Hızla gelen sürücü, E.S.’ye kızının gözü önünde çarptı. Sürücü, ifadesinde yayayı gördüğünü ancak frene basmadığını söyledi. Aile avukatının söylediğine göre serbest bırakma kararına itirazları da reddedildi.
Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde tedavi için devlet hastanesine giden 53 yaşındaki E.S., yolun karşısına geçmeye çalışırken bir aracın hızla çarpması sonucu 21 Ağustos’ta yaşamını yitirdi. Kaza E.S.’nin kızının gözü önünde meydana geldi.
Hız sınırının saatte 30 kilometre olduğu hastane çevresinde meydana gelen kazada E.S., aracın çarpmasıyla havaya savrularak yaklaşık 20 metre ileriye düştü.
Sürücü serbest bırakıldı
Sürücü ifadesinde, yayayı gördüğü hâlde frene basmadığını belirtti. Aynı ifadede “Kazada kusurlu olduğumu düşünmüyorum. Ayrıca aracımda değerini bilmediğim maddi hasar meydana geldi” dediği kaydedildi. Sürücü, kaza günü serbest bırakıldı.
E.S.’nin ailesi karara itiraz etmek için Asliye Ceza Mahkemesi’ne başvurdu. İtiraz reddedildi ve sürücü hakkında tutuklama kararı verilmedi. Aile, soruşturmanın sonunda sorumluların hukuki yaptırımla karşılaşmasını ve adaletin sağlanmasını talep ediyor.
TÜİK’in 2025 verilerine göre trafik kazalarında yaya ölümü sayısı 6.035.
Eski İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasına göre yerleşim yeri içinde hastane ve okul önlerindeki hız sınırı 30 kilometre.
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi önünde 22 Eylül’de yaşanan silahlı saldırının ardından Eğitim Sen, illerde eylemler düzenledi. Öğretmenler, olaydan bir gün önce yedi bakanlık arasında imzalanan okul güvenliği protokolünü eleştirdi. RTÜK okul saldırısına ilişkin haberlere yayın yasağı getirdi.
Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi
Manisa’nın Turgutlu ilçesindeki İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde 11 öğrencinin yaralandığı silahlı saldırının ardından Eğitim-Bir-Sen, Türk Eğitim-Sen, Eğitim-İş, Eğitim-Sen ve Eğitimin Gücü-Sen, şiddeti doğuran koşullara karşı önleyici ve kalıcı politikalar geliştirilmesi için okul önünde ortak bir açıklama yaptı.
Eğitim-Sen, hem Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde hem de İstanbul’da Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde eylemler düzenledi. İki şehirde Eğitim-Sen’li öğretmenler, okul şiddetinin yalnızca güvenlik tedbirleriyle çözülemeyecek çok boyutlu bir sorun olduğunu vurgulayarak Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in istifasını istedi.
Eğitim-İş ise 23 Eylül’de derslere siyah giyinerek girme kararı aldı.
Manisa Turgutlu’da okul saldırısı
Olay, 22 Eylül sabahı 08.00 sıralarında Turgutlu’nun Albayrak Mahallesi’ndeki İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi önünde meydana geldi. 15 yaşındaki öğrenci H.O.’nun okul önünde ateş açması sonucu ikisi ağır olmak üzere 11 kişi yaralandı. Sağlık Bakanlığı, yaralıların tedavisinin sürdüğünü açıkladı.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, saldırıyı düzenleyen çocuğun ihbar üzerine bölgeye sevk edilen güvenlik güçlerince gözaltına alındığını açıkladı.
Aynı açıklamaya göre, Turgutlu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturması kapsamında saldırganın anne, baba ve silahın sahibi olduğu belirlenen dedesi de gözaltına alındı.
ÇOCUKLARIMIZIN GÜVENLİĞİNİ TEHDİT EDEN HİÇBİR İHMAL KARŞILIKSIZ KALMAYACAKTIR!
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde, okul binası dışında, öğrencilerimizin okullarına gittiği sokakta meydana gelen silahlı saldırıda 2’si ağır olmak üzere 11 öğrencimizin yaralanması hepimizi derinden…
Milli Eğitim Bakanlığı, bu olayın ardından okuldaki eğitim-öğretime bir gün ara verdi.
Soruşturma kapsamında elde edilen güncel bilgiler, saldırganın olay sırasında 3 fişek kullandığını ve saldırıdan önce telefonu sıfırladığını ortaya koydu. Öğrencilere yaklaşık 80, 90 ve 110 metre uzaklıktaki farklı noktalardan ateş açıldığı saptandı.
Saldırıda kullanılan tüfeğin saldırganın anneannesine ait olduğu tespit edildi. Saldırganın yaklaşık bir ay önce saldırıda kullandığı tüfekle atış talimi yaptığı belirlendi. Kullanılan fişeklerin ise anneannesinden aldığı 600 lira ile bir av bayisinden temin edildiği öğrenildi.
Ankara: “okul güvenliği kameralar önünde imza atmaklaolmaz”
Eğitim Sen’in çağrısıyla Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde toplanan öğretmenler adına açıklamayı Eğitim Sen Ankara 2 No’lu Şube Başkanı Tülay Yıldırım okudu. Açıklamada, bir gün önce yedi bakanlık arasında imzalanan okul güvenliği protokolüne atıfla “Aradan daha bir gün geçmeden bugün yaşanan saldırı, protokollerin ve törenlerin tek başına güvenli okul yaratmadığını açık biçimde göstermiştir. Sayın Yusuf Tekin okul güvenliği kameralar önünde imza atmakla, protokol açıklamakla sağlanmaz. Güvenlik, öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin günlük yaşamında somut olarak hissedilmek zorundadır” diye konuştu.
