Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivisti Sebahat Tuncel, Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin sonlandırılması ve Kürt sorununun demokratik çözümünü yapacakları ‘Gemlik Yürüyüşü’ ile gündeme getireceklerini belirtti.
Van’dan Gemlik’e yürümek üzere yola çıkan Barış Anneleri. Kaynak: Yeni Yaşam
Özgür Kadın Hareketi (TJA), Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin son bulmasını talep etmek amacıyla 19 Nisan’da Bursa’nın Gemlik ilçesinde bir yürüyüş gerçekleştirecek. “Kadın zamanı, özgürlük ve özgür Önderlikle buluşma zamanıdır” sloganıyla düzenlenecek olan etkinlik için TJA üyesi kadınlar, bir süredir bulundukları şehirlerde, mahalle ve ev ziyaretleriyle bütün kadınlara ve bütün kimliklere yürüyüşe katılım çağrısı yapıyor.
Yürüyüşe katılacak olan TJA aktivisti Sebahat Tuncel “Gemlik üzerinden hem Batı’ya seslenmek hem de çözümün ana muhatabı olan Sayın Öcalan üzerindeki tecride dikkat çekmek istiyoruz” dedi.
Sebahat Tuncel:İmralı artık Barış Adası olarak anılmalı
Tuncel, Gemlik’teki buluşmaya ilişkin Niha+’ya konuştu.
Tuncel, kuruluşundan bu yana TJA’nın temel mücadele alanlarından birinin her zaman Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü olduğunu belirtti. Gemlik’teki buluşmanın bir kez daha bu çözüme dikkat çekmek ve devleti adım atmaya zorlamak amacıyla gerçekleştirileceğini kaydeden Tuncel, 1 Ekim 2025 tarihinde Ankara’ya yapılan yürüyüşü, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü, Newroz ve 4 Nisan Abdullah Öcalan’ın doğum günü etkinliklerini hatırlattı. Tuncel, Gemlik buluşmasının da ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ diye tarif edilen sürecin bir sonraki adımı olarak nitelendirdi.
Sebahat Tuncel, Gemlik’te buluşmanın İmralı Adası’na yakın olmasının yanında başka stratejik anlamları olduğunu da dile getirdi. Kürt sorununun sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye’nin sorunu olduğunu Batı’ya da duyurmayı hedeflediklerini söyleyen Tuncel, “Gemlik üzerinden hem Batı’ya seslenmek hem de çözümün ana muhatabı olan Sayın Öcalan üzerindeki tecride dikkat çekmek istiyoruz” dedi.
Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve özgürlüklerin önünün açılmasının Kürt sorunun çözümüyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulayan Tuncel, çözüm sürecinde müzakere edenlerin koşullarının eşit olması gerektiğini söyledi:
“Müzakere ve diyalog kanalları açık görünse de koşulların eşit olmadığını görüyoruz. Sayın Öcalan hâlâ ağır tecrit koşullarında tutuluyor; görüşlerini toplumla, örgütüyle ve halkla paylaşma imkanından mahrum bırakılıyor. Bu durum barış sürecini sekteye uğratmaktadır. İmralı’nın artık tecrit ve izolasyonla değil, bir ‘Barış Adası’ olarak anılması, barış adasına dönüşmesi gerekir.”
Tuncel, TJA’nın Gemlik’teki buluşma çağrısını yalnızca kadınlara değil bütün demokrasi hareketlerine yaptığını belirterek, Türkiye’de son dönemlerde artan şiddetin savaş politikalarıyla ilgili olduğunu ve barış koşullarının sağlanmasının bu sorunların çözümü için bir adım olacağını ifade etti:
“Biz bu çağrıyı Türkiye’deki demokrasiden yana olan bütün kesimlere yapıyoruz. Bugün Türkiye’de milliyetçi, ırkçı ve dinci söylemlerin kadınlara nefes aldırmadığı bir süreçten geçiyoruz. Maraş ve Siverek’te gördüğümüz gibi çocukların katile dönüştürüldüğü ya da Gülistan Doku örneğinde olduğu gibi kadınların devlet eliyle katledildiği, erkek devlet yargısının kadınların faillerini de cezasız bıraktığı bir sistem var. Bu şiddetin de aslında savaş politikalarından beslendiği tespitini yapıyoruz. O yüzden şiddetsiz bir toplum için barış olmazsa olmazdır.”
Savaş ve çatışma ortamının farklı kimliklerin birbirine temas etmesini engellediğini belirten Tuncel, bütün kesimlerin erkek egemen şiddetin öznesi olduğunu dile getirdi:
“2015’ten bugüne Türkiye’de tüm özgürlüklerin askıya alındığı bir süreç yaşadık. Kürt, Türk, Laz, Süryani, Ezidi veya Alevi fark etmeksizin aynı erkek egemen şiddetin hedefindeyiz. Fakat çatışma ortamında bu kimlikleri kutuplaştırıcı politikalar devreye giriyor. Biz bütün bu mücadele alanlarını da ortaklaştırıyoruz.”
“Siyasetin ve barışın hukuki güvencesi sağlanmalı”
Kalıcı bir barış için artık somut adımların atılma zamanının geldiğini belirten Tuncel’e göre devletin ve parlamentonun sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor:
“Siyasetin ve barışın hukuki güvencesinin sağlanması, demokrasiye geçişi sağlayacak yasaların çıkarılmasını talep ediyoruz. TBMM bünyesindeki komisyon raporlarında belirtilen tespitler var, bunlar hayata geçirilmeli. Umut hakkının, ifade özgürlüğünün ve gerillaların demokratik siyasete katılımının önündeki engellerin kaldırılması ancak yasayla mümkün. İktidar başta olmak üzere bütün siyasi partileri ve parlamentoyu sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz. Şu unutulmamalıdır ki bir halkın önderi özgür değilse o halk özgür değildir aslında.”
Lisa Araz: Kadınlar ve lubunyalar söz sahibi olmalı
Etkinliğe ilişkin Niha+’a konuşan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İstanbul Kadın Meclisi Sözcüsü Lisa Araz ise, bu buluşmayı hem siyasete hem de kadın mücadelesine katkı sunacak bir zemin olarak gördüğünü belirtti. TJA’nın herkesi “Kadın zamanı, özgürlük ve özgür Önderlikle buluşma zamanıdır” şiarıyla Gemlik’te buluşmaya çağırdığını ifade eden Araz, şunları söyledi:
“Bir kadın olarak, Sayın Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlük talebini görünür kılmayı, demokratik siyasetin ve kadın mücadelesinin önünü açmak açısından önemli buluyorum. Bu yürüyüş aynı zamanda kadınların ve lubunyaların barış süreçlerinde asıl söz sahibi olması gerektiğini hatırlatan bir eylemdir. Kalıcı ve gerçek bir çözümün, kadın ve lubunyaların özgürlük mücadelesiyle kesişmesi gerektiğine inanıyoruz. Demokratikleşme ve barış tartışmalarına katkı sağlayan bir zemin oluşturmak için 19 Nisan’da Gemlik’e yürüyeceğiz.”
‘Gemlik Yürüyüşü’ dün Van’da başladı
‘Gemlik Yürüyüşü’ dün Van’da ve bugün Diyarbakır’da başladı. Yarın da İzmir, İstanbul, Kocaeli, Bursa ve başka pek çok şehirden kadınlar taleplerini dile getirmek için yola çıkacak. Etkinlik saat 13.00’te Gemlik’te yapılacak olan açıklamayla sona erecek.
Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden sonuç alamayan ve 1,5 yıldır yetki tartışmaları nedeniyle sözleşmesiz çalıştırılan Bekaert işçileri, patronun düşük zam dayatmasına karşı grev pankartını asarak üretimi durdurdu.
Sabancı Holding bünyesindeki Beksa ile iş ortağı olan Bekaert’ın İzmit ve Kartepe fabrikalarında yaşanan işçi hakları ihlallerine karşı tepkiler sürüyor. Özçelik-İş Sendikası ile işveren arasında yürütülen Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde uzlaşma sağlanamaması üzerine, işçiler bu sabah itibarıyla greve çıktı. 3 Nisan’da alınan grev kararının ardından yapılan son görüşmelerden de sonuç çıkmaması, üretimin tamamen durmasına neden oldu.
Sabah erken saatlerde fabrika önünde toplanarak üretimi durduran işçiler grev pankartlarını asarken Özçelik-İş Sendikası Genel Başkanı Yunus Değirmenci ise yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Biz anlaşmanın sağlanması için elimizden gelen her şeyi yaptık fakat sonuç alamadık. Bu grev, 15 aydır süren hukuki süreci uzatanların, bu süreci bilerek sürüncemede bırakanların ve buna destek olanların eseridir.
Biz, siz işçilerin desteği ile yetki sürecini tamamladık. Sizden aldığımız güç ile bu mücadeleyi kazandık. Ardından bölge başkanlığımızla oturup hem önümüzdeki sürece dair hem de geçmişte hak edip alamadığımız haklarımız için bir taslak hazırladık. O taslak, işçilerin ve Özçelik-İş Sendikası’nın namusudur. Biz, o taslağa sahip çıkmak için buradayız.”
Sosyalist örgütler dayanışmayı büyütüyor
Siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri de Bekaert işçileri ile dayanışma gösteriyor.
Milas’taki holding talanını ifşa ettiği için tutuklanan Başaran Aksu’nun genel başkanı olduğu Umut Sendikası (UMUT-SEN), yetki krizi nedeniyle 20 aydır sözleşmesiz çalıştırılan Bekaert işçilerinin yanında olduğunu açıklarken; Emek Partisi(EMEP) de greve çıkan işçileri ziyaret etti.
Patronun düşük ücret dayatmasına karşı greve çıkan işçilerin taleplerinin karşılanması gerektiğini söyleyen EMEP Kocaeli İl Başkanı İlhami Şahbaz, işçilerin haklı taleplerinin yanında olduklarını vurguladı.
Neler olmuştu?
Metal ve endüstriyel alanlarda 45 ülkede faaliyet gösteren Bekaert’in Kocaeli’deki tesislerinde sendikal süreçler farklı kulvarlarda ilerliyor. Şirketin İzmit fabrikasında DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası örgütlüyken Kartepe fabrikasında ise HAK-İŞ Konfederasyonu’na bağlı Özçelik-İş Sendikası yetkili olarak bulunuyor. 2022 yılının Temmuz ayında başlayan Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde tarafların anlaşma sağlayamaması üzerine her iki sendika da 13 Aralık 2022 saat 13.00 itibarıyla uygulanmak üzere grev kararı almıştı.
Ancak grevin başlamasına yalnızca 10 saat kala, Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete ’de yayımlanan kararname ile Bekaert fabrikalarındaki grevler “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle 60 gün süreyle ertelendi. Bu yasaklama kararı karşısında sendikalar farklı tutumlar sergiledi. Birleşik Metal-İş üyesi işçiler erteleme kararını tanımayarak grevlerini sürdürme kararı alırken, HAK-İŞ’e bağlı Özçelik-İş ise grev yasağı kararının iptali için Danıştay’a başvurarak hukuki süreç başlattı.
Birçok sendika ve siyasi partinin tepki gösterdiği bu grev yasağını tanımayarak mücadeleyi sürdüren işçiler, 18 günün sonunda grevin kazanımla sonuçlandığını duyurmuştu. İşçiler %50’lik zam dayatmasına karşı %85’e yakın zam ve sosyal haklarda %100 artış ile üretime dönse de işverenin bunu kabullenmesi kolay olmadı.
Sözleşmesiz çalıştırılan işçilere yönelik baskılar arttı
Ayrı şirketler halinde üretim yapan fabrikaları birleştirme kararı alan Sabancı Holding’e bağlı Beksa yönetimi, Birleşik Metal-İş’in yetkili olduğu Bekaert İzmit Çelik Kord Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’ni kapatarak fabrikaları Özçelik-İş’in yetkili olduğu şirkette birleştirdi. Bunun üzerine Birleşik Metal-İş ve Özçelik-İş sendikaları arasında 1,5 yıla yakın bir yetki davası sürdü.
Bu süreçte toplu sözleşmesiz çalıştırılan işçilere yönelik baskılar daha da arttı. Sendikal hakları fiilen askıya alınan işçilerin fabrikadaki temsilcileri işten çıkartıldı, soyunma odalarına ise kameralar konuldu.
Dava sonucunda yetkili sendika konumuna gelen Özçelik-İş’in oturduğu toplu sözleşme masasında da mağduriyetler giderilemedi. Mevcut tabloda işveren 3 yıllık sözleşme ve %68 zam teklif ederken, sendika ise 2 yıllık sözleşme ve %140 artış talep etti. Dün gece gerçekleşen son görüşmede de anlaşmanın sağlanamaması üzerine greve çıkan işçiler, sendikal haklardan mahrum edilerek çalıştırıldıkları bir buçuk yıllık kaybın telafi edilmesini de istiyor.
Viktor Orbán’ın muhafazakar yönetiminin sona ermesiyle Macaristan’da yeni bir dönem başlarken seçimlerde çoğunluğu elde eden Péter Magyar ve Tisza Partisi’nin LGBTİ+ hakları konusundaki sessizliği soru işaretleri yarattı. Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik: “Enacil talebimiz toplanma ve yürüyüş hakkının iadesi.”
Kaynak: Budapeşte Pride
12 Nisan’da Macaristan’da yapılan genel seçimlerde, 16 yıldır iktidarda olan Viktor Orbán’ın aşırı sağcı Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) partisi gücünü kaybetti. Başlangıçta Orbán’a yakın olan ancak daha sonra Fidesz’den ayrılarak merkez sağ bir tutum benimseyen Péter Magyar ve TISZA (Saygı ve Özgürlük Partisi) partisi ise seçimden zaferle çıktı.
