DEM PARTİ 5. OLAĞAN KONGRESİ

Bakırhan ve Hatimoğulları yeniden eş genel başkan seçildi

Tek liste ile gidilen seçimlerde, 600 civarında delege oy kullandı. Yapılan seçimler sonucunda mevcut Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, yeniden eş genel başkanlığa seçildi. Kongrede, Parti Meclisi (PM), Merkez Disiplin Kurulu (MDK) gibi kurulların yedek ve asli üyeleri de seçildi. PM, merkez disiplin ve uzlaşma kurulunda toplamda 45 isim değişti.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), 5’inci Olağan Kongresi’ni Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdi. Delegelerin ve farklı siyasi parti temsilcilerinin katıldığı kongre, saygı duruşunun ardından açılış konuşmalarıyla başladı.

Kongrede konuşan mevcut Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, kongrenin beklenen büyük dönüşüme bir hazırlık olduğunu belirtti. Konuşmaların ardından ise, faaliyet ve mali raporlar okunarak, onaylandı. Ayrıca DEM Parti Kadın Meclisi ve Gençlik Meclisi’nin faaliyet raporunu da delegasyona sunuldu.

Mezopotamya Haber Ajansı’nın haberine göre tek liste ile gidilen seçimlerde, 600 civarında delege oy kullandı. Yapılan seçimler sonucunda mevcut Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, yeniden eş genel başkanlığa seçildi.

“Hiçbir kanun kendi başına toplumsal barış yaratamaz”

Hatimoğulları, Türkiye’nin etraftaki bölgesel kriz ortamında Kürt meselesinin çözümünün kaçınılmaz olduğunu söyleyerek, bu süreci “Önümüzdeki yüzyılda nasıl bir ülkede yaşayacağımızı belirleyecek tarihsel bir sınav” sözleriyle niteledi. Meclisten geçen “çerçeve yasa”yla ilgili Hatimoğulları, “Hiçbir kanun kendi başına toplumsal barış yaratamaz. Kanun bir kapı açabilir. O kapıdan nasıl geçileceğini siyaset, hukuk ve toplum belirler” dedi.

Barışın sadece çatışmasızlık anlamına gelmediğini, kayyımların kalkmasından ana dili hakkına ve emekçinin refahına kadar geniş bir demokrasi mücadelesi olduğunu belirten Hatimoğulları, “Acılar yarıştırılmaz. Her acının kendi adı, kendi hikayesi var” diyerek bu barışı Cumartesi Annelerinden asker ailelerine kadar tüm toplumun inşa edeceğini söyledi. Hatimoğulları, partilerinin de bu yeni döneme uygun şekilde dönüşmek zorunda olduğuna işaret ederek “Şu bilinsin ki barışın gemisini o limana vardıracağız” diyerek kararlılık mesajı verdi.

“Türkiye’yi yönetmeye aday bir konumdayız”

Konuşmasında hem parti içi süreçlere hem de Türkiye’nin genel siyasi hattına dair değerlendirmelerde bulunan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, yerel yönetimler ve toplumsal bağlar konusunda özeleştiride bulunarak şu ifadeleri kullandı:

“Bazı belediyelerimizde istediğimiz karşılığı henüz alamadık. Bunun sorumluluğu yalnızca belediyelerimizde değil, ilgili kurullarımızdadır, bizdedir. Kendi kadromuzu yetiştirme, yeni kuşakları siyasetin içine çekme konusunda daha yaratıcı adımlar atabilirdik. Bu konudaki noksanlığımızın bilincindeyiz.”

Partinin yönetim iddiasına ve yeni döneme ilişkin hedeflerine dair ise konuşan Bakırhan, “Artık sadece oyun bozan değil, oyun kuran ve Türkiye’yi yönetmeye aday bir konumdayız. Yüz yıllık Cumhuriyet tarihinde bu ülkeyi iki siyasal gelenek yönetti. Hangisi yetkiyi milletten alınca toplumun derdini unutmadı? Hangisi sorunlarımızı çözdü? Ne AKP öncesi Türkiye bir cennetti, ne de AKP dönemi bir tür modern asr-ı saadettir. Biz başka bir siyaset anlayışının mümkün olduğuna inanıyoruz. Müstakil siyasetimizi güçlendirmek için inançla ve kararlılıkla yolumuza bakacağız. Türkiye’de devlet, toplum, sermaye dönüştü. Artık biz de demokrasi mücadelesinde yeni yol ve yöntemler bulmalıyız. Bugün siyasal mücadelemizi her zamankinden daha güçlü şekilde üçüncü yolda kuruyoruz. İlle de hak diyoruz, ille de halk diyoruz, ille de ezilenler diyoruz, ille de demokrasi, ille de hukuk diyoruz. Yolumuz üçüncü yoldur, yolumuz demokrasi ve barıştır. Türkiye’yi yönetmeye talibiz. Bu ülkenin kaderini beraber yeniden yazmaya talibiz” dedi.

“Tek ajandamız demokratik Türkiye”

‘Sürecin teminatı’ olduklarını söyleyen Bakırhan, “Süreci enfekte eden kim olursa olsun, ilk bizi karşısında görecek. Yumruğumuz sıkılı değil, elimiz açıktır. Göz hizasından konuşuyoruz ve gizli bir ajandamız yok. Tek bir ajandamız var, o da demokratik bir Türkiye’dir. Tek bir ajandamız var, barış ve demokratik toplumdur” ifadelerini kullandı.

Bakırhan, “Dost ve düşman bilsin ki, dünyada, Ortadoğu’da ve Türkiye’de yeni bir dönem başlıyor. Ve biz bu döneme hazırız. Kendimizi Diyarbakır’dan sorumlu hissettiğimiz kadar Ankara’dan, İstanbul’dan da aynı düzeyde sorumlu göreceğiz. Bu konuda eksiklerimizi de gidereceğiz. Kimse kaygı duymasın. Yarın, bugünden daha iyi olacak. Demokratik Cumhuriyet hareketini bugünden itibaren başlatıyoruz. Tohum bugün Ankara’da, bu salonda toprağa düştü, kökü tutacak, dalı büyüyecek, gölgesi bu ülkenin her bir karışına düşecek. Yolumuz, yolunuz açık olsun” dedi.

Kongrede Parti Meclisi (PM), Merkez Disiplin Kurulu (MDK) ve Uzlaşma Kurulu üyeleri de belirlendi.

PM üyeleri

Kongrede belirlenen Parti Meclisi asıl üyeleri şöyle:

  1. Asiye Kolçak
  2. Ayfer Fatma Çelik
  3. Aylin Hacaloğlu
  4. Berdan Gündüz
  5. Berdan Öztürk
  6. Berivan Elter
  7. Berna Çelik
  8. Besriye Tekgür
  9. Beyza Zeyno Bayramoğlu
  10. Burcugül Çubuk
  11. Bülent Uyguner
  12. Canan Çalağan
  13. Canan Kebenç Özkan
  14. Cemile Turhalli
  15. Çiğdem Köse
  16. Derya Arslan
  17. Diyadin Fırat
  18. Doğan Erbaş
  19. Ebru Günay
  20. Ekaterini Nikolaо
  21. Ekrem Baran
  22. Elif Bulut
  23. Elif Çoban
  24. Emin Orhan
  25. Emirali Türkmen
  26. Ender İmrek
  27. Evcil Türker
  28. Eylem Saruca
  29. Fatma Çelik
  30. Fatma Koçyiğit Öner
  31. Fikret Melih Çolakoğulları
  32. Hacı Erdemir
  33. Hakkı Saruhan Oluç
  34. Hasip Şan
  35. Hatice Doğan
  36. Hatice Betül Çelebi
  37. İbrahim Akın
  38. İbrahim Ateş
  39. İdil Uğurlu
  40. İlknur Birol
  41. Mahfuz Güleryüz
  42. Mehmet Saltoğlu
  43. Mehmet Resul Baykara
  44. Mehmet Rüştü Tiryaki
  45. Melis Emine Tantan
  46. Metin Kılavuz
  47. Muhsin Dalfidan
  48. Murad Mıhcı
  49. Musa Piroğlu
  50. Nayif Bulğa
  51. Nevroz Şanlı
  52. Nuray Özdoğan
  53. Ömer Kulpu
  54. Özlem Gündüz
  55. Öztürk Türkdoğan
  56. Perihan Pakize Sinemillioğlu
  57. Recep Demirci
  58. Sabuha Akdağ
  59. Sadet Fırat
  60. Sami Evren
  61. Sedat Şenoğlu
  62. Sema Koç
  63. Semra Kıratlı
  64. Serhat Eren
  65. Servin Kararkoç
  66. Sevda Çelik Özbingöl
  67. Several Ballıkaya Çelik
  68. Sevtap Akdağ Karahalı
  69. Seyfettin Aydemir
  70. Sezai Temelli
  71. Sezgin Kartal
  72. Sinem Seven
  73. Tayip Temel
  74. Turkut Çatar
  75. Umut Vedat Açar
  76. Ümit Küçükbayatlılı
  77. Ünal Yusufoğlu
  78. Vaysi Unat
  79. Yüksel Mutlu
  80. Zeyyat Ceylan