Yıldırım, “Yaşanan bunca acıyı, ölümü, şiddeti görmezden gelen, kamu kaynaklarını tarikatlara, cemaatlere peşkeş çeken, okulların en temel ihtiyaçlarını bile karşılamayan, gerçek ve kalıcı çözümler üretmeyerek sorumluluktan kaçan Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin istifa etmelidir” dedi.
7 bakanlık arasında imzalanan protokol
Saldırıdan bir gün önce, İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı arasında “Çocukların Eğitim Süreçlerinin Güvenliğine İlişkin Koruyucu ve Önleyici Hizmet ve Tedbirlerin Artırılmasına Yönelik İş Birliği Protokolü” adlı bir güvenlik protokolü imzalamıştı.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, “Bununla ilgili ilk defa bu sene okullarımızda 31 bin tane bahçe görevlisi de istihdam etmiş olduk” demişti.
Manisa Valiliği ise saldırıdan 4 gün önce, 2026-2027 eğitim yılı için alınan güvenlik tedbirlerini il genelinde 507 okulda 531 bahçe görevlisi, öğrencilerin giriş-çıkış saatlerinde ise 59 ekipte 118 personel görevlendirilmesi olarak açıklamıştı.
Açıklamada şiddetin bireysel davranışlarla açıklanamayacak kadar derin ve çok boyutlu bir sorun olduğu, ekonomik, siyasal, kültürel ve niteliksiz eğitim politikalarının sonucu olduğu vurgulandı.
Eğitim Sen’in talepleri şöyle sıralandı:
“Okullardaki psikolojik danışman sayısı artırılmalıdır.
Çocukların yalnızca akademik başarısı değil, sosyal yaşam koşulları da dikkate alınmalıdır.
Akran zorbalığıyla mücadele için bilimsel ve onarıcı programlar uygulanmalıdır.
Öğretmenlere yönelik şiddete karşı etkin hukuki ve idari mekanizmalar oluşturulmalıdır.
Okullardaki güvenlik sorunları bilimsel yöntemlerle değerlendirilmelidir.
Silahların ve tehlikeli araçların okullara girişini önleyecek etkin tedbirler alınmalıdır.
Okul çevreleriyle ilgili risk analizleri yapılmalı ve kamu kurumları arasında koordinasyon sağlanmalıdır.
Öğrencilerin ve eğitim emekçilerinin karar alma süreçlerine katılabildiği demokratik okul ortamları oluşturulmalıdır.
Eğitim emekçilerine yönelik şiddet olayları için düzenli, şeffaf ve kamuoyuna açık veri tutulmalıdır.
Şiddetin toplumsal nedenleriyle mücadele edilmelidir.”
İstanbul: “Milli Eğitim’in tek uğraştığı öğretmenin kıyafeti”
Aynı gün Eğitim Sen İstanbul Şubeleri’nin çağrısıyla Kadıköy’de Süreyya Operası önünde düzenlenen eyleme birçok siyasi parti ve sendika da katıldı. Burada da Tekin istifaya çağrıldı.
Öğretmenler, yedi bakanlık arasındaki protokolün “mürekkebi kurumadan” saldırının yaşandığını belirterek Tekin’in protokol sonrası açıklamasında öğretmenlere önlük zorunluluğu getirilmesi ve öğrenci kıyafet serbestisinin kaldırılmasından bahsettiğini, okulların asıl sorunlarına dair hiçbir adım atılmadığını söyledi. Açıklamada personel takviyesi, sınıf mevcutlarının azaltılması, sosyal hizmet uzmanı ve rehber öğretmen atamasının yapılmadığı, bunun yerine önlük, cep telefonu gibi “yasak”lara odaklanıldığı vurgulandı.
Eğitim Sen İzmir şubeleri, Konak İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde basın açıklaması düzenleyerek çözümün okulların aşırı güvenlikçi denetim alanlarına dönüştürülmesi ile değil, psikolojik danışmanlık ve rehberlik öğretmenlerinin sayısının artırılması ve kalabalık sınıfların azaltılması ile mümkün olduğunu aktardı.
Basın metnini Eğitim Sen İzmir 5 No’lu Şube Başkanı Savaş Candemir, “Bakanlığın eğitimin asıl ve hayati sorunu olan ‘güvenli okul, güvenli gelecek’ talebini görmezden gelmesi ve kamuoyunu tamamen şekilci meselelerle meşgul etmesi kabul edilemez” diye konuştu.
Candemir, sözlerine “Okulların güvenliği polisiye yöntemlerle sağlanmaya çalışılmamalı” diye ekledi.
RTÜK’ten yayın yasağı
RTÜK, olayın ardından önce medya kuruluşlarına yönelik bir “sorumlu yayıncılık” çağrısı yaptı.
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde bir okulda meydana gelen elim olay Üst Kurulumuz tarafından hassasiyetle takip edilmektedir.
