NATO zirvesi öncesi gözaltına alınan 209 kişiden 103’ü tutuklandı

Ankara’da NATO Zirvesi öncesi gözaltına alınan 209 kişi arasından 103’ü tutuklandı. Tutuklananlar arasında gazeteci Yıldız Tar da bulunuyor.

Fotoğraf: sendika.org

Ankara’da NATO Zirvesi öncesinde 23 Haziran sabahı düzenlenen ev baskınlarında gözaltına alınan 209 kişinin emniyetteki ifade işlemleri tamamlanarak savcılığa sevk edildi. “Örgüt üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla gözaltına alınanlar arasından 135’inin emniyet işlemleri tamamlandı.

Tutuklama talebiyle sulh ceza hâkimliğine sevk edilen 129 kişiden 103’ü tutuklandı, 26 kişi hakkında ise adli kontrol kararı verildi.

Tutuklananlar arasında TEMA Vakfı Ankara Temsilcisi Nevzat Özer, Halkevleri GYK üyesi Hediye Yıldırım, Umut-SEN sözcüsü Burcu Arıkan, Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Çağdaş Gazeteciler Derneği’nden (ÇHD) avukatlar Semra Demir ile avukat Kürşat Bafra ve Doç. Dr. Emel Memiş de bulunuyor.

Gazeteci Yıldız Tar’a “Aile Yılı” soruldu

Kaos GL’nin paylaştığı bilgilere göre gazeteci Yıldız Tar’a ifade işlemleri sırasında NATO’ya ilişkin herhangi bir soru sorulmazken hükümetin ilan ettiği “Aile Yılı” politikalarına ilişkin görüşleri soruldu.

Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nin Yıldız Tar’ın tutuklanmasına ilişkin sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşım şu şekilde:

“NATO Zirvesi öncesinde Ankara’da düzenlenen operasyonlarda gözaltına alınan gazeteci Yıldız Tar, çıkarıldığı sulh ceza hakimliğince tutuklandı. Tar, 23 Haziran’da gerçekleştirilen operasyonlarda gözaltına alınmıştı. Bugün adliyeye sevk edilenler arasında yer alan Tar hakkında tutuklama kararı verildi.

NATO Zirvesi öncesinde gerçekleştirilen operasyon kapsamında gözaltına alınan gazeteci Yıldız Tar’ın tutuklanması, basın ve ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahaledir

Gazeteci Yıldız Tar’ın derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, basın özgürlüğüne yönelik tüm baskı ve müdahalelere son verilmesi çağrısında bulunuyoruz.”

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yaptığı açıklamada, soruşturmanın “terör örgütlerinin ülke genelindeki eylem ve faaliyetlerinin deşifre edilmesine” yönelik olduğunu iddia etti.

Gözaltındaki diğer kişilerin ise emniyetteki işlemleri devam ediyor.

Çiçek: Gözaltıların kamu güvenliğiyle ilişkisi nedir?

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından yürütülen operasyon kapsamında siyasetçi, sendikacı, gazeteci, akademisyen, avukat ve LGBTİ+ aktivistlerinin gözaltına alınmasını Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) gündemine taşıdı. Çiçek’in soru önergesi şu şekilde:

NATO Zirvesi öncesinde aralarında siyasetçi, sendikacı, gazeteci, akademisyen, avukat ve LGBTİ+ aktivistlerinin bulunduğu yüzlerce yurttaşın şafak baskınlarıyla gözaltına alınmasının dayanağı nedir? Bu kişilerin demokratik ve barışçıl faaliyetleri kamu güvenliği tehdidi olarak mı değerlendirilmiştir?

Operasyon Turkuaz kapsamında gerçekleştirilen kitlesel gözaltılar ve toplantı-gösteri yasaklarıyla NATO Zirvesi öncesinde demokratik muhalefetin ve toplumsal itirazların baskı altına alınması mı amaçlanmıştır? Bu uygulamaların kamu güvenliğiyle ilişkisi nedir?

Toplumsal ve siyasal alanda görünürlüğü bulunan gazeteci, avukat, akademisyen, sendikacı ve siyasetçilerin şafak baskınları, kapı kırmalar ve ters kelepçe uygulamalarıyla gözaltına alınmasının amacı nedir? Bu uygulamalarla kamuoyuna ve demokratik muhalefete nasıl bir mesaj verilmek istenmiştir?

Ankara’da 13 gün süreyle tüm toplantı ve gösterilerin yasaklanmasının gerekçesi nedir? Bu yasak kararıyla Anayasa’nın 34’üncü maddesiyle güvence altına alınan toplantı ve gösteri hakkı fiilen ortadan kaldırılmamış mıdır?

Ankara TEM Şube’de gerçekleşen polis şiddetiyle ilgili sorumlu kolluk personeli hakkında idari veya adli soruşturma başlatılmış mıdır? Başlatılmamışsa gerekçesi nedir?

Tutanak tutmak üzere gelen Ankara Barosu yetkilisinin binaya alınmamasının hukuki gerekçesi nedir? Bu uygulama, kolluk görevlilerinin eylemlerinin denetlenmesini engelleyerek cezasızlık pratiğini güçlendirmemekte midir?

NATO zirvesi öncesi çok sayıda gözaltı, sokak hayvanları da toplatılıyor

Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde yapılacak NATO zirvesi öncesi çok sayıda kişi evlerine yapılan baskınlarla gözaltına alındı. Gözaltına alınan 209 kişi arasında, Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun Öneren, Halkevleri Genel Yürütme Kurulu üyesi Hediye Yıldırım ve gazeteci Yıldız Tar da var. Dosya hakkında 24 saat avukat kısıtlık kararı verildi.

Fotoğraf: Evrensel

Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde yapılacak NATO zirvesi için Valiliğinin kent genelindeki tüm eylem ve etkinlikleri 13 gün boyunca yasaklamasının ardından, sabah saatlerinde NATO karşıtı protestolara katılanların evlerine düzenlenen baskınlar ile 209 kişi gözaltına alındı.

Sabah saatlerinde yapılan eş zamanlı ev baskınlarında, aralarında Yeni Demokrat Gençlik (YDG), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Özgür Üniversite Hareketi, Çağdaş Hukukçular Derneği, Halkın Hukuk Bürosu ve Güvencesiz İşsiz İşçiler Sendikasının (UMUT-SEN) da bulunduğu kurumlardan çok sayıda kişi gözaltına alındı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaptığı açıklamaya göre, toplamda 241 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken 209 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar hakkında 24 saatlik avukat kısıtlılık kararı verildi.

Sokak hayvanlarının toplatılmasına tepki

Ankara Valiliği, 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi öncesinde, “zirve güvenliğinin sağlanması” gerekçesiyle 28 Haziran saat 00.00’dan 10 Temmuz saat 23.59’a kadar çeşitli yasaklar uygulanacağını duyurmuştu.

Öte yandan NATO Zirvesi öncesi Ankara İl Emniyet Müdürlüğü, delegasyonun geçeceği güzergahlar ve konaklama alanları başta olmak üzere sokaklardaki köpeklerin toplatılmasını istedi. Belediyelere gönderilen ve sokak hayvanlarının toplatılması istenen yazıya, başta hayvan hakları savunucuları olmak üzere birçok kesimden tepki geldi.

İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları’ndan Melodi Zengin, “Katil NATO için hayvanların toplatılmasını kabul etmiyoruz” dedi. Zengin, hayvanların toplatılmasının tamamen “insan merkezci” ve ekolojik bütünselliği reddeden bir bakış açısının ürünü olduğunu belirtti.

Yasaklara ilişkin Ankara Valiliği’nin yapmış olduğu basın açıklaması ise şu şekilde:

“Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilecek olan 36. NATO Zirvesi kapsamında; gerek zirve güvenliğinin sağlanması gerek kamu düzeninin korunarak vatandaşlarımızın huzur ve güvenliğinin sürdürülebilmesi amacıyla gerekli güvenlik tedbirleri alınmış olup bu doğrultuda aşağıdaki kararlar alınmıştır.

