’nın bu açıklamasından sonra, Barrack’ın yerine kimin atanacağı henüz belli değil.

Barrack’ın görev süresi, Washington’un IŞİD ile mücadele eksenli politikasını, bölgesel devletlerin (Türkiye ve Suriye) güvenlik kaygılarını önceleyen bir “entegrasyon ve geri çekilme” stratejisine dönüştürdüğü bir dönem oldu.

Görevde kaldığı süre boyunca Ortadoğu’da ve Kürt coğrafyasında yürüttüğü politikalar, akıllarda kalmaya devam edecek. Özellikle Rojava ve Irak Kürdistan Bölgesinde bulunan Kürt siyasi yapılarına karşı bulundukları ülkelerin merkezi idareleri lehine politika geliştirmesi, Kürt toplumunda ciddi tepkiyle karşılanmasına yol açtı. Barrack’ın Türkiye, Irak ve geçici Şam yönetimi ile ilişkileri de hem Ortadoğu’da hem de ABD’de eleştiri konusu oldu.

Tom Barrack’ın atanması ve ABD’nin politikası

Thomas Joseph Barrack Jr, 1947 yılında Los Angeles County’de doğdu. Lübnan kökenli bir aileden gelen Barrack, hukuk eğitiminin ardından kariyerine uluslararası iş dünyasında başladı. Özellikle gayrimenkul ve yatırım fonları alanında büyüyerek Colony Capital (bugünkü DigitalBridge) adlı şirketi kurdu ve küresel ölçekte büyük projelere imza attı.

1980’lerde Ronald Reagan yönetiminde kısa süreli kamu görevlerinde yer aldıktan sonra uzun yıllar iş dünyasında aktif kaldı. Donald Trump ile yakın ilişkisi, özellikle 2016 seçim kampanyası ve ardından gelen siyasi süreçlerde dikkat çekti.

2025 yılında ABD yönetimi tarafından iki kritik göreve getirildi. Tom Barrack’ın Türkiye Büyükelçiliği ile birlikte Suriye dosyasını da üstlenmesi, Washington’un sahadaki askeri angajmandan diplomatik ve devlet merkezli bir modele geçişinin işareti olarak değerlendirildi.

Barrack’ın hem Ankara Büyükelçisi hem de Suriye Özel Temsilcisi “çift şapkasıyla” görev yaptığı bu dönem. Washington’un asker çekme stratejisinin, Kürtlerin siyasi ve idari haklarının tasfiyesi pahasına bölgesel devletlerle (Türkiye, Suriye, Irak) uzlaşarak hayata geçirildiği bir “zorunlu entegrasyon” süreci olarak kayıtlara geçti.

Ankara ile derinleşen “övgü dolu” mesai

Tom Barrack’ın Suriye Özel Temsilciliği görevini Ankara Büyükelçisi unvanıyla birlikte yürütmesi, sahadaki dengeleri Ankara lehine değiştiren en kritik hamleydi. Barrack, göreve geldiği ilk günden itibaren ABD’nin Suriye’deki varlığını “sonsuz savaşlar” doktrininden çıkarıp bölgesel devletlerin inisiyatifine bırakan yeni politikanın sözcüsü oldu.

Tom Barrack ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan

ABD’nin değişen rotasını, Ortadoğu’da maliyetli devlet inşası süreçlerinden vazgeçiş olarak tanımlayan Barrack, bu süreçte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan başta olmak üzere Türk güvenlik bürokrasisiyle son derece yakın bir mesai yürüttü.

Barrack Haziran 2025 tarihinde Anadolu Ajansı’na verdiği bir söyleşide Lahey’de düzenlenen NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi kapsamında bir araya gelen Trump ve Erdoğan’ın görüşmesine dair konuşarak, Trump ile Erdoğan’ın, ayrıca Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun da iyi kişisel ilişkilere sahip olduğunu söyledi.

Barrack, “Tarihin çok ama çok önemli bir döneminde, iki başkan ve dışişleri bakanları, dört kişi arasında karşılıklı güvene dayalı kişisel bir ilişki, yakınlık ve anlayışla başladı.” dedi.

