Dr. İren Dicle Aytaç, “Çatlı” filminde hayatı anlatılan Abdullah Çatlı figürünün tarihsel gerçeklikten koparılarak tek taraflı kahraman olarak sunulmasının tehlikeli bir zihniyet inşasına yol açtığını belirtti.

Türkiye’nin yakın dönem tarihinde faili meçhul cinayetler, uyuşturucu ticareti ve mafya-çete faaliyetleri ile anılan Abdullah Çatlı, bu sefer sinemada vizyona giren bir filmle gündemde.
1978 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi yedi gencin ve Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in öldürülmesi, Maraş Katliamı, 1 Mayıs 1977 Katliamı gibi pek çok olayda ismi ön plana çıkan Abdullah Çatlı, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde 3 Kasım 1996’da yaşanan trafik kazasında ölü bulunmuştu. Eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve Çatlı ile ilişkisi olan Gonca Us’un da hayatını kaybettiği ve dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın ise yaralandığı Susurluk olayı ile devlet-mafya-siyaset ilişkileri açısından tartışmaların odağına oturan Çatlı’nın Ülkü Ocakları ve Kontrgerilla örgütlenmeleri ile ilişkili olduğu da kamuoyu tarafından biliniyordu.
“Çatlı” adıyla vizyona giren filmdeki karakter anlatısı, özellikle geçen hafta Urfa ve Maraş’ta yaşanan silahlı şiddet olaylarına dair bu tür anlatıların etkisini de tartışmaya açtı.
Radyo, televizyon ve sinema alanında çalışmalar yürüten akademisyen Dr. İren Dicle Aytaç, son dönemde artan şiddet olaylarının ışığında “Çatlı” filmini ve film aracılığıyla amaçlananları, toplumsal hafıza sinemacılığını ve sinemanın toplumsal barış inşasındaki rolünü değerlendirdi. Aytaç, “Bu tarz filmler gerçekçi değil mitik anlatılardır, dahası ‘gerçeklik’ iddiası bu mitselliği görünmez kılarak da güçlendirir” dedi.

Dr. Aytaç: Popüler kültürdeki kahramanlık anlatıları şiddeti idealleştiriyor
Sağlıklı bir toplumun inşası için öncelikle adalet ve eşitlik duygusuna ihtiyaç olduğunu vurgulayan Dr. İren Dicle Aytaç, toplumsal hafızanın onarıcı kaynaklardan beslenmesi gerektiğini ifade etti. Ancak Aytaç’a göre, popüler kültür ve sinemadaki yansımaları bu sağlıklı zihniyetten giderek uzaklaşıyor.
Aytaç, Abdullah Çatlı gibi tartışmalı figürlerin tarihsel bağlamından koparılarak tek boyutlu kahramanlar olarak sunulmasının tehlikeli bir zihniyet inşasına yol açtığını belirtti:
“Çatlı gibi tartışmalı figürleri tarihsel bağlamından koparıp tek boyutlu kahramanlar olarak göstermek toplumun tüm kesimleri için tehlikeli bir zihniyet inşası getirir. Bu dil, şiddeti, hukuk dışı faaliyetleri normalleştirmenin, meşrulaştırmanın bile ötesinde idealleştirir ve bu, uzun vadede tüm toplum için bir tehdittir.”
Günümüz kapitalist kültür endüstrisinin ekonomik, siyasal ve sembolik iktidarla iç içe geçen popüler kültür çift yönlü bir işleyişe sahip olduğunu söyleyen Aytaç, bu endüstrinin iktidar ilişkilerini pekiştirerek bu ilişkilere meşruiyet kazandırdığını söyledi:
“Popüler kültür, hem güç ilişkilerini yeniden üretir ve derinleştirir hem de bundan ticari kazanç elde eder ve bir kısır döngü gibi bu sarmalı gittikçe büyütür. Dolayısıyla burada yapılan işleri anlamlandırmak için toplum faydası ya da insanlara istediğini verme gibi farklı retoriklere dayanan bir söylem kullanılsa da esasen ne kamunun gerçek dertleriyle ihtiyaçlarına dair bir kaygının ne de insan haklarına saygılı etik bir bilincin varlığından bahsetmek ne yazık ki mümkün değildir.”
“Bu tarz filmler, gerçekçi değil mitik anlatılardır”
Aytaç’a göre, karakterin geçmişindeki suç kayıtlarının bir “komplo” olarak sunulması ve karakterlere mutlak iyilik atfedilmesi, bu yapımları geçmişle bir yüzleşmeden ziyade mitik anlatılara dönüştürüyor.
