Dedetaş İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındı.
Foto: Niha+
Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın gözaltına alınmasına tepki toplayan kalabalık bir grup, iskele meydanından belediyeye kadar yürüdü.
İstanbul’un Üsküdar ilçesinin CHP’li belediye başkanı Sinem Dedetaş 29 Temmuz tarihinde evine yapılan baskınla gözaltına alındı.
Dedetaş İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındı.
“Yapı ruhsatı ve iskan süreçlerinde usulsüzlük yapıldığı” iddialarıyla yürütülen soruşturmada Belediye Başkanı Dedetaş ile Belediye Başkan Yardımcısı Ceyhun Ünlü’nün de aralarında olduğu altı kişi gözaltına alındı.
Üsküdar, 2024’teki son yerel seçimlerde 1994’ten sonra ilk kez CHP’ye geçmişti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da konutunun bulunduğu Üsküdar’da CHP’nin adayı Sinem Dedetaş oyların yüzde 49,90’ını alarak ilçenin ilk kadın belediye başkanı seçildi.
Soruşturmada, “rüşvet, irtikap ve suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçlamaları konu ediliyor.
Yüzlerce kişi yürüdü
Sinem Dedetaş için yapılan yürüyüşten, Foto: Niha+
Dedetaş’ın gözaltına alınmasına tepki gösteren yüzlerce kişi saat 19.00’da Üsküdar Sahili Marmaray çıkışında buluştu. Kadıköy ve Beşiktaş gibi ilçelerden de insanların katıldığı etkinliğe, Yeni Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik’in yanı sıra siyasi parti, sivil toplum örgütleri ve meslek örgütlerinin temsilci ve üyeleri destek verdi.
Foto: Niha+
Bir araya gelen kalabalık, daha sonra Üsküdar Belediyesine doğru yürüdü. Yürüyüş boyunca, “Sinem Dedetaş yalnız değildir”, “Faşizme karşı omuz omuza” gibi sloganlar atan eylemciler, belediyenin önünde yapılan konuşmaların ardından dağıldı.
31 Mart 2024 Sonrası CHP’li Belediyelere Yönelik Operasyonlar
30 Temmuz 2026 itibarıyla kamuoyuna yansıyan adli ve idari süreçlerin özeti
39+
CHP’li belediyeye operasyon
31
Belediye başkanı gözaltına alındı
33
Görevden uzaklaştırılan belediye başkanı (7 il + 26 ilçe)
3
CHP’li belediyeye kayyum atandı
CHP’li Belediyelerde Kayyum Atanan Belediyeler
Belediye
Başkan
İşlem
Esenyurt
Ahmet Özer
Kayyum atandı
Şişli
Resul Emrah Şahan
Kayyum atandı
Ovacık
Mustafa Sarıgül
Kayyum atandı
İl / Büyükşehir Belediye Başkanları
Belediye
Başkan
Son Durum
İstanbul Büyükşehir
Ekrem İmamoğlu
Tutuklu
Antalya Büyükşehir
Muhittin Böcek
Tutuklu
Bursa Büyükşehir
Mustafa Bozbey
Tutuklu
Bolu
Tanju Özcan
Tutuklu
Uşak
Özkan Yalım
Tutuklu
Adana Büyükşehir
Zeydan Karalar
Tahliye edildi, görevine dönmedi
Adıyaman
Abdurrahman Tutdere
Görevine iade edildi
İlçe Belediye Başkanları
Belediye
Başkan
Son Durum
Ceyhan (Adana)
Kadir Aydar
Tahliye edildi, görevine iade edilmedi
Seyhan (Adana)
Oya Tekin
Tutuklu
Manavgat (Antalya)
Niyazi Nefi Kara
Tutuklu
Kuşadası (Aydın)
Ömer Günel
Tutuklu
Eşme (Uşak)
Yılmaz Tozan
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Yüreğir (Adana)
Ali Demirçalı
Görevden uzaklaştırıldı (Tutuklu değil)
Akçakoca (Düzce)
Fikret Albayrak
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Güzelbahçe (İzmir)
Mustafa Günay
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Buca (İzmir)
Görkem Duman
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Silifke (Mersin)
Mustafa Turgut
Tutuklu
Balçova (İzmir)
Onur Yiğit
Ev hapsi ve adli kontrol
Seferihisar (İzmir)
İsmail Yetişkin
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Çankaya (Ankara)
Hüseyin Can Güner
Tutuklu
İzmit (Kocaeli)
Fatma Kaplan Hürriyet
Tutuklu, görevden uzaklaştırıldı
Dikkat Çeken Gelişmeler
Görevine dönebilen tek belediye başkanı
Abdurrahman Tutdere (Adıyaman)
Tahliye edilmesine rağmen görevine dönemeyenler
Ahmet Özer (Esenyurt)
Zeydan Karalar (Adana Büyükşehir)
Kadir Aydar (Ceyhan)
İnan Güney (Beyoğlu)
Tahliye edilip yeniden tutuklanan
Alaattin Köseler (Beykoz)
Belediye meclisinde AK Parti adayının başkanvekili seçildiği belediyeler
Bursa Büyükşehir Belediyesi
Gaziosmanpaşa Belediyesi
Akçakoca Belediyesi
Not: Bu infografikte yer alan veriler, 30 Temmuz 2026 itibarıyla kamuoyuna yansıyan adli ve idari işlemler esas alınarak hazırlanmıştır. Gözaltı, tutuklama, görevden uzaklaştırma ve kayyum kararları yargısal veya idari süreçleri ifade eder. Bu işlemler kişiler hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet anlamına gelmemektedir.
Akademisyen kimliğiyle başladığı kamu kariyerinde dış politika danışmanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık görevlerinde bulunan Davutoğlu, Türkiye’nin yakın tarihindeki en kritik kırılma anlarının önemli siyasi aktörlerinden biri oldu.
Ahmet Davutoğlu, Foto: Sosyal medya
Türkiye’nin son yirmi yılına damga vuran isimlerden Ahmet Davutoğlu, aktif siyasetten çekildiğini duyurdu. Akademisyenlikten Başbakanlığa uzanan siyasi kariyeri, dış politikadaki radikal eksen kaymaları, sokağa çıkma yasakları dönemindeki ağır insan hakları ihlalleri, STK raporlarına yansıyan kent yıkımları ve kendi ifadeleriyle tarihe geçen tartışmalı güvenlik politikalarıyla kayıtlara geçti.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının dış politika mimarı olarak devlet kademelerine giren Davutoğlu’nun siyasi mirası, Türkiye’nin iç ve dış politikasında yaşanan en derin krizlerin merkezinde yer alıyor.
Türkiye’nin eski başbakanlarından Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, siyaseti bıraktığını ve partinin siyasi faaliyetlerinin sonlandırıldığını açıkladı.
Davutoğlu yaptığı yazılı açıklamada, 2021 yılında mevcut yönetim yapısının ittifakları zorunlu kılmasını dikkate alarak üç muhafazakâr partinin ittifak kurması için çaba gösterdiklerini, bu teşebbüs sonuçsuz kalınca, “kutuplaşmanın doğurabileceği rövanşizm tehlikesini önlemek ve toplumsal uzlaşma zemini oluşturmak amacıyla” ana muhalefet partisini dengeleyen içinde yer aldıklarını belirterek şunları kaydetti:
“2023 seçimlerinden sonra alternatif muhafazakâr siyasetin hem Türkiye Büyük Millet Meclisinde bir grup olarak temsil edilmesi hem de geleceğe yönelik güçlü bir alternatif oluşturması için parti ismimiz dahil her türlü fedakarlığı yaparak ilk aşamada Saadet Partisi, daha sonra ise Yeni Yol Partisi adı altında Meclis Grubu kurduk. Baştan itibaren bu yeni grubun öncelikle kendi içinde daha sonra da diğer muhafazakâr partileri de kapsayacak şekilde mümkünse birleşerek tek parti olması, mümkün değilse organik bir ittifak kurması için çaba gösterdik. Ancak bu çabalarımız da sonuçsuz kaldı” dedi.