Seçim sonuçlarına göre, oyların neredeyse tamamı sayılmışken TISZA, 199 üyeli parlamentoda 138 sandalye kazandı. 133 sandalyenin aşılması, Tisza’nın anayasayı değiştirmek için yeterli çoğunluğa ulaştığını gösteriyor.
Nisan 2026’daki seçim yenilgisine kadar 16 yıl boyunca Macaristan Başbakanı olarak görev yapan Viktor Orbán, LGBTİ+ topluluğunu hedef alan bir dizi yasa ve politikayı hayata geçirmesiyle gündeme gelmişti.
Orbán, 2012 yılında anayasanın sadece iki cinsiyeti tanıdığına dair bir değişiklik yapmıştı. 2020’de bu düzenleme, eşcinsel çiftlerin evlat edinmesini fiilen yasaklayacak şekilde sertleştirildi.
Haziran 2021’de “çocukları koruma” maskesi altında kabul edilen Çocuk Koruma Yasası (LXXIX sayılı Yasa), LGBTİ+’ları çocuk istismarcılarıyla bir tutmaktadır. Bu mevzuat; eğitim, medya ve reklam alanlarında 18 yaş altındaki küçüklere eşcinselliğin veya cinsiyet değiştirmenin “tasvir edilmesini veya teşvik edilmesini” yasaklamaktadır. Yasa, LGBTQ+ içeriği gösteren televizyon programlarını ve LGBTİ+ temaları içeren kitapları kısıtlamaktadır. Ek olarak, Mart 2025’te Orbán hükümeti, LGBTİ+ Onur yürüyüşlerini fiilen yasaklayan ve katılımcıların tespiti için yüz tanıma teknolojisinin kullanılmasına izin veren bir yasayı kabul etmişti.
Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik, Macaristan seçimlerinin ardından Budapeşte Pride’ın taleplerini aktardı. Majercsik, Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının çöküşünü, Macaristan’ın hukuk devletine dönüşü için açılan bir yol olarak tanımladı: “LGBTQ+ hakları da dahil olmak üzere insan hakları olmadan adil ve dürüst bir demokrasi var olamaz.”
Majercsik, üçte iki çoğunlukla Orbán hükümeti tarafından çıkarılan tüm LGBTİ+ karşıtı yasaların yürürlükten kaldırılabileceğini belirtti:
“En acil mesele, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının iadesidir. 27 Haziran’da Budapeşte Onur Yürüyüşü’nü gerçekleştireceğimiz için bu durum özellikle aciliyet arz ediyor. Ancak bunun da ötesinde, önceki hükümet anayasaya işlenmiş çok sayıda kuir karşıtı yasa çıkardı. Üçte iki çoğunlukla bunlar da iptal edilebilir.”
“Magyar’ın LGBTQ+ hakları konusundaki tutumunu bilmiyoruz”
Majercsik, Péter Magyar’ın seçildiği TISZA Partisi’nin programında LGBTİ+ topluluğundan hiç bahsedilmediğini belirtti:
“Kamuoyuna yaptığı konuşmalarda, 13 Nisan’daki uluslararası basın toplantısında belirttiği gibi, ‘yasaları çiğnemedikleri sürece herkesin istediği kişiyi sevmekte özgür olduğunu’ söylerken oldukça muğlak ifadeler kullanıyor. Maalesef bu ifadelerden, eşcinsel çiftlerin evlenmesine ve evlat edinmesine izin verecek bir yasal düzenleme yapma niyetinde olup olmadığını anlamak imkansız. Ayrıca yasal cinsiyet ve isim değişikliği konusundaki tutumu hakkında da hiçbir şey bilmiyoruz.”
Majercsik, Macaristan’daki LGBTİ+ topluluğunun şu anda korku, rahatlama, güvensizlik ve umudu aynı anda hissettiğini belirtti. Bu karmaşık duyguların nedenlerini ise şöyle sıraladı:
“TISZA Partisi’nin programında LGBTQ+ topluluğundan bahsedilmiyor, Péter Magyar bu konuda muğlak konuşuyor, ayrıca Viktor Orbán geçen yıl Onur yürüyüşlerini yasaklamaya niyetlendiğinde o dönem Magyar sessiz kalmıştı ve LGBTQ+’lar için sesini yükseltmemişti.”
İnsanların artık tahammülü kalmadı
Majercsik, geçen yıl Budapeşte’deki Onur Yürüyüşü’ne 300.000’den fazla kişinin katıldığını, önceki yürüyüşlerdeki 35.000 katılımcı sayısıyla kıyaslandığında bunun tüm zamanların rekoru sayılabileceğini söyledi. Majercsik, geçen seneki katılımcı sayılarının, açıkça insanların haklarının yok sayılmasına tahammülleri kalmadığını gösterdiğini ifade etti:
“2025 yılında halk, iktidardakilere temel haklarının sarsılmasına artık müsamaha göstermeyeceklerine dair net bir mesaj verdi ve toplanma hakkının herkese ait olduğunu ilan etti. Geçen yılki Onur Yürüyüşü, Orbán rejiminin devrilmesinde kritik bir rol oynadı: İnsanların artık yettiğini ve değişim istediklerini ifade etmek için devasa sayılarda bir araya geldiği kilit etkinliklerden biriydi.”
Diyarbakır’da çeşitli baskılara maruz kalarak yıllarca çalışmış gazetecilerden olan Veysi Polat, Öznur Değer, Murat Bayram ve Faruk Balıkçı; Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın sınırlarını ve zorluklarını değerlendirdi.
Kaynak: Dicle Fırat Gazeteciler Derneği
140journos’un Narin Güran cinayeti ile ilgili olarak hazırlamış olduğu “Şeytantepe” adlı belgeseli, beraberinde Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın ne anlama geldiğine dair eski bir tartışmayı alevlendirdi.
Diyarbakır ve bölge genelinde 1990’lı yıllar boyunca, gazeteciler “faili meçhul” cinayetlere kurban gitti, gözaltına alınıp işkence gördü ve tutuklandı, gazetelerin dağıtımının yasaklandı. 2000’li yıllara geldiğimizde “faili meçhul” cinayetler artık eskisi gibi uygulanan bir yöntem değil iken, bu sefer yargı ve kolluk kuvvetleri eliyle gazetecilerin sahada haber yapmaları zorlaştırıldı, tutuklamalar, sürgüne zorlamalar, ev hapisleriyle gazeteciler mesleklerinden uzak kaldı, gazeteler, tv kanalları, radyolar ve internet siteleri kapatıldı, yüzlerce gazeteci işsiz kaldı. Yıllardır bu bölgede haber yapan gazeteciler, yaşadıkları zorlukları ve sahada var olmanın bedelini anlattı.
Veysi Polat:Sahadaki gerçeklik serttir
Veysi Polat 1991 yılında Diyarbakır’da gazetecilik yapmaya başladı. Aynı zamanda dayısı olan Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir ile birlikte silahlı saldırıya uğradı. 1992 yılında İstanbul’a gidip mesleğini orada devam ettirmek zorunda kaldı. Uzun yıllar Özgür Gündem geleneğinden gelen basın kuruluşlarında çalışan Polat, 21 yıl sonra Diyarbakır’a dönerek Aborî adlı bir yerel haber mecrası kurdu.
Diyarbakır’daki güvenlik politikaları, yargı süreçleri, toplumsal hassasiyetler ve yerel dinamiklerin gazetecinin hareket alanını ciddi biçimde sınırladığını belirten Polat, hem sahadaki gerçekliğin sert olduğunu hem de o gerçekliği aktarma alanının dar olduğunu söyledi. Kürt meselesinin doğrudan etkilediği bir şehirde gazetecilik yapmanın her haberin birkaç kez düşünülmesini, her cümlenin tartılmasını gerektirdiğini belirterek “Sadece yazdığınız değil yazmadığınız da bir sorumluluk haline geliyor” dedi.
Diyarbakır’da gazetecilik yapmak ile batı illerinde gazetecilik yapmak arasındaki farkı, “mesleğin ağırlığı” üzerinden anlatan Veysi Polat, 21 yıl sonra İstanbul’dan Diyarbakır’a döndüğünde coğrafya değiştiğinde gazeteciliğin anlamının, riskinin ve yükünün değiştiğini gördüğünü belirtti.
Yerelden gelen haber nasıl başka bir habere dönüştürülür?
Yerelden merkeze taşınan bilginin çoğu zaman ya eksildiğini ya da dönüştüğünü düşündüğünü aktaran Polat, bu dönüşümün çoğu zaman politik, kurumsal ve ideolojik süzgeçlerden geçtiğini vurguladı:
“Özellikle merkez medyada, kurumların iktidarla kurduğu ilişkiyi zedelememe refleksi, haberi olduğu gibi aktarmanın önüne geçebiliyor. Bu da ya açık bir sansüre ya da daha sofistike bir ‘perdeleme’ye yol açıyor. Sonuçta ortaya çıkan metin, olayın kendisini değil, merkezin görmek istediği versiyonunu yansıtabiliyor.”
1990’lı yıllarda yaşanan bir örneği anlatan Polat, “Cizre’de kırsalda çobanlık yapan bir yurttaşın, güvenlik güçlerinin operasyonunda öldürülmesi haberi, merkeze ulaştığında bambaşka bir kimliğe büründürülüyor ve ‘operasyonda etkisiz hale getirilen bir PKK’li’ olarak servis ediliyor. Oysa sahadan gelen bilgi ve fotoğraflar gerçeğin çok daha çıplak ve sarsıcı olduğunu gösteriyor. Ayaklarından panzer aracına bağlanarak sürüklenen bir insanın görüntüsü bir hakikat belgesidir. Ama o kare, merkezin kurduğu anlatıya uymadığı için yok sayılıyor. Bizim o dönem bunu ‘İnsanlık sürükleniyor’ manşetiyle vermemiz, aslında gerçeği olduğu gibi göstermekti” dedi.
Kaynak: X/@Code644
Yerelde hakikatin daha çıplak ve daha doğrudan yaşandığını anlatan Polat, merkez basının ise çoğu zaman bu sertliği törpülediğini, kimi zaman ise tamamen görünmez kıldığını belirtti.
Narin Güran vakası: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak
Narin Güran gibi davaların nasıl haberleştirildiğinin, olayın geçtiği coğrafyayı, haberin dilini ve çerçevesini doğrudan etkilediğini aktaran Polat, “Eğer benzer bir olay İstanbul’da yaşansaydı muhtemelen haber akışı daha kurumsal, daha mesafeli ve daha kontrollü ilerlerdi” dedi.
Büyük şehirlerde medya kuruluşlarının merkezlerinin editöryal denetim mekanizmalarının ve farklı kaynaklara erişim imkanının daha güçlü olduğunu ve bilgi teyit süreçlerinin hızlandığını belirten Polat, Diyarbakır gibi politik ve toplumsal hassasiyetlerin yoğun olduğu bir yerde ise sürecin daha farklı işlediğini aktardı:
“İlk günlerde masum bir kayıp çocuk vakası olarak başlayan haberlerin, kısa sürede farklı iddialar, karanlık bağlantılar ve servis edilen bilgilerle başka bir boyuta evrildiğini gördük. Özellikle kolluk ve yargı kaynaklı bazı bilgi ve belgelerin belirli medya organlarına sızdırılması, gazetecilik refleksinden çok ilişki ağlarının belirleyici olduğu bir tabloyu ortaya çıkardı.”
Bu noktada iki temel sorunun öne çıktığını anlatan Polat, “Birincisi, gazetecinin haber kaynağıyla kurduğu ilişkinin sağlıklı bir mesafede olmaması, haberi sorgulamak yerine aktarmaya dayalı bir pratiği güçlendiriyor. Bu da gazeteciyi bir bilginin taşıyıcısı değil, üreticisi haline getirebiliyor. İkincisi ise bilgi kirliliği ve yönlendirme. Özellikle hassas davalarda parça parça servis edilen bilgiler, kamuoyunu aydınlatmaktan çok yönlendirmeye hizmet edebiliyor. Bu da toplumda ciddi bir algı karmaşası yaratıyor” dedi.
Diyarbakır’daki hem politik atmosfer hem de kaynak yapısının bu tür müdahalelere daha açık bir zemin oluşturabildiğini söyleyen Polat, meselenin yine gazeteciliğin temel ilkesine dayandığına vurgu yaptı: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak.
“Gazetecilik bir hayatta kalma mücadelesiydi”
90’lar ve 2000’lerin başındaki koşullar ile bugünü kıyaslayan gazeteci Polat, Diyarbakır’ın Kürt meselesinin en sert yaşandığı dönemlerde olağanüstü bir atmosferin içinde olduğunu aktardı. 1990’ların başında insan haklarının askıya alındığı ve yaşamın değersizleştirildiği bir süreç yaşandığını söyleyen Polat, o dönemde gazeteciliğin sadece bir meslek değil bir hayatta kalma mücadelesi olduğunu anlattı:
“İnsanlar güpegündüz enselerinden vuruluyor, köyler yakılıyor, zorunlu göçler yaşanıyor, gözaltında kayıplar ve işkenceler gündelik hayatın parçası haline geliyordu. Böylesi bir ortamda gazetecilik yapmak gerçekten ‘ateşten gömlek’ giymekti. 8 Haziran 1992’de, dayım olan gazeteci Hafız Akdemir ile birlikte evden gazete bürosuna giderken silahlı saldırıya uğramamız ve onun yaşamını yitirmesi, o dönemin nasıl bir karanlığa sahip olduğunu anlatmaya yeter.”
