CUMARTESİ ANNELERİ 1118. HAFTADA

“Yüzleşme olmadan demokrasi olmaz”

Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinin 1118’inci haftasında konuşan Sebla Arcan,“Devlet, insan haklarını ihlal edenleri koruyan değil, herkesin haklarını güvence altına alan bir yapıya dönüşmelidir. Geçmişle yüzleşen, hakikati açığa çıkaran, kayıp yakınlarının haklarını tanıyan ve sorumluların hesap vermesini sağlayan bir hukuk düzeni kurulmalıdır” dedi.

Cumartesi Anneleri/ İnsanları, gözaltında zorla kaybettirilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 1118’inci haftasında Beyoğlu’nda bulunan Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.

30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü’ne dair açıklama yapılan eylemde basın metnini İnsan Hakları Derneği (İHD) Kayıplar Komisyonu üyesi Sebla Arcan okudu.

Sebla Arcan, 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü’nün, dünyanın farklı yerlerinde zorla kaybedilen insanların akıbetinin ortaya çıkarılması için yürütülen mücadelenin ortak günü olduğunu belirterek, “Yarın, dünyanın dört bir yanında kayıp yakınları, kendilerinden zorla koparılan sevdiklerinin akıbetini öğrenmek için aynı soruyu soracak: Neredeler? Biz de bu mücadelenin bir parçası olarak Galatasaray’dan soruyoruz: Kayıplarımız nerede? Çünkü bizim için zorla kaybetme, yalnızca bir insanın devletin kontrolü altında ortadan kaybedilmesi değildir. Ardından gelen inkâr, soruşturmaların etkisiz bırakılması ve faillerin korunması da bu suçun devamıdır. Sevdiklerimiz güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındı ve bir daha geri dönmedi. Devlet, onların akıbetini ortaya çıkarmak yerine inkâr etti. Soruşturmalar etkisizleştirildi. Deliller karartıldı. Failler ve sorumlular korundu. İnkâr ve cezasızlıkla suçun üzeri örtüldü” dedi.

“İnkâr sürdükçe hakikat ortaya çıkamaz”

İnkâr ile cezasızlık düzeninin sürdüğünü belirten Sebla Arcan, “İnkâr sürdükçe hakikat ortaya çıkamaz. Cezasızlık sürdükçe adalet sağlanamaz. Adalet sağlanmadıkça yeni ihlallerin önü alınamaz. Bu nedenle talebimiz yalnızca kayıplarımızın bulunması değildir. Hakikatin açığa çıkarılmasını, fail ve sorumlulardan hesap sorulmasını, adaletin sağlanmasını ve bir daha hiç kimsenin zorla kaybedilmemesini istiyoruz 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü vesilesiyle devleti yönetenlere bir kez daha sesleniyoruz: Devletin görevi suçları gizlemek değil, açığa çıkarmaktır. Failleri korumak değil, hesap vermelerini sağlamaktır. Aileleri susturmak değil, hakikati bilme haklarını güvence altına almaktır. İhlal üreten bir düzenin normalleşmesini kabul etmiyoruz. Geçmişin ağır suçlarıyla yüzleşmeden, hakikati ortaya çıkarmadan, mağdurların haklarını tanımadan ve cezasızlığı ortadan kaldırmadan gerçek bir barıştan ve demokrasiden söz edilemez. Bu nedenle mücadelemiz yalnızca geçmişte yaşanan suçların hesabını sormakla sınırlı değil.”

“Geçmişle yüzleşen bir hukuk düzeni kurulmalıdır”

İhlal üreten sistemin değişmesini, insan haklarını merkeze alan bir hukuk düzeninin kurulmasını gerektiğini dile getiren Sebla Arcan, “Devlet, insan haklarını ihlal edenleri koruyan değil, herkesin haklarını güvence altına alan bir yapıya dönüşmelidir. Geçmişle yüzleşen, hakikati açığa çıkaran, kayıp yakınlarının haklarını tanıyan ve sorumluların hesap vermesini sağlayan bir hukuk düzeni kurulmalıdır. Talebimiz açık. Kayıplarımızın akıbeti açıklansın. Kayıplarımız bulunsun. Failler ve sorumlular açığa çıkarılsın. Zorla kaybetme suçları etkin biçimde soruşturulsun. Cezasızlık politikalarına son verilsin. Hakikati bilme hakkımız güvence altına alınsın. İhlal üreten sistem demokratikleşsin. Kayıplarımız bulunana, hakikat açığa çıkarılana ve sorumlular hesap verene kadar sormaya devam edeceğiz: Kayıplarımız nerede? Israrla söylemeye devam edeceğiz: Kayıplarımızı unutmuyoruz. İnkârı kabul etmiyoruz. Cezasızlığı kabul etmiyoruz. Hakikat ve adalet talebimizden vazgeçmiyoruz” diye konuştu.

“Failler bulunsun ve yargılansın”

Ardından konuşan İHD MYK Üyesi Eren Keskin de Türkiye’nin faili meçhul ve zorla kaybetmelere dair uluslararası sözleşmeleri imzalamadığını, birçok davanın zaman aşımından düşürülmeye çalışıldığını ifade etti.

Eren Keskin, Adalet Bakanlığı bünyesinde faili meçhul cinayetlere dair kurulan komisyonun buradaki aileleri de dinlemesini istedi.

32 yıldır Galatasaray Meydanı’ndan yetkililere seslendiğini vurgulayan Rıdvan Karakoç’un kardeşi Hasan Karakoç, “Failler bulunsun, sorumlular yargılansın. Burada doğan çocuklar şuan 32 yaşında. Senelerdir mücadele ediyoruz ama hiçbir gelişme yaşanmadı. Cumartesi İnsanlarından yitirdiğimiz anne, babalar oldu. Çocuklarının durumunu öğrenemeden yaşamlarını yitirdiler. Onların da yerine bu mücadeleyi sahiplenmeye devam ediyoruz” dedi.

Cemil Kırbayır’ın kardeşi Mikail Kırbayır, Galatasaray Meydanı’nın artık sadece bir meydan değil bir hafıza mekanı olduğunu söyleyerek, “Biz geçmişin hafızasıyız. Korkmuyoruz bıkmıyoruz, hiçbir yere de bıkmıyoruz. Yakınlarımızın akıbeti açıklanana kadar, failleri yargılanıncaya kadar bu mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” dedi.

Cumartesi Anneleri / İnsanları


Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.

Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.

12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.

Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.

Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.

İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.

Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri

Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.

3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.

Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.

Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.

41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.

BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur

Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.

BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.

Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.

5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.

Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.

Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.

Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.

Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.

Ödüller

2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü
2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü

Ağır hasta mahpus Mehmet Sait Yıldırım kalp krizi geçirdi

Ağır hasta mahpus Mehmet Sait Yıldırım’ın tahliyesi, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından üçüncü kez ertelendi. Kurul görüşmesinin ardından kalp krizi geçiren Yıldırım’a anjiyo yapıldı ve kalbine iki stent takıldı.


İzmir Kırıklar 1 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutulan 33 yıllık ağır hasta mahpus Mehmet Sait Yıldırım’ın (75) tahliyesi, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından üçüncü kez yakıldı.

Avukatlarının aktardığına göre Yıldırım, dün (24 Ağustos) Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu görüşmesinin ardından kalp krizi geçirdi. Hastaneye kaldırılan Yıldırım’a bugün anjiyo yapıldı ve kalbine iki stent takıldı.

bianet’in haberine göre Yıldırım’ın avukatları Aryen Turan ve Ali İhsan Güven, bugün saat 16.40 sıralarında İzmir Şehir Hastanesi 6. Kat Koroner Yoğun Bakım Servisi’nde Yıldırım’la beş dakika görüştü.

Avukat Ali İhsan Güven’in bianet’e aktardığı bilgiye göre Yıldırım, 24 Ağustos’ta saat 10.00 sıralarında İdare ve Gözlem Kurulu karşısına çıktı. Görüşmenin gergin geçtiğini belirten Güven, Yıldırım’a önceki kurul görüşmelerinde olduğu gibi yeniden “pişmanlık dayatıldığını” ve tartışma yaşandığını belirtti.

Güven, Yıldırım’ın odasına döndükten sonra kalp krizi geçirdiğini, koğuş arkadaşı Rohat Caruş’un cezaevi görevlilerine haber vermesi üzerine hastaneye sevk edildiğini söyledi.

Güven’in aktardığına göre Yıldırım önce Buca’daki bir hastaneye götürüldü, burada mahpus koğuşu bulunmadığı için İzmir Şehir Hastanesi’ne sevk edildi. Bugün saat 11.00 sıralarında anjiyo yapılan Yıldırım’ın kalbine iki stent takıldı. bianet’in haberine göre, Yıldırım’ın kalbine giden ana damarlardan birinin tıkandı ve Yıldırım ciddi bir hayati tehlike atlattı. Avukat Güven, sağlık durumunun şu an iyi olduğunu ve kendilerine yarın taburcu edilebileceğinin söylendiğini söyledi.

Avukatların belirttiğine göre Yıldırım’ın tahliyesi üç ay daha ertelendi.

Yıldırım: “Mert olun, idam edin”

Güven, kurul görüşmesi sırasında Yıldırım’ın şu ifadeleri kullandığını da bianet’e anlattı:

Bana DGM idam vermişti. İdamdan müebbet hapis cezasına çevrildi. Siz kurul olarak DGM’nin verdiği idam cezasını infaz etmek istiyorsunuz. Mert olun, sabah buraya bir darağacı yapın, idam edin.

Tahliyesi iki kez daha ertelenmişti

Mehmet Sait Yıldırım, 1993’te PKK üyesi olma iddiasıyla gözaltına alındı ve 1995’te müebbet hapis cezasına mahkum edildi. Yıldırım, kalp ve damar hastalıkları, KOAH, hipertansiyon ve diğer kronik rahatsızlıkları sebebiyle ağır hasta mahpuslar arasında yer alıyor ve ağır sağlık sorunlarına rağmen 33 yıldır cezaevinde tutulmaya devam ediyor.