“Parti farkı gözetmeksizin yaygınlaşan siyasi ahlak erozyonu ve milletvekili transferleri, güçlü bir alternatif siyaset oluşturma çabalarımızı zorlaştırdı ve partilerimizin toplum nezdindeki gücünü sarstı” diyen Davutoğlu, açıklamasını şöyle sürdürdü:
“Geldiğimiz noktada, genelde siyasi sistemin, özelde ise parti siyasetinin büyük bir çıkmaza girdiğini görüyoruz. Bir tarafta gücün tekelleşmesi, diğer tarafta alternatif siyasal güçleri etkisizleştiren parçalanma ile karşı karşıyayız. Siyasetin üst kademelerinde başlayan yozlaşma; parti farkı gözetmeksizin siyasi kadrolara, ardından sivil toplum kuruluşlarına ve nihayet toplumun her katmanına sirayet etmektedir. Mevcut siyasi mekanizmaların kendi kendini düzeltebilme kapasitesi büyük ölçüde tükenmiştir.”
Davutoğlu, parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi’nin faaliyetlerinin sonlandırılması kararını şu cümlelerle duyurdu:
“Bu değerlendirmeler ışığında, partimizin yetkili kurulları ve Gelecek Partisi’ni bugüne taşıyan dava arkadaşlarımızla yaptığımız istişareler neticesinde, kirlenmiş siyasi iklimin bir parçası olmamak amacıyla parti siyasetinden çekilme ve Gelecek Partisi’nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı almış bulunuyoruz. Bu, bir teslimiyet kararı değildir. Bu, ahlaki bir mesafe koyma kararıdır. Bu, siyasetten vazgeçiş değil; herkese, siyaseti yeniden düşünme çağrısıdır.”
Akademiden iktidarın merkezine
1959 yılında Konya’nın Taşkent ilçesinde doğan Ahmet Davutoğlu, akademik kariyerini uluslararası ilişkiler alanında sürdürdü.
Uluslararası ilişkiler, strateji ve dış politika üzerine çalışmalarıyla tanınan Davutoğlu, özellikle Stratejik Derinlik adlı kitabıyla Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi konumunu dış politikada daha etkin kullanması gerektiğini savunan bir yaklaşım geliştirdi.
2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının başlamasının ardından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politika danışmanı olarak devlet yönetimine dahil oldu.
2009 yılında Dışişleri Bakanlığı görevine getirilen Davutoğlu, akademik birikimini doğrudan devlet politikalarına yansıtma fırsatı buldu.
Bu dönemde Türkiye’nin dış politikası “komşularla sıfır sorun” yaklaşımıyla tanımlandı.
“Komşularla sıfır sorun”dan bölgesel müdahaleye
Davutoğlu’nun dış politika anlayışının temelinde, Türkiye’nin çevresindeki ülkelerle ilişkilerini geliştirerek bölgesel istikrar sağlayıcı bir aktör olması fikri vardı.
Suriye ile ilişkilerin geliştirildiği dönemde Ankara ve Şam yönetimleri arasında ekonomik ve diplomatik ilişkiler güçlendirildi. Ancak 2011 yılında Suriye’de başlayan halk hareketlerinin kısa sürede iç savaşa dönüşmesi, bu politikanın en büyük sınavı oldu. Türkiye, kısa süre içinde Beşşar Esad yönetimine karşı daha sert bir pozisyon aldı.
İktidarın, dönemin sembolik söylemi olan “Emevi Camisi’nde namaz kılacağız” hedefi doğrultusunda Suriye’nin iç işlerine doğrudan müdahil olması, dış politikanın en tartışmalı kırılmalarından birini yarattı. Bu süreçte Suriye’deki muhalif silahlı güçlere sağlanan siyasi, lojistik ve askeri yardımlar, Türkiye’yi savaşın doğrudan bir tarafı haline getirdi.
Güvenlik politikaları ve tartışmalı açıklamalar
Suriye savaşının derinleşmesiyle birlikte IŞİD, bölgenin en önemli güvenlik tehditlerinden biri hâline geldi. Türkiye, sınır güvenliği, yabancı savaşçı geçişleri ve IŞİD’in ülkedeki yapılanması konusunda hem ulusal hem de uluslararası düzeyde eleştirilerin odağı oldu.
Davutoğlu’nun bu dönemde yaptığı bazı açıklamalar, devletin IŞİD’e yaklaşımı ve güvenlik politikalarının sınırları açısından tartışıldı.
IŞİD’in Ortadoğu’da hızla alan kazandığı dönemde örgütün yapısını değerlendirirken kullandığı “IŞİD radikal, terörize gibi bir yapı olarak görülebilir ama (…) oradaki yapı, daha önceki hoşnutsuzluklar, öfkeler büyük bir cephede geniş bir reaksiyon doğurdu” minvalindeki ifadeleri, kamuoyunun hafızasına “öfkeli çocuklar” nitelemesiyle kazındı.
Bu dönemde gündeme gelen bir başka açıklama ise 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara Gar Katliamı sonrasında Davutoğlu’nun yaptığı bir televizyon programındaki değerlendirmeler oldu. Davutoğlu, “Türkiye’de bulunan intihar eylemcilerinin listesi elimizde. Ancak hukuk devleti gereği kendilerini patlatmadan tutuklayamayız” dedi.
Kamuoyunda “canlı bombaları kendilerini patlatmadan tutuklayamayız” şeklinde aktarılan bu sözler, özellikle 10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı sonrasında büyük tepki çekti.
Çözüm sürecinden çatışmalı döneme
Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminin en önemli kırılma noktalarından biri, Kürt sorununda “Çözüm Süreci”nin sona ermesi ve çatışmaların yeniden başlaması oldu. 2013 yılında başlayan “Süreç”, 2015 yılında Dolmabahçe’de yapılan açıklamayla yeni bir aşamaya taşındı. Ancak 2015 yazından itibaren artan çatışmalarla birlikte Kürt kentlerinde ağır güvenlik operasyonları başladı.
Sur, Cizre, Nusaybin ve diğer ilçelerde yaşanan çatışmalar sırasında çok sayıda sivil yaşamını yitirdi, yerleşim alanları zarar gördü ve binlerce kişi yerinden edildi. Başbakan olarak Davutoğlu, bu dönemde hükümetin güvenlik politikasının en üst düzey siyasi sorumlularından biriydi.
Hak örgütleri sokağa çıkma yasakları, sivillerin korunması, yerinden edilme ve kentlerin tahribatı konusunda eleştiriler yöneltti.
Sokağa Çıkma Yasaklarının Sivil Bilançosu
Sivil toplum kuruluşlarının (TİHV ve İHD) saha raporları ve veri derlemeleri, operasyonların sivil nüfus üzerindeki yıkıcı etkisini net biçimde ortaya koydu:
Sivil Kayıplar
321
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) verilerine göre, sokağa çıkma yasaklarının en yoğun yaşandığı 16 Ağustos 2015 – 16 Ağustos 2016 tarihleri arasında yaşamını yitiren en az sivil sayısı.
Yasakların Kapsamı
369 Kez
2015-2019 yılları aralığında 11 il ve 51 ilçede ilan edildi. Yasaklar yer yer haftalarca ve aylarca (örneğin Diyarbakır Sur’da 100 günü aşan kesintisiz yasaklar) sürdü.
Zorunlu Göç ve Tahribat
~500 Bin
Zorunlu göçe maruz kalan kişi sayısı. Ağır silahların kullanıldığı çatışmalar sonucunda kentlerin tarihi ve yerleşim dokusu yerle bir oldu.
Temel Hak İhlalleri
1,5 Milyon+
Yasaklı bölgelerde yaşayıp suya, gıdaya ve sağlık hizmetlerine erişimi engellenen insan sayısı. Yaşam, eğitim, sağlık ve barınma hakları sistematik olarak ihlal edildi.
Sur: “Toledo” söylemi
Çatışmaların en yoğun yaşandığı yerlerden biri Diyarbakır’ın Sur ilçesi oldu. Tarihi dokusu ve kültürel mirasıyla bilinen Sur’da yaşanan yıkım, yeniden inşa politikalarıyla birlikte tartışıldı.
Davutoğlu’nun “Sur’u Toledo yapacağız” açıklaması bu dönemin en çok konuşulan sözlerinden biri oldu.
