“Sevag ve Garabet Balıkçı’nın ölümü tarihsel yüzleşme için bir milat”

Ermeni soykırımının yıldönümünde Şişli Ermeni Mezarlığı’nda bir araya gelen yurttaşlar, Sevag ve Garabet Balıkçı için anma töreni düzenledi. Lerna Balıkçı, kardeşinin ölümüne ilişkin “Bizim soyumuzun kırılması 24 Nisan. Balıkçı ailesinin soyunun kırılması da 24 Nisan’da oldu” dedi.

Fotoğraf: Agos Gazetesi

24 Nisan 2011’de Batman’ın Kozluk ilçesinde zorunlu askerlik görevini yaparken asker Kıvanç Ağaoğlu tarafından vurularak yaşamını yitiren Sevag Şahin Balıkçı ile 24 Nisan 2022’de yaşamını yitiren babası Garabet (Garbis) Balıkçı, Ermeni soykırımının 111. yıldönümünde Şişli Ermeni Mezarlığı’nda anıldı.

Dün saat 14.00’da düzenlenen anma törenine Peder Nareg Değirmenciyan katılırken törende Balıkçı’nın annesi Ani Balıkçı ve kız kardeşi Lerna Balıkçı’nın da aralarında bulunduğu katılımcılar dualar etti.

Lerna Balıkçı: “Bizim soyumuz 24 Nisan’da kırıldı”

Sevag Balıkçı’nın ablası, Lerna Balıkçı, 24 Nisan 2011’de Sevag Balıkçı’nın ölüm haberini nasıl aldıklarını anlattı:

“2011 senesiydi; kardeşimin gelmesine 24 gün kalmıştı. Gelmek üzereyken ve onunla iki gün önce telefonda konuşmuşken, sabahında aldığımız internet haberiyle elimizden kayıp gittiğinde; o anda farkına varamadık bir şeylerin. Çünkü şok olmuştuk. Belki inanamadık görene kadar; Batman’daydı, oradan görene kadar…”

​Ermeni Soykırımı’nın da 24 Nisan’da olduğunu hatırlatan Balıkçı, “Sonuçta bizim gerçekten soyumuzun kırılması 24 Nisan. Balıkçı ailesinin soyunun kırılması 24 Nisan’da oldu” dedi.

“Ondan sonra babamı kaybettim. Ailemi de kaybettim ben tabii. Kardeşimin gitmesiyle bir aile dağıldı resmen. Acımız aynı acı, hiç değişmedi; biz onun 30’lu yaşlarını da göremedik. 40 yaşında olacaktı 1 Nisan’da, onu da görmedik. Yaşlandığını da görmedik. Ben hiçbir zaman hala olamayacağımı biliyorum ve benim oğlumun bir dayısı yok. Tanımadan onu sevmeye çalışıyor ama tanımasını çok isterdim. Ölmüş bir dayı, ölmüş bir kardeş, ölmüş bir erkek evlat… Çok kötü.

​Ve babamı da tam o gün kaybetmem… Aslında ne kadar büyük bir acımız olduğu, ne kadar bağırmasak da belli. Çünkü bağıracak bir şeyimiz yok ki; çünkü tarih zaten bağırıyor. Babam acıyı katbekat katladı tabii ki. Sırayla giden ölümler var tabii ki, sonuçta bu bir hayat. Ama bizim sıramız şaştı. Bizim sıramız başkasının sebebiyle şaştı.

​10 sene önce Sevag’ın sebebiyle ben Ermenistan’a yerleştim; oğlum da olduğu için. Daha farklı bir hayat; belki de kurtulmak içindi, bilmiyorum. Ama şimdi geldiğimiz noktada hiçbir şey değişmemiş, daha beter olmuş. Benim bir kardeşim öldü, onun için gittim ama şimdi birçok insan ölüyor.”

Nişan Güreh: “Sevag, bir Paskalya gününde öldürüldü”

Nor Zartonk İnisiyatifi’nden Nişan Güreh, mezar başında yapılan törenin ardından bir konuşma yaptı.

Sevag Balıkçı’nın bundan 15 yıl önce, Ermeni Soykırımının yıldönümü olan 24 Nisan’a denk gelen bir Paskalya gününde öldürüldüğünü hatırlatan Güreh, dört yıl önce yine bir 24 Nisan’da bu kaybın yanına Garabet Balıkçı’nın da eklendiğini ve bu nedenlerle 15 yıldır olduğu gibi bu yıl da adalet taleplerini yinelemek için yine mezarları başında olduklarını belirtti.

Garabet Balıkçı’nın “Başka Sevag’lar yaşanmasın” sözünü hatırlatan Güreh, verdikleri adalet mücadelesinin Hrant Dink, Maritsa Küçük ve katledilen tüm Ermeniler için olduğunun altını çizdi. Güreh, bu mücadelenin kışlalarda yaşanan başkaca şüpheli asker ölümlerinin önüne geçtiğini savundu.

Anma törenine katılan kişiler, Sevag ve Garabet Balıkçı gibi iki ismin Ermeni Soykırımı’nın yaşandığı günde yaşamını yitirmesinin oldukça anlamlı olduğunu belirtirken Anadolu’daki Ermeni toplumunun inkâr edilemez olduğunu ve yetkililerin Balıkçı’nın ailesi ve sevenlerine bir özür borçlu olduğunu söyledi. Gerek Türkiye’de gerekse de diaspora da yaşayan Ermenilerin büyük acılar yaşadığını ifade eden yurttaşlar yaşananların planlı olduğunu fakat yüzleşmenin hâlâ mümkün olduğunu vurguladı.

Gazeteci Sevan Ataoğlu İstanbul başta olmak üzere Türkiye’de 24 Nisan anmalarının sürekli engellendiğini hatırlatırken bugün gelinen durumda, Sevag ve babası Garabet Balıkçı nezdinde tekerrür eden tarihin Ermeni toplumu için üzücü ama aynı zamanda bir adalet talebinin hatırlanması açısından da önemli olduğunu belirtti.

Ermenilerin yaşadığı acıların oldukça tarihsel olduğunu belirten Zakarya Mildanoğlu ise yaşadıkları acının tarihsel olduğunu söyledi:

“Adalet için, vicdan için ve kardeşlik için geldim. Birkaç kelimeyle anlatmak mümkün değil. Bu tarihsel bir acı. Çok sık karşılaşılan bir durum değil. Ama ne yazık ki Türkiye’de, bu coğrafyada çok sık karşılaşılan bir olgu. Bir aralar her 10 senede bir darbeler dönemi, ondan öncesinde ise 1800’lerde başlayan adaletsizlikler; Süryanilere, Rumlara, Kürtlere… Bir çare aranıyor sözde. Yani utanç verici bir şey. Bunlar burada bitecek zannediyorlar. Tarihe geçti artık. Satır aralarına geçti. 100, 200, 500 sene sonra insanların karşısına çıkacak; bu coğrafyayı okuyanların, araştıranların karşısına çıkacak. İlla ideolojik bir görüşü, solcu ya da sağcı olması gerekmiyor; tarihçiler, aklı başında olan insanlar araştırdıklarında Sevag Balıkçı karşılarına çıkacak muhakkak.”

Av. Diren Cevahir Şen: “2011’de yaşanan cinayet, ‘Evet yaptık, yine yaparız’ demek”

2011’de askerliğini yaptığı sırada, silah arkadaşı tarafından 20’li yaşlarındayken öldürülen Sevag Balıkçı’nın çok genç yaşta hayatını kaybettiğini hatırlatan Avukat Diren Cevahir Şen ise Sevag’ın askerde herhangi bir çatışma sırasında değil, kasten tüfekle öldürüldüğünü hatırlattı:

“Kazara olduğunu iddia ettiler o süreçte ama kazara değildi. Sevag’ın öldürüldüğü günün 24 Nisan olması ise tesadüf olmasa gerek. Aslında öldüren kişinin daha önce de Sevag’la askerlik sırasındaki ufak ufak diyaloglarında, hafiften serte doğru ilerleyen şekilde ırkçıvari söylemlerinin olduğunu biliyoruz. Yargılamalar sırasında da bu ortaya çıktı.”

Sevag Balıkçı’yı öldüren kişinin cezalandırıldığını fakat yargılamanın çok uzun sürdüğünü hatırlatan Şen, yargılama sürecinin 18 yıl aldığını fakat kasten öldürmeden değil, taksirle öldürmeden yargılandığını belirtti. Hafifletici nedenlerin devreye girdiğini söyleyen Şen, cinayetin kasten ve planlı şekilde gerçekleştiğini savundu. Ermeni Soykırımı’nın ise hep inkar edildiğini söyleyen Şen, 2011’de yaşanan bu ölümün ise ‘Evet yaptık, yine yaparız’ demek olduğunu vurguladı.

​”Zaten 1,5 milyon Ermeni soykırımda öldü. Bir miktarı da yollarda, sürgünde öldü. Aslında 2 milyona yakın Ermeni’nin öldüğünü söyleyebiliriz. Ani Balıkçı açısından çok acı bir şey; önce oğlunu, sonra eşini kaybetti aynı gün. Onların yanında olmaya, onlara teselli olmaya çalışıyoruz. En büyük acı onların acısı ama aslında toplumsal bir acı ve travma. Umarım, buna inanıyorum, her şey iyiye doğru gider; bununla herkes yüzleşecek. Bütün dünya bunu kabul edecek çünkü dünyada soykırımlar tarihi mevcut. Ama yakın tarihimizin en büyük soykırımıdır Ermeni Soykırımı. ‘Genocide’ kavramının kavramsallaşmasının nedenidir. Holokost, Yahudi Soykırımı dediğimiz şey daha yokken, Ermeni Soykırımı ile soykırım, ‘genocide’ kelimesi gündemimize gelmiştir.

​Bununla yüzleşmek, bunu anlamak, tabii ki daha sonra bunu telafi etmek çok önemli. Fakat devlet aygıtı sistematik şekilde baskı yapıyor. Soykırım demek tekrar yasak oldu. 24 Nisan anmaları yasaklanıyor. Gelip mezar başında iki polis bekliyor. Yaptığımız şey iki tane insanın ölümünün sene-i devriyesinde onları dualarla anıyoruz. Sevag Balıkçı herhangi bir anne babanın herhangi bir evladıydı. Okulu bitirmişti, seramik sanatçısıydı. Çok iyi bir sanatçı olacaktı belki. Askere gitti; ölmedi, öldürüldü. O gün kasten öldürüldü. Belki onu öldüren kişi 24 Nisan’ı bilmiyordur bile. Eğitim düzeyini ya da o tarihle ilgili farkındalık düzeyini bilmiyoruz ama bunun arkasındaki sistematik kötülüğü görüyoruz. Keza Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast ne 24 Nisan’ı bilir ne Ermeni Soykırımı tarihini bilir, bildiğini düşünmüyorum. Ama oradaki o ırkçı cinayete, nefret cinayetine giden zinciri biliyoruz arkasında kimin olduğunu. Bu da böyle bir şey. Sevag, Hrant Dink kadar göz önünde değildi. Hrant Dink bir gazeteciydi, aynı zamanda sosyalist, solcu bir aydındı. Sevag alelade biriydi ama işte gördük. Onun için bugün askere giden Ermeni genç erkeklerin hiçbiri güvende değil.”

Sevag Balıkçı, zorunlu askerlik görevini yaptığı Batman’ın Kozluk ilçesinde, terhisine 20 gün kala hayatını kaybetti. 24 Nisan 2011’de karakol çevresine çit örme görevi sırasında silahla vurularak öldürülen Balıkçı’nın ardından ailesi uzun bir hukuk mücadelesi başlattı. Acı bir tesadüf eseri, baba Garabet Balıkçı da oğlunun ölüm yıldönümü olan 24 Nisan 2022 sabahı, anma töreni için kabristana gitmeye hazırlanırken evinde geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşamını yitirdi.

  • Diyarbakır 2. Hava Kuvvet Komutanlığı Askeri Mahkemesi, 2013 yılında sanık Kıvanç Ağaoğlu’na “bilinçli taksirle öldürme” suçundan 4 yıl 5 ay 10 gün hapis cezası verdi. Astsubay Sadrettin Ersöz ise “görevi ihmal”den 5 ay hapis cezası alsa da hükmün açıklanması geri bırakıldı.
  • Ailenin itirazıyla Askeri Yargıtay’a giden dosya, usulden bozularak iade edildi. Yeniden yargılama sürerken 15 Temmuz sonrası çıkan 668 sayılı KHK ile askeri yargı kaldırılınca, dosya sivil mahkemeye devredildi.
  • Kozluk Asliye Ceza Mahkemesi’nde yeniden görülen davada sanık Ağaoğlu, bu kez 16 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı.

FİSA: 789 çocuk devlet ihmali sonucu yaşamını yitirdi

Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı 2025 raporuna göre 2025’te kamu kurumlarındaki ihmal nedeniyle 103 çocuk yaşamını kaybederken devlet ihmali sonucu 789 çocuk yaşamdan koparıldı.

Fikir ve Sanat Atölyesi Derneği (FİSA) Çocuk Hakları Merkezi, Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı 2025 raporunu yayımladı. Raporun girişinde Siverek ve Maraş’ta gerçekleşen okul saldırılarının münferit olmadığını belirten FİSA, bu tablonun çocukların yaşam hakkını korumakta yetersiz kalan yapısal bir sorunun sonucu olduğunu söyledi.

Rapordaki bilgilere göre, 2025 yılında Türkiye’de en az 892 çocuk önlenebilir nedenlerle yaşamını yitirdi. Bunların 599’u oğlan, 251’i kız çocuğu olurken 42’sinin cinsiyetine ise ulaşılamadığı belirtildi.

Raporda verilen bilgiye göre, çocuklar, en güvende olması gereken alanlarda üretilen şiddet sonucu yaşamını kaybediyor. Şiddet sonucu yaşamını yitiren çocuklardan 21’i akran şiddeti, 20’si ev içi şiddet, 14’ü çocuk cinayetleri ve 14’ü toplumsal cinsiyet temelli şiddet kapsamında yaşamını kaybetti. FİSA’ya göre bu veriler çocuk koruma sisteminin önleme ve koruma mekanizmalarının yeterince işlemediğini ve şiddetin farklı biçimlerinin birbirini beslediğini sorgulatıyor.

