Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Haziran 2026 toplantısında alınan kararlarda, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tutukluluklarında makul şüpheyi destekleyecek kanıt bulunmadığı vurgulanarak “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğü” ifade edildi.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AK-BK), gerçekleştirdiği toplantıda Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılma çağrısını yineledi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmasını denetlemek üzere 9-11 Haziran 2026 tarihleri arasında Strazburg’da 1563’üncü toplantısını gerçekleştirdi. Toplantının Türkiye açısından en kritik gündem maddelerini, uzun süredir tutuklu bulunan Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dosyaları oluşturdu. Komite, söz konusu isimlerin derhal serbest bırakılması yönündeki AİHM kararlarının uygulanmadığını belirterek, Türkiye’deki iç hukuk mekanizmalarına net süreler tanıdı.
Haziran 2026 toplantısında alınan kararlarda, yakın zamanda kesinleşen Selahattin Demirtaş (No. 4) kararının Komite’nin mevcut pozisyonunu bütünüyle doğruladığına dikkat çekildi. Karar metninde, iç hukuk mahkemelerinin dayandığı delil temelinin Demirtaş ve Yüksekdağ’ın ne tutukluluğunu ne de mahkûmiyetini haklı çıkarmaya yeterli olmadığı belirtilerek, olayların “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğünü” gösterdiği ifade edildi. Bakanlar Komitesi, Bölge Adliye Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) bu şikayetleri hiçbir gecikmeye yer vermeden ele almasının “açık ve ivedi bir gereklilik” olduğunu kaydetti.
AİHM’nin Selahattin Demirtaş (No.4) Kararı
Tarih ve Kesinleşme Durumu
Karar, 8 Temmuz 2025 tarihinde açıklanmış; Türk hükümetinin Büyük Daire’ye yaptığı itiraz talebi reddedilerek nihai olarak kesinleşmiştir.
Kapsadığı İsimler
Söz konusu karar yalnızca Selahattin Demirtaş’ı değil, dönemin diğer HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ‘ı da bütünüyle kapsamaktadır.
Kritik Hukuki Tespitler
Her iki ismin de 2016 yılında milletvekili iken “makul şüpheyi destekleyecek kanıt bulunmaksızın” tutuklandığı vurgulanmıştır.
İç hukuk mahkemelerinin dayandığı delil temelinin, ne tutukluluğu ne de mahkûmiyeti haklı çıkarmaya yeterli olmadığı belirtilmiştir.
Tutuklamaların yargısal bir gereklilikten ziyade başka bir amaç güttüğü ve süreçte “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğü” hükme bağlanmıştır.
Sürecin Mevcut Tıkanıklığı
Kararın kesinleşmesinin ardından 3 Ekim 2025’te Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan tahliye başvurusuna iç hukukta henüz bir yanıt verilmemiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ise karara atıf yaparak kendi pozisyonlarının bütünüyle doğrulandığını ilan etmiş ve derhal tahliye çağrısını yinelemiştir.
2017 yılından bu yana tutuklu bulunan Osman Kavala dosyasında ise Komite, kararların uygulanmamasına yönelik “derin üzüntü” bildirdi. Yayımlanan metinde, Anayasa Mahkemesi’nin en geç 31 Ağustos 2026 tarihine kadar, meseleyi iç hukuk sistemi içinde hızlı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uygun şekilde çözüme kavuşturacak bir karar vermesinin “zorunlu bir gereklilik” olduğu vurgulandı. Komite, kararların uygulanmaması halinde Eylül 2026’da gerçekleşecek 1569’uncu toplantıda ek adımları ve olası yaptırımları masaya yatıracağını duyurdu.
Temmuz 2025’ten bugüne tıkanan süreç
Bakanlar Komitesi’nin Haziran 2026 kararlarına uzanan süreç, AİHM’nin 8 Temmuz 2025 tarihinde açıkladığı Selahattin Demirtaş (No.4) kararının, Türk hükümetinin Büyük Daire talebinin reddedilmesiyle kesinleşmesiyle ivme kazandı. Bu kesinleşmenin ardından karar, “nitelikli inceleme” statüsünde Bakanlar Komitesi gündemine dahil edildi.
Demirtaş’ın avukatları, AİHM kararının ardından 11 Temmuz 2025’te Türk mahkemelerine başvurdu ancak ret yanıtı aldı. 3 Ekim 2025 tarihinde Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan yeni tahliye talebine ise mahkeme tarafından herhangi bir yanıt verilmedi.
İhlal prosedürü ve Anayasa’nın 90. Maddesi
Sürecin hukuki dayanağını, Türkiye’nin taraf olduğu AİHS’nin 46. maddesi ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi oluşturuyor. 2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesine eklenen fıkra ile, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmaların kanunlarla çelişmesi durumunda uluslararası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı kurala bağlanmıştı.
Bu yasal zorunluluğa rağmen AİHM kararlarının uygulanmaması, Türkiye hakkında Avrupa Konseyi nezdinde “ihlal prosedürü” işletilmesine neden oldu. Osman Kavala kararının icra edilmemesi üzerine başlatılan prosedür sonucunda, AİHM Büyük Dairesi 11 Temmuz 2022 tarihinde Türkiye’nin Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğine resmen hükmetmişti. Avrupa Konseyi verilerine göre Türkiye, AİHM tarafından hükmedilen genel davaların yüzde 90’ında kararları uygularken, içtihat oluşturan ve yasal düzenleme gerektiren “emsal (öncü)” davalarda uyum oranı yüzde 68’de kalıyor.
İç hukukta uyuşmazlıklar
Uluslararası yargı mercilerinden gelen kararların yanı sıra, iç hukukta da yüksek yargı organları ile ilk derece mahkemeleri arasında yetki uyuşmazlıkları yaşanıyor. Geçtiğimiz süreçte Can Atalay ve Tayfun Kahraman dosyalarında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen “hak ihlali” ve “yeniden yargılama” kararları, Yargıtay ve İstanbul’daki Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından “yetki gaspı” gerekçesiyle uygulanmadı.
Aynı zamanda AYM’nin kendi içinde verdiği kararlardaki farklılıklar da hukuk çevrelerince takip ediliyor. Mahkeme, Gezi davasında tutuklanan Yiğit Aksakoğlu ve Altanlar davasında Mehmet Altan için hak ihlali kararları verirken, benzer suçlamalarla yargılanan Osman Kavala ve Ahmet Altan’ın başvurularını reddetmişti.
Uluslararası denetim organları ve Türkiye’deki yargı mekanizmaları arasındaki bu krizin seyri, Anayasa Mahkemesi’nin 31 Ağustos 2026’ya kadar atacağı adımlar ve Bakanlar Komitesi’nin Eylül 2026 toplantısında alacağı kararlarla netleşecek.
AİHM Kararları ve Yargı Krizi Kronolojisi
Demirtaş ve Kavala dosyalarında ulusal ve uluslararası yargı organlarının aldığı kritik kararlar.
4 Kasım 2016
HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gözaltına alınarak tutuklandı.
1 Kasım 2017
İş insanı Osman Kavala tutuklanarak cezaevine gönderildi.
20 Kasım 2018
AİHM: Demirtaş’ın tutukluluğunun siyasi olduğuna karar verdi ve derhal serbest bırakılmasını talep etti. Karar yerel mahkemelerce uygulanmadı.
10 Aralık 2019
AİHM: Osman Kavala’nın tutuklanması için makul şüphe bulunmadığına ve yargılamanın siyasi amaç taşıdığına kanaat getirerek derhal serbest bırakılmasına hükmetti.
22 Aralık 2020
AİHM Büyük Dairesi: Demirtaş davasında (No.2) ihlal kararı vererek serbest bırakılması gerektiğine kesin olarak hükmetti.
11 Temmuz 2022
AİHM Büyük Dairesi (İhlal Prosedürü): Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin başvurusu üzerine, Türkiye’nin Kavala dosyasında AİHS’den doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğine resmen karar verdi.
8 Temmuz 2025
AİHM: Selahattin Demirtaş (No.4) kararını açıkladı. Türk hükümetinin Büyük Daire talebi reddedilerek ihlal ve serbest bırakılma kararı kesinleşti. Karar, AK BK gündemine alındı.
3 Ekim 2025
Demirtaş’ın avukatları, AİHM kararları doğrultusunda Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yeni bir tahliye başvurusunda bulundu. Mahkemeden yanıt alınamadı.
9-11 Haziran 2026
Bakanlar Komitesi 1563. Toplantısı: Selahattin Demirtaş (No.4) kararının pozisyonlarını doğruladığını belirterek Demirtaş, Yüksekdağ ve Kavala’nın derhal serbest bırakılması çağrısını yineledi. Anayasa Mahkemesi’ne Kavala dosyası için 31 Ağustos 2026’ya kadar süre verildi.
Eylül 2026 (Planlanan)
Bakanlar Komitesi 1569. Toplantısı: Kararların uygulanmaması halinde Türkiye’ye yönelik atılacak ek adımlar ve yaptırımların görüşüleceği olağanüstü gündemli toplantı.
Kaynak: DW Türkçe, expressioninterrupted, bianet, medyascope, MA, (İnfografiler kaynaklardan elde edilen bilgilerden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.)
Erkekler Dünya Kupası turnuvası öncesi güç dengeleri yeniden şekillenirken, Arjantin’den Fransa’ya, Brezilya’dan ev sahibi ABD’ye uzanan geniş favori havuzu dikkat çekiyor. Ancak genişleyen format ve artan rekabet, bu Dünya Kupası’nda “kesin favori” tanımını her zamankinden daha belirsiz hale getiriyor.
Foto: Jim Watson/AFP via Getty Images
2026 FIFA Erkekler Dünya Kupası bu akşam Meksika’nın başkenti Mexico City’de bulunan Estadio Azteca’da oynanacak Meksika-Güney Afrika karşılaşmasıyla başlayacak. Karşılaşma yerel saatle 20.00’de başlayacak.
Açılış mücadelesi, aynı zamanda 2026 Erkekler Dünya Kupası’nın 48 takımlı yeni formatındaki ilk resmi maç olarak kayda geçecek.
Organizasyon boyunca maçlar ABD, Kanada ve Meksika’da oynanacak. Turnuvanın üç ülkeye yayılması nedeniyle grup maçları farklı saat dilimlerinde ve geniş bir coğrafyada oynanacak. ABD, Kanada ve Meksika’daki şehirlerde toplam 16 farklı stadyum turnuva süresince kullanılacak.
Dünya Kupası: Favoriler ve Beklentiler
Turnuva öncesi futbol kamuoyunda öne çıkan takımlar ve güç dengeleri.
Favori Ekipler
Arjantin, Fransa, Brezilya, İngiltere
Kadro istikrarı, derin oyuncu havuzu ve turnuva tecrübesiyle kupanın doğal adayları.
Almanya & İspanya
Potansiyel Şampiyonlar
Dalgalı performansa rağmen “turnuva takımı” kimliğiyle her an zirveye çıkabilecek ekipler.
ABD & Meksika
Ev Sahibi Avantajı
ABD kadro derinliği ile öne çıkarken, Meksika grup aşamasında sürpriz potansiyeli taşıyor.
Afrika & Asya
Genişleyen Görünürlük
Yeni formatla daha fazla eleme şansı bulsalar da, çeyrek final sonrası Avrupa/Güney Amerika ağırlığı bekleniyor.
Final karşılaşması 19 Temmuz’da New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda oynanacak.
FIFA Başkanı Gianni Infantino turnuvayı “insanlık tarihinin en büyük spor organizasyonu” olarak tanımlıyor. Gerçekten de ölçek bakımından 2026 Erkekler Dünya Kupası, yalnızca futbol tarihinin değil, küresel spor tarihinin de en büyük etkinliklerinden biri olmaya hazırlanıyor. Ancak organizasyon büyüdükçe, beraberinde taşıdığı siyasi, ekonomik ve toplumsal tartışmalar da genişliyor.
Son yıllarda Dünya Kupaları yalnızca sahadaki rekabetle değil, ev sahibi ülkelerin politikaları, insan hakları sicilleri, güvenlik uygulamaları ve ekonomik tercihleri üzerinden de değerlendiriliyor. 2026 turnuvası ise bu eğilimin en görünür örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
Vize engelleri, göç politikaları, güvenlik uygulamaları, yüksek bilet fiyatları, çevresel maliyetler ve ABD’nin dış politikası, futbolun önüne geçen başlıklardan bazıları.
Birçok gözlemciye göre 2026 Erkekler Dünya Kupası, modern futbol tarihinin en siyasallaşmış turnuvalarından biri olmaya aday. Bunun nedeni yalnızca ev sahibi ülkelerin aldığı kararlar değil. Aynı zamanda turnuvanın düzenlendiği dönemin küresel siyasi atmosferi. Göç tartışmalarının yoğunlaştığı, uluslararası gerilimlerin arttığı ve büyük spor organizasyonlarının ekonomik etkilerinin daha fazla sorgulandığı bir dönemde Dünya Kupası, kaçınılmaz olarak futbolun sınırlarını aşan bir anlam kazanıyor.
Turnuva öncesindeki en görünür tartışmalardan biri katılımcıların ülkeye giriş süreçleri oldu.
Dünya Kupası gibi küresel organizasyonlarda ev sahibi ülkelerin temel sorumluluklarından biri, turnuvaya katılma hakkı kazanan sporcuların, görevlilerin ve akredite personelin ülkeye girişini mümkün kılmak olarak kabul ediliyor. Ancak 2026 turnuvası öncesinde yaşanan bazı olaylar, bu ilkenin pratikte nasıl uygulanacağına ilişkin soru işaretleri yarattı.
Somalili hakeme vize verilmedi
FIFA tarafından görevlendirilen Somalili hakem Omar Abdulkadir Artan’ın ABD’ye girişine izin verilmemesi, uluslararası spor kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. İran heyetinden bazı görevlilerin vize alamadığı yönündeki açıklamalar da benzer tartışmaları beraberinde getirdi.
BBC’nin analizine göre turnuvaya katılan 48 ülkenin 11’i, ABD’nin seyahat kısıtlamaları, yüksek vize reddi oranları veya ek güvenlik prosedürlerinden etkileniyor.
Bu tablo, sorunun münferit örneklerin ötesine geçtiğine işaret ediyor. Bazı ülkelerden gelen katılımcılar için süreçlerin daha uzun sürmesi, ek güvenlik incelemeleri veya belirsizlikler yaşanması, Dünya Kupası’nın evrensel erişim ilkesiyle ne ölçüde uyumlu olduğu sorusunu gündeme taşıdı.
Bu durum, FIFA’nın uzun yıllardır savunduğu temel ilkelerden biriyle ilgili yeni sorular doğurdu. FIFA Başkanı Gianni Infantino 2017 yılında, Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanan takımların, taraftarların ve görevlilerin ev sahibi ülkeye girişinin garanti altına alınması gerektiğini söylemişti.
Ancak bugün yaşananlar, bu ilkenin ne ölçüde uygulanabildiği yönünde tartışmaları beraberinde getiriyor. Eleştirmenlere göre mesele yalnızca birkaç kişinin vize alamaması değil. Spor organizasyonlarının ulusal güvenlik politikaları karşısındaki hareket alanının ne kadar geniş olduğu.
Tartışmalar yalnızca vize süreçleriyle sınırlı değil
ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonlarının ardından iki ülke arasındaki gerilim de turnuvanın siyasi arka planını şekillendiriyor. Dünya Kupası tarihinde ilk kez ev sahibi ülkelerden biri, turnuvaya katılan bir ülkeyle doğrudan çatışma yaşayan bir aktör konumunda bulunuyor.
Bu durum, spor ile uluslararası siyasetin birbirinden tamamen ayrılmasının ne kadar zor olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. FIFA uzun yıllardır futbolun siyasi çekişmelerden bağımsız tutulması gerektiğini savunsa da, küresel ölçekte düzenlenen organizasyonlar çoğu zaman devletler arasındaki ilişkilerden doğrudan etkileniyor.
İnsan hakları örgütleri ise başka başlıklara dikkat çekiyor. Uluslararası Af Örgütü, ABD’deki göçmenlik uygulamaları ve ICE operasyonlarının taraftarlar üzerinde caydırıcı etki yaratabileceği uyarısında bulundu. Örgüt ayrıca protesto hakkı, ifade özgürlüğü ve güvenlik uygulamalarına ilişkin endişelerini de kamuoyuyla paylaştı.
İnsan hakları savunucularına göre mesele yalnızca stadyum güvenliği değil. Taraftarların seyahat özgürlüğü, kamusal alanlarda toplanma hakkı ve protesto faaliyetlerine yönelik yaklaşım da büyük spor organizasyonlarının değerlendirilmesinde giderek daha önemli kriterler haline geliyor.
Öte yandan turnuva, maliyet tartışmalarıyla da gündemde. FIFA’nın uyguladığı dinamik fiyatlandırma sistemi nedeniyle bazı maçların bilet fiyatları önceki Dünya Kupalarına kıyasla katlanarak arttı. Taraftar grupları, organizasyonun giderek daha az erişilebilir hale geldiğini savunuyor.
Maliyeti çok artan bir turnuva
Özellikle ulaşım ve konaklama giderlerinin de eklenmesiyle birlikte, birçok taraftar için Dünya Kupası deneyiminin maliyeti geçmiş turnuvalara göre önemli ölçüde yükselmiş durumda. Bu durum, futbolun en büyük organizasyonunun giderek daha fazla ekonomik imkânı olan kesimlere hitap ettiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.
FIFA Başkanı Gianni Infantino, ABD Başkanı Donald Trump ile yakın ilişkisi yüzünden eleştiriliyor Foto: APA / Sam Hodde
Çevresel etkiler de eleştirilerin odağında. Araştırmalar, 48 takımlı yeni format ve kıtaya yayılan maç takvimi nedeniyle bu Dünya Kupası’nın şimdiye kadarki en yüksek karbon ayak izlerinden birine sahip olabileceğini ortaya koyuyor.
Takım, taraftar ve organizasyon trafiğinin üç ülkeye yayılması. Artan uçuş sayıları ve genişleyen maç programı nedeniyle çevre örgütleri sürdürülebilirlik hedeflerinin ne ölçüde karşılanabileceğini sorguluyor. FIFA ise altyapı yatırımları ve karbon dengeleme programlarıyla bu etkinin azaltılabileceğini savunuyor.
Bütün bu tartışmalar, futbolun en büyük organizasyonunun nasıl bir geleceğe doğru ilerlediğine ilişkin daha geniş bir soruyu da gündeme getiriyor: Dünya Kupası hâlâ öncelikle bir spor organizasyonu mu, yoksa giderek daha fazla siyasi, ekonomik ve jeopolitik güç mücadelelerinin sahnesine mi dönüşüyor?
Belki de 2026 Dünya Kupası’nı farklı kılan unsur tam olarak bu. Turnuva bir yandan milyarlarca insanı ekran başına çekecek küresel bir spor şöleni olmayı sürdürürken, diğer yandan çağımızın en önemli tartışmalarının da kesişim noktasında yer alıyor. Göç, güvenlik, erişim, ekonomi ve uluslararası siyaset gibi başlıklar, futbolun etrafında yeni bir tartışma alanı oluşturuyor.
Bu sorunun yanıtı önümüzdeki haftalarda sahadaki sonuçlar kadar, saha dışındaki gelişmeler tarafından da şekillenecek.
🏆 2026 Dünya Kupası: Tam Kapsamlı Maç Takvimi
104 maç, 48 takım, 12 grup. ABD, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde gerçekleşecek dev turnuvanın tüm eşleşmeleri.
⚽ A Grubu🇲🇽 Meksika, 🇿🇦 Güney Afrika, 🇰🇷 Güney Kore, 🇨🇿 Çekya
▼
📅 11 Haz 2026Açılış
Meksika
VS
G. Afrika
📍 Mexico City
📅 11 Haz 2026
G. Kore
VS
Çekya
📍 Guadalajara
⚽ B Grubu🇨🇦 Kanada, 🇧🇦 Bosna Hersek, 🇶🇦 Katar, 🇨🇭 İsviçre
▼
📅 12 Haz 2026
Kanada
VS
Bosna H.