O yıllarda gazetecilerin sokak ortasında katledilebildiklerini söyleyen Polat, bugünden bakıldığında en temel farklardan biri artık o ölçekte ve o açıklıkta bir fiziksel yok etme pratiği olmadığını söyledi. Bugün, 1990’larda mümkün olmayan bazı şeylerin olduğunu aktaran Polat, “Dijital medya sayesinde haber çok daha hızlı yayılabiliyor, alternatif mecralar üzerinden sesini duyurma imkanı doğuyor. Bir haberin tamamen karartılması eskisi kadar kolay değil” dedi.
Gazetecilik artık daha çok denetlenen bir meslek
Fakat bu durumun baskıyı ortadan kaldırmadığını, sadece yöntemin değiştiğini ve gazeteciliğin bugün daha farklı araçlarla sınırlandırıldığını da anlattı:
“Sahada haber takibi yaparken engellemeler, gözaltılar, açılan davalar, uzun yargı süreçleri, dijital alanda erişim engelleri ve sosyal medya üzerinden yürütülen baskılar öne çıkıyor. Doğrudan şiddetin yerini, daha ‘hukuki’ ve ‘idari’ görünen ama etkisi azımsanmayacak bir denetim mekanizması almış durumda. Bugün gazetecilik bir yandan daha hızlı ve daha erişilebilirken diğer yandan daha fazla izlenen, daha kolay hedef haline getirilebilen bir meslek.”
Öznur Değer: Diyarbakır, yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir kent
Öznur Değer, bir kadın gazeteci olarak ilk kez gazeteciliğe 6 yıl önce Diyarbakır’da başladı. Onun için Diyarbakır’da gazetecilik yapmak, özel savaş politikalarının ve 90’lardan bu yana devlet baskısının merkezi olan Diyarbakır’ın her karışından yeni bir öykü çıkarmak demek.
Gazeteci Öznur Değer. Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
Diyarbakır’ın uyuşturucudan fuhuşa, asimilasyondan ahlaki çürümeye kadar siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak kent sosyolojisinin değiştirilmek istendiği bir yer olduğunu söyleyen Değer, aynı zamanda Kürt meselesinin sonuçlarının en ağır haliyle vücut bulduğu bir yer olduğunu da belirtiyor:
“Sokakta kağıt toplayan çocuklardan, barış diye haykıran Barış Annelerine, hapishane önlerinde yakınlarını bekleyen ailelerden çocuklarının kemiklerini arayan annelere, mezarları tahrip edilmesin diye çocuklarının mezarı başında nöbet tutan annelerden alanda “Jin, jiyan, azadî” diye haykırdığı için tutuklanan kadınlara kadar her anlamıyla öteki ama politik bir yer Amed.”
“Polisin en çok engellediği gazeteciler, kadın gazeteciler”
Diyarbakır’da kadın gazeteci olmak, Değer için aslında korku duvarlarının cesur kalemlerle aşılması anlamına geliyor:
“90’larda birçok arkadaşımız sadece hakikati duyurduğu için katledilirken, öte yandan yakın tarihte Nagihan Akarsel Süleymaniye’de, Cihan Bilgin Rojava’da hakikatte ısrar ettikleri için katledilirken bizler emniyet, adliye ve hapishane arasında adeta mekik dokuyoruz. Bir yanıyla özel savaşın en çok etkilediği kadınlara dair yaptığımız haberler ile özel savaşın boyutlarını gözler önüne sererken, öte yandan yaptığımız haberler nedeniyle soruşturuluyor ve yargılanıyoruz.”
Kendisi dahil birçok kadın gazetecinin açığa çıkardığı haberler dolayısıyla yargılandığını ve tutuklandığını vurgulayan Değer, birçok kısıtlamaya da maruz kaldıklarını söyledi:
“Dünyaya örnek teşkil eden ajansımız JINNEWS de bir kadın haber ajansı olarak defalarca BTK tarafından erişime engellendi ve dijital medya hesapları kapatıldı.”
Değer, aynı zamanda sahada erilleşen basın diline karşı kadın gazeteciler olarak diğer gazetecilerle çetin bir mücadele içinde yer aldıklarını ve sahada polisin en çok engellediği gazetecilerin yine kadın gazeteciler olduğunu belirtti.
2024 yılında gazetecilere saldırı. Kaynak: MLSA
Ankara’da da bir süre gazeteci olarak çalıştığını aktaran Değer, Ankara’nın Diyarbakır’da üretilen politikaların kararlarının alındığı bir yer olduğunu anlattı:
“Hem Amed’te bir halkın hafızasını, belleğini, değerlerini ve bunları korumak için verilen mücadeleyi gördüm hem de Ankara’da burada üretilen politikaların kararlarının alındığını gördüm. Benim için bir kent kaderi yazan (talimatı veren) bir kent ise yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir yerdeydi.”
“MKG kadın gazetecilerin emeğini görünür kılıyor“
Kürt ve politik insanların yoğun yaşadığı bir kent olan Diyarbakır’da kadın gazeteciler için en büyük dayanışma ağının Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) olduğunu söyledi:
“Kadın gazetecilerin yaşadığı zorlukları, baskıları ve sorunları mercek altına aldığı gibi buna dair aylık rapor hazırlayan MKG, aynı zamanda basında kadın dilinin oluşmasına ve öteki kılınmak istenen kadın gazetecilerin emeğini görünür kılmaya da çalışıyor. Bu anlamda kadının sesini, rengini var kılarak yaşadıklarını dayanışmaya döküyor ve kadın gazetecilerin örgütlü mücadelesini örüyor.”
Narin Güran olayının ise özel savaşın doğurduğu sosyolojik çürümenin bir sonucu olarak magazinal bir diziye dönüştüğünü gördüklerini belirten Değer, “Narin’in nasıl ve kim tarafından katledildiğinin açığa çıkmasından ziyade, özellikle dışardan gelen çok sayıda gazeteci Narin’in annesi ile amcası arasındaki ‘yasak aşk’ iddialarını öne sürerek olayı hakikati perdeleyen bir boyuta evirdi” dedi.
Değer, aynı durumun İstanbul’da yaşanması durumunda bir çocuğun kim tarafından katledildiği bir sır perdesi olarak kalmayacağını, yargının ise daha farklı ve çözümleyici bir tutum sergileyeceğini anlattı:
“Durumun Kürdistan’da yaşanmasının ve siyasi arka planının olmasının etkileri fazla. Nitekim Garip Ensarioğlu’nun olayın ilk günlerinde olayı ve olası failleri aklayan sözleri hala hafızalardaki tazeliğini koruyor. Amed’te gece gündüz magazin üretme peşinde koşan medya, İstanbul’da çocuğun faillerine odaklanırdı. Burada tarihsel, kültürel, aşiretsel etkenler ön planda tutularak birçok veri çarpıtıldı. Oysa olayın en başından toplumsal bir sorun olarak ele alınıp hakikatin ve arka plandaki tüm güç ve unsurların üzerine gidilmesi gerekirdi.”
Değer, gazetecilerin tarihsel sorumluluk ve vicdani yükümlülükler taşıdığını belirterek tek yolun hakikati korkusuzca haykırmaktan geçtiğini söyledi.
Murat Bayram: Diyarbakır’da sadece gazetecilerle ilgilenen özel bir polis grubu var
Murat Bayram 2010 yılında gazeteciliğe başladı. Uzun yıllar hem Kürdistan Bölgeselinden yayın yapan medya kuruluşlarına hem de uluslararası medya için çalışan Bayram, şimdilerde Diyarbakır’da hem gazeteciler için eğitim veren hem de haber üreten Botan International’in yöneticiliğini yapıyor.
Gazeteci Murat Bayram
Bayram’a göre Diyarbakır’da mesleği icra etmek, ister istemez bir politik kimlik edinmek demek:
“Toplumsal, dini inanç ve diğer gruplar arasında da direkt senin bir propaganda aracı olduğun kabulüyle başlıyor. Hem Kürtler seni çok partizan kabul ediyor hem de hükümet. Ve seni potansiyel propaganda aracı veya terörist olarak algılayabiliyor.”
Bir süre İstanbul’da da çalışmış olan Bayram, İstanbul’da haber takibi sırasında kalabalığın arasına karışılabildiğini belirtti. Diyarbakır’da ise sadece gazetecilerle ilgilenen, her basın açıklamasına giden, gazetecilerin fotoğraflarını çeken, onları ismen bilen, nereye çalıştığını bilen, hangi haberleri yaptığını bilen bir polis grubu olduğunu ve baskının daha yoğun olduğunu kaydetti:
“Ben 2010’da ilk gazeteciliğe başladığım zamanlarda bir habere 40-50 kişi gidiyorduk. Çok fazla gazeteci olunca çok fazla göze batmıyordunuz. Şimdi bir basın açıklamasına gittiğimizde 3-5 kamera gelmiş oluyor. Herkes işlerini sosyal medyadan ve ajanslardan haber toplayarak hallediyor. Bu da var olan baskıyı daha net hissetmeye sebep oluyor” dedi.
“Basın İlan Kurumu Kürtçe dilini desteklemiyor”
Türkiye’de Kürtçe medyanın yapısı ve yaşanan sorunlarla ilgili raporlar da hazırlayan belirten Bayram, Türkiye’de 20 milyondan fazla Kürt nüfusu olduğunu ve Kürtçe günlük yayın yapan sadece bir haber ajansı ile sadece dört web sitesi olduğunu söyledi. Bayram Diyarbakır’da 2015-2016’daki çözüm süreci bitmeden önce sadece Kürtçe program yapan 9 televizyon kanalının bulunduğunu ve en az 4’ünün sadece Kürtçe yayın yaptığını kaydederek, şu anda ise Diyarbakır’da Kürtçe yayıncılık yapanın Zarok TV ve bir yerel gazete olduğunu aktardı. TRT’nin Diyarbakır’da 40’tan fazla medya temsilciliği ile en büyük temsilciliğe sahip olduğunu söyleyen Murat Bayram, “TRT’nin olması anlaşılır bir şey, anlaşılır olmayan şey sadece TRT’nin olması. Sadece Kürtçe haber programı yapan tek televizyonun devletin televizyonu olması” dedi.
Basın İlan Kurumu’nun yerel medyanın en büyük sponsoru olduğunu fakat yerel gazetelerin tamamının sadece Türkçe olduğunu dile getiren Bayram, bunun sebebinin Basın İlan Kurumu yayıncılıkta desteklediği diller arasında Kürtçenin olmaması olduğunu söyledi.
“Bir Kürtçe medya kurumunun ayakta kalması için ekonomik bir kaynağının olması lazım” diyen Bayram’ın aktardıklarına göre Türkiye’de Google reklamları Kürtçe’yi desteklemiyor ve Kürt medyası Basın İlan Kurumu’ndan ödeme alamıyor:
“Devletin bizzat bizim vergilerimizle yayınladığı ilanları alamıyorsunuz Kürtçe olunca. Kürtçe podcast’ler Türkçe podcast’ler arasında diziliyordu. Kürtçe müzik hala Türkçe müzik kategorisinde değerlendiriliyor.”
Kürtçe içerik üretmek sanki gönüllülük işiymişçesine değersizleştirildiğini belirten Bayram bunu şöyle ifade ediyor: “Kürtçe medyanın muhabirleri kiradan, yemek ücretinden, araç ücretinden muaf tutulmuyorlar. Ama emek verirken emek ücretinden muaf tutuluyorlar.”
Faruk Balıkçı:Yerelde bu işin mutfağındasın
Gazeteci Faruk Balıkçı. Kaynak: bianet
Faruk Balıkçı Anadolu Ajansı’nda başladığı gazetecilik hayatında, Milliyet ve Hürriyet gazeteleri ile IMC TV ve Doğan Haber ajansı gibi medya organlarının Diyarbakır’da temsilciliğini yapmış bir isim. Uzun yıllardır hem ulusal hem de yerel medya kuruluşlarında çalışan gazeteci Balıkçı Diyarbakır’ın gazetecilik açısından bölgenin merkezi durumunda olduğunu belirterek, hem Irak’ta hem Suriye’de olan savaşların etkisiyle hem de geçmişten beri yaşanan çatışma ortamının etkisiyle Diyarbakır gazetecilerinin bir anlamda ‘savaş muhalefetini’ yaptığını söyledi:
“Merkezi konumu nedeniyle ve daha çok Türkiye’nin önceliğinde olan haberlerin olduğu bir yer olması dolayısıyla gazeteciler sadece lokal gazetecilik yapmıyorlar. Aynı anda uluslararası gazetecilik de yapıyorlar. Bu da buradaki gazetecileri daha etkinleşen bir duruma getiriyor.”
Daha önce ana akım medyada da çalıştığını belirten Balıkçı, ulusal gazetenin ve yerel gazetelerin okuyucu kitlesi ve etkilediği alanın değiştiğini anlattı:
“Yerelde olan bir sorunu, olumsuzluğu dile getirdiğin zaman ikinci gün yetkililer bunu dikkate alarak o olumsuzluğu düzeltiyorlar. Bu yerel için önemli bir şey, gazetecilik açısından da insanı mutlu ediyor. Ulusal gazetede daha çok geneli ilgilendiren haber yaptığınız için daha kısıtlı habere ulaşmak zorunda kalıyorsun. Ama yereldeki bir gazeteciysen yerelde veya bölgede yaşanan birçok sorunu dile getirmek için daha fazla bir faaliyet göstermek zorundasın.”
Balıkçı, yerelin sorunlarıyla ilgili haberler yapan bir yerel gazetecinin aynı zamanda yapılan eksiklikleri dile getirerek bir çeşit denetleme görevi gördüğünü belirtti.
