Ecmel Deniz: “Onurumuz paketlenemez, bedenimiz bizimdir!”


12. Yargı Paketi’nde sunulması öngörülen LGBTİ+ karşıtı maddelerin bir sağlık politikası değil, bedenler üzerinde iktidar kurma girişimi olduğunu söyleyen Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz, söz konusu taslağın yalnızca LGBTİ+’ların değil, “herkesin sağlık hakkını, beden hakkını, ifade özgürlüğünü ve demokrasi alanını” hedef aldığını belirtiyor.

Fotoğraf: Yusuf Çelik / csgorselarsiv.org

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) LGBTİ+ karşıtı düzenlemeler yeniden gündemde. Geçtiğimiz dönemlerde meclisten geçen 10. ve 11. Yargı Paketleri’nde toplumsal baskı nedeniyle geri çekilen maddeler, bu kez 12. Yargı Paketi’ne taşındı.

KaosGL.org’un edindiği kulis bilgilerine göre AKP’li üst düzey milletvekillerine 12. Yargı Paketi’ne ilişkin bir bilgi notu iletildi. Haziran ayında TBMM’ye sunulması öngörülen paketin, LGBTİ+‘ları hedef alan ve trans bireylerin cinsiyet uyum ameliyatına erişim yaşını 25’e çıkaran maddeler içerdiği öğrenildi.

Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz, 12. Yargı Paketi’nde yer alacağı düşünülen bu düzenlemeleri Niha+’ya değerlendirdi.

Ecmel: “Sağlık hakkı ceza tehdidiyle yönetilemez”

Ecmel’e göre bu yasa taslağı, transların bedenleri üzerindeki söz hakkını, hekimlerle kurduğu güven ilişkisini, sağlığa erişimini ve en temel varoluş alanlarını hedef alan açık bir nefret politikası.

Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz

İktidarın uzun süredir LGBTİ+’ları “aileye tehdit”, “çocuklara tehdit”, “topluma tehdit”, “genel ahlaka tehdit” olarak göstermeye çalıştığını hatırlatan Ecmel, iktidarın bu politikasının transların sağlığa erişimini bir hak meselesi olmaktan çıkarıp bir güvenlik, ahlak ve ceza meselesine dönüştürdüğünü ifade etti:

“Sağlık hakkı ceza tehdidiyle yönetilemez. Bir insanın hormona, ameliyata, psikososyal desteğe ya da cinsiyet uyum sürecine dair başka bir sağlık hizmetine erişmesi suç kapsamına sokulamaz. Bu yasa taslağı, transların hayatını yönetilebilir, denetlenebilir ve cezalandırılabilir hale getirmeyi amaçlıyor. İktidar ‘senin bedenin hakkında ben karar veririm, doktorun sana destek olursa onu da seni de cezalandırırım’ diyor. Bu, sağlık politikası değil, bedenlerimiz üzerinde iktidar kurma girişimidir. Bu yüzden biz ‘Hormon Hakkım’ derken yalnızca bir ilaca erişimden bahsetmiyoruz. Kendi bedenimiz hakkında karar verebilme hakkından, güvenli sağlık hizmetine erişebilme hakkından, doktorla korkmadan konuşabilme hakkından, kimliğimiz nedeniyle suçlu muamelesi görmeme hakkından bahsediyoruz.”

“Örgütlenme gücümüzden korkuyorlar”

Bu yasa taslağının meclisten geçme durumunda birçok hakkın ihlal edileceğini belirten Ecmel, translar için zaten zor olan sağlığa erişimin daha da zorlaşacağını, sağlık hakkına ulaşmak isteyenlerin daha güvencesiz ve denetimsiz yollara itileceğini söyledi:

“Yasa geçerse, ortaya çıkacak hak ihlalleri çok katmanlı olur. Sağlık hakkı ihlal edilir. Çünkü insanlar ihtiyaç duydukları hizmete güvenli şekilde ulaşamaz. Özel hayat hakkı ihlal edilir. Çünkü kişinin bedeni, kimliği, sağlık bilgisi ve yaşamı devletin denetim nesnesine dönüştürülür. Eşitlik hakkı ihlal edilir. Çünkü aynı sağlık hizmetlerine erişim, translar söz konusu olduğunda cezayla ve özel engellerle kuşatılır. İfade ve örgütlenme özgürlüğü ihlal edilir. Toplumdaki nefretin önünü açar. İnsanlara ‘Bu kişiler zaten suçlu, zaten tehlikeli, zaten hedef alınabilir’ mesajı verir. Bu da sokakta, okulda, evde, hastanede, işyerinde, sosyal medyada daha fazla ayrımcılık ve şiddet anlamına gelir.”

Öngörülen düzenlemelerin amacının sadece birkaç tıbbi işlemi düzenlemek değil, transların sağlık sistemine güvenmesini, hekimlerin mesleki etikle davranmasını, kurumların trans danışanlara kapı açmasını da engellemek olduğunu vurgulayan Ecmel, bu yasa taslaklarının “LGBTİ+lar nasıl daha az görünür olur, nasıl daha az talepte bulunur, nasıl daha çok korkar?” sorularına göre yazıldığını ifade etti.

Ecmel, “Çünkü örgütlenme gücümüzden korkuyorlar, LGBTİ+ hareketi bu kadar baskının içinde güçlü bir muhalefet bloğu oluşturmayı başaran bir hareket” dedi.

“İktidar ‘Bedenin üzerinde biz karar veririz’ diyor”

İktidarın LGBTİ+’ları yalnızlaştırma, hekimleri susturma, aileleri korkutma, toplumu kutuplaştırma ve hak mücadelesini suç gibi gösterme girişimini dört farklı yolla yürüttüğünü söyledi:

“Birincisi, toplumsal krizlerin üzerini ‘ahlak krizi’ söylemiyle örtüyor. Ekonomik kriz, yoksulluk, barınma krizi, sağlık sistemindeki çöküş, gençlerin geleceksizliği, kadınların ve çocukların maruz kaldığı şiddet gibi gerçek sorunlar ortadayken, LGBTİ+’lar yapay bir tehdit gibi sunuluyor. Böylece toplumun öfkesi hakiki sorunlardan uzaklaştırılıp savunmasız bir gruba yönlendiriliyor.

İkincisi, ‘aile’ söylemiyle tek tip bir yaşam biçimi dayatılıyor. Aileyi gerçekten güçlendirmek; yoksulluğu azaltmak, şiddeti önlemek, bakım emeğini desteklemek, çocukların güvenliğini sağlamak, herkesin eşit ve onurlu yaşamasını mümkün kılmakla olur. Ama iktidar aileyi bir destek mekanizması olarak değil, toplumu hizaya sokmanın aracı olarak kullanıyor. LGBTİ+’ları aileye tehdit gibi göstererek hem nefret siyaseti üretiyor hem de makbul yurttaş, makbul beden, makbul cinsiyet ve makbul ilişki biçimi dayatıyor.

Üçüncüsü, trans bedenleri üzerinden bütün topluma mesaj veriliyor. ‘Bedenin üzerinde sen değil, biz karar veririz’ deniyor. Bu mesaj yalnızca translara değil; kadınlara, gençlere, HIV’le yaşayanlara, engellilere, çocuklara, sağlık hizmetine ihtiyaç duyan herkese gidiyor. İktidar bedenleri denetleyerek toplumu denetlemek istiyor.

Dördüncüsü, hak savunuculuğu kriminalize edilmek isteniyor. Bu taslak sadece transların sağlık süreçlerini değil, LGBTİ+’ların görünürlüğünü, örgütlenmesini, dayanışmasını ve hak talebini de hedef alıyor. Çünkü iktidar biliyor ki insanlar yalnız bırakılırsa daha kolay korkar; ama dayanışma varsa, bilgi varsa, örgütlü mücadele varsa bu baskı politikaları boşa düşer.”

Yasa metinlerindeki maddelerin translar için hastanede geri çevrilmek, hormona erişememek, doktor bulamamak, aşağılanmak, yanlış bilgiye mecbur kalmak, aile baskısıyla yalnızlaşmak, bedenin hakkında karar verememek gibi somut karşılıkları olduğunu ifade eden Ecmel, transların gerçek deneyimlerini görünür kılmanın önemli olduğunu söyledi.

“Bu mesele sadece transların omzuna bırakılamaz

Bu yasanın beden hakkını doğrudan hedef aldığını söyleyen Ecmel, bir insanın kendi bedeni hakkında karar vermesinin devletin bir lütfu olmadığının altını çizdi. Ecmel’e göre iktidar “Bedenin sana ait değil, devletin çizdiği sınırlar içinde var olabilir” diyerek sadece transları değil, herkesin bedenini tehdit ediyor:

“İktidar bir kez devlet insanların bedenleri üzerindeki kararları ‘genel ahlak’, ‘aile’, ‘toplumun korunması’ gibi muğlak gerekçelerle cezalandırmaya başladığında, bunun sınırı translarla kalmaz. Bugün transların hormon hakkı hedef alınır, yarın kürtaj, doğum kontrolü, HIV tedavisi, gençlerin sağlık hizmetlerine erişimi, psikiyatrik destek, üreme sağlığı ya da başka beden kararları aynı mantıkla hedef alınabilir. Bu yüzden bu mücadele yalnızca transların mücadelesi değil. Bu, ‘Bedenim hakkında kim karar verecek?’ sorusunun mücadelesi aslında.”

Yalnızca LGBTİ+’ların değil, herkesin sağlık, beden, ifade özgürlüğü hakkının ve demokrasi alanının hedef alındığını söyleyen Ecmel, “Bu mesele ‘LGBTİ+ örgütleri zaten açıklama yapar’ denilerek kenara bırakılamaz” dedi. Ecmel, her kesimin yapması gerekenleri ise şöyle sıraladı:

“Tabip odaları şunu söylemeli: Hekimlik ceza tehdidiyle yapılamaz. Hasta-hekim ilişkisine siyasi iktidar ve hapis tehdidi sokulamaz.

Barolar şunu söylemeli: Varoluş suç haline getirilemez. Özel hayat, beden dokunulmazlığı, eşitlik ve ifade özgürlüğü ahlakçı ceza hükümleriyle ortadan kaldırılamaz.

Kadın örgütleri, feministler ve üreme sağlığı alanında çalışanlar şunu söylemeli: Beden hakkına dönük saldırılar birbirinden ayrı değildir. Transların hormon hakkını hedef alan akıl ile kürtajı, doğum kontrolünü, cinsel sağlığı ve üreme sağlığını denetleyen akıl aynıdır.

Sendikalar ve meslek örgütleri şunu söylemeli: Bu yasa emek alanını da ilgilendirir. Çünkü sağlık çalışanlarının mesleki bağımsızlığı, LGBTİ+ çalışanların güvenliği, işyerlerinde ayrımcılık yasağı ve herkesin onurlu yaşam hakkı bu saldırının parçasıdır.

İnsan hakları örgütleri ve siyasi partiler şunu söylemeli: Bu yasa taslağı hiçbir biçimde Meclis gündemine gelmemeli; gelirse de bütün demokratik yollarla karşı çıkılmalıdır. Çünkü nefret yasaları tartışılarak “makul” hale getirilemez. Varoluş pazarlık konusu yapılamaz.”

Ecmel, açıklama yapmanın yeterli olmayacağını, birçok alanda destek verilmesi gerektiğini ifade ederek “Hukuki hazırlık yapılmalı, sağlık alanında bilgilendirici materyaller üretilmeli, hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik dayanışma hatları kurulmalı, genç transların ve ailelerin doğru bilgiye erişebileceği güvenli kanallar güçlendirilmeli. Medya dili izlenmeli, nefret söylemine karşı hızlı yanıt mekanizmaları kurulmalı. Yerel yönetimler, danışmanlık merkezleri, sivil toplum örgütleri ve meslek odaları birlikte çalışmalı” dedi.

“Yalnız değiliz. Onurumuz paketlenemez!”

Bu nefret yasasının hiçbir yargı paketine eklenmeden tamamen geri çekilmesi gerektiğini vurgulayan Ecmel, “Her yeni paketle hayatlarımızın biraz daha daraltılmasına, bedenlerimizin devlet eliyle denetlenmesine, sağlığa erişimimizin suç haline getirilmesine razı değiliz” dedi.

Ecmel sözlerini sonlandırırken bu süreçte en önemli şeylerden birinin de korkunun karşısına dayanışmayı koymak olduğunu söyledi:

“İktidar bu yasalarla yalnızca ceza tehdidi üretmiyor, aynı zamanda “yalnızsınız, kimse sizi savunmayacak, doktorunuz da korkacak, örgütünüz de susturulacak” mesajı veriyor. Bizim buna yanıtımız ortak, yüksek ve net olmalı: Yalnız değiliz. Birbirimizden vazgeçmeyeceğiz. Onurumuz paketlenemez. Nefret yasası 12. Yargı Paketi’ne hayır! Bedenimiz bizimdir. Sağlık hakkımızdan, hormon hakkımızdan, yaşam hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz.”

Ne olmuştu?

İktidar, 2025 yılını Aile Yılı ilan ettikten sonra TBMM’ye sunulması beklenen 10. ve 11. Yargı Paketi taslağındaki LGBTİ+’ları doğrudan hedef alan düzenlemeler gündeme gelmişti.

10. Yargı Paketi, Haziran 2025’te TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edilmişti. Ardından 11. Yargı Paketi 27 Kasım 2025’te TBMM’ye sunulmuş ve 25 Aralık 2025’te kabul edilmişti.

Geçen sene sunulan bu taslaklarda yer alan maddelere göre, LGBTİ+’lar “hayasızca hareketler” kapsamında özendirme veya teşvik suçları bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilecek, aynı cinsiyetten kişilerin nikah ve evlilik seremonileri de hapis cezasıyla cezalandırılacaktı. Buna ek olarak, taslağa göre LGBTİ+’lara yer veren içerikler Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından cezalandırılabilir ya da yayından kaldırılabilirdi.

Öne çıkan en kritik düzenlemelerden biri, transların cinsiyet uyum ameliyatı yaşının 18’den 25’e çıkarılması ve rapor alma koşullarının ilgili hekimleri hapis ve para cezasıyla karşı karşıya bırakarak güçlendirilmesiydi. Cinsiyet uyum süreci için ise yaş sınırı 21’den 25’e yükseltilecekti.

