Bir şair, bir şehir, bir devrimci, bir inisiyatif - II

Siyasetçi hekimler, Dr. Xalid, Kasım Demiralp ve bîr inisiyatifi

Bingöl’ün kendine has isimlerinden olan Kasım Demiralp’in, dönemin önemli Kürt siyasi örgütlerinden birinin içinde yer alan oğlu Hatip Demiralp ile olan yazışmaları ve yıllarca biriktirdiği materyalleri, döneme ışık tutan önemli belgeler. Bu materyalleri bir arşiv çalışması için korumaya alan bîr inisiyatifi, Kasım Demiralp’tan yola çıkarak Cumhuriyet tarihinin önemli pek çok dönemine dair bilgi ve belgeleri gün yüzüne çıkarıyor.

Hatip Demiralp (ortadaki) ve arkadaşları, Foto: bîr inisiyatifi

“Şûno şûno, Ez bermeno, şima r` vûno/Xeber amey xebera pîs/Cîhat dima kişiya Îdrîs/Heval ma yî marksîst–lenînîst/Şûno şûno, bira Şûno şûno, keko şûno/Adir kot zerrê daykûno/Dêrd hevalûn derdo girûno/Faşîst bî yo veciyay texto/Heval Şakîr girot berdo/Ezîz vûno, ″kurd cûmiyer do″/Şûno şûno, bira şûno/Şakîr bira avukatî pêşmergûn o/Şûno şûno, keko /Ez bermeno şimar r’ vûno”*

*“Gidiyor, gidiyor kardeşim gidiyor,/Gidiyor, gidiyor yoldaşım gidiyor./İdris gidiyor, Cihat gidiyor,/ Şakir gidiyor, kardeşim gidiyor./Ben ağlıyorum, size söylüyorum.Haber geldi, kötü haber./Cihat’ın ardından İdris öldürüldü./Bizim yoldaşlarımız Marksist-Leninistti./Gidiyor, gidiyor kardeşim gidiyor./ Ben ağlıyorum, size söylüyorum.”

Dönemin sözlü tarih belgesi olarak kabul gören bu ağıt, Rençber Aziz’e aittir. Rençber Aziz birçok Kürt hareketinin öncülerinin doğup büyüdüğü, Madımak Katliamında katledilen şair Metin Altıok’un hayatının önemli bir dönemine denk gelen şehir olan Bingöl’den çıkmış bir ozandır. Rençber Aziz’in eserlerinde politik direniş, toplumsal hafıza, kayıp ve sınıf eleştirisi hâkimdir. Ozan bu eserinde politik nedenlerden dolayı öldürülenlerin sadece isimlerini anmıyor, bu kayıpların toplumun hafızasına kazınmasını amaç edinerek hesap sorulması gerektiğini söylüyor. Böylesi bir adalet talebinde ısrarcı olanlarınlardan biri de (ortaklaştığı yoldaşları “Bir şair, bir şehir, bir devrimci, bir insiyatif” yazısında isimleri geçen Cihat Elçi, İdris Ekinci, Şakir Elçi) ve Hatip Demiralp’tır. “Heval ma yî marksîst–lenînîst,” biraz da Hatip Demiralp ve yoldaşlarını tanımlar.

Rençber Aziz, Foto: Rençber Aziz Facebook sayfası

Hatip Demiralp anti sömürgeci ve sosyalist devrimci olmakla birlikte hekimdir. Hekimlik ve devrimcilik mücadelesi, hayatı, toplumu, sitemi sorgulama konusunda kesişirler. İkisi de acıyı dindirmek, yaşamı özgürleştirmek için vardır. Hekimin hastasını iyileştirme çabası ile devrimcinin toplumu ve sistemi iyileştirme çabası bu kesişimin ifadesidir; hayatı ve adaleti savunmak. Alman hekim Rudolf Virchow,”Tıp sosyal bir bilimdir ve politika, geniş ölçekte tıptan başka bir şey değildir.” der.

Kürtlerin siyasal mücadelesinde hekimler

Kürtlerin siyasal mücadelesinde de birçok Kürt hekim aktif bir şekilde rol almış ve bu mücadelede çeşitli yöntemleri denediler. Bunların çoğunluğu sol görüşlü olsa da merkez sağda mücadeleyi tercih edenler de olmuş.

Kürt kimliğine tam adını koymadan, yer açma siyasetini tercih eden Dr. Yusuf Azizoğlu DP Hürriyet Partisi-Yeni Türkiye Partisi hattında merkez sağ ve parlamenter siyaset üzerinden sistemin içinde kalarak, Kürt kimliği ve bölgesel eşitsizlikleri gündeme alarak, daha reformcu bir çizgiyle çözüm bulmaya çalıştı.

Başka bir yöntemin temsilcilerinden Dr. Tarık Ziya Ekinci, Dr. Naci Kutlay siyaseti sol kulvarda yapmayı tercih etmiş, TİP’e katılarak Kürt sorununu sınıf, demokrasi ve sosyalizm perspektifiyle ele alarak çözüm aramışlar. TİP’in içerisindeki “Doğulular Grubu”, sosyalist Kürtler ve aydınlar, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi çevresindeki Kürt aydınları ve yerel aktörler ortak çalışmalar yürüterek Doğu Mitingleri adı altında Kürt meselesinin kitlesel ve açık biçimde gündeme gelmesine vesile olan bir siyasal hareket başlattılar. İlk büyük miting Silvan’da 13 Ağustos 1967’de yapıldı, ardından Diyarbakır, Siverek, Batman, Dêrsim, Ağrı, Ankara’da devam etti. Doğu Mitinglerinin yarattığı siyasal ortam, 1968–1969 döneminde Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın (DDKO) ortaya çıkmasına zemin hazırladı. DDKO’lar, genelde sosyalist olsa da milliyetçi ve sosyal demokrat düşüncelere sahip kişilerle Kürt kimliği, dil ve kültürü ile demokratik haklar konusunda daha örgütlü bir mücadele yürütmeye çalıştı. 1970’lere gelindiğinde sosyalist ve farklı örgütsel yapılarda olan Kürt hareketleri, “Sömürge Kürdistan” tezi üzerinde fikir birliği içinde oldu. Bir çoğu illegal olup siyasi örgütlenmelerininde çoğu silahlı mücadelede yolunu tercih etti.

DDKO mitinglerinden, Foto: 1+1 Express

Hatip Demiralp ve mücadelesi

Hatip Demiralp, bu mücadeleye katılınca Dr. Xalid adını alır ve Türkiyede Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurucusu Dr.Sait Kırmızıtoprak’ın (Dönem ve Bingöl ekseninde düşündüğümüzde aynı siyaseti paylaştığı Dr. Siraç Bilgin, PKK kurucularından Hacettepe tıp öğrencisi Hayri Durmuş’un) kabul gördüğü bir cerrah gibi radikal müdahaleyle yani silahlı mücadeleyi önceleyen siyasal mücadele yöntemini tercih etmiştir.

