Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler’den “ayrılık mutabakatı”

Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler’in imzaladığı mutabakatta, hiçbir Westminster hükümetinin halkların kendi geleceğini belirleme hakkını engelleme yetkisi olmadığı vurgulandı.

(Soldan sağa) Michelle O’Neill, Mary Lou McDonald, Rhun ap Iorwerth ve John Swinney, Foto: X/Michelle O’Neill

Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler‘in başbakanları, 14 Eylül’de Galler’in Cardiff kentinde bir araya gelerek Birleşik Krallık‘ın dağılmasına zemin hazırlayabilecek bir mutabakat paktı imzaladı. Üç liderin imzaladığı belgede, Westminster hükümetlerinin halkların kendi geleceğini belirleme hakkını engelleme yetkisinin bulunmadığı vurgulanarak “bu adalar ve dünyanın geri kalanı için, Westminster’ın süresinin dolmakta olduğuna dair bundan daha net bir işaret olamaz” ifadesi kullanıldı.

Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın üçü de artık Birleşik Krallık’tan ayrılmak [ya da İrlanda ile birleşmek] isteyen partilerin liderleri tarafından yönetiliyor. Toplantıya İskoçya Ulusal Partisi (SNP) lideri John Swinney, Plaid Cymru lideri Rhun ap Iorwerth ve Sinn Féin Başkan Yardımcısı Michelle O’Neill‘ın yanı sıra, Sinn Féin’in İrlanda’daki lideri Mary Lou McDonald da katıldı. Dört isim, resmi hükümet sıfatıyla değil, kendi partilerinin temsilcileri olarak bir araya geldi. Bunun sebebi ise O’Neill’ın Kuzey İrlanda’da Demokratik Birlik Partisi (DUP) ile eşit yetkilere sahip bir güç paylaşımı hükümetinde yer alması olarak değerlendirildi.

Hedef Avrupa Birliği

İmzalanan metinde tarafların anayasal konumlarının birbirinden farklı olduğu, her ülkenin kendi geleceğini kendi yöntemi ve kendi zamanlamasıyla belirleyeceği kabul edilirken üç ülkenin geleceğinin de geleceklerini Avrupa Birliği ile birlikte şekillendireceği vurgulandı.

Swinney ve O’Neill, ülkeleri için doğrudan bağımsızlık/birleşme referandumu çağrısı yaparken ap Iorwerth, Galler için belirli bir zaman çizelgesi ve yol haritasından bahsetmedi.

Swinney, günü “Birleşik Krallık’ın anayasal yolculuğunda çok önemli bir an” olarak nitelendirdi. Kendi kaderini tayin ilkesinin “devredilemez bir hak” olduğunu söyleyen Swinney, Andy Burnham’ı Birleşik Krallık’ın “son başbakanı” olarak tanımladı. McDonald ise toplantıyı “tarihi” olarak nitelendirip referandum hakkının hiçbir başbakan tarafından masadan kaldırılmasına izin verilmeyeceğini belirtti ve İrlanda’da birleşme referandumunun 2030’a kadar yapılmasını beklediğini söyledi. O’Neill, üç ülkenin “birbirinden oldukça farklı” olduğunu ama ortak paydalarının Westminster’ın halklarına hiçbir zaman iyi hizmet etmediği görüşü olduğunu da sözlerine ekledi.

Ap Iorwerth ise daha temkinli söylemlerde bulundu. Plaid Cymru, 2030’daki bir sonraki Senedd (Galler Parlementosu) seçimine kadar bağımsızlık referandumunu gündeme almayacağını daha öncesinde açıklamıştı. ap Iorwerth de zamanlamanın “Galler halkı ikna olduğunda” belirleneceğini, kendi görevinin ise halkı ikna etmek olduğunu söyledi. Galler hükümeti, bağımsızlığa zemin hazırlamak amacıyla bir ulusal komisyon kurmayı planlıyor ve bu arada polis teşkilatı gibi alanlarda ek yetki devri talep ediyor. Başbakan Burnham ise böylesi bir yetki devrine açık olduğunu daha önce ifade etmişti.

“Birleşik İrlanda uzak bir özlem değil”

Sinn Féin’li bir yetkili, The Irish Times‘a verdiği görüşlerinde Cardiff zirvesinin amacını, “partilerin insanların hayatında fark yaratmak için nasıl birlikte çalışabileceğini ve her ulusun kendi geleceğini halkının iradesine dayalı demokratik yollarla şekillendirme hakkını konuşmak” olarak tanımladı. Aynı yetkili, “İrlanda’nın anayasal geleceği bu adanın halkına ait. Hayırlı Cuma Anlaşması bu kararı vermek için demokratik bir yol sunuyor ve artık bu seçime ciddi biçimde hazırlanma zamanı geldi,” dedi. Kaynak, “İrlanda birliğinin uzak bir özlem olmadığını, yeni İrlanda’yı inşa etme çalışmasının şimdi başlaması gerektiğini” de sözlerine ekledi.