Ankara Gar Katliamı
10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde düzenlenen barış mitingine yönelik saldırı, Türkiye tarihinin en ağır saldırılarından biri oldu. Saldırıda 100’den fazla kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı. Katliam sonrasında tartışmalar yalnızca saldırıyı gerçekleştiren faillerle sınırlı kalmadı. İstihbarat süreçleri, güvenlik açıkları ve devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğü gündeme geldi.
Davutoğlu saldırı sonrasında “Ankara’daki terör saldırısı sonrasında anket yaptırdık, oylarımızda bir yükseliş trendi var” dedi. Bu açıklaması IŞİD ile ilgili söylediği ifadeler gibi çok tepki topladı.
Davutoğlu, ilerleyen yıllarda kendisine yöneltilen eleştirilere karşı savunma yaparken; IŞİD için “öfkeli çocuklar” tanımını bizzat kullanmadığını, canlı bombalar ve anketlerle ilgili sözlerinin ise “bağlamından koparılarak ve çarpıtılarak” kendisine karşı bir karalama kampanyasına dönüştürüldüğünü savundu.
Barış Akademisyenleri
Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve akademik özgürlükler alanında da yoğun tartışmalar yaşandı. Medya kuruluşlarına kayyum atanması, gazetecilere yönelik davalar ve akademisyenlere yönelik soruşturmalar, Türkiye’nin demokratik standartları bakımından eleştirildi.
2016 yılında yayımlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı Akademisyenler Bildirisi sonrasında imzacı akademisyenler hakkında soruşturmalar başlatıldı. Daha sonraki yıllarda Anayasa Mahkemesi, bazı akademisyenler hakkındaki süreçlerde ifade özgürlüğü ihlali bulunduğuna ilişkin kararlar verdi.
Bu dönem, güvenlik politikaları ile ifade özgürlüğü arasındaki sınırların nasıl çizileceği tartışmasını gündeme taşıdı.
İktidardan ayrılış
Davutoğlu, 2016 yılında AKP Genel Başkanlığı ve Başbakanlık görevlerinden ayrıldı. Bu ayrılık, yalnızca bir görev değişimi değil, iktidar içindeki güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir siyasi kırılma olarak değerlendirildi. “Pelikan bildirisi” olarak bilinen ve Davutoğlu’nu eleştiren metin, bu ayrılık sürecinin sembolik olaylarından biri oldu. Davutoğlu daha sonraki yıllarda hukuk devleti, kurumların bağımsızlığı ve demokratik standartların güçlendirilmesi gerektiğini savundu.
Ancak bu yeni siyasi çizgi, geçmişte içinde bulunduğu iktidar dönemindeki uygulamalarla birlikte değerlendirildi.
Yeni parti
Davutoğlu, 2019 yılında Gelecek Partisi’ni kurdu. Yeni siyasi hareketinde hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ve demokratik kurumların güçlendirilmesi vurgusu öne çıktı.
Ahmet Davutoğlu’nun siyasi kariyeri, Türkiye’nin yakın tarihindeki en önemli dönüşüm dönemleriyle birlikte anılıyor.
Ahmet Davutoğlu Dönemi: Kronolojik Kırılma Noktaları
2002
Dış Politika Danışmanı olarak devlet yönetimine giriş yaptı.
2009
Dışişleri Bakanı olarak atandı ve “Komşularla sıfır sorun” politikası resmen ilan edildi.
2011
Suriye iç savaşının başlamasıyla sınırda “Açık kapı” politikasına geçildi ve Şam yönetimine karşı müdahaleci çizgi benimsendi.
2015 Yazı
Çözüm Süreci sona erdi. Bölge kentlerinde ağır sokağa çıkma yasakları ve askeri operasyonlar başladı.
10 Ekim 2015
Türkiye tarihinin en kanlı saldırısı olan Ankara Gar Katliamı gerçekleşti.
2016 Başı
“Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin ardından Barış Akademisyenlerine yönelik soruşturmalar ve üniversitelerden tasfiyeler başladı.
Mayıs 2016
“Pelikan Bildirisi” olarak bilinen süreçle birlikte iktidar merkezinden tasfiye edilerek Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı görevlerinden ayrıldı.
2019
Gelecek Partisi’ni kurarak yeni bir siyasi oluşumla sahneye çıktı.
“Kadın, tarihsel irade sahibi bir birey olarak görülmek yerine, başkalarının kararlarının nesnesi haline getirilir. Fakat ben kadınların gerçek tarihinin bir ‘var oluş’ tarihi olduğunu düşünüyorum; kaydedilmediğinde bile var olan bir mevcudiyet.”
Fotoğraf: AWNA
Hadis Habibyar’ın Araştırmacı ve Yazar Farah Mostafavi ile yaptığı ve Afghanistan Kadın Haber Ajansı’nda (AWNA) yayınlanan söyleşisini sizler için Türkçeleştirdik.
Afganistan edebiyatı ve kültürü, son yıllarda tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya. Kadınlara yönelik geniş çaplı kısıtlamaların; onları üniversitelerden, medyadan, sanattan ve kamusal alanın pek çok boyutundan uzaklaştırdığı bir dönem… Kadınların silinmesi yalnızca bireysel fırsatların kaybı anlamına gelmiyor; aynı zamanda bir toplumun kolektif hafızasını, toplumsal anlatılarını ve insani deneyimlerini de sessizliğe bürünme tehlikesiyle baş başa bırakıyor.
Bu bağlamda, kadınların toplumdan soyutlanmasının Afganistan kültürü ve toplumsal kimliği üzerindeki etkilerini ele almak üzere Afgan araştırmacı ve yazar Farah Mostafavi ile bir söyleşi gerçekleştirdik.
“Vatan yalnızca bir coğrafi bir parça değil”
Farah Mostafavi sözlerine düşünsel ve mesleki hayatının uzun yıllarının Afganistan toplumunu, kültürünü, kadınların rolünü ve siyasi değişimlerin sosyal yaşam üzerindeki etkilerini incelemekle geçtiğini söyleyerek başladı. Akademik hayatının farklı aşamalarında hukuk ve siyaset bilimi, diplomasi, uluslararası güvenlik ve son yıllarda da insan hakları alanında araştırmalar yaptığını belirten Mostafavi, vatanı olan Afganistan’dan uzakta yaşasa da vatanın coğrafi bir parçadan çok daha fazlası olduğunu ifade etti:
“Bugün Afganistan’dan uzakta yaşıyorum, ancak vatan benim için mekânsal mesafeyle insandan kopup giden sadece coğrafi bir parça değil. Vatan, insanın yanında taşıdığı hafızaların, dilin, deneyimlerin, acıların, umutların ve soruların bütünüdür. Benim için yazmak yalnızca metin üretmek değildir, unutulmaya yüz tutmuş bir şeyi, yani hafızayı koruma çabasıdır. Her toplum, toprağını kaybetmeden önce hafızasını kaybedebilir, çünkü insan sadece ekmekle ve güvenlikle yaşamaz. İnsan anlamla, anlatıyla ve görünür olma imkânıyla da yaşar. İnsan kendi deneyimini ifade edemediğinde ve toplumun bir kesimi ortak dünyayı paylaşmaktan mahrum bırakıldığında, mesele sadece bireysel bir yoksunluk olmaktan çıkar, bir milletin kendini tanıma yetisinin bir parçası yok olup gider.”
Kadınların toplumdan uzaklaştırılmasının Afganistan’ın bilim, sanat ve edebiyatı üzerindeki etkilerini değerlendiren Mostafavi’ye göredüşünce, farklı insani deneyimler yan yana geldiğinde, insanlar soru sorabildiğinde, karşı çıkabildiğinde, diyalog kurabildiğinde ve dünyaya farklı açılardan bakabildiğinde şekillenir:
“Kadınların yer almadığı bir üniversite, yalnızca kız öğrencileri kaybetmiş olmaz, toplumun hayati sorularının bir kısmını da kaybeder. Kadınların bulunmadığı bir medya, yalnızca birkaç gazeteciden yoksun kalmaz, hayatın gerçekliğinin bir parçasına artık tercüman olamaz. Kadınların susturulduğu bir edebiyat ise sadece birkaç yazarı kaybetmez, dile dökülmesi gereken insani deneyimin çok önemli bir gövdesini yitirir.