2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 6–10 ve 22. maddesinde “parklarda, mabetlerde, kamu hizmeti gören bina ve tesislerde ve bunların eklentilerinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisine 1 km uzaklıktaki alan içerisinde toplantı yapılamaz. Genel meydanlardaki toplantılarda halkın ve ulaşım araçlarının gelip geçmesini sağlamak üzere Valilik ve Kaymakamlıklarca yapılacak düzenlemelere uyulması zorunludur” hükümlerine aykırı eylem/etkinliklerin önlenmesi amacıyla;

2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. maddesinde “Bölge valisi, vali veya kaymakam, milli güvenlik kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, belirli bir toplantıyı bir ayı aşmamak üzere erteleyebilir veya suç isleneceğine dair açık ve yakın tehlike mevcut olması halinde yasaklayabilir” hükmü,

“5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11/C maddesinde“İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi Valinin ödev ve görevlerindendir. (Ek cümle: 25/7/2018-7145/1 md.) Bunları sağlamak için Vali gereken karar ve tedbirleri alır.” hükmüne istinaden;

NATO Zirvesi ile ilgili misafirlerin konaklama yapacağı ve toplantının yapılacağı yerlerde daha önce çeşitli gruplar tarafından yapılan eylemler ve bu grupların sosyal medya aracılığıyla yapılan çağrıları da göz önüne alındığında;

Milli güvenliğin, ülkemizin itibarının, vatandaşların huzur ve güvenliğinin, kamu düzeninin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, başkalarının hak ve özgürlükleri ile zirveye katılacak heyetlerin can güvenliklerinin en üst seviyede korunması amacıyla;

İLİMİZ GENELİNDE,

Zirvenin yapılacağı alanlar, delegasyonun konaklayacağı yerler ve geçiş yapacağı güzergahlar başta olmak üzere belirlenen hassas bölgelere yetkisiz araç ve şahısların girişinin engellenmesi,

Söz konusu tarihler arasında ilimiz hava sahasında (Valilik izni haricinde) her türlü insansız hava aracı (drone vb.) uçuşunun yasaklanması,

Açık ve kapalı alanda yapılacak toplanma, toplantı ve gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, açlık grevi, oturma eylemi, protesto eylemi, miting, stant açma, çadır kurma, el ilanı/bildiri/broşür dağıtma, afiş/pankart asma vb. eylem/etkinliklerin 5442 Sayılı Kanun’un 11/C maddesi ve 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. maddesi kapsamında 28 Haziran 2026 günü saat 00.00’dan 10 Temmuz 2026 günü saat 23.59’a kadar (13 gün) süre ile YASAKLANMASI hususunda gerekli kararlar alınmıştır.

Kamuoyunun bilgisine sunulur.”

12. Trans Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınanlar serbest

12. Trans Onur Yürüyüşü’nü takip eden Niha+ editörü Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik’in de aralarında bulunduğu on kişi savcılık ifadelerinin ardından serbest bırakıldı.

Foto: Doğa Tekneci / Niha+

İstanbul Trans Onur Haftası’nın çağrısıyla Kadıköy Kalamış’ta gerçekleşen 12. Trans Onur Yürüyüşü’nü takip eden editörümüz Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik gözaltına alındı. Polis etkinlik sonrası 10 kişiyi gözaltına aldı.

Gözaltına alınanlar, polis ekipleri tarafından Aksaray’da bulunan Vatan Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüler. Burada sağlık kontrolünden geçtikten sonra savcılık tarafından ifadeleri alındı. İfade alma işlemleri Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul şubeleri ile İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi avukatları hazır bulundu. Savcılık sorgusunda 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ettikleri iddia edilen niha+ editörü Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik dahil 10 kişi savcılık kararıyla serbest bırakıldı. Gözaltılar Aksaray’dan Sancaktepe’de bulunan Feriha Öz Acil Durum Hastanesi’ne götürüldükten sonra gece yarısı serbest kaldı.

Trans Onur Yürüyüşü katılımcıları serbest kaldıktan sonra yaptıkları kısa açıklamada, bütün engellemelere rağmen “Buradayız, vazgeçmiyoruz, direneceğiz” dediler.

“Tahayyül temasıyla gerçekleşti”

Bu yıl “Tahayyül” temasıyla düzenlenen 12. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü, yasak kararlarına rağmen Kadıköy’de gerçekleştirildi. İlk yasak kararı Taksim için İstanbul Valiliği tarafından duyuruldu. Ardından da Kadıköy Kaymakamlığı yasak kararı aldı.

Yasak kararlarına rağmen bir araya gelen hak savunucuları, “Deniz’den Arya’ya Poyraz olup eseceğiz” yazısının olduğu pankartla yürüdü. Yürüyüşe katılanlar yürüyüş boyunca “Transfobik devlet, yıkılacak elbet” sloganı attı.

Ablukalara ve engellemelere rağmen bir araya geldiklerini vurgulayan translar, “Çünkü biz tahayyül ederiz ve gerçek olur” dedi.

“Şehri dönüştürdük”

Basın açıklamasında, bu yılın teması hatırlatılarak “Ne demiştik bu yıl; özgürce hayal kurabilmek politik bir eylemdir. Her şeyi dönüştürmek mümkündür ve her şey sorgulanabilir. Dediğimizi de eyledik; özgürce hayal kurduk, şehri ve alışılagelmiş yolları dönüştürdük” dendi.

Açıklama şöyle devam etti:

“Son yıllarda olduğu gibi yine tüm şehri ablukaya alıp bizi engellemeye çalıştılar. Ancak yine buradayız. Birbirimizi sokaklarda, kentin dört bir yanında bulduk. Birbirimize çare, nefes olduk.

Yok 11., yok 12. Yargı Paketi, yok pandemiden beri devam eden fiili hormon kısıtlamaları, beden uyum süreci yaşının anayasaya aykırı biçimde yükseltilmesi… Hukuksuzca hormon kullanımını kısıtlamaya kalktılar. Ama tüm bu politikalara rağmen biz dönüyoruz; hormonlu dönüyoruz, hormonsuz dönüyoruz. Kendi kaynaklarımızla, dayanışmamızla ve onlara rağmen dönüyoruz.”

“Tüm engellemelere rağmen vazgeçmeyeceğiz”

Bu yıl baskı ve şiddeti en yoğun hissettikleri dönemlerden birini yaşadıklarını belirten translar, tüm engellemelere rağmen bir araya gelmekten ve örgütlenmekten vazgeçmeyeceklerini ifade etti.

“Gerek hormon kısıtlamalarına karşı hastane önlerindeydik, gerekse nefret politikalarını ifşa etmek için metrolarda ve sokaklardaydık” diyen translar, mücadeleyi sürdürme kararlılıklarını vurguladı.

Eylem sona erdikten sonra alandan ayrılan LGBTİ+’lar, kafelerde otururken, araçlarında ve taksilerde seyahat ederken polis tarafından tek tek gözaltına alındı.

Gözaltına alınanlar arasında haber takibi yapan editörümüz Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik de olmak üzere en az on kişi gözaltına alındı.

Gözaltına alınanların Vatan Caddesi’nde bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürülecekleri öğrenildi.

Kaymakamlık yasak kararı aldı

Bu arada Kadıköy Kaymakamlığı bir açıklama yayınlayarak, “Pride Takvimi Yayında” başlığıyla sosyal medya üzerinden duyurulan etkinliklere ilişkin olarak, 21 Haziran Pazar günü 00.01 ile 23.59 saatleri arasında Kadıköy sınırları içindeki tüm açık alanlarda toplantı, yürüyüş, basın açıklaması, oturma eylemi, stant açma, çadır kurma, bildiri dağıtma, protesto ve benzeri eylem/etkinliklerin yasaklandığını duyurdu.

Kaymakamlık yasak gerekçesini 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. maddesi ile 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 32/ç maddesine dayandırdı. Açıklamada, sosyal medya paylaşımlarından hareketle etkinliğin “genel ahlaka aykırı” olduğu, “toplumda infial uyandırabileceği”, “milli, vicdani ve insani değerlere dokunabileceği” ve “toplumsal iç barışı tehdit edebileceği” savunuldu.

Kaymakamlık ayrıca etkinlikleri gerçekleştirecek kişiler ile yurttaşlar arasında “sözlü ve fiziksel provokatif amaçlı olaylar” yaşanabileceğini ileri sundu.

DİSK Basın-İş’ten açıklama

Gazeteci Doğa Tekneci ve Yusuf Çelik’in gözaltına alınmalarını kamunun haber alma hakkına ve LGBTİ+’ların görünürlüğüne yönelmiş bir baskı olduğunu söyleyen DİSK Basın-İş, yaptığı açıklamada gazetecilerin derhal serbest bırakılmasını talep etti.


Özel Sektör Öğretmenleri: Çocuklarımıza aydınlık bir gelecek istiyoruz

Özel sektör öğretmenleri, taban maaş ve güvenceli çalışma talebiyle sürdürdükleri açlık grevinde bir haftayı geride bıraktı. Babalar Günü’nde konuşan öğretmenler, tüm baskı ve müdahalelere rağmen çocuklarına daha adil bir gelecek bırakmak için mücadeleden vazgeçmeyeceklerini ifade etti.

Foto: Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası

Özel sektör öğretmenlerinin başlattığı açlık grevi, bir haftayı geride bıraktı.

Taban maaş, güvenceli sözleşme, adil atama ve daha iyi çalışma koşulları gibi hakları için Ankara’ya giden Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyeleri, yıllardır karşılanmayan talepleri için 14 Haziran’da açlık grevine başlama kararı almıştı.

Bir haftadır süren eylemlerde uygulanan polis şiddetine rağmen öğretmenler, somut ve kalıcı çözümler üretilmesi talebi ile açlık grevlerini sürdürüyor. Ankara’daki açlık grevine ek olarak ülkenin diğer şehirlerinde de özel sektör öğretmenleriyle dayanışma eylemleri düzenlenirken bu açıklamalara da polis saldırıları ve gözaltılar gerçekleşiyor.

Muhalefet partileri, milletvekilleri ve sivil toplum kuruluşları öğretmenlere desteklerini açıklıyor. Ayrıca TBMM’de yer alan Milli Eğitim Komisyonu’nun olağanüstü toplanmasını talep ettiler.

