Kuir şairler: “Kuir şiir ana akım vitrinleri bozmak için var”

Şairler Deniz Erkaradağ ve Ceren Avşar, kuir kimliğin şiirle nasıl kesiştiğini, kuir şiirde kullanılan imgeleri, Türkçenin bu yazıma nasıl bir alan açtığını ve yayıncılıkta karşılaştıkları sansür pratiklerini değerlendirdi.

“Şiir bir lüks değildir. Varlığımızın hayati bir ihtiyacıdır. Umutlarımızı ve düşlerimizi hayatta kalma ve değişim yönünde temellendirme, onları önce dile, sonra fikre ve nihayet somut eyleme dönüştürme sürecindeki ışığın niteliğini biçimlendirir şiir. İsmi olmayanları isimlendirerek düşünülebilir kılmanın bir yoludur.”

-Audre Lorde

Lezbiyen ve siyah feminist şair Audre Lorde’un hatırlattığı haliyle şiir, “ismi olmayanları isimlendirmenin” bir yolu. Kuir şiir de bu noktada kendine özgün bir yük daha üstleniyor: Var olmaya çalıştığı dilin normatif sınırlarını zorlarken o dille kurulmuş bir dünyada “görünmeyen” bir deneyimi anlatmak.

Türkiye’de kuir şiirin kökleri, sanıldığından daha eskiye uzanıyor. Divan edebiyatında örtük biçimde işlenen erkekler arası arzudan, Enderunlu Fazıl’ın yüzyıllar önce toplatılan Defter-i Aşk’ına, Arkadaş Z. Özger’in şiirlerinden, bugün Kaos GL, Lambdaistanbul gibi kuruluşların etrafında büyüyen, çoğu zaman görünmez kılınmış bir çerçeve çiziyor. Çünkü kuir şiir, edebiyat tarihinin “ana akım” kısmında neredeyse hiç yer almadı ve arşivlerden, sözlü tarihten ya da bağımsız alanlardan toplanmak zorunda kaldı.

Niha+’ya konuşan şairler Ceren Avşar ve Deniz Erkaradağ, şiirin bir tema ya da bir konu değil, dilin yeniden kurulduğu bir alanın, imgelerin ve bakışın kendisi olduğunu belirtti. Avşar ve Erkaradağ, bir yandan Türkçenin cinsiyetsiz yapısı gibi beklenmedik özgürlük alanlarını, öte yandan da yayıncılık, dağıtım ve kamusal görünürlük düzeyinde hâlâ işleyen bir sansür gerçekliğini değerlendirdi.

“Kuir şiir de politiktir”

Deniz Erkaradağ

Türkiye’de “politik şiir” kategorisi uzun süredir LGBTİ+ kimlikleri kapsam dışında bırakıyor. Şair Deniz Erkaradağ, bu durumu “Politik şiir denilen bir alan var ve bu alan hiçbir şekilde LGBTİ+ kimlikleri kapsamıyor. Bir kuir şiirden bahsettiğinizde ‘o burjuva şiiri, o zaten politik değil’ gibi bir şeyle karşılaşıyor” sözleriyle açıkladı. Bu ayrımın gerçeği yansıtmadığını belirten Erkaradağ, kendi şiirinin de kuir şiirin de politik olduğunu vurgulayarak “Benim şiirim kesinlikle politik ve kuir şiir de politik. Yazdığımda bunu yansıtmamamın imkanı yok” dedi.

Benzer bir çerçeveden konuşan Ceren Avşar’a göre ise kuir kimlik onun için şiirin üzerine sonradan eklenen bir tema değil, varoluşunun ve dolayısıyla dilinin merkezinde duran kurucu bir alan. Judith Butler’ın Cinsiyet Belası’ndaki performatiflik fikrini şiire taşıyan Avşar, dilin kendisinin iktidarın ve normun diliyle verildiğini, kendisinin bunu yazarken yeniden büktüğünü, bozduğunu ve inşa ettiğini anlattı. Michel Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’ne referansla, şiir yazmayı iktidarın ürettiği söyleme karşı bir “karşı-söylem” pratiği olarak tanımladı.

Ceren Avşar

Cinsiyetsiz bir dilde yazmak

Türkçenin toplumsal cinsiyet açısından şiire katkılarını yorumlayan Erkaradağ, Türkçeyi bu konuda “fakir” bulmadığını ve kimlik veya toplumsal cinsiyet ifadesi açısından bir dil bariyeri yaşamadığını belirtti. Erkaradağ, ayrıca akademideki bazı teorik kavramların (örneğin “kuir” ya da “toplumsal cinsiyet”) tartışmalı olabileceğini de vurguladı.