Yıldırım, 2013-2015 çözüm sürecinde, Abdullah Öcalan’ın talebi üzerine oluşturulan ve kamuoyunda “İmralı sekreteryası” olarak bilinen 5 kişilik mahpus grubunda yer aldı. Sağlık sorunları nedeniyle İmralı’da yalnızca 9 gün kaldıktan sonra başka bir cezaevine sevk edildi. Daha sonra yaşadıklarını “İmralı’da Dokuz Gün” adlı kitabında anlattı. Tutsaklığının önemli bir kısmını tek kişilik hücrede, tecrit altında geçirdi.

Mehmet Sait Yıldırım, hapis cezası 27 Şubat 2025’te sona ermesine rağmen, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından “iyi halli” olmadığı ve “pişmanlık duymadığı” gerekçesiyle tahliye edilmemişti. 25 Kasım’da tekrar toplanan Kurul, Yıldırım’ın tahliyesini bir kez daha engellemişti. Bir sonraki değerlendirme için 9 ay sonraya (bugün, 25 Ağustos 2026) gün verdi.

Kasım’da tahliyesi ikinci kez ertelenen Yıldırım, avukatı Demirer aracılığıyla bianet’e şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“Benim 96’da aldığım idam cezam müebbet hapse çevrildi. 30 yıldan sonra benim artık tahliye edilmem gerekiyordu, bırakmıyorlar. İyi halli olmadığım bahane edilerek ikinci kez tahliyem erteleniyor. Kurula çıktığımda da söyledim, aslında bir nevi idam kararını infaz etmek istiyorsunuz. Eğer idam cezasını bu kadar uygulamak istiyorsanız mert davranın, avluda çıkarın darağacına idam edin. Ben bileyim bana idam cezası verildi, siz de açık açık ‘idam ettik’ diyin.”

Ayşegül Doğan’ın soru önergesi

DEM Parti Şırnak Milletvekili ve Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, sağlık durumu giderek kötüleşen mahpus Yıldırım için Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yanıtlaması istemiyle Meclis Başkanlığı’na 28 Temmuz’da yazılı soru önergesi sunmuştu.

Doğan’ın başvuruları ve Meclis’e sunduğu soru önergesinde, koşullu salıverilme süresi aylar önce dolmasına rağmen tahliye edilmeyen Yıldırım’ın kalp, KOAH, hipertansiyon ve akciğer rahatsızlıkları gibi pek çok kronik hastalığı bulunduğu ve temmuz başında sağ gözünde kan pıhtısı oluştuğu hatırlatıldı. Önergede Yıldırım’ın, sevk sırasında kelepçeli muayene dayatmasına maruz kaldığı, tedavisinin geciktiği ve görme sorunlarının devam ettiği belirtildi.

Doğan, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na da başvurarark Yıldırım’ın tahliyesinin yeniden değerlendirilip değerlendirilmeyeceği, hastane sevkindeki kelepçeli muayene iddiasına ilişkin soruşturma başlatılıp başlatılmadığı ve “iyi hâl” gerekçesiyle tahliyesi ertelenen hasta mahpus sayısı hakkında yanıt talep etti. Ayrıca Yıldırım’ın sağlık koşullarının yerinde incelenmesi, cezaevinde kalmasının tıbben uygun olup olmadığının tespiti ve sağlık hizmetlerine kesintisiz erişiminin sağlanmasını da istedi.

Kaynak: bianet

AİHM Büyük Dairesi: Osman Kavala derhal serbest bırakılmalı

AİHM, Osman Kavala’nın mahkumiyetine ilişkin ikinci başvurusuna dair Türkiye’nin ifade, örgütlenme, adil yargılanma ve özgürlük haklarını içeren maddeleri ihlal ettiğine karar verdi. AİHM, Kavala’nın derhal serbest bırakılması ve Türkiye’nin Kavala’ya manevi tazminat ödemesi gerektiğine hükmetti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, Osman Kavala’nın 18 Ocak 2024 tarihli ikinci başvurusuna ilişkin kararını Strazburg’da açıkladı. Mahkeme, Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin beş ayrı maddesini ihlal etmekten mahkum etti ve Kavala’nın derhal serbest bırakılması gerektiğine hükmetti.

AİHM, ayrıca Türkiye’nin Osman Kavala’ya üç ay içinde 70 bin Euro manevi tazminat ve 43 bin 342 Euro yargılama gideri ödemesi gerektiğine de hükmetti.

Kararın merkezinde, Kavala’nın 25 Nisan 2022’de aldığı ağırlaştırılmış mahkumiyetine ilişkin tespit yer aldı. Türkiye’nin Kavala’nın haklarını bir kez daha ihlal ettiğine hükmeden mahkeme, Kavala’nın derhal serbest bırakılması gerektiğini yineledi. Büyük Daire’nin kararı olması sebebiyle Türkiye’nin karara itiraz edebileceği bir yol kalmadı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi tarafından verilen kararlar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesi uyarınca kesin ve nihai nitelik taşımaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararları ise Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi uyarınca bağlayıcı niteliktedir.

Kararlar 15’e karşı 2 oyla alındı. Karara Bosna Hersekli Faris Vehabović ile Türkiyeli Saadet Yüksel muhalif kaldı.

Mahkeme, ifade özgürlüğüne ilişkin 10. madde, toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin 11. madde, adil yargılanma hakkına ilişkin 6. maddenin 1. fıkrası, özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin 5. maddenin 1. fıkrası ile hakların sınırlandırılmasına ilişkin 18. maddenin ihlal edildiğine hükmetti. Bunun yanında mahkeme koşullu salıverilme olanağı bulunmayan ağırlaştırılmış müebbet cezasının, denetim mekanizması bulunmaması nedeniyle işkence ve kötü muamele yasağını düzenleyen 3. maddeyi ihlal ettiğini de tespit etti.

AİHM: AYM “usuli hareketsizlik” uyguluyor

2022’deki ağırlaştırılmış müebbet kararına ilişkin yapılan bireysel başvurunun ardından dosyanın dört yıldır bekletildiğini hatırlatan AİHM, Kavala’nın 8,5 yılı aşkın süredir kesintisiz tutuklu olduğunu belirterek Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) önündeki başvuruları yıllardır karara bağlamamasını “usuli hareketsizlik” olarak nitelendirdi ve bunun iç hukukta sağlanan korumayı “teorik ve hayali” bir hak düzeyine indirdiği eleştirisini de dile getirdi.

“AYM, davayı 25 Temmuz 2023 tarihinde gündemine aldıktan sonra, Genel Kurul’da derhal erteleyerek yargılamayı ve dolayısıyla başvuranın uzun süreli tutukluluğuyla ilgili belirsizliğini uzatmıştır.”

AİHM kararında, Kavala’nın 24 Ekim 2023’te sunduğu ve bu kez mahkumiyetinden kaynaklanan özgürlüğünden mahrum bırakılma ile ilgili olan ikinci bireysel başvurusunun da yaklaşık 3 yıldır beklemede olduğunu da belirtildi.

Türkiye, Kavala’nın 10. ve 11. maddeler kapsamındaki haklarını kullandığı için değil, şiddet olaylarıyla sonuçlanan Gezi Parkı eylemlerini örgütleme, yönetme ve finanse etmedeki merkezi rolü nedeniyle yargılandığını ileri sürdü. Buna karşılık AİHM, hakların kötüye kullanılmasını düzenleyen 17. maddenin yalnızca istisnai ve aşırı durumlarda uygulanabileceğini hatırlatarak Kavala’nın Sözleşme’deki hakları ortadan kaldırmayı amaçladığına ilişkin herhangi bir unsur bulunmadığını belirtti.

Şiddete doğrudan katılım veya teşvik olmaksızın “planlama, koordinasyon veya liderlikte stratejik rol” suçlamasının yapılmasının ceza hukukunun öngörülebilirliği ilkesine aykırı olduğu vurgulandı. Mahkeme, Kavala’nın o dönem sivil toplum veya uluslararası aktörlerle temas kurmasının, uluslararası kuruluşlar ve STK’larla toplantılar düzenlemesinin, göz yaşartıcı gaz kullanımını ve Türkiye’ye ihracatını eleştirmesinin, Gezi sırasında gerçekleştiği ileri sürülen insan hakları ihlallerini belgelemesinin “kendi başına nasıl bir ceza soruşturmasının dayanağını oluşturabileceğini” göremediğini de ekledi.

AİHM, 2019’dan bu yana Kavala’nın serbest bırakılması gerektiğini ve Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) ihlal ettiğini vurgulamaya devam ediyor.

Osman Kavala’nın avukatları olan Başak Çalı ve Philip Leach, AİHM Büyük Dairesi’nin Kavala hakkında verdiği karara ilişkin “Bu karar, Osman Kavala’nın ifade, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü gibi temel haklarını kullanması nedeniyle neredeyse dokuz yıldır alıkonuyor olmasına ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilmiş olan üçüncü karardır. (…) Bu vahim adaletsizliğe son verilmesi için kararın artık gecikmeksizin uygulanması gerekmektedir” diye konuştu.

Ne olmuştu?

Osman Kavala, bir insan hakkı savunucusu olarak 25 Ekim 2017’de gözaltına alındıktan sonra 1 Kasım 2017’de tutuklandı.

AİHM, 10 Aralık 2019’da tutukluluğun AİHS’in 5. ve 18. maddelerini ihlal ettiğine hükmetmiş ve derhal serbest bırakılmasını istemişti.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de kararın uygulanmaması üzerine ihlal prosedürünü başlatmıştı. Ardından AİHM, 11 Temmuz 2022’de Türkiye’nin AİHS’ten kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmediğine karar vermişti.