Hatip Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi

Güney merkezli Kürt hareketinin önemli isimlerinden Barzani, anılarında: “…15 Kasım 1990 günü, T-KDP’den bir heyetle geniş katılımlı bir toplantı yaptık. Misafir heyette, partinin genel sekreteri Dr. Xalid, Fuat … ve Dr. Ferhat; bizim parti heyetimizde ise ben Dr. Cercis Hasan, Nêçirvan Barzani, Franso Heriri ve Remzi Şaban yer almaktaydı. Toplantıda, bölge ile ilgili genel bir değerlendirmeden sonra, Kürdistan’ın içinde bulunduğu durum, mevcut gelişmeler ve meydana gelen değişiklikler, özel olarak da iki parti ilişkiler ele alındı. Bizden, kendi arkadaşları için askeri eğitim için bir kamp imkânı verilmesini talep ettiler. Toplantıda bu aşamada silahlı mücadele yürütmek, gelecekte ve gerek duyulduğu zaman için hazır olmak amacıyla böyle bir eğitim kampının kurulması konusunda anlaşmaya varıldı” der.

Bu çerçevede yoldaşlarıyla birlikte Duhok kentine bağlı Batîfa kasabası bölgesinde “Sait Elçi Askeri ve Siyasi Eğitim Kampı” adıyla bir kamp kurarlar. Bu kampta askeri ve siyasi eğitimler verilmeye başlarlar. Dr. Xalid, bu yıllarda kampın tüm eğitim faaliyetlerine bizzat katılır.

Hatip Demiralp, 1993 Martında 41 yaşında akciğer kanseri nedeniyle öldüğünde çok sevdiği eşi Emine’si, çocukları (Şevder ve Diloş yani Arda), akrabaları ve yoldaşları özellikle onun gibi daha sonra kansere yenilen Neval Uçaman hep yanındadır. Kısacık hayatında bir dünyayı sığdırmayı başarır.

Hatip Demiralp T-KDP’lidir. Partisinin Merkez Yayın Organı XEBAT‘ı yıllar sonra tekrar yayınlanmasına vesile olan Dr. Xalid’ın vefatında yoldaşları

‘’İnancımızı kavgamıza, düşlerimizi amacımıza,

sevgimizi tarzımıza harman edip ilerliyorken,

devrimci tarzımızı modelize eden

Xalit Şervan yoldaşımızı attığımız her adımda

katkısının olduğunu bileceğiz.’’

başyazısıyla anarlar.

Hatip Demiralp 12 Temmuz 1952’de Bingöl’ün (Çewlîg) Karlıova (Kanîreş) ilçesine bağlı Kargapazarı (Qerxebazar) köyünde dünyaya geldi. İlkokulu ve ortaokulu köyünde , liseyi ise Bingöl ve Dêrsim’de okudu. Lise öğrenimini sürdürdüğü Bingöl’de, yurtsever gençliği örgütlemek için “Bingöl Gençlik-Kültür ve Sosyal Dayanışma Derneği”nin kurulmasında aktif rol oynadı. Bingöl’de o tarihlerde sağ kesim ile sol çevreler arasında meydana gelen sürtüşmeler zaman zaman sıcak çatışmalara dönüşüyordu. Bu süreçte Kuzey Kürdistan’ın çoğu bölgelerinde örgütlenme faaliyeti sürdüren T-KDP ile tanıştı.1977 yılında tıp öğrenimini görmek için geldiği Diyarbakır’da parti elemanı olarak III. Kongreye delege olarak katıldı.

Hatip Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi

Partisinin geleneksel kesimi ve gençlik kesimi arasındaki sürtüşmeler, gençlik ağırlıklı kesimin partiden ayrılıp KUK (Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları) adını aldığında tercihini T-KDP saflarında yönünde yaptı. 1983 yazında illegal olarak kaldığı Diyarbakır’da yakalandı, yaklaşık bir yıl tutuklu kaldı. Tutukluluk süresi bittiğinde askerliğini yapmadığı gerekçesiyle zoraki askerlik sürecine tabi tutulup Trakya’ya gönderildi. 1984 yılı kışında hakkında beyanlarda bulunulması sonucu Bingöl’e getirildi, 45 günlük sorgulama süresi sonunda Trakya’ya geri gönderildi. 1985 Ağustos sonlarında partisine karşı girişilen seri operasyonlar sonucu tekrar yakalandı. 40 günlük bir sorgulama ve yargılama süreci sonunda 1986 ortalarında beraat etti. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin 1989 3. Kongresinde Genel Sekreterliğe seçildi.

Kasım Demiralp ve bîr İnisiyatifi

Hatip Demiralp yaşamı boyunca yaptıklarının anlaşılmasını istemiş, Kürt siyasi ve toplumsal tarihinde farklı dönemlerinden de geçen babası Kasım Demiralp’a gönderdiği mektupta bu isteğini yansıtan şu ifadeleri kullanır:

[…] “Baba, mektubunu dikkatle okudum. Kelimelerin, her zamanki gibi, yüreğinde büyüttüğün endişeleri ve benim için duyduğun kaygıyı taşıyor. Bunu görüyor ve anlıyorum. Ancak daha önce de seninle konuştuğumuz gibi bu konuda seninle aynı fikirde değilim. Bunu bilmeni istiyorum. Omuzladığımız bu kavganın ne kadar ağır bir yük olduğunu ve ne denli büyük bir öneme sahip olduğunu biliyorsun. Bu yalnızca benim kişisel bir tercihim değildir; inandığım değerlerin yüz binlerce savunucusu var ve bu değerlerin sorumluluğunu taşıyorum. Sana bunun uzun uzun teorik izahatını yapmayacağım çünkü sen de bunların özünü anlayacak kadar bilge bir insansın. Elbette benden beklentilerini ve taleplerini anlıyorum. Ama biliyorsun ki, inandığım yoldan geri dönmek gibi bir lüksüm yok. Bu, yalnızca benim için değil, hepimiz için daha büyük bir amacın parçası. Senin de zaman zaman söylediğin gibi,‘İnanç, insanı ayakta tutan en güçlü erdemlerden biridir.’ Ben de senin inandığın inancı taşıyorum ve bu inancın gücüyle yürüyorum. Umarım beni bir gün daha iyi anlarsın. […]”

