Dinç: En çok Kürdistan ve Doğu Karadeniz’de isimler değiştirildi

Tarihçi Namık Kemal Dinç, Cumhuriyet’in ilanından bir süre önceden başlamak üzere günümüze kadar 75 bin yer isminin incelendiğini, bu süre zarfında 28 bin yerin isminin değiştirildiğini belirtiyor. Dinç’e göre bu durum “Anadolu’dan bir ana vatan yaratma meselesidir. Bunu yaparken Kürdistan, Ermenistan, Pontus vb. tarihsel coğrafyanın yok edilmesidir. Yani Anadolu isminin yayılmacı, gizleyen bir yönü de vardır.”

Türkiye haritası

15 Mayıs Kürt Dil Bayramı dolayısıyla yine çok yoğun bir şekilde Kürtçe üzerindeki baskılar gündeme geliyor. Kürtçenin Kürt toplumunda küçük çocuklar arasında bile artık yeterince konuşulmadığı, bunun dilin geleceği için ciddi tehlikeler doğuracağını ifade eden dil bilimciler ve hak savunucuları; bu yüzden Kürtçenin eğitim ve pazar dili olmasını istiyorlar.

Kürtçenin bugün eğitim ve pazar dili olarak kullanılamamasının, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürtçe üzerinde yürütülen hem resmî hem de pratik engeller ve yasaklarla bağlantısının olduğu belirtiliyor. İlk dönemlerden bu yana çeşitli şekillerde uygulanan engel ve yasaklardan bir tanesi de yer adlarının değiştirilmesi. Cumhuriyet henüz kurulmadan başlandığı anlaşılan bu politika ile Türkiye sınırları içerisinde orijinali Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Rumca olan binlerce yer adı değiştirildi.

Tarihçi Namık Kemal Dinç, yer adlarının değiştirilmesinin sistematik politikalar çerçevesinde yapıldığını düşünüyor. Bunun için çeşitli kurulların oluşturulduğunu ve kararların alındığını belirten Dinç, bu politikanın amacının “tarih ve hafıza silmek” olduğunu ifade ediyor.

Türkiye’de yer isimlerinin değiştirilmesi ilk ne zaman uygulanmaya başlanıyor?

5 Ocak 1916 tarihinde Enver Paşa, Başkumandan Vekili unvanı ile bütün vilayetlere bir talimatname gönderiyor. Bu, tarihî önemdeki bir talimatnamedir. Öncelikle altındaki unvana bakmak lazım. Başkumandan vekili yazıyor; savaşa girmiş bir ordunun tepesindeki isim, başkumandan. Padişahın savaşı sürdürecek durumu olmadığı, Enver Paşa’nın sarayın damadı olduğu düşünüldüğünde imza atan kişi devletin en yetkili ismi.

Bu talimatnamenin birinci maddesinde ne diyor? “Bu müsait zamandan yararlanarak süratle yer isimleri değiştirilsin.” Ocak 1916 nasıl müsait bir zaman oluyor? Osmanlı ordusu savaşta, birçok cephede yenilgi almış, müttefiklerin ilerleyişi Çanakkale’de zorla durdurulmuş, Ruslar Doğu’da ilerlemeye devam ediyor ama Enver Paşa “müsait zaman” diyor. Ermeni Soykırımı tamamlanmış, Balkan Savaşları’nda yaşanan yenilginin ve kayıpların hıncı Ermenilerden çıkarılmış, Rumlar akın akın kaçıyorlar. Böyle bir zaman.

Enver Paşa, Foto: Wikipedia

Talimatname ile ne hedefleniyor?

Talimatnamenin hedeflediği yer isimleri, gayrimüslim olan Ermenice, Rumca ve Bulgarca isimler. Yer isimlerinin değiştirilmesine gayrimüslimlere ait yerleşimlerden başlanması tesadüf değil. Bu, bir Türk ulusu ve Türk vatanı yaratmada ilk aşama. Önce Müslüman olmayan toplumsal gruplar, sonra da Müslüman ama Türk olmayan toplumsal gruplar hedeflenecektir.

İkinci maddede yer isimlerinin değiştirilmesinin kimler tarafından yapılacağı anlatılmakta. Burada dikkat çeken, askerî yetkililer ile mülki memurların birlikte çalışacaklarının söylenmesi. Nihai karar ise Harbiye Nezareti tarafından veriliyor. Cumhuriyet döneminde de askerî yetkililerin hep bu işin merkezinde oldukları görülüyor.

Üçüncü madde, yerleşim yerlerine yeni isimler konulurken nelere dikkat edilmesi gerektiğini ayrıntılı anlatıyor.

Nelere dikkat edilmesi isteniyor?

Aslında eski hafızayı silerken yeni bir hafızanın nasıl inşa edilmesi gerektiği üzerinde duruyor. Bunun için askerî olayların ve iftihar edilecek şeylerin isimlerinin konulmasına öncelik verildiği görülüyor. Vatanı, savaş, kan ve öldürme edimiyle algılayan bir yaklaşım bu. Yine burada dil açısından dikkat edilmesi gerekenlere vurgusu önemli. Zira bu da Cumhuriyet döneminde de devam eden bir uygulama olacaktır. Örnek veriyor: Erkli, Erikli veya Oraklı olsun. Yapabildikleri değişiklikleri yapacaklardır.

Yeni konulan isimlerin bazen katliamlara karışmış askerî kimlikli kişiler olması ya da ırkçı, milliyetçi göndermeler içermesi dikkat çekmekte. Örneğin Dêrsim’de Abdullah Alpdoğan isminin caddelere verilmesi ya da Rumca ismiyle Tatavla olan Şişli ilçesinin mahallesinde sokak ve cadde isimlerinin Ergenekon, Bozkurt, Talat Paşa gibi isimlerle dolu olması gibi.


Enver Paşa'nın tüm vilayetlere gönderdiği talimatname


DH/ İ-UM
48/17
S.N. 1333
İstanbul Vilayeti
Hulasa: Suret Melfuf

1-Osmanlı ülkesinde Ermenice, Rumca veya Bulgarca kısaca İslam olmayan milletlerin lisanıyla anılan vilayet, sancak, köy, dağ, nehir ve benzeri bütün isimlerin Türkçeye dönüştürülmesi kararlaştırılmıştır. Şu müsait zamanımızdan istifade ederek, süratle bu amacın uygulamaya konulması hususunda çalışmanızı rica ederim.

2- Mıntıkanız dâhilindeki asker alma reisleri ile mülkiye memurları bir araya gelerek bu değişiklikler için müşir cetvelleri düzenlesinler ve öncelikle vilayet, sancak, kaza merkezlerinden başlayarak tamamlanan cetvelleri peyderpey genel karargâha göndersinler. Toplanan cetveller incelenecek ve birbirine çok benzeyen isimler muhabere edilerek değiştirildikten sonra bunlar İç İşleri ve Posta bakanlıklarına genelge ile uygulanmak için gönderilecektir.

