Yazı Dizisi: 15-16 Haziran Direnişi 56 yaşında

15-16 Haziran 1970’te yüz bine yakın işçi, sendikal haklara yönelik düzenlemelere karşı sokaklara çıktı. Aradan geçen 56 yıla rağmen Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerinden biri olarak anılan eylemlerin seyrini gün gün derledik.

Foto: Disk Arşivi

Bugün Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümü.

Üstüne kitaplar yazılan, film ve belgeseller çekilen, sayısız araştırma yapılan 15-16 Haziran direnişi, yarım asırdan fazla süredir Türkiye işçi sınıfının en büyük eylemlerinden biri olma özelliğini koruyor.

Türk Demir Döküm, Sungurlar, Derby, Elektrometal, Rabak, Auer, Çelik Endüstrisi, Mutlu Akü, Vinileks, Otosan, Arçelik ve Vita gibi işletmelerden yüz bine yakın işçinin sokaklara döküldüğü bu eylemlerin hafızası, 56 yıl sonra hâlen korunmaya ihtiyaç duyuyor.

Adalet Partisi iktidarının sendika yasasında yapmayı tasarladığı değişikliği protesto etmek amacıyla başlayan, ama çok daha radikal ve geniş kapsamlı bir harekete dönüşen 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümünde Türkiye’de emek mücadelesi ve sendikal hakların durumunu Prof. Dr. Aziz Çelik, Doç. Dr. Hakan Koçak, Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar ve emek tarihçisi Zafer Aydın ile konuştuk.

15-16 Haziran Direnişi: Gün Gün Olayların Gelişimi ve Hukuki Süreç
15-16 Haziran 1970’te yüz bine yakın işçi, sendikal haklara yönelik düzenlemelere karşı sokaklara çıktı. Aradan geçen onca yıla rağmen Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişlerinden biri olarak anılan eylemlerin seyrini ve ardından gelen devasa hukuki mücadeleyi gün gün derledik.
11 Haziran 1970

274 sayılı Sendikalar Yasası ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası’nda değişiklik öngören tasarı, Türkiye İşçi Partisi (TİP) dışındaki partilerin (Adalet Partisi ve CHP dâhil) oylarıyla Millet Meclisi’nde kabul edildi. Tasarının asıl hedefi, Türk-İş’ten DİSK’e yönelik işçi akışını durdurmaktı. Bir sendikanın ülke çapında faaliyet gösterebilmesi için “kurulu bulunduğu işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini (1/3) üye yapmış olması” koşulu getirildi. Ayrıca konfederasyonlar için de Türkiye’deki sendikalı işçilerin en az üçte birini temsil etme zorunluluğu öngörüldü.

13 Haziran 1970

Meclis süreçleri tamamlanan yasaya göre; hademeler, kapıcılar ve temizlik işçileri gibi maaş alan devlet personeli işçi sayılacak, sendika kurabilmek için o işkolunda en az 3 yıl çalışma şartı konulacak, sendikadan ayrılma noter vasıtasıyla olacak, sendika genel kurulları iki yerine üç yılda bir toplanacak ve sendikaların fon yatırım izinleri konfederasyonların onayına bağlanacaktı.

14 Haziran 1970

Yasa tasarısının sendika seçme özgürlüğünü ortadan kaldırması üzerine, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı sendikaların Ankara, İzmir, Kocaeli ve Sakarya’daki işyeri temsilcileri ortak bir toplantı düzenleyerek tasarı geri alınana kadar eyleme geçme kararı aldı.

15 Haziran 1970

Son yıllarda fabrika zeminlerinde biriken gerilim sokağa taştı ve 75 bin ila 100 bin arasında işçi İstanbul’un çeşitli merkezlerine doğru yürüyüşe geçti. Tepki DİSK öncülüğünde başlasa da çok sayıda Türk-İş üyesi işçi de kendi destekledikleri partilerin tavrını reddederek sınıf dayanışmasıyla yürüyüşlere katıldı. Olayların ilk gününün akşamında Bakanlar Kurulu 60 günlük sıkıyönetim ilan etti.

  • Anadolu Yakası: Kartal’dan başlayan yürüyüş kolu Ankara Asfaltı (E-5) üzerinden ilerledi. Göztepe’de Otosan ve DMO işçilerinin, ayrıca Beykoz ve Paşabahçe’den gelen grupların katılımıyla Üsküdar ve Kadıköy yönüne doğru devasa bir kitle oluştu.
  • Avrupa Yakası: Bakırköy-Topkapı-Sağmalcılar güzergâhında yürüyüşler düzenlendi. İstanbul-Ankara karayolu trafiğe kapandı.
DİSK'in Büyük Direniş başlığıyla yayımlanan gazete ön sayfası.
DİSK’in “Büyük Direniş” başlığıyla yayımlanan gazete ön sayfası. Haber, Haziran eylemlerini ve onbinlerce işçinin katılımını vurguluyor.
Gösteriler sırasında askeri birliklerin önleyici tedbirleri.
Gösteriler sırasında askeri birliklerin aldığı güvenlik önlemleri ve hoparlörden yapılan uyarı anı.
15-16 Haziran eylemleri sırasında çıkan çatışmalar.
15-16 Haziran eylemleri sırasında sokaklarda yaşanan sert çatışmalar ve yaralanan işçiler.
16 Haziran 1970

İşçi eylemleri tüm şiddetiyle devam etti. Gebze’den başlayan yürüyüş, Kartal’daki işçilerle birleşerek Bağdat Caddesi üzerinden Kadıköy İskele Meydanı’na ulaştı. Avrupa yakasında ise Topkapı dışından gelen kollar Aksaray üzerinden Sultanahmet, Cağaloğlu ve Valilik önüne, oradan da Eminönü’ne indi. Ankara, Adana, Bursa ve İzmir’de de eylemler yaşandı.

  • Köprülerin Açılması: İstanbul Valiliği, hareketin Anadolu ve Avrupa yakasındaki kollarının (veya Beyoğlu tarafına geçişlerin) birleşmesini önlemek amacıyla Galata ve Unkapanı köprülerini ulaşıma açarak geçişi engelledi.
  • Can Kayıpları: Kadıköy’de polisin ateş açması ve yaşanan çatışmalar sonucunda işçiler Yaşar Yıldırım (Mutlu Akü), Mustafa Bayram (Vinleks) ve Mehmet Gıdak (Cevizli Tekel) ile esnaf Doğukan Dere ve polis memuru Yusuf Kahraman hayatını kaybetti.
  • Sıkıyönetim ve DİSK’in Tavrı: İstanbul ile Kocaeli’nin Merkez ve Gebze ilçelerinde sıkıyönetim ilan edildi. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, radyodan okunan mesajıyla işçileri provokasyonlara karşı uyararak anayasal çerçevenin dışına çıkılmaması çağrısında bulundu.
Demir-Döküm fabrikası önünde askeri tedbirler ve polis cenazesi haberi.
Cumhuriyet Gazetesi kupürü: Demir-Döküm fabrikası önünde alınan askeri tedbirler ve olaylarda hayatını kaybedenlerin haberleri.
17 Haziran 1970

Sıkıyönetim Komutanlığı, olayların tahrik ve teşvikçisi olduğu iddiasıyla aralarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Sekreter Kemal Sülker’in de bulunduğu 23 sendika yöneticisini gözaltına aldı. Bu isimler, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi tarafından “Anayasa’yı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs” gibi ağır bir suçlamayla yargılandı. Ayrıca olaylar sırasında yüze yakın işçi gözaltına alındı ve saat 21.00’den itibaren sokağa çıkma yasağı konuldu.

DİSK yöneticilerinin Üsküdar Ceza Tevkif Evi önündeki tarihi fotoğrafı.
Aralarında DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler ve Genel Sekreter Kemal Sülker’in de bulunduğu sendika yöneticileri Üsküdar Ceza Tevkif Evi önünde.
18 Haziran 1970

Sıkıyönetimin ilan edilmediği İzmir’de de Lastik-İş, Maden-İş ve Gıda-İş’e bağlı bazı işyerlerindeki işçiler iş bırakarak direnişe destek verdi.

19 Haziran 1970

Sıkıyönetim Komutanlığı’nın 13 sayılı bildirisiyle grev hakkının kullanımı yasaklandı; bir diğer bildiriyle toplu sözleşme görüşmeleri izne bağlandı.

20 Haziran 1970

DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’nın yayın organı olan Maden-İş Gazetesi’nin basımı ve dağıtımı yasaklandı.

22 Haziran 1970

Askeri birlikler, olaylardan önce başlayan ve devam eden İzsal grev alanına girdi. Sıkıyönetim görevlileri, askeri birliklere 25 metreden daha fazla yaklaşanlara ateşe açılması emrini verdi.

Direniş Sonrası İşçi Kıyımı (Temmuz 1970)

15-16 Haziran olayları sonrasında eylemlere katılan 5.090 işçi işten atılarak kara listeye alındı. Öncelikli işçilerin işsiz bırakılması, Marmara bölgesindeki işçi hareketliliğini uzun süre sessizliğe itti. 274 sayılı yasayı değiştiren tasarı ise olayların bastırılmasının ardından 29 Temmuz 1970’te 1317 sayılı Yasa olarak Meclis’te nihai kabulünü aldı.

Anayasa Mahkemesi Sendikalar Kanununa itirazı görüşüyor kupürü.
Anayasa Mahkemesi’nde 274 sayılı Sendikalar Kanunu’ndaki değişikliklere yönelik açılan iptal davasının duruşma haberi.
12 Ağustos 1970

Söz konusu 1317 sayılı yasa değişikliği Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Aynı gün, Türkiye İşçi Partisi (TİP) adına Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın hazırladığı dilekçe ile yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) resmen dava açıldı.

18 Ağustos 1970

TİP’in başvurusunun hemen ardından, Cumhuriyet Halk Partisi de Genel Sekreter Bülent Ecevit ve Genel Başkan İsmet İnönü öncülüğünde yasanın iptali için AYM’ye ayrı bir başvuru yaptı. (AYM daha sonra bu davaları birleştirerek 1970/47 esas numarasıyla incelemiştir).

12 Mart 1971

Türk Silahlı Kuvvetleri, sokaklardaki çatışmaları ve ekonomik istikrarsızlığı gerekçe göstererek yayımladığı muhtırayla mevcut hükümeti istifaya zorladı ve yönetime el koydu.

19 Ekim 1972

Anayasa Mahkemesi’nin 9 Şubat 1972’de aldığı karar Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. AYM, yapılan değişikliklerin büyük kısmını, “Anayasa’nın sendika kurma ve grev hakkı ilkelerine aykırı olduğu” gerekçesiyle tamamen iptal etti.

Kaynak: Wikipedia, disk.org.tr,

Arnavutluk halkı Trump ailesinin projesine karşı ayakta

Arnavutluk halkının Zvernec’teki bir sahilin turizm projesi kapsamında satılması ardından başlayan yolsuzluk karşıtı eylemleri iki haftadır devam ediyor. Eylemlerin nedenlerini, nasıl örgütlendiğini ve halkın taleplerini anlatan yurttaşlar çevre aktivistlerinin başlattığı bölgesel eylemlerin “yeni bir Arnavutluk” talebiyle devam eden ulusal bir harekete dönüştüğünü söyledi.

Fotoğraf: Erisa Kryeziu

Arnavutluk halkının başkent Tiran’daki Avlonya (Vlora) şehrindeki Zvernec bölgesinde planlanan turizm projesine karşı eylemleri 30 Mayıs’tan bu yana devam ediyor. Protestocular, projenin iptali ve Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın istifasını gerçekleşene kadar protestoların süreceğini belirtmişti.

Zvernec’teki bir sahilin, ABD Başkanı Donald Trump’ın kızı Ivanka Trump ile damadı Jared Kushner’e ait olduğu iddia edilen turizm projesi kapsamında satılması, protestoların başlangıç noktası olurken yaklaşık iki haftadır devam eden protestolarda “Arnavutluk satılık değildir” sloganı öne çıkıyor. Binlerce vatandaşın katıldığı bu eylemlerin nedenlerini, yolsuzluk iddialarını ve Arnavutluk halkının taleplerini eylemciler ve uzmanlar ile konuştuk.