Fakat LGBTİ+ örgütleri, feministler ve hak odaklı kuruluşların oluşturduğu kamuoyu tepkisi, bu taslaktaki maddelerin meclisten geçmemesini sağlamıştı. Bu sene ise benzer maddeler tekrar gündemde.

Trans Onur Haftası: “Özgürce var olduğumuz bir yürüyüş tahayyül ediyoruz”

Bu sene 12’ncisi düzenlenecek olan İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren, Trans+’ları sınıflandıran ve “makul” olmaya zorlayan tüm tahakküm biçimlerini reddettiklerini belirtiyor: “Biz Trans+’lar, sadece kendimiz için değil, Filistin, Kürdistan ve Türkiye halkları için de eşitliği, barışı ve özgürlüğü tahayyül ediyoruz.”

2025’te düzenlenen 11. Trans Onur Yürüyüşü. Fotoğraf: Ateş Alpar

İstanbul Trans Onur Haftası (Trans Pride) Komitesi, bu sene 15 ile 21 Haziran arasında 12. Trans Onur Haftası’nı ve 12. Trans Onur Yürüyüşü’nü düzenleyecek. Hafta Komitesi, bu sene etkinlik ve yürüyüşlerde “Trans Tahayyül” temasını işleyeceğini duyurdu. Geçen sene “Başkaldırı” temasıyla yürüyüş gerçekleştiren komite, bu sene transların geleceği hayal etme gücüne odaklanıyor.

İlk kez 2010’da, İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’ndan 1 hafta önce Trans Onur Haftası, bu haftanın son günü ise Trans Onur Yürüyüşü düzenlenmeye başlamıştı. Senelerdir resmi yasaklamalar ve polis müdahaleleri ile geçen Trans Onur Haftalarını her sene özgün temalarıyla örgütlemeye devam eden Translar, bu Onur Ayı’nda da engelleri “Trans Tahayyül” perspektifiyle aşmayı hedefliyor.

Beren: “Trans tahayyül sınır tanımayan bir mücadele ifade ediyor”

Trans Onur Haftası’nın temasına ve yaklaşımına ilişkin Niha+‘ya görüş belirten İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren, bu seneki “Trans Tahayyül” temasının birkaç katmanda anlam kazandığını ifade etti.

İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren


Beren’e göre trans tahayyül, sisteme karşı tahayyül, ikiliğin reddi ve somut bir gelecek tahayyülü demek:

“Patriyarkal kapitalizmin, devlet ve aile şiddetinin, ırkçı cinsiyet-emek tahakkümlerinin çizdiği sınırları kabul etmeden bir hayal kurma pratiği. Buradaki tahayyül, doğrudan bir reddetme ve yeniden kurma aracı bizim için. Kaybettiklerimizin, yaşayamadıklarımızın, katledilerek yaşamdan koparılanlarımızın yasını tutarken bile tahayyülden vazgeçmemek.”

Beren, İstanbul Trans Onur Haftası olarak hiçbir şeyin ikili olmadığını söylerken yalnızca cinsiyeti değil, Trans+’ları sınıflandıran, hizaya sokmaya ve ‘makul’ olmaya zorlayan tüm tahakküm biçimlerini hedef aldıklarını belirtti. Bu sebeple tahayyül etmenin bir “temsiliyet” durumu olmadığını ifade eden Beren, “doğrudan iktidarın kurduğu dünyayı geçersiz kılan, disipline edilemeyen, ahlaka sıkıştırılamayan, sınır tanımayan bir mücadele” olduğunu söyledi:

“Katliam yasalarıyla, yasaklarla, bombalarla, işgallerle, abluka ve nefretle kuşatılmış bir dünyada biz Trans+’lar, sadece kendimiz için değil; Filistin, Kürdistan ve Türkiye halkları için de eşitliği, barışı ve özgürlüğü tahayyül ediyoruz.”

“Aile bir denetim mekanizması”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından gündeme getirilen “Aile ve Nüfus 10 Yılı” uygulamalarına dair konuşan Beren, “aile” adı altında kutsanan olgunun, patriyarkanın, heteroseksizmin ve emek sömürüsünün birlikte çalıştığı bir denetim mekanizması olduğunu vurguladı:

“Bu mekanizma, kimlerin ‘makbul’, kimlerin ‘silinebilir’ olduğuna karar verirken biz Trans+’ları sistematik olarak doğrudan hedefe koyuyor. Sağlığa erişimimizin kısıtlanması, hormonlarımıza ulaşımımızın fiilen engellenmesi, cinsiyet uyum süreçlerimizin mahkeme ve kurul denetimine bağlanması; bunların hepsi aslında bedenlerimizi devletin, tıbbın ve ailenin birlikte bir “ortaklık” kontrolüne açma girişimlerine dönüşüyor.”

Medyada ve kamusal alanlarda üretilen “aile yapısını bozma” söylemlerini eleştiren Beren, Trans+’ların varoluşunu bir tehdit unsuru olarak üreterek bu durumun hem toplumsal nefreti örgütlediğini hem de uygulanan şiddeti meşrulaştırdığını belirtti. “Bütün bu söylemlerin Trans+’ların gündelik hayatında karşılığı var” diyen Beren, şu ifadeleri kullandı:

“Bunların gündelik hayatımızdaki karşılığı: evden atılmak, iş bulamamak, sağlığa erişimimizin kısıtlanması, sokakta ve her yerde hedef gösterilmek ve sürekli şiddet maruz kalmak ve şiddet tehdidi altında yaşamak. Yani bütün bunlar sadece sözde kalmıyor, doğrudan hayatlarımıza saldırı olarak geri dönüyor. Dolayısıyla bu saldırılar, hedef göstermeler ve şiddet biçimleri yalnızca Trans+’lara yönelik değil; aynı zamanda tüm yaşamı hiyerarşi, heteronormativite ve mülkiyet üzerinden kuran iktidar ilişkilerinin doğrudan sonucudur.”

Beren, hak ihlallerinin süreklileştiği ve şiddetin örgütlendiği bir sistemde Trans+’lar için güvenli alanların dışarıdan verilen bir hak olmadığını, bu alanların kolektif dayanışma ile anlık olarak üretilen bir koruma biçimi olduğunu söyledi:

“Bizim için güvenlik sürekli yeniden kurulması gereken bir direniş kapasitesine, kırılgan ama yaşamakta ısrarcı ve başkaldıran bir örgütlenme biçimine dönüşüyor.”

Fotoğraf: 10. İstanbul Trans Onur Haftası

“Bu mücadele baskı ve şiddete maruz kalan herkes için”

Beren, Trans Onur Haftası’nda uygulanan ve yöneltilen şiddetin sadece Trans+’ların meselesi olmadığını söyledi. Bu durumun patriyarkal kapitalizmin, devlet şiddetinin, emek sömürüsünün ve heteronormatif aile rejiminin birlikte ürettiği bir şiddetin ve iktidar ağının sonucu olduğunu söyleyen Beren, şöyle konuştu:

“Bu mücadeleyi tek başımıza yürüteceğimiz tecrit edilmiş bir ‘kimlik siyaseti’ olarak değil de doğrudan bu şiddetin, baskının tamamına karşı dayanışılması ve desteklenmesi gereken ortak bir mücadele olarak görmeliyiz. Bu noktada feminist hareketlere, emek örgütlerine, göçmen dayanışma ağlarına, hayvan hakları örgütlerine ve tüm toplumsal harekete çağrımızı yineliyorum: Bu mücadele sadece kendimiz için değil, baskı ve şiddet biçimlerine maruz kalan herkes için.”

“Özgürce var olduğumuz bir yürüyüş tahayyül ediyoruz”

Bu seneki Trans Onur Haftası etkinliklerini ve yürüyüşünü olabildiğince fazla kişiye ulaşacak şekilde kurmaya çalıştıklarını ifade eden Beren, öte yandan devlet şiddetinin sürekliliğini göz ardı etmeden yürüyüş ve etkinlikleri yürüteceklerini belirtti:

“2015’teki ilk saldırıdan ve özellikle 2022’de tüm hafta etkinliklerinin yasaklanmasından sonra, güvenlik meselesini dışsal bir konu değil olarak değil de örgütlenmenin doğrudan bir parçası olarak ele alıyoruz. Aynı zamanda etkinliğimize katılan kişilerin güvenliğini birlikte üreten bir dayanışma anlayışıyla ilerliyoruz. Katledilmediğimiz, özgürce var olduğumuz, trans çocukların yok sayılmadığı, örgütlü nefrete karşı birbirimizi gülüşlerimizden bulduğumuz, götümüzün başımızın ayrı oynadığı, mahallelerimize, parklarımıza, meydanlarımıza, sürekli geçtiğimiz sokaklara yayıldığımız bir yürüyüş tahayyül ediyoruz.”

2025’te düzenlenen 11. Trans Onur Yürüyüşü. Fotoğraf: Ateş Alpar

  • İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası ise bu sene “AÇIK S’AÇIK” temasıyla 22-28 Haziran’da düzenlenecek.

Geçen sene Trans Onur Haftası’nda ne olmuştu?

İstanbul Trans Onur Haftası Komitesi, geçen sene (2025) 16-22 Haziran’da 11’incisini gerçekleştirdiği Trans Onur Haftası’nın temasını “Serhildan” olarak duyurmuştu.

İstanbul’un Acıbadem semtinde 22 Haziran 2025’te gerçekleştirilen 11. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü sırasında İstanbul Barosu’nun verdiği bilgiye göre 46 kişi gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan kişilerin 39’una “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” iddiasıyla dava açılmıştı.

Açılan davanın ilk duruşması 10 Mart’ta ve 12 Mart’ta İstanbul Anadolu Adliyesi’nde görüldü. Trans Onur Haftası, savunması alınan herkesin adli kontrollerinin kaldırıldığını duyurdu. Bir sonraki duruşma ise 9 Ekim’e ertelendi.

Trans haklarının ve kimliklerinin görünür kılınması için çeşitli etkinlik veya anmaların düzenlendiği bazı günler:

  • 31 Mart Uluslararası Trans Görünürlük Günü, Transların toplumdaki varlığını görünür kılmak ve ayrımcılığa dikkat çekmek amacıyla düzenlenen bir gündür.
  • Trans Onur Haftası, translara yönelik ayrımcılık, şiddet ve nefret suçlarına karşı trans haklarının dile getirilip trans kimliklerin kutlandığı bir haftadır. Bu hafta, Haziran ayının son haftasında düzenlenen LGBTİ+ Onur Haftası’ndan bir hafta önce kutlanır.
  • Trans Onur Yürüyüşü, Trans Onur Haftası’nın son gününde transların taleplerini yürüyerek dile getirdiği günde yapılır.
  • Trans Farkındalık Haftası, her sene 13-19 Kasım tarihlerinde transların karşılaştığı zorluklara dair toplumsal anlayışı ve farkındalığı arttırmayı hedefliyor.
  • 20 Kasım Nefret Suçuna Maruz Kalan Transları Anma Günü (Transgender Day of Remembrance, TDoR), transların uğradığı şiddet ve nefret suçlarına karşı farkındalık yaratmayı ve kaybedilen transları anmayı amaçlıyor.

Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi: “Yurt yönetimi faillerden biri”

TOBB ETÜ yurdunda intihar ederek yaşamını yitiren trans öğrenci Arya’nın adıyla kurulan Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, trans intiharlarının bir sonuç olduğunu söylüyor: “Transların ölümünün faillerinin devlet, aile düzeni ve devletin transfobisini egemen kıldığı toplum olduğunu tekrar ediyoruz.”

Trans ve LGBTİ+ aktivistlerinin bir araya gelerek kurduğu Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, TOBB ETÜ Üniversitesi yurdunda kalan ve intihar eden trans öğrenci Arya’nın ölümüne ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulundu.

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi (TOBB ETÜ) öğrencisi Arya, 13 Nisan 2026’da kaldığı öğrenci yurdunda intihar ederek hayatını kaybetmişti. Arkadaşları ve LGBTİ+ kuruluşları, trans bir öğrenci olan Arya’nın zorbalık ve dışlanmaya maruz kaldığını belirterek olayın araştırılmasını talep etmişti ve Arya’nın ölümünü meclis gündemine taşımıştı.

İnisiyatif üyesi Seren, trans intiharlarının münferit vakalar olmadığını, devletin transfobik politikalarının doğrudan bir sonucu olduğunu söylüyor. Bir transın daha intihara sürüklenerek katledilmesini ce devlet tarafından bunun üstünün örtülmesini istemediklerini belirten Seren, Arya’ya Ne Oldu İnisyatifi’ni Arya’nın adıyla aralarında olmayan bütün trans yoldaşları için bir araya gelerek kurduklarını açıkladı:

“Biz lubunyalar ve kadınlar, gerçekleşen her bir trans intiharının ya da cinayetinin üstünün kapatılmasına karşı örgütlü bir biçimde mücadele etme ihtiyacı ve arzusu ile doluyuz. Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesi de bizler için yeniden bir kırılma anı oldu, her bir transı yitirdiğimizde olduğu gibi.”

“Yurt yönetimi faillerden biri

İnisiyatif üyesi Seren’e göre Arya, yurtta kaldığı dönemde ağır baskı ve tacizlere maruz kaldı. Seren, “TOBB ETÜ, Arya’nın intiharından hemen sonra, savcılığın eyleme geçmesinden önce, Arya’nın yaşadığı yurt odasında bulunan eşyalarını karıştırıp apar topar toplayıp ailesine göndermiştir. Böyle bir durumda da tabii ki bizlerin aklına fazlaca soru geliyor. Bu soruların işaret ettiği cevapsa aynı: TOBB ETÜ yurt yönetimi faillerden biridir” dedi.

Arya’nın yakınlarından edinilen bilgilerin olduğunu söyleyen Seren, Arya’nın kendini ait hissettiği biçimde giyindiğinde fotoğraflarının çekildiğini ve bu görüntüler üzerinden baskı kurulduğunu ifade etti. Yurt müdürü Semiha Akın’ın Arya’nın ailesini defalarca arayarak “Alın bunu buradan, tuhaf hareketleri var” dediğini söyledi.

