İnsan Hakları Derneği (İHD), bugünkü eş zamanlı basın açıklamalarında Kürt meselesinin çözümüne yönelik başlatılan süreçte somut yasal adımların bir an önce atılması gerektiğini vurguladı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) bugün (27 Nisan) “Silahsızlanma ve barış hukuki reformlarla güvence altına alınmalıdır” başlığıyla tüm şubelerinde eş zamanlı olarak basın açıklaması gerçekleştirdi.
Açıklamada PKK’nin Ekim 2024’te aldığı silah bırakma ve kendini feshetme kararıyla yeni bir evreye giren barış sürecinde, devletin bu iradeyi destekleyen yasal düzenlemeleri henüz hayata geçirmediğine dikkat çeken İHD, gecikmenin süreci tehlikeye atabileceği konusunda kamuoyunu uyardı.
İHD, yaptığı açıklamada silahların susmasının ve çatışma kaynaklı yaşam hakkı ihlallerinin ortadan kalkmasının tarihi bir fırsat yarattığını belirterek hukuki güvenceye kavuşturulmayan müzakere süreçlerinin kalıcı barışla sonuçlanmadığını vurguladı. Dernek, 2013-2015 yılları arasında yürütülen çözüm sürecinin de hukuki ve idari reformlar hayata geçirilmediği için başarısızlıkla sonuçlandığını hatırlattı.
Komisyon raporu beklemede
TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun nihai raporunu Meclis’e sunmasının üzerinden iki ayı aşkın süre geçmesine karşın herhangi bir adım atılmadığına dikkat çeken İHD, siyasi aktörlerin reformları “bayram sonrasına” ertelediğini, ancak söz verilen tarihlerde de somut gelişme yaşanmadığını kaydetti:
“Mevcut durumda fiili silahsızlanma iradesine karşılık, devletin bu iradeyi destekleyecek ‘geçiş dönemi yasalarını’ hayata geçirme konusunda söylem düzeyinde kalan bazı beyanlar haricinde süreci tahkim edecek somut adımlara dönüşmemiştir. Dünyadaki çatışma çözümü deneyimleri göstermiştir ki; hukuki ve idari reformlarla desteklenmeyen, yasal statüye kavuşturulmayan müzakere girişimleri, tekrarlanma ve eskiye dönüş riski taşımaktadır. Kürt Meselesinin çözümü konusunda önemli bir adım olarak değerlendirdiğimiz TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun, nihai raporunu tamamlayıp Meclise sunmasının üzerinden iki ayı aşkın bir süre geçmiştir. Siyasi aktörler yapılması planlanan reformlara dair bayram sonrasını işaret etmesine rağmen bugüne kadar hiçbir adımın atılmamış olması endişe vericidir. 2025 yılı içerisinde de muğlak da olsa çeşitli zaman dilimlerine infaz yasası başta olmak üzere bazı yasal düzenlemelere işaret edilmiş ancak her defasında ulusal ve bölgesel gelişmeler gerekçe gösterilerek geri adım atılmıştır.”
PKK’nin silah bırakmasına ilişkin çerçeve yasa çıkarılsın
İHD, açıklamada hükümetten bir an önce bir dizi yasal adım atmasını talep etti:
PKK’nin silah bırakmasına ilişkin çerçeve yasa en kısa sürede çıkarılmalı; yasa bütünlükçü ve açık olmalı, silah bırakan bireylerin eğitim, sağlık ve istihdam gibi ihtiyaçlarını karşılayacak destek mekanizmaları içermelidir.
Yasanın uygulanmasını denetlemek üzere TBMM bünyesinde tüm siyasi partilerin ve sivil toplumun katılımıyla bir İzleme ve Denetleme Komisyonu kurulmalıdır.
Tüm siyasi mahpuslar için serbest bırakılmayı sağlayacak yasal düzenleme yapılmalıdır.
Kayyım atanan belediyelerin seçilmiş başkanları görevlerine iade edilmelidir.
Hasta mahpuslar derhal serbest bırakılmalıdır.
Belediye başkanları, gazeteciler ve sivil toplum temsilcilerine yönelik yargısal tacize son verilmelidir.
Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kaldırılarak ilgili mevzuat AİHM ve AYM kararları doğrultusunda yeniden düzenlenmelidir.
KHK ile işten çıkarılan kamu görevlileri göreve iade edilmelidir.
İHD ayrıca tarafların sivillere karşı işlediği suçlar bakımından hakikat, adalet ve onarımı esas alan koşullu sorumluluk mekanizmalarının kurulmasını da talep etti.
İHD açıklamasını “Çatışmasızlık ve silahsızlanma ile elde edilen bu tarihi fırsatın kalıcı bir barışa dönüşmesi için siyasi ve hukuki adımların mümkün olan en kısa süre içinde hayata geçirilmesini talep ediyoruz” diyerek sonlandırdı.
Hogir Alay ve Gökhan Kumak, Almanya’da kaldıkları mülteci kamplarında ağaca asılı halde bulundular. Alay ve Kumak, son yıllarda Almanya’daki kamplarda intihar ettiği söylenen Kürt mültecilerden sadece ikisi. 2023 ve 2024 yılında gerçekleşen bu iki intihar olayı mültecilerin kaldıkları kampların ne kadar güvenli olduğu sorusunu akla getiriyor. Aileler adalet bekliyor.
Almanya’da bir mülteci kampı, Foto: planet-wissen.de
Hogir Alay ve Gökhan Kumak son yıllarda Almanya’da mülteci kamplarında hayatını kaybeden iki Kürt mültecilerden sadece iki tanesi. Hogir, Mardin’den 2022 yılında, Gökhan ise Şırnak’tan 2023 yılında Almanya’ya gitti ve iltica etti. Siyasi baskılardan ya da daha iyi bir yaşam kurmak amacıyla çıktıkları bu yolda, uzun bir süre kaçak bir şekilde Almanya’ya ulaşmaya çalıştılar. Bu sürenin sonunda vardıkları kamplarda zorlu günler yaşadılar. Bir süre sonra da cesetleri, bulundukları mülteci kamplarının içindeki ağaçlara asılı olarak bulundu. Alay’ın cesedi, 24 gün sonra kaldığı kampın bahçesindeki ağaçlıklı alanda bulundu.
Alman yetkililer, hem Alay’ın hem de Kumak’ın intihar ettiğini açıkladı. Ancak ailelerine göre çocuklarının intihar etmesi için bir sebep yoktu. Aradan geçen zamana rağmen çocuklarının ölümlerinin sebepleri araştırılsın istiyorlar. Almanya’daki ilgili kurum ve kişilerin ihmalkarlıkları olduğunu iddia ediyorlar.
Almanya’da mülteciler neden intihar ediyor?
Basına ve kamuoyuna yansıyan verilere göre 2023’ten bu yana Almanya’da onlarca Kürt mülteci hayatına son verdi. 17 yaşındaki Kobanîli Mustafa Baki, Duhoklu Mehvan Muhammed Süleyman, Berlin’de bir psikiyatri kurumundaki 28 yaşındaki Fethullah Aslan ve Erfurt’taki Mustafa Polat bu listenin sadece birkaç ismi.
Mülteci danışma merkezi Pena-Ger’in verilerine göre, sadece 2024 yılında Sachsen eyaletinde 32 intihar girişimi yaşandı. Ancak Pena-Ger’e göre, etnik köken kaydı tutulmadığı ve birçok vaka ‘belgelenmediği’ için gerçek rakamlar bunun çok daha üzerinde.
1993–2018 arasında ise Almanya’daki mülteci kamplarında 288 intihar olayı belgelendi. Günümüzde yılda yaklaşık 30 intihar ve 400 girişiminin olduğu kaydediliyor.
Asma, yüksekten atlama veya aşırı doz almak
Mülteciler en çok kaldıkları kamplarda veya kampların çevresinde, iltica süreci devam ederken ya da sınır dışı edilme tehdidi altında intihar ediyor. En sık kendisini ağaca asmak, yüksekten atlamak veya aşırı doz almak şeklinde gerçekleşiyor.
Gökhan Kumak ve Hogir Alay’ın da kendilerini asarak intihar ettikleri açıklandı.
Hogir Alay’ın cesedi 24 gün sonra bulundu
Hogir Alay, 11 Ekim 2023’te hayatını kaybetti. Cesedi, 4 Kasım tarihinde kaldığı AfA-Kusel mülteci kampında kalan başka biri tarafından bulundu. Yani Alay’ın cesedi 24 gün sonra ortaya çıktı. Soruşturma dosyasında belirtildiği kadarıyla, cesedin bulunduğu yer kampın içindeki spor salonunun hemen arkasındaki ağaçlıklı alan.
Alay, 11 Ekim tarihinde babasını birkaç kez olmak üzere, abisini ve abisinin eşini telefonla arıyor ama onlara ulaşamıyor. Aynı gün akşam üzeri saat 18.00 gibi gerçekleşen bu girişimden sonra, Hogir’ın telefonuna ailesi bir daha ulaşamıyor.
Şiyar Alay’ın mail aracılığıyla yetkililerle yazışmasını gösteren ekran kayıtları
Ailenin iddiasına göre çocuklarından haber alamadıkları sonraki günlerde, Avusturya’da mülteci olarak kalan diğer çocukları Şiyar Alay aracılığıyla, Hogir’ın kaldığı mülteci kampına bir mail yazdı. Şiyar Alay’a cevaben yazılan 25 Ekim tarihli resmi e-mailde, polisin Hogir ile hiçbir şekilde iletişim kuramadığı ve Sosyal Hizmetler (Sozialdienst) üzerinden yapılan denemelerin sonuçsuz kaldığı açıkça ifade edildi.
Alay’ın ölümü ile ilgili olarak hazırlanan dosyada, kampın güvenlik görevlilerinin aktardığına göre, Alay’ın son giriş-çıkış kaydı kimlik kartı taramasının 11 Ekim 2023 saat 16:27’te yapılmış. O saatte tesise girdiği belirtiliyor. 17 Ekim 2023 tarihinde devriyeler arasında konaklama tesisinde bulunamadığı için kayıp olarak bildirildiği ifade ediliyor.
Kaiserslautern Polis Teşkilatı’nın Resmi Soruşturma Evrakı
Alay’ın kardeşi Rêber Alay Niha+’a, “4 Kasım’da kamptan bize haber geldi. Gördük ve hayatını kaybetmiş dediler. Göğsünde AK-47 dövmesi olduğu için onun olduğunu anlamışlar. Onun göğsünde bir dövme vardı” dedi.
Soruşturma ve otopsi raporlarında cesedin uzun süre dışarıda kalmış olmasından dolayı tanınamaz hale geldiği, kimliğinin tespit edilemediği ve ancak göğsündeki dövme sayesinde kimlik tespitinin mümkün olduğu ifade ediliyor.
Hogir Alay’ın ölüm haberi, Türkiye’nin Mainz Başkonsolosluğuna resmi olarak 6 Kasım 2023 günü saat 11:52’de polis tarafından iletiliyor.
Hogir Alay, mülteci olarak Almanya’ya gitmeden önce
Rêber Alay bu duruma isyan ediyor:
“Ayakları yere değiyor. Fotoğrafları var. Ayrıca cesedi çok fazla hırpalanmış. Çürümüş. 24 gün asılı kalmış olmalı. Eğer kampta ve görünen bir yerde ise, bu çocuk 24 gün nasıl asılı kalmış olmalı? Binlerce insan kalıyor o kampta. Bu süre zarfında kamp yetkilileri bu çocuğun kayıp olduğunu sormamış. Öldüğü belli olduktan sonra polise haber vermişler.