Kongrede belirlenen PM yedek üyeleri ise şöyle:

  1. Abdulkadir Baydur
  2. Ahmet Altünay
  3. Aziz Akın Gülhan
  4. Bayram Sarı
  5. Ceduh Batur
  6. Ceyhan Akay
  7. Ercan Sevmez
  8. Erkan Şahin
  9. Ertan Hamitoğlu
  10. Ertürk Soysal
  11. Eylem Zengin Çetiner
  12. Güliz Demiroğlu
  13. Haşim Kutluk
  14. Heval Dılbihar
  15. Jiyan Bahadır
  16. Kasım Yıldırım
  17. Mediha Yüksel
  18. Mehmed Ali Yavuz
  19. Mehmet Deniz Büyük
  20. Mehmet Sabri Gül
  21. Murat Yıldız
  22. Naciye İskender
  23. Nebahat Gever
  24. Necla Yıldırım
  25. Nesibe Akdağ
  26. Nurcan Karasu
  27. Orhan Budak
  28. Ramazan Doğru
  29. Rezan Kağanarslan
  30. Sena Ceylan
  31. Sıtkı Güngör
  32. Şevval Dicle Akay
  33. Türkan Poyraz
  34. Zeynep Yaküt
  35. Zeynep Yalçın

Merkez Disiplin Kurulu üyeleri

Kongrede belirlenen Merkez Disiplin Kurulu asıl üyeleri şöyle:

  1. Bedia Boran Bulut
  2. Cumhur Ege
  3. Emine Akyazılı
  4. Eylem Arzu Kayaoğlu
  5. Hüseyin Gözen
  6. Metayin Demir
  7. Zeynep Nilgün Salmaner

Kongrede belirlenen Merkez Disiplin Kurulu yedek üyeleri ise şöyle:

  1. Pirozhan Karali Güler
  2. Sedat Bilgin

Uzlaşma Kurulu üyeleri

Kongrede belirlenen Uzlaşma Kurulu asıl üyeleri şöyle:

  1. Ayşe Erdem
  2. Fatma Ayparçası
  3. Gonca Yangöz
  4. Mehmet Salih Yıldız
  5. Nevzat Anuk

Kongrede belirlenen Uzlaşma Kurulu yedek üyeleri ise şöyle:

  1. Deniz Yalçın
  2. Naif Eroğuz

Kürt meselesi ve barış süreci Londra’da masaya yatırılıyor

Centre for Kurdish Affairs, 29-30 Eylül 2026 tarihlerinde düzenlediği “Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı”nda Türkiye’deki barış süreci, silahsızlanma, demokratik entegrasyon ve siyasi çözüm başlıklarını konuşacak. Konferansın organizasyonunda kadınların eşit katılımı temel ilke olarak belirlendi.

Centre for Kurdish Affairs, 29-30 Eylül 2026 tarihlerinde “Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı” düzenliyor. Londra’daki Hamilton House’da gerçekleştirilecek konferansta Türkiye’deki barış süreci, silahsızlanma, demokratik entegrasyon ve siyasi çözüm başlıkları uluslararası deneyimlerle birlikte tartışılacak.

Konferans Kürt siyasi ve sivil toplum temsilcilerini, parlamenterleri, politika yapıcılarını, akademisyenleri ve barış süreçleri alanında çalışan uzmanları bir araya getirecek.

Centre for Kurdish Affairs, konferansın Türkiye’de barış, demokratik kapsayıcılık ve siyasi çözüm açısından önemli bir dönemde gerçekleştirildiğini belirtiyor. Centre, silahlı çatışmanın sona erdirilmesini ve silahsızlanmaya yönelik adımlarla siyasi diyaloğun sürdürülmesini olumlu değerlendiriyor.


Kuruma göre mevcut gelişmeler, onlarca yıllık çatışmanın geride bırakılması ve kalıcı, demokratik bir siyasi çözüme ulaşılması açısından önemli bir fırsat yaratıyor. Konferansta bu fırsatın kalıcı bir barışa dönüştürülebilmesi için gerekli siyasi, hukuki ve kurumsal koşullar ele alınacak.

Birinci günün gündemi: Barış süreçlerinin uluslararası deneyimleri

Konferansın ilk günü, farklı ülkelerdeki barış süreçleri ve müzakere edilmiş siyasi çözümler üzerine odaklanacak.
Kuzey İrlanda’daki Hayırlı Cuma Anlaşması (Belfast Anlaşması), Bask Bölgesi ve diğer uluslararası örneklerin ele alınacağı panellerde; müzakere, siyasi katılım, iktidar paylaşımı, yerel ve bölgesel yönetim, kurumsal reform, toplumsal uzlaşma ve barış anlaşmalarının uygulanmasından çıkarılabilecek dersler tartışılacak.


İlk günün panelleri şöyle:

  • Barış Süreçlerinden Çıkarılabilecek Dersler ve Siyasi Diyalog
  • Çatışmadan Siyasi Uzlaşmaya: Birleşik Krallık Deneyimleri
  • Yönetim, Yetki Devri ve Siyasi Katılım

Konferansın ilk gününün resmi açılış konuşmasını eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir yapacak.

İkinci günün gündemi: Kürtlerin geleceği


İkinci gün, Türkiye, Irak, Suriye ve İran’daki Kürtlerle ilgili siyasi ve sivil toplum çevrelerinin yanı sıra Kürt diasporasının farklı kesimlerinin perspektiflerine ayrılacak.
Siyasi katılım, demokratik diyalog, bölgesel gelişmeler, haklar, kapsayıcı siyaset ve kalıcı barış perspektifleri ele alınacak.
İkinci günün açılış konuşmasını Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski milletvekili Serpil Kemalbay gerçekleştirecek.

Günün panelleri şöyle:

  • Siyasi Katılım ve Demokratik Diyalog
  • Bölgesel ve Uluslararası Bağlamda Kürt Toplulukları
  • Kapsayıcı Siyaset, Haklar ve Kalıcı Barış Perspektifleri


Programda yer alacağı açıklanan Kürt siyasi ve sivil toplum temsilcileri arasında Çetin Arkaş, Veysi Aktaş, Yüksel Genç, Nesrin Akgül ve Gültan Kışanak bulunuyor.

Bu isimlerin, Kürt hareketinin gelecekte izleyeceği yön ile barış ve demokratik entegrasyon sürecinin ortaya çıkardığı siyasi konular üzerine değerlendirmelerde bulunması bekleniyor.

Kuzey İrlanda’dan Kolombiya’ya farklı barış deneyimleri

Konferans, farklı ülkelerdeki barış süreçleri üzerine çalışmış akademisyenleri ve uzmanları da bir araya getirecek.
Aberdeen Üniversitesi Emekli Siyaset Profesörü ve Edinburgh Üniversitesi Onursal Profesörü Michael Keating, Queen’s University Belfast’tan Adrian Guelke, York Üniversitesi Siyaset Bölümü Kıdemli Öğretim Görevlisi Matthew Whiting, Universitat Autònoma de Barcelona’dan Louis Lemkow ve Tennessee Technological Universitesi Siyaset Bilimi Profesörü Michael M. Gunter konferansın akademik katılımcıları arasında yer alacak.