Aileleri ve çocukları eşliğinde mücadeleye devam eden öğretmenler ile babalar gününde, onları açlık grevine iten çalışma koşullarını, gösterilen desteğe ilişkin düşüncelerini ve taleplerini konuştuk.

“Açlık grevinden başka bir yol bırakmadılar”

Niha+’ya konuşan 59 yaşındaki emekli sınıf öğretmeni Hasan Köroğlu, 9 yıldır özel sektörde çalıştığını belirtirken açlık grevine başlama kararlarının sektördeki çalışma koşullarının bir sonucu olduğunu kaydetti.

Asgari ücret düzeyinde maaşlar aldıklarını belirten Köroğlu, yaptıkları işin kamusal niteliğini dikkat çekti:

“Bu sektördeki çalışma koşulları hepinizin malumu. Asgari ücrete veya onun bir tık üzerine çalışıyoruz. Yaptığımız iş kamusal ve nitelikli bir iş olmasına rağmen yıllardır hiçbir denetim yapılmıyor. Tamamen patronların insafına terk edilmiş durumdayız. Yıllardır Ankara’ya gelerek Milli Eğitim Bakanlığı’na taleplerimizi dile getirmeye çalışıyoruz ancak bu talepler asla karşılık bulmuyor. Bu nedenle artık en kutsal varlığımız olan yaşamlarımızı ortaya koymak zorunda kaldık. Bize başka bir yol bırakmadılar çünkü…”

Muhalefetin desteğini önemli bulduklarını belirten Köroğlu, 8 gündür ne bakanlık ne de hükümet yetkilileri tarafından herhangi bir açıklama yapılmadığını da söyleyerek öğretmenlerin taleplerini de sıraladı:

“Üç temel talebimiz var. İlk olarak 2014’teki taban maaş uygulamasının geri gelmesini istiyoruz. İkincisi, öğretmenleri özel okul sahiplerinin insafına bırakan, yaz aylarında maaş almamızı engelleyen ve bunun gibi birçok mağduriyet yaşatan sözleşmelerin yasaklanarak güvenceli sözleşme düzenlemelerinin yapılması. Üçüncüsü ise bugün kırıntısından bile bahsedilemeyecek özlük haklarımız. Devlet, kendi çalışanlarına sunduğu koşulları özel sektörde çalışan öğretmenler için de denetlemeli.”

Öğretmenler bulaşıkçılık yaptığından eyleme gelemiyor

Özel sektör öğretmenleri, aileleriyle beraber açlık grevinde.

Köroğlu, iki kızı olduğunu ve mücadeledeki temel motivasyonunun da onlara aydınlık bir gelecek bırakmak olduğunu söyledi:

“Ben en fazla 2-3 yıl daha öğretmenlik yapacağım. Ancak iki kız babası olarak vicdani sorumluluğum ve çocuklarımı yetiştirme biçimim bir mücadeleyi gerektiriyor. Az önce bir öğretmen arkadaşımı yapacağımız basın açıklamasına çağırdım ve bulaşıkçılık yaptığı için gelemeyeceğini söyledi. Bu düzenin değişmesi gerekiyor.”

Açlık grevine de bu nedenle başladıklarını ifade eden Köroğlu, günlerdir gözaltı ve biber gazı gibi muamelelere maruz kaldıklarını belirtirken sürdürdükleri açlık grevininin ise kendi istekleri sonucunda değil, çocuklarına bırakmak istedikleri “aydınlık gelecek” sonucunda şekillenen bir zorunluluk olarak değerlendirdi.

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali ise ailelerin desteğinin önemine dikkat çekerken, mücadelelerinin kitlelere ulaştığını, destek ve dayanışmanın ise yoğun olduğunu belirtti.

“Değiştirmek için mücadele etmek zorundayız”

Çok sayıda öğretmenin ailelerini geride bırakarak Ankara’da olduğunu belirten Edebali, burada çocukların babalarını özlediğini ama aynı zamanda onlarla gurur da duyduklarını vurguladı:

“Toplumun yüzü buraya doğru baktığında meselemizin ne kadar sahici olduğuyla ilgili de mesaj veriyor. Sorunlarımızın ciddi, taleplerimizin hayata geçmesinin yaşamsal olduğunu buradan da anlayabilirsiniz. Bugün babalar günü. Ben de bir babayım ve üç yaşında bir çocuğum var. Bu elbette özlem demek. Bizim uzak kaldığımız kadar yakınlarımız da bizden uzakta kalıyor. Onlar özlüyor, endişe duyuyorlar elbette ama gurur da duyuyorlar.”

Bu duyguları yakınlarıyla yaptığı telefon görüşmelerinde fark ettiğini söyleyen Edebali, özlem ya da diğer hisler üzerinden konuşacak olursak bu mücadelenin en çok da onlar için olduğunu belirtiyor:

Daha iyi bir yaşam için bazı şeylerin değişmesi gerektiğini vurgulayan Başkan Edebali, değiştirmek için de mücadele şart olduğunu söylüyor.

Bu koşulların Milli Eğitim Bakanlığı ve patronlar tarafından dayatıldığını da vurgulayan Edebali, geçim sorunu, işsizlik ve diğer hak gasplarının günün sonunda sadece öğretmeni değil onun ailesini de etkilediğini hatırlatıyor:


“Vatandaşlar bu eyleme sahip çıkmalı çünkü mesleğin zayıfladığı, her anlamı ile gerilediği bir dönemde; bu koşulların yansıdığı ilk yerlerden birisi eğitim alanları. Eğitim bugün her hanenin sorunu. Sermayenin önü açıldı. Kamusal eğitim zayıfladı. Öğrenciler sabuna, bir öğün yemeğe ihtiyaç duyuyor. Aileler özel okullara yönlendiriliyor. Mesem projesi sermaye büyüsün, çocuklar ucuz iş gücü olarak görülsün diye yürütülüyor. “Eğitim”, organize sanayi bölgelerine yayılmış durumda. Mücadelemiz patron düzenine karşı ve buradaki başarı herkesi etkileyecek.”

LGBTİ+ haklarına dair paylaşım yapan X hesaplarına erişim engeli

Sosyal medya platformu X üzerinde LGBTİ+ haklarına ilişkin paylaşım yapan birçok hesabın BTK tarafından erişime engellendiği duyuruldu.



Bugün (19 Haziran) birçok LGBTİ+ derneğinin ve LGBTİ+ haklarına ilişkin paylaşım yapan sivil toplum örgütlerinin X hesapları Türkiye’den erişime engellendi.

Aralarında 17 Mayıs Derneği, GALADER, Genç LGBTİ+ Derneği, HEVİ LGBTİ+ Derneği, Lambdaİstanbul, LİSTAG, Muamma LGBTİ+, Pembe Hayat, SPoD ve Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Derneği, Kadının İnsan Hakları Derneği, Ankara Feminist Gece Yürüyüşü, İstanbul Feminist Gece Yürüyüşü, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Barış İçin LGBTİ+ İnisiyatifi, Kuir Tıp Öğrencileri Ağı, TİP LGBTİ+ Bürosu, Antalya Biz LGBTİ+, Aralık Feminist Kolektif, Çatlak Zemin, Kuir Baykuş, Lavender, Arya’ya Ne Oldu İnisiyatifi, Queer Deer, MEF LGBTİ+, 7 Tepe 7 Renk, Pozitif Dayanışma ve Velvele’nin bulunduğu çok sayıda hesaba X tarafından erişim engeli kararı getirildi. X hesapları e-posta yoluyla bilgilendirdi. Hakkında erişim engeli kararı verilen hesapların net sayısı bilinmiyor.

Erişime engellenen hesaplar, LGBTİ+ haklarını ve kimliklerini görünür kılmak amacıyla paylaşım yapan, Onur Haftası etkinliklerini duyuran ve 12. Yargı Paketi’ndeki LGBTİ+ karşıtı düzenlemelere ilişkin gönderiler paylaşan hesaplardan oluşuyor.

Muzır Yayın’ın paylaştığı bilgilere göre, Gazeteci ve Çizer Aslı Alpar’ın X hesabı da içinde “LGBTİ” ifadesi geçen bir paylaşımı gerekçe gösterilerek erişime engellendi.

Kaos GL’nin X hesabı da Haziran 2025’ten bu yana erişime engellenmişti.

Erişim engeli BTK’den geldi

X’in derneklere ilettiği bildirimde, erişim engeli talebinin Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından iletildiği belirtildi. Buna göre kararın dayanağı, 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”un 8/A maddesi.

Söz konusu maddede “İnternet ortamında yapılan ve içeriği aşağıdaki suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe sebebi bulunan yayınlarla ilgili olarak içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişimin engellenmesine karar verilir” hükmü yer alıyor.