Dikkat çekici bir şey var, ölenlerin hepsinin kendisini astığı söyleniyor. İntihar eden insanlar başka bir yöntem denemiyorlar mı? Bu bir soru işareti. Hepsinin de kalp yetmezliğinden öldüğü teşhisi konuyor. Hogir’ın da aynı şekilde öldüğü söylenmiş. Hogır’ın çok içki içtiği, kanında iki promil alkol olduğu yazılmış. Hogır kendisini asmadan önce aslında baygınlık geçiriyor, boğulmadan değil de kalp yetmezliğinden öldüğü iddia ediliyor.”
Hogir Alay, Almanya’daki mülteci kampındayken
Kaçak yollarla gitti
Hogir Alay, öldüğü tarihten bir buçuk yıl önce, yani 2022 yılında Mardin’den Almanya’ya kaçak yollarla gitti. Ailesinin anlatımına göre, Hogir Mardin’de iken Kobanî için yapılan eylemlere katıldı ve bundan dolayı soruşturmaya uğradı. Hem bu soruşturma hem de zorunlu askerliği ret ettiğinden dolayı yaşadığı sıkıntılar karşısında, eşi ile birlikte Almanya’ya gitmeye karar verdi.
Hogir ölümünden önce defalarca kötü yaşam koşulları, ayrımcılık ve güvenlik personeli ile sosyal hizmet görevlilerinin uyguladığı şiddet hakkında şikayette bulunduğu ancak bu şikayetlerin ilgili yerlere iletilmediği iddia ediliyor.
Hogir Alay’ın resmi ölüm tarihini gösteren soruşturma belgesi
Abisi Rêber Alay, kardeşinin kamp yetkilileriyle sorun yaşadığını doğruladı: “Hogir bir gün, herkesin ortasında, ‘burada öldürülürsem ya onlar beni öldürmüştür ya da ben güvenlikçiyi öldüreceğim’ diyor. Anlaşamıyorlar.”
Hogir Alay’ın ölümünden sonra adalet arayışını sürdürmek için kurulan Hogir Alay İnisiyatifi’nin konuyla ilgili hazırladığı raporda, Alay’ın kampta kaldığı süre boyunca sürekli oda değişikliklerinden ve üzerindeki psikolojik baskıdan şikayetçi olduğu belirtiliyor. Güvenlik personelinin kendisine yönelik sistematik taciz ve fiziksel saldırılarda bulunduğu iddia ediliyor.
Hogir Alay’ın telefonundan alınan son konum bilgisi
“Kurumun itibarını koruma” gerekçesiyle şikayetleri iletilmemiş
Alay’ın bu şikayetlerini yönetim birimine iletmek istediği, ancak kamptaki tercümanların “kurumun itibarını koruma” gerekçesiyle bu ifadeleri çevirmeyi reddettiği iddiası dosyada yer alıyor.
Soruşturma dosyasında Hogir Alay’ın geçmişine dair yer alan adli kayıtlar ve özel hayatındaki çalkantılar, yetkililer tarafından ‘intiharı tetikleyen psikolojik faktörler’ olarak dosyaya eklenmiş durumda. Ancak mülteci hakları savunucuları ve aileye göre, bireyin içinde bulunduğu kişisel krizler, kamp yönetiminin üzerindeki ‘yaşam hakkını koruma’ sorumluluğunu hafifletmiyor; aksine, risk altındaki bir bireye yönelik denetim ve koruma yükümlülüğünü daha da artırıyor.
Otopsi, 9 Kasım 2023 tarihinde Homburg’daki Saarland Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde yapılmış. Ailenin otopsisi yapılmadığı yönündeki iddialarına Kaiserslautern Başsavcısı, 2025 tarihli yazısında, bu iddianın gerçeği yansıtmadığını belirterek, kapsamlı otopsi ve toksikoloji raporlarının dosyada mevcut olduğunu vurguluyor.
Buna rağmen aile Türkiye’de de bir otopsinin yapılmasını talep ediyor:
“Türkiye geldikten sonra önce bir şey düşünmedik. Sonra biraz düşününce, topraktan çıkardık. Otopsisini yaptırdık. Otopsiye göre, ön dişlerinin düştüğü söyleniyor. Bir kemiği kırılmış, kalbi ve kimi organlarının bazıları bozulmuş, bazıları yok. Türkiye’deki Adli Tıp Kurumu üst kurulu kesin sonucu verecek deniyor. Bir buçuk yıl sonra, otopsiden sonra, Almanya kendi otopsisini buradaki savcıya gönderdi. Buradaki yetkililer ne diyor şimdi? Almanya ve kendi otopsimizi yan yana koyacağız. Bakalım ne çıkacak ortaya. En sonunda, onlar da Almanya’daki otopsi gibi yaptılar kendi otopsi raporlarını. Onlar da Hogir’ın kendisini astığını söylüyorlar artık” diyor Rêber Alay.
İstanbul Adli Tıp Kurumu’nun Hogir Alay ile ilgili ön otopsi raporundan
Babası Abdülvahap Alay Kızıltepe Cumhuriyet Savcılığı aracılığıyla Almanya’daki kurumlar nezdinde suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, çocuklarının intihar etme ihtimalinin bulunmadığını ve cinayete kurban gitmiş olabileceğini iddia ediyor.
Bu başvuruya rağmen, Zweibrücken Başsavcılığı, Hogir’ın kendi canına kastettiğini belirterek, başkasının etkisinde kalarak intihar etmediğini, içsel sorunlarından dolayı intihar ettiğini iddia etti. Ayrıca başka birileri tarafından öldürülme ihtimaline dair bir bilgi ve bulgunun bulunmadığını kaydetti ve yürüttüğü soruşturmayı suç teşkil eden bir durum saptanmadığı gerekçesiyle kapattı.
Söz konusu soruşturma dosyasında, Alay’ın güvenlik personeliyle geçmişte yaşadığı sürtüşmelerin ölüm olayıyla doğrudan bir bağlantısının kurulamadığı belirtiliyor. Alman savcılığı, Hogir Alay’ın 4 Ağustos 2023 tarihli ifadesinde bizzat “güvenlik personeliyle barıştığını” beyan etmesini, kamp içi çatışmaların intihar kararıyla bir bağı olmadığına delil olarak gösteriyor.
Rêber Alay’ın verdiği bilgiye göre, kardeşinin bazı özel eşyaları ve telefonu henüz kendilerine teslim edilmedi.
Gökhan Kumak, Hogir Alay gibi Almanya’da yaşadığı kampta intihar etti.
Kumak, Ocak 2023’te kaçak yollarla Almanya’ya gitti. 34 yaşındaydı. Uzun yol şoförüydü. İran ve Irak’a yük götürüp getiriyordu. Ailesinin anlatımına göre, “bir mesleğim yok, gelecek göremiyorum, Almanya’ya gideyim de belki oturum alırım ve kendime iyi bir hayat kurarım” diyerek Almanya’ya gitmeye karar verdi.
İlk 8 ay mültecilerin kabul edildiği ilk kampta kalan Kumak, daha sonra heim denilen ve kalıcı olarak kalacağı bir kampa yollandı. 6 ay da burada kalan Kumak, bu süre zarfında ailesine sürekli telefon açarak, kendisinin öldürüleceğini iddia etti.
Ailesi bu durumdan dolayı çocuklarının psikolojisinin çok bozulduğunu belirtiyor. Abisi Eser Kumak niha+’a anlattı:
“Ölmeden önce babamı aradı. ‘Alman polisinin başıma bir bela getirmesinden korkuyorum. Beni öldürecekler, beni yakacaklar’ diyor. Heimde başına bir şey gelmiş, onu bilmiyorum. Kampta çok eziyet çekmiş. Alman polisinin Afganları ona musallat ettiğini söylemiş.”
Gökhan Kumak, hayatını kaybetmeden önce, babasını arıyor ve psikolojisini bozduklarını, çok cidd bir mesele olduğunu ve kendisini kurtarmalarını istiyor.
Gökhan 2 Nisan 2024 tarihinde hayatını kaybetti. Ancak ailesi 9 Nisan’da haberdar oldu:
“Bir gün haber alamadık. Bir arkadaşı vardı. Telefon açtım ona, kardeşime ulaşamadığımızı söyledim. Gökhan’ı görmüyor musun dedim. ‘Beni aramayın’ dedi, ‘Gökhan nerede bilmiyorum’ dedi. Yanında başka biri daha vardı. O dedi ki, ‘onlara de polisler geldi Gökhan’ı götürdü ve Gökhan öldü’ de diye sesi geldi bana. Diğer çocuk ‘Beni karıştırma, beni karıştırma, beni arama dedi’ ve o günden sonra beni engelledi. Afgan bir çocuktu. Ancak Türkiye’den bir numara kullanıyordu.”
Gökhan Kumak
Almanya’dan resmi makamların kendilerine ulaşmadığını belirtti Eser Kumak.
Gökhan Kumak’ın cenazesi de Hogir Alay’ın cenazesi gibi ormanda bir ağaca asılı olarak görüldü. 14 Nisan 2024’te de Türkiye’ye gönderildi. Yapılan otopside, kalp krizi geçirdiği yazıldı. Ancak aile bu tespite inanmıyor. Yaşadıkları ağır durumdan kaynaklı Türkiye’de de otopsi yapılmasını istemeyi düşünemediklerini belirtiyor Eser Kumak.
Aile, Gökhan Kumak ile ilgili Türkiye’de herhangi bir soruşturma açılmadı bilgisini verdi.
18 Nisan 2026 tarihinde kendisini Ute Classen diye tanıtan ve Bad Wildungen şehrinde sosyal hizmet yetkilisi olduğunu belirten birisi, Almanya’dan aileye WhatsApp üzerinden sesli mesajlar gönderdi. Söz konusu kişi, Almanca olarak gönderdiği ses kaydında Gökhan’ın psikolojik sıkıntılarının olduğunu, herkesin ona yardımcı olmaya çalıştığını ancak buna rağmen intihar ettiğini belirtiyor. Ses kaydında ayrıca, “Avrupa Mahkemesi’ne başvurmanızı tavsiye etmem, çünkü burada, Bad Wildungen’de bunu haklı çıkaracak hiçbir şey yaşanmadı” diyor.
Gökhan Kumak
Pena-Ger: Mültecilerin intihar girişimleri kayıt altına alınmıyor
Pena-Ger, Almanya genelinde mülteciler için çevrimiçi danışmanlık hizmeti veren kâr gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu. Gökhan Kumak ve Hogir Alay dosyaları ile ilgilenen kuruluş, her iki dosyanın da hukuki sürecini yeniden başlatmanın hazırlığını yapıyor.
Pena-Ger’e göre son yıllarda Almanya’da Kürt mülteciler arasında meydana gelen ve çoğunlukla intihar olarak değerlendirilen bir dizi ölüm vakası biliniyor. Ancak söz konusu kuruluşa göre, bu gruba özel kesin bir istatistiksel kayıt bulunmuyor ve bu veri eksikliğinin Almanya’da genel olarak mülteciler arasındaki intiharlar veya intihar girişimlerinin sistematik biçimde kayıt altına alınmadığına dair daha temel bir soruna işaret ettiğini savunuyor.
