Avrupa’da Kürtlere yönelik ırkçılığın resmi olarak tanınmadığını söyleyen Anti-Kürt Irkçılığı Bilgi Merkezi (IAKR) Başkanı Civan Akbulut, adı konulmadığında bu durumun görünmez ve cezasız kaldığını belirtti. Akbulut, Kürt sığınmacıların Avrupa ülkeleri tarafından yüksek ret oranlarıyla karşılaştığını ifade ederek “Ankara ile siyasi yakınlaşma arttıkça Kürtlerin maruz kaldığı zulüm geçmişinin tanınması o kadar zorlaşıyor” dedi.

Avrupa genelinde “Kürt karşıtı ırkçılık”, en az tanınan ama en yaygın sistematik ayrımcılık biçimlerinden biri olmaya devam ediyor. Avrupa genelinde aşırı sağcı eğilimler ve göçmen düşmanlığı artarken Avrupa’da yaşayan Kürtler hem bu genel yabancı düşmanı ortamla hem de jeopolitik hesapların ve aşırı sağın körüklediği sınır ötesi bir baskıyla karşı karşıya kalıyor.
Nüfusunun bir milyonu aştığı tahmin edilen ve Avrupa’nın en büyük Kürt diasporasına ev sahipliği yapan Almanya gibi ülkelerde bu durum, gündelik yaşamda, kamu kurumlarında ve sokakta somut biçimde kendini gösteriyor. Söz konusu olaylar, aşırı milliyetçi grupların uyguladığı fiziksel şiddetten kurumsal ihmale kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Son yıllarda Essen, Stuttgart ve Köln gibi kentlerde Kürt toplum merkezlerini, kültürel etkinlikleri ve bireyleri hedef alan şiddetli saldırılar, Türk aşırı sağ ağlarının, özellikle “Bozkurtların”, oluşturduğu artan tehdidi gözler önüne serdi.
Bu büyüyen tehlikeye rağmen Kürtlere yönelik saldırılar çoğu zaman yalnızca “yabancı kaynaklı siyasi anlaşmazlık” ya da genel bir “siyasi saikli suç” olarak kayda geçiriliyor, bu da şiddetin Kürt karşıtı özgül niteliğini gizliyor. Ayrıca Almanya’da Kürt siyasi ifade biçimlerinin ısrarla “terör” adı altında değerlendirebiliyor. Bu pratikler diasporada yaşayan Kürtler için çoğu zaman trajik sonuçlara da yol açabiliyor. Basında ve kamuoyunda yer alan verilere göre 2023’ten bu yana Almanya’da onlarca Kürt mülteci intihar etti.
Almanya’nın Berlin kentinde faaliyet gösteren Kürt Karşıtı Irkçılık Bilgi Merkezi’nin (IAKR) Federal Parlamento’da sunduğu “2024 Yılı Kürt Karşıtı Irkçılık Raporu”ndaki verilere göre, yalnızca 2024 yılı içerisinde belgelenmiş 217 Kürt karşıtı ırkçılık vakası kaydedildi. Raporda, siyasi, saldırı ve ayrımcılık vakalarının %37,8’i (82 vaka) aşırı sağcı Türk milliyetçiliği ve “Ülkü Ocakları” (Bozkurtlar) gibi grupların sembol ve söylemleriyle bağdaştırıldığı bildirildi.
Avukat, siyasetçi ve IAKR Başkanı Civan Akbulut, anti-Kürt ırkçılığının Avrupa’da hukukun, siyasetin ve gündelik yaşamın her alanına nüfuz eden yapısal bir sorun olduğuna dikkat çekti.

“Anti-Kürt ırkçılığı gündelik hayata uzanıyor”
Akbulut’a göre, anti-Kürt ırkçılığı, Kürt kimliğinin temelden reddedilmesiyle başlıyor ve bu da sözlü taciz, tehditler ve fiziksel saldırıların normalleştiği bir zemin oluşturuyor.