Türkçenin eril veya dişil takılara sahip olmamasının ona toplumsal cinsiyet ve kuir varoluş bağlamında özgürlük alanı açtığını ifade eden Avşar’a göre ise Türkçe bu anlamda doğrudan bir “fırsat”. Birçok dilde öznenin daha ilk adımdan itibaren ikili cinsiyet rejimine hapsedildiğini, Türkçenin ise “belirsizliğin ve akışkanlığın hüküm sürdüğü nötr bir oyun alanı” sunduğunu anlattı.

Avşar bunu kendi disleksi deneyimiyle de ilişkilendiriyor:

“Disleksiyle yaşayan biri olarak başka bir dili öğrenmek, o dilin yapısına nüfuz etmek ve yazabilmek benim için son derece zor, hatta imkânsız. Bu yüzden üretimin, sığınağın ve bütün ifade evreninin tek merkeze, yani Türkçeye çekilmesi bir bakıma zorunlu bir hale geldi ama bu durum Türkçeyle kurduğum bağı son derece derin ve katmanlı bir ilişkiye dönüştürdü. Başka dillerde yankı bulamamam, beni hakim olabildiğim bu tek dilin damarlarında, esnekliklerinde ve gizli alanlarında daha derin kazılar yapmaya yöneltti.

​Türkçenin cinsiyetsiz yapısı, benim bu tek dilli evrenimde iktidarın ve normların cinsiyetçi sınırlarını aşmamı kolaylaştırıyor. Sınırları belirli bir dille sınırlı kalmış olabilirim; ancak Türkçenin sunduğu bu zamansız ve cinsiyetsiz esneklik sayesinde, o sınırların içinde sonsuz bir imge dünyası kurabiliyorum.”

“Kuir şiir vitrinleri bozmak için var”

Kuir şiire yönelik sansür mekanizmalarını değerlendiren Erkaradağ, kuir şiiri görünmez bir şekilde yazmadıklarını belirterek “O kadar anlaşılıyor ki yasaklanıyor” dedi. Erkaradağ, Kitapyurdu’nun kuir kitaplara bilerek yer vermemeye başladığını, D&R gibi zincirlere giremediklerini de iddia etti.

Bu yüzden kuir şiirler için bağımsız yayınlara ve dijital veya bağımsız dağıtım ağlarına tutunmanın artık bir zorunluluk haline geldiğini söyleyen Erkaradağ, “Bir kitapçıya bir kitabın yüzlerce gelmesiyle butik yayınevlerinin tek tek satmaya çalışması çok farklı” diye konuştu.

Erkaradağ’ın bahsettiği sadece bir deneyim değil, bunun gibi yüzlerce örnek mevcut. Türkiye Yayıncılar Birliği, PEN Türkiye ve Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun kararlarına karşı geçmişten bu yana ortak kınama açıklamalarına konu olan “muzır neşriyat” mekanizması üzerinden, LGBTİ+ temalı kitaplar dijital satış platformlarından defalarca kaldırıldı. En bilinen örneklerden biri, kuir içeriği nedeniyle D&R’dan kaldırılan Kalp Çarpıntısı (Heartstopper) serisi oldu. Kitabın satışı, 2021 yılında 18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğu” gerekçe gösterilerek durdurulmuştu.

Avşar, kendi yayıncılık serüveninde doğrudan kaba bir sansüre maruz kalmadığını söylese de sansürün “norm dışı olanı tamamen görünmez kılan muhafazakar bir görmezden gelme hali” ya da “kuir varoluşu pazarlanabilir bir ‘marjinallik’ olarak gören fetişleştirici bir yaklaşım” şeklinde gözüktüğünü anlattı:

“Bazen sansür, metnin basılmaması şeklinde değil; editöryal süreçlerde ‘dili daha evrensel kılma’ veya ‘İmgeyi fazla doğrudan bulma’ kılıfı altında estetik bir müdahale olarak karşımıza çıkıyor. Fetişleştirme ise kuir şiiri metnin kendi poetik gücüyle değil, sırf taşıdığı etiket üzerinden bir ‘ilginçlik’ veya ‘politik cazibe’ olarak algılama eğiliminde kendini gösteriyor.

