Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin idamları, Ocak protestolarında gözaltına alınanların halk önünde idam edildiği bilinen ilk vakalar olarak kayıtlara geçti.
Foto: Hengaw
İranlı yetkililer, Ocak 2026 protestoları sırasında tutuklanan 23 yaşındaki Abolfazl Sepahi Badjani ve 29 yaşındaki Amirhossein Safari Hosseinabadi’yi Salı günü erken saatlerde İsfahan’daki Alikhani Meydanı’nda halka açık bir şekilde idam etti. İdamlar, “Alikhani Meydanı davası” olarak adlandırılan olayla bağlantılı olarak gerçekleştirildi. Üçüncü sanık Alireza Sepahi’nin nerede olduğu ve durumu bilinmiyor.
Hengaw İnsan Hakları Örgütü’nün elde ettiği bilgilere göre, iki adam 28 Temmuz 2026’da şafak vakti, İsfahan’daki Alikhani Meydanı’nda yoğun güvenlik önlemleri altında idam edildi.
Hengaw’ın açıklamasına göre, sosyal medyada dolaşan videolarda, gece boyunca infaz alanında çok sayıda güvenlik gücünün konuşlandırıldığı görüldü. Güvenlik güçleri, infazları protesto etmek için olay yerine toplanan insanları dağıttı. Bu durum birkaç yaralanmaya ve tutuklamaya yol açtı.
Her iki isim de ağır işkencelere maruz kaldı
Aynı açıklamada, olayla ilgili bilgi sahibi kaynakların, Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin tutuklanmalarının ardından zorla itiraf almak amacıyla ağır fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldıklarını söylediği aktarıldı. “Bağımsız avukatlık hizmetinden ve adil yargılamadan mahrum bırakıldılar” denilen açıklamada, “ölüm cezaları yalnızca işkence altında alınan itiraflara dayanıyordu” ifadelerine yer verildi.
İran yargısı, iki adamın Alikhani Meydanı protestoları sırasında çıkan çatışmalarla bağlantılı olarak, kesici silah taşıma ve hükümet güvenlik gücü mensubunun öldürülmesinde yer alma suçlarından mahkum edildiğini açıkladı. Yargı, iddiaları destekleyecek bağımsız kanıt veya yargılama sürecine ilişkin ayrıntı sunmadı.
Hengaw, aynı davada yargılanan diğer bir sanık olan Alireza Sepahi’nin akıbeti konusunda endişelerini dile getirdi. Ailesi son bir ziyaret için çağrıldı, ancak nerede olduğu bilinmiyor ve bu da idamının yakın olabileceği korkusunu artırıyor.
Ocak ayından bu yana en az 22 kişi idam edildi
Hengaw İstatistik ve Belgeleme Merkezi tarafından derlenen verilere göre, Ocak 2026 protestoları sırasında tutuklanan en az 22 kişi son beş ay içinde İran’da idam edildi. Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin idamları, Ocak protestolarında gözaltına alınanların halk önünde idam edildiği bilinen ilk vakalardır.
Hengaw daha önce Alikhani Meydanı davasında en az 12 sanığın ölüm cezasına çarptırıldığını bildirmişti. Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin infazlarıyla birlikte davadaki infaz sayısı dörde yükselirken, diğer sekiz mahkumun da infaz riski devam ediyor.
Sağlamcılığın engellilere karşı ayrımcılık ve toplumsal bir önyargı olduğunu belirten Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Selen Doğan, Engellileri tek başına bir kategori olarak ele almanın izole edici, marjinalleştirici bir tutum olduğunu söyledi.
Foto: Leyla Yıldırım
Toplumun “normal” kabul ettiği beden algısını sorgulayan sağlamcılık, yalnızca erişilebilirlik meselesi değil aynı zamanda gündelik dilde, medyada ve kamu politikalarında, toplumsal cinsiyet bağlamında yeniden üretilen bir ayrımcılık biçimidir. Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Selen Doğan, sağlamcılığın toplumsal cinsiyetle kesişen yönlerini anlattı.
“Engellilere karşı toplumsal önyargı”
Sağlamcılığın engellilere karşı ayrımcılık ve toplumsal bir önyargı olduğunu dile getiren Selen Doğan “Engellilerin ‘düzeltilmesi’ gerektiği düşüncesine dayanıyor. Bu yıkıcı fikir, tıpkı ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi çalışır, yani sağlamcılık engellileri ‘daha aşağı’ olarak görür” dedi.
Selen Doğan
Doğan sağlamcılık kavramının ne olduğu sorusunun cevabının kavramın kendisinde olduğunu belirtti:
“Aslına bakarsanız bu sorunun yanıtı kavramın içinde, hem de gizli değil gayet aleni. İçinde yaşadığımız toplumda, herhangi bir yeti farklılığı veya uzuv kaybı olmayan kişilerin ‘sağlam’ kabul edildiği, engelli olanların ‘hasta’, olmayanların ‘sağlıklı’ sayıldığı bir anlam repertuvarımız var ve buna kısaca sağlamcılık diyoruz.”
Selen Doğan bu ideolojik varsayımın sadece düşünce ya da davranışta kalmadığını, yaşamın her alanına sızdığını; sosyal politikalara, kararlara, uygulamalara hatta kanunlara bile girebileceğine dikkat çekti.
Hak temelli bir bakış açısıyla bakıldığında, gündelik yaşamda mekanların, hizmetlerin, ürünlerin sadece ‘sağlam’ kişiler için tasarlandığını, engellilerin göz ardı edildiğini, hiç hesaba katılmadığını veya bir kamu hizmetinin lütuf gibi sunulduğunu söylemek için engelli olmamıza gerek olmadığını söyleyen Doğan “Hak temelli bakabilelim yeter, zaten görebileceğimiz berraklıkta. Engellilik, çeşitliliğin bir parçasıdır. Sağlamcı düşünce, tutum ve davranış bu çeşitliliği kusur ya da hastalık olarak görür, istisna sayar” dedi.
“Kimseyi geride bırakma”
Kapsayıcılık kavramına yönelik, ‘Kimseyi geride bırakma’ sloganına işaret eden Doğan: “Evrensel normlara, insan hakları standartlarına göre inşa etmediğiniz bir kamu binası örneğin tekerlekli sandalye kullanan birinin kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan girip çıkabilmesine imkan vermiyorsa kapsayıcı değildir, çünkü birileri oraya erişemez” dedi.
Sağlamcılığın açık seçik görünümlerinin yanı sıra bir de örtük halinin olduğunu onun da kendini en çok iletişimde ele verdiğini belirten Doğan “Niyetiniz ayrımcılık yapmak olmasa bile dile yerleşmiş bazı klişeler sağlamcılığın en güzel örnekleridir. ‘Kendi işimi kendim yaparım, elim ayağım tutuyor çok şükür’ dersiniz mesela. Çocuğu otizm tanısı almış birine ‘Geçmiş olsun’ der bir başkası. Engeli olan birine acımak, yaptığı her şeyi alkışlamak, vasıflarını yok sayıp onun tüm varoluşunu engeline indirgemek gibi sayısız tutum ve davranış sağlamcılığa örnek verilebilir” dedi.
Tüm ayrımcılıklar gibi engellilere karşı ayrımcılık da topluma bağırmadan, gizlice yayıldığını bunun da mizah yoluyla olduğunu dile getiren Doğan, “Siz iltifat ettiğinizi zannedersiniz, ‘Cep telefonunu benden iyi kullanıyorsun, hiç de kör gibi değilsin’ dersiniz ve düpedüz sağlamcılık yapmış olursunuz” dedi.
Engelli Kadınların Karşılaştığı Zorluklar ve İstatistikler
Şiddet ve Güvenlik
Şiddete maruz kaldığını belirten engelli kadın oranı%35,8
Duygusal/Psikolojik şiddet%89,5
Sosyoekonomik şiddet%23
Cinsel şiddet / zararlı uygulamalar%13,5
Fiziksel şiddet%4,7
En fazla şiddete maruz kalan grup (psikososyal engel)%68
Şiddeti bir kuruma bildiren veya birilerine aktaranlar%31
İstihdam
Engeline uygun işe yönlendirilmediğini belirtenler1/2
Eğitimine uygun işe yönlendirilmediğini belirtenler%34,4
İşyerinde ayrımcılığa maruz kalanlar1/4
Çalışma arkadaşlarının önyargılı yaklaşımı%41
İşveren/yöneticilerin önyargılı yaklaşımı%73
Gelir getirici işte çalışanlar%37,7
Türkiye’de kadın istihdam oranı (TÜİK)%32,5
Genel nüfusta istihdamdaki engelli kadın oranı (TÜİK)%12,6
İş arayan engelli kadın oranı%11,6
Sosyal güvencesi olmayanlar1/10
Hanelerde temel gelir kaynağının diğer hane bireyleri olduğunu belirtenler%60,5
Maddi yetersizlik nedeniyle eğitimde zorlananlar%47
Fiziksel erişim engelleri nedeniyle zorlananlar%35,6
Ailelerinin izin vermemesi nedeniyle zorlananlar%27,5
Engelime uygun eğitim desteği sağlanmıyor diyenler%13,5
Müfredat ve eğitim materyalleri uygun değil diyenler%11,7
Eğitimine devam eden ve gelir getirici işte çalışanlar%54,4
Eğitimine devam edemeyen ve gelir getirici işte çalışanlar%16,6
Sağlık
Sağlık hizmetlerine fiziksel erişimde zorluk yaşayanlar%47
Ankete kendisi katılan kadınlarda yardımcı cihazlara erişimde güçlük4/10
Bilgileri bakım veren aracılığıyla alınan kadınlarda yardımcı cihazlara erişimde güçlük7/10
Yardımcı cihazlara erişimde en fazla zorluk yaşayan zihinsel engelli kadınlar%82,4
Sosyal güvencesi olmayan kadın oranı%9,9
Kentsel Erişim ve Sosyal Hayata Katılım
Halkın kullanımına açık bina ve alanlara erişimde güçlük yaşayanlar%69
Park, meydan ve ulaşım araçlarını kullanamayan zihinsel engelli kadınlar1/4
Ulaşım araçlarına erişemeyen görme ve ortopedik engelli kadınlar~%50
En Sık Endişe Duyulan Konular
Çocuk doğurma ve yetiştirme konusunda endişe duyanlar4/10
Yeni şeyler öğrenmekten çekinenler4/10
Yabancılar tarafından saldırıya uğramaktan endişe edenler3/10
Sağlamcılık ve cinsiyetçilik
Sağlamcılık ve cinsiyetçilik arasındaki ilişkiye değinen Doğan engelli kadınların engelliliklerini sadece engellilik üzerinden okumanın yetersiz ve yanlış olduğunu, engelli kadınların bir yandan ‘kadın’ olarak görülmezken diğer yandan toplumsal cinsiyet rollerinin onlardan beklenmesinin kesişimsel nokta olduğuna dikkat çekti:
“Engelli kadınların haklarına odaklanan hak savunucuları engellilik ile toplumsal cinsiyet eşitliği kesişiminde önemli argümanlar üretiyor, değişim yaratmaya çalışıyor. Bir kadının hem kadın hem engelli olarak maruz bırakıldığı çifte ayrımcılıklar, gerek akademide gerek sivil alanda gerekse kamu politikalarında ‘engelliliğin toplumsal cinsiyetine’ bakmayı gerektiriyor. Kadın olmaktan kaynaklı özgün ihtiyaçlar ve öncelikler var. Hamile bir sağır kadının, sağlık kurumunda kendisiyle iletişim kurulabilecek hizmetler bulunmadığı için sezaryenle doğuma zorlanması bir örnektir. Engelli kadınların ev içi şiddete maruz bırakılmadığını zannetmenin, engelli örgütlerinde kadınların sorunları ve ihtiyaçlarının gündeme hiç gelmemesi gibi başka örnekler var.”
