Kürt siyasetçi Gültan Kışanak kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturmaktan bahsederek “Değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş dayanmış. Artık böyle sürdüremeyiz. Yol almamız lazım” dedi.
Gültan Kışanak, Foto: CDDKonferans/X
13-14 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşen “İkinci Yüzyılında Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak, konferansın açılış konuşmasında “Kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” diye sordu.
Konferansın gerçekleşmesinden kısa bir süre önce Avrupa’da çeşitli temaslarda bulunan Kışanak hem Avrupa seyahatine hem de konferansta yapmış olduğu konuşmanın içeriğine dair Niha+’ya değerlendirmelerde bulundu.
Fransa ve Almanya’da toplantı ve etkinliklere katılan Gülten Kışanak oradaki herkesin “Yasa ne zaman çıkacak?” diye sorduğunu belirterek “Valimizi hazırladık. Gelmek istiyoruz. Artık yasa çıksın diye bir özlem ve hasret ifade ediyorlar buraya dair. Aynı zamanda demokratik dönüşüme dair” bilgisini verdi.
Kışanak konferansın açılış konuşmasında dile getirdiği “kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” sorusu için “bunun için mücadele vermek gerekir” dedi:
“Bir şeyi istersek yaparız. Ama hemen yarın birileri bunu hazırlayıp bizim önümüze getirsin istersek bu mümkün değil. Onun için bir şey istiyorsan onun mücadelesini vermek, onun çabasını ortaya koymak, onun toplumsal gücünü açığa çıkarmak durumundasın. Bu iktidardan talep etme hali bence çok bizi bir yere götürmüyor.”
Bunun gerçekleşmesi için siyasi zorlukların olduğunu kaydeden Kışanak, “Bir değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş, dayanmış. Artık böyle sürdüremiyoruz, götüremiyoruz. Yol almamız lazım. Bunun için de toplum olarak bizim sorumluluk almamız bir şeyler yapmamız gerekiyor. Aynı zamanda böyle kestirme bir çözüm yok. Bu yol uzun ve zorlu, zahmetli. Bu yolu yürümek dışında ama bir seçeneğimiz yok” dedi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Haziran 2026 tarihinde Edirne’de katıldığı bir programda süreç için söylediği “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe katettik. İnşallah tempomuzu biraz daha artıracağız” sözleri için ise Gülten Kışanak “Taahhütleri var. Biz hepimiz de bu taahhüdün takipçisi olmalıyız. En yetkili ağızlardan Cumhurbaşkanının ağzından bile meclis kapanmadan yasanın çıkacağına dair söylemler var. Biz hepimiz artık bunun gereğinin yapılmasını bekliyoruz” değerlendirmesini yaptı.
Kulislere yansıyan çerçeve yasanın beklentileri karşılayıp karşılamayacağına dair soruya ise, “Karşılaması için mücadele ediyoruz. Mecliste o komisyon raporunun yazılabilmesi için nasıl mücadele ettik? Bu yasanın da bütünlüklü bir şekilde çıkması ve kapsamlı çıkması için mücadele edeceğiz” dedi.
“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan konuşmacılar ve katılımcılar, iki gün boyunca hem konferansın ana gündemi olan Türkiye Cumhuriyetinin birinci yüzyılında Kürt sorunu başta olmak üzere yaşanan sorunları ve ikinci yüzyılında bu sorunların nasıl çözülebileceğini konuştu. Ayrıca “süreç”te gelinen aşamalar da resmi olmayan sohbetlerin gündemiydi.
Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+
Türkiye’nin geçmiş yüz yılında “sorun” parantezine alınan başta Kürt sorunu olmak üzere pek çok sorununun çözümüne dair yürütülen tartışma ve bu amaçla verilen mücadeleler, ikinci yüz yılda hem “sorun” parantezinden çıkarılma hem de Cumhuriyet’in demokratik karakter taşımasının sağlanması amacıyla uzun yıllardır tartışılıyor.
Bu tartışmaları devam ettirmek ve ortaya çıkan sonuçları kamuoyuyla paylaşmak amacıyla 5 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da bir çağrı yapılarak “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” düzenleneceği ifade edilmişti.
Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Akın Birdal, Ayşegül Devecioğlu, Doğu Ergil, Gültan Kışanak gibi isimlerin çağrıcısı olduğu söz konusu konferans 13-14 Haziran tarihleri arasında İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşti.
Çağrı metninde ve basın açıklamasında da dile getirildiği gibi Konferansta Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Kürt sorunu, kadın sorunu, LGBTİ+’ların sorunu, ekoloji sorunu gibi pek çok başlıkta tartışmalar gerçekleşti.
Konferansın ilk günü olan 13 Haziran Cumartesi çağrıcılar dahil pek çok çevreden yüzlerce kişi Kültür Merkezi’ne gelerek konferansı izledi.
Saat 09.00 olarak duyurulan açılış etkinliği yaklaşık bir saati aşkın bir sürenin ardından ancak başlayabildi. Etkinlik çağrıcılar adına eski AİHM Yargıcı ve eski CHP Milletvekili Rıza Türmen ve Kürt siyasetçi Gültan Kışanak’ın açılış konuşmasıyla başladı.
“Demokrasi Kürtler için var olma meselesi”
Rıza Türmen. Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+
Konuşmasında demokratik olmayan bir toplumda Kürtlerin cumhuriyetin ötekisi olacağını belirten Rıza Türmen, “Kürtler demokrasi dedikleri zaman kendilerinden bahsediyor. Demokrasi Kürtler için bir var olup olmama meselesi” dedi. Devlet organları ile Abdullah Öcalan arasında devam eden sürecin, iktidar tarafından Kürt sorunu değil “Terörsüz Türkiye” olarak isimlendirildiğini vurgulayan Türmen, silahlı mücadeleye yol açan nedenler ortadan kaldırılmadıkça aynı nedenlerin aynı sonucu doğuracağını söyledi.
“Kürt realitesi hukuk kapısına dayanmıştır”
Gültan Kışanak. Fotoğraf: Doğa Tekneci | Niha+
Türmen’in ardından kürsüye çıkan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak ise, konferansın yapıldığı yerin adına atıfla Cem Karaca’yı hatırlatarak “Bugün bizler, yurtsuz bırakılan ve iradesi yok sayılan bir sanatçının, Cem Karaca’nın ismini taşıyan bu mekanda, tam da ‘yüz yıllık yalnızlığı, ötekileşmeyi, dışlanmayı, kutuplaşmayı, yabancılaşmayı, çatışmayı’ ve en çok da bu sorunları nasıl aşacağımızı konuşacağız” dedi. Kışanak, Kürt meselesinin artık bir ayrılık meselesi olmaktan çıkıp bir tanınma, hukuk içerisine alınma meselesi haline geldiğini ifade ederek “Kürt realitesi artık hukuk kapısına gelip dayanmıştır” dedi.
Açılış konuşmalarından sonra yazar ve Uluslararası PEN Kulübü Başkanı Burhan Sönmez’in videolu mesajı yayınlandı. “Barışın yalnızca çatışmasızlık değil, özgürlük, demokrasi ve eşitlikle örülmesi gerektiğini yaşayarak öğrendik” diyen Sönmez, Kürt meselesinin demokratik çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşmesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladı. Sönmez, kalıcı barışın, Kürt meselesinin çözümünün ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin önlerinde duran ortak görevler olduğunu ifade ederek, şu sözlerle konuşmasını tamamladı: “Bugün kalın çizgilerle etrafımıza çizilen çerçevelerin içindeki ufuk barıştır. Barışa açılan yoldur. Bu yüzden barışta ısrar ediyoruz.”
"Barışın yalnızca çatışmasızlık değil; özgürlük, demokrasi ve eşitlikle örülmesi gerektiğini yaşayarak öğrendik."
Konferansımıza gönderdiği görüntülü mesajda Uluslararası PEN Başkanı Burhan Sönmez, Kürt meselesinin demokratik çözümü ile Türkiye'nin demokratikleşmesinin… pic.twitter.com/HaGYbsrzh2
— İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü (@CDDkonferans) June 13, 2026
Hem Sönmez’in salonda ve sonrasında sosyal medyada önemli bulunan konuşması hem de Türmen ve Kışanak’ın çizdiği çerçeve, konferansın iki günlük programını ve salonda konuşulacak olan konuların kapsamını belirleyen konuşmalar oldu. Özellikle Sönmez’in edebi metaforlarla ve Kürtçe ifadeleri araya sıkıştırarak yaptığı konuşma, iki gün boyunca pek çok kişinin gündemi haline geldi.
Bu konuşmalar kadar DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan’ın yanı sıra CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu’nun gönderdiği mesajlar da salonda büyük bir dikkatle takip edildi.
DEM Parti Eş Genel Başkanlarının ve diğer üç liderin mesajlarındaki ortak noktalar, ikinci yüz yılında birinci yüz yılda eksik kalan demokrasi gibi öğelerin tamamlanması ve sorun olarak kodlanan Kürt sorunu gibi sorunların çözülmesi hususları idi.
İkinci yüzyılda Kürtlerin rolü
Konferans ilk gün, “Cumhuriyetin Kurucu Hikayesi, İmkanlar ve Dışarıda Bırakılanlar”, “Yüz Yıllık Yalnızlık: Milliyetçilik, Hafıza ve Toplumsal Kutuplaşma”, “Kürt Meselesi: Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı oturumlar ve “Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlıklı panellerle devam etti. İlk günkü oturumlarda Levent Köker, Erdoğan Aydın, Hülya Osmanoğlu, Namık Kemal Dinç, Pakrat Estukyan, Abbas Vali gibi isimler konuşmacı olarak katıldı.
Bu oturumlardan “Kürt Meselesi – Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı oturumda İmralı Cezaevinde Abdullah Öcalan ile birlikte bir süre kalan ve sonra tahliye olan Veysi Aktaş’ın konuşması salonda dikkatle dinlenen konuşmalardan biri oldu. Aktaş’ın söylediklerinin Türkiye’de devam eden “sürec”e dair kimi ipuçlarını barındırdığı düşüncesi, bu dikkatin en önemli nedenlerinden biriydi. Aktaş, demokratik entegrasyonun demokratik müzakere, hukuksal güvence ve toplumsal mutabakat gerektirdiğini belirterek “Türkiye ya korkularına teslim olacak ya da cesaretle yeni bir yüzyılın kapısını aralayacaktır” dedi:
“Demokratik entegrasyon, ne asimilasyondur, ne de teslimiyettir. Her kimliğin tanındığı, eşit ve özgür yurttaşlığın güçlendiği, yerel demokrasinin geliştiği bir modeldir. Sadece Kürt sorunuyla sınırlı değildir; Türkiye’nin tamamının demokratikleşmesi, bu anlamda tüm toplumsal yaraların sarılmasıdır.”
Veysi Aktaş. X / @CDDkonferans
Özellikle Aktaş’ın “süreç” için ifade ettiği “herkes için son şans” ifadesi ve sürecin üç sac ayağı üzerinde şekillenmesi gerektiğine dair belirlemeleri, Konferansın resmi oturumlarının dışında yapılan sohbetlerin de ana gündem maddelerinden biri oldu.
İlk günkü konuşmaların önemli bir bölümü tarihsel arka planda Kürtler’in ve diğer etnik, ulusal, dini grupların, kadınların ve diğer pek çok yapının Türklük potası içerisinde eritilmeye çalışıldığı üzerinde durarak ikinci yüzyılda özellikle Kürtler’in ve onların siyasi hareketinin Cumhuriyet’in demokratikleşmesinde temel ve başat bir rol oynayacağı kaydedildi.