Seren, Arya’nın üniversitede kadın cinayetlerine karşı düzenlenen bir eyleme LGBTİ+ sloganı eklenmesi önerisinin de tepkiyle karşılandığını aktarıyor: “Arya’nın üzerine gidilmiş, öğrenciler tarafından tehdit ve hakaretlere maruz kalmıştır. Bunun üzerinden geçen kısa bir süre sonra okuldaki bir grup öğrenci tarafından sıkıştırılıp darp edilmiştir. Tabii ki sorumlular hiçbir yaptırım almayıp hâlâ okulda eğitimini sürdürmektedir.”

“Trans intiharları sebep değil, sonuç”

Trans intiharlarını bireysel değil, sistemik bir şiddetin ürünü olarak tanımlayan Seren, “Transların ölümünün faillerinin devlet, aile düzeni ve devletin transfobisini egemen kıldığı toplum olduğunu tekrar ediyoruz. Translar doğdukları andan itibaren bu topraklarda tecrit altına alınıyor: önce aile içinde barınamıyor, sonra ev sahipleri barındırmıyor, sonra işyerleri, sonra sokak derken yok olmamızı isteyen bir gerçekliğin karşımızda belirdiğini görüyoruz” dedi.

Seren’e göre 4000 TL olan KYK burs ve kredi miktarının yetersizliği, hormona erişimin giderek güçleşmesi ve ikili cinsiyet sistemini dayatan, ikili cinsiyet sisteminin dışına çıktıklarında ise transları tehdit ve taciz eden yurt yönetimleri transları ölüme sürükleyen koşulların başında geliyor. Bu sebeple trans intiharlarının birçok sebebi olduğunu belirten Seren, şunları söyledi:

“Transların hormona erişim hakkı, her geçen gün devletin transfobik ve nefret politikalarıyla daha da erişilmez hale getiriliyor. Dolayısıyla trans intiharlarının sebeplerini araştırırken karşımıza onlarca sebep çıkıyor ve yaşamımız yaşam sayılmadığı gibi intiharlarımızın da münferit olduğuna inandırılmaya çalışılıyoruz.”

Mücadelemiz toplumsallaşmalı

Seren, henüz hukuki bir girişim başlatmadıklarını belirterek önceliklerinin Arya’nın yaşadıklarını ve sürüklendiği intihar sürecini kamuoyu ile paylaşmak olduğunu belirtiyor:

“Önceliğimiz Arya’yı, hayatını, kimliğini, yaşadıklarını ve sürüklendiği intihar sürecini kamuoyuyla paylaşmak. Adım adım bunu örerek tüm demokratik kesimlerin bu mücadeleyi sahiplenerek bizlerle yol yürümesini amaçlıyoruz. Egemen hukukun sınırlarına hapsolmadan elbette onu da kullanarak Arya’nın hesabını sormak ve gerçek adaletini sağlamak istiyoruz.”

Seren, trans intiharlarına yönelik taleplerini ancak mücadeleyle elde edebileceklerini söyleyerek sözlerini bitirdi:

“Kendimizi, yaşadıklarımızı; kısacası derdimizi topluma anlatarak bir arada mücadele etmekten başka bir yol olmadığını ve transların, lubunyaların yaşadıklarının toplumun her bir kesiminin derdi olduğunu vurgulamalıyız. Mücadelemiz toplumsallaşmalı, dertlerimiz ortaklaşmalıdır.”

Trans intiharları cis intiharlarından 4 kat fazla

Trans intiharları, sistematik bir şiddetin sonucu olması bakımından LGBTİ+ kuruluşları tarafından gündeme getirilmeye devam ediyor. Türkiye’de trans intiharlarına ilişkin sağlıklı bir veri bulunamasa da diğer ülkelerde yapılan araştırmalarda, transgender ve non-binary gençlerin intiharlarının cisgender akranlarına göre dört kat fazla olduğu belirtiliyor.

Ruh sağlığı uzmanı Prof. Dr. Şahika Yüksel’in bianet’ten Tuğçe Yılmaz’a verdiği bir röportaja göre, daha önce bir sağlık kurumuna başvurmamış veya başvurup destek almamış 141 erişkin transgender kişi arasında 21 yaşından önce intihar edenlerin oranı %76 olarak kaydedildi.

Ayrıca ILGA-Europe 2026 Gökkuşağı Haritası‘na göre Türkiye, LGBTİ+ hakları konusunda 49 ülke arasında 47. sırada yer alıyor.

Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi’nin sosyal medya hesaplarından “TOBB ETÜ Yurt Müdürü Semiha Akın Kimdir” başlığıyla yayınladığı açıklama ise şöyle:

“En az 2013 yılından bu yana TOBB ETÜ Yurtları Genel Müdürü olarak görev yaptığı bilinen Semiha Akın hakkında, göreve başladığı yıldan itibaren yurtta kalan öğrenciler tarafından süreklilik gösteren bir biçimde çeşitli şikayet ve teşhir paylaşımları yapılmış ancak bu şikayet ve ifşaların hiçbiri dikkate alınmamıştır.

“Arya’ya Ne Oldu” İnisiyatifi olarak daha önce de dile getirdiğimiz gibi, Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesi münferit bir olay değildir ve olayın tek bir faili bulunmamaktadır. Ancak bizler, yurt müdürü Semiha Akın’ın Arya’nın intihara sürüklenerek katledilmesinde sorumluluğunun bulunduğunu iddia ediyor, etkin soruşturma yürütülerek Semiha Akın’ın görevinden derhal uzaklaştırılması ve işlediği birçok suçtan yargılanması gerektiğini savunuyoruz.

Semiha Akın; devletin cinsiyetçi ve LGBTIQ+ fobik politıkalarına sırtını yaslayarak kadın ve lubunya öğrenciler üzerinde tahakküm kurmuş, onları şiddete ve tacize maruz bırakmış, yurt koşullarıyla ilgili şikayette bulunan öğrencileri muhattap almadığını birçok kez dile getirmiş, yurt yönergesine aykırı bir şekilde davranarak öğrenciler yokken odalarında arama yaparak öğrencilerin mahremiyetini ihlal etme hakkını kendisinde görmüştür.

Peki, Semiha Akın tüm bunları nasıl yapabilmiştir? Nasıl olur da bir kadın öğrenci hakkında “Ben onun tangasının rengini bile biliyorum.” diyebilmiş, bir öğrencinin giysilerini yere fırlattıktan sonra bu giysileri katlamasını talep edebilmiş, öğrenciler çıplakken odasına girerek onları taciz edebilmiş, bir kadın öğrencinin odasında doğum kontrol hapı bulması sonucunda cinselliğini hedef alan sözler sarf edebilmiş ve durumu öğrencinin ailesiyle paylaşabilmiştir?

Yurt müdürü Semiha Akın; tüm bunları yapabilmiştir çünkü kendisine bir şey olmayacağının, devletin aile yılı politikalarıyla halihazırda kendisinin uyguladığı bu pratikleri desteklediğinin farkındadır. Arkasına devletin ta kendisini almaktadır.

Arya özelinde ise Arya’nın trans kimliğinden dolayı Semiha Akın’ın yaptıkları çok daha ağır bir boyut kazanmıştır.

Semiha Akın; Arya “toplumsal norm”lara uygun giyinmediğinde ondan gizli olarak fotoğraflarını çekmiş, bu fotoğrafları Arya’yı bir insanlık suçu olan “onarım terapisi”ne zorlayan ailesi ile paylaşmıştır. Ailesine kimliğinden ve bedeninden ötürü Arya hakkında “bunu buradan alın.” diyerek açıkça nefret suçu işlemiştir.

Peki, tüm bunlar sonucunda ne olmuştur? Kadın ve lubunya öğrencilerin şikayetleri ve teşhir paylaşımları dikkate alınmamış, zorla sildirilmiş, sıra arkadaşımız Arya intihara sürüklenerek katledilmiş, Semiha Akın’a ise hiçbir şey olmamıştır.

Arya intihara sürüklenerek katledildikten sonra da yurt yönetimi savcılığın izni olmadan Arya’nın odasına girerek
eşyalarını karıştırmıştır.

Bu durum da akıllara birkaç soruyu birden getiriyor:

1-Semiha Akın’ın bugüne dek taciz ve tehdit ettiği birçok öğrenci varken yurt müdürlüğünü nasıl sürdürebilmektedir?

2-Arya’nın intiharında somut bir izi bulunan Semiha Akın hakkında bugüne dek nasıl hukuki bir araştırma yürütülmemiştir?

3-Semiha Akın, yurtta kalmış öğrencilere bizlerin dahi bilmediği daha neler yapmıştır da hakkındaki birçok haber kaldırılmıştır?

Arya’nın ölümüne dair etkin bir soruşturma yürütülene, Semiha Akın ve Arya’nın ölümünden sorumlu tüm failler hesap verene ve gerçek adalet tarafından yargılanana kadar mücadelemizi büyütmeye; “Arya’ya Ne Oldu” diye sormaya devam edeceğiz!”

*TOBB ETÜ yönetiminin ve adı geçen yurt müdürünün konuya ilişkin görüşleri alınamamıştır.

“Şüpheli ölüm, kadını kaybetme pratiğine dönüştürüldü”

Şüpheli kadın ölümleri ile cezasızlık ve güvenlik politikaları arasındaki ilişkiyi değerlendiren Eralp, “Bir ölüm şüpheli olarak kaldığında mesele sadece faili bulmak değil, bunun üzerinin örtülmesini mümkün kılan ağları da açığa çıkarmak olmalı” dedi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun paylaştığı verilere göre 2025 yılında erkek şiddeti tarafından 294 kadın öldürülürken 297 kadın şüpheli şekilde ölü bulunmuştu. Günümüzde Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, Nadira Kadirova gibi “şüpheli ölüm” olarak tanımlanan birçok şiddet davası ise feminist ve kadın hareketleri tarafından adil yargılama yapılmadığı bakımından eleştiriliyor.

Eralp: Cezasız bırakılan suçlar ‘şüpheli ölüm’ kisvesiyle bilinmezliğe bırakılıyor

Şüpheli kadın ölümleri ve yargının cezasızlık politikalarına ilişkin değerlendirmede bulunan Kadınlar Birlikte Güçlü üyesi Feride Eralp, açıklanan verilerin yalnızca basına yansıyan vakaları kapsadığını belirtti. “Bunlar en az bu kadar kadın öldürüldü anlamına geliyor. Bir de basına yansımayan kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerini hesaba kattığımızda aslında daha yüksek sayılardan söz edebiliriz” dedi.

Kadın cinayetleri istatistiklerinin daha gerçekçi açıklandığı döneme değinen Eralp, “Kadına yönelik şiddetin ne kadar yaygın olduğuna dair bir gerçeklik ifşa olmuş oldu” diyerek geçmişte açıklanan verilerin erkek şiddetinin yaygınlığını görünür kıldığı için günümüzde paylaşılmadığını savundu.

Şüpheli kadın ölümlerinin yeni bir olgu olmadığını söyleyen Eralp, özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda Batman ve Diyarbakır’da haber olan kadın intiharlarını hatırlattı. Sistematik erkek şiddetinin sonucu ortaya çıkan kadın ölümlerinin intihar olarak gündem edildiğini ifade ederek “Bugün de benzer bir şey ‘şüpheli ölüm’ kavramı altında işliyor” dedi.

“Devlet içerisindeki çeşitli güç ilişkileri, çeteleşme; sırtını güçlü kişilere dayayarak suç işleme özgürlüğünü hissedenlerin cezasız kalan ve çoğu zaman failleri de açığa çıkarılmayan suçları ‘şüpheli ölüm’ kisvesiyle bilinmezliğe bırakılıyor”

Son yıllarda kadın hareketinin bu konuyu savaş politikalarıyla ilişkilendirerek sık sık gündem ettiğini belirten Eralp, bu durumun aynı zamanda bir kadınları kaybetme pratiği olduğunu söyledi:

“Bu coğrafya, özellikle 90’lı yıllarda yoğunlaşan ama 80 darbesi sonrasında var olan devlet şiddetiyle gözaltında kaybedilme ve faillerin herkes tarafından bilinir olmasına rağmen yargılanmaması sonucuna alışkın. Bunun daha önce yaşanmış bir pratik ve biçimi var. Dolayısıyla da kadın hareketinin, bunun nasıl sistematik erkek şiddetiyle birleşerek kadınlara yönelik bir kaybedilme pratiğine dönüştürüldüğünü, özellikle 2015’deki barış sürecinin bitmesi ve çatışmalı sürecin yeniden başlamasının ardından oldukça gündem etti diyebilirim.”

“Sözde ceza artırımı özde cezasızlık”

Şüpheli kadın ölümleri ile cezasızlık politikaları arasında doğrudan bağ kuran Eralp, kadın hareketinin yıllardır yalnızca ağır cezalar talep eden bir çizgide olmadığını vurguladı. Ceza artırımlarının çoğu zaman daha fazla cezasızlık yarattığını belirterek şunları söyledi:

“En son cinsel suçlarda ceza arttırımı 2015’te olmuştu. O dönem İstanbul Feminist Kolektif olarak şunu söylemiştik: ‘Sözde ceza artırımı, özde cezasızlık.’ Cezalar ağır hale geldikçe hakimlerin o cezaları verme olasılığı gittikçe azalıyor. Özellikle cinsel suçlar gibi delillendirilmesi zor alanlarda, kadın beyanının esas olduğu alanlarda cezayı ağırlaştırdığınız zaman genellikle ceza vermekten vazgeçiliyor.”

İnfaz sistemindeki değişikliklerin de toplumda “nasıl olsa çıkar” algısı yarattığını söyleyen Eralp, bunun erkek şiddetini önlemeyi zorlaştırdığını belirtti:

“Bu tip kadına yönelik suçlarda bir takım ağırlaştırmalar getiriyor sürekli. Ama pratikte ne oluyor? Pratikte infaz sistemi öyle bir şekilde düzenleniyor ki bu ağır cezaların hiçbiri o biçimde infaz edilmiyor. Ya bir pandemi affı geliyor ya da başka bir infaz indirimi geliyor. Herkesin kafasında cezaevine giren bir iki yıl yatıyor, çıkıyor, açığa geçiyor zaten gibi bir algı oluştu. Bu algı oluştuğu vakit erkek şiddetini önlemek çok daha zor oluyor.”