Daha genele hitap eden bir medyada çalışan bir gazetecinin sadece haber yaptığını, haberi biçimlendirenlerin ise İstanbul gibi merkezler olduğunu anlatan Balıkçı, “Yerelde öyle değil. Yerelde bu işin mutfağındasın. Gördüğün şeyi, istediğin biçimde yazabiliyorsun ve verebiliyorsun. Senin haberine dokunan başka bir şey olmuyor” dedi.
“Bu bakımdan yerel daha çok alternatif sağlıyor. Yerelde daha özgürsün çünkü bu işin mutfağındasın.”
Niha+,21 Ağustos’ta kaybolan ve cansız bedeni 19 gün sonra bulunan Narin Güran’a yönelik süren soruşturmanın gelişmelerine ve medyanın söylemlerine dair kronoloji hazırladı.
Narin Güran Davası
Kronoloji + Medya Analizi · Ağustos 2024 – 2026
Olay / Soruşturma / Yargı
Medya haberi / Analiz
21 Ağustos 2024Olay
Narin Güran kayboldu
Kur’an kursundan dönerken kaybolan 8 yaşındaki Narin için ağabeyi Baran saat 20.43’te 112’yi aradı. Aile önce köyde arama başlattı, baba kızının kaçırılmış olabileceğini söyledi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
22–26 Ağustos 2024Olay
Jandarma ve AFAD aramaya başladı
Jandarma, AFAD ve sağlık ekipleri köyde arama başlattı. Narin’e ait olduğu düşünülen bir terlik köyün 3 km uzağında bulundu; aile önce kabul etti, sonra reddetti. Yüzlerce arama kurtarma personeli bölgeye sevk edildi.
Kaynak: Wikipedia (TR), The National
22–26 Ağustos 2024Medya
Sahte sosyal medya hesabı haberlere kaynaklık etti
Çeşitli yayın organlarında, benzin istasyonu çalışanı olduğu öne sürülen bir kişinin sosyal medya paylaşımına dayanılarak Narin’in amcasının aracında battaniyeye sarılı halde görüldüğü iddia edildi.
Sonradan ne anlaşıldı?
Böyle bir çalışanın var olmadığı, hesapların sahte olduğu ortaya çıktı. Haber doğrulanmadan yayılmıştı.
Kaynak: T24
27 Ağustos 2024Soruşturma
Amca Salim Güran tutuklandı
Amca ve köy muhtarı Salim Güran, aracının şoför koltuğunda Narin’e ait DNA izi, silinmiş arama kayıtları ve mesajlar gerekçesiyle tutuklandı.
Kaynak: Wikipedia (TR)
28 Ağustos 2024Medya
Annenin sözleri “itiraf” olarak sunuldu
Annenin canlı yayında söylediği bir ifade bağlamından koparılarak çeşitli siteler tarafından “İtiraf: Şüphelenirler diye söylemedim” başlığıyla sunuldu. Gazeteci Ali Duran Topuz’a göre bu başlık anneyi baştan suçlu kabul eden bir çerçeve kuruyordu.
Hangi yayın organları?
28 Ağustos 2024 ve sonrasında pek çok haber sitesi ve sosyal medya hesabı bu başlığı yaydı. Kaynak gösterilmeden kopyalandı. CNN Türk, anne Yüksel’in söylediklerini çarpıtarak “Anneyi ele veren soru: Enes için ne yapabilirim?” başlıklı haber yayınladı.
Kaynak: Ali Duran Topuz / Serbestiyet, CNN Türk
28 Ağustos 2024Soruşturma
Ağabey Enes tutuklandı, serbest bırakıldı
Ağabey Enes Güran’ın kolunda ısırık izi tespit edildi ve tutuklandı. Ancak ısırık izinde Narin’e ait DNA tespit edilemedi; ertesi gün serbest bırakıldı.
Kaynak: Wikipedia (TR), Hürriyet
30 Ağustos 2024Soruşturma
Yayın yasağı getirildi
Narin Güran haberleri hakkında yayın yasağı kararı alındı. Tüm aile çapraz sorgu için ifadeye çağrıldı; anne ve baba serbest bırakılırken bazı aile fertlerinin gözaltı süresi devam etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8 Eylül 2024Olay
Narin’in cesedi Eğertutmaz Deresi’nde bulundu
Sabah 8.45’te Narin’in cesedi, köyün yaklaşık 2 km uzağındaki dere yatağında taşlar ve çalılarla gizlenmiş bir çuval içinde bulundu. Anne dahil 24 kişi gözaltına alındı. Komşu Nevzat Bahtiyar cesedi dereye sakladığını itiraf etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8–9 Eylül 2024Medya
Gazeteciler köyde “savcı gibi” haber yaptılar
Gazeteci Faruk Bildirici’nin analizine göre Tavşantepe’ye giden pek çok gazeteci, kendisini polis ya da savcı gibi konumlandırdı. Haberlerin büyük çoğunluğu Salim, Yüksel ve Enes Güran’ı baştan suçlu kabul eden bir çerçevede yapıldı.
Hangi kanallar öne çıktı?
CNN Türk, Haber Global, Show TV, TGRT, Halk TV, Sabah ve Hürriyet yoğun canlı yayın ve özel haber takibi yaptı. Avukat Mustafa Demir’e göre “muhabirler durmaksızın haber istedikleri için doğrulanmamış söylentileri aktardılar.”
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet, CNN Türk
8 Eylül 2024Medya
AKP’li Ensarioğlu: “Güran ailesiyle 40 yıllık dostluğumuz var”
Güran ailesi ile 40 yıllık dostluğunun bulunduğunu ifade eden AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, “Hizbullahçı olduğunu söyleyenler de var ancak aile Refah Partisi geleneğinden gelen bir aile” dedi.
Kaynak: Sözcü TV
9 Eylül 2024Medya / Show TV
Didem Arslan Yılmaz: “Yüzde 99, yasak ilişki var”
Show TV sunucusu Didem Arslan Yılmaz programında “Yüzde 99 diyorum, haber kaynağıma göre anne ile amca arasında bir ilişki var; cinayetin nedeni Narin’in bunu görmesi” dedi. Bu söylem sosyal medyada hızla yayıldı ve diğer medya kuruluşlarını tetikledi.
Mahkemede ne çıktı?
Mahkeme başkanı duruşmada Nevzat Bahtiyar’a “Hangi arada Yüksel ile ilişkiye girdi de Narin gördü?” diye sordu; Bahtiyar “Bilmiyorum” dedi. İddia kesin bulgu olarak karara yansımadı.
Kaynak: Show TV
11 Eylül 2024Medya / Hürriyet & Sabah
“Dört senaryo” manşeti ve “Yasak ilişki itirafı”
Hürriyet, “Narin cinayetinde dört senaryo” manşetinde senaryolardan biri olarak “Yasak ilişkiyi mi gördü?” başlığını kullandı. Sonraki günlerde Sabah gazetesi ise “Yasak ilişki itirafı: Katil amcanın itirafları ortaya çıktı” haberini yaptı.
Sonradan ne anlaşıldı?
Bu haberler, Nevzat Bahtiyar’ın sonradan verdiği ve daha önce çelişen ifadelerine dayanıyordu. Mahkeme gerekçeli kararında kesin bulgu olarak yasak ilişki tespitine yer vermedi.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
12 Eylül 2024Soruşturma
Anne Yüksel ve diğer aile fertleri tutuklandı
Anne Yüksel Güran, ağabey Enes ve birçok aile ferdi tutuklandı. Salim Güran’ın telefonundan kurtarılan ses kaydında işçisi R.A.’nın söylediği ifade soruşturmada kritik hale geldi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
12–13 Eylül 2024Medya
Kürtçe ses kaydının yanlış çevrilmesi ve Baran Güran’ın görüntüleri
Salim Güran ile 15 yaşındaki işçisi R.A. arasındaki Kürtçe konuşma pek çok yayın organında “Daha ölmemiş” olarak çevrildi ve büyük yankı uyandırdı. R.A. bu ifadeyle yeniden gözaltına alındı. Ayrıca 12 Eylül’de Yeni Şafak Gazetesi, Narin’in abisi Baran Güran’ın Newroz alanından olduğu tahmin edilen görüntülerini medyaya çarpıtarak servis etti.
Sonradan ne anlaşıldı?
Sonraki bilirkişi incelemesinde çevirinin hatalı olduğu ve bu ifadenin o konuşmada yer almadığı ortaya çıktı.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
19 Eylül 2024Soruşturma
ATK raporu açıklandı
Adli Tıp Kurumunca Narin’in kaybolduğu 21 Ağustos günü “ağız burun kapanması ve boyuna bası sonucu oksijensiz bırakılmasına bağlı” olarak öldüğü belirtildi.
Kaynak: euronews
6–8 Ekim 2024Medya / Hukuk
Aile medya kuruluşları hakkında suç duyurusunda bulundu
Ailenin avukatları yazılı açıklama yaparak “Aile fertlerinden alınan ifadeler ve röportajlar gerçek bağlamından koparılarak kamuoyu yanlış yönlendirilmiştir” dedi. Özellikle annenin “sabah çamaşır verdi” ifadesinin “tüm halı ve nevresimler yıkandı” olarak aktarılmasını somut örnek olarak gösterdi.
Kaynak: NTV
7 Ekim 2024Soruşturma
Sabit diskte 8 günlük kayıt silinmiş bulundu
Narin Güran’ın bir amcasının evinde ele geçirilen kamera sabit diskinde 15 günlük kayıt olduğu, ancak 8 günlük verinin silindiği açıklandı.
Kaynak: NTV
7 Kasım 2024Yargı
İlk duruşma başladı
Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşma görüldü. Sanık ve tanık ifadeleri dinlendi. Enes Güran kolundaki ısırık izini mahkemede göstererek kendi kendini ısırdığını öne sürdü. Dava 26 Aralık’a ertelendi.
Kaynak: Hürriyet
Kasım 2024Akademi
DergiPark araştırması: 268 haberde etik ihlal
Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan çalışma, en çok tıklanan 3 haber sitesinde 8–15 Eylül 2024 arasındaki 268 haberi içerik analizi yöntemiyle inceledi. Bulgular: kurban ve yakınlarının kimliği ve fotoğrafları açıkça paylaşılmış; cinayet sansasyonelleştirilmiş, siyasetçilerin doğrulanmamış açıklamaları esas alınmış.
Kaynak: DergiPark / Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi
28 Aralık 2024Yargı
Karar: Ağırlaştırılmış müebbet
Saat 21.35’te mahkeme kararını açıkladı. Anne Yüksel, ağabey Enes ve amca Salim Güran’a “iştirak halinde çocuğa karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Nevzat Bahtiyar’a ise “suç delillerini yok etme” suçundan 4 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
Kaynak: Hürriyet
Mayıs 2025Yargı
İstinaf: Cezalar oy çokluğuyla onandı
Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi dört sanığın cezalarını oy çokluğuyla onadı ve dosyayı Yargıtay’a iletti. Mahkeme başkanı muhalefet şerhinde dosyada eksik inceleme olduğunu vurguladı.
Kaynak: Anadolu Ajansı
Aralık 2025Yargı
Yargıtay: Müebbet onandı, Bahtiyar yeniden yargılanacak
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Salim, Yüksel ve Enes Güran’ın ağırlaştırılmış müebbet cezalarını onadı. Nevzat Bahtiyar’ın cezasını ise “nitelikli kasten öldürmeye yardım” kapsamında yeniden yargılanması için bozdu.
Kaynak: Anadolu Ajansı
6 Nisan 2026Yargı
Nevzat Bahtiyar yeniden yargılanıyor
Bahtiyar’ın ilk duruşması 6 Nisan 2026’da Diyarbakır 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Ailenin duruşma sırasında sanığa tepki gösterildiği belirtildi. Bahtiyar’ın mahkemedeki ve emniyetteki ifadelerinin uyuşmadığı ortaya çıktı.
Kaynak: bianet
16 Nisan 2026Yargı
Bahtiyar’a 17 yıl hapis cezası
Mahkeme Bahtiyar’ın “nitelikli kasten öldürmeye yardım” suçundan 17 yıl hapse çarptırılmasına karar verdi.
“Pennywise gerçek değilse onun kurbanlarını öldürene ne diyeceğiz? Yatağın altındaki timsah gibi Pennywise da gerçektir. Onun bizi yemesini istemiyorsak da onun karşısına çıkmak ve onu üretenin neden bilgisine sahip olmak zorundayız.”
“O” filminden bir kare
Baran Sarkisyan yazdı.
Stephen King’in “IT” romanından uyarlanarak iki bölümlük mini bir televizyon dizisi formatında 1990* yılında yayınlanmış, korku klasikleri içinde yerini almış bir yapım olan “O” aynı zamanda o yıllardan itibaren başlayan palyaço fobisinin nedenlerinden biri olarak gösterilir.
Filmde O veya Pennywise adıyla anılan palyaço, kurbanları dışında görünmezliği nedeniyle her ne kadar dünya dışı bir varlık olarak bahsedilse de gayet tabii dünyaya içkin, bireysel ve kolektif korkuların bilinçdışı yansımasıdır. Film gösteriminden sonra palyaço fobisinin oluşumu dahi bilinçdışı arzuların ve kaygıların simgesel bir nesneye aktarılmasının sonucudur.
Korkuyla Mücadele Etmek
Umut gibi korku da aklın hayaletlerini yaratır. O hayalet, bir kabus olarak ne kadar bastırılmaya veya unutulmaya çalışılsa da ne kadar çok mülk, kariyer, başarı elde edilse de hatta görülen hayaletleri “gerçek değil” deyip savuşturmaya çalışılsa da o korku veya hayalet, kişinin hayatını kontrol etmektedir; ta ki cesaretle onun karşısına çıkana dek, ta ki onla nasıl mücadele edileceğini öğrenene dek.