Raporda öne çıkan bulgular şu şekilde:

Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı Raporu · 2025
892
çocuk yaşamını kaybetti
2025 yılında Türkiye’de en az 892 çocuk önlenebilir nedenlerle hayatını kaybetmiştir. Raporda yer alan tüm vakalar öngörülebilir ve büyük ölçüde önlenebilir niteliktedir.
Cinsiyet dağılımı
Oğlan — 599 (%67.2)
Kız — 251 (%28.1)
Belirsiz — 42 (%4.7)
Ana kategoriler
103
Devlet tarafından gerçekleştirilen yaşam hakkı ihlalleri
  • Sağlık hizmetlerinde ihmal51
  • Eğitim hizmetlerinde ihmal31
  • Spor/kültürel etkinlikler9
  • Bakım hizmeti sırasında4
  • Yerel yönetim hizmetleri4
  • Sınır geçişlerinde3
  • Kolluk kuvvetleri ihmali1
789
Devletin ihmali sonucu gerçekleşen yaşam hakkı ihlalleri
  • İhmal (trafik, yangın, boğulma vb.)509
  • İş cinayetleri115
  • Şiddet69
  • Şüpheli ölümler35
  • İntiharlar33
  • Bireysel silahlanma18
  • Karşıt grup çatışmaları9
  • Afetler1
115
İş Cinayetleri
Çocuk işçi ölümü: 95 · İşyeri kazası: 20
69
Şiddet Sonucu Ölümler
Akran: 21 · Ev içi: 20 · Çocuk cinayeti: 14 · TCT şiddeti: 14
35
Şüpheli Ölümler
Nedeni netleşmemiş vakalar
33
İntiharlar
Yapısal sorunların yansıması olarak ele alınıyor
18
Bireysel Silahlanma
Düğün, ev içi, yorgun mermi vb.
9
Karşıt Grup Çatışmaları
Silahlı grup kavgaları
İl dağılımı — en çok vaka gerçekleşen iller
74
URFA
57
İSTANBUL
40
BOLU
38
GAZİANTEP
38
KONYA
28
DİYARBAKIR
28
KOCAELİ
27
ADANA
27
HATAY
25
MERSİN
Çocuk yaşam hakkı ihlallerinin il dağılımı incelendiğinde, Urfa (74), İstanbul (57), Bolu (40), Gaziantep (38) ve Konya (38) illerinde en yüksek sayıda çocuk yaşamını kaybetmiştir. Bu illeri Adana (27), Hatay (27), Diyarbakır (28), Kocaeli (28) ve Mersin (25) izlemektedir.

Kürt Gazeteciler Günü kutlanıyor

Bundan 128 yıl önce Mîqdat Mîdhad Bedirxan, Mısır’ın Kahire kentinde Kurdistan gazetesini çıkararak Kürt gazeteciliğinin meşalesini yaktı. Tüm zorluklara, işkencelere, cinayetlere ve sürgünlere rağmen bu gelenek devam ediyor.

Kürt gazeteciliği başlangıcından itibaren sadece bir bilgi aracı değil; ulusal kimliğin aynası, dil mücadelesinin alanı ve devletsiz bir ulusun siyasi platformu oldu. Kürdistan’ın dört parçasındaki her yayın, aynı zamanda hem basın hem direniş hem de kültürel hafıza niteliği taşıyordu. Bu gazeteciliğin karakteri, onu diğer pek çok basın biçiminden ayırmakta ve siyasi-kültürel araştırmalar için önemli bir kaynak haline getirmektedir.

Kurdistan’dan Rojî Kurd, Jiyan, Hawar, Ronahî, Rojname, Welat, Azadiya Welat ve daha nicesine kadar Kürt gazeteciliği; zorluklara, işkencelere, katliamlara ve sürgünlere rağmen yoluna devam ediyor.

Kürt Gazetecilik Tarihi (1898–2026)

Kürt gazeteciliği başlangıcından itibaren sadece bir bilgi aracı değil; ulusal kimliğin aynası, dil mücadelesi alanı ve devletsiz bir ulusun siyasi platformu oldu. Kürdistan’ın dört parçasındaki her yayın, aynı zamanda hem basın hem direniş hem de kültürel hafıza niteliği taşıdı.
I. BAŞLANGIÇ DÖNEMİ: KAHİRE ve SÜRGÜN (1898–1908)

Kurdistan — İlk Kürt Gazetesi

22 Nisan 1898 tarihinde Mîqdad Midhat Bedirxan, Kahire’de Kurdistan adıyla ilk Kürt gazetesini yayımladı.

[Görsel: 1898 Kurdistan Gazetesi İlk Sayısı]
“Her seferinde Kürtlere okumanın ve bilimin faydalarından biraz bahsedeceğim. İnsan okumakla ve bilimle her şeyi anlar. Kürtlerimiz diğer milletler kadar eğitimli değil. Bu yüzden dünyanın halinden habersizler.”

Basım yerleri: Kahire (1–5), Cenevre (6–19), tekrar Kahire (20–23), Londra (24), Güney İngiltere (25–29), Cenevre (30–31).

II. İSTANBUL DÖNEMİ (1908–1918)

Rojî Kurd ve Hetawî Kurd (1913–1914)

6 Haziran 1913’te Hêvî cemiyeti Rojî Kurd dergisini çıkardı. Kapatılmasının ardından Hetawî Kurd adıyla devam etti.

[Görsel: Rojî Kurd Dergisi Kapağı]

Jîn ve Kurdistan (1916–1918)

1916 yılında Süreyya Bedirxan, İstanbul’da Kürt bağımsızlığını savunan Türkçe haftalık Jîn (Yaşam) gazetesini çıkardı. Bu yayın, Pîremêrd’in Süleymaniye’deki Jîn gazetesinden tamamen farklıdır.

III. GÜNEY VE SOVYETLER (1919–1932)

Pêşkewtin ve Süleymaniye

Kürdistan bölgesinde çıkan ilk gazete olan Pêşkewtin (1920–1922) Süleymaniye’de yayımlandı. Daha sonra Pîremêrd editörlüğündeki Jiyan (1926) bu dönemin sembolü oldu.

Riya Teze (1930–) — Sovyet Kürdistanı’nın Sesi

25 Mart 1930’da Erivan’da yayına başladı. Ermenistan Komünist Partisi’nin Kürtçe yayın organı olarak hizmet verdi.

[Görsel: Riya Teze Gazetesi Başlığı]
IV. HAWAR DÖNEMİ (1932–1943)

Celadet Alî Bedirxan ve Hawar Dergisi

15 Mayıs 1932’de Şam’da Hawar yayımlandı. Celadet, bugün hala standart olarak kullanılan Latin temelli Kürt alfabesini bu dergiyle hayata geçirdi.

[Görsel: Hawar Alfabesi ve Dergi Sayısı]

Başlıca Yazarlar: Celadet ve Kamûran Bedirxan, Rewşen Bedirxan, Cegerxwîn, Osman Sebrî.

V. MEHABAD CUMHURİYETİ (1945–1946)

Kurdistan Gazetesi

11 Ocak 1946’da Mehabad’da kuruldu. Mehabad Cumhuriyeti sadece 11 ay yaşasa da Kürt medya tarihinde devletleşme düzeyinde özel bir yer edindi.

VI. & VII. ÖZGÜR BASIN GELENEĞİ (1990–2016)

Özgür Gündem ve Apê Musa

30 Mayıs 1992’de Özgür Gündem yayına başladı. Kürt aydını Musa Anter (Apê Musa) 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da suikast sonucu şehit edildi.

[Görsel: Musa Anter – Apê Musa]

Binaların Bombalanması (1994)

2-3 Aralık 1994 gecesi Özgür Ülke gazetesinin merkezleri bombalandı. Ersin Yıldız hayatını kaybetti.

Gazete AdıYılDurum
Özgür Gündem1992Kapatıldı (1994)
Özgür Ülke1994Bombalandı
Azadiya Welat2006Kapatıldı (2016)
VIII. KADINLARIN ROLÜ

Gurbetelli Ersöz (1965–1997)

Türkiye’de bir günlük gazetenin (Özgür Gündem) ilk kadın genel yayın yönetmeni. 8 Ekim, Kürt Kadın Gazeteciler Günü olarak kutlanmaktadır.

Modern Kurumlar: JINNEWS ve JIN TV (İlk kadın uydu kanalı, 2018).

IX. UYDU DEVRİMİ: MED TV

MED TV (1995–1999)

İlk Kürt uydu kanalı. Mart 1995’te yayına başladı. Kürtler için bir medya devrimi ve dilin standartlaşması için bir dönüm noktası oldu.

X. SONUÇ VE TARİHSEL KRONOLOJİ

Tarihsel Dönüm Noktaları

TarihOlay
1898Kurdistan, Kahire (İlk Gazete)
1932Hawar, Şam (Alfabe Devrimi)
1946Kurdistan, Mehabad
1995MED TV, Avrupa (İlk Uydu TV)
2018JIN TV

Kürt gazeteciliği, sürgünden dijitale 128 yıllık bir direniş geleneğidir.

Kaynaklar: Wikipedia, Encyclopaedia Iranica, KurdîLit, CPJ, RSF, Cambridge History of the Kurds.

I. Kurdistan, İlk Kürt Gazetesi

22 Nisan 1898 tarihinde, Botan Miri Bedirxan Paşa’nın oğlu Mîqdad Midhat Bedirxan (1858–1915), Kahire’de Kurdistan adıyla ilk Kürt gazetesini yayımladı. Osmanlı sansürünün gölgesinde, ülke dışında; Cenevre, Londra ve Folkestone’da basıldı ve toplam 31 sayı çıktı. Son sayısı 1902 yılında yayımlandı.

Mîqdad Midhat Bedirxan, ilk sayıda amacını şu sözlerle dile getirmiştir:

“Her seferinde Kürtlere okumanın ve bilimin faydalarından biraz bahsedeceğim. İnsan okumakla ve bilimle her şeyi anlar. Kürtlerimiz diğer milletler kadar eğitimli değil. Bu yüzden dünyanın halinden habersizler.”

Basım yerleri sırasıyla şöyledir: Kahire (1–5), Cenevre (6–19), tekrar Kahire (20–23), Londra (24), İngiltere’nin güneyi (25–29), Cenevre (30–31). Kardeşi Abdurrahman Bey de son dönemlerde yayın sorumluluğunu üstlenmiştir.

Kurdistan sadece bir bilgi kaynağı değil, ideolojik bir platformdu. Kürtçeyi entelektüel ifade ve direniş aracı olarak kabul ederek gelecek yüzyılın temelini attı.

II. İstanbul Dönemi (1908–1918)

Rojî Kurd ve Hetawî Kurd (1913–1914)

27 Temmuz 1912’de Kürt Öğrenci Derneği Hêvî İstanbul’da kuruldu. 6 Haziran 1913’te dernek Rojî Kurd dergisini çıkardı. Dört sayı sonra hükümet tarafından kapatıldı. Aynı dönemde Yekbûn (1913, 3 sayı) yayımlandı. 24 Ekim 1913’te dergi ismini değiştirerek Hetawî Kurd oldu. Aslında aynı yayındı, sadece isim değiştirerek devam etti. İsimlerin tanımı ilgi çekicidir: Roj Kurmancîde, Hetaw ise Soranîde aynı anlama (Güneş) gelmektedir.

Jîn ve Kurdistan (1916–1918)

1916 yılında Süreyya Bedirxan, İstanbul’da Kürtlerin bağımsızlığını talep eden Türkçe haftalık Jîn (Yaşam) gazetesini çıkardı. 1917–1918 yıllarında ise haftalık Kurdistan’ı yayımladı. Şunu netleştirmek gerekir: İstanbul’daki bu Jîn Türkçe idi ve Pîremêrd’in Süleymaniye’deki Jîn gazetesinden tamamen farklıydı.

III. Güney ve Sovyetler (1919–1932)

Pêşkewtin ve Süleymaniye

Bizzat Kürdistan coğrafyasında çıkan ilk Kürtçe gazete olan Pêşkewtin (İlerleme), İngiliz yönetimi altında 1920-1922 yılları arasında Süleymaniye’de yayımlandı. 118 sayı basıldı. Ardından bir yayın silsilesi geldi:

  • Bangê Kurdistan (1922, 14 sayı)
  • Rojî Kurdistan (1922–1923, 15 sayı)
  • Jiyanewe (1924–1926, 56 sayı)
  • Jiyan (1926–1938, 556+ sayı, Pîremêrd’in editörlüğünde)
  • Zarî Kurmancî (1926–1932, Revanduz, 30 sayı)

Pîremêrd ve Jiyan-Jîn: Asıl adı Tewfîq Mehmûd Hemze olan, mahlasıyla Pîremêrd (1867 – 19 Haziran 1950), Süleymaniye’de doğmuştur. 1926’da Jiyan’ın başyazarı, 1932’de müdürü oldu; 1938’de Jiyan’ın adını Jîn olarak değiştirdi ve 19 Haziran 1950’deki ölümüne kadar devam ettirdi. Aynı zamanda Qutabxaney Zanistî adıyla ilk özel Kürt okulunu da kurmuştur.

Riya Teze (1930–) – Sovyet Kürdistanı’nın Sesi

25 Mart 1930’da Erivan’da Marogulov ve Şamilov alfabesiyle basıldı. Ermenistan Komünist Partisi’nin Kürtçe yayın organıydı. Başlangıçta üç Ermeni Kürtolog (Kevork Paris, Hraçya Koçar ve Harûtyûn Mkirtçyan) tarafından yönetildi; daha sonra 1934’te Cerdoy Gênco genel yayın yönetmeni oldu. Stalin döneminde durduruldu; 1955’te Kiril alfabesiyle yeniden yayına başladı. Mîroyê Esed (1919–2008), 1989 yılına kadar gazetenin müdürlüğünü yaptı.

IV. Hawar Dönemi (1932–1943)

Celadet Alî Bedirxan ve Hawar Dergisi

Türkiye’den sürgün edildikten sonra Celadet Alî Bedirxan, 15 Mayıs 1932’de Şam’da Hawar’ı yayımladı. 1932-1935 ve 1941-1943 yılları arasında toplam 57 sayı çıktı.

Hawar, Kurmancî Kürtçesi ile yayımlanan ilk medya kurumu olduğu için özel bir öneme sahiptir. Bu nedenle 2006’dan beri 15 Mayıs, Kürt Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Celadet, Kuzey Kurmancîsi için Latin temelli bir alfabe oluşturdu; bu alfabe “Hawar Alfabesi” veya “Bedirxan Alfabesi” olarak bilinir ve günümüzde hala standarttır. Amacı şuydu: “Hawar bilimin sesidir. Bilim insanın kendini tanımasıdır; kendini tanımak bize özgürlük ve mutluluk yolunu açar.”