Resmi oturumlarda olduğu gibi resmi oturumların dışında, verilen aralarda devam eden sürecin nedenleri, geldiği aşama ve nereye evrileceği bütün katılımcıların tartıştığı temel hususlardandı. Resmi oturumlarda Cumhuriyet’in ilk yüzyılının yol açtığı sorunların ikinci yüzyılda hangi temeller üzerinden yükselen yaklaşımlarla çözülmesi gerektiği hususları aralardaki tartışmalarda öne çıkıyordu.
Konferansa Kürt siyasetçi Ahmet Türk, DEM Parti Eş Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan ve pek çok vekili katıldığı için hem gazeteciler hem de katılımcılar, fırsat buldukları bütün aralarda Temmuz ayında Meclis’e geleceği yönünde beklentilerin olduğu yasal düzenlemelerin akıbetini, Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında süren görüşmeleri, kendisini fesh eden PKK’nin militanlarının Türkiye’ye gelişi için ne tür çalışmaların yapılacağını sormaya çalıştılar. Rojava ile Suriye’nin entegrasyonunun ne durumda olduğu ve muhtemel tehlikeler, İran’da ABD ile İsrail’in saldırılarının ve Kürt toplumu ile Kürt gruplarının durumu konuşulan diğer konulardı.
CHP’ye yönelik ‘mutlak butlan’ kararı eleştirildi
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının konuşulduğu bir ortamda, Cumhuriyet’in kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yönelik mahkemenin verdiği ‘mutlak butlan’ kararının konuşulmaması mümkün değildi.
CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel’in Konferansa mesaj göndermesinin yanı sıra pek çok konuşmacı da ‘mutlak butlan” kararına dikkat çekerek CHP’nin “süreç”ten dışlanarak ya da ona yönelik bu tür uygulamalar geliştirilerek demokrasinin sağlanamayacağı ifade edildi.
Ahmet Türk’ün konuşması damga vurdu
Konferans ikinci günde dördüncü oturum ile devam etti.
Akın Birdal moderasyonluğundaki “Toplumdan Devlete Demokratikleşme İmkanları” başlıklı dördüncü oturumda Şükrü Aslan, Ruşen Seydaoğlu, Mehmet Bekaroğlu ve Özgür Erol konuştu.
Kısa bir aradan sonra “Demokrasinin ve Barışın Toplumsallaşması” başlıklı beşinci oturumda Şebnem Korur Fincancı moderatörlüğüyle Ahmet Türk, Ahmet Faruk Ünsal, Yüksel Genç, Cemal Salman ve Vahap Coşkun söz aldı.
Oturumdaki ilk konuşmacı olan Ahmet Türk, “Kayyımdan söz ediyorlar. Yüksek Seçim Kurulu 3 dönem de adaylığımı önünde bir engel olmadığını ifade etti. 3 dönem Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne aday oldum, yerime kayyım atandı. Kürtler ne istiyor diyorlar, Kendimden örnek veriyorum. Kürdistan’da geniş toprağı olan bir ailenin çocuğuyum. Ama kimliğim yok. Dilim yok. Halkım yok sayılıyor. İşte Kürt sorunu benim. Kürt sorunu buradadır diyorum” dedi. Ahmet Türk’ün konuşması salonda duygusal anlara neden oldu.
Türk’ün herhangi somut bir gelişmenin olmamasına rağmen “Bu süreci bozan Kürtler olmayacak” sözü ise, Konferanstaki bütün resmi ve gayri resmi tartışmalarda sesli ya da sessiz bir şekilde dile getirilen bir husus olarak kayıtlara düşmüş oldu.
Fotoğraf: X / @CDDkonferans
“Aynı Göğün Altında: Dayanışma, Örgütlenme ve Katılımcı Demokrasi” başlıklı altıncı oturum Çilem Küçükkeleş’in moderasyonuyla başladı. Bu oturumda konuşan Arif Ali Cangı, Zülfiyet Yılmaz, Bahadır Özgür Ortak ve Cuma Çiçek, Kürt bölgelerinde yaşanan ekolojik yıkıma ve coğrafyadaki sermaye politikalarına değindi.
Kuban Kural’ın moderatörlüğünde başlayan “Kimin Cumhuriyeti, Nasıl Bir Gelecek?” başlıklı panel-forumda Neslihan Acar, Yıldız Tar, Diba Keskin, Ayşe Gül Altınay, Mehmet Uğur Korkmaz konuştu.
“Toplum LGBTİ+’ların eşit yaşamından yana”
Panelde konuşan Yıldız Tar, LGBTİ+’ların çoğu zaman siyasi partiler tarafından “toplum size hazır değil” denilerek desteklenmeme eğilimi gösterdiklerinden bahsetti. Buna karşın bir araştırma sonucunu paylaşan Tar, “Araştırmaya göre Türkiye’de yaşayan insanların %39’u LGBTİ+’ların eşit ve özgür yaşamasını istiyor. Bence bu iktidar partisinin aldığı oy oranından bile yüksek” dedi. Bu bağlamda sözlerine devam eden Tar, LGBTİ+’lara yönelik duyulan “korkunun” birlikte aşılması için karşılıklı olarak değişip dönüşmeye uygun bir zemin hazırlamak gerektiğini savundu.
Konferansa katılan Barış Anneleri Niha+’a bir an önce gerekli adımların atılması gerektiğini ve siyasi tutukluların serbest bırakılmasını talep ettiğini ifade etti.
Konferansa katılan gençler, iktidar medyası tarafından lanse edilen sürecin barış süreci değil “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan bir tasfiye süreci olduğunu söyledi. İktidarın oluşturduğu sürece dair beklentilerin gerçeklikte bir karşılık bulmadığını belirten gençler, yalnızca Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve hareketin önderi olan Abdullah Öcalan’a güvendiklerini söyledi.
Resmi olmayan sohbetlerde, süreçle ilgili belirsizliğe, iktidarın yasal güvenceyi sağlayacak adımları atıp atmayacağına dair soru işaretlerinin cevaplanmaya çalışıldığı Konferans “Çağrı Metni’nin okunmasıyla sona erdi.
Konferansın bitişinde okunan çağrı metni ise şu şekilde:
YENİ YÜZYILA DEMOKRATİK ÇAĞRI
Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nda demokratik bir cumhuriyet ve yeni bir Türkiye fikrini yeniden düşünmek, ortak geleceğin imkanlarını tartışmak ve bu dönüşümün yollarını birlikte kurmak için bir araya geldik. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını demokrasi, eşitlik ve özgürlük perspektifiyle tartıştık.
Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı; ikinci yüzyılda siyasal, iktisadi, toplumsal, kültürel ve ekolojik alanda yapısal krizlerin yaşandığı ama aynı zamanda barış ve demokratikleşme taleplerinin yükseldiği bu dönemde; cesaret, coşku ve ısrarla birlikte yol yürüme kararlılığını pekiştiren önemli bir buluşma oldu. Konferansta birinci yüzyıl muhasebesini ve toplumsal-siyasal hafıza ile yüzleşme çağrısı yaparken geçmişten konuşsak da sözümüzü aslında içinde bulunduğumuz an’a ve geleceğe söyledik.
Konferansımız önemli bir tarihsel imkâna işaret etmiştir. Kürt meselesinin demokratik ve barışçı çözümüne dönük gelişen olanaklar, yalnızca bir sorunun çözümünü değil, Türkiye’nin bütününün demokratikleşmesini güçlendirecek tarihsel bir eşiği ifade ediyor. Böylesi bir dönemde, barışı ve özgürlükleri kurumsal güvenceye kavuşturacak düzenlemelerin gecikmeksizin gündeme gelmesi, geçmişin inkâr ve dışlama politikalarıyla yüzleşen, toplumsal güveni yeniden tesis eden ve demokratik dönüşümün önünü açan güçlü bir siyasal irade ile güven verici adımların atılması yalnızca siyasal bir tercih değil, ortak geleceğe karşı bir sorumluluk olarak görülmelidir.İnanıyoruz ki böylesine bir gelecek, toplumun dönüştürücü gücü ile siyasal ve kurumsal dönüşümün buluştuğu yerde kök salabilir. Barış ve demokrasi aynı ufka açılan iki yol, aynı geleceği kuran iki kurucu değerdir.
Konferansta öne çıkan vurgulardan biri, barışın imkanları ve sorunlarını tartışırken aynı zamanda mevcut baskıların bir an önce sona erdirilmesi ve memleketin bütünüyle demokrasiyeve barışa yoğunlaşması gereği oldu. Biliyoruz ki siyaset alanına yönelik her türlü müdahalenin, demokratik iradenin gasp edilmesinin ve ülkeyi saran krizlerin çıkış yolu demokrasiden geçiyor. Demokrasiye yönelik her tür baskı Türkiye’yi daha derin bir çıkmaza sürüklüyor. Buna karşın, demokratikleşme hem özgürlüğün hem de istikrarın yegâne güvencesi olabilir.Yürütülen tartışmalar bir kez daha gösteriyor ki Türkiye’nin temel sorunları birbirinden ayrı değildir ve ortak bir demokratikleşme sorununun farklı görünümleridir.Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında ihtiyaç duyulan şey devletin demokratikleşmesinin zorunluluğu yanında toplumun kendi demokratik örgütlülüğünü geliştirmesi, dayanışma ağlarını büyütmesi, ortak yaşam zeminlerini güçlendirmesi ve demokratik siyasetin toplumsal temellerini genişletmesidir.Kalıcı demokratikleşme; demokratik bir toplumun inşası ile devletin hukuk, özgürlükler ve eşit yurttaşlık temelinde yeniden yapılanmasının birbirini beslediği bir süreçtir.
İçinden geçtiğimiz dönem yalnızca eleştirme ya da tanıklık etme dönemi değildir. Demokrasi, özgürlük ve eşitlik temelinde yeni bir ortak yaşamın imkânlarını çoğaltacak kurucu bir siyasal ve toplumsal iradeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Bu nedenle Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’nı bir sonuç değil, uzun soluklu bir demokrasi arayışının, ortak düşünmenin ve ortak mücadele sürecinin yeni bir başlangıç buluşması olarak görüyoruz.Çünkü biliyoruz ki demokratik bir gelecek kendiliğinden ortaya çıkmayacak; onu ancak demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesiyle birlikte kurabileceğiz. Geleceği inşa etmek ile demokrasi mücadelesini büyütmek aynı tarihsel zorunluluğunparçalarıdır. Bu ortak arayışı çoğaltmayı, yeni buluşmalarla derinleştirmeyi, toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi bugün ve gelecek için ortak sorumluluğumuz olarak görüyoruz.
Bu nedenle başta kadın, gençlik ve ekoloji hareketleri olmak üzere tüm toplumsal hareketleri, Türkiye’nin bütün demokratik güçlerini, emek ve meslek örgütlerini, hak ve özgürlük mücadelelerini, yerel inisiyatifleri, aydınları, sanatçıları, akademisyenleri ve ilk yüzyılda “dışarıda bırakılan” ve geleceğe dair sözü olan herkesi; bu ortak demokratik arayışı büyütmeye, yeni buluşmalar ve dayanışma ağları örmeye, demokrasi ve barış mücadelesini toplumsallaştırmaya ve demokratik dönüşümün öznesi olmaya çağırıyoruz.
Konferansımız hem bir çağrı hem de davet buluşması olarak sesini duyurdu. Cumhuriyet’in demokratikleşmesine kapının biraz daha aralanmasının kolektif bir uğrağı olan bu buluşma ile;
Yeni yüzyıla çağrımız; toplumu ve devleti demokratikleştirecek, demokrasiyi birlikte kuracak ve barışı kalıcılaştıracak ortak iradeyi bugünden büyütme, “yeni bir pencere açma” çağrısıdır, Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü çağrısıdır.