Almanya’nın Rheinland-Pfalz eyaletinde bulunan Kızıl Haç’ın bir parçası olarak görev yapan DRK Rheinland-Pfalz’a göre, bu vakaların büyük bir kısmı yapısal sorunların sonucu olarak tanınmadığı veya belgelenmediği için görünmez kalıyor. Bu görünmezlik, siyasi karar vericilerin mültecilerin yeterli psikososyal destek ihtiyacını yeterince ciddiye almamasına yol alıyor ve bu durum ciddi sonuçlar doğuruyor. Söz konusu kuruluş, buna rağmen, tekil vakalar ve medya ile sivil toplum raporları üzerinden yapısal örüntüler tespit ediliyor.
“Kürt mültecilerin sorunları görünmez kalıyor”
Pena-Ger başka bir hususa da dikkat çekiyor: Ne Almanya Federal İstatistik Dairesi ne de Federal Göç ve Mülteciler Dairesi etnik kökene göre ayrım yapmıyor. Bu nedenle özellikle Kürt mültecilerin yaşadığı özgül sorunlar istatistiksel olarak görünmez kalıyor. Özellikle toplu barınma merkezleri, sınır dışı gözaltı ve benzeri kısıtlayıcı koşullar psikolojik sağlığı olumsuz etkiliyor. İzolasyon, mahremiyet eksikliği ve sürekli sınır dışı edilme korkusu mevcut krizleri derinleştiriyor ve intihar düşüncelerini arttırıyor. Aynı zamanda mültecilerin psikolojik sorunları kamuoyunda sıklıkla güvenlik perspektifiyle çarpıtılıyor.
Pena-Ger yaşanan intihar vakaları ve girişimlerinin nedenlerinin yapısal olduğunu düşünüyor. Yetersiz psikolojik destek, şikayetlerin iletilmemesi, yetersiz koruma mekanizmaları ve personel yetersizliğinin yanı sıra ayrıca kabul sistemi içindeki yaşam koşullarının yeniden travmatizasyona yol açtığı belirtiliyor.
Uzun iltica süreçleri, toplu barınma, mahremiyet eksikliği ve sürekli belirsizlik mevcut travmaları derinleştiriyor. Sağlık hizmetlerine erişimdeki hukuki durumun da kritik bir faktör olduğu düşünülüyor. Asylbewerberleistungsgesetz’in (AsylbLG), özellikle psikoterapiye erişimi ciddi biçimde kısıtladığı belirtiliyor. İlk 36 ayda yalnızca akut hastalıklar tedavi ediliyor. Bu da birçok mültecinin gerekli tedaviye ulaşamamasına yol açıyor.
Pena-Ger’den Beybûn Şeker, kurum olarak aktif destek sunmaya çalıştıklarını belirtiyor: “Her gün intihar düşünceleri yaşayan ya da destek olmadan derin bir çaresizlik içinde yaşayan insanlarla karşılaşıyoruz. Almanya’da mültecilerin ruh sağlığı genellikle yalnızca sansasyonel olaylardan sonra kısa süreliğine gündeme geliyor. Milyonlarca mülteci genelleştirilerek tehdit olarak gösteriliyor, oysa çözüm bu değil.”
Almanya’da Kürt Mülteci İntiharları ve Şüpheli Ölümler
Mülteci Bilgileri
Yer / Şehir
Ölüm Nedeni ve Şüpheler
Fethullah Aslan (28)25 Kasım 2024
Berlin
Psikiyatri kurumunda gözetim altındayken hayatını kaybetti; resmi kayıt: “İntihar”.
Abdulkerim Şaman (22)28 Haziran 2024
Ketsch
Sınır dışı edilmeye direndiği için hapiste tutuldu; serbest kalınca yaşamına son verdi.
Ramadan M. Bîrhat (27)21 Mayıs 2024
Heilbronn
8 yıl oturum alamadı; ailesinin yanına dönme prosedürü aşamayınca hastanede intihar etti.
Mehmet Sait Polat25 Nisan 2024
Erfurt
Diyarbakır’dan gelen 7 çocuk babası; kamptaki 9. ayında yaşamına son verdi.
Gökhan Kumak (34)2 Nisan 2024
Bad Wildungen
Asılı bulundu; otopsiye “kalp krizi” yazıldı. Öncesinde “Beni öldürecekler” demişti.
Faruk Örnek (21)8 Aralık 2023
Balingen
Balingen mülteci kampında maruz kaldığı baskılar nedeniyle yaşamına son verdi.
Hogir Alay (25)4 Kasım 2023
Kusel
24 gün sonra kampın içinde asılı bulundu. Şikayetleri tercümanlarca engellendi.
İslam İşçi31 Ağustos 2023
Heidelberg
Kaybolduktan 3 gün sonra bir gölette ölü bulundu; intihar ettiği ileri sürüldü.
İrfan Koçer3 Temmuz 2023
Nersingen
İltica kuralları gereği çocuğuyla ayrı bir kampta kalınca psikolojik çöküşle intihar etti.
Mustafa Baki (17)26 Haziran 2023
Giessen
Kobanîli genç mülteci, kaldığı Giessen kampında yaşamına son verdi.
Mehvan M. Süleyman (34)15 Temmuz 2022
Giessen
Sınır dışı kararına karşı geri gönderilmemek amacıyla intihar etti.
İsmet Aslan (25)24 Eylül 2000
Daun
Kampın yanındaki hurdalıkta asılı bulundu; cesedi 3 gün sonra fark edildi.
Ali Güzel (35)Ocak 2000
Singen
Ağır mültecilik ve kamp koşullarına dayanamayarak intihar etti.
Şahin ÇobanŞubat 2000
Böblingen
İltica talebinin reddi ve sınır dışı kararına karşı kendini yakarak yaşamına son verdi.
Murat İşlek30 Ocak 2000
Almanya
Cizreli mülteci; talebinin “samimi” bulunmaması ve sınır dışı baskısıyla intihar etti.
Sultan Doğan (21)18 Şubat 2000
Woldsuht
İzolasyon ve ailesine verilen sınır dışı kararı sonrası yaşamına son verdi.
Fuat OrakŞubat 2000
Nusaybin (TR)
Sınır dışı edilip Türkiye’de işkence gördükten sonra evinde intihar etti.
Süleyman AksoyTemmuz 1999
Ankara (TR)
Sınır dışı edilip Türkiye’ye teslim edildikten sonra askerde şüpheli şekilde öldü.
Muhammed Ali28 Temmuz 1999
Regensburg
Yabancılar Dairesi’nden ret alınca polisin tepkisi üzerine bir aracın önüne atladı.
Enver Bulut (45)29 Ocak 1996
Braunschweig
10 çocuk babası; sınır dışı edilirse işkence göreceği korkusuyla yaşamına son verdi.
* Bu liste, sadece kimlik bilgileri doğrulanabilen sivil toplum kuruluşlarının açıkladığı ve medyadaki haberlerden elde edilen verilerden elde edilen 20 vakayı içermektedir.
Yazar Nişan Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti.
1915 Soykırımı’nda trene bindirilen Ermeni kafilesi
1915 Ermeni Soykırımı’nın ardından hayatta kalan insanların bir kısmı, Müslümanlaştırılarak hayatta kaldılar. Uzun yıllar soykırımın etkisinden kaynaklı olarak kimliklerini gizleyen bu insanların bir kısmı zaman içerisinde kimliklerinin arayışına girdiler. Asimilasyonun bir çeşidi olarak değerlendirilen bu durum için belli kriterlere göre seçilen Ermeniler zorla Müslümanlaştırıldı. Ayrıca özellikle on iki yaş ve altı çocuklar ya yetimhanelerde toplanıp ya da Müslüman evlere dağıtılarak Türk-İslam kültürüne göre yetiştirildi. Bu ikisinin haricinde kadınlar ve özellikle genç kızlar zorla Müslüman yapıldıktan sonra Müslüman erkeklerle evlendirildi.
Yazar Nişan Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti.
Yazar Güreh, 24 Nisan 1915 Soykırımının yıl dönümünde soykırımı, Müslümanlaştırılmış Ermenileri ve toplumsal hafızaya etkilerini Niha+’a değerlendirdi. Nişan Güreh 1915 soykırımının bir başlangıç değil, uzun bir tasfiye sürecinin doruk noktası olduğunu belirterek, Ermeni soykırım sürecinin literatürde 1915 ile sınırlandırılmasının yetersiz olduğunu etti ve süreci 1860’lara kadar dayandırdı:
“1894-1895 Sason ve Zeytun isyanları, 1909 Adana katliamları ve 24 Nisan 1915 gerçekliği var. Kamuoyunda sadece 256 aydın olarak bahsedilir ama gerçekte toplumda önde gelen 2 bin 400 kişi tutuklanıp katledildi.”
Güreh, 24 Nisan operasyonunu “iktidarın bir toplumu savunmasız bırakmak için önce örgütlü ve politik kesimini pasivize etme stratejisi” olarak tanımladı.
Osmanlı’nın “İslamlaştırma” siyasetinden İttihat ve Terakki dönemine
İslamlaştırma sürecinin köklerinin Abbasi halifeliğine kadar uzandığını belirten Güreh, tarihsel bir sürekliliğe işaret etti. Özellikle 1915 sürecinde Arap dünyasındaki bazı İslam alimlerinin takındığı tutumu hatırlatarak şunları söyledi:
“Soykırım başladığında, köklü bir ortak hafızaya sahip olan bazı Arap İslam alimleri devletin politikalarına karşı durarak, ‘Ermeniler bizim dostumuz ve komşumuzdur’ şeklinde fetvalar vermişlerdir. Bu vicdani duruş, Arap coğrafyasında katliamın yayılmasını engellemiştir.”
Nişan Güreh, Osmanlı Devleti’nin ekonomik temelinin gayrimüslim tebaaya dayandığını vurguladı. 1900’lü yılların başında Osmanlı Devleti’nin Ermenilerin İslamlaşmasını sınırlayan bir yasa çıkardığını aktaran Güreh, bunun sebebinin Ermenilerin Müslüman olmasının devleti vergi kaybına uğratması olduğunu belirtti. İttihat ve Terakki dönemiyle birlikte, pozitivist ve milliyetçi bir vatan anlayışı hakim olduğunu belirten Güreh, müslümanlaştırmanın kadınların ve çocukların zorla alıkonulması gibi ağır asimilasyon uygulamalarına dönüştüğünü anlattı.
Güreh, bu süreçte katliamlar ve zorunlu din değiştirmeler yoluyla Ermeni mülklerine el koyduğunu belirterek, özellikle kadınların yaşadığı travmalara değindi ve “zorla evlendirmelerin” aslında sistematik bir şiddet ve tecavüz pratiği olduğunu vurguladı.
1990’larda yaklaşık 50 bin Müslümanlaşmış Ermeni’nin, kimliğine dönmek istediğini ancak Ermeni toplumunun buna hazır olmadığını söyleyen yazar Güreh, yeni kuşaklarda bir uyanış başladığını ifade etti:
“Önceden bizde ‘makbul Ermeni, Hristiyan olandır’ anlayışı hakimdi. Oysa Y ve Z kuşaklarıyla bu ulus-kültür anlayışı çatırdıyor. Artık kalıcı evlilikler var, politik duruşlar var. Kendilerini bulmaya çalışan insanlar var. Artık kimliklerin hem kamusal alanda hem de Ermeni dünyası tarafından desteklenerek yaşayabileceği bir mekanizmaya ihtiyaç var.”