📍 Toronto
📅 13 Haz 2026
Katar
VS
İsviçre
📍 San Francisco
⚽ C Grubu🇧🇷 Brezilya, 🇲🇦 Fas, 🇭🇹 Haiti, 🏴 İskoçya
▼
📅 13 Haz 2026
Haiti
VS
İskoçya
📍 Boston
📅 13 Haz 2026
Brezilya
VS
Fas
📍 New York / NJ
⚽ D Grubu (Türkiye)🇺🇸 ABD, 🇵🇾 Paraguay, 🇦🇺 Avustralya, 🇹🇷 Türkiye
▼
📅 12 Haz 2026
ABD
VS
Paraguay
📍 Los Angeles
📅 13 Haz 2026
Avustralya
VS
Türkiye
📍 Vancouver
📅 19 Haz 2026
Türkiye
VS
Paraguay
📍 San Francisco
📅 25 Haz 2026
Türkiye
VS
ABD
📍 Los Angeles
⚽ E Grubu🇩🇪 Almanya, 🇨🇮 Fildişi Sahili, 🇪🇨 Ekvador, 🇨🇼 Curaçao
▼
📅 14 Haz 2026
F. Sahili
VS
Ekvador
📍 Philadelphia
📅 14 Haz 2026
Almanya
VS
Curaçao
📍 Houston
⚽ F Grubu🇳🇱 Hollanda, 🇯🇵 Japonya, 🇸🇪 İsveç, 🇹🇳 Tunus
▼
📅 14 Haz 2026
Hollanda
VS
Japonya
📍 Dallas
📅 14 Haz 2026
İsveç
VS
Tunus
📍 Monterrey
⚽ G Grubu🇧🇪 Belçika, 🇪🇬 Mısır, 🇮🇷 İran, 🇳🇿 Yeni Zelanda
▼
📅 15 Haz 2026
İran
VS
Y. Zelanda
📍 Los Angeles
📅 15 Haz 2026
Belçika
VS
Mısır
📍 Seattle
⚽ H Grubu🇪🇸 İspanya, 🇺🇾 Uruguay, 🇸🇦 S. Arabistan, 🇨🇻 Yeşil Burun
▼
📅 15 Haz 2026
S. Arabistan
VS
Uruguay
📍 Miami
📅 15 Haz 2026
İspanya
VS
Yeşil Burun
📍 Atlanta
⚽ I Grubu🇫🇷 Fransa, 🇸🇳 Senegal, 🇮🇶 Irak, 🇳🇴 Norveç
İsviçre’de, ülke nüfusunun 10 milyonu aşmaması için İsviçre Halk Partisi’nin girişimi ile yapılacak referandum onaylanırsa en çok göçmenler etkilenecek. Mojust Vakfı Yönetim Kurulu üyesi Rüştü Demirkaya, referandumun demokratik bir uygulama olarak görünmesine rağmen çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini beraberinde getirdiğine dikkat çekiyor.
Foto: 20min/Stefan Lanz
İsviçre 14 Haziran Pazar günü, sağ popülist İsviçre Halk Partisi’nin (SVP), girişimi ile ülke nüfusunun 10 milyon kişiyle sınırlandırmasını hedefleyen referanduma gidiyor. “10 milyonluk İsviçre istemiyoruz!” adı ile yapılacak olan referanduma öncülük eden göç ve AB’ne yakınlaşmaya karşıtlığıyla biliniyor. SVP yapılacak referanduma daha fazla destek almak için, konut sıkıntısı, yüksek kiralar, artan suç oranlarının göç nedeniyle yaşandığını iddia ediyor. Referandumun girişimcileri bu nedenle, İsviçre’ye göçü sınırlamayı ve nüfusun 2050 yılına kadar 10 milyonu geçmemesini sağlamayı amaçlıyor. Resmi istatistikler, İsviçre nüfusunun 2055 yılında yaklaşık 10,5 milyon kişi olacağını öngörüyor.
SVP referandum talebinde 2050’den önce nüfusun 9,5 milyon eşiğini aşması durumunda hükümet duruma müdahale ederek daha az mülteci kabul etmesini ve mültecilerin aile birleşimini sınırlandırmasını istiyor. Buna rağmen nüfusun 2050’den önce 10 milyonu aşması durumunda ise iki yıl içinde AB ile kişilerin serbest dolaşımına ilişkin anlaşmayı feshetmesi talep ediliyor.
Freedom House 2021 İsviçre Raporu: Kapsamlı Ülke Profili
İsviçre, ademi merkeziyetçi yapısı ve doğrudan demokrasi pratikleriyle dünyanın en özgür ülkelerinden biri olmaya devam ediyor. Ancak rapor, sağ popülizmin yükselişi, göçmen/mülteci hakları ve azınlıklara yönelik bazı kısıtlamalar konularında eleştirel şerhler düşüyor.
Siyasi Haklar
39 / 40
Sivil Özgürlükler
57 / 60
Küresel Özgürlük Skoru
96 / 100
A. Siyasi Haklar (Political Rights)
1. Seçim Süreci (12/12):
İsviçre’de hem kanton düzeyinde hem de ulusal düzeyde serbest ve adil seçimler istikrarlı bir şekilde uygulanmaktadır. Federal Konsey’in \”sihirli formül\” (işbirliği ve güç paylaşımı) yapısı, büyük siyasi partilerin yürütme organında adil temsilini güvence altına alır.
2. Siyasi Çoğulculuk ve Katılım (15/16):
Doğrudan demokrasi araçları (referandumlar ve halk inisiyatifleri) vatandaşlara güçlü bir yasa yapma gücü verir. Ancak, İsviçre Halk Partisi (SVP) gibi sağ popülist partilerin bu mekanizmayı göçmen karşıtı politikaları anayasal düzleme taşımak için araçsallaştırması dikkat çekicidir. Nüfusun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan göçmenlerin ulusal seçimlerde oy hakkı yoktur.
3. Hükümetin İşleyişi (12/12):
Yolsuzlukla mücadele yasaları güçlüdür ve şeffaflık yüksek standartlardadır. Karar alma mekanizmaları hesap verebilirlik ilkesiyle çalışır.
B. Sivil Özgürlükler (Civil Liberties)
1. İfade ve İnanç Özgürlüğü (15/16):
Medya özgürlüğü geniş çapta korunmaktadır. Dini özgürlükler anayasal güvence altındadır ancak İslamofobik söylemler zaman zaman siyasette karşılık bulmaktadır (Geçmişteki minare yasağı ve kamusal alanda yüz örtme/burka yasağı tartışmaları bu bağlamda not edilmiştir).
2. Örgütlenme Özgürlüğü (12/12):
Sendikal haklar, sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri ve barışçıl toplanma/protesto hakkı hükümet müdahalesi olmaksızın özgürce kullanılabilmektedir.
3. Hukukun Üstünlüğü (15/16):
Yargı bağımsızdır ve adil yargılanma hakkı güvence altındadır. Ancak insan hakları örgütleri, sığınmacıların uzun süreli gözaltında tutulması koşulları ve mültecilere yönelik idari süreçlerin şeffaflığı konusunda zaman zaman endişelerini dile getirmektedir.
4. Bireysel Haklar ve Eşitlik (15/16):
Kişisel özerklik ve seyahat özgürlüğü tamdır. Cinsiyetler arası ücret eşitsizliği (kadınların erkeklerden daha az kazanması) çözülmeyi bekleyen bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir.
Raporun Kritik Vurgusu: İsviçre her ne kadar “Özgür” statüsünde yer alsa da, doğrudan demokrasinin çoğunlukçu bir araca dönüşerek azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarını daraltma riski (özellikle sağ siyasetin kışkırttığı referandumlar üzerinden) sistemin en kırılgan noktasını oluşturmaktadır.
* Kaynak: freedomhouse.org / Freedom in the World 2021: Switzerland Report
“Hayır oyu verin” çağrısı
İsviçre’de mevcut hükümet dahil birçok parti referandumda hayır oyu kullanma çağrısı yaptı. İsviçre Yeşiller Partisi referandum girişimini “yabancı düşmanlığı” olarak tanımlarken, Sosyal Demokratlar ise “kaos inisiyatifi” tanımını kullanıyor. Merkez partiler ise SVP’nin önerilerinin “yüzeysel çözümler” olduğunu ifade ediyor.SVP’nin taleplerinin referandumda kabul edilmesi için girişimin hem ulusal düzeyde yüzde 50’den fazla oy alması hem de kantonların yarısından fazlasının onayını alması gerekiyor.
“Göç, anayasal olarak sınırlandırılacak”
Referandume ilişkin Niha’ya konuşan Mesopotamia Observatory of Justice (Mojust) yönetim kurulu üyesi ve Cenevre Üniversitesi doktora öğrencisi Rüştü Demirkaya, referandumun ilk başta teknik bir öneri gibi sunulduğunu belirterek, “Ancak bu girişimin asıl anlamı, İsviçre’de göçü anayasal düzeyde sınırlandırmak ve nüfus meselesini güvenlikçi bir siyasal çerçeveye taşımaktır” dedi. Referandumun sadece demografik bir sınır meselisi olmadığını belirten Demirkaya, “Girişimin kabul edilmesi halinde İsviçre’nin Avrupa Birliği ile kurduğu serbest dolaşım ilişkisi, Schengen ve Dublin işbirliği, işgücü piyasası ve mülteci politikası da doğrudan tartışmaya açılabilir. Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi İsviçre ekonomisinin sağlık, bakım, inşaat, hizmet, araştırma ve eğitim gibi birçok alanı göçmen emeğine dayanıyor. Konut krizinin, kira artışlarının veya kamu hizmetlerindeki baskının kaynağını göçmenlerde aramak politik olarak kolay fakat pratikte etkisi çok farklı boyutlarda görülebilecek bir yoldur” diye konuştu.
İsviçre’de 60 Yıllık Göç Referandumları
1968’den 2026’ya: 20 Halk Oylamasında Tekrar Eden Argümanlar ve Değişen Siyaset
Kaynak: Swissinfo.ch
“Doğrudan demokrasi, tabandaki direnişleri görünür kılıyor. Bu sayede İsviçre, göç eleştirisinin öncüsü haline geldi.” — Siyasi coğrafyacı Michael Hermann
20Halk Oylaması
60+Yıl
4Kabul Edilen
16Reddedilen
Filtrele:
1960’lar — 1970’lerİşçi göçü ve “yabancılaşma” tartışması
Geri Çekildi
1968
Yabancıların Aşırı Artışını Durdurma Girişimi
Zürih Demokratları, yabancı nüfusun yerleşik nüfusun onda birini aşmaması ve her yıl %5 azaltılması talebini dile getirdi.
Geri çekildi (Federal Konsey önlem aldı)Zürih Demokratları
Reddedildi
1970
«Yabancıların Aşırı Artışına Karşı» Schwarzenbach Girişimi
Yabancı oranını %10’la sınırlandırmayı, yaklaşık 350.000 kişinin ülkeyi terk etmesini öngörüyordu.
%54 HayırUlusal Eylem
Reddedildi
1974
«Yabancılaşma ve Aşırı Nüfusa Karşı» Girişim
Yabancı sayısının 500.000’e indirilmesini ve toplam nüfusun %12’sini aşmamasını talep ediyordu.
%66 HayırUlusal Eylem
Reddedildi
1977
Dördüncü Yabancıların Aşırı Artışı Girişimi
Schwarzenbach’ın ılımlılaştırılmış önerisi: Yabancı oranının 10 yılda %12,5’e indirilmesi (yaklaşık 300.000 kişi).
%70,5 HayırSchwarzenbach
1980’lerSağ–sol kutuplaşması ve çevreci söylem
Reddedildi
1981
Mitenand Girişimi — «Yeni bir yabancı politikası için»
Sol ve dini çevrelerin yabancıların hukuki korumasını güçlendirmek amacıyla başlattığı karşı inisiyatif.
%80 HayırSol / Dini çevreler
Reddedildi
1984
«Vatanın Satılmasına Karşı» İnisiyatif
Yabancıların İsviçre’de arazi satın almasını engellemeyi hedefleyen girişim. SVP’nin ilerleyen dönemdeki kampanya estetiğinin habercisi.
%51 HayırUlusal Eylem
Reddedildi
1988
«Göçün Sınırlandırılması» Girişimi
Çevresel gerekçeleri öne sürerek göçü ülkeden ayrılanların sayısıyla sınırlandırmayı talep etti.
%67 HayırUlusal Eylem
1990’lar — 2000’lerİltica tartışması ve AB serbest dolaşımı
Reddedildi
1996
«Yasadışı Göç Karşıtı» İnisiyatif
SVP; yasadışı giriş yapan sığınmacıların başvurularının işleme alınmamasını talep etti. Parlamento uluslararası hukuka aykırı buldu.
%54 HayırSVP / İsviçre Demokratları
Reddedildi
2000
«Göçün Düzenlenmesi» Girişimi
AB Serbest Dolaşım Anlaşması öncesinde yabancı nüfusun %18 ile sınırlandırılmasını talep etti.
Balkan savaşlarından kaçan mültecilere yönelik şüpheci tavrı hedef alarak güvenli üçüncü ülkelerden gelenlerin başvurularını reddetmeyi amaçladı.
%50,1 HayırSVP
2008 — 2016Vatandaşlık, İslam ve kitlesel göç dönemine
Reddedildi
2008
«Demokratik Vatandaşlık» Girişimi
Vatandaşlık kararlarında son sözün Federal Mahkeme değil, belediye meclislerine ait olmasını talep etti.
%66 HayırSVP
Kabul Edildi
2009
«Minarelerin İnşasına Karşı» İnisiyatif
11 Eylül sonrası İslamofobik kaygıların tırmandığı ortamda minareli cami inşasını anayasal düzeyde yasakladı.
%57,5 EvetEgerkinger Komitesi
Kabul Edildi
2010
«Suçlu Yabancıların Sınır Dışı Edilmesi» Girişimi
Ağır suç işleyen yabancıların zorunlu sınır dışı edilmesini öngördü. Muhalefet kampanyayı ırkçı bularak eleştirdi.
%52 EvetSVP
Kabul Edildi
2014
«Kitlesel Göç Karşıtı» Girişim
AB ile serbest dolaşımı hedef alan bu inisiyatif, İsviçre’nin göçü yeniden kotalarla düzenlemesini talep etti.
%50,3 EvetSVP
Reddedildi
2014
«Aşırı Nüfus Artışına Son» Girişimi
Ecopop derneği, göçü yıllık nüfus artışının en fazla %0,2’siyle sınırlamayı ekolojik gerekçelerle savundu.
%74 HayırEcopop
Reddedildi
2016
Sınır Dışı Uygulamasının Hayata Geçirilmesi Girişimi
2010 inisiyatifini uygulatmak için somut suç listesiyle baskı artırma girişimi. Uluslararası hukuk sorunları gerekçesiyle reddedildi.
%59 HayırSVP
2020’ler10 milyon nüfus eşiği ve kapsamlı kısıtlama talepleri
Reddedildi
2020
«Ilımlı Göç İçin» Girişim
AB ile serbest dolaşımın sona erdirilmesini talep etti. “10 milyonluk İsviçre”, kentsel yayılma ve suç oranı argümanları öne çıktı.
%62 HayırSVP
Kabul Edildi
2021
«Yüzünü Örtme Yasağına Evet» Girişimi
Minare yasağının mirasçısı: Egerkinger Komitesi’nin örtünme yasağı girişimi, analizlerde İsviçre kültür değerlerinin korunması motivasyonuyla kabul edildi.
%51 EvetEgerkinger Komitesi
14 Haziran 2026
2026 — GÜNCEL
«10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır» Girişimi
SVP’nin en kapsamlı inisiyatifi: hem sığınma alanını hem AB serbest dolaşımını birlikte kısıtlamayı hedefliyor. 14 Haziran’da oylanacak.
Oylama bekleniyorSVP
SONUÇ
Kaynak: Swissinfo.ch · Veriler SWI swissinfo.ch arşivine dayanmaktadır.
Sağcı parti ülke gündemini belirliyor
İnsiyatifi savunan SVP/UDC’in, uzun süredir İsviçre siyasetinde göçmenleri, mültecileri ve yabancıları toplumsal krizlerin temel nedeni olarak gösterdiğine dikkat çeken Demirkaya şöyle devam etti: “Aşırı sağ popülist bir çizgi izliyor. Partinin sürekli benzer referandumlar gündeme taşıması tesadüf değildir. SVP, doğrudan demokrasi mekanizmasını kullanarak göç, iltica, İslam, suç, ulusal egemenlik ve Avrupa karşıtlığı gibi başlıkları sürekli kamuoyunun merkezinde tutuyor. Böylece diğer partileri de çoğu zaman kendi sosyal ve ekonomik programlarını tartışmak yerine, SVP’nin kurduğu güvenlikçi ve göç karşıtı çerçeveye cevap vermeye zorluyor. Bu anlamda referandumlar yalnızca karar alma araçları değil, aynı zamanda siyasal dili sağa çeken mobilizasyon mekanizmaları haline geliyor.”
Avrupa’da sağın yükselişine de dikkat çeken Demirkaya, “Fransa’da, Almanya’da, Avusturya’da, İtalya’da ve Hollanda’da olduğu gibi İsviçre’de de göç, ulusal kimlik ve güvenlik meseleleri aynı siyasal hatta birbirine bağlanıyor. İsviçre’nin farkı, bu tartışmaların doğrudan demokrasi yoluyla sık sık halk oylamasına taşınmasıdır. Bu durum demokratik katılım açısından önemli bir gelenek olsa da, aynı zamanda çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini de beraberinde getiriyor” diye belirtti.
İsviçre’nin insan hakları, tarafsızlık ve insani diplomasi geleneği açısından bu referandumun ciddi bir uyarı niteliğinde olduğunu belirten Demirkaya, İsviçre’nin Cenevre sözleşmeleriyle, mülteci hukuku geleneğiyle ve insani kurumlarla kurduğu tarihsel ilişkinin İsviçre’nin siyasal kimliğinin parçası olarak görüldüğünü söyledi.
Sol ne yapmalı?
Sağ partilerin bu tür girişimlerin toplumsal karşılık bulmasını yalnızca ırkçılıkla açıklamanın eksik kalacağını belirten Demirkaya, “İsviçre’de gerçekten ciddi bir konut krizi, kira artışı, sağlık sisteminde baskı ve sınıfsal eşitsizlik var. Aşırı sağın başarısı, bu gerçek sorunlara yanlış ama basit görünen cevaplar üretmesinden geliyor. Bu nedenle sol, sosyalist ve demokratik güçlerin görevi yalnızca göç karşıtlığını teşhir etmekle sınırlı kalamaz. Konut hakkı, kamu hizmetleri, ücretler, çalışma koşulları ve sosyal adalet ekseninde daha güçlü bir siyasal program üretmek zorundalar. Aksi halde aşırı sağ, gerçek krizleri sahte düşmanlar yaratarak kendi lehine örgütlemeye devam eder” dedi. Demirkaya şöyle devam etti: “Son anketler hayır eğiliminin güçlendiğini gösterse de, göç meselesinin İsviçre siyasetindeki mobilizasyon gücü nedeniyle inisiyatifin geçme ihtimali tamamen dışlanamaz. Ancak kabul edilse de edilmese de bu referandum, İsviçre toplumunun geleceğine dair önemli bir eşiği gösteriyor. Asıl soru şudur: İsviçre geleceğini hak temelli, çoğulcu ve sosyal adaletçi bir toplum olarak mı kuracak, yoksa krizlerini göçmenleri ve mültecileri dışlayarak yönetmeye çalışan kapalı ve güvenlikçi bir ülkeye mi dönüşecek?”
22 Ekim 2023 İsviçre Federal Meclis Seçim Sonuçları
Siyasi Parti
Oy Oranı (%)
Milletvekili Sayısı (Değişim)
SVP (İsviçre Halk Partisi)
%28,6
62
SP (İsviçre Sosyal Demokrat Partisi)
%18,0
41 (+2)
Merkez Parti
%14,6
29
FDP (Hür Demokrat Parti)
%14,4
28
Yeşiller Partisi
–
23 (-5)
Yeşil Liberaller
–
10 (-6)
Cenevre Yurttaş Hareketi
–
2
Evanjelik Halk Partisi
–
2
Federal Demokratik Birlik
–
2
Tiçino Birliği
–
1
* Federal Meclis toplam 200 sandalyeden oluşmaktadır.
Yararlanılan kaynaklar: AFP / ET,JD, Freedom House, AA. İnfografiler, kaynaklardan elde edilen verilerle yapay zeka araçlarına yaptırıldı.
Türkiye’nin ana muhalefet partisi olan CHP, tarihinin en yüksek yerel seçim başarısını elde ettiği dönemde kurultay krizleri, yargı kararları ve siyasi operasyonlarla sarsıldı. Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel dönemlerini karşılaştıran bu dosya, CHP’nin yükselişiyle eş zamanlı yaşadığı kırılmayı, demokrasiye katkı, siyasi etik ve muhalefet sorumluluğu ekseninde inceliyor.