Trump’ın damadı olan Jared Kushner, aynı zamanda Amerikalı iş insanı ve ABD Başkanı Donald Trump’ın danışmanı. Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, 4 milyar euroluk olduğu bilinen bir turizm projesi kapsamında Adriyatik kıyısındaki Sazan Adası’nın bir bölümünü oteller, villalar, apartmanlar, marina ve diğer lüks tesislerin yer aldığı lüks bir tatil merkezine dönüştürmeyi öngörüyor.

Kushner, İran, Ukrayna ve Rusya’yı kapsayan bir dizi diplomatik girişimde ABD temsilcisi olarak da yer almıştı. Ayrıca Trump, Şubat 2026’da Kushner’ı resmen Barış Özel Temsilcisi olarak atamıştı.

“Eylemlerin sebebi, son olay ile sınırlı değil”

Protestolara katılmak için birden fazla neden olduğunu belirten Anila Hoxha, son olayın ayaklanmayı tetikleyen sürecin yalnızca doruk noktası olduğunu söyledi. Protestoların sadece turizm projesine karşı bir tepki olmadığını vurgulayan Hoxha, Arnavutluk halkının, yozlaşmış mevcut hükümete karşı pek çok şikâyeti bir süredir dile getirdiğini savundu.

Hoxha, protestoların ne Amerika ne de İsrail gibi başka devletlerin politikalarıyla ilgisi olmadığını belirterek sorunlarının kendi hükümetleri ve yolsuzlukla ilgili olduğunun altını çizdi.

“Bu sorun sadece Arnavutluk’un sorunu değil”

Meselenin yatırımcıların uyrukları ile ilgisi olmadığını belirten Hoxha, projenin yapılacağı yerin doğal zenginlikler açısından oldukça önemli bir bölgeye yapıldığını ve bu nedenle de sorunun herkesi ilgilendirdiğini söyledi:

“Asıl mesele yatırımcıların uyrukları değil, doğal zenginlikler açısından büyük öneme sahip bir bölgeye yapılan yatırımın kendisi. Bu sorun yalnızca Arnavutluk’un sorunu da olmamalı çünkü bu bir doğa sorunu.”

“Hükümetten istifa dışında beklentimiz yok”

Turizm projesinin özel ve elitist bir ada olarak sunulma biçiminin, halk arasında soru işaretleri uyandırdığını söyleyen Hoxha, bahse konu olan toprakların hiçbir şekilde kimsenin mülkiyeti altında kalmasını istemediklerini belirtti:

“Bu topraklar tarih boyunca Arnavutluk halkına aitti. Bundan sonra da öyle olmalı. Artık mevcut hükümetten bir beklentimiz yok ama talebimiz net. İstifa ve hukukun üstünlüğüne dayalı, her zaman doğru olanın yanında durarak Arnavutluk için çalışacak yeni bir hükümetin kurulması.

Yolsuzluk yıllardır hüküm sürdüğü için, bunu çok kısa sürede ortadan kaldırmak zor olabilir; ancak bu soruna çözüm yolları olduğuna inanıyoruz ve önlemler alarak, çeşitli faaliyetler yürüterek ve farkındalığı artırarak bununla mücadele edilebileceğine inanıyoruz.”

Fotoğraf: Erisa Kryeziu

“Devletin kayıtsızlığı büyük tepki yarattı”

Protestoların, çevre aktivistlerinin sahadaki iş makinelerini fark etmesiyle Mayıs ayında başladığını ve ardından bölgenin, buldozerler ve dikenli teller ile çevrildiğini belirten gazeteci Erisa Kryeziu ise bölgeyi korumakla görevlendirilen özel güvenlik şirketinin agresif bir tepki vererek bir eylemciyi dövüp yerde sürüklemesi sonucunda durumun tırmandığını söyledi.

Olayın polislerin önünde meydana gelmesi ve polislerin ise özel güvenliğe müdahale etmemesinin geniş çaplı tepkiye yol açtığını belirten Kryeziu, sosyal medyada hızla yayılan bu olay videolarının birçok vatandaşta devlete ve onun kolluk güçlerine dair güvensizlik hissi
yarattığını savundu.

Protestoların 12. günde başkent Tiran’ın ana bulvarına kadar taşındığını belirten Kryeziu, eylemlerin bölgenin zengin biyoçeşitliliğini simgeleyen flamingolara atıf ile “Flamingo İsyanı” olarak bilinmeye başladığını söyledi.

“Arnavutluk satılık değil” ve “Projeyi iptal edin” ana sloganlardı diyen Kryeziu, hareketin artık ekolojik kaygıların ötesine geçerek yönetim, şeffaflık, karar alma süreçlerine katılım ve siyasi iktidar ile sermaye grupları arasındaki ilişkiye dair daha geniş bir hayal kırıklığı ifadesi haline geldiğini belirtti.

“Anti-emperyalist bir hareket olarak tanımlayamayız”

Bazı aktivistlerin ve yorumcuların projeleri yabancı yatırımcılar ve daha geniş jeopolitik çıkarlarla ilişkilendirdiğini anlatan Kryeziu, hareketin temel taleplerinin, kamu yararı ve Arnavutluk’ta çevrenin korunmasıyla ilgili olduğunu, bu nedenle de Amerikan veya İsrail dış
politikasına karşı bir hareket olarak tanımlanamayacağını söyledi:

“Arnavutluk’ta yaşanan durum, turizm geliştirme adına önemli kararların alınmasıdır. Ancak bu kararlar şeffaflıktan uzaktır ve iktidara yakın küçük bir yatırımcı grubuna fayda sağlarken sıradan vatandaşlara çok az ya da hiç yarar sağlamadığı izlenimini vermektedir. Aynı zamanda bu projelerin çoğu doğa, biyolojik çeşitlilik ve Arnavutluk’un koruma altındaki alanları pahasına gerçekleştirilmektedir. Bu durum çevrenin korunması, kamu yararı ve demokratik karar alma süreçleri konusunda ciddi endişeler yaratmaktadır.”

“Meydanlar kadın ve gençlerle dolu”

Protestoların bazı muhalif siyasetçiler ve örgütler tarafından desteklense de bağımsız olduğunu belirten gazeteci Kryeziu, tek ortak düşüncenin Arnavutluk’un geleceği olduğunu söyledi.

Eylemlerin sosyal medya sayfaları ve grupları aracılığıyla örgütlendiğini belirten gazeteci, meydanların özellikle gençler ve kadınlar ile dolu olduğunu ve eylemlerin içeriğinin de kalabalık gruplarda kararlaştırıldığını belirtti.

“Protestolar sistem karşıtı harekete dönüştü”

Protestoların ilk günlerinde birçok medya kuruluşunun Zvernec’te yaşanan protestoları ve sahadaki çatışmaları haberleştirmediğini belirten gazeteci, olayın uluslararası gündeme taşınması ile yayın yapılmaya başlandığını belirtti.

Bu durumun Arnavutluk’taki anaakım medya ile siyasi iktidar arasındaki yakın ilişkiyi de gösterdiğini söyleyen Kryeziu, medyanın gözden kaçırdığı diğer bir noktanın ise protestocuların çeşitliliği olduğunu savundu:

“Meydanlarda toplumun her kesiminden insanlar bulunuyor. Bu insanlar Rama hükümetinden, onun propagandasından ve yıllardır toplumu temsil edemeyen geleneksel muhalefetten yorulmuş durumda. Bu nedenle protestolar artık yalnızca belirli bir çevre projesine karşı bir tepki değil, ‘Yeni Bir Arnavutluk’ talebiyle ortaya çıkan daha geniş kapsamlı bir sistem karşıtı harekete dönüşmüştür.”

“Mutlak Butlan” krizinin kronolojisi: Gün gün ne yaşandı?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 38. Olağan Kurultayına yönelik mutlak butlan kararı, Türkiye siyasetinin nabzını yükselten konuların başında geliyor. Birçok kişinin tepkisini çeken bu kararın öncesi ve sonrasında neler yaşandı?

Fotoğraf: Özgür Özel TBMM’ye yürürken.

Ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 4-5 Kasım 2023’te yapılan 38. Olağan Kurultayına yönelik iptal kararı, Türkiye siyasetinin gündemine oturdu.

Kurultay öncesindeki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve dönemin parti yönetim kurullarının görevlerine aynen devam etmesini öngören mutlak butlan kararı, geniş kesimlerin tepkisine neden olurken, Özgür Özel ile yönetimindeki CHP’lilerin ise tedbiren görevden uzaklaştırılması da tepki çekiyor. Mutlak Butlan krizi olarak tarihe geçen bu kararın arka planında ve karar sonrasında gün gün neler yaşandığını sizler için derledik.

Arka plandaki önemli tarihler

5 Kasım 2023: 14 Mayıs seçimlerinden mağlup ayrılan CHP içinde yoğun bir “değişim” tartışmasına girilmesinin ardından 4-5 Kasım 2023 tarihlerinde düzenlenen 38. Olağan Kurultayın ikinci tur oylamasında, 13 yıldır genel başkanlık görevini yürüten Kemal Kılıçdaroğlu 636 oy alırken, değişim hareketinin lideri olan Özgür Özel ise 812 oy alarak partinin yeni genel başkanı seçildi.

31 Mart 2024: Özgür Özel yönetimindeki CHP, 2024 Türkiye yerel seçimlerini kazanarak, 47 yıl sonra birinci parti oldu.

30 Ekim 2024: AKP hükûmetinin daha önce Kürt illerindeki belediyelere uyguladığı kayyum politikası, ilk kez “Kent Uzlaşısı” soruşturmaları adı altında CHP’li belediyelere genişletildi. Bu kapsamda İstanbul’un en büyük ilçesi olan Esenyurt’un Belediye Başkanı Ahmet Özer, “PKK/KCK üyeliği” suçlamasıyla tutuklandı. Daha sonra 30’dan fazla Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanı gözaltına alındı ve tutuklandı.

10 Şubat 2025: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş’ın suç duyurusunda bulunması üzerine CHP’nin 38. Olağan Kurultay’ına ilişkin soruşturma başlattı.

21 Şubat 2025: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, CHP’nin cumhurbaşkanı adayını belirlemek için yapılacak ön seçim için adaylık başvurusunu yaptı.

19 Mart 2025: Ekrem İmamoğlu ve çok sayıda İstanbul Büyükşehir Belediyesi yöneticisi gözaltına alındı.

2 Eylül 2025: İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, 8 Ekim 2023’te yapılan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul 38. Olağan İl Kongresi’ni iptal etti. Mahkeme CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik ve partinin il yönetimini görevden alarak yerine Gürsel Tekin’in başkanlığında geçici bir kurul atadı.

Bugün (30 Mayıs) Ankara Güvenpark’ta buluşan yurttaşlar. Fotoğraf: Niha+

8 Eylül 2025: Gürsel Tekin, yüzlerce çevik kuvvet polisi eşliğinde CHP İl Başkanlığı binasına girdi.

24 Eylül 2025: Cumhuriyet Halk Partisi, mahkeme kararıyla görevden alınan İstanbul İl Başkanlığı yönetiminin ardından olağanüstü kongreye gitti. CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, 583 delegeden 414’ünün oy kullandığı kongrede, 25 geçersiz oya karşı 389 geçerli oy alarak yeniden il başkanlığına seçildi.

24 Ekim 2025: Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davayı “aktif husumet yokluğu” ve “davanın konusuz kalması” gerekçeleriyle reddetti.

10 Kasım 2025: CHP’den ihraç edilen eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş ile bazı önceki dönem CHP kurultay delegeleri, CHP’nin 4–5 Kasım 2023’te yapılan 38. Olağan Kurultayı’nın iptali davasında verilen karara itiraz etti.

11 Şubat 2026: Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararlarıyla Adalet Bakanlığına toplumsal muhalefeti etkisizleştirmeye yönelik kararlarıyla bilinen İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek atandı.

21 Mayıs 2026: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı ile bu tarihten sonra gerçekleştirilen tüm kurultaylar ve bu kurultaylarda alınan tüm kararlar için “mutlak butlan” gerekçesiyle iptal kararı verdi. Özgür Özel kararı tanımayacaklarını belirterek destekçilerini CHP Genel Merkezi’ne çağırdı.

Karar sonrası yaşananlar

22 Mayıs 2026: CHP, partinin 38. Olağan Kurultayı davasında ‘mutlak butlan’ kararının çıkmasının ardından Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) başvurdu. YSK itirazı aynı gün içerisinde reddetti.

