HTŞ tarafından kaçırılan gazeteci Ahmet Polad Türkiye’deki Metris Cezaevi’ne gönderildi

Rakka’da haber takibi yaparken gazeteci Eva Maria Michelmann ile birlikte 19 Ocak’ta HTŞ tarafından kaçırılan Özgür Tv programcısı ve ETHA yazarı Ahmet Polad 9 Eylül’de Türkiye’ye iade edildi. Polad, tutuklanarak Metris Hapishanesi’ne götürüldü.


Rakka’da haber takibi yaparken 19 Ocak’ta HTŞ (Heyet Tahrir eş-Şam) tarafından kaçırılan Özgür TV programcısı ve ETHA yazarı Ahmet Polad’ın (Mehmet Nizam Aslan), 10 Eylül’de Türkiye’ye iade edildiği öğrenildi. Polad, kaçırıldığı sırada gönüllü muhabir Eva Maria Michelmann ile birlikte bölgede bulunuyordu.

Edinilen bilgilere göre Polad, Türkiye’ye getirilmesinin ardından önce Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne, ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ne götürüldü. 11 Eylül’de Çağlayan Adliyesi’ne çıkarılan Polad, çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak Metris 1 No’lu T Tipi Hapishanesi’ne gönderildi. Polad, hapishanede “uyuz hastalığı” teşhisiyle karantinaya alındı.

“8 aydır her gün işkence görüyorum”

Yaklaşık 8 aydır HTŞ’ye bağlı merkezlerde tutulduğu belirtilen Polad, ETHA’nın haberine göre hapishaneye sevk edilirken kısa bir açıklama yaptı. Polad, “8 aydır bana her gün işkence yapıyorlar, 4 aydır açlık grevindeyim” dedi.

Eva ve Ahmet’e Özgürlük İnisiyatifi: “Ahmet’i serbest bırakın”

Konuya ilişkin açıklama yapan Eva ve Ahmet’e Özgürlük İnisiyatifi, Polad’ın işkence ve açlık grevi nedeniyle ciddi biçimde zayıflamış ve bitkin durumda olduğunu belirtti. İnisiyatif, Halep’te kendisiyle karşılaşan tanıkların da onu yaralı gördüğüne dikkat çekerek, 8 ay boyunca uluslararası hukuku ve insan haklarını hiçe sayarak Polad’a ağır tecrit ve işkence uyguladığını ileri sürdüğü HTŞ yönetimini kınadı ve sorumluların yargılanması için mücadele edeceklerini açıkladı.

İnisiyatif ayrıca Polad’ın derhal hastaneye yatırılarak gerekli tedavinin yapılması gerektiğini vurgulayarak sağlığına ve yaşamına dair endişeli olduklarını belirtti. Açıklamada, Türk devletinin Polad’ı derhal serbest bırakması istendi ve bundan sonra sağlığına ilişkin yaşanacak her türlü olumsuzluğun sorumluluğunun Türk devletine ait olacağı ifade edildi. İnisiyatif, Polad serbest bırakılıncaya kadar mücadelesini kesintisiz sürdüreceğini de ekledi.

Polad ile birlikte kaçırılan Alman gazeteci Eva Maria Michelmann, uluslararası kampanya sonucunda 19 Haziran’da serbest bırakılmıştı.

Kaynak: Etkin Haber Ajansı

Ankara’daki operasyonun ardından: Türkiye’deki Naziler kimdir?

Ankara’da yedisi çocuk dokuz Nazi sempatizanı, ırkçı ve şiddet içerikli paylaşımlar yaptıkları iddiasıyla ikametlerine düzenlenen baskınla gözaltına alındı. Peki, Türkiye’nin son birkaç yıldır tartıştığı Naziler kimdir, Türkiye’de ne zaman örgütlendiler ve şimdi hangi motivasyonlarla bir araya geliyorlar?

Ankara’da düzenlenen operasyondan fotoğraflar.

Emniyet Müdürlüğü Çocuk Şube ile İstihbarat Şube ekipleri, sosyal medya üzerinden ırkçı ve şiddet içerikli paylaşım yaptığı iddia ettikleri dokuz kişiye 10 Eylül günü operasyon düzenledi.

Düzenlenen operasyonda yedisi çocuk, dokuz kişi gözaltına alındı.

Adreslerde yapılan aramalarda bir kurusıkı tabanca, bir havalı tüfek, üç bıçak, Nazi sembolleri, kuru kafa maskesi ve dijital materyaller bulundu.

Nazi sembolleri ve el konulan diğer malzemeler gözleri yeniden Türkiye’deki Nazi gruplarına çevirdi.

Peki, son yıllarda sosyal medyada daha görünür hale gelen, yeri geldiğinde saldırılar düzenleyen Naziler kimdir? Türkiye’de ilk ne zaman örgütlendiler? Hangi motivasyonlarla hareket ediyor, tarihsel olarak hangi figürlere yaslanıyorlar?

Fotoğraf: Sol haber

Nazizmin Türkiye’deki serüveni 1930’lara dayanıyor

Her ne kadar son dönemlerde gündem olsa da Türkiye’de “nasyonal sosyalizmin” serüveni oldukça eskilere dayanıyor.

Nazi sempatizanı yazar ve komplo teorisyeni Cevat Rıfat Atilhan yazılarında, Yahudilerin dünyayı istila etmeye çalıştığını, Ekim Devrimi’nin de Troçki gibi düşünen Yahudilerin eseri olduğunu iddia etti. 1933-34 yıllarında yayımladığı Millî İnkılâp dergisinde, Nazi ideolojisini ve Nazilerin Almanya’da yayımladığı karikatürleri aynen kullanıldı.

Türkçülük düşüncesinin önemli isimlerinden Nihal Atsız da yine Türkiye’nin önde gelen Nazi sempatizanlarından biriydi. Atsız kendini açıkça ırkçı ve Pan-Türkist olarak tanımladı, milletlerin kan ve soy esasına dayanması gerektiğini savundu. Bu kan ve soy merkezli tarih okuması, dönemin Nazi ideolojisi ile benzerlikler gösterdi.

1934’te Nihal Atsız’ın Orhun dergisinde, Cevat Rıfat Atilhan’ın ise Millî İnkılâp dergisinde Yahudilere karşı ırkçı yazılar yazıp yayınlamalarıyla aynı dönemde, Yahudilere karşı şiddet olayları meydana geldi. Tekirdağ, Edirne, Kırklareli ve Çanakkale gibi illerde Yahudilere ait dükkân ve evler yağmalandı.

Dönem, Türkiye’de dönemin iktidar güçlerinin Nazi Almanyası ve müttefikleriyle kurduğu yakın ilişkilere de şahit olunan bir dönemdi. Otoriter tek parti rejimlerinin yükselişte olduğu 1930’larda, Ankara ile Hitler yönetimindeki Berlin ve Mussolini yönetimindeki Roma hattında ekonomik ve kurumsal modeller düzeyinde ciddi bir etkileşim ve ilgi vardı.

1930’ların ortasında CHP Genel Sekreteri Recep Peker bizzat İtalya ve Almanya’ya giderek Faşist Parti ve Nazi örgütlenmelerini yerinde inceledi. Peker, partiyi devletle tamamen bütünleştiren ve Faşist Büyük Konsey’e benzeyen bir tüzük taslağı hazırladı ancak bu taslak Türkiye için “aşırı” bulundu ve kabul edilmedi.

Türk-Alman Dostluk paktı açıklanıyor, 1941

Türkiye’de “NAZİ” kısaltmalı bir dernek vardı

1969’da Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) öncülü olarak bilinen Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) feshedilmiş, yerine MHP kurulmuştu.

MHP’den ayrılan eski CKMP’li yaklaşık 50 kişi, Nasyonal Aktivite ve Zinde İnkişaf (NAZİ) isimli bir dernek kurdu. Böylece Türkiye’de adı doğrudan “NAZİ” kısaltmasını taşıyan ilk -bilinen- dernek ortaya çıktı. 12 Nisan 1969 günü yapacakları basın toplantısına geldikleri sırada MHP’liler tarafından saldırıya uğradılar.

Saldırının ardından Emniyet Müdürlüğü’ne ifade veren örgütün liderlerinden Gündüz Kapancıoğlu şunları söylüyordu:

“Türkeş, Türk ırkçılığına ihanet etmiştir. Gençleri kendi hırsı uğruna sokaklara dökmüş ve hepsinin hayatına mal olacak bir macera yolu açmıştır. Nasyonalizmin reddettiği particilik ve politikacılığı tamamen kaybetmiş ve Yahudi mekanizmasının alçakça oyunlarına gelmiştir. Biz bunlara karşı olmak için NAZİ Cemiyeti’ni kurmaya karar vermiştik.”

Derneğin iki de savaş birimi vardı. Üyeleri SA üniformaları giydi ve Hitler selamını kullandı. Liderlerinden Gündüz Kapancıoğlu, ilerleyen yıllarda MHP’ye katıldı.

Ayrıca MHP’lilerin geçmişte Hitler’in Mein Kampf kitabının Türkçe çevirisini dağıttığı da biliniyor.

Bugünkü Naziler kim?

Günümüzde kendilerini Nazi olarak tanımlayan kişiler, daha çok çocuk ya da gençlerden oluşuyor. Türkiye’deki eski Nazi sempatizanlarının aksine doğrudan alanda örgütlenmiyorlar.

Genel olarak düzenli, örgütlü bir yapı profili çizmiyorlar. Dağınık, yer yer siyasi konularda ayrışan ve birbirlerini doğrudan tanımayan insan topluluklarından oluşuyorlar.

Fotoğraf: Sol haber

Telegram ve Discord gruplarında ırkçı editler paylaşıyor, bunlar üzerinden politik bağ kuruyorlar.