Küçük ve yoksul bir kasabada palyaço kılığında bir hayalet dolaşmaktadır, onu bir gören ya ölmektedir ya da ondan kaçmayı başarmaktadır. Öyle bir gizemdir ki kasabada ardı arkası kesilmeyen seri cinayetler sürecinde kimsenin ne sesi çıkmaktadır ne de bir karşı koyuş olmaktadır. Çünkü bu hayalet/canavar/pennywise, kurbanları haricinde görünmez olmasının yanı sıra toplumsaldır. Kasaba halkının korkularının, zaaflarının, kültürünün, kötülüklerinin bir temsili, üretimidir. Tıpkı bir diktatörün, bir seri katilin, bir tecavüzcünün aslında o toplumun ortalama reaktif arzularının vücut bulmuş, eyleme geçmiş olan kişisi gibi. Öte yandan hayalet kurbanlarının korkularına, travmalarına göre fiziksel forma girebildiğinden de aynı zamanda bireysel bir yapıdadır.
Çocukların kötülük karşısında birliği!
Filmde bu kasabada yaşamakta olan 7 çocuğun ortak özelliği, çeşitli nedenlerle dışlanmışlıklarıdır ve “sıradaki kurban” olacağı toplumsal konumları, zayıflıkları, mağduriyetleri, korkuları, kabusları nedeniyle malum olan bu yedi çocuk kasabada tehlike karşısında aslında çok doğal bir güdüyle bir araya gelerek bu birliklerinden aldıkları güçle hem kendilerini tehdit eden çetelerden korurlar hem de karşılarına çeşitli formlarda çıkmakta olan bu canavarın karşısına çıkmaya cesaret ederler. Fakat bu canavarın tam olarak neyin ürünü olduğu bilgisine sahip değildirler, dolayısıyla birlik olmalarının etkisiyle bu canavarı bir süreliğine etkisiz hale getirmeyi başaracak olsalar da nihai bir başarı değildir bu. Sadece çocukların oluşturduğu birlik kötülük karşısında ne kadar dirençli olabilir? Ki bu canavar salt kendi korkularının ürünü değilken, kendi şahsi korkularının dahi toplumsal bir altyapısı mevcutken.
Bu yedi çocuğun da birbiriyle yakın ve uzak pek çok toplumsal problemi vardır. Kimi babasını savaşta yitirmiş, bir baba yoksunluğu yaşamaktadır, kimi babası var olsa da baba şiddetine maruz kalmaktadır, kimi sırf siyahi olduğu için ötekileştiriliyordur, kimi kekeme olduğu için alaya alınıyordur, kimi annesinin esareti altında yaşamaktadır. Onları bir araya getiren bu mağduriyetleri, zayıflıkları ama her şeye rağmen bunlarla mücadele etme zorunluluğudur. Bu nedenle de kendi gruplarına “kaybedenler kulübü” demeyi uygun görüyorlarken aynı zamanda “şanslı yedili” demektedirler çünkü hayatlarını bu birliklerine ve cesaretlerine borçludurlar.
Korkunun Neden Bilgisine Sahip Olmak
Zupančič, Gerçeğin Etiği adlı kitabında her kaygının bir nesnesi olduğunu ironik bir hikayeyle anlatır:
“Bir hasta, yatağının altında bir timsahın saklandığı şikâyetiyle psikanaliste gelir. Birkaç seans boyunca psikanalist hastayı bunun kendi hayâl gücünün ürünü olduğuna ikna etmeye çalışır. Diğer bir deyişle, hastaya bunun tamamıyla ‘öznel’ bir duygu olduğuna ikna etmeye çalışır. Hasta, kendisini tedavi ettiğine inanan psikanaliste gitmeyi bırakır. Bir ay sonra, psikanalist hastayı tanıyan bir arkadaşına rastlar ve ona eski hastasının nasıl olduğunu sorar. Arkadaşı cevaplar: ‘Timsahın yediği arkadaştan mı bahsediyorsun?’ Öyküden alınacak ders ciddî biçimde Lacancıdır (Jacques Lacan): Eğer kaygının bir nesnesi olmadığı fikrinden yola çıkarsak, o zaman özneyi öldüren, onu ‘yiyen’ bu şeye ne diyeceğiz?”
Filme uyarlayacak olursak, kasabada Pennywise gerçek değilse onun kurbanlarını öldürene ne diyeceğiz? Yatağın altındaki timsah gibi Pennywise da gerçektir. Onun bizi yemesini istemiyorsak da onun karşısına çıkmak ve onu üretenin neden bilgisine sahip olmak zorundayız.
Filmin iki etabı ve o iki etap arasındaki pasif süreci vardır. İlki, korkunun karşısına çıkma cesareti gösterme etabıdır. Korkunun görünür kısmının etkisini kırdıktan sonraki süreç ise birliğin çeşitli şehirlere dağılarak bireysel hayatlarını inşa etme ve bireysel olarak bastırma, yok sayma etabıdır. Son etap ise, tehlikenin tekrar ortaya çıkması ve bu korkunun neden bilgisine sahip olarak daha donanımlı bir şekilde ve yine birlik halinde karşısına çıkmaktır. Ve bu karşı çıkışta sadece sonuna kadar dirayetli olanlar yaşamayı hak edecektir. Bu iki etapta ortaya çıkan şey bireysel ve kolektif korkuların ürünleriyle mücadele edilebilir ancak nihai başarı elde edilemez, nihai zafer için o korkuların nedenlerini de bilmek ve esas o nedenleri yok etmek gerektiğidir.
İster kederimizin isterse öfkemizin hatta isterse sevincimizin olsun neden bilgisine sahip olmamak duygularımızın kolaylıkla manipüle edilmesini, hedefini şaşırmasını da beraberinde getireceğinden bize bazen salt duygu veya çaresizliğe bazen de sanrı veya halisünasyona neden olacaktır.
Adı bile olmayan bu varlıktan film boyunca “O” diye bahsedilir, bilinmez, tanınmazdır. Bilindiği takdirde kendini yok edecektir. Çünkü bize keder veren, baskılayan, sınırlayan bir şeyin neden bilgisine sahip olup onunla nasıl mücadele etmeyi öğrendiğimiz takdirde o şey bizde etkisini tümüyle yitirecektir. Ancak bu mücadele süreklilik gerektirmektedir. Karşımıza her an bu canavar bir tanrı, bir iktidar, bir hayalet olarak çıkmaktadır ve “korkmuş et”i çok sevmektedir.
*Film aynı zamanda aynı kitaptan 2017 ve 2019 yılında iki bölüm olarak Andres Muschietti tarafından da yeniden daha modern tekniklerle yorumlanmış ve uyarlanmıştır.
“Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin.“
Foto: Xinhua
Amerikalı dış politika yazarı Lily Lynch‘in UnHerd için yazdığı bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçeye çevirdik.
Geçtiğimiz hafta İran ile ABD arasında son dakikada sağlanan kırılgan ateşkes duyurulduğunda, Pakistan yıllardır elde ettiği en büyük diplomatik zaferine imza attı. Hafta sonu Pakistan’ın başkenti İslamabad’da Amerikalılar ile İranlı mevkidaşları arasında gerçekleşen ve 1979 İslam Devrimi’nden bu yana iki ülke arasındaki en üst düzey temas olma özelliği taşıyan görüşme başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak yaşanan bu hayal kırıklığına rağmen güçlükle sağlanan ateşkes, Pakistan’ı küresel gelişmelerin merkezine oturtmayı başardı. Nixon’ın 1972’de Çin’e yaptığı ziyaret öncesinde Pekin ile Washington arasında yürütülen gizli diplomaside arabuluculuk yapmasından bu yana Pakistan, ABD ile başlıca hasımlarından biri arasındaki diplomatik ilişkilerde böylesine kritik bir rol üstlenmemişti.
Pakistan, son dönemdeki bu diplomatik çabalarında yalnız değildi: Türkiye ve Mısır da perde arkasında tarafları uzlaştırmaya yardımcı olurken aktarılanlara göre Çin de kritik bir dönemeçte ağırlığını koymuştu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, tüm bu sürece sağladığı “paha biçilmez destek” için Suudi Arabistan’a ayrıca teşekkür etti. Yürütülen diplomasi trafiği öylesine kapsamlıydı ki bazı kesimler geçtiğimiz haftalarda yaşananların, ateşkesi sağlamak için inisiyatif alan ülkelerin öncü rol oynayacağı savaş sonrası yeni bir bölgesel düzenin ilk temellerini attığını belirtiyor. Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Pakistan‘ın İngilizce baş harflerinden oluşan ve kimi zaman “STEP” olarak anılan dörtlü yapının, bir yandan İsrail’e karşı bir denge unsuru olarak hareket ettiği, diğer yandan ise İran’la barışçıl şekilde bir arada yaşamayı sürdürmek için potansiyel bir mekanizma olarak öne çıktığı ifade ediliyor.
Bu gelişme, mevcut eğilimleri daha da pekiştiriyor. Savaşta arabuluculuk rolünün tamamen Batı dışı ülkeler tarafından üstlenilmesi, daha iddialı bir “Küresel Güney” in yükselişini sürdürdüğünü gösteriyor. Bunun doğal bir sonucu olarak da karşımıza, nüfuzu giderek azalan bir ABD ve dikkat çekici biçimde denklemde yer almayan bir Avrupa çıkıyor.
Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları geçtiğimiz ay iki kez bir araya geldi. Bu görüşmelerin ilki Riyad’daki İslam ülkeleri zirvesinde, ikincisi ise savaşın başlamasından bu yana türünün ilk örneği olan çok taraflı bir diplomatik toplantı kapsamında İslamabad’da gerçekleşti. İran, ABD ve Çin’le iyi ilişkiler yürüten Pakistan’ın bu toplantıya ev sahipliği yapması oldukça mantıklıydı. İkinci toplantının başlıca amacı bir ateşkes sağlamaktı; ancak bu görüşme, çok daha büyük bir gelişmenin tohumlarını da ekmiş olabilir. Yeterli diplomatik irade sağlandığı takdirde, bu ülkelerin bir araya gelmesi; silah tedarikinden giderek ortadan kaybolan güvenlik garantilerine kadar pek çok alanda bölgenin ABD’ye olan bağımlılığının azalması anlamına gelebilir.
Kuvvetle muhtemeldir ki zayıflayan ABD’nin geride bıraktığı boşluğu doldurmak için bölgesel güçlerin devreye girmesi gerekecek. New York Times‘a göre, bölgede Amerikan birlikleri tarafından kullanılan 13 askeri üssün önemli bir kısmı, “neredeyse barınılamaz durumda” olarak nitelendiriliyor. George Washington Üniversitesi Orta Doğu Siyaset Bilimi Projesi Direktörü Marc Lynch, geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, “Bu, Amerikan hegemonyasının fiziksel mimarisidir ve İran, yalnızca bir ay gibi kısa bir sürede bunu fiilen işlevsiz hale getirdi” ifadelerini kullandı. Ortaya çıkan bu yeni gerçeklik, büyük olasılıkla koordineli bir yanıtı gerektirecektir. Eski ABD Suudi Arabistan Büyükelçisi Chas Freeman ise durumu bana şu şekilde ifade etmişti: “Batı Asya da tıpkı Avrupa gibi, artık Pax Americana’nın (Amerikan Barışı) yerini alacak yeni bir düzen arayışı içinde.“
Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye Dışişleri Bakanları, Foto: Kashmir Observer
Dört ülkenin de barışın tesis edilmesi ve korunması konusundaki çıkarları ortak. Suudi Arabistan savaş başlamadan önce buna karşı çıkmış olsa da defalarca İran’ın misilleme saldırılarının hedefi olması, ülkenin çatışmanın ortasında tutum değiştirmesine yol açtı. Birkaç hafta sonra Suudiler, savaşı ABD başlattıysa yine ABD’nin bitirmesi gerektiğine karar verdiler. Yine de bu dörtlü inisiyatife katılmaları, onların bir yandan da diplomatik riskleri dengeleyerek her ihtimale karşı pozisyon aldıklarını gösteriyor. Öte yandan Pakistan ve Türkiye’nin, İran’daki rejimin yaşayabileceği olası bir çöküşünün etkilerinin kendi sınırlarına sıçramasından endişe etmek için haklı nedenleri var. Gulf State Analytics CEO’su Giorgio Cafiero durum hakkında bana şu değerlendirmede bulundu: “İran ulus devletinin çökmesi halinde, İran’ın Sistan ve Belucistan eyaletinde kaosun daha da derinleşme potansiyelini, Pakistan hükümetiyle savaşan silahlı gruplar fırsata çevrilebilir.“
Benzer şekilde, İran ile 534 kilometrelik bir sınırı paylaşan Türkiye, olası bir rejim çöküşü veya ABD ve İsrail’in kışkırtmasıyla patlak verecek bir ayaklanma durumunda Kürt militan grupların sınır ötesi bir güvenlik tehdidi oluşturabileceğinden endişe duyuyor. Diğer yandan Mısır’da hızla artan enerji fiyatları ve başta Süveyş Kanalı ile Kızıldeniz’deki deniz taşımacılığını etkileyen ticaret yollarındaki aksamalar, halihazırda kırılgan olan ekonomi üzerinde daha fazla baskı yaratmış durumda. Pakistan’ın ekonomik durumu da bir o kadar hassas: Savaş başladığında ülke, tarihinin en yıkıcı ekonomik krizlerinden birinden henüz yeni yeni toparlanmaya başlamıştı. Pakistan’ın başka endişeleri de vardı: Ülke, İran’ın ardından dünyadaki en büyük ikinci Şii nüfusa ev sahipliği yapıyor. Nitekim İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney‘in geçtiğimiz ay bir ABD-İsrail hava saldırısında öldürülmesinin ardından Pakistan’da polis ile protestocular arasında çıkan çatışmalarda en az 26 kişi hayatını kaybetti. Pakistan’daki Şii nüfusun büyük bir kısmı, Hamaney’i kendi ruhani liderleri olarak kabul etmekteydi.