Trump’ın açıklaması ve Londra’nın tepkisi

Zirveden 2 gün önce, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, İrlanda Açık golf turnuvasına ev sahipliği yapan tesisi ziyareti sırasında birleşik bir İrlanda görmeyi “çok isteyeceğini” söyleyerek bu tartışmalı konuya doğrudan müdahil olmuştu.

Burnham hükümeti ise imzalanan mutabakata mesafeli yaklaştı. Burnham’ın sözcüsü Tom Wells, Birleşik Krallık’ın “bölünme yerine ortak değerler ve sorun çözme etrafında bir araya geldiğinde en iyi haline ulaştığını” belirterek hükümetin önceliğinin anayasal tartışmalar değil geçim maliyetini düşürmek olduğunu vurguladı. Hükümet’in resmi açıklamasında, “Burnham’ın birliğe güçlü şekilde inandığı ve dört ülke için de değişim sunmaya kararlı olduğu” belirtildi.

Galler’de iç tepkiler

Mutabakat, Galler iç siyasetinde de tartışma yarattı. İşçi Partisi’nin (Labour Party) Galler’deki lideri Ken Skates, Plaid Cymru’nun seçimden bu yana halka somut bir şey sunmadığını, iktidarını Britanya’yı parçalamak ve Galler’i zayıflatmak için kullanmak istediğini savundu. Galler Muhafazakar Parti Senedd lideri Darren Millar, başbakanın bağımsızlık yerine Galler’deki sağlık sistemi krizine ve düşen eğitim standartlarına odaklanması gerektiğini söyledi. Reform UK’in Galler lideri Dan Thomas da benzer bir eleştiri yönelterek başbakanın sağlık sistemindeki bekleme listelerini ya da eğitim sistemini düzeltemediğini, buna rağmen birliği dağıtma arzusunu dile getirecek vakit bulduğunu ifade etti.

İskoçya-Galler anlaşması ve Barnett Formülü

Zirvenin ardından Swinney ve ap Iorwerth, hukuki bağlayıcılığı olmayan ayrı bir İskoçya-Galler anlaşması da imzaladı. Anlaşmaya göre, iki hükümetin çocuk yoksulluğuyla mücadele ve Avrupa Birliği ile ilişkilerden azami fayda sağlamak da dahil birçok alanda iş birliği yapacağı öngörülüyor. Ayrıca iki ülke, Birleşik Krallık’ın finansman düzenlemeleri ve anayasal gelecek üzerindeki yetkiler konusunda kendileri için “daha fazla adalet” talebini birlikte savunacaklarını belirtiyor.

Bu bağlamda Barnett Formülü (Galler’in finansmanını belirleyen sistem), yeniden tartışma konusu oldu. Galler hükümeti uzun süredir bu formülün Galler’i dezavantajlı konuma soktuğunu savunurken, İskoçya’nın bu formülden nispeten kârlı çıktığı öne sürülüyor. İkinci bir basın toplantısında Swinney, formülün reforme edilmesine açık destek vermekten kaçınarak Birleşik Krallık’ın farklı bölgelerinde mali düzenlemelerin değiştiğini, her ülkenin kendi çıkarlarını ve bakış açısını ortaya koyması gerektiğini söyledi. Ap Iorwerth ise İskoçya’nın halihazırda sahip olduğu bazı esnekliklerin asgari düzeyde Galler’e de devredilmesinin kendileri için önemli olduğunu belirtti. Burnham, başbakan olmadan önce bu formülün reformu için çaba göstermişti, ancak Galler’e yaptığı son ziyarette reform ihtimalini geri planda tuttuğu değerlendirmeleri yapılmıştı.

Kaynak: The Guardian, Associated Press, BBC, The Irish Times

Nigel Farage’ın beyhudeliği

“Kendi ara seçimini kurgulamak, bu seçimi kazanmak ve ardından tam da yakasını sıyırmaya çalıştığı parlamento soruşturmasına geri dönmek ne tehditkâr ne de kural yıkıcı bir hareket. Bu tamamen beyhude ve daha da kötüsü, bir alay konusu.”