Yaşanan bu müessif olay sonrasında medya hizmet sağlayıcılarının toplumsal huzuru, kamu düzenini ve özellikle çocuklarımız ile gençlerimizin ruh sağlığını… pic.twitter.com/kB6xTViJHr
Bu açıklamadan üç saat sonra RTÜK, Turgutlu Sulh Ceza Hâkimliği’nin 22 Eylül 2026 tarihli ve 2026/4943 D. İş sayılı kararına dayanarak saldırıya ilişkin soruşturma tamamlanana kadar geçerli olacak bir yayın yasağı ilan etti. Karara göre yazılı, görsel basın ile sosyal medya ve internette bu soruşturma kapsamında her türlü haber, röportaj ve eleştirinin yayınlanması yasaklandı.
KAMUOYUNA DUYURU
Manisa ili Turgutlu ilçesinde 22 Eylül 2026 tarihinde meydana gelen silahlı saldırıya ilişkin olarak yürütülen adli soruşturma kapsamında, Turgutlu Sulh Ceza Hâkimliğinin 22.09.2026 tarihli ve 2026/4943 D. İş sayılı kararıyla yayın yasağı getirilmiştir.
Asrın Hukuk Bürosu, Abdullah Öcalan’ın hukuki durumuna ve barış sürecine ilişkin yayımladığı yazılı açıklamada sürecin “ahlaki ve insani bir zeminde” tartışılması gerektiğini vurguladı: “Statü talebi, toplumun bilmesi gereken her şeyin doğrudan muhatabı tarafından, ilk elden ve şeffaflıkla ortaya konulabilmesinin imkânlarının yaratılması ihtiyacıdır.”
Asrın Hukuk Bürosu, Abdullah Öcalan ve İmralı’daki yeni yaşam alanı üzerinden yürütülen tartışmalara dair bugün (21 Eylül 2026) yazılı bir açıklama yayımlandı.
Abdullah Öcalan’ın avukatlığını yapan Asrın Hukuk Bürosu, son dönemde Öcalan’ın konumu, İmralı’da oluşturulan yeni yaşam alanı ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci üzerinden yürütülen tartışmalara tepki gösterdi.
Büro, Kürt meselesinin çatışma ve şiddet ekseninden çıkarılarak siyasi ve hukuki zeminde ele alınması için yeni bir dönemden geçildiğini açıklayarak Öcalan’a yönelik “manipülatif ve kışkırtıcı söylemlerin” sürecin önüne geçmemesi gerektiğini savundu.
“Ev” tartışmasına vurgu
Açıklamada, son günlerde kamuoyunda tartışılan İmralı’daki yeni yapıya da değinildi:
“Adada ev yapılması ile ilgili konuda ise “Bir diğer manipülasyon alanı ise İmralı’daki ‘konut’ üzerinden yürütülen tartışmadır. Çatışma ve çözüm süreçlerinin doğurduğu bir ihtiyaç doğrultusunda, dünyadaki benzer örneklerin dahi gerisinde bir biçimde oluşturulan, sürecin siyasi ve hukuki çalışmalarının ilerleyebilmesi bakımından gerekliliği bulunan bu yapının, bağlamından koparılarak bir kışkırtma malzemesine dönüştürülmesi aynı yaklaşımın devamıdır.”
Bir süredir gündemde olan “İmralı’da ev yapılacak” tartışması, eylül ayının ilk yarısında kamuoyuna yansıyan açıklamalarla gündeme gelmişti. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, İmralı’da Öcalan için 250 metrekarelik bir konut yapıldığını söylemiş, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum ise daha sonra söz konusu yapının cezaevine bağlı bir ek ünite olduğunu ve Öcalan’ın süreçteki rolünü yerine getirebilmesi için çalışma imkanı sağladığını açıklamıştı.
Eylül başında iktidar kaynaklarına dayandırılan bazı haberlerde Öcalan’a resmi bir statü veya doğrudan komisyon üyeliği verilmesinin planlanmadığı aktarılmıştı. Ancak 17 Eylül’de Uçum, Öcalan’ın Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu’nda görev alacağını açıkladı. Uçum bunun Öcalan’a yeni bir hukuki statü verilmesi veya tahliye anlamına gelmediğini ifade etmişti.
DEM Parti İmralı Heyeti’nin 13 Eylül 2026’daki İmralı Adası’ndaki görüşmesi sonrasında yayımlanan açıklamaya göre Öcalan, TBMM’den geçen yasal düzenlemenin ardından “karşılıklı pratik adımların” atılması ve oluşturulan kurulların aktif biçimde çalışmaya başlaması gerektiğini söyledi.
“Barış yolunu gösterebilmesinin imkanları yaratılmalı”
Büro, “Sayın Öcalan’ın kişilik haklarını ihlal eden, onun üzerinden Kürt halkını rencide eden, onuruna yönelen, ırkçı ve kolonyal bakışın yansıması olan bu tür girişimleri reddediyoruz. Hangi kesimden olursa olsun faşizmin, toplum karşıtlığının ve eril cinsiyetçiliğin kirlettiği dillerin Öcalan’ı hedef seçerken peşinde oldukları provakasyonun hedeflerinin farkındayız” diye konuştu.