Foto: Zelal Sinayiç
Engelli kadınların temsiliyetinin düşüklüğü
Toplumsal cinsiyet eşitliği çalışmalarında engelli kadınların ve kız çocukların yeterince görünür olup olmadığını, bu görünmezliğin temel nedenlerine değinen Doğan,
“Bir kadın örgütünü temsil ettiğim için bu noktada hem eleştiri hem özeleştiri yapıyorum. Kadın örgütlerinde engelli kadın temsiliyetinin düşüklüğü kapsayıcı bakışın eksikliğidir ama aynı zamanda engelli hakları hareketinin kadınları ve kız çocukları uzun yıllar görmezden gelmesinin de bir sonucudur” diyerek engelli hakları savunuculuğu sadece engelli örgütlerinin ve engeli olan kişilerin işi olmadığını, bunun tüm alanlardan sivil toplum örgütlerinin işi olduğunu ve haklara bütüncül bakmamız gerektiğini dile getirdi.
Engellileri tek başına bir kategori olarak ele almanın izole edici, marjinalleştirici bir tutum olduğunu söyleyen Doğan, “İklim değişiminden ev içi şiddete, eğitim ve sağlık hakkından adalete erişime kadar tüm haklar ekosisteminde engelliler özne olarak varlar. Engelli kadınların engelli kimliğine sıkıştırılması özgün ihtiyaçlarını görünmezleştiriyor” dedi.
Doğan engelliliği tıpkı kadınlık, çocukluk, mültecilik, yoksulluk gibi, toplumun ‘ötekilik’ katında değerlendirilen bir durum olarak görerek bir Katarsis meselesi üzerinden, ‘Öteki’ne dair duyulan merakın yanı sıra, onun acılarına, itirazlarına, bedensel farklılıklarına, nöroçeşitli olmasına vs. tanıklık ederken korkuyla, acıma duygusuyla, bazen tiksintiyle ama daima bir rahatlamayla bakmanın, o temsilleri izlemekten kendini alıkoyamamanın patolojisinden bahsetti: “İyi ki ben öyle değilim’, ‘Şükür ki çocuklarım normal ve sağlıklı’ gibi kendisiyle kıyas üzerinden geliştirdiği bir şükür retoriği var çoğu insanın. Böyle olunca da engelliliği insan/canlı çeşitliliğinin bir parçası, bir varoluş olarak, kültürel bir durum olarak görmek istemezsiniz. Medya sahipleri de görmüyor zira. Oysa engelliler birer hak öznesidir, katarsis nesnesi değil.”
Foto: Leyla Yıldırım
Medyanın rolü
Yaşamın her anında ve her alanında kadınları hesaba katmayan politikalar ve uygulamaların var olduğunu belirten Doğan, sağlamcılığın kökleşmiş, toplumun her katmanında içselleştirilmiş olduğunu, bu yüzden bir ayrımcılık biçimi olarak fark edilmesinin de terk edilmesinin de zor olduğuna dikkat çekiyor.
Medyanın da sağlamcılıktan çok para kazandığı, kendisince de çok itibar devşirdiğini düşünen Doğan. “Medyanın ayrımcılıklara karşı ittifak kurabileceğimiz bir mücadele aracı olması gerekirken ayrımcılıkları ve klişe temsilleri yeniden üreten bir mücadele alanı olması da bu kazançların kaybını göze alamaması nedeniyledir mutlaka. Engelli hakları savunucularıyla hep konuştuğumuz bir şeydir; niçin TV dizilerindeki çocuk temsilleri hep tipik gelişen çocuklar? Niçin bir mahalledeki çocukların hiçbiri kör, sağır veya sakat değil? Böyle olsa bile senaryo çocuğun engeline, bundan dolayı yaşadığı sorunlara odaklanıyor. Ya da tekstil firmalarının reklamlarını gözünüzün önüne getirin; hangisinde protez bacaklı, akondroplazili veya down sendromlu bir çocuk var?” diyerek haber ekosisteminde de bu çeşitliliğin temsil edilmesi, normalleşmesi, sıradanlaşması gerektiğini aksi taktirde sağlamcılıkla dolu haber metinlerine maruz kalmaya devam edeceğimizin altını çizdi.
“Suya attığımız taşın yaratacağı dalganın gücü”
Çeşitliliğin yaşamın demokratikleşmesi için güçlü biçimde savunulması ve normalleştirilmesi gerektiğine dikkat çeken Doğan, “ Biz toplantılarımızda öz betimleme yaparken ‘aramızda körler var, onlar için kendimizi betimleyelim’ demeyiz mesela, kapsayıcılığı, çeşitliliği ve erişilebilirliği birer değer olarak benimsediğimiz için olağan akışta yaparız bunu. Ya da bir etkinlik düzenlerken kontrol listemizde erişilebilirlik müdahaleleri mutlaka vardır, mekanın, içeriklerimizin kimseyi geride bırakmamasına özen gösteririz” diyerek bunun bir lütuf olmadığını ve işaret dili tercümesi sağlamak salondaki sağır veya az işiten ya da cihaz kullanan kişilere iyilik yapmak değil, katılım haklarını, görüşlerini ifade etme, kendilerini temsil etme haklarını kullanmaları için eldeki imkanları kullanma sorumluluğu demek olduğunu belirtti.
Doğan “Değişim teorimizin her şeyden önce farklılıkları çeşitlilik olarak görme sorumluluğu üzerine kurulması gerektiğine inanıyorum. Kendine benzemeyeni dışlayan bir toplumda bu sorumluluklar pek bir şey ifade etmiyor gibi görünebilir ama hak savunuculuğu günü kurtarmaya odaklı bir uğraş değil zaten, bugün suya attığımız taşın yaratacağı dalganın gücüne inanmak zorundayız” diyerek sağlamcılığın olmadığı ya da en aza indirildiği bir toplum hayalini dile getirdi.
Roman Hafıza Çalışmaları Derneği’nin yayımladığı yeni rapor, Malatya’da yaşayan Domların çalışma yaşamında yalnızca ekonomik zorluklarla değil, ayrımcılık, kayıt dışı çalışma ve kurumsal görünmezlik gibi iç içe geçmiş sorunlarla karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Rapora göre 6 Şubat depremlerinin ardından mevcut kırılganlıklar daha da derinleşti.
HÜ Nüfus Etütleri Enstitüsü & TÜBİTAK (2024) verilerine göre Türkiye’deki peripatetik toplulukların oranları.
Rom (Roman)
%55
Lom
%25
Dom
%15
Diğer (Abdal vb.)
%5
“Biz onlardan olmadığımız için bizi dışlıyorlar”
13 Temmuz 2026’da yayımlanan raporda, Domların büyük ölçüde geçici, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kaldığı belirtilirken, düzenli istihdama erişimin önündeki engeller arasında ayrımcılık, eğitim olanaklarına sınırlı erişim ve sosyal koruma mekanizmalarından dışlanma öne çıkıyor. Araştırma, iş arama süreçlerinden etnik kimliğe ve yaşanılan mahalleye kadar önyargıların istihdama erişimi zorlaştırdığına dikkat çekiyor.
İstihdamda Sistematik Engeller
İş arama ve çalışma süreçlerinde etnik kimliğe ve adrese dayalı damgalama deneyimleri.
“Mesela tekstile gittiğim zaman ya da hastanede çalıştığım zaman, beyaz tenli olduğum için beni daha çabuk kabul ediyorlardı… Ama yanımdaki diğer insanlar ten renginden ya da kıyafetinden dolayı daha geride kalıyordu.”
Adres/Mahalle Nedeniyle Dışlananlar
%100
İş Ararken Olumsuz Muamele Görenler
%70
Araştırma kapsamında yapılan görüşmeler, birçok katılımcının çalışma yaşamında dışlandığını ve eşit muamele görmeme deneyimi yaşadığını ortaya koyuyor. Rapora göre ayrımcılık yalnızca işe giriş aşamasında değil, çalışma koşulları ve iş yerindeki görev dağılımında da etkisini gösteriyor.