“Devlet beni korur diyen kadın değil, fail erkek”

Kadınların çoğu zaman cinayet öncesinde defalarca yardım talebinde bulunduğunu vurgulayan Eralp, uzaklaştırma kararlarının ve şikayetlerin etkin biçimde uygulanmamasının cinayetlerin önünü açtığını söyledi:

“Kadınlar defalarca devlete gidiyor ama tehdit, hakaret, alıkoyma, basit yaralama gibi suçlar neredeyse hiç cezalandırılmıyor. Oradan cinayete giden yol açılmış oluyor. Kadınların ve çocukların devlet beni şiddetten koruyor diye düşünmesi gerekirken tam tersine fail erkekler ben bir kadına ne yaparsam yapayım devlet beni korur diye düşünüyor.”

Yargı süreçlerinde cinsiyetçi yaklaşımın sürdüğünü ifade eden Eralp, devlet içerisinde kimseyle bağı olmayan erkeklerin de sadece seçici yargı politikaları nedeniyle haksız tahrik indirimleri, iyi hal indirimleri alabildiğini ifade etti.

Eralp, yargıdaki bu yaklaşım bağlamında kadınların yaşam tarzının, cinsel yönelimlerinin veya kıyafetlerinin mahkeme salonlarında hâlâ yargı konusu yapılabildiğini söyledi. “Ayşe Tokyaz davasında bu pratiği gördük. Katil Cemil Koç öldürmüş olduğu kadının hayatını yargılatmaya çalışarak kendini savunmaya çalışıyordu. Bu bir örnek sadece” diyen Eralp, kadınların bu bakış açısına zengininden fakirine bütün erkekler tarafından maruz kaldığını belirtti. Bu cezasızlık pratiklerinin kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+’lara yönelik şiddeti normalleştirdiğini de ekledi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

“Kadınlar artık şiddetin normal olmadığını fark etti”

Eralp’e göre feminist hareketin en önemli kazanımlarından biri de erkek şiddetinin politik bir mesele olduğunun toplumsal olarak kabul görmesi oldu. “1980’lerin sonunda bir hakimin ‘kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin’ sözünü rahatlıkla kurabildiği bir ülkede bugün bu cümlenin kurulması çok daha zor. Bugün böyle bir cümlenin kurulamaz olduğuna ilişkin algı kadınlar arasında çok güçlendi” dedi.

Eralp, kadına yönelik şiddetin farkındalığı konusunda dönüşüm yaşandığını anlattı:

“Türkiye’de kadına yönelik erkek şiddeti çok yaygın. Ama biz bunu hak etmiyoruz. Yani onun bana şiddet uygulaması bende bir şey yanlış, eksik ve kötü olduğu için değil. O erkeğin sorunu. O erkeğin kendini kadınlar üzerinde iktidar kurmaya hak görmesi ve bu sarsıldığı anda da bunu şiddet yoluyla tahkim edebilme hakkı olduğunu düşünmesinden kaynaklı. Aslında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir olgu olduğunu artık daha yaygın bir biçimde bilinir olmasıyla bir değişim var. Bu değişim daha az şiddete uğruyoruz, daha az öldürülüyoruz, daha az cinsiyetçilikle karşılaşıyoruz demek değil. Ama bunlara sessiz kalmıyoruz.”

Kadın örgütlerinin yıllardır şüpheli kadın ölümlerini unutturmamak için mücadele yürüttüğünü belirten Eralp, eylemlerde öldürülen kadınların isimlerinin özellikle anıldığını söyledi. “Şüpheli ölüm demek ve dosyayı kapatmak aynı zamanda bir silme girişimi. Biz o isimleri unutursak başarıya ulaşmış olacaklar” ifadelerini kullandı.

“Musa Orhan ceza aldı ama cezaevine girmedi. Bunun da peşine düşmeye devam ettik. Sürekli gündem etmeye devam ettik. Gülistan Doku için, Rojin Kabaiş için ÖGK’lı arkadaşlar adalet komisyonları kurdu ve bu konuyu farklı şehirlerde gündemleştirdiler. Farklı kadın örgütleri, farklı şehirlerde bu tip davaları yıllardır yıllardır takip etmeye ve peşine düşmeye devam ediyor. Sokakta bu konuda eylemler yapmaya devam ediyor.”

“Sadece failler değil, suç ağları da açığa çıkarılmalı”

Şüpheli kadın ölümlerinin önüne geçebilmek için yalnızca faillerin değil, suçların üzerini örten mekanizmaların da açığa çıkarılması gerektiğini söyleyen Eralp, özellikle güvenlik bürokrasisi ve yargı içerisindeki ilişkiler ağlarına dikkat çekti:

“Bir ölüm şüpheli olarak kaldığında mesele sadece faili bulmak değil, bunun üzerinin örtülmesini mümkün kılan ağları da açığa çıkarmak olmalı.”

Eralp, “Bugün faili meçhul suçlar ve araştırma daire başkanlığının kurulmasından söz ediliyor. Ama bunun yeniden bir tür siyasi hesaplaşmanın aracı olarak kurulduğunu görüyoruz” dedi. Bazı dosyaların ise yeniden gündeme getirilmesinin tek başına yeterli olmadığını vurguladı:

“Buradaki mesele sadece ilk aşamayı açığa çıkarmak değil. Gülistan Doku örneğinde 6 yıldır bunun üzerinin örtülmesini sağlayan tüm mekanizmalara dokunulmadığı sürece bu sistem kendini yeniden üretir.”

“Güvenlik politikaları kadınları korumuyor”

Eralp, kadınların güvenliği gerekçesiyle savunulan güvenlikçi politikaların pratikte kadınları korumadığını söyledi. Gülistan Doku dosyasında yıllarca incelenmeyen 700 saatlik kamera kayıtlarını hatırlatan Eralp, devletin güvenlik mekanizmalarının kadınların güvenliğini değil devletin güç odaklarının çıkarlarını korumak için olduğunu savundu.

Güvenlik sisteminin çoğu zaman protestoları bastırma ve toplumu denetleme amacıyla kullanıldığını belirten Eralp, güvenlik bürokrasisinin kutsallaştırılmasının kadın cinayetlerinin üzerinin örtülmesini kolaylaştıran mekanizmaları görünmez hale getirdiğini ifade etti:

“Bu güvenlik ağı kadınların ve kız çocukların çıkarlarını korumuyor. Bir kadın kaybedildiğinde 6 yıl boyunca hiçbir işe yaramamış. Hatta tam tersine kaydı silmiş. Öldürülen kadını görmüş. Doğrudan gücünü suç işlemek için kullanmış oluyor.”

“Devlet görevini yapmak zorunda”

Eralp, “Biz bu devlete vergi veriyorsak, bu devletin vatandaşıysak devletin görevini yapmasını talep etmekten vazgeçmememiz gerekiyor” dedi. Kadın örgütlerinin dava takiplerini de bu nedenle sürdürdüğünü belirten Eralp, mahkemelerde bulunmanın devlet kurumlarını sorumluluk almaya zorlamak anlamına geldiğini söyledi:

“Biz mahkeme salonlarında bulunarak şunu söylüyoruz: Erkek egemen önyargılarla değil, gerçek adaleti sağlayacak bir yargılama yapmakla yükümlüsünüz.”

Polislerin de görevlerini yerine getirmediği durumlarda kadın hareketinin bunu görünür kıldığını ifade eden Eralp, “Kadınlar ölürken polis neredeydi?” sloganının da bu sebeple öne çıktığını söyledi.

Kürt illerindeki kayyım toplumsal dönüşümün önünü kesti”

Yerel yönetimlerin ve kadın örgütlerinin geçmişte özellikle Kürt illerinde önemli deneyimler geliştirdiğini hatırlatan Eralp, kayyım politikalarının bu toplumsal dönüşümün önünü kesen bir görev gördüğünü söyledi. Batman ve Diyarbakır’da kadın intiharlarının ve cinayetlerinin azaltılmasında kadın merkezleri, sığınaklar ve yerel dayanışma ağlarının önemli rol oynadığını söyleyen Eralp; Kürt illerindeki belediyeciliğin bu durumu kökten dönüştürdüğünü, bunu da bir güvenlik mekanizması ile değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini aşındıran politikalar ile, kadınlar için şiddetten uzaklaştıran seçenekleri çoğaltarak yaptıklarını aktardı.

Bunun toplumsal hafıza ve deneyim olarak yaşandığını vurgulayan Eralp, “Belediyelerin kayyım korkusu olmadan daha özerk bir biçimde, erkek şiddetine yönelik kendi yerellerinde politika üretebilmeleri, dolayısıyla da toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendiren adımlar atabilmeleri kesinlikle bu tip ölümleri daha önce de azaltmış olduğu gibi yine azaltabilecektir” diyerek sözlerini sonlandırdı.


Nisan 2026’da 26 kadın cinayeti, 23 şüpheli ölüm

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre 2026 yılının sadece ilk dört ayında en az 102 kadın katledilmiş, 99 kadının ölümü ise kayıtlara “şüpheli” olarak geçmiştir.

Sadece Nisan ayı verilerine göre, 26 kadın katledildi, 23 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Ayrıca kadınların %38’i evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Kadınların %69’u ise evlerinde öldürüldü.

Son 1 ayda öne çıkan olaylar

  • Dersim’de 5 Ocak 2020’de kaybolan Gülistan Doku’yu dönemin valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel’in tabancayla öldürdüğü belirlendi. Sonel, gözaltına alındıktan sonra “kasten öldürme” suçundan tutuklandı. Soruşturma kapsamında toplam 12 kişi tutuklandı.
  • Soruşturma kapsamında 6 yıl sonra 700 saatlik bir kamera kaydı incelemeye alındı.

  • İlayda Zorlu’nun 17 Nisan’da babasının beylik tabancasından ateş sonucunda ölü bulunduğu duyurulmuştu. Öğrenci ve gençlik örgütleri, İlayda’nın ölümünün aydınlatılması için birçok şehirde eylem düzenlemişti.

  • 7 Mayıs’ta Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili KYK yurdu yönetimi hakkında verilen “soruşturma izni verilmemesi” kararı, Van Barosu’nun yaptığı itiraz Erzurum Bölge İdare Mahkemesi tarafından kaldırıldı.

  • 8 Nisan’da İTÜ Ayazağa Kampüsü içindeki Ali İhsan Aldoğan Kız Öğrenci Yurdu’na giren bir erkeğin, kadın öğrenciler tarafından çamaşırhanede üstsüz halde yakalandığı basına yansıdı.

Trans öğrenciye kopya maddesiyle “terör” soruşturması

Hakkında disiplin soruşturması açılan İstanbul Üniversitesi öğrencisi ve trans aktivist Arin, “LGBTİ+’ların eğitim hakkını gasp edemezler” dedi. Konuya ilişkin görüş belirten avukatlar ise bu soruşturmaların usulsüzlüğüne ve yapısal boyutlarına dikkat çekti.

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa’da Şubat 2026’dan bu yana 13 öğrenci hakkında disiplin soruşturması açıldı. Aradan iki ay geçmeden bir trans aktivist öğrenciye “terör örgütü propagandası” iddiasıyla soruşturma açıldı. “Terör örgütü propagandası” iddiası kopya teşebbüsüne ilişkin bir yönetmelik maddesiyle gerekçelendirildi.

İstanbul Üniversitesi öğrencisi Trans aktivist Arin, “terör örgütü propagandası” iddiasıyla açılan disiplin soruşturmasıyla karşılaşma sürecini anlattı.

Soruşturma sürecindeki hukuki usulsüzlüklere ve çelişkilere dikkat çeken Arin, yaşadığı süreci LGBTİ+’ları üniversitelerden uzaklaştırma girişimi olarak nitelendirdi.

Hakkında iki disiplin soruşturması olduğuna dikkat çeken Arin, açılan soruşturmalarda hiçbir nedenin belirtilmediğini aktardı:

“Birincisi İstanbul Cumhuriyet İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve İstanbul Emniyetinden alınan yazılar doğrultusunda gerçekleştirildi. Nedeni yazmıyordu. Neye dayanarak disiplin soruşturması gerçekleştirdikleri yazmıyordu. Bu da zaten isnat edilen bir fiil olmadığı için soruşturma ve savunma hakkını bizzat etkileyen bir durumdu. 13 kişiye açıldı disiplin soruşturması, bu 13 kişiden ikisi trans kadındı.”

“Terör propagandası” iddiasına “kopya” maddesi dayanağı

Arin, kendisine tebliğ edilen ikinci soruşturma dosyasındaki çarpıcı bir çelişkiyi dile getirdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve Emniyet Müdürlüğü’nden gelen yazılar doğrultusunda “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla karşı karşıya kaldığını belirten Arin, şunları söyledi:

“Soruşturma kağıdında terör örgütü propagandası yazıyordu ancak dayanak gösterilen disiplin maddesi ‘Sınavda kopyaya teşebbüs etmek’ idi. Terör propagandası ile kopya çekmek arasındaki bağlantıyı ne ben ne de avukatlarım anlayabildi. Ortada ne bir mahkeme kararı ne de somut bir delil var.”

Soruşturma günü kampüs önünde yapılmak istenen basın açıklamasına polisin müdahale ettiğini aktaran Arin, okul yönetimi ile emniyet birimleri arasındaki çelişkiye dikkat çekti:

“Okul yönetimi emniyetten gelen yazılarla soruşturma açtığını söylerken kapıdaki Terörle Mücadele ekipleri okula hiçbir şekilde belge göndermediklerini iddia etti. Kendi içlerinde büyük bir çelişki yaşıyorlar.”

“LGBTİ+ bayrağı suç değildir”

Hakkındaki iddiaların geçmişte katıldığı Onur Yürüyüşü ve Gezi Parkı Anması eylemleriyle ilişkilendirildiğini ifade eden Arin, sorgu sırasında kendisine yöneltilen soruların hukuki değil, ideolojik olduğunu savundu:

“Gezi anmasında gözaltına alınma sebebim LGBTİ+ bayrağı açmamdı. Şimdi bu bayrağı terörle ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Gökkuşağı bayrağı dünyanın her yerinde tanınan bir semboldür, suç değildir.”

“LGBTİ+’ların eğitim hakkını gasp edemezler”

Üniversitelerde LGBTİ+ öğrencilere yönelik aile yılı politikaları kapsamında yoğun bir “tahakküm” kurulmak istendiğini belirten Arin, yüzlerce örgütlü genç arasından özellikle kendisinin seçilmesini cinsiyet kimliği ile ilişkili olduğunu söyledi.