Öcalan’a statü verilmesi tartışmasının bu sebeple “önemli ve değerli” olduğu belirtildi:
“Kendini ifade etme ve savunma imkanları bu denli yok sayılmış Sayın Öcalan’ın barış yolunu gösterebilmesinin imkânları yaratılmalıdır. Statü talebi, toplumun bilmesi gereken her şeyin doğrudan muhatabı tarafından, ilk elden ve şeffaflıkla ortaya konulabilmesinin imkânlarının yaratılması ihtiyacıdır.”
Açıklama, Öcalan’ın hukukunun her şartta savunulacağı belirtilerek sonlandı:
“Barış ve Demokratik Toplum sürecinin tartışılması, her kesimin görüş ve tutumunu ifade etmesi, yapıcı ve eleştirel tutumun kamusal alanda sergilenmesi elbette olması gereken bir olgudur. Ama bunun asgari bir ahlaki ve insani zeminde gerçekleşmesini sürece taraf ya da karşı olan her kesimin dikkate alması gerekir. Aksi söylemlere karşı, hukuk çerçevesinde gereken yanıtları ve girişimleri sürdüreceğimizin de bilinmesini isteriz.
Yüzyılın algıları yıkılmaktadır. Demokratik bir cumhuriyet ve demokratik bir toplum çalışması, bütün farklılıkların özgür ve eşit temelde bir arada yaşayabileceği bir ülkenin imkânını vaat etmektedir. Haramilerin saltanatı sarsılmakta, bugün tanık olduğumuz feveran tam olarak bundan kaynaklanmaktadır.
Bir kez daha ‘savunulamaz’ kılınmaya çalışılan Sn. Öcalan’ın hukukunu da Kürdün hukukunu da tüm ezilenlerin hukukunu da her şart altında savunacağımızın bilinmesini isteriz.”
Ne olmuştu?
Mevcut süreç, 1 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin TBMM Genel Kurulu’nda DEM Parti milletvekilleriyle tokalaşması ve ardından yaptığı açıklamalar, yeni bir siyasi sürecin başlangıç noktası sayıldı. Daha sonra, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, PKK’ye silahlı mücadeleyi sona erdirme, örgütü feshetme ve silah bırakma çağrısında bulundu. Devletin “Terörsüz Türkiye” diye adlandırdığı, Kürt hareketinin ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak adlandırdığı süreç, PKK’nin mayıs ayında fesih kararını açıklaması ve temmuz ayında sembolik bir silah bırakma töreni gerçekleştirmesiyle devam etti.
TBMM’de 5 Ağustos 2025’te çalışmalarına başlayan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, Kürt meselesine ilişkin kaleme aldığı raporu 18 Şubat 2026’da kabul edildi.
Ardından kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak anılan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” TBMM’den geçti ve 2026 Ağustos’unda kanunlaştı. Kanunun öngördüğü mekanizmada, PKK/KCK’nin fiili varlığının sona erdiğinin ve silahların teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bunun MGK (Milli Güvenlik Kurulu) kararıyla teyit edilmesi gibi koşullar yer aldı.
Yasanın ardından ağustos ayında “Takip ve Değerlendirme Kurulu” oluşturuldu. Kurulun altında da dört alt komisyon oluşturuldu:
Adli ve Hukuki İşler Koordinasyon Alt Komisyonu
İzleme ve Tespit Alt Komisyonu
Sosyal Uyum ve Bütünleşme Alt Komisyonu
Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu
17 Eylül’de Uçum’un açıklamasıyla, Öcalan’ın özellikle Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonu’nun çalışmalarında görev alacağı kamuoyuna duyuruldu. Uçum bunun Öcalan’a yeni bir hukuki statü verilmesi veya tahliye anlamına gelmediğini açıkça ifade etti.
Öcalan’ın hukuki durumu ne?
Öcalan, 1999’dan bu yana İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda bulunuyor. 1999’da verilen idam cezası, Türkiye’de ölüm cezasının kaldırılmasının ardından 2002’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına dönüştürüldü.
Öcalan’ın cezasının niteliği uzun süredir Avrupa insan hakları mekanizmalarının da gündeminde. AİHM, 18 Mart 2014 tarihli Öcalan/Türkiye (No. 2) kararında, şartlı salıverilme ihtimali olmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis uygulanmasını “umut hakkı” bakımından “AİHS’nin 3. maddesiyle bağdaşmaz” buldu. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de Türkiye’den bu konuda yasal ve kurumsal düzenleme yapılmasını istedi.
İspanya’da bazı futbolcular maç önü seremonilerinde Ceuta’ya yönelik bir slogan içeren tişörtleri katladı. Bu futbolculardan Mbappé, “göç sırasında hayatını kaybeden ve hala zor koşullar altında yaşayan insanları da hatırlatmak istediğini,” belirtti.
Foto: Jose Breton/NurPhoto/Shutterstock
İspanya Futbol Ligi LaLiga’nın 6. hafta müsabakalarının maç önü seremonilerinde “Hepimiz Caballa’yız*” (Caballa, Ceuta sakinleri için kullanılan yerel bir lakap) yazılı tişörtler giyildi. Bazı futbolcular ise tişörtlerini katlayarak farklı bir mesaj verdi.
* Bu slogan, ana hatlarıyla Ceuta halkıyla dayanışma anlamına geliyor. Öte yandansa İspanya’nın Ceuta üzerindeki hakimiyetini destekleyen ve “Ceuta İspanya’dır” mesajını veren bir şekilde de yorumlanabildiği için ihtilaflı bir konumda bulunuyor.