Daha da önemlisi, bu dört ülkenin tamamı ABD Başkanı Donald Trump ile iyi ilişkiler kurma ve bu ilişkileri koruma konusunda oldukça istekli bir tutum sergiliyor. Hepsi de Trump’ın sözde “Barış Kurulu“nun kurucu üyeleri arasında yer alıyor. Ayrıca Trump’ın ikinci döneminde ikili ilişkilerde de dikkate değer ilerlemeler kaydedilmekteydi. Geçtiğimiz yıl Trump, Körfez’e yaptığı bir ziyaretten Suudi Arabistan’ın ABD’ye 600 milyar dolarlık yatırım taahhüdünde bulunduğunu gururla duyurarak dönmüştü.
Türkiye-ABD ilişkileri de daha sağlam bir zemine oturmuş gibi görünüyor. Bu gelişmenin temelinde hem Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki kişisel uyum hem de ABD’nin gözden geçirilmiş politikası yatıyor: Trump yönetimi geçtiğimiz yıl Suriye üzerindeki yıkıcı yaptırımları kaldırdı ve Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri‘nin (HSD) Suriye ordusuna entegre edilmesini destekledi. Bu iki gelişme de Türkiye’nin Esad sonrası Suriye için en temel talepleri arasında yer almaktaydı.
Pakistan hükümeti geçtiğimiz yıl Trump’ı 2026 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiğini duyururken, Pakistan genelkurmay başkanı ve ülkenin fiili yöneticisi Mareşal Asım Munir, Beyaz Saray’da “Trump’ın favori mareşali” olarak anılıyor. Keza Trump, geçtiğimiz yıl Gazze’deki sözde ateşkesi duyururken de bunu Mısır’ın tatil beldesi Şarm El-Şeyh’te, üzerinde gösterişli harflerle “Orta Doğu’da Barış” yazan bir arka planın önünde gerçekleştirmişti.
Tüm bu Trump tarzı karşılıklı sırt sıvazlamalara rağmen, İsrail ve ABD’nin İran’a açtığı savaş kaçınılmaz olarak bazı ülkeleri kendi pozisyonlarını gözden geçirmeye itti. Pek çoğu için Amerikalılar, hem güvenilir birer müzakereci hem de güvenliğin garantörü olma vasıflarını yitirmiş durumda. Freeman bu durumu şöyle açıklıyor: “Trump yönetimi tarafından görevlendirilen elçiler, sürpriz saldırılara zemin hazırlayan yanıltmacalara defalarca alet olmaları ve amatörce beceriksizlikler sergilemeleri nedeniyle İran nezdinde ‘istenmeyen kişi’ (persona non grata) konumundalar.” Freeman ayrıca, İran’a yönelik İsrail-ABD saldırılarının, bölgedeki birçok müttefike karşı nasıl kayıtsız kalındığını da gözler önüne serdiğini belirtiyor. Freeman, “ABD’nin bu ülkeleri İran’a karşı savunamayacağı ve askeri önceliği onlara değil İsrail’e verdiği artık açıkça görülmüştür” ifadelerini kullanıyor.
Gelinen noktada şurası ise çok net: Bölge ülkelerinin, “İran’la barışçıl bir şekilde bir arada yaşayabilmek ve İsrail’in doğrudan ya da dolaylı tehditlerinin yanı sıra İsrail saldırganlığına verilen koşulsuz Amerikan desteğiyle başa çıkabilmek için kendi bölgelerinde yeni bir güvenlik mimarisine” ihtiyaçları var.
Son yaşanan gelişmelerin daha güçlü bir bölgesel işbirliğine zemin hazırlaması kuvvetle muhtemel. Kaldı ki bu süreç, İran’a yönelik son savaş başlamadan çok önce zaten ciddi bir ivme kazanmıştı. Geçtiğimiz yıl İsrail’in Katar’a yönelik saldırısının Washington’dan yalnızca cılız bir tepki görmesinin ardından Pakistan ve Suudi Arabistan, bir Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzaladı. Tıpkı NATO’nun 5. Maddesi’nde olduğu gibi bu anlaşma da “ülkelerden birine yönelik herhangi bir saldırının her ikisine birden yapılmış sayılacağını” hükme bağlıyor. Bu hamle, Suudilerin savunma konusunda artık ABD’ye bel bağlamadıklarının bir işareti olarak geniş çapta yankı bulmuştu.
Ocak ayında, bir NATO üyesi olan Türkiye’nin de Suudi Arabistan-Pakistan savunma paktına katılmayı değerlendirdiği basına yansımıştı. Bu durum, sözde bir “Müslüman NATO’su” tartışmalarını alevlendirmişti. Ancak bırakın bunun mümkün olup olmamasını, böyle bir gelişme muhtemelen henüz ufukta görünmüyor. Öte yandan, daha dar kapsamlı ve parçalı savunma paktlarının kurulması ise oldukça güçlü bir olasılık. Uzmanlar, bu ülkelerin birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğuna dikkat çekiyor: Türkiye geniş bir savunma sanayi altyapısına sahipken Pakistan’ın nükleer silahları var. Suudilerin finansmanı ise her iki ülkenin de zorluk çeken ekonomileri için adeta bir can simidi olacak gibi görünüyor.
Öte yandan Avrupa ise adeta ortalarda yok. Avrupa Birliği’nin bölge ve dünya genelindeki nüfuzu, yakın tarihin en düşük seviyesine gerilemiş durumda. Bütün dikkatini yalnızca Ukrayna’ya veren Avrupa, fiilen tek gündemli bir kıta haline geldi. Nitekim, Avrupa’nın İran Savaşı’na yönelik arabuluculuk çabalarında esamesi dahi okunmadı. Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, geçtiğimiz çarşamba günü ateşkese desteğini göstermek üzere Körfez’e gideceğini duyurduğunda İngiltereli acizliğinin ve önemsizliğinin vücut bulmuş hali olarak sosyal medyada ağır alay konusu oldu. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de ateşkese desteğini ve Pakistan’ın arabuluculuğuna duyduğu minnettarlığı dile getirdiğinde Avrupa’nın sergilediği pasif tutum nedeniyle benzer tepkilerin ve kınamanın hedefi oldu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ise geçtiğimiz çarşamba günü Trump’ı, ABD’yi NATO’dan çekme tehditlerini hayata geçirmekten vazgeçirmek için apar topar ABD’ye uçtu. Rutte, CNN‘e verdiği yaltaklanma dolu röportajda dünyanın, “Trump’ın liderliği sayesinde” daha güvenli bir yer haline geldiğini savundu. İspanya ile birlikte Avusturya ve Fransa’nın bağımsız irade göstermeye yönelik bazı cılız hamleleri istisna tutulursa Avrupalı liderlerin büyük çoğunluğu itaatkâr birer tebaa rolü oynamaktan gayet memnun görünüyor.
İran heyeti barış görüşmelerine katılmak için İslamabad’da, Foto: Xinhua
Avrupa’nın bu itaatkâr tavrı, Türkiye’nin girişken tutumuyla tam bir tezat oluşturuyor. Öyle ki Ankara, şekillenmekte olan yeni düzeni kendi vizyonuna göre yönlendirme konusunda özellikle kararlı görünüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 28 Mart’ta İslamabad’da gerçekleştirilen dörtlü toplantıya hareket etmeden önce İstanbul’da yaptığı bir konuşmada, bölgenin kendi sorunlarının sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğine vurgu yaptı. Fidan, “Bölgemiz artık dış müdahalelere karşı savunmasız kalmamalı. Ortak bir vizyon ve çabayla bu kısır döngüyü kırmamız gerekiyor. Bunu da bölgesel sahiplenme anlayışıyla başaracağız” dedi.
“Bölgesel sahiplenme” kavramı, Türkiye hükümetinin son yıllarda üzerinde sıklıkla durduğu ve teşvik ettiği bir yaklaşım. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’nden Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Caner durum hakkında bana şunları aktardı: “Bu kavram, bölgedeki büyük gelişmelerin Türkiye’yi doğrudan etkilediği, dolayısıyla Türkiye’nin bu sürecin gidişatını şekillendirmek adına sürece dahil olmak gibi bir yükümlülüğü bulunduğu anlamına geliyor. Şayet bölge dışı büyük güçler pervasızca ve sorumsuzca hareket ediyorsa, bölge ülkeleri inisiyatif alarak sorumluluğu bizzat üstlenmek zorundadır.“
Dörtlü girişimin diğer üyeleri de bu görüşe katılmakta. Bir Pakistanlı yetkili, durumu bana şu şekilde ifade etti: “Bu dört ülke birlikte, bölgede çok uzun zamandır eksikliği hissedilen, işbirliğine dayalı ve eylem odaklı bir diplomasi modelini temsil ediyor.“
Ancak geçtiğimiz çarşamba günü Financial Times, Pakistan’ın arabuluculuğunun aslında o kadar da kendi inisiyatifiyle gerçekleşmediğini iddia etti. Habere göre Trump, Pakistan’a bir ateşkes sağlama talimatı vermişti. Zira iddialara göre ABD teklifin, “Müslüman çoğunluğa sahip komşu bir devlet tarafından iletilmesi halinde” İran’ın bunu kabul etme ihtimalinin daha yüksek olacağına inanıyordu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in yaptığı bir gaf da Pakistan’ın Trump’ın isteklerini harfiyen yerine getirdiği yönündeki spekülasyonları körüklemişti. Başbakan, ateşkes teklifini X platformunda paylaşırken yanlışlıkla metne “taslak — Pakistan Başbakanı’nın X mesajı” şeklinde bir konu başlığını da eklemişti. Bazı kesimler bunu, Şerif’in ekibinin bizzat Trump yönetimi tarafından kaleme alınmış bir açıklamayı paylaştığının kanıtı olarak yorumladı.
Ancak benimle isminin gizli tutulması kaydıyla görüşen Pakistanlı bir yetkili, Pakistan’ın yalnızca Trump adına hareket ettiği yönündeki imâlara karşı çıktı. Yetkili durumu şu sözlerle ifade etti: “Başarılı bir kolaylaştırıcı rolü üstlenebilmek için her iki tarafın da güvenini kazanmanız ve masaya oturmanın kendi çıkarlarına daha uygun olacağı yönünde ortak bir inanca sahip olmalarını sağlamanız gerekir. Dolayısıyla, taraflardan birinin Pakistan’ı belirli bir rol oynamaya zorlaması gibi bir durum söz konusu dahi olamaz.“
Diğer üç STEP ülkesi de dünyaya kendilerini birer “barış elçisi” olarak tanıtma arzusunda. Geçtiğimiz kasım ayında Giza’daki Büyük Mısır Müzesi’nin açılış töreninde Mısır savaş uçakları gökyüzünde, “Barış diyarına hoş geldiniz” yazılı bir pankart dalgalandırdı. Ülke, kendisini “istikrarsız bir bölgede barışın ve medeniyetin feneri” olarak konumlandırma konusunda son derece istekli bir tutum sergiliyor.
Son yıllarda Türkiye, Ukrayna ile Rusya arasındaki pek çok barış görüşmesine ev sahipliği yaptı ve Batı’nın arabuluculuğuna güvenilir bir alternatif olarak öne çıkmak amacıyla iki dünyanın “tam ortasında” yer alan coğrafi konumunu etkin bir şekilde kullandı. Trump’ın ikinci döneminin başlarında ise Suudi Arabistan, ABD ile Rusya arasında gerçekleştirilen üst düzey müzakereler için adeta kırmızı halı serdi.
Duruma şüpheci yaklaşanlar ise ülkelerin bu “barış elçisi” olarak markalaşma çabasını bir tür “barış maskesi takma” (peace-washing), yani otoriter liderlerin içeride giderek büyüyen sıkıntılardan dikkatleri başka yöne çekmek ve dünyaya insancıl bir yüz göstermek için başvurdukları bir girişim olarak yorumlama eğiliminde olabilirler. Buna rağmen, en sert eleştirmenler dahi muhtemelen bu barış girişimlerinin hiç olmamasındansa var olmasını yeğleyecektir.
Dörtlü inisiyatifin yürüttüğü diplomasinin daha kalıcı bir yapının tohumlarını taşıyıp taşımadığını ise zamanla göreceğiz. JD Vance, pazar sabahı İslamabad’daki başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerden ayrılırken yakın zamanda bir barış anlaşmasına varılması ihtimalinin hala masada olduğunu ima etmişti. Mevcut çatışmalarda sergilenecek başarılı bir arabuluculuk, daha sağlam temellere dayanan bir bloğun kök salması için dörtlüye ihtiyaç duyduğu özgüveni ve ivmeyi kazandırabilir.
Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin. Siyasi iradeye ve diplomatik vizyona sahip olanlar açısından bu durum, yeni bir düzenin doğuşuna zemin hazırlayacaktır.
Macaristan’daaşırı sağcı Orban ve partisi Fidesz, 16 yıllık iktidarını kaybetti. Merkez sağda bulunan Magyar ve partisi Tisza ise, büyük bir seçim zaferi kazandı.
Peter Magyar, seçim zaferinin ardından Macaristan Parlamentosu karşısında konuşuyor, Foto: Xinhua
Macaristan’da dün (12 Nisan) yapılan genel seçimlerde, 16 yıldır iktidarda bulunan aşırı sağcı Victor Orban‘ın partisi Fidesz (Macar Yurttaş Birliği), iktidarını kaybetti. 2024’e kadar Orban çevresinde bulunan ve sonrasında Fidesz’ten ayrılan ve merkez sağ çizgide bulunan Peter Magyar ile partisi Tisza (Saygı ve Özgürlük Partisi) büyük bir başarı elde etti.