Soykırımdan kurtulan Ermeni çocuklar
“Tarih, farklı kültürlerin zenginlik olduğunu öğretmeli”
Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti. Elazığ’dan Amerika’ya uzanan parçalanmış aile hikayeleri üzerinden örnekler veren Güreh, şu ifadeleri kullandı:
“Elazığ’da bu konuda konuşmak gerçekten sıkıntılı. Bu konularla ilgili yayın yapan bir arkadaşın evi yıkıldı. Sabancı Üniversitesi’nde bir akademik çalışmaya müdahale olundu. İnsanlar geçmişlerini araştırdıklarında bazen akrabanı buluyorsun ve seni reddediyor mesela. İki kimlik arasında kalıyor bu insanlar.”
“Hafızamız bizi biz yapan kodları barındırıyor ancak hep geçmişe takılıyoruz ve geleceğe dair bir şey koyamıyoruz” diyen yazar, tarihin insanlara farklı kültürlerin bir zenginlik olduğunu öğretmesi gerektiğini belirtti.
“Katili değil, hayatı savunanı kahramanlaştırmalıyız”
Toplumsal yüzleşmenin nasıl mümkün olabileceğine dair ise Güreh, “kahraman” tanımının değişmesi gerektiğini ifade etti:
“Türkiye toplumunda soykırım denildiğinde insanlar bireysel bir savunma mekanizmasıyla ‘ben katil miyim?’ diye soruyor. Mesele bu değil. Mesele, sevdiklerini kaybetmiş birinin acısını anlamaktır. Bugün soykırım ve katliamlarda rol alanlar kahramanlaştırılıyor. Eğer biz ölümü ve şiddeti savunanları değil, o bedeli ödeyen, hayatı kurtaranları model alırsak, gerçek yüzleşme o zaman başlar.
Dünyada her yerde milliyetçi akıl var. Biraz inatçı olmak gerek. Başka ülkelerde, ‘yabancı cennetlerde’ yaşayabiliriz ama asıl olan kendi cennetini burada kurabilmektir. Hayatta kalma inadı. Ermeni toplumu dağlarda kurulmuş, hiç olmayan yerlerde çalışarak, üreterek kurulmuş. Hem kendimizi hem de bizim gibi düşünenleri yaşatmak için inatla burada kalmalı ve bu dayanışmayı birlikte örmeliyiz.”
1990’lı yılların düşünsel dünyasındaki tartışma iklimine dikkat çeken Güreh, bu dönemde birçok konunun özgürce konuşulabildiğini ancak bunun ağır bedellerle sonuçlandığını ifade etti.
“Soykırım hala devam ediyor”
Soykırım kavramını sadece tarihsel bir olay değil, sürekliliği olan bir olgu olarak tanımlayan Nişan Güreh, şu ifadeleri kullandı:
“Soykırım bitmiş bir mesele değil, farklı biçimlerde devam eden bir süreç. Ankara’nın göbeğinde Êzidi kadınlar pazarlanıyor. Bugün Gazze’de soykırımlar devam ediyor. Ruanda soykırımı dünyanın gözü önünde oldu. Bizim gibi insanların buna karşı tepki geliştirmesi gerekiyor.”
“Genç kuşaklara tartışma alanları açmalıyız”
Genç kuşağa umutla baktığını ifade eden Güreh, gençlerle kurulacak iletişimin yönteminin önemine dikkat çekti:
“Z ve Alfa kuşakları bizden daha zeki ve kültürel olarak farklı bir algıya sahipler. Onları sanıldığından daha ‘anarşist’ ve özgürlükçü buluyorum. Ancak onlara ‘her şeyi ben bilirim’ diyen despotik bir liderlik anlayışıyla değil, fikirlerine değer veren, tartışma alanları açan ve doğru bilgiyi aktaran bir yöntemle yaklaşmalıyız.”
Geçmişte Hrant Dink Vakfı gibi kurumların sağladığı “seyahat fonları” ve kültürel değişim programlarının toplumlar arasındaki diyaloga etkisini hatırlatan Güreh, gençliğin dünyayı tanıması ve örgütlenmesi için yeni imkanlar yaratılması gerektiğini vurguladı.
Tarihsel süreçte bölgedeki halkların iç içe geçtiğini ve birbirlerinin dillerini bilerek barış içinde yaşadığını hatırlatan yazar Güreh, günümüzdeki kısıtlamaları eleştirdi. Dünyaca ünlü caz sanatçısı Tigran Hamasyan’ın Kars’ta konser vermeye çalışırken yaşadığı zorlukları ve engellemeleri örnek göstererek demokratik kesimlerin bu baskılara karşı daha güçlü bir duruş sergilemesi gerektiğini ifade etti.
Güreh, farklı kültürlerin sadece Diyarbakır gibi belirli merkezlerde değil, her yerde özgürce yaşandığı bir zemin oluşturulması gerektiğini söyleyerek sözlerini sonlandırdı.
Asadur’un hikayesi
Nor Zartonk İnisiyatifi, 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın yıl dönümü dolayısıyla 19 Nisan Pazar günü Şişli’deki Nostalji Kitap & Kahve’de “Müslümanlaştırılmış Ermeniler” konusunu işleyen bir etkinlik düzenledi. Etkinlikte yönetmenliğini Mehmet Emin Yıldız’ın üstlendiği, hayatının büyük bölümünü Müslüman kimliğiyle geçirdikten sonra ileri yaşlarda Ermeni kimliğiyle yeniden bağ kurmaya çalışan Malatyalı Asadur‘un (Hüsamettin Kurultay) hikâyesini anlatan “Asadur: Kayıp Kimliğin İzinde” belgeseli izleyiciyle buluştu.
Kimliğe geç kalmış bir dönüş
Belgesel’de hayatının büyük bölümünü Müslüman kimliğiyle geçirdikten sonra ileri yaşlarda Ermeni kimliğiyle yeniden bağ kurmaya çalışan Malatyalı Asadur’un hikayesini anlatıyor. Ancak bu hikaye yalnızca bireysel bir arayış değil, aynı zamanda yıllar süren baskı, sessizlik ve asimilasyon politikalarının izlerini taşıyan kolektif bir hafızaya da işaret ediyor.
Belgesel, onlarca yıl süren baskı ve sessizliğin ardından kimliğini açıkça yaşamaya başlayan Asadur’un hikayesi üzerinden 1915 sonrası hayatta kalmak için kökenlerini gizlemek zorunda kalan ailelerin deneyimlerine de ışık tutuyor. Bu yönüyle Asadur’un yolculuğu, bastırılmış bir hafızanın yeniden ortaya çıkışını simgeliyor.
Belgesel boyunca dikkat çeken bir diğer şey ise Asadur’un kimliğiyle kurduğu ilişkinin özellikle dil üzerinden yeniden inşa edilmesi. Asadur’un Ermenice öğrenmeye başlaması, gündelik hayatında kelimeleri yeniden sahiplenmesi, kimliğin yalnızca doğuştan gelen bir aidiyet değil, zamanla yeniden kurulmak zorunda kalınan bir süreç olduğunu ortaya koyuyor.
68 kuşağından kimlik sahiplenmeye
Belgesel, Türk ve Müslüman olarak büyüyen Asadur’un, 1960’lı yılların öğrenci hareketleriyle politikleşmesini ve 60 yaşından sonra etnik kimliğini keşfetme yolculuğunu kendi ağzından aktarıyor. Asadur’un 68 kuşağı içindeki tanıklıkları, dönemin politik figürlerinden İbrahim Kaypakkaya ile kendi köyünde geçen hikâyesi ve Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) kadar uzanan politik yaşamı; belgeseli sadece bir kimlik arayışı değil aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tarihine tutulan bir ayna haline getiriyor.
Gösterimin ardından düzenlenen panelde Alexis Kalk ve Öndercan Muti, Nişan Güreh’in moderatörlüğünde Müslümanlaştırılmış Ermeni kimliğinin tarihsel ve toplumsal boyutlarını tartıştı. Nişan Güreh, “Asadur, yurtlarını terk etmemek adına Müslümanlaşmak zorunda kalan binlerce aileden birinin üyesiydi” dedi. Belgeselde Asadur’un çocukluğunda Ermeni mezarlarını ve kiliseyi taşladığını anlattığı sahneler, salonda derin bir sessizlik yarattı. Kendi köklerini bilmeden gerçekleştirdiği bu eylemin ileride büyük bir travmaya ve kişilik dönüşümüne yol açması, asimilasyonun insan ruhundaki yıkıcı etkisini gözler önüne seriyordu.
Kimliğin inşasında dil
Panelde söz alan Alexis Kalk, Asadur ile yollarının bir Ermenice kursunda kesiştiğini belirterek belgeselin yapım sürecine dair bilgiler paylaştı. Kalk, Asadur’un kimliğiyle kurduğu ilişkinin dil üzerinden şekillendiğini vurguladı:
“Asadur, Ermenice ile olan bağını gündelik hayatının içine yerleştiriyordu. Kavanozların üzerine baharatların, ağaçların üzerine isimlerini Ermenice, Kürtçe ve Türkçe yazıp asması, kimliğini dil üzerinden geri kazanma çabasının somut bir örneğiydi.“
Kalk, Asadur ile ikinci kez Kamp Armen direnişi sırasında karşılaştıklarını belirterek, 70 yaşında bir Ermeni yetiminin yıkılmak istenen bir yetimhanede adalet nöbeti tutmasının sembolik önemine değindi. Bu durumun, soykırımın etkilerinin mekânsal ve toplumsal olarak günümüzde de devam ettiğinin bir göstergesi olduğunu ifade etti. Kalk’ın aktardığı Asudur’un“Soykırım hâlâ sürüyor” ifadesi, mekânsal hafızanın yok edilmesinin de bu sürekliliğin bir parçası olduğunu belirtiyordu.
Toplu şiddet ve arşivsizlik
Araştırmacı Öndercan Muti ise 1915 sürecini yalnızca “devlet şiddeti” olarak tanımlamanın yetersiz kalacağını, bunun aynı zamanda toplumsal katılımla gerçekleşen bir “toplu şiddet” olduğunu ifade etti. Müslümanlaştırılmanın birçok kişi için bir tercih değil, bir hayatta kalma stratejisi olduğunu belirten Muti, Hemşinli Ermeniler gibi farklı deneyimlerin de bu kimlik çeşitliliğinin parçası olduğunu vurguladı. Muti Asadur’un hikâyesindeki en dikkat çekici unsurun”arşivsizlik” olduğunu söyledi:
“Kurumsal ve yazınsal bir literatürün olmaması, bireyin kendi kültürel mirasına sahip çıkmasını zorlaştırıyor. Asadur, yetişkin bir birey olarak bu kimliği tek başına ve el yordamıyla inşa etmek zorunda kaldı. 1915’te sadece insanlar değil, bir halkın geleceğe dair arşivi ve hafızası da yok edildi.“
Panelin ardından Ermeni yazar Nişan Güreh, Anadolu’daki Ermeni toplumunun yaşadığı tarihsel süreci ve “Müslümanlaştırılmış Ermenileri” değerlendirdi.
Etkinlikte ayrıca soykırımın 111. yılında, nefret cinayetiyle hayatını kaybeden Sevag Balıkçı ve Garbis Balıkçı da anıldı.
Uluslararası Af Örgütü’nün raporu; ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve İsrail gibi ülkeler başta olmak üzere ülkelerin yaptığı hukuksuzluğu, ayrımcılığı ve hak ihlallerini ortaya koyarken bunlara direniş gösteren halklar tarafından yeni bir insanlık tarihi yazıldığını söylüyor.
Uluslararası Af Örgütü 2025 yılındaki sınırlı gelişme alanlarıyla birlikte hükümetler ve diğer aktörler tarafından işlenen yaygın ihlalleri, hesap verebilirlik eksikliklerini ve sistemsel adaletsizlikleri Nisan 2026’da rapor olarak yayımladı.