X, derneklere gönderdiği elektronik postada, kullanıcıları erişim engeli talepleri hakkında bilgilendirmenin şirket politikası olduğunu söyledi:

“X, kullanıcılarının görüşlerini savunmaya ve saygı duymaya güçlü bir şekilde inanmaktadır ve bu nedenle yetkili bir kurumdan (kolluk kuvvetleri veya devlet kurumu gibi) erişim engellemeye yönelik yasal bir talep alırsak kullanıcılarımızı bilgilendirmek politikamızdır.”

X, yaptığı bildirimde hesapların yalnızca Türkiye üzerinden engellendiğini de ekledi.

Silvan’da Rojin Kabaiş tabelası kurşunlandı

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde Rojin Kabaiş Parkı’ndaki tabelaya yapılan saldırıya ilişkin Silvan Belediye Eş Başkanı Kadri Esen, saldırının “Tüm kadınlara yapılmış bir saldırı” olduğunu belirtti.

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde bulunan Rojin Kabaiş Parkı’nda, 27 Eylül’de kaybolan ve cansız bedeni 18 gün sonra Van Gölü’nde bulunan Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı bir tabela, kimliği henüz belirlenemeyen kişi veya kişiler tarafından kurşunlandı. Van’da şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş’in fotoğraflarının da zarar gördüğü bu durum kamuoyunda büyük bir öfke ve tepkiyle karşılandı.

Saldırıya tepki gösteren Silvan Belediye Eş Başkanı Kadri Esen, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Bu Silvan’a yakışmıyor

Rojin Kabaiş Parkımızda, Rojin’in resmine yönelik saldırı, Rojin’in şahsında tüm kadınlara yapılmıştır. Bu saldırıyı gerçekleştiren kişi ya da kişileri şiddetle kınıyorum.

Kadınlara, Yerel Yönetimlerde kadın mücadelesi sonucunda yürütülen iş ve çalışmalara saygı gösterilmelidir.

Silvan bu değildir, bu Silvan’a yakışmaz!”

Oy birliğiyle kararlaştırılmıştı

Söz konusu parkın adı 12 Kasım 2024’te Silvan Belediyesi Meclisi’nde grubu bulunan tüm üyelerin ortak kararıyla “Rojin Kabaiş Parkı” olarak belirlenmişti.

Belediye tarafından bu kararın kadın meclis üyelerinin önerisiyle, kadınlara yönelik şiddete karşı bir farkındalık oluşturmak amacıyla gündeme getirildiği sebebiyle parkın ismi oy birliğiyle kabul edilmişti.

Hayvan hakkı savunucuları meclisten seslendi

Hayvan hakkı savunucuları, DEM Parti Mersin Milletvekili Perihan Koca aracılığıyla düzenledikleri basın toplantısında taleplerini kamuoyuna duyurdu: “Hayvana şiddete caydırıcı cezalar getirilmeli.”


Yaşam İçin Yasa İnsiyatifi, BurHak, Bipativer Derneği, Patikara Derneği, Yaşamdan Yana Veteriner Hekimler Platformu, Yaşamdan Yana Avukatlar ve Psikologlar, ODTÜ Mezunları Derneği temsilcilerinden ve basın emekçilerinden oluşan bir heyet, hayvan katliam yasasına karşı çözüm önerilerini mecliste kamuoyu ile paylaştı.

Perihan Koca toplantının başında şunları söyledi:

“Temmuz 2024’te AKP ve MHP oylarıyla bu meclisten geçirilen yasanın ardından ülkemiz ne yazık ki kan kokmaya başladı. O gün bu meclisten geçen ölüm fermanının ardından, ardışık olarak bakanlıklarca, valiliklerce, kaymakamlıklarca ve ne yazık ki belediyelerce hayata bir kırım pratiği olarak geçirilmeye başladı. Sokaklarda hayvanlar katledilmeye devam ediyor, ölüm ve katliam gerçekliği ülkemizde gündelik yaşamın bir parçası haline getirilmeye çalışılıyor. Bizler enseyi karartmıyoruz, bu karanlığa karşı umut olmaya çalışıyoruz. Yaşamı ilmek ilmek birlikte örmeye örgütlemeye çalışıyoruz. Bugün çözümün öldürmekten geçmediğini hep birlikte haykırmak için bu kürsüdeyiz.”

Hayvan hakkı savunucuları mecliste


“Bilim uygulanmadan başarısız ilan edilemez”

Yaşamdan Yana Veteriner Hekimler adına söz alan Ceren Başyiğit, “doğal yaşam alanı” adıyla önerilen büyük toplama merkezlerinin bilimsel açıdan çözüm olmadığını vurgulayan Başyiğit, şu ifadeleri kullandı:

“Çünkü doğal yaşam; binlerce köpeğin tel örgüler içerisinde bir arada tutulduğu alanlar değildir. Bugün başarısız olduğu söylenen şey, ‘kısırlaştır, aşılat, yerinde yaşat’ modeli değildir. Başarısız olan; bu modelin yıllar boyunca yeterli bütçe, koordinasyon ve denetimle hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanmamış olmasıdır. Yasa değişikliği görüşmeleri sırasında 20 yılda yapıldığı söylenen kısırlaştırma sayısına, etkin bir süreç yürütülmüş olsa 2.5 yılda ulaşılabilirdi. Bilim uygulanmadan başarısız ilan edilemez.”

Yaşamdan Yana Avukatlar adına Sinan Ayaz, 5199 sayılı Kanun ve ilgili mevzuatın, idareye hayvanları koruma, tedavi etme ve uygun koşullarda barındırma yükümlülüğü yüklediğini, ancak kamuoyuna ve sosyal medyaya yansıyan görüntülere göre, Türkiye’nin birçok yerindeki belediye bakımevlerinde hayvanların bilinçli bir şekilde açlık, susuzluk, hastalık sonucu ölüme terk edildiğini, hatta vahşi yöntemlerle öldürüldüğünü ve kanun hükümlerine göre bunun açıkça bir suç olduğunu vurguladı.

“Medya dili şiddetin doğrudan parçası”

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu basın emekçilerinden Gökhan Mezarcı, demokrasilerde dördüncü kuvvet olması gereken medyanın, ne yazık ki denetleyen bir güç olmaktan çıkıp yaşam düşmanı politikaların, katliam propagandasının aparatı haline geldiğini belirtti.

Ankara Altındağ’da yaşamını yitiren küçük Fatma El Muhammed’in hikâyesinin, bu düzenin en acı örneklerinden biri olduğunu vurgulayarak sözlerine şöyle devam etti:

“Çocuğun ölümünde önce köpek saldırısı ihtimali öne sürülerek yalan haberler servis edilmiştir. Oysa Milletvekili Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun Meclis gündemine taşıdığı gerçekler, cinsel istismar ve cinayet iddialarını ortaya koymuştur. Bir çocuk öldürülmüş, ama gerçek fail gizlenerek suçlu yine hayvanlar ilan edilmiştir. Bugün hayvanları “tehdit”, “terör” ve “başıboş köpek” gibi başlıklarla düşmanlaştıran medya dili yalnızca etik dışı değil, aynı zamanda yaşam hakkına yönelen sistematik şiddetin de doğrudan bir parçasıdır ve failidir!”

Heyet adına ortak basın açıklamasını okuyan hayvan hakları aktivisti Nihal Memiş Dizdar, muhalif belediyelerin bu katliama gözlerini kapamasını ve katliama ortak olmasını eleştirdi.

Dizdar, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin, silahlanma çağrısı yapan, bot hesaplarla* nefret yayan GÜSODER temsilcilerini ağırladığını, hemen ertesi gün “Yılbaşına kadar bütün köpekleri toplayacağız” açıklaması yaptığını hatırlatarak “Görevi ülkenin iç güvenliğini korumak olan İç İşleri Bakanlığı’nda, köpekleri öldürmek için halka silahlanma çağrısı yapan ve bot hesaplarla hayvanlara karşı nefret örgütleyen, meşruiyeti meçhul bir dernekle basına verilen pozlar, tarihe kara bir leke olarak geçmiştir. Bu karanlık derneğin taleplerinin halkta hiçbir karşılığı olmadığı açıktır, hiçbir meslek örgütü, hiçbir sivil toplum kuruluşu tarafından desteklenmemekte, taleplerinin hiçbiri bilimsel, etik, vicdani gerekçeyle örtüşmemektedir. Tüm bunlara rağmen talepleri dinleniyorken barışçıl yaşam hakkı savunucuları olarak bizim bilimsel, etik ve vicdani çözüm dosyamız neden dinlenmiyor, o kapılar neden bizlere açılmıyor?” dedi.

Ayrıca, Bipativer Derneği’nin Türkiye’de Sokakta Yaşayan Hayvanların Sorunlarına İlişkin Çözüm Dosyası Özeti ve ODTÜ Mezunları Derneği Hayvan Hakları Çalıştayı Sonuç Bildirgesi TBMM’ye sunuldu.

Hayvan hakkı savunucularının meclise ilettiği talepler ise şu şekilde:

1- Kamuoyunda “Katliam Yasası” olarak bilinen yasa derhal geri çekilmeli, hayvanların yaşam ve özgürlük haklarını güvenceye alan bilimsel, etik ve vicdani temelde yeniden düzenlenmeli, 5199 sayılı kanunun 6. maddesindeki “kısırlaştır, aşılat, yerinde yaşat” ilkesi korunmalı. Meclis Hayvan Hakları Komisyonu yeniden toplanmalı ve demokratik temsil gözetilerek oluşturulan yeni yasayla, hayvanların yaşam ve özgürlük hakları anayasal güvence altına alınmalıdır.