Filmin hikayesini 12 Eylül Darbesi’nin ardından ülkesinden ayrı düşmek zorunda kalmış bir “vatanseverin” devletin istihbarat kurumlarının talebiyle Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu’na (ASALA) karşı Avrupa’daki “saha gücü” olarak gerçekleştirdiği operasyonlar üzerine kurduğunu anlatan Aytaç, bu kurmacanın filmdeki “intikam meşrudur” repliği üzerine inşa edildiğini söylüyor:
“Burada Çatlı’nın darbe öncesi sorumlu tutulduğu ülke içi şiddet eylemlerine herhangi bir gönderme bulunmadığı gibi Avrupa’da cezaevine girmesinin nedeni olarak yargılandığı uyuşturucu ticareti ve benzeri suçlar da tamamen onu başka türlü ‘oyun dışına’ itemeyen Avrupalı güçlerin bir komplosu olarak anlatılıyor. Film boyunca ana karaktere ve onunla hareket eden yan karakterlere daima mutlak bir iyilik atfediliyor. Dolayısıyla film tipik aksiyon filmlerinin kurmaca yapısının birebir tekrarına dönüşüyor ve mutlak iyi, asla hata yapmayan, hiçbir zaafı ya da kötü niyeti olmayan, şeref abidesi kahraman anlatılarının tüm kalıplarını bire bir kullanıyor. Dolayısıyla evet filmin tarihsel gerçeklikle veya toplumsal hafızayla yüzleşmeye dair bir bağ kurduğunu söylemek imkânsız. Her ne kadar belli bir döneme, belli bir “gerçeğe” işaret ettiğini söylese de bu tarz filmler gerçekçi değil mitik anlatılardır; dahası “gerçeklik” iddiası bu mitselliği görünmez kılarak da güçlendirir.
Bu tarz tarihten koparılmış kahraman anlatılarının çoğu zaman toplumsal hafızanın bir anti-tezi olarak işleyen ideolojik işlevlerini de unutmamak gerek. Diğer taraftan da bu anlatılar sadece geçmişe dair değildir; şu ana ve geleceğe ilişkin de bir bakış inşa eder. Yani toplumun iyiye, kötüye, adalete, hukuka, normlara, ulusal ve uluslararası dünya düzenine ilişkin kavrayışının hem bir göstergesi hem de oluşturucusu olarak önemli bir işleve sahiptir.”
Şiddet estetik bir unsura dönüşüyor
Sinemanın görsel ve işitsel araçlarla izleyiciyi manipüle ettiğini belirten Aytaç, uluslararası film endüstrisinde ve ana akım aksiyon filmlerinde, manipülatif çekim teknikleri ve duyguları tetikleyen müzik kullanımı gibi teknik boyutlarla şiddetin estetik bir unsura dönüştüğünü vurguladı. İzleyicinin kahramanla özdeşleşmeye çağrıldığını ve bu süreçte öldürme eyleminin normalleştiğini ifade eden Aytaç, toplumsal hafızaya hizmet edecek bir sinemanın, şiddeti estetikleştirmek yerine yaşananları tarihsel gerçekliğiyle ele alması gerektiğini belirtti:
“Kahramanın her yaptığı doğruymuş gibi yansıtılırsa; çatışmalar, cinayetler ve patlamalar gündelik hayatın bir normali gibi anlaşılmaya başlar. Bunu da göz ardı etmemek gerek. Toplumsal hafızaya hizmet edecek başka bir sinema biçimi ise geçmişi bir aksiyon mitolojisine çeviren ve şiddeti estetize eden bu ana akım kalıpların yerine, olan biteni tarihsel gerçekliğiyle ele alan ve seyirciyi düşünsel, sorgulayıcı bir yaklaşıma davet eden bir anlatıyla mümkündür.”
“Film paramiliter güçleri meşrulaştırıyor”
Bu tür yapımların ırkçı önyargıları tetikleme riski taşıdığına dikkat çeken Aytaç, filmdeki Karabağ gibi siyasi göndermelerin mevcut düşmanlıkları pekiştirebileceğine dair endişelerini dile getirdi. Filmde devlet eliyle paramiliter güçlerin kullanımını meşrulaştıran bu anlayışın hakim olduğunu belirten Aytaç, bu anlayışın kamusal alanda ve medyada yeterince tartışılmamasını sessizliğin bir göstergesi olarak gördüğünü söyleyerek eleştirdi.