Barrack, Orta Doğu ve Yakın Doğu’nun oluşturduğu yeni bir döneme tanıklık edildiğini vurgulayarak, ABD tarafından, Türkiye’nin daima büyük bir NATO müttefiki olarak görüldüğünü kaydetti.

“Türkiye hiçbir zaman büyük bir bölgesel aktör olarak hak ettiği değeri ve önemi tam anlamıyla göremedi.” diyen Barrack, Türkiye’nin çevresinde yaşanan çatışmalara ve savaşlara işaret etti.

Süreç boyunca Türk yetkililere dair övgülerini devam ettiren Barrack, pek çok kez Türkiye’ye gelerek devlet ve hükümet yetkilileri ile görüştü. Yine Ortadoğu ülkelerinde kimi üst düzey devlet ve hükümet yetkililerinin katıldığı toplantılarda, Türk yetkililerle ikili görüşmeler gerçekleştirdi.

Halep saldırısı ve Kürt güçleriyle ilişkileri

Barrack’ın Türkiye dahil Ortadoğu’daki ülkelerin merkezi yapılarıyla uyumlu politikası, özellikle Kürtler açısından ‘yıkıcı’ sonuçlara yol açtı.

ABD’nin yeni politikasının sahadaki en yıkıcı test alanı, 2026’nın başında başlayan Halep saldırısı oldu. Suriye geçici hükümet güçleri ve destekli gruplar, Kürtlerin 2011’den bu yana kendi asayişini kurduğu Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerine girerken ABD sessiz kalmayı tercih etti. 140 binden fazla sivilin evlerini terk ederek Rojava’nın iç kesimlerine sığınmak zorunda kaldığı bu kriz günlerinde Barrack, koruma sağlamak yerine diplomatik baskıyı artırdı.

Çatışmaların en yoğun olduğu Ocak ayı ortasında Rojava’daki Kürt siyasi ve askeri otoriteleriyle (SDG liderliği) yapılan görüşmeler, bir müttefiklik dayanışmasından çok “zorunlu entegrasyon” dayatmasına sahne oldu. Oysa ABD ve uluslararası koalisyon güçlerinin açıklamalarına göre, o güne kadar SDG, IŞİD ile savaşta stratejik bir müttefikti. Barrack’ın açıklamaları ise bu ilişkinin değiştiğini açık ediyordu.

Daha 20025 yılının Temmuz ayında New York’ta düzenlediği bir basın toplantısında Barrack, ABD’nin DEAŞ’la mücadele etmek için SDG ile ittifak kurduğunu söyleyerek, “Bu nedenle duygular çok yoğun çünkü onlar ortaklarımızdı. Ancak asıl soru şu, onlara ne borçluyuz? Onlara bir devlet içinde kendi bağımsız yönetimlerini kurma hakkını borçlu değiliz. Onlara borçlu olduğum şey şu; makul bir şekilde yeni yönetime geçiş sürecinde bir yol sunma borcumuz var. Bu yeni rejimde tek Suriye ile nasıl bütünleşecekleri konusunda makul olunması gerekiyor.”

Geçici Şam yönetiminin Halep’le başlayan ve Rojava’nın geneline yayılan saldırı sürecinde, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve diğer Kürt yetkililer ile yaptığı basına kapalı toplantılarda, Barrack’ın Kürtler’in taleplerine kapıları kapattığı yönünde bilgiler yansıyordu.

20 Ocak 2026’da Barrack, SDG’nin fiilen tasfiyesini şu sözlerle meşrulaştırdı: “SDG’nin sahada birincil IŞİD karşıtı güç olma amacı büyük ölçüde ortadan kalktı, çünkü Şam artık IŞİD gözaltı tesisleri ve kamplarının kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hem istekli hem de hazır durumda.”

29 Ocak’ta ise SDG ile geçici Şam yönetimi arasında imzalanan anlaşma için “Bugün Suriye hükümeti ile SDG arasında açıklanan kapsamlı anlaşma, Suriye’nin ulusal uzlaşma, birlik ve kalıcı istikrar yolculuğunda derin ve tarihi bir dönüm noktasını temsil ediyor” diyerek yürüttüğü politikaya uygun demeçler veriyordu.