2- Toplamalar ve hapsetmeler derhal durdurulmalı. Barınak denen esaret ve ölüm kampları, hayvan hastanesi ve rehabilitasyon merkezine dönüştürülmelidir. Mevcut barınaklar tedavi merkezine dönüşene kadar, barınaklardaki her bölümün net şekilde sürekli gözlenebildiği kamera sistemine geçilmeli. İcapçı veteriner hekim uygulaması tamamen kalkmalı, her il ve ilçede 7/24 çalışan veteriner hekim ve teknik personel sayısı artırılmalıdır.

3- Kırsaldan başlayıp merkezleri kapsayacak şekilde, etkin kısırlaştırma programları hayata geçirilmelidir. Tüm şehirlerin ilçe ve beldelerinde küçük çaplı, uygun maliyetli, sürdürülebilir Kısırlaştırma ve İlk Yardım Üniteleri kurulmalıdır.

4- “Pet” olarak kategorize edilerek bir ürün gibi alınıp satılabilen tüm hayvanların, üretim ve satışı yasaklanmalı, düzenli denetimler ve raporlamalar kamuoyuyla paylaşılmalı, yasağa aykırı hareket ederek suç işleyenlere caydırıcı cezalar uygulanmalıdır.

5- Hayvana şiddete, yatarı olan caydırıcı cezalar getirilmeli ve hayvana şiddeti kurumsal hale getiren yerel yönetimler de bu kapsama alınmalıdır.

6- Sahiplendirme süreçleri devlet teşvikleriyle desteklenmeli, zorlaştırıcı tüm bürokratik engeller ortadan kaldırılmalıdır.

7- Okul öncesinden başlamak üzere tüm eğitim müfredatlarına hayvanların yaşam ve özgürlük haklarıyla ilgili eklemeler yapılmalı; hayvan fobisinin ve hayvanlara kötü muamelenin engellenmesi için çalışmalar yapılmalıdır.

8- Hayvanlarla birlikte yaşamamızı kolaylaştıracak bilgilendirici kamu spotları yayınlanmalıdır.

9- Toplumun huzurunu ve barışını bozacak şekilde hayvanları hedef haline getiren, hayvanlara ve hayvan hakkı savunucularına yönelik şiddeti körükleyen yazılı ve sözlü medya şirketlerine ve sorumlularına caydırıcı idari para cezaları getirilmeli, toplumu kin ve düşmanlığa sevk eden Güvenli Sokaklar Derneği ve benzeri tüm oluşumlar kapatılmalı, yöneticileri yargılanmalıdır.

5 yılın ardından Deniz Poyraz cinayeti

Deniz Poyraz davası, Türkiye’nin aydınlatılmamış siyasi cinayetler pratiğinin bir sembolü olarak duruyor. Ailenin ve Kürt siyasetinin adalet talebinin merkezinde ise başından beri dile getirilen o somut gerçeklik yer alıyor: Yalnızca tetiği çeken failin değil, katliamın arkasındaki azmettiricilerin ve karanlık ilişkiler ağının da yargı önüne çıkarılması.

Deniz Poyraz cinayetinden sonra kadınların yaptığı eylemden bir kare

Türkiye siyasi tarihine bir başka “aydınlatılmayan karanlık sayfa” olarak geçen Deniz Poyraz cinayetinin üzerinden tam 5 yıl geçti. 17 Haziran 2021’de, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Örgütü binasına gündüz saatlerinde elinde silahla giren Onur Gencer adlı saldırgan, parti çalışanı Deniz Poyraz’ı katletmişti. Sadece İzmir’i değil, tüm Türkiye’yi sarsan bu siyasi cinayet, gerilimli duruşmaları, araştırılmayan SADAT ve Suriye bağlantıları, mahkeme salonunda mağdurlara sıkılan biber gazları ve avukatların “dosya karartılıyor” itirazları eşliğinde tarihteki yerini aldı.

Deniz Poyraz’ın katledildiği o günden yargılamanın bittiği ana kadar neler yaşandı? Faile ne ceza verildi ve asıl önemlisi cinayetin arkasındaki perde aralanabildi mi?

Şair Eşref Bulvarı’nda katliam

Tarihler 17 Haziran 2021, saat 11.05’i gösterdiğinde, İzmir’in en işlek noktalarından Konak’taki Şair Eşref Bulvarı’nda bulunan HDP İzmir İl Başkanlığı binası planlı bir siyasi cinayete sahne oldu. Emniyet güçlerinin binanın hemen önünde sürekli nöbet tuttuğu ve çadırlı bir eylemin devam ettiği bir ortamda, Onur Gencer Gaziemir Emniyet Müdürlüğü’nden aldığı belgeyle temin ettiği Ruger marka tabancasıyla elini kolunu sallayarak içeri girdi.

İçeride tesadüf eseri o an yalnızca annesinin yerine partide nöbetçi olarak bulunan Deniz Poyraz vardı. Gencer, silahındaki mermileri Deniz Poyraz’ın üzerine boşaltarak yaşam hakkını elinden aldı. Cinayetin ardından binanın içinde fotoğraflar çeken ve yine hiçbir engele takılmadan aşağı inen katil, kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alındı. Failin yakalandığı an polislerin kendisine “İsmin ne abicim?” şeklindeki toleranslı yaklaşımı, davanın ilerleyen aşamalarındaki “cezasızlık” ve “korunma” iddialarının ilk sinyaliydi.

Failin profili

Olayın ardından en çok tartışılan konu, 27 yaşındaki Onur Gencer’in profili ve devlet/paramiliter yapılarla olası bağlantılarıydı. Sosyal medya hesapları incelendiğinde, Gencer’in Suriye’de, Halep ve Münbiç, elinde uzun namlulu silahlarla ve Bozkurt işaretiyle “Görev dönüşü” notuyla paylaştığı fotoğraflar ortaya çıktı.

Onur Gencer

İnsan hakları savunucuları ve vekiller, Gencer’in Suriye’de yaklaşık 45 gün geçirdiğini ve paramiliter bir yapı olan SADAT tarafından eğitildiğini iddia ederek konuyu Meclis’e taşıdı. İddiaların büyümesi üzerine SADAT resmi bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve dosya savcılığı da bu açıklamayı baz alarak iddiaları soruşturmaya gerek duymadı. SADAT’ın o dönemki açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

“Şirketimizin İzmir HDP il binasına yapılan saldırının faili Onur Gencer isimli teröristle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur… Şirketimiz tarafından Suriye’de veya başka bir yerde herhangi bir kimseye eğitim verilmemiştir, verilmemektedir.”

Dava dosyasına giren HTS kayıtlarında Gencer’in olay öncesi ve sonrasında aradığı isimler, cihatçı gruplarla olası ilişkileri ve aşırı sağcı bağlantıları hiçbir zaman derinlemesine araştırılmadı; dosya sadece Gencer’in “bireysel eylemi” olarak çerçevelendi.

Adliye koridorlarında gerilim

Soruşturmanın sadece 2,5 ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak iddianameye dönüştürülmesi, avukatların “dosya apar topar kapatılmak isteniyor” tepkisine neden oldu. İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan yargılama süreci, Cumhuriyet tarihinin adil yargılanma hakkı açısından en sorunlu davalarından birine dönüştü.

Duruşmalar süresince, sanık Onur Gencer’e mahkeme heyeti tarafından “tolerans” alanı açıldı. Failin mağdur aileye ve avukatlara yönelik kışkırtıcı ve rahat tavırları engellenmezken, adil yargılanma ve delillerin toplanmasını talep eden hukukçular sürekli baskılandı. Güvenlik gerekçesiyle duruşmaların Aliağa’daki Şakran Cezaevi Yerleşkesi’ne taşınmasının ardından kriz daha da büyüdü. Yetki belgeli avukatların içeri alınmaması, jandarmanın x-ray dayatması ve nihayetinde mahkeme salonunun içinde avukatlara ve izleyicilere biber gazı sıkılması davanın utanç tablolarından biri olarak kayıtlara geçti.

Katil yerine aileye soruşturma

Dava sürecinde Poyraz ailesinin avukatlarından Türkan Aslan Ağaç liderliğindeki hukukçular, bu olayın adli bir vaka olmadığını vurguladı.

Ancak yargı mekanizmasının okları mağdur aileye çevrildi. Deniz Poyraz’ın babası Abdüllillah Poyraz, kızının katledilmesinin ardından verdiği bir röportajdaki sözleri cımbızlanarak “örgüt propagandası” suçlamasıyla yargılandı. Kamuoyu tepkisi sonrası beraat etti. Sadece baba değil, anne Fehime Poyraz da adliye önlerindeki isyanı ve protestoları nedeniyle defalarca emniyet ve savcılık baskısına, çeşitli soruşturmalara maruz kaldı.