Ancak kadınların toplumdan silinmesi meselesinin yanında, daha büyük bir soruyu da gündeme getirmek gerekir: Afganistan’daki düşünce krizi.”
“Düşünce üretme fırsatını kaçırdık”
Mostafavi, Afganistan’ın sorununun yalnızca kimlerin kamusal alandan mahrum bırakıldığı olmadığını söyleyerek asıl sorunu “Bizim yıllardır sloganların, güç odaklarının ve büyük kelimelerin tekrarından değil, toplumun gerçek ihtiyaçlarından doğan derin ve toplumsal bir düşünce üretme fırsatını kaçırmış olmamızdır” şeklinde tanımladı.
Bazen hazır cümlelerin ve kavramların arasında kaybolduğumuzu belirten Mostafavi, şu soruyu sordu: Afganistan acaba kendi insani gerçeklikleri zemininde mi inşa edildi, yoksa anlam üretmekten ziyade sadece gürültü çıkaran baskı, tekrar ve değer katmanları üzerine mi kuruldu?
Mostafavi, tarihsel krizlerden birinin “ses” ve “anlam” arasındaki farkı görmemek olduğunu söyleyerek “Çünkü her ses değerli değildir ve sesin yüksek çıkması her zaman hakikatin göstergesi sayılmaz” dedi. Mostafavi, üretebildikleri duygusal, acıyı dile getiren, feryat eden, yarayı gösteren bir edebiyatın yanında hâlâ acının yüzeyini aşabilen, soru soran, analiz eden ve geleceği tahayyül edebilen bir edebiyata ihtiyacımız olduğunu vurguladı.
Sevgi, acı ve fedakarlıkla inşa edilen her şeyin bir süre gizli kalsa bile gelecekte mutlaka kendi yolunu bulacağını söyleyen Mostafavi, kadim bir tarihi olan kadınları silmeye yönelik her adımın tam tersi bir sonuç verdiğini aktardı:
“Çünkü bu durum kadınları daha bilinçli, daha uyanık ve daha kararlı kılmaktadır.”
“Resmi tarih gücün tarihidir”
Kadınların Afganistan tarihinde, kültür ve edebiyat alanındaki rolü ne olduğuna da değinen Mostafavi, resmi tarihi bir kenara bırakıp insanların gerçek yaşamına bakarsak bambaşka bir tablo ortaya çıktığını ifade etti:
“Resmi tarih çoğunlukla gücün tarihidir, kaydetme imkânı olanların tarihidir. Ancak yaşamın tarihi, çoğu durumda evlerde, hafızalarda, ailelerde ve taşıyıcısı kadınlar olan anlatılarda korunmuştur.
Yani kadınlar, Afganistan kültürünün en büyük koruyucuları ve muhafızları olagelmiştir. Ana dili, ninniler, gece masalları, halk şiirleri, kültürel kutlamalar, ailevi gelenekler, savaş ve göç hatıraları ile toplumun pek çok ahlaki değeri kadınlar aracılığıyla nesilden nesile aktarılmıştır. Çağdaş edebiyatta da kadınlar sadece kadınlar hakkında yazmadılar; savaşı, aşkı, yoksulluğu, göçü, umudu, korkuyu, yenilgiyi ve geleceği yazdılar.
Kadınların Afganistan edebiyatındaki varlığı, sadece kadın yazar sayısının artmasından ibaret değildi, Afgan insanına bakışın yeni bir tarzda sahneye girişiydi. Ben resmi tarihe her zaman temkinle bakarım; çünkü pek çok dönemde kadınlar bu tarihte ya yok sayılmış ya da göstermelik bir varlık göstermişlerdir. Kadın özgürlüğünden söz edildiğinde bile bu özgürlük zaman zaman kadınların kendi tercihlerinden ziyade, egemen güçlerin bir projesi olarak tanımlanmıştır. Tıpkı bugün kadınların toplumdan silinmesinin bir başka güç tarafından uygulanması gibi…
Her iki durumda da tehlike şudur: Kadın, tarihsel irade sahibi bir birey olarak görülmek yerine, başkalarının kararlarının nesnesi haline getirilir. Fakat ben kadınların gerçek tarihinin bir ‘var oluş’ tarihi olduğunu düşünüyorum, kaydedilmediğinde bile var olan bir mevcudiyet.”
Taliban’ın kadınlara yönelik kısıtlamalarının Afganistan’daki kültürü etkileyip etkilememe meselesinin sadecekadınhakları konusu değil, kültürün ve insani toplumun niteliğiyle ilgili bir mesele olduğunu belirten Mostafavi, bir toplumun kültürünün o toplumdaki kadınların katılım düzeyinden okunabileceğini savundu:
“Toplum sadece bireylerin birleşimi değildir, insanların birbirini gördüğü, konuştuğu, deneyimlerini paylaştığı ve anlam ürettiği ortak bir dünyadır. Kadınlar üniversiteden, medyadan, sanattan, edebiyattan ve kamusal alandan silindiğinde, nüfusun sadece yarısı bir kenara atılmış olmaz; toplumun kendisini tanıdığı o dünyanın bir parçası daraltılmış olur. Şunu da eklemeliyim ki kültürü hükümetler yaratmaz; kültür insanlar arasında, diyalogda, farklılıkta, çeşitli deneyimlerin ve anlatıların yan yana gelmesinde şekillenir.
Toplumun ana seslerinden biri olan kadın susturulduğunda, kültür de giderek tek sesli ve sığ bir hal alır. Kendine sadece tek bir açıdan bakan bir toplum, er ya da geç kendi hakikatinin bir parçasını kaybedecektir.
Kadınların kendi aralarında kullandığı çok güzel bir söz vardır: ‘Evimin ışığını açık tutuyorum.’
Bu sade cümlenin çok derin bir anlamı var. Bu ışık, karanlık bir gecede sadece bir odayı aydınlatan bir lamba değildir; yarının ışığıdır. Çocukların, ailenin ve toplumun hâlâ nefes alma imkânına sahip olacağı bir yarının…
Ne acı ki kadınlar, yukarıdan aşağıya dayatılan kısıtlamalarla ve kendi iradeleri dışında, evlerinin ışığını açık tutmaktan alıkonuluyorlar. Oysa ev, sadece dört duvardan ibaret değildir; ev “hafıza”dır. Ev; dilin, kültürün, masalın, sevginin ve insani deneyimin kuşaktan kuşağa aktarıldığı yerdir. Bu çarkın tamamen durduğunu hayal edin; işte o zaman toplum zifiri bir karanlığa ve kültürel bir yoksulluğa gömülür. Bu kadar basit: Kadınların sistemli bir şekilde yok sayılması sürecinin tekrarlanması, Afganistan toplumunun kültürünü ve sosyal kimliğini doğrudan etkiler; tek kutuplu, ideolojik, dinamizmden ve gelişimden uzak bir toplum yaratır. Karanlık, kadın düşmanı, eril, durgun ve kapalı bir toplum meydana getirir.”
Mostafavi, her toplumun kendi anlatıları sayesinde yaşayıp ölümsüzleştiğini hatırlatarak milletlerin kendileri hakkında anlattıkları hikayelerle kendilerini inşa ettiklerine dikkat çekti. Mostafavi eğer kadınlar kendi deneyimlerini kaydedemezlerse, gelecek nesil Afganistan hakikatinin sadece bir kısmını tanıyabileğini söyledi ve “Kadın sesinin olmadığı bir tarih, sayfalarının yarısı yok olmuş ve çürümüş bir kitaba benzer” ifadelerini kullandı.
Mostafavi, bugün daha karmaşık bir durumla karşı karşıya olduğumuzu da ekledi:
“Dünya kamuoyunun büyük ölçüde savaşlara, küresel krizlere ve gelecek kaygısına odaklandığı bir ortamda, sessiz sedasız sistemli bir yok etme süreci devam ediyor. Bir grup, toplumun yarısını kamusal alandan uzaklaştırmayı başardı. Fakat unutmamalıyız ki edebiyat bu silinmeye karşı direnmektedir; Afgan kadınlarının edebiyatı, ‘Ekmek, İş, Özgürlük’ edebiyatıdır ve kadınların geniş mücadelesinin sesidir.