3- Yeni konulacak isimlerin daima çalışmak için ibret olacak iftihar duyduğumuz askeri tarihimizi kapsaması gerekmektedir. Gerek şimdi gerekse daha önce askeri olaylara maruz kalmış mevkiler orada yaşanmış şanlı olayları hatırlatmalı. Eğer böyle bir olay yoksa en namuslu ve memlekete yararlı hizmetlerde bulunup da vefat etmiş kişilerin isimleri konulmalı. Veyahut o mevkiinin daima çok bilinen ürünleri, sanayisi veya ticaretine sabit kalacak ve sanat ve coğrafya şekline yakışan isimler bulunmalı. Kısaca mektep hocaları öğrencilerine coğrafya öğrettikleri zaman vatanımızın her parçasını anarken onlara aynı zamanda her mevkiinin şanlı tarihine, iklim, mahsul, sanat ve ticaretine ait faydalı mevzular bulabilmelidir. Bir de öteden beri yabancı da olsa nasılsa dil açısından alışılmış isimlerin birden bire lafzen hiç de benzeri olmayan isimlere dönüştürülmesi hem bazı yanlışlıklara hem de ahalinin dilinde eski isimlerin kullanılmasına sebep olacağından ahalinin doğal kabiliyeti dikkate alınmalı ve ona göre isim bulmaya özen gösterilmelidir. Mesela: bu belirtilen esas dâhilinde isim bulmak mümkün olmazsa “Erkli” yi “Erikli” veyahut “Oraklı”, “Gelibolu” yu “Velibolu” diyerek her şekilde eskisi ile uyum sağlanmış olur.

5 Ocak 1916

Başkumandan Vekili
Enver

Bu talimatname ne kadar süre uygulanıyor?

Yer isimlerinin değiştirilmesi talimatını veriyor. Uygulamaya başlıyorlar ama ne oluyor? 6 ay sonra, yani 15 Haziran 1916’da geçici olarak durduruluyor. Gerekçesi, yer isimlerinin değiştirilmesinin yarattığı karışıklıktır. Haberleşmede yarattığı sıkıntılar nedeniyle talimatnamenin savaş sonrasında uygulanmak üzere geçici olarak bekletilmesine karar veriliyor. Çünkü savaş zamanı karmaşa doğuyor. Şimdi eski ismi var, yeni ismi var. Telgrafta hangisini yazacaksın? Onu yazıyor, öbür tarafa gidiyor. Dolayısıyla bir karışıklık oluyor. Ondan sonra diyorlar ki “Bunu bir durduralım.”

Ama aslında durdurulmasına rağmen talimatname bugüne kadar uygulanmaya devam etmektedir.

Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca değişik şekillerde uygulanan yer adlarını değiştirme politikası ile hedeflenen neydi? Neden böyle bir çalışma yapılıyor?

O zaman yapılmak istenen ve bugün de devam eden şey, Türk ulusunun inşası ve Türkler için bir vatan inşa etmektir. Yer isimleri açısından mesele, Anadolu’dan bir ana vatan yaratma meselesidir. Bunu yaparken Kürdistan, Ermenistan, Pontus vb. tarihsel coğrafyanın yok edilmesidir. Yani Anadolu isminin yayılmacı, gizleyen bir yönü de vardır.

Balkan Savaşları sonrası Avrupa’daki toprakları tamamıyla kaybeden Osmanlı elitleri, modern zamanlara uygun bir vatan yaratma telaşına girdiler. Anadolu’yu bilmiyorlardı, onların gözdesi Balkanlar’dı ve çoğu orada doğmuştu. Balkanlar’dan kovulunca devletin tutunacağı, Türklerden oluşan bir vatan yaratmak istediler. Ama Anadolu dedikleri coğrafyada Rumlar ve Ermeniler, bu coğrafyanın yerleşik halkları olarak bin yıllardır yaşıyorlardı. Savaştan önce bu bölgede nüfusun en az yüzde 20’sini oluşturuyorlardı. Savaş aslında bu nüfusu buradan söküp atmak için bir fırsattı. O yüzden Enver Paşa “müsait zaman” diyor. Yani bu planı önceden hazırlamışlar, fırsatı yakalayınca da “uygulayalım” diyorlar.

HAFIZA SİLME OPERASYONU: VERİLERLE YER ADLARI DEĞİŞİMİ
75.000 İncelenen Toplam Yerleşimi
28.000 Resmi Değişim Kararı
%35 Toplam Değişim Oranı
~30.000 Tahmini Toplam Değişiklik

Bölgesel ve Sayısal Dağılım

Diyarbakır: 795 yerleşim ismi değiştirildi (Sayısal Birinci).
Artvin: %88 oransal değişim (359 yerleşim).
%80 Üzeri Değişim: Mardin, Muş, Bitlis, Batman, Siirt, Hakkari.
%60 Alt Sınırı: Kürdistan coğrafyasında bu oranın altında il bulunmuyor.

Kurumsal İşleyiş ve Süreç

Mesai Süresi: 1957 – 1978 (Tam 21 yıl kesintisiz çalışma).
1983-1986 Dönemi: Kurulun tekrar faaliyetiyle 280 yerleşim daha değiştirildi.
Nihai Onay: Kararlar Harbiye Nezareti (eski) ve İçişleri Bakanlığı koordinasyonuyla alındı.

Ad Değiştirme İhtisas Kurulu Bileşenleri

Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve Türk Dil Kurumu temsilcilerinden oluşan geniş kapsamlı bir heyet tarafından yürütülmüştür.

Bu uygulamaların Ermeni, Pontus ve Rum halklarının soykırıma uğratılması politikalarıyla bağlantısı var mı?

Mekânı değiştirip bir Türk vatanı yaratmak için ilk adım Müslüman olmayan halklardan kurtulmaktır. Bu amaçla soykırım, tehcir vb. politikalar uygulanır. İkinci aşamada ise Müslüman olan ama Türk olmayan gruplar hedeflenecektir. Bu anlamda İttihat ve Terakki’nin verdiği start mesajı, sonraki devirlerde de aralıksız uygulanmaya devam etmiştir.

Küçük Asya, Yukarı Mezopotamya, Güney Kafkasya’yı kapsayan bu coğrafya, uygarlığın yeşerdiği merkez. Tarihi, kültürü ve yarattığı değerlerle onlarca uygarlığa beşiklik yapmış. Yer isimleri de bütün bunların izlerini taşıyor. Dolayısıyla yapılan, bu izlerin tamamının silinmesidir. Yani tam bir kültür ve tarih katliamıdır.

Enver Paşa’nın talimatnamesi nerelerde uygulamaya konuldu? Örnekler var mı?