Karar: ağırlaştırılmış müebbet ve 9 yıl

Mahkeme heyeti, Gencer’i “tasarlayarak kasten öldürme” suçundan indirimsiz ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Ayrıca “mala zarar verme” suçundan 4 yıl, “konut dokunulmazlığını ihlal” suçundan 2 yıl ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefetten 3 yıl olmak üzere toplam 9 yıl ek hapis cezası verildi. Şubat 2023’te açıklanan gerekçeli kararda mahkeme heyeti, sanığın pişmanlığa yönelik somut bir söz veya davranışının bulunmadığını, kişiliği ve suç işleme eğilimi nedeniyle “yeniden suç işlemekten çekineceği yönünde olumlu bir kanaatin oluşmadığını” kaydetti.

Karar duruşması sonrasında konuşan anne Fehime Poyraz, kararı eleştirerek “Neden katili savunuyorsunuz? Bir yerlerden silah eğitim aldı. Kızımın kanı oraya döküldü. Adaletin eşit olması lazım, hepimiz beraber yaşıyoruz” dedi.

TBB Başkanı Sağkan, kararın ardından bianet’e yaptığı değerlendirmede, sanığın fiili gerçekleştirdiğinin zaten herkesçe bilindiğini, ancak müşteki vekillerinin davaya katkı sunmasının hukuksuz bir kararla engellenmesiyle olayın arkasındaki azmettiricilerin araştırılmasına yönelik taleplerin etkin şekilde sunulamadığını belirtti. Sağkan’a göre bu nedenle “adil bir yargılamadan ve her türlü tartışmadan uzak şekilde maddi gerçeğe ulaşıldığı konusunda kamu vicdanının tatmin olduğundan bahsedilemez.” Sağkan, usul hatalarının davayı istinaftan veya Yargıtay’dan döndürebileceğini, bu olmasa bile dosyanın Anayasa Mahkemesi’nden ya da nihayetinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) hak ihlali kararıyla geri döneceğini öngördü.

İstinaf ve yargıtay: Hızlı onama

Dava avukatlarının itirazıyla dosya 13 Mart 2023’te İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi’ne taşındı. Daire, kararı önce “kâtibin imzasının bulunmaması” ve “kararın taraflara tebliğ edilmemesi” gibi usul gerekçeleriyle bozdu. Yerel mahkeme düzeltmeleri yaparak dosyayı 31 Ağustos’ta yeniden istinafa gönderdi. İstinaf mahkemesi 11 Ekim 2023’te, sadece kırk günlük bir incelemenin ardından, “mahkûmiyet kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı, delillerde ve işlemlerde herhangi bir eksiklik olmadığı” gerekçesiyle itirazları esastan reddederek kararı onadı.

Avukat Türkan Aslan Ağaç, istinafın bu hızlı kararına dikkat çekerek “Dosyayı bir an önce sadece tetikçi Onur Gencer’e verilen ceza ile kapatmaya çalışıyorlar” değerlendirmesini yaptı; soruşturma ve kovuşturma boyunca cinayetin arkasındaki isimlerin ortaya çıkarılması için yapılan çabaların sonuçsuz kaldığını belirtti. Sanık tarafı da kararı temyiz etti: Gencer’in avukatı Ahmet Can Gürlek, müvekkilinin “haksız tahrik” altında hareket ettiğini, Suriye, Diyarbakır ve Batman’daki görevleri sırasında saldırılara maruz kaldığını ve akıl sağlığının yargılama sürecinde yeterince incelenmediğini öne sürerek cezanın hafifletilmesini istedi.

Dosya bu haliyle Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin önüne geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, aile avukatlarının “delillerin toplanmadığı, etkili bir soruşturma ve kovuşturma yürütülmediği” yönündeki başvurularının reddedilmesini istedi. Cinayetin beşinci yıldönümüne kadar ulaşılan bilgilere göre dosya, kesinleşmiş bir Yargıtay kararı beklemeden bu aşamada bekliyor. TBB Başkanı Sağkan’ın 2022’de işaret ettiği Anayasa Mahkemesi ve AİHM yolu, dolayısıyla hâlâ açık bir ihtimal olarak duruyor.

Katil ceza aldı, soru işaretleri sürüyor

Beş yıllık sürecin sonunda ortaya çıkan tablo şu: Onur Gencer, doğrudan işlediği fiil nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet ve 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu karar istinaf tarafından onandı ve şu an Yargıtay önünde. Ancak dava avukatlarının ısrarla gündeme getirdiği SADAT bağlantısı, Suriye’deki ilişkiler ve saldırıyı “azmettiren” olup olmadığı sorusu, mahkeme kayıtlarına göre etkin bir şekilde araştırılmadı. DEM Parti’nin dosya üzerine yayımladığı değerlendirmede de bu durum, “siyasi saikle işlenmiş cinayetlerin ardındaki gerçekliğin yargı eliyle hasır altı edilmesi” olarak nitelendiriliyor.

Anne Fehime Poyraz, kızının öldürülmesinin ikinci yılında “Sorumluların hesap vermesi için mücadelemizi sürdüreceğiz” derken, sonrasında “Katile yardım edenlerin de cezalandırılmasını istiyorum” demişti.

Beş yıl sonra dosya, hukuki olarak hâlâ kapanmamış, kamuoyu vicdanında ise Deniz Poyraz cinayeti, aydınlatılmamış bir siyasi cinayet olarak anılmaya devam ediyor.

Kronoloji: Deniz Poyraz Cinayeti ve 5 Yıllık Adalet Arayışı

17 Haziran 2021’de İzmir HDP İl Binası’nda Deniz Poyraz’ın katledilmesiyle başlayan, Suriye bağlantılarından mahkeme salonlarındaki krizlere, İstinaf’tan Yargıtay’a kadar uzanan 5 yıllık “aydınlatılmayan” dava sürecinin adım adım dökümü.
Saldırı Öncesi (2020 – 2021)

Suriye Trafiği ve Silah Temini

Onur Gencer’in Suriye’de (Halep ve Münbiç) elinde uzun namlulu silahlarla ve Bozkurt işaretiyle çektirdiği “Görev dönüşü” fotoğrafları ortaya çıktı. İnsan hakları savunucuları tarafından 45 gün boyunca SADAT’tan eğitim aldığı iddia edildi (SADAT iddiaları reddetti). Gencer, Gaziemir Emniyet Müdürlüğü’nden belge alarak Ruger marka bir tabanca temin etti.
17 Haziran 2021 | Saat: 11.05

Şair Eşref Bulvarı’nda Katliam

Polislerin binanın hemen önünde sürekli nöbet tuttuğu bir ortamda elini kolunu sallayarak HDP binasına giren Gencer, partide nöbetçi olarak bulunan Deniz Poyraz’ı katletti. Binanın içinde fotoğraflar çekip aşağı inen fail, polislerce “İsmin ne abicim?” sözleriyle gözaltına alındı.
Eylül 2021

Apar Topar Hazırlanan İddianame

Soruşturma sadece 2,5 ay gibi kısa bir sürede tamamlandı. Dosyada HTS kayıtları, failin olay öncesi ve sonrasındaki temasları ile aşırı sağ/cihatçı gruplarla ilişkileri derinlemesine incelenmedi; cinayet sadece “bireysel bir eylem” olarak çerçevelendi.
2021 – 2022

Gerilimli Duruşmalar ve Aileye Soruşturma

İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmalarda sanığa toleranslı yaklaşılırken, duruşmaların Şakran Cezaevi’ne taşınması kriz yarattı. Salonda biber gazı kullanıldı. Bu süreçte asıl failler aranmazken baba Abdüllillah Poyraz “örgüt propagandası” iddiasıyla yargılanıp beraat etti; anne Fehime Poyraz emniyet baskılarına maruz kaldı.
Aralık 2022 – Şubat 2023

Karar: Ağırlaştırılmış Müebbet ve 9 Yıl

Yetki belgeli avukatların içeri alınmaması ve x-ray dayatması nedeniyle avukatlar son duruşmaları boykot etti. Gencer’e “tasarlayarak kasten öldürme”den ağırlaştırılmış müebbet, diğer suçlardan ise 9 yıl hapis cezası verildi. Gerekçeli kararda failin hiçbir pişmanlık emaresi göstermediği vurgulandı.
13 Mart 2023

İstinafın Usulden Bozma Kararı

Dosya İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi’ne taşındı. Mahkeme, “kâtibin imzasının bulunmaması” ve “kararın taraflara tebliğ edilmemesi” gibi usul eksiklikleri nedeniyle dosyayı yerel mahkemeye geri gönderdi.
11 Ekim 2023

İstinaftan 40 Günlük Hızlı Onama

Eksikliklerin giderilmesinin ardından 31 Ağustos’ta tekrar İstinaf’a giden dosya, sadece 40 günlük bir inceleme ile esastan onandı. Avukatlar bu hızlı onamayı, “Dosyayı sadece tetikçiye verilen ceza ile kapatmaya çalışıyorlar” şeklinde yorumladı.
2024 – 17 Haziran 2026

Yargıtay Süreci ve Kapanmayan Dosya

Dosya Yargıtay 1. Ceza Dairesi önüne geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, aile avukatlarının etkili soruşturma yapılmadığı yönündeki itirazlarının reddini talep etti. Cinayetin 5. yılında dosya kesin kararını beklerken, TBB Başkanı Erinç Sağkan’ın işaret ettiği AYM ve AİHM’den dönebileceği ihtimali masada duruyor.