144 ülkenin değerlendirildiği, 406 sayfalık Dünyada İnsan Haklarının Durumu 2025/26 raporunda, özellikle ABD, İsrail ve Rusya’nın etkisiyle 2025 yılında uluslararası hukukun önemli boyutta sarsıldığını vurguladı. İsrail’in ateşkese rağmen hukuk dışı yerleşimler ve yardım engellemeleriyle soykırıma devam ettiğine; Lübnan, İran gibi ülkelerde de saldırılarını genişlettiğine dikkat çekildi.
Dünya, kurumsal cezasızlığın ve devlet şiddetinin en karanlık dönemlerinden birini yaşarken, direnişin de aynı oranda yayıldığını aktaran rapordaki göre; birçok Avrupa ülkesindeki liman işçileri, İsrail’e giden silah sevkiyatlarını durdurmak için gövdelerini siper ederek küresel bir dayanışma ağı kurarken Endonezya’dan Peru’ya kadar uzanan gençlik hareketleri, 2025 yılında sistemsel adaletsizliği hedef alarak sokakları “dönüşümün mekanı” haline getirdi.
“İnsan hakları tarihini yazmamızın zamanı geldi”
Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnés Callamard, raporun başında şunları kaydetti:
“Bu dönemin temel farkı şu: En güçlü aktörler kontrol, cezasızlık ve kâr amacıyla doğrudan insan haklarının ve uluslararası kural esaslı düzenin temellerine saldırıyor. Orta Doğu’da giderek şiddetlenen çatışmalar, bu kural tanımazlığın sonucu. ABD-İsrail’in BM Şartı’na aykırı olarak başlattığı, İran’ın gelişigüzel misillemelerini tetikleyen saldırılarının ardından çatışmalar hızla sivillere ve sivil altyapıya yönelik açık bir savaşa dönüştü ve bölgede zaten derin acılar çeken insanların ızdırabını artırdı. Çatışmalar artık dünyanın dört yanındaki ülkeleri de sararak her yerde halkları etkiliyor ve milyonlarca insanın geçim kaynaklarını tehdit ediyor.“
Direnişin aynı zamanda nelerin dönüştürülmesi gerektiğini de netleştirmek olduğunu belirten Callamard, son 80 yılda inşa edilmiş her şeyi yok etmekle tehdit edilen halklar olarak değişim cesareti gösterilmesi gerektiğini söylüyor:
“Yalnızca bir zamanlar yaşadığımız dünyanın bakış açısıyla insan haklarını savunmakla kalmamalı, eşiğinde olduğumuz dünya için de dönüşen ve dönüştürücü bir insan hakları vizyonu tahayyül etmeliyiz. Buradan başlayarak, birlikte tüm yaratıcılığımızla, kararlılığımızla ve direncimizle o dönüşümü gerçekleştirmeliyiz.Tarih salt başımıza gelen bir şey değildir. Bizim de yazdığımız bir şeydir. İnsanlık adına, insan haklarının tarihini yazmamızın zamanı geldi.”
Rapora göre, Türkiye ile birlikte Angola, Kamerun, Ekvador, Endonezya, Kenya, Madagaskar, Pakistan, Peru gibi ülkelerde hukuka aykırı güç kullanımından kaynaklanan protestocu ölümleri belgelendi. Afganistan, Belarus, Burkina Faso, Çin, Küba, Mali, Myanmar, Nikaragua, Kuzey Kore, Pakistan, Rusya, Uganda ve Venezuela gibi bazı ülkelerde ise korku yaymak için insan hakları savunucularını, aktivistleri, gazetecileri ve diğerlerini zorla kaybettiği aktarıldı. İran ve Suudi Arabistan dahil diğer birçok ülke ölüm cezasına başvurdu.
Türkiye’de temelsiz soruşturmalar ve mahkumiyetler arttı
Rapor, Türkiye’deki kolluk görevlileri tarafından protestoculara yönelik işkence ve hak ihlalleri iddiaları ile cezasızlık uygulamalarını gündeme getirdi. Ayrıca rapor, insan hakları savunucularına yönelik temelsiz soruşturmaların ve mahkumiyetlerin arttığına dikkat çekti. Yürütmenin yargıya müdahalesi daha da derinleştiğini belirten raporda Türkiye ile ilgili öne çıkan bulgular şu şekilde:
Türkiye’de ayrımcılığın devam ettiğini belirten rapor, Türkiye’nin LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ haklarını savunanları kriminalize eden yasa tekliflerini gündeme getirdiğini ve Macaristan gibi Türkiye’nin de Onur Yürüyüşleri’ni yasakladığını aktardı. Düzenlenen Trans Onur ve Onur Yürüyüşleri’nde kolluk kuvvetlerince hukuka aykırı güç kullanıldığı kayda geçirildi. Türkiye’nin LGBTİ+ derneklerine yönelik yasakları da kayda geçti.
Türkiye’de İBB Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından yüzlerce barışçıl protestocunun gözaltına alınması kayda geçildi. CHP’ye yönelik yapılan operasyonlar ile birlikte İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan 19-26 Mart 2025 protestolarında hukuka aykırı güç kullanıldığı belirtildi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına ve Avrupa Konseyi’nin 2022 yılında Türkiye hakkında ihlal prosedürü başlatmasına rağmen Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi isimlerin hapishanelerden serbest bırakılmadığını kayda geçti.
Van Büyükşehir Belediyesi’nin seçilmiş başkanı Abdullah Zeydan’ın yargılandığı davada hapis cezası alması üzerine yapılan protestolarda kolluk kuvvetleri ve yargı tarafından hukuka aykırı güç kullanıldığı tespiti yapıldı.
Raporda, 1 Mayıs protestolarındaki hak ihlallerine ve ev baskınlarına dikkat çekildi.
2025 yılında erkeklerin 294 kadın cinayeti işlediği, 297 kadının ise şüpheli koşullarda ölü bulunduğu belirtildi.
Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da artan şiddetve ayrımcılık
Raporda Ortadoğu başta olmak üzere farklı aktörler tarafından uygulanan saldırıların arttığına dikkat çekildi. Öne çıkan tespitler ise şu şekilde:
İsrail’in Gazze’de 2025 yılında da devam eden saldırılarında yaklaşık 27 bin Filistinli öldürüldü (kurbanların %60’ı kadın ve çocuk). Konutların ve sivil altyapının sistematik imhasıyla yaşam koşulları yok edildi. Gazze’de 18 yıllık abluka sıkılaştırıldı; yarım milyon insan kıtlıkla karşı karşıya bırakıldı, tıbbi tahliyeler yasaklandı.
İsrail; Lübnan, İran, Katar, Suriye ve Yemen’e de askeri saldırılar düzenledi. İran’da sivil yerlerin (Evin Cezaevi gibi) hedef alınması savaş suçu kapsamında değerlendirildi. Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesiyle yeni bir dönem başlasa da mezhep temelli katliamlar sürdü. Yemen’de ise ABD‘nin yardımları kesmesiyle insani kriz derinleşti. Libya’da milis gruplar arasındaki çatışmalar sivil ölümlerine yol açtı.
Mısır, Tunus, Suudi Arabistan ve Irak gibi ülkelerde bağımsız olmayan yargı sistemleri aracılığıyla siyasi güdümlü hapis cezaları verildi. İran, Cezayir ve Tunus’ta barışçıl protestolar şiddet ve keyfi gözaltılarla bastırıldı.
Tunus ve Cezayir’de Siyah mültecilere yönelik ırkçı saldırılar ve toplu sınırdışı uygulamaları arttı. Libya, mülteciler için işkence ve keyfi gözaltı merkezi olmayı sürdürdü. Irak ve İran gibi ülkelerde yasalar, kadınları ikinci sınıf vatandaş konumunda tutan ayrımcı maddeleri korumaya devam etti.
LGBTİ+’lar cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimleri sebebiyle gözaltına alınmaya, hapis ve ölüm cezalarıyla yargılanmaya devam etti.
Devletlerin çoğu ABD, Rusya, İsrail ve Çin’in saldırgan eylemlerini engellemede isteksizdi
2026 başında ABD ve İsrail’in Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nı ihlal ederek İran’a karşı hukuksuz güç kullanımı, İran’ın İsrail’e ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine karşı misilleme saldırılarını tetikledi. İsrail, Lübnan’daki saldırılarını artırdı. ABD’nin İran’da bir okula yönelik hukuksuz saldırısında 100’den fazla çocuğun öldürülmesinden tüm tarafların enerji altyapısını hedef alan yıkıcı saldırılarına kadar, çatışmalar milyonlarca sivilin hayatını tehlikeye attı ve enerji, sağlık, gıda ve suya erişimini olumsuz etkiledi.
ABD, İsrail ve Rusya, uluslararası hesap verebilirlik mekanizmalarını, özellikle de Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) daha da zayıflattı. Trump yönetimi, UCM çalışanlarına, mahkemeyle işbirliği yapan kuruluşlara ve İşgal Altındaki Filistin Toprağı’na İlişkin BM Özel Raportörü’ne yaptırım uygularken, Rusya mahkemeleri UCM yetkilileri hakkında yakalama kararları çıkardı.
Devletlerin çoğu; ABD, Rusya, İsrail veya Çin’in gerçekleştirdiği saldırgan eylemlere karşı engelleme mekanizmalarını etkinleştirmekte isteksiz davrandılar veya engellemediler.
Eylül’de ABD ordusu, Latin Amerika, Karayip Denizi ve Pasifik Okyanusu’nda açıkça yargısız infazlar gerçekleştirirken Rusya, Ukrayna’ya yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı.
Birleşik Krallık’ta, hükümetin İsrail ordusunun operasyonlarındaki rolüne karşı çıkan bir doğrudan eylem ağı olan Palestine Action’ı muğlak terörle mücadele yasaları uyarınca yasaklı örgüt ilan etti. Birleşik Krallık genelinde 2 binden fazla kişi, yasaklama kararını barışçıl biçimde protesto ettikleri için gözaltına alındı.
Hak ihlalleri, ayrımcılık ve ağır işkenceler dünya genelinde arttı
Afganistan, Çin, Mısır, Hindistan, İran, Kenya, Birleşik Krallık, ABD ve Venezuela hükümetleri 2025 yılında protestoları şiddetle bastırdı, terörle mücadele ve güvenlik yasaları üzerinden muhalefeti kriminalize etti, zorla kaybetmeler ve infazlar gerçekleştirdi. Afganistan ve Myanmar’da tutuklulara elektrik şoku ve cinsel istismar gibi ağır işkenceler uygulandığı kayda geçti.
Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Myanmar’dakibirçok silahlı grup sivilleri hukuk dışı bir biçimde öldürdü.
Brezilya Rio de Janeiro’da sivil ve askeri polislerin düzenlediği yoksul mahallelerde uyuşturucuyla mücadele operasyonunda çoğu Siyah ve yoksulluk içinde yaşayan 120’den fazla kişi öldürüldü, çok sayıda yargısız infaz bildirildi.
Afganistan’da Taliban, kadınların okula gitmesini, çalışmasını ve serbestçe seyahat etmesini yasaklayarak saldırgan politikalarını tırmandırdı.
İran’da yetkililer, muhtemelen onlarca yıldır gerçekleştirilen en ölümcül baskı kapsamında Ocak 2026’da protestocuları katletti.