TikTok ve X gibi platformların açıktan yapılan düşmanlığın eşiğini düşürdüğünü, platformlarda bunun neredeyse “sıradan bir üslup” haline geldiğini ve bu düşmanlığın rutin biçimde okullara, kamu kurumlarına ve iş yerlerine sıçradığını vurgulayan Akbulut, Kürtlerin başkalarından farklı, kendine özgü bir risk katmanıyla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Akbulut, bu durumda söz konusu olanın temel haklar meselesi olduğunu savundu:
“Burada söz konusu olan temel haklardır: saldırılara karşı bedensel bütünlük ve ayrımcılıktan korunma hakkı. Avrupa’da kendini açıkça Kürt olarak tanımlayan herkes, bu hakların kendisine güvence altına alınmadığını hesaba katmak zorunda. Irkçılık genel olarak Avrupa’da büyüyen bir sorun ve son yıllarda belirgin biçimde arttı. Kürt karşıtı ırkçılık da bu gidişatın bir parçası ve onunla birlikte yoğunlaşıyor.”
“Yaklaşık 18 bin kişi Bozkurtlarla bağlantılı”
Akbulut, bu düşmanlığın, Ankara’ya yönelik jeopolitik hesaplamalar nedeniyle aşırı milliyetçi grupların faaliyetlerini sıklıkla göz ardı eden Avrupa dış politikası ve göçmen politikası ile daha da iç içe geçtiğini ve bunun sonucunda ulusötesi ırkçılığın Avrupa sınırları içinde cezasız bir şekilde faaliyet göstermesine fiilen izin verildiğini belirtti:
“Almanya ve Avrupa’daki en büyük aşırı sağ hareketlerden biri olan Bozkurtlar, son derece yüksek bir seferberlik kapasitesine sahip ve şiddete meyilliler. Yalnızca Almanya’da yaklaşık 18 bin kişinin bu harekete bağlı olduğu tahmin ediliyor ve Kürtler bu hareket için başlıca düşman konumunda. Buna ek olarak, Ankara’ya yönelik jeopolitik hesaplar nedeniyle bu duruma göz yuman bir Avrupa siyaseti de mevcut. Türk hükümeti tarafından yayılan suçlama ve genel şüphe, sorgulanmadan Avrupa medyasına sızdığında, Kürtlere dair kamuoyu algısını da değiştiriyor. Kürt karşıtı ırkçılık ulusötesi biçimde işliyor, ama sahaya yansıması bir Alman ve Avrupa sorunu. Burada gerçekleşiyor, iç siyaset tarafından göz yumuluyor ve büyük ölçüde cezasız kalıyor.”
Almanya’da Kürt Karşıtı Irkçılık
IAKR Sonderbericht Nr.1 (Ocak 2026) • Öne Çıkan Bulgular
Rapordaki Kritik Bulgular
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre saldırılarda yerleşim alanları ve hastaneler hedef alındı.
Suriye devlet ajansı SANA dahi çatışmalar nedeniyle en az 155 bin kişinin evlerini terk ettiğini kabul etti.
Rapor, kadın savaşçılara yönelik işkence görüntülerinin uluslararası dayanışma kampanyalarını tetiklediğini aktardı.
Cezaevlerine yönelik saldırılar nedeniyle IŞİD mensuplarının kaçmasının uluslararası güvenlik tehdidi oluşturduğu belirtiliyor.
Rapora göre Suriye’deki askeri gelişmeler Almanya’da Kürtlere yönelik nefret söylemini ve dijital saldırıları artırdı.