Barış süreçlerinde doğrudan deneyime sahip isimler de konferansta söz alacak. Güney Afrika’dan Mahmoud Patel ile Kolombiya’nın eski senatörü ve Havana barış sürecindeki FARC-EP müzakere heyeti üyesi Victoria Sandino programa katılacak.

Centre for Kurdish Affairs, açıklanan isimlerin konferansın nihai katılımcı listesinin tamamını oluşturmadığını, farklı siyasi, akademik ve sivil toplum çevrelerinden yeni katılımcıların da açıklanacağını bildirdi.

Kadın katılımı için yüzde 50 hedefi

Konferansın organizasyonunda kadınların eşit katılımı temel ilkelerden biri olarak belirlendi. Programdaki panelistlerin en az yüzde 50’sinin kadınlardan oluşması hedefleniyor.

Centre, bu hedefin barış, demokratik siyaset, haklar, yönetim ve Kürt toplumunun geleceğine ilişkin tartışmalarda kadınların eşit ve anlamlı biçimde yer almasını sağlamaya yönelik olduğunu belirtiyor.

Amaç: Siyasi süreci kalıcı bir çözüme dönüştürmek

Centre for Kurdish Affairs, konferansın Birleşik Krallık Hükümeti, Parlamento, diplomatik çevreler, akademik kurumlar ve politika kuruluşlarıyla etkileşimi geliştirmeyi amaçladığını ifade ediyor.
Konferansın temel hedeflerinden biri, Türkiye’deki mevcut siyasi sürecin kalıcı ve demokratik bir çözüme dönüşebilmesi için gerekli siyasi, hukuki ve kurumsal koşulları tartışmaya açmak.
Centre’a göre Birleşik Krallık’ın çatışmaların çözümü, demokratik kurumlar ve müzakere edilmiş siyasi çözümler konusundaki deneyimi, Kürt ve uluslararası perspektiflerin bir araya gelmesi açısından önemli bir zemin sunuyor.


Centre for Kurdish Affairs, uluslararası barış süreçlerinden çıkarılan dersler ışığında; demokratik ilkeler, hukukun üstünlüğü ve temel haklara saygı temelinde sürdürülecek diyaloğun kalıcı bir siyasi çözüme katkı sağlayabileceğini belirtiyor.

“ODTÜ Rant Yolu” projesi yine başladı

“Yavaş diretiyor, öğrenciler ve Ankaralılar da diretecek”

Melih Gökçek döneminde hayata geçirilmek istenen ve kamuoyunda “ODTÜ rant yolu” olarak bilinen projenin çalışmaları, Mansur Yavaş tarafından yeniden başlatıldı. ODTÜ’lü öğrenciler projeye karşı eylem çağrısında bulunuyor.

AKP’li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek döneminde hayata geçirilmek istenen ve kamuoyunda “ODTÜ Rant Yolu” olarak bilinen “Bilkent-İncek Yolu Projesi”ne yönelik çalışmalar, CHP’li Mansur Yavaş yönetimindeki Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından yeniden başlatıldı.

ODTÜ Ormanı’ndan geçirilmek istenen proje, Melih Gökçek döneminde Ankara Büyükşehir Belediyesi ile ODTÜ Rektörlüğü’nün anlaşmasıyla başlatılmıştı. Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’nin açtığı davada Ankara 9. İdare Mahkemesi yol ile ilgili planların yürütmesinin durdurulmasına hükmetmişti. Melih Gökçek’in istifası sonrası yerine gelen Mustafa Tuna projeyi iptal etmişti.

2022’de, belediye Mansur Yavaş yönetimindeyken, büyükşehir belediyesine ait iş makineleri ormana girdi. Protestoların ardından çalışmalar durduruldu. Ancak geçtiğimiz günlerde yeniden başlatıldı.

Yolun yapılmasının trafiği rahatlatmayacağı aksine yeni bir trafik yaratacağı, bölgedeki ekolojik yaşamı tahrip edeceği ve yolun çevresindeki arazilerin ranta açılacağı, yapılan eleştirilerin başında geliyor.

Yolun yapılması durumunda ODTÜ kampüsünün 96 hektarlık parçası da ODTÜ’den koparılacak.

ODTÜ ekosistemi, aralarında endemik türlerin de bulunduğu 800’den fazla bitki türü, yine aralarında endemik türlerin olduğu omurgasızlar, sürüngenler, amfibiler, memeliler, tatlı su canlılarına ve özellikle kuşlar gibi canlılara yuva olmuş yüksek biyolojik çeşitliliğe sahip bir bölge. ODTÜ’de, ülkenin tümünde görülen kuş türlerinin yarısından fazlası gözlemlendi. Tespit edilen 249 kuş türünden 100 kadarı ODTÜ’yü üreme alanı olarak kullanmakta ve 6 türün nesli ise küresel ölçekte tehdit altında.

Yeniden başlayan çalışmaların ardından öğrenciler projenin yapıldığı alana eylem çağrıları yapmaya başladı.

Öğrencilerden Zeynep, projeye niçin karşı çıktıklarını Niha+’a anlattı.

“Yavaş diretiyor, öğrenciler ve Ankaralılar da diretecek”

Zeynep, projenin, Ankara’nın güncel yaşamından kopuk bir proje olduğunu, trafiği rahatlatmayacağını, aksine kendi trafiğini yaratacağını söyledi.

“Bir de projenin bölgedeki lüks konut projelerine (Park Joven vb.) ve yeni imar rantlarına altyapı hazırladığı da ortada. Ankara’nın biraz da karikatürleşmiş bir yanı maalesef; ormansızlaştırılmış alanlarına plaza, lüks konut dikme ve yol geçirme anlayışının devamı.”

2022’de Yavaş’ın projeye yeniden başladığını ifade eden Zeynep, o yıl belediye meclis toplantısına girmek isteyen ODTÜ’lülerin, ABB önünde polis şiddetine maruz bırakıldığını da hatırlattı.

Zeynep, ODTÜ öğrencileri olarak Şehir Plancıları Odası ve ODTÜ Mezunlar Derneği ile temas halinde olduklarını, ABB önünde geçtiğimiz günlerde ortak çağrıyla bir basın açıklaması düzenlediklerini söyledi.

“Yine geçtiğimiz günlerde Rant Yolu alanı öğrenciler tarafından ziyaret edildi. Dün (3 Eylül’de) de asfalt dökümü öncesi yolun bir tarafının mıcırlandığını ve çalışmanın devam ettiğini gördük güzergahın üstünde. ODTÜ’lüler alana acil bir çağrı yaptılar, zaten o gün akşam saatlerine Dağcılık ve Kış Sporları Kolu tarafından konulmuş bir etkinlik de vardı ‘Rant Yoluna Koşuyoruz’ şeklinde. Bir süreliğine öğrenciler orada oturup nöbet tuttular, iş makineleri çalışmayı durdurdu ve sonrasında sözlerini söyleyip alandan ayrıldılar.”

“Ancak bugünden sonra da Rant Yolu alanında bu eylemliliklerin devam etmesi ve büyümesi gündemimizde.”diye konuşan Zeynep, sadece ODTÜ’lülerin değil yurttaşların katılımının da çok önemli olduğunu söyledi.

Zeynep, sözlerini şöyle noktaladı:

“ABB önünde ya da alan dışındaki diğer yerlerde ne kadar kazanım sağlayabiliriz bu bir soru işareti. Şu an daha dönem başlamadı, çoğu öğrenci burada değil. Medya ve sivil toplumun gündemine daha fazla girmeli. Belediye yetkilileri de sahada çalışan işçi de ne olursa olsun bu yol yapılacak şeklinde talimat almışlar. Yavaş diretiyor, öğrenciler ve Ankaralılar da diretecek.”

Rusya ve Almanya arasında karşılıklı hamleler

Goethe Enstitüleri kapatıldı

Almanya ile Rusya Leipzig’de patlayıcı yüklü insansız hava aracının bulunması ile başlayan gerginlik karşılıklı yaptırımlar ile devam ediyor. Berlin’in Rusya’nın Bonn Konsolosluğu’nu kapatma kararına karşılık, Moskova ülkede faaliyet gösteren Goethe Enstitüleri’ni kapatarak cevap verdi.

