Orta Doğu’nun Yeni Güç Aktörleri: Pakistan, Avrupa’nın Yerini Aldı

Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin.

Foto: Xinhua

Amerikalı dış politika yazarı Lily Lynch‘in UnHerd için yazdığı bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Geçtiğimiz hafta İran ile ABD arasında son dakikada sağlanan kırılgan ateşkes duyurulduğunda, Pakistan yıllardır elde ettiği en büyük diplomatik zaferine imza attı. Hafta sonu Pakistan’ın başkenti İslamabad’da Amerikalılar ile İranlı mevkidaşları arasında gerçekleşen ve 1979 İslam Devrimi’nden bu yana iki ülke arasındaki en üst düzey temas olma özelliği taşıyan görüşme başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak yaşanan bu hayal kırıklığına rağmen güçlükle sağlanan ateşkes, Pakistan’ı küresel gelişmelerin merkezine oturtmayı başardı. Nixon’ın 1972’de Çin’e yaptığı ziyaret öncesinde Pekin ile Washington arasında yürütülen gizli diplomaside arabuluculuk yapmasından bu yana Pakistan, ABD ile başlıca hasımlarından biri arasındaki diplomatik ilişkilerde böylesine kritik bir rol üstlenmemişti.

Pakistan, son dönemdeki bu diplomatik çabalarında yalnız değildi: Türkiye ve Mısır da perde arkasında tarafları uzlaştırmaya yardımcı olurken aktarılanlara göre Çin de kritik bir dönemeçte ağırlığını koymuştu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, tüm bu sürece sağladığı “paha biçilmez destek” için Suudi Arabistan’a ayrıca teşekkür etti. Yürütülen diplomasi trafiği öylesine kapsamlıydı ki bazı kesimler geçtiğimiz haftalarda yaşananların, ateşkesi sağlamak için inisiyatif alan ülkelerin öncü rol oynayacağı savaş sonrası yeni bir bölgesel düzenin ilk temellerini attığını belirtiyor. Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Pakistan‘ın İngilizce baş harflerinden oluşan ve kimi zaman “STEP” olarak anılan dörtlü yapının, bir yandan İsrail’e karşı bir denge unsuru olarak hareket ettiği, diğer yandan ise İran’la barışçıl şekilde bir arada yaşamayı sürdürmek için potansiyel bir mekanizma olarak öne çıktığı ifade ediliyor.

Bu gelişme, mevcut eğilimleri daha da pekiştiriyor. Savaşta arabuluculuk rolünün tamamen Batı dışı ülkeler tarafından üstlenilmesi, daha iddialı bir “Küresel Güney” in yükselişini sürdürdüğünü gösteriyor. Bunun doğal bir sonucu olarak da karşımıza, nüfuzu giderek azalan bir ABD ve dikkat çekici biçimde denklemde yer almayan bir Avrupa çıkıyor.

Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları geçtiğimiz ay iki kez bir araya geldi. Bu görüşmelerin ilki Riyad’daki İslam ülkeleri zirvesinde, ikincisi ise savaşın başlamasından bu yana türünün ilk örneği olan çok taraflı bir diplomatik toplantı kapsamında İslamabad’da gerçekleşti. İran, ABD ve Çin’le iyi ilişkiler yürüten Pakistan’ın bu toplantıya ev sahipliği yapması oldukça mantıklıydı. İkinci toplantının başlıca amacı bir ateşkes sağlamaktı; ancak bu görüşme, çok daha büyük bir gelişmenin tohumlarını da ekmiş olabilir. Yeterli diplomatik irade sağlandığı takdirde, bu ülkelerin bir araya gelmesi; silah tedarikinden giderek ortadan kaybolan güvenlik garantilerine kadar pek çok alanda bölgenin ABD’ye olan bağımlılığının azalması anlamına gelebilir.

Kuvvetle muhtemeldir ki zayıflayan ABD’nin geride bıraktığı boşluğu doldurmak için bölgesel güçlerin devreye girmesi gerekecek. New York Times‘a göre, bölgede Amerikan birlikleri tarafından kullanılan 13 askeri üssün önemli bir kısmı, “neredeyse barınılamaz durumda” olarak nitelendiriliyor. George Washington Üniversitesi Orta Doğu Siyaset Bilimi Projesi Direktörü Marc Lynch, geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, “Bu, Amerikan hegemonyasının fiziksel mimarisidir ve İran, yalnızca bir ay gibi kısa bir sürede bunu fiilen işlevsiz hale getirdi” ifadelerini kullandı. Ortaya çıkan bu yeni gerçeklik, büyük olasılıkla koordineli bir yanıtı gerektirecektir. Eski ABD Suudi Arabistan Büyükelçisi Chas Freeman ise durumu bana şu şekilde ifade etmişti: “Batı Asya da tıpkı Avrupa gibi, artık Pax Americana’nın (Amerikan Barışı) yerini alacak yeni bir düzen arayışı içinde.

Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye Dışişleri Bakanları, Foto: Kashmir Observer

Dört ülkenin de barışın tesis edilmesi ve korunması konusundaki çıkarları ortak. Suudi Arabistan savaş başlamadan önce buna karşı çıkmış olsa da defalarca İran’ın misilleme saldırılarının hedefi olması, ülkenin çatışmanın ortasında tutum değiştirmesine yol açtı. Birkaç hafta sonra Suudiler, savaşı ABD başlattıysa yine ABD’nin bitirmesi gerektiğine karar verdiler. Yine de bu dörtlü inisiyatife katılmaları, onların bir yandan da diplomatik riskleri dengeleyerek her ihtimale karşı pozisyon aldıklarını gösteriyor. Öte yandan Pakistan ve Türkiye’nin, İran’daki rejimin yaşayabileceği olası bir çöküşünün etkilerinin kendi sınırlarına sıçramasından endişe etmek için haklı nedenleri var. Gulf State Analytics CEO’su Giorgio Cafiero durum hakkında bana şu değerlendirmede bulundu: “İran ulus devletinin çökmesi halinde, İran’ın Sistan ve Belucistan eyaletinde kaosun daha da derinleşme potansiyelini, Pakistan hükümetiyle savaşan silahlı gruplar fırsata çevrilebilir.

Benzer şekilde, İran ile 534 kilometrelik bir sınırı paylaşan Türkiye, olası bir rejim çöküşü veya ABD ve İsrail’in kışkırtmasıyla patlak verecek bir ayaklanma durumunda Kürt militan grupların sınır ötesi bir güvenlik tehdidi oluşturabileceğinden endişe duyuyor. Diğer yandan Mısır’da hızla artan enerji fiyatları ve başta Süveyş Kanalı ile Kızıldeniz’deki deniz taşımacılığını etkileyen ticaret yollarındaki aksamalar, halihazırda kırılgan olan ekonomi üzerinde daha fazla baskı yaratmış durumda. Pakistan’ın ekonomik durumu da bir o kadar hassas: Savaş başladığında ülke, tarihinin en yıkıcı ekonomik krizlerinden birinden henüz yeni yeni toparlanmaya başlamıştı. Pakistan’ın başka endişeleri de vardı: Ülke, İran’ın ardından dünyadaki en büyük ikinci Şii nüfusa ev sahipliği yapıyor. Nitekim İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney‘in geçtiğimiz ay bir ABD-İsrail hava saldırısında öldürülmesinin ardından Pakistan’da polis ile protestocular arasında çıkan çatışmalarda en az 26 kişi hayatını kaybetti. Pakistan’daki Şii nüfusun büyük bir kısmı, Hamaney’i kendi ruhani liderleri olarak kabul etmekteydi.

Daha da önemlisi, bu dört ülkenin tamamı ABD Başkanı Donald Trump ile iyi ilişkiler kurma ve bu ilişkileri koruma konusunda oldukça istekli bir tutum sergiliyor. Hepsi de Trump’ın sözde “Barış Kurulu“nun kurucu üyeleri arasında yer alıyor. Ayrıca Trump’ın ikinci döneminde ikili ilişkilerde de dikkate değer ilerlemeler kaydedilmekteydi. Geçtiğimiz yıl Trump, Körfez’e yaptığı bir ziyaretten Suudi Arabistan’ın ABD’ye 600 milyar dolarlık yatırım taahhüdünde bulunduğunu gururla duyurarak dönmüştü.

Türkiye-ABD ilişkileri de daha sağlam bir zemine oturmuş gibi görünüyor. Bu gelişmenin temelinde hem Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki kişisel uyum hem de ABD’nin gözden geçirilmiş politikası yatıyor: Trump yönetimi geçtiğimiz yıl Suriye üzerindeki yıkıcı yaptırımları kaldırdı ve Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri‘nin (HSD) Suriye ordusuna entegre edilmesini destekledi. Bu iki gelişme de Türkiye’nin Esad sonrası Suriye için en temel talepleri arasında yer almaktaydı.