Özgür Özel’in CHP Genel Başkanı seçildiği 2023 yılında düzenlenen CHP Genel Kurultayı, Foto: CHP
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 2024 yerel seçimlerinde, uzun yıllar sonra Türkiye’nin birinci partisi olmanın anahtarına sahip oldu. Büyükşehirlerde elde edilen başarı ve artan oy oranları, partiyi yeniden iktidar alternatifi olarak tartışmaların merkezine taşıdı. Ancak bu yükseliş, kurultay tartışmaları, liderlik mücadeleleri, yargı müdahaleleri ve belediyelere yönelik operasyonlarla aynı döneme denk geldi. Bu bölüm, CHP’nin son yıllardaki bu kritik kırılma anını; Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel dönemlerini seçim sonuçları, temsil gücü ve siyasal gelişmeler üzerinden karşılaştırırken, iki dönemin demokrasiye katkısını, siyasi etik anlayışını ve muhalefet olmanın gerektirdiği sorumlulukları da tartışmaya açıyor.
2024–2026 bilançosu
31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişleri ve Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturmaların ulaştığı hacim, muhalefet yerel yönetimleri üzerindeki idari kıskacı sayısal olarak da doğrulamaktadır. Dönem itibarıyla adli ve idari takibata uğrayan CHP’li yerel yönetim kadrolarının dökümü şu şekildedir:
Soruşturma İzni371İçişleri Bakanlığı verilerine göre adli makamlara sevk edilen dosya sayısı.
Tutuklu / Tutuklu Yargılanan22Yargı sürecinde tutuklama veya infaz kararı çıkan toplam Belediye Başkanı.
Removed / Kayyum13Kayyum atanan veya meclis içi vekalet değişimine zorlanan belediyeler.
Tutuklu ve Tutuksuz Yargılanan Kadro Dağılımı
Belediye Başkan Yardımcısı“Kent Uzlaşısı” ve “Mali Usulsüzlük” soruşturmaları.
14Kişi
Belediye Meclis ÜyesiÖrgüt üyeliği/yardım, ihale ve rüşvet şüpheleri.
42Üye
Bürokrat / Yönetim ÜyesiAdli kontrol şartı veya tutuklulukla yargılamalar.
35Yönetici
Kaynak: İçişleri Bakanlığı resmi verileri ve Nihaplus adli sicil tarama sonuçları (2024-2026).
İçişleri Bakanlığı, soruşturma izinlerinin %44’ünün AKP’li belediyelere (%44’e tekabül eden 677 belediye) yönelik olduğunu belirterek sürecin “siyasi olmadığını” savunsa da, muhalefet blokundaki tutuklamaların doğrudan “şafak operasyonları, görevden el çektirmeler ve yerel meclis iradesinin baypas edilmesi” (kayyum) şeklinde tezahür etmesi, idari vesayetin siyasi bir enstrüman olarak kullanıldığı eleştirilerini güçlendirmektedir.
Kılıçdaroğlu vs Özgür Özel Dönemi
14–28 Mayıs 2023 seçimlerinde hem genel başkanlığı hem cumhurbaşkanlığı adaylığını kaybeden Kılıçdaroğlu, 4–5 Kasım 2023’te toplanan 38. Olağan Kurultay’da Özgür Özel’e karşı yarıştı ve yenildi. Özel, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun da desteğiyle yüzde 54,7 oranında oy aldı; Kılıçdaroğlu 13 yıllık genel başkanlığını geride bıraktı.
Kılıçdaroğlu ve Özel’in demokratikleşmeye dair tüm söylemleri ile birlikte nasıl birer muhalefet yürüttükleri sürekli karşılaştırılır oldu.
CHP’de İki Dönem: Kurumsal ve Siyasi Karşılaştırma
K. Kılıçdaroğlu Dönemi (2010-2023)
Özgür Özel Dönemi (2023-2026)
YSK Verileri (Genel Seçim Oyları)
2023 Genel Seçimleri: %25.33
CHP 169 milletvekili çıkardı (Kontejanlar dahil).
2024 Yerel Seçimleri: %37.76
CHP 47 yıl sonra ilk kez birinci parti konumuna ulaştı.
Parlamenter Koltuk Sayısı Dinamiği
Seçim başlangıcında 169 koltuk. DEVA, Gelecek, Saadet ve DP’ye verilen 39 kontenjan sonrası net 130 vekil.
Mayıs 2026 itibarıyla: İstifalar ve transferler sonrası meclisteki koltuk sayısı 128’e gerilemiştir.
Belediye Gücü (YSK Verisi)
2019 Yerel Seçimleri: İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya dahil 11 Büyükşehir ve kritik metropoller.
2024 Yerel Seçimleri: 14 Büyükşehir, 21 il merkezi ve toplamda 420 belediye ile zirve yapıldı.
Siyasi Etik ve Sorumluluk Sınavı
2016 Dokunulmazlık Kararı:
HDP’li vekillerin tutuklanmasının önünü açan “Anayasaya aykırı ama evet” denilmesi.
İktidarla “normalleşme” adı altında yürütülen müzakerelerin, yargı kuşatmasına engel olamaması.
Yargısal/Hukuki Müdahaleler
Genel Başkan’ın Ankara’da “Adalet Yürüyüşü” başlattığı ve parlamenter reaksiyonun yoğun olduğu dönem.
2026 İstinaf Kararı:
İmamoğlu’na siyasi yasak ve Esenyurt/İstanbul yönetiminin “mutlak butlan” ile devralınma süreci.
Kırılma noktası: Kasım 2023 Kurultayı ve sonrası
Kasım 2023: İktidar değişimi
Kılıçdaroğlu, 13 yıllık genel başkanlık hayatı 4–5 Kasım 2023’te toplanan 38. Olağan Kurultay’daki yenilgi ile geride bıraktı. Bu kurultayın sonuçları Türkiye siyasi tarihine CHP’deki bir başkanlık değişiminden çok daha fazlası olarak geçecekti.
Kurultayın hemen ardından kulislerde iki isim arasındaki gerilime dair söylentiler başladı. Özel’in genel başkanlığını pekiştirmeye, İmamoğlu’nun ise İstanbul dışında etki alanını genişletmeye çalıştığı yorumları parti içi kaynaklar tarafından aktarıldı.
Ekim 2023: İlk parti içi kayyım dalgası
8 Ekim 2023’te yapılan İstanbul İl Kongresi’nde İmamoğlu’nun desteklediği Özgür Çelik, il başkanlığına seçildi. Kılıçdaroğlu’na yakın eski isim Canpolat ise kaybetti. Buradan da parti içi bir kıvılcım çaktı. Aslında CHP’de belediyelerine atanan kayyımların dışında bir “parti içi kayyım mekanizması” burada başladı.
İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, il kongresi hakkında açılan iptal davasında Özgür Çelik ve yönetimini tedbiren görevden aldı; aralarında Kılıçdaroğlu’na yakın Gürsel Tekin’in de bulunduğu 5 kişilik kayyım heyeti atandı. CHP Genel Başkanı Özel bunu’yargı darbesi’olarak nitelendirdi; mahkeme kararını tanımayacaklarını açıkladı.
Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararını memnuniyetle karşılaması, İstanbul İl Başkanlığı kayyım heyeti üyelerini ofisinde ağırlaması ve görevi devralmayı kabul etmesi, siyaset bilimciler tarafından “muhalefetin iktidar eliyle tanzim edilmesi operasyonuna ortak olmak” şeklinde yorumlandı. Sandıkta ve delege iradesiyle kaybedilen genel başkanlık koltuğunun, iktidarın kontrolündeki yargı kararıyla geri alınması, CHP içindeki koltuk sevdasının demokratik meşruiyetin önüne geçtiğini gösteren en acı mikro tarih vesikası oldu.
Kurultay iptali ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun dönüşü
CHP içindeki absürt ve sarsıcı kırılma, Mayıs 2026’da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) 36. Hukuk Dairesi’nin verdiği kararla yaşandı.
Süreç Kasım 2023 kurultayına sıçradı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 38. Olağan Kurultay için ‘mutlak butlan’ kararı verdi. Mahkeme, bu kararla Kılıçdaroğlu’nu hukuken genel başkan olarak atadı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise kurultay günü para karşılığı oy kullandırıldığı iddiasıyla soruşturma başlatmıştı.
“Mutlak Butlan” kararı ve Özgür Özel’in görevden alınması
Delegelerin iradesinin sakatlandığı iddiasıyla açılan dava sonucunda mahkeme, Özgür Özel’in genel başkan seçildiği 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultay’ı ile sonraki olağanüstü kurultayları “mutlak butlan” (hukuken hiç yapılmamış sayılma) gerekçesiyle oy birliğiyle iptal etti. Kararla birlikte Özgür Özel ve mevcut parti yönetimi tedbiren görevden uzaklaştırıldı.
Kılıçdaroğlu’nun “Kayyım Genel Başkan” olarak atanması
Mahkeme, hukuki durumun 4 Kasım 2023 kurultayından önceki ana döndürülmesine hükmederek, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve eski parti organlarının görevlerine aynen devam etmelerine karar verdi. Hukuk dairesi, iki hafta içinde Yargıtay’a temyiz yolu açık olmak üzere partiyi eski yönetime teslim etti.
Siyasi etik ve meşruiyet krizi
Kemal Kılıçdaroğlu, partisine kayyım atayan iradenin “iç kayyımı” olmayı kabul ederek siyasi etik çıtasını en alt seviyeye indirdi.
Kararın ardından yaşananlar siyasi tarih sayfalarına geçecek türdendi: Kılıçdaroğlu’nun avukatları CHP Genel Merkezi’nin boşaltılması için Ankara Valiliği’ne başvurdu; Genel Merkez önüne çevik kuvvet sevk edildi; Özel’i destekleyen bazı milletvekilleri demir parmaklıkları tırmanarak binaya girmeye çalıştı.
Türkiye’nin ana muhalefet partisinin genel merkezi önünde yaşanan bu manzara, ülkenin demokratik krizinin simgesi hâline geldi.
Muhalefet olmanın sorumluluğu
Muhalefet Paradoksu
Robert Dahl, polyarchy teorisinde etkili muhalefetin iki önkoşulunu şöyle tanımlar: iktidarın kuralları bozmasını teşhir etme kapasitesi ve alternatif bir yönetim vizyonu sunma yetkinliği. CHP bu iki kriter üzerinden değerlendirildiğinde, tablo karmaşıktır.
Seçim verileri açısından CHP, 2002’den bu yana tutarlı biçimde ikinci sırayı korumuş; 2024’te yerel seçimlerde birinci konuma yükselmiştir. Bu, seçimsel varlığı kanıtlar. Öte yandan parlamentodaki oy oranı uzun yıllar yüzde 20–26 bandında takılmış; muhalefet işlevi —iktidar politikalarına karşı somut alternatif üretmek, denetim mekanizmalarını etkin kullanmak— tartışmalı kalmıştır.
2016 paradoksundan 2025 krizine
Kılıçdaroğlu’nun 2016’da dokunulmazlıklara ‘evet’ demesi, 2024–2025’te belediye başkanlarının tutuklanmasının meşruiyet kılıfı olarak kullanılmaktadır. Bu, tarihsel sorumluluk kavramının somut bir örneğidir: Bir muhalefetin demokratik kurumları zayıflatan süreçlere destek vermesi, ileride kendi aleyhine dönebilecek emsal yaratır.
Siyasi etik ve kurumsal süreklilik
Demokratik siyasi etik, parti çıkarının sistem kurallarının önüne geçemeyeceğini gerektirir. 2023 kurultayı kararının yargı yoluyla iptal edilmesi ve ardından Genel Merkez önündeki kuşatma sahnesi, hem iktidar tarafına hem muhalefet tarafına bakıldığında aynı soruyu sormayı zorunlu kılıyor: Siyasi partiler hangi meşruiyet zemininde iddialarını taşıyor?
Mahkemelerin parti içi seçimlere müdahalesinin ve Ankara Valiliği aracılığıyla bir siyasi partinin genel merkezinin kuşatılmasının demokratik normlarla bağdaşmadığı açık. Aynı zamanda CHP içindeki iç çatışmanın bu ölçeğe taşınmasının ve mahkeme kapılarında çözüm aranmasının da sorgulanması gerekiyor.
Ana muhalefet olmanın ‘dayanılmaz hafifliği’, tam da bu noktada anlam kazanıyor: En büyük muhalefet partisi, hem dışarıdan gelen baskıyla hem de kendi iç tartışmalarıyla eş zamanlı boğuşurken muhalefet işlevini nasıl yerine getirecek?
Son söz: Tarihin açık ucu
CHP, kuruluşundan bu yana Türkiye siyasetinin en uzun soluklu aktörü olarak kalmayı sürdürüyor. Tek parti döneminin devlet kimliğinden 1950’deki yenilgiye, oradan Ecevit’in sol çizgisine ve nihayetinde onlarca yıllık muhalefet dönemine uzanan yol, her siyasi nesille farklı bir anlam kazanıyor.
2023 kurultayının ardından başlayan süreç, Kılıçdaroğlu’nun kayyım olarak atanması iddiası, kongreler hakkındaki iptal davaları, belediye başkanlarının tutuklanması ve Genel Merkez önündeki manzara, tek bir siyasi partinin iç krizini aşıyor. Türkiye’nin demokratik dengesinin nerede durduğunu gösteren bir ayna işlevi görüyor.
Muhalefet literatürü, güçlü bir muhalefetin demokratik sistemin zorunlu unsuru olduğunu ısrarla vurgular. Bu vurgunun somutlaşması için üç koşul gerekiyor: muhalefet partisinin kendi içinde demokratik olması, yargı ve yürütmenin parti içi süreçleri araçsallaştırmaması ve seçmenin bu süreçteki sorumluluğunu bilmesi.
Türkiye’nin en eski partisi, kendi tarihinin en büyük paradoksu içinde seyrediyor: Seçim sandığında en güçlü olduğu dönemde siyasi ve hukuki olarak en kırılgan noktasına gelmiş görünüyor. Bu çelişkinin nasıl çözüleceği, yalnızca CHP’nin değil, Türk demokrasisinin geleceğini de belirleyecek.
Yapısal konforun ve ideolojik esnekliğin eleştirisi
Mikro Tarih Notu
Büyük anlatılar siyasi elitlerin retoriğidir. Oysa mikro tarih, 2016’daki tek bir meclis el kaldırma anına veya 2026’daki bir mahkeme kalemi tutanağına bakar. Bu dosyanın asıl eleştirisi; aktörlerin isimlerinden ziyade, “ana muhalefet” kurumsal kimliğinin Türkiye’de yapısal bir sigorta işlevi görmesidir.
“Sorumluluk” Kavramının Araçsallaştırılması
Siyasette muhalefet topluma karşı sorumludur. Ancak veriler, CHP elitlerinin sorumluluk kavramını “parti içi iktidarı koruma sorumluluğuna” indirgediğini gösteriyor. Kılıçdaroğlu dönemindeki dokunulmazlık kararı anlık bir tepkiyi absorbe etmek için rasyonel görünse de, demokratik siyaset alanını yok etmiştir. Bu, siyasi etiğin günübirlik taktiklere feda edilmesidir.
2024 Yanılsaması ve Stratejik Acziyet
Özgür Özel yönetiminin elde ettiği %37.76’lık başarı, ardından gelen kayyım ve tutuklama dalgasıyla bir “stratejik acziyete” dönüşmüştür. Bir parti kazandığı belediyeleri koruyacak direnç mekanizmalarını kuramıyorsa, o oy oranları sadece kağıt üzerinde birer YSK verisidir. CHP, iktidarın yargı hamlelerini adeta birer “doğal afet” gibi izlemiştir.
İdeolojik Boşluk ve Sağ Siyasete Sığınma
Seçmeni “iktidarı değiştirmek” için konsolide eden ana muhalefet, kendi listelerinden meclise taşıdığı isimlerin iktidarın meclis çoğunluğunu pekiştirmesine (AKP sandalye sayısının 275’e yükselmesi) neden olmuştur. Bu durum, “Kime oy verirsem vereyim sistem aynı yere çıkıyor” algısını besleyerek demokratik inançsızlığı körüklemiştir.
EK 2: Muhalif Olmanın Gerçek Sorumlulukları ve “Büyük Kaçış”
Siyaset felsefesinde muhalif olmak; iktidarın alan kapattığı her yerde topluma bir nefes borusu açma, demokratik ahlakı koruma ve siyasi bir barikat kurma sorumluluğudur. Ana muhalefet, bu sorumluluğu kendi kurumsal ikbali uğruna sistematik olarak terk etmiştir.
Korkaklığın “Strateji” Olarak Sunulması:Muhalif olmanın ilk sorumluluğu cesarettir. 2016’daki dokunulmazlık oylamasında CHP, “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” derken iktidarın “terör” parantezinden kaçmaya çalışıyordu. Kendi vekillerini korumayı reddetmek bir strateji değil, siyasi ahlakın korkaklığa feda edilmesidir.
Seçmenin İradesini “Koruyamama” Acziyeti:Esenyurt’tan İstanbul’a uzanan kayyım dalgası karşısında genel merkez, “hukuki süreci takip ediyoruz” konforuna sığındı. Seçmene “oy verin” deyip, iradesi gasp edilirken meydanları dolduramayan bir yapı, ahlaki olarak muhalif olma vasfını yitirir.
Siyasi Ticaret ve Temsiliyet İhaneti:Seçmenin muhalif kalması için verdiği oyu, iktidarın meclis çoğunluğunu 275’e çıkarmak için harcayanlar temel ilkeyi çiğnemiştir. Muhalif olmak, iktidara vekil taşıyan bir lojistik firmasına dönüşmek demek değildir.
Koltuk Siyasetinin Demokratik Meşruiyeti Yutması:Mayıs 2026’da kurultay iptal edilip, partinin başına “kayyım” gibi dönmenin önü açıldığında, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu karardan memnuniyet duyması muhalif olma sorumluluğunun tasfiye edildiği andır. Sandıkta kaybedilen koltuğu iktidar mahkemeleriyle geri almaya çalışmak, operasyona gönüllü yazılmaktır.
Sonuç Özeti: Dayanılmaz Hafiflik
“Ana muhalefet olmanın dayanılmaz hafifliği”, her şeyi eleştirip hiçbir şeyin sorumluluğunu almama konforudur. CHP; ülkeyi yönetmenin getirdiği ağır riskleri almadan, hazine bütçelerini ve koltukları korumuş; ancak toplumu ve sandığı savunma sorumluluğundan her seferinde kaçmıştır. Sonuç, sorumluluktan kaçan bir muhalefetin, iktidarın ömrünü uzatan en büyük güvenceye dönüşmesidir.
“İyi/kötü Kürt” ayrımı, makbul mağdurluk ve sömürgeci ikilikler kavramları üzerinden güncel ve tarihsel dinamikleri değerlendiren Özgür Sevgi Görel, ırkçılıkla mücadelenin salt hukuki mekanizmalarla sınırlanamayacağı, toplumsal hareketlerin programlarında politik bir hat kurulması gerektiğini aktarıyor.
Özel harekat polisleri Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde 12 gün boyunca süren ablukada duvarları ırkçı yazılarla donattı. 2015, Foto: Özgür Politika
Türkiye’de özellikle futbol maçlarında siyahi futbolcular dönem dönem ırkçı tezahüratlar ve saldırılarla karşılaşırlar. Yine son yıllarda Türkiye futbol dünyasında ismini çok sık duymaya başladığımız Amedspor üzerinden Kürtler’e yönelik ırkçı, ayrımcı ifadeler ise “Ama o, teröristlerin takımı” gibi ifadelerle savunulur.
Ya da “nerelisin diye” sorulan kişinin cevabı, Muş, Mardin, Diyarbakır gibi Kürt bölgesinden herhangi bir yerleşim yerinin adı ise, “Olsun o da insan” gibi yine kaynağını ırkçılıktan alan tepkilerle karşılaşılır.
Bu tür durumlar söz konusu olduğunda, siyaset, medya ve toplumun genelinde “Türkiye’de ırkçılık yoktur” sesleri yükselir. Geçen hafta Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından birinin sahibi olan Rahmi Koç’un kameralar karşısında anlattığı ve etrafındakilerle birlikte kahkaha attığı ırkçı fıkraya yönelik tepkide olduğu gibi.
Türkiye’de ırkçılığı, ırkçılığın türlerini, yansıma biçimlerini ve buna karşı verilen mücadeleleri, ırkçılık ve faşizm gibi konuları uzun yıllardır çalışan, Hafıza Merkezi’nin kurucularından, akademisyen Özgür Sevgi Göral ile konuştuk.
Özgür Sevgi Göral hakkında
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde erken cumhuriyet döneminde çocuk sorunu ve çocuk suçluluğu üzerine yüksek lisansını tamamladı. 2017 yılında, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de (EHESS) Kürt Çatışması Bağlamında Zorla Kaybetme ve Zorunlu Göç: Kayıp, Yas ve Sınırda Siyaset başlıklı teziyle doktora derecesini aldı.