1 Kasım 2017’den bu yana tutuklu bulunan Kavala, Gezi Parkı davasında 25 Nisan 2022’de “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Karar, 28 Eylül 2023’te yargıtay tarafından onandı.

Kavala’nın tutuklanmasına dair yaptığı ikinci başvurusuna ilişkin duruşma 25 Mart 2026’da görülmüştü.

Osman Kavala Kronolojisi
Kronoloji

Osman Kavala Davası: Gün Gün

18 Ekim 2017’den 25 Ağustos 2026’ya bir hukuk mücadelesi

Osman Kavala hakkındaki soruşturma, yargılama ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreçlerinin kronolojik dökümü.

2017
18 Ekim 2017
Osman Kavala gözaltına alındı.
25 Ekim 2017
Gözaltı süresi bir hafta uzatıldı.
31 Ekim 2017
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde sorgusu yapıldı.
1 Kasım 2017
İfade alınmaksızın tutuklamaya sevk edildi, İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği, TCK 309 ve 312. maddelerinden tutuklama kararı verdi.
8 Kasım 2017
Tutuklama kararına itiraz edildi.
29 Aralık 2017
Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapıldı.
2018
Ocak – Ağustos 2018
Aylık tutukluluk incelemelerinde tutukluluk halinin devamına karar verilmesi sürdü, 3 Ağustos’ta avukatlara haber verilmeden atanan baro avukatıyla duruşma yapıldı.
23 Ağustos 2018
AİHM, başvurunun öncelikli değerlendirilmesi talebini kabul etti.
Eylül – Kasım 2018
Dosyanın tefrik edilmesi talep edildi. Tutukluluk incelemeleri devam etti.
21 Aralık 2018
Tutukluluk halinin devamına karar verildi.
2019
19 Şubat 2019
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame düzenledi.
22 Mayıs 2019
Anayasa Mahkemesi, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine 10’a karşı 5 oyla karar verdi, Başkan ve Başkan Yardımcısı karşı oy kullandı.
24 Haziran 2019
Silivri Kampüsü’nde ilk celse görüldü, sorgusu yapıldı.
Haziran – Ekim 2019
30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde art arda duruşmalarda tutukluluk halinin devamına karar verildi.
11 Ekim 2019
TCK 309. madde kapsamındaki soruşturmadan re’sen tahliye edildi (diğer suçlamalar nedeniyle tutukluluğu sürdü).
10 Aralık 2019
AİHM, tutukluluğun Sözleşme’nin 5/1, 5/4 ve 18. maddelerine aykırı olduğuna ve derhal serbest bırakılmasına karar verdi.
24 Aralık 2019
30. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM kararını hiçe sayarak tutukluluk halinin devamına karar verdi.
2020
28 Ocak 2020
Mahkeme, AİHM’in serbest bırakma kararını bir kez daha hiçe sayarak tutukluluğun devamına karar verdi.
18 Şubat 2020
Gezi Davası’nda (2019/74 Esas) oy birliğiyle beraat kararı verildi — ancak aynı gün başka bir soruşturma kapsamında gözaltına alındı.
19 Şubat 2020
Emniyette veya savcılıkta sorgulanmadan, TCK 309. madde uyarınca yeniden tutuklandı.
9 Mart 2020
Bu kez casusluk suçlamasıyla (TCK 328) aynı soruşturma dosyası kapsamında tutuklama kararı verildi — Adliye’ye dahi getirilmeden.
12 Mayıs 2020
Türkiye’nin AİHM ihlal kararına yaptığı itiraz reddedildi, karar kesinleşti.
3 Eylül 2020
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM kararının uygulanmasına ve derhal serbest bırakılmasına yönelik karar aldı.
29 Eylül 2020
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, TCK 309 ve 328. maddeleri uyarınca yeni iddianame düzenledi.
29 Aralık 2020
Anayasa Mahkemesi, kişi hürriyeti hakkının ihlal edilmediğine 8’e karşı 7 oyla karar verdi.
2021
22 Ocak 2021
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, Gezi Davası’ndaki beraat kararının bozulmasına karar verdi.
5 Şubat 2021
Dava dosyası, Gezi Davası ile birleştirilmesine karar verilerek 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başladı.
9 Haziran 2021
Bakanlar Komitesi ilk kez, AİHM kararı uygulanmazsa Türkiye’ye yönelik ihlal prosedürü başlatılacağını açıkladı.
Temmuz – Ağustos 2021
Çarşı Davası ile Gezi Davası’nın birleştirilmesi tartışması sonucu 2 Ağustos’ta dosyalar birleştirildi.
16 Eylül 2021
Bakanlar Komitesi, kasım-aralık toplantısından önce derhal serbest bırakılması çağrısını yineledi.
8 Ekim – 26 Kasım 2021
Birleştirilmiş dosyada 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmalarda tutukluluk halinin devamına karar verildi.
2 Aralık 2021
Bakanlar Komitesi, ihlal prosedürünü başlatma eğiliminde olduğunu Türkiye’ye bildirdi.
2022
17 Ocak 2022
13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutukluluk halinin devamına karar verildi.
2 Şubat 2022
Bakanlar Komitesi, AİHS’in 46. maddesi uyarınca resmen ihlal prosedürü başlattı.
4 Mart 2022
Savcı, TCK 312. madde uyarınca mahkûmiyet ve yeniden tutuklama talep eden esas hakkında mütalaayı sundu.
25 Nisan 2022
TCK 312. madde uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı ve yeniden tutuklandı, casusluk suçlamasından beraat etti. Diğer 7 sanık da mahkum edildi.
9 Haziran 2022
Tutukluluğun devamı kararına karşı Anayasa Mahkemesi’ne yeni bireysel başvuru yapıldı.
11 Temmuz 2022
AİHM Büyük Dairesi, Türkiye’nin 2019 kararına uymayarak 46/1. maddeyi ihlal ettiğine karar verdi.
28 Aralık 2022
İstanbul 3. Bölge Adliye Mahkemesi, mahkûmiyet kararına karşı başvuruyu esastan reddetti.
2023
7 Temmuz 2023
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, mahkûmiyetin onanmasını talep eden tebliğnameyi yayınladı.
28 Eylül 2023
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, ağırlaştırılmış müebbet cezasını ve diğer sanıkların cezalarını onadı; infaza başlandı.
24 Ekim 2023
Anayasa Mahkemesi’ne ek başvuruda bulunuldu, öncelikli inceleme ve geçici tedbir talep edildi.
2024
18 Ocak 2024
2019 kararından bu yana derinleşen ihlallere ilişkin AİHM’e yeni başvuru yapıldı (Kavala/Türkiye No. 2).
2025 – 2026
16 Aralık 2025
AİHM Dairesi, yargılama yetkisini Büyük Daire lehine bıraktı.
25 Mart 2026
Büyük Daire’de duruşma görüldü.
25 Ağustos 2026
Büyük Daire, Kavala/Türkiye (No. 2) davasında kararını açıkladı.
Kaynak: Dava sürecine ilişkin basına yansıyan kayıtlar ve AİHM kararları

Rakka’da Kürtleri kaçırıyorlar, işkence edip göçe zorluyorlar

Kimliği belirsiz kişiler Rakka’da Kürtleri kaçırarak ailelerinden para istiyor. Söz konusu kişiler, kaçırdıklarını bilinmeyen yerlere götürüp ağır işkencelere maruz bırakıyorlar. Bu durumdan dolayı on binlerce Kürt aile Rakka’dan göç etmek zorunda kaldı.

HSD’nin kontrolünde bulunduğu dönem Rakka’dan bir görüntü, Foto: Hawarnews

Elî Mihemed bundan bir süre önce öğle saat 11.00 civarında Rakka’daki evinin önünde kaçırıldı. Mihemed evinden dışarı çıktığında, siyah ve plakasız bir araçla bir kaç kişinin kendisini beklediğini gördü. Bu kişiler silahlıydı ve son dönemlerde Rakka’da Kürtler’i kaçıranlara benziyorlardı. Mihemed’den kendileriyle gitmesini istedi. Üzerindeki eşyaları ve telefonu bırakarak Mihemed’i araca bindirerek kendileriyle götürdüler.

Mihemed son bir buçuk ay içerisinde Rakka’da kaçırılan 10’a yakın kişiden sadece biri.

Görgü tanıkları ve Rakka’da yaşayan konuya hakim kimi kaynakların aktardığına göre, bir süredir gündüz saat 11.00 civarında söz konusu grup, Mihemed’i kaçırdıkları yöntemle hareket ediyor. Kaçırdıkları kişilere ağır işkenceler yapıyor, fotoğraflarını çekerek ailelerine gönderiyor ve onlardan para istiyor.

Bilgilere göre kaçırılanların hepsi de Kürt.

Rakka kentinde yaşananlara şahit iki kişi niha+’a verdikleri bilgilere göre kaçırılma olayları başladığından bu yana, pek çok Kürt aile şehri terk etti. Kaynaklara göre, bu durumla amaçlananın Rakka’yı Kürtler’den temizlemek olduğunu iddia ettiyorlar.

Güvenlik gerekçesi ile söz konusu kaynaklar isimlerinin açıklanmasını istemedi. Ayrıca aynı amaçla kaçırılan kişilerin isimlerini de değiştirdik.

Kürt mahallesinin yüzde 70”i göç etti

Rakka, Suriye’nin kuzeyinde Fırat Nehri’nin kıyısında yer alıyor. Stratejik bir şehir olan Rakka, Halep’in 160 km doğusunda bulunuyor. Burası pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış durumda.

Şehir 2014 ile 2017 yılları arasında IŞİD’in kontrolündeydi ve IŞİD burayı ‘başkent’ olarak tanımlıyordu. 2017 yılında Suriye Demokratik Güçleri (HSD) ABD güçlerinin desteğiyle, IŞİD’den kurtardı. Binlerce IŞİD’li teslim oldu. Teslim olan IŞİD’liler kamplara yerleştirildi.