Kısıtlamalara karşı duran ve kendi deneyimlerini kaydeden kadınların sesi, sadece bireysel bir protesto değildir; çok değerli bir tarihsel dönemin belgelenmesidir. İktidardaki erkekler tarafından unutturulma çabası biz kadınların varlığını bir süreliğine kısıtlayabilir ama insani deneyimi yok edemez. Çünkü insanlar, iyisiyle kötüsüyle, kadınlardan dünyaya gelmiştir. Kadın köktür, asıldır; köke ne kadar balta vururlursa vurulsun kurumaz, yeniden tohum verir ve yeniden boy gösterir. Belki bu dönem sancılı geçebilir ama hakikate dönme imkânı her zaman vardır ve kadınların bu kez de kazanacağına inanıyorum.
Ülkemiz geçmiş yıllarda pek çok fırsata sahipti; ancak bazen iktidar gürültüsü, projeler, dış yardımlar ve siyasi rekabetler arasında derinlemesine düşünme fırsatını kaçırdık ve hepimiz bir boşlukta kaldık. Belki de tarihimizin en acı fırsatlarından biri tam da bu andır; yokluktan ve boşluktan doğan bir an… “Biz neydik? Ne olduk? Ve ne olacağız?” sorularını sormak için bir fırsat.”
Kadınların son yirmi yılda, Afganistan kültür ve edebiyatının en önemli üreticilerinden biri olduğunun altını çizen Mostafavi, Afganistan deneyiminin yeni bir boyutunu dile getirmeyi ve tanıtlmayı başaran pek çok kadın şair, yazar ve araştırmacının doğuşuna tanıklık ettiğini hatırlattı.
Mostafavi, sözlerine şu şekilde devam etti:
“Ancak bugün yaşanan bu zorunlu duraklamayı sadece bir son olarak görmemek gerekir; tarih bazen duraklama anlarında yeniden doğma imkânı bulur. Anka kuşunun kendi küllerinden yeniden doğduğunu duymuşsunuzdur. Bu efsane, Afganistan toplumunda gerçeğe dönüşen acı tarihsel tecrübelerden biridir. Umuyorum ki Afganistan bu kez ‘yıkanıp temizlendikten sonra kirli elbiselerini yeniden giymez.’
Eğer bir kız çocuğu bugün uyandığında kendisini kısıtlamaların, bekleyişin ve tükenmişliğin tekrarlanan çarkında buluyorsa, bilmelidir ki tam da bu an, tarihsel bir deneyimi kaydetmenin başlangıcı olabilir. Yazsın; sadece bugün için değil, yarın için yazsın. Belki bugün kimse onun yazdıklarını okumayacak ama yine de yazsın; çünkü insan kendi deneyimini kaydetmediğinde, tarihsel varlığının bir parçasını yitirir. Yazının kusursuz, eksiksiz ve yayımlanmaya hazır olmasını beklememek gerekir. Bazen sade bir not, kısa bir cümle veya kişisel bir hatıra, yüzlerce resmi metinden daha fazla tarihsel değer taşır. Bana göre yazmak, insanın varlığını ilan etmesidir ve işte bu varlık, Afgan kadınının anlatısını silinemez ve tarihsel kılar.”
Çocuk yaşta gözaltına alındıktan sonra yaşı büyütülerek müebbet hapis verilen Emrah Bayram’ın “yeniden yargılanma” talepli başvurusu, Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi. Avukat Derya Yıldırım, Van 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz başvurusunda bulunacağını aktardı.
Çocuk yaşta gözaltına alındıktan sonra yaşı büyütülerek müebbet hapis verilen Emrah Bayram’ın “yeniden yargılanma” talepli başvurusu, Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildi. Avukat Derya Yıldırım, Van 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz başvurusunda bulunacak.
11 Ekim 1994 doğumlu Emrah Bayram, 27 Eylül 2009 tarihinde Bitlis merkeze bağlı Kayalıbağ köyü kırsalında çıkan çatışma sırasında HPG’li olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Bayram, “suça sürüklenen çocuk” kategorisinden çıkarılarak ağır cezada müebbet hapse mahkum edildi. Emrah Bayram’ın yeniden yargılanma talepli başvurusu reddedildi.
Bayram gözaltına alındığı dönemde emniyetin girişimleri üzerine yaşının büyük olduğuna dair rapor alınması için Bitlis Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Hastanede doktorun “Yaşı büyütülecek kişi bu mu?” diyerek hazırladığı bilimsel olmayan raporla, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) itirazına rağmen mahkeme heyeti tarafından tek celsede 7 yaş birden büyütüldü.
Mezopotamya Ajansı’ndan Berivan Altan’ın haberine göre, Bayram’ın avukatı Derya Yıldırım, 23 Haziran’da Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yeniden yargılama talepli başvuru yaptı. Savcı, Bayram’ın yeniden yargılanması talebinin reddedilmesini istedi. Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) 311. maddesinde düzenlenen “yargılamanın yenilenmesi” şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle talebi reddetti.
Gerekçede, Bayram’ın Bitlis Devlet Hastanesi’nden alınan raporla yaşının düzeltildiği ve o dönemde Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Dairesi’nden de alınan raporu hatırlattı. Mahkeme, Bayram’ın yeniden mahkeme kararıyla yapılan yaş düzeltme raporu ile Bitlis Devlet Hastanesi’nden alınan raporun usulsüz olduğu iddialarını görmemezlikten geldi.
Avukat Derya Yıldırım, Van 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz başvurusunda bulunacak.
11 Ekim 1994 doğumlu Emrah Bayram, 27 Eylül 2009 tarihinde Bitlis merkeze bağlı Kayalıbağ köyü kırsalında çıkan çatışma sırasında HPG’li olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Bayram, “suça sürüklenen çocuk” kategorisinde yargılanarak tutuklandı. Emniyetin girişimleri üzerine yaşının büyük olduğuna dair rapor alınması için Bitlis Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Hastane, Bayram’ın 22 yaşında olduğuna dair rapor düzenledi. İtiraz üzerine 1 Eylül 2009’da bir kez daha aynı rapor hazırlandı.
Avukatlar, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden yargılama sürecinde müvekkillerinin Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesini istedi. Mahkeme, hastanenin raporunu 26 Nisan 2011’de İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderdi. ATK, hastane raporuyla yaşın belirlenmesinin zor olduğunu belirtti.
Mahkeme, buna rağmen karar duruşmasında Bayram’ın doğum tarihinin 1987 olarak düzeltilmesine karar verdi. Bayram, böylelikle Çocuk Mahkemesi yerine ağır cezada yargılandı ve “ülkenin birliğini ve bütünlüğünü bozma” iddiasıyla müebbet hapis ve 10 yıl 5 ay hapse mahkum edildi.
O dönem Bayram’ın avukatlığını yapan Osman Çelik, 2011 yılında gerçekleştirilen “KCK” operasyonları sırasında tutuklandı. Avukatsız kalan Bayram, yeni avukatına vekalet vermek için gittiği noterde yaşı küçük olması nedeniyle işlem yapamadı. Anne ve babasının gelmesiyle noter işlemleri yapıldı. Mahkemenin verdiği ceza ise 26 Nisan 2013’da Yargıtay’da onandı.
Hakim ve savcı FETÖ’den alındı
15 Temmuz 2016’daki askeri kalkışma sonrası ise bir başka gelişme yaşandı. Söz konusu hukuksuzlukta imzası bulunan savcı ve hakimler “FETÖ” soruşturması kapsamında görevden alındı. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), askeri kalkışmadan hemen sonra Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görev savcı Mehmet Ali Canavcı, üye hakim Ahmet Ödül ile mahkeme başkanı Behçet Aşılar’ı görevden aldı.
3 Aralık 2021’de yaşın nüfusta düzeltilmesi için dava açıldı. Bismil Asliye Hukuk Mahkemesi’ne yapılan başvuruda, Bayram’ın hastanede karşılaştığı duruma dair aktardığı “savcı 7 yaş büyütün demişti, gördüm, tamamdır, çıkın” bilgi de yer aldı. Bayram’ın ilkokul birinci sınıfta çektiği fotoğraf, okul belgeleri, aile nüfus kayıt örneği de mahkemeye sunuldu.