Nigel Farage, Foto: Kıbrıs Postası

Ash Sarkar tarafından yazılan ve Novara Media‘da yayımlanan bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Kültürdeki en güçlü beyhudelik tasviri nedir? Kayayı tepeye kadar yuvarlayıp ardından düşüşünü izleyen Sisyphus vardır. Veya Escher’in sonu gelmeyen inip çıkan merdivenleri. Ancak bu tasvirlerin arasına artık “Farage’ın ara seçimini” de ekleyebiliriz. Her zaman kazanacağı belli olan, siyasi bağışlarla ilgili soruşturmayı yavaşlatmak niyetiyle şov amaçlı bir adaya karşı yapılan ve şimdi de hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam edecek olan, sonucu önceden bilinen bir seçim. Her neyse, en azından hepimiz biraz eğlendik.

Hatırlayacağınız üzere Nigel Farage, mali durumuyla ilgili artan incelemelerin ardından bir öfke patlamasıyla istifa etmişti. Kripto milyarderi Christopher Harborne’dan aldığı 5 milyon sterlinlik bağışı beyan edip etmemesi gerektiğine dair bir parlamento etik soruşturması başlatılmış, bunun yanı sıra George Cottrell’dan da kayıt dışı destek aldığına dair yeni iddialar gündeme gelmişti. Nigel’ın sözlerine bakılırsa bu, Westminster elitlerinin Brahman sınıfı tarafından kurgulanmış gayrimeşru bir kampanyaydı. (Köklü partilerin hiçbirinin aday çıkarmadığı) bir “halka karşı müesses nizam” ara seçimi…

“Çöp tenekesi” olmayan aday için ezici bir zaferdi. Farage, oyların %63’ünden fazlasını alarak Clacton’da kazanmakla kalmadı, çoğunluğuna bin oy daha ekledi. Ancak yine de Dulwich College mezunu lider tatmin olmamıştı. Reform Partisi lideri oy sayımına katılmayı reddetti. GB News tarafından “siyasi Glastonbury” olarak adlandırılan “Farage-Fest” etkinliğinde destekçilerinden oluşan kalabalığa, “Ezici bir zafer kazanmışken sahnede dikilip… birer hiç olan sıradan kişiler tarafından aşağılanmaya ve küçük düşürülmeye hiç niyetim yok” dedi.

Farage’ın hiçbir zaman büyük bir hayranı olmadığımı öğrenmek sizi şaşırtabilir. Ancak siyaseti kendi suretinde yeniden şekillendirme yeteneği inkâr edilemez. Brexit’i yalnızca sağ kesimin ilgi duyduğu niş bir konu olmaktan çıkarıp gerçeğe dönüştürdü, göçmen tekneleri meselesini tek başına siyasetin gündemine soktu ve genel oy hakkının kabulünden bu yana Muhafazakar Parti’ye yönelik tartışmasız en büyük tek tehdit konumunda. Ancak Farage’ın bu yeni halinde, mağdur, huysuz ve biraz da mızmız tavrında, geçmişteki o durdurulamaz siyasi gücüyle pek uyuşmayan bir şeyler var.

Kabul ediyorum, muhtemelen onun hedef kitlesi değilim. Fakat Nigel Farage’ın kurduğu koalisyonun kilit bir parçası olan muhafazakar seçmenler, yavaş yavaş ona sırt çevirmeye başladı. Geçtiğimiz ağustos ayında muhafazakar seçmenler onu %54 oranında olumlu bulurken, bu mart ayında durum tersine dönerek %42 olumluya karşı %53 olumsuz şeklini aldı. İşçi Partisi’nin Burnham etkisiyle yaşadığı mütevazı sıçrama, partiyi uzunca bir süredir ilk kez anketlerde Reform Partisi’nin önüne taşıdı. 2025’in büyük bölümünde ve 2026’nın başlarında siyasi tablo, ne olursa olsun Reform Partisi’nin ilerleyişini sürdürdüğü yönündeydi. Muhafazakar seçmenler Farage’a kayıyor, İşçi Partisi kan kaybediyor ve Reform’un bir sonraki seçimi gerçekten kazanıp kazanamayacağı giderek daha yüksek sesle dile getiriliyordu. Ancak bu gidişat, en azından şimdilik, duraklamış durumda.