“Bana ve diğer arkadaşlarıma ‘LGBT misin?’, ‘Pişman mısın?’, ‘8 Mart’a katıldın mı?’ gibi sorular yöneltildi” diyen Arin, bu durumun kayyımların LGBTİ+’ları alanlardan ve kampüslerden uzaklaştırmaya çalışmasının bir çıktısı olduğunu ifade etti. Bu durumu kabul etmediklerini belirten Arin, “LGBTİ+’lar alanlarda ve kampüslerde kalmaya devam edecek. Eğitim hakkımızı gasp edemezler” dedi.

Nefret politikaları sebebiyle okuldan uzaklaştırma riski olduğunu belirten Arin, “Somut bir delil olmadığı için ceza verilmemesi gerektiğine inanıyorum. Eğer bir ceza çıkarsa konuyu İdare Mahkemesi’ne ve üst mahkemelere taşıyacağız” diyerek hukuki mücadelesini sürdüreceğini vurguladı.

Av. Furkan Yurt: “İdareye muğlak yetkiler tanınıyor”

Süreci takip eden Spod hukuk koordinatörü Avukat Furkan Yurt, idarenin disiplin yetkisini kötüye kullandığını vurguladı. Yurt, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’ndaki 54. maddenin muğlak yetkilere alan açtığını belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Mevzuatta yer alan genel söylem olarak ‘kurumun vakarına yakışmayan tutumlar’ olarak sayılan muğlak ifadeler, idarecilere sınırsız bir keyfilik alanı tanıyor. Terör propagandası iddiasıyla açılan bir soruşturmanın aslında ‘sınavlarda kopyaya teşebbüs etmek’ yasağını düzenleyen bir madde üzerinden yürütülmesi, idarenin disiplin yetkisini kullanırken hukuki dayanakları bile gözetmeksizin ne denli toptancı ve ayrımcı bir yaklaşım içinde olabildiğini gösteren en bariz örnektir.”

Avukat Yurt’a göre, cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri doğrudan suç olmasa da dolaylı yollarla kriminalize ediliyor:

“Bir gökkuşağı bayrağı, hak temelli bir ifade ve tamamen barışçıl bir eylem hiçbir somut bağ kurulmaksızın bu torba suçun içine atılabiliyor. Bunun yanı sıra ‘Müstehcenlik’ ve ‘Terör Örgütü Propagandası Yapmak’ en çok başvurulan araçlar. Özellikle sosyal medya paylaşımları ve barışçıl eylemlere dahiliyet bu maddeler üzerinden birer suç unsuru gibi sunuluyor.”

Soruşturma dosyalarının içeriğine dair de bilgi veren Yurt, dosyaların somut vakalardan ziyade “niyet okuma” üzerine kurulu olduğunu belirtti:

“Savcılık ve emniyet, AYM tarafından hukuka aykırılığı tescillenmiş sanal devriye sistemlerine ve şablon ifadelere dayanıyor. Adli makamların kısıtlayıcı bir tedbir dahi uygulamadığı zayıf şüpheler, üniversite idaresi tarafından ‘ağır disiplin suçu’ sayılıyor. Bu bir yetki aşımı ve fonksiyon gaspıdır.”

İsnadın somutlaştırılmaması bir hak ihlali

En temel hak ihlalinin kişinin neyle suçlandığını tam olarak bilmeden savunma yapmaya zorlanması olduğunu söyleyen Yurt, idarenin, adli makamlarca suç teşkil etmediği tespit edilen eylemleri ısrarla disiplin suçu saymasının da bir fonksiyon gaspı ve yetki aşımı olduğunu aktardı. Ayrıca, savunma makamının aleyhindeki delillere erişiminin engellenmesi ve silahların eşitliği ilkesinin çiğnenmesinin de çok yaygın olduğunu belirtti.

“Bu, üniversitelerin demokratik kimliğine sistematik bir saldırıdır”

Avukat Furkan Yurt, LGBTİ+’lara yönelik açılan soruşturmalarda görülen artışı üniversitelerin demokratik kimliğine yönelik sistematik bir saldırı olarak değerlendirdiğini belirtti:

“Bu süreç, siyasal iktidarın homojen toplum tahayyülünün ve akademik özgürlük alanının daraltılmasının bir sonucudur. Soruşturmalar çoğu zaman hukuk sınırları içerisinde kalmaktan ziyade öğrencileri yıldırma ve eğitim haklarını hedef alma amacı taşıyor. Bu, üniversitelerin demokratik kimliğine yönelik sistematik bir saldırıdır.”

Av. Serhat Alan: “İfade özgürlüğü disiplin suçu sayılıyor”

İstanbul Barosu’ndan Avukat Serhat Alan, öğrencilere açılan soruşturmaları ikiye ayırıyor: üniversitelerin kendi bünyesinde YÖK Kanunu ve YÖK Disiplin Yönetmeliği’ne dayanarak gerçekleştirdiği idari disiplin soruşturmaları ile savcılık ve emniyet eliyle yürütülen ceza soruşturmaları.

Avukat Alan, üniversitelerdeki soruşturma mekanizmasının işleyişini şu sözlerle özetledi:

“Üniversitelerin açtığı soruşturmalar da ikiye ayrılıyor: Birincisi, kendi bünyelerinde öğrencilerin gerçekleştirmiş olduğu eylem ve örgütlenmelere yönelik doğrudan yürüttükleri soruşturmalar. Diğeri de aslında bir öğrenci hakkında ceza soruşturması söz konusu olduğunda emniyet tarafında fişleme yapmak suretiyle üniversiteye bildirim yapılıyor ve 2547 sayılı YÖK Kanunu üzerinden disiplin soruşturması açılıyor.”

Alan’a göre afiş asmak, bildiri dağıtmak veya eyleme katılmak gibi ifade özgürlüğü kapsamındaki faaliyetler, emniyetin “2911 Sayılı Kanuna Muhalefet” veya “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” gibi suç isnatlarıyla birleşerek disiplin dosyalarına giriyor.

“Kurumsallaşan bir LGBTİ+ karşıtı nefret siyaseti söz konusu”

Soruşturmalardaki artışı devletin LGBTİ+’lara dönük saldırı rejimiyle ilişkilendiren Alan, cümlelerini şunları söyledi:

“Aslında bu soruşturmaların artışının amacı çok belli. Devlet LGBTİ+’lara yönelik bir saldırı rejimi içerisinde hareket ediyor. Özellikle 2015 sonrası dönemde yasaklama rejimiyle LGBTİ+ onur yürüyüşleri ve etkinliklerinin engellenmesi ardından, İstanbul Sözleşmesi’nin feshinden önceki süreçten bu yana uzanan bir suçlulaştırma dönemi, aile yılı ilanı ile de iyice gün yüzüne çıkan ve kurumsallaşan bir LGBTİ+ karşıtı nefret siyaseti söz konusu. Devlet hem bu dayanışmayı engellemek hem de LGBTİ+ görünürlüğünü görünmez kılmak, yıldırmak ve örgütlenmelerinin önüne set çekmek için soruşturma aracını kullanıyor.”

Alan, bu baskıların gençlik hareketi üzerindeki etkisine dikkat çekerek “Özellikle 19 Mart 2025 sonrası süreçte gençlerin itiraz sesi daha da yükselen ve örgütlenen bir ivme yakalamış durumdayken üniversitelerde bulunan genç LGBTİ+’ları izole etmek ve gençliğin ivmesini kesmek için de kullanıldığını ifade etmek gerekiyor” dedi.

Avukat Serhat Alan, bu soruşturmalarda en sık yaşanan hak ihlallerinin ifade özgürlüğünün ve örgütlenme özgürlüğünün ihlali olduğunu aktardı ve şöyle devam etti:

“Soruşturma açılmasına konu olan eylemler bu iki hak kapsamda korunan eylem ve söylemler olduğu için ilk ihlaller bu alanda oluşmaya başlıyor. Ardından usul olarak; emniyetin daha kesinleşmemiş, suç üzerinden hüküm giymemiş biri ile ilgili fişleme yapması ve hakkında yürütülen ceza soruşturmasının dayanak gösterilmesi masumiyet karinesinin, dolayısıyla adil yargılanma hakkının ihlalidir. Kritik olan durum, LGBTİ+’lar söz konusu olduğunda ayrımcılık yasağı ihlalinin gerçekleşme ihtimalinin yüksek olmasıdır.”

“Mevzuat toplumsal cinsiyet merceğinden yoksun”

Alan, LGBTİ+ öğrencilerin kampüs yaşamında karşılaştığı ayrımcılığın mevzuatın toplumsal cinsiyeti göz etmediğiyle de ilişkili olduğunu söyledi:

“Aslında YÖK mevzuatı ve okulların iç mevzuatları topyekün bir biçimde LGBTİ+’ları ayrımcılığa maruz bırakma eğiliminde. Bunun sebebi olarak mevzuat içerisindeki tüm düzenlemelerin toplumsal cinsiyet merceğinden yoksun şekilde düzenlenmiş olması gösterilebilir.”

Alan, kampüslerdeki somut ayrımcılık alanlarını ise şöyle belirtti:

“Cinsiyet beyanının esas alınmamasından kampüs içerisindeki tuvalet, yurt, spor alanları vb. her alanın ikili cinsiyet sistemine göre düzenlenmiş olmasına; etkin çalışan CİTÖK/CTS/CİTÖB kurumlarının olmamasından diploma isim değişikliklerine kadar birçok ayrımcılık alanı söz konusudur.”

27 Nisan’da soruşturmalara dönük basın açıklaması gerçekleştirildi

Hakkında soruşturma açılan öğrenciler için bugün (27 Nisan) İstanbul Üniversitesi’nde bir basın açıklaması gerçekleştirildi. İstanbul Üniversitesi Öğrenci Meclisi tarafından düzenlenen basın açıklaması şu şekilde:

BASINA VE KAMUOYUNA

İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa (İÜC) rektörlüğü, öğrenciler üzerindeki baskı politikalarını her geçen gün daha da arttırmaktadır.

Şubat 2026 tarihinde 13 öğrenci hakkında; katıldıkları barışçıl eylemler ve gözaltına alınmaları gerekçe gösterilerek disiplin soruşturmaları başlatılmıştır. Bu soruşturmaların dayanağı olarak öğrencilerle paylaşılmayan, içeriği gizlenen bir emniyet yazısı gösterilmiştir. Bu durum, savunma hakkının en temel unsuru olan “suçlamayı bilme hakkını” açıkça ihlal etmektedir.

Soruşturmalar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz.

Süreçte bazı öğrencilere yöneltilen “Pişman mısın?” sorusu, disiplin mekanizmalarının öğrencileri baskı altına alma ve itirafa zorlama aracına dönüştüğünü göstermektedir.

Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz.

Henüz bu süreçlerin üzerinden iki ay bile geçmeden, İÜC kayyum rektörlüğü bu kez bir LGBTİ+ aktivist hakkında “terör örgütü propagandası” iddiasıyla disiplin soruşturması başlatmıştır. Üstelik ortada ne bir iddianame ne de açılmış bir dava dosyası bulunmaktadır.

Ayrıca bu soruşturma, YÖK Disiplin Yönetmeliği’nin 54/5 maddesine (kopya teşebbüsü fiiline ilişkin düzenleme) dayandırılmaktadır. İsnat edilen fiil ile hukuki dayanak arasındaki açık çelişki, sürecin keyfi ve hukuki temelden yoksun yürütüldüğünü göstermektedir.

Savunma için ek süre talep edilmesine rağmen, emniyetin “30 gün içinde tamamlanmalı” yönündeki bildirimi gerekçe gösterilerek bu talep reddedilmiş; böylece savunma hakkı fiilen ortadan kaldırılmıştır.

Bu noktada açıkça vurguluyoruz: Kampüs çıkışlarında öğrencileri takip etmek, fişlemek ve tehdit etmek açık bir taciz ve sindirme yöntemidir. Bu uygulamalar öğrencilerin güvenliğini hedef almakta ve kampüs yaşamını baskı altına almaktadır.

Bu baskı ikliminin sonuçları hepimizin hafızasındadır. İlayda Zorlu, aile–devlet–polis işbirliğiyle yürütülen baskı ve yönlendirme süreçlerinin ardından hayattan koparılmıştır. Bu kayıp, kampüslerde ve dışında yürütülen baskı politikalarının yarattığı ağır sonuçları bir kez daha göstermektedir.

YÖK, polis, medya, bu abluka dağıtılacak!

Bu nedenle açıkça söylüyoruz:
Kampüslerde öğrencileri takip edenler, tehdit edenler bilsin ki bu bir tacizdir. Kabul etmiyoruz.

Yaşasın örgütlü mücadelemiz.

Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında güvence altına alınan toplantı, gösteri ve basın açıklaması yapma hakkı izin şartına bağlanamaz. AİHM ve Danıştay içtihatları da barışçıl eylemlere yönelik ölçüsüz müdahalelerin hukuka aykırı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu süreçler yalnızca bireysel değil; kampüslerde ifade özgürlüğüne, örgütlenme hakkına ve LGBTİ+ varoluşuna yönelik sistematik bir baskıdır.

Aile yılı adı altında LGBTİ+ ları kampüslerden sürmeye çalışan atanmışlar şunu bilsin ki LGBTİ+ lar yıllardır ne sokaktan ne de kampüslerden vazgeçmedi vazgeçmeyecek.

Biz, İstanbul ünivesitesi Cerrahpaşa öğrencileri olarak üniversitelerin bağımsız, demokratik ve bilim üretme alanları olması gerektiğini düşünüyor, inanıyor ve bunun için de üzerimize düşeni yapıyor yapacağız.

Açılan hukuksuz soruşturmalarla, yıldırma politikalarıyla bizi baskı altına almaya çalışanlara burdan sesleniyoruz,

YÖK, kayyım, medya, bu abluka dağıtılacak! Üniversiteler bizimle özgürleşecek!

Hakkında soruşturma açılan tüm arkadaşlarımızı savunuyor mücadelemizden geri adım atmıyoruz.

Editör notu: Güvenlik sebebiyle trans aktivist arkadaşımızın yalnızca seçilmiş ismini kullandık.