Twitter’da kendilerini “ırkçı” ve “nasyonal sosyalist” olarak adlandırmaktan çekinmiyor, kendilerini bu isimle öne çıkartıyorlar.

Nerelerde örgütleniyor, neler yapıyorlar?

Günümüzde gündem olan çevrelerin 1930’ların anti-semitik çevreleriyle ya da 1969’daki dernekle doğrudan kurumsal veya organik bir bağı bulunmuyor. Bugünkü tablo daha çok Batı’daki neo-Nazi internet kültürünü kopyalayan Türk gençlerin, bunu yerli ırkçı-Türkçü-Turancı figürlerle harmanladığı bir yeni model olarak karşımıza çıkıyor.

Aşırı sağ Telegram ve Discord kanallarında tanışıyor, yaptıkları ya da yapmayı planladıkları saldırıları birinci şahıs açısından oynanan savaş oyunları gibi kurguluyorlar.

Türkiye’nin bilinen ilk açık Nazi kimlikli saldırısı 12 Ağustos 2024’te Eskişehir’de Arda Küçükyetim tarafından gerçekleştirildi.

18 yaşındaki saldırgan çay bahçesi ve parkta oturan beş kişiyi bıçakladıktan sonra yakalandı.

Saldırganın üzerinden miğfer, hücum yeleği, bir balta ve iki bıçak çıktı. Bıçaklardan birinin üzerinde Nazi Almanyası tarafından 2. Dünya Savaşı’nda kullanılan “gamalı haç”, yelekte ise yine Nazi sembolü olan “kara güneş” yer aldı.

Saldırı, doğrudan ABD Adalet Bakanlığı’nın iddianamesine girdi. ABD’de tutuklanan Dallas Humber ve Matthew Allison’ın iddianamesinde Eskişehir saldırganı “Saldırgan 3” olarak kodlandı.

Küçükyetim’in saldırı öncesi krokiyi ve hazırlıkları bu ağ üzerinden yabancı yöneticilere onaylattığı, saldırı anının canlı yayın linkini grubun kurduğu bir Telegram hesabında paylaştığı ve yöneticilerin bunu bir başarı olarak kutladığı ve saldırıyı sahiplendiği resmî belgelere geçti.

Saldırgan, 16 sayfalık manifestosunda farklı etnik gruplar ve topluluklara hakaretler yağdırdı. 2019’da Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde iki camiyi basan ve 51 kişiyi öldüren Brenton Tarrant, 2011’de Norveç’te bir yaz kampında 77 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik, 2017’de Las Vegas’ta 60 kişiyi öldüren Stephen Paddock ve 1995’te Oklahoma’da düzenlediği bombalı saldırıyla 168 kişiyi öldüren Timothy McVeigh “aziz” olarak nitelendirdi.

Ulusal Cephe üyeleri. Fotoğraf: Serbestiyet

2026 yılının 14 Nisanında, eski öğrencisi olduğu Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ne pompalı tüfekle saldıran Ömer Ket, 20 kişiyi yaraladıktan sonra intihar etti. Ket’in telefonundan Nazi selamı görselleri ile ABD’deki okul saldırısı failinin fotoğrafları bulundu.

15 Nisan’da Maraş’ta yapılan ve 10 kişinin hayatını kaybettiği okul saldırısını gerçekleştiren saldırganın evinde de “kara güneş” dahil pek çok aşırı sağ sembolü bulundu.

Türkiye’de daha önce Ataman Kardeşliği ve Ulusal Cephe adından çeşitli sosyal medya platformlarında örgütlenen gruplar gündeme gelmişti. Bu gruplar gerçek hayatta da toplanıyor, duvarlara ırkçı yazılar yazıyor ve ırkçı semboller kullanıyor. Ulusal Cephe üyeleri atış talimleri yapıyor, bunu paylaşıyorlar.

Gelen tepkilerin ardından bu grupların eskisi kadar açık faaliyet göstermedikleri görülüyor.

Ankara’da ise yakın bir geçmişte yüzleri maskeli, svastika kolyesi takan bir topluluk Nazi selamı vermeleri, NATO ve ABD karşıtı pankartları indirmeleriyle gündeme geldi.

Ulusal Cephe üyeleri. Fotoğraf: Serbestiyet

“Erişim engelleri” sorunu çözer mi?

Saldırıların ardından faillerin bilgisayar oyunlarından esinlendiği yönündeki tespitler, beraberinde devlet ve iktidar yetkilileri ve ile kamouyo, “yasaklama”, “erişime engelleme” refleksini getirdi. Benzer refleksler sosyal medya için de geliştiriliyor.

Aşırılık ve Teknoloji Küresel Ağı (GNET) bünyesinde Dr. Nick Robinson ve Joe Whittaker tarafından yapılan araştırma devlet ve iktidar yetkilileri ile kamuoyunun genelinde yerleşik “oyunlar gençleri doğrudan radikalleştiriyor” algısını doğrulamıyor.

Araştırma, video oyunlarının sokaktan rastgele kişileri örgüte devşirme aracından ziyade, zaten bu ideolojik zemine sempati duyan kişilerin şiddet motivasyonunu pekiştirmek için araçsallaştırıldığını belirtiyor.

10 Eylül günü Ankara’da gözaltına alınan dokuz kişi ile ilgili soruşturma ve sorgulama aşamaları devam ediyor. Emniyet ve savcılık makamının yürüteceği süreç sonucunda, söz konusu kişilerin başka bağlantılarının olup olmadığına dair bilgilere ulaşılabilir.

12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasında neler yaşandı?

12 Eylül 1980 darbesinin ardından kurulan sıkıyönetim rejimi, ülkeyi baştan aşağı denetim altına alırken Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi, dönemin en ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı yer olarak tarihe geçti. Darbe yönetiminin başındaki Kenan Evren, Milliyet Gazetesi’nden Abbas Güçlü’ye verdiği demeçte “İdam kararlarını imzalarken ellerim hiç titremedi” demişti.

Fotoğraf: Sol – Arşiv

Bugün 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 46. yıl dönümü. 12 Eylül, birçok siyasi görüşten olan kişilerin ciddi baskı altına alınması ve işkenceye maruz bırakılmasıyla hafızalara kazındı.

12 Eylül sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri, Kenan Evren komutasında yönetime el koydu. Ordu önce radyo ve televizyon binalarını ele geçirdi, aynı saatlerde okunan 1 No’lu bildiriyle parlamento ve hükûmetin feshedildiği, yurt genelinde sıkıyönetim ilan edildiği duyuruldu. Aynı bildiriyle yurt dışına çıkışlar da durduruldu ve ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı getirildi. TBMM ve hükûmet feshedildi, anayasa askıya alındı, siyasi partiler ve sendikalar kapatıldı. Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş gibi bazı parti liderleri gözaltına alınarak sürüldü. Çok sayıda sosyalist, özgürlükçü kurum üyeleri ile sendika üyeleri Çanakkale’nin Lapseki ilçesinde bulunan Zincirbozan askeri tesisine ve cezaevlerine gönderildi. Yönetim ise artık Kenan Evren başkanlığındaki Milli Güvenlik Konseyi’nin (MGK) eline geçmişti.

O dönemin MGK Başkanı ve Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, MGK üyesi Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramirali Nejat Tümer, MGK üyesi Kara Kuvvetleri Komutanı Orgenerali Nurettin Ersin, MGK üyesi Hava Kuvvetleri Komutanı Orgenerali Tahsin Şahinkaya, MGK üyesi Jandarma Genel Komutanı Orgenerali Sedat Celasun, MGK Genel Sekreteri Orgenerali Ali Haydar Saltık’tı.

Haziran 1980’den itibaren bu darbenin, “Bayrak Harekâtı” kod adı ile yapılmaya başlandığı biliniyor.

Dönemin resmi bilançosuna göre 650 bin kişi gözaltına alındı, 210 bin dava açıldı, 230 bin kişi yargılandı, 7 binden fazla kişi hakkında idam istendi. 517 kişi ölüm cezasına çarptırıldı, 259 kişinin idam dosyasını yargıtay onadı. 171 kişinin ise gözaltında işkence sonucu öldüğü belgelendi, darbe yönetimi sebebiyle yaklaşık 300 kişinin ise öldüğu kaydedildi. Çoğu marksist, Alevi veya Kürt olan 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

12 Eylül Darbesi’ne giden süreçte ise Kanlı 1 Mayıs, Maraş Katliamı, Çorum Katliamı gibi çeşitli olaylar olmuş, “sağ-sol” çatışması olarak adlandırılan bu süreçte solcu ve marksist görüşlere dönük baskılar gittikçe artıyordu. Bu baskı ortamı, 12 Eylül 1980 darbesinin önünü açan etkenlerden biri olmuştur.

Darbeye Giden Süreç

1977–1980: 12 Eylül’ü hazırlayan olaylar

1 MAYIS 1977

Kanlı 1 Mayıs

Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlayan kalabalığa açılan ateş sonucu 34 kişi hayatını kaybetti. Sürecin başlangıcı sayılan olaylardan biri. İşçiler ve sendika üyeleri polis kurşunuyla yaralandı veya öldürüldü.

ARALIK 1978

Kahramanmaraş Katliamı

19 Aralık 1978’de sol görüşlü öğretmenlerin gittiği bir sinemaya bomba atılmasıyla olaylar başladı. Provokasyonlar sonucunda Alevi vatandaşların evleri işaretlendi ve şehirde saldırılar büyüdü. Siyasi ve mezhepsel gerilimin tırmandığı olaylarda solcu ve Alevi olan 111 kişi hayatını kaybetti.

1 ŞUBAT 1979

Abdi İpekçi Suikastı

Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi, Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü.

14 Ekim 1979

Terzi Fikri, Fatsa’da Belediye Başkanı Seçildi

Fikri Sönmez, bağımsız aday olarak Fatsa Belediye Başkanlığı’na seçildi; ilçeyi halk komiteleriyle yönetmeye başladı.