Çalışma Koşulları ve Güvencesizlik
Malatya’da yaşayan Dom topluluğunun istihdam durumunu gösteren çarpıcı istatistikler.
%87,2Düzenli ve Güvenceli İstihdam Dışında Kalanlar
%40Asgari Ücretin Altında Gelire Sahip Olanlar
6 Şubat depremi kırılganlıkları daha da derinleştirdi
Rapor, 6 Şubat depremlerinin ardından geçim kaynaklarında yaşanan değişime de dikkat çekiyor. Özellikle tarım, geri dönüşüm ve sokak temelli bazı iş alanlarının daralmasıyla birlikte birçok kişinin daha düzensiz ve güvencesiz işlere yönelmek zorunda kaldığı belirtiliyor. Deprem sonrasında oluşan ekonomik koşulların, zaten kırılgan durumda bulunan topluluklar üzerindeki etkisinin daha ağır hissedildiği vurgulanıyor.
6 Şubat Depremi ve Daralan Kapasite
Deprem sonrası ekonomik çöküşün kurumsal verilere yansıması: İŞKUR aracılığıyla işe yerleştirilen kişi sayısındaki dramatik düşüş.
15.555
6.013
2022 Yılı
2023 Yılı
“Önceden Kayseri’ye mevsimlik işlere gidiyorduk, tarlalara, bağlara gidiyorduk. Şimdi o işler olmadığı için daha çok temizlik işlerine yöneldik. İnşaat temizlikleri çok yoğunlaştı, TOKİ işleri oluyor, oralara gidiyoruz. Oraya gittiğimiz için hastalıklarımız arttı. İşçilerin kullandığı banyoları temizliyoruz, fırçayla toz süpürüyoruz, hep öksürüyoruz. Çoğumuzda bronşit, astım var.”
“Önce varlığını ispat edelim”
Araştırmanın dikkat çektiği bir diğer başlığı ise kurumsal görünürlük eksikliği. Raporda, Domlara ilişkin istihdam verilerinin sınırlı olduğu, yerel düzeyde bu topluluğun ihtiyaçlarını doğrudan hedefleyen politika ve programların yetersiz kaldığı ifade ediliyor. Kurumlarla gerçekleştirilen görüşmelerde de konuya ilişkin veri eksikliği ve sınırlı farkındalığın öne çıktığı aktarılıyor.
Rapora ilişkin Niha+’a değerlendirmede bulunan Romani Godi kurucularından Sergen Gül, “Kurumsal görünmezlikten kastımız, Romanlar denildiğinde aslında tek bir topluluktan söz etmiyor olmamız. Romanlar, Domlar, Lomlar ve Abdallar gibi farklı gruplar var. Romanlar diğer gruplara göre daha görünür bir konumda bulunuyor; örgütlenmeleri, dernekleri ve temsil mekanizmaları bir tık daha fazla. Ancak Domlar ve Abdallar çoğu zaman görünmez kalıyor, hatta yok sayılıyor” dedi.
Romani Godi kurucularından Sergen Gül
Gül, görünmezliğin aynı zamanda politik bir mesele olduğuna dikkat çekiyor: “Görünmezlik aynı zamanda politik bir mesele. Bir topluluk ne kadar görünmezse, o topluluğa yönelik politika üretme zorunluluğu da o kadar azalıyor. Görünürlük arttığında ise ihtiyaçlar ve sorunlar daha net ortaya çıkıyor, dolayısıyla kurumlar da sorumluluk almak durumunda kalıyor. Romanlar ve diğer Roman toplulukları bu nedenle çoğu zaman ‘ötekinin de ötekisi’ olarak konumlanıyor.”
Kuşaktan kuşağa ayrımcılık
Raporun sonuç bölümünde ayrımcılıkla mücadele mekanizmalarının güçlendirilmesi, kayıt dışı çalışmanın azaltılması, mesleki eğitim ve istihdam desteklerinin yaygınlaştırılması ile yerel ve ulusal düzeyde kapsayıcı politikaların geliştirilmesi öneriliyor.
Ayrımcılıkla mücadelenin yalnızca yasal düzenlemelerle sınırlı kalmaması gerektiğini belirten Gül ise öncelikle sorunun kabul edilmesi gerektiğini vurguluyor. “Devletin ve kamu kurumlarının bu ayrımcılığı tanıması önemli bir başlangıç olur” diyen Gül, eğitim ve istihdam alanlarında yaşanan eşitsizliklerin giderilmesine yönelik uzun vadeli ve uygulanabilir politikaların hayata geçirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
Sergen Gül’e göre kalıcı çözüm, günü kurtaran uygulamalardan değil, sürdürülebilir politikalardan geçiyor. Ayrımcılığın yalnızca kamu kurumlarında değil, toplumun içinde de yaşandığını hatırlatan Gül, geliştirilecek politikaların toplumsal farkındalığı artırması ve farklı kimliklerle birlikte yaşam kültürünü güçlendirmesi gerektiğini söylüyor.
Araştırma, Malatya’da yaşayan Domların çalışma yaşamına ilişkin sorunların bireysel tercihlerden değil, uzun yıllardır devam eden yapısal eşitsizliklerden kaynaklandığını ortaya koyarken, istihdama erişim, sosyal koruma ve eşit yurttaşlık haklarının birlikte ele alınması gerektiğine dikkat çekiyor.
Romani Godi hakkında
Romanes dilinde “Roman Aklı”
Romanların eşitsizlik, ayrımcılık, hak ihlalleri, Roman dilinin ve kültürünün yaşadığı yok olma tehlikesini dert eden bir grup genç aktivistin çıktıkları bir yolculuktur. Kurum, Romanlar hakkında tarihsel ve toplumsal bir hafıza oluşturarak mevcut durumun iyileştirilmesi için hak temelli çözümler üretmeyi amaçlamaktadır.
Cumartesi Anneleri/İnsanları, 1111 haftadır Galatasaray Meydanı’nda kayıplarının akıbetini soruyor. Cumartesi Anneleri/İnsanları için bestelenen ve yorumlanan şarkıları derledik.
Cumartesi Anneleri/İnsanları, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanmasını talep etmek amacıyla bugün, 1111’inci kez Beyoğlu’ndaki Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Kayıplar Komisyonu Üyesi Sebla Arcan, 1111’in bir sayı olmadığını, vazgeçmeyen kayıp ailelerinin, adalet talebinden geri adım atmayan insanların ortak mücadelesi olduğunu vurguladı. Arcan, 1111 haftadır faillerin bulunup yargılanmasına ilişkin söylenilen fakat duyulmayan talepleri yineleyerek şunları belirtti:
“1111 haftadır, her cumartesi aynı soruyu soruyoruz: Gözaltında kaybedilen sevdiklerimiz nerede? Galatasaray Meydanı’nı bariyerlerle kapatt. Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına rağmen meydan yasağını ve kişi sınırlamasını sürdürdü. Galatasaray Meydanı üzerindeki hukuka aykırı engeller kaldırılmalı, kayıp dosyaları etkin biçimde yeniden soruşturulmalı, cezasızlık politikalarına son verilmeli ve ailelerin hakikati bilme hakkı güvence altına alınmalıdır.”
Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 1111. haftadır yürüttüğü mücadeleye karşılık onlara adanan şarkıları aşağıdaki şekilde derledik:
Cumartesi Anneleri’ne Adanan Şarkılar
Öncü Eserler
Cumartesi Türküsü
Sezen Aksu
1995, ilk ve en bilinen şarkılardan.
Beni Bul Anne
Ahmet Kaya
Benim Annem Cumartesi
bANDiSTA
Cumartesi Annelerim
Ali İnanır
Son Şarkı
İlkay Akkaya
Cumartesi Anneleri
Hasan Sağlam
Güzel Ana
Umuda Haykırış
Kürtçe Eserler
Dayikên Şemiyê
Rojînda
Ez Şemî Me Dayê
Deniz Esmer
Yeniden Yorumlar
Cumartesi Türküsü
Melek Mosso
Beni Bul Anne
Ceylan Ertem
Benim Annem Cumartesi
Teoman
Diğer eserler
Cumartesi Anneleri
Garip Dost
Cumartesi Anneleri
Grup Vardiya
Cumartesi Anneleri
Mustafa Kaya
Cumartesi Anneleri
KWB
Diren Anne
Selahattin Demirtaş
Beyaz Toroslar
Şeyda Perinçek
Yabancı Eser
Mothers of the Disappeared
Bono & Zülfü Livaneli
Cumartesi Anneleri/İnsanları kimdir?
1980 ve 1990’larda JİTEM tarafından “beyaz toroslar” aracılığıyla kaçırılan, gözaltında işkence gören ve öldürülen birçok insanın akıbeti mahkeme dosyalarında “faili meçhul” adıyla yer alıyordu. 12 Eylül 1980 darbesinden bugüne olan süreçte ise en az 1.352 kişinin gözaltında kaybedildiği tahmin ediliyor. Özellikle 12 Mart 1995 tarihinde Gazi Mahallesi’nde bulunan Alevilerin çoğunlukta olduğu bir kahvehanedeki sivillere yönelik kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirilen silahlı saldırı sonucunda 22 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralandı ve tutuklandı.
21 Mart 1995’te söz konusu Gazi Mahallesi olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra Hasan Ocak da ortadan kayboldu. Annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün boyunca Hasan Ocak’ı aradı. Ceset, Hasan Ocak gözaltına alındıktan beş gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edildi, 15 Mayıs’ta, Hasan Ocak’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu.