Sandıkların neredeyse tamamının açıldığı seçimin sonuçlarına göre Tisza, 199 üyesi bulunan mecliste 138 sandalye kazandı. Buna karşın Fidesz-KDNP ittifakı 55 sandalyede kalırken aşırı sağcı Mi Hazank 6 vekillik kazandı. Tisza’nın 133 sandalyeyi geçmesi ise anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa eriştiğini gösteriyor.
Seçim Sonuçları · 12 Nisan 2026
Macaristan Genel Seçimleri:
Açılan sandık: %98,94
199
Toplam Sandalye
Tisza (138)
Fidesz-KDNP (55)
Mi Hazánk (6)
Tisza
138 sandalye
Ulusal Liste
45
Bireysel
93
Oran
%69,3
Fidesz – KDNP
55 sandalye
Ulusal Liste
42
Bireysel
13
Oran
%27,6
Mi Hazánk
6 sandalye
Ulusal Liste
6
Bireysel
0
Oran
%3,0
Kaynak: Macaristan Ulusal Seçim Ofisi (NVI) – Grafik: Nihaplus
Aynı zamanda bu seçim, 1989'dan beri Macaristan'da yapılan en geniş katılımlı seçim olarak kayıtlara geçti. Seçmenlerin %79,56'sının oy kullandığı seçim, hem Macaristan hem de Avrupa'da son dönemdeki en yüksek katılımlı seçimlerden biri oldu. 2022 yılında altı partili bir ittifakın Orban'a karşı kaybettiği seçime katılım oranı yüzde 69,59'du. Seçime katılım oranının yüksek olması, Magyar'ın seçimi kazanmasındaki etkenlerin başında geliyor.
Magyar, bu seçimde Orban'ın kaleleri olarak adlandırılan kırsal kesimlerde de büyük başarı elde etti. 2022'de Fidesz, kaleleri Szabolcs-Szatmár-Bereg ve Hajdú-Bihar bölgelerindeki altışar sandalyenin tamamını kazanmasına rağmen Orban dün, Szabolcs-Szatmár-Bereg'de 3, Hajdú-Bihar'da ise sadece 1 vekillik kazanabildi.
Seçim sistemi ve etkileri
Macaristan, Türkiye veya diğer Avrupa ülkelerine göre daha farklı bir seçim sistemine sahip. 2010'da yeniden iktidara gelen ve üçte ikilik anayasal çoğunluğa erişen Orban hükümeti, seçim sisteminde değişikliğe gitmişti. Değişen bu sisteme göre, tek turlu seçimlere geçilmiş ve ülke 106 dar bölgeye bölünmüştü. Bu bölgelerin her birinden 1 milletvekilinin seçilmesinin yanında ulusal listeden de 93 milletvekili seçilecekti. Ayrıca partilerin dar bölgelerde aldıkları oylardan arta kalanların da ulusal listeye dahil edilmesi, iktidar partisine büyük bir avantaj sağlıyordu.
Victor Orban seçimi kaybettiğini açıklıyor, Foto: Xinhua
Fidesz, kendisine büyük bir avantaj sağlayan bu seçim sistemiyle ülkeyi yıllarca yönetmesine karşın bu seçimde gelen dip dalgasıyla seçmenlerin tercihi muhalefetten yana olunca ibre tersine döndü ve Tisza adeta bir tsunami etkisi yaratarak anayasal çoğunluğu elde etti. Tisza, bu sistem sayesinde oyların %53,07'sini almasına karşın meclisin %69,3'ünü kontrol edecek.
Peter Magyar ve Tisza
16 Mart 1981 Budapeşte doğumlu olan Peter Magyar [soyadı Macarca'da "Macar" anlamına geliyor], gençliğinde Fidesz içerisinde bulunuyordu. 2024'te partiyle tüm ilişiğini kestiğini açıkladığı zamana kadar parti içinde ve devlete bağlı çeşitli kurumlarda görevler aldı. 2003 yılında Judit Varga ile evlendi ve evlilikleri 2023'e kadar sürdü. Varga 2019'da Adalet Bakanı oldu. Magyar için, 2024'te patlayan Çocuk Esirgeme Kurumu'ndaki çocuk istismarı skandalı bir dönüm noktası oldu.
Bu skandala adı karışan bir müdürün cumhurbaşkanlığı affından yararlanmasıyla birlikte ülkenin ilk kadın Cumhurbaşkanı Katalin Novak ve Adalet Bakanı Judit Varga, görevlerinden istifa etti. Bu istifalar ülke kamuoyunda, daha ileri soruşturmaların önünü kapatmak için verilen kurbanlar olarak görüldü. Bu dönemde Magyar, Adalet Bakanı'nın eski eşi olarak bir podcast yayınına konuk oldu. Bu yayında söylemleri ve değindiği noktalarla popülerliği ve bilinirliği artan Magyar, o dönem her ne kadar siyasete girmek konusunda kesin bir şey söylemese de sonrasında 2024 Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri için aday olacağını açıkladı.
Foto: Xinhua
Magyar ve çevresi, seçime girmek için bir parti kurmak yerine halihazırda var olan ve faal durumda olmayan Tisza'dan aday oldular. Seçim sonucunda %30'a yakın oy alarak AP'ye seçilen Magyar, bu vakitten sonra Orban hükümeti tarafından bir rakip olarak görüldü. Bu süre içerisinde iktidar tarafından Magyar'a özel hayatıyla ilgili çeşitli suçlamalar yöneltildi. Bunların bir sonucu olarak Eylül 2024'te Orban hükümetine yakın Başsavcı Peter Polt, AP'den Magyar'ın dokunulmazlığının kaldırılmasını resmi olarak talep etti ancak AP bunu reddetti.
2026 seçimlerinde, Orban iktidarına son vermek amacıyla yer alacağını açıklayan Magyar ve Tisza; Momentum, MSZP (Sosyalist Parti), LMP (Yeşiller), Párbeszéd (Diyalog) ve Jobbik gibi partilerin, "muhalefetin en güçlü adayını" destekleme kararıyla geniş bir toplumsal desteği yanında buldu.
Tisza'nın vaatleri
Tisza'nın Şubat 2026'da yayımladığı "İşleyen ve İnsani Bir Macaristan" başlıklı seçim manifestosunda yer alan vaatler; ekonomiden sağlığa uzanan bir yapılanmayı hedefliyor. Parti temel gıda ve ilaçlarda KDV'yi düşürmeyi, asgari ücretlilerin gelir vergisini azaltmayı vaat ediyor. Bununla birlikte, eğitimde zorunlu yaşı 18'e yükseltip öğretmenlerin maaşlarına %25 zam yapmayı planlarken Orban hükümetinin getirdiği ve dünya kamuoyunda pek çok tartışmaya yol açan güney sınırındaki tel örgüleri muhafaza edeceğini, yasadışı göç konusunda katı bir tutum sergilenmeye devam edileceğini ve AB/NATO müttefikliğine bağlı kalırken Avrupa dışından misafir işçi alımını durduracağını belirtiyor.
Orban ve kaybedenler kulübü
Orban hükümeti, hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le iyi ilişkilere sahip olmasıyla dikkat çekiyordu. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı ve Avrupa Birliği (AB) tarafından dondurulan Rusya varlıklarının Ukrayna lehine kullanılması tasarısını veto etmesiyle ön plana çıkan Orban, Brüksel'deki AB bürokratlarıyla da anlaşmazlıklar yaşıyordu.
Orban ve Vance Budapeşte'de, Foto: Xinhua
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić'le de iyi ilişkilere sahip olan Orban, seçimden yalnızca günler önce ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'i başkent Budapeşte'de ağırlamıştı. Burada Orban lehine bir miting düzenleyen Vance, mitingte Trump'ı da telefonla aradı. ABD'nin Orban'a destek verdiğini belirten Vance, AB'yi Macaristan'ın seçim kampanyasına müdahale etmek ve sansürle suçladı. Vance sözlerine şöyle devam etmişti: "Brüksel'deki bürokratlar Macaristan ekonomisini yok etmeye çalıştılar, Macaristan'ı enerjide daha az bağımsız hale getirmeye çalıştılar, Macar tüketiciler için maliyetleri arttırmaya çalıştılar."
Magyar'a tebrik mesajları
Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesinden liderler Magyar'ı seçim zaferi için tebrik etti. Dün gece oyların henüz yarısı sayılmışken Başbakan Victor Orban yenilgiyi kabul ederek Magyar'ı kutladı. İlerleyen saatlerde ve bugün de Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodemir Zelensky, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Şansölyesi Friedrich Merz gibi isimler de tebrik açıklamaları yaptı. ABD Başkanı Donald Trump ise henüz bir açıklama yayımlamadı.
Ayrıca, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel ve şu anda tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da Magyar'ı kutladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise henüz Macaristan'daki seçimlerle ilgili bir açıklama yapmadı.
Sibel Güler, Birleşik Krallık’taki İşçi Partisi hükümetinin yaklaşık 1,6 milyon göçmeni doğrudan etkileyecek yeni düzenlenlemelerini ve yarattığı belirsizliği sorguluyor.
Sibel Güler yazdı.
Birleşik Krallık’ta yaşayan göçmenler, yaklaşık bir yıldır büyük bir belirsizlik atmosferinin içinde bulunuyor. Mayıs 2025’te İşçi Partisi hükümeti tarafından yayımlanan ve kamuoyunda “White Paper” olarak bilinen Göçmenlik Bülteni, göçmenlik sisteminde bazı değişiklikler önermiş, söz konusu öneriler Şubat 2026’ya kadar kamu görüşüne açılmıştı. Bu sürece ek olarak, İçişleri Bakanı Shabana Mahmood’un geçtiğimiz Kasım ayında yaptığı açıklamayla göçmenlerin yaşadığı belirsizlik katlandı. Mahmood, göçmenlerin kalıcı oturum hakkı (indefinite leave to remain) elde edebilmesi için gereken sürenin ciddi biçimde artırılacağını duyurdu. Düzenlemenin geriye dönük olarak da uygulanacağının açıklanması göçmenlerin tepkisini çekerken, izlenen politika iktidardaki İşçi Partisi içinde görüş ayrılıklarına neden oldu.
Önerilen değişiklikler neler?
Gündemdeki düzenleme Birleşik Krallık’a yalnızca yeni gelecek göçmenleri değil, halihazırda ülkede yaşayan ve 2026 ile 2030 arasında kalıcı oturum kazanabilecek yaklaşık 1,6 milyon göçmeni de doğrudan ilgilendiriyor. Tartışılan en önemli değişiklik, kalıcı oturum için gereken sürenin 5 yıldan 10 yıla çıkarılması.
Bu 10 yıllık sürenin ise belirli şartlara bağlanması öngörülüyor:
Sosyal yardım almamak
Ulusal Sigorta katkı paylarını düzenli ödemek
Sabıka kaydının bulunmaması
Yüksek seviyede İngilizce bilmek
Toplum içinde gönüllü faaliyetlere katılmak
Bununla birlikte, kalıcı oturum için gerekli sürenin duruma göre değişebileceği de belirtiliyor. Buna göre:
İngilizceyi lisans düzeyinde konuşabilenler için süre 9 yıl olacak
Daha yüksek vergi diliminde olanlar 5 yılda, en üst vergi dilimindekiler ise 3 yılda kalıcı oturuma hak kazanabilecek
Kamu hizmetinde çalışanlar 5 yıl sonunda bu hakka erişebilecek
Gönüllü faaliyetlerde bulunanlar için süre 5 ila 7 yıl arasında değişebilecek
12 aydan az sosyal yardım alanlar 15 yılda, 12 aydan fazla alanlar ise 20 yılda kalıcı oturum elde edebilecek
Belgesiz ve “suç sayılan” yollarla Birleşik Krallık’a gelen mülteciler ise ancak 30 yıl sonra kalıcı oturum alabilecek
Yasal yollarla gelip iltica hakkı kazanan mülteciler de 20 yıl sonra kalıcı oturuma başvurabilecek
Mülteci statüsünden çalışma ya da öğrenci vizesine geçenler ise daha erken kalıcı oturum hakkı elde edebilecek
İlk kurban mülteciler!
Mahmood’un Mart ayında açıkladığı ve 2 Mart 2026 itibarıyla yürürlüğe giren bir diğer düzenleme ise mülteci statüsüne ilişkin. Buna göre, bu tarihten sonra mülteci statüsü kazananlara yalnızca “geçici koruma” verilecek.
Yeni sistemde, ilticası kabul edilen kişilerin statüsü her 2,5 yılda bir yeniden değerlendirilecek. İnceleme sonucunda geldikleri ülkenin “güvenli” ilan edilmesi halinde bu kişiler sınır dışı edilebilecek. Güvenlik riskinin sürdüğüne karar verilirse, süresiz oturum hakkı için 20 yılın tamamlanması gerekecek. Oysa önceki uygulamada mültecilere genellikle 5 yıllık koruma veriliyor ve bu sürenin sonunda kalıcı oturum başvurusu yapılabiliyordu.
Bu değişiklik, Birleşik Krallık’ın iltica sisteminde son 30 yılda yapılan en kapsamlı değişikliklerden biri olarak değerlendiriliyor. Mahmood’un hayata geçirdiği bu model, insan hakları açısından sert şekilde eleştirilen Danimarka sığınma sisteminden esinlenerek hazırlanan bir model.
Mahmood, düzenlemenin amacını Birleşik Krallık’ın düzensiz göç için bir “çekim merkezi” olmasının önüne geçmek olarak açıklarken, hükümet de artan sığınma başvurularının kamu hizmetleri üzerindeki yükü artırdığını, bu nedenle bu düzenlemeye gidildiğini savunuyor.