23 Mayıs 2026: CHP TBMM grubu, parti genel merkezinde kapalı grup toplantısı yaptı. Özgür Özel, toplantıya katılan 96 milletvekilinden 95’inin oyuyla Grup Başkanı olarak seçildi. Toplantıya hastalık, cenaze ya da yurt dışında olma gibi mazeretleri nedeniyle katılamayan 42 milletvekilinden 15’inin Özel’e desteklerini bildirdiği belirtildi.

24 Mayıs 2026: CHP Genel Merkezi polis müdahalesi ile boşaltıldı. Yüzlerce çevik kuvvet eşliğinde CHP Genel Merkezi’nin kapısı kırılırken nöbette olan partililere yoğun biber gazı ve plastik mermi ile müdahale edildi. Merkezden ayrılan Özgür Özel, binlerce yurttaş ile TBMM’ye yürüdü. Özgür Özel, TBMM’yi partisinin geçici genel merkezi ilan etti.

25 Mayıs 2026: CHP Genel Merkezi’ne dönük saldırılar diğer muhalefet partilerinin de tepkisine neden oldu. DEM Parti, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Partisi (EMEP), SOL Parti ve birçok kurum Özgür Özel’i TBMM’de ziyaret etti.

26 Mayıs 2026: Özgür Özel’in İzmir’de gerçekleştireceği mitinge polis müdahale etti. Çok sayıda gözaltının yaşandığı mitingde yurttaşlara TOMA’lar ile müdahale edildi. Engellemelere rağmen miting yoğun katılım ile gerçekleşti.

Fotoğraf: Engellenen İzmir mitinginde TOMA’nın üzerine çıkan bir yurttaş / Sendika.org

26 Mayıs 2026: Mutlak Butlan kararına ilişkin iktidar tarafından da itirazlar gelmeye başladı. Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, CHP’nin 38’inci Olağan Kurultayı ve 21’inci Olağanüstü Kurultayı hakkında verilen “tedbirli mutlak butlan” kararını doğru bulmadığını açıkladı.

28 Mayıs 2026: CHP’ye bayram ziyaretleri sürdü. Yeniden Refah Partisi, Saadet Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi, Zafer Partisi ve Milli Yol Partisi TBMM’deki CHP’ye ziyaretlerde bulundu.

30 Mayıs 2026: CHP Lideri Özgür Özel’in bayramlaşma için çağrı yaptığı Güvenpark’ta yurttaşlar sabah saatlerinden itibaren toplanmaya başladı. Mahkeme kararıyla CHP genel başkanlığına atanan Kılıçdaroğlu ise polis zoruyla boşaltılan genel merkeze çağrı yaptı.

CHP buluşması için Güvenpark’ta toplanan yurttaşlar. Fotoğraf: Niha+

Güvenpark’ta toplanan yurttaşlar “Kurultay” sloganları atıyor. Video: Niha+

Dilovası Davası’nda 2. duruşma sona erdi: 3 sanık tahliye edildi

Dilovası Davası’nın ikinci duruşmasında verilen ara karar sonucunda üç sanık tahliye edildi. Mahkeme salonunda sanıkların çelişkili konuşmaları ile çocuk işçiden usulsüz ifade alınması tepki topladı. Fabrikada çalışan Rojavalı çocuk işçinin babasının ifadesi, Kürtçe tercüman yerine, Suriye’nin resmi dilinin Arapça olması gerekçesi ile Arapça tercüman eşliğinde alındı.

Mağdur aileleri duruşma öncesinde basın açıklaması yaptı, Foto: Abbas Vural/Niha+

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde usulsüz şekilde parfümeri üretimi yapan Ravive Kozmetik Fabrikası’nda yaşanan patlama sonucu 3’ü çocuk, 6’sı kadın toplamda 7 işçinin yaşamını yitirdiği olaya ilişkin açılan davanın ikinci duruşması sona erdi.

20 Mayıs günü başlayan ikinci duruşma 21 Mayıs tarihine kadar devam etti. İlk gün duruşmaya gelen firari sanığın tutuklanmasıyla tutuklu sayısı 8’e yükseldi. Tutuksuz sanıkların SEGBIS üzerinden dinlendiği duruşmada, SEGBIS’teki ses sorunu nedeniyle, bağlantı sırasında sanıklar ile mahkeme arasında iletişim sıkıntısı yaşandı. Yine SEGBİS üzerinden bir tanığın dinlendiği sırada ses sorununun giderilememesi üzerine tanığın salonda dinlenmesine karar verildi.

Kandıra Cezaevi Kampüsü’nde görülen duruşmada basın mensuplarının bilgisayar, tablet, telefon vb. ekipmanları kullanması yine engellendi. Duruşma, Gebze Adliyesi’nin kapasitesinin yetersizliği nedeniyle, Kandıra Cezaevi kampüsüne taşınmıştı.

Sanıkların çoğunun bir önceki duruşmadaki ifadesini tekrarladığı duruşmada incelenen telefon kayıtları sanık ifadelerindeki çelişkileri bir kez daha ortaya koydu. Patlama sonrası suçu kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren Kurtuluş Oransal’a atan sanıklar Gökberk Oransal ve Aleyna Oransal’ın arasındaki yazışmalar, fabrikanın yapısı ve üretim süreçleri ile ilgili durumu gözler önüne serdi.

Üretim ruhsatı bulunmayan fabrikada yalnızca dolum yapıldığını iddia eden Gökberk ve Aleyna Oransal çifti arasındaki yazışmalarda Aleyna Oransal, eşi Gökberk Oransal’ın eve geç kalma sebebini sorduğu mesajlaşmada, “Üretim mi var?” diye bir mesaj atmış. Eşi ise “hayır” diye cevap vermiş. Bu durum, fabrikada sadece dolum yapılmadığını, ayrıca üretim yapıldığını da akla getirdi.

Yine Gökberk Oransal’ın Ravive Kozmetik’ten “Bizim fabrika dandik” diye bahsetmesi de dikkat çekti. “Bizim fabrika dandik” kelimesini de sipariş aldıkları bir şirketle kıyaslama yapmak için kullanan Gökberk Oransal’in bu ifadesi üzerine hakim bununla neyi kastettiğini sormuş ve koşulları yetersiz ise niye sipariş aldıklarını sordu. Oransal ise Evyap firmasının normalde kendi üretimini yapan bir firma olduğunu ama yoğun dönemlerinde fason da yaptırabildiğini anlattı.

Annem koruyucu ekipmanları eşimden isterdi”

Mağdurların ifadeleri de fabrikadaki çalışma koşullarını ve ihmalleri bir kez daha gözler önüne serdi.

Ölen işçilerin aileleri ile patlamadan sağ kurtulan işçiler kazandıkları paranın her zaman asgari ücretin altında kaldığını anlatırken sigortasız çalıştırıldıklarını ve siparişlerin yoğun olduğu dönemlerde gece mesailerine kaldıklarını belirtti. Mağdurlar, zaman zaman İsmail Oransal’ın firması için de üretim yaptıklarının bilgisini verdi. Herhangi bir iş güvenliği eğitimi almadıklarını ve koruyucu ekipman verilmediğini söyleyen mağdurlardan Tuğba Dilektaş, fabrikadaki çalışma koşullarına değindi:

“Annem orada kazandığı parayı bana söylerdi. Hiçbir zaman asgari ücrete ulaşmazdı. Ben işten çıkmasını istiyordum. O ise sigorta yapacaklar derdi. 2 sene önce bir kere ziyarete gittim. Koruyucu ekipman vermiyorlardı. Bu nedenle annem eşimden iş kıyafeti isterdi. Çünkü eşimin çalıştığı yerde bu ekipmanlar kolayca temin edilebiliyordu. Ben yaşanan patlamanın son dönemde yoğun bir üretim temposu içerisinde olmalarından kaynaklandığını düşünüyorum. Sanıklardan şikayetçiyim.”

Çocuk işçiden usulsüz ifade alındı

Patlamadan sağ kurtulan 17 yaşındaki işçinin ifadesi, avukatların talebine rağmen psikolog, pedagog ve tercüman olmadan alındı. 18 yaşından küçüklerin ifadelerinin bu şartlar sağlanmadan alınamayacağı hususuna rağmen, Suriye iç savaşı nedeniyle Rojava’dan göç ederek Kocaeli’ye yerleşen ve 2 sene boyunca Ravive Kozmetik’te çalışan Z. H., ifade verdiği esnada dil ve algı bariyeri yaşadı.

Ravive Kozmetik’te sigortasız şekilde paketleme işi yapan çocuk işçinin üretim faaliyetine de şahit olduğunu ve bunun bizzat İsmail Oransal tarafından yapıldığını söylemesi üzerine Z. H., sanık avukatları tarafından birçok yönlendirici soruya maruz bırakıldı.

LC Waikiki, DeFacto, Koton, Altınyıldız, Zara ve Victoria’s Secret gibi markalar için üretim yapıldığını hatırladığını söyleyen işçi, Gökberk Oransal’ın kendi şirketi için de üretim yapıldığını söyledi. Bunun üzerine yönlendirici fotoğraflarla müvekkillerini aklamaya çalışan sanık vekilleri, Z. H.’nin bu durumunu kendi vekillerinin lehine işleyecek şekilde kullanmak istediler. İşçinin kendini ifade etmekte zorlanması üzerine avukatlar, mağdurun ifadesinin usule uygun alınmadığını savunarak mahkeme heyetine itiraz etti. Bursa Barosu avukatının bu konudaki konuşması esnasında sözü kesildi.

Kürtçeye bilinmeyen dil muamelesi

Türkçe bilmeyen Muhammed H.’nin Arapça tercüman eşliğinde dinlenmesi de yargı süreçlerinde Kürtçe’ye yönelik tutumu gösterir nitelikteydi.

Rojavalı babanın Kürtçe konuşması Suriye’nin resmi dilinin Arapça olması gerekçe gösterilerek engellenirken sanık avukatlarının hâkime “Anlamıyorlarsa Kürtçe de sorabilirim” demesine rağmen hâkim bu talebi duymamış gibi davrandı.

Dil bariyerine rağmen kızının sigortasız ve düşük ücret ile çalıştığını doğrulayan Muhammed H. “Ben orada çalışmadım ama kızım şikayetçi ise ben de şikayetçiyim” diyerek kızının cesaretini doğrular bir tavır gösterdi.

3 sanık tahliye edildi

Duruşma çıkışı mağdur ailelerin basın açıklamasından, Foto: Abbas Vural/Niha+

Duruşmada Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’ne mensup polis memurları da ifade verdi. Dosya kapsamında sanıkları tutuklayan polisler, hâkimin pek çok sorusuna “bilgim yok” diyerek cevap verirken avukatların sorularına ise cevap vermekte zorlandılar. Ayrıca duruşmanın ikinci gününde İletişim Fakültesi mezunu bir kişinin yangın uzmanı olarak dinlenmesi de tepki topladı. Yangın uzmanının konuşmasında işçileri dışarıya çıkmamakla suçlaması da tepki çekti.

İkinci gün alınan savunmaların ardından Aleyna Oransal suçta hiçbir değişiklik olmamasına rağmen hamileliği gerekçe gösterilerek ev hapsi ile tahliye edildi. Taksirle ölüme sebep olmaktan yargılanan Güven Demirbaş ve Ünal Arslan da tahliye edildiler.

Mahkeme, mağdur avukatlarının dosyayı genişletecek yöndeki taleplerinin hepsini reddetti. Mağdur aileler, duruşma sonunda adliyenin önünde basına açıklamada bulundular. Aileler verilen kararlara tepki göstererek dayanışmayı çağrısı yaptı.

Dilovası Davası’na son 2 gün: “Kamu görevlileri de soruşturulmalı”

Kocaeli’de 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirdiği Ravive Kozmetik’teki patlamaya ilişkin davanın ikinci duruşması 20 Mayıs’ta görülecek. Davaya ilişkin değerlendirmede bulunan Kocaeli Barosu Başkanı Av. Caner Karakadılar yargılamanın suçun işlendiği yerde görülmesi gerektiğine dikkat çekti. İSİG Meclisi’nden Selçuk Karstarlı, kamusal kusurun es geçilemeyeceğini vurguladı. İşçilerin aileleri ise adaletin sağlanmasını istiyor.