İHD desteğiyle başlayan “Arkadaşıma Dokunma” kampanyasını yürüten bir grup Hasan Ocak’ın cesedinin bulunmasıyla “Her Cumartesi aynı saatte Galatasaray meydanında sessizce oturalım.” fikrini ortaya koydu. Oturma eyleminde “örgüt pankartı olmayacaktı, slogan atılmayacaktı ve her hafta bir gözaltında kaybın öyküsü anlatılacaktı.” Medya oturan insanlara “Cumartesi Anneleri” adını taktı. Ancak zamanla bu mücadeleye kayıp yakınları, aydınlar ve insan hakları savunucuları da katıldığı için Cumartesi İnsanları ifadesi de kapsayıcı bir tanım olarak yaygınlaştı. Bu vesileyle, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından ilk kez 27 Mayıs’ta, aralarında Hasan’ın annesi Emine Ocak’ın da bulunduğu 15-20 kişilik bir grup, Galatasaray Meydanı önünde oturma eylemi yaptı. 15-20 kişi başlayan eyleme katılanların sayısı zamanla binleri buldu. Her hafta, gözaltında kaybedilen bir kişinin hikâyesi anlatıldı, akıbeti soruldu.
Ancak Ağustos 1998’den itibaren polis, eyleme katılanlara her hafta cop ve biber gazıyla müdahale etti, katılanları gözaltına aldı. Bir yıla yakın sürecin ardından, 13 Mart 1999‘da Cumartesi Anneleri/İnsanları eylemlerine ara verdiler, 31 Ocak 2009‘da ise yeniden Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldiler. Aynı yıl bir müzik grubu olan Bandista, “Benim Annem Cumartesi” isimli parçayı yayımladı.
Kaybedilen yakınları sebebiyle ilk kez 27 Mayıs 1995’te bir araya gelen Cumartesi Anneleri/İnsanları, faillerin bulunup yargılanması ve gözaltında kaybetmelerin yeniden yaşanmaması için 1111 haftadır mücadele veriyor. Oğlu için yıllarca verdiği mücadelenin ardından Cumartesi Anneleri’nden biri olan Emine Ocak, 24 Temmuz’da 2025’te hayatını kaybetti.
Emine Ocak, Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 625. hafta eyleminde, 18 Mart 2017. Fotoğraf: Vecih Cüzdan / bianet
4 gün boyunca gözaltına tutulduktan sonra adli kontrol şartı ve yurtdışı yasağı kararı ile serbest kalan Niha+ muhabiri Abbas Vural, bir an önce beraat etmeleri gerektiğini kaydederek, bugün Türkiye’de çok daha büyük bedeller ödemiş ve ödeyen gazeteciler olduğunu söyledi.
Fotoğraf: Andreas Lamm
7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde yapılan operasyonlar kapsamında çok sayıda gazeteci ve insan hakları savunucusu gözaltına alındı. Gazetecileri Koruma Komitesi’nin açıklamasına göre en az 11 gazeteci gözaltına alındı. 5 Temmuz tarihinde Niha+ muhabiri Abbas Vural da Kocaeli’de kaldığı eve yapılan baskınla gözaltına alındı. Vural gözaltına alındığında darp edildi ve 4 gün boyunca neyle suçlandığını bilmeden Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’nde tutuldu. 9 Temmuz’da ise yurt dışına çıkış yasağı ve adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı. Yaşadıklarını anlatan Vural, gözaltında geçirdiği 4 buçuk günü hak ihlalleri ile dolu bir süreç olarak değerlendirdi.
5 Haziran Pazar günü sabah 7 sularında kaldığı eve şafak operasyonu düzenlenen Vural, Özel harekât polislerinin kapıyı kırması ile uyandığını söyledi. Uyuduğu koltukta kendisinin darp edilmesi ile bilincinin yerine geldiğini belirten Vural, ters kelepçeli şekilde yerde yüz üstü yatırıldığını ifade etti.
TEM şube polislerinin evi aramasıyla kötü muamelenin sürdüğünü belirten Vural, polislerin sözlü ve fiziksel işkencesini de şu sözlerle anlattı:
“Telefonlarımızın ve laptoplarımızın şifrelerini sordular. Kimi polisler ‘okumaya değil teröristlik yapmaya gelmişler’ veya ‘Tiplere bak. İte, uğursuza benziyorlar’ gibi ifadeler kullandılar. Ayrıca serbest bırakıldıktan sonra evdeki bir arkadaşımdan ‘yeleğe bak, gazeteci değil gerilla bildiğin’ gibi ifadeler kullandıklarını ve biz yerde ters kelepçeli şekilde uzanırken bizimle selfie çekilerek alay ettiklerini öğrendim.”
Yaklaşık 2 saatlik bir aramanın sonucunda evden çıkartılarak polis aracına götürüldüğünü söyleyen Vural, bu süreçte başlarının sürekli eğildiğini ve araca götürülürken video kaydına alındığını söyledi.
“Sağlık muayenesindeki beyanlarım yüzünden hakaret ettiler”
Sağlık muayenesi esnasında maruz kaldığı fiziksel şiddete dair beyanlarda bulunan Vural, bunun sonucunda ise polisler tarafından kendisine hakaret edildiğini söyledi:
“Önce sağlık muayenesine götürüldük. Muayenede uğradığım fiziksel şiddete dair beyanlarda bulunmam üzerine muayene raporumu inceleyen TEM polisi ‘şov yapmışsın’ dedi. ‘Şovu siz yaptınız, ben yaşadığımı söyledim’ deyince ise “rahat dursaydınız o zaman” dedi. Bunun üzerine diğer polisler de ‘Yan taraftaki vinci görüyor musun, onu senin g**üne sokarım’ gibi cinsiyetçi ifadeler kullandılar ve kelepçemi daha da sıkarak etrafa bakmamı engellemeye başladılar.”
Sağlık muayenesinin ardından Kocaeli İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen Vural, 3 gün boyunca ne ile suçlandığını bilmeden gözaltında tutuldu:
“4 gün boyunca Kocaeli İl Emniyet Müdürlüğü’nün nezarethanesinde tutulduk. İlk gün dosyada gizlilik kararı olduğu söylenerek benim de aralarında olduğum birkaç kişiye avukat görüşmesi yapma izni verilmedi. Sonraki iki gün avukatlarımız ile görüşebilsek de ne ile suçlandığımızı bilmeden bir hücrede tutulmaya devam edildik. Suçlamaları 4. gün ifadeye çağırıldığımda öğrendim.”
Haber ve paylaşımlar suç sayıldı
Örgüt üyeliği, örgüt propagandası yapmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçlamaları ile toplam 24 sayfa ifade vermek zorunda bırakılan Vural, suçlamaların asılsız olduğunu kaydetti.
Devrimci Sosyalist İşçi Hareketi ‘(DSİH) adlı bir adını duymadığı bir örgütle ilişkilendirilmek istendiğini söyleyen Vural, sorulan soruların ise söz konusu suçlamalar ile ilişkili olmadığını ifade etti:
“Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması üzerine başlayan eylemlerden o süreç ve sonrasında yaptığımız gazete haberlerine, yıllar öncesine dayanan sosyal medya paylaşımlarına kadar birçok soru sordular. Kimi eylemlere gazeteci, kimi eylemlere ise yurttaş olarak katıldığımı söyleyince haberlerimizi ve paylaşımlarımızı ne amaçla yaptığımızı sormaya başladılar. Kocaeli’deki işçi grevlerinden 19 Mart eylemlerine, Kobani ile dayanışma eylemlerine kadar kentteki birçok protesto provokatif eylemler olarak tanımladılar. Bunların demokratik eylemler olduğunu vurguladık ve yöneltilen haber ve paylaşımların basın özgürlüğü kapsamında olduğunu belirttik.”
“İşten atılanlar, sınavını kaçıranlar oldu”
Emniyet sorgusunun ardından hakimliğe sevk edilen Vural, yurt dışına çıkış yasağı ve adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı. Vural yaşananları hukuksuz olarak nitelendirerek özgürlüğüne kavuştuğu için mutlu olduğunu ifade etti:
“Çoğumuz adli kontrol şartı ile serbest bırakıldık ancak 4 günlük gözaltı sürecinden dolayı işten atılan arkadaşlarımız, sınavını kaçırdığı için eğitimi uzayan öğrenciler var. Nezarethanede tanıştığım ve gazeteci olduğunu belirten Türker Demirci NATO karşıtı ve 1968 hareketinin Türkiye’deki önderlerini andığı paylaşımları gerekçesiyle tutuklandı. Yeniden hayata karışmak çok güzel ancak bu hukuksuzlukların son bulması için mücadeleye devam etmek gerekiyor.”
Bir an önce beraat etmeleri gerektiğini kaydeden Vural, bugün Türkiye’de çok daha büyük bedeller ödemiş ve ödeyen gazeteciler olduğunu söyleyerek süreç boyunca dayanışma gösteren kurumlara ve herkese teşekkür etti.
Suça sürüklenen çocukların korunmasında devletin yükümlülükleri kadar toplumsal ve vicdani sorumluluğun da yerine getirilmesini gerektiğini belirten Adli Tıp Uzmanı Dr. Nevin Küçükçallı, çocukların şiddet sarmalından çıkarılması için onarıcı ve tedavi edici tedbirleri içeren merkezlerin olması gerektiğini belirtti.
Görsel: psikolektif.com
Türkiye’de son yıllarda suça sürüklenen çocukların sayısı gün geçtikçe artıyor. 2024 verilerine göre güvenlik birimlerine ulaşan vaka sayısı 612 bin. “Yeni nesil çeteler” diye tabir edilen grupların en çok çocuk yaştaki kişilerden yararlandığı görülüyor.
Adli Tıp Uzmanı ve Türk Tabipleri Birliği üyesi Dr. Nevin Küçükçallı suça sürüklenen çocukların, birer “suçlu” oldukları ön kabulünün olduğundan kurtulunması gerektiğini belirterek “Kaldı ki bizler çocuklarla ilgili medyada kullanılan ve çocukları canavarlaştıran dilin de karşısında durmalıyız” dedi.
Çocuğun korunmasında devletin yükümlülüklerini hatırlatan Küçükçallı, toplumsal ve ve vicdani sorumlulukların bulunduğunu ve toplum tarafından çocukların canavarlaştırılmaması gerektiğini kaydetti.