Türkiye’nin farklı üniversitelerinde çeşitli dersler veren Göral, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin kurucuları arasında yer aldı ve 2018’e kadar burada çalışmalar yürüttü. Ardından Paris 8 Üniversitesi’nde Türkiye ve Fransa’nın kolonyal hafıza rejimleri üzerine doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı. Sciences PO Paris ve INALCO’daki öğretim görevliliğinin ve Cambridge Üniversitesi’ndeki misafir araştırmacılığının ardından, Kasım 2023’ten itibaren EHESS’te Türkiye’deki politik ve toplumsal hareketler hakkındaki projesini yürütmektedir.
Zorla kaybetmeler, devlet şiddeti, hafıza çalışmaları, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve hukuk antropolojisi üzerine çeşitli kitap ve makaleleri bulunan Özgür Sevgi Göral, aynı zamanda Yaramız Derindir: Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi kitabının yazarıdır.
“Irkçılığın olmadığı toprak parçası yok”
Özellikle Afrikalılar, siyahiler özelinde ırkçılık konuşulduğunda, “Türkiye’de ırkçılık yoktur” gibi bir refleks var. “Türkiye’de ırkçılık yok. Biz ırkçı değiliz” deniyor. Türkiye’de ırkçılık yok mu?
Birincisi, ırksallaştırılmış küresel kapitalizm içinde yaşıyoruz. Irkçılığın olmadığı bir toprak parçası yok. Üstelik Türkiye, çok farklı ırkçılık biçimlerinin, çok farklı ırkçılık yapılarının, çok farklı ırkçı söylemlerin çeşitli gruplar tarafından dolaştırıldığı, zaman zaman bir yorumunun öne çıktığı, zaman zaman başka bir yorumunun geride kaldığı ve bence en önemlisi, “Irkçılık Türkiye’de yoktur” söyleminin çok geçer akçe olduğu bir yer.
Yani Türkiye’de çok güçlü sistematik ırkçılık yapıları sadece var olmakla kalmıyor, aynı zamanda “Türkiye’de ırkçılık yoktur” ya da “varsa bile çok ciddiye alınmayacak bir düzeydedir” ön kabulü yüzünden mevcut ırkçılık biçimleri, yapıları, söylemleri de doğallaştırılıyor. Kabaca, Türkiye’deki sağcılıklara ve farklı türdeki milliyetçiliklere tonunu veren şeyin ırkçılık değil, milliyetçilik olduğu düşüncesi hâkim. Dolayısıyla Türkiye ırkçılık için çok zengin bir memba olmasına rağmen bunun köklü biçimde inkar edildiği bir yer.
Dünyanın her yerinde ırkçılık, kapitalizme eklemlenen bir tahakküm biçimi. Onun sömürü yapılarıyla da çok güçlü ilişkiler kuruyor. Kapitalizm zaten göçmen işçilerle, Türkiye gibi vatandaş işçilerin de çok kötü koşullarda çalıştığı ülkelerde bile, göçmenlerin çok daha düşük ücretle, sigortasız, sendikasız modern kölelik dediğimiz koşullarda çalıştırılabilmesinin bir nedeni zaten ırkçılık. Sendikalaşma oranının en düşük olduğu, emek ücretlerinin baskılandığı bir ülke Türkiye.
Dolayısıyla “Irkçılık var mı, yok mu?” yanlış bir soru bence. Bence konuşulması gereken, Türkiye’deki ırkçılık yapıları, biçimleri neler? Bugün galebe çalan hangisi? Bunlar hangi propaganda ve ikna biçimleriyle dolaşımda normalleştiriliyor, üstü örtülüyor, genç kuşakları zehirliyor? Bunları konuşmalıyız gibime geliyor.
“Eşitlikçi yaklaşımlar da var”
Irkçılık gündemi Kürtler başlığı altında tartışıldığında “Kürtlerle kız alıp vermişiz, onlara nasıl ırkçılık yapabiliriz!” gibi bir yaklaşım söz konusu. Ya da “Biz daha önce kim Kürttü, Türktü, Aleviydi, Sünniydi bilmiyorduk, sonradan bu meseleler çıktı, dış güçler getirdi” deniyor.
Kürtler, Aleviler, Romanlar… Onlar her zaman biliyordu ne olduklarını. Egemen grupların bilmemesi, zaten onun konuşulmadığını ve saklandığını gösterir. Ama orada söylenmek istenen şey şu tabii esasen, onu duyuyorum ben: “Bir zamanlar öyle güzel bir dünyaydı ki bu kötü Amerikan emperyalizmi ve Batı menşeli kimlik eksenli hareketler yoktu ve biz bu konuları temel konulardan biri olarak konuşmazdık.” Yine bu konuları, bu sistematik tahakküm yapılarını konuşmayalım çağrısı o aslında.
Bu birkaç açıdan yanlış. Birincisi, bu meseleler kimlik temelli hareketlerin, ki kimlik temelli hareketler terimine de şerh düşeyim, ben o ayrıma zaten katılmıyorum, bastırmasıyla falan tarih sahnesine çıkmadı. Yani 18. yüzyılda, 19. yüzyılda İngiltere’de işçi sınıfının oluşumunun tartışıldığı metinlerden tutalım da 19. yüzyıl feminizmlerinin metinlerine bakalım. Burada her zaman ulusal farklar ya da ırksal farklar, bu farkların nasıl üretildiği ve farklı özgürlük mücadelelerinde nasıl işlediğine dair nüveler, izler, tartışmalar diyebileceğimiz şeyler var. Bu ulusal ve ırksal farkların nasıl üretildiği, nasıl yaratıldığı, kapitalizm tarafından belirli mücadeleleri parçalamak amacıyla nasıl harekete geçirildiği, bunun o mücadelelerin bağrında nasıl kimi kabuller gördüğü meselesi son derece eskidir. Ama aynı zamanda ilk andan itibaren buna itiraz eden eşitlikçi yaklaşımların da olduğunu görebilirsiniz. Mesela İngiliz işçi sınıfının oluşumunda, Atlantik dünyasının köklü etkisini, zaten kendisi olarak çok dinli, çok etnikli, ulus ötesi, enternasyonal biçimde oluyor. İrlanda meselesi örneğin hep var. Bunlar zaten konuşuluyor, tartışılıyor. Şüphesiz her farklı zamansallıkta farklı kelimeler ve kavramlarla.
Elbette 1970’lerden itibaren bu meseleler daha fazla gündemde ancak dile getiren hareketler, sadece etnopolitik ya da ulusal temelli hareketler değil. Feminist hareket, LGBTİ+ hareketi, pek çok kurtuluş ve özgürlük hareketi, kendi meselelerinin sınıf indirgemeci yaklaşımlar tarafından ikincilleştirilmesine itiraz ediyor. Ben bunu olumlu bir şey olarak görüyorum. Çünkü bu bize enternasyonalist bir işçi sınıfı mücadelesi için imkân açıyor. Irksallaştırılmış kapitalizmi ve patriyarkayı birlikte işlerken düşünmek emek mücadeleleri açısından da çok temel politik imkanlar, alanlar açıyor. Burada tabii ki eleştiri konusu edilebilecek perspektifler olabilir, vardır. Bunlar politik ve toplumsal hareketler arası tartışmalarda ifade edilir ve ediliyor. Ama “Biz eskiden bunları bilmezdik, ne oldu da bunları bilir olduk?” lafları, tam da bu meselelerin, sömürgeciliğin, ırkçılığın ana meselelerden biri olarak konuşulmasına itiraz etmek için söyleniyor.
Eşitlik dalgası ve eşitlik nefreti
Öte yandan, Türkiye’de çok farklı ırkçılık biçimleri var: Göçmen karşıtı ırkçılık, Arap karşıtı ırkçılık, Roman karşıtı ırkçılık. Kürt karşıtı ırkçılık bunların arasında bence başat bir yerde duruyor. Çok önemli bir yerde duruyor. Hem tarihsel olarak çok güçlü bir ırkçılık yapısı, sistemi ve çok farklı söylemleri var hem de son Kürt isyanının başlamasıyla birlikte klasik Kürt karşıtı ırkçılıkların bir bölümü aşındırmasıyla birlikte yeni şekillerde tezahür etti. Kürt hareketinin mücadelesinin yarattığı birikimin, açtığı kapının Türk üstünlükçü kesimler arasında uyandırdığı “eşitlik nefreti” aynı zamanda yeni ırkçılık biçimleri doğurdu. Bu başka hareketler için de benzer biçimlerde ortaya çıkabiliyor. Örneğin feminist hareketin güçlenmesi, farklı feminizmlerin güçlenmesi aynı zamanda yeni kadın düşmanlıklarını, yeni mizojinileri de doğuruyor. Çünkü güçlü bir eşitlik dalgası geliyor orada ve karşısında Jacques Rancière’in ifade ettiği şekliyle söylersek “eşitlik nefreti” de oluşuyor, örgütleniyor.
Dolayısıyla bugün Türkiye’de son 40 yılda oluşmuş, çeşitlenmiş, farklı dönemlerde farklı söylemler kullanmış bir “Kürt Hareketi etrafında örgütlenmiş Kürtler karşıtı ırkçılık” da var. Bu, son 10 yılda, yani 2015’teki çözüm sürecinin çok gürültülü bir biçimde bitmesi ve çatışmanın şiddetlenerek yeniden başlamasıyla birlikte de güçlendi. Son 10 yılda oluk oluk milliyetçilik, şovenizm, ırkçılık, kadın düşmanlığı akıtıldığı için bu özgün ırkçılık biçimi güçlendi.
Şimdi bana göre son 2 yıldır başlayan süreç kapsamında yeni diller buldu, yeni aktörler çıkardı. Yani başka bir şekilde söylersem ırkçılık ezelden gelip ebede giden, tek bir şekilde üretilen ve tecrübe edilen bir şey değil. Farklı dönemlerde değişiyor, dönüşüyor. Farklı devlet klikleri, farklı toplumsal kesimler buna farklı biçimde iştirak ediyor.
Farklı kliklerin yaklaşımını, belki de Rahmi Koç özelinde de tam aslında güncel olduğu için konuşacağız ama ona gelmeden önce şunu sormak istiyorum: “Daha önce kim Kürt, kim Türk yoktu” meselesinin kaynağında, resmî söylemin “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” yaklaşımı yok mu?
Yani evet, kabaca bunu söyleyebiliriz. Ama öte yandan bu “Herkes Türk’tür” ön kabulü, aslında dile getirenler tarafından bile içindeki gerilimleri bilinen bir ön kabul. Kürtler burada biraz özgün bir yerde duruyor. Şöyle söyleyeyim: Türkiye’de Müslüman olmayan kesimler, örneğin Ermeniler, Rumlar, Yahudiler. Bunlar, Türkiye’deki farklı ırkçılık biçimleri üzerine çalışan pek çok sosyal bilimcinin de ileri sürdüğü gibi, Türkleşmesi mümkün olmayan kesimler. Onlar Türkleşme çağrısına dâhil değiller örneğin. Dolayısıyla onlarla ilgili hem Türk olmadıkları biliniyor hem Türk olmaları da arzulanmıyor. Ama buna rağmen bu söz söyleniyor.
Öte yandan Kürtler için durum biraz farklı. Kürtler asimilasyon çemberinden geçerek Türk olmaya davet ediliyorlar. Eğer Kürt olmaktan vazgeçerlerse, özellikle de mücadele eden, direnen Kürt olmaktan vazgeçerlerse, Türklük sahnesinin gönüllü olarak bir unsuru olurlarsa, onlara Türkleşme imkânı, kapısı açık. Çeşitli düzeyler var burada. Şimdi bu tabii genel bir doğru, ama bunun içinde pek çok farklı düzey, nüans var.
“Mücadele edenler devleti dönüştürüyor”
Bir “Türklük” dayatması elbette var. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda örneğin 54 yerde Türk kelimesi geçiyor mesela ve çok ilginç yerlerde geçiyor: Egemenlikte geçiyor, başlangıçta geçiyor, yasama ve yargı yetkisinin kullanımında geçiyor, vatandaşlıkta geçiyor. Dolayısıyla elbette böyle bir buyruk cümle olarak, bir çağrı olarak aynı zamanda, bu cümle var. Ama bu da, tıpkı ırkçılık biçimleri gibi, ezelden gelip ebede giden bir çağrı değil. Bu çağrı değişiyor; bazı dönemlerde açılıyor, bazı dönemlerde kapanıyor. Sadece egemenlerin farklı yaklaşımları nedeniyle de değil mücadele edenler dönüştürüyor bunu. Mücadele edenler devleti “Türkiye’de sadece Türkler yoktur, başka birileri de vardır ve biz bunu kabul etmek zorundayız” demeye mahkûm ediyor. Kürt meselesinde bu öyle olmuştur.
Bunu hiç görmemek bana politik olarak yanlış geliyor. Çünkü politik mücadelenin gücünü görmemek, politik mücadelenin birikimini görmemek anlamına gelir. Ya da Hrant Dink’in örneğin canıyla ödeyerek ortaya koyduğu, Agos’un ortaya koyduğu: “Türkiye’de Ermeniler vardır ve rehin değildir. Türkiye’ye, Türkiye siyasetine, Türkiye toplumuna söyleyecek sözü olan Ermeniler de vardır” cümlesi… Yani farklı mücadeleler, bu cümleyi kuranların da çok iyi bildiği gerçeği, söylemeye ve tanımaya mecbur bırakabiliyor. Bu “Türkiye’de Türk’ten başka kimse yoktur” cümlesini bence farklı biçimlerde söyletiyor. Biraz dönüştürüyor, bazen kapıları aralıyor. Sonuçta Kürt hareketinin kimi taleplerini, özellikle bu Kürt toplumunun pek çok farklı kesimlerinin talepleriyle de birleştiyse kabul etmek durumunda kaldı Türkiye Cumhuriyeti. Bunu aşağıda mücadelenin birikimi, tepede ise bu mücadele birikimine verilecek yeni cevaplar, farklı politik ittifaklar, yeni emperyal arzulardan oluşan bir toplam mümkün kıldı.
Dolayısıyla temelde çok değişmeyen, ırkçı, Türk üstünlükçü, milliyetçi bir çekirdek var. Bu doğru. Ama bence iki şey önemli. Bir, bu çekirdek çok farklı dönemlerde çok farklı yapılarla ittifak yaparak, farklı diller kurarak, kendisini yeniden üreterek tezahür ediyor. Yani tek bir şekilde tezahür etmiyor. Bir yandan o sert çekirdek anlamında doğru, ama onun nasıl dönemselleştirebileceğimizi, nasıl ittifaklar kurduğunu görmemek anlamında bana doğru gelmiyor.
İkincisi de söylediğim şey, bu çekirdeğe karşı büyük bir mücadele var Türkiye’de. Pek çok farklı politik ve toplumsal hareketin buna karşı ayağa kalktığı bir yer Türkiye. O mücadele birikimini de dikkate almak gerekir. O mücadele birikimi derken Kürt özgürlük hareketini, sömürgecilik karşıtı feminist birikimleri, ırkçılık karşıtı feminist birikimleri, sömürgecilik karşıtı LGBTİ+ birikimini, Türkiye radikal sollarını, hak örgütlerinin oluşturduğu birikimi ve tüm bu farklı hareketlerin oluşturduğu ortak alanı kastediyorum. Bunların oluşturduğu güçlü bir birikim var. Bu birikim ve içinde çatışmalar içeren ortak alan diyeyim, zaman zaman geriliyor, zaman zaman zayıflıyor. Bu da olağan. Onun yarattığı sonuçlar da var, bunu da görmek gerekiyor. Sadece bu şerhleri düşerek o cümleye katılırım.
“Türk milliyetçiliği makbul mağduru sever”
Türkiye’deki ırkçılık hallerini anlatırken müslüman olmayan toplulukların Türkleştirme parantezine alınmak gibi bir politikayla karşı karşıya olmadığını, Kürtler’in ise o paranteze alındığını belirttiniz. Başka ne tür ırkçılık türlerinden bahsedilebilir?
Epey konuştuk aslında; Türkiye’de çok güçlü bir Kürt karşıtı ırkçılık var. Özel olarak bence Kürt hareketi etrafında şekillenmiş, Kürtlere karşı bir ırkçılık var. Mesela yeni ırkçılık biçimleri çok fazla “İyi Kürt / Kötü Kürt” ayrımı üzerinden gidiyor. Kürtler vatanına, milletine saygılı olursa, devletine bağlı olursa, sosyal medyada bu çok dolaşıyor, işte elektrik faturalarını öderse, çok çocuk yapmazlarsa… Burada tabii çok farklı ırkçılık örüntüleri içine giriyor. Medeniyet, barbarlık, kültürün içinde olmak, olmamak vesaire gibi çok eski ikilikler bunlar.
Bu çerçeveye giren Kürtler, iyi Kürtler. Bu çerçeveye girmeyen Kürtler ise kötü Kürtler. Kim onlar? Onlar esas olarak Kürt özgürlük hareketini destekleyen Kürtler. Farklı şekillerde ifade edilmesi, o gerçeğin ismini örtmek için söyleniyor. Bunlar mağdur olmayan, sadece mağdur olma kaderini kabul etmeyen, itiraz eden, eşitlik talep eden, politika yapan, sokağa çıkan, Türkiye politik sahasını değiştiren Kürtler. Makbul olmayan mağdurlar bunlar. Bence Türk milliyetçiliğinin kahir ekseriyeti “makbul mağduru” sever. Hatta onu anmaya da itiraz etmez, politik içeriğinden tamamen kopartılmış mağdurlarla sorunu olmaz. Yeter ki gerçek bir politik özne olmasın, bir şeyleri değiştirme iradesiyle Türkiye siyasi sahasına çıkmasın. Kürt özgürlük hareketine yakın Kürtlere yönelik ırkçılık temelinde böyle bir şeyden işliyor bence: “Kaderine itiraz etmek mi, ne hakla? Ne hakla bunu yapabilir?”
Bir de tabii böyle söylenince sadece sözler gibi kalıyor, öyle anlaşılma riski var. Unutmamak lazım: Türkiye’de Kürt meselesi ekseninde yaşanan çatışma çok şiddetli, uzun bir 45 yıl boyunca sürdü. Türkiye’nin ana akım gazetelerinde öldürülen gerilla cenazelerinin panzere bağlanıp sokaklarda gezdirildiğini izledi Türkiye toplumu, hep birlikte. Yapılan işkenceyi izledi. İşleyen şiddeti izledi. Bunu büyük ölçüde onayladı. Bununla bir bağ kurdu.
Elbette buna itiraz eden kesimler de oldu ve zaten Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin alametifarikası da bu. Kendisine çizilen sınıra hapsolmayıp, Türkiye’nin tamamında buna karşı ortak, özgür ve eşit bir arada yaşam çağrısı için politika yapmak. Özgür ve eşit yeni bir ortak yaşam çağrısı, yeni bir siyasi sözleşme. 100 yıl önce Ermeni devrimcilerinin çağrısı da buydu. Bütün bu 100 yıllık süreçte farklı hareketlerin çağrısı da buydu: Özgür ve eşit yeni bir yaşam, ortak yaşam çağrısı. Dolayısıyla elbette hem Kürt hareketinin mücadelesiyle hem de Türkiye radikal politik hareketlerinde de kısmen nüveleri olan bu eşitlik, enternasyonalizm, sömürge karşıtı ufukla birlikte buna itiraz eden hareketler, yapılar da oldu. Çok farklı alanlarda oldu. Politik hareketler içinde oldu, hak örgütleri içinde oldu, siyasi partiler içinde oldu, taban örgütleri içinde oldu.
Fakat bu ikili ırkçılık yapısının işleyişi, genel bir Kürt karşıtı ırkçılıkla, Kürt özgürlük hareketi içinde mobilize olmuş Kürt kesimlerine karşı ırkçılık önemli sonuçlar yaratıyor. Mesela kadın düşmanlığı, mizojininin bu bağlamdaki kullanılma biçimleri. Sosyal medyada çok sık görürsünüz. Farklı dönemlerdeki Kürt kadın milletvekillerinin fotoğraflarını alıp “Şu çirkinliğe bak, içinin çirkinliği yüzüne yansıyor” diyerek hem kadın hem Kürt olmaya birlikte saldırmak mesela.
Yani ırkçılık kendisiyle birlikte cinsiyetçiliği de üreten bir şey.