Ana akımın bu sınırlayıcı, sterilize eden ya da metayı dönüştüren yapısına karşı, kuir şiirin kendi özgür alanını bağımsız yayınlar, fanzinler ve alternatif mecralar üzerinden kurması bir tesadüf değil çünkü kuir şiir, kendini kabul ettirmek için ana akımın onayına veya onun yarattığı vitrinlere muhtaç değil. Aksine tam da o vitrinleri ve sınırları bozmak için var.”

Erkaradağ da fetişleştirilmenin özellikle “liberal ve kapitalize edilmiş” kuir hareketin biçimlerinde ortaya çıkabileceğini söyleyerek şu anda LGBTİ+ hareketinin maruz kaldığı yoğun baskı ortamında (Onur Yürüyüşleri’ne polis müdahalesi, derneklerin kapatılması, gönüllülerin gözaltına alınması) böyle bir “fetiş” atmosferinden değil, doğrudan bir tehdit ve dayanışma ihtiyacından bahsedilebileceğini vurguladı.

Arkadaş Z. Özger

1948 Bursa doğan Arkadaş Z. Özger (mahlası), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 24 Ocak 1971’de SBF yurduna yapılan polis baskını ve gözaltı sırasında işkenceye maruz kalan Arkadaş, başına ağır darbeler aldı. Arkadaş, 1973’te henüz 25 yaşındayken Ankara Meşrutiyet Caddesi’nde ağır yaralı bir şekilde bulundu. Ölüm nedeni resmi olarak beyin kanaması olarak açıklansa da kimisine göre Arkadaş, kimliği sebebiyle uğradığı bir saldırının izlerini taşıyordu. Arkadaş’ın “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” adını vermek istediği kitabı, aynı isimle ancak 2014’te, ölümünden onlarca yıl sonra yayımlanabildi.

Erkaradağ, Arkadaş’ın bugün hala tam anlamıyla “sahiplenilmiş” bir kuir kimlikle anılmadığını, eski solcu çevrelerince zaman zaman bu kimliğin görmezden gelindiği ya da reddedildiği bir “konduramama” durumunun sürdüğünü ifade etti.

Kimin sesi duyuluyor?

Avşar, yazdıklarında veya kamusal alandaki varlığında “ne kadar cesur olmaya çalışsa da yaşadığı coğrafyanın karanlık gerçekliğinin” ister istemez kendisine bir otosansür uyguladığını söyledi. Avşar, kendi otosansürünü bir “geri çekilme” değil, “içinde büyüyen ağır bir sorumluluk duygusuyla sürekli çatışan bir hayatta kalma refleksi” olarak tanımladı:

“Hayatları ellerinden alınan, sesleri kısılan her bir kadın ve lubun için yazmak, konuşmak ve var olmak benim gözümde artık kişisel bir tercih değil, kaçınılmaz bir vazife. Bu yüzden, yaşadığım o insani kaygıya ve içsel engellere rağmen görünür olmayı bir zorunluluk olarak görüyorum. Katledilenlerin, yok sayılanların, kimliği ve varoluşu yüzünden hedefe konanların sesi olmak, onların çığlığını kelimelere ve imgelere taşımak boynumuzun borcu. Otosansürün o boğucu sınırlarını her defasında yeniden zorlamak, ne pahasına olursa olsun ‘buradayız’ demek ve kendi hakikatimizden taviz vermeden kamusal alanda var olabilmek yitirdiklerimize karşı en büyük sorumluluğumuz.”

Erkaradağ’ın ise altını çizdiği başka bir nokta var. Kuir edebiyat alanının kendi içindeki eşitsizliği yorumlayan Erkaradağ, “gay bir erkek şairin” ana akımda görünür olma, televizyona çıkma, hatta bir ölçüde “mainstream” olma şansı bulabildiğini ama erkek egemen ortama girmeyi reddeden kuir kadın şairlerin Türkiye’de aynı görünürlüğü yakalayamadığını ifade etti.

Şiirde kimliğin imgeleri

Her iki şair de kimliklerini şiirde doğrudan bir etiketle değil, imgelerle ördüklerini anlatıyor.

Erkaradağ, şiirinde tekrar eden sabit bir sembol kullanmadığını, ama fantastik/bilim kurgu okurluğundan gelen fantastik ögeleri zaman zaman şiirine taşıdığını söylerken Avşar için ise merkezi imge “ev.”