Başlıca yazarlar: Celadet ve Kamûran Bedirxan, Rewşen Bedirxan, Qedrî Can, Cegerxwîn, Osman Sebrî, Nûredîn Zaza, Ekrem Cemîl Paşa, Ahmed Namî.

Roja Nû ve Stêr, Kamûran Bedirxan tarafından Beyrut’ta yayımlandı. Nûdem (1992–2001, Stockholm, 40 sayı, Firat Cewerî editörlüğünde) “İkinci Hawar” olarak adlandırıldı.

Rewşen Bedirxan

Çoğunlukla erkeklerin egemen olduğu bir alanda Rewşen Bedirxan, Hawar’ın yazarları arasında aktif bir yazar olarak yerini aldı. Öncü bir örnektir.

V. Mehabad Kürt Cumhuriyeti (1945–1946)

11 Ocak 1946’da, kısa süreli Kürt Cumhuriyeti döneminde, bölgenin ilk Kürtçe gazetesi olan Kurdistan kuruldu; toplam 113 sayı çıktı. Bununla birlikte Kurdistan adlı edebiyat dergisi de (16 sayı) yayımlandı.

İran ordusu 15 Aralık 1946’da Mehabad’a girdiğinde Kürt matbaası kapatıldı, Kürtçe eğitim yasaklandı ve okul kitapları dahil tüm Kürtçe kitaplar yakıldı. 31 Mart 1947’de Kadı Muhammed idam edildi. Mehabad Cumhuriyeti sadece 11 ay yaşadı ancak Kürt medya tarihinde özel bir yer edindi.

VI. Güney (1950–1990)

Güney Kürdistan

1950–1963 yılları arasında Bağdat ve Süleymaniye’de pek çok yayın çıktı:

  • Hîwa (1957–1963, Bağdat, 36 sayı)
  • Xebat (1959–1961, Bağdat, 462 sayı)
  • Ray Gel (1959–1962, Kerkük, 34 sayı)
  • Azadî (1959–1961, Revanduz, 56 sayı)

1968’den sonra Baas işgaliyle Kürt basını baskı altına girdi. 1988’de Enfal ve Halepçe kimyasal saldırısıyla bu süreç ağır bir darbe aldı.

Diaspora

1970’li yıllardan itibaren Kürt medyası Avrupa’ya (Almanya, İsveç, Fransa, Belçika) taşındı ve burada devam etti. Bu yayınlar partilere bağlıydı ve içerikleri çoğunlukla siyasiydi.

“Rojname” Gazetesi (8 Mayıs 1991)

90’lı yılların başında Kürtçe üzerindeki yasak biraz gevşeyince, Kürt aydın ve gazetecileri günlük habercilik alanında adımlar atmak istedi. Bu gazete, Kuzey Kürdistan ve Türkiye tarihinde uzun bir sessizliğin ardından, “Kürt Gerçeği” temelinde çıkan ilk günlük gazete denemesi olarak kabul edilir. Rojname sadece bir sayı basılabildi. Çıktığı gün Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından toplatılma ve yasaklanma kararı verildi.

VII. Kuzey Özgür Basın (1992–2016)

Özgür Gündem (1992–1994)

30 Mayıs 1992’de Ragıp Duran’ın yönetiminde Özgür Gündem yayına başladı, tirajı 60.000’e ulaştı. Ocak Işık Yurtçu döneminde tiraj 100.000’i buldu.

Sistematik Cinayetler (1990–1995):

1990-1995 yılları arasında çoğu özgür basından olan onlarca gazeteci öldürüldü: Bu tarihsel süreçte 76 kurban “özgür basın şehitleri” olarak anılmaktadır.

Apê Musa’nın Öldürülmesi, 20 Eylül 1992

Musa Anter (1920 – 20 Eylül 1992), Mardin Nusaybin’in Zivinge köyünde doğdu. “Apê Musa” olarak tanınan, seçkin bir Kürt yazar ve aydınıydı; Özgür Gündem, Yeni Ülke ve Welat gazetelerinde yazıyordu. “49’lar Davası”nda Kürtçe propaganda suçlamasıyla yargılanmıştı. 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da bir pusuda öldürüldü. Cinayeti “faili meçhul” olarak kaldı. 2008’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi mahkûm etti.

Binaların Bombalanması, 2–3 Aralık 1994

Özgür Gündem 14 Nisan 1994’te kapatıldı. İki hafta sonra Özgür Ülke açıldı. 2–3 Aralık 1994 gecesi İstanbul Kadırga’daki teknik merkez, Çağaloğlu bürosu ve Ankara bürosu aynı anda bombalandı. Ulaştırma görevlisi Ersin Yıldız hayatını kaybetti, 20’den fazla çalışan yaralandı.

Kronoloji (1992–2016):

İsimBaşlangıçAkıbet
Özgür Gündem199214 Nisan 1994’te kapatıldı
Özgür Ülke19942–3 Aralık 1994’te bombalandı
Gündem1995Kapatıldı
Ülke1996Kapatıldı
Özgür Gündem (Yeni)2011Ağustos 2016’da kapatıldı

Welat ve Azadiya Welat

22 Şubat 1992’de İstanbul’da haftalık olarak yayımlandı; 1991’deki yasağın kaldırılmasının ardından Türkiye’deki ilk Kürtçe gazetedir. 1996’da Azadiya Welat oldu. 2003’te merkezini Diyarbakır’a taşıdı, 2006’da günlük gazete oldu. 8 Ağustos 2018’de OHAL kapsamındaki KHK ile kapatıldı.

VIII. Kadınların Rolü

Rewşen Bedirxan

Hawar ekolünde aktif bir yazar olarak yer aldı. İlk Kürt basını döneminde öncü bir örnektir.

Gurbetelli Ersöz (1965–1997)

Kimyagerdi ve Elazığ/Palu doğumluydu. 1990’da siyasi faaliyetleri nedeniyle tutuklandı ve iki yıl cezaevinde kaldı. 23 Nisan 1993’te Özgür Gündem’de çalışmaya başladı ve genel yayın yönetmeni oldu; böylece sadece Kürt medyasının değil, Türkiye’nin de ilk kadın günlük gazete genel yayın yönetmeni oldu. 10 Aralık 1993’te gazete binası kuşatıldı; Ersöz 17 arkadaşıyla birlikte gözaltına alındı. 13 gün gözaltında kaldıktan sonra tutuklanarak Sağmalcılar Cezaevi’ne gönderildi. Mahkemede savcı 15 yıl hapsini istedi; Harold Pinter, Noam Chomsky ve CPJ ona destek verdi. 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı, Haziran 1994’te serbest bırakıldı. Gazeteci olarak çalışmasına izin verilmediği için 1995’te PKK’ya katıldı. 8 Ekim 1997’de bir çatışmada hayatını kaybetti. 8 Ekim, Kürt Kadın Gazeteciler Günü olarak kutlanmaktadır.

Jinha, Jinnews ve Jin TV

JINHA, Kadın Haber Ajansı olarak faaliyete başladı. 2016’da Türkiye devleti tarafından kapatıldı; sonrasında JINNEWS adıyla devam etti. JIN TV, 8 Mart 2018’de Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle, çalışanlarının tamamı kadın olan ilk uydu kanalı olarak yayına başladı.

IX. Uydu Devrimi: MED TV ve Sonrası (1995–2010)

MED TV (1995–1999)

1994 yılında İngiltere Bağımsız Televizyon Komisyonu’ndan (ITC) lisans aldı ve Mart 1995’te deneme yayınlarına başladı. İlk Kürt uydu kanalıydı; Kürtlerin özellikle Türkiye tarafından öldürüldüğü, sürgün edildiği ve tutuklandığı bir dönemde Kürtler için bir medya devrimi oldu. Batı’da her Kürt evinde uydu antenleri vardı ve onlarca aile akşamları kendi dillerinde haberleri dinlemek için toplanıyordu. Türkiye devletinin talebi üzerine MED TV’nin lisansı 23 Nisan 1999’da iptal edildi. Sonrasında:

  • Medya TV açıldı ancak Fransız yetkililerce kapatıldı.
  • Roj TV (2003, Danimarka) kapatıldı.
  • Nûçe TV, Stêrk TV ve diğerleri art arda açıldı.

Avrupa Haber Ajansları

İlk Kürt haber ajansı 2000 yılında Almanya’da Dam adıyla kuruldu, sonra Frankfurt’ta Mezopotamya Haber Ajansı (MHA) oldu. MHA’nın Alman polisi tarafından kapatılmasının ardından, 2005’te Belçika’da Fırat Haber Ajansı (ANF) kuruldu.

X. Rojava (2011–2019)

21 Ocak 2014’te, Mehabad Cumhuriyeti’nin yıl dönümü vesilesiyle Kamışlı’da Demokratik Özerk Yönetim ilan edildi. Aynı yıl IŞİD Şengal’e saldırdığında Kürt gazeteciliği kilit bir rol oynadı: Ezidi toplumunun sesini dünyaya duyurdu. Kobanê kuşatması sırasında Dengê Kobanî radyosu direnişin sesi oldu.

XI. Başlıca Şahsiyetler

Bedirxan Ailesi

İsimYaşamKatkı
Mîqdad Midhat Bedirxan1858–1915Kurdistan (1898) — Kurucu
Süreyya Bedirxan1883–1938Jîn (1916), Kurdistan (1918)
Jeladet Alî Bedirxan1893–1951Hawar (1932–1943), Alfabe
Kamûran Bedirxan1895–1978Roja Nû, Stêr (Beyrut)
Rewşen BedirxanHawar ekolü yazarı

Pîremêrd (1867–1950)

Gerçek adı: Tewfîq b. Mehmûd Hemze. Süleymaniye’nin Gwêje mahallesinde doğdu. Şair, yazar ve gazetecidir. 1926’da Jiyan’ın başyazarı, 1932’de müdürü oldu; 1938’de Jiyan’ın adını Jîn olarak değiştirdi. İlk özel Kürt okulu olan Qutabxaney Zanistî’yi kurdu. 19 Haziran 1950’de Süleymaniye’de vefat etti.

Musa Anter — Apê Musa (1920–1992)

Mardin Nusaybin’in Zivinge köyünde doğdu. “49’lar Davası”nda mahkûm edildi. Özgür Gündem ve Yeni Ülke’de yazıyordu. 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da JİTEM tarafından öldürüldü.

XII. Zorluklar ve Engeller

Sistematik Yasaklar

Türkiye’de 1924’ten 1991’e kadar Kürtçe yayın yapmak açıkça yasaktı. Sonrasında Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. Maddesi ve ardından 314. Madde ile Kürt gazeteciler mahkûm edildi.

2016 Kitlesel Kapatmalar

2016–2018 OHAL döneminde, KHK’lar ile:

  • Azadiya Welat kapatıldı (Ağustos 2016)
  • JINHA kapatıldı (2016)
  • IMC TV kapatıldı (2016)
    Onlarca gazeteci tutuklandı ve mahkûm edildi.

XIII. Dijital Çağ (2010–2026)

Dijital medya üç büyük değişiklik getirdi:

  • Çoğaldı: Sosyal medya, web siteleri ve Kürtçe podcastler arttı.
  • Zayıfladı: Yazılı medyanın finansal modeli çöktü; pek çok gazete kapandı.
  • Yenilendi: ANHA, ANF, Rudaw, Kurdistan 24; küresel bir dijital Kürt medyası modeli geliştirdiler. Ancak çoğu siyasi partilere veya iktidarlara bağlı durumdadır.

Sonuç

TarihOlay
22 Nisan 1898Kurdistan, Kahire — Mîqdad Midhat Bedirxan
6 Haziran 1913Rojî Kurd, İstanbul
25 Mart 1930Riya Teze, Erivan
15 Mayıs 1932Hawar, Şam — Jeladet Alî Bedirxan
11 Ocak 1946Kurdistan, Mehabad — Mehabad Cumhuriyeti
30 Mayıs 1992Özgür Gündem, İstanbul
22 Şubat 1992Welat, İstanbul
20 Eylül 1992Apê Musa’nın Öldürülmesi
2–3 Aralık 1994Özgür Ülke’nin Bombalanması
Mart 1995MED TV — İlk Uydu TV
8 Ekim 1997Gurbetelli Ersöz’ün Öldürülmesi
8 Mart 2018JIN TV
2026Yolculuk devam ediyor

Kürt gazeteciliği 128 yılı aşkın süredir baskı ve zorluklarla karşı karşıya. Kahire’den dijital platformlara, sürgünden savaşa, Bedirxan ailesinden Jinnews ve Jin TV kuşağına kadar bu gelenek sürmektedir.

*İnfografikler Gemini ve ChatGPT ile hazırlanmıştır.

Avukat Çağın Kaleli: Yargı, failler için kullanışlı bir aparat haline getirildi

Gülistan Doku dosyasının 6 yıl sonra tekrar gündeme gelmesini “siyasi hesaplaşma” olarak değerlendiren Avukat Gülan Çağın Kaleli, dosyanın “bugün açılması bir yargı cesareti değil, 6 yıldır sümen altı edilen delillerin yarattığı sorumluluğun bir neticesidir” dedi.

Gülistan Doku’nun ailesi, Foto: Birgün

6 yıl önce Dêrsim’de ortadan kaybolan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun cinayet dosyası, eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve oğlu dahil pek çok kişi gözaltına alındı veya tutuklandı. Yeni faillerin gözaltına alınıp tutuklanmasından dolayı, Doku ailesi umutlu.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, 20 Nisan’da düzenlenen Kabine Toplantısı’nın ardından yaptığı açıklamada, faili meçhuller için bir birim kurduklarını ve dosyaların tek tek inceleneceğini söyledi. Gürlek, “Gülistan’dan sonra tabii bir beklenti var ama her dosya illa öyle olacak diye bir şey yok yani.” dedi. Gürlek, Gülistan Doku’nun cesedini arama çalışmalarının devam ettiğini açıkladı.

Gülistan Doku dosyasının yeniden açılmasını ve olası etkilerini hukukçu-kadın hakları savunucusu Avukat Gülan Çağın Kaleli ile konuştuk.

Kaleli, uzman çavuş Musa Orhan’ın tecavüzünü uğradığı söylenen ve sonrasında intihar eden İpek Er’in ailesinin de avukatlığını yapıyor.

Avukat Çağın Kaleli, Gülistan Doku dosyasının yeniden açılmasının “yeni bir başlangıç olabileceğini belirtiyor. Kaleliye göre “bu durum siyasi bir hesaplaşmanın sonucu” ortaya çıktı. Kürt kadınlarının bedenlerinin taciz ve tecavüze konu olmasının “Kürdistan’da yürütülen özel savaş”tan bağımsız ele alınamayacağını belirten Kaleli, 1990’larda yaşanan benzer durumları hatırlattı. Erkek egemen sistemin Kürt kadınlarının bedenini fetih edilmesi gereken bir alan olarak gördüğünü belirtti.