Rakka şehir haritası

Ocak 2026 yılına kadar HSD’nin kontrolünde kalan Rakka şehri, 2025 yılının sonu ile 2026 yılının başında Halep’teki Kürt mahalleri ile Rojava’ya yönelik saldırılar sonucunda, geçici Şam yönetimine devredildi.

2011-2021 yılları arasında yapılan nüfus sayımına göre, Rakka’da 60 bine yakın Kürt yaşıyordu. Ancak Suriye savaşı sonrasında başlayan süreçle birlikte pek çok Kürt buradan göç etmek zorunda kaldı. HSD’nin Rakka’nın kontrol etmesiyle birlikte bunlardan bazıları geri döndü. 2026’nın başındaki çatışmalarla birlikte şehirde bulunan Kürt mahallesinin sakinlerinin hepsinin göç ettiği ifade ediliyor. Sonrasında bir kısmı terk ettikleri evlerine döndü.

Son kaçırılma olayları ile birlikte, aynı mahallede bulunan Kürtler’in yüzde 70’i göç etmek zorunda kaldı. Rakka’nn tamamında geçmişde yüzde 40’lık Kürt nüfusu, yüzde 60’lik da Arap nüfusu olduğu tahmin ediliyor. Ancak şu anda şehirde kalan Kürtler’in oranının yüzde 5 ile 10 arasında olduğu kaydediliyor.

“Kürtler burada misafir diyorlar”

Mahmûd Derwîş kaçırıldıktan sonra kendisinden istenen parayı verince serbest kaldı. O da serbest kaldıktan sonra diğerleri gibi Rakka’ya terk etti. Kendisini kaçıranlar, ya şehri terk edersin ya da seni öldürürüz diyerek tehdit etmişlerdi.

Kaçırılanlardan bazıları, aile üyelerinin kaçırılması ile tehdit ediliyor.

Göç edenlerin önemli bir kısmı mallarını ve mülklerini fiyatının çok çok altında satmak zorunda kalıyor. Derwîş de 60 bin dolara olan evini 40 bin dolara satmak zorunda kalmış.

İsmini vermek istemeyen kaynaklardan biri, insanlar dükkanlarını, hasatlarını, arabalarını satıp Rakka’yı terk ediyor dedi: “İnsanlar canımdan olacağımdan malımdan olayım diye düşünüyor.”

Başka bir kaynağa göre, bu işi yapanların düşüncesi “Kürtler burada misafir” o yüzden buradan göç etmeliler şeklinde.

Baas rejimi döneminde Kürt bölgelerine Arapların yerleştirildiği “Arap kemeri” projesini hatırlatan aynı kaynak, bu yapılanların da onun bir benzeri olduğunu kaydetti. Bununla Kürtlerin olduğu bölgelerde demografik değişimin yapılmak istendiğini ifade etti.

Bu kaynağın verdiği bilgiye göre son bir hafta on gün içerisinde Rakka’dan üç kişinin daha arandığını ve onlardan Rakka’dan göç etmeleri istendiğini kaydetti.

Geçici hükümet ne yapıyor?

Kaynaklardan biri, bu işi yapanların sadece bir grup olduğunu, başka bir kaynak ise iki üç ayrı grup olduğunu söylüyor.

İddiaya göre bu kişiler kendilerini asayiş üyesi olarak tanıyor ve bu yüzden de kimsenin onlara karışamadığını iddia ediyor.

Bu kişiler gizli numaralardan ya da yabancı ülke numaralarından insanları arıyorlar.

Onları kaçırdıklarında 250 bin Dolara yakın para istiyorlar. Ancak bazıları 20 ya da 30 bin Dolar ile ancak bunların ellerinden kurtulabiliyorlar.

Söz konusu para, Sham Cash adlı bir dijital para sistemi aracılığıyla gönderiliyor. Bu sistem, geçici Şam yönetiminin memur maaşlarını ödemek için kabul ettiği bir sistem.

Suriye’de kamu sektöründe çalışan binlerce kişi bu Nisan ayında Ramazan Bayramı öncesinde maaşlarını almaya çalışırken, birçoğu birkaç ay önce indirmeleri istenen arızalı bir uygulamaya erişemediklerini fark etti.

Sham Cash adlı uygulama, Suriye hükümetinin maaş dağıtımı, fatura ödemeleri ve para transferleri için tercih ettiği yöntem haline geldi. Ancak kullanıcılar uygulamanın çalışmadığını, uzmanlar ise güvenli olmaktan çok uzak olduğunu söylüyor.

Kamu sektörü çalışanları için zorunlu hale getirilen Sham Cash uygulaması, dijital güvenlik konusunda acil endişeleri gündeme getiriyor.

Ocak ayında, Suriye kamu sektörü çalışanlarına maaşlarını alabilmeleri için “Sham Cash” adlı bir uygulamayı indirmeleri yönünde sessizce talimat verildi.

Sham Cash uygulaması yalnızca kendi web sitesi üzerinden indirilebiliyor ve iOS mağazasında (App Store) bulunmuyor. Bu durum, resmi mağazalarda yer alan uygulamaların geçmesi gereken sıkı güvenlik doğrulama testlerinden geçmediği için uygulamanın güvenli olmadığı anlamına geliyor.

Ocak ayında basında yer alan haberler ayrıca uygulamanın, uluslararası alanda tanınmayan, Türkiye’de kayıtlı bir döviz bürosu olan İdlib’deki “Çam Bankası”ndan gelen transferlerle bağlantılı olduğunu gösteriyor. Sham Cash aracılığıyla transfer edilen fonlar, Suriye Merkez Bankası veya küresel bankacılık sisteminden geçmiyor.

Nisan ayına gelindiğinde uygulama tamamen zorunlu hale getirildi. Ancak uygulama; teknik arızalar, şüpheli finansal bağlantılar ve endişe verici bir şeffaflık eksikliğiyle gölgelenmiş durumda. Kullanıcılar arasında hayal kırıklığı artarken, SMEX’in Adli Analiz Birimi arka planda gerçekte neler olup bittiğini araştırdı.

Sham Cash’in arkasındaki bilinmeyen geliştirici

Sham Cash’in arkasındaki şirket hakkında kamuya açık hiçbir bilgi bulunmaması, şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda ciddi endişelere yol açıyor. Bilinen veya resmi olarak kayıtlı bir geliştirici olmadığı için veri ihlalleri, dolandırıcılık veya mali kayıp durumlarında sorumlu tutulacak bir muhatap bulunmuyor.

Uygulamada ayrıca açıkça belirtilmiş bir Kullanım Şartları, Gizlilik Politikası veya yasal yetki alanına ilişkin herhangi bir ibare yer almıyor; bu da yasal yollara başvurmayı neredeyse imkansız hale getiriyor.

Sham Cash’in yasal veya doğrulanabilir bir şirketle bağlantısı olmadığı için güvenlik protokolleri değerlendirilemiyor. Bu durum, kötü amaçlı yazılımların veya casus yazılımların kullanıcı cihazlarını tehlikeye atma riskini önemli ölçüde artırıyor.

Resmi olarak kayıtlı bir sahibi olmadığı için kişisel bilgiler, finansal detaylar ve işlem geçmişleri de dahil olmak üzere hassas kullanıcı verilerinin kötüye kullanımı veya satışı izlenemiyor ve denetlenemiyor.

niha+a bilgi veren bir kaynak, bu uygulamanın geçici Şam yönetimi tarafından kabul edilen bir uygulama olduğunu, o yüzden bunlara para gönderildiğinde, hükümetin bunları bulması gerekiyor.

Bir komite oluşturuldu

Bilgilere göre, söz konusu konuyla ilgilenmek ve Rakka’daki Kürtlerin sorunlarına çözüm bulmak amacıyla üç kişilik bir komite oluşturuldu. Bu komitenin verdiği bilgilere göre, şimdiye kadar Rakka’dan 4 bin aile göç etti. Bunların bir kısmı Kobaniye, diğerleri de Haseke’ye gitti.

Bir kaynak, kaçırılanların ve tehdit edilenlerin sayısının çok daha fazla olduğunu iddia ediyor. Bu kaynağa göre, bazıları isimlerinin duyurulmasını istemediği için kamuoyuyla paylaşmıyorlar.

CUMARTESİ ANNELERİ 1117. HAFTADA

Mehmet Mustafa Günkan’ın akıbeti soruldu

Gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan Cumartesi İnsanları/Anneleri 1117. haftada Galatasaray Meydanı’nda Mustafa Mehmet Günkan için adalet istedi.

Cumartesi Anneleri/İnsanları 1117. hafta eylemlerinde 1994 yılından bu yana haber alınamayan Diyarbakır’ın Hani ilçesine bağlı Akçayurt köyü muhtarı Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetini sordu.

Galatasaray Meydanı’ndaki polis bariyerlerinin önünde yapılan açıklamada, inkâr ve cezasızlık politikalarının geçmişten günümüze bir devlet politikası olarak sürdüğü vurgulandı.

Akçayurt ve çevre köylerin sakinlerinden oluşan yüzlerce kişi, Topçular Jandarma Karakolu’nun yanında oluşturulan toplama alanına götürüldü. Köylüler yaklaşık bir hafta burada tutuldu. Mustafa Mehmet Günkan da bu kişiler arasındaydı.

Açıklamayı Cumartesi İnsanları’ndan Yasemin Bektaş okudu.

Açıklamada, Günkan’ın serbest bırakıldığında ağır işkence gördüğü ve bunun üzerine Ankara’ya giderek hükümet yetkilileri nezdinde girişimlerde bulunduğu belirtildi. Günkan’ın İnsan Hakları Derneği’ne başvurduğu ve bir televizyon kanalında yaşadıklarını anlattığı kaydedildi.