Farage hâlâ ülkenin bir sonraki başbakanı olabilir. Ancak o artık infial yaratan ve liberal müesses nizama rest çeken Brexit’in kötü çocuğu değil. Kendi ara seçimini kurgulamak, Kont Binface’e karşı kampanya yürütmek, bu seçimi kazanmak ve ardından tam da yakasını sıyırmaya çalıştığı parlamento soruşturmasına geri dönmek ne tehditkâr ne de kural yıkıcı bir hareket. Bu tamamen beyhude ve daha da kötüsü, bir alay konusu. Farage Clacton’ı kazanmış olabilir, ancak çok daha önemli bir şeyi kaybetti: O eski aurasını.

Burnham’ın önündeki seçim: Palestine Action’ın yasağını kaldırmak ya da lanetini taşımak

“Alkışlamak artık terörizm mi? Doğrusu, bu beni şaşırtmazdı.”

Foto: Jess Hurd

Steven Methven tarafından yazılan ve Novara Media‘da yayımlanan bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Defend Our Juries üyesi birkaç yüz gösterici iki gün önce Westminster sulh ceza mahkemesi önünde toplandı. Bu kişilerin çoğuna o gün duruşmaları olacağı söylenmişti. Perşembe günü mahkemeye çıkmak üzere çağırılan bu bin 500’den fazla kişi hakkındaki suçlamaysa üzerinde yedi kelime yazan kağıt parçaları taşımaktı: “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı (Filistin Eylemi) destekliyorum.”

Çevirmen notu: Palestine Action ve Defend Our Juries

2020’de kurulan Palestine Action, İsrail’in silah sanayisini hedef alan İngiltere merkezli bir doğrudan eylem grubudur. Grubun amacı, “İsrail’in soykırımcı ve apartheid rejimine küresel katkı verilmesini” sona erdirmektir. Grup, ağırlıklı olarak silah şirketlerini hedef almaktadır. Grubun aktivistlerinin RAF Brize Norton üssündeki savaş uçaklarına zarar vermesinin ardından dönemin İçişleri Bakanı Yvette Cooper tarafından 5 Temmuz 2025’te 2000 tarihli Terörizm Yasası kapsamında grubun faaliyetleri yasaklandı. Böylece grubu kamuoyu önünde desteklemek Terörizm Yasası uyarınca suç hâline geldi. Bu, İngiltere tarihinde bir doğrudan eylem grubunun ilk kez terör örgütü olarak damgalanması oldu. 13 Şubat 2026’da Yüksek Mahkeme yasağın iki gerekçeyle hukuka aykırı olduğuna hükmetti, ancak hükümet kararı temyize taşıdı ve yasak yürürlükte kalmaya devam etti.

Defend Our Juries, 2020’de kurulan İngiltere merkezli bir aktivist gruptur. Grup başlangıçta, bireylerin vicdanlarına göre hareket etme hakkı bağlamında İngiltere’deki hukuki sürecin zayıflatıldığı düşünülen noktaları öne çıkarmak için kuruldu. Palestine Action’ın yasaklanmasının ardından grup, odağını bu yasağa karşı bir kampanyaya kaydırdı. Bu kampanya, aktivistlerin kamusal alanlarda “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı destekliyorum” yazan dövizleri taşıyarak oturmaları etrafında şekillenen sivil itaatsizlik eylemlerinden oluşmaktaydı. “Lift The Ban” (Yasağı Kaldır) adı verilen bu kampanya kapsamında, döviz taşıdıkları için 3 bin 500’den fazla kişi gözaltına alındı. Grup, esasen İngiltere’de protesto hakkını ve hukuki süreci savunduğunu belirtmektedir.

Bu, birçok açıdan zaten anlamsız bir şey. Bir mahkeme, binden fazla kişinin geleceğine tek bir iş gününde karar verebileceğine hükmediyorsa, adalet nedir? Ve bir kağıdın üzerindeki kelimeler bir insanı ceza adalet sisteminin içine çekmenin sebebi oluyorsa, gerçeklik nedir? Ve bir tabelayı elinde tuttun diye altı ya da sekiz kişilik bir polis ekibi tarafından sürüklenip götürülebilecek kadar ciddi, ama aynı zamanda bin 500’den fazla sözde “terör” suçlusunun Londra’ya bir günlük gezide bulunmasına imkân verecek kadar anlamsız olan “terörizm” nedir?

Tüm olayın saçmalığına tuz biber ekercesine, saçları ağarmış birçok “terörist,” adeta Kafka’nın kaleminden çıkmış mahkeme dilekçeleri aldı. Bu dilekçeler, “Mahkemede hazır bulunmanız gerekmektedir,” şeklinde ibareler içermekteydi. Bunların iki satır aşağısında ise acınası bir biçimde “Lütfen gelmeyin” yazmaktaydı.