Öte yandan Birleşik Krallık medyasında farklı bir yorum öne çıkıyor. Hükümetin, göçmen karşıtı söylemleriyle öne çıkan Nigel Farage liderliğindeki sağcı Reform UK partisinin yükselişine karşı bu düzenlemeyi yaptığı dile getiriliyor. Hükümetin göçmen politikaları “aşırı sağa hitap etmekle” eleştirilirken, Farage ise İçişleri Bakanı’nın “bir Reform Partisi destekçisi gibi konuştuğunu” dile getirdi. Aşırı sağcı aktivist Tommy Robinson ise hükümetin yaptığını “vatanseverler için bir zafer” olarak nitelendirdi.
Göçmenler ve sivil toplumdan tepki
Göçmenler ve sivil toplum örgütleri (STÖ) ise düzenlemeleri yoğun biçimde eleştiriyor. Göçmen kuruluşları, bu değişikliklerin göçmenler için daha fazla belirsizlik yaratacağını, oturum hakkı almanın uzaması nedeniyle göçmenler üzerinde önemli mali ve ruh sağlığı problemlerinin oluşacağını vurguluyor.
Özellikle mültecilerin her 2,5 yılda bir değerlendirmeye tabi tutulması, sürekli bir belirsizlik ve güvencesizlik hali yaratacağı gerekçesiyle sert eleştiriliyor. Sivil toplum temsilcileri bu durumu açıkça “işkence” olarak tanımlıyor.
Birleşik Krallık’a 5 yıl sonunda kalıcı oturum alabilecekleri beklentisiyle gelen göçmenler ise kendilerini “kandırılmış” hissediyor. Türkiye’den “Nitelikli İşçi Vizesi” ile gelen bir işletme yöneticisinin sözleri bu duyguyu özetliyor: “Evimi satıp geldim. Şimdi geri dönsem Türkiye’de bir ev alamam. Kalsam ne kadar süre göçmenlik dairesi kapısında sürüneceğim belli değil. Resmen kandırıldık.”
Migrants’ Rights Network’ün, göçmenlerin başlattığı “Not a Stranger” kampanyasıyla birlikte yürüttüğü ve göçmenlerin görüşlerini öğrenmeyi amaçlayan anketin sonuçları da tabloyu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor:
Katılımcıların büyük çoğunluğu yüksek düzeyde hayal kırıklığı (%80), endişe (%79), kaygı (%75) ve yalnızlık (%47) yaşadığını belirtirken, umut düzeylerinin düşük olduğunu ifade ediyor
%81’i göç sisteminin tüm göçmenlere eşit davranmadığını düşünüyor
%92’si göç konusundaki kamusal söylemin kötüleştiğini ve ırkçılığın arttığını dile getiriyor
%69’u ise mevcut atmosferin, uzun vadede Birleşik Krallık’ta kalıp kalmama kararlarını sorgulamalarına yol açtığını söylüyor.
İşçi Partisi içinde gerilim
Göçmenlik düzenlemeleri üzerinden yürüyen tartışmalar, İşçi Partisi içinde de gerilimi tırmandırıyor. Parti içindeki görüş ayrılıkları giderek daha görünür hale gelirken, bazı milletvekilleri düzenlemeleri gerekli görüyor; diğerleri ise hükümetin göç politikalarının hem yanlış olduğunu hem de insan haklarına aykırı olduğunu savunuyor.
İşçi Partisi milletvekili Tony Vaughan değişikliklere karşı çıkarak 100 meslektaşı tarafından imzalanan bir mektubu içişleri bakanına gönderdi. Vaughan BBC’ye yaptığı açıklamada izlenen politikanın nitelikli göçü caydıracağını ve bunun hazineye “milyarlarca” pounda mal olacağını belirtti.
Öte yandan, İçişleri Bakanı Mahmood’un yeni kuralları yalnızca ülkeye yeni gelecek göçmenlere değil, halihazırda Birleşik Krallık’ta bulunanlara da uygulama niyeti, partinin eski genel başkan yardımcısı Angela Rayner tarafından “İngiliz değerlerine aykırı” sözleriyle eleştirildi. Kulislerde, Rayner ile birlikte Emily Thornberry dahil olmak üzere önemli isimlerin, özellikle halihazırda ülkede bulunanlar ve kamu sektöründe kritik görevlerde çalışan göçmenler için muafiyet talep ettiği konuşuluyor.
Hükümetin göçmenlik düzenlemelerine karşı çıkan İşçi Partili milletvekilleri, bakanların geri adım atmaması halinde Parlamento’da sembolik bir oylamayı zorlayarak parti içindeki bölünmeleri görünür kılmakla tehdit ediyor.
İçişleri Bakanlığı ise düzenlemelere ilişkin kamudan 200 bin görüş alındığını ve değişikliklerin halihazırda Birleşik Krallık’ta bulunanlara nasıl uygulanacağının hala değerlendirildiğini açıkladı.
Sınav Mayıs’ta
Göçmenlik düzenlemeleri konusunda Mayıs ayında Birleşik Krallık Parlamentosu’nda yapılacak görüşmeler kritik önem taşıyor. Ancak 7 Mayıs’ta gerçekleştirilecek yerel seçimler de bu görüşmeler kadar kritik. Kamuoyu yoklama uzmanlarına göre, İşçi Partisi’nin göçmenlik düzenlemeleri dahil birçok politikası bu seçimlerde sınavdan geçecek.
Uzmanlar, özellikle göçmen nüfusun yoğun olduğu Londra başta olmak üzere pek çok seçim bölgesinde İşçi Partisi’nin ciddi oy kaybı yaşayacağını düşünüyor.
Banu Cennetoğlu, “ne karanfil ne kurbağa” adlı kişisel sergisinde babalık halleri, hak, had, kayıp ve iktidar kavramları hakkında düşünmeye çağırıyor.
“ne karanfil ne kurbağa” sergisinden. Foto: artfulliving.com
Sanatçı Banu Cennetoğlu’nun “ne karanfil ne kurbağa” adlı kişisel sergisi 25 Ekim 2025-20 Ocak 2026 tarihleri arasında Yavuz Parlar küratörlüğünde Bursa da İMALAT-HANE’de gösterildikten sonra bir süredir https://nknk-erika.imalat-hane.comadresinde sergileniyor.
Daha önce Türkiye’nin ilk kadın genel yayın yönetmeni olan Gurbetelli Ersöz’ün günlüklerinden okuyan “Yüreğimi Dağlara Nakşettim” kitabını 145 litografi kireçtaşı tabletine nakşederek sergileyen Cennetoğlu, bu sergisinde iktidar, itibar ve inkâr ekseninde meseleye bakıyor.
Bilginin üretimi, tasnifi ve dolaşım politikaları üzerine çalışan Banu Cennetoğlu’nun pratiği, çoğu zaman uzun soluklu araştırmalara, kişisel ve kolektif hafıza kayıtlarına dayanıyor. “ne karanfil ne kurbağa” sergisinde Cennetoğlu, babalık halleri, hak, had, kayıp ve iktidar kavramlarını, hem söz söylemenin hem de söz vermenin muğlaklığı ile düşünmeye çalışıyor. Serginin küratörü Yavuz Parlar. Banu Cennetoğlu ve serginin küratörü Yavuz Parlar’ın bu işbirliği özelinde yürüttükleri yazışmalar, atışmalar ve iç dökmeler, serginin kurgusunu desteklerken, nknk-erika adlı eşlikçi bir yayına dönüşüyor.
Serginin oluşum süreci, klasik bir sergi kurgusundan ziyade, ikilinin birbirleriyle iletişimi ve paylaştığı düşünceler üzerinden şekilleniyor. Dijital bir fikir alışverişi olarak, belki de bir amaç gütmeden, yapılan yazışmalarla süreç başlıyor. Birbirlerine “hadi başlayalım” dedikleri noktada, her gün birinin diğerine bir şey yolladığı ve karşı tarafın buna cevap verdiği bir akış kuruluyor.
“Kişisel olan toplumsal da”
Sergide baba ve uzantıları, kişisel olanın toplumsal olduğuna, toplumsal bellekten imkânsız özürlere uzanan bir araştırma alanı niteliği özelliğini taşıyor.
Sergi bir iktidar, otorite olarak tanımlanan babanın yani sistemin, “devlet babanın” reddine karşı verilen mücadelede kaybedilen, öldürülen babaların çocuklarının, yas ve acı dolu hafızalarımızın hatırlamamıza da yardımcı oluyor.
Banu Cennetoğlu Sina Ergün ile yaptığı bir söyleşisinde sergiyi şöyle tarif ediyor: “Kişisel bir yerden başlarsam, kabaca ve özetle bir musallatlık hâli diyebilirim. Başka türlü olabilmiş babalıkları ve babaları tenzih ederek, babalık benim için hem bireysel hem de toplumsal anlamda kendinden pek memnun ve emin, kibirli, kendi görünmez kitabının egemen doğrularından tereddütsüz (gibi gözüken) bir varoluş.
Kaçınılmaz olarak bu kurulu ve kurgulu tereddütsüzlüğün sürdürülebilirliği için olmazsa olmaz üç illet: iktidar, itibar ve inkâr. Bunları seven, koruyan, savunan ve bulaştıran, itiraz edeni dışlayan, cezalandıran, ‘ıslah’ etmek isteyen, diğerinin sınırlarını ihlal etmeyi kendinde hak görebilen bunu da o kişinin ‘iyiliği için’ yaptığı iddiasıyla meşrulaştırabilen bir yapı diyelim.”
Foto: Artfulliving.com
Kürt meselesinde kayıp yaşamış babalara ve çocuklara bakmak
Sergiye bakarken ve sonrasında söyleşiyi okurken Kürdistan’da yaşanan siyasal şiddete karşı verilen mücadelede sonucunda kaybedilen, öldürülen evlatların babaları ve babalarının ölümüne tanıklık etmek durumunda kalmış evlatların kayıplarını, yas ve acılarının meselesinin barış, demokrasi ve bir arada yaşama kültürüne maliyeti devasa ve yakıcı bir nitelikte olduğunu hatırlatıyor. Bu kayıpların en çok da ailenin, yakın çevrenin içinde yer alanların dünyasında tarifsiz bir acı ve yoksunluğa yol açtığını görüyoruz. Bu yoksunluğun ve acının uzun dönemli etkisi o günün çocuklarının algı ve hafızası üzerinden toplumsallığın bir parçası haline geldiğini, toplumlar açısından da geçmişte yaşanan acılarla yüzleşememe, ihlallerin malum sorumlularının hesap vermesinin önündeki engeller, adalet duygusunun yitirilmesine, karşılıklı güven ve birlikte yaşama umudunun kaybına neden oluyor. Kürt meselesinde kayıp yaşamış babaların ve çocukların üzerinden yeniden bakmaya çalışmanın ”yeniden hafıza” inşası olarak düşünülmesi gerekiyor. Bir yandan baba-evlat ilişkisindeki fay hatlarına sosyopolitik bir çerçeveden bakmak, diğer yandan babalarını devlet güçleri tarafından kaybetmiş çocukların; yoksunluk, yas ve acı dolu hafızalarının tasviriyle başka bir yerden bakmak mağdurun onulmaz bir yılgınlığı ya da sahici bir meydan okuması olarak değerlendirilebiliriz. Unutulmaması gereken diğer bir nokta da bu çocuklarının, bugünün ve geleceğin “yetişkinleri”, belirli bir tarihsel sürece ilişkin duygusal hafızayı yeniden ve yeniden üreten özneler olduğu gerçeğidir.
Babalarının geçmişte yaşadıkları sonuçlarını yüklenmek zorunda kalan veya bırakılan çocukların bireysel zihin ve duygu rotaları üzerinden Kürt meselesinin kökleriyle böylesi bir yüzleşme, bu toplumsallıkların nasıl bireysellikler içinde yeniden yeniden üretildiğine de ışık tutacaktır. Kişisel olanın toplumsal olduğu kadar toplumsal olanın kişisel olduğu babalık mevzusu Hasan Hüseyin Korkmazgilin yazdığı gibi “Ne karanfil Ne kurbağa.”
“Yüreğimi Dağlara Nakşettim” sergisi Lozan Sanat Müzesi’nde sergilendi. Foto: ANF
Banu Cennetoğlu hakkında
Banu Cennetoğlu disiplinlerarası çalışma pratiğinde, arşivleme yöntemlerinden yararlanarak hafıza politikalarını, bilginin üretimini, dağıtımını ve tüketimini sorgular. Kişisel sergilerinin yer aldığı kurumlar arasında Kunsthal Charlottenborg, Kopenhag (2025); Sylvia Kouvali, Atina (2024); K21 Ständehaus, Kunstsammlung Nordrhein-Westfalen, Düsseldorf (2019); Sculpture Center, New York (2019); Chisenhale Gallery, Londra (2018); Bonner Kunstverein (2015); Salonul de proiecte, Bükreş (2013); Kunsthalle Basel (2011) bulunuyor. Birçok karma serginin yanı sıra Berlin, İstanbul, Liverpool, Gwangju, Atina ve Venedik Bienallerine ve Murcia’daki Manifesta 8, Atina/Kassel’deki documenta 14 ve Pittsburgh’daki 58. Carnegie International’a katıldı. İstanbul’da sanatçı kitapları ve basılı malzemelere odaklanan, sanatçı inisiyatifi BAS’ın kurucusu olan Cennetoğlu, Amsterdam’daki Rijksakademie’de danışman olarak görev yapıyor. Sanatçı, İstanbul’da çalışıyor ve yaşıyor.