Mayıs-Temmuz 1980

Çorum Katliamı

Siyasi ve mezhepsel olaylarda çoğu Alevi olan 57 kişi hayatını kaybetti. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in bu süreçte Fatsa’yı işaret etmesi, Terzi Fikri’nin hedef gösterilmesinde rol oynadı.

11 TEMMUZ 1980

“Nokta Operasyonu”

Vali değişikliğiyle başlatılan operasyonla Fikri Sönmez gözaltına alındı, darbeden önce belediye başkanlığından bu şekilde uzaklaştırıldı.

22 TEMMUZ 1980

Kemal Türkler Suikastı

DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler öldürüldü.

6 EYLÜL 1980

Konya Kudüs Mitingi

İsrail Parlamentosunun Kudüs’ü başkent ilan etmesi nedeniyle Konya’da Necmettin Erbakan önderliğinde düzenlenen miting, darbecilerce müdahale gerekçelerinden biri olarak öne sürüldü. Erbakan, daha sonra bu mitingin Konya Belediyesi tarafından düzenlendiğini ve kendisinin mitinge davet edildiğini söylemişti.

Günlük hayat askeri denetim altında

12 Eylül sabahı duyurulduğu şekilde, o tarihten itibaren sıkıyönetim uygulamaları başladı.

İlk günlerde tüm gün süren sokağa çıkma yasakları, birkaç gün içinde günün belirli saatleriyle (günün ilk haftalarında 09.00-17.00 gibi) sınırlandırıldı, büyük şehirlerde gece yarısından sabaha kadar süren yasaklar yıllarca aralıklarla sürdürdü.

Şehirlerarası seyahatler izne bağlandı.

Gazete ve dergiler sıkı denetime alındı, Aydınlık Dergisi, Politika Gazetesi, Devrimci Yol, Halkın Kurtuluşu gibi birçok muhalif ve sol yayın kapatıldı, matbaalarda basılmakta olan kitaplar imha edildi. Dönem boyunca 31 gazeteci tutuklandı, yüzlerce gazeteci saldırıya uğradı, 3 gazetecinin ise öldürüldüğü kaydedildi. İstanbul’da hiçbir gazete toplam 300 gün yayımlanmadı.

Siyasi partiler, sendikalar ve dernekler kapatıldı. Her türlü toplantı, gösteri ve yürüyüş yasaklandı.

Yaklaşık 2 milyon kişi güvenlik kayıtlarına alınarak fişlendi, binlerce öğretmen, akademisyen ve kamu görevlisi “sakıncalı” bulunarak görevden uzaklaştırıldı, on binlerce kişiye pasaport verilmedi, binlerce kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.

Askeri yönetimin belirlediği anayasa için 7 Kasım 1982 Pazar günü yapılan bir referandum sonucu anayasa yüzde 92’lik “Evet” oyu ile onaylandı.

Sivil yargı büyük ölçüde askeri mahkemelere devredildi. Dönemin en ağır sonuçlarından biri de bu mahkemelerin verdiği idam kararları oldu.

Evren: “Asmayalım da besleyelim mi?”

12 Eylül döneminde askeri mahkemeler toplam 517 kişiye idam cezası verdi, bunlardan 50’si infaz edildi. Kenan Evren, bir röportajı sırasında idamlara ilişkin “bir sağdan, bir soldan astık” diye konuştu.

Darbe sonrası ilk idamlar 9 Ekim 1980’de gerçekleşti. Marksist Necdet Adalı ile ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu bu gün asıldı.

13 Aralık 1980’de, “darbeden önce bir askeri inzibat erini öldürdüğü” gerekçesiyle yargılanan ve idama mahkûm edilen 17 yaşındaki Erdal Eren, Milli Güvenlik Konseyi’nce onaylanan hükümle ve yaşı büyütülerek Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde infaz edildi. Kenan Evren’in bu idam öncesinde sarf ettiği “Asmayalım da besleyelim mi?” sözü, Evren’i ve yaptığı idamları ifade eden sözlerden birisi olarak hafızalarda yerini korudu.

Bu dönemde verilen 50 idam kararı arasında, Veysel Güney, Ahmet Saner ve Kadir Tandoğan gibi sol/marksist görüşlü insanlar da bulunuyor.

Kenan Evren, Milliyet Gazetesi’nden Abbas Güçlü’ye verdiği demeçte “İdam kararlarını imzalarken ellerim hiç titremedi” dedi.

Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi, Esat Oktay Yıldıran

Diyarbakır Askeri Cezaevi (“Diyarbakır 5 No’lu cezaevi” olarak da anılır), darbeden önce de faaliyetteydi. Ancak 12 Eylül sonrasında sıkıyönetime devredilerek rejimin en ağır uygulamalarının sahnelendiği mekâna dönüştü. Cezaevi 9 Mayıs 1988’de Adalet Bakanlığı’na devredilene kadar bu statüde kaldı.

Cezaevindeki dönemin en çok anılan ismi, Şubat 1981’den itibaren iç güvenlik amiri olarak görev yapan Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’dı. Kıbrıs Barış Harekâtı’nda görev almış bir subay olan Yıldıran, tanıklıklara göre görevi süresince tutuklulara yönelik ağır fiziksel ve psikolojik uygulamaları sistematik hale getirdi. Kurumsal araştırma komisyonlarına ve tanık ifadelerine göre bu dönemde neredeyse tüm tutuklular, aç ve susuz bırakma, uzun süre yıkanma ve temizlik imkânı verilmemesi, yoğun dayak, tecrit, hakaret ve aşağılama gibi uygulamalara maruz kaldı.

14 Temmuz 1982’de Mehmet Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’in öncülüğünde başlatılan açlık grevi ile ölüm orucu, cezaevi koşullarına karşı düzenlenen simgesel eylemlerden biri olarak anılmaya devam ediyor. Kemal Pir bu eylem sürecinde hayatını kaybetti.

Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Esat Oktay Yıldıran’ın cezaevinde müdürlük yaptığı dönemi de kapsayan 1980-84 yılları arasında, Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi’nde en az 34 mahpus ciddi işkenceler sonucu öldürüldü.

O dönem cezaevinde ölenler arasında PKK’nin kurucularından Kemal Pir ve Mehmet Hayri Durmuş, PKK Merkez Komite Üyesi Mazlum Doğan da vardı. Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) kurucu kadrosundan Mazlum Doğan, 21 Mart 1982‘de Newroz gecesi hücresinde kendini yakarak yaşamına son verdi.

17 Mayıs 1982‘de “Dörtler” olarak bilinen isimlerden Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner, aynı cezaevinde kendilerini yakarak yaşamlarına son verdi.

Esat Oktay Yıldıran, 22 Ekim 1988’de İstanbul Ümraniye’de bindiği bir otobüste, “Sana Laz Kemal’in selamını getirdim” diyen bir PKK üyesi tarafından öldürüldü.

12 Eylül Askeri Darbesi sürecinde işlenen insanlık suçlarının failleri zamanaşımı veya devlet sırrı gerekçe gösterilerek cezasız bırakıldı.

Sîpan Hiznî’nin öldürülmesi ardından cezaevinde çıkan yangında 9 kişi yaşamını yitirdi

Hesekê Tugayı’na bağlı 26 yaşındaki asker Sîpan Hiznî’nin bir grup silahlı kişi tarafından Serêkaniyê’nin Edlan köyünde öldürülmesi üzerine Rojava kentlerinde protestolar başladı. Kolluk güçlerinin gözaltına aldığı eylemcilerin tutulduğu cezaevinde çıkan yangında yaşamını yitirenler var.


Rojava’nın Kobanê kentinde, Hesekê yakınlarında Hesekê Tugayı’na bağlı 26 yaşındaki asker Sipan Hizni’yi(Seban/Sami Şeyhmus Hasu), bir grup silahlı kişinin kaçırıp Serekaniye’nin Edlan köyünde öldürdüğü öğrenildi.

Yetkililer, olayın araştırıldığını ve sorumluların ceza alacağını söyledi.

Olayla bağlantılı olarak şimdiye kadar 4 kişinin gözaltına alındığı bildirildi.

Suriye Savunma Bakan Yardımcısı Sîpan Hemo, olayla ilgili yaptığı açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Derin bir üzüntü ve kederle, vahşi ve sinsi bir suçun kurbanı olarak şehit düşen Şehit Seban (Sami Şeyhmus Hasu) ailesine en içten taziye ve teselli dileklerimi sunuyorum. Şehit, Hesekê Tugayı’nda bir savaşçıydı ve görev yıllarında kendini bölgenin güvenliği ve halkını savunmaya adamıştı. Tüm şiddet ve öldürme çağrısı yapan kışkırtıcı medya söylemlerini kınıyor ve halkımızın çocuklarını sabırla, nefis kontrolüyle donanmaya ve fitne çıkarma girişimlerinin peşine takılmamaya davet ediyorum. Yetkili makamlar, ilgili kişilerden birkaçını yakalamak için harekete geçmiş olup, tüm suçluların yakalanması için çabalarını sürdürmektedir. Böylece mahkemenin huzuruna çıkarak, işlenen suçun vahşiliğine uygun adil bir yargılama ile kanunun gerektirdiği cezayı alacaklardır.”

MSD: Bu suç, Kürt halkını hedef alan bir karaktere sahip

Demokratik Suriye Meclisi (MSD), konuyla ilgili yaptığı açıklamada Sipan Hizni’nin katledilmesini şiddetle kınadıklarını belirtti, “Bu suç, özellikle Kürt halkını hedef alan bir karaktere sahiptir” dedi.

Cinayetin arka planındaki gerçeklerin açıklanması için bağımsız bir tahkikat talep eden MSD, yaptığı açıklamada “Gerçek adalet ve toplumsal uzlaşı, kurbanların kimliğinin yok sayılması ya da önemsizleştirilmesi üzerinden inşa edilemez” dedi.