Almanya, Ağustos ayında Leipzig Havalimanı’nda bulunan patlayıcı yüklü insansız hava aracının arkasında Rusya’nın olduğunu açıklaması ile başlayan gerginlik sürüyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Merz hükümetinin “hibrit saldırı” suçlaması ve “Rus Evi’ni” kapatma yaptırımına yanıt olarak Almanya’nın Rusya’daki Goethe Enstitüsü şubelerinin kapatıldığını duyurdu.

Almanya Başkonsolosluğu’nun kapatılması gündemde

Rus haber ajansı Interfax’a göre Lavrov, Goethe Enstitüsü’nün Moskova’daki merkezi ile St. Petersburg ile Yekaterinburg’daki şubelerini kapatma kararı aldıklarını söyledi. Rus haber ajansı TASS ise Lavrov’un, Almanya’nın Rus Evi’ni olası sonuçlarını bilerek kapattığını belirterek sözlerini şöyle sürdürdüğünü aktardı:”Onlar bu adımı bilerek attı. Bunu anlayamamış olmaları mümkün değil. Bu da Rusya’daki kültürel varlıklarının sonu demek.” Rusya ayrıca, Almanya’ya misilleme olarak St. Petersburg’daki Alman başkonsolosluğunu da kapatmayı değerlendirdiği bildiriliyor.

Yaklaşık 100 ülkede Almanca dil kursu veren, Almanya kültürü ve toplumunu tanıtan Goethe Enstitüsü, Rusya’da 1992 yılında beri faaliyet gösteriyordu.

Putin: “Uydurma“

Almanya’nın Rusya’ya yönelttiği suçlamaları reddeden ve Merz hükümetinin ilan ettiği yaptırımları da “ciddi bir hata” olarak nitelendiren Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, kanıtların “uydurma” olduğunu savundu.

“Merz, Almanya’nın ulusal çıkarlarını korumadığı için vatandaşlarının güvenini kaybetti” diyen Putin, Alman hükümetini iç siyasi saiklerle hareket etmekle suçladı, Almanya ekonomisindeki sorunlar nedeniyle mevcut hükümetin siyasi geleceğinin tehlikede olduğunu, mevcut gelişmelerin de bu endişelere dayandığını öne sürdü.

“Dicle’nin Sürgünleri/Hawara Dîcleyê” sergisi Diyarbakır’da açılıyor

Serginin sanatçıları; karşı-arşivler, imge akışları, video-deneme, fanzin, performans, atölye gibi farklı metot ve formlarda işleri yer alıyor. Sergi süresince sanatçılar tarafından kamusal atölyeler gerçekleşecek. Sergi, 11 Eylül Cuma günü saat 17.00’de, Diyarbakır’daki Çand Amed, Sezai Karakoç Kültür ve Kongre Merkezi’nde açılacak.

Yıkıntılar Arasında ve Arazi Kolektifi; söylem, yöntem ve imgeyi ortaklaştırdıkları dolanık bir anlatıyı “Dicle’nin Sürgünleri” başlıklı bu sergide bir araya getiriyorlar. İmgesel akışlar, araştırma sunumları, gelecek kurguları gibi birçok formda ve mecrada sergilenenler; izleyiciye kendi minör anlatılarını oluşturma ve tanıklık alanı açmaya çalışıyor.

Sergi, 11 Eylül Cuma günü saat 17.00’de, Diyarbakır’daki Çand Amed, Sezai Karakoç Kültür ve Kongre Merkezi’nde açılacak, 11 Ekim’e kadar ziyaret edilebilecek.

Sergide, Dicle Nehri’ni hafızanın taşıyıcısı olarak ele alarak, Batman, Mardin, Diyarbakır, Şırnak ve Cizre illerini kapsayan Dicle Havzası’nda gerçekleşen, farklı dönemlere yayılan yıkım ve tahribatı araştırmacılar ve sanatçılarla birlikte inceliyor. Dicle’nin Sürgünleri, esin kaynağını Mehmed Uzun’un aynı adı taşıyan romanından alıyor. Yazar, Dicle Nehri’ni bölgede yaşanan politik şiddetin ve toplumsal olayların bir tanığı olarak konumlandırarak, bu şiddeti insan merkezli bir anlatı yerine Dicle’nin bakışıyla aktarıyor. Dicle’yi yalnızca bir coğrafi unsur olarak değil, aynı zamanda hafızanın, yıkımın ve direnişin taşıyıcısı hâline getiriyor. Uzun’un bu eserlerde geliştirdiği yaklaşım, bu projenin kavramsal ve estetik çerçevesine ilham vererek; doğayla, yerle ve insan olmayan varlıklarla kurulan tanıklık ve hafıza biçimlerini yeniden düşünmenin olanaklarını açıyor. Dicle Nehri, bizi nehir akıntısından arazi parçalarına kadar uzanan yerellik perspektifinden, bir fenomenolojik yaklaşıma ve sömürgesizleştirme yöntemini aramaya davet ediyor.

Dicle Nehri’nin ekosistemini önemli ölçüde değiştiren bu politikaların birçok yıkıcı ekolojik etkisi oldu. Örneğin, bazı hayvan türleri yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Göçmen kuşların göç yollarının değişmesi, böylece bölgedeki ekosistemin dönüşmesine yol açtı. Hevsel Bahçeleri başta olmak üzere, Dicle Nehri etrafındaki havzalarda yapılan tarım faaliyetleri olumsuz etkilenmiştir. Ilısu Barajı, 12 bin yıllık tarihe sahip Heskif/Hasankeyf’teki kültürel mirasının sular altında kalması gibi kapsamlı yıkımlara sebep oldu. Köyler ve mera alanları zorla yerinden edildi ve hâlâ bu tür tehditlerle karşı karşıya. Tabiat ve kültürel mirasa dair yaşam alanlarının madencilik, solar panel, organize sanayi gibi projelerin yıkıcı tehdidi altında olmalarına karşı hâlâ direniş mücadeleleri sürmektedir.

Sergi, Dicle Nehri’ni, hafızanın taşıyıcısı olarak ele alarak Batman, Mardin, Diyarbakır ve Şırnak illerini kapsayan Dicle Havzası’nda gerçekleşen ve farklı dönemlere yayılan yıkım ve tahribatı, araştırmacılar, kent ve kalkınma uzmanları ve sanatçılarla birlikte inceliyor. Mehmed Uzun’un kitabından esinlenerek Dicle’yi, politik şiddetin, zorla yerinden edilmenin ve ekolojik yıkımın tanığı olarak ele alıyor. İnsan ve insanötesi varlıkların bu şiddet ve mülksüzleştirme pratiklerinden ne ölçüde etkilendiğini araştırıyor. İnsandan ibaret olmayan tanıklık literatürü ile kurduğu yakınlık üzerinden, Dicle Nehri Havzası’nda gerçekleşen yıkım ve tahribatı insan-merkezli tanıklık anlayışlarının ötesinde düşünmeyi amaçlıyor. Hafıza, insan anlatılarının yanı sıra suyla, hayvanlarla, bitkilerle yeniden düşüncenin yolunu arıyor. Bu sayede politik şiddet, yerinden edilme ve ekolojik yıkıma farklı bir perspektiften bakmayı mümkün kılarak; su, doğa ve insan ilişkileri bağlamında hafızayı yeniden kavramsallaştırmayı hedefliyor.

Serginin amacı şu soruları araştırmak: Dicle Nehri’nin kıyametvari manzarasının sesi olabilecek, onu ortaya çıkarabilecek ve yönlendirebilecek sanatsal ve mimari deneyimler nelerdir? İnsan ötesi dolanık varoluşların felaketlere karşı tanıklığı imajlar ve anlatılarla nasıl dile gelir? Felaket düzeninin yarattığı eşik mekânın kalıcı büyümeleri; geçmiş, şimdi ve gelecekte bize ne tür patikalar sağlar, ne tür izler barındırır? Tanıkların mekânsal, coğrafi, arazi ile ilişkileri nasıl kuruluyor? Duyumsallık ve imgesellik felaket sonrasında nasıl hatırlanır?

Serginin sanatçıları; karşı-arşivler, imge akışları, video-deneme, fanzin, performans, atölye gibi farklı metot ve formlarda işleri yer almaktadır. Sergi süresince sanatçılar tarafından kamusal atölyeler gerçekleştirilecektir.