Pakistan hükümeti geçtiğimiz yıl Trump’ı 2026 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiğini duyururken, Pakistan genelkurmay başkanı ve ülkenin fiili yöneticisi Mareşal Asım Munir, Beyaz Saray’da “Trump’ın favori mareşali” olarak anılıyor. Keza Trump, geçtiğimiz yıl Gazze’deki sözde ateşkesi duyururken de bunu Mısır’ın tatil beldesi Şarm El-Şeyh’te, üzerinde gösterişli harflerle “Orta Doğu’da Barış” yazan bir arka planın önünde gerçekleştirmişti.

Tüm bu Trump tarzı karşılıklı sırt sıvazlamalara rağmen, İsrail ve ABD’nin İran’a açtığı savaş kaçınılmaz olarak bazı ülkeleri kendi pozisyonlarını gözden geçirmeye itti. Pek çoğu için Amerikalılar, hem güvenilir birer müzakereci hem de güvenliğin garantörü olma vasıflarını yitirmiş durumda. Freeman bu durumu şöyle açıklıyor: “Trump yönetimi tarafından görevlendirilen elçiler, sürpriz saldırılara zemin hazırlayan yanıltmacalara defalarca alet olmaları ve amatörce beceriksizlikler sergilemeleri nedeniyle İran nezdinde ‘istenmeyen kişi’ (persona non grata) konumundalar.” Freeman ayrıca, İran’a yönelik İsrail-ABD saldırılarının, bölgedeki birçok müttefike karşı nasıl kayıtsız kalındığını da gözler önüne serdiğini belirtiyor. Freeman, “ABD’nin bu ülkeleri İran’a karşı savunamayacağı ve askeri önceliği onlara değil İsrail’e verdiği artık açıkça görülmüştür” ifadelerini kullanıyor.

Gelinen noktada şurası ise çok net: Bölge ülkelerinin, “İran’la barışçıl bir şekilde bir arada yaşayabilmek ve İsrail’in doğrudan ya da dolaylı tehditlerinin yanı sıra İsrail saldırganlığına verilen koşulsuz Amerikan desteğiyle başa çıkabilmek için kendi bölgelerinde yeni bir güvenlik mimarisine” ihtiyaçları var.

Son yaşanan gelişmelerin daha güçlü bir bölgesel işbirliğine zemin hazırlaması kuvvetle muhtemel. Kaldı ki bu süreç, İran’a yönelik son savaş başlamadan çok önce zaten ciddi bir ivme kazanmıştı. Geçtiğimiz yıl İsrail’in Katar’a yönelik saldırısının Washington’dan yalnızca cılız bir tepki görmesinin ardından Pakistan ve Suudi Arabistan, bir Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzaladı. Tıpkı NATO’nun 5. Maddesi’nde olduğu gibi bu anlaşma da “ülkelerden birine yönelik herhangi bir saldırının her ikisine birden yapılmış sayılacağını” hükme bağlıyor. Bu hamle, Suudilerin savunma konusunda artık ABD’ye bel bağlamadıklarının bir işareti olarak geniş çapta yankı bulmuştu.

Ocak ayında, bir NATO üyesi olan Türkiye’nin de Suudi Arabistan-Pakistan savunma paktına katılmayı değerlendirdiği basına yansımıştı. Bu durum, sözde bir “Müslüman NATO’su” tartışmalarını alevlendirmişti. Ancak bırakın bunun mümkün olup olmamasını, böyle bir gelişme muhtemelen henüz ufukta görünmüyor. Öte yandan, daha dar kapsamlı ve parçalı savunma paktlarının kurulması ise oldukça güçlü bir olasılık. Uzmanlar, bu ülkelerin birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğuna dikkat çekiyor: Türkiye geniş bir savunma sanayi altyapısına sahipken Pakistan’ın nükleer silahları var. Suudilerin finansmanı ise her iki ülkenin de zorluk çeken ekonomileri için adeta bir can simidi olacak gibi görünüyor.