15 Eylül Salı oynanan maçın öncesinde Real Madrid oyuncuları Kylian Mbappé, Vinicius Jr ve Ibrahima Konaté‘nin, seremonide tişörtlerini katlayarak sloganı görünmez hale getirdi. Real Madrid’in Türkiyeli futbolcusu Arda Güler‘in de aralarında bulunduğu diğer futbolcular ise tişörtü giydi.
“Hepimiz Caballa’yız” sloganı, Valencia İşverenler Birliği (Asociación Valenciana de Empresarios – AVE) tarafından başlatılmıştı
LaLiga Başkanı Javier Tebas, “Tişörtü katlayarak çıkmak, hiç giymemekle aynı,” ifadesiyle üç oyuncuya tepki gösterdi. Franco döneminde İspanyol milliyetçiliğinin sembollerinden biri haline gelen Real Madrid ise Reuters‘ın haberine göre oyuncuların farklı görüşlere sahip olma hakkına saygı duyduğunu belirtti.
Ceuta’da ne olmuştu?
İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk kenti Ceuta, temmuz sonunda bir göç dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Fas’tan Ceuta’ya geçmeye çalışan on binlerce insan, günler boyunca denizden ve kara sınırından kente ulaşmaya çalıştı. Geçişler sırasında en az 57 kişi hayatını kaybetti.
Ceuta’ya ulaşanların büyük bölümünün daha sonra Fas’a geri döndüğü belirtilirken kentte kalan göçmenler için barınma ve temel ihtiyaçlar konusunda ciddi sorunlar yaşandı. Özellikle çocuklar ve uluslararası koruma talebinde bulunabilecek kişiler için barınma ve kabul kapasitesi tartışma konusu oldu.
İşveren örgütü AVE tarafından başlatılan kampanya, Ceuta halkıyla dayanışma çağrısının yanı sıra kentteki ekonomik düzenin ve sermaye çevrelerinin yaşanan krizden etkilenmesine dikkat çekiyordu.
Mbappé’den açıklama
Marine Le Pen ve aşırı sağ karşıtı açıklamalarıyla bilinen, Cezayir ve Kamerun asıllı Fransa milli takımı futbolcusu Kylian Mbappé, yaşanan tartışmanın ertesi günü İspanya spor gazetesi AS‘a konuşarak sessizliğini bozdu. Futbolcu, yaptığı hareketin Ceuta halkına yönelik bir tepki olmadığını söyledi.
Mbappé, Ceuta halkıyla ve yaşanan insani krizde hayatını kaybedenlerle “tam dayanışma” içinde olduğunu belirterek tişörtü tam giymeme kararının arkasında farklı bir düşüncenin bulunduğunu ifade etti. Futbolcu, “göç sırasında hayatını kaybeden ve hala zor koşullar altında yaşayan insanları da hatırlatmak istediğini” söyledi.
Mbappé, “Ceuta halkına karşı hiçbir şeyim yok” diyerek onları yüzde yüz desteklediğini vurgularken, bir grubun yaşadığı acıyı diğerinin önüne koymak istemediğini söyledi. Amacının ise “pozitiflik ve barış” mesajı vermek olduğunu belirtti.
“Diktatör” Mbappé
Kylian Mbappé’nin siyasi tutumu, bu olay öncesinde de gündemdeydi. Sosyal medyada futbolcu için uzun süredir “Diktatör Mbappé”memeleri dolaşımdaydı. Tarihsel diktatörlerin yerine Mbappé’nin yerleştirildiği yapay zeka üretimi ve montaj görsellerden oluşan bu akım, futbolcunun politik kimliği üzerinden de tartışma konusuydu.
11 Eylül’de France Football‘a verdiği bir röportajda, söz konusu görsellerin bir kısmını şaka olarak değerlendiren futbolcu, kendisinin milyonlarca insanın ölümünden ve büyük acılardan sorumlu diktatörlerle karşılaştırılmasını ise eleştirdi. Mbappé, bu tür içeriklerin bazı durumlarda siyasi ve insani farkındalık eksikliğini gösterdiğini söyledi.
Mbappé’nin bu açıklamaları, futbolcunun son yıllarda özellikle Fransa’daki aşırı sağa karşı aldığı açık tutumun sosyal medyada nasıl karşılık bulduğuna dair de bir bakış açısı oluşturuyor.
Barcelona’dan farklı tutum
Katalan kimliğiyle güçlü biçimde özdeşleşen Barcelona, 13 Eylül Pazar günü Levante ile oynadığı karşılaşma öncesinde tişörtleri giymemeyi tercih etti. Kulübün tarihsel olarak Katalan kültürü ve kimliğiyle kurduğu güçlü bağ, Madrid merkezli İspanyol kimliğiyle ilişkilendirilen Real Madrid ile arasındaki sembolik karşıtlığı da gündeme getirdi.
Büro Emekçileri Sendikası’nın araştırma birimi BES-AR’ın açıkladığı verilere göre, dört kişilik bir memur ailesinin sağlıklı beslenebilmesi için Eylül 2026’da yapması gereken harcama 49 bin 655 liraya yükseldi. Asgari ücret ise açlık sınırının yüzde 76,86 altında kalmaya devam ediyor.