Budapeşte Pride: “Kuir karşıtı yasalar iptal edilebilir”

Viktor Orbán’ın muhafazakar yönetiminin sona ermesiyle Macaristan’da yeni bir dönem başlarken seçimlerde çoğunluğu elde eden Péter Magyar ve Tisza Partisi’nin LGBTİ+ hakları konusundaki sessizliği soru işaretleri yarattı. Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik: En acil talebimiz toplanma ve yürüyüş hakkının iadesi.”

Kaynak: Budapeşte Pride

12 Nisan’da Macaristan’da yapılan genel seçimlerde, 16 yıldır iktidarda olan Viktor Orbán’ın aşırı sağcı Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) partisi gücünü kaybetti. Başlangıçta Orbán’a yakın olan ancak daha sonra Fidesz’den ayrılarak merkez sağ bir tutum benimseyen Péter Magyar ve TISZA (Saygı ve Özgürlük Partisi) partisi ise seçimden zaferle çıktı.

Seçim sonuçlarına göre, oyların neredeyse tamamı sayılmışken TISZA, 199 üyeli parlamentoda 138 sandalye kazandı. 133 sandalyenin aşılması, Tisza’nın anayasayı değiştirmek için yeterli çoğunluğa ulaştığını gösteriyor.

Nisan 2026’daki seçim yenilgisine kadar 16 yıl boyunca Macaristan Başbakanı olarak görev yapan Viktor Orbán, LGBTİ+ topluluğunu hedef alan bir dizi yasa ve politikayı hayata geçirmesiyle gündeme gelmişti.

  • Orbán, 2012 yılında anayasanın sadece iki cinsiyeti tanıdığına dair bir değişiklik yapmıştı. 2020’de bu düzenleme, eşcinsel çiftlerin evlat edinmesini fiilen yasaklayacak şekilde sertleştirildi.
  • Haziran 2021’de “çocukları koruma” maskesi altında kabul edilen Çocuk Koruma Yasası (LXXIX sayılı Yasa), LGBTİ+’ları çocuk istismarcılarıyla bir tutmaktadır. Bu mevzuat; eğitim, medya ve reklam alanlarında 18 yaş altındaki küçüklere eşcinselliğin veya cinsiyet değiştirmenin “tasvir edilmesini veya teşvik edilmesini” yasaklamaktadır. Yasa, LGBTQ+ içeriği gösteren televizyon programlarını ve LGBTİ+ temaları içeren kitapları kısıtlamaktadır. Ek olarak, Mart 2025’te Orbán hükümeti, LGBTİ+ Onur yürüyüşlerini fiilen yasaklayan ve katılımcıların tespiti için yüz tanıma teknolojisinin kullanılmasına izin veren bir yasayı kabul etmişti.

Budapeşte Pride: “En acil mesele toplanma hakkının iadesidir”

Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik, Macaristan seçimlerinin ardından Budapeşte Pride’ın taleplerini aktardı. Majercsik, Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının çöküşünü, Macaristan’ın hukuk devletine dönüşü için açılan bir yol olarak tanımladı: “LGBTQ+ hakları da dahil olmak üzere insan hakları olmadan adil ve dürüst bir demokrasi var olamaz.”

Majercsik, üçte iki çoğunlukla Orbán hükümeti tarafından çıkarılan tüm LGBTİ+ karşıtı yasaların yürürlükten kaldırılabileceğini belirtti:

“En acil mesele, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının iadesidir. 27 Haziran’da Budapeşte Onur Yürüyüşü’nü gerçekleştireceğimiz için bu durum özellikle aciliyet arz ediyor. Ancak bunun da ötesinde, önceki hükümet anayasaya işlenmiş çok sayıda kuir karşıtı yasa çıkardı. Üçte iki çoğunlukla bunlar da iptal edilebilir.”

“Magyar’ın LGBTQ+ hakları konusundaki tutumunu bilmiyoruz”

Majercsik, Péter Magyar’ın seçildiği TISZA Partisi’nin programında LGBTİ+ topluluğundan hiç bahsedilmediğini belirtti:

“Kamuoyuna yaptığı konuşmalarda, 13 Nisan’daki uluslararası basın toplantısında belirttiği gibi, ‘yasaları çiğnemedikleri sürece herkesin istediği kişiyi sevmekte özgür olduğunu’ söylerken oldukça muğlak ifadeler kullanıyor. Maalesef bu ifadelerden, eşcinsel çiftlerin evlenmesine ve evlat edinmesine izin verecek bir yasal düzenleme yapma niyetinde olup olmadığını anlamak imkansız. Ayrıca yasal cinsiyet ve isim değişikliği konusundaki tutumu hakkında da hiçbir şey bilmiyoruz.”

Majercsik, Macaristan’daki LGBTİ+ topluluğunun şu anda korku, rahatlama, güvensizlik ve umudu aynı anda hissettiğini belirtti. Bu karmaşık duyguların nedenlerini ise şöyle sıraladı:

“TISZA Partisi’nin programında LGBTQ+ topluluğundan bahsedilmiyor, Péter Magyar bu konuda muğlak konuşuyor, ayrıca Viktor Orbán geçen yıl Onur yürüyüşlerini yasaklamaya niyetlendiğinde o dönem Magyar sessiz kalmıştı ve LGBTQ+’lar için sesini yükseltmemişti.”

İnsanların artık tahammülü kalmadı

Majercsik, geçen yıl Budapeşte’deki Onur Yürüyüşü’ne 300.000’den fazla kişinin katıldığını, önceki yürüyüşlerdeki 35.000 katılımcı sayısıyla kıyaslandığında bunun tüm zamanların rekoru sayılabileceğini söyledi. Majercsik, geçen seneki katılımcı sayılarının, açıkça insanların haklarının yok sayılmasına tahammülleri kalmadığını gösterdiğini ifade etti:

“2025 yılında halk, iktidardakilere temel haklarının sarsılmasına artık müsamaha göstermeyeceklerine dair net bir mesaj verdi ve toplanma hakkının herkese ait olduğunu ilan etti. Geçen yılki Onur Yürüyüşü, Orbán rejiminin devrilmesinde kritik bir rol oynadı: İnsanların artık yettiğini ve değişim istediklerini ifade etmek için devasa sayılarda bir araya geldiği kilit etkinliklerden biriydi.”

Pınar Selek: 27 yıllık dava, yarım bırakılan araştırma

Feminist akademisyen Pınar Selek, 1998’de elinden alınan araştırmasına rağmen soru sormayı bırakmadı. Selek’in Kürt Hareketi’ne yönelik yürüttüğü çalışma Şubat 2026’da Fransa’da yayınlandı, 27 yıldır yargılandığı dava ise hala sürüyor.

Pınar Selek; araştırmacı, feminist sosyolog ve yazar. Nice Côte d’Azur Üniversitesi’nde sosyoloji öğretim üyesi ve Göç ve Toplum Araştırma Birimi’nin (URMIS) üyesi olan Selek, güç ilişkileri, kolektif eylem ve toplumsal hareketler üzerine çalışıyor. LGBTİ+’lar, seks işçileri, kadınlar, Kürtler ve sokakta yaşayan çocuklar üzerine kaleme aldığı kitapları ve çevirileri de var.

Selek, özellikle sokakta yaşayan çocuklarla birlikte sanat atölyeleri kurdu. Bunlar arasından “Bizim Atölye”, sokaktan toplanan çöplerin dönüştürülüp tekrar sokağa geri kazandırıldığı ve bu çocuklarla birlikte yaptığı tiyatro gösterilerinin, dergi çalışmalarının yer aldığı bir atölyeydi.

Selek, “Sokak Sanatçıları Atölyesi”nin ve Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi kurucularından birisi olarak veya akademik çalışmalarıyla değil, yargıtay tarafından beraatle sonuçlanan davaların yeniden ve yeniden açılmasıyla daha çok kamuoyunun gündemine geldi.

Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi, 2006’da yayın hayatına başlayan feminist teori ve politika dergisi olan Amargi Dergi’yi hayata geçirti. 2015’ten itibaren internet üzerinden devam etmeye başlayan Amargi Dergi, 4 Ağustos 2016’da yayını sonlandırdığını duyurdu.

Selek, 1998’de Mısır Çarşısı’nda gerçekleştirilen bir patlama olayından sorumlu tutularak örgüt üyeliği iddiasıyla gözaltına alınmıştı ve ciddi işkence görmüştü. Bu suçlamanın ardından bilirkişi raporları ile suçsuz olduğu kanıtlanmasına rağmen Selek’e yönelik soruşturma 27 yıldır sürüyor. Selek, arka arkaya açılan 4 davanın dördünden de beraat etti. Şu an ise hâlâ araştırmalarından dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılanıyor.

Davanın seyri, Türkiye yargı tarihinin en tartışmalı süreçlerinden birini oluşturuyor.

Mısır Çarşısı davası

İstanbul, Eminönü’ndeki tarihi Mısır Çarşısı’nda 9 Temmuz 1998 tarihinde meydana gelen ve 7 kişinin öldüğü, 127 kişinin de yaralandığı patlamadan iki gün sonra Pınar Selek gözaltına alındı.

Birkaç gün sonra bilirkişi raporlarında patlamada bombaya ait hiçbir parça bulunmadığı yazmasına rağmen Pınar Selek, Devlet Güvenlik Mahkemesi askeri hakimliğince tutuklandı.

Olaydan yaklaşık bir ay sonra Abdülmecit Öztürk isimli bir kişinin, “Mısır Çarşısı’na bombalama eylemini Selek ile birlikte gerçekleştirdik” şeklinde ifadesi alındı. Öztürk bu ifadeden üç gün sonra savcılık ifadesinde, “polis ifadesinin işkence altında alındığını ve patlamayla hiçbir ilgisi ve bilgisinin olmadığını” söyledi.

27 yıldır bitmeyen dava

Mısır Çarşısı patlaması davasında İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “patlamadaki bombayı hazırladığı” iddiasıyla yargılanan Pınar Selek, 08.06.2006’da patlamaya neyin neden olduğunun kesin tespiti yapılamadığı gerekçesiyle beraat etmişti. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2007’de bu kararı bozdu ve mahkemenin hüküm kurmasını istedi. Buna yönelik yapılan yargılamada yine patlamanın nedeninin belirlenemediği görüşünü tekrarlayan mahkeme, 23.05.2008’de Selek’in yine beraatına karar verdi. Dosyanın ikinci kez gittiği Yargıtay, Selek için “müebbet hapis istemiyle yeniden yargılansın” demişti. Selek, 9 Şubat 2011’de üçüncü kez beraat etti. 24.11.2013’de ise Pınar Seleke ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi, tutuklama yönünde yakalama kararı çıkartıldı. 11.07.2014’de temyiz duruşmasının görüldüğü Yargıtay 9. Ceza Dairesi, mahkemenin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının usulen bozulmasına karar verdi. Bu, Selek hakkında Yargıtay’ın bozduğu üçüncü karar oldu.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 21 Haziran 2022 tarihinde İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2014’te vermiş olduğu beraat kararını esastan bozdu ve Pınar’ın “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” ile cezalandırılması gerektiğine karar verdi. 31 Mart 2023 duruşmasında mahkeme, Selek hakkındaki kırmızı bültenle arama ve tutuklama kararının devamına karar verdi.

Yıllarca süren bu hukuki baskıya rağmen Selek, Fransa’da yaşamını ve öğretim hayatını sürdürüyor.

Yargıtay’ın 2023’te bozduğu beraat kararının en son duruşması 2 Nisan 2026’da görüldü. 2 Nisan’da görülen davayı takip eden Özge Özgüner’in aktardığına göre Fransa merkezli URMIS, duruşmada Selek’in akademik bakımdan en yüksek ünvana sahip olduğunu kanıtlayan bir belge sundu. Mahkeme, tutuklama kararının devamına hükmederek duruşmayı 18 Eylül 2026’ya ertelendi.

Davada Selek’in yanında olan Hâlâ Tanığız Platformu’nun basın açıklaması için tıklayın.

Pınar Selek’in bilim hakkını ve nihai beraatini sonuna kadar savunuyoruz

Sosyolog-yazar, akademisyen, feminist aktivist Pınar Selek’i çevreleyen ve 27. yılına giren Mısır Çarşısı kumpası davasında 2 Nisan 2026 Perşembe günü İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir kez daha buluştuk. Her zamanki gibi yurtdışından kalabalık bir heyetin de katıldığı duruşmada Selek’in ifadesinin alınmasına yönelik usuli eksikliklerin tamamlanması sebep gösterilerek yokluğunda tutuklama kararının devamına hükmedildi. Müdafilerin tutuklama ve yakalama kararlarının kaldırılması yönündeki yazılı talepleri de reddedildi. Mahkeme duruşmayı 18 Eylül 2026 Cuma saat 13:00’e erteledi.

Bu duruşmada sosyolog Pınar Selek’in 2015 yılından bu yana üyesi olduğu, URMIS (Unité de Recherche Migrations et Société) araştırma laboratuvarı direktörü Florence Boyer de kurum adına mahkemeye yazılı bir bilgilendirme notu sundu. Laboratuvarın her duruşmaya en az iki temsilciyle katılarak yargı sürecini yakından takip ettiğini belirten Boyer, Selek’e verilen profesörlük ünvanına ilişkin şu güncel bilgileri paylaştı:

“Pınar Selek, Fransa’daki akademik sistemde en üst düzey diploma niteliği taşıyan ve ‘devlet tezi’ olarak adlandırılan profesörlük tezini sosyoloji alanında elde etmiştir. Dört ciltten oluşan tez dosyası; yayımlanmış tüm çalışmalarını, ‘Göçebe sosyoloji: eşikler epistemolojisi’ başlıklı 89 sayfalık genel değerlendirme raporunu ve daha önce yayımlanmamış bir araştırmayı içermektedir. Selek bu akademik unvanı, çalışmalarının Prof. İsabelle Sommier başkanlığındaki bilimsel jüri tarafından kamuoyuna açık olarak değerlendirilmesi sonucunda kazanmıştır. 27 Ocak 2025 tarihinde Paris 8 Üniversitesi’nde gerçekleştirilen savunma toplantısında, alanlarında uzman altı profesörün raporları doğrultusunda dört buçuk saat süren bilimsel müzakere gerçekleştirilmiştir.”

Selek’in otuz yılı aşkın süredir yürüttüğü geniş bir yelpazedeki araştırmalarının literatüre önemli katkılar sunduğunu belirten Boyer, Selek’in sosyoloji disiplinindeki yetkinliğinin teyit edildiğini ve kendisine profesörlük ünvanının verildiğini duyurdu.