2025’te Gen Z protestoları Endonezya, Kenya, Madagaskar, Fas, Nepal ve Peru gibi onlarca ülkeye yayıldı. 2026 boyunca protestocular, ABD’nin göçmenlere yönelik şiddetli ve militarist baskınlarına karşı Los Angeles’tan Minneapolis’e sokak sokak örgütlendi.
Avrupa ve Orta Asya‘da Romanlara, LGBTİ+’lara ve Müslüman veya Yahudi olduğu varsayılan kişilere yönelik fiziksel ve sözlü saldırı bildirimlerinde ciddi bir artış yaşandı.
Pakistan’daki seller milyonları yerinden ederken Yeni Delhi dünyanın en kirli havasına sahip kenti oldu. Pasifik adaları ise yükselen deniz seviyesi nedeniyle varoluşsal tehdit altında. Birçok ülkede iklim aktivistlerine yönelik sürgünler ve hukuk dışı güç kullanımı arttı.
İsrail’e karşı küresel direniş artışta
Soykırıma ve İsrail’e silah akışına karşı küresel aktivizm genişledi; Fransa, Yunanistan, İtalya, Fas, İspanya ve İsveç’te liman işçileri silah sevkiyatı rotalarını durdurmaya çalıştı. Aktivizm ve hukuki baskı, birçok devletin İsrail’e silah ihracatını kısıtlamasını veya yasaklamasını sağladı. Artan sayıda devlet İsrail’in soykırım işlediğini kabul etti. Bazı devletler İsrail’i uluslararası hukuk ihlallerinden sorumlu tutmayı amaçlayan Lahey Grubu’na katıldı, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) İsrail’e açtığı davaya katkı sundu.
BM İnsan Hakları Konseyi, Afganistan hakkında bağımsız bir soruşturma mekanizması ile Doğu Kongo Demokratik Cumhuriyeti hakkında veri toplama ve soruşturma komisyonu kurdu, İran hakkında veri toplama misyonunun görev süresini uzattı.
Raporda, 2026’da İspanya hükümetinin İsrail’e karşı ilkeli bir duruş sergilediği belirtildi.
İSİG Meclisi’nin Ocak, Şubat ve Mart’ta yayınladığı iş cinayeti raporlarına göre iş cinayetine kurban giden 432 işçi arasından en az 425’i sendikasızdı.
İş Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin aylık iş cinayeti raporlarına göre, 2026 başından bu yana en az 432 işçinin iş cinayetlerinde öldü. Mart ayında yayınlanan raporda, güncel verilere göre Ocak ayında 155, Şubat ayında 129, Mart ayında ise 148 iş cinayeti gözlemlendiği ifade edildi.
İSİG meclisi Mart ayı raporuna BİRTEK-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in serbest bırakılmasını isteyerek başladı.
Üç aylık verilerde öne çıkan bulgular şu şekilde:
Ocak, Şubat ve Mart aylarını kapsayan verilerde göre ölen işçilerin yaklaşık olarak yüzde 98.6 (432 işçiden en az 425’i) kadarı sendikasız.
İSİG’in verilerine göre, son üç ayda da en çok iş cinayetinin görüldüğü işkolunun inşaat, ikinci olarak da taşımacılık oldu. 2026 başından bu yana inşaat işkolunda en az 89 ölüm, taşımacılık işkolunda ise 67 ölüm olduğu aktarıldı.
İş cinayetlerine kurban giden 432 işçi arasından en az 25’i kadın, en az 25’inin ise göçmen olduğu aktarıldı. İş cinayetlerinde ölen 0-17 yaş çocuk sayısı ise 12.
Son üç ayda ölen işçilerin yaklaşık yarısının 30-49 yaş aralığında olduğu biliniyor.
Şubat ve Mart aylarında yaşanan iş cinayetlerinde en çok görülen ölüm sebebi trafik/servis kazası olurken Ocak ayında ise öne çıkan sebep ezilme oldu. Son üç ayda en çok görülen ölüm sebepleri sırasıyla trafik/servis kazası, yüksekten düşme, ezilme/göçük altında kalma ve kalp krizi veya beyin kanaması oldu.
Son üç ayda İstanbul’da gerçekleşen iş cinayetleri sayısı 52, Antalya’da gerçekleşenlerin sayısı ise 25. En çok iş cinayetlerinin gerçekleştiği şehirler İstanbul ve Antalya olarak öne çıktı.
14 ve 15 Nisan’da sırasıyla Urfa ve Maraş’taki okullarda gerçekleştirilen silahlı saldırılara ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) açıklama yaptı: “Yaşanan bu vahim olaylar birer sonuçtur.”
14 Nisan’da Urfa’nın Siverek ilçesindeki Siverek Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Lisesi’ne, okulun bir öğrencisi tarafından silahlı saldırı gerçekleştirildi. Saldırı sonucunda en az 16 kişi yaralandı. Bu olayın ardından 15 Nisan’da Maraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu’na bir öğrenci tarafından silahlı saldırı gerçekleştirildi. Maraş’taki saldırıda en az 9 ölünün ve 20 yaralı bulunduğu basına yansıdı.
Art arda gerçekleşen bu saldırıların ardından birçok eğitim sendikası 2 günlük greve gideceklerini duyurarak bütün kamuoyunu İl Milli Eğitim Müdürlükleri önündeki yaşam nöbetine çağırdı.
İnsan Hakları Derneği (İHD), meydana gelen saldırılara ilişkin bugün (16 Nisan’da) açıklama yayınladı. Açıklamada Urfa’da ve Maraş’ta art arda gerçekleşen saldırıların çocukların temel haklarının korunmasına ilişkin yapısal sorunları tekrar açığa çıkardığı vurgulandı.
İHD, konuya ilişkin şiddetin her yerde olağan bir duruma dönüştüğünü ve Türkiye’de son dönemlerde şiddetin bir kültür haline gelerek toplumsal yaşamı tehdit ettiğini belirtti. Açıklamada şiddetin meşrulaştırılmasının, politikacıların ve medyanın kullandığı şiddeti ve nefreti yücelten dilden kolay silaha erişebilmeye kadar birçok sebebi olduğu ifade edildi:
“Kimlik ve inanç temelli hedef gösterme, muhaliflere karşı kullanılan dil ve siyasi operasyonlar, LGBTİ’ler, göçmen ve mülteci karşıtı söylemler ile medya ve sosyal medya üzerinden üretilen şiddet ve nefret söylemleri, kurumsallaşmış cezasızlık politikalarıyla birlikte değerlendirildiğinde bu ve benzeri saldırılara zemin hazırlamaktadır. Yani yaşanan bu vahim olaylar birer sonuçtur.”
“Şiddeti meşrulaştıran yargının seçici tavrı ve katmerleşmiş cezasızlık politikalarıdır“
İHD; açıklamasında başta siyasi aktörler ve medya olmak üzere şiddet ve nefret dilini kullanan herkesi bu dili terk etmeye, yargı sistemini ise şiddet ve nefret söylemleri konusunda seçici olmaktan vazgeçmeye çağırdı. Şiddeti meşrulaştıran en önemli etken olarak yargının cezasızlık politikaları ve seçiciliği olduğu vurgulandı. Yargının bir yandan şiddet ve nefret söylemlerine tolerans göstermesinin diğer yandan ise muhalif, hak temelli ya da azınlıkları ve kırılgan grupları gözeten ifadeleri hedef alan hukuki baskı uygulamasının bir çifte standart olduğu belirtildi. Bu yaklaşımın nefret söylemleri şiddet eylemlerine dönüştürdüğü ve bazı gruplar için şiddeti meşrulaştırdığı ifade edildi.
Çatışmayı meşrulaştıran TV programlarının, dizilerin, filmlerin ve oyunların da şiddetin normalleşmesine katkı sunduğunu belirten açıklamada bu duruma ilişkin yazılı, görsel ve sosyal medyada şiddet ve nefret söylemlerine karşı etkili tedbirlerin alınması gerektiği aktarıldı. Siyasi aktörlerin ise şiddet ve nefret söylemlerini terk etmeleri gerektiği söylendi.
“Çocuklar başta olmak üzere yaşam hakkı, güvenlik hakkı ve nitelikli, güvenli eğitim ortamına erişim hakkı devletin mutlak yükümlülüğüdür. Bu yükümlülük yalnızca olay sonrası müdahaleyi değil; şiddeti önleyici, riskleri ortadan kaldırıcı ve çocukları her koşulda koruyucu politikaların hayata geçirilmesini gerektirir.
Taraf olunan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme uyarınca çocuklar her türlü şiddete karşı korunmalıdır. Buna rağmen eğitim alanlarının silahlı saldırılara açık hale gelmesi, koruma mekanizmalarının yetersizliğini ve ihmalin sonuçlarını ortaya koymaktadır.”
“Müfredat ayrımcı ve militarist söylemlerden arındırılmalıdır”
Bu olayın bireysel bir şiddet eylemi olmadığını ve rutinleşen şiddet ve nefret politikaların bir sonucu olduğunu belirten İHD, bu durumların önüne geçmek için taleplerini sıraladı:
1-) Olay tüm boyutlarıyla etkili ve bağımsız biçimde soruşturulmalı, sorumlular hakkında cezasızlığa izin verilmemelidir.
2-) Okullarda çocukların güvenliğini esas alan, hak temelli ve bütüncül koruma politikaları derhal oluşturulmalıdır.
3-) Çocuklara yönelik şiddeti önlemeye dönük erken uyarı ve izleme mekanizmaları kurulmalı, müfredat ayrımcı ve militarist söylemlerden arındırılmalıdır.
4-) Bu şiddet olayından etkilenen tüm çocuklara uzun süreli, erişilebilir ve ücretsiz psikososyal destek sağlanmalıdır.
İHD, bu tür olayların ardından getirilen yayın yasaklarının ve kamuoyunun doğru bilgiye erişimini engelleyen uygulamaların, şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe zarar vererek yaşananların görünmez kılınmasına yol açtığını ifade etti. Açıklamada, bu olaylarla etkin mücadelenin ancak gerçeklerin açıkça konuşulabildiği bir ortamda gerçekleşebileceği yer aldı.
İHD açıklamasında Urfa ve Maraş’ta meydana gelen olaylara benzer ihlallerin bir daha yaşanmaması için yetkilileri etkili önlemler almaya, sorumluluklarını yerine getirmeye ve çocukların yararını esas alan politikaları bir an önce hayata geçirmeye çağırdı.
Hapishanelerde 207’si kız çocuk olmak üzere 12-18 yaş arası 4 bin 524 çocuk tutulmaktadır. 19 bin 809 kadın mahpusun yanında annesi ile 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 891‘dir.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Nisan 2026 yılı açıklamasına göre, Türkiye’de, toplam 304 bin 956 kapasiteli 403 hapishanede 414 bin 401 mahpus tutuluyor. 116 bin 66 mahpus açık, 298 bin 335 mahpus kapalı hapishanelerde kalıyor.
CİSST · Nisan 2026 · Türkiye Ceza İnfaz Sistemi
Türkiye Hapishanelerinde Kapasite Krizi
Resmi kaynaklar temelinde derlenen veriler ışığında hazırlanmıştır
403Hapishane Sayısı
414.401Toplam Mahpus
Kapasite: 304.956
+%35,9Doluluk Fazlası
109.445 kişi kapasitesi üstünde
Kapasite — Doluluk Oranı
Resmi Kapasite: 304.956Mevcut: 414.401
%100 kapasite dolduğunda%135,9 — her 100 kapasiteye 136 mahpus
116.066Açık Hapishanelerde%28,0
298.335Kapalı Hapishanelerde%72,0
Hukuki Durum
351.887
Hükümlü (%84,9)
62.514
Tutuklu (%15,1)
Özel Gruplar
19.809Kadın mahpus
891Annesiyle kalan çocuk (0–6 yaş)
4.524Çocuk mahpus (12–18 yaş) — 207’si kız
6.63865 yaş üstü mahpus
14.276Yabancı uyruklu mahpus
200LGBTİ+ mahpus
Engelli Mahpuslar
476
Hapishanelerde engelli mahpus bulunmaktadır. Türlere göre dağılım aşağıda gösterilmektedir.