Açıklamanın tamamı şöyle:

32 yıldır soruyoruz: Mustafa Mehmet Günkan nerede?

1117. haftamızda, bizi Galatasaray Meydanı’ndan ayıran polis bariyerlerinin önünden kamuoyuna sesleniyoruz.

1117 haftadır kayıplarımızın hikâyelerini anlatırken yalnızca geçmişte yaşanan ağır hukuksuzlukları hatırlatmıyoruz. Aynı zamanda inkârın bu topraklarda nasıl kökleştiğini, cezasızlığın nasıl bir devlet politikasına dönüştüğünü de anlatıyoruz.

Çünkü biliyoruz ki inkâr ve cezasızlık geçmişte kalmış bir mesele değildir. Bugünümüzü de zehirlemeye devam ediyor; hukukla, adaletle ve demokrasiyle aramıza kalın duvarlar örüyor.

Bugün hikâyesini paylaşacağımız Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetinin 32 yıldır karanlıkta bırakılması, işte bu duvarın nasıl örüldüğünü gösteren örneklerden biridir.

Mehmet Günkan, Diyarbakır’ın Hani ilçesine bağlı Akçayurt köyünün muhtarıydı.

13 Haziran 1994 tarihinde köy yakınında bir çatışma yaşandı. Sonrasında sabah erken saatlerde jandarma Akçayurt köyüne baskın yaptı ve köyü zorla boşalttı. Akçayurt ve çevre köylerin sakinlerinden oluşan yüzlerce kişi, Topçular Jandarma Karakolu’nun yanında kurulan bir toplama alanına götürüldü. Yaklaşık bir hafta burada tutulan köylüler arasında Mustafa Mehmet Günkan da vardı.

Günkan, bir hafta sonra serbest bırakıldığında ağır işkence görmüştü. Yaşananlar üzerine Ankara’ya giderek hükümet yetkilileri nezdinde girişimlerde bulundu. İnsan Hakları Derneği’ne başvurdu. Bir televizyon kanalında yaşadıklarını anlattı.

3 Ağustos 1994 tarihli Turkish Daily News gazetesinin haberine göre Günkan, yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:

“Güvenlik güçleri köyümü yaktılar. Beni Topçular Jandarma Karakolu’na götürüp işkence yaptılar. Kaburgalarım kırıldı. Köy dışında insanları bir araya topladılar ve dört gün boyunca hiçbir şey vermediler. Köyümden toplam 430 kişi şu anda Adana’ya, Diyarbakır’a ve çevre köylere gitmiş durumda. Yiyecek hiçbir şeyimiz yok. Ayrıca tüm ekinlerimizi de yaktılar. Hükümetten yardım istemek için Ankara’ya geldim.”

Günkan, Ankara’dan döndükten sonra köylerine yeniden dönebilmeleri için girişimlerde bulundu. Bu amaçla Hani Topçular Jandarma Karakolu’na başvurdu.

18 Ağustos 1994 günü askerler, Hakan Astsubay tarafından Topçular Jandarma Karakolu’na çağrıldığını söyledi. Günkan karakola gitti. Bir süre sonra karakol binasından çıkarıldı ve askeri bir helikoptere bindirildi.

O günden sonra Mustafa Mehmet Günkan’dan bir daha haber alınamadı.

Ailesi, onun bulunması ve akıbetinin açıklanması için Hani Kaymakamlığı, İlçe Jandarma Komutanlığı, Devlet Güvenlik Mahkemesi, Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı nezdinde başvurularda bulundu.

Uluslararası Af Örgütü de 21 Eylül 1994 tarihinde yayımladığı Acil Eylem Çağrısı ile Mustafa Mehmet Günkan’ın güvenliği konusunda duyduğu endişeyi dile getirdi. Af Örgütü; Jandarma Genel Komutanı Aydın İlter, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ve İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Azimet Köylüoğlu’ndan Günkan’ın nerede olduğunun tespit edilmesi için acil önlemler alınmasını ve soruşturmanın sonuçları hakkında bilgi verilmesini talep etti.

Bütün bu başvurulara, tanıklıklara ve çağrılara rağmen, Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetinin açığa çıkarılması ve sorumluların tespit edilerek yargılanması amacıyla etkin bir adli süreç işletilmedi.

Günkan’ın akıbeti karanlıkta bırakıldı. Onu kaybedenler ve kaybedilmesini önleme yükümlülüğünü yerine getirmeyenler cezasızlıkla korundu.

Bu yüzden 32 yıldır aynı soruyu sormaya devam ediyoruz: Mustafa Mehmet Günkan nerede?

Kaç yıl geçerse geçsin; Mustafa Mehmet Günkan için, tüm kayıplarımız için, adalet istemekten, devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.

Cumartesi Anneleri / İnsanları


Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.

Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.

12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.

Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.

Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.

İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.

Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri

Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.

3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.

Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.

Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.

41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.

BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur

Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.

BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.

Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.

5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.

Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.

Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.

Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.

Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.

Ödüller

2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü
2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü

1 işçi öldü, 4’ü ağır 12 işçi yaralandı

Ankara’da maden ocağında göçük meydana geldi

Ankara Çayırhan yeraltı madeninin üretim bölümünde Nisan 2025’te de göçük meydana gelmiş, 14 maden işçisi yaralanmıştı.

Ankara Çayırhan’da göçüğün meydana geldiği maden/ Fotoğraf: AA

Ankara’nın Beypazarı ilçesine bağlı Hırkatepe Mahallesi’ndeki Çayırhan Enerji İşletmesi sahasında cuma günü saat 18.00 sıralarında maden kazası meydana geldi. Meydana gelen maden kazasında işçi Erdi Kahveci öldü, 12 işçi de yaralandı.

Ankara Valiliği tarafından yapılan açıklamada, “İlk tespitlere göre çalışma sahasının arkasında tavan çökmesi sonucu oluşan basınca bağlı olarak savrulmalar neticesinde maden kazası meydana gelmiştir” denildi.

Ankara Valisi Yakup Canbolat, toplamda 20 kişinin göçükten etkilendiğini, yaralı 12 işçinin 4’ünün durumunun ağır olduğunu bildirdi.

Kazada hayatını kaybeden Erdi Tolga Kahveci’nin 34 yaşında ve iki çocuk babası olduğu öğrenildi. Kocabıyık, Kahveci’nin cenazesinin otopsi işlemlerinin ardından Zonguldak’ın Gökçebey ilçesine bağlı Hacı Musa Köyü’nde toprağa verileceğini duyurdu.

İhbar üzerine Olay yerine jandarma, emniyet, itfaiye, AFAD, UMKE ve sağlık ekipleri sevk edildi. Yaralı 8 işçi, ambulanslarla Beypazarı Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.

“Tavan çökmesi sonucu oluşan basınç neden oldu”

Ankara Valisi Yakup Canbolat, hastanede açıklama yaptı. Yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Akşam 18.00 gibi bir kömür bloğunun düşmesi sonucu oluşan bir hava basıncından kaynaklı bir kaza yaşandı. Kazada maalesef ki bir vatandaşımızı kaybettik. O halen o galeri içerisinde. Savcımız bir bilirkişi ile birlikte girip o kardeşimizin cesedini de çıkaracaklar. Olayda toplamda 20 kişi etkilendi. Bunun bir kısmı yaralı, bir kısmı da içerideki dumandan, gazdan ve kömür etkisinden, basınçtan etkilenmeler oldu. Bunlardan dört vatandaşımızın durumu ağır. Bundan iki tanesi sevk edildi Bilkent Şehir Hastanesi’ne. İçerideki iki hastamız da Etlik Şehir Hastanesi’ne sevkleri tamamlandı, onlar gönderilecek. Diğer hastalarımızın genel durumu itibariyle iyi.

Bunlara Allah’tan şifa diliyoruz biz. Vefat eden vatandaşımıza da Allah’tan rahmet diliyoruz. Yakınlarına da sabır diliyoruz. Bu olay her boyutuyla adli, idari olarak araştırılacak. Sebebi nedir, bir kusur var mıdır, yok mudur, neden dolayı oluşmuştur; bunları bilirkişi incelemesi, adli inceleme ve idari inceleme sonucunda da karar verilecek. İnsanlarımızın şundan müsterih olmasını istiyoruz; konu her yönüyle mutlaka araştırılacak. Yanlış yapılan bir şey var ise de onun gereği yapılacaktır. Bütün vatandaşlarımıza geçmiş olsun diyorum. Allah beterinden korusun, daha büyük kazalardan korusun inşallah. Bu tür iş kazalarına karşı da tedbirlerimizi, güvenlik tedbirlerimizi her zaman sıkı tutmalıyız. Büyük geçmiş olsun”

Maden-İş: Konunun takipçisi olacağız

Türkiye Maden İşçileri Sendikası (Maden-İş) de konu ile ilgili yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

“Ankara’nın Nallıhan ilçesine bağlı Çayırhan Mahallesi’nde faaliyet gösteren Çayırhan Termik Elektrik Üretim ve Madencilik’te elim bir kaza meydana geldi. K sektörü 510 numaralı üretim panosunda yaşanan iş kazasında bir işçi hayatını kaybetti, yaralılar çevrede bulunan hastanelere sevk edildi. Kaza sebebinin, üretim ayağında tavanı tutan şiltlerin arkasında göçük meydana geldiği, göçük nedeniyle hava basıncının oluştuğu ve bu basıncın da savrulmaya neden olduğu bildirildi.

Genel Başkanımız Nurettin Akçul, Genel Başkan Yardımcısı Şeref Zeyrek ve Genel Başkan Yardımcısı Cumhur Yılmaz, acı haberi alır almaz kazanın yaşandığı bölgeye gitmek üzere yola çıktı. Hayatını kaybeden işçimize Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Konunun yakın takipçisi olacağımızı kamuoyuna bildiririz.”