“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Yıldız Tar, iktidar tarafından gündeme getirilen 12. Yargı Paketi’ni “Nazi Almanya’sının LGBTİ+’ları pembe üçgenlerle damgalayıp toplama kamplarına koymasının 2026 yılında güncellenmiş biçimi” olarak değerlendirdi.
Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 2026’dan 2035’e kadarki sürecin “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edilmesinin ardından LGBTİ+ karşıtı yasaları içeren 12. Yargı Paketi tekrar gündeme geldi. Feministler ve LGBTİ+’lar söz konusu yargı paketine karşı son birkaç günde çeşitli şehirlerde eylemsellik gösterdi. Dün ise Ankara Kadın Platformu’nun 12. Yargı Paketi’ne karşı Kolej Meydanı’nda yapmak istedikleri yürüyüşe polis saldırısı gerçekleşti ve 4 kişi gözaltına alındı.
“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”nın ikinci gününe konuşmacı olarak katılan gazeteci ve KaosGL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Niha+’ya barış umudunun konuşulduğu günlerde 12. Yargı Paketi’nin gündeme getirilmesini bir provakasyon olarak değerlendirdi.
“Yargı paketi Nazi Almanyası’nı anımsatıyor”
Tar’a göre bu yargı paketleri gerçeğe aykırı iftiralardan, insanların teşvik edilerek LGBTİ+ olabileceği ve bu şekilde LGBTİ+ olmanın propagandasının yapılabileceği iddiasından oluşuyor.
KaosGL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar
“LGBTİ+ olmak insanların, doğanın, hayvanların, aslında yaşayan bütün canlıların hayatının en olağan parçalarından biri” diyen Tar, bu paketin bir grubu sırf sahip oldukları özellikleri ifade ettikleri için, başka bir grubu da onların haklarını savunduğu için hapse atmayı hedefleyen bir kuşatma belgesi olduğunu ifade etti:
“Bu paketin hukukla hiçbir ilgisi yok. Benzeştiği yer neresi derseniz, bu açıkçası Nazi Almanya’sının LGBTİ+’ları pembe üçgenlerle damgalayıp toplama kamplarına koymasının 2026 yılında güncellenmiş biçimi.”
“İktidar transların bedenini gasp etmeye çalışıyor”
“Siyasal iktidarın” uzun zamandır toplumu ve bireyi şekillendirme çabalarında LGBTİ+ düşmanlığını bir harç olarak kullandığını söyleyen Tar, bu düşmanlık üzerinden iktidarın kendi otoritesini genişletmeye çalıştığını vurguladı.
Bu yasa paketinin geçmesi durumunda karşılaşılacak tehlikeleri ifade eden Tar, şunları söyledi:
“Açıkçası LGBTİ+ ile ilgili tarafsız bir şekilde ağzını açan herkesin hapse girme riski var. Sadece ağzını açmak da gerekmiyor. Çok muğlak bir ifadeyle eğer ki genel geçer toplumsal cinsiyet normuna uymuyorsanız hapse girme ihtimaliniz var. Aynı zamanda transların uyum süreçlerini düzenlemiyor, bu süreçleri fiilen imkansız hale getiriyor. Yasaklıyor, yasakçı bir paket bu. Bu yasaklamayla translara şunu söylüyor: Sizin bedeniniz hakkındaki tasarruf size ait değildir, devlete aittir. Devlet transların bedenlerini gasp etmeye ve sömürgeleştirmeye çalışıyor.”
“LGBTİ+’da pişer, bütün topluma düşer”
Tar’a göre paketin tam da bir barış umudunun konuşulduğu, çözüm sürecinin gündemde olduğu bir yerde gündeme getirilmesini, barış sürecine bir provokasyon ve sürecin “altını dinamitleyen bir girişim” olarak okumak gerekiyor:
“Şu anda LGBTİ+’lara dönük bu düzenlemeye rıza gösterildiğinde ve bu bir meşruiyet kazandığında, yarın toplumda hiç kimsenin nefes alacak alanı olmayacak. Bunu tarihten de biliyoruz, yakın tarihimizden de biliyoruz. LGBTİ+ yasakları diye başladı, herkese düştü. Yani LGBTİ+’da pişer, bütün topluma düşer gibi bir durum var.”
“LGBTİ+ realitesi tanınmadan barış mümkün değil”
LGBTİ+ hareketinin taleplerinin en başından beri aynı olduğuna değinen Tar, bu taleplerin en temel eşit yurttaşlık talebi, özgürlük ve eşitlik talebi olduğunu söyledi. Tar, bu talepleri somut örneklerle şu şekilde sıraladı:
“Bu talepleri somutlaştırırsak: anayasanın eşitliğini düzenleyen maddesine cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin de eklenmesi, nefret cinayetleri ve nefret suçlarına, çalışma hayatı başta olmak üzere birçok alanda ayrımcılığa karşı yasal koruma ve hukuken tanınma. Burada bunun olabilmesi, LGBTİ+ realitesinin olduğu gibi tanınmasından geçiyor.”
Herhangi bir barış sürecinin toplumsal barışa evrilebilmesi ve demokratik topluma ulaşabilmesi için LGBTİ+ realitesinin tanınması gerektiğini ifade eden Tar, “LGBTİ+ realitesi tanınmadığı bir düzlemde demokratik toplum mümkün değil” dedi.
Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinin 90’lardan beri Kürt sorununun çözümünde ve barış, eşitlik, tanınma, hakların verilmesi ve Kürtlerin hukukunun teslim edilmesi konusunda çok net olduğunu hatırlatan Tar, hareketin özgürlük ve eşitliğin sadece bir gruba verildiğinde diğer grupların gerçek anlamda özgür ve eşit olamayacağının farkında olduğunu söyledi. Tar’a göre şu anki süreçte bunun bir benzeri olarak iktidar ve devlet aygıtları düşmanlar ilan ediyor ve süreci tekçiliğe hapsediyor.
“LGBTİ+’lar olarak elimizi taşın altına koyuyoruz”
Tar, buna karşın demokratik topluma inananların ve bunun mücadelesini verenlerin, LGBTİ+’ların ifade ve örgütlenme özgürlüğünün sağlanması ve LGBTİ+ mücadelesinin önündeki engellerin kaldırılmasının demokratik toplumun önemli bir parçası olduğunu görmesi gerektiğinin altını çizerek dahil olduğu çalışmalardan bahsetti:
“Biz barış sürecinin başlaması ile birlikte geçtiğimiz yıl ‘Barış İçin LGBTİ+ İnisiyatifi’ diye bir inisiyatif kurduk. İki temel hedefimiz var orada. Bu coğrafyada yaşayan LGBTİ+ halklar olarak barış sürecine katkı sağlamayı tarihsel sorumluluğumuz olarak gördüğümüz için barışın toplumsallaşmasında üzerimize düşen rol, LGBTİ+ toplumu içerisinde toplumsal barış için gerekli adımları atmak ve birlikte yaşama kültürünü güçlendirmek. İkincisi ise barış ve çözüm süreçleri, toplumsal cinsiyet ekseni olmadığında başarıya ulaşmayan çözüm süreçleridir. Biz çözüm sürecine LGBTİ+’ların da eşit bir temsille katılması ve savaşın LGBTİ+’lar üzerinde yarattığı tahribatın nasıl tazmin edileceğine dair bir çalışma yürütülmesi, hakikate adalet yüzleşme komisyonlarında LGBTİ+’lara yönelik şiddetin de gündem edilmesi için çalışıyoruz.”
Tar, bunun bir “Biz de varız ve bize bir hakkımızı verin” beyanı olmadığını, aksine LGBTİ+’ların özne olarak “barışın hayata geçebilmesi için elimizi taşın altına koyuyoruz ve sorumluluğumuz neyse yerine getirmeye hazırız” şeklinde bir irade beyanı olduğunu ifade etti.
“Tutuklanmam mücadelemle bağlantılıydı”
Yıldız Tar, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) soruşturması kapsamında gözaltına alınarak 21 Şubat 2025 tarihinde tutuklanmış, iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesinin ardından 30 Mayıs 2025 tarihinde tahliye edilmişti. Tar, bu operasyonun çözüm süreci başlamadan önce yapılmış bir provakasyon olduğunu belirterek kendisinin doğrudan hedef seçilmesinin kimliği ve mücadelesinden bağımsız olmadığını aktardı:
“Hem de aile yılında, Türkiye’deki en köklü LGBTİ+ derneklerinden birinin bir parçası ve onun genel yayın yönetmenini almak sembolik bir adım. Bu benim kimliğimden ve mücadelemden ve LGBTİ+ hareketinden bağımsız düşünülemez. Burada LGBTİ+ hareketine bir gözdağı verilmek istendi. İktidar cezaevlerine insanları koyarak korkutmaya çalışıyor ama bu işe yaramıyor. LGBTİ+’lar zaten baskı ve şiddetin her biçimiyle gündelik hayatta o kadar karşı karşıya ki bu yasa geçtiğinde de geçmeden de zaten uyguluyorlar bu arada. Yargı paketi geçmeden de uyguluyorlar. Ceza evlerine atarak bir insanın hakikatini yok edemezsiniz. Hakikat kendine yakacak yer buluyor. Ve biz şerbetliyiz. Doğduğun andan itibaren çok küçük yaşlarda baskı ve şiddetle karşılaşınca bu biraz vızgeliyor, tırıs gidiyor açıkçası.”
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, silahların bırakılması ile ilgili süreç için henüz siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak olmadığını kaydederek, Cumhurbaşkanı’nın sürecin temposunun artacağı yönündeki açıklaması için “Biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir” dedi.
Ayşegül Doğan
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 12 Haziran tarihinde, Selimiye Camii Şerifi’nin yeniden ibadete açılması ile ilgili gerçekleştirilen törende yaptığı konuşmada, silahların bırakılması ile ilgili süreç için, “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe kat ettik, inşallah, tempomuzu biraz daha artıracağız” dedi.
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan Niha+’ya yaptığı değerlendirmede, Erdoğan’ın yaptığı açıklamayı önemsediklerini belirterek bunu bir taahhüt olarak gördüklerini kaydetti:
“İktidar cenahından yapılan açıklamaların yanı sıra ülkenin cumhurbaşkanının işt daha dün yaptığı bir açıklama var. Sürecin temposunun hızlanacağını ifade ettiği açıklama. Dolayısıyla biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir. İhtiyaç duyulan somut adımlar ne? Hızlıca bir yasal çerçevenin takvimini oluşturmak, Meclis çalışmalarını ara vermeden bunu konsensüsle Genel Kurula getirmek ve bu yasal çerçeveyi artık oluşturmak.”
“Geçiş hukuku yasası gerekiyor”
Basına ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, PKK’liler ile ilgili olarak bir çerçeve yasa hazırlanıyor ve bu yasa 9 maddeden oluşuyor.