Öte yandan Avrupa ise adeta ortalarda yok. Avrupa Birliği’nin bölge ve dünya genelindeki nüfuzu, yakın tarihin en düşük seviyesine gerilemiş durumda. Bütün dikkatini yalnızca Ukrayna’ya veren Avrupa, fiilen tek gündemli bir kıta haline geldi. Nitekim, Avrupa’nın İran Savaşı’na yönelik arabuluculuk çabalarında esamesi dahi okunmadı. Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, geçtiğimiz çarşamba günü ateşkese desteğini göstermek üzere Körfez’e gideceğini duyurduğunda İngiltereli acizliğinin ve önemsizliğinin vücut bulmuş hali olarak sosyal medyada ağır alay konusu oldu. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de ateşkese desteğini ve Pakistan’ın arabuluculuğuna duyduğu minnettarlığı dile getirdiğinde Avrupa’nın sergilediği pasif tutum nedeniyle benzer tepkilerin ve kınamanın hedefi oldu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ise geçtiğimiz çarşamba günü Trump’ı, ABD’yi NATO’dan çekme tehditlerini hayata geçirmekten vazgeçirmek için apar topar ABD’ye uçtu. Rutte, CNN‘e verdiği yaltaklanma dolu röportajda dünyanın, “Trump’ın liderliği sayesinde” daha güvenli bir yer haline geldiğini savundu. İspanya ile birlikte Avusturya ve Fransa’nın bağımsız irade göstermeye yönelik bazı cılız hamleleri istisna tutulursa Avrupalı liderlerin büyük çoğunluğu itaatkâr birer tebaa rolü oynamaktan gayet memnun görünüyor.

İran heyeti barış görüşmelerine katılmak için İslamabad’da, Foto: Xinhua

Avrupa’nın bu itaatkâr tavrı, Türkiye’nin girişken tutumuyla tam bir tezat oluşturuyor. Öyle ki Ankara, şekillenmekte olan yeni düzeni kendi vizyonuna göre yönlendirme konusunda özellikle kararlı görünüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 28 Mart’ta İslamabad’da gerçekleştirilen dörtlü toplantıya hareket etmeden önce İstanbul’da yaptığı bir konuşmada, bölgenin kendi sorunlarının sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğine vurgu yaptı. Fidan, “Bölgemiz artık dış müdahalelere karşı savunmasız kalmamalı. Ortak bir vizyon ve çabayla bu kısır döngüyü kırmamız gerekiyor. Bunu da bölgesel sahiplenme anlayışıyla başaracağız” dedi.

“Bölgesel sahiplenme” kavramı, Türkiye hükümetinin son yıllarda üzerinde sıklıkla durduğu ve teşvik ettiği bir yaklaşım. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’nden Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Caner durum hakkında bana şunları aktardı: “Bu kavram, bölgedeki büyük gelişmelerin Türkiye’yi doğrudan etkilediği, dolayısıyla Türkiye’nin bu sürecin gidişatını şekillendirmek adına sürece dahil olmak gibi bir yükümlülüğü bulunduğu anlamına geliyor. Şayet bölge dışı büyük güçler pervasızca ve sorumsuzca hareket ediyorsa, bölge ülkeleri inisiyatif alarak sorumluluğu bizzat üstlenmek zorundadır.

Dörtlü girişimin diğer üyeleri de bu görüşe katılmakta. Bir Pakistanlı yetkili, durumu bana şu şekilde ifade etti: “Bu dört ülke birlikte, bölgede çok uzun zamandır eksikliği hissedilen, işbirliğine dayalı ve eylem odaklı bir diplomasi modelini temsil ediyor.

Ancak geçtiğimiz çarşamba günü Financial Times, Pakistan’ın arabuluculuğunun aslında o kadar da kendi inisiyatifiyle gerçekleşmediğini iddia etti. Habere göre Trump, Pakistan’a bir ateşkes sağlama talimatı vermişti. Zira iddialara göre ABD teklifin, “Müslüman çoğunluğa sahip komşu bir devlet tarafından iletilmesi halinde” İran’ın bunu kabul etme ihtimalinin daha yüksek olacağına inanıyordu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in yaptığı bir gaf da Pakistan’ın Trump’ın isteklerini harfiyen yerine getirdiği yönündeki spekülasyonları körüklemişti. Başbakan, ateşkes teklifini X platformunda paylaşırken yanlışlıkla metne “taslak — Pakistan Başbakanı’nın X mesajı” şeklinde bir konu başlığını da eklemişti. Bazı kesimler bunu, Şerif’in ekibinin bizzat Trump yönetimi tarafından kaleme alınmış bir açıklamayı paylaştığının kanıtı olarak yorumladı.

Ancak benimle isminin gizli tutulması kaydıyla görüşen Pakistanlı bir yetkili, Pakistan’ın yalnızca Trump adına hareket ettiği yönündeki imâlara karşı çıktı. Yetkili durumu şu sözlerle ifade etti: “Başarılı bir kolaylaştırıcı rolü üstlenebilmek için her iki tarafın da güvenini kazanmanız ve masaya oturmanın kendi çıkarlarına daha uygun olacağı yönünde ortak bir inanca sahip olmalarını sağlamanız gerekir. Dolayısıyla, taraflardan birinin Pakistan’ı belirli bir rol oynamaya zorlaması gibi bir durum söz konusu dahi olamaz.