Örneğin Dêrsim’de Kızıl Kilise kazası Nazimiye, Muğla’da Megri kazası Fethiye, 1918’de ismi Bursa yapılan Hüdavendigâr’a bağlı Atranos kazası Orhaneli, yine Bursa’da Mihaliç kazası Karacabey, İzmir’deki Ayasluğ kazasının ismi ise Selçuk olarak değiştirilmiştir. Savaştan sonra bu politikanın Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından devam ettirildiği görülmektedir.

Yani Enver Paşa’nın aldığı bir karar sonradan Meclis eliyle bir devlet politikası haline mi getirildi?

1920’li yılların başında, yani daha Cumhuriyet’in ilanından önce TBMM’ye isimlerin değiştirilmesi için girişimlerde bulunulmuştur. Bu dönemde Meclis’e 2-3 tane önerge verildiği görülmektedir. Yer isimlerinin “millîleştirilmesi” amacıyla ilk teklif, 20 Aralık 1920 tarihinde İzmit Milletvekili Sırrı Bey tarafından yapılıyor. Sırrı Bey, ülkedeki yer isimlerinin “gayrimillî” kalmasından şikâyet ediyor. Isparta Milletvekili Nadir Bey ise “ecnebi isimleri taşıyan köy isimlerinin değiştirilmesine dair” bir önerge veriyor.

Ancak yer isimlerinin değiştirilmesi meselesi en çok Kürtlerin yerleşim yerleri ve Kürtçe ile ilişkili tartışılıyor. Siz ise bunun Müslüman olmayan diğer halklarla başladığını söylüyorsunuz. Kürtçe yer isimlerinin değiştirilmesi ne zaman başlıyor?

Cumhuriyet dönemi, bir Türk ulusu ve devleti inşa etmek gayesiyle gayritürk olan her şeye şiddetle yönelmişti. Artık Müslüman olmayanların dışında Kürtler gibi Müslüman gruplar da hedef seçilmeye başlandı. Kürt, Kürtçe, Kürdistan gibi isimler de yasaklandı. 8 Aralık 1925’te yayımlanan bir genelge var, ismi “Türk birliğini parçalamaya çalışan cereyanlar”. Bu genelgede açıkça Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan isimlerinin kullanılması yasaklanmıştır. Yani artık Müslüman olmayanlar dışında Müslümanlar da hedefe konuluyor. Tek bir hedef vardır: Millîleştirmek dedikleri Türkleştirme… Bu dönemin politikasının temel ismi budur.

Yer isimleri en çok değişikliğe uğrayan yerlerin başında Kürdistan gelir, onu ise Doğu Karadeniz Bölgesi takip eder. Bu iki bölgenin halkı Cumhuriyet döneminde hayli baskıya uğramıştır. Kürdistan’da Kürtler, Doğu Karadeniz’de Gürcü, Rum, Laz, Hemşin kimlikleri üzerinde yapılan baskının göstergesidir bunlar. Demek ki Kürdistan’da ağırlıklı Kürtçe isimler değiştirildiği gibi Ermenice ve Süryanice isimlerin de değiştirildiği görülmektedir. Zira bölgenin otokton halkları olan Ermeniler ve Süryaniler de bin yıllardır bu topraklarda yaşamaları nedeniyle damgalarını vurmuşlardır.

Ama sanki çok başarılı olunmadı gibi. Kürdistan’ın pek çok yerinde hâlâ Kürtçe ya da Süryanice, Ermenice isimleri söylenir.

Hayır, öyle değil. Yani sadece Kürtler bağlamında da bakmamak gerekiyor. Şimdi Karadeniz’i düşünelim, Ege’yi düşünelim. Yıllar önce Antalya’da Adrasan diye bir yer var, oraya gitmiştim. Tarla tapan gezmeyi severim. Bir tarlanın yanında bir çiftçi gördüm. “Abi nasılsın? Ne ekiyorsun? Domates momates işte şu bu…” diye sohbet ettim. “Bu Adrasan ismi nereden geliyor?” diye sordum. Orada bir şey üretmişler ki… “Ya işte ardından gelen demek Türkçede” diye bir şeyler söyledi. “Şuradan geliyor” gibi bir sürü şey uydurmuşlar. Adrasan’ın bununla ne alakası var şimdi? Rumların yaşadığı bir memleket. Orada bir sürü medeniyet var. Şimdi oradan gelmiş yani. “Ardından gelen” şu bu falan filan… Atmasyon yani ama adamın bilincine yerleşmiş.

Sonrasında ne tür şekillerde devam ediyor? Özellikle Kürt isyanlarının bastırılması sonrasında yer isimlerinin değiştirilmesine dair neler biliyoruz?

Cumhuriyet döneminde yer isimlerinin değiştirilmesi politikasını uygulama açısından iki döneme ayırmak mümkün gibi geliyor. Biri 1957’ye kadar gelen süreçtir. Bu dönemde devlet elitleri, Enver Paşa’dan devraldıkları politikayı dağınık da olsa sürdürüyorlar. Yani çok sistematik işlemeyen ama durmayan da bir süreç olarak devam ediyor. 1957’den sonra ise kurumsal bir çatı altında sistematik bir çalışma var.

Bu dönemde devlet Kürt direnişleriyle uğraşıyor, bunları tek tek kırarken yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesine devam ediyor. En bilineni 1935’te Dêrsim’in isminin Tunceli olarak değiştirilmesi. Özel bir kanun çıkarılıyor. Bir soykırım eşliğinde bunun yapılması ayrıca manidardır. 1937’de Mamuretülaziz’e bizzat Mustafa Kemal tarafından “bereket-bolluk” anlamına gelen “El’azık” ismi veriliyor; sonra bu, telaffuz sorunlarından dolayı Elazığ’a dönüştürülüyor. Bizzat Mustafa Kemal’in müdahale ettiği isimlerden biri de Diyarbakır’dır. Şehrin ismi 1937 Kasım’ına kadar Diyarbekir’dir ve Osmanlı evrakında da Diyarbekir olarak geçer. Ama şehir merkezine, kale içine Amed derler. Yani Amed, Amid ismi de kullanılır. Fakat vilayetin genel ismi Diyarbekir’dir. Bu yaygın olarak böyledir, 1937’ye kadar. Mustafa Kemal, “Dêrsim Harekâtı” sırasında Diyarbakır’a gidiyor. Orada şehirde bir konuşma yapıyor. Konuşmada “Diyarbekir” demiyor, “Diyarbakır” diyor. Anında vali, hepsi harekete geçiyorlar. “Tamam” diyorlar, “İsmimiz bundan sonra Diyarbakır’dır.” Sonra işte Cumhurbaşkanının elemanları; Tarih Kurumuna, Dil Kurumuna, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine telgraflar çekiyorlar bunun ispatı için. “Yüce Atatürk’ümüzün, yüce liderimizin işte büyük buluşu” diye.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan “Osmanlı Yer Adları” kitabı

Eski yazışmalarda da Amed ya da Amid olarak geçiyor mu?