Erbil’e sıçrayan baskı: Bağdat’a biat

Barrack’ın Kürt aktörleri merkezi devletlere entegre etme vizyonu, Rojava ile sınırlı kalmadı. Halep krizinin hemen ardından, Mart 2026’da diplomatik trafik Irak Kürdistan Bölgesi’ne (IKB) kaydı.

Erbil’de IKB Başbakanı Mesrur Barzani ve Kürt yetkililerle bir araya gelen Barrack, burada da Bağdat yönetiminin elini güçlendiren bir dil kullandı. Türkiye ve Irak arasında inşa edilen ve Erbil’i dışarıda bırakan “Kalkınma Yolu” projesiyle ekonomik olarak kuşatılan Kürt yönetimine, ABD’nin artık Erbil’i Bağdat’a karşı koruyan bir tampon olmayacağı mesajı verildi. Barrack, petrol ihracatı ve bağımsız bütçe konularında Erbil’i, merkezi Irak hükümetinin şartlarına şartsız uymaya zorladı.

Özerk yönetimden “kültürel azınlık” statüsüne

Tom Barrack’ın görev süresinin sona erdiği Mayıs 2026 itibarıyla, Kuzeydoğu Suriye’de eşbaşkanlık sistemi, yerel kaynakların yönetimi, çok dilli eğitim ve yerel güvenlik (Asayiş) gibi demokratik idari haklar, “bütünleşik devlet” konsepti içinde eritildi. Şam yönetimi, Kürtlere idari bir özyönetim hakkı tanımak yerine, yalnızca kısıtlı “kültürel vatandaşlık” hakları vadetti.

Kuzeydoğu Suriye’de kurulan yönetim modeli cinsiyet eşitliği, çok dilli eğitim ve yerel meclisler gibi demokratik unsurlar barındırıyordu. Ancak Barrack döneminde ABD’nin bu modeli siyasi olarak tanımayı reddetmesi, Şam ve Ankara’nın elini güçlendirdi. “Entegrasyon” baskısı, Kürtler için eşit vatandaşlık temelinde bir birleşmeden ziyade, Baas rejiminin güvenlikçi kodlarına geri dönüş riskini taşıyor.

Tom Barrack ve geçici Şam yönetimi Başkanı Ahmed eş-Şara

Barrack’ın “bütünleşik devlet” söylemi, Şam’ın Kürt okullarını kapatma veya müfredatı tamamen Araplaştırma politikalarına uluslararası bir sessizlik kalkanı sağladı. Kürt siyasi aktörleri, uluslararası toplumun kendilerini sadece “IŞİD’e karşı savaşan piyadeler” olarak gördüğünü, siyasi bir halk olarak haklarını görünmez kıldığını savunuyor.

İnsan hakları ve siyasi temsil perspektifinden bakıldığında Barrack dönemi, ABD’nin Ortadoğu’daki ayak izini küçültme stratejisinin, sahadaki Kürt siyasi ve askeri yapılarının aleyhine işlediği bir süreç oldu. Şam’daki Esad sonrası yeni geçiş hükümeti (Ahmed eş-Şara yönetimi) ile Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını ortak paydada buluşturan ABD diplomasisi, bu dönemde Kürt meselesini bir hak ve özerklik statüsünden çıkarıp, merkezi devlet yapılarına (Şam ve Bağdat) “koşulsuz entegrasyon” dayatmasına dönüştürdü.

Niha+ Veri-Analiz Ekranı

İNFOGRAFİK: Barrack dönemi, Kürt aktörler ve bölgesel güvenlik denklemi (2025-2026)

1. Sahadaki Kırılma Noktaları ve Askeri-Diplomatik Akış

  • Eylül 2025

    ABD’nin Suriye Özel Temsilciliği ve Ankara Büyükelçiliği görevlerinin Tom Barrack şahsında birleştirilmesi. Bölgesel devletleri (Türkiye-Suriye-Irak) önceleyen yeni diplomasi hattının kuruluşu.