Elbette. Cinsiyetçiliği tek başına o üretmiyor şüphesiz, ama cinsiyetçilik ile ırkçılık, iki tahakküm ve sömürü yapısı birlikte işliyor. Birbirinin içine girerek, eklemlenerek işliyor. Oradaki kadın düşmanlığını da güçlendiriyor, öte yandan o kadın düşmanlığı Kürt düşmanlığını da güçlendiriyor. Eklemlenme ilişkisi demeyi tercih ederim buna. Patriyarkanın, sömürgeciliğin ve ırkçılığın ürettiği ikili karşıtlıkları birlikte düşünmek önemli. Bu ikili karşıtlıkların işleyişine dair Fanon’la düşünebiliriz örneğin. Gerçi son zamanlarda çok farklı kesim de Fanon’a referans yapıldığı için, Fanon referansı vermekten biraz da imtina ediyorum. Bununla ilgili hatta yazmak istiyorum: “Fanon’un Türkiye ve Kürdistan siyasi sahalarındaki kullanımları” diye. Çünkü çok ilginç bir seyir izliyor bence.
Birçok kavram tüketildiği gibi bu da tüketiliyor galiba.
Tüketmekten öte, sömürgecilik çerçevesi, gerçek sömürgecilik karşıtı politik mücadeleyi sürdüren hareketlere karşı kullanılan bir şeye dönüşüyor Türkiye’de. Önemli bir dönüşüm o yüzden. O çok uzun bir tartışma. Ama Fanon, sömürgeciliğin işleme biçimlerini anlatırken çok önemli bir şey söylüyor bence. Ve aslında bu, genel olarak sömürü ve tahakküm yapıları için geçerli bir şey: İkili karşıtlıklar kurmak. “Yeryüzünün Lanetlileri”nde kolonyal dünyanın en önemli özelliklerinden birinin, katı ikiliklerle belirlenmiş ve bu ikili karşıtlıklara dayanarak kompartımanlara, bölmelere ayrılmış, hareketsiz, bir dünya kurmak olduğunu söyler. Ona göre, Maniheist bir dünya kurmak, bölmelere ayırmak, sömürge düzeninin temel hamlesidir. Toplulukları ve dünyaları birbirinden ayırmak, kolonyal asimetrileri sürdürmek açısından hayati önemdedir. Siyahı beyazdan, sömürgeyi metropolden, kültürü barbarlıktan ayırmak buna dayalı olarak inşa edilir. Bu dünyalar arasına maddi ve sembolik duvarlar örmeye yarar: İkili yasa, ikili hukuk, ikili politik düzen, ikili sosyal dünya ve o iki dünyanın arasındaki duvarlar. Bir dünyadan öbür dünyaya geçemezsin. Ama en önemlisi, bu ikilikler bizim zihnimizde de vardır. Biz de o ikilikleri birbirinden ayrı olarak görürüz. Onları bir arada düşünmeye, bağlantılı görmeye cesaret edemeyiz.
Son 40 yıllık Kürt çatışması, o çatışmanın askeri yöntemlerle ele alınması, militarizmle yanıtlanması, kontrgerilla taktikleri, bunun yarattığı şiddet, o şiddetin basında kullanımı, Türkiye düşün dünyasındaki etkileri, bugün sosyal medyadaki tezahürleri… Bunların hepsini birlikte düşünürsek, araya örülen maddi ve sembolik/düşünsel duvarların gücünü görürüz. Bu zaten vardı, ama son 10 yılın buna özgül katkılar yaptığına inanıyorum.
Dolayısıyla eğer ırkçılık karşıtı mücadeleden ve düşünme biçimlerinden bahsedeceksek, bunu Kürt meselesi bağlamında konuşunca yanına hep sömürgecilik karşıtlığı da ekleniyor bence. Kürt karşıtı ırkçılığın kısmen özgül bir yanıdır bu. Bundan bahsedeceksek bu ikilikleri kırmaktan bahsetmeliyiz. Yani bu ikilikleri aşan bağlantılı tarihler, bağlantılı politikalar ve bağlantılı toplumsallıklar. Türkiye’de Kürt kadınları bu tip bir şedit, sömürgeci, ırkçı kadın düşmanlığıyla damgalanırken Türkiyeli diğer kadınlara yönelik mizojini de bundan payını alacaktır. Birebir aynı şeyi yaşamak anlamında söylemiyorum bunu, ama bunlar birbiriyle ilişkilidir. Yani Türkiye’de bir alanda bu kadar büyük bir şiddet beslenirken, diğer alanlarda steril ve kurtarılmış bölgeler olmayacaktır. Bence Türkiye’nin son 10 yılı, çok sert bir biçimde bunu yeniden gösterdi zaten.
“Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiren bir isim”
Bir kaç gün önce Türkiye’nin önde gelen sermayedarlarından Rahmi Koç’un bir konuşmasının yer aldığı bir video yayıldı internette. Kürt kadınlarına yönelik aşağılayıcı ifadelerin kullanıldığı o videoya yoğun tepki oldu. Rahmi Koç’un yaşlığı olduğu, Türkiye’de Karadenizliler, Lazlarla ilgili de pek çok fırka olduğu ve takılmamak gerektiği gibi ifadeler de dile getirildi. Bütün bu konuştuklarımızdan da yola çıkarak Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik bu söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir şerh düşmek istiyorum. Ben bu konularda, böyle bir şey olup onun üzerinden hararetlenilmesi, büyük büyük laflar savrulması ve iki gün sonra unutulmasından rahatsızım. Meseleyi konuşurken böyle konuşulmasından rahatsız olduğumu bir kere söyleyeyim.
Türkiye’de ırkçılık o kadar gani gani ifade ediliyor ki, bu, ırkçılığın farklı biçimlerde nasıl tezahür ettiğini görmemiz açısından güzel bir örnek olabilir. “Rahmi Koç yaşlı bir adam” kısmını gülerek geçiyorum. Ona cevap vermek istemiyorum gerçekten. Yani evet, yaşı ilerlemiş biri ama konunun bununla ilgisi yok. Tabii Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiriyor. Rahmi Koç demek, Türkiye kapitalizminin mühim isimlerinden, sermaye sınıfının, Türkiye’nin üstelik en saldırgan, sömürücü kapitalist sermaye sınıfının, kurucularından, sahiplerinden, sürdürücülerinden biri demek. Her döneme adapte olan, her dönemde kâr paylarını muazzam artıran bir sermaye grubunun öndeki isimleriden biri. Hayatının her alanına yayılmış bir rahatlık vardır muhtemelen. Yaşından çok, dünyanın sahiplerinden birisi olmanın, Türkiye’nin sahiplerinden birisi olmanın verdiği rahatlık belki burada parametre olabilir.
Öte yandan, anlattığı hikayenin pespaye ırkçılığı, bunu ifade edişindeki rahatlık bir yana yayınladığı özür de son derece sorunlu. Verdiği cevap da ırkçılığı tanıyan bir cevap değil. Anlattığı hikâyede adıyla sanıyla “Kürt kadın” geçiyor, verdiği cevapta, dilediği özürde Kürt kelimesi geçmiyor. Koç Grubu’nun sermaye birikimi sürecinde acaba Türkiye’nin soykırımlarının, pogromlarının, Kürt çatışması eksenindeki savaşının katkısı ne diye kabaca bir bakarsak zaten tablo ortaya çıkar. Dolayısıyla bu örnek hem Türkiye’deki ırkçılığın ferah feza ifade edilmesine daha genel bir durumu hem de Koç grubunun temsil ettiği şeylere dair daha spesifik durumu ifşa etti.
Koç bir figür, sermaye sınıfının, topluluğunun özelliklerinin cisimleştiği bir kişi olduğu için daha önemli mi oluyor?
Onu “Rahmi Koç” yapan arkadaki büyük yapıdır en nihayetinde. “Böyle şakalar zaten her zaman yapılır ve bu da ırkçı değildir” görüşüne tabii ki katılmıyorum. Böyle şakalar her zaman yapılır ve bunların hepsi ırkçıdır. Ama bununla nasıl mücadele edeceğiz? Bence soru bu. Böyle şakalar en tepeden en aşağıya kadar farklı kesimler arasında yapılır ve normalleştirilir.
Rahmi Koç söz konusu ırkçı fıkrayı anlatırken “Kürt kadını” diyor. Aslında resmi söylemde, Kürt değil ama “Kürt kökenli”dir. Bu tür örneklerde Kürt olarak karşımıza çıkmasını nasıl yorumlamak gerekiyor?
Çok doğru. Bir de malum süreç, hani artık “Kürt” demek birkaç yıl öncesine kıyasla daha kolay, o da kolaylaştırmıştır. Bir yandan, olayın sonrası da süreçle ve başka güç ilişkileriyle birlikte ve onlarla ilgili işledi. Bu sahne faş olabilirdi, açığa çıkabilirdi ve böyle bir patırtı yaratmayabilirdi de. Mutlaka Kürt Özgürlük Hareketi itiraz ederdi, ama böyle büyük bir şeye dönüşmeyebilirdi. O da bence Türkiye’nin içinde bulunduğu politik süreçle, güç ilişkileriyle alakalı.
“Uzun soluklu bir mücadele hattı kurmalı”
Irkçılıkla mücadele için ne tür yol ve yöntemler olmalı? Türkiye’de buna yönelik verilen mücadele için neler söylenebilir?
Bütün politik mücadeleler gibi çok uzun soluklu bakmak gerekiyor bu işe gerçekten. Bir günlük, iki günlük bir olay üzerine değil. Bir, Türkiye’de çok güçlü ırkçılık yapılarının var olduğunu, ikiincisi, bunun çok farklı aktörler eliyle sürdürüldüğü, farklı retoriklerin dolaşıma sokulduğunu, üçüncüsü, bunun çok güçlü bir toplumsal katılımla işlediğini ve dördüncüsü de her zaman da Türkiye devrimci hareketlerinin tarihinde, bazen azınlık olsa, bazen unutturulsa da, buna karşı seslerin olduğunu hatırlatarak uzun soluklu bir mücadele hattı kurmak gerekiyor bana göre.
Bunu günlük mücadelelerin kalbine koymak şart. Türkiye’deki işçi sınıfı mücadeleleri, feminizm mücadelesi, LGBTİ+ mücadelesi ya da Kürt özgürlük mücadelesi bir yerde, ırkçılık karşıtı mücadele başka bir yerde gibi görmemek gerekiyor. Irkçılık karşıtı mücadeleyi hareketlerin kendi programlarının, günlük mücadelelerinin bir parçası olarak görmesi ve çalışması gerekiyor. Naçizane görebildiğim bu.
Aynısı bilgi üretenler için de geçerli. Akademi içi ya da akademi dışı, bilgi üretiminin ya da Türkiye düşün dünyasının diyelim, ırkçılık konusunu böyle tali, zaman zaman göçmen karşıtı pogromlarla ya da en son örnekte olduğu gibi yanıp sönen bir hevesle ve bu biçimde ele alması değil, bunun üzerine sürekli düşünmesi, çalışması gerekiyor.
Ve tabii insanların konum değiştirebileceğini unutmamak gerekiyor bence. En sert eleştiriyi yaparken bile, politika diye bir şeye inanıyorsak onun dönüştürme gücüne, kapasitesine inanıyoruz demektir. Dolayısıyla en sert tartışmayı yaparken bile kendi kendini rahatlatan bir tarzdan çıkıp karşı tarafı yanına çağırmak gerekiyor. Irkçılık yapılarından, söylemlerinden farklı bir “bir arada varoluş” üzerine politika yapmaya, düşünmeye, kafa yormaya davet eden bir dil olması gerekiyor.
“Irkçılığı politik olarak yenebiliriz”
Bu zor bir mesele. Bence bu dünyadaki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin, Türkiye’deki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin de, uzun zamandır aradığı bir dil. Nasıl bir dil bu? Örneğin Adorno faşizm üzerine yazarken şunu söylüyor: “Faşist potansiyel, insanların isterlerse çok sınırlı olan çıkarlarında dayanak buluyorsa eğer, en etkin panzehir, onların çıkarlarının, hem de dolaysız çıkarlarının nerede yattığını inandırıcı, çünkü doğru bir şekilde göstermek olabilir.” Uzak idealler ya da başkalarının kolaylıkla unutulabilecek acılarına yapılacak göndermeler yerine, insanlara dolaysız çıkarlarının nerede olduğunu göstermekten söz ediyor Adorno. Bunu ırkçılık karşıtı bir mücadele bağlamında düşünürsek neler çıkar mesela? Çıkarların yanı sıra, hayal ettiğimiz dünyaları bugün’de kurmak için ısrar etmek gibi bir hatta daha fazla vurgu yapanlar da var örneğin. Bunlar köklü tartışmalar. Öyle bir dil olacak ki hem mevcut durumu hak ettiği bir dille ifşa edecek, ama öte yandan bunu yaparken çok geniş kesimleri ırkçılık karşıtı bir politikada, bir koalisyonda/ittifakta, çünkü bu ancak bir ittifakla olur en nihayetinde, bir arada olmaya, bir arada düşünmeye, bir arada politika yapmaya davet edecek.
Ben bunun ancak çoğul hatta eklektik yöntemlerle yapılabileceğini düşünüyorum. Bir yerde çok pedagojik yöntemler, bir yerde daha fazla açıktan karşına alan yöntemler, bir yerde daha fazla taban örgütlerinde işleyen çalışma tarzları, bir yerde ana akıma da hitap eden bir şeyler… Tek bir yöntemle olmaz bu bence. Çok güçlü bir çoğulluğu oluşturmak, kurmak gerekiyor.
Şuna pek inanmıyorum: Bunu “Yaramız Derindir” kitabımda da uzun uzun anlattım, ben bu işlerin salt hukuki mekanizmalarla çözülebileceğine inanmıyorum. Suç duyurusunda bulunulabilir, yasalara göre suçsa elbette. Ama biz ırkçılığı esasen politik olarak yenebiliriz bence, hukuki olarak değil.
Bu tabii çok uzun bir tartışma. Türkiye’deki hareketlerin hukuku nasıl kullandığı, insan hakları söylemini nasıl kullandığı falan… Ama ben “Irkçılık suçtur” demekten çok “Irkçılığı yeneceğiz; çünkü biz enternasyonalistiz, çünkü biz eşitlikçiyiz, özgürlükçüyüz, çünkü biz ırkçılıktan azade bir dünyaya inanıyoruz ve onu kuracağız” demeye politik olarak daha yakın birisiyim.
“Sizinle dövüşe dövüşe, bir bölümünüzü ikna ede ede, bir bölümünüzü yene yene, bir bölümünüzü yanımıza çeke çeke bunu kuracağız” demeyi daha doğru görüyorum. O yüzden bu işleri sadece hukuki meseleler üzerinden konuşmak, hem o hukuki meseleler en nihayetinde dönüp dolaşıp özgürlük ve eşitlik hareketlerine karşı kullanıldığı için, ama hem de esasen politikanın bu kadar hukuki bir dille yapılmasının bütünsel perspektifimizi zayıflattığını düşündüğüm için bana eksik geliyor. Hukuki mücadele yapılmasın anlamında söylemiyorum bunu. Elbette yapılsın ama buna indirgemeyelim.
Bizim ırkçılık karşıtlığımızın temeli, ırkçılığın bugünkü yasalarda suç olmasına dayanmıyor. Bu elbette ırkçılık karşıtı eşitlikçi hareketlerin bir kazanımıdır. Ama yarın bir gün, Türkiye Cumhuriyeti yasalarında ya da başka ülkelerin yasalarında ırkçılık suç olmaktan çıksa bile örneğin, biz ırkçılığa karşı olacağız. Biz ırkçılığa politik olarak karşıyız. Çünkü bizim hayal ettiğimiz dünya, kuracağımız başka alem, onun olmadığı bir dünya, onu aşındırdığımız, gerilettiğimiz, nihai olarak da ortadan kaldırdığımız bir dünya. Bu ikisi arasında bir fark olduğunu ve o farkı unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla elbette hukuk önünde mücadele verilebilir taktik bir mücadele olarak. Ama ırkçılığa karşı mücadelenin dilinin ve ufkunun bundan çok daha geniş olması gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye futbolunda ırkçılık örnekleri
8 Aralık 2020’deki PSG – Başakşehir maçında yaşananların ardından öne çıkan “Türkiye’de ırkçılık yoktur” söylemine karşın, futbol arşivleri siyahi oyunculardan farklı etnik kimliklere kadar uzanan kabarık bir ayrımcılık tablosunu ortaya koyuyor.
1999Kevin Campbell
Trabzonspor Başkanı Mehmet Ali Yılmaz, İngiliz siyah futbolcu için, “Bizim yamyamı gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı” ifadelerini kullandı. Tepkiler üzerine “Türkiye’de ırkçılık olmadığı için aklımıza gelmez” savunması yapıldı.
2012Didier Zokora
Fenerbahçeli Emre Belözoğlu, saha içinde Trabzonsporlu Zokora’ya ırkçı hakarette bulundu. Emre, bu eylemi nedeniyle ceza (hem sportif hem adli) alarak Türkiye’de ırkçılıktan ceza alan ilk futbolcu oldu.
2013Eboue & Didier Drogba
Derbi maçında bir Fenerbahçe taraftarı, Galatasaraylı siyah futbolculara muz salladı. Taraftar daha sonra, “Sindirim sistemi rahatsızlığım var, meyveyle besleniyorum” şeklinde bir savunma yaptı.
2014-2018Deniz Naki
Gençlerbirliği’nde oynarken “Kürt Alevi Naki sen misin?” denilerek saldırıya uğradı. Afrin operasyonuna yönelik sosyal medya mesajı sonrası TFF tarafından futbol tarihinin en büyük cezasıyla sahalardan ömür boyu men edildi.
2016 SonrasıAmed SK Taraftarı
Başakşehir deplasmanında “Çocuklar ölmesin maça da gelsin” tezahüratı yapılması üzerine haklarında dava açıldı (beraat ettiler). Ancak o süreçten itibaren Amed SK taraftarına yaklaşık 70 maç boyunca aralıksız deplasman yasağı uygulandı.
2020M’Baye Diagne
Spor yorumcusu Emre Bol, canlı yayında Galatasaraylı siyah futbolcu için “Senegal’de timsah yiyordu, geldi burada topçu oldu” ifadelerini kullandı.
Afganistan’ın Herat vilayetinde, Taliban Ahlak Polisi’nin “uygunsuz baş örtüsüveya burka” giydikleri gerekçesiyle kadınları gözaltına alıp bayılana kadar darp etmesi üzerine protestolar patlak verdi. Taliban üyeleri Herat’taki bazı göstericilere ateş açtı.
Afganistan’da burka giyen kadınlar.
Afganistan’daki Herat vilayetinin Cebrail bölgesi sakinleri, Taliban’ın kadınları gözaltına alıp şiddet uygulamasını protesto etmek amacıyla bu sabah bir gösteri düzenledi. Afganistan Kadın Haber Ajansı’nın (AWNA) aktardığına göre, protesto gösterisi göstericilerin üzerine ateş açan Taliban güçleri tarafından bastırılmaya çalışılıyor. Yerel kaynaklara göre “Eğitim, İş, Özgürlük” sloganları atan mahalle sakinlerine Taliban güçleri tarafından ateş açıldı.
Protestolar, Taliban’ın Ahlak Polisi tarafından kadınlara yönelik sürdürülen gözaltılar ve sert muamele üzerine tırmanışa geçti. Taliban’ın bu uygulaması, Cumartesi günü Herat’ın çeşitli bölgelerinde kadınları zorla çadari (burka) giymeye zorlamak ve giymeyenlerin hapsedileceği yönünde tehdit etmek suretiyle başladı.
Taliban’ın üst düzey lideri Hibatullah Ahundzade, 119 maddeden oluşan kapsamlı bir ceza yönetmeliği taslağını resmen onaylamıştı. Kritik bir şekilde bu yönetmelik, algılanan bir “günaha” (buna uygunsuz kıyafetler de dahil) tanıklık eden her vatandaşın bunu anında durdurma görevi olduğunu belirterek, kolluk yetkisini tabana yaydı ve fiilen sokak şiddetini yasallaştırdı.
Protestocuları vuran Taliban üyesi. Fotoğraf: 8AM Media
8AM Media’nın haberine göre Taliban mensupları, manto giydikleri gerekçesiyle kadınları bayılana kadar darp edip gözaltına alıyor. Herat’taki kadınlar, Taliban mensuplarının sokak ortasında kadınları darp ettiği bu olayların ardından, kadınların bakkala bile çıkmaya korkması nedeniyle kamusal alandaki kadın varlığının keskin bir şekilde düştüğünü belirtiyor.
ترس از بازداشت؛ حضور کمرنگ زنان در بازارهای هرات
همزمان با افزایش نگرانیها از بازداشت زنان بهدلیل رعایتنکردن حجاب مورد نظر طالبان، حضور زنان در جادهی لیلامی هرات در روزهای اخیر بهگونهی چشمگیری کاهش یافته است.