Ocak 2026 Zaman Çizelgesi
10 Ocak
Suriye geçiş hükümeti ile Kürt güçleri arasındaki müzakerelerin başarısızlığa uğramasının ardından askeri operasyonlar hız kazandı.11 Ocak
Şêx Meqsûd ve Eşrefiyê mahalleleri ele geçirildi, rapora göre 43 kişi öldü, 25’i sivildi.Sonraki Günler
İşkence, infaz ve kötü muamele görüntülerinin sosyal medyada yayılması uluslararası tepki yarattı.13 Ocak
DAANES bölgelerine yönelik saldırılar genişledi, Al-Shaddadi cezaevine yönelik saldırı sonrasında yaklaşık 1.500 IŞİD mensubunun kaçtığı bildirildi.“Kürtler devlete asla güvenmemeyi öğrendi”
Akbulut, bu ayrımcılığın üstesinden gelinmesindeki temel sorunun resmi tanınmama olduğunu belirtti:
“Kategori yok, farkındalık yok. Kürt toplumu ciddi bir baskı altında ve kendisi de kriminalize ediliyor, oysa Türk aşırı-sağcılar, Kürtlere karşı bir katalizör görevi gören derneklerini ve etkinliklerini büyük ölçüde engellenmeden yürütebiliyorlar. Bu dengesizlik, yetkililerin kendilerine kadar uzanıyor. Kürtler tarihsel olarak devlete asla güvenemeyeceklerini öğrendi ve şikayetlerin sonuçsuz kalması ya da tehditlerin ciddiye alınmaması durumunda bu güvensizlik Avrupa’da da devam ediyor.”
Akbulut’a göre “en güçlü ve dolayısıyla en tehlikeli” unsurlardan biri, Kürt karşıtı ırkçılığın kendini kriminalizasyon olarak ifade etmesi, çünkü bu durum baskı ve şiddet için bir gerekçe sağlıyor. “Kürt aktivizmi genel bir şekilde ‘terör’ ile ilişkilendirildiğinde, her türlü Kürt öz-örgütlenmesinin topyekûn şüphe altına alındığı bir ortam ortaya çıkar. Bir kişi güvenlik riski olarak işaretlendiğinde, ona karşı neredeyse her şey meşrulaştırılabilir,” diye devam etti.
Akbulut, Avrupa’da bu suç sayma uygulamasının derneklere yapılan baskınlarda, bayrak ve sembollerin yasaklanmasında ve sözde güvenlik gerekçesiyle konuşma ve etkinliklerin iptal edilmesinde ya da mekanların son anda geri çekilmesinde kendini gösterdiğini belirtti. Bunun dışsal etkisinin, sürekli olarak güvenlik riski olmadıklarını açıklamak zorunda kalanların, maruz kaldıkları ayrımcılıktan bahsetme fırsatı bile bulamamaları olduğunu vurguladı.
“Suçlu muamelesi, rolleri tersine çeviriyor: Mağdurlar şüpheli konumuna itiliyor. Bu çok büyük bir sorun” dedi.
“İltica değerlendirmeleri tarafsız değil”
Akbulut, Avrupa makamlarının Türkiye’yi rutin biçimde “güvenli menşe ülke” olarak sınıflandırdığını ve Kürtlerin orada gruba dayalı bir baskıya maruz kalmadığını yanlış biçimde varsaydığını, bu yüzden Kürt sığınmacıların olağanüstü yüksek ret oranlarıyla karşılaştığını anlattı. “Diğer başvuru sahiplerine kıyasla Kürtlere çok daha az sıklıkla koruma veriliyor” diyen Akbulut, bunun tesadüf değil yapısal bir durum olduğunu vurguladı:
“Kararlarda, Kürtlerin Türkiye’de Kürt oldukları için herhangi bir baskıya maruz kalmadıkları yönündeki tespit defalarca tekrarlanıyor. Bu tamamen yanlış ve gerçeklerle çelişiyor, ama koruma taleplerinin reddi için bir dayanak oluşturuyor. Bu değerlendirmeler tarafsız değil. Ankara ile siyasi yakınlaşma arttıkça, Türkiye’deki duruma dair resmi değerlendirme de olumlulaşıyor ve Kürtlerin maruz kaldığı zulüm geçmişinin tanınması o kadar zorlaşıyor. Bu yalnızca Türkiye’den gelen Kürtleri ilgilendirmiyor; Suriye, Irak ve İran’dan gelen Kürtler de çok daha büyük zorluklarla karşılaşıyor. Ve bunun ötesinde genel bir eğilim de söz konusu: sağa kayış, kışkırtma ve sınırları kapatmaya yönelik giderek sertleşen politikalar karşısında, Avrupa genelinde mültecilerin koruma alması gitgide zorlaşıyor. Kürtler, tüm bu kısıtlamaların kesiştiği bir noktada duruyor.”