Tabii Amed derler, Amid derler. Yani İstanbul için Konstantinopolis kullanılır Cumhuriyet’e kadar. İstanbul isminin değişimi de çok daha yenidir. 1939’da İskenderun sancağının Hatay olarak değiştirilmesi söz konusudur. 1930’larda, 1940’larda Halkevlerinin bu çalışmalarda aktif olduğunu görüyoruz. Ancak asıl sistemli çalışma, 1957 yılında Demokrat Parti döneminde kurulan “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” eli ile yapılıyor.

Bir tarih yazılıyor, yaratılıyor aslında değil mi?

Tabii, tabii. Talimat çıkıyor. Bunların hepsi Şevket Beysanoğlu’nun Diyarbakır kitabında var. Bütün safhaları yazmış. Bir de kurul oluşturuyorlar. Hasan Reşit Tankut ve başka isimler kurulda yer alıyorlar. Bütün o kelle adamların hepsi, Türk Tarih Tezi’ni yazanlar orada yer alıyorlar ve Diyarbekir isminin aslında nasıl Diyarbakır olduğunu ispatlıyorlar. “Burası” diyorlar, “aslında bakır diyarı anlamında Diyarbakır’dır. Aslında eskiden de burası bakır diyarıydı. Hatta Yakutya’da da bakır, Amida demektir. Amida, bakır sikkeye verilen isimdir. Dolayısıyla burası Amida ismi de Yakutçadan gelir” tarzında anlatır.

Bu çalışmayı yapmak için bir kurul mu kuruluyor yani?

Evet. Görevi yer isimlerinin değiştirilmesi olan bu İhtisas Kurulu, Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri, Savunma ve Millî Eğitim bakanlıkları, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumunun temsilcilerinden oluşacaktır. Bu kurul 1957 ile 1978 arasında tam 21 yıl boyunca çalışıyor. Ve bunun tek işi bütün yer isimlerini; dağları, ovaları, ırmakları, köyleri vesaire hepsini değiştirmek üzerinedir. Bütün rolü bu.

1978’den sonra neden devam etmediğine dair bir bilgi var mı?

1978’de hedefine ulaşmış gibi oluyor. 12 Eylül Darbesi’nden sonra bir daha oluşturuyorlar, 1983 gibi. Kısa süre yine bir faaliyette bulunuyor ama “Artık önemli oranda amaca ulaştı herhâlde” diye düşünüyorlar ve uzatmadan kapatıyorlar o mevzuyu. Tabii biraz konjonktür de artık değişiyor; Kürt Hareketi’nin gelişimi, yaygınlaşması ve başka şeyler var. Daha da fazla uzatmadan mevzuyu kapatıyorlar.

Burada altı çizilmesi gereken hususlardan biri de söz konusu kurulun Demokrat Parti döneminde kurulmasıdır. Hani liberal bir izlenimi olan bir partidir Demokrat Parti.

Bundan nasıl bir sonuç çıkarmak gerekiyor?

Bu bize bahsedilen politikanın devlet politikası olduğunu, hükümetler değişse de değişmediğini gösterir. Sağda görünse solda görünse bunu uyguluyor. Tıpkı iskân politikaları gibi; Kürtlerin batıya göç ettirilmesi, Türklerin de Kürdistan’a yerleştirilmesi hükümetler üstü bir siyaset olarak her daim devam edecektir.

Peki, bu kurul oluşmadan önce ve önceki süreçlerde bu isimler resmî kayıtlarda hep orijinal şekilde geçiyor değil mi? Mesela Kürtçe ise Kürtçe, Ermenice ise Ermenice değil mi?

Aslında o konuda bir kaynak var: Osmanlıca. 1927 yılında bu nüfus sayımı sürecinde herhâlde yine bu yer isimlerinin bir envanterini çıkartıyorlar. Sanki o Latinize edilmedi diye hatırlıyorum. Orada bildiğin bütün bu isimlerin evveliyatını görebiliyorsun. 1927’de diyelim ki o yerleşimler nasıl? İşte Güneysu değil de Potomya diye geçiyor. Bahçesaray değil de Miks diye geçiyor gibi… Hepsi öyle. Yani adım adım süreç içerisinde bunlar değiştiriliyor. Bir kısmının değişim tarihi çok daha yakın zamanlara kadar geliyor; 1950’ler, 1960’lar, 1970’ler, 1980’ler…

Yüzyıla yayılan bir politikadan bahsediyorsunuz. Bütün bu süreci nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Yani bu bir devlet politikası olarak bütün zamanlar istisnasız sürüp giden bir uygulama. Bir Türkleştirme politikasının devamı aslında. Ad koymak bir anlamda ona ruh vermektir, ona sahipliktir. Ad koymak o yüzden çok önemli. Türkleştirme dediğimizde, coğrafyanın mekân üzerindeki dönüşümüne baktığımızda; eski isim sürekli bir hafızayı ve çağrışımı yaratacaktır. Dolayısıyla o eski ismi değiştirmesi lazım ki yeni hafıza, yeni bir tarih, yeni bir bilinç bunun üzerine inşa edebilsin. Dolayısıyla eskiyi silgiyle silerken yeni bir kalemle yeni bir tarih yazıyorlar.

Ad değiştirme kurulunun misyonları arasına baktığımızda amaç biraz daha anlaşılıyor. Mesela “Şıh” gibi Alevi kökenli isimler “Şeyh” yapılarak Sünnileştirildi. İçinde “kızıl”, “çan”, “kilise” gibi kelimeler olan yer isimlerinin kesinlikle değiştirilmesi kararı var. “Kızıl” hem Kızılbaş kelimesinden dolayı Alevileri çağrıştırıyor hem de komünizmi çağrıştırıyor diye ambargo yiyor. “Çan” ve “kilise” ise oradaki Hristiyan geçmişine gönderme yaptığı için yasaklanıyor.

Avukat Çağın Kaleli: Yargı, failler için kullanışlı bir aparat haline getirildi

Gülistan Doku dosyasının 6 yıl sonra tekrar gündeme gelmesini “siyasi hesaplaşma” olarak değerlendiren Avukat Gülan Çağın Kaleli, dosyanın “bugün açılması bir yargı cesareti değil, 6 yıldır sümen altı edilen delillerin yarattığı sorumluluğun bir neticesidir” dedi.

Gülistan Doku’nun ailesi, Foto: Birgün

6 yıl önce Dêrsim’de ortadan kaybolan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’nun cinayet dosyası, eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve oğlu dahil pek çok kişi gözaltına alındı veya tutuklandı. Yeni faillerin gözaltına alınıp tutuklanmasından dolayı, Doku ailesi umutlu.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, 20 Nisan’da düzenlenen Kabine Toplantısı’nın ardından yaptığı açıklamada, faili meçhuller için bir birim kurduklarını ve dosyaların tek tek inceleneceğini söyledi. Gürlek, “Gülistan’dan sonra tabii bir beklenti var ama her dosya illa öyle olacak diye bir şey yok yani.” dedi. Gürlek, Gülistan Doku’nun cesedini arama çalışmalarının devam ettiğini açıkladı.