Diğer üç STEP ülkesi de dünyaya kendilerini birer “barış elçisi” olarak tanıtma arzusunda. Geçtiğimiz kasım ayında Giza’daki Büyük Mısır Müzesi’nin açılış töreninde Mısır savaş uçakları gökyüzünde, “Barış diyarına hoş geldiniz” yazılı bir pankart dalgalandırdı. Ülke, kendisini “istikrarsız bir bölgede barışın ve medeniyetin feneri” olarak konumlandırma konusunda son derece istekli bir tutum sergiliyor.

Son yıllarda Türkiye, Ukrayna ile Rusya arasındaki pek çok barış görüşmesine ev sahipliği yaptı ve Batı’nın arabuluculuğuna güvenilir bir alternatif olarak öne çıkmak amacıyla iki dünyanın “tam ortasında” yer alan coğrafi konumunu etkin bir şekilde kullandı. Trump’ın ikinci döneminin başlarında ise Suudi Arabistan, ABD ile Rusya arasında gerçekleştirilen üst düzey müzakereler için adeta kırmızı halı serdi.

Duruma şüpheci yaklaşanlar ise ülkelerin bu “barış elçisi” olarak markalaşma çabasını bir tür “barış maskesi takma” (peace-washing), yani otoriter liderlerin içeride giderek büyüyen sıkıntılardan dikkatleri başka yöne çekmek ve dünyaya insancıl bir yüz göstermek için başvurdukları bir girişim olarak yorumlama eğiliminde olabilirler. Buna rağmen, en sert eleştirmenler dahi muhtemelen bu barış girişimlerinin hiç olmamasındansa var olmasını yeğleyecektir.

Dörtlü inisiyatifin yürüttüğü diplomasinin daha kalıcı bir yapının tohumlarını taşıyıp taşımadığını ise zamanla göreceğiz. JD Vance, pazar sabahı İslamabad’daki başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerden ayrılırken yakın zamanda bir barış anlaşmasına varılması ihtimalinin hala masada olduğunu ima etmişti. Mevcut çatışmalarda sergilenecek başarılı bir arabuluculuk, daha sağlam temellere dayanan bir bloğun kök salması için dörtlüye ihtiyaç duyduğu özgüveni ve ivmeyi kazandırabilir.

Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin. Siyasi iradeye ve diplomatik vizyona sahip olanlar açısından bu durum, yeni bir düzenin doğuşuna zemin hazırlayacaktır.

İran-ABD arasındaki müzakereler başladı

ABD-İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı saldırıların ardından, 8 Nisan’da uygulanmaya başlanan 2 haftalık ateşkes kararı sonrası taraflar ilk kez, Pakistan’ın arabuluculuğunda başkent İslamabad’da bir araya geldi.

Foto: Seoul Economic Daily

ABD’li ve İranlı yetkililer, 8 Nisan’da Pakistan arabuluculuğunda varılan 2 haftalık ateşkesin ardından bugün (11 Nisan) Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bir araya geldi. Kalıcı barışın sağlanabilmesi adına gerçekleştirilen bu görüşmelere ABD’yi temsilen Başkan Yardımcısı JD Vance’in başkanlığını yaptığı bir heyet katılıyor. Heyette, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ve özel temsilci Steve Witkoff da bulunuyor. İran’ı ise Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf başkanlığındaki heyet temsil ediyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de İran heyetinde bulunuyor.

Reuters‘ın iddiasına göre iki ülke de müzakere masasında karşılarında görmeyi tercih ettikleri muhataplarla görüşecek. Görüşmelere aşina olan İranlı yetkililere dayandırılan söylemlere göre JD Vance, İranlılar tarafından Trump’ın çevresindeki en savaş karşıtı isimlerden biri olarak görülüyor. Bu da İranlıları, Vance ile yapılacak görüşmelerden kârlı çıkabileceklerini düşündürüyor. Reuters’a konuşan bir Beyaz Saray yetkilisi ise, İranlıların bu iddialarını yalanladı. Öte yandan başka bir Beyaz Saray yetkilisi, İranlıların görüşmeler için Vance’i işaret ettiklerini fakat bir sebep sunmadıklarını belirtti. Ayrıca, yönetim içi tartışmalara aşina iki kaynağın belirttiğine göre, bazı Beyaz Saray yetkilileri de son haftalarda, pragmatik bir eğilimi olduğunu sezerek Kalibaf’ı muhatap olarak belirlediler.