“Kürt karşıtı ırkçılık, cinsiyetçilikle iç içe”
Bu ayrımcılığın etkisi, Akbulut’un “kesişimsel ezilmenin tipik bir örneği” olarak tanımladığı durumu yaşayan Kürt kadınlar için özellikle ağır. Akbulut’a göre, Kürt kimliğine yöneltilen bu düşmanlık, yapısal cinsiyetçilikle kesişerek katmanlı bir değersizleştirme dinamiği yaratıyor:
“Dolayısıyla Kürt karşıtı ırkçılık, cinsiyetçilik, sağlamcılık, queerfobi veya sınıfçılıkla eşzamanlı olarak ve bunlarla etkileşim halinde ortaya çıkabilir. Belirleyici olan nokta, bunların sadece yan yana duran farklı baskı deneyimleri olmaması, birbirlerini etkilemeleri ve pekiştirmeleridir. Kürt kadınlar söz konusu olduğunda bu durum çok somut hale gelir: Kürtlere yönelik ırkçı düşman imgesi, hem ırkçı hem de cinsiyetçi olan bir Kürt kadınları değersizleştirme sürecine dönüşür. Burada çeşitli değersizleştirme mantıkları birbiriyle iç içe geçmektedir ve tam da bu nedenle kesişimsel bakış açısı çalışmalarımız için bu kadar önemlidir.”
Kürt karşıtı ırkçılığın, kurumsal ihmal ve kriminalizasyon gibi diğer grup odaklı düşmanlık biçimleriyle aynı temel mekanizmalara dayandığını belirten Akbulut, dayanışmanın yapısal bir gereklilik olduğunu vurguladı:
“Irkçılık tek başına ortaya çıkmaz. Irkçılıkla mücadele eden herkes, her seferinde diğer grupları da etkileyen aynı mekanizmalarla karşılaşır: değersizleştirme, suç sayma, kurumların görmezden gelmesi.”
Kürtlerin devletin yardım etmediği durumlarda kendi başlarının çaresine bakmayı öğrendikleri için Kürtlerin öz-örgütlenmesinin uzun bir geçmişe sahip olduğuna da dikkat çeken Akbulut, bu durumun pek çok marjinalleştirilmiş grubun aşina olduğu bir örüntü olduğunu söyledi.
“Irkçılıkla mücadele şart”
Bu yapısal engelleri ortadan kaldırmak için Akbulut, üç temel siyasi ve hukuki önlemi sıraladı:
“Birincisi, Kürt karşıtı ırkçılık ayrı bir ırkçılık biçimi olarak tanınmalı. Kendi kategorisi olmadan yetkililer, okullar ve mahkemeler ilgili olayları kayda bile geçiremiyor, adı konmayan şey görünmez ve cezasız kalıyor.
İkincisi, göz yummak yerine tutarlı bir ırkçılıkla mücadele şart. Irkçı aktörlerin denetimsiz biçimde faaliyet göstermesine artık izin verilmemeli; Bozkurtlar da oldukları gibi, yani aşırı sağcı bir hareket olarak ele alınmalı. Bu, daha geniş tablodan ayrı düşünülemez: Kürt karşıtı ırkçılık, ırkçılığın genel olarak normalleştiği ve Avrupa genelinde sağa kayışın ivme kazandığı bir zeminde büyüyor.
Üçüncüsü ve en belirleyicisi, siyasetin kendisi Kürt karşıtı söylemleri benimsemeyi bırakmalı. Suçlama ve genel şüphe, Avrupa’daki idari uygulamalara ve medya diline sızdığında, ırkçılıkla mücadele edilmiyor, tam tersine, ırkçılık idare ediliyor ve sürdürülüyor.”