“Henüz bir taslak yok. Siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak yok” diyen Doğan, kendilerinin çalışmalarının olduğunu belirtti:
“Bizim çalışmalarımız var zaten. Hep Türkiye’de demokratik siyaset alanının genişlemesine dönük çalışmalar yapan bir siyasi partiyiz. Bizim programımız var. Komisyonla sunduğumuz rapor var. Sonra komisyondan çıkan bir ortak rapor var. Bu raporun bir konsensüsle çıktığı birtakım eleştirilere, itirazlara, hatta şerhlere rağmen de kamuoyunca biliniyor. Yani yapılması gerekenler çok aşikar. Öyle gizli saklı bilinmeyen bir şey yok. Bizim yaklaşımımızı da yinelemek gerekirse DEM Parti olarak biz teknik bir hukuk yaklaşımıyla değil, sıradan bir yasal düzenleme çalışması olarak değil, çatışmalı bir dönemden kalıcı olarak çatışmaları sonlandırabilecek niteliğe sahip bir geçiş hukuku yasasının oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu da kategorik bir bakış açısı içermeyecek, kategorik bir yaklaşım içermeyecek, kapsayıcı olacak ve bütüncül bir hukuk yaklaşımıyla bir başlangıç adımı gibi düşünelim. Bu önemli bir başlangıç adımı. Sürecin aynasını oluşturacak ve bundan sonra da bir takım yeni düzenlemelerle infaz kanununu düzenlemeye ihtiyaç var. Anayasal bir takım gereklilikleri olan bir süreçten bahsediyoruz.”
“Beklenti silahların tümden devre dışı kalması”
Silahların bırakılması süreci ile ilgili olarak da konuşan DEM Parti sözcüsü Ayşegül Doğan “beklentimiz silahların tümden devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve kalıcı bir biçimde devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve bir takvimin hızla oluşturulması” dedi. Doğan
Abdullah Öcalan’ın yasal çerçeveye ve sürecin hızlanmasına ilişkin son görüşmede İmralı heyeti ile bir takım öneriler paylaştığını ifade ederek şöyle devam etti: “Kamuoyuna açık dolayısıyla yapılması gerekenler aşikar. Aşina olmadığımız ancak deneyimli olduğumuz bir zaman diliminden geçiyoruz. Burada önemli olan bu negatif süreci pozitif bir sürece dönüştürmek ve bundan sonra yasal çerçevelerle birlikte başlayan yeni bir dönemi konuşmak.”
Doğan İmralı Heyeti dışında Abdullah Öcalan ile görüşmek isteyen isimlerle ilgili bir gelişme olup olmadığı sorusuna henüz bir gelişme olmadığını söyledi: “Olması gerekir. Geç kalmış bir çalışma bu. Bizzat Öcalan’ın da kamuoyuna ulaştırmak istediği, doğrudan temas kurmak istediği yönünde mesajları da paylaştık. Yani kendi ifadesi de topluma doğrudan ulaşabilmek. Ve olması gereken de bu. Sürecin doğal ihtiyacıdır. Ana muhatap, baş aktör, çok kritik bir konuda müzakereci pozisyonunda iletişim koşullarının, çalışma koşullarının da bu sürecin hızlanacak temposuna uygun olması gerekir.”
Claude’un geliştiricisi Anthropic, ABD Ticaret Bakanlığı’ndan gelen talep sonrasında yeni duyurduğu yapay zeka modelleri Fable 5 ve Mythos 5’e erişimi tüm kullanıcılar için kapattı.
Foto: Technopat
Yapay zeka şirketi Anthropic, yeni duyurulan yapay zeka modelleri Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5’i Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hükümetinin ihracat kısıtlaması adımının ardından tüm kullanıcılara kapattı. ABD yönetiminin asıl amacının yabancı uyruklu kişilerin bu teknolojilere erişimini engellemek olarak belirtilmesine karşın Anthropic yönetimi, yasal süreçlerde herhangi bir risk almamak adına modelleri herkes için geçici olarak devre dışı bıraktı.
Süreci hızlandıran gelişme, ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in Anthropic CEO’su Dario Amodei’ye gönderdiği uyarı mektubu oldu. Mektupta Ticaret Bakanlığı, Fable 5 ve Mythos 5 modellerinin ABD sınırları dışına çıkarılması, yeniden ihraç edilmesi veya ülke içindeki yabancı uyruklu kişilere devredilmesi işlemlerini lisans şartına bağladı.
Reuters‘ın haberine göre, eş zamanlı olarak Amazon Web Services’ten de tüm bölgelerdeki Anthropic kullanıcılarının model erişimlerini iptal etmesi istenirken şirketin eski nesil diğer modelleri ise bu yasaktan etkilenmedi.
“Jailbreak” iddiası
Yine Reuters‘ın aktardığına göre hükümetin bu ani kararının arkasında siber güvenlik endişeleri yatıyor. Başka bir şirketin, Mythos modelinin güvenlik duvarlarını “jailbreak” yöntemiyle aşmayı başardığını iddia etmesi, Washington’da bu teknolojinin bilgisayar korsanlarına yardım edebileceği korkusuna sebep oldu.
Donald Trump yönetimi, daha en başından beri bu modellerin piyasaya sürülmesini durdurmaya çalışmış ancak başarısız olmuştu. Hatta Trump, yakın bir zaman önce yapay zeka şirketlerinin en güçlü modellerini halka açmadan önce devlet tarafından siber güvenlik testleri yapılmasını talep eden bir başkanlık kararnamesi de imzalamıştı. Yetkililer, “ABD ulusal güvenlik altyapısı bu yeni teknolojilere karşı gerekli savunma güçlendirmelerini tamamlayana kadar” modellerin kullanım dışı kalacağını belirtti.
Bu kararla birlikte Anthropic’in bu modelleri gelecekte yabancı uyruklu kullanıcılara sunabilmesi için artık özel ihracat lisansları alması gerekiyor.
Anthropic: “Endüstri durma noktasına gelir”
Anthropic ise yaptığı açıklamada kararın aşırı olduğunu belirtiyor. Şirket, spesifik ve dar kapsamlı bir potansiyel “jailbreak” bulgusunun, yüz milyonlarca insanın kullandığı bir modeli tamamen piyasadan çekmek için yeterli bir gerekçe olamayacağını savunurken şirket yönetimi, “Eğer hükümetin bu güvenlik standardı yapay zeka endüstrisinin geneline uygulanırsa tüm şirketlerin ileri seviye modelleri piyasaya sürmesi fiilen durma noktasına gelir” uyarısında bulundu.
The US government, citing national security authorities, has issued an export control directive to suspend all access to Fable 5 and Mythos 5 by any foreign national, whether inside or outside the United States, including foreign national Anthropic employees.
Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5, yapay zeka sektöründe faaliyet gösteren Anthropic şirketi tarafından Haziran 2026’da duyurulan gelişmiş yeni nesil yapay zeka modelleridir. Geniş kitlelere sunulmak üzere tasarlanan Fable 5, kullanılabilirlik ve koruma dengesiyle ön plana çıkarken daha dar bir kullanıcı kitlesini hedefleyen Mythos 5 ise yalnızca Project Glasswing adlı özel siber güvenlik ve araştırma programı ortaklarına açılmak üzere geliştirilmişti.
Bunların yanı sıra Claude, Şubat 2026’da ABD’nin İran üzerine gerçekleştirdiği saldırılar sırasında ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından istihbarat değerlendirmesi, hedef tespiti ve savaş senaryolarının simülasyonu için kullanmıştı. Anthropic, daha önce Pentagon ile çalışan veri analizi şirketi Palantir ile ortaklık kurmuştu. İran Savaşı’nın ilk günlerinde ABD’nin Minab’da bir ilkokula düzenlediği ve 120’den fazla çocuğun hayatını kaybettiği saldırı hakkında Anthropic CEO’su Amodei, saldırıda Claude’un veya herhangi bir yapay zekanın tam olarak nasıl bir rol oynadığını bilmediklerini belirtmişti. Amodei ayrıca, sistemin tasarım prensibi gereği nihai kararı her zaman bir insanın verdiğini vurgulamıştı.
Tülay Hatimoğulları, Eylül ayı içerisinde kongre yapacaklarını belirterek Meclis’e gelmesi beklenen yasa ile ilgili olarak “Cumhurbaşkanı yasanın Meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz” dedi.
Foto: Evrim Kepenek/bianet
Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında bir süredir gerçekleşen görüşmelerin ardından kendisini fesh eden PKK’nin silah bırakma sürecini yönetecek ve PKK’lilerin geri dönüş süreci ile ilgili atılacak adımları belirleyecek yasal düzenlemelerin Meclis tatile girmeden, Temmuz ayı içerisinde gündeme gelmesi bekleniyor.
İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde düzenlenen ve iki gün sürecek olan “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” Konferansı’na katılan Halkların Eşitlik ve Demokratik Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, PKK’nin silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının Türkiye siyaseti için büyük bir değişim doğuracağını kaydetti. Hatimoğulları, söz konusu yasal düzenlemeye ve DEM Parti’nin önümüzdeki dönem gerçekleşmesi beklenen kongresine dair Niha+’ya konuştu.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları
“Sayın Öcalan bir yol haritası ortaya koydu”
Herkes tarafından uzun bir süredir temmuz ayında bir “çerçeve” yasanın çıkmasının beklendiğini belirten Hatimoğulları, DEM Parti heyeti İmralı’ya gittiğinde Abdullah Öcalan’ın konuya ilişkin bir yol haritası ortaya koyduğunu fakat devlet tarafından bu durumu hızlandırmaya dair atılan bir adım daha olmadığını ifade etti.
Hatimoğulları’na göre, en acil adım çerçeve yasaların acilen çıkması ve iktidar çevresi tarafından yasanın çıkacağına ilişkin paylaşılan bilgilerin doğru olması:
“Bu konuda iktidarın uzunca bir zamandır yasayla ilgili bir sürünceme hali, bir oyalama hali zaten dikkatlerden kaçmıyor. En son Cumhurbaşkanı yasanın meclis kapanmadan önce geleceğine dair bir şeyler paylaştı. Bunun doğru olmasını ümit ediyoruz. Bu sözlere rağmen yine bir oyalama halinin ortaya çıkması barış sürecinin olacağına dair inancı kaybettiriyor adım atılmadığı için.”
“Yasa ‘gelecek mi gelmeyecek mi’ sorusuna sıkıştı”
Hatimoğulları, sürece ilişkin söylenenlerin devlet tarafının içindeki bir çelişki olarak dışarı yansıdığını vurguladı ve “İktidar, devlet ya da İmralı’daki görüşmeler tarafından bu yasanın çıkacağına dair bazı olumlu mesajlar verilirken bir yandan hükümet adına konuşan bazı isimlere baktığımızda gündemlerinde öyle bir şeyin olmadığını ifade ediyorlar ve bu eş zamanlı oluyor” dedi.
Bunun çelişkili mi yoksa danışıklı mı olduğunu pratiklere göre anlayacaklarını söyleyen Hatimoğulları, meclisin normal şartlarda 15 Temmuz’da kapandığını hatırlattı.
Hatimoğulları, beklenen yasal düzenlemenin “gelecek mi gelmeyecek mi” tartışmasına sıkıştığını dile getirerek içeriğin de en az zamanlama kadar önemli olduğunu belirtti.
“Yasanın ‘kök yasa’ şeklinde çıkması bekleniyor”
Hatimoğulları’na göre yasa, silahsızlanma sürecinin inşasına katkı sunacak ve silah bırakan kişilerin Türkiye’de demokratik siyasete katılımını ve demokratik entegrasyonunu sağlayacak nitelikte olmalı. Bir “kök yasa” şeklinde çıkması beklenen düzenlemenin ihtiyaca göre daha sonra çoklu yasalarla genişletilebileceğini belirten Hatimoğulları, ancak şu aşamada kategori ayrımı yapmaksızın bütün silahlı kesimleri kapsayacak bir yasanın beklendiğini vurguladı:
“Bu yasal düzenlemede silahı bırakan insanların Türkiye’de demokratik siyasete katılım ve demokratik entegrasyon sürecinin bir parçası olması bekleniyor. Bu yasa bütün bunları anlatabilmeli ve bütün bunlara yol açmalı. Bütün demokrasi güçleri ve toplum bunu bekliyor. Ve yasanın hukuki sonuç doğuracak bir mahiyette çıkması. Bu yasa çıktıktan sonra cezaevlerindeki siyasi mahkûmların yurt dışında Avrupa’daki diasporadaki siyasetçilerin dağda silah bırakarak demokratik siyasete yapılmak isteyen bütün kesimleri kapsayacak bir yasa olmalı ve somut sonuç doğurmalı.”