Trump tarafından İslamabad’a gönderilen Vance, kendisi için de önemli bir sınav verecek. 2028 ABD Başkanlık seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin aday adaylığı için adı geçen isimlerden olan Vance’in burada göstereceği performans, onun geleceğini de belirleyecek. Olası başarılı bir anlaşma sağlanması, Vance’in siyasi gücünü artırabileceği gibi, başarısız bir sonuç ise kendisini daha da savaşın yüzü olarak gösterebilir.

Ana gündem maddeleri; taraflar ne istiyor
  • İran, çatışmaların başlamasından bu yana İsrail’in Hizbullah militanlarına yönelik saldırılarında yaklaşık 2 bin kişinin hayatını kaybettiği Lübnan’da da ateşkes istiyor. İsrail ve ABD, Lübnan’ın İran-ABD ateşkesinin bir parçası olmadığını söylerken Tahran, bunun ateşkes kapsamına dahil edilmesinde ısrar ediyor.
  • İran, ABD’nin dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakmasını ve yaptırımlara son vermesini istiyor. Washington, yaptırımların önemli ölçüde hafifletilmesine açık olduğunun sinyalini verirken, bunun yalnızca İran’ın nükleer programlarından taviz vermesi karşılığında olabileceğini belirtti.
  • İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki otoritesinin tanınmasını istiyor. ABD ise boğazın petrol tankerlerine ve diğer deniz trafiğine, geçiş ücretleri de dahil olmak üzere, hiçbir sınırlama olmaksızın açılmasını istiyor.
  • İran’ın altı haftalık savaş boyunca oluşan tüm zararlar için tazminat talep etmesi beklenirken, ABD bu konuda henüz bir açıklama yapmadı.
  • İran, uranyum zenginleştirmesine izin verilmesini isterken, Trump bu konunun müzakereye kapalı olduğunda ısrar ediyor.
  • İsrail ve ABD, İran’ın füze kapasitesinin ciddi ölçüde kısıtlanmasını isterken, Tahran ise sahip olduğu füzelerin müzakereye kapalı olduğunu belirtiyor.
  • İran, ABD muharip güçlerinin bölgeden çekilmesini, tüm cephelerde savaşın sona ermesini ve saldırmazlık taahhüdünde bulunulmasını isterken Trump, bir barış anlaşmasına varılana kadar Orta Doğu’daki askeri unsurlarını bölgede tutacağını belirtiyor.

Kaynak: Reuters

Trump’tan paylaşım

Ayrıca Trump, bugün yaptığı bir sosyal medya paylaşımında “Çin, Japonya, Güney Kore, Fransa, Almanya ve daha pek çok ülke dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerine bir iyilik olarak Hürmüz Boğazı’nı temizleme sürecini an itibarıyla başlatıyoruz. İnanılmaz ama, bu işi kendi başlarına yapacak cesarete ya da iradeye sahip değiller” ifadelerini kullandı.

Lübnan’da çatışmalar sürüyor

ABD ve İran arasındaki görüşmeler başlarken Lübnan’da ise çatışmalar hâlâ sürüyor. İran’ın görüşmelerdeki gündemlerinden biri Lübnan’ın da ateşkes kapsamına girmesiyken ABD tarafı, Lübnan’ın anlaşmanın bir parçası olmadığını belirtiyor. Öte yandan arabulucu Pakistan da Lübnan’ın anlaşmaya dahil olduğunu söyledi. Bu doğrultuda, İsrailli ve Lübnanlı yetkililerin 14 Nisan Salı günü ABD’nin başkenti Washington DC’de bir araya gelmesi bekleniyor.

Öte yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bugün Erdoğan’la İran-ABD görüşmeleri ve Ukrayna’daki durum üzerine bir görüşme gerçekleştirdiklerini sosyal medya hesabından açıkladı.

Ateşkese giden süreç

6 Nisan’da ABD Başkanı Trump, İran’a Hürmüz Boğazı’nı ticari trafiğe açması için verdiği mühleti 7 Nisan Salı akşamına kadar uzattı. Boğazın açılmaması halinde ise İran’ın elektrik santralleri ve köprüler gibi sivil altyapı hedeflerini vurmakla tehdit etti. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, tehdit altında pazarlık yapmayacaklarını açıkladı. Tahran yönetimi, Pakistan üzerinden iletilen 45 günlük geçici ateşkes önerisini reddederek 10 maddelik kendi taleplerini sundu.