Yıkıntılar Arasında ve Arazi Kolektifi hakkında:

Yıkıntılar Arasında: Araştırma ve Sanat İnisiyatifi (İstanbul, Diyarbakır, Mardin ve Hatay), farklı disiplinlerden araştırmacı, sanatçı ve kültür üreticilerinin bir araya geldiği bir inisiyatiftir. Eleştirel mekân çalışmaları yürüten insiyatif; politik şiddetin izlerini taşıyan yıkım alanlarına, insan ve insan olmayanların dolanık ilişkilerine, hafıza ve tanıklık anlatılarına odaklanan araştırma ve sanatsal üretimler gerçekleştirmektedir.

Arazi Kolektif: Mardin merkezli Arazi Kolektifi (Arazi Assembly) 2014 yılında kuruldu. Disiplinlerarası araştırmacılar, sanatçılar ve mimarlardan oluşan inisiyatif, eleştirel mekân pratikleri sürdürmektedir.

Katılımcılar

Aşkın Ercan, Delal Eken, Rozelin Akgün, Nejbir Erkol, Seda Gecü, Servet Kaplan (Yıkıntılar Arasında)

Leyla Keskin, Yıldız Tahtacı, Pelin Tan, Özge Çelikaslan, Ruken Aydoğdu, Yelta Köm, Merve Gül Özokçu, Zelal Gezici (Arazi Assembly)

*Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin mekân desteğiyle gerçekleşen sergi, Tarabya Kültür Akademisi, Sivil Düşün ve Ankara Goethe Enstitüsü tarafından desteklenmektedir.

Tutuklu 3 gazeteci bu ay mahkemeye çıkıyor

Tutuklu gazeteciler Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt hakkında iddianame 7 ay sonra hazırlandı. Üç gazeteci eylül ayında hâkim karşısına çıkacak.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 3 Şubat’ta Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Etkin Haber Ajansı (ETHA), DİSK/Limter-İş, Polen Ekoloji ve BEKSAV’a yönelik yürüttüğü soruşturma kapsamında 100’ü aşkın kişi gözaltına alındı. Aynı soruşturma kapsamında ETHA çalışanı gazeteciler Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp, ve Elif Bayburt da tutuklandı.

Tutuklu gazetecilerin iddianameleri 7 ay sonra hazırlandı. Pınar Gayıp’ın duruşması 14 Eylül 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Nadiye Gürbüz’ün 15 Eylül 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Elif Bayburt’un 29 Eylül 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Ne olmuştu

Bu yılın Şubat ayının başında İstanbul başta olmak üzere 22 kentte ESP (Ezilenlerin Sosyalist Partisi) ve bağlı kurumlara yönelik eş zamanlı operasyon düzenlendi. Operasyonun kapsamına ESP’nin yanı sıra Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Etkin Haber Ajansı (ETHA), DİSK/Limter-İş, Polen Ekoloji ve BEKSAV da girdi. Gözaltına alınan 96 kişiden 47’si tutuklandı.

ETHA çalışanları Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt o tarihten bu yana Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuluyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 3 Haziran 2026’da Gayıp hakkında MLKP’ye (Marksist Leninist Komünist Parti) üye olmak suçlamasıyla iddianame düzenlemişti.

Basın kartı, ajans çalışması, cenaze haberi suç sayıldı

Gayip hakkında hazırlanan iddianamede savcılığın delil olarak ETHA adına düzenlenmiş bir basın kartı bulunması, Atılım Gazetesi yazılı önlükle çekilmiş bir fotoğraf ve Telegram üzerinden bir haber grubuna bilgi mesajı göndermesi iddianamede ayrı ayrı suç delili olarak sıralandı.

Savcılık, Gayıp’ın 24 Temmuz 2025’te Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri eylemini takip etmesi ve ardından Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın sembol isimlerinden Emine Ocak’ın cenaze törenine katılması da iddianameye girdi. Gayıp’ın sosyal medya hesapları da incelendi; gözaltında bulunduğu sırada açlık grevi yapması ise iddianamede “örgütsel tavır” olarak nitelendirildi.

“Talimatı kimden aldın?”

Gayıp’a yöneltilen suçlamalar, tutuklanmadan önce emniyet sorgusunda da gündeme gelmişti. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki sorguda Gayıp’a, Cumartesi Anneleri eylemini takip etmesi, Emine Ocak’ın cenazesine katılması ve gazeteci arkadaşlarına 100, 65 TL gibi miktarlarda para göndermesi soruldu. Sorular arasında “Emine Ocak’ın cenazesine neden katıldın, talimatı kimden aldın?” da yer aldı.

Leipzig Havalimanı saldırısı: Almanya, Rusya’yı suçladı

Almanya, Leipzig/Halle Havalimanı’nda patlayıcı yüklü bir insansız hava aracının bulunmasından Rusya’yı sorumlu tuttu. Moskova, suçlamaları “saçma” bularak reddetti.

Foto: dpa

Almanya, Ağustos 2026’da Leipzig/Halle Havalimanı’nda bulunan patlayıcı yüklü insansız hava aracının arkasında Rusya’nın olduğunu açıkladı. Hükümet, Bonn’daki Rusya Başkonsolosluğu’nun kapatılması dahil bir dizi yaptırım uygulanacağını duyurdu. Rusya tarafı ise iddiaları “saçma” olarak nitelendirip reddetti.

Ne olmuştu?

4 Ağustos’u 5 Ağustos’a bağlayan gece, Almanya’nın Saksonya eyaletindeki Leipzig/Halle Havalimanı’nda Ukraynalı kargo şirketi Antonov Airlines’a ait bir uçağın yakınında patlayıcı yüklü bir drone tespit edilmişti. Bir çalışanın ihbar etmesi sonucunda fark edilen cihaz, havalimanının geçici olarak kapatılmasına yol açarken bomba imha uzmanları, robot yardımıyla patlayıcıyı etkisiz hale getirmişti. Takip eden gün ve haftalarda, üzerinde patlayıcı izlerine rastlanan başka insansız hava araçları da havalimanı çevresinde bulunmuş, bir insansız hava aracının ise bir uçakla çarpışma sonucu imha edildiği bildirilmişti.

Leipzig/Halle Havalimanı, hem Ukrayna’nın Antonov filosununa 2022’den bu yana ev sahipliği yaparken, aynı zamanda NATO’nun doğu kanadına malzeme taşıyan stratejik hava taşımacılığı programı SALIS için de kilit bir merkez konumunda.

1 Eylül Salı günü Berlin’de düzenlenen ortak basın toplantısında İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt ve Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, istihbarat servislerinin yaklaşık bir aylık incelemesinin ardından saldırının arkasında Rusya’nın olduğu sonucuna vardıklarını açıkladı. Dobrindt, polis soruşturmaları, saldırının işleniş biçimi ve istihbarat bulgularını bir araya getirdiklerinde olaydan Rusya’nın sorumlu olduğunun ortaya konulduğunu belirterek olayın Avrupa’daki “Rus hibrit operasyonları” örüntüsüyle uyuştuğunu belirtti. Bakan, cihazın yüksek düzeyde teknik bilgi gerektirdiğini ancak saldırının fiilen Rus devlet kurumları adına hareket eden “düşük seviyeli ajanlar” tarafından gerçekleştirilmiş olabileceğini aktarırken hangi kurumlara işaret ettiğini ise açıklamadı. Almanya hükümeti, iddiasını destekleyen somut kanıtları kamuoyuyla henüz paylaşmadı.

CNN‘in aktardığına göre Dobrindt, aynı basın toplantısında ülkenin tehdit seviyesini “genel”den “yüksek”e çıkardığını duyurdu ve “Savaşta değiliz ama her gün hibrit saldırıların hedefindeyiz” değerlendirmesini paylaştı. Ayrıca CNN, bir Amerika Birleşik Devletleri (ABD) savunma yetkilisine dayandırdığı habere göre Washington’ın da havalimanında bulunan patlayıcı yüklü insansız hava aracının bir Rus istihbarat servisine ait olduğu değerlendirmesine daha önce ulaştığını belirtti.

Rusya’ya karşı önlemler

Wadephul, Rusya Büyükelçisi’nin Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak protesto notası verildiğini açıkladı.