Rojava kentlerinde protestolar düzenlendi

Olayın duyulmasının ardından Qamişlo, Hesekê ve Amûdê gibi Rojava kentlerinde protestolar düzenlendi. Bazı yerlerde Suriye bayrakları indirildi ve resmî kurumlara ait tabelalar söküldü.

Eylemlerin ardından kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Protestoların ardından kolluk güçleri Kobanêli 27 genci gözaltına aldı.

Bu gençlerden 10’u bir süre sonra serbest bırakıldı, 17’si ise yaklaşık 50 araçlık askeri ve güvenlik konvoyu eşliğinde Halep’e götürüldü.

Eylemcilerin olduğu cezaevinde yangın: 9 kişi öldü

ANHA’nın aktardıklarına göre gözaltına alınan kişilerin Halep kentine nakledilmesi hazırlıkları sürerken, tutuldukları Kobanê’de bulunan bir cezaevinde, sabaha karşı saat 02.00 sularında, henüz belirlenemeyen bir nedenle yangın çıktı.

Yangında 9 mahpusun yaşamını yitirdiği, 17 tutuklunun da yaralandığı belirtildi. Yaralılardan bazılarının durumunun ağır olduğu öğrenildi.

Kobanê Şehit Aileleri Kurumu: “Sorumlular yargılansın”

Kobanê Şehit Aileleri Kurumu olayla ilgili yaptığı açıklamada “Bu olayları basit ‘münferit ihlaller’ olarak göstermeye ya da çeşitli gerekçeler ileri sürerek sorumluluğun üzerini örtmeye yönelik her türlü girişimi reddediyoruz” dedi.

“Dün gece kentimizde yaşanan keyfi gözaltıları, sivillerin korkutulmasını ve halkımızın onuru ile Kürt kimliğini hedef alan ırkçı hakaretleri büyük bir öfkeyle kınıyoruz” denilen açıklamada olayda sorumluluğu olan herkesin rütbesine ve görevine bakılmaksızın yargılanması talep edildi.

Ara seçim öncesi sürpriz vaat

Trump: Cumhuriyetçiler kazanırsa her yetişkine 5 bin dolar

ABD Başkanı Trump, ara seçimlerde Cumhuriyetçiler Meclis ve Senato’da çoğunluğunu korursa her yetişkin ABD vatandaşına 5 bin dolar verileceğini iddia etti. Olası ödemelerin maliyetinin 1 trilyon doları aşacağı düşünülürken Cumhuriyetçiler de bu teklife şüpheyle yaklaştı.

Foto: Brendan Smialowski

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde Cumhuriyetçi Parti’nin ABD Kongresi’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi ve üst kanat Senato’daki çoğunluğunu koruması durumunda ülkedeki her yetişkin vatandaşa 5 bin Amerikan Doları göndereceğini açıkladı.

Cumhuriyetçiler, Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğunu korumaya çalışırken Trump’ın halk desteği düşük seviyelerde seyrediyor. Ayrıca Amerika’da İran savaşına verilen kamuoyu desteği her geçen gün düşmeye devam ediyor. Bu koşullarda, Cumhuriyetçilerin daha güçlü oldukları Senato’da da çoğunluğu ellerinde tutmaları ihtimali belirsizliğini koruyor.

Texas eyaletinin Dallas kentinde düzenlenen Cumhuriyetçi Parti’nin ara seçim kongresinde verilen bu söz, ABD basınında, partisinin Kasım’da zayıflayan durumunu terse çevirmeye yönelik bir hamle olarak değerlendirildi.

Trump, kongrede yaptığı konuşmasında bu ödemeye “Trump Temettüsü” adını verdi ve bunu başarılı bir şirketin hissedarlarına yaptığı nakit dağıtımına benzetti. Cumhuriyetçilerin kazanması durumunda herkesin bu kazançtan payını alacağını söyleyen Trump, bunun ülkenin ekonomik gücü ve başarısı sayesinde mümkün olacağını iddia etti.

Maliyet trilyonu buluyor

ABD resmi verilerine göre ülkede yaklaşık 240 milyon yetişkin vatandaş bulunuyor. Bu da, toplam maliyetin yaklaşık 1,2 trilyon doları bulacağını gösteriyor. Bu meblağ, ülkede halihazırda bulunan 1,8 trilyon dolarlık bütçe açığını daha da artırabilir. Ayrıca geçtiğimiz ay, ABD’nin toplam kamu borcu tarihi boyunca ilk defa 40 trilyon doları aştı.

Trump, eğer Cumhuriyetçiler ara seçimlerden başarılı çıkarsa ödeme takvimine dair somut bir açıklama yapmadı. Bunun yanında, ödemenin sadece ABD vatandaşlarına gideceğini paranın ülke içerisinde harcanması gerektiğini belirtti, ancak bunun nasıl denetleneceği de belirsizliğini koruyor.

ABD Başkanı, vaadine örnek olarak geçtiğimiz yıl askeri personele verdiği bin 776 dolarlık ödemeyi gösterdi. Fakat bu ödeme, Beyaz Saray tarafından başlatılan bir program değil, ABD Kongresi tarafından halihazırda onaylanmış bir askeri konut ödeneğiydi.

Vance’ten geri adım

Trump’ın açıklamasının üzerinden yaklaşık bir saat sonra ise ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, teklifi kısmi olarak yumuşatmaya çalıştı. Vance, ödemelerin zenginlere gitmeyeceğini ima ederek bu dağıtımın ABD’nin tarife gelirleriyle finanse edilebileceğini öne sürdü. Buna karşın mevzubahis ödeme tutarı, tarifelerden elde edilen gelirden birkaç kat daha fazla.

Bununla birlikte, Yüksek Mahkeme geçtiğimiz yıl Trump’ın tarife programının büyük kısmını geçersiz kılmıştı.

Cumhuriyetçiler şüpheyle karşıladı

Teklif, yaptığı teklifle Cumhuriyetçilerden şüpheci tepkiler aldı. Politico‘nun ulaştığı ve ismi açıklanmayan bir Cumhuriyetçi Parti yetkilisi bu durumu, “siyasi havayı değiştirmeye yönelik çaresiz bir girişim” olarak nitelendirdi. Temsilciler Meclisi’nin Cumhuriyetçi üyelerinden Chip Roy ise kabaca bir hesapla bile maliyetin bir trilyon doları aştığını ve bunun nasıl finanse edileceğini merak ettiğini belirtti.

Associated Press’in (AP) ulaştığı Washington merkezli düşünce kuruluşu Committee for a Responsible Federal Budget‘tan kıdemli politika direktörü Marc Goldwein, Trump’ın kongre onayı olmaksızın vatandaşlara para gönderme yetkisinin olmadığını vurguladı. Ona göre temettü kavramı, bir şirketin elinde fazlalık olduğunda yaptığı bir dağıtımı ifade ediyor. Oysa ABD hükümeti, yıllık neredeyse 2 trilyon dolar açık veriyor ve 40 trilyon dolar da borcun içinde. Goldwein, ülkenin mali açıdan başarılı olduğu fikrinin gülünç buşunabilecek bir iddia olduğunu savunarak ortada dağıtılacak fazlalık olmadığını söyledi.

Ekonomik riskler ve arka plan

Uzmanlar, böylesi bir ödemenin hayata geçmesi halinde tüketimin artacağını ve bunun da enflasyonun yükselmesine sebebiyet vereceğine dikkat çekiyor. Halihazırda İran’la yaşanan savaş nedeniyle fiyatlar yükselmiş durumdayken bu adım, ABD’nin uzun vadeli borçlanma maliyetlerini de yükseltme potansiyeline sahip.

Ayrıca AP, iş insanı Elon Musk‘ın geçtiğimiz yıl Wisconsin eyaleti Yüksek Mahkemesi seçimlerinde milyonlarca dolarlık çek dağıtarak desteklediği adaya seçimi kazandırmaya çalışmasını da hatırlatıyor. Trump da bu yılın başlarında 2 bin dolarlık bir temettü önermiş ve bunun için Kongre’nin onayına gerek duymadığını düşündüğünü iddia etmişti. Ayrıca Trump, 2025’te Elon Musk’ın DOGE girişimiyle tasarruf edildiği öne sürülen paranın vatandaşlara iade çeki olarak gönderilmesi önerisini de desteklemişti.

Cumhuriyetçi Senatör Bernie Moreno ise resmi X hesabından yaptığı açıklamada, 3 Kasım’daki seçimlerin hemen ardından “Trump Temettüsü”nün yasalaşması için bir tasarı hazırlayacağını duyurdu ve Cumhuriyetçilerin kazanacağına dair inancını belirtti.

CHP’nin 103. yıl kutlamalarında dikkat çeken detaylar

CHP 103. yaşına belediyelerine operasyon düzenlenmesi, mutlak butlan kararı ve Yeni Parti ayrışması nedeniyle pek çok krizle girdi. Kılıçdaroğlu ve CHP’nin kurumsal hesaplarından paylaşılan videoda ilk Genel Başkan Mustafa Kemal Atatürk’ten Bülent Ecevit’e, Deniz Baykal’dan Altan Öymen’e bütün genel başkanların fotoğrafları veya konuşmalarına yer verildi. Ancak Özgür Özel döneminden herhangi bir konuşma videoda yer almadı.

Fotoğraf: John Wreford/SOPA Images/ZUMA/picture alliance

9 Eylül 1923’te kurulan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 103. yaşına pek çok krizle girdi.

Belediyelerine operasyon yapılan, kazandığı belediyeler AKP’ye geçen, mutlak butlan kararıyla yönetimi yeniden Kemal Kılıçdaroğlu’na devredilen ve milletvekillerinden 91’iÖzgür Özel liderliğindeki Yeni Parti’ye geçen CHP’nin yıl dönümü kutlamaları da dikkat çeken detaylara sahne oldu.