Kazayla ilgili soruşturma başlatıldı

Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından olay ile ilgili yapılan açıklamada, şunlar kaydedildi:

“Ankara ili Beypazarı ilçesi Hırkatepe Mahallesi’nde bulunan Çayırhan Enerji sahasında, ilk belirlemelere göre maden işletmesinde kullanılan basınçlı hava sisteminde meydana gelen patlama sonucu 1 işçinin hayatını kaybettiği, 4’ü ağır olmak üzere toplam 11 işçinin yaralandığı olayla ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığımız koordinesinde mülhakat Beypazarı Cumhuriyet Başsavcılığınca derhal soruşturma işlemlerine başlanmış olup, soruşturmanın etkin ve kapsamlı şekilde yürütülmesi amacıyla Beypazarı Cumhuriyet Başsavcısı koordinesinde 2 cumhuriyet savcısı ile alanında uzman bilirkişiler görevlendirilmekle, olayda kusur veya sorumluluğu bulunan kişi ya da kişilerin tespiti, delillerin toplanması ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına yönelik soruşturma işlemleri titizlikle yürütülmektedir.”

Uzun yıllar Ciner Grubu işletmişti

2019 yılında Ciner gruptan kamuya dönen Çayırhan Termik Santrali ve Maden İşletmesi, 2025 yılında özelleştirilirken Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından hazırlanan sunumda maden kaynağının termik santrale en az 20 sene boyunca yeteceği vurgulanıyordu. Ciner Grubundan devralındıktan sonra kamuya ait en modern teknoloji ile donatılmış maden olma özelliği kazanan işletme, TL’nin o 2025 yılı değeri üzerinden hesaplandığında ve tesislerin 2019 yılı seviyesinde üretim yaptığı kabul edilirse 20 yılda 524 milyar TL’lik potansiyel kazanç, ayrıca tesis ve etrafındaki işçi lojmanı gibi taşınmazlar Akçadağ Gruba 20 milyar TL’ye aktarılmış oldu. İhaleden önce Nallıhan ilçesi büyüklüğünde maden sahası da Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle acele kamulaştırıldı. Yani Akçadağ İnşaat 1 yıllık potansiyel kâr bedeline 20 yıllık geliri kasasına koymuş oldu.

2025’teki göçükte 14 işçi yaralanmıştı

Ankara/Çayırhan Yeraltı Maden İşletmesi’nde Nisan 2025’te göçük meydana gelmiş, 14 işçi yaralanmış, 1 işçi beyin kanaması geçirerek hastaneye kaldırılmıştı.

*Kaynak: AA, Evrensel, Ankara Valiliği, MA

Çözüm arifesinde yas

Toplumsal barış ihtimali iki yıldır konuşuluyor, çeşitli adımlar atılıyor. Ancak Koşuyolu Parkı’ndaki yas, geçmişin tam anlamıyla geride kalmadığını hatırlatıyor.

Foto: Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Şehir, bir cuma günü için oldukça sessiz. Ancak Koşuyolu Parkı’na girince, sanki şehrin hareketi buraya akmış gibi. Yüzlerce insan, gerilla aileleri, arkadaşları, mücadele yoldaşları…

Parkın farklı noktalarında küçük insan grupları var. Kimi kendi arasında konuşuyor, kimi telefonundan bir şeyler gösteriyor, kimi ise uzun süre sessizce oturuyor. Alandaki hareketliliğe rağmen yüksek sesli bir konuşma olmuyor.

Bugünlerde, daha önce yaşamını yitiren gerillaların haberleri geldi. Gerillaların yası, toplumsal barış ihtimalinin konuşulduğu şu günlerde tutuluyor.

İstanbul, Van, Diyarbakır, Mardin ve daha birçok yerleşimde toplu taziyeler kuruldu. Bunlardan biri de Diyarbakır’ın Bağlar ilçesindeki Koşuyolu Parkı oldu. 49 PKK’linin taziyesi burada kuruldu.

Diyarbakır, barışın konuşulduğu son iki yılda, geçmiş dönemlere göre daha umutlu. Ancak kuşkulu da. Geçmiş yılların yarattığı güvensizlik, devletin geç adım atması ve başta Selahattin Demirtaş olmak üzere siyasilerin hâlâ cezaevinde olması umudun yanına kuşkuyu da ekliyor.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın 1 Ekim 2024’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) elini sıkmasından bugüne, neredeyse iki yıl geçti.

En son, 10 Ağustos’ta, kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak bilinen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildikten sonra, 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlandı.

Kurulan taziye çadırlarına gelenler ailelerin yanına uğruyor, sonra parkın diğer bölümlerine geçiyor. Yemek elden ele dağıtılıyor. Alanda bulunanlar, yapılması gereken işin bir parçasını üstleniyor.

Neredeyse herkesin yüzünde aynı vakur bakış. Ailelere başsağlığı dilenirken, üzüntünün yanında, çocuklarının verdiği mücadeleye duyulan minnet de seziliyor.

Aileler bir masada, önlerinde çocuklarının fotoğrafı, fotoğrafların önünde birer gül, “Şehîd Namirin” sloganları arasında taziyeleri kabul ediyor MEBYA-DER imzalı “Em şehîdên azadiyê bi bîr tînin,”, (Özgürlük şehitlerini anıyoruz) “Şehîdên me rûmeta me ne” (Şehitlerimiz onurumuzdur) yazılı pankartların olduğu üstü kapalı bir alanda.

Yan yana duran fotoğraflarda farklı yüzler, farklı hayat hikayeleri var fakat hepsini aynı mücadele bir araya getiriyor.

Polisler de orada. Üzerinde “TEM” yazan zırhlı araçlar, TOMA’lar, polis otobüsleri… Önceki yıllarda alışık olduğumuzun aksine biraz daha “geride” bekliyorlar. Buna rağmen zırhlı araçlarla parkın içindeki taziye arasında belirgin bir karşıtlık var. Bir tarafta devletin kolluk aygıtı, diğer tarafta çocuklarını kaybetmiş ailelerin oturduğu masalar.

Toplumsal barış ihtimali iki yıldır konuşuluyor, çeşitli adımlar atılıyor. Ancak Koşuyolu Parkı’ndaki yas, geçmişin tam anlamıyla geride kalmadığını hatırlatıyor.

Fotoğraflar Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Türkiye’de mahpus sayısı Ağustos’ta 6 bin kişi arttı

Ağustos 2026 döneminde bir önceki döneme göre hem çocuk mahpus hem de 65 yaş üstü mahpus sayısında artış oldu.

Foto: Adalet Bakanlığı

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST), Ağustos 2026 dönemine ait cezaevleri istatistiklerini açıkladı. Bu istatistiklere göre Türkiye’de bulunan 304.278 kapasiteli 402 hapishanede toplam 433.520 mahpus tutuluyor.

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün (CTE) 03.08.2026 tarihinde kendi internet sitesinde yayınladığı resmi verilerden yola çıkarak elde edilen bu istatistiklere göre, Hapishane tiplerine ve mahpusların hukuki/ceza durumlarına göre kapalı hapishanede 310.901, açık hapishanede 122.619 kişi tutuluyor.

Bunlardan 368.293 kişi hükümlü iken, 65 bin 227 kişi ise tutuklu statüsünde.

Çocuk, kadın ve yaşlı mahpuslar

Resmi açıklamalara yansıyan verilere göre, hapishanelerin fiziki koşullarından en çok etkilenen kırılgan gruplar arasında yer alan 12-18 yaş arası çocuk mahpusların sayısı 4.636 iken bunların 232’si kız çocuğu (90’ı hükümlü, 142’si tutuklu), 4 bin 368’si ise (1.311’i hükümlü, 3.093’ü tutuklu) erkek çocuğu.

21 bin 212 kadının bulunduğu hapishanelerde 6 bin 869 65 yaş üstü birey tutuluyor.

Düzenli paylaşılmayan özel kategorideki mahpuslar

“Hapishanelerde tutulan mahpuslara dair genel veriler resmi kurumlarca düzenli olarak yayınlansa da, LGBTİ+, yabancı, engelli ve hasta mahpuslara ait detaylı veriler kamuoyu ile düzenli olarak paylaşılmamaktadır” diyen CİSST soru önergeleri, bilgi edinme başvuruları ve medya takibi yoluyla ulaştığı verileri de paylaştı.

Buna göre elde edilen veriler şöyle:

  • Annesiyle Birlikte Tutulan Çocuklar: tutulan 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 01.20.2026 tarihinde soru önergesine verilen cevaben 883‘tür.
  • Yabancı Mahpuslar: 16 Eylül 2024 tarihindeki verilere göre hapishanelerde 14.276 yabancı mahpus tutuluyor.
  • LGBTİ+ Mahpuslar: 2018 yılında yapılan bir açıklamaya göre hapishanelerde 200 LGBTİ+ mahpus tutuluyor.
  • Engelli Mahpuslar: 11.10.2025 tarihinde yayımlanan meclis tutanaklarına göre hapishanelerde 476 engelli mahpus tutuluyor.
    • Ortopedik engeli olan: 252 kişi
    • Görme engelli: 96 kişi
    • İşitme engelli: 68 kişi
    • Dil ve konuşma engelli: 34 kişi
    • İşitme ve konuşma engelli: 26 kişi
  • Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpus sayısı 2014 yılında yapılan bilgi edinme başvurusuna verilen cevaba göre 1.453 kişi. Türkiye ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpus sayısını düzenli olarak paylaşmıyor ancak 2025 yılı Avrupa Konseyi Cezaevi İstatistikleri (space) raporunda paylaştığı veriye göre toplamda 13.050 müebbet hükümlüsü ve ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpus bulunuyor.