“Birincil amacımız hiçbir zaman çocukları cezalandırmak olmamalı, onların yüksek yararını gözetmek ve onları korumak olmalıdır” diyen Dr. Nevin Küçükçallı, suça sürüklenen çocuklar ve uygulamalar ile ilgili olarak niha+’ın sorularını yanıtladı.
Nevin Küçükçallı hakkında
Dokuz Eylül Üniversitesi mezunu. Adli tıp uzmanı, Dr. Öğretim Üyesi olarak görev yapmakta ve insan hakları ihlalleri konusunda çalışmaktadır. Türk Tabipleri Birliği ve Adli Tıp Uzmanları Derneği üyesidir.
Öncelikle çocuk kimdir, sorusu ile başlamak istiyorum.
18 yaşına kadar her insan çocuktur. Çocukluk sabit bir an değil, devam eden bir gelişim evresidir. Empati kurma, soyut düşünme ve dürtü kontrolü genetik ve çevresel etkenlerle zaman içinde olgunlaşır. Son yapılan çalışmalar beyindeki değişimlerin, ergenlik öncesinden başlayarak yirmili yaşların ortalarına kadar devam ettiğini göstermektedir.
Bütün çocuklar, örneğin bebek ile ergen, aynı hak ve özgürlüklere mi sahiptir?
1989 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye göre bütün çocuklar sırf çocuk olmalarından ileri gelen bazı hak ve özgürlüklere sahiptirler ve devletler de çocukları korumakla yükümlüdürler.
Peki suça sürüklenen çocuk kimdir?
2005 yılında yürürlüğe giren Çocuk Koruma Kanunu’na göre; kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan veya güvenlik tedbirine karar verilen çocuktur. Çocuk Koruma Kanunu çocuğu suçlu olarak değil, risk faktörleri tarafından “suça sürüklenen” olarak tanımlamaktadır.
Çocuklar için risk faktörlerinden bahseder misiniz, risk faktörleri nelerdir?
Derin yoksulluk ve toplumsal bölüşümdeki adaletsizlikler bu çocuklarda en büyük risk faktörüdür. Bunun yol açtığı okuldan kopuşlar ve ailenin düşük eğitim düzeyi veya parçalanmış aile yapısı da önemli risk faktörleridir. Bunlar çocuğun yalnızlaşmasına yol açmaktadır. Bu çocuklar da kendilerini ispat etmek için suçun prestij kabul edildiği mahalle kültürü ve suç örgütleri ile tanışmaktadırlar. Özellikle kentlerin periferlerinde yaşamlarını sürdüren çocuklar için şiddet, bir hayatta kalma mekanizması olarak da görülmektedir.
Gazeteci Hrant Dink’in 17 yaşında olan Ogün Samast tarafından öldürülmesi üzerine eşi Rakel Dink’in söylediği “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…” sözünde geçen karanlığın, risk faktörleri içinde olduğunu söyleyebilir miyiz?
Kesinlikle! Yoksulluğun giderek derinleştiği, toplumsal bölüşümdeki adaletsizliğin giderilmesi için herhangi bir politika üretilmediği, çocuklara ücretsiz bir öğün yemek verilmesinin dahi konuşulmadığı, sosyal hakların sürekli tırpanlandığı, eğitim ve sağlığa ulaşımın giderek zorlaştığı, ötekileştirmenin ve şiddetin yüceltildiği bir düzenden bahsediyoruz. Çocuğu suça iten nedenleri ortadan kaldırmadan hukukun 24 yıl hapis cezası vermesi sorunu çözer mi?
“Devletin sorumluluklarını konuşmalıyız”
Suça sürüklenen çocukları eskiye oranla medyada daha çok görüyoruz. Sayıları artıyor mu? Güvenlik birimlerine mağdur sıfatıyla gelen çocuklarla suça sürüklenen çocuklar arasında ortaklaşan ve ayrışan yerler nelerdir?
2024 yılında güvenlik birimlerine gelen çocuk sayısı 612 bin ve 2023’e göre yaklaşık olarak %10 artmıştır. Ancak burada dikkat çeken şey ise çocuklardan 202 bin kadarı suça sürüklenme iddiası bulunan çocuk iken, 279 bin çocuk mağdur sıfatıyla sisteme girmiştir. Yani hukuk sistemine giren çocukların büyük çoğunluğu suçun faili (%33) değil, suçun mağduru (%45) konumundadır. Suçun karanlık yüzü mağdur edilen çocuklardır. Bir diğer ilginç nokta ise her iki gruptaki çocukların sisteme en sık girme sebepleri de yaralamadır. Yani asıl sorun artan şiddettir.
Diğer taraftan insanlar mağdur edilen çocukları konuşmak, onlar için çözüm üretmek, artan şiddetin nedenlerini araştırmak ve bu konularda devletin sorumluluklarını yerine getirmesi çağrısı yapmak yerine suça sürüklenen çocukları konuşmayı tercih etmektedirler. Sorumluluk almak ve çözüm üretmek daha zor, suçlamak daha kolaydır.
Tabii bu arada suça sürüklenen çocukların cezalarının artırılması için bir algı oluşturulmaya da çalışılmakta son zamanlarda.
“Salt yaşa bakılması yeterli değil”
Suça sürüklenen çocuklara uygulanacak cezalara nasıl karar veriliyor?
Türk Ceza Kanunu’nun 31. Maddesi ceza sorumluluğunun yaşa göre belirlenmesini düzenler. Bu yasaya göre 12 yaşın altındaki çocukların ceza sorumluluğu yoktur, hiçbir şekilde ceza kovuşturması yapılamaz. 12-15 yaş arasındaki suça sürüklenen çocuklarda adli tıp değerlendirmesi gerekir. Adli tıbbi değerlendirmede çocuğun belirgin zeka geriliği veya akıl hastalığının olduğu değerlendirilirse ceza kovuşturması yapılmaz. Adli tıbbi değerlendirmede çocuğun belirgin bir zeka geriliği veya akıl hastalığı bulunmadığı, algılaması ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin geliştiği değerlendirmesi yapıldığında ise genellikle çocuğa yarı oranında indirimli ceza verilir. 15-18 yaş arasındaki çocuklarda ise adli tıbbi değerlendirme yapılmadan 1/3 oranında indirimli ceza verilir.
Peki suça sürüklenen çocukların ceza sorumluluklarının belirlenebilmesi için yaşa bakılması yeterli midir?
Hayır, ceza sorumluluğu için salt yaşa bakılması yeterli değildir. Çocuğun işlediği fiilin ahlaki ve yasal sonuçlarını, toplumun kurallarını entelektüel olarak anlaması ve bunlara göre davranışlarını yönlendirebilecek psikososyal olgunluğa da erişmiş olması gerekmektedir.
Adli tıbbi değerlendirmeler bu anlamda gerektiği biçimde yapılabilseydi, çocuğu suça iten koşullar ve travmalar tespit edilerek çocuğa zamanında psikososyal olarak müdahale edilebilirdi. Oysa tamamen öznel değerlendirmelerle çoğunlukla çocuğun ceza sorumluluğunu etkileyecek düzeyde bir psikopatolojisinin olmadığı yönünde matbu değerlendirmeler yapılmakta ve çocukların hapishane ortamlarına gönderilmesi sağlanmaktadır.
Çocukların birer yetişkin olmadıklarını göz önünde bulundurduğumuzda, hapishanelere gönderilmesi bir çözüm değil. Peki bu konunun çözümü ilgili neler yapılması gerekiyor?
Suça sürüklenen çocukların, birer “suçlu” oldukları ön kabulünden kurtulmamız gerekiyor. Kaldı ki bizler çocuklarla ilgili medyada kullanılan ve çocukları canavarlaştıran dilin de karşısında durmamız gerekir.
Çocuklar birer yetişkin değildirler. Hala fiziksel ve psikososyal gelişimleri sürmektedir. Bu gelişim tamamlanmadan çocuktan, yetişkin gibi hukuki sonuçları üstlenmesi beklenemez, beklenmemelidir.
Bir kere sisteme giren çocukla daha sonra da karşılaşılabiliyoruz çünkü çocuk hapishaneye girdiğinde artık rol modelleri hapishanedeki kişiler ve konuşulan birincil dil ise şiddet olmaktadır. Şiddet ise öğrenilen ve maruz kalındıkça üretilen bir dildir. Yani çocukların hapishane ortamına gönderilmesi, suç döngüsünün devamına yol açmaktadır. Birincil amacımız hiçbir zaman çocukları cezalandırmak olmamalı, onların yüksek yararını gözetmek ve onları korumak olmalıdır.
Çocuğun korunmasında devletin yükümlülükleri yanı sıra toplumsal ve vicdani sorumluluklarımız da bulunmaktadır. Toplum tarafından çocuklar canavarlaştırılmamalı ve sistem içinde yalnız bırakılmamalıdırlar. Yalnızlaşan çocukların şiddet sarmalından çıkmaları çok daha zor olmaktadır.
Sonuç olarak çözüm, çocuğun cezalandırılması değildir. Çözüm, çocuğu suça iten sebeplerin ortadan kaldırılmasıdır. Yoksulluğu önleyecek sosyal politikaların hayata geçirilmesi, eğitim ve okul niteliğinin artırılması, ayrıntılı ve nitelikli adli tıbbi ve sosyal hizmet değerlendirmelerinin yapılması, çocukların cezaevleri koşullarında tutulmalarının önlenmesi, çocuğun şiddet sarmalının içinden çıkarılması için onarıcı ve tedavi edici tedbirlerin merkeze alınmasıdır. Bütün bunlar çocuğun iyiliği, geleceğinin korunması ve karanlığın elinden geri alınması için yapılması gerekenlerdir.
FİSA Çocuk Hakları Merkezi
6 Temmuz 2026
2026 yılının ilk beş ayında Türkiye’de önlenebilir nedenlerle en az 303 çocuk yaşamını kaybetti
FİSA Çocuk Hakları Merkezi, 2026 yılının Ocak–Mayıs dönemini kapsayan “Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı İhlalleri” bilgi notunu yayımladı. Yerel ve ulusal internet medyası, yerel kaynaklar ile insan hakları örgütlerinin verilerinin taranmasıyla hazırlanan bilgi notuna göre, Türkiye’de yılın ilk beş ayında önlenebilir nedenlerle en az 303 çocuk yaşamını kaybetti.