252Ortopedik Engel
96Görme Engeli
68İşitme Engeli
34Dil & Konuşma Engeli
26İşitme + Konuşma Engeli
Eğitim ve İstihdam (2025 Verisi)
77.014
Öğrenimini sürdüren mahpus
58.500
Sigortalı mesleki faaliyette bulunan mahpus
Günlük İaşe Bedeli (2025)
144 ₺
Yetişkin hükümlü ve tutuklular ile görevdeki personel için
275 ₺
Çocuk hükümlü/tutuklular; annesiyle kalan çocuklar; süt emziren ve hamile mahpuslar için
Kaynak: CİSST (Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği) — Nisan 2026 açıklaması; resmi verilere dayanmaktadırNihaPLUS · Nisan 2026
Resmi kaynaklardan elde edilen veriler ışığında yapılan açıklamaya göre, bu mahpusların 351 bin 887’si hükümlü, 62 bin 514’ü tutuklu. 200‘ü LGBTİ+, 14 bin 276’sı yabancı mahpus. Hapishanelerde dil ve konuşma engelli olan 34, görme engelli 96, işitme engeli olan 68, işitme ve konuşma engeli olan 26 ve ortopedik engeli olan 252 kişi olmak üzere 476 engelli mahpus var.
Hapishanelerdeki mahpusların 6 bin 638’i 65 yaşın üstünde. 2025 yılında açıklanan son rakama göre hapishanelerde öğrenimini sürdürebilen mahpus sayısı 77 bin 14 ve sigortalı olarak mesleki faaliyette bulunan 58 bin 500 mahpus bulunuyor. Hapishanelerde 207’si kız çocuk olmak üzere 12-18 yaş arası 4 bin 524 çocuk varken, 19 bin 809 kadın mahpusun yanında, annesi ile 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 891‘dir.
Derneğin verdiği diğer bir bilgiye göre, 2025 yılı itibarıyla ise iaşe bedeli, hükümlü ve tutuklular ile görev başında bulunan personel için 144 TL, çocuk hükümlü ve tutuklular için 275 TL, kurumda annesiyle birlikte kalan çocuklar ile süt emziren hükümlü ve tutuklu anneler ve hamileler için de 275 TL’dir.
2026 yılının ilk aylarında AB’ye düzensiz göçler yarı yarıya azalırken, aynı dönemde Akdeniz ve Ege’de AB’ye girmeye çalışan 600’ü aşkın kişi yaşamını yitirdi. Bu oran, 2014’teki yoğun göçten sonraki en yüksek rakam.
Foto: IOM Turkey
AB üyesi ülkelerin özellikle son iki yıldır kara sınırlarında arttırdığı önlemler nedeniyle, göçmen kaçakçıları daha riskli, dolayısıyla göçmenler için daha ölümcül rotaları tercih etmeye başladı. Kara sınırlarındaki olağanüstü önlemler nedeniyle bu rotaları daha az tercih eden göçmen kaçakçılarının yeni tercihi, göçmenleri ölüme sürükleyen yeni rotalar. Bu durum Avrupa’ya düzensiz göçleri engellese de geçen yılın aynı dönemleri için mülteci ölümlerinin iki kattan fazla artmasına neden oldu.
Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) verilerine göre, yılın ilk iki ayında Akdeniz’i geçmeye çalışırken yaklaşık 655 göçmen hayatını kaybetti veya kayboldu. Bu sayı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 128’lik bir artışa işaret ediyor.
Göçmenler tehlikeli yollara sürükleniyor
Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) verilerine göre 2014 yılından bu yana Akdeniz’de yaklaşık 33 bin göçmen hayatını kaybetti ya da kayıp olarak kayda geçti. Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı Frontex göre ise, Ocak ve Şubat aylarında AB dış sınırlarında yaklaşık 12 bin düzensiz geçiş tespit edildi. Bu rakam, 2025’in aynı dönemine göre yüzde 52’lik bir düşüş anlamına geliyor.
Frontex, geçişlerdeki azalmayı, ana göç rotolarındaki olumsuz hava koşulları ve AB kara sınırlarında artan güvenlik önlemlerine bağlarken, bu durumun göçmenler için daha tehlikeli yollara sürüklendiğini gösteriyor. İnsan kaçakçıları, yüksek risklere rağmen göçmenleri bu yollarda ölüme sürüklüyor. IOM, bu dönemi, 2014’ten bu yana Akdeniz’deki en ölümcül yıl açılışı olarak kayıtlara geçirdi.
2026 yılının ilk çeyreğinde bir önceki yılın aynı zaman dilimine göre, göç rotalarından Batı Afrika’da yüzde 83’lük bir azalma, Merkez Akdeniz Hattında yüzde 50 oranında azalma görülmesine rağmen, insan kaçakçılarının çok daha riskli yolları tercih ettiğini bu durumda can kaybını arttırdığı gözlemleniyor.
Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Göç Örgütünün (IOM) 26 Ocak’ta, Harry Kasırgası’nın etkili olduğu 18-25 Ocak tarihleri arasında, “birkaç teknenin ölümcül kazalara karıştığını” belirten açıklamasının ardından İtalya merkezli “Mediterranea Saving Humans” isimli sivil toplum örgütü, yaptığı açıklamada sadece bu dönemde yaklaşık bin kişinin kaybolmuş olabileceğini açıkladı. İtalya’da şubat ayında Calabria ve Sicilya kıyılarında 15 kişinin cansız bedeni bulundu. Bu kişilerin, ocak ayında şiddetli fırtınalar sırasında Kuzey Afrika’dan tehlikeli geçişi denemeye çalışırken boğulan yüzlerce göçmenden bazıları olduğu değerlendiriliyor.
IOM verilerine göre — 2025 yılı:
Göç yollarında en az 7.667 kişi öldü veya kayboldu.
Akdeniz’de en az 2.185 kişi hayatını kaybetti ya da kayboldu.
Batı Afrika–Kanarya Adaları (Atlantik) rotasında 1.214 kişi hayatını kaybetti ya da kayboldu.
Denizde en az 1.500 kişi daha kayıp olarak bildirildi; arama kurtarma çalışmalarının yetersizliği nedeniyle doğrulanamadı.
2025 rakamları, 2024’teki yaklaşık 9.200 sayısının altında kaldı.
Mediterranea Saving Humans yaptığı açıklamada, 23 Ocak günü Malta yakınlarında kurtarılan bir göçmen teknesinde, 50 kişinin denizde hayatını kaybettiğini belirtmiş, bu olayın ardından İtalya Sahil Güvenlik kaynakları da ülke basınına Orta Akdeniz’de kasırga sırasında en az 380 kişinin kaybolduğunu aktarmıştı.
Refugee Support Aegean (RSA) verilerine göre Türkiye ile Yunanistan arasında 2025 yılında 150’yi aşkın kişi yaşamını yitirirken yılın ilk ilk çeyreğinde ise ölü sayısı 50’ye yaklaştı. Göçmenleri taşıyan teknelerin batması sonucu kaybolan kişilerin sayısı ise hiçbir zaman net olarak bilinmiyor. Bu kişilerin sadece küçük bir kısmı ya kendi imkanları ile karaya çıkmış oluyorlar veya çok azı daha sonra kurtarılabiliniyor.
2026 yılı verileri
Ege’de belgelenen olaylar — 2026 ilk çeyrek
Ocak 2026 — 1. Hafta
Dikili → Midilli (Yunanistan)
Midilli’ye geçmeye çalışan tekne battı.
■ 1 ölü7 kayıp
25 Ocak 2026
İkarya Adası açıkları
Batan tekneden 50 kişi kurtarıldı.
■ 2 ölü3 kayıp50 kurtarılan
Ocak–Şubat 2026 (kesin tarih doğrulanamadı)
Sakız Adası açıkları — yılın en ölümcül olayı
Yunanistan Sahil Güvenlik botu ile göçmen taşıyan sürat teknesi çarpıştı. İddialara göre YSG botu, tekneyi Türkiye sınırına geri itmek için manevra yapıyordu.
■ 15 ölü
“Sürat teknesinin operatörü devriye gemisinin görsel ve işitsel sinyallerine uymadı. Bunun yerine rotasını tersine çevirerek devriye gemisine sancak tarafından çarptı. Çarpmanın şiddetiyle sürat teknesi alabora oldu ve battı.”
— Yunanistan Sahil Güvenlik Teşkilatı
Şubat 2026 — 1. Hafta
Ege Denizi (lastik bot)
Türkiye Sahil Güvenlik Komutanlığı açıklamasına göre 45 göçmeni taşıyan lastik bot kısmen battı.
■ en az 3 ölü4 kayıp
1 Nisan 2026
Bodrum açıkları
Göçmenleri taşıyan bot battı.
■ 19 ölü
Ocak ayının ilk haftasında Dikili’den Yunanistan’ın Midilli adasına gitmeye çalışan bir tekne battı bir kişi ölürken 7 kişinin kayıp olduğu bildirildi.
25 Ocak’ta İkarya Adası yakınlarında batan bir teknede 2 kişi yaşamını yitirdi 3 kişi kaybolurken, 50 kişinin ise kurtarıldığı açıklandı.
Ege Denizi’de yılın en ölümcül olayı ise Ege adalarından Sakız yakınlarında bir Yunanistan Sahil Güvenlik botuyla göçmen taşıyan sürat teknesi arasındaki çarpışma sonucu yaşandı. Olayda 15 kişi yaşamını yitirirken, İddialara göre Yunanistan Sahil Güvenlik botu göçmen botunu Türkiye sınırlarına geri itmeye çalışıyordu.
Yunanistan Sahil Güvenlik Teşkilatı ise teknenin suçlayarak “Sürat teknesinin operatörü devriye gemisinin görsel ve işitsel sinyallerine uymadı. Bunun yerine, sürat teknesi rotasını tersine çevirerek devriye gemisine sancak tarafından çarptı. Çarpmanın şiddetiyle sürat teknesi alabora oldu ve battı, gemidekilerin tamamı denize düştü.”
Yine Şubat ayının ilk haftasında Türkiye Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre ise Ege Denizi’nde 45 göçmeni taşıyan bir lastik botun kısmen batması sonucu en az 3 göçmen hayatını kaybederken, 4 kişi de kayboldu.
1 Nisan günü Bodrum açıklarında göçmenleri taşıyan botun batması sonucu 19 kişi hayatını kaybetti.
Dilovası’nda 7 işçinin hayatını kaybettiği Ravive Kozmetik katliamının duruşması 26 Mart’ta görüldü. Duruşmada salonun basına ve yurttaşlara kapatılması ve sanıkların ifadeleri tartışma yarattı.
Kocaeli’de 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirdiği Ravive Kozmetik katliamına yönelik 8’i tutuklu 16 sanığa açılan davanın ilk duruşması sona erdi. Gebze 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kapasite yetersizliğini sebep göstermesi nedeniyle Kandıra Ceza İnfaz Kurumu Yerleşkesi’nde görülen davanın ilk duruşmasında bir sanığın tahliyesine karar verilirken dava 20 Mayıs’a ertelendi.