CHP’li belediyeler üzerinde yoğunlaşan operasyonları devlet kanadı her ne kadar “rüşvet ve yolsuzluk” olarak gerekçelendirse de Özel yönetimi bu operasyonların siyasi olduğunu, CHP’nin son yerel seçimde birinci parti olmasının “cezalandırıldığını” söylüyor.

21 Mayıs’ta Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP’nin 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde gerçekleştirilen38. Olağan Kurultayı hakkında “mutlak butlan” gerekçesiyle iptal kararı vermiş, mahkeme, kurultayı ve kurultayda alınan kararları baştan itibaren yok hükmünde saymıştı. Böylece mevcut Genel Başkan Özgür Özel ile Merkez Yönetim Kurulu ve Parti Meclisi organları görevden uzaklaştırılmış, Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi mahkeme kararıyla parti yönetimine atanmıştı.

Seçilmiş CHP’lilerin binadan çıkmaması üzerine CHP Genel Merkezi’ne polis zoruyla giren yönetim, Özel yönetiminin aksine belediye başkanları hakkında yürütülen operasyonların siyasi olmadığını savunuyor.

Niha+, son dönemlerini bu krizlerle geçiren CHP’nin 103. yıl kutlamalarındaki detayları derledi.

Kutlama videosunda Özgür Özel’in başkanlığına yer verilmedi

Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’nin kurumsal hesaplarından paylaşılan videoda ilk Genel Başkan Mustafa Kemal Atatürk’ten Bülent Ecevit’e, Deniz Baykal’dan Altan Öymen’e bütün genel başkanların fotoğrafları veya konuşmalarına yer verildi.

Ancak Özgür Özel döneminden herhangi bir konuşma videoda yer almadı. Özel’in fotoğrafları da geçmiş genel başkanların fotoğrafları arasında gösterilmedi.

Yine, partinin 2024 yerel seçimlerinde Türkiye’nin birinci partisi olmasına dair herhangi bir detaya yer verilmedi.

Özel CHP’nin kuruluşunu değil “İzmir’in kurtuluşunu” kutladı

Aynı zamanda “İzmir’in işgalden kurtuluşu” olarak kutlanan 9 Eylül’de CHP’nin eski Genel Başkanı Özel, partinin kuruluşunu değil “İzmir’in kurtuluşunun 104. yılını” kutladı.

Özel, X hesabından yaptığı açıklamada “Cumhuriyet’e, bağımsızlığa ve bu toprakları bize vatan yapan kahramanların mirasına sonuna kadar sahip çıkacağız. İzmir’in kurtuluşunun 104. yılı kutlu olsun.” dedi.

Kılıçdaroğlu Anıtkabir Özel Defteri’nde de “arınma” vurgusu yaptı

103. yıl kutlamaları kapsamında CHP heyeti Anıtkabir’i ziyaret etti.

Kılıçdaroğlu, beraberindeki heyetle Aslanlı Yol’dan yürüyerek Atatürk’ün mozolesine çelenk bıraktı ve saygı duruşunda bulundu. Ardından Anıtkabir’de bulunan İsmet İnönü’nün mezarını da ziyaret etti.

Kılıçdaroğlu, Anıtkabir Özel Defteri’ne, Mustafa Kemal’e hitaben “Emanetinize layık olmak; Cumhuriyet Halk Partisi’nin dokularına işlenen ahlakı, adaleti ve erdemi korumak, her türlü yozlaşmadan arınma iradesini ve temiz siyaset anlayışını kararlılıkla sürdürmek demektir.” yazdı.

Mahkeme kararıyla atanan CHP yönetimi, özellikle AKP’lilerin İmamoğlu ve Özel çevresine karşı kullandığı rüşvet ve yolsuzluk iddiaları üzerinden “temiz siyaset”, “arınma” ve “erdem” vurgusu yapıyor.

Karalar ve Seçer Kılıçdaroğlu’yla Anıtkabir’de

Buradaki törende Kılıçdaroğlu’na Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar da eşlik etti.

Zeydan Karalar, pek çok CHP’li başkanın dahil olduğu Aziz İhsan Aktaş soruşturması kapsamında geçen yıl gözaltına alınıp tutuklanmış, 212 gün cezaevinde tutulmuştu.

Karalar ve Seçer, Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla CHP’nin başına getirilmesinden sonra, Özgür Özel liderliğinde kurulan Yeni Parti’ye katılmayacaklarını söylemişti.

Mansur Yavaş Kılıçdaroğlu’nun davetini reddetti

9 Eylül akşamı CHP Genel Merkezi’nde düzenlenen resepsiyona çağrılan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, daveti reddetti.

Geçmişte mutlak butlan kararını ve CHP Genel Merkezi’nin polis tarafından basılmasının yanlış olduğunu düşündüğünü dile getiren Yavaş, CHP’de kalmayı sürdürürken, bir yandan da “tarafsız” durdurduğunu ifade ediyor.

Muharrem İnce Genel Merkez’de

9 Eylül akşamı CHP Genel Merkezi’nde düzenlenenresepsiyona, geçmiş kurultaylarda Kılıçdaroğlu’na karşı genel başkan adayı olarak çıkan ve CHP’nin 2018 genel seçimlerindeki cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce katıldı.

Fotoğraf: CHP resmi X hesabı

İnce, 2018’de yaşanan yenilgiyi Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’ye bağlamış, Genel Merkez’in kendisine seçim verisi göndermediğini savunmuştu.

Ardından İnce 2021’de Memleket Partisi’ni kurmuş, bu süreçte de Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştirilerini sürdürmüştü.

2025’te ise partiyi feshetmiş ve Özel yönetimindeki CHP’ye katılmıştı.

CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararı çıktıktan sonra ise Özgür Özel liderliğinde kurulan Yeni Parti’ye katılmamış, CHP’de kalmıştı.

İnan Güney de Genel Merkez’deki resepsiyona katıldı

19 Ağustos 2025’te tutuklanan, iddianamesi 23 Mart 2026’da hazırlanan ve İBB dosyasıyla birleştirilen Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney, 8 Temmuz’da tahliye edilmişti.

Mutlak butlan kararının ardından CHP’de kalmayı tercih eden Güney de resepsiyon sırasında CHP Genel Merkezi’nde bulundu.

Ayşe Tokyaz davasında karar: Cemil Koç’a ağırlaştırılmış müebbet


Ayşe Tokyaz cinayetine ilişkin davada karar duruşması, çok sayıda kadın örgütünün katılımıyla Küçükçekmece 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmada Tokyaz’ın ailesi ve avukatları indirimsiz en yüksek cezayı talep etti. Mahkeme, Cemil Koç’a Ayşe Tokyaz’ı “canavarca hisle ve eziyet çektirerek, kadına karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi.

Fotoğraf: Fatoş Erdoğan

22 yaşındaki üniversite öğrencisi Ayşe Tokyaz’ın öldürülmesine ilişkin davada karar duruşması dün (9 Eylül) Küçükçekmece 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. İhraç edilen polis Cemil Koç hakkında mahkeme ağırlaştırılmış müebbet hapis kararı verirken, polis memuru İlker Umut Uğurlu’nun “suçluyu kayırma” suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezasına ve tutukluluk halinin devamına karar verdi.

İndirimsiz ağır ceza talep ettiler

Duruşma saat 11.00’de, katılan tarafların beyanları alınarak başladı. Ayşe Tokyaz’ın ailesi, sanıkların hepsinin ceza alması taleplerini yinelerken, ağabeyi Abdulkerim Tokyaz, “Avukatları daha iki gün önce istifa etmiş. Bir an önce mahkeme bitsin, sonuçlansın, acımızı yaşayalım istiyorum” şeklinde konuştu.

Avukat Gül Yeter Aktepe ise şunları söyledi:

“Bu yargılamayı takip etmemizin temel motivasyonunun birçok nedeni var. Bunlardan bir tanesi, bu suç şebekesinin önümüze bir harita koyması. O da şu: Erkek şiddetine maruz kalırsanız sizin şikâyet dilekçeniz savcının önüne geçmeden sanığın önüne gider. Buraya saatlerce ayakta durmak pahasına karakolda basın açıklaması yapan, Türkiye’nin birçok yerinde kadın hakları merkezlerinin bu yargılamayı takip etmesinin temel motivasyonu budur. Bir kadın cinayeti dosyasında bu şebekenin hiçbir indirim almaksızın ağır ceza aldığını görmek… Bunun görülmediği, faillerin cezalandırılmadığını gördüğü ihtimalde failler, hapishaneden ‘Buradan tahliye olduğumda seni öldüreceğim’ diye mektup yazıyor. Bu ülkede her gün üç kadın katlediliyor. Bu duruşmalardaki kararların emsal kararlar olması, verilen hükümlerin kamu vicdanında yer ettiğini gösteren; sadece vicdan olarak değil, dosyadaki kanıtlarla bu sanıkların tamamının en ağır şekilde cezalandırılmasını talep ediyoruz.”

Suçluyu kayırmaktan yargılanan Uğurlu: “Burada olmamın sebebi polis olmam”

İddianameye göre Cemil Koç’un öldürme eyleminin ardından, aralarında Cemal Arslan’ın da bulunduğu sanıklar cesedin taşınması ve delillerin ortadan kaldırılması sürecinde rol aldı. Savcılık, Arslan’ın da cinayete yardım ettiğini belirterek hakkında 15 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası talep etti. Sanık Cemal Arslan, üzerine atılı suçlamayı reddetti.

Cinayete yardım etmekle suçlanan, Cemil Koç ve sanıkları çevirmeye takılmamak için polis arabasıyla taşıdığı belirtilen polis memuru İlker Umut Uğurlu, “Burada olmamın sebebi polis olmam. Kamu görevlisi olmam. Benim sanki annem, eşim yokmuş gibi bana ithamlar yapıldı. Varsa bir suçum, beni cezalandırın” dedi.