Çalısma kapsamında 69 ilde meydana gelen çocuk yaşam hakkı ihlallerine ilişkin verilere ulaşıldı. Önceki yıllarda olduğu gibi en fazla çocuk ölümü 18 çocukla Urfa’da kaydedildi. Urfa’yı 16 çocuk ölümüyle Antalya, 14’er çocuk ölümüyle Maraş ve İstanbul izledi.
Kamu hizmetlerindeki ihmaller nedeniyle en az 46 çocuk yaşamını kaybetti
Bilgi notuna göre; kamu kurumlarında ve/ya da kamu görevlilerinin bizzat yaptıkları ve/ya da ihmal ederek yapmadıkları nedeniyle gerçekleşen olaylarda en az 46 çocuk yaşamını kaybetti. Yaşamını yitiren çocukların 22’si sağlık, 20’si eğitim, 2’si bakım hizmeti alırken ve 2’si ise yerel yönetim hizmetlerinden yararlanırken hayatını kaybetti.
FİSA Çocuk Hakları Merkezi, bu tablonun kamusal hizmetlerin çocukların özgün gereksinimlerine göre yapılandırılmamasının ve koruyucu, çocuk merkezli mekanizmaların işletilmemesinin en ağır sonucu olduğunu vurguladı.
Şiddet, iş cinayetleri ve ihmaller sonucu en az 257 çocuk yaşamını kaybetti
Merkez, devletin düzenleme, denetleme ve önleyici politikalar geliştirme yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle ise en az 257 çocuğun yaşamını kaybettiğini belirtti. Bu ölümler; şiddet, iş cinayetleri, ihmal ve diğer yaşam hakkı ihlalleri başlıkları altında sınıflandırıldı.
Bilgi notuna göre, yılın ilk beş ayında; en az 26 çocuk intihar ederek yaşamına son verdi, en az 8 çocuk bireysel silahlanmanın neden olduğu olaylarda yaşamını kaybetti, en az 14 çocuk şüpheli şekilde yaşamını yitirdi.
Boğulma ve Yüksekten Düşmeler Önlenmiyor
Bilgi notuna göre 2026 yılının ilk beş ayında en az 39 çocuk kentsel ve kırsal açık alanlarda yaşamını kaybetti. Bu çocukların 31’i, barajlarda, nehirlerde, gerekli tedbirlerin alınmadığı açık sularda ve çoğunlukla DSİ’ye ait sulama kanallarında boğularak hayatını kaybetti.
Ev içi kazalarda yaşamını yitiren 11 çocuğun 8’i ise açık pencere ve balkonlardan düşme sonucu yaşamını kaybetti.
FİSA Çocuk Hakları Merkezi, boğulma ve yüksekten düşme olaylarının her yıl sistematik biçimde yaşanmasına rağmen etkili politikaların hayata geçirilmediğini, gerekli tedbirlerin alınmadığını ve risklerin ortadan kaldırılmadığını belirterek, bu nedenle aynı nedenlerin 2026 yılında da çocuk ölümlerine yol açmayı sürdürdüğünü ifade etti.
Çocuklar İş Cinayetlerinde Ölüyor: Beş ayda en az 27 çocuk
Bilgi notuna göre, 2026 yılının ilk beş ayında en az 27 çocuk iş cinayetlerinde yaşamını kaybetti.
Çalışırken yaşamını kaybeden 21 çocuk işçinin; 11’inin tarım ve hayvancılık işlerinde, 3’ünün inşaatlarda yüksekten düşerek, 1’inin ise sanayi sektöründe çalışırken yaşamını yitirdiği kaybedildi. Yaşamını kaybeden çocuklardan en az 2’sinin, MESEM kapsamında çalıştığı belirlendi.
İş yeri kazalarında yaşamını kaybeden 6 çocuk ise mevsimlik tarım işçisi aileleriyle gittikleri kentlerde, konakladıkları riskli geçici barınma alanlarında yaşamını yitirdi. Bu çocukların tamamının mülteci olduğu kaydedildi.
Şiddet: Evde, Okulda, Sokakta…
2026 yılının ilk beş ayında şiddet sonucu en az 24 çocuk yaşamını kaybetti. Bu ölümlerin 13’ü akran şiddeti, 6’sı toplumsal cinsiyet temelli şiddet, 4’ü ev içi şiddet ve 1’i çocuk cinayeti sonucu meydana geldi. FİSA Çocuk Hakları Merkezi, bu tablonun şiddetin çocukların evlerinde, mahallelerinde, okullarında ve en yakın ilişkileri içinde üretildiğini gösterdiğini belirtti.
Merkez açıklamasında şu değerlendirmeye yer verdi:
“Her bir çocuk ölümü, şiddetin farklı biçimlerinin birbirini beslediğini ve çocukların yaşam hakkının korunmasının ancak şiddeti üreten yapısal sorunlara müdahale edilmesi ve etkili çocuk koruma mekanizmalarının güçlendirilmesiyle mümkün olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.”
Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesi, Kocaeli’de kaldığı eve düzenlenen baskın sonrasında gözaltına alınan Niha+ muhabiri Abbas Vural 4 gündür gözaltında tutuluyor. Vural bugün emniyette ifade verecek.
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da düzenlecek NATO Zirvesi’nden bir gün önce (5 Temmuz), Kocaeli’nde kaldığı eve baskın düzenlenerek gözaltına alınan Niha+ muhabiri Abbas Vural, bugün emniyette ifade verecek.
Evin kapısını kırarak içeri giren polisler, Vural ile birlikte evde bulunanları darp ederek gözaltına almıştı. Vural’ın gözaltı süresi ertesi gün 4 güne çıkarılmıştı.
Avukat Elif Yetigen, Vural ile birlikte gözaltında bulunanların Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’nde bugün ifade işlemlerinin başlayacağını bildirdi.
Ne olmuştu?
Abbas Vural, 5 Temmuz tarihinde Kocaile’nde kaldığı evin basılması sonucu gözaltına alındı. Edinilen bilgilere göre özel harekat ve Terörle Mücadele Şube (TEM) polisleri birlikte dün (5 Temmuz) sabah saatlerinde Vural’ın kaldığı evin kapısın kırarak içeri girdiler. Evdekileri darp ederek uyandıran polisler Vural ve beraberindekileri ters kelepçeyle yere yatırdılar. Telefon ve bilgisayarlara el koyan polisler, elektronik cihazların şifrelerini aldıktan sonra, evdekilerin kimlik tespitini yaptılar ve üzerlerini değiştirmelerine izin vererek gözaltına aldılar.
Avukat Elif Yetigin, dosyada gizlilik kararı olduğu için Vural’ın ne ile suçlandığını henüz bilmediklerini belirterek, savunma avukatlarının ifade işlemlerine kadar dosyayı incelemelerine izin verilmediğini söyledi.
Hak ihlalleriyle sık sık gündeme gelen kuyu tipi cezaevleri, 266 gündür açlık grevinde olan Gürkan Türkoğlu’nun da canını aldı. İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin komedyen Deniz Göktaş’ın da götürüldüğü Karatepe Y Tipi Cezaevi’ne ilişkin 2025 tarihli raporunda, mahpusların hava akışı sağlanamadığı için bu hücreleri bir fanusa benzettiği ifadeleri yer almıştı.
2000 yılının aralık ayında “Hayata Dönüş” olarak bilinen askeri müdahalelerin F tiplerindeki işkence uygulamalarını açığa çıkarmasıyla başlayan ve günümüzde Kuyu Tipi olarak adlandırılan S, R ve Y Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevleri olarak varlığını sürdüren cezaevi sistemi kamuoyunda tepki oluşturmuştu. Komedyen Deniz Göktaş’ın “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamalarıyla Çorlu Karatepe Kuyu Tipi Cezaevine gönderilmesi ise kuyu tiplerinin ne olduğunu tekrar gündeme getirdi.
Kuyu tipi hapishanelerinin kapatılması talebiyle 266 günlük açlık grevini sürdüren ve sonrasında yoğun bakıma kaldırılan Gürkan Türkoğlu’nun ise bugün yaşamını yitirdiği öğrenildi. Halkın Hukuk Bürosu, açıklamasında “Müvekkilimiz Gürkan Türkoğlu’nu kaybettik. Kuyu tipi hapishaneler bu ülkede can aldı. Zorla müdahale ile gelen bu süreçten Gürkan’ın katilleri Adalet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığıdır, kuyu tipi hapishaneleri inşa eden siyasal iktidardır. Gürkan Türkoğlu ölümsüzdür!” ifadelerini kullandı.
2021 yılından itibaren faaliyete geçen ve fiziksel yapısı nedeniyle “Kuyu Tipi” olarak adlandırılan bu cezaevlerinin mimari özellikleri, diğer tiplerden farklı olarak 10 metrekarelik dar bir alanda güneş ışığını ve havalandırmayı engelleyen tel örgülerin bulunduğu bir hücre tipidir. Adının kuyu tipi olmasının sebebi ise fiziksel yapısının ince, uzun bir dikdörtgen prizma şeklinde, 3 katlı ve ortası boşluklu bir model olmasıdır.
İstanbul Barosu Çorlu Karatepe raporu
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi ile ilgili 11 Eylül 2025’te yayınladığı raporda cezaevinin Kuyu Tipi yapısına değinilerek “Kuyu tipi hapishanelerin tutulma koşulları insan onuruyla bağdaşmamaktadır. Çifte cezalandırma amacı güden, ceza hukukunun temel ilkelerine, ulusal ve uluslararası hukuka aykırı olan bu hapishanelerin yapımına son verilmeli, mevcut kuyu tipi hapishaneler derhal kapatılmalıdır” ifadeleri kullanıldı.