Sanıklar “üretimde söz hakkı olmadığını” iddia ederek suçu facia sonrası kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren babalarına yüklemeye çalıştı. Sanık patron Altay Ali Oransal’ın “Binlerce kaza oluyor ama ben hiç patronun yargılandığını ya da ifadeye çağrıldığını duymadım” diye savunma yapması çarpıcı bir ifade olarak kayıtlara geçti.
Dört gün süren duruşmanın ilk gününde davayı takip etmeye gelen yurttaşlar duruşma salonuna alınmazken basın çalışanlarının telefon ve kayıt cihazlarını içeri sokması da engellendi.
Basının takibi engellendi
Yurttaşlar “kapasite sorunu nedeniyle Kandıra’ya taşınan davada nasıl yer olmuyor” sorusunu yönelterek yasaklamaları protesto etti. Basını engellemeye yönelik girişimler ise birçok kurum ve siyasetçi tarafından eleştirildi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), DEM Parti, Emek Partisi (EMEP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) gibi partilerin yanı sıra Birleşik Metal-İş Sendikası, İstanbul Barosu, Türk Mimar ve Mühendisler Odaları Birliği (TMMOB) gibi kuruluşlar da davayı takip etti. Kocaeli Kadın Platformu gibi sivil toplum kuruluşlarının davaya katılma talepleri ise reddedildi.
1 sanık tahliye, 7 kişinin tutukluluğu devam
Mağdur aileleri, konuşmalarında çocuklarının sigortasız, güvencesiz ve ağır koşullarda çalıştırıldığını belirterek sanıkların sorumluluğuna dikkat çekerken işçilerin mola ve yemek koşullarına ilişkin görüntüler de mahkemeye delil olarak sunuldu.
Savcılık, tutuklu sanıkların tutukluluk halinin devamına karar verilmesini istese de mahkeme “suçluyu kayırma” nedeniyle tutuklu bulunan Onay Yörüklü’nün tahliyesine karar verdi. 7 sanığın tutukluluğunun devamına karar verilen duruşma 20 Mayıs’a ertelendi. Ayrıca mahkeme, kamu görevlileri hakkındaki soruşturmanın hangi aşamada olduğunun sorulmasını istedi.
Avukat Yetigin: “Türkiye’deki emek rejimi ile de hesaplaşmak zorundayız”
Dava avukatlarından Elif Yetigin de Niha+’ya konuştu:
“8 Kasım 2025’de gerçekleşen bu işçi katliamı dosyasının ilk duruşmasında, dört gün boyunca işçilerin nasıl bir sömürü zincirinin parçası olduğunu anlatmaya çalıştık. Yalnızca şirket sahiplerinin sorumluluklarıyla değil, Türkiye’deki çalışma yaşamının sorunlarıyla da hesaplaştık. Çünkü Dilovası Katliamı gibi her katliam, bir sonraki katliamı tetikliyor. Cezasızlık, başka cezasızlıkları doğuruyor.”
“Bankalara müzekkere yazılması, şirketler arasındaki ilişkilerin daha detaylı incelenmesi gibi taleplerimizin mahkeme tarafından kabul edilmesi önemliydi. Zira sanıklar, teknik olarak şirket sahibi olan ve geçtiğimiz aylarda geçirdiği kalp krizi ile yaşamını yitiren babalarına suçu yükleyerek kendilerini aklamaya çalışıyor.”
Davanın sadece ailenin şirketleri ile sınırlı olmadığını, küresel şirketlerin de üretim faaliyetinde yer aldığını aktaran Yetigin; bu sebeple Lider Kozmetik CEO’sunun da bir sonraki duruşmada dinlenmesine karar verildiğini belirtti.
Kamu görevlileri yönünden devam eden soruşturmanın akıbetinin sorulma kararının önemli olduğunu söyleyen Yetigin, Soma ve Hendek katliamlarında yaşanan zaman aşımı uygulamalarını hatırlatarak benzer bir şeyin yaşanmaması için mücadelemizi edeceklerini belirtti.
Kamuoyunun davayı sahiplenmesinin kritik önemde olduğunu belirten Yetigin, “Bu davada adalet, ancak emekten ve demokrasiden yana olan kamuoyunun desteği ile yerini bulacaktır” dedi.
Ne olmuştu?
8 Kasım 2025’te Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde bulunan Ravive Kozmetik fabrikasında meydana gelen patlama, işçi sağlığı ve iş güvenliği konularını yeniden gündeme taşımıştı.
Patlama sonucunda 3’ü çocuk olan 7 işçi hayatını kaybetti. Olayın ardından fabrikanın çalışma koşulları, denetim eksiklikleri ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınıp alınmadığı tartışma konusu olurken, yaşananlar iş cinayetleri ve denetimsizlik eleştirilerini yeniden gündeme getirdi.
Çalışma Bakanlığı’na ait İŞKUR binasının yanında bulunan üretim atölyesinin daha önce defalarca şikayet edildiği öğrenilmişti. İşletmenin yıllardır sigortasız işçi çalıştırdığı ve iş sağlığı ve işçi güvenliği koşullarının sağlanmadığına ilişkin CİMER şikayetleri ve de basına yansımıştı.
Katliamın ardından tutuklanan sanıklardan birisi olan Kurtuluş Oransal, Ceza İnfaz Kurumu’nda kalp krizi geçirerek yaşamını yitirmişti.
Tahliyesi sürekli ertelenen hasta mahkum Mehmet Edip Taşar, 24 Mart’ta hayatını kaybetti.ÖHD Hapishane Komisyonu üyesi Yıldız: “Hasta mahkumlar göz göre göre ölüme mahkum ediliyor.”
Marmara 5 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevi’nde 27 Aralık 2022 tarihinden beri tutulan hasta mahkum Mehmet Edip Taşar, 24 Mart’ta tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Taşar, İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) “hasta mahpuslar” listesinde yer alıyordu.
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi, 25 Şubat tarihinde hasta mahkum Mehmet Edip Taşar’ın durumuna ilişkin İstanbul Beyoğlu’nda bulunan baro binasında basın toplantısı gerçekleştirmişti.
Toplantıda İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi üyesi Rabia Gündoğmuş, Taşar’ın 40 kiloya düştüğünü, görme, yürüme ve konuşma kabiliyetinin azaldığını vurgulamıştı.
Merkez 13 Mart tarihinde de konuya dikkat çekmek üzere bir basın açıklaması yayımlamıştı.
Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şubesi 26 Şubat’ta, Taşar’ın Adli Tıp Kurumu’na sevki sırasında doktorların sözlü ve fiziksel saldırısına uğradığını açıklamıştı.
2025’te hasta mahkum sayısı
İHD 2025 Yılı Hasta Mahpuslar Raporu‘na göre Türkiye Hapishanelerinde tespit edildiği kadarıyla 161’i kadın ve 1251’i erkek olmak üzere en az 1412 hasta mahkum bulunuyor. Rapora göre, 335 mahkumun sağlık durumu ağır.
Bunların arasından 230’u tek başına yaşamını devam ettiremiyor ve 105’inin de desteğe ihtiyacı bulunuyor. 188 mahkumun ise hastalıkları nedeniyle sürekli olarak kontrol edilmesi gerekiyor.
Raporda hasta mahkumların zamanında revire götürülmemesi, 3. basamak sağlık hizmetlerine sevk işlemlerinde ise aylarca sırada bekletilmeleri ve yetersiz beslenme, ısınma ve hijyen koşullarında yaşadıkları belirtilmişti.
ÖHD, Taşar’ın ölümü ardından yaptığı açıklamada yapılan birçok hukuki başvuruda infaz erteleme kararı veya sağlık durumuna rağmen Adli Tıp Kurumu (ATK) tarafından “hapishanede kalamaz” raporu verilmediğini belirtmişti.
ÖHD İstanbul Şubesi Hapishane Komisyonu Üyesi Destina Yıldız, Taşar ve hasta mahkumlar konusu ile ilgili olarak Niha+‘ya konuştu. Yıldız, Mehmet Edip Taşar’ın ve bütün hasta mahkumların ölümüne ilişkin ATK’nin tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan uzak yapısı sebebiyle hasta mahkumlarla ilişkin dosyalar başta olmak üzere birçok dosyada çelişkili raporlar verildiğini vurguladı.
ATK raporlarının nasıl hazırlandığı sürecini anlatan Yıldız, sözlerine şöyle devam etti:
“Hasta mahkumlar özelinde 5275 Sayılı Kanunu’nun 16. maddesinin 3. fıkrasında ‘hastalığının hayatı için kesin tehlike teşkil ettiğine Adli Tıp Kurumunca düzenlenen ya da Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adli Tıp Kurumunca onaylanan rapor gereği karar verilen’ kişilerin infazlarının ertelenebileceği düzenlenmiştir. Buna göre hasta mahkumun infazının ertelenmesi için önce savcılığa başvurarak hastaneye sevkinin sağlanması, daha sonra ilgili heyetten rapor alınması, hazırlanan bu raporun onay için Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesi veya doğrudan hasta mahkumun Adli Tıp Kurumu’na sevkinin yapılması gerekmektedir. Muayene sonrasında raporun burada hazırlanıp ATK’nin onayladığı veya hazırladığı rapor sonrasında ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından mahkumun ‘toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı’ şeklinde değerlendirilme yapılması gerekiyo.
ATK raporları fiilen uygulanmıyor
Yıldız, hasta mahkumların durumları göz önünde bulundurulduğunda ATK raporlarının fiilen gerçekleştirilmediğini belirtti.
“Adli Tıp Kurumu tarafından ‘hapishanede kalamaz’ raporu verilen durumlarda da mahkumların tahliyeleri savcılıklar veya mahkemeler tarafından gerçekleştirilmiyor. Hasta mahkumlar; savcılık, hastane ve Adli Tıp Kurumu arasındaki çelişkili raporlarla ölüme mahkum ediliyor.”
Yıldız, AİHM’in özellikle ölümcül hastalığa yakalanmış kişiler veya sağlık durumu hapishane koşulları ile uyumsuz hale gelmiş kişilerin alıkonulmaya devam etmesinin 3. maddede düzenlenen işkence yasağı kapsamında değerlendirilebileceğini ifade ettiğini anlattı.
“Uluslararası ve ulusal düzenlemeler ile yargı kararları kapsamında devlet hapishanelerdeki mahkumların sağlık ve yaşamlarından sorumludur. Mahkumların başta yaşam hakkı olmak üzere tedavi ve sağlık hakları önündeki engelleri kaldırarak mahkumların tedavi ve sağlık haklarına erişimini sağlamakla yükümlüdür.”
Mahkumlar göz göre göre ölüme mahkum ediliyor
“Oysa bugün Türkiye’de hasta mahkumlar ya hiç tahliye edilmiyor ya da ölüm eşiğine gelmeden tahliye edilmiyor. Bu aşamada tahliye edilen hasta mahkumlar geciken teşhis ve tedaviler nedeniyle kısa süre sonra hayatlarını kaybediyorlar. Hasta mahkumlar göz göre göre ölüme mahkum ediliyorlar. Hayatını kaybeden hasta mahkum Mehmet Edip Taşar da bu isimlerden birisi. Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenmiş olan “hapishanede kalamaz” raporuna rağmen tahliye edilmemesi ve ölüme mahkum edilmesi devletin politik mahkumlara ve hasta mahkumlara yaklaşımının en açık göstergesidir.”