Büro Emekçileri Sendikası’na bağlı Araştırma Merkezi’nin (BES-AR) gıda fiyatları üzerinden yaptığı hesaplamaya göre, dört kişilik bir memur ailesinin sağlıklı beslenebilmesi için Eylül 2026’da yapması gereken aylık harcama 49 bin 655 liraya ulaştı.
BES-AR’ın 15 Eylül’de açıkladığı verilere göre bekâr bir çalışan için yaşam maliyeti 80 bin 863 lira olarak hesaplandı. Gıda harcamasının yanı sıra giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim ve sağlık gibi zorunlu aylık ihtiyaçların toplamını ifade eden yoksulluk sınırı ise 124 bin 339 liraya çıktı.
Verilere göre sağlıklı beslenmenin günlük maliyeti 1.655 lirayı aştı.
Asgari ücret açlık sınırının yüzde 77 altında
2026 yılında 28 bin 75 lira olarak belirlenen asgari ücret, açlık sınırının yüzde 76,86 altında kaldı. BES-AR’ın hesaplamasına göre asgari ücretle çalışan bir kişi, aldığı maaşla ancak karnını doyurabiliyor.
BES-AR’ın açıklamasında büyükşehirlerde çalışan kamu emekçilerinin barınma sorununa da dikkat çekildi. Açıklamaya göre büyükşehirlerdeki kamu emekçileri maaşlarının yüzde 75-80’ini kiraya ayırmak zorunda kalırken, birçoğu barınma ihtiyacını karşılayabilmek için öğrenci evi düzeninde 3-5 kişiyle birlikte yaşamak durumunda kalıyor.
Büro Emekçileri Sendikası açıklamasında, “Tüm kamu emekçilerine, asgari ücretlilere ve emeklilere insanca yaşayabilecek bir ücret talebimizde ısrar ediyoruz” ifadelerine yer verdi.
Savcılık, İstanbul’da düzenlenen “Ailem Güvende” operasyonunda aralarında en az dokuz LGBTİ+ dernek üyesinin de bulunduğu şüpheliler için “çocukların üstün yararı”, “Türk aile yapısı” ve “genel ahlak” gerekçelerine dayandı.
Fotoğraf: Dilara Açıkgöz / csgorselarsiv.org
“Ailem Güvende” adlı polis operasyonları kapsamında İstanbul’da gözaltına alınan 35 kişi arasından 20 kişi tutuklandı.
Tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk edilen en az 9 LGBTİ+ dernek üyesinin de aralarında bulunduğu 20 kişi için savcılık, “çocukların üstün yararı”, “Türk aile yapısı” ve “genel ahlak”ı gerekçe gösterdi.
Tutuklananlar arasında Hevi LGBTİ+, Pozitif-iz, SPoD ve Lambdaistanbul üyeleri de bulunuyor.
Savcılık, sevk gerekçesinde “çocukların üstün yararı”, “aile kurumunun korunması” ve “genel ahlak”ı gerekçe gösterdi. Savcılık, LGBTİ+ derneklerinin faaliyetleriyle “Türk aile yapısının mahiyetini zayıflattığını” iddia ederek derneklerin LGBTİ+ olmayı “özendirme, teşvik ve yaygınlaştırma” amacıyla finansman topladığını ve organizasyonlar düzenlediğini belirtti.
Mezopotamya Ajansı’ndan Ömer Güngör’ün haberine göre Abdullah Öcalan son yapılan İmralı görüşmesinde “İdris-i Bitlisi’nin Sünni mirliklerle Osmanlı arasındaki ittifakını hatırlatmak, onu eksiklikleri ile beraber olduğu gibi yeniden canlandırmak değildir.” dedi.
Mezopotamya Ajansı’ndan Ömer Güngör’ün haberine göre Abdullah Öcalan İmralı Heyeti aracılığıyla İdris-i Bitlisi değerlendirmesinin yaşanan eksiklikleri yeniden canlandırmanın aksine Kürtleri ve Alevileri kendi kimlikleri ve özgünlükleriyle bu yeni demokratik ittifakın kurucu öznesi haline getirmeyi amaçladığını aktardı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Özgür Faik Erol, 13 Eylül tarihinde Abdullah Öcalan ile bir araya geldi. Görüşmenin ardından açıklama yayınlayan İmralı Heyeti, Abdullah Öcalan’ın sürece dair değerlendirmelerini kamuoyu ile paylaştı. Yapılan görüşme, Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeye ait olduğu iddia edilen notların, provokasyon ve spekülasyonların olduğu bir dönemde yapılırken, söz konusu tartışmalar Türkiye gündeminde de geniş yer buldu.
DEM Partili yetkililer söz konusu tartışmalar başta olmak üzere İmralı Heyeti’nin Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmenin içeriğine dair bilgileri gazetecilerle paylaştı. Yetkililer Abdullah Öcalan’ın dolaşıma giren ve söz konusu tartışmalara yol açan bazı görüşme tutanaklarının gerçekle bağının olmadığını bir kez daha vurguladığını belirtti.