“Kongre Ortadoğu’daki dönüşümleri göğüslemeli”
DEM Parti’nin “yeniden yapılanma” süreci kapsamında planladığı kongrenin yaklaşık olarak bu yılki eylül ayının 3. haftası gerçekleştireceğini söyleyen Hatimoğulları, kongrenin eylül ayının üçüncü haftasında gerçekleştirileceğini açıkladı. Dünyada ve Ortadoğu’da yaşanan değişim ve dönüşümleri göğüsleyebilecek bir kongre hedeflediklerini belirtti.
Hatimoğulları, PKK’nin Türkiye’de silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasının, Türkiye siyaseti açısından 50 yıl sonra büyük bir değişim ve dönüşüm yaratacağını söyleyerek “Bu değişim ve dönüşümün içinde yani Türkiye’de yaşanan gelişmelere bakmalıyız” dedi.
Kongrede barış, yoksulluk ve kadına şiddet konuşulacak
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin önemli bir gelişme olduğunu vurgulayan Hatimoğulları, bu gelişmeyi daha güçlü karşılayabilecek bir toplumsal ayağın örgütlenmesi için hem bu konuyu hem de birçok toplumsal sorunu kongrede konuşacaklarını söyledi:
“Kongrede barışı toplumsallaştırmak, farklı kesimlerce sahiplenilmesini sağlamak için ne yapabileceğimizi konuşacağız. İkinci olarak Türkiye’de 50 milyonun üzerinde insan açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalıyor. Biz Türkiye’de yaşanan işsizlik, yoksulluk, açlık, barınama, asgari ücretin hiçleştiği bir yerde bu sorunları görmezden gelerek siyaset yapmadık, yapmayacağız. Dolayısıyla bu kongremizde Türkiye’deki işçi sınıfı, işsizler, yoksullar, güvencesiz çalışanlar, ev emekçisi kadınlar… Bütün bu kesimlerin sorunlarını nasıl önleyebiliriz, parti olarak bu çalışmalara daha güçlü bir şekilde nasıl girebiliriz? Bunları konuşup tartışacağız.”
Devlet ve çeteler eliyle kadına yönelik şiddetin ve katliamların Türkiye’de arttığına dikkat çeken Hatimoğulları, özellikle Dersim’de yaşanan ve Gülistan Doku örneğiyle gündeme gelen kadın katliamlarının da altını çizdi. Kadın meclisinin güçlendirilmesi ve Türk kadın hareketi ile feministlerle daha güçlü bir ittifak kurulması konularının da kongre gündeminde yer alacağını söyledi:
“Bütün bunlara karşı biz kadınlar olarak daha güçlü, kadın meclisimizi nasıl daha güçlü bir hale getirmek ve birlikten parti olarak bunları konuşacağız. Hem Türk kadın hareketiyle hem Türkiye’deki feministlerle kadın hareketiyle nasıl daha güçlü bir ittifakı geliştirebileceğimizi konuşacağız.”
Gençlik ve ekoloji de temel başlıklardan biri
Hatimoğulları, kongrenin en temel konularından birinin gençliğin geleceksizliği ve umutsuzluğu olduğunu ifade ederek yaşanan beyin göçlerine dikkat çekti:
“Eskiden emek göçü oluyordu ya da siyasi gerekçelerle insanlar göç ediyordu. Şimdi Türkiye’de mutsuz ve özgür olmadığı için gençler rotasını Avrupa’ya kuruyor. Bu bakımdan Türkiye’de gençlerin doğdukları kentlerde, doğdukları ülkede yaşayıp barınabilecekleri projeleri geliştirmek zorundayız.”
Son olarak ekolojik yıkıma karşı mücadeleye değinen Hatimoğulları, Türkiye’deki ekoloji hareketinin kent kent örgütlenmelerle önemli adımlar attığını ancak bu direnişlerin yeterli olmadığını söyledi ve DEM Parti olarak ekoloji hareketinin güçlenmesine nasıl katkı sunabileceklerini kongrede tartışacaklarının altını çizdi.
Arnavutluk halkının Zvernec’teki bir sahilinturizm projesi kapsamında satılması ardından başlayanyolsuzluk karşıtı eylemleri iki haftadır devam ediyor. Eylemlerin nedenlerini, nasıl örgütlendiğini ve halkın taleplerini anlatan yurttaşlar çevre aktivistlerinin başlattığı bölgesel eylemlerin “yeni bir Arnavutluk” talebiyle devam eden ulusal bir harekete dönüştüğünü söyledi.
Fotoğraf: Erisa Kryeziu
Arnavutluk halkının başkent Tiran’daki Avlonya (Vlora) şehrindeki Zvernec bölgesinde planlanan turizm projesine karşı eylemleri 30 Mayıs’tan bu yana devam ediyor. Protestocular, projenin iptali ve Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın istifasını gerçekleşene kadar protestoların süreceğini belirtmişti.
Zvernec’teki bir sahilin, ABD Başkanı Donald Trump’ın kızı Ivanka Trump ile damadı Jared Kushner’e ait olduğu iddia edilen turizm projesi kapsamında satılması, protestoların başlangıç noktası olurken yaklaşık iki haftadır devam eden protestolarda “Arnavutluk satılık değildir” sloganı öne çıkıyor. Binlerce vatandaşın katıldığı bu eylemlerin nedenlerini, yolsuzluk iddialarını ve Arnavutluk halkının taleplerini eylemciler ve uzmanlar ile konuştuk.
Trump’ın damadı olan Jared Kushner, aynı zamanda Amerikalı iş insanı ve ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanı. Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, 4 milyar euroluk olduğu bilinen bir turizm projesi kapsamında Adriyatik kıyısındaki Sazan Adası’nın bir bölümünü oteller, villalar, apartmanlar, marina ve diğer lüks tesislerin yer aldığı lüks bir tatil merkezine dönüştürmeyi öngörüyor.
Kushner, İran, Ukrayna ve Rusya’yı kapsayan bir dizi diplomatik girişimde ABD temsilcisi olarak da yer almıştı. Ayrıca Trump, Şubat 2026’da Kushner’ı resmen Barış Özel Temsilcisi olarak atamıştı.
“Eylemlerin sebebi, son olay ile sınırlı değil”
Protestolara katılmak için birden fazla neden olduğunu belirten Anila Hoxha, son olayın ayaklanmayı tetikleyen sürecin yalnızca doruk noktası olduğunu söyledi. Protestoların sadece turizm projesine karşı bir tepki olmadığını vurgulayan Hoxha, Arnavutluk halkının, yozlaşmış mevcut hükümete karşı pek çok şikâyeti bir süredir dile getirdiğini savundu.
Hoxha, protestoların ne Amerika ne de İsrail gibi başka devletlerin politikalarıyla ilgisi olmadığını belirterek sorunlarının kendi hükümetleri ve yolsuzlukla ilgili olduğunun altını çizdi.
“Bu sorun sadece Arnavutluk’un sorunu değil”
Meselenin yatırımcıların uyrukları ile ilgisi olmadığını belirten Hoxha, projenin yapılacağı yerin doğal zenginlikler açısından oldukça önemli bir bölgeye yapıldığını ve bu nedenle de sorunun herkesi ilgilendirdiğini söyledi:
“Asıl mesele yatırımcıların uyrukları değil, doğal zenginlikler açısından büyük öneme sahip bir bölgeye yapılan yatırımın kendisi. Bu sorun yalnızca Arnavutluk’un sorunu da olmamalı çünkü bu bir doğa sorunu.”
“Hükümetten istifa dışında beklentimiz yok”
Turizm projesinin özel ve elitist bir ada olarak sunulma biçiminin, halk arasında soru işaretleri uyandırdığını söyleyen Hoxha, bahse konu olan toprakların hiçbir şekilde kimsenin mülkiyeti altında kalmasını istemediklerini belirtti:
“Bu topraklar tarih boyunca Arnavutluk halkına aitti. Bundan sonra da öyle olmalı. Artık mevcut hükümetten bir beklentimiz yok ama talebimiz net. İstifa ve hukukun üstünlüğüne dayalı, her zaman doğru olanın yanında durarak Arnavutluk için çalışacak yeni bir hükümetin kurulması.
Yolsuzluk yıllardır hüküm sürdüğü için, bunu çok kısa sürede ortadan kaldırmak zor olabilir; ancak bu soruna çözüm yolları olduğuna inanıyoruz ve önlemler alarak, çeşitli faaliyetler yürüterek ve farkındalığı artırarak bununla mücadele edilebileceğine inanıyoruz.”
Fotoğraf: Erisa Kryeziu
“Devletin kayıtsızlığıbüyük tepki yarattı”
Protestoların, çevre aktivistlerinin sahadaki iş makinelerini fark etmesiyle Mayıs ayında başladığını ve ardından bölgenin, buldozerler ve dikenli teller ile çevrildiğini belirten gazeteci Erisa Kryeziu ise bölgeyi korumakla görevlendirilen özel güvenlik şirketinin agresif bir tepki vererek bir eylemciyi dövüp yerde sürüklemesi sonucunda durumun tırmandığını söyledi.
Olayın polislerin önünde meydana gelmesi ve polislerin ise özel güvenliğe müdahale etmemesinin geniş çaplı tepkiye yol açtığını belirten Kryeziu, sosyal medyada hızla yayılan bu olay videolarının birçok vatandaşta devlete ve onun kolluk güçlerine dair güvensizlik hissi yarattığını savundu.
Protestoların 12. günde başkent Tiran’ın ana bulvarına kadar taşındığını belirten Kryeziu, eylemlerin bölgenin zengin biyoçeşitliliğini simgeleyen flamingolara atıf ile “Flamingo İsyanı” olarak bilinmeye başladığını söyledi.
“Arnavutluk satılık değil” ve “Projeyi iptal edin” ana sloganlardı diyen Kryeziu, hareketin artık ekolojik kaygıların ötesine geçerek yönetim, şeffaflık, karar alma süreçlerine katılım ve siyasi iktidar ile sermaye grupları arasındaki ilişkiye dair daha geniş bir hayal kırıklığı ifadesi haline geldiğini belirtti.
“Anti-emperyalist bir hareket olarak tanımlayamayız”
Bazı aktivistlerin ve yorumcuların projeleri yabancı yatırımcılar ve daha geniş jeopolitik çıkarlarla ilişkilendirdiğini anlatan Kryeziu, hareketin temel taleplerinin, kamu yararı ve Arnavutluk’ta çevrenin korunmasıyla ilgili olduğunu, bu nedenle de Amerikan veya İsrail dış politikasına karşı bir hareket olarak tanımlanamayacağını söyledi:
“Arnavutluk’ta yaşanan durum, turizm geliştirme adına önemli kararların alınmasıdır. Ancak bu kararlar şeffaflıktan uzaktır ve iktidara yakın küçük bir yatırımcı grubuna fayda sağlarken sıradan vatandaşlara çok az ya da hiç yarar sağlamadığı izlenimini vermektedir. Aynı zamanda bu projelerin çoğu doğa, biyolojik çeşitlilik ve Arnavutluk’un koruma altındaki alanları pahasına gerçekleştirilmektedir. Bu durum çevrenin korunması, kamu yararı ve demokratik karar alma süreçleri konusunda ciddi endişeler yaratmaktadır.”