Fotoğraf: DEM Parti’nin S ve Y Tipi hapishaneler raporu, 10 Temmuz 2024
Raporda, hücrelerde havalandırma alanının olmaması, üç kişilik hücrelerin kamerayla izlenmesi ve sağlık-tedavi hakkının ihlal edilmesi gibi birçok tespit yer aldı. Raporda Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre ülke genelinde 13 Y Tipi, 23 Yüksek Güvenlikli ve 7 S Tipi olmak üzere toplam 43 adet “yeni tip” olarak adlandırılan kuyu tipi cezaevlerinin bulunduğu da belirtildi.
Raporda ayrıca şu bilgiler yer aldı:
Cezaevi Koşulları – Yasal Mevzuat ve İhlaller
1. Yasal Mevzuat ve Uluslararası Normların İhlali
Dayanak
Yasal Düzenleme / Yargı Kararı
Cezaevindeki Mevcut Uygulama
5275 Sayılı Kanun (Md. 63/4)
Oda ve kısımlarda iklim koşullarına uygun yeterli yer, ışık, havalandırma ve hijyen sağlanmalıdır.
Hücrelerin önünde havalandırma alanı yoktur, pencereler hava akışını engelleyen metal levhalarla kaplıdır.
5275 Sayılı Kanun (Md. 44/1)
En ağır disiplin cezası olan “hücreye koyma”, aralıksız en fazla 20 gün uygulanabilir.
Mahpuslar günün 22,5 – 23 saatini hücrede geçirerek kalıcı ve sürekli bir hücre cezası koşulunda tutulmaktadır.
AİHM Peers v. Yunanistan
Gün ışığı ve havalandırması yetersiz, dar ve sıcak hücrelerde tutulma “insanlık dışı ve onur kırıcı muamele” (İHAS Md. 3) ihlalidir.
Yazlık havalandırma alanı betondan ibarettir ve aşırı sıcaktır. Mahpuslar hücreleri “fanusa” benzetmektedir.
AİHM Vasillica Mocanu v. Romanya
Yasal dayanak ve demokratik meşruiyet olmadan yaşam alanlarının izlenmesi özel hayatın gizliliğini ihlal eder.
3 kişilik hücrelerin içi, hiçbir yasal dayanak olmaksızın 7/24 kamera ile izlenmekte ve kaydedilmektedir.
2. mimari ve yapısal tecrit
Dikey kuyu yapısı: 3 katlı, ortası boşluklu dikdörtgen prizma mimari. Her katta tamamen izole edilmiş 6 bağımsız hücre bulunur. Katlar arası fiziki temas tamamen engellenmiştir.
Havalandırma mahrumiyeti: Günün 22,5 – 23 saati 10 metrekarelik hücrede geçer. Havalandırma hücre önünde değildir; mahpuslar başka bölüme taşınır. Bu sürede acil/kişisel ihtiyaçlar karşılanamaz.
Fens teli engeli: Pencerelerde parmaklıkların önüne gerilen delikli metal levhalar hava akışını ve güneş ışığını tamamen keser.
Elektronik kapı riski: Kapılar merkezden elektronik açılır. Elektrik kesintisi veya arızada kapıların fiziken açılma imkanı yoktur; acil sağlık müdahalelerini tehlikeye atar.
3. hak ihlalleri ve izolasyon
Sosyal tecrit: 45/1 numaralı genelgeye rağmen “sohbet hakkı” HİÇ uygulanmamaktadır. Ayda sadece 1 defa 1 saatlik spor hakkı tanınır.
Temel ihtiyaç karşılanmıyor: İçeriye kişisel eşya sokulması zorlaştırıldığı, beslenme, temiz su ve hijyen gibi en temel insani ihtiyaçların karşılanmadığı avukatlar tarafından duyurulmuştur.
Sağlık hakkı engelleri: Gardiyan ve jandarma tarafından çift arama dayatması, ayakkabı çıkarma zorunluluğu ve kelepçeli muayene baskısı nedeniyle tedaviye erişim engellenmektedir. Hastanede ring aracı içinde saatlerce bekletilme uygulanır.
Düşünsel kısıtlamalar: Hücrede en fazla 10 kitap bulundurma sınırı, yayınevi kitaplarının verilmemesi, mektup yasakları ve sadece 2 kalem (1 mavi, 1 siyah) bulundurma izni gibi keyfi kısıtlamalar mevcuttur.
Ne olmuştu?
Komedyen Deniz Göktaş hakkında İstanbul Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sergilediği ve daha sonra YouTube üzerinden paylaştığı “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisinde yaptığı siyasi hicivler sebebiyle “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamalarıyla soruşturma başlatılmış, yurt dışı seyahati dönüşü İstanbul Havalimanı’nda pasaport kontrolü sırasında gözaltına alınmıştı. Savcılığa ifade veren Göktaş, mahkeme kararıyla 3 Temmuz 2026’da tutuklandı. Göktaş tutuklandıktan sonra Tekirdağ’daki Çorlu Karatepe Y Tipi Cezaevi’ne gönderildi.
Göktaş’ın gözaltına alınmasına kamuoyunun yanısıra muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşları da tepki göstermişti
Bazen bir halkın yalnızlığını anlatmak için binlerce kelimeye ihtiyaç yoktur. Downing Street’in önünde tek başına oturan bir Beluç mülteci yeterlidir.
Londra’nın kalbinde, dünyanın en güçlü siyaset merkezlerinden birinin karşısında…
1 Temmuz’dan beri tek başına oturan bir adam.
Adı Aomar Karim.
Sürgünde yollarımızın kesiştiği bir arkadaş.
Dört yıl önce Birleşik Krallık’a politik sığınma talebinde bulunmuş Beluç bir mülteci, bir insan hakları aktivisti. Mücadelesini ülkesinde sürdüremez hâle geldiği için Londra’ya gelmiş. Ama sürgün yalnızca coğrafyayı değiştiriyor, mücadeleyi değil.
Bugün, 2 Temmuz Sivas Katliamı’nın yıldönümünde onu görmeye gidiyorum. Daha doğrusu, onun direnişini desteklemeye, onunla dayanışma göstermeye gidiyorum.
Karim’i, Birleşik Krallık Başbakanlık Ofisi’nin bulunduğu 10 Downing Street’in hemen karşısında buluyorum. Arkasında pankartı, yanında birkaç parça eşyası… Sessizce oturmuş, o ünlü kapıyı izliyordu.
O sırada yüzlerce turist siyah demir parmaklıklı kapının önünde fotoğraf çekiyor, Başbakanlık binasını görüntülüyor, Londra ziyaretlerini belgeliyordu.
Ama bir pankartın önünde oturan Beluç mülteciyi neredeyse kimse görmüyordu.
Bir Koreli turist dışında…
Bir tek o durup ne yaptığını sordu.
Dünyanın en işlek siyasi caddelerinden birinde, adeta görünmezdi.
“Biri sesimizi duysun”
Aomar Karim, 1 Temmuz’da üç günlük bir açlık grevine başladı. Amacı, Pakistan’ın kontrolündeki Belucistan’da yıllardır yaşanan baskıyı ve insan hakları ihlallerini Birleşik Krallık hükümetinin ve uluslararası kamuoyunun gündemine taşımak.
Talebi ise oldukça net.
Birleşik Krallık hükümeti, Pakistan’ın Beluç insan hakları savunucuları Dr. Mahrang Baloch ve Sibghatullah Shah Ji hakkında verdiği müebbet hapis cezalarını açıkça kınasın, kendilerine ve diğer Beluç aktivistlerine yöneltilen suçlamaların düşürülmesi yönünde resmi bir çağrıda bulunsun.
Kardeş halk
Beluçlar, Güneybatı Asya’nın kadim halklarından biri. Kökenleri tarihsel olarak Medlere dayandırılıyor ve Kürtlerle akraba kabul ediliyor.
Tıpkı Kürtler gibi, tarihsel yurtları bugün üç devlet arasında bölünmüş durumda: Pakistan, İran ve Afganistan. Dilleri Beluçça. Beluçça, Hint-Avrupa dil ailesine ait ve Kürtçeyle de uzaktan akraba.
Ve yine tıpkı Kürtler gibi, uzun yıllardır kimlikleri, siyasi hakları ve temel özgürlükleri için mücadele ediyorlar. Özellikle de Belucistan’ın Pakistan kontrolündeki parçasında.
Bu mücadelenin son yıllardaki en öne çıkan isimlerinden biri ise doktor ve insan hakları savunucusu Dr. Mahrang Baloch. Zorla kaybetmelere ve yargısız infazlara karşı yürüttüğü kampanyalarla tanınan Dr. Mahrang Baloch, Beluç Yakjehti Komitesi’nin (Beluç Dayanışma Komitesi – BYC) liderlerinden biri.
Dr. Mahrang Baloch, Pakistan devleti tarafından kriminalize edildi ve 2025 yılında tutuklandı. Ardından, 2024’te gerçekleşen bir protestoda bir polis memurunun ölümünden sorumlu tutularak Haziran 2026’da müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Açlık grevindeki Aomar Karim, Pakistan devletinin, ordusunun ve yargısının Beluç halkına yönelik ağır insan hakları ihlallerinden sorumlu olduğunu söylüyor.
Birleşik Krallık’a ve uluslararası topluma şu çağrıyı yapıyor: “Beluç halkını koruyun. Zorla kaybetmelerin son bulması için harekete geçin. İnsan hakları ihlallerinden sorumlu olanların hesap vermesini sağlayın ve gözaltındaki tüm Beluç siyasi tutukluların serbest bırakılması için Pakistan’a baskı yapın. Birleşik Krallık hükümeti, Dr. Mahrang Baloch ve Sibghatullah Shah Ji’ye verilen utanç verici müebbet hapis cezalarını açık ve güçlü bir şekilde kınayarak işe başlamalıdır.”