Gülistan Doku dosyasının yeniden açılmasını ve olası etkilerini hukukçu-kadın hakları savunucusu Avukat Gülan Çağın Kaleli ile konuştuk.

Kaleli, uzman çavuş Musa Orhan’ın tecavüzünü uğradığı söylenen ve sonrasında intihar eden İpek Er’in ailesinin de avukatlığını yapıyor.

Avukat Çağın Kaleli, Gülistan Doku dosyasının yeniden açılmasının “yeni bir başlangıç olabileceğini belirtiyor. Kaleliye göre “bu durum siyasi bir hesaplaşmanın sonucu” ortaya çıktı. Kürt kadınlarının bedenlerinin taciz ve tecavüze konu olmasının “Kürdistan’da yürütülen özel savaş”tan bağımsız ele alınamayacağını belirten Kaleli, 1990’larda yaşanan benzer durumları hatırlattı. Erkek egemen sistemin Kürt kadınlarının bedenini fetih edilmesi gereken bir alan olarak gördüğünü belirtti.

Gülistan Doku 2020'de kayboldu

Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2'nci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020'de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü'ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.

Kameralarda yapılan incelemelerde Doku'nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.

Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü'nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan'ın izine rastlanmadı.

Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal A., olaydan iki sene sonra 2022'de Antalya'da gözaltına alında ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.

Dosyanın diğer şüphelisi Zeinal A.'nın polis memuru olan üvey babası Engin Y. ise Gülistan Doku'nun kişisel bilgilerini hukuka aykırı şekilde elde ettiği ve sosyal medyada paylaştığı gerekçesiyle iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldı.

Son altı senede soruşturmada bunun ötesinde bir ilerleme kaydedilmedi. Doku'nun dosyasını inceleyen hukukçulara göre, bunun sebebi olayın "intihar" olarak ele alınmasıydı.

2024'te Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı'na atanan Başsavcı Ebru Cansu dosyayı yeniden ele aldı.

Medyada yer alan haberlere göre, bu yılın başlarında bir gizli tanık valinin oğlu aleyhine ifade verdi ve soruşturma bu gelişme üzerine ilerledi; gizli tanığın, valinin oğlunu Gülistan Doku'ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.

Bu gelişme sonrası çok sayıda isim hakkında gözaltı kararı veren savcılığın talimatı doğrultusunda 13 Nisan 2026'da yedi ilde eş zamanlı operasyonlar düzenlendi.

Şubat 2026'da göreve gelen Adalet Bakanı Akın Gürlek, "soruşturmada sonuna kadar gidilmesi gerektiğini" söyledi. Doku'nun kaybolduğu tarihte bakanlık koltuğunda Süleyman Soylu oturuyordu. Onun ardından ise bu göreve Ali Yerlikaya atanmıştı.

Dosya Özeti
Gülistan Doku Soruşturması: Gözaltı ve Tutuklama Listesi
Kasten Öldürme ve Cinsel Saldırı
  • Mustafa Türkay Sonel (Eski Vali Tuncay Sonel’in oğlu) – Tutuklu
  • Erdoğan E. (İl Özel İdaresi Eski Personeli) – Tutuklu
Suç Delillerini Gizleme ve Yok Etme
  • Tuncay Sonel (Eski Tunceli Valisi) – Adli Kontrol / Bakanlık Soruşturması
  • Zeinal A. (Eski Erkek Arkadaş) – Tutuklu
  • Engin Y. (İhraç Edilen Polis / Üvey Baba) – Tutuklu
  • Cemile Y. (Anne) – Tutuklu
  • Çağdaş Ö. (Eski Başhekim) – Kayıt Silme Şüphesiyle Tutuklu
  • Şükrü E. (Vali Koruması) – Tutuklu
  • Celal A. ve Nurşen A. (Umut A.’nın ebeveynleri) – Tutuklu
Adli Kontrol / Serbest Bırakılanlar
  • Savaş G. ve Süleyman Ö. (Üniversite Teknik Görevlileri) – Kamera Kayıtları Şüphesi / Yurt Dışı Yasağı
* Bu veriler 13-20 Nisan 2026 tarihli operasyon ve mahkeme kayıtları doğrultusunda derlenmiştir.

Avukat Kaleli: “6 yıldır devletin elindeki bütün deliller sümen altı edilmişti”

6 yıl aradan sonra Gülistan Doku cinayeti dosyası tekrardan açıldı. Birkaç gündür gündemin önemli başlıklarından biri haline geldi. Bu birkaç gün içerisindeki gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Şimdiye kadar gözaltına alınanları da göz önünde bulundurduğunuzda, nasıl bir resim görüyorsunuz?

Gülistan Doku’nun özellikle kaybedildiği dönemden bugüne kadar aslında mevcut kamuoyuna yansıyan, işte bugün Adalet Bakanı’nın da hız verip de aslında başlattığını iddia ettiği süreci şöyle yorumlamak gerekiyor diye düşünüyorum: Yani 6 yıldır devletin elinde olan bütün bilgiler, belgeler, deliller aslında sümen altı edilmişti. Ve bugün bizim özellikle kadına yönelik şiddet dosyaları ya da vakalarında devletin kendi iç hesaplaşmalarına ya da devlet içerisindeki iç grupların çatışmalarına kurban edilemeyecek kadar kıymetli meseleler bunlar. Dolayısıyla bugün ortaya konulan tablo, Adalet Bakanlığı’nın bir cesareti olarak değil aksine sorumluluğu olarak nitelendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. 6 yıllık süreçte bu kadar bilginin, belgenin, delilin bütün devletin imkanları seferber edilerek saklanması, gizlenmesi, değiştirilmesi ya da silinmesi meselesi, uzun zamandır söylediğimiz gibi hukuk açısından, hukuk alanı açısından hiçbir güvenliğin kalmadığı, devletin yargıya her açıdan müdahale edebildiği, bu alanın genişletildiği ve aslında kimsenin kendisini güvende hissetmediği bir zemini bir kez daha gözler önüne serdi.

Avukat Gülan Çağın Kaleli, Foto: Özgür Politika

“Norm içi norm dışı çatışması”

Siyasi hesaplaşmadan neyi kastediyorsunuz?