Kaynak: bianet, T24, Diken, Cumhuriyet, Mezopotamya Ajansı

15-16 Haziran: İşçi sınıfı yeniden sahneye çıkabilir mi?

15-16 Haziran Direnişi’nin 56. yılında konuşan Zafer Aydın ve Hakan Koçak, Türkiye işçi sınıfının siyasetle kurduğu ilişkinin zaman içinde zayıfladığına dikkat çekti. Koçak ve Aydın’a göre yeni bir işçi hareketinin filizlenmesi için sınıf temelli örgütlenmenin güçlenmesi ve sendikal-siyasal bağların yeniden kurulması gerekiyor.

15-16 Haziran Direnişi

Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15 -16 Haziran Direnişi’ni diğer işçi eylemlerinden ayıran nedenlerden biri de Türkiye işçi sınıfının politik taleplerle meydanlara çıkması olarak değerlendiriliyor.

Politika yapıcılar tarafından kendi aleyhlerinde geliştirilen bir yasaya karşı anayasal haklarına sahip çıkma motivasyonu ile politik sonuçlar elde eden Türkiye işçi sınıfının 56 yıl içinde yaşadığı dönüşümü, siyaset ile arasındaki mesafenin nedenlerini ve bu durumun nasıl değişebileceğini Doç. Dr. Hakan Koçak ve Zafer Aydın ile konuştuk.

Zafer Aydın: Direnişin başarısındaki önemli etmenler

15-16 Haziran 1970’te gerçekleşen direnişin, işçilerin Anayasa ve yasalar tarafından güvence altına alınan sendika seçme özgürlüğünü savunma eylemi olarak ortaya çıktığını belirten Zafer Aydın, işçilerin “benim hangi sendikaya üye olacağıma ancak ve yalnızca ben karar verebilirim” kararlılığı ile eyleme geçtiğini söyledi.

Türkiye işçi sınıfının örgütlü gücünün, mücadelesinin ve 1960’lı yıllar boyunca elde ettikleri deneyimlerin, direnişin başarısında önemli etmenler olduğunu savunan Aydın, işçiden yana esen politik rüzgarların, devletin müdahalesini kabul etmeyen ve daha çok özgürlük talep eden kültürel atmosferin de eylemin oluşumunu ve sonuçlarını olumlu olarak etkilediğini belirtti.

Zafer Aydın

Günümüzdeki işçi mücadelelerinin başarısızlığına dair de konuşan Zafer Aydın, işçilerin kolektif mücadele araçlarının işçi haklarını geliştirme perspektifi içinde hareket ettiği takdirde bir anlam taşıyabileceğini savundu:

“Böyle bir dert olmayınca sınırlanmış sendikal hak ve özgürlükler ‘yasal olarak mümkün değil’ mazeretiyle mücadeleden kaçmaya gerekçe olarak kullanılabiliyor. Öte yandan işçilerin sendikal hakları, piyasacılığı, liberal politikaları benimseyen siyasal muhalefetin de ilgi alanına girmiyor. Hal böyle olunca sendikal hak ve özgürlükler konusunda mevcut durumu olduğu gibi kabullenen bir statüko ortaya çıkıyor.”

15-16 Haziran’da siyasal iktidar muhattap aldı

15-16 Haziran Direnişi’ndeki taleplerin sendikal özler taşımasına rağmen eylemin doğrudan siyasal iktidarı muhatap alan bir bir hatta ilerlediğini belirten Zafer Aydın, hareketin gelişme süreci içerisinde politik sonuçları olduğunu da anlattı.

Hızlı politikleşmenin ve yüksek politizasyonun dönemin temel özelliklerinden biri olduğunu savunan Aydın, işçilerin döneme özgü koşullar içinde hem bireysel olarak, hem de sendikaları aracılığıyla siyasete müdahil olduğunu söyledi.

Buradaki temel itkinin “ekmek ile demokrasi arasındaki dolaysız bağın bilince çıkması”, olduğunu belirten Aydın, bu durumun paradoks gibi gözükebileceğini ama günümüzde özellikle AKP politikalarından duyulan rahatsızlığın da benzer bir politizasyonu oldukça yükselttiğini öne sürdü:

“Politika daha çok takip edilip, üzerinde konuşulan, tartışılan bir konu haline geldi. Ancak politik tutum alma aynı oranda gelişmedi. Özellikle de işçiler açısından. İşçiler siyasetle ilişkilenmenin, kendi ekmekleri ve gelecekleri açısından önemini kavramaktan uzaklar.”

Aydın, bu durumun uzun yıllardır Türk-İş tarafından savunulan ve “partiler üstü politika” diye kodlanan siyaset dışı tutumdan kaynaklanabileceğini de belirtti.

Sınıf bakış açısı ile hareket etmek

Eskiden işçiler lehine yaşanan gelişmelerin biçimlenmesinde sınıf bakış açısı ile hareket etmenin belirleyici olduğunu hatırlatan Aydın, bugün ise bu bakış açısı büyük oranda kaybolduğunu; oysa üstü kapatılmaya, görünmez kılmaya yönelik bütün çabalara rağmen rağmen yaşadığımız dönemin temel özelliklerinden birinin de sınıfsal saflaşma olduğunun altını çizdi:

“Derinleşen yoksulluk, bozulan gelir dağılımı, geniş kesimlerden yükselen “geçinemiyoruz” feryatları bu saflaşmayı açık bir biçimde gözler önüne seriyor. Buna rağmen, sınıf körlüğü, meseleyi sınıfsal boyutuyla ele almaktan uzak yaklaşımlarla ezilenlerin toplumsal yaşamda sesi çıkmıyor. İşçi muhalefeti, itirazı görünür hale gelmiyor. Bu çember, sınıfsal bakış açısına sahip sendikal ve siyasal bir muhalefet odağı yaratmakla kırılabilir. “

Hakan Koçak: Sendikal gerileme Türkiye’deki model ile ilişkili

Hakan Koçak

Çalışma ekonomisti Hakan Koçak ise Türkiye’de sendikal hakların bu kadar kısıtlanmış konuma gelmesini Türkiye kapitalizminin küresel sistem içerisinde tuttuğu rol ile açıkladı.

Ucuz işgücü sermayesi ile ön plana çıkan Türkiye kapitalizminin 2000’li yıllardan bu yana emek maliyetlerini düşürerek dünya kapitalist sisteminde avantaj sağladığını belirtti.

15-16 Haziran’ı yaratan yasal düzenlemelerin, bu modelin uygulanabilmesi için atılan adımların ilk örneklerinden olduğunu belirten Koçak, o gün işçilerin bu adımları “geri püskürttüğünü” ancak sermaye sınıfının 12 Eylül sonrası attığı adımlarla bu modelin inşasını tamamladığını söyledi.

Bugün işçi eylemlerinin yaygınlaştığını ve radikalleştiğini ifade eden Koçak, eylemlerin eskisi gibi büyük hacimli olmadığını ancak süreklilik ve yaygınlık açısından çok fazla eylem pratiğinin var olduğunu belirtti.

“15-16 Haziran 1960’ların meşruiyeti altında filizlendi”

15-16 Haziran’ın politik talepler etrafında şekillenmesinin dönemin politik konjonktürü içinde incelenmesi gerektiğini savunan Koçak, dönemin toplumsal hareketlerinin yarattığı meşruiyet içerisinde filizlenen işçi hareketinin bugün yalnızca ekonomik talepler etrafında şekillenmesinin ise normal olduğunu savundu.

Bugün işçi sınıfının hem örgütsel kapasite hem de referans alacağı ideolojik hegemonya ve politik konjonktür açısından dezavantajlı olduğunu söyleyen Koçak, nesnel koşulların ise mücadeleyi daha gerekli hâle getirdiğini savundu.

Ekonomik talepli hareketlerin de aslında politik olduğunu ifade eden Koçak, işçi sınıfının her eyleminin mevcut hükümete karşı da bir eylem olduğunu söyledi.

Türkiye işçi sınıfının siyasette özne olma fikrinden bilinçli şekilde uzaklaştırıldığını belirten Koçak, işten atma baskısı altında siyasi refleks göstermenin mümkün olmadığını da ekledi.

“Yeni bir işçi hareketi için yeterince nüve var”

31 Mart seçim sonuçlarının da işçi sınıfının mevcut iktidara verdiği bir yanıt olduğunu söyleyen Koçak, yaratılan bu konjonktürün mutlak bir doğru olmadığını da anlattı:

“Yeni bir işçi hareketi için yeterince nüvenin ortaya çıktığını düşünüyorum. Fiili ve meşru çizgide, hukuksal sınırların ötesinde bir ufku olan ancak şimdilik dağınık bir işçi hareketi var. Geçen 1 Mayıs’ta ve son madenci eylemlerinde gördüğümüz gibi bu nüveler canlı ve eğer güçlü biçimde kamuoyunda da görülebildiklerinde önemli bir destek de sağlıyorlar. Doruk Madencilik işçilerinin eylemi de bu açıdan önemli bir örnekti. İşçi hareketinin ne kadar hegemonik hâle gelebildiğini gösterdi. Hem sendikal kapasiteyi arttırarak hem de siyaseten burayı desteklemek gerekiyor.”