Almanya’nın Rusya’ya karşı uygulamayı düşündüğü yaptırımlarsa şöyle:

  • Almanya’nın Bonn kentindeki Rusya Başkonsolosluğu 18 Eylül itibarıyla kapatılacak,
  • Berlin’deki kültür merkezi “Rus Evi”nin faaliyetine dayanak oluşturan 2011 tarihli ikili anlaşma feshedilecek. Kültür Merkezinin kapanış tarihi ise henüz belirlenmedi.
  • Almanya, Avrupa Birliği (AB) çerçevesinde daha fazla Rusya vatandaşının yaptırım listesine eklenmesini ve Rusya’nın “gölge filosu”na yönelik baskının artırılmasını talep edecek.
  • Rus vatandaşları için giriş kontrollerinin sıkılaştırılması gündemde.

Rusya: Suçlamalar temelsiz

Rusya’nın Berlin Büyükelçiliği, Telegram üzerinden yaptığı açıklamada suçlamaları “temelsiz, saçma ve mantıksız” olarak nitelendirdi ve Almanya’yı iki ülke arasındaki iş birliği çerçevesini sistematik biçimde tahrip etmekle suçladı. Büyükelçilik, Leipzig’deki olayın aslında Kiev yönetiminin, Avrupa’nın militarist siyasi kanadının ve Ukrayna’daki çatışmanın sürmesinden çıkar sağlayan savunma sanayi çevrelerinin işine yaradığını öne sürdü.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova, devlet ajansı Tass‘a yaptığı açıklamada Almanya’nın hiçbir ikna edici kanıt sunmadan “zoraki bir bahane” ürettiğini savundu ve Berlin’in Rus Evi ile konsolosluğu kapatma kararına “uygun bir karşılık” verileceği uyarısında bulundu.

Kırgızistan’daki Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesi dolayısıyla Bişkek’te bulunan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve hükümetini, düşen halk desteği ve iç siyasi sorunlardan halkın dikkatini dağıtmak amacıyla Moskova’yı hedef gösterdiğini iddia etti. Putin, Almanya’nın olayla ilgili kanıt uydurmuş olabileceğini de öne sürdü.

Suçlamalara tepkiler

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “Rus saldırganlığına karşı dirençli olma konusunda birlik içinde olduklarını” vurgulayarak AB’nin Moskova’ya yönelik ek yaptırımlar hazırlığında olduğunu duyurdu. Von der Leyen, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile konuyu görüşeceğini de belirtti. Polonya, İtalya, Birleşik Krallık, İsveç ve Çekya gibi NATO üyeleri de Berlin’in suçlamalarına destek verdi. Çekya Dışişleri Bakanlığı, Rusya’nın hibrit faaliyetlerinin NATO üyelerinden birini hedef almasının tüm üyeleri etkilediğini vurguladı. AB dışişleri bakanlarının konuyu ele almak üzere bu hafta İrlanda’da bir araya gelmesi bekleniyor.

Ukrayna’nın Berlin Büyükelçisi Oleksii Makeiev, ülkesinin Almanya’nın tepkisini takdirle karşıladığını ifade etti. İki ülke, Nisan ayında ortak hava savunmasını güçlendirmeyi ve insansız hava aracı üretiminde iş birliği yapmayı öngören bir güvenlik anlaşması imzalamıştı.

Kaynak: Al Jazeera, CNN, TRT World, BBC, Associated Press, PBS News

Ratko Mladić, ölümüyle bile eski yaralara tuz basıyor

Bir savaş suçlusunun devlet töreniyle yapılacak cenazesi, hâlâ çok sayıda kişinin Bosna soykırımını inkâr ettiğinin bir hatırlatıcısı.

Foto: Al Jazeera

Serbest gazeteci Kim Willsher‘in kaleme aldığı ve Observer‘da yayımlanan bu makaleyi, Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Sırbistan hükümetinin Ratko Mladić’i devlet ve askeri törenle defnetme kararı, “Bosna Kasabı” olarak adlandırılan bu adamın kurbanlarını ve uluslararası toplumu öfkelendirdi.

84 yaşındaki Mladić, 1992-1995 yılları arasında gerçekleşen Bosna soykırımındaki rolü nedeniyle ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı ve Lahey’de cezasını çekerken öldü. Mladić’in mahkûmiyetine sebep olan suçlar arasında, Holokost’tan bu yana Avrupa’da yaşanan en büyük vahşetlerden olan Srebrenica katliamı ve bin 425 günlük Sarajevo kuşatması da bulunmaktaydı.

Savaşın sona ermesinden sonraki 16 yıl boyunca Mladić; ordunun koruması altında, onu savaş suçlarını soruşturan Birleşmiş Milletler (BM) mahkemesine teslim edecek siyasi ve ahlaki iradeden yoksun Sırp siyasetçilerin kanatları altında Belgrad ve Bosna’da adeta herkesin gözü önünde yaşadı. Dokunulmazlığından o kadar emindi ki, oğlu Darko’nun düğününde, futbol maçlarında ve lüks restoranlarda yemek yerken rahatça boy gösteriyordu.

Ancak siyasetçiler değişir, uluslararası adalet ise ne kadar acı verici derecede yavaş işlese de sabırlı ve ısrarcıdır.

Mladić nihayet 2011 yılında tutuklandı ve Lahey’deki BM mahkemesinde yargılandı. Mahkeme, 2017 yılında onu savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Bu karar, 2021’deki temyiz duruşmasında da onandı.

Ne var ki Sırbistan’da Mladić’in aldığı bu ceza, tarihsel olarak mağdur edildiklerine ve yanlış anlaşıldıklarına inanan bir kesimin gözünde onu bir “şehit” mertebesine yükseltti. Mladić’i Sırp kahramanı olarak nitelendiren aşırı milliyetçi mevcut Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in cenaze töreni hazırlıklarına onay vermesi bu yüzden şaşırtıcı değil. Balkan tarihçileri uzun zamandır, Mladić gibi önde gelen savaş suçlularına odaklanmanın, Belgrad hükümetinin Bosna savaşındaki asıl rolünü göz ardı etmek anlamına geldiğini savunuyor.

Cenaze töreni için henüz bir tarih açıklanmadı ancak Sırp yetkililer Mladić’in cenazesinin “özel bir uçakla” Lahey’den ülkeye getirileceğini belirtti. Yerel basında çıkan haberlere göre Mladić’in vasiyeti, kızı Ana’nın yanına gömülmekti. “Parlak” bir tıp öğrencisi olan Ana, 1994 yılında henüz 23 yaşındayken ailesinin Belgrad’daki evinde babasının silahıyla intihar etmişti.

Savaşı sahada takip eden ve Mladić ile birkaç kez röportaj yapan Hırvat gazeteci ve jeopolitik analist Zoran Kusovac‘a göre onu bir kahraman gibi uğurlamak, Belgrad’ın uluslararası örgütlere bir nevi meydan okuma ve saygısızlık etme biçimi.

Kusovac durumu şu çarpıcı sözlerle özetliyor:

Sırbistan’ın utanması gereken bir savaş suçlusu öldü. Ancak bunun yerine Sırplar, herkesin yüzüne tükürerek Avrupa’ya ve NATO’ya karşı bağımsızlıklarını gösterdiklerini ve meydan okuduklarını düşünüyorlar. Sırbistan kendi ayağına değil, doğrudan kendi yüzüne kurşun sıkıyor. Ratko Mladić’i ait olduğu karanlık bir çukura atmak yerine ona devlet töreni düzenlemek, Sırbistan’ın onun yaptıklarının Sırp emirleriyle yapıldığını zımnen itiraf etmesi demektir ki bu da düpedüz aptallıktır.

Eski Yugoslavya kanlı bir çatışmayla parçalanırken Mladić, Bosnalı Sırp güçlerinin komutanlığına kadar yükselen bir ordu subayıydı. 1992-1995 yılları arasındaki Bosna savaşında çoğu Müslüman olmak üzere yaklaşık 100 bin kişi hayatını kaybetti. On binlerce kadın tecavüze uğradı, milyonlarca insan yerinden edildi.