“Alevi Rönesansı ortak demokratik geleceğin en önemli sütunlarından biri”
Abdullah Öcalan’ın konuyu netleştirmek için verdiği mesajda şu ifadeleri kullandı:
“İdris-i Bitlisi’nin Sünni mirliklerle Osmanlı arasındaki ittifakını hatırlatmak, onu eksiklikleri ile beraber olduğu gibi yeniden canlandırmak değildir. Tam tersine, geçmişte mirlerin ve egemenlerin çıkarına kurulan ittifak anlayışını, bugün halkların ve inançların çıkarı doğrultusunda güncellemektir. Alevilerin tarihsel hafızasını ve bu nedenle oluşan kaygılarını elbette ciddiye almak gerekir. Buradaki amaç Aleviliği Sünnilik içinde eritmek değil, Kürtleri ve Alevileri kendi kimlikleri ve özgünlükleriyle bu yeni demokratik ittifakın kurucu öznesi haline getirmektir. Söz konusu olan mirlerin değil halkların ittifakıdır. Amaç egemenliğin değil eşitliğin ve özgürlüğün ittifakıdır. Alevi Rönesansı da bu ortak demokratik geleceğin en önemli sütunlarından biridir.”
Rojava’da yaşananları “açık bir provokasyon” olarak niteledi
Abdullah Öcalan’ın Rojava’daki gelişmelere dair değerlendirmelerinden bir kesit paylaşıldı. Öcalan’ın Rojava’da yaşananları “açık bir provokasyon” olarak nitelediği kaydedildi, “Bir genci vahşice katledip sonra da kente girmeye bahane edeceksin. Bu açık bir provokasyon. Diyalog zeminine yönelik bu sabotaj hemen durmalıdır” uyarısında bulunduğu belirtildi.
PJAK ve İran mesajları
Öcalan’ın Partiya Jiyana Azad a Kurdistanê’nin (PJAK) izlediği politikanın doğru olduğunu, başka etki alanlarına girmeden halkı savunma stratejisinin yerinde olduğunu ifade ettiğini söyledi. Abdullah Öcalan’ın İran’a yönelik önceliğinin idam çılgınlığının durdurulması ve İran’ın Kürt bölgesine saldırmaktan vazgeçmesi olduğunu vurguladığı kaydedilerek, “Eğer bu yapılmazsa Kürtlerin meşru savunma hakkı olur. Türkiye bu konuda pozitif rol oynamalıdır” dediğini belirtti.
Mehdi Zana’nın vefatını üzüntüyle karşıladığı belirten Abdullah Öcalan’ın mesajı şu şekilde:
“Halkın yerel demokrasi temelinde irade olması için önemli bir çabaya sahipti. Başta Leyla Zana olmak üzere tüm ailesine başsağlığı dileklerimi iletiyorum.”
“Ailem Güvende” operasyonları kapsamında Mersin’den gözaltına alınan ve hakkında tutuklama talebi verilen 33 kişiden 27’si tutuklandı.
Fotoğraf: Meltem Ulusoy / csgorselarsiv.org
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in başlattığı “Ailem Güvende” adlı polis operasyonları kapsamında Mersin’de 13 Eylül’de gözaltına alınarak adliyeye sevk edilen 33 kişiden 27’si tutuklandı.
Savcılık ifadelerinin ardından aralarında LGBTİ+ aktivistlerinin de bulunduğu 33 kişi tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevk edildi.
Ne olmuştu?
12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece saat Ankara, Mersin, Kuşadası, İstanbul ve İzmir dahil 15 ilde LGBTİ+ derneklerine, LGBTİ+ aktivistlerine ve bazı mekanlara yönelik art arda operasyon düzenlendi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in X hesabından yayınladığı açıklamasına göre, İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin Cumhuriyet başsavcılıklarının koordinasyonunda yürütülen “Ailem Güvende” adlı operasyonlarında 15 ilde 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Bilişim Suçları Bürosu tarafından yürütülen soruşturmada, söz konusu derneklerin internet sitesi ile sosyal medya hesaplarında yayımlanan içerikler için “müstehcenlik” suçlaması gerekçe gösterildi.
Mersin’de Muamma LGBTİ+ Derneği ve Mersin 7 Renk LGBTİ+ Dayanışma Derneği’ne yönelik işlemler yapılmıştı ve dernek yöneticileri gözaltına alınmıştı.
Bu yıl 33’üncüsünü düzenlenen Musa Anter ve Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülleri’nde kazananlar belli oldu. Evrensel’den Filiz Gazi ve Özlem Temena Türkçe haber dalında birinci oldu. Kürtçe haber dalında Ajansa Welat’tan Nedim Oruç, Video haber’de Mezopotamya Ajansı’ndan Emrullah Acar, Fotoğraf dalında ise Ardıl Batmaz ödüle layık görüldü. Bu yıl ilk kez verilen Hüseyin Aykol Basın Özgürlüğü Ödülü’nün sahibi MEBYA-DER oldu.
Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nin (DFG) bu yıl 33’üncüsünü düzenlediği Musa Anter ve Basın Şehitleri Gazetecilik Ödülleri açıklandı. Yarışmaya toplam 72 eser başvurdu. Jüri üyelerinin, yoğun katılım nedeniyle değerlendirme sürecinde zorlandığı belirtildi.
Türkçe haber dalı
Birincilik ödülünün sahibi, Evrensel gazetesinden Filiz Gazi ve Özlem Temena oldu. İkiliyi ödüle taşıyan “Fabrikalarda Uzuv Kayıplı Kaza Gerçeği” başlıklı haber dizisi, fabrika, maden ve inşaat kazalarında uzuv kaybeden işçilerin yaşadığı hukuki, ekonomik ve sosyal süreci mercek altına alırken iş güvenliği eksikliklerine ve kayıt dışı çalışmaya dikkat çekiyor.