15-16 Haziran Direnişi Dosyası

Almanya: Kürtler’in Kürtçe eğitimle imtihanı

Almanya’da yaşayan Kürtlerin anadil mücadelesi eğitim alanında yeni bir boyuta taşınıyor. Asimilasyon politikalarına ve sistemdeki engellere karşı yıllardır çift dilli anaokullarıyla hizmet veren Yekmal, şimdi de Berlin’de Kürtçe ve Almanca eğitim verecek ilk resmi ilkokulu açmaya hazırlanıyor.

Yekmal’in kreşlerinden biri, Foto: Yekmal

Resmi olmayan istatistiklere göre Almanya’da yaklaşık bir buçuk milyon Kürt yaşıyor. Almanya’daki sistemde mülteci veya göçmenler geldikleri ülkelere göre kayıt altına alındığı için Kürtlerin net bir sayısı bulunmuyor. Bu sayıya rağmen, Almanya’da yedi eyalette resmi olarak Kürtçe dil dersleri veriliyor ve yaklaşık 3.500 öğrenci bu derslere katılıyor. Ayrıca Kürtçe dil kursları düzenleyen birkaç kurum bulunuyor ve toplumun bir kesimi buralarda Kürtçe dersleri alıyor. Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği) de bu kurumlardan biri.

Yekmal Koordinatörü Günay Darıcı, diasporadaki Kürtçenin durumunu ve Almanya sistemini değerlendirerek kurumu hakkında Niha+’ya kapsamlı bilgiler verdi.

“Karamsar değiliz”

Günay Darıcı, Kürtçe ve diaspora toplumunun tutumuna ilişkin değerlendirmelerinde mevcut potansiyele dikkat çekti. Engellere ve tarihsel asimilasyona rağmen, Kürt toplumunun eğitim çalışmalarına açık olduğunu ve kaliteli projelere destek verdiğini belirtti:

“Elbette özellikle Kuzey Kürtleri üzerinde yüz yıldır devam eden çok yoğun bir asimilasyon olduğunu biliyoruz. Ayrıca, yıllarca dilimize ve kimliğimize yeterince önem vermememiz bizim de bir eksiğimizdir. Ancak ben kesinlikle pesimist değilim, optimistim. İnsanlar iyi, kaliteli ve pedagojik bir iş ortaya koyduğunda, dört parçadan Kürt aileler büyük ilgi gösteriyor.”

Günay Darıcı

Darıcı, Alman devletinin Kürtçeye ve Kürt kimliğine yaklaşımının da iyiye doğru değiştiğine işaret etti. Eskiden Kürtlerin ve Kürtçenin hiç görülmediğini, Türkiye’den gelen Kürtlerin Türk, diğer ülkelerden gelenlerin ise Arap ve Fars olarak kabul edildiğini dile getirdi. Ancak bugün, anaokullarında ve eğitim çalışmalarında Kürtçenin bağımsız bir dil olarak saygı gördüğünü söyledi.

Okullarda sistem engeli

Bu olumlu gelişmelere rağmen Darıcı, yasal ve istatistiksel büyük bir eksikliği de hatırlatarak, Kürt kimliğinin Almanya’da halen resmi olarak tanınmadığını belirtti. Almanya’da 12 ailenin talep etmesi halinde devlet, anadil dersini açmak zorundadır. Ancak Darıcı, pratikteki engellere dikkat çekti:

“Sistem yıllarca kendini sözde ‘Türkiye’den gelen herkes Türk’tür’ şeklinde inşa etmiş. Okul formlarında Türkçe ve Arapça var ama Kürtçe yok. Bunun dışında, bazen ırkçı Türk aileler Kürt çocuklarına karşı ayrımcılık yapıyor ve bazı okul yönetimleri de ‘sorun çıkmasın’ diye Kürtçeyi görmezden geliyor.”

Bu engellere karşı ailelere çağrıda bulunan Darıcı: “Kürt aileler ‘biz evde Kürtçe konuşuyoruz ve Kürtçe eğitim istiyoruz’ dediklerinde, okullarda bu imkan ve hak mevcuttur. Aileler bu hakka sahip çıktığında, bizim ve Kürt kurumlarının eli daha da güçlenecektir.”

Yekmal Hakkında

Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği), toplum yararına çalışan, göçmenlerin kendi kendini yönettiği sivil bir kuruluştur. 9 Mayıs 1993’te Berlin’de kurulan dernek, sosyal adalet, fırsat eşitliği ve çok dilliliğin teşvik edilmesi için mücadele ediyor.

Başlangıçta sadece Berlin’de faaliyet gösteren Yekmal, artan talepler üzerine 2020 yılında tüzüğünü değiştirerek federal düzeyde çalışmalara başladı. Kurum şu anda Almanya’nın dört eyaletinde (Berlin, Kuzey Ren-Vestfalya, Rheinland-Pfalz ve Bremen) siyaset ve hükümetin bir ortağı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Genel merkezi Berlin’de bulunan kurumun 130 civarında maaşlı çalışanı bulunmakta olup projelerle birlikte toplamda 220’ye yakın kişi istihdam ediliyor. Yekmal’in çalışmaları Berlin Senatosu, belediyeler ve Alman devleti tarafından finanse ediliyor.

Kurum, topluma yönelik çok yönlü hizmet, destek ve inisiyatifler sunuyor:

  • Aile ve Danışmanlık Çalışmaları: Günlük yaşam sorunları ve kriz durumlarında çocuklara, gençlere ve ailelere destek veriyor. Bu kapsamda ebeveyn-çocuk grupları, eğitim danışmanlığı, evlere yönelik pedagojik ziyaretler ve açık buluşma merkezleri organize ediyor. Şu anda Yekmal çatısı altında 4 aile merkezi ve iki dilli eğitim veren 2 anaokulu faaliyet gösteriyor. Ayrıca, kurum bünyesinde ırkçılık ve ayrımcılığa karşı aktif olarak çalışan özel bir birim de bulunuyor.
  • Eğitim ve Kurslar: Anadilin gelişimi ve korunması amacıyla çocuklar için “Cumartesi Okulları” düzenliyor. Aynı zamanda yetişkinler için farklı seviyelerde Kürtçe (Kurmanci, Zazaca, Soranice) dil kursları veriyor.
  • Yekmal Akademisi (Yekmal Akademie gGmbH): Yekmal’e bağlı bir enstitü olarak faaliyet gösteren akademi, çok dillilik üzerine uzmanlaşmış durumda. Profesyonel çeviri hizmetleri sunan ve eğitim materyalleri hazırlayan enstitü, aynı zamanda “TESTKURD” adıyla Kürtçe için standartlaştırılmış dil yeterlilik sınavları gerçekleştiriyor.

İlkokul açacaklar

Bu toplumsal potansiyel ve kurumun tecrübesi temelinde, Yekmal şu anda eğitim alanındaki en büyük adımın hazırlığını yapıyor. Yekmal Koordinatörü, 2014 ve 2016 yıllarında iki anaokulu açtıklarını ve ailelerin sürekli olarak bir okul talebinde bulunduğunu belirtti. Bunun üzerine, 2021 yılından bu yana Berlin’de bir ilkokul açma projesini başlatmış durumdalar.

Yeni okul Berlin yasalarına göre inşa edilecek ve doğrudan Almanya ile Berlin’in eğitim sistemine bağlı olacak. Okul iki dilli (bilingual) olacak; hayat bilgisi, beden eğitimi ve müzik gibi tüm dersler hem Kürtçe hem de Almanca olarak öğretilecek. Darıcı, gelecekte Kurmancinin yanı sıra Soranice ve Zazaca eğitimin de bu sisteme eklenmesini umut ediyor.

Hedeflerinde lise açmak var

Darıcı, öğretmen konusunda hiçbir sıkıntıları olmadığını, ülkede çalışmış, Kürtçeyi iyi bilen ve Almanya’da Almanca öğrenmiş birçok öğretmenin ders vermek için hazır olduğunu ifade etti.

Okuldaki eğitim 2027 yılında başlayacak. Dernek bağımsız olduğu için, başlangıçta en fazla 24 çocukla işe başlanacak ve ilk iki yılın masrafları (öğretmen maaşları, kira ve diğer giderler) Yekmal tarafından karşılanacak. İki yılın ardından, eğer başarılı olunursa, Berlin Senatosu masrafların yüzde 95’ini üstlenecek. Darıcı, ilkokulun oturmasının ardından Gymnasium, yani bir lise de açmak istediklerini ve aynı projeyi Kürt nüfusunun yoğun olduğu Köln gibi diğer şehirlere de taşımayı planladıklarını söyledi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.