8 Kasım 2025’te Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde bulunan Ravive Kozmetik’e ait parfüm fabrikasında meydana gelen patlama sonucunda 3’ü çocuk 7 işçi hayatını kaybetmişti. Olayın ardından fabrikanın çalışma koşulları, denetim eksiklikleri ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınıp alınmadığı tartışma konusu olurken açılan davanın ikinci duruşması ise 20 Mayıs’a ertelenmişti.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na ait bir binanın hemen yanında faaliyet gösteren işletme hakkında, yıllardır iş güvenliği eksikliklerine ilişkin CİMER şikayetleri ve basında çıkan haberler bulunuyordu. Buna rağmen gerekli önlemlerin alınmadığı davanın ilk duruşmasında şirket sahiplerinin suçu kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren fabrika sahibi Kurtuluş Oransal’a atması ve bir sanığın serbest bırakılması tepki çekmişti. Ayrıca duruşma öncesi ve esnasında yaşanan hak ihlalleri de tartışmalara neden olmuştu.

Av. Caner Karakadılar: “Yargılama suçun işlendiği yerde görülmeliydi”

Celse katılma talebi reddedilmesine rağmen davayı gözlemci olarak takip eden Kocaeli Barosu Başkanı Avukat Caner Karakadılar, 20 Mayıs’ta görülecek duruşmada adaletin sağlanması için kamuoyuna davaya sahip çıkma çağrısı yaptı.

Yargılamanın suçun işlendiği yerde görülmesi gerektiğini vurgulayan Karakadılar, Dilovası Davası’nın Gebze Adliyesi’nde görülmesi gerektiğini hatırlattı. Karakadılar, ailelerin kilometrelerce uzakta bulunan Kandıra Cezaevi Yerleşkesi’ne getirilerek bir kez daha mağdur edildiğini ve cezaevi yerleşkesi içerisinde giriş-çıkışların yanı sıra güvenlik önlemlerinin daha katı kurallara tabi tutulduğunu söyledi. Yaşananların aleniyet ilkesine aykırılık teşkil ettiğini savunan Karakadılar, kamu görevlilerine yönelik soruşturmanın da derinleştirilmesi gerektiğini belirtti.

Kamu görevlileriyle ilgili soruşturmanın hâlâ Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sürdürüldüğünü söyleyen Karakadılar, ilk bilirkişi raporunun Dilovası Belediyesi ve SEDAŞ yetkililerinin sorumluluğuna işaret ettiğini söyledi. Karakadılar, Dilovası Belediyesi’nin 2021 yılında hakkında yıkım kararı verilen atölye binasını yıkmamasını ve SEDAŞ’ın bu kaçak binaya elektrik ruhsatı vermesini “asli kusur” olarak nitelendirdi. Olaydan önce basına yansıyan ihbarların gereğini yapmayan İŞKUR ve SGK yetkililerinin de soruşturulması gerektiğini belirten Karakadılar, “Bahsettiğimiz bu kusurlar gerçekleşmemiş olsa bu kaza yaşanmayacak ve 7 canımız hâlen aramızda olacaktı.” dedi.

“Önlemlerin “olursa olsun” ile geçiştirildiği yerde olası kasttan söz edilir”

İş kazaları davalarının toplumun tamamını ilgilendiren davalar olduğunu savunan Karakadılar, benzer olayların yaşanmaması için dava takibinin hayati öneme sahip olduğunu da söyledi. Sendika ve meslek örgütlerinin bu davalara destek vermemesi durumunda yaşananların gündemden düştüğünü ve sorumluların gerektiği gibi cezalandırılmadığının altını çizen Karakadılar, benzer acıları yaşamamak için davayı sonuna kadar takip edeceklerini de belirtti.

Sanıkların olası kasttan dolayı ceza alıp almamasına ilişkin görüşlerini de paylaşan Kocaeli Barosu başkanı, fabrikadaki çalışma koşullarına dikkat çekerken “olursa olsun” anlayışının hakim olduğu bir ortamda olası kasttan söz edilebileceğini ancak bunun ise mahkemenin kararı ile belirleneceğini ekledi:

“Ravive Kozmetik firması olağanüstü tedbir ve güvenlik önlemleri gerektiren kimyasal ve yanıcı hammadde ihtiva eden parfümeri dolumu ve paketlemesi yapmaktadır. Dosyadaki bilirkişi raporlarına ve tanık anlatımlarına baktığımızda işyerinde yangın merdiveni dahi olmayan, sigortasız, günlük 500 ile 700 TL arasında yevmiyeli çalışmanın olduğu ve çalışanların evden geldikleri kıyafetlerle çalıştırıldığı; kaza gününe kadar çalışanlara bir kez bile iş güvenliği eğitimi verilmeyen bir yerden bahsediyoruz. Suçun kanuni tanımındaki fiilin gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, sonucun meydana gelmesi istenmeyen ancak göze alınan, âdeta ‘olursa olsun’ denilen bir durum söz konusu ise ‘olası kasttan’ söz edilir. Dosyadaki tüm delil ve tanık anlatımlarına göre şirket yetkililerinde olası kastın olup olmadığını yargılamanın sonunda mahkemece verilecek kararda göreceğiz.”

Selçuk Karstarlı: “Ruhsat sürecinde yangın denetimi yapılmamış”

İşletmenin ruhsat sürecine dikkat çeken İSİG Meclisi üyesi Selçuk Karstarlı, Niha+’ya bulunduğu değerlendirmelerde kamu kurumlarının sorumluluğunu şu sözlerle ortaya koydu:

“Bir düzeltme ile başlayayım, işletmenin Dilovası Belediyesi tarafından verilmiş bir ruhsatı var. Ama bu durum kamu kurumları açısından daha vahim hale getiriyor. Çünkü ruhsat sürecinde yangın denetimi yapılması gerekirdi ama bu denetim yapılmaksızın bu ruhsat verilmiş. Hatta kozmetik ürünlerin üretimi Sağlık Bakanlığı iznine tabi, bu izin de alınmadığı halde belediye çalışma ruhsatını denetlemiş. Usulsüz işlem bu kadarla da sınırlı değil; aynı belediye, ruhsat verdiği işyerine daha önce yıkım kararı vermiş. Yani yıkacağım dediği binada yangın ve iş güvenliği yönünden denetim yapmadan üretim yapılması için ruhsat vermiş.”

Ravive Kozmetik örneği gibi Türkiye’deki birçok iş cinayetinin arkasında sistematik bir cezasızlık zırhı bulunduğunu belirten Karstarlı şu verileri aktardı:

“Ravive Kozmetik gibi yanan, patlayan ve işçilerin hayatını kaybetmesine neden olan onlarca işyeri örneği var. Bunun arkasında adeta işverenlere giydirilmiş denetimsizlik ve cezasızlık zırhı var. Ülkede işçi canı resmen işverenin insafına terkedilmiş durumda. Bundandır ki İSİG Meclisi verilerine göre 2025 yılında en az 2105, yılın ilk ayında en az 622 işçi çalışırken öldü.”

“Asıl kaygım davanın işverenle sınırlı kalması”

Katliamda sorumluluğu bulunan kamu kurumlarının yargılama dışı kalmaması gerektiği vurgulayan Karstarlı, mahalle sakinlerinin şikayetlerinin de göz ardı edildiğini anlattı:

“Benim asıl kaygım bu davanın işveren ile sınırlı kalmasıdır. Ortada açık bir kamu kusuru var. Dilovası Belediyesi çalışmasını engellemesi gereken bir işyerine ruhsat vermiş, denetlememiş, göz yummuş. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi İtfaiyesi işyeri denetimleri yapmamış, Sosyal Güvenlik Kurumu sigortasız ve çocuk işçi çalıştırılmasına göz yummuş, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ise iş güvenliği denetimlerini yerine getirmemiş. Sağlık Bakanlığı sağlık açısından uygunluğu denetlenmemiş ürünlerin piyasaya sürülmesini engellememiş. Yani tüm kurumları ile devlet bir suça göz yummuş. Üstelik de mahalle sakinleri tarafından bu işyeri CİMER’e, belediyeye ve kaymakamlığa yazılı olarak şikayetler yapılmış, ama 1 yıl boyunca bu şikayetlere kulak asan olmamış. ‘İşyerini bulamadık’ diye tutanak ile konu kapatılmış. Ancak şu anda süren tek dava işverenler ile ilgili olan dava. Henüz kamu kurumlarının kusurlarına ilişkin açılmış bir dava yok. Daha önceki işçi katliamlarında da benzerlerini sıkça gördüğümüz üzere bu davada da kamu kurumları aklanır ise işçi ölümlerinin engellenmesi pek mümkün olmaz.”

“Tedbir alınana kadar faaliyetlerin durdurulması gerekir”

İSİG Meclisi raporlarına göre sadece 2024 yılında en az 74 işçinin yangın ve patlama olaylarında hayatını kaybettiğini hatırlatan Karstarlı, benzer vakaların önlenmesi için şu teknik ve idari adımların atılması gerektiği ifade edildi:

“Yangın ve patlamalar işyerlerinin gerekli tedbirleri uygulamamasından kaynaklanıyor. Bunların başında uygun makine ve teçhizat kullanımı; yangın algılama, söndürme ve acil kaçış için gerekli teknik tedbirlerin alınmaması; çalışanlara gerekli eğitimlerin verilmemesi sayılabilir. Özellikle yanıcı kimyasallar ile çalışan işyerlerinde ve toz patlaması tehlesi olan işyerlerinde kullanılan makine, ekipman ve tesisatların ATEX direktifine uygun olması gerekir. Ancak bu makine ve ekipmanlar oldukça pahalı ekipmanlar, yanan birçok işyerinde bu teknik gerekliliklere uyulmadığı görülüyor. Hendek havai fişek fabrikası, Oba Makarna ve Ravive Kozmetik de bu işyerlerine örnek. İşveren maliyetten kaçınmak ve daha fazla kazanç elde etmek için bundan kaçmış olabilir fakat devletin temel görevlerinden birisi de bu tedbirlerin alınmasını sağlamak ve almayan işyerlerinde faaliyet yürütülmesini engellemektir.

Ülkemizde bu türden denetimlerin sayıca yetersizliği kadar yaptırımlarının zayıflığı da önemli bir sorun. Eğer işçilerin ölmesini, yangın patlama gibi olayları engellemek istiyorsa devletin uygulayacağı yaptırım, tedbirler alınıncaya kadar işletmenin faaliyetlerinin durdurulması olmalıdır. Ancak devletin sınıfsal karakteri düşünülünce de bunun kendiliğinden olmayacağı ortadadır. Bu alandaki politika değişikliği ancak işçi sınıfının, emekten, halktan yana kesimlerin mücadelesi ile mümkün olacaktır.”

Emine Bulut: “Şirket sahibinin çocukları yalan söyledi”

Daha önce bir dönem Ravive Kozmetik’te çalışan ve patlamada annesi ve ablasını kaybeden Emine Bulut ise bir bayramı daha buruk geçireceklerini söyledi. Bulut, daha ilk duruşmada sanıkların yalan söylediğini belirterek şunları söyledi:

“Sanıklar suçu babalarına atarak kurtulmaya çalışıyorlar ama bu mümkün değil. Ben daha önce 1 ay orada çalıştım. Şirket sahibinin çocukları sürekli gelip giderlerdi. Davada yalan söylediler. Ablama daha önce emirler verdiklerini de hatırlıyorum. Bunu ilk duruşmada yüzlerine de söyledim. Beni tanımadıklarını iddia ettiler ama biz birlikte üretim bile yapmıştık ve bunu da hatırladıkları için yüzüme bile bakamadılar utançlarından.”

Şahin Taşdemir: “En yüksek cezayı istiyoruz”

Patlamada oğlunu kaybeden Şahin Taşdemir ise yaşadıkları acının tarifinin çok zor olduğunu belirtti. Taşdemir, sanıkların verilebilecek en ağır ceza ile cezalandırılmaları gerektiğini ifade etti:

“Bizim çocuğumuz bu sanıklar biraz daha zengin olsun diye öldü. Benim eşim hâlâ her gün mezara gidip ağlıyor. En yüksek cezayı istiyoruz. Bu dünyada olmasa diğer tarafta ödeyecekler hesabını. Adalet yerini buluncaya kadar iki elimiz yakalarında olacak.”