Gülistan Doku 2020'de kayboldu

Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2'nci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020'de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü'ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.

Kameralarda yapılan incelemelerde Doku'nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.

Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü'nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan'ın izine rastlanmadı.

Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal A., olaydan iki sene sonra 2022'de Antalya'da gözaltına alında ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.

Dosyanın diğer şüphelisi Zeinal A.'nın polis memuru olan üvey babası Engin Y. ise Gülistan Doku'nun kişisel bilgilerini hukuka aykırı şekilde elde ettiği ve sosyal medyada paylaştığı gerekçesiyle iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldı.

Son altı senede soruşturmada bunun ötesinde bir ilerleme kaydedilmedi. Doku'nun dosyasını inceleyen hukukçulara göre, bunun sebebi olayın "intihar" olarak ele alınmasıydı.

2024'te Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı'na atanan Başsavcı Ebru Cansu dosyayı yeniden ele aldı.

Medyada yer alan haberlere göre, bu yılın başlarında bir gizli tanık valinin oğlu aleyhine ifade verdi ve soruşturma bu gelişme üzerine ilerledi; gizli tanığın, valinin oğlunu Gülistan Doku'ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.

Bu gelişme sonrası çok sayıda isim hakkında gözaltı kararı veren savcılığın talimatı doğrultusunda 13 Nisan 2026'da yedi ilde eş zamanlı operasyonlar düzenlendi.

Şubat 2026'da göreve gelen Adalet Bakanı Akın Gürlek, "soruşturmada sonuna kadar gidilmesi gerektiğini" söyledi. Doku'nun kaybolduğu tarihte bakanlık koltuğunda Süleyman Soylu oturuyordu. Onun ardından ise bu göreve Ali Yerlikaya atanmıştı.

Dosya Özeti
Gülistan Doku Soruşturması: Gözaltı ve Tutuklama Listesi
Kasten Öldürme ve Cinsel Saldırı
  • Mustafa Türkay Sonel (Eski Vali Tuncay Sonel’in oğlu) – Tutuklu
  • Erdoğan E. (İl Özel İdaresi Eski Personeli) – Tutuklu
Suç Delillerini Gizleme ve Yok Etme
  • Tuncay Sonel (Eski Tunceli Valisi) – Adli Kontrol / Bakanlık Soruşturması
  • Zeinal A. (Eski Erkek Arkadaş) – Tutuklu
  • Engin Y. (İhraç Edilen Polis / Üvey Baba) – Tutuklu
  • Cemile Y. (Anne) – Tutuklu
  • Çağdaş Ö. (Eski Başhekim) – Kayıt Silme Şüphesiyle Tutuklu
  • Şükrü E. (Vali Koruması) – Tutuklu
  • Celal A. ve Nurşen A. (Umut A.’nın ebeveynleri) – Tutuklu
Adli Kontrol / Serbest Bırakılanlar
  • Savaş G. ve Süleyman Ö. (Üniversite Teknik Görevlileri) – Kamera Kayıtları Şüphesi / Yurt Dışı Yasağı
* Bu veriler 13-20 Nisan 2026 tarihli operasyon ve mahkeme kayıtları doğrultusunda derlenmiştir.

Avukat Kaleli: “6 yıldır devletin elindeki bütün deliller sümen altı edilmişti”

6 yıl aradan sonra Gülistan Doku cinayeti dosyası tekrardan açıldı. Birkaç gündür gündemin önemli başlıklarından biri haline geldi. Bu birkaç gün içerisindeki gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Şimdiye kadar gözaltına alınanları da göz önünde bulundurduğunuzda, nasıl bir resim görüyorsunuz?

Gülistan Doku’nun özellikle kaybedildiği dönemden bugüne kadar aslında mevcut kamuoyuna yansıyan, işte bugün Adalet Bakanı’nın da hız verip de aslında başlattığını iddia ettiği süreci şöyle yorumlamak gerekiyor diye düşünüyorum: Yani 6 yıldır devletin elinde olan bütün bilgiler, belgeler, deliller aslında sümen altı edilmişti. Ve bugün bizim özellikle kadına yönelik şiddet dosyaları ya da vakalarında devletin kendi iç hesaplaşmalarına ya da devlet içerisindeki iç grupların çatışmalarına kurban edilemeyecek kadar kıymetli meseleler bunlar. Dolayısıyla bugün ortaya konulan tablo, Adalet Bakanlığı’nın bir cesareti olarak değil aksine sorumluluğu olarak nitelendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. 6 yıllık süreçte bu kadar bilginin, belgenin, delilin bütün devletin imkanları seferber edilerek saklanması, gizlenmesi, değiştirilmesi ya da silinmesi meselesi, uzun zamandır söylediğimiz gibi hukuk açısından, hukuk alanı açısından hiçbir güvenliğin kalmadığı, devletin yargıya her açıdan müdahale edebildiği, bu alanın genişletildiği ve aslında kimsenin kendisini güvende hissetmediği bir zemini bir kez daha gözler önüne serdi.

Avukat Gülan Çağın Kaleli, Foto: Özgür Politika

“Norm içi norm dışı çatışması”

Siyasi hesaplaşmadan neyi kastediyorsunuz?

İçişleri Bakanlığı’nın kendi içerisindeki güç dengeleri olduğunu düşünüyorum ben. Yani özellikle bu son süreçte hepimiz açısından çokça konuştuğumuz devlet içerisindeki “norm içi” ve “norm dışı” yapılar tanımını bu dönemde kanlı canlı aslında izliyoruz. Şimdi bir taraftan esasında hukukun işlerliğini savunan ya da hukukun işlerliği üzerinden bir yönetim anlayışını getirmeye çalışan yapılar varken bir taraftan da işte zorba, baskıya, katliama dönük ve bunun üzerinden düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı bir temsiliyet vardı. Hala var tabii ki bu. Dönem dönem işte siyasi konjonktüre göre norm içi yapıların daha çok rolünü oynadığı, dönem dönem ise daha çok norm dışı yapıların devlet içerisinde ön plana çıktığı tarihsel süreçler geçirdik. Süleyman Soylu’nun da tam olarak rolünü oynadığı dönem bu norm dışı yapıların devlet yönetimini tamamen elinde bulundurduğu bir dönemdi. Şimdi bu özellikle içinden geçtiğimiz süreç açısından bir değerlendirme yapacak olursak, biraz daha işte bu hukuk, adalet, temel insan hak ve özgürlükleri kavramlarının ön plana çıkartılarak bir vitrin oluşturulmaya çalışıldığı; ama diğer taraftan da muhalifler açısından da böyle bir muradın gerçekleşebilmesi için bu zemini yaratabilmek umuduyla daha da fazla aslında bir hak mücadelesi verdiği dönemde esasında bu norm içi ve norm dışı yapıların biraz savaşı gibi görüyorum. Ama şunu da söylemek gerekiyor; yani özellikle bu norm dışı meseleyi iyi anlamak gerekiyor, o yüzden “devlet içi bir hesaplaşma” kavramını kullanıyorum. Çünkü norm dışı yapılar dediğimiz yapılar aslında devletten azade, devletin dışında olan yapılar değil. Tam da devlete içkin. Ama işte bir hukuk devleti olduğu iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işte dışarıya oluşturduğu intibalardan kaynaklı yer yer işte içte o norm dışı yapıları canlandırdığı, dışarıda ise norm içiymiş gibi davrandığı bir süreçte bu tür hesaplaşmalara maruz kaldık, kalmaya da devam ediyoruz.

Gülistan Doku

Bu tür davalarda siyasi irade denilen hususun harekete geçmesi gerektiği biliniyor. Buradan bakınca, bu fail ve faillerin dosyayı aydınlatacak nitelikteki failler olabileceğine düşünüyor musunuz?

Elbette ki bugüne kadar özellikle daha üst sorumluluğu bulunan kişilerin gözaltına alınıp tutuklanmaması, biraz daha perdenin görünen yüzüne dokunulduğu birçok dosya gördük. Gülistan Doku ile birlikte aslında biraz daha son süreçte işte bu üst makamda yer alan işte validir, valinin yine beraber çalıştığı vali yardımcılarıdır, yine onun talimatı altında bulunan emniyet içerisindeki teşkilatta görevli olan kişilerin gözaltına alınıp tutuklanması elbette biraz önce de söylediğim gibi bir sorumluluğun neticesinde ortaya çıkarılan bir tablo. Bu açıdan olumlu tabii ki. Ama sadece mesele gözaltına alınıp tutuklanmayla bitmiyor tabii ki. Aynı zamanda bu 6 yıllık süreçte hangi detaylı bilgilerin ya da belgelerin yok edildiği, belki de çok daha büyük bir çepere, belki çok daha fazla sorumluluk zincirine işaret edebilecek kişilerin kaybolma riskini de taşıyor bu 6 yıllık süreç. Dolayısıyla hani şu an için henüz bir dava sürecine evrilmeyen dosyada yargılama nasıl yapılacak, gerçekten sorumlular hesap verebilecek mi ya da hakikaten hakkaniyete uygun bir yargılama yapılabilecek mi?

“Sorumluluk duygusundan azade bir yargı var”

Bunlar açısından yorum yapmak için çok erken. Ama mevcut halde şu anda bu olay içerisinde en azından o sorumluluk zincirinin bir kısmının diyebilirim, çünkü belli ki bu çok daha devlet içerisinde sistematik ve organize bir suç olarak kendisini gösteriyor, en azından bugüne kadar hani kamuoyuna yansıyan bilgiler ya da işte dosyaya yeni gelen deliller ve kazandırılan delillerden görebildiğimiz kadarıyla etkin bir soruşturma yürütülmeye çalışılıyor. Ama burada şunu belirtmemiz gerekiyor gerçekten: Yani o kadar çok bu tür dosyalarda sorumluluk duygusundan azade hareket eden bir yargı var ki bugün görevini yerine getiren ya da bunu getirmek durumunda olan kişilerin kahramanlaştırılması olayı özünden kopardığını düşünenlerdenim. Bu dosya açısından özne Gülistan’dır, Gülistan’ın yaşadıklarıdır, Gülistan’ın maruz kaldığı şiddettir, tecavüzdür. Dolayısıyla hani başka kahramanlar yaratarak bu hakikatin üzerinin gölgelenmesine engel olunması gerektiğini düşünüyorum.

Üniversiteli kadınlar Gülistan Doku için eylemde

Bahsettiğiniz bu sorumluluk zincirine daha önceki Adalet Bakanları ve İçişleri Bakanlarının da dahil olması gibi bir beklentiniz var mı ya da böyle bir emare görüyor musunuz? Özellikle Süleyman Soylu’nun ismi geçiyor. O dönem valiyle çok yakın ilişkisi olduğuna dair haberler de çıktı.

Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemde aslında birçok egemenin dışında olan grup, inanç, topluluklara dönük çok düşmanca politikalar üretildi ve bu bizzat kendisi tarafından da dillendirildi. Özellikle kendisinin İçişleri Bakanı olduğu dönemde kadına yönelik şiddetin arttığı ya da işte Kürtlere dönük operasyonların hız kazandığı, işte o toplumsal muhalefetin güçlenmesine dönük karşı bir refleks göstermesi, emniyetten tutalım yargıya kadar her kademeye talimatlar yağdırması aslında bu alanda çok ciddi bir enkaz bıraktı. Dolayısıyla mesele sadece Süleyman Soylu’nun şahsı değil, aslında Süleyman Soylu şahsında temsil edilen bir zihniyet, bir duruş. Dolayısıyla hani bu fikriyatın, bu düşmanca yaklaşım esasında kendisine öyle ya da böyle bir zemin buldu. Önemli olan bu zemine karşılık nasıl bir mücadele yürütüleceği. Ben şimdiki hukukçuluk deneyimimden yola çıkarak söylüyorum: Devlet hiçbir zaman zamanında kendi işine yarayan ve kendisinin görevlendirdiği, bir misyonla görevlendirdiği kişilere dokunmadı. Yani ya çok karanlık bir şekilde sonuçlanan süreçler gördük ya da sessiz sedasız köşesine çekilen ve işte toplumun o refleksinin sönümlenmesini bekleyen, çok da hani kendi haline bırakan ve biraz daha o sahadan çekip gündemimizden soğumasını bekledi.

“Soylu’nun rolünü biçen, devlet içindeki güçlerdi”

Dolayısıyla Süleyman Soylu bunu kendi şahsıyla ya da kendi dünyasının getirdiği düşüncelerle yapmadı. Süleyman Soylu’nun oradaki rolünü, misyonunu biçen esasında bu devletin kendi içindeki güçlerdi. Dolayısıyla bugün aslında o rolünü tamamladı. Şu anda başka bir süreç, başka bir rol, başka bir yol denenmeye çalışılıyor ve bu hesaplaşmaymış gibi görünen dönemde de esasında bu dosyalar üzerinden kendisini parlatmaya çalışan bir devlet gerçekliği var. Şimdi biz gerçekten Adalet Bakanı üzerinden bir yorum yapacaksak ya da işte dönemin sorumlu bakanları üzerinden yorum yapacaksak, mademki işte bu kadar hakkaniyet ve adaletin peşindelerdi, kendilerinin sorumlu olduğu başka dönemler de oldu. Kendi rollerini oynayabilecekleri, işte Adalet Bakanı zamanında işte ağır ceza hâkimiyken ya da işte Cumhuriyet Başsavcılığı görevini yaparken ne tür hukuksuzluklara imza attı birebir deneyimledik. İçişleri Bakanı, eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bakanlık görevini yerine getirirken ne tür hukuksuzluklara zemin hazırladı bunları gördük yani. İşkencenin, zorla kaybettirmelerin övücü timlerinin başında geliyordu bu isim. Dolayısıyla ben açıkçası şahsi kanaatim çok da bu kişilere dokunulabileceğini düşünmüyorum.

Siz Musa Orhan tarafından tecavüze uğradığı söylenen ve sonrasında intihar eden İpek Er ailesinin de avukatlığını yaptınız. İpek Er ve benzer Kürt coğrafyasında meydana gelen bu tür cinayetleri kadın hareketi ve hukukçular “üniformalı fail” diye tarif edilen devlet memurlarının işlediği suçlar kapsamında değerlendiriyorlar. Siz Gülistan Doku cinayetini de bu kapsamda değerlendiriyor musunuz?