Verdiği mühletin dolmasına saatler kala Trump, sosyal medya üzerinden bir tehdit mesajı paylaştı. Mesajda, “Bu gece koca bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri getirilmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak. Ne olacağını bilmiyorum ama galiba olacak. […] Kim Bilir? Uzun ve karmaşık dünya tarihinin en önemli anlarından olan bu gecede öğreneceğiz. 47 yıllık gasp, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek” ifadelerine yer verildi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yaptığı açıklamada, ABD’nin askeri hedeflerinin büyük ölçüde tamamlandığını ve savaşın çok yakında biteceğini belirtti. Vance, İran’ın ya “normal bir ülke olup dünya ticaretine katılacağını” ya da “masaya gelmeyip ekonomik olarak çok kötü bir duruma düşeceğini” ifade etti.

Trump’ın işaret ettiği sürenin dolmasına yalnızca yarım saat kala, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in arabuluculuğuyla bir ateşkes adımı atıldı. Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı “Tam, derhal ve güvenli biçimde açmayı” kabul etmesi şartıyla, bombardıman planını iki haftalığına askıya aldığını duyurdu. Trump ayrıca İran’dan üzerinde çalışılabilir 10 maddelik bir öneri aldıklarını, askeri hedeflere çoktan ulaştıklarını ve onları aştıklarını savundu.

Pakistan sınır kasabası gıda ve yakıttan mahrum kaldı

Gazeteci Akbar Notezai, Pakistan ve İran sınırına çekilen çitlerin sınır kasabasındaki halka ekonomik ve toplumsal etkilerini anlatıyor.

Belucistan’daki Pakistan-İran sınır kapısı, Tafran. Fotoğraf: Arab News

On yıllardır İran’dan yapılan ithalat, İran ve Afganistan ile sınırı olan Belucistan eyaletinin Chagai şehrinde bulunan ücra bir kasaba olan Taftan’ın nüfusunu ayakta tutuyordu. Taftan’dan 600 kilometre uzaklıktaki eyalet başkenti Quetta’da yaşayan 19.259 Belucistanlı, gıda ve petrol konusunda büyük ölçüde İran’a bağımlıydı.

28 Şubat’ta başlayan protestoların ardından iki komşu ülke arasındaki sınır kapatıldı. Bu durum, Taftan ve eyaletteki diğer sınır bölgelerini fiyat değişimlerine karşı savunmasız bıraktı. Bu, ilk kez yaşanan bir durum değildi. Yakın geçmişte, bölgedeki güvenlik sorunları sık sık bu tür sınır kapatmalarına yol açmıştı.

Binlerce Pakistanlı şu anda hayatlarından endişe duyarken sınır geçişlerinin her iki tarafındaki kamyon şoförleri mahsur kalmış durumda ve kolay bozulan malları yavaş yavaş bozuluyor. Yerel bir iş adamı olan Mohammad Ilyas, “Bu temel ihtiyaçlar gecikirse açlıktan öleceğiz” dedi. Sürücülerden Haleem Baloch, İran’ın Sistan-Belucistan bölgesine patates taşıdığını, ancak sekiz gündür mahsur kaldığını ve ürünlerinin bozulmaya başladığını söyledi.

Yükselen fiyatlar

“Depoyu 1500 rupiye (238,02 TL) doldurdum,” dedi Asif Baloch, Ramazan sırasında Taftan’daki çarşıda onunla karşılaştığımda. “Savaştan önce bir litre benzin 190 rupi (30,15 TL) idi, grevlerden sonra ise 250 rupi (39,67 TL) oldu.” İran petrolü satan yerel bir dükkan sahibine göre ise bu fiyatlar o zamandan beri %157’lik bir artışla 500 rupiye (79,34 TL) fırladı.

Sınır çitleri ve sınır ticareti

909 kilometrelik Pakistan-İran sınırı boyunca belirli bölgelerin çitle çevrilmesine, ülkeleri harekete geçmeye zorlayan bir dizi olayın sonucunda 2018-2019 yıllarında başlandığı bildiriliyor. Bu gelişmelerin merkezinde, 2003 yılında Abdul Malik Reki tarafından kurulan ve yönetilen Sünni Beluç militan grubu Jundullah’ın (Tanrı’nın Askerleri) ortaya çıkışı yer alıyordu.

İran’ın baskısı altında, iki taraf daha iyi bir güvenlik yönetimi için sınırı ortaklaşa çitle çevirme konusunda uzlaştı. The Economic Development of Balochistan kitabının yazarı ve kalkınma analisti Syed Fazl-e-Haider, bu durumun sınır ötesi ticareti etkilediğini söyledi.