Gül Köksal: “Üniversite aynı değil ama biz hâlâ aynı barışı istiyoruz”

10 yılın ardından görevine iade edilen Barış Akademisyeni Köksal, “Bizi mağdur eden bu kararlar nasıl bir gecede çıkarıldıysa bugün de bu mağduriyet çok rahatlıkla dönüştürülebilir” dedi.

Bir önceki çözüm sürecinin tıkanmasıyla birlikte, bölgede yaşanan çatışmalara karşı “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladığı için Kocaeli Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilen Barış Akademisyeni Doç. Dr. Gül Köksal; geçtiğimiz haftalarda görevine iade edildi.

10 yıla yakın bir hukuki sürecin ardından görevine Kocaeli Üniversitesi’nde yeniden başlayan Köksal, çok farklı duygular içerisinde olduğunu ifade ederken bunların iki yönlü olduğunu ifade etti. Sorularımızı yanıtlayan Köksal üniversitedeki ilk izlenimlerini, güncel barış sürecine dair düşüncelerini ve 10 yıllık süreçte karşılaştıkları ama yeteri kadar konuşulmayan zorlukları anlattı.

Kültürel değerler, mimarlık politikası/eleştirisi, müşterekleşme pratikleri, 21. yüzyılda mekan üretimi ve özgürleştirici başka bir dünya yolunda yaşam üzerine çalışan barış akademisyeni Gül Köksal, YTÜ’de mimarlık lisansının ardından İTÜ Restorasyon Anabilim Dalı’nda yüksek lisans ve doktorasını tamamladı, “mimari koruma” alanından doçentliğini aldı. DAAD, TÜBİTAK ve Collège de France/PAUSE bursları ile Almanya, ABD ve Fransa’da araştırmacı olarak görev yaptı. 1996-2016 yılları arasında İTÜ, Bahçeşehir, Bilgi, Kocaeli Üniversitelerinde akademisyen olarak görev yaptı. Hâlâ kurucu üyeleri arasında yer aldığı Başka Bir Atölye’de üretime devam ediyor.

Köksal: “İade kararları birçok insanı mutlu etti”

Göreve iade kararının sadece kendisi için değil, tüm yoldaşları ve toplum için bir umut ışığı olduğunu belirten Köksal, üniversitedeki ilk gününe dair duygularını şu sözlerle ifade etti:

“Kocaeli Üniversitesi özelinde ise 19 kişi ihraç edildiğimiz bir durum vardı. Dönen arkadaşlarımız oldu, benden sonra da haberini aldığımız kişiler oldu. Ancak bunun da böyle yine parça parça olması rahatsız edici, sıkıntı verici ve öfkelendirici ama bu kadar uzun bir süreçte dayanışmayla ve direnişle hukuki alanda da önümüze bir alan daha açılıyor olması sevindirici. Kararın bir sürü insan için çok sevindirici olması da bana mutluluk verdi açıkçası. Çünkü ülkenin koşullarında her şey o kadar olumsuz ki insanlar politik anlamda bir kazanım olduğunda hukuk yoluyla bile olsa çok mutlu oluyorlar ve benim haberimin öyle bir mutluluk yaydığını fark etmiştim. Dolayısıyla sevdiğim insanların, yoldaşların seviniyor olması da beni sevindiriyor.

Tabii önümüzdeki süreç üniversitenin içerisinde nasıl olacak onu merak ediyorum. Endişelerim de heyecanlarım da var. Diğer arkadaşlarımla bir şeyler yapabilme alanı açılmış oluyor. Yeni gençlerle tanışma imkanı var. Merak da ediyorum ama… Onların böylesi bir ülke ortamında akademiyle kurdukları bağ, hayaller, hevesleri nedir?”

“Ekonomik sorunlar gençlerin üstüne ağır yük bindiriyor”

9.5 yıl önceki üniversite ile bugünkü üniversiteyi karşılaştırınca ilk gözlemlerini aktaran Köksal, ortamın genel olarak çok sessiz olduğunu ve heyecanlı bir ortamın olmamasının da kendisini düşündürdüğünü belirtti.

Anıtpark Yerleşkesi’nde görev yapan Köksal, 10 sene önce Anıtpark’ın çok daha canlı olduğunu ifade etti. Bunun nedenlerinin ise yerleşkedeki bazı birim ve bölümlerin taşınmış ve kendi bölümünün de taşınacak olmasına bağlayan Köksal, yerleşkedeki binaların yıkık görüntüsünün de etkili olduğunu savundu:

“Bir – iki tane eskiden tanıdığım hocayla konuşuyorum. Bazı dersleri orada, bazı dersleri burada. Yani biz bu yerleşkede mesela şeyi arzu ediyorduk. Güzel Sanatlar, Konservatuvar, Mimarlık, İç Mimarlık gibi bölümlerin aslında birlikte hareket etmesini, kent içinde bir yerleşke olarak buradaki bir sergi alanı da var. Aktifti zaman da görece aktifti. Kent ile daha kültürel, sanatsal anlamda ilişkisi olan, daha açık bir üniversite ortamı olsun gibi bir şeye hevesliydik. İnsan bir üniversite ortamıyla karşılaşınca böyle cıvıltılı bir şeylerin paylaşıldığı bir tablo arzu ediyor tabii. Özellikle bu kadar gencin, bilginin paylaşıldığı bir yerde… Ama şunu da gözlemliyorum: Sadece Kocaeli için değil, çalışan başka arkadaşlarımla da bu ilk izlenimlerimi konuştuğumda pandeminin bir etkisi olduğu, özellikle de uzaktan eğitimin bir şekilde yaygınlaştığı ve genel kabul veya doğal hale geldiği bir durum var.”

Öğrencilerin barınma ve ulaşım sorunları nedeniyle hareketliliğinin kısıtlandığını vurgulayan Köksal, Ekonomik sorunların gençlerin üzerine çok ağır bindirdiğini biliyorum. Bunlar da bulunduğumuz mekanların daha cıvıltılı, daha aktif, üretken, muhalif görüşlerin üretilebildiği bir yer olmaktan uzaklaşması için de önemli bir zemin” değerlendirmesinde bulundu.

“Hukuksuzluklar tıpkı üretildiği gibi ortadan kaldırılabilir”

Hukuki sürecin hala tam bir güvence sunmadığını, Bölge İdare Mahkemesi kararıyla bekleyen dosyası lehine dönmüş olsa da Danıştay sürecinin belirsizliğini koruduğunu hatırlatan Köksal, içinde bulunduğu durumun tanımsız ve belirsiz olmasının yıpratıcı olduğunu belirtti.

Köksal, iade sürecinin sadece hukuki bir mesele değil, ülkedeki genel politik atmosferle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı. Özellikle son dönemde gündemde yer alan “süreç” tartışmalarına değinen Köksal, barışın inşası için gerekli zeminlerin oluşturulmamasının, akademisyenlerin yaşadığı belirsizlikle alakalı olduğunu belirtti.

“Genel olarak siyasal bir basıncın olduğu yerde özgür bir şekilde barışın tesisine dair bir şey konuşulmadığında (kaldı ki bizim sürecimiz aynı zamanda üniversitelerin de özgürleşmesi ve üniversitelerde de başka bir ortamın yaratılması için bir zemin) bunlar da ilişkili hale gelmiyor ve yaşadığımız süreçler de çok yıpratıcı oluyor. Ayrıca, bizim üretim alanımız da bunları konuşabilmek ama bunları konuşabileceğimiz zeminler de oluşmuyor hiçbir şekilde.”

Köksal; 10 yıl önce barış akademisyenleri olarak söyledikleri “Savaş bir suçtur ve bu suçun ortağı olmayacağız” gibi bugün de adil, eşit ve barışçıl bir yaşam noktasında durduklarını belirten akademisyen, şunları ifade etti:

“Bunu açıkça dile getiriyor, hâlâ yazıp çizmeye, üretmeye gayret ediyorum. Ancak bunun somut adımlarının öznesi olamadığımız gibi bir tür nesnesi halinde bile olamıyoruz artık ve bu hâlin kendisi politik konjonktür içerisinde rahatsızlık verici.

Ayrıca, bizi mağdur eden bu kararlar nasıl bir gecede çıkarıldıysa ve üstelik de 672’li güvenceli pozisyonlarımızın üstü çizildiyse, bugün de bu mağduriyet çok rahatlıkla dönüştürülebilir. Böylece seneler süren tantanalara, o mahkeme bu mahkeme gezmeye gerek kalmaz. Bütün bu hukuksuzluklar tıpkı üretildiği gibi ortadan kaldırılabilir ama bu da yapılmıyor.”

Barış toplumsal sorunları konuşmanın en temel zemini”

Köksal, sadece akademide değil hayatın her alanında bir mücadele yürüttüklerini belirterek sendikal faaliyetlerden deprem sonrası kentsel iyileştirme çalışmalarına kadar geniş bir yelpazede toplumsal fayda üretmeye çalıştıklarını ifade etti. Ancak bu üretim alanlarının kısıtlı olduğuna dikkat çeken Köksal, dayanışma ve yeni zeminler kurma vurgusu yaparak “Bu kısıtlı alanlara daha fazla sahip çıkmaya, onları geliştirecek zeminler kurmaya ihtiyacımız da var. Bizi besleyecek ve özgürleştirecek ve güçlü kılacak şeyin de bu olduğuna inanıyorum” dedi.

Savaşın olduğu bir yerde kronikleşen sorunları konuşmanın öncelik olamadığını ifade eden Köksal, “Barış, bunun en temel zeminidir” dedi ve ekledi:

“Şu anda ateşkes durumu söz konusu ve bu nedenle de bizim bahsettiğim sorunları test edebileceğimiz ve kurabileceğimiz ortaklıklara, zeminlere ihtiyaç var. Üniversiteler de bunun için tüm bileşenleriyle önemli bir platform ama görünen o ki bu zeminin üstünü çizmeye ve yok etmeye yönelik bir süreç var akademide de. Dolayısıyla da ister üniversitede ister başka yerde bunları sürdürmeye devam edeceğim. Arkadaşlarımın da ettiğini biliyorum. Umuyorum yolumuz hepimizin açık olur.”

Ne olmuştu?

11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 406 akademisyen, 1 Eylül 2016’da dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. Ayrıca bildiriye imza atan 822 akademisyen Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı.

Ağır Ceza Mahkemesi bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek beraat kararı verse de Barış İçin Akademisyenler görevlerine iade edilmedi. Çünkü Barış Akademisyenlerinin bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) olan dosyaları için, “önce iç hukukun bitirilmesi gerekir” kararı verildi.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Barış Akademisyenleri ve Gülen Cemaati bağlantılı tüm dosyalar için OHAL Komisyonu kuruldu. Bu komisyon, neredeyse tüm Barış Akademisyenlerinin iadesine ret kararı verdi. Komisyonun ret kararlarını açıklaması 2021 yılını bulduğu için akademisyenlerin bir üst mahkemeye erişimi yaklaşık 5 yıl gecikti.

Bunun üzerine 2019’dan itibaren BİM davaları başladı. Toplamda 10 yıla yaklaşan hukuki süreç hâlâ devam ediyor.

2023 Haziran itibariyle haklarında KHK ile ihraç kararı verilen çok sayıda Barış Akademisyeninin ise mahkemelerin göreve iade kararlarına rağmen üniversiteler tarafından işe başlatılmadığı kaydedilmişti.

10 yıllık hukuki mücadele: yalnızca 14 kesin iade

Rapor: barisicinakademisyenler.net

Barış İçin Akademisyenler’in düzenli aralıklar ile yayınladığı rapora göre, göreve iade için açmış oldukları iptal davalarında bazı mahkemeler evet derken bazıları ise hayır diyebiliyor.

2016’dan beri süren hukuki mücadele sonucunda Danıştay kararı ile iadesi kesinleşen dosya sayısı ise yalnızca 14 iken Bölge İdare Mahkemesi düzeyinde 119, Danıştay düzeyinde ise 211 davada karar yok.

Ayrıca, her kademedeki akademisyenlere sosyal medya hesaplarının taranmasından vakıf, dernek vb. üyeliklerine kadar yeniden bir güvenlik soruşturması da yapılıyor. Böylece iade süreçleri daha uzun sürüyor ve akademisyenlerin aktif ve eleştirel bilgi üretimi giderek kısıtlanıyor.