Kasım Demiralp’in günlükleri, Foto: bîr inisiyatifi

Hatip Demiralp’in babası Kasım Demiralp’ın siyasal yaşamı, 1950’lerde merkez sağ olan Demokrat Parti içinde devam etse de daha sonraları annesinin mirası olan hafızaya/arşive odaklanır. Baba oğul 1980 darbesinde baskı görüp gözaltına alınırlar. Günler boyunca oğlundan haber almak için beklediği Diyarbakır Cezaevinde dönemin cezaevi sorumlusu Esat Oktay tarafından bir paketin içinde ona verilen oğlunun kanlı gömleğini arşivinin bir parçası haline getiren Kasım Demiralp yaşadıkları, duydukları, gördükleri ve şahit olduklarını tarihe mal etmek için derler, toparlar, biriktirir. Yani o bir arşivci ve bellek koruyucusudur. 1925 Kürt Direnişi sonrası annesi Xezal Hanım’ın tertelenin hafızada korunması için oğlu Kasım Demiralp’a sık sık telkinde bulunur. Katliam sonrası katledilen her ailenin mektup, fotoğraf ve günlüklerini yıllarca göğsünde saklayarak bunları oğlu Kasım Demiralp’in devam etmesini ister.

Kasım Demiralp yaşamı boyunca yaşadığı coğrafyayı karış karış dolaşıp aile secerlerini çıkarır ,mektuplar günlükler, mahkeme tutanakları, ses kayıtları ve fotoğraflar biriktirerek resmi tarih anlatılarına karşı toplumsal hafızanın korunmasına yardımcı olur. 1998’de öldüğünde geride bıraktığı 700’ e yakın fotoğraf, 53 yıllık günlükler, el yazmaları, mektuplar, 1925 katliamı, Ağrı isyanı ve Dêrsim tertelesindeki tanıkların ve dengbêlerin ses kayıtları, aile şecereleri, yerel belediye kayıtları, Farsça ve Osmanlıca belgeleri, metinleri, el yazma kopyaları, ölüm tarihleri defterleri, kayıpların isimlerinin olduğu listeler bırakır. Bu büyük arşivi kamuoyuna tanıtıp, erişime açmak için ailenin fertleri ile birlikte kolektif bir çalışma yürüten farklı disiplinlerden bir grup araştırmacı 2024 yılında ailesinin ”Arşiv Odası” olarak adlandırılan özel odayı ziyareti sonrası bîr insiyatif adıyla bir inisiyatif kurar.

Kasım Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi

İnsiyatif odağına resmi/hegemonik söylemin bastırdıklarını eşeleyerek görünmez kılanlara odaklanmayı ve hafızalaştırma çalışmalarına alan açmayı hedefliyor. bîr insiyatif’inin Cumhuriyet tarihi boyunca rejimin eşit yurttaşlar olarak kabul etmediği Kürtlerin sivil siyasetle buluşmasının, demokratik zeminleri keşfetmesinin, o zeminlere olan inancını gelecek kuşaklara aktarılmasının ve siyasal katılımı çeşitli yüzeyler aracılığıyla yapabilmesinin hikayesi ve ardından gelen kopuş anlarını kısmen daha okunaklı hale getirme çabası içinde olup, birlikte düşünmeye ve üretmeye dair bir motivasyona sahip görünüyor. Kendilerini tanımlamak için kullandıkları ‘’bîr’’hafıza ve kuyu kelimelerinin Kürtçe karşılığı anlamında olup hafıza çalışmalarında da bildiğimiz kuyudan suyu çıkarma çabası olarak da düşünebiliriz.

Kasım Demiralp’ın “Toprağımızda gül bitmese yazık olur” ifadesindeki insanca yaşama onurunu temsil eden gülün Demiralp’ın yaşadığı topraklarda bitmesi umuduyla….

Bir şair, bir şehir, bir devrimci, Bîr inisiyatif

Bingöl hem toplumsal hem de siyasal olarak kendine has özellikleri barındıran bir şehir olarak Metin Altıok’a da ev sahipliği yapmıştır. Şehir pek çok Kürt örgütünün de örgütlenme alanı bulduğu bir alan.

“Bedenim üşür, yüreğim sızlar./ Ah kavaklar, kavaklar…/ Beni hoyrat bir makasla /Eski bir fotoğraftan oydular./ Orda yanağımın yarısı,/ Kendini boşlukta tamamlar./ Omuzumda bir kesik el,/ Ki durmadan kanar./ Ah kavaklar kavaklar …/ Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.”

Bingöl ‘de felsefe öğretmenliği yaparken lisesin camından izlediği Çapakçur Deresi’nin kenarındaki kavaklara bakarak yazılan şiirin sahibi Metin Altıok.

Şair için o “kesik el” sürgün, baskı, işkencelerin toplumun birçok kesiminde durmadan kanamasıdır.

1941 İzmir doğumlu, dokuz yıl Bingöl’de zorunlu öğretmenlik yapan şair, kendi gibi öğretmen olan Sıdık Bilgin’in öldürüldüğü Bingöl’ün Genç ilçesine sürgün sonrası Karaman İman Hatip Lisesine tayin edilir, kısa bir dönem sonra malulen emekli olup Ankara’ya yerleşir.

Metin Altıok, Sivas Madımak Otel’de saldırı esnasında Aziz Nesin ve diğer aydınlarla birlikte

1993 ‘de Sivas Madımak katliamından ağır yaralı olarak kurtulsa da komadan çıkamayarak 52 yaşında Ankara’da yaşamını yitirir. 1968 yılına kadar Türkiye İşçi Partisi’ne üye sosyalist düşünceli şair için Bingöl onun için ikinci bir üniversitedir. Bingöl’de yaşadığı yıllarından bahsederken “Şiirimin dünü ile bugünü arasında değişen tek şey kandır. Kan sıçradı üstüne o nazenin (!) şiirimin. Doğu cephesi hep aynı. Ne var ki bana yalnızlığın korkunç saltanatı verildi. İnanın acılarının dişleri tenimde hala.” der

Metin Altıok, Bingöl’de öğretmenlik yaparken

İnsanlık sürükleniyor

Altıok, Bingöl’de 1980’lerde şahit olduğu bir olayı şu şekilde anlatır: “Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Kahveler boşaldı. Herkes görmeye gidiyor. Morga götürüyorlardı cesetleri.

Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kadın… Erkeğin elbiseleri üstünde, kadın çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Bir de şiir yazdım:

“Öyle ak öyle ak ki teni; / İpekten biçilmiş sanki / Duyulmamış bu yüzden / Üstünü örtmek gereği / Çırılçıplak, incecik / Sedyede bir kız cesedi / On parmağı boyalı; / Bulaşmış ıstampa mürekkebi / Bir kızım sağsa eğer; / Bir kızım morgda şimdi.”