Koç, Ejenaz Ovezova’nın dosyasında da yargılanıyor

Dava sürecinde Cemil Koç’un geçmişi de gündeme geldi. İddianamede Koç’un polislikten ihraç edildiği ve çeşitli adli kayıtlarının bulunduğu belirtildi. Cemil Koç’un adı Ayşe Tokyaz dosyasının dışında, 2023 yılında Diyarbakır’da yaşamını yitiren Ejegül Ovezova’nın ölümüyle ilgili soruşturmada da geçiyor. Ovezova, 24 Temmuz 2023’te bir binanın sekizinci katından düşerek yaşamını yitirmişti. Koç bu dosyada da ayrıca yargılanıyor.

Duruşmalarda ayrıca Koç’un başka kadınlara yönelik şiddet uyguladığına ilişkin fotoğraf ve görüntüler mahkemeye sunuldu. Duruşmaya tanık olarak katılan bir kadın Koç tarafından darbedildiğini, hakkında koruma kararı çıkarttığını ve sonrasında tehdit edildiğini anlattı.

Koç’a müebbet, iki sanığa beraat

Savunmaların tamamlanmasının ardından kararını açıklayan Küçükçekmece 2. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, Cemil Koç’u Ayşe Tokyaz’ı “canavarca hisle ve eziyet çektirerek, kadına karşı kasten öldürme” suçundan takdiri indirim uygulanmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Koç ayrıca “cebir ve tehdit kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suçundan 7 yıl hapis, “şantaj” suçundan ise 3 yıl hapis ve 500 bin TL (5.000 gün) adli para cezası aldı.

Polis memuru İlker Umut Uğurlu ise “suçluyu kayırma” suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmasına ve tutukluluk halinin devamına karar verilirken sanıklar Oğuz Kal ve Barış Can Aydın, “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme” suçundan ayrı ayrı 5’er yıl hapis cezası aldılar.

Sanıklardan Cemal Arslan hakkında yöneltilen iddialara ilişkin olarak, ‘yeterli ve inandırıcı delil bulunamadığı’ gerekçesiyle beraatına ve tahliyesine karar verildi. Sanıklar Necmettin Ecer, Erhan Girgin ve Yusuf Ziya Sancak “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme” suçundan 5’er yıl hapis; polis memuru sanık Necdet Çetinkaya “kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme” suçundan 4 yıl 15 ay hapis; sanık Zülfü Bektaş 75 bin TL adli para cezası alırken, sanık Mustafa Enes Aktaşçı ise beraat etti.

“Erkek adalet değil gerçek adalet!”

Kadın Cinayetlerine Karşı Feministler platformu, yayınladıkları açıklamada “hem sonraki aşamalarında bu davanın, hem de Esra Tokyaz’ı oyalayan Halkalı ve Kanarya karakol polislerinin yargılandığı davanın takipçisi olacaklarını” bildirirken şunları kaydetti:

Bu sonucu cinayetin bütününü görmeyen, aralarındaki ilişkiyi görmeyen bir sonuç olarak değerlendiriyoruz, öfkeliyiz, kabullenmiyoruz.

Sadece sanık Cemil Koç canavarca hisle ve eziyet çektirerek kadına karşı kasten öldürme suçundan ağırlaştırılmış müebbet ile cezalandırıldı. Bu ceza elbette olumlu. Ama diğer sanıklar, Cemil’i bütün gece petrol istasyonunda ağırlayan, iki gün Ayşe’nin bedenini saklayan, evden bavulu beraber aldığı Oğuz Kal dahil ekseriyetle suç delillerini yok etme suçunun üst sınırı olan 5 yıl ceza aldılar. Cemil her telefon ettiğinde hizmetine koşan Cemal Arslan ise bugün beraat etti. Polislerin aldıkları cezalar kamu görevlisi oldukları için yarı oranında artırıldı.

Bu kişilere TCK 281, yani suç delillerini yok etme, gizleme, değiştirmeden ceza verilmesine esastan itirazımız var. Bir kadının, Ayşe’nin bedeninin içinde olduğu bir bavulu araçtan araca gezdirip, oradan oraya götürüp ormanlık alanda kaybetmeye çalışmakla, örneğin sahte bir çek-seneti yırtarak ortadan kaldırmayı aynı kefeye koyan bir suç tipi bu. Bu kanun maddesine göre bir kadının bedeni ile bir belge arasında fark yok, ikisi de suç delili olabilir. Sonuçları aynı. İşte tam da böyle erkek şiddetinin, kadın cinayetlerinin ağırlığı, sistematikliği görünmezleşiyor, kadınları öldürülebilir kılan düzen gizleniyor. Bu da yeni kadın cinayetlerine zemin hazırlıyor. Kararın bu şekilde çıkması, bu cinayetin sonuç olarak örgütlü bir biçimde bir grup erkek tarafından organize edilerek meydana geldiğini örtüyor, bütünün parçalarının bir kısmını görünmez kılıyor.

Nedir bu parçalar? Bir kadının öldürülmesine giden süreçte meslekten ihraç edilen bir polis memurunun elinin kolunun her yere uzanabilmesi, ifadelere ulaşabilmesi, bir telefonuyla polis arkadaşlarından destek alabilmesi, mafyatik irtibatları olan insanlarla 100-200 bin liralık bağlantılar kurarak içinde ceset olan bavulları ortadan kaldırabilmesidir. Şiddeti bu şekilde besleyen ve güçlendiren bir erkeklik ağı varken katil sadece Cemil Koç demek, kadına yönelik şiddeti önlememek, önlememeyi normalleştirmek demektir. Bunu asla kabul etmiyoruz!

Erkek adalet değil gerçek adalet!

Ne olmuştu?

Üniversite öğrencisi Ayşe Tokyaz, 13 Temmuz 2025’te eski polis memuru Cemil Koç tarafından öldürülmüş, cansız bedeni ise bavul içinde yol kenarına bulunmuştu. Katledilen Ayşe Tokyaz’ın kardeşi Esra Tokyaz’ın kardeşinin ölümüne ilişkin verdiği hukuk mücadelesi kadın örgütleri tarafından desteklendi.

Davanın sanıklarının savunmalarının dinlendiği ilk duruşma, 29 Aralık 2025’te yapılmıştı. Cemil Koç, Ayşe Tokyaz’ın cansız bedenini valize kendisinin koyduğunu kabul etmişti. Cemil Koç’un başka kadınlara yönelik şiddet uyguladığı iddiasına ilişkin kanıtlar mahkemeye sunulmuştu. Duruşma sırasında Koç ile Ayşe Tokyaz’ın kardeşi Esra Tokyaz arasında gerilim yaşanmıştı.

2 Temmuz 2026’daki üçüncü duruşmada savcı esas hakkındaki mütalaasını açıklamıştı. Savcı, Cemil Koç hakkında Ayşe Tokyaz’ı “kadına karşı tasarlayarak ve canavarca hisle eziyet çektirerek öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep ederken hakkında ayrıca kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma ve şantaj suçlarından da ceza istenmişti. Diğer sanıklar hakkında da dosyadaki eylemlerine göre çeşitli suçlardan cezalandırılmaları talep edilirken mahkeme, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar vererek davayı 9 Eylül’e ertelemişti.

ABD-İran gerilimi

Petrol tankerleri vuruldu, İran tahliye uyarısı yaptı

ABD, gece saatlerinde düzenlediği saldırıda İran’ın petrol tankerlerini hedef aldı. Devrim Muhafızları Ordusu ise misilleme olarak Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerleri vuracağını duyurdu ve personelin tahliyesi için uyarıda bulundu.

Foto: Anka Haber Ajansı

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Basra Körfezi’nin kuzeyinde yer alan petrol ihraç terminalinin bulunduğu Hark Adası ile Hürmüzgan Eyaleti’ne bağlı Cask kenti yakınlarında İran’a ait petrol tankerlerini hedef aldı. İran basınında yer alan haberlere göre, Hark Adası ile Cask kenti yakınlarında patlama sesleri duyuldu. Hark Adası’nda patlama seslerinin adada yer alan limanlara yakın bir bölgeden geldiği belirtilirken, Cask kentinde duyulan seslerin denizden geldiği ifade edildi.

İran’ın yarı resmi Tesnim Haber Ajansı‘nda yer alan haberde, ABD‘nin Hark Adası’na 6,4 kilometre (4 mil) mesafede bulunan küçük bir petrol tankerini füzeyle hedef aldığı ve tanker personelinin tahliye edildiği belirtildi. Haberde, saldırı sonucu herhangi bir can kaybının yaşanmadığı bilgisi yer aldı.​​​​​​​

İran devlet televizyonu ise , Hürmüz Boğazı’na yakın Cask kenti kıyılarında iki petrol tankerinin ABD tarafından hedef alındığını duyurdu. Saldırıya uğrayan iki tankerin personelinin küçük botların yardımıyla kıyıya taşındığı belirtildi. Saldırılar sonucu herhangi bir can kaybının yaşanıp yaşanmadığı konusunda ise bilgi verilmedi.

“Daha geniş bir saldırı olacak”

Öte yandan Amerika merkezli Fox News kanalına konuşan ve adı açıklanmayan üst düzey ABD’li bir yetkili, ABD ordusunun Hark Adası ile Cask kentinde bazı yerleri hedef aldığını doğruladı. Açıklamada, “Hedefler arasında İranlı petrol tankerleri de bulunuyor. Bu, İran’ı ekonomik olarak sıkıştırmaya yönelik daha geniş çaplı bir girişimin parçasıdır. Bu strateji, İran’a ait ham petrol tankerlerini batırmayı ve hizmet dışı bırakmayı da içeriyor,” ifadelerini kullandı.