İçişleri Bakanlığı’nın kendi içerisindeki güç dengeleri olduğunu düşünüyorum ben. Yani özellikle bu son süreçte hepimiz açısından çokça konuştuğumuz devlet içerisindeki “norm içi” ve “norm dışı” yapılar tanımını bu dönemde kanlı canlı aslında izliyoruz. Şimdi bir taraftan esasında hukukun işlerliğini savunan ya da hukukun işlerliği üzerinden bir yönetim anlayışını getirmeye çalışan yapılar varken bir taraftan da işte zorba, baskıya, katliama dönük ve bunun üzerinden düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı bir temsiliyet vardı. Hala var tabii ki bu. Dönem dönem işte siyasi konjonktüre göre norm içi yapıların daha çok rolünü oynadığı, dönem dönem ise daha çok norm dışı yapıların devlet içerisinde ön plana çıktığı tarihsel süreçler geçirdik. Süleyman Soylu’nun da tam olarak rolünü oynadığı dönem bu norm dışı yapıların devlet yönetimini tamamen elinde bulundurduğu bir dönemdi. Şimdi bu özellikle içinden geçtiğimiz süreç açısından bir değerlendirme yapacak olursak, biraz daha işte bu hukuk, adalet, temel insan hak ve özgürlükleri kavramlarının ön plana çıkartılarak bir vitrin oluşturulmaya çalışıldığı; ama diğer taraftan da muhalifler açısından da böyle bir muradın gerçekleşebilmesi için bu zemini yaratabilmek umuduyla daha da fazla aslında bir hak mücadelesi verdiği dönemde esasında bu norm içi ve norm dışı yapıların biraz savaşı gibi görüyorum. Ama şunu da söylemek gerekiyor; yani özellikle bu norm dışı meseleyi iyi anlamak gerekiyor, o yüzden “devlet içi bir hesaplaşma” kavramını kullanıyorum. Çünkü norm dışı yapılar dediğimiz yapılar aslında devletten azade, devletin dışında olan yapılar değil. Tam da devlete içkin. Ama işte bir hukuk devleti olduğu iddiasında olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işte dışarıya oluşturduğu intibalardan kaynaklı yer yer işte içte o norm dışı yapıları canlandırdığı, dışarıda ise norm içiymiş gibi davrandığı bir süreçte bu tür hesaplaşmalara maruz kaldık, kalmaya da devam ediyoruz.

Gülistan Doku

Bu tür davalarda siyasi irade denilen hususun harekete geçmesi gerektiği biliniyor. Buradan bakınca, bu fail ve faillerin dosyayı aydınlatacak nitelikteki failler olabileceğine düşünüyor musunuz?

Elbette ki bugüne kadar özellikle daha üst sorumluluğu bulunan kişilerin gözaltına alınıp tutuklanmaması, biraz daha perdenin görünen yüzüne dokunulduğu birçok dosya gördük. Gülistan Doku ile birlikte aslında biraz daha son süreçte işte bu üst makamda yer alan işte validir, valinin yine beraber çalıştığı vali yardımcılarıdır, yine onun talimatı altında bulunan emniyet içerisindeki teşkilatta görevli olan kişilerin gözaltına alınıp tutuklanması elbette biraz önce de söylediğim gibi bir sorumluluğun neticesinde ortaya çıkarılan bir tablo. Bu açıdan olumlu tabii ki. Ama sadece mesele gözaltına alınıp tutuklanmayla bitmiyor tabii ki. Aynı zamanda bu 6 yıllık süreçte hangi detaylı bilgilerin ya da belgelerin yok edildiği, belki de çok daha büyük bir çepere, belki çok daha fazla sorumluluk zincirine işaret edebilecek kişilerin kaybolma riskini de taşıyor bu 6 yıllık süreç. Dolayısıyla hani şu an için henüz bir dava sürecine evrilmeyen dosyada yargılama nasıl yapılacak, gerçekten sorumlular hesap verebilecek mi ya da hakikaten hakkaniyete uygun bir yargılama yapılabilecek mi?

“Sorumluluk duygusundan azade bir yargı var”

Bunlar açısından yorum yapmak için çok erken. Ama mevcut halde şu anda bu olay içerisinde en azından o sorumluluk zincirinin bir kısmının diyebilirim, çünkü belli ki bu çok daha devlet içerisinde sistematik ve organize bir suç olarak kendisini gösteriyor, en azından bugüne kadar hani kamuoyuna yansıyan bilgiler ya da işte dosyaya yeni gelen deliller ve kazandırılan delillerden görebildiğimiz kadarıyla etkin bir soruşturma yürütülmeye çalışılıyor. Ama burada şunu belirtmemiz gerekiyor gerçekten: Yani o kadar çok bu tür dosyalarda sorumluluk duygusundan azade hareket eden bir yargı var ki bugün görevini yerine getiren ya da bunu getirmek durumunda olan kişilerin kahramanlaştırılması olayı özünden kopardığını düşünenlerdenim. Bu dosya açısından özne Gülistan’dır, Gülistan’ın yaşadıklarıdır, Gülistan’ın maruz kaldığı şiddettir, tecavüzdür. Dolayısıyla hani başka kahramanlar yaratarak bu hakikatin üzerinin gölgelenmesine engel olunması gerektiğini düşünüyorum.

Üniversiteli kadınlar Gülistan Doku için eylemde

Bahsettiğiniz bu sorumluluk zincirine daha önceki Adalet Bakanları ve İçişleri Bakanlarının da dahil olması gibi bir beklentiniz var mı ya da böyle bir emare görüyor musunuz? Özellikle Süleyman Soylu’nun ismi geçiyor. O dönem valiyle çok yakın ilişkisi olduğuna dair haberler de çıktı.

Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu dönemde aslında birçok egemenin dışında olan grup, inanç, topluluklara dönük çok düşmanca politikalar üretildi ve bu bizzat kendisi tarafından da dillendirildi. Özellikle kendisinin İçişleri Bakanı olduğu dönemde kadına yönelik şiddetin arttığı ya da işte Kürtlere dönük operasyonların hız kazandığı, işte o toplumsal muhalefetin güçlenmesine dönük karşı bir refleks göstermesi, emniyetten tutalım yargıya kadar her kademeye talimatlar yağdırması aslında bu alanda çok ciddi bir enkaz bıraktı. Dolayısıyla mesele sadece Süleyman Soylu’nun şahsı değil, aslında Süleyman Soylu şahsında temsil edilen bir zihniyet, bir duruş. Dolayısıyla hani bu fikriyatın, bu düşmanca yaklaşım esasında kendisine öyle ya da böyle bir zemin buldu. Önemli olan bu zemine karşılık nasıl bir mücadele yürütüleceği. Ben şimdiki hukukçuluk deneyimimden yola çıkarak söylüyorum: Devlet hiçbir zaman zamanında kendi işine yarayan ve kendisinin görevlendirdiği, bir misyonla görevlendirdiği kişilere dokunmadı. Yani ya çok karanlık bir şekilde sonuçlanan süreçler gördük ya da sessiz sedasız köşesine çekilen ve işte toplumun o refleksinin sönümlenmesini bekleyen, çok da hani kendi haline bırakan ve biraz daha o sahadan çekip gündemimizden soğumasını bekledi.