Mladić’in üzerinden 31 yıl geçmesine rağmen hala kan donduran sembolik bir görüntüsü var: Temmuz 1995’te BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenica’da küçük bir çocuğun saçını ve yanağını okşadığı ve ona çikolata verdiği o video kaydı. Bu görüntüden sadece birkaç saat sonra Mladić, kasabadaki 8 binden fazla erkek ve erkek çocuğunun katledilmesi emrini verdi ve cesetlerini buldozerlerle toplu mezarlara gömdürdü. Savaş sonrası Avrupa’nın en büyük toplu katliamı olan bu olay, yerel halka silahlarını teslim etmelerini emreden BM barış gücü askerlerinin gözetimi altında gerçekleşmişti.

Aşırı milliyetçi bir Sırp olan Mladić, milletinin tarihine ve Bosnalı Müslümanlar ile Hırvatlardan arındırılmış efsanevi bir “Büyük Sırbistan” kurma fikrine saplantılıydı. Kusovac, Mladić’in Sırp milliyetçiliğini ve mağduriyet psikolojisini yepyeni bir boyuta taşıdığını belirterek şunları ekliyor:

Yüzlerce yıl geriye giderek size Sırbistan’ın tüm tarihini anlatmaya ve Sırpların nasıl hep haksızlığa uğradığını aktarmaya çok meyilliydi. Ona yanıldığını söylerseniz inanılmaz öfkelenirdi. Zorbanın tekiydi. Üstleri ondan çekinir ve ona “hayır” diyemezdi. Astları ise ondan ölesiye korkardı.

Kurbanların aileleri ve sivil toplum örgütleri, Belgrad hükümetinin Mladić’i yüceltme kararının bölgede zaten pamuk ipliğine bağlı olan güvenlik durumunu daha da tehlikeye atabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor.

Srebrenica eski belediye başkanı ve şu anda Bosna Hersek’i oluşturan iki siyasi entiteden biri olan Republika Srpska’nın (Sırp Cumhuriyeti) başkan yardımcısı Ćamil Duraković, N1‘e yaptığı açıklamada tehlikeye dikkat çekti: “Asıl sorun, sonrasında gelebilecek olan, siyasi durumu daha da kötüleştirecek ve hatta güvenlik sorunlarına yol açabilecek olan yüceltme ve kutlamalarda yatmaktadır.”

Srebrenitsa Anneleri Derneği Başkanı Munira Subašić ise Mladić’in işlediği suçların birçok Bosnalı Sırp tarafından hâlâ inkar ediliyor olmasına duyduğu derin üzüntüyü şu sözlerle ifade etti:

“Büyük bir savaş suçlusu, Balkanların en büyük suçlusu öldü. Biz kurban anneleri bu acıyı hâlâ ruhumuzun derinliklerinde taşırken… Bizler hâlâ inkarları dinlemek, Ratko Mladić’in Sırplar için nasıl bir kahraman olduğu masallarını duymak zorunda kalıyoruz.”

BM raporu: 1.5°C eşiği birkaç yıl içinde aşılabilir

BM Çevre Programı’nın yeni raporuna göre dünya, birkaç yıl içinde 1.5°C küresel ısınma eşiğini aşma yolunda ilerliyor. 350.org, raporu COP31’e ev sahipliği yapacak Türkiye ve için bir uyarı ve eylem çağrısı olarak nitelendirdi.

BM Çevre Programı (UNEP) tarafından açıklanan yeni rapor, küresel ısınmanın önümüzdeki birkaç yıl içinde 1.5°C eşiğini geçebileceğini ortaya koydu. “Aşımı Sınırlamak” başlıklı raporda, en iyimser senaryoda dahi sıcaklık artışının 1.8°C’ye ulaşacağı, bazı projeksiyonlarda bu rakamın çok daha yükseğe çıkabileceği belirtildi.

Rapora göre hükümetlerin emisyonları, metan salınımlarını ve fosil yakıt kullanımını hızla azaltmaya yönelmesi durumunda dünya, bir “aşım, zirve ve düşüş” sürecinin ardından yeniden 1.5°C eşiğinin altına inebilir. UNEP, sıcaklık artışının her ek derecesinin iklim risklerini daha da ağırlaştırdığını vurguladı.

Raporda ayrıca karbon yakalama teknolojilerinin, ancak fosil yakıt kaynaklı emisyonlarda köklü ve kalıcı kesintilerle birlikte uygulandığında anlamlı bir katkı sunabileceği ifade edildi. Tarihsel olarak iklim krizinden en çok sorumlu tutulan ülkelerin ise en hızlı ve en kararlı adımları atması gerektiği kaydedildi.

Kırılma noktası riski

UNEP raporu ayrıca, 1.5°C eşiğinin aşılmasının büyük buz katmanlarının dengesinin bozulması, Amazon ormanlarının tahribatı ve Atlantik Meridyenel Devir Daim Dolaşımı’nın (AMOC) çökmesi gibi geri döndürülemez kırılma noktalarını tetikleyebileceği uyarısını yineledi.

“Elimizdeki her kesir değerli“

İklim kampanyaları yürüten 350.org, raporu hem bir uyarı hem de bir eylem çağrısı olarak nitelendirdi. Kurum, sıcaklık aşımının artık kaçınılmaz görünse de bunun derinliğinin ve süresinin bugün alınacak siyasi kararlarla şekilleneceğini vurguladı.

350 Pasifik Direktörü Fenton Lutunatabua, mümkün olan her derece kesrinin geri kazanılması gerektiğini belirterek 1.5°C üzerinde geçen her günün kıyı şeritlerinin kaybı, tarım alanlarının sular altında kalması ve mercan resiflerinin yok oluşu anlamına geldiğini söyledi. Lutunatabua, bilim ve çözümlerin ortada olduğunu, eksik olanın siyasi irade olduğunu ifade etti. Hükümetlerin, COP31 öncesinde Palau’da düzenlenecek Pasifik Adaları Forumu Liderler Toplantısı’nda bir araya geleceğini hatırlatan Lutunatabua, dünyanın en büyük fosil yakıt ihracatçılarından Avustralya’nın bu süreçte atacağı adımların yakından izleneceğini kaydetti.

Türkiye’ye COP31 uyarısı

350 Türkiye Direktörü Efe Baysal ise raporun, Akdeniz havzasında aşırı sıcaklık, kuraklık ve orman yangınlarıyla karşı karşıya olan Türkiye için de açık bir uyarı taşıdığı görüşünde. Baysal, Antalya’da düzenlenecek COP31 Zirvesi’nin Türkiye’ye küresel iklim diplomasisinde yön verme fırsatı sunduğunu ancak bunun ciddi bir sorumluluk da getirdiğini söyledi.

Baysal’a göre samimi bir iklim liderliği; kömürden çıkış için bağlayıcı bir takvim belirlemeyi, yeni fosil yakıt yatırımlarına son vermeyi ve ulusal katkı beyanının 1.5°C hedefiyle uyumlu hale getirilmesini gerektiriyor. Baysal, Çanakkale Karabiga’daki CENAL kömürlü termik santraline yeni ünite eklenmesi gibi projelerle sürecin ertelenmesinin veya yalnızca söylemle yetinilmesinin artık bir seçenek olmadığını sözlerine ekledi.

Eski fındık işçisi Kayalp:

“İyi işçiler olduğumuzu bilsinler diye Köpek Meydanı’nda kaldığımızı söylemezdik”

Ailesiyle yıllardır mevsimlik fındık işçiliği yapan Diyarbakırlı Kayalp, maruz kaldıkları koşulları “Ben birkaç ay önceden gelip o yaz çalışacağımız yeri ayarlamaya çalışırdım. Haziran geldiğinde çoluk çocuk toplanır giderdik. Fakat bazen sözünden cayan patronlar da olurdu. Öyle olunca Köpek Meydanı’na gitmek durumunda kalıyorduk. Orası sahipsiz Kürt işçilerin iş bulmak için beklediği bir amele pazarıydı.” diyerek anlattı.

Geçtiğimiz günlerde Zonguldak Alaplı ve Düzce’de çalışan mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırılar Kürt halkına yönelik ırkçılığı yeniden gündeme getirse de mevsimlik tarım işçiliğinde ırkçılık yeni bir konu değil.

1980’lerden beri ailesiyle Diyarbakır’dan Batı Karadeniz’de yer alan şehirlere fındık toplamaya gelen Sinan Kayalp, kendilerini her yaz göçe zorlayan koşulların yanı sıra bölgedeki çalışma koşullarını ve yaşadıkları ırkçılık deneyimlerini Niha+’ya anlattı.