İran: Bahreyn ve Kuveyt’teki tankerleri vuracağız

İran Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, ABD’nin İran’a ait birkaç petrol tankerine yönelik saldırı düzenlemesinin ardından, Bahreyn ve Kuveyt’teki limanlara yakın petrol tankerlerine tahliye uyarısı yaparak söz konusu tankerleri hedef alacağını duyurdu. Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerlere tahliye uyarısında bulundu.

“Acil” koduyla yapılan tahliye uyarısında, ABD saldırılarına ortaklık yapmakla suçlanan Kuveyt ve Bahreyn’deki limanlara yakın olan petrol tankerlerinin personelinin tahliye olması istenirken, söz konusu tankerlerin limanda veya demirde bulunmasına bakılmaksızın​​​​​​​ hedef alınacağı belirtildi.

İran’a ait 36 havayolu şirketine yaptırım

ABD Hazine Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi’nin (OFAC), İran’a yönelik “Ekonomik Dışlama Operasyonu” kapsamında ülkenin havacılık sektörüne yönelik yeni yaptırımlar uyguladığı bildirildi.

Açıklamada, İran’ın silah, personel ve yasa dışı kargo taşımacılığında kullandığı havacılık sektörünü destekledikleri gerekçesiyle 36 şirketin yaptırım kapsamına alındığı belirtildi. Söz konusu yaptırımların, İran’ın ABD menşeli hava araçları ve hassas teknolojiler temin etmek amacıyla kullandığı paravan şirketleri de hedef aldığı kaydedildi.

Bu kapsamda İranlı 27 hava yolu şirketi ile farklı ülkelerde faaliyet gösteren 9 uluslararası havacılık şirketi yaptırım listesine dahil edildi.

Yaptırım listesine alınan 27 İranlı hava yolu şirketi arasında Air Shiraz, Asa Jet Airline, ATA Airlines, Atlas Aviation Group, Ava Airlines, Chabahar Airlines, Erwan Airline, Fly Kish Airlines, Fly Persia Airlines, Iran Air Tour, Iran Aseman Airlines, JSky Airlines, Karun Airlines, Kish Airlines, LAD Airways, Mehr Airways, Nasim Air, Pars Air, Qeshm Air, Raimon Airways, Saha Airlines, Sepehran Airlines, Soroush Air, Taban Airlines, Toos Airlines, Varesh Airlines ve Zagros Airlines yer aldı.

Yaptırım kapsamına alınan diğer 9 uluslararası havacılık şirketi arasında ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli Aerobravo Airplane Management and Operation LLC ve ECT Aviation Support LLC, İngiltere merkezli ECT Aviation Support Ltd, Malezya merkezli iCargo Sdn Bhd, Türkiye merkezli MES Kargo Taşımacılık Turizm ve Dış Ticaret Ltd. Şti., S Sistem Lojistik Hizmetleri A.Ş. ve Sky Phoenix Hava Yolları Taşımacılığı Ticaret Ltd. Şti. ile Kazakistan merkezli Tour Invest LLC bulunuyor.

Merkel’den AfD’ye karşı etkin mücadele çağrısı

Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel, Saksonya-Anhalt eyaletinde Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) elde ettiği seçim başarısının Almanya açısından “gerçek bir dönüm noktası” olduğunu söyledi.

Foto: dpa

Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel, katıldığı bir etkinlikte, AfD‘nin seçim başarısını değerlendirdi. Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) üyesi olan Merkel, seçim sonucunun kendisini derinden sarstığını belirterek demokratik partilere vatandaşlarla doğrudan temas kurma ve özellikle sosyal medyada AfD’nin etkisine karşı daha etkin mücadele çağrısında bulundu.

Merkel, Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçim sonucunun kendisi açısından şok edici olduğunu vurgulayarak, “Almanya Federal Cumhuriyeti tarihinde yaşadığımız bir dönüm noktası, gerçek bir dönüm noktası. Biraz daha duygusal bir şey söyleyecek olursam, bir CDU üyesi olarak kalbim kan ağlıyor, bunu gerçekten söylemeliyim” ifadelerini kullandı.

Merkel, AfD’nin özellikle sosyal medyada ulaştığı geniş kitleye işaret ederek, geleneksel siyasi iletişim yöntemlerinin artık yeterli olmadığını söyledi.

AfD’nin TikTok gibi platformlarda güçlü bir varlık gösterdiğini belirten Merkel, demokratik partilerin “TikTok’a girmiyoruz” diyerek bu gelişmeyi görmezden gelemeyeceğini ifade etti.

AFD’ye karşı kesin bir reçete yok

Merkel, “Bununla yüzleşmeli ve insanları bulundukları yerde yakalamalıyız,” dedi.

Geleneksel kamu yayıncılığı üzerinden seçmenlerin tamamına yeniden ulaşmanın da mümkün olmadığını belirten Merkel, kendisinin büyük önem verdiğini söylediği kamu televizyonunun AfD tarafından ortadan kaldırılmak istendiğine işaret etti.

AfD’nin yükselişine karşı ne yapılması gerektiği konusunda ise Merkel kesin bir reçeteye sahip olmadığını dile getirdi.

Merkel, siyasi partilerin artık bütün seçmenlere aynı sloganla seslenmesinin yeterli olmadığını belirterek, geçmişte CDU’nun genel merkezinden hazırlanan bir sloganın tüm ülkeye aynı şekilde aktarılabildiğini, ancak günümüzde insanların kendi bilgi dünyalarını oluşturduğunu söyledi.

Eski Başbakan, bu nedenle siyasi adayların seçmenlerin karşısına daha hazırlıklı çıkması gerektiğini sözlerine ekledi.

Ne olmuştu

Aşırı sağcı AfD, Doğu Almanya’da bulunan Saksonya-Anhalt eyaletinde 6 Eylül’de düzenlenen eyalet meclisi seçimlerini yüzde 43,8 oy alarak kazandı ancak tek başına hükümeti kurması için gerekli çoğunluğu elde edemedi.

CDU, 2021’e göre 19,9 puan kaybederek yüzde 17,2 oyla ikinci parti oldu. Bir önceki seçime göre oyunu 0,9 puan artıran Sosyal Demokrat Parti ise yüzde 9,3 ile üçüncü sırada yer aldı. Sosyal Adalet ve Ekonomik Anlayış Partisi de (BSW) yüzde 5,3 oy alarak meclise girmeye hak kazandı.

Almanya medyasında yer alan haberlere göre BSW dışındaki tüm partiler, aşırı sağcı AfD ile hükümet kurmayı reddediyor. Buna göre eyalette BSW’nin, AfD’yi dışarıdan desteklediği bir hükümet kurulabileceği yorumları yapılıyor.

Esra Arsan ve Kıvanç El değerlendirdi:

Serhat Kılıç’ın ardından yaşananlar gazetecilik etiğinin neresinde?

Oyuncu Serhat Kılıç’ın ölümünün ardından paylaşılan ev içi görüntüler ve yas tutan yakınlarının yüzlerinin çekilmeye çalışılması “etkileşim odaklı haberciliği” yeniden tartışmaya açtı. Gazetecilik akademisyeni Esra Arsan ve ÇGD Genel Başkanı Kıvanç El, hız, gazetecilik ve etik üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Foto: Pixabay

Oyuncu Serhat Kılıç, 5 Eylül günü evinde ölü bulundu. Kılıç’ın ölümü üzerine ortaya konan gazetecilik pratikleri, beraberinde etik üzerine de bazı tartışmaları getirdi.

Gazeteci Emrullah Erdinç’in Kılıç’ın evindeki masada bulunanları sansürleyip “Serhat Kılıç’ın evinde alkol şişeleri ve sigara sarımında kullanılan kağıtlar bulundu” başlığıyla X hesabından paylaşması, magazin muhabirlerinin yas tutan yakınların yüzünü ısrarla zoom’lamaya çalışması gazetecilik etiği açısından eleştirildi.

Gazetecilik akademisyeni Esra Arsan ve Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı (ÇGD) Kıvanç El, son dönemde yaşanan gazetecilik etiği tartışmalarını Niha+‘a değerlendirdi.

“Sorumlu habercilik ile maddi kaygılar birbirine karıştı”

Esra Arsan geleneksel medyanın sahiplik yapısındaki dönüşümün, geçmişte ana akım medyada ekran yüzü, köşe yazarı ve muhabir olarak tanınmış gazetecileri işsiz bıraktığını söyledi:

“Çok değerli ve üretken isimler ana akım medyadan sürüldü. Banu Güven’in tabiriyle, gazetecilik kendi ülkesinde sürgün oldu.“

Esra Arsan

Arsan, “Tek sesli hale gelen ve sadece muktedirin izin verdiği haberleri yayımlayan yeni medya düzeni, kamusal fayda içeren çok önemli haberlere erişimi ise kısıtladı. Basında sansür ve otosansür çok uzun zamandır ülke normali haline geldi. Bu süreçte işsiz kalan gazeteciler için maddi manevi ayakta kalmak çok zordu,” diye konuştu.

Bu gazetecilerin içlerinden bir kısmının internetten yayın yapan alternatif medya organlarında veya yurt dışından yayın yapan alternatif TV kanallarında çalışmaya başladığını, bir kısmının kendi online mecralarını kurduğunu, podcast ve YouTube yayıncılığı ile solo gazetecilik yapmaya başladıklarını söyleyen Arsan, podcast ve YouTube yayıncılığının sansür ve yasakları aşarak kamuya ihtiyacı olan haberleri ya da alternatif bakış açılarını ulaştırmak için büyük bir kolaylık sağladığını ifade etti:

“Bunu bir süre sonra Instagram ve TikTok gibi mecralar izledi. Anaakım medyadan haksız şekilde dışlanan bir başka grup ise kendi alternatif medya organlarını kurup şirketleşerek, maaşlı kadrolar kurarak, ‘alternatif medya patronu’ oldular.”