Bu durum, sınır ötesi ticareti daha da zorlaştırdı. Zira 2013 yılında ABD, Pakistan’a İran ile herhangi bir petrol ve doğalgaz anlaşmasını yasaklayan yaptırımlar uygulamıştı. Amerikan baskısına dayanamayan Pakistan, komşu ülkeyle yaptığı doğalgaz boru hattı anlaşmasını hayata geçiremedi. Sonuç olarak, İran petrolü yasal olmayan kanallardan kaçak olarak ülkeye getirilmeye başlandı. Pakistan İstihbarat Raporu’na göre, İranlı tüccarlar her yıl 1 milyar ABD dolarından fazla değerde yakıtı Belucistan’a kaçak olarak sokuyor.

Çitlerin etkisi

Sınır çitleme önlemlerinden etkilenen tek sınır kasabası Taftan değildi. Belucistan’ın Washuk bölgesindeki bir sınır kasabası olan Mashkhel’den Zamyad marka kamyonet şoförü Ghaffar Reki: “İran ile sınır ticaretimiz, ABD ve İsrail öncülüğündeki İran saldırılarından çok önce durma noktasına gelmişti.”

Ghaffar Reki, “Petrol hariç, İran malları Washuk’a gelmiyor. Günlük ihtiyaçlarımızı ya Quetta’dan ya da Taftan’dan satın alıyoruz ve nakliye masrafları nedeniyle üç katı ücret ödemek zorunda kalıyoruz” diye ekledi. Ghaffar, geçmişte İran ile Pakistan arasındaki sınırın açık olduğunu söyledi. Kız kardeşinin Reki Baloch aşiretinden birisiyle evlendiği için Belucistan’ın İran tarafında yaşadığını ancak son beş yıldır onu ziyaret edemediğini ve birbirlerinden kopuk kaldıklarını söyledi.

Ekonomist Kaiser Bengali, halkını öncelikli görmeyen Pakistan hükümetini suçluyor ve hükümetin Belucistan’daki halkının hayatını kolaylaştırmakla ilgilenmediğine inanıyor.

Quetta Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Ayub Mariani: “İranlılar tarafından herhangi bir engel yok. Pakistan ile ticaret hacmini artırmaya hevesliler. Ama biz ilgilenmiyoruz.”

Yerel araştırmacı Muhammed Arif, sınırın her iki tarafındaki Beluçların artan ticaret kısıtlamalarıyla karşı karşıya olduğunu ve İran-Pakistan siyasi ilişkilerinin de bir etken olduğunu söyledi: “İki ülke arasında güven eksikliği var. Bu da aralarındaki ticareti zorlaştırıyor.

Aceleyle eve dönüş

Pakistanlı yetkililere göre, ABD ve İsrail’in saldırılarının hemen ardından İran’da yaşayan 35.000 Pakistanlı vatandaş, Belucistan’daki Taftan ve Gabd-Rimdan sınır kapılarından Pakistan’a dönecek.

Tahran’da yaşayan öğrenci Ali Nawaz, şehre yönelik saldırıları duyar duymaz hemen eve dönmeye karar verdiğini belirterek, korkunun çok büyük olduğunu ekledi: “Pakistan’a canlı olarak dönemeyeceğimizi düşündük.”

İran sınırındaki Chaghi, Washuk, Gwadar, Kech ve Panjgur ilçeleri sınır ötesi ticarete tamamen bağımlıyken Belucistan'ın geri kalanı dolaylı olarak bağımlıdır.

Ekonomist Bengali, İran’dan gıda ve petrol girişinin durması halinde, sınır kasabalarındaki halk için yıkıcı ekonomik sonuçlar doğacağını vurguladı. “Quetta hariç, Belucistan’da Pakistan Devlet Petrol Şirketi’ne (PSO) ait benzin istasyonları neredeyse hiç yok ve olanlar da çok az.”

Kısa bir süre önce Taftan’a yaptığım ziyaret sırasında, sınırın sınırlı ticaret için açık olduğunu gördüm. İran’dan temel ihtiyaç maddelerini getiren bir hamal olan Amanullah, ailelerin halihazırda karşı karşıya olduğu ve savaşla daha da kötüleşen zorluklara dikkat çekti: “Beslemem gereken beş çocuğum var ve sınır açıkken günde 2000 rupi (317,36 TL) kazanıyordum. O zaman bile, ailemin masraflarını karşılamak için borca girmek zorunda kalıyordum.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.