Avşar, Bachelard’ın “ruhun barınağı” olarak tanımladığı ev fikrini alıp bunu heteronormatif, sabit bir yapı olmaktan çıkararak evi “duvarları bükülebilen, kapıları belirsizliğe açık, sürekli yeniden inşa edilen bir ev” olarak tanımladı. Bu imgeye eşlik eden beden, su, kabuk, gölge, yankı ve eşik gibi motifleri de aynı akışkan varoluşun parçaları olarak tanımladı.

Şairlerden birer şiir: “Parla” ve “Anneannem öldü”

Erkaradağ, “Parla” isimli şiirini paylaşarak kendi yaşadıklarının bu şiirde politik bir anlam bulduğunu ve şiirin fantastik bir tema taşıdığını belirtti.

Parla

ürkütücü söylemsel, dönüştürücü bir an

Sihirbaz büyülendiğinde Tek Boynuzlu At nasıl lanetlenir

ruhaniliğime asla karşı konulamaz, komplona inandığın gibi

bu gece son denemen olacak

bu kahramanca taç, garip, ben ufuk

vizyonunu genişlet biraz,

bıçak bulundu !

devlerle dost karahindiba

Krallıklar örgüye döndüğünde

yaprakların ruhu mu satılan yoksa Ejderhalar mı?

sorgularsanız Goblininiz çıkar

biri bu hikâyeleri anlatacak, kırmızı elma pembe değil

aşağıda halsiz titreme

ezici çoğunluk çiçek kocasının altında

ben postu korurum, genellikle barış daha derindir

görev değil ama korkunç bir şekilde, düşen çığlığı bilir

onların öpüşmesi yarığa geliyor

dramatik inançlar, felaket aroması

bu büyüleyici kar

şarkı söylemek geriye dönük

günahlarım büyülendi.

Avşar ise “Anneannem öldü” adlı şiirini paylaşarak şunu ifade etti:

​“Bu şiir sadece benim anneanneme yakılmış bir ağıt değil, bir kadının bir başka kadına el vermesinin, yokluğun bile bir varlığa dönüştüğü o bükülmez kadın dayanışmasının hikayesi. Anneannesi ölen, annesinin susuşunu duyan, teyzesinin gözünden anlayan, kız kardeşinin yarasına dokunan bütün kadınların şiiri çünkü biz, geçmişin kağıt kesiğiyle yaralanmış ama o yaradan kendi dilini, kendi sığınağını ve kendi hakikatini doğurmuş kadınlarız. Anneannem öldü ama hep var çünkü onun fısıldadığı o gizli bilgi, bugün bu dizelerde ve birbirimizin gözlerine baktığımız her yerde yaşamaya devam ediyor. Hep söylerim, kadın kadının yurdudur.”

Anneannem öldü


Bunun ne demek olduğunu
anneannesi ölen kadınlar anlar

Bana bi şeyler anlatırdı
anneannem gizli gizli
Gizli gizli anlatırdı
çünkü erkek doğmamıştı
ve bizim topraklarımızda
kadınların bi şeyler bilmesi ayıptı

Bizim dışımızdaki bütün sülale eşrafı erkekti sanki
sanki bilgiye bi biz vakıftık
Anneannem bana bilgiyi aramanın
bilginin kendisinden daha önemli olduğunu anlattı

Öldükten sonra da bana bi şeyler anlattı anneannem
Mezar taşına yazdı
ben taştan okudum
yokluğun doldurulabildiğini
gözün geleceği görebildiğini
geçmişin kağıt kesiği olduğunu
erkekleri anlayamamayı
anlamayı başka şeyleri
kadınları sevmeyi
aşk üzerine konuşulmaması gerektiğini
konuşunca porçöz görmüş kireç gibi cozurdayıp
yok olacağını anlattı

Kuzuların kuru üzüm sevdiğini
Sinamekinin bağırsaklara iyi geldiğini
Seçmeyi en güzel karpuzu
Nevresimi ütülü gibi katlamayı
Resimde zıt renklerin bir arada kullanılması gerektiğini

Anneannem anlatmadı kendini
nerede doğduğunu nerede öldüğünü neden öldüğünü

Anneannem bi vardı bi yoktu
Benim anneannem öldü
bunun ne demek olduğunu
anneannesi ölen
kadınlar anlar

Hep vardı anneannem öldü ama hep vardı
bunda tuhaf bi yan vardı

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.