— Afghanistan Women News Agency (@AWNANEWS) June 9, 2026
Taliban göstericilere ateş açtı
Bugün (9 Haziran) yerel kaynaklar 8AM Media muhabirlerine, Taliban gruplarının göstericileri dağıtmak ve bastırmak için ateş açtığını bildirdi. Kaynaklar ayrıca bölge genelinde sürekli olarak ambulans ve Taliban koruma aracı (Ranger) seslerinin duyulduğunu aktardı. Kesin can kaybı ve yaralı sayısı ise henüz netleşmiş değil.
Sosyal medyadaki bir videoya göre, silah sesleri devam ederken mahalle sakinlerinin yaralıları taşıyarak uzaklaştırdığı görülüyor.
Herat Protests Continue Amid Reports of Taliban Gunfire
Sources in Herat told Aamaj News that several protesters were wounded after Taliban forces resorted to ‘live fire’ to break up the demonstrations.
En az dört farklı kaynak bugün AWNA’ya, Taliban güçlerinin Herat’taki bazı salonların girişlerinde insanların içeri girmesine izin vermeden önce kadınların kıyafetlerini ve baş örtülerini kontrol ettiğini söyledi.
“‘Uygunsuz baş örtüsü’ İslami değerlerle bağdaşmıyor”
Afganistan’ın Meydan Şehr bölgesinin eski kadın belediye başkanı Zarife Ghafari Bashir, X hesabı üzerinden yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Taliban, Herat’ın Cebrail bölgesinde son birkaç gündür kadın ve kız çocuklarının gözaltına alınmasını protesto eden mahalle sakinlerinin barışçıl gösterisini şiddet kullanarak bastırdı. İnternette dolaşıma giren videolar, Taliban güçlerinin kalabalığı dağıtmak için ateş açtığını ve çok sayıda göstericiyi darp ettiğini gösteriyor. Bu son olay, rejimin muhalif sesleri susturmak ve Afgan kadınlarıyla dayanışma içinde olanları bastırmak için şiddet kullanmaya devam ettiğini yansıtmaktadır.”
Afganistan’ın Birleşmiş Milletler Temsilcisi Nasir Ahmad Faiq ise X hesabından yaptığı açıklamada, Taliban’ın ahlak polisi tarafından “uygunsuz baş örtüsü” bahanesiyle kadınların gözaltına alınmasının ne İslami ilke ve değerlerle ne de Afgan halkının kültür ve gelenekleriyle bağdaşmadığını belirtti. Faiq, “Taliban görevlileri, kadınların yakınları (akrabası/yasal vasisi) bile olmadıkları halde, kadınları kamusal alanda zorla gözaltına alma ve taşıma yetkisini kendilerinde nasıl görebiliyorlar?” diye sordu ve şöyle devam etti:
“Bu durum, Taliban hapishanelerindeki şiddet, cinsel istismar ve tecavüz vakalarının yanı sıra Taliban mensuplarının karıştığı zorla evlendirmelere dair güvenilir ve iyi belgelenmiş raporların ortasında yaşanıyor; ki bu vakalar hiçbir zaman şeffaf bir şekilde soruşturulmamış, sorumlulardan hesap sorulmamıştır.”
Af Örgütü: “Her kadının ne giyeceğini seçme hakkı vardır”
Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) Güney Asya Bölge Ofisi, Taliban’a gözaltına alınan kadınların nerede olduğunu derhal açıklaması, güvenli bir şekilde geri dönmelerini sağlaması ve kadınları kıyafetleri nedeniyle hedef alan uygulamalara son vermesi çağrısında bulundu:
“Herat vilayetinde çok sayıda kadının Taliban’ın kısıtlayıcı kıyafet kurallarına uymadıkları gerekçesiyle gözaltına alındığına dair raporlar son derece endişe vericidir. Bu durum, Afganistan’daki kadın ve kız çocuklarının haklarına yönelik süregelen baskıların çarpıcı bir hatırlatıcısıdır. Her kadının ne giyeceğini seçme, özgürce hareket etme, toplumsal yaşama katılma ve korku ya da gözdağı olmaksızın yaşama hakkı vardır.”
“Bu gözaltılar Taliban’ın toplumsal cinsiyet zulmünün bir parçasıdır”
Küresel bir koruma ağı ve diaspora savunuculuk grubu olan Afgan Kadın Aktivistler Koordinasyon Kurulu (AWACB), X hesaplarından şu açıklamayı yaptı:
“Herat’tan alınan görgü tanığı ifadeleri, fotoğraf ve video görüntülerine göre, Taliban güçleri kamusal alandaki kadınları sırf yüzleri tamamen kapalı olmadığı gerekçesiyle gözaltına almıştır. Bu gözaltılar münferit olaylar değildir. Taliban’ın Afgan kadınlarının bedenleri, hareketleri ve varoluşları üzerinde tam kontrol ve korku kurmaya yönelik sistematik toplumsal cinsiyet zulmü kampanyasının bir parçasıdır.”
Statement by the Afghan Women Activists Coordinating Body on the Arrest of Women in Herat
The Afghan Women Activists Coordinating Body strongly condemns the reported arrest of dozens of women and girls by the Taliban in Herat under the pretext of “bad hijab”.
— Afghan Women Activist´s Coordinating Body (AWACB) (@AWACB_DE) June 7, 2026
“Özgürlüğe Doğru Kadın Hareketi”nin (Women’s Movement Towards Freedom) kurucusu ve lideri Tahera Nasiri ise şu ifadeleri kullandı: “Taliban, kadınları toplumsal yaşamdan silmeye çalışıyor ve evlerinden her çıktıklarında onları giderek daha savunmasız hale getiriyor.” Nasiri’ye göre Taliban, sistematik kısıtlamalar ve baskılar yoluyla kadınları toplumdan tamamen dışlamayı, temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakmayı amaçlıyor.
Nasiri, “Bu rejimin lobisini yapanlara veya güncel durumu normal gibi gösterenlere yazıklar olsun. Gerçek şu ki Afganistan’daki kadınlar her gün ağır ayrımcılık, dışlanma ve baskıyla karşı karşıya kalmaya devam ediyor” dedi.
The Taliban are attempting to erase women from public life, making them increasingly vulnerable whenever they leave their homes. Through systematic restrictions and oppression, they seek to exclude women entirely from society and deny them their fundamental rights and freedoms.… pic.twitter.com/RlizxHBiKn
— Tahera Nasiri ~ طاهره ناصری (@nasiri_tahera) June 8, 2026
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin Kasım 2023 tarihli CHP Kurultayı hakkında ‘mutlak butlan’ kararı vermesi ve ardından parti merkezine çevik kuvvet sevk edilmesi, Türkiye’nin en eski ve tek kesintisiz var olan partisi için yeni bir eşiği işaret ediyor. Bu dosya; muhalefet kavramının doğuşundan CHP’nin bugünkü krizine uzanan çizgiyi, seçim verileri ve kronolojiyle birlikte ele alıyor.
Foto: CHP
Siyaset teorisinde muhalefet, yalnızca iktidarın karşı kutbu veya bir sonraki seçimde koltuğu devralmayı bekleyen yedek bir güç değil. Demokratik meşruiyetin sacayağı olan muhalefet, kamusal denetimi, toplumsal rıza üretimini ve siyasi etiğin korunmasını sağlayan kurumsal bir zorunluluk. Ancak Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşme serüveninde, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ekseninde muhalefet, yapısal bir konfor alanına, iktidar olamamanın getirdiği yapısal bir “dayanılmaz hafifliğe” dönüşmüş durumda.
2023 Genel Seçimleri’nden başlayan ve Mayıs 2026’da yargı eliyle partiye “kayyım” tayin edilmesine kadar uzanan kurumsal kırılma, bu hafifliğin ve siyasi etik krizinin mikro tarihsel bir vesikası. Bu metin, tarihsel kökenlerden güncel Yüksek Seçim Kurulu (YSK) verilerine, parlamenter erozyondan kurultay iptaline uzanan süreçte, ana muhalefetin kurumsal çözülüşünü kronolojik bir karşılaştırmayla mercek altına almakta.
Muhalefet nedir? Kavramın doğuşu
Muhalefet kavramı modern siyaset literatürüne sanıldığından erken girdi. İngilizce ‘opposition’ sözcüğünün modern siyasi anlamda kullanımı 18. yüzyıla, İngiltere’de sistematik parlamento muhalefetinin kurumsallaşmasına dayanıyor. 1826’da Whig Parti lideri George Tierney’in kullandığı ‘Onurlu Muhalefet’ (His Majesty’s Opposition) kavramını zamanla liberal demokrasilerin vazgeçilmez kurumsal sütunlarından biri hâline geldi.
Antik Yunan’da isegoria (eşit söz hakkı) ve parrhesia (gerçeği söyleme cesareti) üzerine kurulu agora kültürü, muhalefet fikrinin düşünsel köklerini barındırken örgütlü siyasi muhalefet, yani iktidarı denetleyip alternatif politika öneren kalıcı yapılar, modern parlamentarizmin ürünü olarak devam etmekte.
Siyaset biliminde Robert Dahl’ın çoğulculuk teorisi ve Giovanni Sartori’nin parti sistemi tipolojisi, muhalefetin demokratik sistemlerdeki işlevini şöyle teorize eder: İktidarı sınırlamak, seçmenlere seçenek sunmak, yönetişim hatalarını görünür kılmak ve meşru iktidar değişiminin kapısını açık tutmak. Bu işlevleri yerine getiremeyen bir muhalefet, varlığının ağırlığını taşıyamaz; bu yazının temel argümanı da buradan besleniyor.
Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü, Foto: Wikipedia
Osmanlı’dan Cumhuriyete giderken muhalefet
Osmanlı-Türk modernleşmesinde ilk organize siyasi muhalefet odağı, Sultan Abdülaziz yönetimine karşı gizli bir cemiyet olarak kurulan Yeni Osmanlılar (1865) ve ardından gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti (1889)’dir. Parlamenter düzeydeki ilk resmi muhalefet partisi ise İttihat ve Terakki’nin tek parti eğilimine karşı 1911’de kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası.
CHP, 1923’te ‘Halk Fırkası’ adıyla kurulduğunda ne bir muhalefet partisiydi ne de çoğulcu bir siyasi ortamda filizleniyordu. Tam tersine, kurucu iktidar partisiydi. Devleti, orduyu ve toplumsal dönüşümü yönlendiren tek yapıydı.
CHP, devlet kuran bir parti olarak Osmanlı bürokratik elitinin ve kurucu askeri kadronun mirasçısıdır. Osmanlı döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti geleneğinden gelen Mustafa Kemal ve kadrosu, 1923–1946 arasında CHP’yi bir parti olmaktan çok devletle özdeşleşmiş bir hareket olarak konumlandırdı. Bu durum, partinin genetik kodlarına “devletin asıl sahibi” olma bilincini işlemiştir. Modern devlet aygıtını inşa eden CHP, ilk yıllarında muhalefeti “içeriden” kontrol etmeye çalıştı: 1924 yılındaki ilk çok partili deneme, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile gerçekleşti. Fırka dokuz ay içinde kapatıldı. 1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyi ise beklenmedik halk ilgisi nedeniyle üç ayda sona erdirildi. Her iki örnekte de sistem, muhalefeti değil iktidar tekini taşıyordu.
Bu tarihsel arka plan, CHP’nin muhalefeti kurumlaştıran değil, tarihsel olarak onu dışlayan ya da kısa tutmaya çalışan yapıdan evrilmesi/ doğması yönüyle önemli.. Peki Türkiye’nin en uzun soluklu muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi nasıl bir muhalefet kimliğine sahip, muhalefet olmanın sorumluluklarını yerine getirdi mi?
Cumhuriyet Halk Fırkası Kürsüsü, Foto: Wikipedia
Türkiye’de ilk muhalefet örneği
1946’da Demokrat Parti’nin kuruluşu ve 1950’deki seçim yenilgisi, CHP’yi bu sefer kendi icat etmediği bir role yani muhalefete zorladı. 1950 seçimleri Türk siyasi tarihinin en köklü iktidar değişimini getirdi. Adnan Menderes liderliğindeki DP, yüzde 53,3 oy ve 487 sandalyeyle iktidara gelirken CHP 69 sandalyeyle küçük bir muhalefet grubuna dönüştü. O güne kadar devlet ile neredeyse özdeşleşmiş olan CHP, 14 Mayıs 1950 seçimleriyle ile birlikte barışçıl yollarla Demokrat Parti’ye devrederek “kurucu parti” pozisyonundan “ana muhalefet” konumuna keskin bir geçiş yapmış oldu. Bu tarihten sonra CHP, toplumsal merkez ile özellikle muhafazakar ve taşralı seçmenle kurumsal bir doku uyumsuzluğu yaşadı.
İktidardan muhalefete geçiş
Siyasi elitlerin koridor siyasetine sıkışması, CHP’yi iktidarı hedefleyen dinamik bir aktör olmaktan çıkarıp mevcut statükoyu ve kendi kurumsal varlığını korumaya odaklı “ebedi muhalefet” pozisyonuna sabitlendi.
1960 askerî darbesi, 1961’de Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu ve ardından gelen 1965–1977 arası konjonktür, çok partili hayatın oturmasını sağladı. CHP, bu dönemde Bülent Ecevit liderliğinde ‘Ortanın Solu’ söylemiyle solun ana partisi konumuna yerleşti. 1973’te yüzde 33, 1977’de yüzde 41,4 oy alarak tarihin en yüksek oy tavanına ulaştı. Ecevit, başbakanlık da yaptı. Ancak 1980 darbesiyle tüm partiler kapatıldı ve CHP’nin mirası önce SHP’ye, ardından DSP ile CHP’nin yeniden birleşmesiyle bugünkü yapıya taşındı.
CHP 1950’de iktidarsız kalmayı öğrenmek zorundaydı. 75 yıl sonra hâlâ bu öğrenme sürecini tamamlayıp tamamlamadığı tartışılıyor.
Rakamlarla CHP’nin Muhalefet Dönemi (2002-2023)
🔍 Detaylı siyasi notları okumak için grafik çubuklarının üzerine gelin
2002 Genel Seçimi%19,4
178 Vekil
AK Parti karşısında tek muhalefet partisi olarak mecliste yer aldı.
2007 Genel Seçimi%20,9
112 Vekil
Cumhurbaşkanlığı krizinin (“367 Krizi” ve e-muhtıra) gölgesinde girilen seçim.
2011 Genel Seçimi%26,0
135 Vekil
Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki ilk seçim. Sonraki 12 yıl boyunca bir daha aşılamayacak olan en yüksek oy oranı.
Haziran 2015 Genel Seçimi%25,0
132 Vekil
HDP’nin barajı aşmasıyla dört partili meclis aritmetiği oluştu, iktidar çoğunluğu ilk kez sarsıldı.
Kasım 2015 Genel Seçimi%25,3
134 Vekil
Hükümet kurulamaması sonrası erken seçim. Türkiye genelindeki büyük değişimlere rağmen CHP tablosu aynı kaldı.
2018 Genel Seçimi%22,6
146 Vekil
Millet İttifakı yapısının şekillendiği ilk seçim dönemi. Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığı adaylığı gölgesinde kaldı.
2023 Genel Seçimi%25,4
169 Vekil*
Millet İttifakı çatı listesiyle girildi. 169 vekilin 39’u sonrasında DEVA, Gelecek, SP ve DP’ye ayrılarak meclis gücünü eritti.
Veriler çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor: Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa geldiği 2010’dan 2023’e kadar geçen on üç yıllık süreçte, ana muhalefet partisinin oyları yüzde 19 ile yüzde 26 bandına sıkışmış ve “aşılmaz bir cam tavan” görüntüsü çizmiştir.
* Kaynak: YSK resmî seçim sonuçları. 2023 milletvekili sayısı, ittifak ortaklarıyla CHP listesinden seçilenleri kapsamaktadır (toplam 169 + ittifak vekilleri).
Veriler çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor: CHP, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa geldiği 2010’dan 2023’e kadar oy oranını yüzde 19–26 bandından çıkaramadı. 2011’deki yüzde 26 zirve, sonraki on iki yılda da aşılamadı. Bu grafik, Kılıçdaroğlu sonrasında Özel liderliğinde mümkün olabilecek değişimin referansı olarak da okunabilir.
Peki Kılıçdaroğlu’nun birinci başkanlık dönemi CHP’nin muhalif tarihine hangi noktaları bıraktı?
Kılıçdaroğlu’nun birinci başkanlığı
Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2010 yılında kaset komplosu sonrası genel başkanlığa gelişi, rasyonel bürokratik bir muhalefet vaat ediyordu. Ancak bu dönem, kurumsal muhalefetin “taktiksel hatalarla” kendi bacağına sıktığı bir sürece dönüştü.
Bu sürecin en büyük kırılma noktası, AKP’nin Mayıs 2016’da milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına yönelik anayasa değişikliği teklifini Meclis’e getirip oylaması oldu. Teklifin asıl hedefi HDP’ydi. Ancak tasarı kapsamında, CHP’li 50’ye yakın milletvekilinin dosyası da bulunuyordu. Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP, iktidarın “teröre destek verenleri koruyorlar” propagandasına yenik düşme korkusuyla, siyasi etiği ve parlamenter denetim hakkını çiğneyerek “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” tavrını benimsedi. Kılıçdaroğlu’nun karar noktasındaki sözleri dikkat çekiciydi: ‘Eğer bedel ödenecekse önce bedeli biz ödeyelim.’
Kılıçdaroğlu’nun bu tavrı ‘siyasi güvenilirliği test eden bir adım’ olarak savunuldu. Yasama organının yargı ve yürütme karşısında tamamen diz çökmesine neden oldu. HDP’li vekillerin tutuklanmasının önünü açan ve 4 Kasım 2016’da eş genel başkanlar dahil 9 HDP’li vekilin tutuklanmasına zemin hazırlayan bu hamle, dönüp dolaşıp Enis Berberoğlu örneğinde olduğu gibi CHP’li vekilleri ve ilerleyen yıllarda CHP’li belediye başkanlarını vuracak olan yargısal kuşatmanın yasal zeminini hazırladı. Ana muhalefet, kendi kurumsal kalkanını kendi elleriyle yok etti.
Bu olay, bugünden geriye bakıldığında farklı bir anlam kazanıyor. Kılıçdaroğlu’nun ‘önce bedeli biz ödeyelim’ dediği mekanizma, tam olarak bugün CHP’nin kendi belediye başkanlarına ve liderlerine uygulandığı iddia edilen araç hâline gelmiş durumda. Tarihin ironisi, zaman zaman kurumsal hafıza kaybıyla tamamlanıyor.
Yerel seçimlerde değişim
CHP’nin asıl seçim odaklı ve coğrafi sıçrayışı 2023 genel seçimlerinde değil, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde gerçekleşti. Bu seçimlerde parti, uzun yıllardır aşamadığı kıyı şeridi ve metropol sınırlarını kırarak Anadolu’nun içlerine doğru tarihî bir genişleme yakaladı. 2019 yılında İstanbul ve Ankara gibi sembolik merkezleri geri kazanan CHP, 2024 yerel seçimlerinde Adana, Mersin, Muğla ve Tekirdağ gibi mevcut kalelerini korumakla kalmadı Bursa, Balıkesir ve Denizli gibi sanayi odaklı muhafazakar büyükşehirleri de ilk kez AKP’den devralarak portföyüne ekledi. Her ne kadar Hatay gibi kritik bir sınır kenti bu dönemde AKP’ye kaybedilmiş olsa da Manisa, Afyonkarahisar, Amasya ve Giresun gibi geleneksel olarak sağ partilerin domine ettiği İç ve Ege Anadolu illerinin kazanılması, muhalefet partisinin oylarını %37,76’ya ulaştırarak 47 yıl aradan sonra onu Türkiye genelinde birinci parti konumuna taşıdı.
Yerel Yönetimlerde Tarihi Sıçrama (2004–2024)
CHP’nin kıyı şeridinden Anadolu’ya uzanan genişleme grafiği ve kazanılan belediyeler
Oy Oranı
%18,2
Kazanılan Belediye
~250
İzmir ve batı sahil şeridindeki kaleler korundu. Sınırlı bir yerel muhalefet hattı oluşturuldu.
Oy Oranı
%23,1
Kazanılan Belediye
~340
İzmir tamamen güvenceye alındı; oylarda ülke genelinde sınırlı bir yükseliş trendi başladı.
Oy Oranı
%26,3
Kazanılan Belediye
~280
Büyükşehir yasasının değiştiği ilk seçim. İzmir elde tutulurken, Adana ve Antalya kaybedildi.