“Soylu’nun rolünü biçen, devlet içindeki güçlerdi”

Dolayısıyla Süleyman Soylu bunu kendi şahsıyla ya da kendi dünyasının getirdiği düşüncelerle yapmadı. Süleyman Soylu’nun oradaki rolünü, misyonunu biçen esasında bu devletin kendi içindeki güçlerdi. Dolayısıyla bugün aslında o rolünü tamamladı. Şu anda başka bir süreç, başka bir rol, başka bir yol denenmeye çalışılıyor ve bu hesaplaşmaymış gibi görünen dönemde de esasında bu dosyalar üzerinden kendisini parlatmaya çalışan bir devlet gerçekliği var. Şimdi biz gerçekten Adalet Bakanı üzerinden bir yorum yapacaksak ya da işte dönemin sorumlu bakanları üzerinden yorum yapacaksak, mademki işte bu kadar hakkaniyet ve adaletin peşindelerdi, kendilerinin sorumlu olduğu başka dönemler de oldu. Kendi rollerini oynayabilecekleri, işte Adalet Bakanı zamanında işte ağır ceza hâkimiyken ya da işte Cumhuriyet Başsavcılığı görevini yaparken ne tür hukuksuzluklara imza attı birebir deneyimledik. İçişleri Bakanı, eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bakanlık görevini yerine getirirken ne tür hukuksuzluklara zemin hazırladı bunları gördük yani. İşkencenin, zorla kaybettirmelerin övücü timlerinin başında geliyordu bu isim. Dolayısıyla ben açıkçası şahsi kanaatim çok da bu kişilere dokunulabileceğini düşünmüyorum.

Siz Musa Orhan tarafından tecavüze uğradığı söylenen ve sonrasında intihar eden İpek Er ailesinin de avukatlığını yaptınız. İpek Er ve benzer Kürt coğrafyasında meydana gelen bu tür cinayetleri kadın hareketi ve hukukçular “üniformalı fail” diye tarif edilen devlet memurlarının işlediği suçlar kapsamında değerlendiriyorlar. Siz Gülistan Doku cinayetini de bu kapsamda değerlendiriyor musunuz?

Elbette değerlendirebiliriz. Çünkü özellikle sokağa çıkma yasakları sürecinin hemen akabinde devlet bütün o silahlı gücünü kullanmanın yanı sıra bıraktığı enkazı özel savaş politikaları ile derinleştirdi. Şimdi özel savaş politikalarının kendisi de aslında sadece bedene dönük değildi, zihne dönüktü, duyguya dönüktü. İşte bugün birçok Kürt kadınının polis, asker, vali, valilerin akrabaları, işte Gülistan Doku örneğinde gördüğümüz gibi, yani o devlet kademesinde görevli olan, devlet memurları ve devlet memurlarının yakınları tarafından tacize, tecavüze uğrama meselesi işte bu politikalardan azade değil tabii ki. Yani Gülistan Doku örneği gibi İpek Er’in de aslında örneği birbiriyle çok çok çok benziyor. Çünkü güvencesizleştirilmiş, yoksullaştırılmış, politik olarak kendi varlığından uzaklaştırılmış bir topluma devletin kendi sistemini vadettiği, yani sadece devlet içi bir varoluşu vadettiği bir süreç başladı. Burada şu konunun altını çizmek önemli; yani kadınlar bir şekilde bu failler tarafından duygusal olarak kandırılıp, işte evlilik vaadiyle aslında kandırılıp, daha sonra cinsel şiddete maruz kaldılar. Ya da madde kullanımına yönlendirildiler. Ya da işte kendi arkadaş çevresi tarafından fuhuşa zorlandılar. Yani bunlar bizim açımızdan bir gerçeklik olarak duruyor.

“Hukuk alet edildi”

Bugün aslında savaş sonrası, çatışmasızlık sürecinin neticesinde içinde bulunduğumuz toplumun kodlarıyla nasıl oynandığı meselesi bizim için çok önemli. Hukuk da buna alet oldu. Yani bugüne kadar işte bir hakikatin ortaya çıkarılması adına seferber olmayan hukuk, bu faillerin korunması, iyi hal indirimleri alınması ya da çok göstermelik tutuklamalarla insanların biraz gündeminden soğuması için yargı çok kullanışlı bir aparat haline getirildi. Örneğin Musa Orhan, İpek Er’e tecavüz ettikten sonra, İpek kendi kendine bir hak arayışına girdi ve hiçbir yargı hiçbir şekilde hareketlenme olmadı ta ki İpek ne yazık ki intihar girişiminde bulunana kadar. Sonrasında da yargı hemen devreye girdi ve insanların tepkisini azaltabilmek adına bir haftalık çok göstermelik, çok komik bir şekilde bir tutuklama kararı verildi ve sonrasında itiraz neticesinde bırakıldı. Musa Orhan 10 yıl ceza aldı ve dosya henüz Yargıtay’da. Ama aynı zamanda yarın duruşması da var; Batman Asliye Ceza Mahkemesi’nde de aynı kişi nitelikli cinsel saldırının yanı sıra intihara yönlendirme suçunun da şüphelisi. Şimdi böyle bir tabloda bu kişi hala daha tutuksuz olarak yargılanıyor. Bu elbette dışarıdaki birçok askere, polise ya da işte devlet kademelerindeki kişilere cesaret veren bir noktada. Çünkü bu da başka bir savaş türü. Yani fiziksel bir savaşın dışında aslında özel savaşın kendisi bir psikolojik savaş. Dolayısıyla bu psikolojik savaşı yürütenler açısından da yargının verdiği kararlar neticesinde ciddi bir cesaret verdiğini de söyleyebilmek mümkün.

“Bekar kadınlara ‘fetih’ dediğimiz korkunç bir yönelim var”

1990’lardaki yoğun savaş ortamında Kürt coğrafyasında da bu tür durumlara şahit olunuyordu. 2000’li yıllardaki bu yaşananlar ile 1990’larda yaşananlar arasında nasıl bir bağlantı var?