  • Sonbahar 2025

    Şam’da kurulan Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni geçiş hükümetinin Küresel IŞİD Karşıtı Koalisyon’a resmi katılımı. ABD diplomasisinin sahadaki birincil muhatabının SDG’den merkezi Şam yönetimine kayışı.

  • Ocak 2026 Başı

    Suriye hükümet güçleri ve destekli grupların Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerine girişi. Bölgede 2011’den bu yana var olan Kürt idari ve asayiş yapılarının fiilen dağılması.

  • Ocak 2026 Ortası

    Halep’teki askeri baskı ve ABD’nin hava koruması sağlamaması neticesinde SDG ile Şam arasında entegrasyon anlaşmasının imzalanması. Ağır silahların ve petrol/altyapı kontrolünün aşamalı olarak merkezi hükümete devri.

  • Mart 2026

    Zorlayıcı entegrasyon modelinin Irak sahasına aktarılması. ABD’nin bütçe ve petrol ihracatı başlıklarında Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) yönetimine yönelik merkeziyetçi Bağdat politikalarına uyum sağlama baskısı.

  • 30 Mayıs 2026

    ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Tom Barrack’ın Suriye Özel Temsilciliği unvanının sona erdiğinin resmen açıklanması.

2. Bölgesel Aktörlerin Politika ve Hedef Matrisi

AktörSuriye / Irak StratejisiKürt Yapılarına Yaklaşım
ABD (Barrack Dönemi)Maliyetli devlet inşası süreçlerinden ve askeri varlıktan kademeli çekilme; bölgesel istikrarı tanınmış merkezi hükümetler üzerinden kurma.Kürt yapılarını taktiksel ortaktan “geçiş aktörü” statüsüne indirme; özerk askeri ve ekonomik yapıların Şam ile Bağdat’a devrini dayatma.
Türkiye (Hakan Fidan Doktrini)Sınır hattı boyunca derinlikli güvenlik kuşağı oluşturma; sınır ötesi askeri operasyonları ABD’nin çekilme takvimiyle koordine etme.Kuzeydoğu Suriye’deki idari özerklik, kanton ve federalizm modellerinin tasfiyesi; SDG’nin askeri bir güç olarak tamamen dağıtılması hedefi.
Şam Yönetimi (Geçiş Hükümeti)Ülke genelindeki tüm stratejik altyapı, petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları üzerinde merkezi egemenliği yeniden tesis etme.Siyasi ortaklık veya idari-askeri özerklik statüsünün kesin reddi; Kürt nüfusa yalnızca sınırlı kültürel vatandaşlık hakları tanıma.
Kürt Siyasi Yapıları (Rojava / IKB)IŞİD karşıtı mücadele döneminde elde edilen anayasal statü, ekonomik özerklik ve özsavunma kapasitelerini korumaya dönük hayatta kalma siyaseti.Merkeziyetçi baskılar karşısında askeri ve ekonomik gücün (petrol) zayıflaması; idari yönetim modellerinin daralarak kültürel savunmaya çekilmesi.

3. Hak Temelli ve Yapısal Değişim Analizi

140.000+
Demografik Hareketlilik

2026 yılı başında Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerinden ayrılmak zorunda kalan ve Rojava’nın iç kesimlerine göç eden Kürt nüfusu.

%100
Altyapı Kontrolü

Entegrasyon anlaşmaları uyarınca SDG kontrolünden kademeli olarak merkezi Şam yönetimine devredilen petrol sahaları ve lojistik hatlar.

İdari Modelin Dönüşümü

Yıllar içinde geliştirilen çok dilli yerel yönetim, eşbaşkanlık sistemi ve yerel güvenlik (Asayiş) örgütlenmesinin; merkezi devletlerin dikey bürokrasisi içinde erimesi.

Bölgesel Ekonomik Hatlar

Türkiye ve Irak arasında geliştirilen Kalkınma Yolu projesinin Irak Kürdistan Bölgesi (Erbil) topraklarını dışarıda bırakacak şekilde tasarlanması ve ekonomik kuşatma etkisi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.