Eski fındık işçisi Kayalp, muhabirimizle Köpek Meydanı’na gidiyor. Fotoğraf: Sabri Ülker

Kürt illerinde sanayinin ve istihdam olanaklarının yaratılmamış olması nedeniyle her yaz ailesi ile Sakarya’nın çeşitli ilçelerinde fındık toplamaya geldiklerini söyleyen Kayalp, geçimlerini sağlamak için para kazanmak zorunda olduklarını ve bu nedenle kötü çalışma koşullarına rağmen iş buldukları zamanlarda mutlu olduklarını söyledi:

“Ben birkaç ay önceden gelip o yaz çalışacağımız yeri ayarlamaya çalışırdım. Haziran geldiğinde çoluk çocuk toplanır giderdik. Fakat bazen sözünden cayan patronlar da olabiliyordu. Öyle olunca Köpek Meydanı’na gitmek durumunda kalıyorduk. Orası sahipsiz Kürtlerin iş bulmak için beklediği bir amele pazarıydı. Konaklama imkânları o kadar kötüydü ki bulduğumuz ilk işi kabul ederdik.”

“Verilen çadırlar sağanak yağmurlarda yırtılırdı”

Patronların kalacak yer sağladığı gerekçesiyle yerli işçilere kıyasla kendilerine daha az ücret ödediğini söyleyen Kayalp, gerçekte ise kendilerine verilen konaklama olanağının naylon çadırlardan ibaret olduğunu ve şiddetli bir yağmur durumunda bu çadırların kullanılamaz hâle geldiğini de söyledi.

Yemek ihtiyaçlarının işveren tarafından karşılandığı durumlarda da ücretlerinden kesinti yapıldığını anlatan Kayalp, “Kürdün getirdiği buğday bile kokar” denilen bir anlayışın var olduğunu ve bu nedenle çoğu zaman patronların zorla yemek giderlerini kendilerinin karşılamak istediğini belirtti. Kayalp, “bunun bir diğer nedeni de yemeklerin yapıldığı durumda bir aile ferdinin “evci” olarak istihdam edilmek zorunda olmasıydı” dedi.

Kayalp’a göre konaklama imkânları gelişmiş olsa da Kalkınma Atölyesi’nin yürüttüğü araştırmaya göre çadılar, mevsimlik tarım işçiliğinde hâlâ en yaygın konaklama şeçeneği. (2020)

Karasu’da Çağlayan ailesi ile tanışmasının ardından yıllar boyunca onlar için çalıştığını söyleyen Kayalp, bir daha Köpek Meydanı’na gitmek zorunda kalmasa da orada bekleyen akrabalarının olduğunu ve tuvalet, duş vb. hiçbir imkânı olmayan bu meydanda işçi ailelerinin günlerce beklemek zorunda kalabildiğini de hatırlattı.

Arifiye tren istasyonunda indikten sonra kalabalık aileler hâlinde fındık tarlalarının bulunduğu ilçelere hayvan kamyonları kiralayarak ulaştıklarını anlatan Kayalp, 1990’ların politik atmosferi nedeniyle çoğu zaman jandarma tarafından kimliklerinin toplandığını söyledi.

Kayalp ailesi ile 20 seneden fazla çalışan fındık üreticisi ve toprak sahibi Bahattin Çağlayan da Kürtlerin o yıllardan beri yaşadıklarını Niha+’ya değerlendirdi.

Görüştüğümüz fındık üreticisi, Kürt işçilerin maruz kaldığı ayrımcılıkları ve bunların nedenlerini şu sözlerle anlattı:

“Evet, Kürtler çok hoş görülmedi ve karşılanmadılar. O dönem özellikle Doğu’ya asker olarak giden yakınlarını kaybeden aileler ciddi bir önyargı içerisindeydi ancak bizim gibi aileler bu konunun aşılmasında yardımcı oldular. Doğu’dan gelenleri ilk çalıştıran ailelerden biriyiz. Bu konuda komşularımız tarafından yadırganmışızdır da. Çanakkale, Balıkesir gibi illerden de işçi gelirdi çünkü o dönemlerde. Onları tercih etmemiz beklenirdi.”

“Politikacılar birbirine saygı duyarsa insanlar da duyar”

İnsanların önyargılarının ve alışkanlıklarının kolay değişmediğini söyleyen Çağlayan, kendi ailesi gibi örnekler sayesinde yerel halkın Kürtlerin de normal insanlar olduğunu keşfettiğini söyledi.

Çağlayan, “Birbirimizi tanıdıkça konu farklı yerlere gitti. Kürtlerle birlikte çalıştıkça baktık ki onlar da aileleri, düzenleri ve duyguları olan bizim gibi sıradan insanlarmış.” diye konuştu.

Önyargıların hâlâ tamamen çözülmediğini belirten Çağlayan, bunun ise ülkedeki siyasal durumdan kaynaklandığını savundu. Çağlayan, politika yapan insanların birbirlerine saygı duyduğu takdirde yurttaşların da birbirine saygı ve sevgi duyabileceğini belirtti.

Düşüncelerini “Birbirimizi birbirimize düşman etmişler” diyerek ifade eden Çağlayan, bugün ise farklı bir süreçten geçildiğini hatırlatarak “birbirimizi anlayabiliriz.” dedi.

Sakarya Kocaali’de Köpek Meydanı olarak anılan işçi meydanını çok fazla hatırlamasa da “söylenmemiştir diyemem” diyen Çağlayan, yıllar sonra belediyenin bu alanda bekleyen işçilerin daha rahat konaklayabilmesi için tuvalet, vb. gereklilikleri yerine getirdiğini fakat kentsel dönüşüm ile bugün bu meydanın yerini yazlık konutların aldığını söyledi.

Prof. Dr. Lordoğlu: Irkçılığın temelinde ekonomik nedenler var

Prof. Dr. Kuvvet Lordoğlu, Niha+’dan Abbas Vural ile konuşurken

Mevsimlik tarım işçiliği üzerine çalışan emekli çalışma ekonomisi profesörü Kuvvet Lordoğlu da göçmen işçilere yönelik ayrımcılığın yeni olmadığını vurguladı.

Yabancı işçiye yönelik ayrımcılığın Suriyeli ve Kürt işçiler üzerinde yoğunlaştığını belirten Lordoğlu, dışarıdan gelen her türlü işçi için geçerli olabilen bu durumun her yerde görülebilecek olsa da Türkiye’de çok daha fazla gerçekleştiğini söyledi.

Son yıllarda basına yansıyan Kürt tarım işçilerine yönelik saldırı haberleri Kaynak: Gazete Duvar, T24, Kısa Dalga, Güneydoğu Ekspres

Yaşanan ırkçılığın temelinde ekonomik nedenlerin yatıyor olduğunu belirten Lordoğlu, ırkçılık pratiklerinin yerel halka mensup yurttaşlardaki yabancı işçiye yönelik önyargılardan kaynaklandığını belirtirken bunu önlemenin ise bu bölgede yaşayan yurttaşların sınıf bilincini güçlendirmekten geçtiğini söyledi:

“Bunu engellemenin tek yolu bu insanların da oradaki yerli yurttaşlar gibi işçi sınıfının parçası olduğunu anlatmaktan geçiyor. Bu da kamusal mekanizmaların işletilmesi ile mümkün olabilir.”

Ne olmuştu?

Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyüne mevsimlik fındık işçisi olarak çalışmaya giden 70’ten fazla Kürt işçinin iki gün boyunca saldırıya uğraması üzerine saldırı anındaki görüntüler sosyal medyada paylaşıldı.

Yaşanan olaylara dair işçilerin kendisine ulaştığını belirten DEM Parti Şırnak Milletvekili Newroz Uysal, Zonguldak Valiliği ve Alaplı Kaymakamlığı ile görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtmişti. Zonguldak Valiliği ise yaşananların “münferit anlaşmazlık” olduğunu öne süren bir açıklama yaptı.

Açıklamanın ardından Kürt işçilere dönük benzer saldırılar Düzce’de de yaşandı. Düzce Valiliği de yaşananların münferit olduğunu savundu.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.