Eğitim, mesleki faaliyetler ve iaşe bedelleri

Mahpusların hapishanede tutulurken hak ve faaliyetlere erişim durumu ile günlük yaşam maliyetleri şu şekilde:

  • Eğitim: 2025 yılında yayımlanan meclis tutanaklarına göre hapishanelerde öğrenimini sürdürebilen mahpus sayısı 77.014’tür.
  • Çalışma: Sigortalı olarak mesleki faaliyette bulunan mahpus sayısı Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un 2024 yılında katıldığı iş fuarı açılışında aktardığına göre 58.500’dür.
  • Günlük İaşe Bedelleri: 23.06.2025 tarihinde CİMER başvurusuna verilen cevaba göre
    • Sağlık problemi olmayan hükümlü/tutuklular ve görevli personel için: 144 ₺
    • Çocuk hükümlü ve tutuklular için: 275 ₺
    • Kurumda annesiyle birlikte kalan çocuklar, hamileler ve süt emziren anneler için: 275 ₺

Hapishanelerde yaşam hakkı ve ölüm vakaları

Avrupa Konseyi Cezaevi İstatistikleri (SPACE) raporlarından derlenen verilere göre, hapishanede hayatını kaybeden mahpus sayıları yıllara göre şu şekildedir:

  • 2018 yılında toplamda 107 mahpus ceza infaz kurumunda,
  • 2019 yılında toplamda 95 mahpus ceza infaz kurumunda,
  • 2020: yılında toplamda 128 mahpus ceza infaz kurumunda,
  • 2021 yılında 101 mahpus ceza infaz kurumunda 345 ceza infaz kurumunun dışında,
  • 2022: 108 mahpus ceza infaz kurumunda 364 mahpus ceza infaz kurumununun dışında olmak üzere toplamda 742 mahpus,
  • 2023 yılında 97 mahpus ceza infaz kurumda 379 mahpus ceza infaz kurumunun dışında olmak üzere toplamda 476 mahpus
  • 2024 yılında 120 mahpus ceza infaz kurumunda 625 mahpus ceza infaz kurumunun dışında olmak üzere toplamda 745 mahpus yaşamını yitirdi.
Türkiye’de Hapishanelerin Genel Durumu: Temmuz vs. Ağustos 2026
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü (CTE) verilerine göre, 304.278 kapasiteli 402 hapishanede bir ay içerisinde yaşanan nüfus değişimi aşağıda özetlenmiştir. Kapasite ve hapishane sayısı sabit kalırken, toplam mahpus sayısında yaklaşık 6 bin kişilik bir artış kaydedilmiştir.
KategoriTemmuz 2026Ağustos 2026Değişim
Toplam Mahpus427.525433.520+ 5.995 (%1.40)
Kapalı Hapishane307.637310.901+ 3.264 (%1.06)
Açık Hapishane119.888122.619+ 2.731 (%2.28)
Hükümlü363.620368.293+ 4.673 (%1.29)
Tutuklu63.90565.227+ 1.322 (%2.07)
Kırılgan Gruplar ve Özel Kategoriler
KADIN MAHPUSLAR
21.212
Temmuz’a göre +409 artış
65 YAŞ ÜSTÜ
6.869
Temmuz’a göre +674 (%10.88) artış
ÇOCUK (12-18 YAŞ)
4.636
Temmuz’a göre +73 artış
ANNESİYLE KALAN (0-6 YAŞ)
883
Temmuz ayına göre değişim yansımadı
Not: Yabancı mahpus sayısı (14.276), LGBTİ+ mahpus sayısı (200) ve engelli mahpus sayısı (476) Temmuz ve Ağustos güncel resmi açıklamalarında farklılık göstermemiş olup oransal bir değişime uğramamıştır. Veriler arasındaki en dikkat çekici değişim, bir ay içinde %10.88 oranında artan 65 yaş üstü mahpus sayısında görülmektedir.

*İnfografi, CİSST’in verilerinden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

Cumartesi Anneleri/İnsanları 33 yıl önce kaybettirilen Nadir Nayci’nin akıbetini sordu

Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında 1993’te Cizre’de kaybedilen Nadir Nayci’nin akıbetinin açıklanmasını ve sorumluların yargılanmasını istedi.

Fotograf: Mezopotamya Ajansı

Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 1116’ncı haftasında Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın bu haftaki açıklamasını İkbal Eren okudu.

Eren, gözaltında kaybetmenin yalnızca bir kişinin yaşamdan koparılması anlamına gelmediğini, geride kalan ailelerin de yıllarca belirsizlik, mezarsızlık ve adaletsizlik içinde bırakıldığını söyledi.

“İnsanların akıbetlerinin bilinmediği, mezarlarının bulunmadığı bir yerde toplumsal barıştan ve adaletten söz edilemez” diyen Eren, Nadir Nayci’nin kaybedilme sürecini anlattı. Nayci 65 yaşındaydı ve at arabacılığı yapıyordu.

“Çok istiyorsan kendin git, ara”

Nayci’nin 1993’te Bênamîra (Aşağıçeşme) Köyü’ndeki akrabalarına atlarından birini götürmek üzere evden çıktığını belirten İkbal Eren, kendisinden bir daha haber alınamadığını söyledi. Nayci’nin atının ertesi sabah tek başına eve döndüğünü anlattı.

Eren, ailenin yaptığı araştırmada Nayci’nin Aşağıçeşme Köyü’ne hiç ulaşmadığını öğrendiklerini belirterek şunları söyledi:

“Nadir Nayci’nin Aşağıçeşme’ye ulaşmak için Kuştepe köyünden geçmesi gerekiyordu. O dönem Kuştepe, bölge halkı tarafından JİTEM destekli Hizbullah’ın infaz mekânı olarak biliniyordu. Köy, tank taburunun hemen önündeydi ve taburdan rahatlıkla görülebilecek bir konumdaydı. Bölgede Kuştepe’ye götürülenlerin bir daha geri dönmediği konuşuluyordu. Nadir Nayci’nin oğlu Ramazan Nayci, İlçe Jandarma Komutanı Yüzbaşı Cemal Temizöz’e giderek babasının kaybolduğunu anlattı. Babasının Kuştepe’de alıkonulduğundan emin olduğunu söyleyerek onu aramak için köye asker gönderilmesini istedi. Temizöz ise bu talebi karşılamadı. Ramazan Nayci’ye, ‘Çok istiyorsan kendin git, ara’ dedi. Ayrıca babasının dağa çıkmış olabileceğini de söyledi.”

“Korucubaşı ölüm emrini verdi”

Nadir Nayci’nin ailesinin korku ve baskı nedeniyle uzun süre savcılığa başvuramadığını anımsatan İkbal Eren, ilk başvurunun 2004 yılında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapıldığını ve soruşturmanın takipsizlikle sonuçlandığını söyledi.

2009 yılında Kuştepe köyünde ölüm evleri ve kemiklerin bulunmasının ardından ailenin yeniden başvurduğunu aktaran İkbal Eren, “Ramazan Nayci, kemiklerin babasına ait olup olmadığının belirlenmesi amacıyla DNA karşılaştırması yapılmasını istedi. Ancak 2009/432 sayılı dosyada da aile açısından sonuç değişmedi” dedi.

Nadir Nayci’nin kaybedilmesine ilişkin önemli bir tanıklığa da dikkat çeken İkbal Eren, “İtirafçı sanık Mehmet Nuri Binzet, Cizre JİTEM davasında verdiği ifadede Nadir Nayci’nin Hizbullahçılar tarafından gözaltına alındığını, Cizre Belediye Başkanı ve korucubaşı Kamil Atak’ın, Nayci’nin öldürülmesi yönünde emir verdiğini söyledi” ifadelerini kullandı.

“Sorumlular tespit edilip, adalet sağlansın“

33 yıl sonra hala aynı soruları sorduklarını belirten İkbal Eren “Nadir Nayci nerede? Nadir Nayci’nin kaybedilmesine ilişkin iddialar neden etkin biçimde soruşturulmadı? Kuştepe’de bulunan kemiklerin DNA karşılaştırılması neden sonuçlandırılmadı? Tanık anlatımları neden gereği gibi araştırılmadı?” diye sordu.

Kaybedilişinin 33’üncü yılında taleplerinin açık olduğunu vurgulayan İkbal Eren, “Nadir Nayci’nin akıbeti açığa çıkarılsın; kaybedilmesinden sorumlu olanlar tespit edilsin ve etkili bir soruşturma yürütülerek adalet sağlansın” dedi.

Eren, “Kaç yıl geçerse geçsin, Nadir Nayci için, tüm kayıplarımız için, adalet istemekten, devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Oğlu cezaevinden mektup gönderdi

Açıklamanın ardından Nadir Nayci’nin oğlu Ramazan Nayci’nin cezaevinden gönderdiği mektup okundu. Mektup şöyle:

“1993 yılında Cizre’de kaybedilen Nadir Nayci’nin oğluyum. Babamın kaybedilmesinin üzerinden 33 yıl geçti. Tam 33 yıldır ondan bir haber bekliyorum. Bir mezarımız olmadığı için bu bekleyiş hiç bitmiyor. Her gün babam çıkıp gelecekmiş gibi hissediyorum. Artık bu belirsizlikle yaşamak istemiyoruz.

Babam kaybedildiğinde Cizre İlçe Jandarma Komutanı ve JİTEM Grup Komutanı olan Cemal Temizöz’ün yanına gittik. Babamın Kuştepe’de tutulduğunu bildiğimizi söyledik. ‘Bu bölge sizin kontrolünüzde. Bize yardım edin, babamı bulun’ dedik. Ama bize yardım edilmedi. Aradan 33 yıl geçti. Babamı bulmak için devletten hiçbir yardım görmedik. Biz devletten yıllardır çok şey istemiyoruz. Sadece babamızın nerede olduğunu bilmek istiyoruz. Kemiklerinin bize verilmesini ve onu kendi ellerimizle toprağa vermeyi istiyoruz.