İkincilik, Yeni YaşamGazetesi‘nden Reyhan Hacıoğlu‘nun “Kürdün dağı taşı yağmalanıyor” başlıklı Kürt illerindeki maden ve doğa tahribatını konu alan haberine verildi. Kürdistan’da yaşanan doğa katliamını haritalandırmak ve toplu bir veri çıkarmak amacıyla yapılan haber, Türkiye’de çok uzun süredir yaşanan doğa katliamının çok daha derinlikli ve ağır bir tablosunun özellikle süreçle birlikte Kürdistan’da devreye sokulduğunu, satılmış ancak henüz işletmeye açılmamış maden sahalarıyla birlikte önümüzdeki yıllarda coğrafyada neredeyse insanlara yaşam alanı kalmayacağına dikkat çekiyor.
Ajansa Welat muhabiri Nedim Oruç, Şırnak’taki AKP’li belediye yöneticilerinin usulsüzlüklerini belgeleyen altı bölümlük “Dek û dolabên rêveberên AKPê yên Şirnexê” başlıklı dosya haberiyle birinciliği aldı.
Mansiyon ödülü ise yine Ajansa Welat‘tan Heval Önkol‘a, yazar İsmet Konak’la yaptığı söyleşiye dayanan “Yado û têlî xanime pîya ameyî qirkerdene” başlıklı habere verildi.
Mezopotamya Ajansı’ndan (MA)Emrullah Acar, 88 yaşındaki Fatime Ülüş’ün oğlunun mezarını bulmak için Strazburg’dan Şırnak’taki Cudi Dağı’na yaptığı 4 bin 600 kilometrelik yolculuğu belgeleyen “Bir mezar taşı peşinden 88 yaşında Strazburg’tan Cûdî’ye” başlıklı haberiyle ödülün sahibi oldu. Jüri, hikayenin bireysel bir kayıp anlatısının ötesine geçerek toplumsal hafızaya ve yas hakkına işaret ettiğini vurguladı.
Fotoğraf dalında serbest gazeteci Ardıl Batmaz, toplu anma töreninde çekilen “Yitirilenlerin Işığında” adlı karesiyle ödüllendirildi.
“Yitirilenlerin Işığında”, Foto: Ardıl Batmaz
Mansiyon, Dokuzsekiz Haber‘den Sultan Kılıç‘ın Rojin Kabaiş için düzenlenen eyleme dair fotoğrafına gitti.
Karikatür dalında ise Ereğli Ceza İnfaz Kurumu’ndan Mahmut Ulusan, “Voltran Voltran Voltran” adlı eseriyle ödüle değer görüldü.
“Voltran Voltran Voltran”, Çizer: Mahmut Ulusan
Hüseyin Aykol Basın Özgürlüğü Ödülü
Bu yıl ilk kez verilen Hüseyin Aykol Basın Özgürlüğü Ödülü, yaşamını yitirenlerin yakınlarıyla dayanışma çalışmaları yürüten MEBYA-DER’e (Medeniyetler Beşiğinde Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma, Dayanışma, Birlik ve Kültür Derneği) takdim edildi.
Ödül töreni, 23 Eylül Çarşamba günü saat 19.00’da Diyarbakır Yenişehir’deki ÇandAmed Kültür ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek.
11 ilde yapılan ev baskınlarında ESP’de faaliyet yürütmüş kişilerin yanı sıra SYKP Eş Genel Başkanı Mertcan Titiz de dahil 39 sosyalist gözaltına alındı.
Foto: ETHA
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen bir soruşturma kapsamında bugün (15 Eylül) sosyalistlere yönelik bir operasyon gerçekleştirildi.
Etkin Haber Ajansı’nda (ETHA) yer alan bilgilere göre sabah saatlerinde İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Aydın, Balıkesir, Diyarbakır, Mersin, Muğla, Şanlıurfa ve Elazığ’da ev baskınları düzenlendi.
Aktarılan bilgilere göre soruşturma, bir itirafçı beyanına dayanıyor. Toplam 52 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken 8 kişi yurtdışında, 2 kişi ise halihazırda cezaevinde bulunuyor. Kalan 42 kişiye yönelik düzenlenen ev baskınlarında ise 39 kişi gözaltına alındı.
Gözaltına alınanlar arasında Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nde (ESP) faaliyet yürütmüş kişilerin yanı sıra Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) Eş Genel Başkanı Mertcan Titiz de yer alıyor.
ESP, yaptığı açıklamada operasyonun itirafçı beyanlarına ve “uydurma gerekçelere” dayandırıldığını, toplumsal muhalefeti sindirmeye yönelik bir adım olduğunu savundu ve gözaltındakilerin serbest bırakılmasını istedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), barış ve demokratik çözüm sürecinin konuşulduğu bir dönemde toplumun farklı kesimlerinin ardı ardına hedef alınmasının kabul edilemez olduğunu vurgulayarak, SYKP’li ve ESP’li isimlerin gözaltına alınmasının tabloyu ağırlaştırdığını belirtti.
Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ise geçtiğimiz günlerde LGBTİ+’lara yönelik baskınların ardından bugün de sosyalistlere yönelik operasyonla karşılaşıldığını, soruşturma ve gözaltıların muhalefet üzerinde süreklileşen bir baskı aracına dönüştüğünü ifade etti.