Kritik Kırılma
Oy Oranı
%32,1
Kazanılan Belediye
263
İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya kazanılarak iktidarın yıllar süren yerel hegemonyası ilk kez büyükşehirler nezdinde bölündü.
Tarihî Zirve
Oy Oranı
%37,76
Kazanılan Belediye
420
47 yıl aradan sonra Türkiye genelinde 1. Parti olundu. Bursa, Balıkesir, Denizli gibi muhafazakar/sanayi büyükşehirleri ile toplamda 14 büyükşehir ve 21 il merkezi kazanıldı.
* Kaynak: YSK Seçim Arşivi ve Resmi Gazete Sonuçları.
Bu tablo, yazının devamında anlatacağımız “Sandıkta bu kadar büyüyen ve coğrafi olarak Türkiye’nin kalbine yerleşen bir partinin, nasıl olup da 2025 ve 2026’da kendi kazandığı bu mevzileri yargı kayyımlarına ve iç kavgalara teslim ettiği” paradoksunu çok daha çarpıcı ve sarsıcı olduğunun altını çizerek siyasi etik ve sorumluluk krizini vurgulamak için gereken kusursuz kontrastı ortaya koyuyor.
Tabloya göre;
Bursa, Balıkesir ve Denizli büyükşehirlerinin ilk kez AKP’den alınarak CHP portföyüne katıldı.
Adana, Mersin, Muğla ve Tekirdağ’ın zaten CHP’de kalarak ve korundu.
Manisa, Afyonkarahisar, Amasya ve Giresun gibi yerlerin kazanılması tarihsel olarak değerlendirilebilr.
Kritik Kayıp: Hatay’ın AKP’ye geçti.
Tarihî Eşik: CHP’nin Türkiye genelinde %37,76 ile 47 yıl sonra (1977 Bülent Ecevit döneminden beri) ilk kez birinci parti oldu.
2019 Dönümü: İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya’nın kazanılmasıyla yaşanan ilk büyük kırılma olarak değerlendirilebilir.
2024 Dönümü: Toplam kazanılan belediye sayısının (il, ilçe ve beldeler dahil) 420’ye ulaştığı ve oy oranı 37,76 oldu.
Büyük çözülme: İstifalar ve saf değiştirmeler
14 Mayıs 2023 genel seçimlerinde 600 sandalyeli Meclis’te kendi listelerinden 169 milletvekili çıkararak görece güçlü bir muhalefet bloğu oluşturan CHP, bu aritmetiğin yapısal paradoksuyla seçim hemen ertesi günü yüzleşti. Seçim ittifakı protokolü gereği CHP listelerinden bağımsız ya da kontenjan adayı olarak giren 39 ittifak vekilinin (DEVA, Gelecek, Saadet ve Demokrat Parti) mazbatalarını alır almaz kendi partilerine dönmesiyle ana muhalefetin çekirdek sandalye gücü bir gecede 130’a deklare oldu. Takip eden süreçte parti içi transferler ve katılımlarla meclis gücü 138 sandalyeye kadar dengelenmiş olsa da asıl ideolojik kırılma, CHP listelerinden taşınan sağ/muhafazakar ittifak unsurlarının ve parti içi disiplin süreçleriyle ters düşen bazı isimlerin ilerleyen dönemde Cumhur İttifakı ya da iktidar blokuna zemin hazırlayan saf değiştirmeleriyle yaşandı. Muhalefet oylarıyla meclise giren bu isimlerin iktidar eksenine kayması, seçmen nezdindeki kurumsal inandırıcılık krizini derinleştiren en görünür kırılma noktası oldu.
Özellikle CHP listelerinden seçilen sağ kökenli figürler ile parti içi disiplin süreçleriyle ters düşen isimlerin Cumhur İttifakı blokuna (AKP) katılması, Türk siyasetinde “vekil transferi” tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
TBMM 28. Dönem: Muhalefet Blokundaki Kritik Vekil Transferleri ve İstifalar
Prof. Dr. Serap Yazıcı Özbudun
Seçim Listesi: CHP Listesi (Gelecek Partisi)
Durum: AK Parti’ye Katılım (Şubat 2025)
“Muhalefet bloğundaki dağınıklık ve yeni anayasa sürecindeki yapısal uyumsuzluk.”
Hasan Ufuk Çakır
Seçim Listesi: CHP (Mersin Milletvekili)
Durum: AK Parti’ye Katılım (Aralık 2025)
“Parti yönetimine yönelik sert eleştirileri sonrası ‘kesin ihraç’ istemiyle disipline sevk edilmesi.”
Cemal Enginyurt
Seçim Listesi: CHP Listesi (Demokrat Parti)
Durum: Bağımsız / CHP İle Ortak Hareket
“Demokrat Parti kongre sürecindeki usulsüzlük iddiaları ve merkez sağda yeni odak inşa etme fikri.”
Salih Uzun
Seçim Listesi: CHP Listesi (Demokrat Parti)
Durum: Bağımsız (Kasım 2024)
“Demokrat Parti’nin kurumsal dönüşüm vizyonu ve aceleci kongre kararlarıyla ters düşülmesi.”
Lütfullah Kayalar
Seçim Listesi: İYİ Parti (Yozgat)
Durum: Bağımsız
“İYİ Parti’nin genel seçim sonrası izlediği ‘hür ve müstakil’ siyaset konseptiyle yaşanan stratejik fikir ayrılıkları.”
* Kaynak: TBMM 28. Dönem Milletvekilleri listesi ve güncel siyasi transfer arşivleri.
Bu tablo ve muhalefet bloğundaki çözülmenin tek yönlü olmadığını, hem kurumsal (DP’den kopuşlar gibi) hem de doğrudan iktidar odağına yönelim (Özbudun ve Çakır örnekleri gibi) şeklinde iki farklı düzlemde ilerlediğini gösteriyor. Gelecek Partili Serap Yazıcı Özbudun’un AKP’ye katılım süreci, seçimlerden sonra muhalefet milletvekillerinin Cumhur İttifakı blokuna geçiş dinamiklerini ve meclisteki aritmetik değişimleri somut bir örnek üzerinden gözler önüne seriyor.
Yerel yönetimlerde yargı kuşatması
CHP’nin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde tarihî zafer kazanmasının ardından, genel başkan Özgür Özel’in ‘normalleşme süreci’ beklentisiyle başladığı dönem, çok kısa sürdü. 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasıyla başlayan operasyon dalgası, 2025 boyunca genişleyerek devam etti:
31 Mart 2024 yerel seçimlerinin hemen ardından, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki idari vesayet ve yargı denetimi yetkileri, Türk siyasi tarihinde eşine az rastlanır bir frekansta işletilmeye başlandı. Süreç, geçmiş dönemlerde olduğu gibi yalnızca Kürt bölgesindeki DEM Partili belediyelerle sınırlı kalmadı. Ana muhalefet partisi CHP’nin kalesi niteliğindeki metropol ilçelerine ve büyükşehirlere de uzanan sistematik bir görevden alma dalgasına dönüştü.
Buradaki en kritik hukuki ayrım, belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılmasının ardından yerlerine yönetim modelinin nasıl şekillendirildiğidir:
Yerel Yönetimlere Müdahale Biçimleri
Doğrudan Kayyum Ataması
Belediye Kanunu’nun 45. maddesi uyarınca; “terör örgütü üyeliği veya propagandası” suçlamasıyla görevden alınan başkanların yerine İçişleri Bakanlığı tarafından mülki idare amirleri (vali yardımcısı/kaymakam) “Belediye Başkan Vekili” olarak atanmıştır.
Meclis İçi Vekalet Seçimi
“Yolsuzluk, usulsüzlük veya mal varlığı aklama” gibi adi suç şüpheleriyle uzaklaştırılan isimlerin yerine belediye meclisleri kendi içinden yeni bir vekil seçmiştir. Bu noktada meclis çoğunluğunun hangi ittifakta olduğu yönetimin rengini belirlemiştir.
2024–2026 Dönemi Kritik Görevden Alma ve Kayyum Matrisi
Doğrudan Kayyum Ataması
Meclis İçi Vekalet Seçimi
Belediye (İl/İlçe)
Görevden Uzaklaştırılan Başkan
Müdahale Gerekçesi / İddia
Yeni Yönetim Biçimi ve Durum
Esenyurt (İstanbul)
Ahmet Özer
Terör örgütü üyeliği iddiası / Soruşturma
Doğrudan Kayyum
Şişli (İstanbul)
Resul Emrah Şahan
Yargı süreçleri ve yapısal soruşturmalar
Doğrudan Kayyum
Ovacık (Tunceli)
Mustafa Sarıgül
Örgüt üyeliği davasında alınan ceza
Doğrudan Kayyum
İstanbul BB
Ekrem İmamoğlu
Siyasi yasak / “Ahmak Davası” ve soruşturmalar
Meclis Seçimi
Gaziosmanpaşa (İst.)
Hakan Bahçetepe
İdari ve adli soruşturmalar kapsamı
Meclis Seçimi
Uşak Merkez
Özkan Yalım
Yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları (Tutuklama)
Meclis Seçimi
Not: Mardin, Batman, Hakkari ve Van gibi büyükşehir/il belediyelerindeki kayyum süreçleri DEM Parti çatısı altında gerçekleştiği için bu tabloda sadece CHP eksenindeki ya da CHP’yi doğrudan sarsan ana kırılmalara yer verilmiştir.
Ermenistan’da sandıktan ikinci kez zaferle çıkan Nikol Paşinyan, dış politikada bir süredir izlenen “stratejik çeşitlendirme” rotasını seçmenden aldığı güçlü destekle tahkim etti. Bu kritik eşiğin ardından Erivan’ın önündeki en büyük sınav, Batı ile entegrasyon vizyonunu derinleştirirken, Moskova’ya olan mecburi bağımlılığı yönetebilmek olacak.
Nikol Paşinyan, Foto: Bloomberg
Ermenistan’da 7 Haziran 2026 tarihinde gerçekleştirilen parlamento seçimleri, Başbakan Nikol Paşinyan liderliğindeki Sivil Sözleşme Partisi’nin yeniden iktidara gelmesiyle sonuçlandı. Yaklaşık %56 oy alan Paşinyan, seçmenlerden bir kez daha güçlü bir destek alırken, seçimlere katılım oranı da yaklaşık %59 olarak gerçekleşti. Bu sonuç yalnızca Ermenistan iç siyaseti açısından değil, Güney Kafkasya’nın geleceği bakımından da önemli bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Seçimlerin ardından asıl tartışma, Erivan yönetiminin Rusya ile tarihsel bağlarını nasıl yöneteceği ve Batı ile geliştirdiği ilişkileri hangi ölçüde derinleştirebileceği üzerinde yoğunlaşıyor.
Paşinyan’ın yeniden iktidara gelişi, son yıllarda şekillenen dış politika yöneliminin devam edeceğine işaret ediyor. Ancak bu yönelim, Ermenistan’ın Rusya’dan tamamen kopacağı anlamına gelmiyor. Aksine ülkenin önündeki temel mesele, Moskova ile güvenlik ve ekonomik ilişkilerini bütünüyle sona erdirmeden Avrupa Birliği ve Batılı aktörlerle ilişkilerini geliştirebileceği yeni bir denge siyaseti kurabilmesi olacaktır.
Güven krizinden “stratejik çeşitlendirmeye”
Bu değişimin arka planı, son yıllarda yaşanan güvenlik krizlerinde aranmalıdır. 2018 Kadife Devrimi sonrasında iktidara gelen Paşinyan, ilk yıllarında Rusya ile doğrudan bir kopuş politikası izlemedi. Ancak 2020 İkinci Karabağ Savaşı ve özellikle 2023 yılında Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ üzerinde tam kontrol sağlaması sırasında Moskova’nın beklenen askeri ve siyasi desteği vermemesi, Erivan’da Rusya’nın güvenilir bir müttefik olup olmadığı yönündeki tartışmaları derinleştirdi. Rusya öncülüğündeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (CSTO) Ermenistan’ın beklentilerini karşılayamaması da bu sorgulamayı daha görünür hale getirdi.
Bu süreç Ermenistan’ın dış politikada “stratejik çeşitlendirme” arayışını hızlandırdı. Son iki yılda Avrupa Birliği, Fransa ve ABD ile geliştirilen diplomatik, ekonomik ve savunma alanındaki ilişkiler bu arayışın en somut göstergeleri oldu. Avrupa Birliği’nin mali destek programları, kamu yönetimi reformları, dijital dönüşüm projeleri ve hukukun üstünlüğüne yönelik teknik destek mekanizmaları Erivan’ın Batı ile kurduğu ilişkileri kurumsallaştırmaya başladı. Fransa’nın savunma alanındaki desteği ve Washington’un diplomatik girişimleri de bu süreci tamamlayan unsurlar arasında yer alıyor.
Bununla birlikte Ermenistan’ın Avrupa Birliği’ne kısa vadede tam üyelik yoluna girmesi gerçekçi görünmüyor. Coğrafi konumu, ekonomik yapısı ve güvenlik bağımlılıkları dikkate alındığında önümüzdeki dönemde daha olası senaryo, Avrupa Birliği ile mevcut ortaklık mekanizmalarının derinleştirilmesi, ekonomik entegrasyonun artırılması ve demokratik reformların sürdürülmesi olacaktır. Başka bir ifadeyle Erivan’ın yöneldiği model tam üyelikten ziyade, Avrupa ile daha yoğun ekonomik ve kurumsal entegrasyon olarak şekillenmektedir.
Kremlin’in Bölgesel Nüfuzu ve Ekonomik Kozlar
Bu gelişmeler doğal olarak Rusya tarafından yakından takip edilmektedir. Moskova, Ermenistan’ı yalnızca eski bir Sovyet cumhuriyeti olarak değil, Güney Kafkasya’daki nüfuzunun temel dayanaklarından biri olarak görüyor. Bu nedenle Paşinyan’ın yeniden güçlü bir siyasi destekle iktidarını sürdürmesi Kremlin açısından bölgedeki etkinliğin daha da aşınabileceği yönünde değerlendiriliyor. Son dönemde bazı Ermeni tarım ürünlerine yönelik ithalat kısıtlamaları, enerji fiyatları üzerinden yürütülen tartışmalar ve Avrasya Ekonomik Birliği üyeliğine ilişkin yapılan açıklamalar, Rusya’nın ekonomik araçlarını gerektiğinde kullanabileceğini gösteriyor. Batılı araştırma kuruluşlarının seçim sürecinde Rusya kaynaklı dezenformasyon faaliyetlerine ilişkin değerlendirmeleri de Moskova’nın Ermenistan üzerindeki siyasi etkisini koruma çabasının sürdüğüne işaret ediyor.
Paşinyan yönetiminin dış politikadaki ikinci önemli başlığı ise Azerbaycan ile yürütülen barış müzakereleri olmaya devam ediyor. Sınırların belirlenmesi, ulaşım hatlarının açılması ve diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik görüşmeler yalnızca iki ülke açısından değil, bölgesel istikrar bakımından da belirleyici önem taşıyor. Kalıcı bir barış anlaşmasının sağlanması halinde Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme sürecinin de ivme kazanması bekleniyor. Böyle bir gelişme Güney Kafkasya’nda ekonomik iş birliği ve bölgesel ulaşım projeleri açısından yeni fırsatlar doğurabilir.
Ancak seçim zaferi Paşinyan açısından tüm sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Önündeki en önemli sınavlardan biri iç siyasi dengeleri yönetebilmek olacaktır. Özellikle Karabağ’ın kaybedilmesinin ardından oluşan toplumsal travma ve milliyetçi muhalefetin eleştirileri tamamen ortadan kalkmış değildir. Muhalefet, Batı ile yakınlaşmanın ülkenin güvenliğini zayıflattığını savunurken, Paşinyan yönetimi ise uzun vadeli istikrarın ancak bölgesel normalleşme ve ekonomik kalkınma ile sağlanabileceğini ileri sürmektedir. Seçim zaferi hükümete güçlü bir meşruiyet sağlasa da dış politika tercihleri üzerindeki iç siyasi tartışmaların devam etmesi beklenmektedir.
Önümüzdeki dönemde Rusya’nın askeri baskıdan ziyade ekonomik ve siyasi araçları öne çıkarması daha olası görünmektedir. Ermenistan’ın enerji arzı büyük ölçüde Rus şirketlerinin kontrolünde bulunurken, dış ticaretinin önemli bir bölümü de hâlen Rusya ile yürütülmektedir. Bu nedenle Moskova’nın enerji fiyatları, ticaret kotaları, ulaştırma bağlantıları ve Avrasya Ekonomik Birliği üyeliği üzerinden Erivan’a baskı kurma kapasitesi devam etmektedir. Bunun yanında Rusya’nın medya ve bilgi alanındaki etkisini kullanarak kamuoyu üzerinde nüfuz oluşturmaya çalışması da ihtimal dahilindedir. Dolayısıyla Kremlin’in Ermenistan üzerindeki etkisi, askeri ittifaklardan çok ekonomik ve siyasi bağımlılık mekanizmaları üzerinden şekillenmeye devam edecektir.
Diğer taraftan Avrupa Birliği’nin Ermenistan’a yönelik desteğinin de belirli sınırları bulunmaktadır. Brüksel demokratik reformlar, ekonomik kalkınma ve kurumsal dönüşüm alanlarında önemli katkılar sunabilse de Rusya’nın uzun yıllardır sağladığı güvenlik şemsiyesinin yerini kısa vadede doldurabilecek kapasiteye sahip değildir. Avrupa Birliği’nin Ermenistan politikası daha çok ekonomik entegrasyon, yatırım, altyapı projeleri ve kamu kurumlarının güçlendirilmesi ekseninde ilerlemektedir. Bu durum Erivan’ın Batı ile yakınlaşmasını mümkün kılarken, Rusya ile doğrudan bir kopuşu da sınırlandırmaktadır.
Dolayısıyla, 2026 seçimlerinin asıl önemli sonucu, Ermenistan’ın dış politika tercihlerini tek kutuplu bir güvenlik anlayışından çıkararak çok yönlü bir diplomasiye dayandırma iradesini sürdürmesidir. Önümüzdeki dönemde Güney Kafkasya’nın geleceği, Ermenistan’ın hangi blokta yer alacağından ziyade; Batı ile ilişkileri geliştirirken Rusya ile zorunlu bağlarını koruyan o hassas dengeyi ne ölçüde sürdürebileceğine bağlı olacaktır. 7 Haziran seçimleri yalnızca Ermenistan’ın yeni hükümetini belirlememiş; bölgedeki jeopolitik rekabetin sınırlarını da yeniden şekillendirmiştir.
Ermenistan Seçimleri: Güncel Katılım Verileri ve Siyasi Dağılım
Bölgelere Göre Seçime Katılım Oranları
Kayıtlı Seçmen Sayısı: 2.485.232
Sünik%66,67
Vayots Dzor%65,63
Tavuş%63,40
Aragatsotn%61,70
Kotayk%61,66
Ararat%59,87
Lori%58,59
Erivan%58,46
Armavir%55,80
Şirak%55,46
Geğarkunik%54,60
Seçime Katılan Partiler ve İttifaklar
Parti / İttifak
Oy Oranı
Sandalye
Sivil Sözleşme
%49,81
64
Güçlü ErmenistanYeni
%23,29
29
Ermenistan İttifakı
%9,94
12
Müreffeh Ermenistan
%3,99
0
Demokrasi, Hukuk ve Disiplin Partisi Yeni
–
–
Birlik Kanatları Yeni
–
–
Cumhuriyet Partisi
–
–
Meritokratik Parti Yeni
–
–
Herkese Karşı Yeni
–
–
Demokratik Konsolidasyon Partisi Yeni
–
–
Aydınlık Ermenistan
–
–
Ulusal Demokratik İttifak
–
–
Hristiyan Demokrat Parti Yeni
–
–
Ermeni Ulusal Kongresi
–
–
Yeni Güç Yeni
–
–
Reformist Parti Yeni
–
–
Koçari Ulusal Diriliş ve Ulusal Uyanış Partisi Yeni
–
–
Cumhuriyet İçin Partisi Yeni
–
–
* Toplam 1000 geçersiz/boş oy tespit edilmiştir. Tabloda oy oranı belirtilmeyen diğer partiler baraj altı kalmış olup kesin oranları Merkezi Seçim Komisyonu (MSK) onayı sonrasında netleşecektir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın zamanda görüşen DEM Parti Milletvekili Sırrı Sakık, görüşmede gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için “Meclis tatile girmesin” dediğini aktardı.