Yeniden yargılama başvurusu
Bayram’ın 1995 yılında nüfusa tescil edildiği vurgulanan başvuruda, “Müvekkilin kendinden bir büyük aile bireyinin nüfusa tescil edildiği tarih 1990’dır. Müvekkil iddia edildiği gibi 1987 doğumlu olsa 1990 yılında ya da 1995 yılında abisiyle beraber onunda doğum tarihi nüfusa tescil edilecekti. Ancak müvekkil tam doğum tarihine göre yani 11.10.1994 tarihli olarak nüfusa kaydedilmiştir” denildi.
Bayram, yeni rapor için Patnos Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Hastane Sağlık Kurulu’nun 3 Şubat 2022 tarihli raporunda, “Şahsın kemik yaşı tespitine yönelik yapılan direkt grafilerin değerlendirmesinde erkek olgun kemik yaşı 30 olarak değerlendirilmiştir. Oy birliği ile karar verilmiştir” denildi.
Mahkeme, yaşın yeniden düzenlenmesi için yapılan başvuruyu, “(…) ceza mahkemesinde yaş konusunda verilen kararların kesin hüküm niteliğinde olması nedeniyle, bu konularda hukuk mahkemesinde yeni bir dava açılamayacağı anlaşılmakla (…)” gerekçesiyle reddetti.
Bayram’ın avukatı Derya Yıldırım, kararı istinafa taşıdı. Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi’ne yapılan başvuruda, “Ceza yargılamasını yapan mahkemenin tarafsız davranmadığını, yargılandığı dosyanın konusunu baz alarak henüz çocuk yaşta iken yaşını büyüterek mağduriyetine yol açtığını, herhangi bir teste alınmadan yaşının büyütülmüş olması ve bunu kanıtlayan delillere rağmen ortadaki mağduriyetin giderilmediğini” vurguları yer aldı.
Mahkeme, ‘usul’ eksikliklerin giderilmesi talebiyle kararı bozdu ve yeniden yargılama kararı verdi.
Yerel mahkeme
Yerel mahkemeden benzer bir karar çıkması üzerine bir üst mahkemeye yeni bir başvuru yapıldı. Mahkeme, bu kez başvuruyu reddetti ve 13 Mart 2026’da yerel mahkemenin kararını onadı. Kararda, “Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36’ınci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi ve CMK’nın 218. maddesi gereğince ceza mahkemesinde yaş konusunda verilen kararların kesin hüküm niteliğinde olması nedeniyle, bu konularda hukuk mahkemesinde yeni bir dava açılamayacağı anlaşılmakla…” denildi.
Anayasa Mahkemesi
3 Haziran’da Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuru yapıldı. Başvuruda, benzer talepler sıralanarak, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği vurgulandı. Başvuruda, Patnos Devlet Hastanesi’nin verdiği rapora işaret ederek, “Bilimsel bir raporun hangi gerekçeyle yok sayıldığı açıklanmadan verilen bu karar açıkça ihlaldir” denildi. Ayrıca yeniden yargılanma talebi yer aldı.
Avukat Derya Yıldırım, ayrıca hem Bayram’ın yaşının büyütülmesi hem de o dönem karar verici konumdaki kamu görevlilerinin cemaat yapılanmasında yer alması nedeniyle yeniden yargılanma talebiyle 23 Haziran’da Van 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurdu.
İngiliz edebiyatının en prestijli ödüllerinden Booker Prize’ın 2026 uzun listesi açıklandı. Silivri Cezaevi’ni anlattığı The Renovation, kitabı ile listeye giren Kenan Orhan, kitabında rejime duyduğu öfkeyi ve sürgünü anlattığını söyledi.
2026 Booker Prize’ın (Booker Ödülü) uzun listesi açıklandı. “Booker Dozen” olarak anılan 13 kitaplık listede Pulitzer ödüllü Elizabeth Strout, Booker ödüllü Douglas Stuart ve Marlon James’in yanı sıra Rebecca Perry ve Kenan Orhan gibi dikkat çeken isimler de yer aldı. Bu yıl uzun listeye giren eserler, Mexico City’den İskoçya’nın ücra adalarına, Zürih’teki ötanazi kliniklerinden 1980’ler Jamaika’sına ve ABD’de 2024 başkanlık seçimleri öncesindeki Massachusetts’e uzanan geniş bir coğrafya ve tema yelpazesi bulunuyor.
Uzun listenin dikkat çeken isimlerinden biri de Türkiye kökenli yazar Kenan Orhan oldu. Kansas’ta yaşayan Orhan’ın ilk romanı The Renovation, Booker Prize uzun listesine girerek önemli bir başarı elde etti. Daha önce yayımladığı I Am My Country adlı öykü kitabıyla PEN/Robert W. Bingham Ödülü’ne finalist olan ve Story Prize uzun listesine kalan Orhan’ın öyküleri The Atlantic, The Paris Review ve The Common gibi saygın edebiyat dergilerinde yayımlandı.
Banyodan Silivri hücresine
Orhan’ı The Renovation isimli kitabı, İtalya’da yaşayan psikolog Dilara’nın demans hastası babasına bakabilmek için evini yeniden düzenleme çabasını konu alıyor. Ancak tadilat tamamlandığında, yeni bir banyo yerine İstanbul’daki Silivri Cezaevi’nden birebir kopyalanmış bir hücre inşa edildiği ortaya çıkıyor. Ailesi yıllar önce Türkiye’den siyasi nedenlerle ayrılan Dilara, başlangıçta bu tuhaf hatayı düzeltmeye çalışsa da zamanla hücrenin kendisini geçmişine ve terk etmek zorunda kaldığı İstanbul’a bağlayan gizemli bir geçit olduğunu keşfediyor. Babasının giderek ilerleyen demansıyla, ekonomik sıkıntılarla ve evliliğindeki sorunlarla mücadele ederken, Silivri hücresi onu Marmara’nın kıyılarına, martılara ve çocukluğunun İstanbul’una geri çağırıyor.
Sürgünlük hissi
Orhan, romanın büyük ölçüde kendi deneyimlerinden ve Türkiye’ye duyduğu özlemden beslendiğini söylüyor. National Public Radio( NPR)’ye verdiği röportajda, kitabı yazarken “rejime duyduğu öfkeyi”, Türkiye’nin değişimine tanıklık edememenin yarattığı acıyı ve sürgünlük hissini kaleme aldığını anlattı. Kitabı yazmanın kendisi açısından zorlu bir süreç olarak tanımlayan Orhan, “Çünkü bu kitapta kendi korkularım ve kendi kederlerim çok yer alıyordu ki, bunu yazana kadar genellikle yapmaktan pek hoşlanmazdım. Genellikle başkaları hakkında yazmayı severim. Ama bu kitapta rejime duyduğum öfke, arkamdan Türkiye’yi yok ediyor gibi görünen politikalara duyduğum öfke, ama aynı zamanda derin bir korku ve kayıp duygusu da var. Türkiye için ne kadar radikal bir siyasi değişim olursa olsun, bu rejim sonunda devrildiğinde ne olursa olsun, asla tanıdığım Türkiye’ye geri dönemeyeceğim” dedi.
Toplam 163 başvuru arasından seçilen 13 eser, 22 Eylül’de açıklanacak altı kitaplık kısa liste için yarışacak. Booker Prize’ın kazananı ise 9 Kasım’da ilan edilecek. Kısa listeye kalan yazarların her biri 2 bin 500 sterlin ve özel ciltli baskı kazanırken, büyük ödülün sahibi 50 bin sterlinin de sahibi olacak.
12 Eylül cuntası tarafından idam edilen Erdal Eren’in hayatı ve mücadelesi Kor Yayınları tarafından kitap hâline getirildi. Kitabın yazarlarından Kübra Yeter, kitabın hikayesini ve önemini Niha+’ya anlattı.
Fotoğraf: Niha+
12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbenin yöneticileri tarafından 17 yaşındayken idam edilen devrimci genç Erdal Eren’in hayatı ve mücadelesi kitap oldu.