Tabii 90’larda çok yoğun bir şekilde gözaltında cinsel saldırı suçunun işlendiğine dair çokça başvuru yapıldı. Ama buna dair çok hakkaniyetli bir yargılama süreci gerçekleşmedi. Daha çok üzeri örtülen, faillerin korunduğu, o dönemde çok daha işte sıkı bir… Ya aslında şöyle; bir savaş taktiği olarak kullanılan yöntemin kendisi biraz daha o dönemde herkesi kendi içine kapatan, çok fazla dillendirilemeyen bir durum ortaya çıkarıyordu. Bugün biraz daha aslında örgütlü olabilmek, bütün kurumlarıyla örgütlü olabilmek, aynı anda refleks verebilmenin avantajlarını yaşadığımız bir süreçteyiz. Yani kişinin kendisi yaşamış olduğu süreci beyan edebileceği, gidebileceği kurumlar ya da işte basın, ulaşabileceği avukat örgütleri… Hani bunların kendisi aslında kişinin dünyasında da bir açılmaya, bir cesarete sebep olabiliyor. Ama o dönemde… Ya aslında şöyle söyleyeyim; çok tarihsel bir şeyi de var bunun. Yani Ermeni Soykırımı’ndan Dersim Katliamı’na kadar tarihsel açıdan da her dönemde aslında kadın bedeni bir savaş alanı haline getirilmeye çalışılıyor. 90’larda da bu böyleydi. 90’larda gözaltında tacizin, tecavüzün yanı sıra aslında köy baskınları ya da köy yakmalar sürecinde de aslında kadınlar tecavüze uğradı. Bugün de duygusal yolla manipüle edilerek, ikna edilmeye dönük kendi duygu dünyasını etkilemeye dönük bir yöntemle aslında aynı tecavüz kültürünün sürdüğünü söyleyebiliriz.

Kürdistan coğrafyasında jandarmanın içerisinde, emniyetin içerisinde işte kılık kıyafetine dikkat eden, bekar kadınlara biraz daha duygusal olarak yaklaşıp onları etkileyip daha sonra ne yazık ki o “fetih” dediğimiz korkunç bir yönelim vardır ya hani, bir sahip olabilme, o tecavüz kültürü bununla birlikte kadınların bedenlerine de dönük bir politikayı yürütmeye başladılar. Zaten sokağa çıkma yasakları sürecinde bunun sinyallerini vermişlerdi. Yani birçok duvar yazılamaları ya da işte çekilen videolar, yasak alanlarından yayılan birçok propaganda sözleri ya da paylaşımları hep kadın bedenine dönük bir saldırı içeriyordu. Şimdi bunu biraz daha alanda uygulamaya döktüler diyebiliriz.

Kadın bedeni ve fetih bağlantısını kurdunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?

Özellikle Kürt hareketinin kendisi ciddi bir kadın öncülüğünde bugüne kadar kendisini ispat etmiş ve yine kadın öncülüğünde birçok kazanım elde etmiş bir hareket. Dolayısıyla bugün kadının öncü olduğu bir toplumda ya da bir inşada özellikle Kürt kadınlarına dönük böyle bir saldırının kendisi Kürt halkına dönük bir saldırı olarak tanımlayabilmek çok mümkün. Ve bunun üzerinden de zaten şöyle bir mesaj veriliyor; aslında orada da yine bir erkek egemen zihniyet var. Yani o kadının “namus” olarak görülmesi mantığının yanı sıra aslında özgürleşen bir kadın var, özgürlük arayışı içerisinde olan bir kadın var; ama bunu kabul eden değil aksine özgürlüğü arayan kadına dönük yine bir sahip olma ve özgürlük arayışında olan kadının bedenine sahiplik üzerinden de bir toprağa, bir halka, bir kültüre dönük çoklu saldırı olarak nitelendirebilmenin mümkün olduğunu düşünüyorum ben.

“Bunlar kadın mücadelesinin sonuçları”

Narin Güran dosyası da bir belgesel üzerinden yeniden kamuoyunun gündemine geldi. Bahsettiğiniz “siyasi hesaplaşmayı” da göz önünde bulundurduğumuzda, Rojin Kabaiş ya da Gülistan Doku’nun yakın arkadaşı Rojwelat Kızmaz gibi diğer karanlıkta kalmış dosyaların tekrar gündeme gelme ihtimali var mı?

Elbette olabilir. Yani bu bir başlangıç olduğunu kendisi de söyledi Adalet Bakanı, bir söz de verdi. Ama dediğim gibi, yani şöyle; esasında bu umudun kendisi ya da bu ihtimalin kendisi sadece bakanların söylemlerinden ziyade aslında çok güçlü bir işte kadın mücadelesinin olduğu, yıllardır işte hesabını sormaktan ya da hukuki mücadelesini yürütmekten vazgeçmeyen bir zeminin de olduğunu hatırlamak gerekiyor. Yoksa hani bu kadar çok kadına yönelik şiddetin arttığı bir dönemde, yani özellikle çatışmasızlık sürecinde olmamıza rağmen bu kadar kadına yönelik şiddetin, çocuğa dönük istismarın olduğu bir süreçte esas motor gücün, yani esas öncü gücün kadınlar olduğunu söylemek gerekiyor. Yani Gülistan Doku dosyası bir başlangıç oldu, buradan hareketle bunlar birer domino taşıdır. Buradan hareketle eğer gerçekten esas sorumlulara dokunulabilecek bir cesaret gösterilirse aslında diğer dosyaları da etkisinin olabileceği, diğer dosyalar için de bir cesaret olabileceğini söylemek mümkün. Ama bu cesareti dediğim gibi devlet yetkililerinden çok esasında bu mücadeleyi yürüten işte hukukçulardır, kadın örgütleridir; buralardan alındığını görmek gerektiğini düşünüyorum ben.

Saldırı nedeniyle Kürdistan’da petrol üretimi durdu

Saldırı sonucunda sahada maddi hasar meydana gelirken petrol üretiminin durdurulduğu bildirildi.

Foto: Rudaw
Foto: Rudaw

Kürdistan Bölgesi Doğal Kaynaklar Bakanlığı, dün gece Duhok’taki HKN petrol sahasına yönelik bir saldırı düzenlendiğini açıkladı.

Saldırı sonucunda sahada maddi hasar meydana gelirken petrol üretiminin durdurulduğu bildirildi.

ABD ile İsrail’in 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a yönelik başlatmış olduğu saldırıdan sonra Kürdistan Bölgesi de dahil pek çok Körfez ülkesi, Irak ve bölge ülkelerine yönelik insansız hava araçları ile saldırılar gerçekleşiyor.

Rudaw’ın haberine göre, Doğal Kaynaklar Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Dün gece Irak’taki yasa dışı gruplar tarafından Duhok ilinin Sersing ilçesinde bulunan HKN petrol sahasına bir saldırı gerçekleştirilmiştir” denildi.

Üretim durduruldu

Saldırının yol açtığı hasara ilişkin bilgi veren bakanlık, “Söz konusu saldırı sahadaki petrol üretiminin durmasına neden olmuştur” ifadesini kullandı.

Saldırıyı şiddetle kınayan bakanlık, eylemin Kürdistan Bölgesi’nin ekonomik altyapısını ve halkın kaynaklarını hedef aldığını vurguladı.

2 dron ile saldırı düzenlendi

Duhok’un Sersing ilçesinde bulunan HKN petrol sahası, Kürdistan Bölgesi’nin en aktif üretim alanlarından biri olarak biliniyor.

Edinilen bilgilere göre saldırı 2 insansız hava aracı (dron) ile gerçekleştirildi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.