Elbette değerlendirebiliriz. Çünkü özellikle sokağa çıkma yasakları sürecinin hemen akabinde devlet bütün o silahlı gücünü kullanmanın yanı sıra bıraktığı enkazı özel savaş politikaları ile derinleştirdi. Şimdi özel savaş politikalarının kendisi de aslında sadece bedene dönük değildi, zihne dönüktü, duyguya dönüktü. İşte bugün birçok Kürt kadınının polis, asker, vali, valilerin akrabaları, işte Gülistan Doku örneğinde gördüğümüz gibi, yani o devlet kademesinde görevli olan, devlet memurları ve devlet memurlarının yakınları tarafından tacize, tecavüze uğrama meselesi işte bu politikalardan azade değil tabii ki. Yani Gülistan Doku örneği gibi İpek Er’in de aslında örneği birbiriyle çok çok çok benziyor. Çünkü güvencesizleştirilmiş, yoksullaştırılmış, politik olarak kendi varlığından uzaklaştırılmış bir topluma devletin kendi sistemini vadettiği, yani sadece devlet içi bir varoluşu vadettiği bir süreç başladı. Burada şu konunun altını çizmek önemli; yani kadınlar bir şekilde bu failler tarafından duygusal olarak kandırılıp, işte evlilik vaadiyle aslında kandırılıp, daha sonra cinsel şiddete maruz kaldılar. Ya da madde kullanımına yönlendirildiler. Ya da işte kendi arkadaş çevresi tarafından fuhuşa zorlandılar. Yani bunlar bizim açımızdan bir gerçeklik olarak duruyor.

“Hukuk alet edildi”

Bugün aslında savaş sonrası, çatışmasızlık sürecinin neticesinde içinde bulunduğumuz toplumun kodlarıyla nasıl oynandığı meselesi bizim için çok önemli. Hukuk da buna alet oldu. Yani bugüne kadar işte bir hakikatin ortaya çıkarılması adına seferber olmayan hukuk, bu faillerin korunması, iyi hal indirimleri alınması ya da çok göstermelik tutuklamalarla insanların biraz gündeminden soğuması için yargı çok kullanışlı bir aparat haline getirildi. Örneğin Musa Orhan, İpek Er’e tecavüz ettikten sonra, İpek kendi kendine bir hak arayışına girdi ve hiçbir yargı hiçbir şekilde hareketlenme olmadı ta ki İpek ne yazık ki intihar girişiminde bulunana kadar. Sonrasında da yargı hemen devreye girdi ve insanların tepkisini azaltabilmek adına bir haftalık çok göstermelik, çok komik bir şekilde bir tutuklama kararı verildi ve sonrasında itiraz neticesinde bırakıldı. Musa Orhan 10 yıl ceza aldı ve dosya henüz Yargıtay’da. Ama aynı zamanda yarın duruşması da var; Batman Asliye Ceza Mahkemesi’nde de aynı kişi nitelikli cinsel saldırının yanı sıra intihara yönlendirme suçunun da şüphelisi. Şimdi böyle bir tabloda bu kişi hala daha tutuksuz olarak yargılanıyor. Bu elbette dışarıdaki birçok askere, polise ya da işte devlet kademelerindeki kişilere cesaret veren bir noktada. Çünkü bu da başka bir savaş türü. Yani fiziksel bir savaşın dışında aslında özel savaşın kendisi bir psikolojik savaş. Dolayısıyla bu psikolojik savaşı yürütenler açısından da yargının verdiği kararlar neticesinde ciddi bir cesaret verdiğini de söyleyebilmek mümkün.

“Bekar kadınlara ‘fetih’ dediğimiz korkunç bir yönelim var”

1990’lardaki yoğun savaş ortamında Kürt coğrafyasında da bu tür durumlara şahit olunuyordu. 2000’li yıllardaki bu yaşananlar ile 1990’larda yaşananlar arasında nasıl bir bağlantı var?

Tabii 90’larda çok yoğun bir şekilde gözaltında cinsel saldırı suçunun işlendiğine dair çokça başvuru yapıldı. Ama buna dair çok hakkaniyetli bir yargılama süreci gerçekleşmedi. Daha çok üzeri örtülen, faillerin korunduğu, o dönemde çok daha işte sıkı bir… Ya aslında şöyle; bir savaş taktiği olarak kullanılan yöntemin kendisi biraz daha o dönemde herkesi kendi içine kapatan, çok fazla dillendirilemeyen bir durum ortaya çıkarıyordu. Bugün biraz daha aslında örgütlü olabilmek, bütün kurumlarıyla örgütlü olabilmek, aynı anda refleks verebilmenin avantajlarını yaşadığımız bir süreçteyiz. Yani kişinin kendisi yaşamış olduğu süreci beyan edebileceği, gidebileceği kurumlar ya da işte basın, ulaşabileceği avukat örgütleri… Hani bunların kendisi aslında kişinin dünyasında da bir açılmaya, bir cesarete sebep olabiliyor. Ama o dönemde… Ya aslında şöyle söyleyeyim; çok tarihsel bir şeyi de var bunun. Yani Ermeni Soykırımı’ndan Dersim Katliamı’na kadar tarihsel açıdan da her dönemde aslında kadın bedeni bir savaş alanı haline getirilmeye çalışılıyor. 90’larda da bu böyleydi. 90’larda gözaltında tacizin, tecavüzün yanı sıra aslında köy baskınları ya da köy yakmalar sürecinde de aslında kadınlar tecavüze uğradı. Bugün de duygusal yolla manipüle edilerek, ikna edilmeye dönük kendi duygu dünyasını etkilemeye dönük bir yöntemle aslında aynı tecavüz kültürünün sürdüğünü söyleyebiliriz.

Kürdistan coğrafyasında jandarmanın içerisinde, emniyetin içerisinde işte kılık kıyafetine dikkat eden, bekar kadınlara biraz daha duygusal olarak yaklaşıp onları etkileyip daha sonra ne yazık ki o “fetih” dediğimiz korkunç bir yönelim vardır ya hani, bir sahip olabilme, o tecavüz kültürü bununla birlikte kadınların bedenlerine de dönük bir politikayı yürütmeye başladılar. Zaten sokağa çıkma yasakları sürecinde bunun sinyallerini vermişlerdi. Yani birçok duvar yazılamaları ya da işte çekilen videolar, yasak alanlarından yayılan birçok propaganda sözleri ya da paylaşımları hep kadın bedenine dönük bir saldırı içeriyordu. Şimdi bunu biraz daha alanda uygulamaya döktüler diyebiliriz.

Kadın bedeni ve fetih bağlantısını kurdunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?

Özellikle Kürt hareketinin kendisi ciddi bir kadın öncülüğünde bugüne kadar kendisini ispat etmiş ve yine kadın öncülüğünde birçok kazanım elde etmiş bir hareket. Dolayısıyla bugün kadının öncü olduğu bir toplumda ya da bir inşada özellikle Kürt kadınlarına dönük böyle bir saldırının kendisi Kürt halkına dönük bir saldırı olarak tanımlayabilmek çok mümkün. Ve bunun üzerinden de zaten şöyle bir mesaj veriliyor; aslında orada da yine bir erkek egemen zihniyet var. Yani o kadının “namus” olarak görülmesi mantığının yanı sıra aslında özgürleşen bir kadın var, özgürlük arayışı içerisinde olan bir kadın var; ama bunu kabul eden değil aksine özgürlüğü arayan kadına dönük yine bir sahip olma ve özgürlük arayışında olan kadının bedenine sahiplik üzerinden de bir toprağa, bir halka, bir kültüre dönük çoklu saldırı olarak nitelendirebilmenin mümkün olduğunu düşünüyorum ben.

“Bunlar kadın mücadelesinin sonuçları”

Narin Güran dosyası da bir belgesel üzerinden yeniden kamuoyunun gündemine geldi. Bahsettiğiniz “siyasi hesaplaşmayı” da göz önünde bulundurduğumuzda, Rojin Kabaiş ya da Gülistan Doku’nun yakın arkadaşı Rojwelat Kızmaz gibi diğer karanlıkta kalmış dosyaların tekrar gündeme gelme ihtimali var mı?

Elbette olabilir. Yani bu bir başlangıç olduğunu kendisi de söyledi Adalet Bakanı, bir söz de verdi. Ama dediğim gibi, yani şöyle; esasında bu umudun kendisi ya da bu ihtimalin kendisi sadece bakanların söylemlerinden ziyade aslında çok güçlü bir işte kadın mücadelesinin olduğu, yıllardır işte hesabını sormaktan ya da hukuki mücadelesini yürütmekten vazgeçmeyen bir zeminin de olduğunu hatırlamak gerekiyor. Yoksa hani bu kadar çok kadına yönelik şiddetin arttığı bir dönemde, yani özellikle çatışmasızlık sürecinde olmamıza rağmen bu kadar kadına yönelik şiddetin, çocuğa dönük istismarın olduğu bir süreçte esas motor gücün, yani esas öncü gücün kadınlar olduğunu söylemek gerekiyor. Yani Gülistan Doku dosyası bir başlangıç oldu, buradan hareketle bunlar birer domino taşıdır. Buradan hareketle eğer gerçekten esas sorumlulara dokunulabilecek bir cesaret gösterilirse aslında diğer dosyaları da etkisinin olabileceği, diğer dosyalar için de bir cesaret olabileceğini söylemek mümkün. Ama bu cesareti dediğim gibi devlet yetkililerinden çok esasında bu mücadeleyi yürüten işte hukukçulardır, kadın örgütleridir; buralardan alındığını görmek gerektiğini düşünüyorum ben.

İlayda Zorlu için Kadıköy’de yapılan eylemde 79 gözaltı

Polis babasının tabancasından çıkan kurşunla hayatını kaybeden İlayda Zorlu için İstanbul’da gençlik örgütlerinin çağrısıyla Süreyya Operası önünde düzenlenen eyleme polis müdahale etti.

Hatay’da aile evinde polis babasının beylik tabancasından çıkan kurşunla yaşamını yitiren Karadeniz Teknik Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü öğrencisi İlayda Zorlu için İstanbul, İzmir ve Ankara’da eylem yapıldı.

İstanbul’da gençlik örgütlerinin çağrısıyla Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde düzenlenen eylem polis ablukasına alındı.

Eyleme katılan gençler, çevik kuvvet ekiplerinin sert müdahalesiyle karşı karşıya kaldı. Eylem alanındaki gençlerden 79’u polis araçlarına götürülerek gözaltına alındı.

Gençlerin gözaltına alınmasının ardından halk polislere tepki gösterdi.

Ankara’daki eylemde de çok sayıda kişi gözaltına alındı

Evrensel’in haberine göre, Ankara’da gençlik örgütlerinin Yüksel Caddesi’nde düzenlediği basın açıklamasına polis biber gazıyla müdahale etti ve çok sayıda genç gözaltına alındı.

3 şehirde yapılan basın açıklamalarında, Zorlu’nun polis tarafından eylemlere katıldığı yönünde ailesinin sürekli arandığı ve bu durumun aile içinde baskı ve tehditlere yol açtığı ifade edildi.

Avukatlar: “Kötü muameleye yönelik beyanlarımız ifade tutanağına geçirilmedi”

Kadıköy’de gözaltına alınan 79 kişinin durumunu takip eden avukatların aktardığına göre, Vatan Emniyet’e götürülen gençlerin ifade işlemleri gece 2.30’da başladı.

Vatan Emniyet önünde açıklama yapan avukatlar, ifade veren gençlerin ve avukatlarının kolluk memurlarının uyguladıkları kötü muameleye yönelik beyanlarının ifade işlemi sırasında sorumlu olan polis memurları tarafından ifade tutanaklarına geçirilmediğini belirtti. Avukatların ifade tutanaklarına itiraz etmesinin ardından ifade işlemlerinin durdurulduğu ve gözaltına alınan kişilerin sağlık durumuna dair görüşmek isteyen avukatların görüşme taleplerinin reddedildiği aktarıldı.

Avukatlar, kritik durumda olduğunu düşündükleri 3 kişiyle görüşebildiklerini ve 3 kişinin bedenlerinde çeşitli morluklar ve darp izleri olduğunu belirtti.

İfade işlemlerinin durması ardından gençler savcılığa sevk edildi. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve TCK 301 (Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini ile devletin kurum ve organlarını aşağılama) kapsamında ifadeleri alınacak gençlerin bugün öğlen vakitlerinde Anadolu Adliyesi’ne sevk edilmeleri bekleniyor.

İren Dicle Aytaç: “Çatlı” filmi, tehlikeli bir zihniyet inşası getirir

Dr. İren Dicle Aytaç, “Çatlı” filminde hayatı anlatılan Abdullah Çatlı figürünün tarihsel gerçeklikten koparılarak tek taraflı kahraman olarak sunulmasının tehlikeli bir zihniyet inşasına yol açtığını belirtti.

Türkiye’nin yakın dönem tarihinde faili meçhul cinayetler, uyuşturucu ticareti ve mafya-çete faaliyetleri ile anılan Abdullah Çatlı, bu sefer sinemada vizyona giren bir filmle gündemde.

1978 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi yedi gencin ve Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in öldürülmesi, Maraş Katliamı, 1 Mayıs 1977 Katliamı gibi pek çok olayda ismi ön plana çıkan Abdullah Çatlı, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde 3 Kasım 1996’da yaşanan trafik kazasında ölü bulunmuştu. Eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve Çatlı ile ilişkisi olan Gonca Us’un da hayatını kaybettiği ve dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın ise yaralandığı Susurluk olayı ile devlet-mafya-siyaset ilişkileri açısından tartışmaların odağına oturan Çatlı’nın Ülkü Ocakları ve Kontrgerilla örgütlenmeleri ile ilişkili olduğu da kamuoyu tarafından biliniyordu.

“Çatlı” adıyla vizyona giren filmdeki karakter anlatısı, özellikle geçen hafta Urfa ve Maraş’ta yaşanan silahlı şiddet olaylarına dair bu tür anlatıların etkisini de tartışmaya açtı.

Radyo, televizyon ve sinema alanında çalışmalar yürüten akademisyen Dr. İren Dicle Aytaç, son dönemde artan şiddet olaylarının ışığında “Çatlı” filmini ve film aracılığıyla amaçlananları, toplumsal hafıza sinemacılığını ve sinemanın toplumsal barış inşasındaki rolünü değerlendirdi. Aytaç, “Bu tarz filmler gerçekçi değil mitik anlatılardır, dahası ‘gerçeklik’ iddiası bu mitselliği görünmez kılarak da güçlendirir” dedi.