Müdafi avukatlardan Akın Atalay, Boyer’nin bilgilendirme notunda mahkeme açısından önem taşıyacağını düşündükleri bir diğer gelişmeyi de şöyle paylaştı:

“Meslektaşımızın yayımlanmamış tek araştırması olan ve 1996–1998 yılları arasında saha çalışması yürüttüğü Kürt toplumsal hareketlerine ilişkin incelemesi de ele alınmıştır. Türkiye’deki dava sürecini de ilgilendiren bu araştırmanın (178 sayfa) bilimsel çerçevesi ve metodolojisi tartışılmış; jüri tarafından yayımlanması tavsiye edilmiştir. Söz konusu çalışma, savunmanın hemen ardından Paris Cité Üniversitesi tarafından yayımlanmıştır (SELEK Pınar, Lever la tête, Paris, Éditions Université Paris Cité, 2026).”

Tam 27 yıldır suçlu olmadığı bir davadan, bilirkişi ve bomba uzmanlarınca gaz kaçağı olduğu tespit edilen bir patlamadan dört kez beraat eden yol arkadaşımız, bulunduğu her yerden bilim ve aktivizm çalışmalarını verimle sürdürüyor.

Tüm hukuksuzluklar ve dört beraatle tescil edilmiş suçsuzluk apaçık ortadayken, Pınar Selek’i ısrarla müebbet sanıklığa mahkûm etmeye çalışan bu zihniyete karşı sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Pınar Selek’in bilim hakkına ve nihai beraatine hep birlikte sahip çıkıyoruz.

Hâlâ Tanığız Platformu

Lever la Tête (Serhildan) – Prologue

Pınar Selek, Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik -kendi deyimiyle yarım bıraktığı- çalışmasını içeren bir kitap yayınladı. İsmi “Başkaldırı” (Lever la Tête) olan bu kitap Universite Paris Cite Yayınları tarafından Şubat 2026’da basıldı. Giriş (prologue) kısmının özeti şöyle:

Pınar Selek, kitaba giriş yazısına başlarken 1995’te 24 yaşındayken Türk devleti ile Kürt hareketi arasındaki savaşın sürdüğü ve Kürt dilinin ve kimliğinin yasaklandığı bir dönemde, Kürt hareketi üzerine sosyolojik bir araştırma başlattığını aktarıyor. Özellikle devletin söylemiyle “terörist”, “şeytan” ve “düşman” gibi yaftalara itiraz ederek “boyun eğmeyen” bir saha çalışması yürüttüğünü belirtiyor.

11 Temmuz 1998’de İstanbul polisi tarafından gözaltına alınmasının ardından tüm araştırma materyallerine el konulduğunu ve uzun bir süre işkenceye maruz kalmasına rağmen görüştüğü kişilerin kimliklerini ifşa etmediğini söylüyor. Bir ay sonra cezaevindeyken, Mısır Çarşısı bombalı saldırısıyla -daha sonra kaza olduğu kanıtlanan bir olayla- ilişkilendirildiğini ve “terörist” olarak yargılandığını aktarıyor: “Gözaltına alınmamdan bir ay sonra, cezaevindeyken, patlamanın bir kaza olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen, Türk iktidarının beni asılsız bir şekilde İstanbul’daki Mısır Çarşısı saldırısına karışmakla suçlayarak benden bir terörist yaratmaya karar verdiğini televizyondan öğrendim” diyor. İki buçuk yıl cezaevinde kaldıktan sonra 2006, 2008, 2011 ve 2014’te dört kez beraat etmesine karşın davanın 27 yıldır sürdüğünü de ekliyor.

Bugün, kendisi için “akademik bir sığınak” olarak tanımladığı Fransa’da yaşayan Selek; öğretmeye, araştırmaya ve yazmaya devam ediyor. Bu son kitabında ise yıllarca gündeminde tutamadığı o “yarım kalan araştırmasına” dönüyor. Materyalleri yok edilmiş ama hafızasında ve bedeninde iz bırakmış bu çalışmayı, yazarak hem keşfetmeyi hem de tamamlamayı amaçlıyor.

  • Pınar Selek’in “Maskeler, Süvariler, Gacılar” (2001), “Barışamadık” (2004), “Sürüne Sürüne Erkek Olmak” (2008), “Su Damlası” (2008), “Yolgeçen Hanı” (2011), “Yeşil Kız” (2012) ve “Cümbüşçü Karıncalar” (2018) adlı kitapları yayınlandı.

Şiddete karşı rap: Afganistan’da 5 kadın rapçi

Afganistan’daki kadın düşmanı politikalara karşı kadınların sesini duyuran 5 Afgan kadın rapçiyi derleyen AWNA’nın (Afganistan Women’s News Agency) haberini çevirdik.

Afganistan’da 5 kadın rapçi. Sırasıyla Sonita Alizadeh, Paradise Sorouri, Ziba Hamidi, Soosan Firooz ve Elina Afghan. Fotoğraf: AWNA

Afganistan’daki Taliban yönetiminin politikaları; kadınların eğitim hakkını kısıtlıyor, kadına yönelik şiddeti meşru kılıyor, zorunlu kıyafet politikaları ve seyahat özgürlüğüne getirilen sınırlamalarla kadınların hayatını doğrudan etkiliyor. Kadınların sesi yalnızca fiziksel alanlarda değil, kültürel ve sanatsal üretimde de bastırılmaya çalışılıyor.

Afganistan’da Taliban yönetimi tarafından yürütülen politikalar; kadınların kamusal alandaki varlığını sistematik bir biçimde daraltıyor. Bu süreç; eğitim hakkına erişimin engellenmesi, kadına yönelik şiddetin kurumsal düzeyde cezasızlık zırhıyla meşrulaştırılması, katı giyim kodları ve seyahat özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar aracılığıyla toplumsal cinsiyet temelli bir ayrıştırmayı derinleştiriyor. Söz konusu kısıtlayıcı mekanizmalar yalnızca fiziksel hareket alanını değil, aynı zamanda kadınların kültürel görünürlüğünü ve sanatsal üretim kapasitesini de hedef alarak, kadın kimliğine ait kolektif hafızayı ve ifade biçimlerini marjinalleştirmeyi amaçlıyor.

Tam da bu baskı ortamında, erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü ve kadınların çeşitli şiddete ve baskıya maruz kaldığı Afganistan’da; bu genç kadınlar seslerini yükselterek görünmez kılınmaya çalışılan hayatları görünür kılıyor ve protestolarını rap müziği yoluyla ifade ediyor. Halkın büyük bir kesimi, müziğin ritmik sertliği ve yapılan hareketler nedeniyle rap müziğin sadece erkeklere özgü olduğunu düşünüyor ve bu tarzı genç kadınlar için uygun görmüyorlar.

Buna rağmen; Sonita Alizadeh, Ziba Hamidi, Elina Afghan, Soosan Firooz ve Paradise Sorouri gibi genç kadınlar, bu müzik tarzını kullanarak kadın haklarını savunmak adına söylenmemiş sözlerini dile getirmeyi başarıyorlar.

Sonita Alizadeh

Sonita Alizadeh, 1996 yılında Afganistan’ın Herat şehrinde dünyaya geldi. Birkaç yılını İran’ın Elburz eyaletinde mülteci olarak geçiriyor. Beste yapmaya, gitar çalmaya ve şarkı söylemeye 2011 (Hicri Takvimi 1391) yılında başlıyor. 2014 yılında, 166 rap sanatçısı arasından sıyrılarak bin dolarlık ödülün sahibi oluyor. Bu ödülü kazandıktan sonra bir yardım kuruluşunun desteği ve aldığı burs sayesinde, eğitimine Amerika Birleşik Devletleri’nin Utah eyaletinde devam etme imkanı buluyor.

Seslendirdiği rap şarkılarının temaları arasında; Afganistan, siyaset, İran’daki Afgan mültecilere yönelik ayrımcılık ile Afganistan’ın geleneksel toplum yapısındaki Afgan kadınlarının, genç kızlarının ve çocuklarının yaşadığı sorunlar yer alıyor

Ziba Hamidi

Ziba Hamidi, 1997 yılında Pakistan’ın Karaçi şehrinde doğdu. On yılı aşkın bir süreyi mülteci olarak İran’da geçirdi ve eğitimini orada tamamladı. İran’da bulunduğu süre boyunca altı ay kadar müzik eğitimi aldı.

Ziba, halkının yaşadığı acı ve kederleri rap müzik aracılığıyla dile getiriyor.

Elina Afgan

Soyadı olarak ‘Afgan’ ismini kullanan Elina, Mezar-ı Şerif şehrinde doğuyor, 21 yaşındaki sanatçı, Kâbil Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur. Dört yılı aşkın süredir rap müzik yapan Elina, bu türü bir protesto aracı olarak görüyor. Toplamda 15 şarkısı bulunan sanatçı, tepkisini dile getirmek için çok sayıda sokak performansı sergilemiş ve 2016 yılında Hindistan’da düzenlenen sanat festivaline katılan ilk Afgan kadın oluyor.

Rap şarkılarında işlediği başlıca temalar şunlardır: Kadına yönelik şiddet, kimsesiz çocuklar, sokak çocukları, sokak satıcıları, kadın hakları, savunuculuk ve kadınların adalet arayışı.

Elina, “Woman”, “I’m Not a Prostitute”, ‘Love’ ve “Afghan Girl” şarkılarıyla ün kazanıyor.

Soosan Firooz

Soosan Firooz, Afganistan’ın ilk kadın rap şarkıcısı olarak biliniyor. Sosyal normlara ve Afgan kadınlarının geleneksel rollerine meydan okuyan, tartışmalı ve ses getiren bir figürdür.

Firooz, Afganistan’da doğdu. Ailesi 1990 yılında ülkeden kaçtı ve Afganistan İç Savaşı sırasında yedi yıl boyunca İran’daki bir mülteci kampında yaşadı. Ardından ailesiyle birlikte üç yıl da Pakistan’da mülteci olarak kaldı. Taliban rejiminin çöküşünden sonra ailesi Afganistan’a geri döndü ve 2003 yılında babasının iş bulduğu Kandahar şehrine yerleşti. Soosan, başlangıçta kardeşleriyle birlikte halı dokumacılığı işini yapıyordu. 2011 yılında küçük yerel rollerle oyunculuğa adım attı, ardından Kabil’e taşındı ve babası Abdülgaffar Firooz’dan izin alarak rap müziğine başlıyor.

Afgan müzisyen Farid Rastagar’ın dikkatini çeken Firooz, Darice dilinde rap şarkıları söylüyor. 2012 yılında yayımlanan ilk teklisi “Komşularımız” (Hemsayegan-e Ma), mülteci Afganların zorlu koşullarını ele alıyor; şarkı, şair Sohrab Sirat’ın dizeleri üzerine Rastagar tarafından bestelenmişti. Bir diğer şarkısı olan “Nakıs-ül Akl” (Eksik Akıllı) ise Afganistan’da kadınları aşağılamak için kullanılan bir ifadeye atıfta bulunuyor.

Firooz, ailesiyle birlikte Kabil’in kuzeyinde yaşıyor. Defalarca asitli saldırı, kaçırılma ve hatta ölüm tehditleriyle karşı karşıya kalıyor. Afganistan’ın güneyinde insani yardım çalışmaları yürüten annesi de ölümle tehdit ediliyor. Elektrik idaresinde çalışan babası ise Soosan’ın hem menajeri hem de koruması olarak stüdyo ve programlarda ona eşlik ediyor.

Paradise Sorouri

Paradise Sorouri İran’ın İsfahan şehrinde doğmuş 24 yaşında bir Afgan şarkıcıdır. On yedi yaşında babasının memleketi olan Herat’a gelmiş, bir süre sonra eşi Diverse ile birlikte Tacikistan’a gidiyorlar. İlk kadın Afgan rapçi olarak ‘Feryad-e Zen’ (Kadının Çığlığı) adlı bir rap şarkısı yayımlıyor. Bu şarkısıyla Afgan kadınlarının acılarını, uğradığı zulmü ve sorunlarını dile getiriyor; çalışması sosyal medyada, özellikle YouTube ve Facebook’ta büyük yankı uyandırıyor.

Bir diğer sanatsal çalışması ise Afganistan’daki kadına yönelik şiddeti konu alan “Nalestan” (İnleme Diyarı) oluyor.

Paradise’ın şarkısının girişinde yer alan ve birçok kişiyle birlikte özellikle kadın hakları örgütleri ve aktivistlerin dikkatini çeken dizeler şöyledir:

“Sesim her daim acı dolu, kutup değil ama hava çok soğuk, Koşmak istedim, belime vurdular; düşünmek istedim, başıma vurdular, İslam adına yüzümü yaktılar, intikam uğruna burnumu kestiler, Ellerime ve bedenime asit döktüler, Beni sattılar, çünkü ben sadece bir kadınım…

Bu çarpıcı sözler, Paradise’ın mücadelesinin ve Afganistan’daki kadınların maruz kaldığı ağır hak ihlallerinin bir özeti niteliğindedir.

Trans Görünürlük Günü: Trans mahpuslar ne kadar görünüyor?

31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.

31 Mart Trans Görünürlük Günü, transların yaşam koşullarını ve maruz kaldıkları ayrımcılığı ve nefret suçlarını görünür kılmayı amaçlıyor. Ancak Türkiye’deki infaz kurumlarında tutulan trans mahpuslar, bu görünürlüğün belki de en dışında kalan gruplardan biri.

Bilindiği üzere cinsiyet uyum sürecini gerçekleştirmemiş -gerçekleştirse bile fiilen ceza infaz kurumu değişikliği talebine yanıt verilmeyen- trans kadınlar erkek hapishanesinde kalmakta, trans erkekler ise kadın hapishanesinde kalmakta.

31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.

31 Mart Trans Görünürlük Günü kapsamında infaz kurumlarında tutsak edilen ve tecrite tabi tutulan trans mahpusların yaşadığı hak ihlallerini Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Niha+’la paylaştığı bilgilere göre, mevcut infaz sistemi trans mahpusları korumaktan çok, izole eden bir yapıya sahip.