Metin Altıok ve ailesi

Bingöl’de öğretmenlik yaptığı yıllarda en çok kızı Zeynep’i özler. Zeynep’i hiç görmeyen öğrencileri bile Zeynep’i çok sever, kızına, eşi Nebahat’a sık sık mektuplar yazar.

Kentin önemli siyasi figürlerinden Şakir Elçi’nin vurulması onu derinden etkiler. Şakir Elçi avukattır. 1980’de MHP belediye başkanın yeğeni tarafından öldürülüyor. Cumhuriyet sonrası Bingöl’de yapılmış ilk ve en kitlesel cenaze töreni düzenleniyor.

Avukat Şakir Elçi

Eşine yazdığı mektupta bu durumdan bahseder:

“Nebahat sevgilim………

Bingöl’e gelir gelmez aldım kötü haberi; Şakir Elçi’yi kent alanında beş kurşunla vurmuşlar, ölmüş. Şiir düşkünü güzelim Kürt, iki çocuk babası herkesin meccani avukatı Şakir kardeş öldürülmüş. Sana anlatmıştım beni yemeğe davet etmişti evine. Rakılar içip şiirden, Cegerxwîn’den, Nazım’dan söz etmiştik. Müthiş sarsıldım. Ne kadar üzüldüm bilemezsin. Bu yetmiyormuş gibi arkasından gelen olaylar da üstüne tuz, biber ekti. Bizim lise, boykota girdi. Öğrenciler okula gelmedi. Polis geldi, jandarma geldi. Hepimizi sorguya çektiler. Ben iki gün geç geldiğim için paçayı kurtardım. Öğrencileri boykota teşvik eden öğretmenleri arıyorlar –sanki varmış gibi- oysa hiçbir öğretmenin boykotla ilgisi yok.

(…)

Ne olursa olsun dönem sonuna kadar kalacağım burada. Yılmayacağım. Benim kanım Şakir’inkinden daha kırmızı değil. Amaçları hepimizi yıldırmak. Hevesleri kursaklarında kalacak. İstifa edip gidelim istiyorlar.”

Şair’in Bingöl’e vedası

Sürgün kokusunu kaleme dökmesi, şahit olduğu acılar karşısında yaşadığı hesaplaşmaları şiirini, ruhunu derinden etkilemiş, veda vakti geldiğinde şair;

“Hoşça kal Bingöl şehri

Bir şehri bırakıp göçerken başkasına;/ Umuda sinmiş bir hüznün kokusudur/ Yayılan köşe bucak evin her yanında, /Duyulan sanki bir sınav korkusudur, / Mukavva kutular ve denkler arasında./Sonunda bir şey mutlaka unutulur ” der Bingöl’e!

Altıok’un yaşadığı 1970’ler ve 1980’ler ortası Bingöl şehri özel bir yere sahip, geçiş noktasıdır.

Zazaların ve Kurmancların olduğu homojen olmayan bir yapıya sahiptir. Devletin toplumsal mühendislik amaçlı değişiklikler tam cevap vermediği şehirdir.

Bingöl’e özel politikalar

İttihat ve Terakki’nin toplumsal mühendislik yaklaşımının Cumhuriyet döneminde devletin şiddete, göçe zorlama ve asimilasyon pratiklerinin şekillendirilmesinde etkili olan dönemin İçişleri Bakanı Mustafa Abdülhalik Renda, Şeyh Said İsyanında tekrar devreye girer. 25 Eylül 1925’te kabul edilen Şark Islahat Planı, Abdülhalik’in raporu temel alınarak bölgenin Türkleştirilmesi görevini uygulamak için bir belge olur. Tek parti döneminde raporlar ve teklifler özellikle Erzurum, Malatya, Erzincan, Elazığ’da büyük oranda başarılı olsa da süreç Bingöl için uzun sürmüştür.

1925 Hareketinin Bingöl’de başlaması, hızla yayılması ve sonrasındaki katliam şehrin belleğinde en önemli yere sahiptir.

Yetmişli yıllar, Bingöl’de Kürt siyasetinin uzun yıllar sessizlik döneminden sonra varlık göstermeye başladığı bir dönem. 1925 Hareketinin yasının yerine politik bir tavıra dönüştüğü yıllar. Sait Elçi öncülüğünde Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurulması, Bingöl’de birçok çevre ve kişinin politik dengelerini değiştirmiştir. Bingöl’de birçok çevrenin “sömürge Kürdistan” tezi üzerine kafa yormaya başladığı dönemler. Bingöl’deki bu dönemi, yalnızca geleneksel 12 Eylül’e giden “sağ-sol çatışması” ile açıklanamaz, çeşitli katmanları vardı. Yerel siyaset, öğretmen hareketi Kürt siyasi çevreleri, milliyetçi hareket ve devlet-toplum ilişkileri birlikte değerlendirilmelidir.

Sait Elçi

Kürt hareketlerinin öncüleri

Öğretmenler eğitimi, sendikal faaliyetleri, siyasi tartışmaları kamusal alana taşıyarak önemli bir toplumsal role sahiptiler. TÖB-DER çevresi, öğretmen hareketinin önemli bir alanıdır.

1970’lerin ortalarından itibaren Türkiye solundan ayrı örgütlenme kararı alan yapılar özellikle Bingöl’de de taban buldu: Kürt siyasi çevrelerden öne çıkan T-KDP (Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi), DDKO mirasıyla ilişkili çevreler, KAWA, KUK, Rizgarî Hareketi, Özgürlük Yolu, PKK, bağımsız Kürt aydın çevreleri bunlardan bazılarıdır. Şehirde farklı siyasi çevrelerin temsilcileri olsalar da; T-KDP’nin kurucularından Sait Elçi, 49’lar davasından Sait Bingöl, DDKO’nun kurucularından Şakir Elçi, PKK‘nin kurucularından Mehmet Karasungur, Hayri Durmuş ,Özgürlük Yolu’nda Ramazan Adıgüzel, Hatip Demiralp, Faik Savaş, Cihat Elçi, İdris Ekinci, Hişar Ağaoğlu ,Sıraç Bilgin, Sıddık Bilgin, Zeki Adsız, Ahmet Aytimur, Mehmet Ersöz, Zeki Palabıyık, Resul Altınok, Mustafa Ayçiçek, Abdullah Ekinci (Gözlüklü Ali ) örgütler üstü olarak anılırlar.