Arsan, sözlerine şöyle devam etti:

“Bir zamanlar çatısı altında çalıştıkları büyük medya organlarının kurumsal marka değerini ve finansal gücünü arkalarına alarak gazetecilik yapan bu kadrolar, bu zorlu dönemle bir şekilde başa çıkmak zorundaydılar. Öncelikle kişisel markalarını yeniden ve arkalarında o eski iktisadi güç (holdingler) olmadan inşa etmek durumundaydılar. Sonra, etkileşim almak, yani çok izlenmek zorundaydılar. Çünkü izlenmeyen bir kanalın gelir elde etmesi ve ayakta kalması imkânsız. Bu noktada şirketleşenler ve kadrolaşan mecralar yurt dışı destek fonları, abonelik ücretleri ve reklam gelirleriyle idare etti, ediyor. Bu tür fonlardan destek alamayan bağımsız solo yayıncılar ise sadece abonelik ve reklam gelirlerine bağımlı kalıyor. Eskiden büyük medyada çalışan gazetecinin reklam ile işi olmazdı çünkü bu reklam ve pazarlama servislerinin işiydi. Gazeteci ay başında maaşını alır, finansal işlerle ilgilenmezdi. Tabii şimdi alternatif medya alanında yeni bir durum gelişti, kendi medyasından para kazanan gazeteci hem patron hem içerik üreticisi oldu. Bu noktada sorumlu habercilik ile maddi kaygılar birbirine karıştı.”

Arsan, etkileşim alma hırsıyla “gazetecilik” ile “reklamcılık” arasındaki sınırların ihlal edildiğini, online mecralarda kişisel markasını kurabilmiş olan bazı gazetecilerin böyle etkileşim uğruna influencer’laştığına, haberden çok yediği, içtiği, gezdiği, giydiği, gördüğü ile öne çıkmaya çalıştığına tanık olunduğunu belirtti. Gazetecinin özel hayatı ile öne çıktığı bir sosyal medya dünyasının olabileceğini söyleyen Arsan, “Ancak bu özel hayat hikayeleri habercilik olarak nitelendirilince işler karışıyor. Bir bakıyoruz, bu özel hayat deneyimleri habercinin gelir modeli haline dönüşmüş. Normalde haber değeri olmayan mekân veya kimsenin tanımadığı bir iş insanı uzun uzun, övülerek anlatılınca, bu gizli reklamdır diyoruz açıkçası. Geçenlerde Faruk Bildirici de benzer bir uyarı yaptı nitekim. Gizli reklamcılık solo gazetecinin gelir modeli olmuşsa, orada ciddi bir etik çürüme var demektir. Çünkü sorumlu, etik bir gazeteci asla para karşılığı bir şeyi övmez. Bu influencer’lıktır. Adını doğru koyarak yayınlara devam etmek gerekir.” dedi.

“Serhat Kılıç eğer Emrullah Erdinç’in kardeşi veya çok yakın arkadaşı olsaydı, aynı ölüm haberini yine aynı sorumsuzlukla mı yapardı?”

Arsan, Serhat Kılıç’ın vefatı sonrası gözlemlediği “sorumsuz gazeteciliğin” sadece etik değil teknik ve hukuki sorunlar içerdiğini düşündüğünü ifade etti:

“Etik olarak elbette hayatını kaybetmiş bir insanın hatırasına sonsuz saygı şart ama aynı zamanda geride kalan yaslı aile ve yakınları açısından da ve azami hassasiyet gerekiyor. Gazeteciliğin temel kurallarından biri, ‘haber yaparken vereceğin zararı en aza indir.'”

Temel aldığı ilkenin “Eğer ölen kişi senin bir yakının olsaydı, aynı ölüm haberini nasıl yapardın?” olduğunu söyleyen Arsan, sözlerine şöyle devam etti:

“Serhat Kılıç eğer Emrullah Erdinç’in kardeşi veya çok yakın arkadaşı olsaydı, aynı ölüm haberini yine aynı sorumsuzlukla mı yapardı? Bence kesinlikle yapmazdı. Çünkü kimse yakınlarının ölümü ardından küçük düşürülmesini, özel alanının hunharca işgal edilmesini, rencide edici ve iftira içeren sözlerle haberinin yapılmasını istemez. Zaten bu görüntülerde bir kamu yararı da yok. Vicdansızca üzerinde tepinilen bir hayat var. Twitter’da haber patlatmak uğruna, hiçbir editoryel süreçten geçmemiş bu tür bilgilerin paylaşılması da maalesef ‘hızla yarışan’ sosyal medya döneminin yarattığı sorunlardan biri.”

Olayın hukuki boyutuna da dikkat çeken Arsan, Serhat Kılıç’ın ölümüne ilişkin “bu sorunlu haberlerin” aynı zamanda yasalara göre suç teşkil ettiğini söyledi:

“TCK 130. madde, ölünün hatırasına hakareti suç sayıyor. Yayımlanan görüntüler geride kalan yakınlar için bir ikinci ölüm kadar psikolojik yıkım. Çok derin üzüntü yaratacak şeyler ve gazetecilik ahlakıyla bağdaşmayan bir dil kullanılıyor haberlerde. İkincisi, bu görüntüler gazetecinin eline nereden ulaştı? Bu görüntüleri kim verdi? Bu da suç. Gazeteci kendisi gizlice eve girip çektiyse, konut dokunulmazlığının ihlali. Bu da ayrı bir suç. Sanatçı evde ölü bulunduğu için, cinayet şüphesiyle bir soruşturma yürütülecek, otopsi yapılacak haliyle. Bu süreçte delil paylaşmak, muhtemel ölüm nedeniyle ilgili spekülasyon yapmak, bütün bunlar adli sürece zarar veren şeyler. Bunlar da suç. Yani, mesele sadece etik, vicdan değil. Aynı zamanda tık alma, etkileşim alma adına bir insanın bitmiş gitmiş hayatı üzerinde sorumsuzca tepiniyor gazeteci. Ailenin en kısa zamanda manevi tazminat davası açması gerektiğini düşünüyorum. Diğer suçlar için de savcılıklar harekete geçmeli kanımca. Çünkü gazeteciler bu tür sorumsuz habercilikten cezasız kaldıkça, aynı hataları hiç utanmadan tekrarlayıp dururlar.”

“Aileye, yakınlarına saygı göstermek bir sorumluluk”

Kıvanç El, sözlerine gazetecilik mesleğinin öncelikle bir kamusal sorumluluk gerektirdiğini söyleyerek başladı:

“Elbette gazeteci kamuoyunun tanıdığı, toplum önünde olan birinin, sanatçı da olsa, siyasetçi de olsa, iş insanı da olsa, kimse eğer ölümüne dair gelişmeleri aktarmak zorunda. Ancak burada ‘aktarmak’ mı yoksa ‘ölüm pornosu’ durumu mu var, bazen ne yazık ki sınırlar aşılıyor.”

Kıvanç El

Yaşanan somut olayda evin önünde gazetecilerin çekim yapabileceğini söyleyen El, “Ancak burada aileye, yakınlarına saygı göstermek de bir sorumluluk. Bunun birçok yöntemi var.” diye konuştu.

El, diğer bir konunun da evdeki görüntülerin çekilir çekilmez anında servis edilmesi olduğunu söyledi ve ölüm sebebi belli olmayan, daha cenazesi kaldırılmamış biri hakkında yanlış yorumlara yol açmanın da doğru olmadığını ifade etti:

“Gazetecilikte suçlamaya, iftiraya, yalana, manipülasyona yer olmaz. Bu temel bir ilkedir. Doğruluğu kesinleşmeyen haber, doğruymuş gibi sunularak okuyucu-izleyici yanıltılmaz, yanıltılamaz. Bu da temel önemli bir ilkedir. Bazı soruşturmalarda bu durum yaşanıyor elbette ancak ölüm olaylarında ailelerin, yakınlarının durumları da gözetilerek daha hassas davranmak gerek.”

“Gazetecilerin görevi önce doğru bilgiye ulaşmak”

El, sözlerine şöyle devam etti:

“Temel problemimiz biraz da bu ‘hız’ tutkusu. Trafikte bir slogan vardır ‘hız felakettir’ diye. Bakın bir operasyon oluyor, daha polis evden çıkalı yarım saat olmuş, o evin içinden olduğu iddia edilen görüntüler… Ne yazık ki sosyal medyada hızlı olma ve hemen bunu kaynaksız paylaşma probleminin açtığı sorunlar… İşte altınlar, paralar örneğin. Şimdi bunlar elbette güzel görüntüler, önemli deliller. Ancak burada hemen bunu vereyim diye bazen yanlış aktarımlar olabiliyor. Bunun öncelikle gazeteci sorumluluğu ile araştırılması, bağlamının ortaya konulması gerekiyor. O evde bunlar gerçekten ne gerekçeyle vardı, neden evde tuttular, gerçekten bir suç unsuru var mı… Tüm bunlara dair bilgileri edinmek de bir sorumluluktur.”

Sonuç olarak bugün birçok gazetecinin “tıklanma” veya “izlenme” sonucu hayatını geçindirebildiği gerçeğini de bildiklerini söyleyen El, bunun için hızlı şekilde sansasyon içeren bazı bilgilerin, özellikle de sosyal medyada yayıldığını belirtti.

El, bu durumun bir yandan meslektaş için o anlık “iyi bir iş yapmış” gibi görünse de uzun vadede mesleğe zarar verir hale geldiğini ifade etti.

El, “Gazetecilerin görevi önce doğru bilgiye ulaşmak, kesinleştirip netleştirip haberini yazmak olmalıdır. Bu temel ilkeden hız uğruna, ‘RT ve Like’ uğruna vazgeçilemez,” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.