1 Mayıs kutlamaları: İzmit ve Gebze’de işçiler yağmurlu havayı dinlemedi

İşçi sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü 1 Mayıs Türkiye’nin işçi nüfusu en yoğun şehirlerinden Gebze ve İzmit’te sendikaların çağrısıyla bir araya gelen işçiler tarafından kutlandı.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Türkiye’nin işçi nüfusunun yoğun kentlerinden Gebze ve İzmit’te 1 Mayıs Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü kutlandı.

Gebze Sendikalar Birliği’nin çağrısıyla Gebze Kent Meydanı’nda yapılan kutlama, yağışlı havaya rağmen büyük bir coşku ve kitlesel bir katılımla gerçekleşirken binlerce işçi, sloganlar eşliğinde yürüyerek çalışma koşulları ile ilgili mesajlar verdi.

Türk-İş, DİSK, KESK, Birleşik Kamu-İş ve TMMOB’a bağlı sendika ve meslek odalarının bir araya gelerek oluşturduğu Gebze Sendikalar Birliği’nin çağrısıyla düzenlenen kutlamada işçiler, sabah 09.30’da Trafo Meydanı’nda toplanarak kortejler oluşturdu. Her fabrikanın kendi kortejini oluşturmasının ardından işçiler, Gebze Kent Meydanı’na yürüdü.

Gebze’deki kutlamalara DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş ve Türk-İş’e bağlı Petrol-İş üyesi işçiler damgasını vururken çoğunluğunu bu iki sendikadan işçilerin oluşturduğu yaklaşık 10 bin işçi katıldı.

İzmit’teki yürüyüşe lastik işçileri damga vurdu

Gebze’deki kutlamaların yanı sıra İzmit’te de işçiler alandaydı.

Kocaeli Emek ve Demokrasi Platformu’nun çağrısıyla 13.30’da İzmit İnsan Hakları Parkı’nda toplanan sendikalar, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri, mitingin gerçekleştirileceği Real AVM otoparkına yürüdü.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri arabuluculuk sürecinde olan DİSK’e bağlı Lastik-İş üyesi binden fazla işçinin coşkusu yürüyüşe damga vurdu. İşçiler yoğun katılımıyla toplu iş sözleşmesi sürecine sahip çıktıklarını gösterdi.

Yürüyüş boyunca “Sermayeye değil, emekçiye bütçe” ve “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları ön plana çıktı. DİSK’e bağlı Emekliler Sendikası üyeleri miting alanının girişinde baretlerini yere vurarak geçtiğimiz günlerde ödenmeyen maaşları için mücadele ederek önemli bir kazanım elde eden Doruk Madencilik işçilerine “Madenciler kazandı, sıra bizde” sloganlarıyla dayanışma mesajı yolladı.

Geniş kesimler talepleriyle yan yana geldi

Emek Partisi (EMEP) “Savaşa ve sömürüye karşı, birlik mücadele ve dayanışma” pankartıyla yürüyüşe katılırken, grevdeki Bekaert işçilerine ve sözleşme görüşmeleri süren binlerce lastik işçisine destek pankartları taşıdı. Vartolular ve Dersimliler Derneği Varto’da yapılması planlanan JES projesini protesto edererek, “Havama, suyuma, toprağıma dokunma” sloganlarıyla yürüdü. Türkiye İşçi Partisi (TİP) Kocaeli İl Örgütü ise Dilovası Ravive Kozmetik’te hayatını kaybeden işçilerin fotoğraflarının yer aldığı pankartla alana girdi.

Emek ve Demokrasi Platformu adına yapılan açıklamada, iktidar tarafından uygulanan yasaklamaların, hukuksuzlukların ve baskıların son bulduğu, eşit yurttaşlığın, barışın ve kardeşliğin hâkim olduğu bir ülke isteği dile getirilirken ücretlerin enflasyon karşısında erimesine ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı mücadele vurgusu yapıldı.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Gençlerin katılımı azaldı, işçilerinki arttı

Açıklamada, iş cinayetlerinin önlenmesi için güvenli çalışma koşullarının sağlanması, eğitim, sağlık ve tüm temel hakların parasız, nitelikli ve erişilebilir hâle getirilmesi, gençlerin ülkeye dair umudunu yitirmemesi ve emeklilerin insanca yaşam koşullarına kavuşması gerektiği ifade edildi. Ayrıca, doğanın ve kentlerin talanına karşı birlikte mücadele çağrısı yapıldı.

Geçtiğimiz sene 19 Mart eylemlerinin yarattığı koşullarda gerçekleşen İzmit 1 Mayıs’ına bu sene gençlerin ve gençlik örgütlerinin katılımının az olduğu görülürken işçilerin yoğun katılımı damga vurdu. Gebze’de de geçtiğimiz yılın aksine farklı konfederasyonlara ait sendikalar ortaklaşarak yerel bir kutlama kararı aldı.

7 Dakika: İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?

7 Dakika oyununun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, oyunun evrensel mesajına dikkat çekiyor: “Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz.”

İtalyan yazar Stefano Massini’nin gerçek bir hikâyeden yola çıkarak kaleme aldığı “7 Dakika”, işçi mücadelesine ayna tutuyor. Fransa’da bir tekstil fabrikasında, ekonomik krizin gölgesinde geçen oyun; patronların işi sürdürme karşılığında işçilerden mola sürelerinden sadece “7 dakika” feragat etmelerini istemesiyle başlayan o kritik toplantıyı konu alıyor. İlk bakışta küçük görünen bu tavizin kolektif haklar ve onur söz konusu olduğunda nasıl hayati bir yol ayrımına dönüştüğünü anlatıyor.

Geçtiğimiz günlerde bu evrensel hikâye, Türkiye’nin işçi havzalarından biri olan Gebze’de yankılandı. Oyun, Cihangir Atölye Sahnesi (CAS) tarafından, çeşitli meslek gruplarından gelen emekçilerin oluşturduğu bir kadroyla sahnelendi. Arzu Gamze Kılınç’ın yönettiği, Aytuğ Erdil’in çevirdiği bu tek perdelik eser ücretsiz olarak sahnelendi.

Salona Bekaert işçilerinden Doruk Maden işçilerine, sendika temsilcilerinden demokratik kitle örgütlerine kadar birçok isim geldi. Açılış konuşmasını yapan Novares İşyeri Baştemsilcisi Sinan Karataş ise konuşmasında 1 Mayıs’a çağrı yaptı. Konuşmanın ardından oyun seyirciyle buluştu.

Oyunun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, Niha+’ya 7 Dakika’nın nasıl doğduğunu ve oyunun işçilerle buluşmasını değerlendirdi.

7 Dakika’nın doğuşu

Yönetmen Kılınç, Cihangir Atölye Sahnesi’nin (CAS) hem profesyonel bir tiyatro hem de bir eğitim merkezi olduğunun altını çiziyor. 4 yıllık “Oyun Atölyesi” programının bir ürünü olan “7 Dakika”nın hazırlık sürecine dair bilgi veren Kılınç, ekibin farklı yaş ve meslek gruplarından oluştuğunu belirtti:

“7 Dakika adlı oyun Oyun Atölyesi eğitim programımızın bir ürünü. Usta-Çırak ilişkisini temel alan Oyun Atölyelerimiz bir tiyatro yapma pratiğidir ve her yıl başka bir oyun ve başka bir yönetmen ile oyun çalışılan 4 yıllık bir programdır. Her sezon sonu çalışılan oyun seyirci karşısına çıkar ve temsiller verir. 7 Dakika, Oyun Atölyemizin 3. Sınıf programında üretilmiş bir oyundur.”

Haftada iki gün, 3’er saatlik eğitimlerin yanı sıra yürütülen yoğun prova sürecinin zorluklarına değinen Kılınç, “Günün sonunda oyun seyirciyle buluşunca bu zorluklar işin tuzu biberi oluyor” dedi.


Tiyatroyu işçiler ile buluşturduk”

Kılınç, “7 Dakika”yı sahnelerken iki temel motivasyonla hareket ettiklerini vurguluyor: Birincisi, öğrencilerin sahne pratiğini farklı sahnelerdeki farklı izleyici kitleleriyle güçlendirmek; ikincisi ise tiyatroyu ekonomik veya coğrafi engeller nedeniyle sanata erişimi kısıtlı olan düşük gelirli ve dezavantajlı gruplara ulaştırmak. Kılınç, CAS’ın repertuar anlayışı doğrultusunda tiyatroyu “gişe seyircisi” kıskacından kurtarıp çevre ilçe ve illere taşımanın ekip olarak temel sorumlulukları olduğunu ifade ediyor:

“7 Dakika özelinde ise çok güçlü bir motivasyondan daha söz edebiliriz; oyunun içeriği açısından oyunu direkt kendi hedef kitlesi olan ‘işçiler’ ile buluşturmak ve ortak dertlerimizi seyircimizle birlikte düşünüp, tartışarak deneyim kazanmak. Her oyun sonrası seyircimiz ile söyleşi gerçekleştiriyoruz ve bu söyleşilerde yaşadıklarımız, düşündüklerimiz karşılıklı çok kıymetli oluyor.”

Geçen gün oyunu Gebze gibi işçi yoğunluklu bir kentte oynadınız. Bu gösterimden sonra ne tür geri bildirimler aldınız?

Oyunun finalini seyirciye bıraktıkmaları nedeniyle, bütün oyunlardan sonraki söyleşilerde tartışma sürecinin kesintisiz devam ettiğini belirten Arzu Gamze Kılınç, Gebze gibi işçi havzalarındaki gösterimlerden aldıkları geri bildirimleri şu sözlerle özetliyor:

“Bu aşamada sadece sahnedeki oyuncular değil, izleyiciler de kendi düşüncelerini ve deneyimlerini aktararak sürece dahil oluyor. Gebze’de de daha önce birçok bölgede de olduğu gibi geri bildirimlerde en sık ifade edilen şey ‘Bu konuyu seçtiğiniz; işçilerin, bizlerin dertlerini, sorunlarını ele aldığınız için çok teşekkür ediyoruz’ minvalindeki son derece samimi teşekkürler oluyor. Bunun dışında oyunun içeriğindeki oylama ve karar alma sürecine dair çok içeriden sorular yahut duygu düşünce paylaşımları gerçekleşiyor. Bizler için en etkili olan kısım ise işçilerin kendi çalışma hayatlarında ‘tıpkı buna benzeyen’ deneyim ve anılarını paylaşmaları oluyor.”

Mesele coğrafi değil, sınıfsal

Her oyun sonrası hemen hemen bütün işçilerle konuşulduğunu aktaran Kılınç, “Bunun coğrafi sınırlarla, ülkelerle, milletlerle ilgili bir durum olmadığı; meselenin sınıfsal olduğu ve sistem aynı kaldığı sürece dünyanın her yerinde ve tarihin her diliminde benzer sorunların yaşandığı konuşuluyor. Hatta ‘Karakterlerin isimleri Ali ya da Ayşe olsaydı aynı bizi, bizim tartışmalarımızı anlatırdı’ diyorlar ve aslında bunun sadece kendi ülkelerine ve kendilerine ait bir sorun olmadığı daha da net karşımıza çıkıyor” dedi.

“İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?”

Kılınç, 1 Mayıs öncesi gösterilen bu oyunun evrensel ve ana mesajını vurgulayarak sözlerini sonlandırıyor:

“Oyun, fabrikaya yeni ortakların ve yabancı sermayenin gelişi ile işçilerin yaşadığı işini kaybetme kaygılarını temel alarak ‘İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?’ sorusunu ortaya koyuyor ve bu soruya verilen yanıtlar üzerinden patronların daha fazla kâr etmek için neler yapabileceklerini gösteriyor. İstenen tavizlerin bireysel açıdan bakılınca nasıl basit ve masum göründüğü ancak bu tavizler verilirse aslında neler olabileceği masaya yatırılıyor. Yazar Stefano Massini, seyircilerin her birinin en az bir karakterlerle özdeşlik kurabileceği bir dünya yaratmış ve 11 farklı karakter o kadar akıllıca çizilmiş ki seyirci ‘hep kendimi gördüm, gıcık olduğum insanları gördüm’ şeklinde ifadelerde bulunuyor. Oyunun totali ‘Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz’ diyor.”