MHP’nin etkisi

Şehrin genel siyasi eğilimi ağırlıklı olarak merkez sağa tanımlansa da MHP Bingöl’de belirgin bir güce sahiptir. O dönemin en çarpıcı olaylarında biri de MHP’li Belediye Başkanı Hikmet Tekin ve ailesine yönelik silahlı saldırısı sonucu hayatını kaybetmesidir. Bu eylem, PKK’nin (Partiya Karkerên Kurdistan) bölgedeki ilk silahlı eylemlerden biri olarak toplumsal hafızada derin izler bırakan bir eylemdir.

Şehrin hafızasında siyasi cinayetler denildiğinde ilk öldürülen T-KDP/KUK çevresiyle yakınlığıyla bilinen öğretmen Cihat Elçi’dir. Bu cinayet şehirdeki tüm siyasetlerin ülkücü ve paramiliter güçlere karşı ortak tavır almasına vesile olmuştur. 1978’de öldürülen İdris Ekinci, T-KDP/KUK geleneğinden olup BİN-GENÇ-DER kurucusudur. Bingöl’de gençlik örgütlenmeleri ile siyasi şiddetin kesiştiği önemli olaylarından biridir. 1980’de başından vurularak öldürülen Şakir Elçi ise BİN-GENÇ-DER ve DDKO kurucularından, DDKD (Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri) yönetiminde olup siyasi çevrelerinde sevilen isimlerden biridir. Bu üç devrimcinin ortaklaştığı bir nokta da Xalit Şervan olarak bilinen Hatip Demiralp’tır.

Bir sonraki yazı: Hatip Demiralp ve Bingöl’deki etkisi.

Dr. Küçükçallı: “Nedenleri ortadan kaldırmadan çocuklara hapis cezası verilmesi sorunu çözmez”

Suça sürüklenen çocukların korunmasında devletin yükümlülükleri kadar toplumsal ve vicdani sorumluluğun da yerine getirilmesini gerektiğini belirten Adli Tıp Uzmanı Dr. Nevin Küçükçallı, çocukların şiddet sarmalından çıkarılması için onarıcı ve tedavi edici tedbirleri içeren merkezlerin olması gerektiğini belirtti.

Görsel: psikolektif.com

Türkiye’de son yıllarda suça sürüklenen çocukların sayısı gün geçtikçe artıyor. 2024 verilerine göre güvenlik birimlerine ulaşan vaka sayısı 612 bin. “Yeni nesil çeteler” diye tabir edilen grupların en çok çocuk yaştaki kişilerden yararlandığı görülüyor.

Adli Tıp Uzmanı ve Türk Tabipleri Birliği üyesi Dr. Nevin Küçükçallı suça sürüklenen çocukların, birer “suçlu” oldukları ön kabulünün olduğundan kurtulunması gerektiğini belirterek “Kaldı ki bizler çocuklarla ilgili medyada kullanılan ve çocukları canavarlaştıran dilin de karşısında durmalıyız” dedi.

Çocuğun korunmasında devletin yükümlülüklerini hatırlatan Küçükçallı, toplumsal ve ve vicdani sorumlulukların bulunduğunu ve toplum tarafından çocukların canavarlaştırılmaması gerektiğini kaydetti.

“Birincil amacımız hiçbir zaman çocukları cezalandırmak olmamalı, onların yüksek yararını gözetmek ve onları korumak olmalıdır” diyen Dr. Nevin Küçükçallı, suça sürüklenen çocuklar ve uygulamalar ile ilgili olarak niha+’ın sorularını yanıtladı.

Nevin Küçükçallı hakkında

Dokuz Eylül Üniversitesi mezunu. Adli tıp uzmanı, Dr. Öğretim Üyesi olarak görev yapmakta ve insan hakları ihlalleri konusunda çalışmaktadır. Türk Tabipleri Birliği ve Adli Tıp Uzmanları Derneği üyesidir.

Öncelikle çocuk kimdir, sorusu ile başlamak istiyorum.

18 yaşına kadar her insan çocuktur. Çocukluk sabit bir an değil, devam eden bir gelişim evresidir. Empati kurma, soyut düşünme ve dürtü kontrolü genetik ve çevresel etkenlerle zaman içinde olgunlaşır. Son yapılan çalışmalar beyindeki değişimlerin, ergenlik öncesinden başlayarak yirmili yaşların ortalarına kadar devam ettiğini göstermektedir.

Bütün çocuklar, örneğin bebek ile ergen, aynı hak ve özgürlüklere mi sahiptir?

1989 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye göre bütün çocuklar sırf çocuk olmalarından ileri gelen bazı hak ve özgürlüklere sahiptirler ve devletler de çocukları korumakla yükümlüdürler.

Peki suça sürüklenen çocuk kimdir?

2005 yılında yürürlüğe giren Çocuk Koruma Kanunu’na göre; kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan veya güvenlik tedbirine karar verilen çocuktur. Çocuk Koruma Kanunu çocuğu suçlu olarak değil, risk faktörleri tarafından “suça sürüklenen” olarak tanımlamaktadır.

Çocuklar için risk faktörlerinden bahseder misiniz, risk faktörleri nelerdir?

Derin yoksulluk ve toplumsal bölüşümdeki adaletsizlikler bu çocuklarda en büyük risk faktörüdür. Bunun yol açtığı okuldan kopuşlar ve ailenin düşük eğitim düzeyi veya parçalanmış aile yapısı da önemli risk faktörleridir. Bunlar çocuğun yalnızlaşmasına yol açmaktadır. Bu çocuklar da kendilerini ispat etmek için suçun prestij kabul edildiği mahalle kültürü ve suç örgütleri ile tanışmaktadırlar. Özellikle kentlerin periferlerinde yaşamlarını sürdüren çocuklar için şiddet, bir hayatta kalma mekanizması olarak da görülmektedir.

Gazeteci Hrant Dink’in 17 yaşında olan Ogün Samast tarafından öldürülmesi üzerine eşi Rakel Dink’in söylediği “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…” sözünde geçen karanlığın, risk faktörleri içinde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle! Yoksulluğun giderek derinleştiği, toplumsal bölüşümdeki adaletsizliğin giderilmesi için herhangi bir politika üretilmediği, çocuklara ücretsiz bir öğün yemek verilmesinin dahi konuşulmadığı, sosyal hakların sürekli tırpanlandığı, eğitim ve sağlığa ulaşımın giderek zorlaştığı, ötekileştirmenin ve şiddetin yüceltildiği bir düzenden bahsediyoruz. Çocuğu suça iten nedenleri ortadan kaldırmadan hukukun 24 yıl hapis cezası vermesi sorunu çözer mi?

“Devletin sorumluluklarını konuşmalıyız”

Suça sürüklenen çocukları eskiye oranla medyada daha çok görüyoruz. Sayıları artıyor mu? Güvenlik birimlerine mağdur sıfatıyla gelen çocuklarla suça sürüklenen çocuklar arasında ortaklaşan ve ayrışan yerler nelerdir?

2024 yılında güvenlik birimlerine gelen çocuk sayısı 612 bin ve 2023’e göre yaklaşık olarak %10 artmıştır. Ancak burada dikkat çeken şey ise çocuklardan 202 bin kadarı suça sürüklenme iddiası bulunan çocuk iken, 279 bin çocuk mağdur sıfatıyla sisteme girmiştir. Yani hukuk sistemine giren çocukların büyük çoğunluğu suçun faili (%33) değil, suçun mağduru (%45) konumundadır. Suçun karanlık yüzü mağdur edilen çocuklardır. Bir diğer ilginç nokta ise her iki gruptaki çocukların sisteme en sık girme sebepleri de yaralamadır. Yani asıl sorun artan şiddettir.

Diğer taraftan insanlar mağdur edilen çocukları konuşmak, onlar için çözüm üretmek, artan şiddetin nedenlerini araştırmak ve bu konularda devletin sorumluluklarını yerine getirmesi çağrısı yapmak yerine suça sürüklenen çocukları konuşmayı tercih etmektedirler. Sorumluluk almak ve çözüm üretmek daha zor, suçlamak daha kolaydır.

Tabii bu arada suça sürüklenen çocukların cezalarının artırılması için bir algı oluşturulmaya da çalışılmakta son zamanlarda.

“Salt yaşa bakılması yeterli değil”

Suça sürüklenen çocuklara uygulanacak cezalara nasıl karar veriliyor?

Türk Ceza Kanunu’nun 31. Maddesi ceza sorumluluğunun yaşa göre belirlenmesini düzenler. Bu yasaya göre 12 yaşın altındaki çocukların ceza sorumluluğu yoktur, hiçbir şekilde ceza kovuşturması yapılamaz. 12-15 yaş arasındaki suça sürüklenen çocuklarda adli tıp değerlendirmesi gerekir. Adli tıbbi değerlendirmede çocuğun belirgin zeka geriliği veya akıl hastalığının olduğu değerlendirilirse ceza kovuşturması yapılmaz. Adli tıbbi değerlendirmede çocuğun belirgin bir zeka geriliği veya akıl hastalığı bulunmadığı, algılaması ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin geliştiği değerlendirmesi yapıldığında ise genellikle çocuğa yarı oranında indirimli ceza verilir. 15-18 yaş arasındaki çocuklarda ise adli tıbbi değerlendirme yapılmadan 1/3 oranında indirimli ceza verilir.

Peki suça sürüklenen çocukların ceza sorumluluklarının belirlenebilmesi için yaşa bakılması yeterli midir?

Hayır, ceza sorumluluğu için salt yaşa bakılması yeterli değildir. Çocuğun işlediği fiilin ahlaki ve yasal sonuçlarını, toplumun kurallarını entelektüel olarak anlaması ve bunlara göre davranışlarını yönlendirebilecek psikososyal olgunluğa da erişmiş olması gerekmektedir.

Adli tıbbi değerlendirmeler bu anlamda gerektiği biçimde yapılabilseydi, çocuğu suça iten koşullar ve travmalar tespit edilerek çocuğa zamanında psikososyal olarak müdahale edilebilirdi. Oysa tamamen öznel değerlendirmelerle çoğunlukla çocuğun ceza sorumluluğunu etkileyecek düzeyde bir psikopatolojisinin olmadığı yönünde matbu değerlendirmeler yapılmakta ve çocukların hapishane ortamlarına gönderilmesi sağlanmaktadır.

Çocukların birer yetişkin olmadıklarını göz önünde bulundurduğumuzda, hapishanelere gönderilmesi bir çözüm değil. Peki bu konunun çözümü ilgili neler yapılması gerekiyor?

Suça sürüklenen çocukların, birer “suçlu” oldukları ön kabulünden kurtulmamız gerekiyor. Kaldı ki bizler çocuklarla ilgili medyada kullanılan ve çocukları canavarlaştıran dilin de karşısında durmamız gerekir.

Çocuklar birer yetişkin değildirler. Hala fiziksel ve psikososyal gelişimleri sürmektedir. Bu gelişim tamamlanmadan çocuktan, yetişkin gibi hukuki sonuçları üstlenmesi beklenemez, beklenmemelidir.

Bir kere sisteme giren çocukla daha sonra da karşılaşılabiliyoruz çünkü çocuk hapishaneye girdiğinde artık rol modelleri hapishanedeki kişiler ve konuşulan birincil dil ise şiddet olmaktadır. Şiddet ise öğrenilen ve maruz kalındıkça üretilen bir dildir. Yani çocukların hapishane ortamına gönderilmesi, suç döngüsünün devamına yol açmaktadır. Birincil amacımız hiçbir zaman çocukları cezalandırmak olmamalı, onların yüksek yararını gözetmek ve onları korumak olmalıdır.

Çocuğun korunmasında devletin yükümlülükleri yanı sıra toplumsal ve vicdani sorumluluklarımız da bulunmaktadır. Toplum tarafından çocuklar canavarlaştırılmamalı ve sistem içinde yalnız bırakılmamalıdırlar. Yalnızlaşan çocukların şiddet sarmalından çıkmaları çok daha zor olmaktadır.

Sonuç olarak çözüm, çocuğun cezalandırılması değildir. Çözüm, çocuğu suça iten sebeplerin ortadan kaldırılmasıdır. Yoksulluğu önleyecek sosyal politikaların hayata geçirilmesi, eğitim ve okul niteliğinin artırılması, ayrıntılı ve nitelikli adli tıbbi ve sosyal hizmet değerlendirmelerinin yapılması, çocukların cezaevleri koşullarında tutulmalarının önlenmesi, çocuğun şiddet sarmalının içinden çıkarılması için onarıcı ve tedavi edici tedbirlerin merkeze alınmasıdır. Bütün bunlar çocuğun iyiliği, geleceğinin korunması ve karanlığın elinden geri alınması için yapılması gerekenlerdir.

FİSA Çocuk Hakları Merkezi
6 Temmuz 2026

2026 yılının ilk beş ayında Türkiye’de önlenebilir nedenlerle en az 303 çocuk yaşamını kaybetti

FİSA Çocuk Hakları Merkezi, 2026 yılının Ocak–Mayıs dönemini kapsayan “Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı İhlalleri” bilgi notunu yayımladı. Yerel ve ulusal internet medyası, yerel kaynaklar ile insan hakları örgütlerinin verilerinin taranmasıyla hazırlanan bilgi notuna göre, Türkiye’de yılın ilk beş ayında önlenebilir nedenlerle en az 303 çocuk yaşamını kaybetti.

Çalısma kapsamında 69 ilde meydana gelen çocuk yaşam hakkı ihlallerine ilişkin verilere ulaşıldı. Önceki yıllarda olduğu gibi en fazla çocuk ölümü 18 çocukla Urfa’da kaydedildi. Urfa’yı 16 çocuk ölümüyle Antalya, 14’er çocuk ölümüyle Maraş ve İstanbul izledi.

Kamu hizmetlerindeki ihmaller nedeniyle en az 46 çocuk yaşamını kaybetti

Bilgi notuna göre; kamu kurumlarında ve/ya da kamu görevlilerinin bizzat yaptıkları ve/ya da ihmal ederek yapmadıkları nedeniyle gerçekleşen olaylarda en az 46 çocuk yaşamını kaybetti. Yaşamını yitiren çocukların 22’si sağlık, 20’si eğitim, 2’si bakım hizmeti alırken ve 2’si ise yerel yönetim hizmetlerinden yararlanırken hayatını kaybetti.

FİSA Çocuk Hakları Merkezi, bu tablonun kamusal hizmetlerin çocukların özgün gereksinimlerine göre yapılandırılmamasının ve koruyucu, çocuk merkezli mekanizmaların işletilmemesinin en ağır sonucu olduğunu vurguladı.

Şiddet, iş cinayetleri ve ihmaller sonucu en az 257 çocuk yaşamını kaybetti

Merkez, devletin düzenleme, denetleme ve önleyici politikalar geliştirme yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle ise en az 257 çocuğun yaşamını kaybettiğini belirtti. Bu ölümler; şiddet, iş cinayetleri, ihmal ve diğer yaşam hakkı ihlalleri başlıkları altında sınıflandırıldı.

Bilgi notuna göre, yılın ilk beş ayında; en az 26 çocuk intihar ederek yaşamına son verdi, en az 8 çocuk bireysel silahlanmanın neden olduğu olaylarda yaşamını kaybetti, en az 14 çocuk şüpheli şekilde yaşamını yitirdi.

Boğulma ve Yüksekten Düşmeler Önlenmiyor

Bilgi notuna göre 2026 yılının ilk beş ayında en az 39 çocuk kentsel ve kırsal açık alanlarda yaşamını kaybetti. Bu çocukların 31’i, barajlarda, nehirlerde, gerekli tedbirlerin alınmadığı açık sularda ve çoğunlukla DSİ’ye ait sulama kanallarında boğularak hayatını kaybetti.

Ev içi kazalarda yaşamını yitiren 11 çocuğun 8’i ise açık pencere ve balkonlardan düşme sonucu yaşamını kaybetti.

FİSA Çocuk Hakları Merkezi, boğulma ve yüksekten düşme olaylarının her yıl sistematik biçimde yaşanmasına rağmen etkili politikaların hayata geçirilmediğini, gerekli tedbirlerin alınmadığını ve risklerin ortadan kaldırılmadığını belirterek, bu nedenle aynı nedenlerin 2026 yılında da çocuk ölümlerine yol açmayı sürdürdüğünü ifade etti.

Çocuklar İş Cinayetlerinde Ölüyor: Beş ayda en az 27 çocuk

Bilgi notuna göre, 2026 yılının ilk beş ayında en az 27 çocuk iş cinayetlerinde yaşamını kaybetti.

Çalışırken yaşamını kaybeden 21 çocuk işçinin; 11’inin tarım ve hayvancılık işlerinde, 3’ünün inşaatlarda yüksekten düşerek, 1’inin ise sanayi sektöründe çalışırken yaşamını yitirdiği kaybedildi. Yaşamını kaybeden çocuklardan en az 2’sinin, MESEM kapsamında çalıştığı belirlendi.

İş yeri kazalarında yaşamını kaybeden 6 çocuk ise mevsimlik tarım işçisi aileleriyle gittikleri kentlerde, konakladıkları riskli geçici barınma alanlarında yaşamını yitirdi. Bu çocukların tamamının mülteci olduğu kaydedildi.

Şiddet: Evde, Okulda, Sokakta…

2026 yılının ilk beş ayında şiddet sonucu en az 24 çocuk yaşamını kaybetti. Bu ölümlerin 13’ü akran şiddeti, 6’sı toplumsal cinsiyet temelli şiddet, 4’ü ev içi şiddet ve 1’i çocuk cinayeti sonucu meydana geldi. FİSA Çocuk Hakları Merkezi, bu tablonun şiddetin çocukların evlerinde, mahallelerinde, okullarında ve en yakın ilişkileri içinde üretildiğini gösterdiğini belirtti.

Merkez açıklamasında şu değerlendirmeye yer verdi:

“Her bir çocuk ölümü, şiddetin farklı biçimlerinin birbirini beslediğini ve çocukların yaşam hakkının korunmasının ancak şiddeti üreten yapısal sorunlara müdahale edilmesi ve etkili çocuk koruma mekanizmalarının güçlendirilmesiyle mümkün olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.”

Bir sergi: Kürt meselesi, babalar ve yitirilen çocuklar

Banu Cennetoğlu, “ne karanfil ne kurbağa” adlı kişisel sergisinde babalık halleri, hak, had, kayıp ve iktidar kavramları hakkında düşünmeye çağırıyor.

“ne karanfil ne kurbağa” sergisinden. Foto: artfulliving.com

Sanatçı Banu Cennetoğlu’nun “ne karanfil ne kurbağa” adlı kişisel sergisi 25 Ekim 2025-20 Ocak 2026 tarihleri arasında Yavuz Parlar küratörlüğünde Bursa da İMALAT-HANE’de gösterildikten sonra bir süredir https://nknk-erika.imalat-hane.com adresinde sergileniyor.

Daha önce Türkiye’nin ilk kadın genel yayın yönetmeni olan Gurbetelli Ersöz’ün günlüklerinden okuyan “Yüreğimi Dağlara Nakşettim” kitabını 145 litografi kireçtaşı tabletine nakşederek sergileyen Cennetoğlu, bu sergisinde iktidar, itibar ve inkâr ekseninde meseleye bakıyor.

Bilginin üretimi, tasnifi ve dolaşım politikaları üzerine çalışan Banu Cennetoğlu’nun pratiği, çoğu zaman uzun soluklu araştırmalara, kişisel ve kolektif hafıza kayıtlarına dayanıyor. “ne karanfil ne kurbağa” sergisinde Cennetoğlu, babalık halleri, hak, had, kayıp ve iktidar kavramlarını, hem söz söylemenin hem de söz vermenin muğlaklığı ile düşünmeye çalışıyor. Serginin küratörü Yavuz Parlar. Banu Cennetoğlu ve serginin küratörü Yavuz Parlar’ın bu işbirliği özelinde yürüttükleri yazışmalar, atışmalar ve iç dökmeler, serginin kurgusunu desteklerken, nknk-erika adlı eşlikçi bir yayına dönüşüyor.

Serginin oluşum süreci, klasik bir sergi kurgusundan ziyade, ikilinin birbirleriyle iletişimi ve paylaştığı düşünceler üzerinden şekilleniyor. Dijital bir fikir alışverişi olarak, belki de bir amaç gütmeden, yapılan yazışmalarla süreç başlıyor. Birbirlerine “hadi başlayalım” dedikleri noktada, her gün birinin diğerine bir şey yolladığı ve karşı tarafın buna cevap verdiği bir akış kuruluyor.

“Kişisel olan toplumsal da”

Sergide baba ve uzantıları, kişisel olanın toplumsal olduğuna, toplumsal bellekten imkânsız özürlere uzanan bir araştırma alanı niteliği özelliğini taşıyor.

Sergi bir iktidar, otorite olarak tanımlanan babanın yani sistemin, “devlet babanın” reddine karşı verilen mücadelede kaybedilen, öldürülen babaların çocuklarının, yas ve acı dolu hafızalarımızın hatırlamamıza da yardımcı oluyor.

Banu Cennetoğlu Sina Ergün ile yaptığı bir söyleşisinde sergiyi şöyle tarif ediyor: “Kişisel bir yerden başlarsam, kabaca ve özetle bir musallatlık hâli diyebilirim. Başka türlü olabilmiş babalıkları ve babaları tenzih ederek, babalık benim için hem bireysel hem de toplumsal anlamda kendinden pek memnun ve emin, kibirli, kendi görünmez kitabının egemen doğrularından tereddütsüz (gibi gözüken) bir varoluş.

Kaçınılmaz olarak bu kurulu ve kurgulu tereddütsüzlüğün sürdürülebilirliği için olmazsa olmaz üç illet: iktidar, itibar ve inkâr. Bunları seven, koruyan, savunan ve bulaştıran, itiraz edeni dışlayan, cezalandıran, ‘ıslah’ etmek isteyen, diğerinin sınırlarını ihlal etmeyi kendinde hak görebilen bunu da o kişinin ‘iyiliği için’ yaptığı iddiasıyla meşrulaştırabilen bir yapı diyelim.”

Foto: Artfulliving.com

Kürt meselesinde kayıp yaşamış babalara ve çocuklara bakmak

Sergiye bakarken ve sonrasında söyleşiyi okurken Kürdistan’da yaşanan siyasal şiddete karşı verilen mücadelede sonucunda kaybedilen, öldürülen evlatların babaları ve babalarının ölümüne tanıklık etmek durumunda kalmış evlatların kayıplarını, yas ve acılarının meselesinin barış, demokrasi ve bir arada yaşama kültürüne maliyeti devasa ve yakıcı bir nitelikte olduğunu hatırlatıyor. Bu kayıpların en çok da ailenin, yakın çevrenin içinde yer alanların dünyasında tarifsiz bir acı ve yoksunluğa yol açtığını görüyoruz. Bu yoksunluğun ve acının uzun dönemli etkisi o günün çocuklarının algı ve hafızası üzerinden toplumsallığın bir parçası haline geldiğini, toplumlar açısından da geçmişte yaşanan acılarla yüzleşememe, ihlallerin malum sorumlularının hesap vermesinin önündeki engeller, adalet duygusunun yitirilmesine, karşılıklı güven ve birlikte yaşama umudunun kaybına neden oluyor. Kürt meselesinde kayıp yaşamış babaların ve çocukların üzerinden yeniden bakmaya çalışmanın ”yeniden hafıza” inşası olarak düşünülmesi gerekiyor. Bir yandan baba-evlat ilişkisindeki fay hatlarına sosyopolitik bir çerçeveden bakmak, diğer yandan babalarını devlet güçleri tarafından kaybetmiş çocukların; yoksunluk, yas ve acı dolu hafızalarının tasviriyle başka bir yerden bakmak mağdurun onulmaz bir yılgınlığı ya da sahici bir meydan okuması olarak değerlendirilebiliriz. Unutulmaması gereken diğer bir nokta da bu çocuklarının, bugünün ve geleceğin “yetişkinleri”, belirli bir tarihsel sürece ilişkin duygusal hafızayı yeniden ve yeniden üreten özneler olduğu gerçeğidir.

Babalarının geçmişte yaşadıkları sonuçlarını yüklenmek zorunda kalan veya bırakılan çocukların bireysel zihin ve duygu rotaları üzerinden Kürt meselesinin kökleriyle böylesi bir yüzleşme, bu toplumsallıkların nasıl bireysellikler içinde yeniden yeniden üretildiğine de ışık tutacaktır. Kişisel olanın toplumsal olduğu kadar toplumsal olanın kişisel olduğu babalık mevzusu Hasan Hüseyin Korkmazgilin yazdığı gibi “Ne karanfil Ne kurbağa.”

“Yüreğimi Dağlara Nakşettim” sergisi Lozan Sanat Müzesi’nde sergilendi. Foto: ANF

Banu Cennetoğlu hakkında

Banu Cennetoğlu disiplinlerarası çalışma pratiğinde, arşivleme yöntemlerinden yararlanarak hafıza politikalarını, bilginin üretimini, dağıtımını ve tüketimini sorgular. Kişisel sergilerinin yer aldığı kurumlar arasında Kunsthal Charlottenborg, Kopenhag (2025); Sylvia Kouvali, Atina (2024); K21 Ständehaus, Kunstsammlung Nordrhein-Westfalen, Düsseldorf (2019); Sculpture Center, New York (2019); Chisenhale Gallery, Londra (2018); Bonner Kunstverein (2015); Salonul de proiecte, Bükreş (2013); Kunsthalle Basel (2011) bulunuyor. Birçok karma serginin yanı sıra Berlin, İstanbul, Liverpool, Gwangju, Atina ve Venedik Bienallerine ve Murcia’daki Manifesta 8, Atina/Kassel’deki documenta 14 ve Pittsburgh’daki 58. Carnegie International’a katıldı. İstanbul’da sanatçı kitapları ve basılı malzemelere odaklanan, sanatçı inisiyatifi BAS’ın kurucusu olan Cennetoğlu, Amsterdam’daki Rijksakademie’de danışman olarak görev yapıyor. Sanatçı, İstanbul’da çalışıyor ve yaşıyor.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.