Okullara yönelik son dönemde artan saldırıların münferit değil yapısal olduğunu ifade eden İren Dicle Aytaç, gençlerin geleceğe dair umutlarının yok edildiği bir ortamda şiddetin bir “hayatta kalma stratejisi” haline getirildiğini söyledi:
“Fiziksel güce, maddi imkanlara sahip olmak, lüks yaşamak, başkalarından üstün olmak, zarar verme pahasına tahakküm kurabilmek normal ve hatta istenir durum olarak anlatılıyor. Aksi halde ezilmeye mahkûm kalacakları bir dünya tasvir ediliyor. Tüm bunlarla birlikte bir de her yerde şiddeti meşrulaştıran hatta idealleştiren kahraman anlatılarının bombardımanını görüyoruz. Bu kadar sağlıksız bir yerel ve global toplum içinde genç insanların illegal yapılara işgücü olarak konumlandırılması da mutsuz gençlerin şiddete ve intikama yönlenmesi de kolaylaşıyor.”
“Dizilerde silahlı güç idealleştirilse şiddet kaçınılmaz olur”
Fiziksel güce ve tahakküme dayalı kahraman anlatılarının gençleri paramiliter yapılara yönlendirdiğini belirten Aytaç, medya üreticilerinin bu konuda sorumluluk almaktan uzak olduğunu vurguladı:
“Ana akım medya büyük oranda toplumun genelinde var olan eğilimleri takip eder. Yani siz şiddete karşı sağlıklı bir mesafeye sahip bir toplumsanız şiddet içerikli yayınların bu kadar yaygın olması beklenmez. Ancak tabi bu bir döngüdür ve medya şiddeti ne kadar normalleştirirse de toplumda şiddet eylemleri o kadar meşrulaşır ve artar. Bu esasen iktidar ilişkileriyle doğrudan bağlantılı, çok derin ve yapısal bir sorundur. Bir toplumun dizilerinde mafyalar kahraman olabiliyorsa, birilerini öldürerek, silah satarak kazanılan güç ve zenginlik idealleştiriliyorsa burada sınıfsal çelişkilerin de nasıl yeni stratejiyle görünmez kılındığını gözetmek gerekir. Tabii, insanların adil ve eşitlikçi bir dünyaya ve topluma dair bir beklentilerinin, umutlarının, inançlarının kalmaması şiddeti körükleyen en önemli unsurlardan.”
Aytaç’a göre, şiddet sarmalından çıkış, ancak daha adil ve eşit bir toplum talebinin yaratılmasıyla mümkün olabilir.
Abdullah Çatlı kimdir?
Abdullah Çatlı, 1 Haziran 1956’da Nevşehir’de doğdu. Çatlı, 1977 yılında Ankara Ülkü Ocakları İl Başkanı ve 1978 yılında Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaparak siyasete girdi. Ancak bu siyasi kariyer; bombalamalardan silahlı saldırılara, insan kaçırmadan cinayetlere kadar uzanan ağır suç iddialarıyla iç içe geçti. 1978’de akademisyen Bedrettin Cömert’in öldürülmesiyle ilgili Sakarya’da yakalanmasına rağmen kısa sürede serbest bırakılan Çatlı’nın, aynı yıl 7 TİP’li öğrencinin katledildiği Bahçelievler Katliamı’nın planlayıcısı ve ana sorumlusu olduğu ortaya çıktı. Bu vahim olayla ilgili tutuklama kararı ve uluslararası seviyede aranmasını sağlayan Kırmızı Bülten, ancak olaydan yıllar sonra, 1982’de çıkarılabildi.
Abdi İpekçi suikastçısı Mehmet Ali Ağca’nın hapishaneden kaçırılmasında da kilit rol oynadığı iddia edilen Abdullah Çatlı, 12 Eylül darbesinin ardından yurt dışına kaçarak Avrupa ülkelerinde yaşamaya başladı. Bu süreçte Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile resmi temaslar kurduğu yıllar sonra belgelerle kanıtlanan Çatlı, 1984’te Fransa’da yakalanıp hapse atılsa da 1990’da İsviçre’deki Bostadel Cezaevi’nden firar etmeyi başardı. 1993’te sahte pasaportla Türkiye’ye dönen, adı Papa II. Jean Paul suikastı gibi küresel çapta olaylarla da anılan Çatlı’nın yaşamı, 3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen o meşhur trafik kazasıyla son buldu. Kazada eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve Çatlı ile ilişkisi olan Gonca Us hayatını kaybetti, dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın ise yaralı kurtuldu.
Kazanın ardından araçtaki kişilerin kimlikleri öğrenilince devlet, mafya ve siyaset arasındaki karanlık ilişkileri ortaya çıkardığı için derin devlet, kontrgerilla yapılanmaları ve Kürt iş insanlarına yönelik faili meçhul cinayetler gibi birçok durumla ilişkilendirilen isimler gündeme geldi.