Buradan Cumhurbaşkanı’na sesleniyorum: Yeter artık bu zulme son verin. 33 yıldır babamızın mezarını arıyoruz. Artık bu bekleyiş bitsin. Babamın mezarını bize verin. Başka hiçbir şey istemiyoruz. Nadir Nayci’nin nerede olduğunu bilmek, onun mezarına ulaşmak ailesi olarak bizim en temel hakkımızdır. Bir evladın 33 yıl boyunca babasının akıbetini bilmeden yaşaması kabul edilemez. Nadir Nayci’nin mezarı nerede? Bu soru 33 yıldır cevapsız bırakıldı. Hakikat ve mezar hakkımız 33 yıldır ertelendi. Bu, devletin bize 33 yıldır ödemediği bir adalet borcudur. Artık beklemek istemiyoruz. Babamın mezarını istiyoruz.”

Açıklamanın ardından meydana karanfiller bırakıldı.

Cumartesi Anneleri / İnsanları


Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.

Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.

12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.

Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.

Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.

İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.

Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri

Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.

3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.

Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.

Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.

41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.

BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur

Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.

BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.

Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.

5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.

Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.

Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.

Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.

Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.

Ödüller

2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü
2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü



İSİG Temmuz ayı raporunu açıkladı: En az 214 işçi ölümü

İSİG Meclisi “2026 Temmuz Ayı İş Cinayetleri Raporu”nu yayımladı. Rapora göre 18’i göçmen işçi olan en az 214 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Hayatını kaybeden işçilerin yüzde 97’si sendikasız olduğu kaydedildi.

Fotoğraflar: İSİG

İşçi Sağlığı ve Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin yayımladığı “2026 Temmuz Ayı İş Cinayetleri Raporu” verilerine göre en az 214 işçi, iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu sene ocakta 155, şubatta 129, martta 150, nisanda 190, mayısda 213, haziranda 228 ve temmuzda 214 işçi hayatını kaybetmişti. Bu şekilde 2026’nın ilk 7 ay iş cinayeti sayısı 1279’a yükseldi.

Raporlanan ölümlerin yüzde 84’ünün işçi ve yüzde 16’sının kendi nam ve hesabına çalışan çiftçi, esnaf ve diğer emekçiler olduğunu belirtildi.

Ölümlerin iş kollarına göre dağılımı

Raporda 58 iş cinayetiyle en çok ölümün inşaat ve yol işkolunda meydana geldiği açıklandı. İnşaat kolundaki iş cinayetleri, TOKİ’nin başı çektiği dev Türk inşaat şirketlerinin yurtiçi ve yurtdışı projelerinde ve deprem bölgelerinde yoğunlaşıyor.

Bunu takip ederek toplam 45 işçi ve emekçinin yaşamını yitirdiği tarım/orman işkolu en çok ölümün raporlandığı diğer alan oldu. Kırım Kongo Kanamalı ateşi nedeniyle 3 tarım işçisinin yaşamını yitirdiği bildirildi. Tarım işçilerinin barınma, sıcakta çalışma ve hijyen kaynaklı su kanalları ve ırmaklarda ölümleri öne çıktığı belirtilen raporda bu alanda daha somut önlemlerin alınması gerektiği duyuruldu.

20 işçinin yaşamını yitirdiği taşımacılık kolunda ise lojistiğin büyümesiyle tır, kamyon şoförleri ve hizmetin genişlemesiyle otobüs, taksi şoförleri ve motor kuryelerinin yaşamını yitirdiği belirtildi.

NATO-Ukrayna’nın Karadeniz’deki sivil gemilere saldırması ve Rusya’nın karşılık vermesiyle büyük bir tehlikenin yaşandığı, Türk şirketlerine ait gemilerin vurulduğu belirtilen raporda çoğu göçmen olan deniz işçilerinin ölüm sayısının ise 18 olduğu belirtildi.

Toplamda sektör dağılımı ise 73 sanayi, 60 inşaat, 45 tarım ve 36 hizmet olarak raporlandı.

Rapora göre temmuz ayında en çok öne çıkan iş cinayeti nedenleri arasında sırasıyla trafik ve servis kazası, ezilme ve göçük ile yüksekten düşme yer aldı.

“Çocuk işçiliğine karşı mücadeleye”

Raporda dördü tarım, ikisi metal, ikisi inşaat, ikisi konaklama, biri taşımacılık ve işkolu belirlenemeyen bir çocuk olmak üzere 12 çocuk işçi hayatını kaybetti. İSİG Meclisinin önümüzdeki dönemde iki sacayağından birini “Çocuk İşçiliği ile Mücadele”nin oluşturacağı belirtilen raporda “Sanayide-tarımda-hizmette-inşaatta çocuk işçiliğine, paralı eğitime, mesleki eğitim adı altında kölece çalıştırılmaya, sanal bağımlılığa, uyuşturucuya, kumara, şiddete ve çetelere karşı mücadeleyi hep birlikte örelim!” çağrısı yapıldı.

Rapora göre 14 yaş ve altı 4 çocuk işçi, 15-17 yaş arası 8 çocuk/genç işçi, 18-29 yaş arası 53 işçi, 30-49 yaş arası 86 işçi, 50-64 yaş arası 41 işçi, 65 yaş ve üstü 15 işçi, ve yaşı bilinmeyen 7 işçi hayatını kaybetti.

En az 11 kadın işçi hayatını kaybetti

Raporda temmuz ayında 5’i tarım, 2’si konaklama, 1’i gıda, 1’i çimento, 1’i sağlık ve 1’i belediye olmak üzere en az 11 kadın işçinin hayatını kaybettiği belirtildi. İSİG, “Kadın iş cinayetleri, işçi sağlığı ve güvenliği mücadelesinde somut adımlar atmak zaruri” açıklamasını yaptı.

Göçmen işçi ölümleri: “Güçlü bir örgütlenme ihtiyacı”

Rapora göre, güvencesizlik kıskacında olam işçi sınıfının en kötü durumda çalışmaya zorlanan bileşenlerinden birisi göçmen işçiler. Temmuz ayında 6’sı Suriyeli, 4’ü Hindistanlı, 2’si Afganistanlı, 1’i İranlı ve 1’i Ukraynalı olmak üzere 14 göçmen işçinin hayatını kaybettiği raporlandı. Çoğunluğu Türk denizcilik şirketlerinde çalıştığı belirtilen işçiler için raporda “Şirketin, geminin ve bayrağın farklı ülkelere ait olduğu düşünülünce işçilerin can güvenliği, çalışma koşulları ve sosyal hakları açısından güçlü bir örgütlenme ihtiyacı ortaya çıkıyor” açıklamasıyla güvencesizliğe ve sömürüye karşı göçmen işçiler için örgütlenme ihtiyacı vurgusu yapıldı.

Ölen işçilerin yüzde 97’si sendikasız

Rapora göre temmuz ayında yaşamını yitiren 214 işçiden yalnızca 7 tanesinin sendika üyesi olduğuna ulaşıldı. Yüzde 97’lik bir kısmı oluşturan 207 işçinin ise sendikasız olduğu belirtildi. Sendikalı içişlerin işkolu dağılımı ise 3 belediye, 1 gıda, 1 enerji, 1 tersane ve 1 sağlık olarak raporlandı.

Raporda sendikaların durumu ve veriler açısından iki hususa değinildi. Sendikalarından herhangi bir açıklama olmadığı için metal, enerji, tarım ve belediye işkollarında ölen işçiler içinde başka sendikalı işçiler de olabileceği belirtildi. Kamu çalışanı ve memur sendikalarının durumunun vahimliğine de değinilen raporda “Özellikle sağlık, eğitim, büro ve belediye işkollarında ölen memurların (yüzde 70’i kağıt üzerinde sendikalı olsalar da) hangi sendikaya üye olduklarına dair bilgi almakta zorlanıyoruz. Zira bu sendikalar açısından hem İSİG gündemi çok geri planda hem de alana hakimiyet işçi sendikalarına göre daha zayıf” açıklaması yapıldı.

Raporda temmuz ayında Türkiye’de 55 şehirde ve yurtdışında kısa vadeli çalışmak için gidilen veya Türkiye menşeili şirketlerde çalışan 7 farklı ülkede iş cinayeti tespit edildi. Rapora göre 26 ölümle en çok iş cinayeti İstanbul’da yaşanırken Ukrayna’da 10 işçi yaşamını yitirdi. Antalya’da 9, Aydın, Denizli ve Muğla’da ise 7’şer ölüm kaydedildi.

Son bir aydaki işçi direnişlerine selam gönderildi

Raporda aynı zamanda “Son bir ayda mücadeleleri hala devam eden veya kazanımla sonuçlanan Bursagaz, İBB Ağaç A.Ş., Doruk Madencilik, Özel Sektör Öğretmenleri, Eti Gümüş, BBCA Storex, Panelsan, Of Çaysan, Vakıf Üniversitelerinde İşten Çıkarılan Akademisyenler, EPTA, Ursa Tersanesi, Bacım Sultan Öğrenci Yurdu, Global Tekstil, İnşaat İşçileri, EMO İstanbul Şubesi, GZH Lojistik, Büro Emekçileri, Platform Turizm AŞ, Hödlmayr Lojistik, Van BB İşçileri, Mersin Limanı, Hekimoğlu Döküm, Temel Conta, İÜ Çapa Efsane Kadro Yemekçilik, Beşiktaş Belediyesi, Özel İtalyan Lisesi, Yunus Emre Termik Santrali, Atakum Belediyesi, Nesko Maden, Emekli İşçiler, Körfez Global Tekstil, İstanbul 3. Havalimanı FUGO Yer Hizmetleri, AFP, Torbalı Belediyesi ve adını sayamadığımız onlarca işçi direnişini; Dilovası ve Gayrettepe Ailelerinin mücadelelerini selamlıyoruz…” mesajı verildi.

*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.