“Meydanlar kadın ve gençlerle dolu”
Protestoların bazı muhalif siyasetçiler ve örgütler tarafından desteklense de bağımsız olduğunu belirten gazeteci Kryeziu, tek ortak düşüncenin Arnavutluk’un geleceği olduğunu söyledi.
Eylemlerin sosyal medya sayfaları ve grupları aracılığıyla örgütlendiğini belirten gazeteci, meydanların özellikle gençler ve kadınlar ile dolu olduğunu ve eylemlerin içeriğinin de kalabalık gruplarda kararlaştırıldığını belirtti.
“Protestolar sistem karşıtı harekete dönüştü”
Protestoların ilk günlerinde birçok medya kuruluşunun Zvernec’te yaşanan protestoları ve sahadaki çatışmaları haberleştirmediğini belirten gazeteci, olayın uluslararası gündeme taşınması ile yayın yapılmaya başlandığını belirtti.
Bu durumun Arnavutluk’taki anaakım medya ile siyasi iktidar arasındaki yakın ilişkiyi de gösterdiğini söyleyen Kryeziu, medyanın gözden kaçırdığı diğer bir noktanın ise protestocuların çeşitliliği olduğunu savundu:
“Meydanlarda toplumun her kesiminden insanlar bulunuyor. Bu insanlar Rama hükümetinden, onun propagandasından ve yıllardır toplumu temsil edemeyen geleneksel muhalefetten yorulmuş durumda. Bu nedenle protestolar artık yalnızca belirli bir çevre projesine karşı bir tepki değil, ‘Yeni Bir Arnavutluk’ talebiyle ortaya çıkan daha geniş kapsamlı bir sistem karşıtı harekete dönüşmüştür.”
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Haziran 2026 toplantısında alınan kararlarda, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tutukluluklarında makul şüpheyi destekleyecek kanıt bulunmadığı vurgulanarak “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğü” ifade edildi.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AK-BK), gerçekleştirdiği toplantıda Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılma çağrısını yineledi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmasını denetlemek üzere 9-11 Haziran 2026 tarihleri arasında Strazburg’da 1563’üncü toplantısını gerçekleştirdi. Toplantının Türkiye açısından en kritik gündem maddelerini, uzun süredir tutuklu bulunan Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dosyaları oluşturdu. Komite, söz konusu isimlerin derhal serbest bırakılması yönündeki AİHM kararlarının uygulanmadığını belirterek, Türkiye’deki iç hukuk mekanizmalarına net süreler tanıdı.
Haziran 2026 toplantısında alınan kararlarda, yakın zamanda kesinleşen Selahattin Demirtaş (No. 4) kararının Komite’nin mevcut pozisyonunu bütünüyle doğruladığına dikkat çekildi. Karar metninde, iç hukuk mahkemelerinin dayandığı delil temelinin Demirtaş ve Yüksekdağ’ın ne tutukluluğunu ne de mahkûmiyetini haklı çıkarmaya yeterli olmadığı belirtilerek, olayların “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğünü” gösterdiği ifade edildi. Bakanlar Komitesi, Bölge Adliye Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) bu şikayetleri hiçbir gecikmeye yer vermeden ele almasının “açık ve ivedi bir gereklilik” olduğunu kaydetti.
AİHM’nin Selahattin Demirtaş (No.4) Kararı
Tarih ve Kesinleşme Durumu
Karar, 8 Temmuz 2025 tarihinde açıklanmış; Türk hükümetinin Büyük Daire’ye yaptığı itiraz talebi reddedilerek nihai olarak kesinleşmiştir.
Kapsadığı İsimler
Söz konusu karar yalnızca Selahattin Demirtaş’ı değil, dönemin diğer HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ‘ı da bütünüyle kapsamaktadır.
Kritik Hukuki Tespitler
Her iki ismin de 2016 yılında milletvekili iken “makul şüpheyi destekleyecek kanıt bulunmaksızın” tutuklandığı vurgulanmıştır.
İç hukuk mahkemelerinin dayandığı delil temelinin, ne tutukluluğu ne de mahkûmiyeti haklı çıkarmaya yeterli olmadığı belirtilmiştir.
Tutuklamaların yargısal bir gereklilikten ziyade başka bir amaç güttüğü ve süreçte “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğü” hükme bağlanmıştır.
Sürecin Mevcut Tıkanıklığı
Kararın kesinleşmesinin ardından 3 Ekim 2025’te Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan tahliye başvurusuna iç hukukta henüz bir yanıt verilmemiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ise karara atıf yaparak kendi pozisyonlarının bütünüyle doğrulandığını ilan etmiş ve derhal tahliye çağrısını yinelemiştir.
2017 yılından bu yana tutuklu bulunan Osman Kavala dosyasında ise Komite, kararların uygulanmamasına yönelik “derin üzüntü” bildirdi. Yayımlanan metinde, Anayasa Mahkemesi’nin en geç 31 Ağustos 2026 tarihine kadar, meseleyi iç hukuk sistemi içinde hızlı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uygun şekilde çözüme kavuşturacak bir karar vermesinin “zorunlu bir gereklilik” olduğu vurgulandı. Komite, kararların uygulanmaması halinde Eylül 2026’da gerçekleşecek 1569’uncu toplantıda ek adımları ve olası yaptırımları masaya yatıracağını duyurdu.
Temmuz 2025’ten bugüne tıkanan süreç
Bakanlar Komitesi’nin Haziran 2026 kararlarına uzanan süreç, AİHM’nin 8 Temmuz 2025 tarihinde açıkladığı Selahattin Demirtaş (No.4) kararının, Türk hükümetinin Büyük Daire talebinin reddedilmesiyle kesinleşmesiyle ivme kazandı. Bu kesinleşmenin ardından karar, “nitelikli inceleme” statüsünde Bakanlar Komitesi gündemine dahil edildi.
Demirtaş’ın avukatları, AİHM kararının ardından 11 Temmuz 2025’te Türk mahkemelerine başvurdu ancak ret yanıtı aldı. 3 Ekim 2025 tarihinde Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan yeni tahliye talebine ise mahkeme tarafından herhangi bir yanıt verilmedi.
İhlal prosedürü ve Anayasa’nın 90. Maddesi
Sürecin hukuki dayanağını, Türkiye’nin taraf olduğu AİHS’nin 46. maddesi ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi oluşturuyor. 2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesine eklenen fıkra ile, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmaların kanunlarla çelişmesi durumunda uluslararası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı kurala bağlanmıştı.
Bu yasal zorunluluğa rağmen AİHM kararlarının uygulanmaması, Türkiye hakkında Avrupa Konseyi nezdinde “ihlal prosedürü” işletilmesine neden oldu. Osman Kavala kararının icra edilmemesi üzerine başlatılan prosedür sonucunda, AİHM Büyük Dairesi 11 Temmuz 2022 tarihinde Türkiye’nin Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğine resmen hükmetmişti. Avrupa Konseyi verilerine göre Türkiye, AİHM tarafından hükmedilen genel davaların yüzde 90’ında kararları uygularken, içtihat oluşturan ve yasal düzenleme gerektiren “emsal (öncü)” davalarda uyum oranı yüzde 68’de kalıyor.
İç hukukta uyuşmazlıklar
Uluslararası yargı mercilerinden gelen kararların yanı sıra, iç hukukta da yüksek yargı organları ile ilk derece mahkemeleri arasında yetki uyuşmazlıkları yaşanıyor. Geçtiğimiz süreçte Can Atalay ve Tayfun Kahraman dosyalarında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen “hak ihlali” ve “yeniden yargılama” kararları, Yargıtay ve İstanbul’daki Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından “yetki gaspı” gerekçesiyle uygulanmadı.
Aynı zamanda AYM’nin kendi içinde verdiği kararlardaki farklılıklar da hukuk çevrelerince takip ediliyor. Mahkeme, Gezi davasında tutuklanan Yiğit Aksakoğlu ve Altanlar davasında Mehmet Altan için hak ihlali kararları verirken, benzer suçlamalarla yargılanan Osman Kavala ve Ahmet Altan’ın başvurularını reddetmişti.
Uluslararası denetim organları ve Türkiye’deki yargı mekanizmaları arasındaki bu krizin seyri, Anayasa Mahkemesi’nin 31 Ağustos 2026’ya kadar atacağı adımlar ve Bakanlar Komitesi’nin Eylül 2026 toplantısında alacağı kararlarla netleşecek.
AİHM Kararları ve Yargı Krizi Kronolojisi
Demirtaş ve Kavala dosyalarında ulusal ve uluslararası yargı organlarının aldığı kritik kararlar.
4 Kasım 2016
HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gözaltına alınarak tutuklandı.
1 Kasım 2017
İş insanı Osman Kavala tutuklanarak cezaevine gönderildi.
20 Kasım 2018
AİHM: Demirtaş’ın tutukluluğunun siyasi olduğuna karar verdi ve derhal serbest bırakılmasını talep etti. Karar yerel mahkemelerce uygulanmadı.
10 Aralık 2019
AİHM: Osman Kavala’nın tutuklanması için makul şüphe bulunmadığına ve yargılamanın siyasi amaç taşıdığına kanaat getirerek derhal serbest bırakılmasına hükmetti.
22 Aralık 2020
AİHM Büyük Dairesi: Demirtaş davasında (No.2) ihlal kararı vererek serbest bırakılması gerektiğine kesin olarak hükmetti.
11 Temmuz 2022
AİHM Büyük Dairesi (İhlal Prosedürü): Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin başvurusu üzerine, Türkiye’nin Kavala dosyasında AİHS’den doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğine resmen karar verdi.
8 Temmuz 2025
AİHM: Selahattin Demirtaş (No.4) kararını açıkladı. Türk hükümetinin Büyük Daire talebi reddedilerek ihlal ve serbest bırakılma kararı kesinleşti. Karar, AK BK gündemine alındı.
3 Ekim 2025
Demirtaş’ın avukatları, AİHM kararları doğrultusunda Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yeni bir tahliye başvurusunda bulundu. Mahkemeden yanıt alınamadı.
9-11 Haziran 2026
Bakanlar Komitesi 1563. Toplantısı: Selahattin Demirtaş (No.4) kararının pozisyonlarını doğruladığını belirterek Demirtaş, Yüksekdağ ve Kavala’nın derhal serbest bırakılması çağrısını yineledi. Anayasa Mahkemesi’ne Kavala dosyası için 31 Ağustos 2026’ya kadar süre verildi.
Eylül 2026 (Planlanan)
Bakanlar Komitesi 1569. Toplantısı: Kararların uygulanmaması halinde Türkiye’ye yönelik atılacak ek adımlar ve yaptırımların görüşüleceği olağanüstü gündemli toplantı.
Kaynak: DW Türkçe, expressioninterrupted, bianet, medyascope, MA, (İnfografiler kaynaklardan elde edilen bilgilerden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.)
Erkekler Dünya Kupası turnuvası öncesi güç dengeleri yeniden şekillenirken, Arjantin’den Fransa’ya, Brezilya’dan ev sahibi ABD’ye uzanan geniş favori havuzu dikkat çekiyor. Ancak genişleyen format ve artan rekabet, bu Dünya Kupası’nda “kesin favori” tanımını her zamankinden daha belirsiz hale getiriyor.
Foto: Jim Watson/AFP via Getty Images
2026 FIFA Erkekler Dünya Kupası bu akşam Meksika’nın başkenti Mexico City’de bulunan Estadio Azteca’da oynanacak Meksika-Güney Afrika karşılaşmasıyla başlayacak. Karşılaşma yerel saatle 20.00’de başlayacak.