Kor Kitap tarafından “Gelecek Bizimle” başlığı ile okurlarla buluşturulan çalışmanın yazarlarından Kübra Yeter ile kitap fikrinin nasıl ortaya çıktığını, Erdallar hakkında doğru bilinen yanlışları ve kitabın önemine dair konuştuk.
Yayınevi olarak uzun bir süredir kataloglarında bir Erdal Eren kitabının olmayışını eksiklik olarak değerlendirdiklerini belirten Yeter, bu nedenle Erdal Eren’e dair yeni neler yapılabilir düşüncesiyle bir süreç başlattıklarını söyledi.
“Sadece idamıyla değil, yaşamıyla da anlatmak istedik”
Bu zamana kadar Erdal Eren’i anlatan çeşitli kaynaklar olduğunu; fakat kendilerinin Erdal Eren’in nasıl biri olduğuna odaklanmak istediklerini belirten Yeter, onun kısa yaşamına rağmen bu kısa yaşam içerisinde bilinçli bir devrimci resmi çizdiğini vurguladı:
“Okuyan, merak eden, araştıran ve yaşadığı dünyayı anlamlandırıp değiştirmek isteyen bir gençti. Bu yüzden Erdal’ı Erdal yapan o özelliklere, belki de daha az anlatılan kısma yönümüzü çevirmek istedik. Onu tanıyan, bilen, ona temas etmiş insanlarla bir nevi sözlü tarih çalışması yürüterek bir izlek oluşturmaya çalıştık.”
Kitabı hazırlama noktasındaki diğer bir motivasyonlarının ise o dönemin gençlik kuşağıyla günümüz kuşağının yeniden birbiriyle “tanışmasını” istemeleri olduğunu belirten Yeter, günümüz gençliğinin kendine bir yol aradığını, Erdal Eren’in ve onun kuşağının yaşadığı deneyimlerin de belki bu arayışta onlara eşlik edebileceğini savundu.
“Erdal’a çalışırken Sinan Suner ve Ercan Koca da bu hikâyenin bir parçası olacaktı.” diyen Yeter, bu üç devrimciyi birbirinden ayırmanın kendileri için doğru olmadığını ve Erdal’a dair yeni bilgilere ulaşmanın görece daha kolay olmasına rağmen bu üç ismi yan yana getirmek ve hikâyelerini birbirinden koparmadan anlatmak istediklerini belirtti.
Bu doğrultuda birçok kişiyle görüşen, mevcut kaynaklardan faydalanan ve çeşitli gazete, belge vb. taramalar yapan ekibin editörü Kübra Yeter, elbette her çalışmada olduğu gibi bu çalışmada da zorluklarla karşılaştıklarını ifade etti.
Kilit konularda önemli diyebilecekleri bazı isimlerin konuşmamakta kararlı olduğunu aktaran Yeter, bu zorlukları aşmaya çalıştıklarını ve tüm eksiklere rağmen kısmen başarılı olduklarını söyledi.
“Erdalları birbirinden ayırmak doğru olmazdı”
Giriş kısmında da omurganın Erdal Eren üzerine kurulu olduğunu ifade eden yazar Kübra Yeter, kitaptaki Sinan Suner ve Ercan Koca portrelerini ise şu sözlerle değerlendirdi:
“En başından beri bu üç devrimciyi birlikte anlatma derdindeydik. Halkın Kurtuluşu geleneğinden bu gençler arasında her ne kadar Erdal ismi öne çıksa da üçünün iç içe geçmiş mücadeleleri ve katledilmeleri söz konusuydu.”
Erdal’ın idamla yargılandığı sürecin Sinan Suner’in katledilmesiyle başladığını, çünkü Erdal Eren’in buna karşı yapılan bir protestoda alınıp “asker öldürdü” suçlamasıyla karşı karşıya kaldığını hatırlatan Yeter, Ercan’ın ise yine aynı politik hatta örgütlenmeye başlayan bir genç olduğunu ve onun da Erdal Eren’in idam haberini alır almaz buna bir itiraz oluşturmak üzere kendini sokağa atmasının sonucunda gördüğü işkencede hayatını kaybettiğini belirtti.
Sinan Suner, Erdal Eren ve Ercan Koca katledilmelerinin 43. yılında anılıyor, Fotoğraf: Evrensel Gazetesi
Bu nedenlerle bu üç ismin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini belirten Yeter, her ne kadar Sinan ve Ercan hakkında Erdal’a kıyasla çok daha az bilgi olsa da onların yaşamlarını anlatmanın bir tercih değil zorunluluk ve sorumluluk olduğunu savundu.
Kitap yayımlandıktan sonra Sinan Suner’in ve Ercan Koca’nın adını ilk kez duyduğunu söyleyen okurların az olmadığını belirten yazar, Sinan ve Ercan’ın da bu mücadele tarihi içerisinde görünür olması kendilerince önemli olduğunun bir kez daha altını çizdi.
“Gelecek Bizimle” kitabının üç devrimcinin yaşamının birlikte anlatılması, geniş bir sözlü tarih çalışmasına dayanması ve bunun çok sesli şekilde yapılması nedeniyle öne çıkan diğer devrimci portrelerinden ayrılan bir özellik olarak görülebileceğini söyleyen Yeter, diğer yandan ise Erdalları Türkiye sosyalist hareketinden diğer devrimci isimlerden ayıran bir özellik olarak nitelemek için olmasa da onların yaşamına bakıldığında şöyle bir tespitin yapılabileceğini ifade etti:
“Aydın Çubukçu’nun kitapta yer alan önsözünde vurguladığı gibi “Türkiye tarihinin gördüğü en kanlı diktatörlük döneminin ve faşist şeflerinin halk vicdanında da hukuk karşısında da mahkûm olmasının yolunu” verdikleri mücadeleyle açmıştır bu gençler. Bu durum ise elbette tesadüfi değildir, tüm bu özellikleri onların partili ve örgütlü liseli/üniversiteli gençler olmasından kaynaklanır.”
Kitap gençlere yol gösterecek
Kitaba çalışırken aklında Sovyet ressam Gely Korzhev’in “Bayrağı Yükseltmek” adlı eseri olduğunu söyleyen yazar, bu resmin ofisteki büyük bir çerçevede kendilerine eşlik ettiğini ve resimde ifade edilenin tıpkı Erdalların yaşam öyküsüne benzediğini söyledi.
Kübra Yeter, Fotoğraf: Kişisel Arşiv
Şimdi bakıldığında Erdal’ın, Sinan’ın, Ercan’ın mücadele bayrağının kendi ellerinde olduğunu belirten Yeter, kitap için isim düşünürken kendilerinde hep bu duygunun hâkim olduğunu, bu yüzden de “Gelecek Bizimle” isminde karar kıldıklarını ifade etti.
Kitabı okuyacak gençlerin Erdalların yaşamında “ne olursa olsun mücadele” anlayışını göreceğini vurgulayan Yeter, özellikle günümüz gençliğinin giderek yalnız hissettiğini, onlara “ne yaparsanız yapın bu düzen değişmez” anlayışı dayatıldığını da eklerken bu koşullara karşı mücadelenin de farklı yolları olduğunu savundu:
“Elbet yenilgi de geri düşmek de buna dahil ama önemli olan devam edebilmek. O kuşak bize biraz da bunu hatırlatıyor. Erdalların dönemine bakalım, sıkıyönetim koşulları bu gençleri hiçbir adım atamaz hale getirmiş durumda ama gençler kendilerine tüm yaratıcılıklarıyla yeni bir yol açabilmişler.”
KONDA’nın yaptığı araştırmaya göre; toplumun yüzde 41’i komedyen Deniz Göktaş’ın tutuklanmasını “yanlış” bulurken, yüzde 34’ü “doğru” bulduğunu söyledi.
KONDA, Temmuz 2026 Barometresi’nde “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla 3 Temmuz’da tutuklanan komedyen Deniz Göktaş’a yer verdi.
11-12 Temmuz’da bin 895 kişiyle yapılan araştırmada, görüşmecilere “Göktaş’ın tutuklanmasını doğru buluyorum” ifadesine katılıp katılmadıkları soruldu.
Katılımcıların yüzde 22’si Göktaş’ın tutuklanmasını “kesinlikle yanlış” bulduğunu belirtirken, yüzde 19’u “yanlış” bulduğunu söyledi.