Orhan Olgen: “Robotlar iş yükünü alsa bile kapitalizm boş zaman tanımıyor”


İşçi ve Emekçi Bayramı 1 Mayıs’a giderken emeğin dönüşümü ve işçi sınıfının geleceği ekseninde yapay zekânın rolüne dair değerlendirmelerde bulunan Ekonomist Orhan Olgen, yapay zekanın emeğin değerini radikal şekilde düşürdüğünü ancak robotların işçi sınıfının yerini alamayacağını belirtti.

1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı yaklaşırken işçi sınıfının günümüzde evrildiği durum ile yeni tartışma alanları gündeme geliyor.

Kökeni 19. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçi eylemlerine ve çalışma saatlerinin düşürülmesi talebine dayanan 1 Mayıs, yaklaşık 140 yıldır dünya genelinde kutlanıyor. Sanayi Devrimi sonrası çalışma koşullarının iyileştirilmesi amacına dayanan eylemsellikler, zamanla işçi hakları ve işveren ilişkilerinin küresel ölçekte sembolleştiği bir güne dönüştü.

Bu sürecin sonunda 20. yüzyıl, işçi hareketlerinin siyasal sistemler üzerindeki etkisinin en yoğun hissedildiği dönem oldu. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Marksist teoriler ve işçi sınıfının toplumsal rolleri üzerine yapılan tartışmalar yeni bir boyut kazandı. Bu süreç, reel sosyalizm deneyimlerinin sonuçlarının analiz edildiği ve emeğin dönüşümünün yeniden sorgulandığı tartışmaları gündeme getirdi.

Marksist teoriye dönük eleştiriler ise dijital emek, robotik otomasyonun üretimde artan rolü ve son dönemde yapay zekâ gibi iş sektörlerini dönüştüren teknolojiler; işçi sınıfının geleceğine ilişkin başlıkların odağında şekilleniyor.

Viyana Orta Avrupa Üniversitesi Ekonomi bölümünde doktora araştırmacısı Orhan Olgen ile emeğin dönüşümünü, işçi sınıfının geleceğini, yapay zekanın işçi sınıfı için oluşturduğu tehditleri ve uygulanabilecek politikaları konuştuk.

“Yapay zekâyı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz

Marksist emek-değer teorisine göre üretimin merkezinde insan emeği vardı. Şu an bir ürün yapay zekâ ile, insansız bir şekilde üretildiğinde ürünün değeri nasıl dönüşüyor? Bu dönüşümün ev içi bakım emeği, zihinsel emek veya fiziksel emek gibi emek türlerini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Marx, Kapital’de değerin kaynağını “toplumsal olarak gerekli emek zamanı” ile açıklar; yani bir malın piyasa değerinin arkasındaki asıl güç insan emeğidir. Bugün ise karşımızda insan müdahalesi olmadan kod yazan, görsel tasarlayan veya üretim bandında parça birleştiren bir yapay zekâ var. Bu noktada teorik bir tıkanma yaşanıyor gibi görünebilir. Ancak Marksist açıdan bakarsak; tamamen makineleşmiş bir sistemde ürüne yeni bir değer eklenmez. Makine (sabit sermaye), yalnızca kendi aşınma payını ürüne devreder; yeni bir “artık değer” yaratamaz. Artık değeri yaratan tek şey “canlı emek”tir.

Sermaye, insanı üretimden kovup yerine yapay zekayı koyduğunda maliyetleri düşürse de aslında kendi bindiği dalı kesiyor. Sömürecek insan bulamazsa, kârın kaynağı da kurur. Zihinsel emek tarafında ise durum daha yıkıcı. Eskiden yaratıcılık veya analiz, emeğin en nitelikli ve pahalı kısımlarıydı. Yapay zekâ şimdi bu süreçleri standartlaştırarak değersizleştiriyor. Bir grafikerin on saatini alacak işi saniyeler içinde yapan algoritma, o işin “toplumsal olarak gerekli zamanını” radikal şekilde düşürerek emeğin piyasa değerini yerle bir ediyor. Ev içi emek konusunda ise robotlar iş yükünü alsa bile kapitalizm bize boş zaman tanımıyor; o vakti veri üreteceğimiz veya esnek çalışacağımız yeni modellere dönüştürüyor. Akıllı süpürgeyi kullanırken veya yemek siparişi verirken aslında sermaye için veri üretiyoruz. Yani boş zamanımız bile artık bir üretim süreci haline gelmiş durumda.

“Algoritmalar tarafsız değildir”

Peki ürünün değerinin ve emeğin dönüştüğü bu durumda sermaye ve sınıf ilişkileri nasıl şekillenecek?

Sınıf ilişkileri ortadan kalkmıyor, aksine daha “görünmez” ama sert bir biçime bürünüyor. Bugün “platform kapitalizmi” dediğimiz yapıda teknoloji devleri artık sadece makinelere değil, veriye ve altyapıya sahip. Yapay zekayı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz çünkü algoritmalar tarafsız değildir. O algoritmayı yazan, besleyen veriyi seçen ve mülkiyetini elinde tutan bir sermaye grubu var.

Burada karşımıza “algoritmik yönetim” çıkıyor. Artık başınızda bağıran bir usta başı yok; sizi puanlayan, hızınızı ölçen veya sistemden bloklayan bir kod dizini var. İşçi sınıfı da artık sadece fabrika tulumu giyenlerden ibaret değil; algoritmaları beslemek için “tık işçiliği” yapan, güvencesiz milyonlarca insan bu sınıfın bir parçası. Unutulmamalı ki yapay zekâ gökten zembille inmedi; hepimizin dijital ayak izleriyle, kolektif emeğiyle eğitildi. Yani yapay zekanın çıktısı, aslında geçmişteki kolektif emeğimizin birikmiş halidir. Ancak bu birikim, mülkiyetin devasa şirketlerde (Microsoft, Google vb.) toplanmasıyla sınıfsal uçurumu daha da derinleştiriyor.

“Kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir”

Gelişmiş kapitalist ülkelerde üretimde otomasyonun rolü oldukça fazla iken Afrika ve Asya gibi bölgelerde bu oran oldukça düşük seyrediyor. Bu durum gelecekte değişebilir mi? Robotlar insan emeğinden daha ucuz hale gelebilir mi?

Bu nokta bence en kritik olanı. Gelişmiş kapitalist ülkeler (merkez) teknolojiyi ve algoritmayı elinde tutuyor. Afrika, Asya ve Latin Amerika (çevre) ise hala ucuz emek ve ham madde kaynağı olarak görülüyor. Ama şöyle bir tehlike var: Eğer robotlar Bangladeşli bir tekstil işçisinden daha ucuza mal olmaya başlarsa, sermaye üretimi merkeze geri çeker.

Bu durum, gelişmekte olan ülkelerin sanayisizleşmesine ve tamamen dışlanmasına yol açabilir. Diğer yandan, yapay zekayı eğitmek için kullanılan o devasa veri setleri, aslında küresel güneydeki insanların düşük ücretlerle yaptığı veri etiketleme işlerine dayanıyor. Yani aslında en ileri teknoloji bile hala en ilkel ve ucuz emeğin sömürüsü üzerine yükseliyor. Robotlar insan emeğinden ucuz hale gelebilir mi? Enerji maliyetleri düştüğü sürece evet. Ama kapitalizm her zaman sömürecek bir insan unsuru arar; çünkü makine makineyi sömüremez, kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir.

Özetle, yapay zekâ ne bizi kurtaracak bir mucize ne de kaçınılmaz bir felaket. Her şey, bu muazzam gücün kimin elinde olduğu ve hangi sınıfsal çıkarlara hizmet ettiğiyle ilgili. Bir iktisat öğrencisi olarak diyebilirim ki; denklemde hala en önemli değişken biziz, yani canlı emek.

Klasik Marksist yaklaşımdaki altyapı ve üstyapı ilişkisini, yapay zekanın şekillendirdiği bir gelecek dünyasında, nasıl öngörmek mümkün? Ahlak, hukuk başta olmak üzere nasıl bir dönüşüm bekleniyor?

Marksist teoride altyapı (üretim ilişkileri ve güçleri), üstyapıyı (hukuk, din, sanat, ahlak) belirler. Yapay zekâ altyapıyı o kadar hızlı değiştiriyor ki üstyapı buna yetişemiyor. Mesela hukuk sistemimiz bireysel mülkiyet üzerine kurulu. Ama yapay zekâ milyonlarca insanın kolektif birikiminden (internet verisinden) besleniyor. Burada mülkiyet kimin? Eğer bir algoritma senin kredi notunu düşürüyorsa veya seni işe almıyorsa, buna karşı itiraz edebileceğin bir hukuk henüz tam oturmadı. Sermaye, bu devasa kolektif birikimi tekelleştirip benim fikri mülkiyetim diyerek üstyapıyı kendi lehine dönüştürmeye çalışıyor.

Ahlak ve etik tartışmaları da bu noktada devreye giriyor. “Yapay zekâ etiği” dedikleri şeyin çoğu aslında sermayenin sorumluluktan kaçma çabası. Bir algoritma hata yaptığında veya birini işten çıkardığında suçlu makinedir diyerek, kararı alan sınıfsal iradeyi gizlemeye çalışıyorlar.

“Krizi önlemenin tek yolu üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlamak”

Yine klasik Marksist teorinin yaklaşımından yola çıkarsak, yeni “işçi sınıfı” robotlar mı olacak?

Bu konuda çok net olmak lazım: robotlar işçi sınıfı değildir ve olamazlar. İşçi sınıfı, hayatını devam ettirmek için emeğini satmak zorunda olan toplumsal bir öznedir. Bir robotun yaşam mücadelesi yoktur, enerjiye ve bakıma ihtiyacı vardır ki bu da sermaye için sadece bir işletme gideridir (elektrik faturası gibi). Robotlar grev yapmaz, hak aramaz, sendika kurmaz.

İşçi sınıfını robotlarla ikame etmek, işçiyi özgürleştirmez; aksine onu üretim sürecinin dışına, yani kronik işsizliğe iter. Robotların üretime girmesi, üretim araçlarının kimin elinde olduğu sorusunu daha önemli hale getirir. Eğer fabrikalar ve algoritmalar halkınsa robotlar bizi özgürleştirir; eğer sermayeninse robotlar bizi aç bırakır. Olay bu kadar basit.

Yapay zekanın yaygınlaşması ve üretimdeki yerinin artması işsizlik ve üretilen ürünlerin satılamaması gibi krizlere yol açmayacak mı? Açacaksa bunu önlemek için ne gibi politikalar uygulanmalı?

İşte kapitalizmin en büyük paradoksu burada. Yapay zekâ ve otomasyon sayesinde üretim kapasitesi devasa boyutlara ulaşıyor. Eskiden bin kişinin yaptığı işi artık on kişi birkaç botla yapabiliyor. Peki, işten atılan o 990 kişi bu üretilen malları nasıl satın alacak?

Canlı emeği üretimden kovduğunda, toplam ücret hacmi düşer. Ücret hacmi düşünce talep azalır. Talep azalınca üretilen mallar depolarda çürür. İşte bu, Marksist anlamda klasik bir “aşırı üretim krizi”dir ama bu sefer teknolojinin hızıyla katlanmış durumda. Egemen sınıflar bunu “Evrensel Temel Gelir” gibi yollarla yamamaya çalışacaklar. Yani insanlara ölmemeleri ve tüketmeye devam etmeleri için küçük bir harçlık verecekler. Ama bu sürdürülebilir değil çünkü sistemin motoru olan “artık değer üretimi” tıkanıyor. Bu krizi önlemenin tek yolu, üretimi kâr için değil toplumsal ihtiyaç için planlamaktır. Eğer yapay zekâ toplumsal bir mülkiyet olsaydı, çalışma saatlerinin düşmesini ve hepimizin daha çok boş zamana sahip olmasını konuşurduk. Ama şu anki yapıda sadece daha fazla işsizliği ve belirsizliği konuşuyoruz.

Dr. Vahdet Mesut Ayan: “Gazetecilere baskı iktidarın yönetim kriziyle ilgili”

Barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan, gazetecilere dönük müdahalelerin ana akım medya çalışanlarına kadar uzanmasını yıllardır hedefteki Kürt ve sosyalist basına yeterince sahip çıkılmamasının bir sonucu olarak değerlendirdi.