Açılış mücadelesi, aynı zamanda 2026 Erkekler Dünya Kupası’nın 48 takımlı yeni formatındaki ilk resmi maç olarak kayda geçecek.
Organizasyon boyunca maçlar ABD, Kanada ve Meksika’da oynanacak. Turnuvanın üç ülkeye yayılması nedeniyle grup maçları farklı saat dilimlerinde ve geniş bir coğrafyada oynanacak. ABD, Kanada ve Meksika’daki şehirlerde toplam 16 farklı stadyum turnuva süresince kullanılacak.
Dünya Kupası: Favoriler ve Beklentiler
Turnuva öncesi futbol kamuoyunda öne çıkan takımlar ve güç dengeleri.
Favori Ekipler
Arjantin, Fransa, Brezilya, İngiltere
Kadro istikrarı, derin oyuncu havuzu ve turnuva tecrübesiyle kupanın doğal adayları.
Almanya & İspanya
Potansiyel Şampiyonlar
Dalgalı performansa rağmen “turnuva takımı” kimliğiyle her an zirveye çıkabilecek ekipler.
ABD & Meksika
Ev Sahibi Avantajı
ABD kadro derinliği ile öne çıkarken, Meksika grup aşamasında sürpriz potansiyeli taşıyor.
Afrika & Asya
Genişleyen Görünürlük
Yeni formatla daha fazla eleme şansı bulsalar da, çeyrek final sonrası Avrupa/Güney Amerika ağırlığı bekleniyor.
Final karşılaşması 19 Temmuz’da New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda oynanacak.
FIFA Başkanı Gianni Infantino turnuvayı “insanlık tarihinin en büyük spor organizasyonu” olarak tanımlıyor. Gerçekten de ölçek bakımından 2026 Erkekler Dünya Kupası, yalnızca futbol tarihinin değil, küresel spor tarihinin de en büyük etkinliklerinden biri olmaya hazırlanıyor. Ancak organizasyon büyüdükçe, beraberinde taşıdığı siyasi, ekonomik ve toplumsal tartışmalar da genişliyor.
Son yıllarda Dünya Kupaları yalnızca sahadaki rekabetle değil, ev sahibi ülkelerin politikaları, insan hakları sicilleri, güvenlik uygulamaları ve ekonomik tercihleri üzerinden de değerlendiriliyor. 2026 turnuvası ise bu eğilimin en görünür örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
Vize engelleri, göç politikaları, güvenlik uygulamaları, yüksek bilet fiyatları, çevresel maliyetler ve ABD’nin dış politikası, futbolun önüne geçen başlıklardan bazıları.
Birçok gözlemciye göre 2026 Erkekler Dünya Kupası, modern futbol tarihinin en siyasallaşmış turnuvalarından biri olmaya aday. Bunun nedeni yalnızca ev sahibi ülkelerin aldığı kararlar değil. Aynı zamanda turnuvanın düzenlendiği dönemin küresel siyasi atmosferi. Göç tartışmalarının yoğunlaştığı, uluslararası gerilimlerin arttığı ve büyük spor organizasyonlarının ekonomik etkilerinin daha fazla sorgulandığı bir dönemde Dünya Kupası, kaçınılmaz olarak futbolun sınırlarını aşan bir anlam kazanıyor.
Turnuva öncesindeki en görünür tartışmalardan biri katılımcıların ülkeye giriş süreçleri oldu.
Dünya Kupası gibi küresel organizasyonlarda ev sahibi ülkelerin temel sorumluluklarından biri, turnuvaya katılma hakkı kazanan sporcuların, görevlilerin ve akredite personelin ülkeye girişini mümkün kılmak olarak kabul ediliyor. Ancak 2026 turnuvası öncesinde yaşanan bazı olaylar, bu ilkenin pratikte nasıl uygulanacağına ilişkin soru işaretleri yarattı.
Somalili hakeme vize verilmedi
FIFA tarafından görevlendirilen Somalili hakem Omar Abdulkadir Artan’ın ABD’ye girişine izin verilmemesi, uluslararası spor kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. İran heyetinden bazı görevlilerin vize alamadığı yönündeki açıklamalar da benzer tartışmaları beraberinde getirdi.
BBC’nin analizine göre turnuvaya katılan 48 ülkenin 11’i, ABD’nin seyahat kısıtlamaları, yüksek vize reddi oranları veya ek güvenlik prosedürlerinden etkileniyor.
Bu tablo, sorunun münferit örneklerin ötesine geçtiğine işaret ediyor. Bazı ülkelerden gelen katılımcılar için süreçlerin daha uzun sürmesi, ek güvenlik incelemeleri veya belirsizlikler yaşanması, Dünya Kupası’nın evrensel erişim ilkesiyle ne ölçüde uyumlu olduğu sorusunu gündeme taşıdı.
Bu durum, FIFA’nın uzun yıllardır savunduğu temel ilkelerden biriyle ilgili yeni sorular doğurdu. FIFA Başkanı Gianni Infantino 2017 yılında, Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanan takımların, taraftarların ve görevlilerin ev sahibi ülkeye girişinin garanti altına alınması gerektiğini söylemişti.
Ancak bugün yaşananlar, bu ilkenin ne ölçüde uygulanabildiği yönünde tartışmaları beraberinde getiriyor. Eleştirmenlere göre mesele yalnızca birkaç kişinin vize alamaması değil. Spor organizasyonlarının ulusal güvenlik politikaları karşısındaki hareket alanının ne kadar geniş olduğu.
Tartışmalar yalnızca vize süreçleriyle sınırlı değil
ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonlarının ardından iki ülke arasındaki gerilim de turnuvanın siyasi arka planını şekillendiriyor. Dünya Kupası tarihinde ilk kez ev sahibi ülkelerden biri, turnuvaya katılan bir ülkeyle doğrudan çatışma yaşayan bir aktör konumunda bulunuyor.
Bu durum, spor ile uluslararası siyasetin birbirinden tamamen ayrılmasının ne kadar zor olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. FIFA uzun yıllardır futbolun siyasi çekişmelerden bağımsız tutulması gerektiğini savunsa da, küresel ölçekte düzenlenen organizasyonlar çoğu zaman devletler arasındaki ilişkilerden doğrudan etkileniyor.
İnsan hakları örgütleri ise başka başlıklara dikkat çekiyor. Uluslararası Af Örgütü, ABD’deki göçmenlik uygulamaları ve ICE operasyonlarının taraftarlar üzerinde caydırıcı etki yaratabileceği uyarısında bulundu. Örgüt ayrıca protesto hakkı, ifade özgürlüğü ve güvenlik uygulamalarına ilişkin endişelerini de kamuoyuyla paylaştı.
İnsan hakları savunucularına göre mesele yalnızca stadyum güvenliği değil. Taraftarların seyahat özgürlüğü, kamusal alanlarda toplanma hakkı ve protesto faaliyetlerine yönelik yaklaşım da büyük spor organizasyonlarının değerlendirilmesinde giderek daha önemli kriterler haline geliyor.
Öte yandan turnuva, maliyet tartışmalarıyla da gündemde. FIFA’nın uyguladığı dinamik fiyatlandırma sistemi nedeniyle bazı maçların bilet fiyatları önceki Dünya Kupalarına kıyasla katlanarak arttı. Taraftar grupları, organizasyonun giderek daha az erişilebilir hale geldiğini savunuyor.
Maliyeti çok artan bir turnuva
Özellikle ulaşım ve konaklama giderlerinin de eklenmesiyle birlikte, birçok taraftar için Dünya Kupası deneyiminin maliyeti geçmiş turnuvalara göre önemli ölçüde yükselmiş durumda. Bu durum, futbolun en büyük organizasyonunun giderek daha fazla ekonomik imkânı olan kesimlere hitap ettiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.
FIFA Başkanı Gianni Infantino, ABD Başkanı Donald Trump ile yakın ilişkisi yüzünden eleştiriliyor Foto: APA / Sam Hodde
Çevresel etkiler de eleştirilerin odağında. Araştırmalar, 48 takımlı yeni format ve kıtaya yayılan maç takvimi nedeniyle bu Dünya Kupası’nın şimdiye kadarki en yüksek karbon ayak izlerinden birine sahip olabileceğini ortaya koyuyor.
Takım, taraftar ve organizasyon trafiğinin üç ülkeye yayılması. Artan uçuş sayıları ve genişleyen maç programı nedeniyle çevre örgütleri sürdürülebilirlik hedeflerinin ne ölçüde karşılanabileceğini sorguluyor. FIFA ise altyapı yatırımları ve karbon dengeleme programlarıyla bu etkinin azaltılabileceğini savunuyor.
Bütün bu tartışmalar, futbolun en büyük organizasyonunun nasıl bir geleceğe doğru ilerlediğine ilişkin daha geniş bir soruyu da gündeme getiriyor: Dünya Kupası hâlâ öncelikle bir spor organizasyonu mu, yoksa giderek daha fazla siyasi, ekonomik ve jeopolitik güç mücadelelerinin sahnesine mi dönüşüyor?
Belki de 2026 Dünya Kupası’nı farklı kılan unsur tam olarak bu. Turnuva bir yandan milyarlarca insanı ekran başına çekecek küresel bir spor şöleni olmayı sürdürürken, diğer yandan çağımızın en önemli tartışmalarının da kesişim noktasında yer alıyor. Göç, güvenlik, erişim, ekonomi ve uluslararası siyaset gibi başlıklar, futbolun etrafında yeni bir tartışma alanı oluşturuyor.
Bu sorunun yanıtı önümüzdeki haftalarda sahadaki sonuçlar kadar, saha dışındaki gelişmeler tarafından da şekillenecek.
🏆 2026 Dünya Kupası: Tam Kapsamlı Maç Takvimi
104 maç, 48 takım, 12 grup. ABD, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde gerçekleşecek dev turnuvanın tüm eşleşmeleri.
⚽ A Grubu🇲🇽 Meksika, 🇿🇦 Güney Afrika, 🇰🇷 Güney Kore, 🇨🇿 Çekya
▼
📅 11 Haz 2026Açılış
Meksika
VS
G. Afrika
📍 Mexico City
📅 11 Haz 2026
G. Kore
VS
Çekya
📍 Guadalajara
⚽ B Grubu🇨🇦 Kanada, 🇧🇦 Bosna Hersek, 🇶🇦 Katar, 🇨🇭 İsviçre
▼
📅 12 Haz 2026
Kanada
VS
Bosna H.