Trans mahpuslara tecrit ve izolasyon

CİSST’e ulaşan trans mahpuslar, tecrit uygulanmasını gerektiren bir durum bulunmamasına rağmen tek başına tutulduklarını aktarıyorlar. Bu bilgilere göre, trans mahpuslara her infaz kurumunda ayrı bir koğuş açılmıyor ve mahpuslar çoğu zaman ya toplu olarak küçük odalarda ya da infaz rejimince bir sebep olmamasına rağmen tekli hücrelerde tutuluyor.

CİSST’in 2026’da açıkladığı verilere göre Türkiye’de toplam 304.956 kapasiteli 403 hapishanede 412.991 mahpus tutuluyor.

CİSST, birçok infaz kurumunda trans mahpuslar için ayrı ve uygun koşullara sahip koğuşlar oluşturulmadığını, bunun yerine küçük odalarda toplu şekilde ya da tek başına tutulduklarını ifade ediyor. Ayrıca, mevzuatta cinsel yönelimi farklı olan mahpusların ayrı yerde tutulacağının düzenlenmiş olmasına rağmen bu düzenlemenin çoğu zaman kendisini tecrit ve izolasyon uygulaması olarak var ettiğini belirtiyor.

Kıyafet ve ifade özgürlüğü engelleniyor

Ayrıca CİSST, detaylı düzenlemeler içeren infaz mevzuatında trans mahpusların ihtiyaçlarına yönelik olarak başka bir düzenleme yer almadığını bildiriyor. Trans mahpuslar; cinsiyet ifadelerine uygun kıyafet temin edebilmeleri, kan yada evlilik bağı olmaksızın ziyaretçi kabul edebilmeleri, uyum süreçlerine ilişkin takiplerin yapılması gibi konular için de CİSST’e başvuruyor.

Mahpuslar, infaz kurumu kantinlerinden bu tür kıyafetleri temin etmekte zorlandıklarını mektuplarında sıklıkla aktarıyor. CİSST’e göre bunun yalnızca bir “kıyafet meselesi” olmadığını, doğrudan cinsiyet kimliği ve ifade özgürlüğüyle ilgili bir hak ihlali olduğunu ifade ediyor. Bu durum, infaz mevzuatının ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilmesinin cinsiyet temelli ayrımcılığa sebep olduğunu doğruluyor.

Hormona erişim aksıyor

Aynı zamanda hormona erişim ve cinsiyet ifadelerine uygun kıyafete erişim konusunda da ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilen infaz mevzuatı nedeniyle hak ihlalleri yaşanıyor.

Trans mahpuslar, sadece kıyafet ve ifade özgürlüğü bakımından değil; aynı zamanda sağlık hakkı bakımından da hak ihlallerine maruz kalıyor.

CİSST Derneği, trans mahpusların hormona erişimi konusunda hak ihlalleri yaşadıklarına ilişkin olarak başvurular aldığını söylüyor.

Trans mahpusların uyum süreçlerini başlattıktan sonra düzenli olarak hormona erişmeleri gerektiğine dikkat çekiliyor. Fakat CİSST’e gelen başvurularda; ilgili branş doktorlarına sevklerin geciktiği, randevu bulunamadığı ve hormonların hapishanelere ulaştırılmasında aksaklıklar yaşandığı sıkça aktarılıyor.

Mevzuat transları tanımıyor

Türkiye’de yürürlükte olan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, mahpusların barındırılmasına ilişkin düzenlemeleri ikili cinsiyet sistemi üzerinden tanımlıyor. Bu durum, trans mahpusların ihtiyaçlarının sistematik biçimde görmezden gelinmesine, hak ihlali yaşamasına ve ihtiyaçlarını karşılayacak herhangi bir düzenlemenin bulunmamasına yol açıyor.

CİSST’e göre, bunların yaşanmaması için infaz mevzuatının transları da kapsayacak şekilde şekillendirilmesi gerekiyor. CİSST, cinsiyet kapsayıcı bir mevzuatın var olmasının, cinsiyet temelli ayrımcılığın önlenmesi için büyük önem arz ettiğini ifade ediyor. Ayrıca infaz koruma memurları ve ilgili personellere cinsiyet temelli ayrımcılık konusunda insan hakları eğitimlerinin verilmesinin de yaşanan ihlalleri azaltabileceği belirtiliyor.

Resmi verilerin ikili cinsiyet sistemine göre tutulduğunu hatırlatan CİSST, Türkiye’de kaç trans mahpus bulunduğuna dair bir veri olmadığını da ekledi.

Bu durum, trans mahpusların istatistiki anlamda da görünmez bırakıldığını ortaya koyuyor. Trans mahpusların maruz bırakıldığı ağır koşulların, onların fiziksel ve psikolojik sağlıklarını nasıl etkilediğini ise Evin Hapishanesi’nden kurtulan Helma’dan Sincan Hapishanesi’nde şüpheli bir şekilde ölü bulunan Poyraz’a uzanan örnekler açıkça gösteriyor.

Trans öğrenci yurttan çıkarılma tehdidi altında

Kocaeli Üniversitesi öğrencisi K. A. Ö., kaldığı yurt müdürlüğü tarafından trans kimliği nedeniyle yurttan atılmakla tehdit edildiğini söyledi. Niha+ iddiaları yurt yönetimine sordu, yurt müdürü konunun genel müdürlük tarafından incelendiğini belirterek cevap veremeyeceğini söyledi. Avukat Akpınar ise yapılanların açıkça insan hakkı ihlali olduğunu vurguladı. İHD LGBTİ+’dan Yılmaz ise kimsenin varoluşsal bir özelliği sebebiyle yurttan atılamayacağını belirtti.

Kocaeli Üniversitesi öğrencisi K. A. Ö., kaldığı Gazi Süleyman Paşa KYK Erkek Öğrenci Yurdu yönetimi tarafından trans kimliği nedeniyle hedef alındığını ifade etti.

K. A. Ö., yurt yönetiminin bu durum yüzünden kendisini defalarca görüşmeye çağırdığını, uyarılara uymaması halinde yurttan çıkarılmakla tehdit edildiğini belirtti. Ailesinin ise yurt yönetimi tarafından aranarak ikaz edildiğini ve bu nedenle üzerinde daha fazla baskı kurulduğunu anlattı.

Niha+ yurt yönetimini arayarak öğrencinin iddialarını sordu. Yurt müdürü ise konunun genel müdürlük tarafından incelendiğini ve bu nedenle cevap veremeyeceklerini belirtti.

Niha+’ya konuşan öğrenci şunları söyledi:

“14 Eylül 2025 tarihinden beri Gazi Süleyman Paşa Erkek Öğrenci Yurdunda barınıyorum. Cinsiyet kimliğimi ifade ediş şeklim, bir süredir idarenin gerçek sorunlarla uğraşmamak için kullandığı bir bahane hâline geldi. İlk defa bu konu ile ilgili 29 Ocak 2026 tarihinde uyarıldım. ‘Kadın gibi giyinmemin’ yurdun kurallarına aykırı olduğunu müdür bizzat kendisi bana söyledi. Eğer bu şekilde davranmak istiyorsam yurtta barınamayacağım, kendime ayrı bir ev tutmam gerektiği söylendi. İdareye hastanede cinsiyet uyum sürecinde olduğumu, itirazları varsa bu konu ile ilgili psikiyatristlerim ile görüşmeleri gerektiğini söyledim.”

Hangi kuralı ihlal ettiğim açıklanmadı”

Yurt yönetimiyle yaptığı görüşmelere ilişkin konuşan K. A. Ö., KYK mevzuatını inceleyerek yetkililere sunduğunu aktardı. Disiplin maddelerini müdür yardımcılarına tek tek okuduğunu söyleyen K. A. Ö., hangi kuralı ihlal ettiğinin kendisine açıklanmadığını vurguladı:

“Hangi kuralları ihlal ettiğimi sormak için yönetmeliği önlerine sundum. Madde 22 (Uyarma cezası), Madde 23 (Kınama cezası) ve Madde 24 (Yurttan çıkarma cezası) uyarınca disiplin işlemi gerektiren fiilleri içeren maddeleri yüksek sesle karşılarında okudum. Bana cinsiyet normlarını anlatmaya ve bir erkeğin nasıl ‘kabul edilebilir’ şekilde makyaj yapabileceğini anlatmaya çalıştılar. Tarafıma yazılı bir tebligat geçilmedi.”

“Rızam dışında aileme bilgi verildi”

K. A. Ö., yaşadığı bir kazadan sonra oluşan sağlık sorununun ardından yurt yönetiminin ailesiyle iletişime geçtiğini, ancak ailesine tam olarak ne söylendiğini bilmediğini kaydererek ve özel hayatına dair bilgilerin de rızası dışında paylaşıldığını ifade etti:

“Gazi Süleyman Paşa Erkek Öğrenci Yurdu idaresi, reşit bir birey olmama rağmen özel hayatımı ve tıbbi sürecimi rızam dışında babama ifşa etmiştir. Hükümetin ‘aile yapısının korunması’ üzerine bu kadar yoğun vurgu yaptığı bir dönemde; idarenin bu hukuksuz hamlesi, babamla olan iyi ilişkilerimi bir anda mahvetmiş ve beni ailemle karşı karşıya getirmiştir. Bu durum, söz konusu ‘aile’ söyleminin gerçek bir koruma değil, yalnızca ideolojik bir propaganda aracı olduğunun ve aykırı görülen her bireyin aile baskısıyla ‘terbiye edilmesi’ için kurgulandığının en somut kanıtıdır.”

K. A. Ö., tıbbi müdahalelerin ve özel hayatının paylaşılmasının hem imzaladığı taahhütnameye hem de kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasalara aykırı olduğunu vurguladı.

Avukat Akpınar: “Yapılanlar hak ihlali”

K.A.Ö’nün avukatı Ekin Su Akpınar ise yaşananların birçok açıdan hak ihlali içerdiğini ve hukuka aykırı olduğunu belirtti.

Anayasa’nın 10. maddesi uyarınca herkesin dil, ırk, cinsiyet ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hatırlatan Akpınar, Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında bireyin kişiliğine yönelik baskı, tehdit veya zorlayıcı uygulamaların hukuka aykırı olduğunu da söyledi:

“Öğrencinin giyim kuşamına müdahale edilmesi ve bu gerekçeyle barınma hakkının tehdit edilmesi, ölçülülük ve hukuka uygunluk açısından ciddi sorunlar ve hak ihlalleri doğurur.”

Akpınar, rızası olmaksızın ailesinin aranması ve kişisel yaşamına dair bilgiler paylaşılmasının, Anayasa’nın 20. Maddesine göre özel hayatın gizliliği hakkı bakımından da ihlal olarak değerlendirildiğini belirtti:

“Yönetmeliğin disiplin cezaları ve disiplin işlemleri uyarınca; öğrenciler hakkında disiplin işlemi tesis edilebilmesi için öncelikle isnat edilen fiilin açıkça belirlenmesi, ardından öğrenciye savunma hakkı tanınması zorunludur. Bu süreç doğrudan öğrenci ile yürütülür ve idarenin muhatabı öğrencinin kendisidir. Yükseköğrenimine devam eden kişiler ‘öğrenci’ olması nedeni ile velilerine ulaşıldığı konusunda bir iddia varsa bile, bu öğrencilerin reşit yurttaşlar olduğu unutulmamalıdır.”

Keyfi müdahale söz konusu

Giyim tarzı veya cinsiyet kimliği temelli bir yaptırımın ilgili disiplin yönetmeliklerinde yer almasının Anayasa ve uluslararası sözleşmeler bakımından mümkün olmadığını söyleyen Akpınar, bu müdahalelerin keyfi işlem niteliği taşıdığını vurguladı.

Yönetmeliğin Kararların Tebliği bölümü uyarınca disiplin kurulu kararlarının öğrenciye yazılı olarak bildirilmesi gerektiğini ifade eden avukat Akpınar, yönetmeliğin esasen öğrencinin barınma hakkını koruması gerektiğini söyledi.

“Öğrencilerin yaşam tarzı, kimliği, giyim kuşamı gibi konular yurt yönetiminin müdahale edebileceği konular olmamakla birlikte ailesi ile iletişime geçilerek yetki sınırlarının aşılması tamamen keyfi işlemler olup hak ihlalleri taşımaktadır.”

Trans öğrenciler ilk gözden çıkarılanlar oluyor”


Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan İHD LGBTİ+ Komisyonu üyesi Cüneyt Yılmaz, trans öğrencinin yurttan atılmakla tehdit edilmesinin yalnızca bireysel bir olay değil, yapısal bir sorunun sonucu olduğunu vurguladı. Herkesin barınma ve öğrenme hakkı olduğunu belirten Yılmaz, ilk gözden çıkarılan ve istenmeyenin trans öğrenciler olduğunu söyledi.

“Trans öğrenciler, uyum sürecinde olsun veya olmasın her yerde sorun yaşamakta ve tüm bulundukları alanlarda bu gibi benzeri ayrımcılık tutumlarına maruz kalmaktalar. Bu kesinlikle bir hak ihlalidir. Yurt yönetimlerinin bu cesareti nereden aldıkları malum. Meclis görüşmelerinde bile iktidar vekilleri yine LGBTİ+’lara karşı ayrımcı ve nefret söylemi içeren ifadeler kullandı.”

Yılmaz, bu atmosferin yalnızca tekil kurumlarla sınırlı olmadığı belirtilerek, “İktidar, Diyanet, RTÜK gibi kurumların söylemleri bu ayrımcılığı besliyor. Ancak burada sorumluluk yalnızca iktidarla sınırlı değil; başta CHP olmak üzere muhalefet partileri de bu konuda yeterli tutumu almıyor” dedi.

“Ayrımcılık suçtur”

Yılmaz, her alanda olduğu gibi yurtların da cinsiyet ve yönelim gözetmeksizin hizmet vermesi gerektiğinin altını çizdi.

“Nasıl ki bir öğrenciyi Kürt diye dışlayamazsanız, Alevi diye yurttan atamazsanız, trans olduğu için de bunu yapamazsınız. Bu apaçık hak ihlali ve suç teşkil etmektedir. Varoluşsal bir özelliğiniz sebebiyle ayrımcılık görmeniz insanlık dışı bir muameledir. Ayrımcılık suçtur. Özel gereksinimli öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamakla nasıl yükümlülerse uyum sürecindeki transların da süreçlerinde sorun çıkarmamak ve kendi dileği alanda kalmasını sağlamak zorundalar.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.