Fotoğraf: İlke TV

Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) yayımladığı 2025 Dünya Basın Özgürlüğü raporuna göre, basın özgürlüğü konusunda geçen yıla kıyasla bir basamak daha gerileyerek 180 ülke arasında 159’uncu sıraya düşen Türkiye, geçtiğimiz yıl ulusal düzeydeki olumsuz şartlar nedeniyle yeniden düşüş yaşadı ve “çok vahim” kategorisinde kaldı.

Son dönemde gazetecilere yönelik artan baskılar, basın özgürlüğü tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Ramazan Bayramı’nda aile ziyareti için gittiği Tokat’ta gece saatlerinde bir operasyonla gözaltına alınan İsmail Arı’nın Ankara’ya getirildikten sonra 24 saat içerisinde tutuklanması, DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ’ın evinden gözaltına alınıp 22 saat sonra cezaevine gönderilmesi bu baskının en somut örnekleri oldu.

Haklarında açılan soruşturmalarda gidip ifade vermiş gazetecilerin polis operasyonları ile gözaltına alınması keyfi cezalandırma argümanlarını güçlendirirken muhalif kimliği ile bilinen gazetecilere yönelik tutuklamalar meslektaşlarının eylemliliklerine de sebep oldu. Bu eylemliliklerde Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi son dönemde tutuklanan gazetecilere yer verilmemesi de çeşitli çevreler tarafından eleştirileri beraberinde getirdi.

Geçmişte Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla yapılan saldırıların bugün yeni yasalar ile ana akım medyaya kadar genişletilmiş olmasının ne anlama geldiğini, gazeteciliğe yönelik saldırılar ile iktidarın hedefleri arasındaki ilişkiyi, toplumsal muhalefetin tutumunu ve Türkiye’de medyanın geleceğine ilişkin senaryoları değerlendiren iletişim bilimci ve barış akademisyeni Dr. Vahdet Mesut Ayan yaşananların siyasal iktidarın mevcut durumu yönetme kriziyle birlikte incelenmesi gerektiğini söyledi. Ayan, gazeteciliğin geleceğinin medya alanındaki örgütlenme düzeyiyle bağlantılı olduğunu fakat bunun kendi başına yeterli olmayacağını savundu.

“Gazeteciliğe dönük saldırılar yeni değil”

İsmail Arı, Alican Uludağ, Pınar Gayıp ve Nedim Oruç gibi gazetecilerin tutuklanmasının gazeteciliğe yönelik saldırıları daha görünür hâle getirdiğini ifade eden akademisyen Vahdet Mesut Ayan, iktidarın bu konudaki pratiklerinin daha köklü olduğunu hatırlattı.

Mevcut tutuklamaların, siyasal iktidarın uzun yıllardır sürdürdüğü baskı politikalarının bir uzantısı olduğunu vurgulayan Ayan; medyayı kontrol etmenin yöntemleri arasında mülkiyet yapısını iktidar lehine değiştirmekten kayyım uygulamalarına, gazetecileri mesleki faaliyetleri nedeniyle soruşturma ve kovuşturma kıskacına almaya kadar geniş bir yelpaze bulunduğunu ifade etti.

2024 yerel seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablonun, iktidarın toplumsal rıza üretme kapasitesinde ciddi bir zayıflamaya işaret ettiğini belirten Ayan, “Bu tür durumlarda iktidarlar, kamunun bilgiye erişimini daha fazla denetim altına alma eğilimi gösterir” dedi. Ayan’a göre bugün tanık olduğumuz baskı artışı, yalnızca medyayı değil, genel olarak muhalefet alanını kuşatmayı hedefleyen geniş bir kontrol stratejisinin parçasını oluşturuyor.

Söz konusu gazetecilerin suçunun kamuyu ilgilendiren bilgilerin yine kamuoyu ile paylaşılması olduğunu söyleyen Dr. Vahdet Mesut Ayan, şunları da ekledi:

“Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesinde düzenlenen “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu, muğlak yapısı nedeniyle iktidarın hoşuna gitmeyen haberleri cezalandırmak için işlevsel bir araca dönüşüyor. Nitekim İsmail Arı’nın gözaltına alınması ve tutuklanması sürecinde, herhangi bir somut soruşturma yürütülmeden yalnızca Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin (DMM) yaptığı açıklamanın esas alınması bu duruma çarpıcı bir örnek sunuyor.

Sonuç olarak, medya ve gazeteciler üzerindeki baskının artışını, siyasal iktidarın yönetme kapasitesinde yaşadığı aşınma ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yönetim krizleriyle birlikte değerlendirmeli. Bu çerçevede belirleyici olan, iktidarın giderek artan ölçüde ‘yönetememe’ sorununa verdiği otoriter tepkilerdir.”

“Karşı duruşun geliştirilememesi, saldırıların zeminini genişletiyor”

Ayan, geçmişte Kürt veya sosyalist gazetecilere “terör örgütü propagandası yapmak” iddiasıyla açılan soruşturmaların bugün ana akım medyada çalışıyor denebilecek gazetecilere kadar yayılmış olmasında ise muhalefetin tutumunun göz ardı edilemez olduğunu savundu:

“Siyasal iktidarın yönetme kapasitesindeki aşınma, uzun yıllar boyunca hedefte olan Kürt ve sosyalist medyanın yanına artık ana akım gazeteciliği de eklemiş durumda. Dolayısıyla bugün yaşadığımız tablo, bir kırılmadan ziyade, kapsamı genişleyen bir sürekliliğe işaret ediyor. ‘Sansür yasaları’ olarak adlandırılan düzenlemelerin ortaya çıkış koşulları da burada yatıyor. Siyasal iktidar hem İletişim Başkanlığı hem de onun bünyesinde faaliyet gösteren DMM aracılığıyla dolaşımdaki bilgiyi daha sıkı denetim altına almak ve mümkün olduğunca tekelleştirmek istiyor. Ancak toplumun yapısı, iktidarın özellikle iktisadi ve kültürel politikalarına yönelik artan hoşnutsuzluk ve bu hoşnutsuzluğu ifade edebilecek mecraların teknolojik gelişmelerle çoğalması, bu denetim arayışını sürekli yeni düzenlemelerle tahkim etme ihtiyacını doğuruyor.

Öte yandan muhalefetin bu süreçteki rolünü de göz ardı etmemek gerekiyor. İktidara mesafeli toplumsal kesimlerin siyasal düzlemdeki temsilinde görülen ikircikli tutum ve bu düzenlemelere karşı yeterince güçlü ve örgütlü bir karşı duruşun geliştirilememesi, bugün karşı karşıya kaldığımız keyfi soruşturma ve tutuklama pratiklerinin zeminini genişletiyor.”

“Seçici dayanışma eleştirileri göz ardı edilemez”

29 Mart 2026’da gerçekleştirilen “Gazetecilere Özgürlük” yürüyüşü, Fotoğraf: BirGün

Son dönemde yaşanan tutuklamalara karşı yapılan açıklama ve eylemlilikleri de değerlendiren Ayan, Türkiye’de gazeteciler arasında dayanışmanın tarihsel olarak eşit ve kapsayıcı biçimde kurulamadığını ve taleplerin karşılık bulmamasının ise toplumun örgütsüzlüğü ile ilişkili olduğunu vurguladı. Özellikle Kürt ve sosyalist gazetecilere yönelik baskı dönemlerinde daha sınırlı tepkilerin verildiğini hatırlatan Ayan, bugün ortaya çıkan dayanışma pratiklerinin benzer sınırlar taşıdığı yönündeki eleştirilerin de belirli ölçüde karşılık bulduğunu ifade etti.

Bu durumu yalnızca bireysel tercihler ya da güncel tutumlarla açıklamanın da eksik kalacağını belirten Ayan, aynı zamanda tepkilerin ve eylemliliklerin de kuşkusuz gerekli olduğunu savundu:

“Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre basın kolundaki sendikalaşma oranı yüzde 14 seviyesinde. Örgütlülüğün bu düzeyde kalması hem dayanışmanın kapsayıcılığını sınırlıyor hem de verilen tepkilerin etkisini azaltıyor.

Dolayısıyla mesele, yalnızca ‘kimin kiminle dayanıştığı’ sorusuna indirgenemez. Asıl sorun, bu dayanışmayı sürekli, kapsayıcı ve etkili kılacak örgütsel zeminin yeterince güçlü olmamasıdır. Basın ve medya alanındaki sendika ve meslek örgütlerinin, örgütlülüğü artırmaya yönelik somut ve kapsayıcı politikaları gecikmeden hayata geçirmesi bu nedenle kritik önemdedir.

Böyle bir örgütlülük, yalnızca eylem kapasitesini artırmakla kalmayacak; aynı zamanda gazeteciler arasındaki ideolojik ayrımların aşılmasına ve daha ilkesel, daha kapsayıcı bir dayanışma hattının kurulmasına da zemin hazırlayacaktır.”

“Çözüm parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor”

Son olarak Türkiye’de medyanın geleceğine dair ne gibi senaryolar mevcut olduğuna dair değerlendirmelerde bulunan Ayan, farklı senaryoların konuşulabileceğini fakat bunların tamamının mevcut güç ilişkileri ile doğrudan bağlantılı olduğunu söyledi. Ayan’a göre, bugünkü tablo, medya alanının önemli ölçüde siyasal iktidarın etkisi ve kontrolü altında olduğunu gösteriyor.

Ayan, yeni bir değişim perspektifinin ancak bu kontrol ilişkisini hedef alan politik ve kurumsal dönüşümlerle mümkün olduğunu belirtti:

“Mesele yalnızca medya alanının kendi iç dinamikleriyle sınırlı değil; doğrudan siyasal iktidar ve güç ilişkileriyle bağlantılı bir yapısal dönüşüm sorunu.

Öte yandan gazeteciler Türkiye’de çift yönlü bir baskı altında faaliyet yürütüyor. Bunun ilk boyutu, medya emek süreçlerinin kapitalist üretim ilişkileri içinde giderek daha güvencesiz ve parçalı hale gelmesi. Geçici, atipik ve esnek çalışma rejimleri; düşük ücret, güvencesizlik, örgütsüzlük ve buna bağlı olarak yaşanan vasıfsızlaşma bu alanın temel karakteristikleri haline gelmiş durumda. İkinci boyut ise otoriter siyasal iktidarın medya kurumları ve gazeteciler üzerindeki doğrudan baskısı. Bu iki katman birlikte düşünüldüğünde, sorun yalnızca ifade özgürlüğü meselesi olmaktan çıkıp aynı zamanda bir emek rejimi ve örgütlenme sorunu haline geliyor.

Bu nedenle çözüm de parçalı değil, bütüncül bir perspektif gerektiriyor. Medya alanındaki örgütlülüğün güçlendirilmesi ve gazetecilerin işçi sınıfının diğer kesimleriyle daha güçlü dayanışma ilişkileri kurabilmesi kritik önemde. Böyle bir bütüncül mücadele hattı kurulmadığı sürece, yalnızca mevcut iktidar değil, iktidar değişiklikleri sonrasında da benzer yapısal sorunların devam etme riski oldukça yüksek.”

2025’te Avrupalı gazetecilere dönük 1.481 ihlal belgelendi

Medya Özgürlüğü Hızlı Müdahale (MFRR), 2025’te Avrupa genelinde basın ve medya özgürlüğüne yönelik 1.481 hak ihlali belgeledi. Mapping Media Freedom (MapMF) veritabanına dayanan ihlaller 2.377 medya çalışanı ve kurumu doğrudan ilgilendirirken raporda, Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerde 740, AB aday ülkelerinde ise 741 ihlalin kayda geçtiği belirtildi.

Raporun Türkiye bölümünde, basın özgürlüğünün 2025’te daha da kötüye gitmesi “giderek kısıtlayıcı hale gelen siyasi iklim” ile ilişkilendirilirken izleme döneminde MapMF, Türkiye’de 259 gazeteci ve medya kuruluşunu etkileyen 137 ihlal belgeledi.

“Bu olaylar, eleştirel haberciliğin giderek suç veya güvenlik sorunu olarak yeniden çerçevelendirildiği sistematik bir eğilimi ortaya koymaktadır” diyen rapora göre; eleştirel gazetecilik, sistematik biçimde “suç” ya da “güvenlik sorunu” olarak yeniden tanımlanıyor.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.