📍 Toronto
📅 13 Haz 2026
Katar
VS
İsviçre
📍 San Francisco
⚽ C Grubu🇧🇷 Brezilya, 🇲🇦 Fas, 🇭🇹 Haiti, 🏴 İskoçya
▼
📅 13 Haz 2026
Haiti
VS
İskoçya
📍 Boston
📅 13 Haz 2026
Brezilya
VS
Fas
📍 New York / NJ
⚽ D Grubu (Türkiye)🇺🇸 ABD, 🇵🇾 Paraguay, 🇦🇺 Avustralya, 🇹🇷 Türkiye
▼
📅 12 Haz 2026
ABD
VS
Paraguay
📍 Los Angeles
📅 13 Haz 2026
Avustralya
VS
Türkiye
📍 Vancouver
📅 19 Haz 2026
Türkiye
VS
Paraguay
📍 San Francisco
📅 25 Haz 2026
Türkiye
VS
ABD
📍 Los Angeles
⚽ E Grubu🇩🇪 Almanya, 🇨🇮 Fildişi Sahili, 🇪🇨 Ekvador, 🇨🇼 Curaçao
▼
📅 14 Haz 2026
F. Sahili
VS
Ekvador
📍 Philadelphia
📅 14 Haz 2026
Almanya
VS
Curaçao
📍 Houston
⚽ F Grubu🇳🇱 Hollanda, 🇯🇵 Japonya, 🇸🇪 İsveç, 🇹🇳 Tunus
▼
📅 14 Haz 2026
Hollanda
VS
Japonya
📍 Dallas
📅 14 Haz 2026
İsveç
VS
Tunus
📍 Monterrey
⚽ G Grubu🇧🇪 Belçika, 🇪🇬 Mısır, 🇮🇷 İran, 🇳🇿 Yeni Zelanda
▼
📅 15 Haz 2026
İran
VS
Y. Zelanda
📍 Los Angeles
📅 15 Haz 2026
Belçika
VS
Mısır
📍 Seattle
⚽ H Grubu🇪🇸 İspanya, 🇺🇾 Uruguay, 🇸🇦 S. Arabistan, 🇨🇻 Yeşil Burun
▼
📅 15 Haz 2026
S. Arabistan
VS
Uruguay
📍 Miami
📅 15 Haz 2026
İspanya
VS
Yeşil Burun
📍 Atlanta
⚽ I Grubu🇫🇷 Fransa, 🇸🇳 Senegal, 🇮🇶 Irak, 🇳🇴 Norveç
Basın emekçileri, 3 Şubat’tan bu yana tutuklu bulunan ve hedef gösterilen ETHA gazetecileri ve tüm tutuklu gazetecilerin serbest bırakılması için Taksim Tünel Meydanı’nda açıklama yaptı: “Özgür basın susmadı, susmayacak!”
Fotoğraf: Abdullah Tepeli
Basın örgütleri, gazeteciler, sivil toplum örgütü ve siyasi parti temsilcileri, tutuklu ve hedef gösterilen gazetecilerle dayanışmak amacıyla sahadaki basın emekçilerinin çağrısıyla İstanbul’un Beyoğlu İlçesi’nde bulunan Taksim Tünel Meydanı’nda bir araya geldi. Açıklamada, Etkin Haber Ajansı (ETHA) çalışanları Pınar Gayıp, Elif Bayburt, Nadiye Gürbüz ve Müslüm Koyun’un serbest bırakılması talep edildi. Basın açıklamasına DİSK Basın İş, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Dicle Fırat Gazeteciler Derneği yöneticileri; Emek Partisi Milletvekili İskender Bayhan, Dem Parti Milletvekili Özgül Saki , Divriği Kültür Derneği Genel Başkanı Cihan Erdoğan ve Hakan Tosun’un ablası Özgür Tosun’un da katıldığı açıklamada “Tutsak gazetecilere özgürlük” pankartı açıldı.
Açıklama sırasında “Özgür basın susturulamaz,” “Pınar’a, Elif’e, Müslüm’e, Nadiye’ye özgürlük,” “ETHA susmadı, susmayacak,” “Gözaltılar tutuklamalar baskılar bizi yıldıramaz” sloganları da atıldı.
Açıklama gazetecilerin ve siyasi parti temsilcilerinin konuşmalarıyla başladı. İlk olarak tutsak ETHA basın emekçilerinin cezaevinden gönderdikleri mektup okundu. Mektupta şu ifadeler yer aldı:
Sevgili dostlar, meslektaşlar
Şubat ayından bu yana haberlerimiz bahane edilerek tutsağız. Gerçeği haberleştirme ısrarımızı suç göstererek bizi yargılamaya çalışanlara inat içeride ve dışarıda gazeteciliği savunmaya devam ediyoruz.
4 aydır iddianamemiz hala ortada yokken bir tiyatrodan ibaret olan tutukluluk incelemesinde savunma yapmamız engelleniyor. Mahkeme yalnızca hakkımızda önceden verilen tutukluluk devam kararını okuyor.
Gazetecilere yönelik saldırılar günden güne artarken ne halkın haber alma hakkından ne de gerçeği haberleştirme ısrarımızdan bir milim geri adım atmayacağız. Kalemimizi emanet alıp haberlerimizi sürdüren tüm özgür basın emekçilerini selamlıyoruz.
Özgür basın susturulamaz
Dayanışma ve sevgiyle
ETHA Emekçileri
Mektubun okunmasından sonra konuşan ETHA muhabiri Yeşim Tükel, arkadaşlarının Kürtlerin, kadınların, gençlerin, işçilerin, cumartesi annelerinin ve Alevilerin sesi olduklarını için tutuklandıklarını söyledi.
“Sesimizi bütün tutsak gazeteciler için birleştirelim”
Tükel, gazetecilerin üzerindeki baskı, tutuklama, katletme terörünün bu topraklarla özgü olmadığını belirterek, “Suriye’de, cihatçı, soykırımcı HTŞ çetelerinin suçlarını teşhir ettiği için 18 Ocak’tan beri Eva Maria Michelmann ve Ahmet Polad arkadaşımız işkence ve tecrit altında tutsaklar. Sesimizi Elif, Nadiye, Müslüm, Pınar, Ahmet, Eva şahsında bütün tutsak gazeteciler için birleştirelim” dedi.
Ardından katledilen gazeteci ve doğa savunusu Hakan Tosun’un ablası Öznur Tosun söz aldı. Tosun, “Katletmek hapsetmek özgür basını hiçbir zaman susturamadı, susturamayacak. Bu yıllardır böyle devam etti böyle devam edecek. Gazeteciler bizim sağduyumuz, gözümüz, kulağımız. Bugün onlara sahip çıkmazsak biz yarın kör, sağır, dilsiz kalacağız” gazetecilerle dayanışmayı sürdüreceklerini ifade etti.
DFG adına söz alan gazeteci Hayri Tunç ise Gazeteciliğin bu topraklarda her zaman zor altında olduğunu, geçtiğimiz günlerde gözaltına alınan Mezoptamya Ajansı (MA) muhabiri Sema Bingöl’e yönelik saldırıları ve gazetecilik faaliyetlerinden dolayı ceza alan Erdoğan Alayumat’ın durumuna dikkat çekerek Özgür Basın’ın sesinin susmayacağını aktardı.
“Pınar ve Nadiye bizim için alanlardaydı”
Disk Basın-İş adına konuşsn gazeteci Zana Kaya, “Biz tutuklandığımızda Pınar ve Nadiye bu alanlarda tutsak gazeteciler için eylem yapıyordu. Şimdi biz onlar için alandayız” diyerek tutsak gazetecilerle dayanışma içinde olduklarını ve serbest bırakılana kadar mücadele edeceklerini belirtti.
TGS adına söz alan gazeteci Evrim Kepenek ise tutsak gazetecilerle dayanışma içinde olduklarını belirterek ETHA gazetecilerinin ve tüm tutsak gazetecilerin bir an önce serbest bırakılmalarını talep etti.
Sonrasında söz alan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Özgül Saki, ülkede basın özgürlüğünün mumla arandığını söyleyerek, “Hemen hemen her gün tutuklanan gazetecilerin haberleriyle uyanıyoruz. Arkadaşlarımız gazetecilik faaliyeti yaptıkları için, işçi sınıfının, kadınların, gençlerin, savaş suçlarının haberlerini yaptıkları için tutuklular. Ama bu topraklarda Özgür basın geleneği yılmadı, kalemler yazmaktan vazgeçmeyecek, hep birlikte bu memlekette özgür basın geleneğini hep birlikte devam ettireceğiz” dedi.
Son olarak konuşan Emek Partisi (EMEP) İstanbul Milletvekili İskender Bayhan, gazetecilerin emekçilerden yana oldukları için tutsak edildiklerini belirterek derhal serbest bırakılmalarını talep etti.
Fotoğraf: Abdullah Tepeli
“Görülmesi istenmeyeni görünür kıldılar”
Ardından ortak basın açıklaması okundu. Basın metninin Türkçesini gazeteci Eylem Nazlıer okurken Kürtçesini ise gazeteci Helin Özgün okudu.
128 gündür tutuklu bulunan ETHA emekçilerinin serbest bırakılması için bir araya geldiklerini belirten Eylem Nazlıer, “Arkadaşlarımız 3 Şubat’ta Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne yönelik yapılan operasyonlarda gözaltına alındılar, ardından tutuklandılar. Yaklaşık 5 ay geçmesine rağmen arkadaşlarımıza dair iddianame hazırlanmadı. Aralarında sadece arkadaşımız Müslüm’ün mahkeme tarihi bir kaç gün önce belli oldu. Biz biliyoruz ki arkadaşlarımız gazetecilik yaptıkları için tutuklandı. Çünkü onlar kadın mücadelesinin sesini duyurdu, ekoloji savunucularının emeğini görünür kıldı. Katliamları, yoksulluğu, direnişi ve halkın yaşadığı gerçekleri haberleştirdi. Cumartesi Anneleri’ni, Barış Anneleri’ni, direnen işçileri, adalet talebiyle meydanları dolduran gençleri, kadın ve LGBTİ+’ları kamuoyuna taşıdılar. Görülmesi istenmeyeni görünür kıldılar” dedi.
“Gazeteciliği suç gibi gösteren yayınları kabul etmiyoruz”
Açıklamada geçtiğimiz günlerde Ankara’da düzenlenen Ethem Sarısülük anmasında gözaltına alınan Mezopotamya Ajansı (MA) muhabiri Sema Bingöl’ün serbest bırakılmasının ardından, iktidar yanlısı medya tarafından hedef gösterilmesine de dikkat çekti:
“Gazeteciler yalnızca tutuklanmıyor iktidar yanlısı medya organlarınca hedef gösteriliyor. Son olarak, 1 Haziran’da Ankara’da düzenlenen Ethem Sarısülük anmasını takip ettiği sırada gözaltına alınan ve daha sonra serbest bırakılan MA muhabiri Sema Bingöl’e yönelik linç kampanyasıdır. Gazetecilik faaliyetini suç gibi gösteren, nefret ve düşmanlığı körükleyen bu yayınları yakından tanıyor ve kabul etmiyoruz. Ayrıca Nujinha’ya yönelik saldırıları kınıyoruz. Yayın faaliyetlerinin hedef alınması ve tehdit mesajlarıyla gazetecilerin susturulmak istenmesi kabul etmiyoruz. Kadınların sesi olan Nujinha ile dayanışma içindeyiz. Diyalog ve çözüm arayışında buluştuğu bu dönemde, başta Sema Bingöl olmak üzere Kürt gazetecileri hedef alan yayınlar kabul edilemez. Yetkilileri derhal harekete geçmeye, basın özgürlüğünü koruma sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyoruz.”
“Meslektaşlarımız için mücadelemiz sürecek”
Açıklamanın sonunda ise şu ifadeler kullanıldı:
“Meslek örgütlerinin hazırladığı raporlara göre birçok gazeteci karakola imza verme, yurtdışı yasağı, ev hapsi gibi sistematik hale getirilen cezalandırma politikaları ile karşı karşıya. Gazeteciliğin soruşturma, gözaltı ve tutuklama süreçleriyle baskı altına alınmasını kabul etmiyoruz. Bir kez daha ilan ediyoruz. Gazetecileri susturamazsınız! ETHA, Atılım gazetesi gözaltı, tutuklama, tüm baskı ve engellemelere rağmen susmadı susmayacak. Bugün bir kez daha buradan ilan ediyoruz: Meslektaşlarımız için mücadelemiz sürecek. ETHA emekçileri Pınar, Nadiye, Elif ve Müslüm özgürlüklerine kavuşana kadar her yerde seslerini yükseltmeye devam edeceğiz, arkadaşlarımız serbest bırakılsın!”