Dr. Aytaç: Popüler kültürdeki kahramanlık anlatıları şiddeti idealleştiriyor

Sağlıklı bir toplumun inşası için öncelikle adalet ve eşitlik duygusuna ihtiyaç olduğunu vurgulayan Dr. İren Dicle Aytaç, toplumsal hafızanın onarıcı kaynaklardan beslenmesi gerektiğini ifade etti. Ancak Aytaç’a göre, popüler kültür ve sinemadaki yansımaları bu sağlıklı zihniyetten giderek uzaklaşıyor.

Aytaç, Abdullah Çatlı gibi tartışmalı figürlerin tarihsel bağlamından koparılarak tek boyutlu kahramanlar olarak sunulmasının tehlikeli bir zihniyet inşasına yol açtığını belirtti:

“Çatlı gibi tartışmalı figürleri tarihsel bağlamından koparıp tek boyutlu kahramanlar olarak göstermek toplumun tüm kesimleri için tehlikeli bir zihniyet inşası getirir. Bu dil, şiddeti, hukuk dışı faaliyetleri normalleştirmenin, meşrulaştırmanın bile ötesinde idealleştirir ve bu, uzun vadede tüm toplum için bir tehdittir.”

Günümüz kapitalist kültür endüstrisinin ekonomik, siyasal ve sembolik iktidarla iç içe geçen popüler kültür çift yönlü bir işleyişe sahip olduğunu söyleyen Aytaç, bu endüstrinin iktidar ilişkilerini pekiştirerek bu ilişkilere meşruiyet kazandırdığını söyledi:

“Popüler kültür, hem güç ilişkilerini yeniden üretir ve derinleştirir hem de bundan ticari kazanç elde eder ve bir kısır döngü gibi bu sarmalı gittikçe büyütür. Dolayısıyla burada yapılan işleri anlamlandırmak için toplum faydası ya da insanlara istediğini verme gibi farklı retoriklere dayanan bir söylem kullanılsa da esasen ne kamunun gerçek dertleriyle ihtiyaçlarına dair bir kaygının ne de insan haklarına saygılı etik bir bilincin varlığından bahsetmek ne yazık ki mümkün değildir.”

“Bu tarz filmler, gerçekçi değil mitik anlatılardır”

Aytaç’a göre, karakterin geçmişindeki suç kayıtlarının bir “komplo” olarak sunulması ve karakterlere mutlak iyilik atfedilmesi, bu yapımları geçmişle bir yüzleşmeden ziyade mitik anlatılara dönüştürüyor.

Filmin hikayesini 12 Eylül Darbesi’nin ardından ülkesinden ayrı düşmek zorunda kalmış bir “vatanseverin” devletin istihbarat kurumlarının talebiyle Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu’na (ASALA) karşı Avrupa’daki “saha gücü” olarak gerçekleştirdiği operasyonlar üzerine kurduğunu anlatan Aytaç, bu kurmacanın filmdeki “intikam meşrudur” repliği üzerine inşa edildiğini söylüyor:

“Burada Çatlı’nın darbe öncesi sorumlu tutulduğu ülke içi şiddet eylemlerine herhangi bir gönderme bulunmadığı gibi Avrupa’da cezaevine girmesinin nedeni olarak yargılandığı uyuşturucu ticareti ve benzeri suçlar da tamamen onu başka türlü ‘oyun dışına’ itemeyen Avrupalı güçlerin bir komplosu olarak anlatılıyor. Film boyunca ana karaktere ve onunla hareket eden yan karakterlere daima mutlak bir iyilik atfediliyor. Dolayısıyla film tipik aksiyon filmlerinin kurmaca yapısının birebir tekrarına dönüşüyor ve mutlak iyi, asla hata yapmayan, hiçbir zaafı ya da kötü niyeti olmayan, şeref abidesi kahraman anlatılarının tüm kalıplarını bire bir kullanıyor. Dolayısıyla evet filmin tarihsel gerçeklikle veya toplumsal hafızayla yüzleşmeye dair bir bağ kurduğunu söylemek imkânsız. Her ne kadar belli bir döneme, belli bir “gerçeğe” işaret ettiğini söylese de bu tarz filmler gerçekçi değil mitik anlatılardır; dahası “gerçeklik” iddiası bu mitselliği görünmez kılarak da güçlendirir.

Bu tarz tarihten koparılmış kahraman anlatılarının çoğu zaman toplumsal hafızanın bir anti-tezi olarak işleyen ideolojik işlevlerini de unutmamak gerek. Diğer taraftan da bu anlatılar sadece geçmişe dair değildir; şu ana ve geleceğe ilişkin de bir bakış inşa eder. Yani toplumun iyiye, kötüye, adalete, hukuka, normlara, ulusal ve uluslararası dünya düzenine ilişkin kavrayışının hem bir göstergesi hem de oluşturucusu olarak önemli bir işleve sahiptir.”

Şiddet estetik bir unsura dönüşüyor

Sinemanın görsel ve işitsel araçlarla izleyiciyi manipüle ettiğini belirten Aytaç, uluslararası film endüstrisinde ve ana akım aksiyon filmlerinde, manipülatif çekim teknikleri ve duyguları tetikleyen müzik kullanımı gibi teknik boyutlarla şiddetin estetik bir unsura dönüştüğünü vurguladı. İzleyicinin kahramanla özdeşleşmeye çağrıldığını ve bu süreçte öldürme eyleminin normalleştiğini ifade eden Aytaç, toplumsal hafızaya hizmet edecek bir sinemanın, şiddeti estetikleştirmek yerine yaşananları tarihsel gerçekliğiyle ele alması gerektiğini belirtti:

“Kahramanın her yaptığı doğruymuş gibi yansıtılırsa; çatışmalar, cinayetler ve patlamalar gündelik hayatın bir normali gibi anlaşılmaya başlar. Bunu da göz ardı etmemek gerek. Toplumsal hafızaya hizmet edecek başka bir sinema biçimi ise geçmişi bir aksiyon mitolojisine çeviren ve şiddeti estetize eden bu ana akım kalıpların yerine, olan biteni tarihsel gerçekliğiyle ele alan ve seyirciyi düşünsel, sorgulayıcı bir yaklaşıma davet eden bir anlatıyla mümkündür.”

“Film paramiliter güçleri meşrulaştırıyor”

Bu tür yapımların ırkçı önyargıları tetikleme riski taşıdığına dikkat çeken Aytaç, filmdeki Karabağ gibi siyasi göndermelerin mevcut düşmanlıkları pekiştirebileceğine dair endişelerini dile getirdi. Filmde devlet eliyle paramiliter güçlerin kullanımını meşrulaştıran bu anlayışın hakim olduğunu belirten Aytaç, bu anlayışın kamusal alanda ve medyada yeterince tartışılmamasını sessizliğin bir göstergesi olarak gördüğünü söyleyerek eleştirdi.

Okullara yönelik son dönemde artan saldırıların münferit değil yapısal olduğunu ifade eden İren Dicle Aytaç, gençlerin geleceğe dair umutlarının yok edildiği bir ortamda şiddetin bir “hayatta kalma stratejisi” haline getirildiğini söyledi:

“Fiziksel güce, maddi imkanlara sahip olmak, lüks yaşamak, başkalarından üstün olmak, zarar verme pahasına tahakküm kurabilmek normal ve hatta istenir durum olarak anlatılıyor. Aksi halde ezilmeye mahkûm kalacakları bir dünya tasvir ediliyor. Tüm bunlarla birlikte bir de her yerde şiddeti meşrulaştıran hatta idealleştiren kahraman anlatılarının bombardımanını görüyoruz. Bu kadar sağlıksız bir yerel ve global toplum içinde genç insanların illegal yapılara işgücü olarak konumlandırılması da mutsuz gençlerin şiddete ve intikama yönlenmesi de kolaylaşıyor.”

“Dizilerde silahlı güç idealleştirilse şiddet kaçınılmaz olur”

Fiziksel güce ve tahakküme dayalı kahraman anlatılarının gençleri paramiliter yapılara yönlendirdiğini belirten Aytaç, medya üreticilerinin bu konuda sorumluluk almaktan uzak olduğunu vurguladı:

“Ana akım medya büyük oranda toplumun genelinde var olan eğilimleri takip eder. Yani siz şiddete karşı sağlıklı bir mesafeye sahip bir toplumsanız şiddet içerikli yayınların bu kadar yaygın olması beklenmez. Ancak tabi bu bir döngüdür ve medya şiddeti ne kadar normalleştirirse de toplumda şiddet eylemleri o kadar meşrulaşır ve artar. Bu esasen iktidar ilişkileriyle doğrudan bağlantılı, çok derin ve yapısal bir sorundur. Bir toplumun dizilerinde mafyalar kahraman olabiliyorsa, birilerini öldürerek, silah satarak kazanılan güç ve zenginlik idealleştiriliyorsa burada sınıfsal çelişkilerin de nasıl yeni stratejiyle görünmez kılındığını gözetmek gerekir. Tabii, insanların adil ve eşitlikçi bir dünyaya ve topluma dair bir beklentilerinin, umutlarının, inançlarının kalmaması şiddeti körükleyen en önemli unsurlardan.”

Aytaç’a göre, şiddet sarmalından çıkış, ancak daha adil ve eşit bir toplum talebinin yaratılmasıyla mümkün olabilir.

Abdullah Çatlı kimdir?

Abdullah Çatlı, 1 Haziran 1956’da Nevşehir’de doğdu. Çatlı, 1977 yılında Ankara Ülkü Ocakları İl Başkanı ve 1978 yılında Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaparak siyasete girdi. Ancak bu siyasi kariyer; bombalamalardan silahlı saldırılara, insan kaçırmadan cinayetlere kadar uzanan ağır suç iddialarıyla iç içe geçti. 1978’de akademisyen Bedrettin Cömert’in öldürülmesiyle ilgili Sakarya’da yakalanmasına rağmen kısa sürede serbest bırakılan Çatlı’nın, aynı yıl 7 TİP’li öğrencinin katledildiği Bahçelievler Katliamı’nın planlayıcısı ve ana sorumlusu olduğu ortaya çıktı. Bu vahim olayla ilgili tutuklama kararı ve uluslararası seviyede aranmasını sağlayan Kırmızı Bülten, ancak olaydan yıllar sonra, 1982’de çıkarılabildi.

Abdi İpekçi suikastçısı Mehmet Ali Ağca’nın hapishaneden kaçırılmasında da kilit rol oynadığı iddia edilen Abdullah Çatlı, 12 Eylül darbesinin ardından yurt dışına kaçarak Avrupa ülkelerinde yaşamaya başladı. Bu süreçte Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile resmi temaslar kurduğu yıllar sonra belgelerle kanıtlanan Çatlı, 1984’te Fransa’da yakalanıp hapse atılsa da 1990’da İsviçre’deki Bostadel Cezaevi’nden firar etmeyi başardı. 1993’te sahte pasaportla Türkiye’ye dönen, adı Papa II. Jean Paul suikastı gibi küresel çapta olaylarla da anılan Çatlı’nın yaşamı, 3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen o meşhur trafik kazasıyla son buldu. Kazada eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve Çatlı ile ilişkisi olan Gonca Us hayatını kaybetti, dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın ise yaralı kurtuldu.

Kazanın ardından araçtaki kişilerin kimlikleri öğrenilince devlet, mafya ve siyaset arasındaki karanlık ilişkileri ortaya çıkardığı için derin devlet, kontrgerilla yapılanmaları ve Kürt iş insanlarına yönelik faili meçhul cinayetler gibi birçok durumla ilişkilendirilen isimler gündeme geldi.

Gemlik Yürüyüşü’ne katılan Sebahat Tuncel: İktidarı göreve davet ediyoruz

Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivisti Sebahat Tuncel, Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin sonlandırılması ve Kürt sorununun demokratik çözümünü yapacakları ‘Gemlik Yürüyüşü’ ile gündeme getireceklerini belirtti.

Van’dan Gemlik’e yürümek üzere yola çıkan Barış Anneleri. Kaynak: Yeni Yaşam

Özgür Kadın Hareketi (TJA), Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin son bulmasını talep etmek amacıyla 19 Nisan’da Bursa’nın Gemlik ilçesinde bir yürüyüş gerçekleştirecek. “Kadın zamanı, özgürlük ve özgür Önderlikle buluşma zamanıdır” sloganıyla düzenlenecek olan etkinlik için TJA üyesi kadınlar, bir süredir bulundukları şehirlerde, mahalle ve ev ziyaretleriyle bütün kadınlara ve bütün kimliklere yürüyüşe katılım çağrısı yapıyor.

Yürüyüşe katılacak olan TJA aktivisti Sebahat Tuncel “Gemlik üzerinden hem Batı’ya seslenmek hem de çözümün ana muhatabı olan Sayın Öcalan üzerindeki tecride dikkat çekmek istiyoruz” dedi.

Sebahat Tuncel: İmralı artık Barış Adası olarak anılmalı

Tuncel, Gemlik’teki buluşmaya ilişkin Niha+’ya konuştu.

Tuncel, kuruluşundan bu yana TJA’nın temel mücadele alanlarından birinin her zaman Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü olduğunu belirtti. Gemlik’teki buluşmanın bir kez daha bu çözüme dikkat çekmek ve devleti adım atmaya zorlamak amacıyla gerçekleştirileceğini kaydeden Tuncel, 1 Ekim 2025 tarihinde Ankara’ya yapılan yürüyüşü, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü, Newroz ve 4 Nisan Abdullah Öcalan’ın doğum günü etkinliklerini hatırlattı. Tuncel, Gemlik buluşmasının da ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ diye tarif edilen sürecin bir sonraki adımı olarak nitelendirdi.

Sebahat Tuncel, Gemlik’te buluşmanın İmralı Adası’na yakın olmasının yanında başka stratejik anlamları olduğunu da dile getirdi. Kürt sorununun sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye’nin sorunu olduğunu Batı’ya da duyurmayı hedeflediklerini söyleyen Tuncel, “Gemlik üzerinden hem Batı’ya seslenmek hem de çözümün ana muhatabı olan Sayın Öcalan üzerindeki tecride dikkat çekmek istiyoruz” dedi.

Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve özgürlüklerin önünün açılmasının Kürt sorunun çözümüyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulayan Tuncel, çözüm sürecinde müzakere edenlerin koşullarının eşit olması gerektiğini söyledi:

“Müzakere ve diyalog kanalları açık görünse de koşulların eşit olmadığını görüyoruz. Sayın Öcalan hâlâ ağır tecrit koşullarında tutuluyor; görüşlerini toplumla, örgütüyle ve halkla paylaşma imkanından mahrum bırakılıyor. Bu durum barış sürecini sekteye uğratmaktadır. İmralı’nın artık tecrit ve izolasyonla değil, bir ‘Barış Adası’ olarak anılması, barış adasına dönüşmesi gerekir.”