Sırrı Sakık, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile 3 Haziran’da görüştü, Foto: Sırrı Sakık
Kürt siyasetinin önemli isimlerinden Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Ağrı Milletvekili Sırrı Sakık, 1993 yılından bu yana Kürt sorunu ve çatışma süreçlerinin sona ermesine dair yürütülen süreçlerde yer almış bir isim. Dönemin cumhurbaşkanları Turgut Özal, Süleyman Demirel, başbakanı Necmettin Erbakan’ın dönemlerinde hem PKK’nin ilan ettiği ateşkeslerin gerçekleşmesi hem de müzakere süreçlerin gelişmesi için taraflarla görüştü, müzakere heyetlerinde yer aldı.
2013 ile 2015 tarihleri arasında yürüyen ve adına “Çözüm Süreci” denen dönem ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Lideri Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024 tarihinde Meclis Genel Kurulu sırasında DEM Parti milletvekillerinin bulunduğu sıralara giderek onlarla tokalaşması ve sonrasında Abdullah Öcalan’a “Umut Hakkı” ilkesinin uygulanması gerektiğini söylemesi ile başlayan süreçte resmi bir rol üstlenmemesine rağmen, siyasetteki tecrübesi ile önemli görüşmeler gerçekleştirmeye devam etti.
Sakık son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ankara’da bulunan Külliye’de bir görüşme gerçekleştirerek bu rol ve misyonunu devam ettirdiğini göstermiş oldu.
4 Haziran 2026 tarihinde kişisel sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklama ve paylaştığı fotoğraf ile görüşmeyi duyuran Sırrı Sakık, açıklamasında “Dün akşam Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir görüşme gerçekleştirdim. Görüşmemizde halkımızın barışa, demokrasiye ve adalete dair beklentilerini, “Demokratik Toplum ve Barış” sürecinin somut adımlarla ilerlemesine yönelik talep ve umutlarını kendisine ilettim. Bu tarihsel sürecin günlük siyasetin çok üzerinde değerlendirilmesi gerektiğini, kanın, gözyaşının ve çatışmanın Türkiye’nin gündeminden tamamen çıkmasının toplumun ortak arzusu olduğunu ifade ettim.” dedi.
Sakık bu görüşmeyle ilgili daha önce kimi medya organlarına demeçler vererek görüşmenin içeriğine dair değerlendirmelerde bulundu.
Konuyla ilgili Niha+’a konuşan Sırrı Sakık, Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmede Erdoğan’dan Meclis’in tatile girmemesini istedi:
“Görüşmede, ‘Siz erteleyip ötelerseniz bu süreç geçmişte olduğu gibi yine böyle riskler var. Onun için ertelemeye, ötelemeye gerek yok. Bu da benim talebimdir: Meclis bu yaz tatile girmesin. Mevcut yasaları çıkaralım, sorunları tartışalım, konuşalım. Sayın Öcalan’a heyetler gidecekse bu ambargoyu kaldırın, gitsinler, gelsinler. Barış böyle inşa olur’ dedim.”
“Ahlaki vicdani bir duruşum var”
“Bu halkın evladıyım. Bu halkın dil, kültür, kimlik var olabilme mücadelesinin bir parçasıyım. O gündür bugündür Kürt sorunu yerli yerinde durduğu için siyasi aktörler değişiyor, ama Kürt halkının talepleri değişmiyor. Var olmak istiyor. Anayasa’da olmak istiyor” diyen Sırrı Sakık, 1993 yılından bu yana gelişen müzakere süreçlerinde yer aldığını belirtti:
“Ben 1993 sürecinden başlayarak bugüne kadar bütün müzakere süreçlerinde yer aldım. Bugün tabii ki müzakerelerde yokum ama bir ahlaki vicdani duruşum var. Yani bilgimi, birikimimi, 40 yıldır yaşadıklarımı yetkililerle bu sorunu çözecek, çözebilecek gücü olan siyasi aktörlerle, görüşmeyi doğru bulurum. Siyaset dünyasının da görevi de budur. Benim de görevim buydu.”
Erdoğan ile görüşmesinin de bu kapsamda olduğunu söyleyen Kürt siyasetçi, “Sayın Cumhurbaşkanı başbakanken ben oğlumu kaybetmiştim. Beni aradığında yurt dışındaydı. Kendisine şunu söylemiştim: Siz bu ülkenin azizi olun. Ben acılardan süzülerek geliyorum. Kardeşimi, kız kardeşimi, babamı, ailemi, eşim mi… Ama hiçbir acının evlat acısı kadar acı olmadığını söyledim. Bu topraklarda Kürt, Türk halkının evlatları her gün bu topraklara düşüyor. Onun için aziz olun. Bu ülkenin barışını sağlayın. O gün de söylemiştim. Bugün de söylüyorum” dedi.
“Aklın yolu bidir”
Sakık kendisini fesh eden PKK’nin attığı adımlara rağmen siyaset dünyası ve parlamentonun adım atmadığını kaydederek şöyle devam etti:
“Bu ülkenin barışa ihtiyacı var. Neredeyse iki yıldır devam eden bir süreç var. PKK olumlu adımlar attı. Bunun karşılığında siyaset dünyası, parlamento, bu işin muhatabı olanlar hala adım atmadılar. Benim görüşmem bu temeldeydi. Ben kendisine de söyledim: Yani Kürtler diyor ‘Av di golê de bimîne, genî dibe’. Önce Kürtçe söyledim, sonra Türkçeye de çevirerek söyledim kendisine.
“Olabilecekleri net olarak kendisiyle paylaştım, Geçmişten bugüne kadar yaşanan olumsuzluklar, tıkanan süreci hep birlikte değerlendirdik.
“Sevgili Selahattin Demirtaş’ın da bir an önce özgür olması, bu sürece katılması gerektiğini söyledim. Geçmişte sizin hayata geçirdiğiniz AİHM kararları vardı. Leyla Zana, Hâtip Dicle, Selim Sadak, Orhan Doğan’ın benim de içinde bulunduğum DEP davasında AİHM kararlarını siz hayata geçirmiştiniz dedim. Şimdi de bizim sizden isteğim, hem Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeleri hem de Türkiye’nin en üst organı olan Anayasa Mahkemesinin kararlarını da hayata geçirin dedim. O dönemde de yargı mahkum etmişti. Ama AYM’in verdiği kararları bizzat siz hayata geçirdiniz. Bunları konuştuk. Yani onlar notlar aldılar. “İlgileneceğiz, konuşacağız” dediler.
Eminim bu görüşmeler bir ete kemiğe bürünür. Aklı yolun birdir. Eğer gerçekten bu topraklarda barış sağlanacaksa birbirimizle oturup konuşabilmeliyiz. Geçmişten bugüne kadar gelen o tecrübeler, birikimler hepsi değerlendirilmelidir. Beni de dinledi. Uzun uzun konuştuk. Sonra özel sohbetlerimiz de oldu.
Endişelerimiz var. Ben bunu da seslendirdim. Halkın güveninin kırılmaması gerekir. Toplumda çok büyük bir halk desteği var. Bütün Kürtler bu konuda umutlu. Onun için bunu heba etmemeliyiz. Bunu küçük siyasete kurban etmemeliyiz.
Biz büyük bir barıştan, büyük bir mücadeleden, 100 yıllık bir mücadeleden bahsediyoruz. Yani size de tarih böyle bir misyonu getirdi, kapınızın önüne koydu. 100 yıllık bir sorununu çözebilecek bir gücünüz var. Bu gücü heba etmeyin. Bunu da söyledim. Diliyorum heba edilmez.”
Anayasa Mahkemesi’nin boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etmesine tepki gösteren Derin Yoksulluk Ağı’nın kurucusu Hacer Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını hatırlattı.
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org
Anayasa Mahkemesi (AYM), Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etti. AYM Genel Kurulu, yasal düzenleme yapılması için TBMM’ye 9 ay süre tanınmasına karar verdi.
Antalya 12. Aile Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasının “süresiz olarak” alınması ibaresinin iptali için 2025 yılında Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurmuştu. Yüksek mahkeme, bu kararı yerel mahkemenin başvurusu üzerine aldı.
İptal kararı sonrası AKP’nin masasındaki taslakta evlilik süresinin esas alınması planlandığı basına yansıdı. Buna göre, 3 yıl evli kalanlara 5 yıl, 5 yıl evli kalanlara 7 yıl, 10 yıl evli kalanlara ise 12 süreyle nafaka ödenmesi öngörülüyor.
Konuya ilişkin Niha+‘ya değerlendirmede bulunan Derin Yoksulluk Ağı’nın (DYA) kurucusu Hacer Foggo, nafaka kesildiğinde ya da ödenmediğinde hanelerde ortaya çıkan açlık, borçlanma, okuldan kopuş ve barınma risklerinin altını çizdi.
Hacer Foggo: “Nafaka yetersiz ama hayati bir destek”
Fotoğraf: Hacer Foggo
Foggo, nafakanın kadınlar için ne kadar hayati önemde olduğunu vurgulayarak kamuoyunda yaratılan “kadınlar yüksek meblağlarda nafaka alıyor” algısının sahadaki gerçeklikle örtüşmediğini söyledi:
“Derin yoksulluk yaşayan ve bizim sahada destek verdiğimiz özellikle günlük güvencesiz çalışan yalnız annelerin önemli bir kısmı ya çok düşük miktarlarda nafaka alıyor ya da hükmedilen nafakayı düzenli tahsil edemiyor. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu’nda da incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğu görülüyor. Bu miktarın bir kadının tek başına yaşamasına yetmesi mümkün değil. Bizim sahada gördüğümüz şu: Nafaka kadınlar için bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, çocukların okul beslenmesi, ulaşım, ilaç, yakacak ve güvenli bir yaşam için çoğu zaman hayati ama yetersiz bir destek. Derin yoksulluk yaşayan kadınlar zaten günlük, düzensiz ve güvencesiz işlerle ayakta kalmaya çalışıyor.”
Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda, mahkemeler tarafından hükmedilen nafakaların yalnızca yüzde 20,7’sinin nafaka yükümlüleri tarafından ödendiği, yüzde 50,7’sinin ise hiç ödenmediği kaydedilmişti.
Vakfın 2024 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda ise herhangi bir geliri olmayan erkeklerin oranı yüzde 7 iken hiçbir geliri olmayan kadınların oranının yüzde 47 olduğu belirtilmişti. Buna göre, erkeklerin yüzde 80’i asgari ücret ve üzeri ücrete çalışırken bu oran kadınlarda yüzde 46’dan ibaret.
“Kadınların bulunduğu yapısal eşitsizlikler görmezden geliniyor”
Kamuoyunda nafakanın süreli hale getirilmesini “Kadınlar da çalışsın” diyerek savunan argümana tepki gösteren Foggo, bu argümanın kadınların içinde bulunduğu yapısal eşitsizlikleri görmezden geldiğini ifade etti. Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda çalıştığını, gündelik temizliğe gittiğini, parça başı işler yaptığını, düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını söyleyerek bu işlerin düzenli gelir, sosyal güvence ve insanca yaşam sağlayan işler olmadığının altını çizdi.
Kadınların işgücüne katılımının önündeki en büyük engellerden birinin bakım yükü olduğunu hatırlatan Foggo, “Ücretsiz ve erişilebilir kreş yoksa, kadın çocuğunu güvenle bırakabileceği bir yer bulamıyorsa sabit gelirle çalışması fiilen mümkün olmuyor. Birçok kadın çocuk bakımı, okul takibi, hastane süreçleri, ev işleri ve geçim sorumluluğunu tek başına üstleniyor. Bu koşulları görmezden gelmek derin yoksulluk koşullarını bilmemek demektir” dedi.
“Kadının şiddetten uzaklaşması zorlaşır”
Foggo’ya göre, nafaka süresi bittiğinde ekonomik bağımsızlığını henüz kuramamış bir kadını daha derin yoksulluk bekliyor. “Çocuğunu bırakabileceği ücretsiz bir kreş bulamayan, düzenli ve güvenceli işe erişemeyen bir kadın için nafakanın kesilmesi, temel yaşam giderlerini karşılayamamak anlamına geliyor” diyen Foggo, bunun kadınları daha güvencesiz ve sağlıksız bir duruma sokacağını anlattı:
“Bu durum kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmaya zorlayabilir. Bazı kadınlar için ise şiddet gördüğü eve dönme ya da şiddet ilişkisine katlanma baskısını artırabilir. Çünkü boşanma kararı yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ekonomik bir karardır. Kadın ‘çocuğumla nerede kalacağım, kirayı nasıl ödeyeceğim, çocuğumu nasıl doyuracağım’ sorularına yanıt bulamıyorsa şiddetten uzaklaşması da zorlaşır.”
“Nafaka çocuğun hayatını da etkiliyor”
Nafakanın yalnızca kadının değil, çocukların da yaşam koşullarını doğrudan etkilediğini söyleyen Foggo’ya göre bir annenin gelirinin azalması, çocuğun beslenmesinden eğitimine, sağlığa erişiminden barınmasına kadar her alanda sonuç doğuruyor.
Foggo, nafaka güvencesinin ortadan kalkmasının çocuk işçiliği, eğitimden kopuşu, yetersiz beslenmeyi ve çocuk yaşta evlilik risklerini artırabilecek etkenlerden biri olduğunu vurguladı ve buna örnek olarak “Sahada çocukların okul yol parasının karşılanamadığı için eğitimden koptuğunu, okul beslenmesi hazırlanamadığını, çocukların evde küçük kardeşlerine bakmak ya da haneye gelir getirmek için çalışmak zorunda kaldığını görüyoruz” dedi.
Böyle bir kararın sadece nafaka başlığı altında değil, kadın yoksulluğu, çocuk yoksulluğu, bakım emeği ve şiddetten uzaklaşma hakkı ile birlikte düşünülerek ele alınması gerektiğini söyledi:
“Bizce acil olarak sahadaki etkileri izlenmeli. Aynı zamanda ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygınlaştırılmalı, yalnız annelere düzenli sosyal destek sağlanmalı, güvenceli istihdam olanakları artırılmalı ve nafakanın tahsil edilememesi durumunda etkili kamu mekanizmaları işletilmeli. Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar kurulmadan nafaka hakkının süreyle sınırlandırılması kabul edilemez. Bizim açımızdan nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşam hakkına dokunmaktır.”
DYA: “Yalnız anneler için nafaka hayatidir”
Derin Yoksulluk Ağı’nın süresiz nafaka iptali kararına ilişkin açıklaması ise şu şekilde:
Nafaka Hakkına Dokunmak, Kadınların ve Çocukların Yaşam Hakkına Dokunmaktır
Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasına ilişkin “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi, yalnızca teknik bir hukuk tartışması değildir. Bu karar, Türkiye’de kadınların, özellikle de derin yoksulluk yaşayan, günlük ve güvencesiz işlerde çalışan yalnız annelerin yaşam koşullarından bağımsız değerlendirilemez.
Yoksulluk nafakası kamuoyunda sunulduğu gibi koşulsuz, sınırsız ve otomatik bir ayrıcalık değildir. Ağır kusurlu olmamak, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmek ve ihtiyacın devam etmesi gibi koşullara bağlıdır. İhtiyaç ortadan kalktığında, nafaka zaten kaldırılabilmektedir. Buna rağmen nafaka hakkının “ömür boyu yük” gibi sunulması, kadınların evlilik içinde üstlendiği karşılıksız bakım emeğini, boşanma sonrası yoksullaşmayı ve erkek şiddetinden uzaklaşmanın ekonomik koşullarını görünmez kılmaktadır. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu ise nafaka miktarlarının kamuoyunda iddia edildiği gibi yüksek olmadığını, incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğunu ve hükmedilen nafakaların önemli bir kısmının tahsil edilemediğini göstermektedir. Derin Yoksulluk Ağı olarak sahada gördüğümüz gerçek şudur: Yalnız anneler için nafaka, bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, okul beslenmesi, ulaşım, odun, kömür, ilaç ve “güvenli” bir yaşam için çoğu zaman hayati bir eşiktir.
Derin yoksulluk yaşayan yalnız anneler, bir yandan çocuklarının bakımını tek başına üstlenirken diğer yandan hanenin geçimini günlük, düzensiz, düşük ücretli ve güvencesiz işlerle sağlamaya çalışmaktadır. Tek ebeveynli hanelerin, güvenceli işi, düzenli geliri ve çocuklarını güvenle bırakabileceği ücretsiz bakım desteği yoktur. Bu nedenle nafakanın süreyle sınırlandırılması, özellikle yalnız anneler açısından şu sonuçları doğuracaktır:
Kadınların ve çocukların yoksulluğunu derinleştirecektir. Günlük işlerde çalışan bir anne için gelir, her gün yeniden bulunması gereken bir şeydir, o gün iş yoksa açlık vardır, çocuk hastaysa ilaç yoktur. Nafakanın sınırlandırılması yoksulluğu derinleştirecektir. “Bazı günler kendim yemiyorum çocuklarım daha fazla yiyebilsin diye. Ama makarna ile ne kadar yeterli beslenebilirler ki? Bazı günler hiç olmuyor, hepimiz aç geçirmek zorunda kalıyoruz.”
Şiddetten uzaklaşmayı zorlaştıracaktır. Kadınların boşanma kararı almasının önündeki en büyük engellerden biri ekonomik güvencesizliktir. Şiddet gördüğü evden çıkmak isteyen kadın, çocuğuyla birlikte nerede kalacağını, kirayı nasıl ödeyeceğini, çocuğunu nasıl doyuracağını düşünmek zorunda bırakılacak ve şiddete “katlanmaya” devam edecektir. “Eski eşimle olan sıkıntılarımdan dolayı hayati tehlikem hala devam etmekte. Beni öldürür çocuklarıma zarar verir diye evden çıkamıyorum. Oğlum okulu bıraktı, günlük işler yapıyor.”
Bakım emeğinin yükünü tamamen kadınların omzuna bırakacaktır. Çocuk bakımı, okul takibi, hastane, ev işleri ve geçim aynı anda yalnız annenin sorumluluğuna bırakılmaktadır. Ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygın değilken, esnek ve güvenceli istihdam sağlanmazken nafaka hakkının sınırlandırılması kadınları eve kapatacaktır. “Her gün, günlük işler de çalışıyorum, çocuklarımla doğru düzgün vakit bile geçiremiyorum yorgunluktan. Büyük oğlum okuldan ayrıldı, küçük kardeşlerine bakıyor evde.”
Çocukların eğitim, beslenme ve sağlık hakkını elinden alacaktır. Nafaka tartışması yalnızca kadınların değil, çocukların da yaşam koşullarıyla ilgilidir. Yalnız annenin yoksullaşması, çocuğun okuldan kopması, yetersiz beslenmesi, sağlık hizmetlerine erişememesi anlamına gelebilir. “Lise 1’de oğlanın yol parasını veremedim, mecburen okuldan aldım.”
Barınma krizini ağırlaştıracaktır. Tek ebeveynli hanelerde kira, fatura ve temel ev giderleri yoksulluğun en yakıcı başlıklarındandır. Nafaka hakkının sınırlandırılması, kadınları çocuklarıyla birlikte güvensiz, sağlıksız yaşam alanlarına itecektir. “Geçinemiyorum, çocuğa beslenme mi koyayım hergün, kiramı ödeyim”
Ekonomik şiddetin boşanma sonrasında da sürmesine yol açacaktır. Nafakanın ödenmemesi, geciktirilmesi, kadının nafakadan vazgeçmeye zorlanması ekonomik şiddetin biçimleridir. Ekonomik şiddet uygulayan erkeklerin sorumluluktan kaçmasını kolaylaştıracaktır. Kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmak zorunda kalacaktır. “Ne kadar çalışırsam çalışayım yetmiyor. Patron hep geciktiriyor. Sesimi çıkaramıyorum. Her kuruşu hesap ederek yaşamak zorundayım… İnan Ped bile kullanamıyorum.”
Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar geliştirilmeden, ücretsiz kreşler yaygınlaştırılmadan, güvenceli istihdam sağlanmadan, eşit işe eşit ücret hayata geçirilmeden ve bakım emeği hayata geçirilmeden nafaka hakkının sınırlandırılması kabul edilemez. Uygulamada bu haktan çoğunlukla kadınların yararlanması toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Yoksulluk nafakası kadınlara tanınmış bir ayrıcalık değil, boşanma sonrası yoksulluğa düşen taraf için sosyal koruma mekanizmasıdır ve yeterli değildir.
Kadın yoksulluğunu görmezden gelen hiçbir düzenleme adil değildir.
Çocukların bakım yükünü yalnız annelerin omzuna bırakan hiçbir politika sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmaz.
Şiddetten uzaklaşmak isteyen kadınların ekonomik güvencesini zayıflatan hiçbir karar yaşam hakkından bağımsız düşünülemez.
Nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşamına dokunmaktır. Kadınları yoksulluğa, şiddete ve eve kapatmaya, bağımlılık ilişkilerine mahkum edecek hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz.