Yenikapı Meydanı’nda düzenlenen 2026 İstanbul Newroz’unda rekor katılım, siyasi mesajlar ve farklı kimlikler görünür oldu. Kutlamalarda hem barış çağrıları hem de Öcalan’a özgürlük sloganları öne çıktı.
Fotoğraf: Doğa Tekneci
Yenikapı Meydanı’nda yapılan 2026 İstanbul Newroz’u “Özgürlük ve Demokrasi Newrozu” (Newroza Azadî û Yekîtiya Demokratîk) şiarıyla 22 Mart’ta kutlandı.
Soğuk ve yağmurlu hava koşullarına rağmen kalabalığın çoğu Newroz gösteriminin sonuna kadar kaldı. 2026 İstanbul Newrozu’na önceki Newroz’lardan farklı olarak yaklaşık 1 milyon insan katıldı.
Newroz alanında öne çıkan sloganlar “Bijî Serok Apo” (“Yaşasın Önder Apo”) ve “Jin, Jiyan, Azadî” (“Kadın, Yaşam, Özgürlük”) oldu. Yeşil, kırmızı ve sarı renkli puşiler, Kürt bölgelerine ait yöresel kıyafetler, zafer ve barış işareti ile Irak Bölgesel Kürt Yönetimi bayrakları en görünür figürlerdendi.
Kontrol noktalarındaki polisler ulusal Kürt kıyafeti giyen bazı vatandaşlara sorun çıkardı.
Fotoğraf: Doğa Tekneci
Newroz ateşi ve siyasetçilerin konuşmaları
Sahne önündeki Newroz ateşi; barış anneleri, kadın siyasetçiler ve İmralı Sekreteryası’nda yer alan Çetin Arkaş ile birlikte yakıldı. Newroz ateşinin tutuşmasının ardından sahneye Suavi çıktı.
Sahnede ilk olarak Emek, Barış ve Demokrasi Platformu’nun ortak bildirisi okundu. Bildiride, Newroz’un zulme, sömürüye ve inkâra karşı halkların eşitlik ve özgürlük iradesi olduğu vurgulandı.
Daha sonrasında Abdullah Öcalan’ın mesajı hem Türkçe hem Kürtçe okundu. Öcalan, mesajında Newroz’un komünal bir yaşamı temsil ettiğini belirterek Ortadoğu halklarının özgürce bir arada yaşamasının artık mümkün olabileceğini söyledi.
Fotoğraf: Doğa Tekneci
Arkaş’tan “umut hakkı” ve kimlik vurgusu
Çetin Arkaş, yaptığı konuşmada Öcalan’a uygulanacak umut hakkının netleştirilmesi gerektiğine vurgu yaparak Kürt kimliğinin inkar edilemez ve kesinleşmiş bir hakikat olduğunu söyledi. Arkaş ayrıca, İran’da kimlik ve özgürlük mücadelesi veren Kürt partisi PJAK’ın Ankara, Amed ve İmralı’ya davet edilmesini istedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış sürecinde sözlerin değil somut taleplerin belirleyici olduğuna değindi.
CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik de kutlamalara destek verdi.
Feministler ve LGBTİ+’lar da alandaydı
DEM Parti Milletvekili Özgül Saki eşliğinde Newroz alanına giriş yapan feministler ve LGBTİ+’lar da Yenikapı’da coşkuyla bir aradaydı.
Fotoğraf: Doğa Tekneci
Feministler ve LGBTİ+’lar da Newroz alanına girerek bayraklar, zılgıtlar ve halaylar eşliğinde bayramlarını kutladı. LGBTİ+’lara yönelik birkaç kez yapılan saldırı girişimine rağmen alandaki DEM Parti’li ve TJA’lı (Tevgera Jinên Azad) görevlilerin oluşturduğu güvenlik ile LGBTİ+’lara yönelik saldırılar engellendi.
Saldıran gruplara karşı LGBTİ+’lar tarafından zafer işareti yapıldı ve “Jin Jiyan Azadî” sloganı atıldı. Gençler, kadınlar ve barış anneleri de saldırılara tepki göstererek LGBTİ+’larla birlikte halaya katıldı. Görevliler, saldıranlara her kimliğin Newroz alanında bulunabileceğini anlattı.
Fotoğraf: Doğa Tekneci
Sahne konuşmalarının ardından Koma Amed’in sahneye çıkmasıyla Newroz daha da coşkulu kutlandı.
Koma Amed konserinin sonuna doğru feministler ve LGBTİ+’lar, DEM Parti ve TJA görevlileri eşliğinde alandan ayrıldı.
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, İstanbul Newroz kutlamasında 2’si çocuk, 26 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan 25’i serbest bırakılırken Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetim Bölgesi’nden olduğu öğrenilen bir kişinin ise Geri Gönderme Merkezine sevk edileceği biliniyor.
Emniyet Genel Müdürlüğü, 23 Mart’ta sosyal medya hesabından Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 ilde toplam 170 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
12. İstanbul Trans Onur Haftası, Newroz’da birçok örgüt ve kuruluşa çağrı yaptı: “Bu toprakların hafızasında, direnişinde ve isyanında biz de varız.”
Fotoğraf: KaosGL
12. İstanbul Trans Onur Haftası, her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul’da trans ve LGBTİ+ bayraklarıyla Newroz alanında olacaklarını duyurdu.
Trans Onur Haftası, Newroz’da kimliği belirsiz kişiler ve polis tarafından yaşadıkları saldırılara karşı insan hakkını savunan bütün kuruluş ve örgütleri yanlarında olmaya çağırdı. Çağrı metni şu şekilde:
“Feministlere, işçilere, devrimcilere, anarşistlere, aktivistlere, yaşam hakkı savunucularına, kurumlara, derneklere ve örgütlere açık çağrımız: Newroz’da trans ve LGBTİ+ bayraklarını birlikte taşıyalım!
Her yıl devlete ve onun inkarcı politikalarına direnerek hep birlikte buluştuğumuz Newroz alanında bayraklarımız nedeniyle hedef alınıyoruz. Patriyarkanın beslediği ve alanın tek öznesi olduklarını düşünen erkek çeteleri tarafından çeşitli bahanelerle şiddete maruz bırakılıyoruz. Alanın öznesi olan bizlerin varoluşunu çeteleşerek engellemeye çalışan erkek şiddetine rağmen, alanda olmaya örgütlenmeye devam edeceğiz.
Önceki Newrozlarda, bayraklarımız ve varoluşumuz hedef alınarak fiziksel, psikolojik, sözel şiddet gördük. Aynı erkek grubu bebeklere saldırmaktan bile çekinmedi. Biz tıpkı devletin inkar ve asimilasyon politikalarına karşı durduğumuz gibi, barış özgürlük ve eşitlik isteğiyle yüzbinlerin buluştuğu Newroz alanında da bu tarz şiddet eylemlerine, yıldırma ve çeteleşme uygulamalarına karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Lubunyayız, Transız, Kürdüz. Bu toprakların hafızasında, direnişinde ve isyanında varız. Newroz da bizimdir.
Siz mücadele arkadaşlarımızı, devletin transları ve lubunyaları hedef gösteren nefret politikalarına ayak uyduranlara karşı bizlerle dayanışmaya çağırıyoruz.
Sokakta, eylemde, Newroz’da; lubunya bayrağını bizlerle birlikte dalgalandırmaya, tüm dostlarımızı ve kurumları alanlarda trans ve gökkuşağı bayraklarını sahiplenmeye çağırıyoruz. Bu Newroz’da kortejlerinizde kendi bayraklarınızın yanında lubunya bayrağını da dalgalandırmaya çağırıyoruz. Mücadelemiz ortaktır.
Darıca Millet Bahçesi’nde yapılan Newroz kutlamaları sırasında alana giriş yapmak isteyen en az 7 kişiyi polis gözaltına aldı.
Video: Abbas Vural / nihaplus
Darıca Millet Bahçesi’nde yapılan Kocaeli Newroz’u sırasında alana girmek isteyen bazı vatandaşların, polis tarafından “plastik çubuk olduğu” gerekçesiyle bayrak ve pankartlarla alana girmelerine izin verilmedi.
Alana girmek isteyen vatandaşlarla polis arasında çıkan tartışma sonucu polis kitleye müdahalede bulundu. 3’ü Emek Partisi (EMEP) üyesi, 3’ü Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) üyesi, 1’i haber takibi yapan Kocaeli Üniversitesi öğrencisi olduğu belirtilen en az 7 kişi gözaltına alındı.
Pir Sultan Abdal Derneği, DEM Parti, EMEP gibi birçok siyasi kuruluşun bayrak ve pankartlarına müdahale edildi. Bazı vatandaşlar, bayrak ve pankartlara takılan çubukları çıkarıp alana girerken görüntülendi.
Öcalan “27 Şubat 2025 tarihinde başlattığımız süreç Newroz’un ruhuna uygun bir birlikteliğin temellerini yeniden diriltmek içindir” dedi.
Abdullah Öcalan, Diyarbakır Newrozu’na gönderdiği mesajında “Bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek bizim elimizde” dedi. Öcalan, “Kültür yaratan bir bölge olan Ortadoğu’nun, hegemonik güçlerin elinde bir savaş alanına dönüştürülmesine fırsat vermeyelim” çağrısında bulundu.
Abdullah Öcalan’ın mesajının Türkçesini Özgür Kadın Hareketi’nden (TJA) Medya Aslan, Kürtçesini ise Veysi Aktaş okudu.
Öcalan’ın mesajı şöyle:
Newroz Destanı, Ortadoğu halklarının diriliş, direniş ve bahar bayramı olarak binlerce yıl kutlanmıştır. Newroz, halklarımızın direniş ve diriliş ruhunu canlandırmıştır. Newroz’daki semboller, kişilikler bu coğrafyanın ruhunu yansıtır. Dehaq, devletli uygarlık sisteminin timsalidir; her gün iki gencin beynini yiyen omuzlarındaki yılanlar Asur devletinin vahşetinin, Demirci Kawa ise zulme karşı direnişin cisimleşmiş halidir.
Ortadoğu’da bin yıldır sürdürülen din, mezhep ve kültür savaşları, halkların birlikte yaşama kültürüne vurulan en büyük darbedir. Her kimlik, her inanç kendi kabuğuna çekilerek ve ötekini düşmanlaştırarak var olmaya çalıştıkça halklarımızın arasındaki uçurum derinleşmektedir. Ortak değerlerimiz, ortak kültürümüz yok sayılmakta, farklılıklarımız savaş nedeni haline getirilmektedir. Güncelde bölgede köhnemiş politikaların sürdürülmesinde ısrar edilmesi felaketi beraberinde getirmiştir. Ortadoğu özelinde yaşanan bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıklar ne yazık ki bugün emperyal müdahalelere de bahane oluşturmaktadır.
Avrupa ülkelerinin üç yüzyıl süren din-mezhep savaşları 1648’de Westfalya anlaşmasıyla aşılırken Ortadoğu’da bu çatışmaların günümüze kadar gelmesi halklarımıza derin trajediler yaşatmıştır. Bugün ise kültürlerin ve inançların yeniden bir arada yaşamalarını sağlama imkanına kavuşmuş durumdayız. Ortadoğu’da yaratılmak istenen savaş ve kaos ortamını halkların baharına çevirmek elimizdedir. Bize yaşatılmak istenen trajedileri tersine çevirip halkların özgürlük ortamı haline getirebiliriz.
Bir arada yaşamanın yolu
Şimdi tarihin gizlenen sayfaları açılmakta, halklar arası barışın, demokratik uluslaşmanın imkânı artmaktadır. Sünni, Şia devlet gelenekleri, milliyetçi gelenekler aşıldıkça halklar arası özgür birliktelik de imkân dahiline girmektedir. Bugün artık yeni bir sayfa açılmıştır. Bu coğrafyadaki halkların özgürce bir arada yaşamasının yolu aralanmıştır. 27 Şubat 2025 tarihinde başlattığımız süreç Newroz’un ruhuna uygun bir birlikteliğin temellerini yeniden diriltmek içindir.
Bunun için kültürlerin, inançların bir arada yaşayabileceğine, dar milliyetçi anlayışları aşıp demokratik entegrasyon temelinde birleşebileceğimize ve birlikte var olabileceğimize inanmamız gerekir. Tarihimizde olduğu gibi günümüzde de her türlü savaş dayatmalarını, yoksulluğu ve barbarlığı geriletebileceğimizi bilince çıkarmamız gerekir.
Komünal yaşam
2026 Newrozu bu tarihin bütün haşmetiyle güncellenmesidir. Tarih şimdileşiyor, gerçek kültürlülük temelinde bilinç bulmaya doğru büyük bir imkana ulaşıyor. Newroz’un anlamı ve gücü ‘şimdi’ olarak tarih sahnesine çıkmaktadır. Bu yılın ve önümüzdeki yılların Newrozlarının böyle bir tarihsel anlamı vardır. 2026 Newrozu kendi kökleri üzerinden dirilmekte, demokratikleşme, demokratik entegrasyon yolunda büyük bir hamleyle şimdileşmekte; Newrozlaşmaktadır. Newroz, tarihte olduğu gibi Ortadoğu merkezinde ağırlığını ortaya koyarak adeta yeniden dirilişe geçmekte, demokratik entegrasyon olarak tekrar bütün bölgede rolünü oynamaktadır. Böyle büyük bir şimdileşme yaşanıyor ve yaşanmaya devam edecektir.
Şimdiye kadar Newroz sembolik değerlerle kutlanmaktaydı. Artık Newroz, bir hayali, bir ütopyayı değil gerçekleşen, gelişen bir komünal yaşamı temsil etmektedir. Kendimizi hem anlam hem fizik olarak gerçekleştireceğimiz gündür Newroz.
Yeni bir özgürlük ahlâkı
Newroz’da bir türlü yakamızı bırakmayan her çeşit yetersiz ilişkilerden, yetersiz anlamlardan kendimizi arındıralım ve yetkin bir ilişki tarzıyla, yetkin bir anlam derinliğiyle yeni bir özgürlük ahlakı ve yeni bir estetik anlayışla yaşama yüklenelim. ‘Jin, Jiyan, Azadî’ felsefesini bütün ilişkilerimizde pratikleştirip özgür yaşama kavuşalım. Artık Newroz’un bir umut, hayal veya teori değil bir pratikleşme anı olduğunun bilincine varalım. Bu pratikleşme anına yetkin bir bilinçle yetkin bir anlam derinliğiyle karşılık verelim.
Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir. Etnik ve dini-mezhebi temeldeki parçalanmaya, kardeş kavgasına son vermekle ve bütün kültürlerin, dini-mezhebi inançların özgürlük ve kardeşlik temelinde birliğini sağlamakla buna ulaşılabilir. Kapitalist modernitenin yarattığı büyük toplumsal ve ekolojik çöküşe karşı demokratik modernitenin demokratik siyaset, ekolojik ve kadın özgürlükçü çözümünü Newroz’un özgürlük ruhuna bağlı olarak geliştirdik.
Kültür yaratan bir bölge olan Ortadoğu’nun, hegemonik güçlerin elinde bir savaş alanına dönüştürülmesine fırsat vermeyelim. Tarihte olduğu gibi günümüzde de bu büyük kültürün kendini özgürce ve gerçek kimlikleri temelinde ifade etmelerinin, bütünleşmelerinin önündeki engelleri birlikte aşabiliriz. Milliyetçilik ve mezhepçilik hastalığını geride bırakıp, halklarımızın binlerce yıllık tarihsel dayanışma kültürünü esas aldığımızda aşamayacağımız engel yoktur.
Böyle bir birliktelik ruhuyla demokratik siyaseti armağan etmek de imkân dahilindedir. Ezilenlerin binlerce yıllık mücadelesini taçlandırmak istiyorsak; bunun mekânı Doğu’da da Batı’da da kapitalist kültür ortamında değil Ortadoğu’nun gerçek özgürlük ortamında bulunabilir. Demokratik entegrasyonu bu topraklarda gerçek bir buluşma ve yeni bir insanlık, kardeşlik, dayanışma, dostluk temelinde gerçekleştirerek güncelleştirebiliriz.
Halklarımızın Ramazan Bayramı’nı kutluyor, bayramın barışa ve kardeşliğe vesile olmasını diliyorum.
2026 Newrozu ilk defa halklarımızın, halkımızın gerçekleşen demokratik entegrasyon, barış ve kardeşlik ruhuyla kutlanmaktadır. Bu ruha, iradeye tüm gücümle katılıyor, bu yıl gerçek anlamıyla ‘Yeni Gün’ olarak kutlanmaya değer hale gelen Newroz’un önümüzdeki yılların görkemli yürüyüşüne vesile olmasını diliyor; tüm halklarımıza barış diliyorum. Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.
Paşew İran rejiminin Kürt halkına uyguladığı baskının kendine has özellikler taşıdığını belirterek “Kürt siyasi kültürü geleneksel ‘Divanhan’ (geleneksel konuk evi) metodolojilerinden kurumsal diplomasiye geçiş yapmalıdır” dedi.
Manare Magazine
Kürt şiirinin yaşayan en önemli isimlerinden Abdulla Paşew, ABD-İsrail’in İran’a saldırmasından sonra yaşanan gelişmeler ve Kürtler’in bölgedeki durumuna dair değerlendirmelerde bulundu. Manara Magazine‘den Joseph Hammond’a konuşan Paşew, mevcut çatışmanın Kürtlerin kendi kaderini tayini için bir kapı aralayıp aralamadığını, Kürt siyasi birliğinin önündeki engelleri ve sınırların ötesinde Kürt kimliğini yaşatmada kültürün kalıcı rolünü değerlendiriyor.
İngiltere merkezli sitede İngilizce yapılan söyleşiyi Nihaplus okurları için Türkçe olarak yayınlıyoruz.
Kürtler ve Mevcut Savaş
Abdulla Pashew (1946, Erbil doğumlu), modern Kürt şiirinin en önde gelen seslerinden biridir. Kürt edebi modernizminin öncü figürlerinden olan Pashew, Rusya’nın Moskova kentindeki Moskova Devlet Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimi almış; ardından hayatının ve eserlerinin büyük kısmını sürgün yılları şekillendirmiştir. Onlarca yıl boyunca Almanya, Letonya, Finlandiya ve Rusya dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde yaşamış; bu deneyimler yerinden edilme, kimlik ve Kürt ulusal mücadelesi temalarını sıkça işlediği şiirine derinlemesine nüfuz etmiştir. Kendisi genellikle yaşayan en büyük Kürt şair ve yazarı olarak kabul edilir.
JOSEPH HAMMOND: İran ile ABD-İsrail koalisyonu arasındaki savaş yeni bir stratejik dönemi başlattı. Sizce İran Kürtleri bu çatışmayı bir özerklik fırsatı olarak mı görüyor, yoksa Kürt özlemlerinin dış güçler tarafından bir kez daha kullanılıp sonra terk edileceğine dair bir korku mu var?
ABDULLA PASHEW: İran’daki Kürt meselesi, sadece İran içinde değil, bir bütün olarak Orta Doğu genelinde son derece karmaşıktır. Bir yanda Kürtler, hem kadim hem de modern medeniyetin ortak yazarı olan tüm İran halkları gibi, özellikle din adamlarının ve Ayetullahların teokratik yönetimini pekiştirmesinin ardından ülkenin başına gelen kolektif görkem ve trajedileri paylaşmaktadır. Bu rejim; hakların sistematik olarak gasp edilmesini, ifade özgürlüğünün yokluğunu, kadın haklarının ihlalini, müzik gibi sanatsal faaliyetlerin yasaklanmasını ve giyim tarzı gibi kişisel özgürlüklerin kısıtlanmasını dayatmıştır. Dahası, tek bir din ve mezhebin dayatılmasıyla birlikte yaygın yoksulluk ve işsizlik; devletin ulusal gelirin “aslan payını” bölgesel aşırılıkçı gruplara, silah geliştirme faaliyetlerine ve İsrail ile Amerika gibi hayali düşmanlar uydurarak toplumu “gütmeye” ayırmasından kaynaklanmaktadır.
Bunlar tüm İran halkları için birer felaket olsa da, bu rejimin Kürt halkına uyguladığı baskı kendine has özellikler taşımaktadır; Kürtler için mevcut İran devleti çerçevesinde kalmak bir hayatta kalma meselesidir. İran medeniyetinin tamamının “Fars” mülkü olarak gasp edilmesi ve sonuç olarak Kürtlerin ve diğer ulusların bu mirastan mahrum bırakılması, onların en büyük manevi ve entelektüel sermayesinin yağmalanmasıdır. Kuşkusuz, Avrupa’daki bilimsel ve akademik kurumlar da bu yanlış anlaşılmada önemli bir paya sahiptir. İran tarihinin ve kültürünün “Farslaştırılması”, Fars olmayan halklara karşı işlenmiş büyük bir suçtur.
Kürt dili ve edebiyatının marjinalleştirilmesi, bölgenin gerçek tarihi mirasının bastırılmasıyla birleşince Kürt halkını “sessiz” bir asimilasyona doğru sürüklemektedir. Ağırlıklı olarak Sünni bir azınlık olan Kürtlerin üst düzey makamlara gelmesi engellenmektedir. İslam Cumhuriyeti Kürtçeyi resmi olarak tanımamakta; çocukların ana dillerinde eğitim alması reddedilmekte ve idari ortamlarda Kürtçe konuşulması dahi yasaklanmaktadır. Siyasi partiler yasaklanmıştır ve devlet destekli terörün pençesi, sadece İran içindeki değil, Viyana’da Dr. Qasimlo ve Berlin’de Dr. Şerefkendi suikastlarında görüldüğü gibi yurt dışındaki Kürt liderlere kadar uzanmaktadır.
Ben savaş siperlerinde kazanılan bir özerkliğe inanmıyorum; savaş bağımsızlık için verilir. Özerklik, İsviçre, Birleşik Krallık, Finlandiya ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinde görüldüğü üzere, demokrasi “geleneğinin” yeşerdiği ve karşılıklı kabul kültürünün yüksek bir seviyeye ulaştığı bir ülke için en uygun olanıdır. İran mevcut haliyle varlığını sürdüremez; ya parçalanmalı ya da “Orta Doğu’nun İsviçre’sine” dönüşmelidir.
Kürt Birliği ve Siyasi Strateji
JH: Birkaç İranlı Kürt partisi yakın zamanda rejim değişikliği ve Kürtlerin kendi kaderini tayini çağrısında bulunan yeni bir koalisyon kurdu. Sizce bu ittifak gerçek bir Kürt birliğini mi temsil ediyor, yoksa ideolojik ve tarihsel bölünmeler hala büyük bir engel mi?
AP: Doğu Kürdistan’ın Kürt siyasi partilerinin kendilerini bu dönüşümlere ne ölçüde hazırladıkları ciddi bir endişe konusudur. Nihayetinde, şeffaf bir stratejik yetkiyle desteklenen kapsamlı bir pakt, mevcut çatışmalardan çok önce onaylanmış olmalıydı. Yine de, “gecikmiş düzeltici eylem, tam eylemsizlikten iyidir.”
Kürtlerin, Orta Doğu’da Batı ve Amerika Birleşik Devletleri ile tutarlı ve kalıcı bir ittifak peşinde koşan yegane ulus olduğunu belirtmek nesnel bir değerlendirmedir. Onlarca yıldır güçlerimiz benzersiz bir sinerji içinde faaliyet göstermiştir; bu ilişki IŞİD’e karşı yürütülen kampanya sırasında zirveye ulaşmıştır. O savaş meydanlarında Kürt ve Amerikan kanı birbirine karışmıştır; bu, ortak fedakarlıkla yoğrulmuş bir ortaklığın derin bir kanıtıdır.
Ancak Kürt halkı, Batı ile olan tarihsel angajmanlar konusunda derin bir hayal kırıklığına sahiptir. ABD ve Batılı güçlerin kendi ulusal çıkarlarına öncelik vermesi uluslararası ilişkilerin yerleşik bir ilkesi olsa da, küresel devlet yönetiminde asgari bir etik sorumluluk düzeyi korunmalıdır. Çok yakın bir geçmişe bakmak yeterli: ABD, Batı Kürdistan’dan (Rojava) desteğini aniden çekerek Kürt güçlerini şu anda Şam’da konsolide olmuş aşırılıkçı unsurlarla karşı karşıya bıraktı. IŞİD ile savaşta 11.000’den fazla can feda edildikten sonra desteğin aniden kesilmesi, acı bir emsal olarak durmaktadır.
Jeopolitik çıkarlar doğası gereği akışkan olsa da, ahlaki tutarlılıktan yoksun olmamalıdır. Washington ve Avrupa’daki liderler elbette kendi seçmenlerine karşı sorumludur; ancak Kürt liderliği de tüm olası sonuçlar için kapsamlı acil durum çerçeveleri geliştirerek buna karşılık vermelidir. Hem ABD’nin hem de İsrail’in, bölgenin en büyük etnik gruplarından birini oluşturan Kürtlerle ittifak yapmaktan fayda sağladığı aşikardır. İsrail için Kürt halkı, önemli enerji ve su rezervleriyle karakterize edilen stratejik bir coğrafi koridor ve insani derinlik sağlamaktadır. Buna karşılık İsrail, Kürtlere benzersiz teknolojik ve medya yetenekleri sunmakta ve hayati bir kültürel ve diplomatik köprü görevi gören önemli bir Kürt-Yahudi diyasporasıyla bu desteği pekiştirmektedir.
Nihayetinde, Kürt siyasi kültürü geleneksel “Divanhan” (geleneksel konuk evi) metodolojilerinden kurumsal diplomasiye geçiş yapmalıdır. Liderlik, ittifaklarının parametrelerini, bu ortaklıkların spesifik getirilerini ve öngörülen sürelerini net bir şekilde tanımlamalıdır. Kürt hedefleri bu dönüm noktasında süper güçlerin çıkarlarıyla örtüşüyor ancak tekrarlanan ihanetlerin yaraları onları her zamankinden daha temkinli kılıyor.
Kültür, Şiir ve Kürt Kimliği
JH: Onlarca yılınızı Kürt kimliği ve sürgün üzerine yazarak geçirdiniz. Günümüzdeki gibi savaş ve siyasi çalkantı anlarında, şiir ve kültürel bellek Kürt siyasi bilincini şekillendirmede nasıl bir rol oynuyor?
AP: Sadece şiir ve diğer edebi formlar değil; Kürt müziği, dansı ve hem kadınlar hem de erkekler için geleneksel kıyafetler de Kürt yurtseverliğini desteklemede, ortak bir tarihe, kültüre ve coğrafyaya dair derin bir aidiyet duygusunu güçlendirmede hayati bir rol oynamaktadır.
Kitle iletişim araçlarının sınırsız ilerleyişi ve bilgi teknolojisi devrimi, dünya genelindeki Kürtler için elektronik bir “Birleşik Dijital Kürdistan” oluşturdu. Sykes-Picot Anlaşması ile dayatılan yapay sınırları aşarak, daha önce hiç olmadığı kadar manevi bir bağ kuruyorlar. İtiraf etmeliyiz ki, Kürt “dijital devleti” köklü bir kültürün temeli olmadan ortaya çıkamazdı.
16. yüzyılda Kürt şair Melayê Cezîrî kendisini Kürdistan’ın avizesi olarak görüyor; camiyi, kiliseyi, sinagogu ve Ezidilerin kutsal “Laleş”ini tek bir evrensel saygı merceğinden izliyordu. 17. yüzyılda büyük Kürt şair Ehmedê Xanî, Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları arasındaki 1514 Çaldıran Savaşı’nın ardından Kürdistan’ın ilk bölünmesinin trajedisini çoktan hissetmişti. Bu derin Kürt hissiyatı, edebi eserlerinin her yanına canlı bir şekilde yansımıştır. Şair, Kürtleri birleşmeye ve egemenliklerini genel olarak sanat, özel olarak da müzik ve şiir yoluyla tesis etmeye çağırmıştır. Bunlar, hem Kürdistan içinde hem de dünya genelinde Kürtler arasında bağımsızlık ruhunu ilerletmede, ortak bir empati ve kader duygusunu yaymada aktif bir rol oynamıştır. Ayşe Şan ve Hasan Zirak’ın şarkıları sınırları pasaportsuz geçti; Kürt şiiri sınırları sınır muhafızlarından vize almadan aştı. Uzun zamandır şiir ve müzik, Kürt siyasi partilerini ve örgütlerini gözle görülür şekilde geride bırakmıştır.
Pek çok Kürt partisi iki yıkıcı ideolojik değirmen taşı arasında sıkışıp kalmış durumda: radikal siyasal İslam ve aşırılıkçı Stalinist düşünce. Gerçeklikten kopuk, bu ithal ve köksüz ideolojiler modern çağın sorularına cevap verememektedir. Her iki taraf da din veya sınıf ideolojisi zemininde koşulsuz, mutlak bir “kardeşlik” talep ediyor ancak belirli bir kimliğe inanmıyorlar. En dikenli sorulardan kaçıyorlar: Dilinizin, milli bayramlarınızın, kıyafetlerinizin, şarkılarınızın ve folklorunuzun yasak olduğu bir ülkede kardeşlikten nasıl söz edilebilir? Ataerkil-feodal zihniyetlerin, “büyük birader” komplekslerinin ve efendi-köle dinamiklerinin hakim olduğu bir bölgede, bağımsızlığınızı hakim gücün tanımladığı bir “demokrasiye” nasıl bağlayabilirsiniz?
Kürt Milliyetçiliğinin Geleceği
JH: Son zamanlarda Suriye’den İran’a kadar Kürtler, Kürt milliyetçiliğinin güçlü kaldığını ima etmek için “1+1+1+1=1” gibi sloganlar atıyorlar. Kürt milliyetçiliğinin eskisinden daha güçlü olduğunu düşünüyor musunuz?
AP: Kürt milliyetçiliğinin henüz katılaştığına (tam olarak şekillendiğine) inanmıyorum. Bu güçlü bir duygu ancak hala “tam pişmemiş” durumda ve net bir stratejik çerçeve veya program içine yerleştirilmedi. Şu an var olan şey, büyük ölçüde egemen ulusların zorla yürüttüğü Araplaştırma, Türkleştirme ve Farslaştırma saldırılarına karşı bir tepkidir. Milliyetçilik dediğimde unutmamalıyız ki Kürt milliyetçiliği “çekingen” bir milliyetçiliktir; en yüksek noktasında yurtseverliktir. Kibirli değildir; herhangi bir dili yasaklamaya veya herhangi bir toprağı almaya çalışmaz, Kürtleri diğer halklardan üstün görmez. Bu Kürt yurtseverliğinin özü; dilin, geleneklerin, inançların ve Zagros ile Toros dağlarının ve vadilerinin insanlarının bin yıllık karakterinin korunmasıdır.
Kürdistan halkının gelenekleri; bu kadim ulusun renkli kültürü, toprağı ve zengin dili, Kürtlere ait olduğu kadar insanlığa da aittir. Kürdistan medeniyetin ana beşiğidir; Kürdistan tarihini ve toprağının, dilinin ve kültürünün kalbini bilmeden insanlığın evrimini gerçekten kavramak mümkün değildir.
Kürt milliyetçiliği – ya da daha doğru bir ifadeyle Kürt yurtseverliği – aydınlar arasında uzun süredir yeşermiş olsa da, kendisini sistematik olarak örgütlemeyi başaramamıştır. Çoğu Kürt liderin karakteri muhafazakar ve tereddütlü olmaya devam ediyor. Bu parti liderleri daha çok “Büyük Biraderler” veya kabile reisleri gibi davranıyorlar; bağımsızlığı ve özgürlüğü imkansızlıklar olarak görüyorlar. Kürdistan’da parti, aşiretin modern bir biçiminden ibarettir. Müzakerelerde asla kağıt kalem kullanmazlar. Orta Çağ Divanhan tarzında tüm anlaşmaları sözlü olarak yürüten, sadece sözlü vaatlerde bulunup alan “soylu eşkıyalar” gibi hareket ederler.
İkinci Dünya Savaşı ve Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kurulması sırasında, Kürt bağımsızlığı ilkesi üzerine JK (Komeley Jiyanaway Kurdistan) adlı bir örgüt kurulmuştu. Bu, ilk gerçek bağımsızlık yanlısı örgüttü. Ancak çok geçmeden Sovyetlerin “Halkların Kardeşliği” ve Stalinist ideolojisinin etkisi hedefi “özerklik”e kaydı. O andan itibaren Kürtler; Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi demokratikleştirme yükünü üzerlerine aldılar. Fabrikası olmayan ilkel bir tarım ülkesinde, kendi dili yasaklanmış bir halk için öncelik “proletaryanın zaferi” haline geldi. 1959’da Süleymaniye’de bir grup aydın KAJIK’ı kurdu ancak Iraklı ve Kürt partiler bu seçkin grubu “emperyalizmin uşakları” olarak damgaladı ve hareket sonunda dağıldı.
Şimdi bile, onlarca felaket ve çöküşten sonra – “özerklik” adına yüz binlerce masum Kürdün ölümünden ve binlerce köyün yakılmasından sonra – bağımsızlık fikri şurada burada tartışılıyor. Ben bu vizyonun bir geleceği olduğuna ve hedefine ulaşacağına inanıyorum. Kürdistan’ın bağımsızlığı, Orta Çağ kökenlerini terk etme belirtisi göstermeyen bir Orta Doğu’nun demokratikleşmesinden çok daha kolaydır. Demokrasi ve federalizm aynı madalyonun iki yüzüdür; demokrasi bu bölgede başarılması on yıllar veya yüzyıllar alabilecek uzun, inişli çıkışlı bir süreçtir. O zamana kadar asimilasyonumuz garanti altındadır. Kendilerini korumak ve yok olup gitmekten kaçınmak için Kürtler ülkelerini özgürleştirmelidir. Bağımsızlıklarını artık despot işgalci rejimlerin “demokratikleşmesine” bağlamamalıdırlar.
Bazı Avrupa Birliği üyesi ülkeler, bu ayın başlarında Akdeniz’de vurulan Rus yapımı sıvılaştırılmış doğal gaz tankerinin ekolojik ve güvenlik bakımından acil risk oluşturduğu konusunda uyarıda bulundu.
3 Mart’ta uluslararası medya kuruluşları, Rusya’ya ait bir sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) tankeri olan Arctic Metagaz’ın Akdeniz açıklarında alev aldığını ve hasarlı bir şekilde Akdeniz’de yüzdüğünü bildirmişti.
Rusya, “gölge filoya” ait olan geminin Ukrayna deniz insansız hava araçları (İHA) tarafından saldırıya uğradığını öne sürdü. Ancak Ukrayna bu iddialara ilişkin henüz bir açıklama yapmadı.
Gölge filo, yaptırım uygulanan ülkelerin (Rusya, İran, Venezuela vb.) petrol ve petrol ürünlerini uluslararası kısıtlamaları aşarak taşımak için kullandığı tanker filosudur. Bu kavram, özellikle Rusya’nın 2022 Ukrayna işgali sonrası Batı ülkelerinin Rusya petrolüne fiyat tavanı uygulamasının ardından gündeme gelmiştir. Batı'nın enerji yaptırımlarını ve fiyat tavanlarını aşmayı hedefleyen bu gemiler, sahte konum verileri gibi belirli yöntemlerle ile uluslararası denetimlerden kaçmaktadır.
Reuters, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği (AB) ve Birleşik Krallık tarafından yaptırım uygulanan geminin Malta kıyıları yakınlarında alev aldığını bildirdi. Bazı haber kaynakları ise olayın Libya kıyılarına daha yakın bir noktada meydana geldiğini aktardı.
Bu saldırılar acil risk oluşturuyor
Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis, Malta Başbakanı Robert Abela, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides ve İtalya Cumhurbaşkanı Pedro Sánchez; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e 18 Mart’ta hasarlı tankerin yol açacağı risklere ilişkin bir mektup yolladı. Mektupta, geminin Malta ile İtalya arasında uluslararası sularda sürüklendiği belirtilerek durumun çifte bir kriz yarattığı vurgulandı.
AB ülkeleri, son dönemde Akdeniz ve Karadeniz’de gemilere yönelik saldırıların arttığını belirterek bu durumların deniz güvenliği ve deniz ekosistemi açısından “acil risk” oluşturduğunu vurguladı. Mektupta, olayın uluslararası hukuk çerçevesinde soruşturulmasının ve sorumluların hesap vermesi gerektiğinin hayati önem taşıdığı ifade edildi.
Mektupta geminin taşıdığı özel LNG yükü ve hasarlı durumu nedeniyle AB deniz alanının kalbinde büyük bir ekolojik felaket ihtimalinin doğduğu kaydedildi. Ayrıca Avrupa Deniz Güvenliği Ajansı’nın (EMSA) devreye girerek deniz gözetimi, kirlilik izleme ve teknik destek sağlaması istendi.
Reuters‘ın aktardığına göre, İtalya Sivil Savunma Ajansı 18 Mart’ta yaptığı açıklamada son iki haftadır Akdeniz’de sürüklenen hasarlı tankerin artık Libya’nın arama ve kurtarma sularına girdiğini duyurdu.
Gazeteci Akbar Notezai, Pakistan ve İran sınırına çekilen çitlerin sınır kasabasındaki halka ekonomik ve toplumsal etkilerini anlatıyor.
Belucistan’daki Pakistan-İran sınır kapısı, Tafran. Fotoğraf: Arab News
On yıllardır İran’dan yapılan ithalat, İran ve Afganistan ile sınırı olan Belucistan eyaletinin Chagai şehrinde bulunan ücra bir kasaba olan Taftan’ın nüfusunu ayakta tutuyordu. Taftan’dan 600 kilometre uzaklıktaki eyalet başkenti Quetta’da yaşayan 19.259 Belucistanlı, gıda ve petrol konusunda büyük ölçüde İran’a bağımlıydı.
28 Şubat’ta başlayan protestoların ardından iki komşu ülke arasındaki sınır kapatıldı. Bu durum, Taftan ve eyaletteki diğer sınır bölgelerini fiyat değişimlerine karşı savunmasız bıraktı. Bu, ilk kez yaşanan bir durum değildi. Yakın geçmişte, bölgedeki güvenlik sorunları sık sık bu tür sınır kapatmalarına yol açmıştı.
Binlerce Pakistanlı şu anda hayatlarından endişe duyarken sınır geçişlerinin her iki tarafındaki kamyon şoförleri mahsur kalmış durumda ve kolay bozulan malları yavaş yavaş bozuluyor. Yerel bir iş adamı olan Mohammad Ilyas, “Bu temel ihtiyaçlar gecikirse açlıktan öleceğiz” dedi. Sürücülerden Haleem Baloch, İran’ın Sistan-Belucistan bölgesine patates taşıdığını, ancak sekiz gündür mahsur kaldığını ve ürünlerinin bozulmaya başladığını söyledi.
Yükselen fiyatlar
“Depoyu 1500 rupiye (238,02 TL) doldurdum,” dedi Asif Baloch, Ramazan sırasında Taftan’daki çarşıda onunla karşılaştığımda. “Savaştan önce bir litre benzin 190 rupi (30,15 TL) idi, grevlerden sonra ise 250 rupi (39,67 TL) oldu.” İran petrolü satan yerel bir dükkan sahibine göre ise bu fiyatlar o zamandan beri %157’lik bir artışla 500 rupiye (79,34 TL) fırladı.
Sınır çitleri ve sınır ticareti
909 kilometrelik Pakistan-İran sınırı boyunca belirli bölgelerin çitle çevrilmesine, ülkeleri harekete geçmeye zorlayan bir dizi olayın sonucunda 2018-2019 yıllarında başlandığı bildiriliyor. Bu gelişmelerin merkezinde, 2003 yılında Abdul Malik Reki tarafından kurulan ve yönetilen Sünni Beluç militan grubu Jundullah’ın (Tanrı’nın Askerleri) ortaya çıkışı yer alıyordu.
İran’ın baskısı altında, iki taraf daha iyi bir güvenlik yönetimi için sınırı ortaklaşa çitle çevirme konusunda uzlaştı. The Economic Development of Balochistan kitabının yazarı ve kalkınma analisti Syed Fazl-e-Haider, bu durumun sınır ötesi ticareti etkilediğini söyledi.
Bu durum, sınır ötesi ticareti daha da zorlaştırdı. Zira 2013 yılında ABD, Pakistan’a İran ile herhangi bir petrol ve doğalgaz anlaşmasını yasaklayan yaptırımlar uygulamıştı. Amerikan baskısına dayanamayan Pakistan, komşu ülkeyle yaptığı doğalgaz boru hattı anlaşmasını hayata geçiremedi. Sonuç olarak, İran petrolü yasal olmayan kanallardan kaçak olarak ülkeye getirilmeye başlandı. Pakistan İstihbarat Raporu’na göre, İranlı tüccarlar her yıl 1 milyar ABD dolarından fazla değerde yakıtı Belucistan’a kaçak olarak sokuyor.
Çitlerin etkisi
Sınır çitleme önlemlerinden etkilenen tek sınır kasabası Taftan değildi. Belucistan’ın Washuk bölgesindeki bir sınır kasabası olan Mashkhel’den Zamyad marka kamyonet şoförü Ghaffar Reki: “İran ile sınır ticaretimiz, ABD ve İsrail öncülüğündeki İran saldırılarından çok önce durma noktasına gelmişti.”
Ghaffar Reki, “Petrol hariç, İran malları Washuk’a gelmiyor. Günlük ihtiyaçlarımızı ya Quetta’dan ya da Taftan’dan satın alıyoruz ve nakliye masrafları nedeniyle üç katı ücret ödemek zorunda kalıyoruz” diye ekledi. Ghaffar, geçmişte İran ile Pakistan arasındaki sınırın açık olduğunu söyledi. Kız kardeşinin Reki Baloch aşiretinden birisiyle evlendiği için Belucistan’ın İran tarafında yaşadığını ancak son beş yıldır onu ziyaret edemediğini ve birbirlerinden kopuk kaldıklarını söyledi.
Ekonomist Kaiser Bengali, halkını öncelikli görmeyen Pakistan hükümetini suçluyor ve hükümetin Belucistan’daki halkının hayatını kolaylaştırmakla ilgilenmediğine inanıyor.
Quetta Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Ayub Mariani: “İranlılar tarafından herhangi bir engel yok. Pakistan ile ticaret hacmini artırmaya hevesliler. Ama biz ilgilenmiyoruz.”
Yerel araştırmacı Muhammed Arif, sınırın her iki tarafındaki Beluçların artan ticaret kısıtlamalarıyla karşı karşıya olduğunu ve İran-Pakistan siyasi ilişkilerinin de bir etken olduğunu söyledi: “İki ülke arasında güven eksikliği var. Bu da aralarındaki ticareti zorlaştırıyor.
Aceleyle eve dönüş
Pakistanlı yetkililere göre, ABD ve İsrail’in saldırılarının hemen ardından İran’da yaşayan 35.000 Pakistanlı vatandaş, Belucistan’daki Taftan ve Gabd-Rimdan sınır kapılarından Pakistan’a dönecek.
Tahran’da yaşayan öğrenci Ali Nawaz, şehre yönelik saldırıları duyar duymaz hemen eve dönmeye karar verdiğini belirterek, korkunun çok büyük olduğunu ekledi: “Pakistan’a canlı olarak dönemeyeceğimizi düşündük.”
İran sınırındaki Chaghi, Washuk, Gwadar, Kech ve Panjgur ilçeleri sınır ötesi ticarete tamamen bağımlıyken Belucistan'ın geri kalanı dolaylı olarak bağımlıdır.
Ekonomist Bengali, İran’dan gıda ve petrol girişinin durması halinde, sınır kasabalarındaki halk için yıkıcı ekonomik sonuçlar doğacağını vurguladı. “Quetta hariç, Belucistan’da Pakistan Devlet Petrol Şirketi’ne (PSO) ait benzin istasyonları neredeyse hiç yok ve olanlar da çok az.”
Kısa bir süre önce Taftan’a yaptığım ziyaret sırasında, sınırın sınırlı ticaret için açık olduğunu gördüm. İran’dan temel ihtiyaç maddelerini getiren bir hamal olan Amanullah, ailelerin halihazırda karşı karşıya olduğu ve savaşla daha da kötüleşen zorluklara dikkat çekti: “Beslemem gereken beş çocuğum var ve sınır açıkken günde 2000 rupi (317,36 TL) kazanıyordum. O zaman bile, ailemin masraflarını karşılamak için borca girmek zorunda kalıyordum.”
Gazeteci Dilan Karaman’ın şüpheli ölümü sonrası kurulan kadın örgütleri komisyonunun raporu tartışma yarattı. Aile, feministler ve siyasi yapılar rapora tepki gösterirken adli eksiklikler ve kurumsal sorumluluklar gündeme geldi.27 Kasım’dan bugüne hangi detaylar kamuoyuna yansıdı?
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Milletvekili Saliha Aydeniz’in danışmanı ve gazeteci Dilan Karaman’ın 11 Kasım’da kaldırıldığı hastanede 28 Kasım’da yaşamını yitirmesi, kamuoyunda başından itibaren ciddi soru işaretlerine yol açtı. Karaman’ın ölümünün “intihar” olarak değerlendirilmesinin özellikle kadın örgütleri ve yakın çevresi tarafından tartışmaya açılması ardından kadın örgütlerinden oluşan bir inceleme komisyonu kurma kararı alındı.
Kadın örgütleri komisyon kurdu
29 Kasım’da Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi, Dayanışmanın Kadın Hali Derneği (DAKAH-DER), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Rosa Kadın Derneği ve (Özgür Kadın Hareketi) TJA temsilcilerinden oluşan bir inceleme komisyonu kuruldu. Komisyonun içerisinde yer alan 3 avukatın hukuki süreci takip ettiği biliniyor.
Komisyonun amacı; olayın hukuki boyutunu incelemek, Karaman’ı intihara sürükleyen nedenleri ortaya çıkarmak, kurum içi ve kurumlar arası sorumlulukları açığa çıkarmak şeklinde açıklandı.
5 kadın örgütünün komisyon hakkındaki ortak açıklamasında, şüpheli kadın ölümlerinin politik olduğu vurgulanarak sürecin yalnızca bir adli vaka değil, kadınların yaşam hakkına yönelik sistematik bir sorunun parçası olduğu ifade edildi.
Olay günü ve deliller
Dilan Karaman, 11 Kasım’da “adli vaka” olarak hastaneye kaldırıldı. Bu tarihten itibaren süreç yalnızca bir ölüm vakası olarak değil, şüpheli bir kadın ölümü olarak ele alınmaya başlandı.
İlk günden itibaren tanık beyanları toplandı, kaybolma riski bulunan deliller Emniyet Müdürlüğü’ne iletildi, Karaman’ın sosyal medya paylaşımları incelendi, şiddete maruz kaldığını aktardığı arkadaşlarının ifadeleri dosyaya eklendi, yeni taşındığı eve ait kira sözleşmesi kayıt altına alındı
Ayrıca Karaman’ın telefonu, dijital materyalleri ve Mazlum Toprak tarafından sunulan bir mektup incelemeye alındı. Mektubun el yazısının kime ait olduğunun belirlenmesi için örnek yazılar da karakola teslim edildi.
Soruşturma sürecinde bazı kritik eksiklikler de gündeme geldi. Olay yeri inceleme tutanakları hazırlanmasına rağmen Karaman’ın evini gören MOBESE kayıtlarının dosyada bulunmadığı belirten komisyon, bu kayıtları talep etti. Sağlık çalışanlarının ve polis ekiplerinin müdahalesine dair çelişkiler olduğu tespit edildi. Yürütülen inceleme sonucunda Karaman’ın daha önce arkadaşı olan Mazlum Toprak’ın dosyada “şüpheli” sıfatıyla yer almaya başladı.
Komisyon raporundaki temel başlıklar
Komisyon, 9 Mart’ta Dilan Karaman’ın şüpheli ölümüne ilişkin bir rapor yayımladı. Komisyon tarafından hazırlanan raporda şu başlıklar öne çıktı:
Olay günü Karaman’ın partner şiddetine maruz kaldığı
Olay günü sağlık müdahalesinin geciktiği
Çalıştığı yapılarda sistematik psikolojik baskıya maruz kaldığı
Kriz anında dayanışmanın yetersiz kaldığı ve politik yalnızlığa itildiği
Raporun sonuç bölümünde ise Karaman’ın ölümünün tek bir fail ya da tek bir kurumla açıklanamayacağı ifade edildi.
Rapor tartışma yarattı
Raporun açıklanmasının ardından Karaman’ın ailesi, arkadaşları ve feministler sosyal medya üzerinden sert eleştiriler yöneltti. Eleştirilerin odağında raporda yer alan belli ifadelerin yanlış olması, faillerin yeterince işaret edilmemesi, sorumluluğun Karaman’ın yaşamına ve çevresine kaydırılması ve erkek şiddetinin yeterince açık tanımlanmaması yer aldı.
Karaman’ın arkadaşları ayrıca, taleplerine rağmen Diyarbakır’daki LGBTİ+ örgütlerinin komisyona dahil edilmediğini ve geçmişte Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nde Servet adlı bir erkek tarafından yaşatıldığı belirtilen bazı şiddet vakalarının raporda yer almadığını ifade etti. Milletvekili Saliha Aydeniz ve Mazlum Toprak’ın halası Naşide Toprak’ın isimlerinin raporda geçmemesi de eleştirildi.
DEM Parti Milletvekili Saliha Aydeniz, raporun yayınlandığı gün (9 Mart) X hesabından Karaman'ın ölümüne ilişkin açıklama yapmıştı. “Yani bunca zaman birlikte çalışmış ama hassasiyetlerini, beklentilerini anlamamış olmak Dilan’la arkadaş olamamış olduğum gerçekliğini açığa çıkarmıştır. Bunları yeterince yapmış olsaydım, arkadaş olabilseydim, iş dışında daha fazla zaman ve mekan paylaşsaydım belki sonuç böyle olmayacaktı” demişti.
DEM Parti ve HDK Kadın Meclisi 11 Mart’ta raporun geri çekilmesini talep ettiklerini belirten bir açıklama yayınladı.
Feministlerin Eleştirileri
Aralık Feminist Kolektif tarafından yapılan açıklamada rapora yönelik kapsamlı eleştiriler dile getirildi. Açıklamada fiziksel şiddetin açık olarak tanımlanmadığı, erkek şiddetinin kaynağının Karaman’ın travmalarına indirgendiği, sorumluluğun arkadaş çevresine yüklendiği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığın görünmez kılındığı ifade edildi.
Ayrıca raporun Karaman’ın özel yaşamını gereğinden fazla ifşa ettiği ve kurumsal sorumluluğu gölgelediği de vurgulandı.
Feministler dört temel talep sıraladı:
Mazlum Toprak ve varsa diğer faillerin intihara sürükleme suçundan yargılanması
Şiddetin örtbas edilmesinde rolü olanlara yaptırım uygulanması
Mobbing uygulayan kişi ve yapıların örgüt içi mekanizmalara sevk edilmesi
Cinsel yönelim ve kimlik temelli ayrımcılıkla yüzleşilmesi
Rapor Geri Çekildi
Aile, arkadaşlar ve kamuoyundan gelen tepkiler üzerine komisyon tarafından hazırlanan rapor geri çekildi. Dilan Karaman İnceleme Komisyonu, raporun çekildiğini belirten bir açıklama yaptı.
Tepkilerin ardından komisyon raporu geri çekildi. DEM Parti Kadın Meclisi 13 Mart’ta yaptığı açıklamada, Saliha Aydeniz’in idare amirliği görevinden çekildiğini ve hakkında disiplin soruşturması başlatıldığını duyurdu.
Bu gelişmenin ardından TJA da bir açıklama yayınlayarak sürece ilişkin kadın kırımı zihniyetine karşı hukuki ve toplumsal mücadeleyi büyüteceklerini belirtti.
Aile basın toplantısı düzenledi
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde, şüpheli şekilde yaşamını yitiren Dilan Karaman’ın ölümü ve soruşturma sürecine ilişkin Karaman ailesi bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, İHD Merkez Yürütme Kurulu üyesi Eren Keskin, Dilan Karaman’ın ablası Gönül Karaman, İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun ve İstanbul Şube Sekreteri Jiyan Kaya katılmıştı.
bianet’in haberine göre basın toplantısında söz alan Dilan Karaman’ın ablası Gönül Karaman, hem ölümün hem de soruşturma sürecinin tüm yönleriyle açığa çıkarılmasını istediklerini belirtti. Raporda yer alan bazı bilgilerin gerçeği yansıtmadığını ifade eden Karaman, olay günü yaşananlara dair kritik boşluklara dikkat çekti. Şiddet faili Mazlum Toprak’ın kendisine şiddet uygulayıp onu evden kovduğunu, Dilan’ın aynı gün kendisiyle son olarak saat 14.42’de iletişim kurmasından hastaneye alınma saatine (16.00) kadar geçen sürede neler yaşandığının hâlâ bilinmediğini vurguladı.
Aile, şu sorulara cevap verilmesini istedi: Hastaneye alınmasına kadar geçen süre zarfında neler yaşanmıştır? Neden zamanında ve etkili bir acil müdahale yapılmamıştır? Olayın gerçekleştiği yerde Mazlum Toprak’ın yanında bulunan kişinin ifadesi alındı mı? Mazlum Toprak’ın elektronik cihazları incelendi mi? Mazlum Toprak’ın kırdığını iddia ettiği bıçak inceleme için alındı mı?
Gönül Karaman’ın ardından söz alan İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun, Dilan Karaman’ın müdahaleye ihtiyaç duyduğu sırada olay yerine gelen sağlık ekiplerinin müdahale etmediği ihtimali olduğunu söyledi ve sağlık çalışanlarının isimlerinin ve ifadelerinin dosyada bulunmamasını hayati bir eksiklik olarak değerlendirdi. Polis müdahalesine dair eksikliklere de dikkat çeken Tosun, savcılığın faile ve polislere yönelik yaptırım konusunda gerekli adımları atmadığını ifade etti.
Soruşturma süreci devam ederken hem aile hem de kadın örgütleri Dilan Karaman için adalet talebini sürdürüyor.
Soruşturma süreci devam ederken 16 Mart'ta Saliha Aydeniz'in TBMM İdare Amirliği görevinden istifa ettiği duyuruldu.
Kürt illerinde toplumsal hafızayı ve yaşam alanlarını talan eden baraj ve HES projeleri bölgedeki halk ve canlılar için hâlâ önemli bir tehdit oluşturmakta.
Kürt İllerinde Baraj ve HES Kuşatması
Baraj ve HES Nedir?
Barajlar, suyun önünü keserek büyük yapay göller oluşturan yapılardır. Hidroelektrik santraller (HES) ise bu suyun akış gücünü kullanarak elektrik üretir. Ancak bu süreç, nehirlerin doğal akışını bozarak ekosistemi köklü biçimde değiştirir.
Kürt illerinde inşa edilen baraj ve HES projeleri yalnızca enerji üretimi değil, aynı zamanda ekolojik, kültürel ve toplumsal dönüşüm araçları olarak uygulanmaktadır.
Politik Arka Plan
Barajlar, uzun süredir uygulanan güvenlik politikalarının bir parçası olarak bölgeyi yeniden şekillendirme aracı haline getirildi. Dicle ve Fırat nehirlerinde Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında inşa edilen -Devlet Su İşleri’nin tanımıyla- “güvenlik” barajları yapılarak birçok insanın ve canlının yaşam alanları talan edildi.
Ekonomik Gerçeklik
Projelerden elde edilen elektrik Kürt illerine değil, batı illerine ve dış pazarlara aktarılmaktadır. Bölge halkına ekonomik fayda sağlanmamaktadır. Baraj ve HES projeleri sıcaklık, su ve yağmur gibi doğal etkenleri değiştirerek ve tarım alanlarını yok ederek bölge halkının daha da yoksullaşmasına sebep olmuştur.
Göç ve Yıkım
Köyler boşaltıldı veya sular altında bırakıldı, insanlar zorunlu göçe maruz kaldı, toplumsal ve kültürel miras yok edildi.
Dicle–Fırat Havzasında Baraj Kuşatması
Fırat Nehri, toplam 50 baraj Ana barajlar: Keban → Karakaya → Atatürk → Birecik → Karkamış
Dicle Nehri, toplam 41 baraj Ana barajlar: Ilısu → Kralkızı → Dicle → Cizre
SONUÇ:
• Yapay göller oluşturuluyor
• Nehirlerin doğal akışı kesiliyor
• Su aşağı havzalara ulaşamıyor
• Yağış düzenini ve nem oranını değiştiriyor
• Sıcaklık ve rüzgar rejimini bozuyor
• Kuraklık hızla artıyor
• Tarım alanları verimsizleşiyor
• Ekosistem dengesi çöküyor
• Bölge halkı göçe zorlanıyor
• Toplumsal hafıza talan ediliyor
Yeni Projeler
89 HES + 28 baraj projesi (2015 sonrası)
ÇED onay oranı: %99
2026 başında Bingöl ve Erzurum’da 4 yeni proje onayı
Çarpıcı Örnekler
Adıyaman ve Urfa – Atatürk Barajı: Kenan Evren döneminden itibaren yapımı planlanan Atatürk Barajı sebebiyle 34 köy sular altında kaldı, Neolitik döneme ait Samsat Antik Kenti ve kaya mezarları gibi yapılar sular altında..
Batman, Hasankeyf – Ilısu Barajı: 199 köy sular altında kaldı, 15 bin kişi göç etti, 12 bin yıllık tarih yok edildi.
Van, Erciş – Zilan Vadisi: HES projeleriyle nehir sistemi bozuldu, Van Gölü’nü besleyen su kaynakları zarar gördü, endemik türler yok olma riskiyle karşı karşıya kaldı.
Bingöl, Genç / Amed, Licê (Sarım Havzası): HES projesi bölgenin ünlü bal üretimini tehdit etti, ekosistem dengesini bozdu.
Amed – Silvan Havzası: Baraj çalışmaları sırasında patlatmalar Taş Köprü gibi tarihi yapılara zarar verdi, binlerce ağaç kesildi, 50 köy risk altında.
Muş, Varto – Alparslan Barajları: 2019 yılında Alparslan 1 ve 2 Barajları nedeniyle 60 hane ve 500 nüfuslu Tepe köyü tamamen sular altında kaldı.
Urfa – Birecik Barajı: Baraj sonrası yerleşimin %85’i sular altında kaldı, birçok tarihi höyük ve yaşam alanı yok edildi.
Elazığ – Keban Barajı: Keban barajının yapılmasıyla 39,300 hektarlık alanın içinde bulunan yerleşim yerleri arasından en az 59 köy, 26 mezra ve 6 kom tamamen sular altında kalmıştır.
Amed, Eğil – Dicle Barajı: Diyarbakır’ın Eğil ilçesindeki 1986 yılında yapımına başlanan ve 1997’de su tutmaya başlayan Dicle Barajı’nın açılan kapaklarından birinin kopması sonucu 2 bin 400 yıllık tarihi yapılar da sular altında kaldı.
Şırnak – Nerdüş Barajı ve Cizre Barajı: Şırnak’ın Cizre ilçesine bağlı olan ve 1990’lı yılların başında yakılarak boşaltılan 150 hanelik Çağlayan (Şax) köyü Nerdüş HES ve sulama barajı projesiyle su altında bırakılacak. Gabar ve Cûdî dağlarını birbirinden ayıran Kasrik Boğazı gibi yapılar ise Cizre Barajı sebebiyle sular altında kalacak.
Baraj ve HES projeleri, enerji üretiminin ötesinde bir coğrafi ve toplumsal dönüşüm aracı olarak kullanılmaktadır.
Ekosistem yıkımı, tarihsel mirasın yok edilmesi ve halkın yerinden edilmesi, bu projelerin en ağır sonuçlarıdır.
İnfografi için yapay zeka ChatGPT’den yararlanıldı. Kaynak: Yeşil Gazete, Yeni Yaşam; Sönmez, M. E. (2012). Barajların Mekân Üzerindeki Olumsuz Etkileri ve Türkiye’den Örnekler. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 11(1), 213–231. https://dergipark.org.tr/tr/pub/jss/issue/24240/256977
15 Mart’ta gerçekleştirilen ilk turun ardından pek çok büyük kentte adaylar %50 barajını aşamadı. Seçimlerin ikinci turu 22 Mart’ta.
Fotoğraf: Le Devoir
Fransa’da iki turlu olarak gerçekleştirilen yerel seçimlerin ilk turu için dün (15 Mart) seçmenler sandık başına gitti. Ülkede yaklaşık 49 milyon seçmen bulunmasına karşın seçime katılım oranları resmi olmayan rakamlara göre %56 civarında kaldı. Bu oran, Covid-19 pandemisi haricinde ülke tarihindeki en düşük yerel seçim katılım oranlarından biri.
%50 barajının aşılamadığı kentlerde %10 barajını aşan adaylar arasında ikinci tur seçimleri bir hafta sonra 22 Mart’ta yapılacak. Bazı kentlerde ikinci tura katılmaya hak kazanan adaylar, listelerini birleştirerek ortak bir aday etrafında toplanma kararı da verebilirler.
Kilit şehirlerde sonuçlar
Paris, Marsilya, Lyon, Toulouse, Bordeaux, Lille ve Nice’in de aralarında bulunduğu nüfusu 100 binden fazla olan 42 şehrin 40’ında resmi olmayan sonuçlara göre seçim ikinci tura kaldı.