“Savaş politikaları kadına şiddeti de besliyor”

Tuncel, TJA’nın Gemlik’teki buluşma çağrısını yalnızca kadınlara değil bütün demokrasi hareketlerine yaptığını belirterek, Türkiye’de son dönemlerde artan şiddetin savaş politikalarıyla ilgili olduğunu ve barış koşullarının sağlanmasının bu sorunların çözümü için bir adım olacağını ifade etti:

“Biz bu çağrıyı Türkiye’deki demokrasiden yana olan bütün kesimlere yapıyoruz. Bugün Türkiye’de milliyetçi, ırkçı ve dinci söylemlerin kadınlara nefes aldırmadığı bir süreçten geçiyoruz. Maraş ve Siverek’te gördüğümüz gibi çocukların katile dönüştürüldüğü ya da Gülistan Doku örneğinde olduğu gibi kadınların devlet eliyle katledildiği, erkek devlet yargısının kadınların faillerini de cezasız bıraktığı bir sistem var. Bu şiddetin de aslında savaş politikalarından beslendiği tespitini yapıyoruz. O yüzden şiddetsiz bir toplum için barış olmazsa olmazdır.”

Savaş ve çatışma ortamının farklı kimliklerin birbirine temas etmesini engellediğini belirten Tuncel, bütün kesimlerin erkek egemen şiddetin öznesi olduğunu dile getirdi:

“2015’ten bugüne Türkiye’de tüm özgürlüklerin askıya alındığı bir süreç yaşadık. Kürt, Türk, Laz, Süryani, Ezidi veya Alevi fark etmeksizin aynı erkek egemen şiddetin hedefindeyiz. Fakat çatışma ortamında bu kimlikleri kutuplaştırıcı politikalar devreye giriyor. Biz bütün bu mücadele alanlarını da ortaklaştırıyoruz.”

“Siyasetin ve barışın hukuki güvencesi sağlanmalı”

Kalıcı bir barış için artık somut adımların atılma zamanının geldiğini belirten Tuncel’e göre devletin ve parlamentonun sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor:

“Siyasetin ve barışın hukuki güvencesinin sağlanması, demokrasiye geçişi sağlayacak yasaların çıkarılmasını talep ediyoruz. TBMM bünyesindeki komisyon raporlarında belirtilen tespitler var, bunlar hayata geçirilmeli. Umut hakkının, ifade özgürlüğünün ve gerillaların demokratik siyasete katılımının önündeki engellerin kaldırılması ancak yasayla mümkün. İktidar başta olmak üzere bütün siyasi partileri ve parlamentoyu sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz. Şu unutulmamalıdır ki bir halkın önderi özgür değilse o halk özgür değildir aslında.”

Lisa Araz: Kadınlar ve lubunyalar söz sahibi olmalı

Etkinliğe ilişkin Niha+’a konuşan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İstanbul Kadın Meclisi Sözcüsü Lisa Araz ise, bu buluşmayı hem siyasete hem de kadın mücadelesine katkı sunacak bir zemin olarak gördüğünü belirtti. TJA’nın herkesi “Kadın zamanı, özgürlük ve özgür Önderlikle buluşma zamanıdır” şiarıyla Gemlik’te buluşmaya çağırdığını ifade eden Araz, şunları söyledi:

“Bir kadın olarak, Sayın Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlük talebini görünür kılmayı, demokratik siyasetin ve kadın mücadelesinin önünü açmak açısından önemli buluyorum. Bu yürüyüş aynı zamanda kadınların ve lubunyaların barış süreçlerinde asıl söz sahibi olması gerektiğini hatırlatan bir eylemdir. Kalıcı ve gerçek bir çözümün, kadın ve lubunyaların özgürlük mücadelesiyle kesişmesi gerektiğine inanıyoruz. Demokratikleşme ve barış tartışmalarına katkı sağlayan bir zemin oluşturmak için 19 Nisan’da Gemlik’e yürüyeceğiz.”

‘Gemlik Yürüyüşü’ dün Van’da başladı

‘Gemlik Yürüyüşü’ dün Van’da ve bugün Diyarbakır’da başladı. Yarın da İzmir, İstanbul, Kocaeli, Bursa ve başka pek çok şehirden kadınlar taleplerini dile getirmek için yola çıkacak. Etkinlik saat 13.00’te Gemlik’te yapılacak olan açıklamayla sona erecek.

Bir buçuk yılın ardından Bekaert işçileri yeniden grevde

Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden sonuç alamayan ve 1,5 yıldır yetki tartışmaları nedeniyle sözleşmesiz çalıştırılan Bekaert işçileri, patronun düşük zam dayatmasına karşı grev pankartını asarak üretimi durdurdu.

Sabancı Holding bünyesindeki Beksa ile iş ortağı olan Bekaert’ın İzmit ve Kartepe fabrikalarında yaşanan işçi hakları ihlallerine karşı tepkiler sürüyor. Özçelik-İş Sendikası ile işveren arasında yürütülen Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde uzlaşma sağlanamaması üzerine, işçiler bu sabah itibarıyla greve çıktı. 3 Nisan’da alınan grev kararının ardından yapılan son görüşmelerden de sonuç çıkmaması, üretimin tamamen durmasına neden oldu.

Sabah erken saatlerde fabrika önünde toplanarak üretimi durduran işçiler grev pankartlarını asarken Özçelik-İş Sendikası Genel Başkanı Yunus Değirmenci ise yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Biz anlaşmanın sağlanması için elimizden gelen her şeyi yaptık fakat sonuç alamadık. Bu grev, 15 aydır süren hukuki süreci uzatanların, bu süreci bilerek sürüncemede bırakanların ve buna destek olanların eseridir.

Biz, siz işçilerin desteği ile yetki sürecini tamamladık. Sizden aldığımız güç ile bu mücadeleyi kazandık. Ardından bölge başkanlığımızla oturup hem önümüzdeki sürece dair hem de geçmişte hak edip alamadığımız haklarımız için bir taslak hazırladık. O taslak, işçilerin ve Özçelik-İş Sendikası’nın namusudur. Biz, o taslağa sahip çıkmak için buradayız.”

Sosyalist örgütler dayanışmayı büyütüyor

Siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri de Bekaert işçileri ile dayanışma gösteriyor.

Milas’taki holding talanını ifşa ettiği için tutuklanan Başaran Aksu’nun genel başkanı olduğu Umut Sendikası (UMUT-SEN), yetki krizi nedeniyle 20 aydır sözleşmesiz çalıştırılan Bekaert işçilerinin yanında olduğunu açıklarken; Emek Partisi(EMEP) de greve çıkan işçileri ziyaret etti.

Patronun düşük ücret dayatmasına karşı greve çıkan işçilerin taleplerinin karşılanması gerektiğini söyleyen EMEP Kocaeli İl Başkanı İlhami Şahbaz, işçilerin haklı taleplerinin yanında olduklarını vurguladı.

Neler olmuştu?

Metal ve endüstriyel alanlarda 45 ülkede faaliyet gösteren Bekaert’in Kocaeli’deki tesislerinde sendikal süreçler farklı kulvarlarda ilerliyor. Şirketin İzmit fabrikasında DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası örgütlüyken Kartepe fabrikasında ise HAK-İŞ Konfederasyonu’na bağlı Özçelik-İş Sendikası yetkili olarak bulunuyor. 2022 yılının Temmuz ayında başlayan Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde tarafların anlaşma sağlayamaması üzerine her iki sendika da 13 Aralık 2022 saat 13.00 itibarıyla uygulanmak üzere grev kararı almıştı.

Ancak grevin başlamasına yalnızca 10 saat kala, Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete ’de yayımlanan kararname ile Bekaert fabrikalarındaki grevler “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle 60 gün süreyle ertelendi. Bu yasaklama kararı karşısında sendikalar farklı tutumlar sergiledi. Birleşik Metal-İş üyesi işçiler erteleme kararını tanımayarak grevlerini sürdürme kararı alırken, HAK-İŞ’e bağlı Özçelik-İş ise grev yasağı kararının iptali için Danıştay’a başvurarak hukuki süreç başlattı.

Birçok sendika ve siyasi partinin tepki gösterdiği bu grev yasağını tanımayarak mücadeleyi sürdüren işçiler, 18 günün sonunda grevin kazanımla sonuçlandığını duyurmuştu. İşçiler %50’lik zam dayatmasına karşı %85’e yakın zam ve sosyal haklarda %100 artış ile üretime dönse de işverenin bunu kabullenmesi kolay olmadı.

Sözleşmesiz çalıştırılan işçilere yönelik baskılar arttı

Ayrı şirketler halinde üretim yapan fabrikaları birleştirme kararı alan Sabancı Holding’e bağlı Beksa yönetimi, Birleşik Metal-İş’in yetkili olduğu Bekaert İzmit Çelik Kord Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’ni kapatarak fabrikaları Özçelik-İş’in yetkili olduğu şirkette birleştirdi. Bunun üzerine Birleşik Metal-İş ve Özçelik-İş sendikaları arasında 1,5 yıla yakın bir yetki davası sürdü.

Bu süreçte toplu sözleşmesiz çalıştırılan işçilere yönelik baskılar daha da arttı. Sendikal hakları fiilen askıya alınan işçilerin fabrikadaki temsilcileri işten çıkartıldı, soyunma odalarına ise kameralar konuldu.

Dava sonucunda yetkili sendika konumuna gelen Özçelik-İş’in oturduğu toplu sözleşme masasında da mağduriyetler giderilemedi. Mevcut tabloda işveren 3 yıllık sözleşme ve %68 zam teklif ederken, sendika ise 2 yıllık sözleşme ve %140 artış talep etti. Dün gece gerçekleşen son görüşmede de anlaşmanın sağlanamaması üzerine greve çıkan işçiler, sendikal haklardan mahrum edilerek çalıştırıldıkları bir buçuk yıllık kaybın telafi edilmesini de istiyor.

İran-ABD arasındaki müzakereler başladı

ABD-İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı saldırıların ardından, 8 Nisan’da uygulanmaya başlanan 2 haftalık ateşkes kararı sonrası taraflar ilk kez, Pakistan’ın arabuluculuğunda başkent İslamabad’da bir araya geldi.

Foto: Seoul Economic Daily

ABD’li ve İranlı yetkililer, 8 Nisan’da Pakistan arabuluculuğunda varılan 2 haftalık ateşkesin ardından bugün (11 Nisan) Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bir araya geldi. Kalıcı barışın sağlanabilmesi adına gerçekleştirilen bu görüşmelere ABD’yi temsilen Başkan Yardımcısı JD Vance’in başkanlığını yaptığı bir heyet katılıyor. Heyette, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ve özel temsilci Steve Witkoff da bulunuyor. İran’ı ise Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf başkanlığındaki heyet temsil ediyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de İran heyetinde bulunuyor.

Reuters‘ın iddiasına göre iki ülke de müzakere masasında karşılarında görmeyi tercih ettikleri muhataplarla görüşecek. Görüşmelere aşina olan İranlı yetkililere dayandırılan söylemlere göre JD Vance, İranlılar tarafından Trump’ın çevresindeki en savaş karşıtı isimlerden biri olarak görülüyor. Bu da İranlıları, Vance ile yapılacak görüşmelerden kârlı çıkabileceklerini düşündürüyor. Reuters’a konuşan bir Beyaz Saray yetkilisi ise, İranlıların bu iddialarını yalanladı. Öte yandan başka bir Beyaz Saray yetkilisi, İranlıların görüşmeler için Vance’i işaret ettiklerini fakat bir sebep sunmadıklarını belirtti. Ayrıca, yönetim içi tartışmalara aşina iki kaynağın belirttiğine göre, bazı Beyaz Saray yetkilileri de son haftalarda, pragmatik bir eğilimi olduğunu sezerek Kalibaf’ı muhatap olarak belirlediler.

Trump tarafından İslamabad’a gönderilen Vance, kendisi için de önemli bir sınav verecek. 2028 ABD Başkanlık seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin aday adaylığı için adı geçen isimlerden olan Vance’in burada göstereceği performans, onun geleceğini de belirleyecek. Olası başarılı bir anlaşma sağlanması, Vance’in siyasi gücünü artırabileceği gibi, başarısız bir sonuç ise kendisini daha da savaşın yüzü olarak gösterebilir.

Ana gündem maddeleri; taraflar ne istiyor
  • İran, çatışmaların başlamasından bu yana İsrail’in Hizbullah militanlarına yönelik saldırılarında yaklaşık 2 bin kişinin hayatını kaybettiği Lübnan’da da ateşkes istiyor. İsrail ve ABD, Lübnan’ın İran-ABD ateşkesinin bir parçası olmadığını söylerken Tahran, bunun ateşkes kapsamına dahil edilmesinde ısrar ediyor.
  • İran, ABD’nin dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakmasını ve yaptırımlara son vermesini istiyor. Washington, yaptırımların önemli ölçüde hafifletilmesine açık olduğunun sinyalini verirken, bunun yalnızca İran’ın nükleer programlarından taviz vermesi karşılığında olabileceğini belirtti.
  • İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki otoritesinin tanınmasını istiyor. ABD ise boğazın petrol tankerlerine ve diğer deniz trafiğine, geçiş ücretleri de dahil olmak üzere, hiçbir sınırlama olmaksızın açılmasını istiyor.
  • İran’ın altı haftalık savaş boyunca oluşan tüm zararlar için tazminat talep etmesi beklenirken, ABD bu konuda henüz bir açıklama yapmadı.
  • İran, uranyum zenginleştirmesine izin verilmesini isterken, Trump bu konunun müzakereye kapalı olduğunda ısrar ediyor.
  • İsrail ve ABD, İran’ın füze kapasitesinin ciddi ölçüde kısıtlanmasını isterken, Tahran ise sahip olduğu füzelerin müzakereye kapalı olduğunu belirtiyor.
  • İran, ABD muharip güçlerinin bölgeden çekilmesini, tüm cephelerde savaşın sona ermesini ve saldırmazlık taahhüdünde bulunulmasını isterken Trump, bir barış anlaşmasına varılana kadar Orta Doğu’daki askeri unsurlarını bölgede tutacağını belirtiyor.

Kaynak: Reuters

Trump’tan paylaşım

Ayrıca Trump, bugün yaptığı bir sosyal medya paylaşımında “Çin, Japonya, Güney Kore, Fransa, Almanya ve daha pek çok ülke dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerine bir iyilik olarak Hürmüz Boğazı’nı temizleme sürecini an itibarıyla başlatıyoruz. İnanılmaz ama, bu işi kendi başlarına yapacak cesarete ya da iradeye sahip değiller” ifadelerini kullandı.