Görüşmecilerin yüzde 15’i “kesinlikle doğru”, yüzde 19’u ise “doğru” cevabını verdi.
Ankete katılanlara, “Her şey mizah konusu olabilir” ifadesi de soruldu. Görüşmecilerin sadece yüzde 16’sı bu ifadeye “katılıyorum” dedi.
Ayrıca araştırmada, bugün seçim olsa katılımcıların hangi partiye oy vermeyi tercih edecekleri, Türkiye’yi kimin yönetmesini istedikleri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan-ve tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Erdoğan- Özgür Özel arasında gerçekleşecek olası Cumhurbaşkanlığı seçimi senaryoları ve Erdoğan’ın karne notunun analizi yer aldı.
Ne olmuştu?
Göktaş, 24 Haziran’da YouTube’da yayımladığı “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisinde kullandığı ifadeler nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “dini değerleri aşağılama” iddiasıyla soruşturma geçirdi. 2 Temmuz’da İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alınan Göktaş, ertesi gün tutuklanarak Tekirdağ’daki Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’na gönderildi.
ABD’de yapılan araştırmaya göre, ABD halķının yüzde 47’si Netanyahu’nun Gazze’de savaş suçu işlediğini düşünüyor. Yüzde 49 ‘uise Netanyahu’nun ABD’ye gelmesi halinde tutuklanması gerektiğini söylüyor.
ABD’de halķın siyaset ve toplumsal eğilimlerini ölçen The Economist ve YouGov Poll, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkındaki tutuklama kararını araştırdı.
25-27 Temmuz’da 18 yaş üstü bin 559 kişiyle yapılan araştırmada, “Netanyahu, ABD’de tutuklanmalı mı?” sorusu yöneltildi.
Katılımcıların yüzde 49’u Netanyahu’nun ABD’de tutuklanmasına “evet” yanıtını verirken, yüzde 27’si bu soruya “hayır” dedi. Kararsızların oranı ise yüzde 23 oldu.
Görüşmecilerin yüzde 47’si “Netanyahu’nun Gazze’de savaş suçlusu olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna ise “evet” cevabını verdi. Yüzde 24’ü “hayır”, yüzde 29’u ise “kararsız” olduklarını ifade etti.
Katılımcıların yüzde 43’ü Filistin’de soykırım yapıldığını düşündüğünü belirtirken, yüzde 24’ü soykırım olmadığını savundu, yüzde 32’si ise yanıt verirken “çekimser” kaldı.
Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), 21 Kasım 2024’te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, eski İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant ve Hamas lideri Muhammed Deyf hakkında tutuklama emri çıkardığını duyurmuştu. ICC’den yapılan yazılı açıklamada, duruşma öncesi dairenin, hakkında yakalama emri çıkartılan üç ismin savaş suçları ve insanlık karşıtı suçlar konusunda “cezai sorumluluk” taşıdığına dair “makul gerekçeler” olduğu yönünde karar verdiği belirtilmişti.
Ankara’nın Çankaya ilçesindeki bir LGBTİ+ eğlence mekanına operasyon düzenleyen polis ekipleri, işletme sahibi ve mesul müdür dahil 7 kişiyi gözaltına aldı. 7 kişi, “müstehcenlik” ve “genel ahlaka aykırı davranış” suçlamalarıyla nöbetçi mahkemece tutuklandı.
Fotoğraf: Ali Dinç / csgorselarsiv.org
Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğü Ahlak Büro Amirliği ekipleri, 25 Temmuz Cumartesi günü Çankaya’da faaliyet gösteren, LGBTİ+’ların tercih ettiği bir eğlence mekanına operasyon düzenledi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaptığı açıklamaya göre soruşturmanın CİMER ihbarları, bilgi sahibi ifadeleri, açık kaynak taraması ve işletmenin sosyal medya hesaplarından paylaştığı görüntülerin incelenmesi sonucunda başlatıldığını duyurdu. Başsavcılığa göre bu incelemeler, mekanda cinsel içerikli organizasyonlar düzenlendiği ve müstehcen, genel ahlaka aykırı eylemler gerçekleştirildiği iddialarına dayanıyor.
Operasyon sırasında mekanda arama ve el koyma işlemi yapan polis ekipleri, işletme sahibi, mesul müdür ve çalışanların da aralarında bulunduğu 7 kişiyi gözaltına aldı.
Gözaltına alınanlar, Türk Ceza Kanunu’nun 226/2 ve 227/2. maddeleri kapsamında 27 Temmuz’da tutuklanmaları talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edildi. Mahkeme, tutuklanma talebini kabul ederek 7 kişiyi tutukladı.
Geçen hafta ise Bahçelievler’deki Yenibosna metrobüs durağında bir trans kadın, LGBTİ+ düşmanı bir grubun saldırısına maruz kaldı. Bir grup genç, araçtan inecekleri sırada koltukta uyuyan trans kadını darp etti. Darp görüntülerini kaydeden grup, bu görüntüleri sosyal medyada paylaştı.
Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin idamları, Ocak protestolarında gözaltına alınanların halk önünde idam edildiği bilinen ilk vakalar olarak kayıtlara geçti.
Foto: Hengaw
İranlı yetkililer, Ocak 2026 protestoları sırasında tutuklanan 23 yaşındaki Abolfazl Sepahi Badjani ve 29 yaşındaki Amirhossein Safari Hosseinabadi’yi Salı günü erken saatlerde İsfahan’daki Alikhani Meydanı’nda halka açık bir şekilde idam etti. İdamlar, “Alikhani Meydanı davası” olarak adlandırılan olayla bağlantılı olarak gerçekleştirildi. Üçüncü sanık Alireza Sepahi’nin nerede olduğu ve durumu bilinmiyor.
Hengaw İnsan Hakları Örgütü’nün elde ettiği bilgilere göre, iki adam 28 Temmuz 2026’da şafak vakti, İsfahan’daki Alikhani Meydanı’nda yoğun güvenlik önlemleri altında idam edildi.
Hengaw’ın açıklamasına göre, sosyal medyada dolaşan videolarda, gece boyunca infaz alanında çok sayıda güvenlik gücünün konuşlandırıldığı görüldü. Güvenlik güçleri, infazları protesto etmek için olay yerine toplanan insanları dağıttı. Bu durum birkaç yaralanmaya ve tutuklamaya yol açtı.
Her iki isim de ağır işkencelere maruz kaldı
Aynı açıklamada, olayla ilgili bilgi sahibi kaynakların, Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin tutuklanmalarının ardından zorla itiraf almak amacıyla ağır fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldıklarını söylediği aktarıldı. “Bağımsız avukatlık hizmetinden ve adil yargılamadan mahrum bırakıldılar” denilen açıklamada, “ölüm cezaları yalnızca işkence altında alınan itiraflara dayanıyordu” ifadelerine yer verildi.
İran yargısı, iki adamın Alikhani Meydanı protestoları sırasında çıkan çatışmalarla bağlantılı olarak, kesici silah taşıma ve hükümet güvenlik gücü mensubunun öldürülmesinde yer alma suçlarından mahkum edildiğini açıkladı. Yargı, iddiaları destekleyecek bağımsız kanıt veya yargılama sürecine ilişkin ayrıntı sunmadı.
Hengaw, aynı davada yargılanan diğer bir sanık olan Alireza Sepahi’nin akıbeti konusunda endişelerini dile getirdi. Ailesi son bir ziyaret için çağrıldı, ancak nerede olduğu bilinmiyor ve bu da idamının yakın olabileceği korkusunu artırıyor.
Ocak ayından bu yana en az 22 kişi idam edildi
Hengaw İstatistik ve Belgeleme Merkezi tarafından derlenen verilere göre, Ocak 2026 protestoları sırasında tutuklanan en az 22 kişi son beş ay içinde İran’da idam edildi. Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin idamları, Ocak protestolarında gözaltına alınanların halk önünde idam edildiği bilinen ilk vakalardır.
Hengaw daha önce Alikhani Meydanı davasında en az 12 sanığın ölüm cezasına çarptırıldığını bildirmişti. Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin infazlarıyla birlikte davadaki infaz sayısı dörde yükselirken, diğer sekiz mahkumun da infaz riski devam ediyor.