Paris
Paris’te sol ittifakın adayı Emmanuel Grégoire farklı şekilde birinci sırayı alırken kendisini sağ ittifakın adayı Rachida Dati takip etti. Dati’nin kampanya sürecinde geçtiğimiz sene New York Belediye Başkanlığına seçilen Zohran Mamdani’nin seçim stratejisinin bir benzerini uygulaması dikkat çekmişti. Dati, seçimi kaanabilmek adına %11.3 oy oranıyla dördüncü sırada bulunan merkez sağ ittifakın adayı Pierre-Yves Bournazel ve aşırı sağın adayı Sarah Knafo’ya listeleri birleştirmeyi önermişti. %11.7 oy oranıyla üçüncü sırada bulunan Radikal sol La France Insoumis‘nin (LFI) adayı Sophia Chikirou da benzer bir öneriyi Grégoire’a yapmıştı.
Marsilya’da şu anki belediye başkanı Benoît Payan, aşırı sağcı Ressemblement Nationale‘in (RN) adayı Franck Allisio’nun az farkla önünde ilk sırada bulunuyor.
Yerel Seçimler 1. Tur – Marsilya
15 Mart 2026
Kayıtlı Seçmen555.399
Katılım Oranı%52,2
Geçersiz/Boş%2,3
Toplam Delege111
Benoît PAYAN 2. Tura KaldıGeniş Sol İttifak (Sosyalistler + Çevreciler)
%36,7
Franck ALLISIO 2. Tura KaldıUlusal Birlik (RN)
%35,0
Martine VASSAL 2. Tura KaldıMerkez Sağ (Çeşitli Sağ Gruplar)
Diğer Adaylar ToplamıDavoux, Juste, Bazzali, Raynaud
%4,0
Lyon
Halihazırda belediye başkanı olan Yeşiller adayı Grégory Doucet az bir farkla birinci sıradayken hemen arkasından merkez sağın adayı Jean-Michel Aulas geliyor. Aynı zamanda üçüncü sırada gelen ve ikinci turda yarışmaya hak kazanan LFI’nin adayı Anaïs Belouassa-Cherifi, iki listenin birleştirilmesi şartıyla Doucet lehine seçimden çekilmeyi teklif etti.
Yerel Seçimler 1. Tur – Lyon
15 Mart 2026
Kayıtlı Seçmen321.176
Katılım Oranı%64,5
Geçersiz/Boş%1,4
Toplam Delege73
Grégory DOUCET 2. Tura KaldıYeşiller ve Sol İttifak
%37,4
Jean-Michel AULAS 2. Tura KaldıMerkez Sağ (Coeur Lyonnais)
Diğer Adaylar ToplamıPerrin-Gilbert, Képénékian ve aşırı sol
%8,3
Toulouse
Toulouse’da son 22 yılın 16’sında belediye başkanlığı yapan Jean-Luc Moudenc bu seçimde de ilk sırayı aldı. Moudenc’i LFI’nin adayı François Piquemal ve sol ittifakın adayı François Briançon takip ediyor. Seçimin ikinci turu bu üç aday arasında geçecek.
Yerel Seçimler 1. Tur – Toulouse
15 Mart 2026
Kayıtlı Seçmen281.775
Katılım Oranı%56,4
Geçersiz/Boş%1,2
Toplam Delege69
Jean-Luc MOUDENC 2. Tura KaldıÇeşitli Sağ Gruplar
%37,2
François PIQUEMAL 2. Tura KaldıLFI (Boyun Eğmeyen Fransa)
%27,6
François BRIANÇON 2. Tura KaldıSol İttifak (Sosyalistler + Çevreciler)
%25,0
Julien LEONARDELLIUlusal Birlik (RN)
%5,4
Diğer Adaylar ToplamıMeilhac, Cottrel ve aşırı sol gruplar
%4,8
Bordeaux
Bordeaux’da Yeşiller ve sol ittifakın adayı Pierre Hurmic, az bir farkla birinci sıraya yerleşirken kendisini merkez sağın adayı Thomas Cazenave ve seçime bağımsız olarak giren sağ görüşlü Philippe Dessertine takip etti.
Yerel Seçimler 1. Tur – Bordeaux
15 Mart 2026
Kayıtlı Seçmen174.137
Katılım Oranı%58,1
Geçersiz/Boş%1,0
Toplam Delege65
Pierre HURMIC 2. Tura KaldıYeşiller ve Sol İttifak
%27,7
Thomas CAZENAVE 2. Tura KaldıRenaissance (Merkez İttifakı)
%25,6
Philippe DESSERTINE 2. Tura KaldıÇeşitli Sağ ve Merkez Gruplar
%20,2
Nordine RAYMONDLFI (Boyun Eğmeyen Fransa)
%9,4
Julie RECHAGNEUXUlusal Birlik (RN)
%7,0
Diğer Adaylar ToplamıPoutou, Saboulard, Bontoux-Tournay ve diğerleri
%10,1
Lille
Lille’de 14 yıldır belediye başkanı olan sosyalist Martine Aubry’nin 2025’te görevi bırakmasının ardından bu seçimde ilk üç sıra sol görüşlü adaylardan oluştu.
Diğer Adaylar ToplamıDelemer (LR) ve aşırı sol gruplar
%10,5
Nice
Fransa’nın beşinci büyük şehri olan Nice’de, aşırı sağcı RN’in de desteklediği Eric Ciotti, şu an görevdeki merkez sağ Horizons’un desteklediği Christian Estrosi’nin önünde seçimi tamamlayarak en çok oyu aldı.
Yerel Seçimler 1. Tur – Nice
15 Mart 2026
Kayıtlı Seçmen229.111
Katılım Oranı%53,6
Geçersiz/Boş%2,0
Toplam Delege69
Eric CIOTTI 2. Tura KaldıUDR (Aşırı Sağ İttifakı)
%43,4
Christian ESTROSI 2. Tura KaldıSağ İttifak (Horizons)
%30,9
Juliette CHESNEL-LE ROUX 2. Tura KaldıYeşiller ve Sol İttifak
%11,9
Mireille DAMIANOLFI (Nis Front Populaire)
%8,9
Diğer Adaylar ToplamıForjonnel, Vella ve aşırı sol
%4,8
LFI’den beklenmedik atak
Radikal sol LFI; Paris, Lyon ve Marsilya gibi şehirlerde %10 barajını geçerek seçimlerin ikinci turuna kaldı. Limoges ve Toulouse gibi şehirlerde ise Sosyalistlerin (Parti Socialiste) önünde seçimi tamamladı. Nantes’ta ise ilk sırayı alan sosyalist aday, ikinci turda seçilebilmek için LFI’nin desteğine ihtiyaç duyuyor.
Fotoğraf: Ouest-France
LFI Lideri Jean-Luc Mélenchon, X hesabından yaptığı açıklamada LFI’nin “muazzam bir atılım” yaptığını söyledi:
“Belirlediğimiz strateji ve proje, ülkenin mevcut durumuna ve halkın beklentilerine karşılık gelmiştir. Bunlar, La France Insoumise hareketinin yerel seçimlerde muazzam bir atılım yapmasını sağlamıştır. Bu durum, her ölçekteki şehir için geçerlidir.”
Eski Başbakan Bayrou, Pau’da önde
Fransa’nın eski Başbakanlarından François Bayrou, merkez parti MoDem‘in (Mouvement Démocrate) adayı olarak katıldığı seçimde %33.8’lik oy oranıyla birinci sırada yer alıyor. Bayrou’nun hemen ardında %26.3’lük oy oranıyla sol ittifakın adayı Guilleme Marbot geliyor. Aşırı sağcı RN’in adayı Margaux Taillefer ise %16.3’le üçüncü sırada.
Fotoğraf: Mediapart
Aşırı sağ ise seçimde beklediğini bulamayan taraflardan. Ülkenin güneyinde bulunan Nice, Marsilya, Toulon ve buraların biraz daha kuzeyde bulunan Nimes haricinde RN kayda değer bir seçim başarısı elde edemedi. Fransa’da 100 bin ve üstü nüfusa sahip olan 42 şehirden sadece bir tanesinde RN çoğunluğu sağlayarak seçimi kazanırken bu şehirlerin yirmisinde ise ikinci tura kaldı. Aşırı sağ, her ne kadar 2020 yerel seçimlerine göre oy oranlarını artırmış olsa da 2014’teki seviyesine ulaşamadı.
Macron’un partisi başarı elde edemedi
Macron’un partisi Renaissance, ülkenin köklü iki partisi sağcı Les Républicains (LR) (Cumhuriyetçiler) ve Sosyalistler karşısında kayda değer bir başarı gösteremedi. Başbakan Sébastien Lecornu, seçimde aday olmayan bakanlarına medyadan uzak durmalarını söyledi. Renaissance Partisi Lideri ve eski Başbakan Gabriel Attal ise yaptığı açıklamada 2020 yerel seçimlerine göre daha iyi sonuçlar elde ettiklerini belirtirken partisinden “100’den fazla belediye başkanının ilk turda seçimi kazandığını” iddia etti.