Lübnan’da çatışmalar sürüyor

ABD ve İran arasındaki görüşmeler başlarken Lübnan’da ise çatışmalar hâlâ sürüyor. İran’ın görüşmelerdeki gündemlerinden biri Lübnan’ın da ateşkes kapsamına girmesiyken ABD tarafı, Lübnan’ın anlaşmanın bir parçası olmadığını belirtiyor. Öte yandan arabulucu Pakistan da Lübnan’ın anlaşmaya dahil olduğunu söyledi. Bu doğrultuda, İsrailli ve Lübnanlı yetkililerin 14 Nisan Salı günü ABD’nin başkenti Washington DC’de bir araya gelmesi bekleniyor.

Öte yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bugün Erdoğan’la İran-ABD görüşmeleri ve Ukrayna’daki durum üzerine bir görüşme gerçekleştirdiklerini sosyal medya hesabından açıkladı.

Ateşkese giden süreç

6 Nisan’da ABD Başkanı Trump, İran’a Hürmüz Boğazı’nı ticari trafiğe açması için verdiği mühleti 7 Nisan Salı akşamına kadar uzattı. Boğazın açılmaması halinde ise İran’ın elektrik santralleri ve köprüler gibi sivil altyapı hedeflerini vurmakla tehdit etti. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, tehdit altında pazarlık yapmayacaklarını açıkladı. Tahran yönetimi, Pakistan üzerinden iletilen 45 günlük geçici ateşkes önerisini reddederek 10 maddelik kendi taleplerini sundu.

Verdiği mühletin dolmasına saatler kala Trump, sosyal medya üzerinden bir tehdit mesajı paylaştı. Mesajda, “Bu gece koca bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri getirilmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak. Ne olacağını bilmiyorum ama galiba olacak. […] Kim Bilir? Uzun ve karmaşık dünya tarihinin en önemli anlarından olan bu gecede öğreneceğiz. 47 yıllık gasp, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek” ifadelerine yer verildi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yaptığı açıklamada, ABD’nin askeri hedeflerinin büyük ölçüde tamamlandığını ve savaşın çok yakında biteceğini belirtti. Vance, İran’ın ya “normal bir ülke olup dünya ticaretine katılacağını” ya da “masaya gelmeyip ekonomik olarak çok kötü bir duruma düşeceğini” ifade etti.

Trump’ın işaret ettiği sürenin dolmasına yalnızca yarım saat kala, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in arabuluculuğuyla bir ateşkes adımı atıldı. Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı “Tam, derhal ve güvenli biçimde açmayı” kabul etmesi şartıyla, bombardıman planını iki haftalığına askıya aldığını duyurdu. Trump ayrıca İran’dan üzerinde çalışılabilir 10 maddelik bir öneri aldıklarını, askeri hedeflere çoktan ulaştıklarını ve onları aştıklarını savundu.

Kürtler kimsenin vekil gücü değil

“Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir.”

Foto: X/@vvanwildenburg

The Amargi yazarı Elif Sarıcan‘ın Novara Media için kaleme aldığı bu yazıyı Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Kürt mücadelesi, Orta Doğu’da süregelen en eski ulusal kurtuluş mücadelelerinden biri. Türkiye, Suriye, Irak ile İran’a yayılan ve 45 milyon Kürt nüfusu barındıran Kürdistan, hem CIA’den hem de İsrail Devleti’nden daha eskiye dayanır. Fakat Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı başladığından beri, Kürdistan’ın 2025 sonlarında bir Langley odasında üretildiğini düşünürseniz kimse size kızmaz.

Bölgedeki devletlerin, bölgesel amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı sayısız strateji var. İsrail; Arap devletleri, Türkiye ve İran’a karşı koz oluşturabilmek için yıllar boyunca Orta Doğu’daki azınlıklarla yakın ilişkiler geliştirdi ve şu an yaşanan savaşın da bundan bir farkı yok. Mart başında CNN‘in aktardığına göre CIA, aylardır Irak-İran sınırındaki Kürt güçlerini silahlandırmaya çalışıyor. Axios, Mossad tarafından kurgulanan ve CIA’in desteklediği planın detaylarını ortaya çıkardı. Plana göre Kürt güçleri, Kuzey İran’da bir tampon bölge oluşturmak ve rejimi devirmek için İran’da daha fazla iç isyanı teşvik etmek amacıyla sahada bir vekil güç olarak kullanılacaktı.

Ancak ABD-İsrail’in, İran’ı bombalama ve bu yılın başında patlak veren protesto hareketlerinden faydalanma planı işe yaramadı. [Son zamanlarda] abartılı açıklamalarının birinde Trump, İran’daki rejim karşıtı eylemcilere “bir sürü” silah yolladıklarını iddia etti ve Kürt aracıları bu silahları almakla suçladı. İran ise ABD-İsrail saldırılarına, bölgedeki önemli ekonomik merkezleri hedef alarak karşılık verdi. Kürdistan, savaşa dahil olmamasına karşın bu bölgelerin içindeydi. İran, Irak’taki vekil gücü Haşdi Şabi’yi kullanarak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil dahil olmak üzere sivil alanları hedef aldı.

Ancak başarısızlık, daha derindeki bir şeyi gün yüzüne çıkardı: Ne ABD-İsrail tarafı ne de İran rejimi, İran’ın karmaşık sosyolojisini dikkate almamıştı. Bunun bedelini ise Kürtler ödüyordu.

İran’ın kuzeybatısında bulunan Doğu Kürdistan, İran’da güvenlik önlemlerinin en üst düzeyde olduğu bölgedir. Oradaki Kürt toplumu, tüm ülkenin maruz kaldığından daha yoğun bir gözetim ve polis mekanizmasıyla yaşıyor. Bu durum, bölgeyi iki şekilde baş hedef haline getiriyor: Kontrolün devamını sağlamaya çalışan bir rejim ve İran’ın güvenlik altyapısını zayıflatmayı amaçlayan bir yabancı askeri güç. Kürt bölgeleri, hem rejimin baskıları hem de ABD-İsrail bombalamaları nedeniyle orantısız şekilde etkilendi. Tek başına bu gerçek, farklı bir yaklaşım gerektirmektedir. Emperyalist bombardıman ve otoriter baskı arasında yanlış tercih yapmayı reddeden bir üçüncü yol.

Elbette, 45 milyonluk bir ulustan sanki tek bir aktörmüş ve tek bir telefon numarası varmış gibi “Kürtler” olarak bahsetmek açık bir sorundur. Batı’daki çoğu insanın Kürt siyasi yaşamıyla tanışması, IŞİD’e karşı yapılan bölgesel savaşa dayanmaktadır. Bu dönemde Halk Savunma Birlikleri (YPG), Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) ve sonrasında Suriye Demokratik Güçleri (QSD), ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonla ilişkiler geliştirmişti. Ancak burada, Rojava’daki Kürt güçlerinin [Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi], IŞİD karşısında kendi topraklarını savunmayı koalisyon onlarla ilgilenmeden çok daha uzun süre önceden beri sürdürdüğü de belirtmek gerekiyor.

Yine de, Suriye’deki ilişkinin (ne kadar irdelenmeyi hak ederse etsin) bir vekalet ilişkisi olmadığı göz önüne alındığında, bazıları “Kürtlerin” ilk düşünülen vekil güç olmasına şaşırmış olabilir. Diğerleri ise tam tersi bir nedenden ötürü bunu şaşırtıcı bulabilir: Bölgedeki en büyük Kürt güçlerinin birçoğu, hem ABD’nin hem de İsrail’in ideolojik projelerine özünde ve açıkça karşıdır. Vekil güç planının görünürdeki en muhtemel motivasyonu, Kürt savaşçıların savaşa hazır olma durumlarının ve deneyimlerinin doğrudan kabulü ile İsrail’in bölgesel çıkarlarını ilerletmek için etnik azınlıkları bir nüfuz aracı olarak kullanmaya yönelik daha geniş stratejisinin birleşimiydi. Tüm bunlar bir araya geldiğinde “Kürtler,” ideal aday haline geldi. CIA’den “bilgi sızması” açıkça bir tesadüf değil, gerilimin yüksek olduğu anda kullanılan bir kamuoyu baskısı silahıydı. Bölgedeki Kürt güçlerini ikna etmek için kullanılacak argüman ise bilinen en eski kural olacaktı: Düşmanınızın düşmanı dostunuzdur.

Buna rağmen, Doğu Kürdistan’da faaliyet gösteren bir düzine Kürt partisi oldukça farklı bir şey söylüyordu: Başkalarının savaşında savaşmayacaklardı. Onlar satılık asker değiller. Mevcut konjonktürde kendi çıkarları bulunuyor ve bunların başında halklarının kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik bir İran geliyor. Elbette ABD ve İsrail’in çıkarlarının gerçekleşmesi için demokratik bir İran zorunlu değil. Bu da Kürtlerin taleplerinin her zaman gözden çıkarılabilir olduğu anlamına gelmekteydi. Batı’daki analizlerin hâkim sorusu, Kürtlerin savaşa “dahil olup olmayacağı” yönündeydi. Sanki Kürtlerin siyasi varlığı, kimin tarafında yer aldıkları sorusuyla başlayıp bitiyormuş gibi. Bugüne dek ABD-İsrail planından somut bir netice çıkmadı. Kürt güçleri; hem ABD ve İsrail ile hem de İran rejimiyle görüşmeler yürüttüklerini yalanlamadı. Ancak görünüşe göre, öncelikleri hala kendi çıkarları olmaya devam ediyor: Kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlük.

Kürt ulusu homojen bir yapıya sahip değil. Partileri ve hareketleri, seküler milliyetçilerden Marksistlere ve demokratik konfederalistlere (Kürt lider Abdullah Öcalan tarafından geleneksel ulus devlete bir alternatif olarak geliştirilen; yerel demokrasi, toplumsal cinsiyet özgürlüğü ve ekolojiyi merkeze alan siyasi bir model) kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Fakat bu kesimlerin hepsi tek bir konuda hemfikir: Başkasının savaşında piyon olunmayacak. Şubat sonlarında beş İranlı Kürt siyasi partisi, uzun zamandır beklenen bir koalisyon çerçeve anlaşmasına imza attı. İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu, yıllar süren bir diyaloğun ürünü ve İran’daki Kürt siyasi saflarının tarihsel olarak parçalanmış olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Bu parçalanmışlık, devlet aktörlerinin Kürtlerin pazarlık gücünü zayıflatmak ve mücadelelerini sulandırmak için uzun süredir istismar ettiği bir durumdu.

Bu anlamda koalisyon, alet edilmeye karşı bir öz savunma eylemiydi: Herhangi bir dış gücün birleşik bir siyasi duruşu araçsallaştırması, birbiriyle rekabet halindeki bir düzine yapıyı araçsallaştırmasından çok daha zordu. Ayrıca koalisyon, savaşın başlamasından bu yana sessiz kalmadı. İttifak, 2 Mart’taki ilk ortak açıklamasında “bu savaşın İran halklarının savaşı olmadığını” ilan etti. Kürt toplumunu teyakkuzda ve koordinasyon içinde kalmaya çağırdı. Kürt bölgelerinde konuşlu İran silahlı kuvvetlerini rejimden kopmaya davet etti ve çok kritik bir şekilde bireysel intikam eylemlerine karşı uyarı yaparak bunun yerine itidale ve kamu kurumlarının korunması yönünde çağrıda bulundu. Bu açıklama, Kürt toplumunu eşzamanlı olarak hem İslam Cumhuriyeti’nin savaşından uzaklaştıran hem de görünüşe göre tabandan yükselecek demokratik bir geçişin zeminini hazırlamayı amaçlayan bir beyandı.

Soldaki bazı kesimler “maddi gerçekliğin” üçüncü bir yolu işlevsiz kıldığını ve emperyal merkezlerde yaşayan bizlerin, kendi hükümetlerimizin suç ortaklığına karşı durmaya odaklanmamız gerektiğini savunacaktır. Bu anlaşılabilir bir örgütlenme ilkesi olsa da iki şey göz ardı ediliyor. İlk olarak; burada yaşayan, kalpleri anavatanlarıyla atan ve bu meselenin soyut bir jeopolitik veya politik sorun değil, aileleri ile halkları için bir hayatta kalma meselesi olan toplulukları görmezden geliyor. İkinci olarak; iki şeyin aynı anda doğru olabileceği gerçeğini es geçiyor: Batı emperyalizminin şiddetine karşı çıkarken, aynı zamanda sırf Ocak ayında bile kendi halkından yüzlerce kişiyi katleden bir rejimi meşrulaştırmayı reddedebiliriz. Bir kez daha yeniden şekillendirilen bir bölgedeki tüm halkların kurtuluşu için üçüncü bir yol inşa etmenin, hiç bu kadar acil olduğu bir dönem yaşanmamıştı

Aynı anda birden fazla gerçeklik söz konusu. İslam Cumhuriyeti Kürtlere yönelik tutumunu değiştirmiş olsaydı, Kürtler İran’a karşı potansiyel “vekil güçler” bile olmazlardı. Bu, İran halkının savaşı değildir. Ve bu savaş yalnızca topraklar üzerinde değil, bizzat Orta Doğu’nun gelecekteki istikameti üzerinden veriliyor. Asıl mesele hangi vizyonun galip geleceğidir: ABD-İsrail nüfuzuyla şekillenen mi, yoksa İran rejimi ve müttefikleri tarafından şekillenen mi? Sahadaki halkların birçoğu için, özellikle de her iki tahakküm biçimi altında yaşamış olanlar için, bu iki vizyonun görünüşü farklı olabilir, ancak özleri çarpıcı şekilde birbirine benzerdir. Bunların her ikisi de süregelen bir özgürlüksüzlük sunuyor.

Bu durumu bazılarının, bilhassa da siyasi duruşlarını birine karşı çıkmak için diğerini savunmanın şart olduğu ikili bir karşıtlık üzerine kuranların, kabullenmesi zor olabilir. Fakat gerçek şu ki, üçüncü yol sadece bir gereklilik değildir. Doğu Kürdistan’da çağrısı yapılan köy meclislerinden, Kürt koalisyonunun İran’daki tüm ezilen uluslarla işbirliği ve demokratik yönetim ısrarına kadar halihazırda inşa edilmektedir. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir. Asıl mesele yalnızca kimin tarafında olduğumuz değildir. Asıl mesele şu: Biz neyi savunuyoruz?

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.