En ağır şey sessizlikti
Downing Street’in karşısında oturan tek bir adam…
Telefondan başlarını kaldırmayan insanlar…
Fotoğraf çeken turistler…
Etrafında akan kalabalık…
Neredeyse kimsenin dönüp bakmadığı sessiz bir protesto…
Arkadaşımı orada bırakıp akşam eve doğru yola koyulduğumda boğazımda bir yumru, yüreğimde bir ağırlık taşıyordum. Ağır olan, onca insanın arasında yaşanan yalnızlık ve sessizlikti.
Bazen bir halkın yalnızlığını anlatmak için binlerce kelimeye ihtiyaç yoktur.
Downing Street’in önünde tek başına oturan bir Beluç mülteci yeterlidir.
Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı’nın hazırladığı rapora göre, Türkiye’de yaşayan Suriyeli göçmenlerin sağlık hizmetlerine erişimden adalete başvuru süreçlerine kadar birçok alanda artan hak ihlalleriyle karşı karşıya kaldığını ortaya koydu.
Fotoğraf: UNICEF
Bugün 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü. Bundan dört gün önce (16 Haziran) Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı tarafından hazırlanan “Geri Dönüş Baskısı Altında Suriyeli Göçmen Kadın, Lgbtq+ ve Çocukların Temel Hak Alanlarına Erişimde Karşılaştıkları Engel ve İhlaller” raporu, Türkiye’de yaşayan Suriyeli göçmenlerin sağlık, adalet ve eğitim alanlarındaki sorunlarını saha görüşmeleri ve derinlemesine mülakatlar üzerinden ele aldı.
Raporda göçmenlere yönelik hak kısıtlamalarının son birkaç yılda arttığı ve bunun özellikle kadınlar, çocuklar ve LGBTİ+’lar üzerinde ağır sonuçlar yarattığı belirtildi.
Rapora göre Türkiye’de geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı 2021 yılında yaklaşık 3,7 milyon ile en yüksek seviyeye ulaştı, 2026 yılı itibarıyla ise 2,9 milyona geriledi. Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, bu düşüşün önemli bölümünün “gönüllü geri dönüş” kapsamında gerçekleştiğini ancak sahadaki verilere göre bu geri dönüş süreçlerinin çeşitli baskılarla ilişkilendirildiğini söyledi. Rapor bu durumu özellikle 2024 yılında Esad rejiminin devrilmesiyle göçmenlerin üzerinde hukuki ve idari baskıların oluşturulmasıyla açıkladı.
Rapor, ayrıca göç alanında çalışan pek çok sivil toplum kuruluşunun fonlarının uluslararası finansörler tarafından aniden kesilmesinin yarattığı trajik sonuçlara da dikkat çekti.
409 bin göçmene sadece 33 GSM
Raporun sağlık bölümünde göçmenlerin aile hekimliği hizmetleri, aşı takibi, gebelik izlemi ve kronik hastalık tedavileri gibi temel sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sorunlar yaşadığı ifade edildi. Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, özellikle 2022 yılı itibarıyla getirilen düzenlemeler nedeniyle çok sayıda göçmenin sağlık hizmetlerinden yararlanamadığını ve bunun hem göçmenler hem de toplum sağlığı açısından risk oluşturduğunu belirtti.
Raporda, 2025 yılında Suriyelilerin Aile Sağlığı Merkezleri’nden kayıtlarının silinerek Göçmen Sağlığı Merkezleri’ne yönlendirildiği, ancak mevcut merkezlerin ihtiyacı karşılamaktan uzak olduğu da belirtildi. İstanbul’daki 409 bin 164 kayıtlı Suriyeli için yalnızca 33 GSM’nin bulunduğunu kaydeden raporda, sağlık hizmetlerine erişimin zorlaşmasının bazı göçmenleri ruhsatsız kliniklere yönelttiği de söylendi.
Raporda yer verilen vaka örneklerine göre ekonomik yetersizlikler nedeniyle tedaviye erişemeyen, reçeteli ilaçlarını cebinden ödemek zorunda kalan ve sağlık sorunlarını evdeki eski ilaçlarla gidermeye çalışan birçok aile, çeşitli ekonomik ve sağlık sorunlarıyla karşı karşıya kaldı.
Adalete erişimde korku
Raporun adalete erişim bölümünde ise Suriyeli göçmenlerin son yıllarda artan sınır dışı edilme korkusu nedeniyle kolluk kuvvetlerine ve yargı mekanizmalarına başvurmaktan çekindiği belirtildi. Özellikle adres kayıtlarındaki sorunlar, tercüman eksikliği ve hukuki destek mekanizmalarındaki yetersizliklerin göçmenlerin hak arama süreçlerini zorlaştırdığı ifade edildi.
Raporda, kadınların ve çocukların bu süreçten daha fazla etkilendiği vurgulanırken, ekonomik bağımsızlığı olmayan şiddet mağduru göçmen kadınların hukuki destek alamadığı için şiddet ortamında yaşamaya devam etmek zorunda kaldığı ileri sürüldü.
İstanbul Sözleşmesi vurgusu
Raporda görüş belirten bir avukata göre, Türkiye’nin 2021 yılında İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin göçmen kadınlar açısından briçok risk yarattığı, ayrıca kadına yönelik şiddeti önlemek adına oluşturulan ulusal mekanizmaların mülteci kadınları kapsamadığı ve bunun göçmen kadınların şiddet karşısında daha korunmasız hale gelmesine yol açtığını öne sürdü.
Aynı avukatın aktarımına göre, yasal ikamet izni bulunmayan bir şiddet mağduru göçmen kadının koruma mekanizmalarına erişimi konusunda ciddi engellerle karşılaşıldığı iddia edildi.
Eğitimde ayrımcılık ve akran zorbalığı
Raporun eğitim bölümünde ise göçmen çocukların okullarda dışlanma, ayrımcılık ve akran zorbalığıyla karşı karşıya kaldığı belirtildi. Saha görüşmelerinde elde edilen anlatıların özellikle son yıllarda göçmen öğrencilere yönelik ötekileştirici tutumların arttığına işaret ettiği ve bunun çocuklar için belli psikolojik ve sosyal sonuçlar doğurduğu ifade edildi.
Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, eğitim alanında yaşanan sorunların çözülmemesi halinde hem göçmen çocukların toplumsal entegrasyonunun zarar göreceğini hem de uzun vadede daha büyük sosyal sorunların ortaya çıkabileceğini belirtti.
“Kentlerde ‘Göçmen Meclisleri’ kurulmalı”
Raporun sonuç bölümünde, sağlık, adalet ve eğitim alanlarında yaşanan hak kayıplarının yalnızca göçmenleri değil, toplumun tamamını etkileyebilecek sonuçlar doğurabileceği vurgulandı. Göçmen ve Mülteci Dayanışma Ağı, kamu kurumlarını ve kamuoyunu göçmenlerin karşı karşıya kaldığı hak ihlallerine karşı duyarlılık göstermeye çağırarak göçmen haklarına yönelik politika önerilerini dile getirdi:
• Uluslararası Mevzuat ve Mültecilik: Uluslararası belgelerle tanınan sığınma hakkına saygı gösterilmeli; Türkiye 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi çekinceyi kaldırarak şartları taşıyan göçmenlere mültecilik statüsü tanımalı, geri gönderme yasağına titizlikle uyulmalıdır.
• Yerel Yönetimlerin Sosyal Yardım Sorumluluğu: Belediyeler, mültecilerin ve göçmenlerin insani yaşam koşullarına erişimi için sundukları ayni ve nakdi sosyal yardımlarda “vatandaşlık” şartı yerine “ihtiyaç sahibi olma” kriterini esas almalıdır. Kent konseylerinde “Göçmen Meclisleri” kurularak, göçmenlerin kendi yaşamlarını ilgilendiren kararlarda söz sahibi olmaları sağlanmalıdır.
• İdari Uygulamalar ve Denetim: Uygulamada bir cezalandırma aracına dönüşmüş bulunan idari gözetim uygulamasına son verilmeli, geri gönderme merkezleri kapatılmalıdır. Bu uygulama sonlandırılana kadar, Geri Gönderme Merkezleri (GGM) ile ilgili mevcut işleyiş gözden geçirilmeli; idari gözetim süreçleri hukuki güvence altına alınmalıdır. GGM’ler başta olmak üzere göçmen haklarına yönelik denetimler tam yetkili bağımsız heyetlerce sağlanmalıdır. Ayrıca hastanelerde veya gözaltında bulunan göçmenler için barolarla iş birliği içinde çalışacak acil müdahale birimleri kurulmalıdır.
• Sınır Politikaları ve Yük Paylaşımı: Kitlesel göç hareketleri karşısında insani koruma ilkeleri gözetilerek güvenli geçiş imkânları değerlendirilmelidir. Göçün getirdiği sorumluluklar uluslararası düzeyde paylaşılmalı; bu amaçla devletleri, STK’ları ve uluslararası kurumları kapsayan, yüksek bütçeli ve yetkin bir küresel göç komisyonu hayata geçirilmelidir.
• Temel Haklar ve Öncelikli Gruplar: Yaşam ve sağlık başta olmak üzere bütün temel haklar, vatandaşlık statüsünden bağımsız olarak herkes için korunmalıdır. Bu hizmetlerin sunumunda; gebe kadınlar, çocuklar, kronik hastalıklardan mustarip olanlar ve acil vakalar önceliklenmeli ve söz konusu kişilere sağlık hizmetleri koşulsuz ve şartsız olarak verilmelidir.
• Sivil Toplum ve Çalışma Hayatı: Sivil toplum kuruluşlarının göç alanındaki çalışmaları desteklenmeli, bütçe kısıtlamaları yerine kamu-STK iş birliği güçlendirilmelidir. Tüm demokratik kitle örgütleri bünyesinde göçmen hakları birimleri oluşturulmalı ve iş dünyasında hak kayıplarının önlenmesi için sendikaların tüzükleri, göçmenleri ve göçmen işçileri kapsayacak şekilde güncellenmelidir.