Mahkemelerin, hele ki terör suçu gibi ağır bir suç için gelinmemesi yönünde yalvaran dilekçeler göndermesi ender görülen bir şey. Metropolitan polisi de İngiltere tarihinin muhtemelen en büyük sözde terör suçluları mahkemesini, üstelik önemli bir mahkeme salonunun önünde, aynı ciddiyetle karşıladı.

Helikopterler mi? Özel harekât timleri mi? Emekli papazların elindeki tabelaları pazarlıkla almaya hazırlanmış seçkin müzakereci ekipler mi?

Hayır.

Polis, bir açıklama yaparak Defend Our Juries hakkında, “Mahkemenin önünde kurulacak bir sahnede insanların ayakta durarak desteklerini sözlü olarak ifade etmeleri çağrısında bulunduklarını” belirterek uyarıda bulundu.

Guantanamo Körfezi’nin tozunu alın çocuklar.

Sonraki birkaç saat boyunca polisin toplam 152 kişiyi gözaltına aldığını gördüm. Kendi ifadelerine göre bunların çoğu Terörizm Yasası’nın 12. Maddesi’ni ihlal etmekten tutuklandı. Bu, yasaklanmış bir örgütü desteklemeye başkalarını davet etmeyi ya da teşvik etmeyi suç sayan bir yasa maddesi. Tutuklananların bazıları, ara sıra şarkı söyleyerek kendilerini Palestine Action üyesi ilan ederek bunu yaptı ve kendilerini tutuklayan memurları da yanlarına katılmaya davet etti.

Ancak gözaltına alınanların bazıları bana sadece orada bulundukları için gözaltına alınmış gibi göründü. Bir kadın, 14 yıla kadar hapis cezası öngören 12. Madde’nin tam olarak hangi alt fıkrası uyarınca tutuklandığını polisin kendisine söylemesini yüksek sesle ve öfkeli şekilde talep ediyordu. Polislerse bunu söyleyemediler ya da söylemek istemediler. Bir başkası ise bana, tek yaptığının başka biri tutuklanırken alkışlamak olduğunu söylemişti.

Alkışlamak artık terörizm mi? Doğrusu, bu beni şaşırtmazdı.

Herkesin bildiği gibi (ve bu o kadar utanç verici ki) şimdiye dek 3 bin 500’den fazla kişi, döviz taşıdığı için tutuklandı. Bu, yasanın 13. Maddesi kapsamında bir suç ve azami altı ay hapis cezası öngörüyor. Yani bir sulh ceza mahkemesi tarafından oldukça hızlı şekilde ele alınabiliyor.

Defend Our Juries eylemcilerinin işlediği iddia edilen yeni ve daha ağır 12. Madde suçları ise yüksek ceza mahkemelerinde görülebiliyor. Bu da zaten zorlanan bir sisteme çok sayıda saçma davanın akın etmesi anlamına gelmektedir. Sıradan İngilterelilerin; NHS (Ulusal Sağlık Sistemi) hemşirelerinin, yaşlı papazların ve sosyal hizmet görevlilerinin terörizmin gerçek yüzü olduğu konusunda hükümetle hemfikir olacağını hayal etmek güç. Bunları şimdi saçma buluyorsanız, gelecek beraat kararları sonucunda gelecek milyonlarca sterlinlik faturayı görene kadar durun.

Hepsi de kelimeler uğruna.

Andy Burnham tüm bunlara bakıp şöyle düşünmeli: Neden bir önceki “aptalın” hatalarının bedelini ben ödeyeyim? Dünkü tutuklamalar, Washington Post’a kadar taşındı ve katıksız zırvalık konusundaki büyüyen küresel ünümüze katkıda bulundu. Kral Charles’ın eski danışmanı Jonathon Porritt’in tutuklanma videosunun yayınlanmasının ardından Daily Mail’den Andrew Neil bile açık şekilde utanmıştı. Ayrıca, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli The National gazetesi, 11 Eylül’den bu yana tüm terörle bağlantılı tutuklamaların neredeyse yarısının son 12 ayda gerçekleştiğini bildirdi.

Perşembe günkü tutuklamaların ardından, Yüksek Mahkeme’nin Palestine Action’ın eş kurucularından Huda Ammori’nin, grubun yasaklanmasına karşı açtığı davayı bu sonbaharda göreceği duyuruldu. Bu, onun İngiltere topraklarındaki son yasal şansı ve dolayısıyla Burnham’ın da, mesele Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ulaşmadan önce kendini Cooper lanetinden* kurtarmak için son şansı. Britanya’nın (umarız kısa sürecek) distopik çılgınlığa savruluşu hâlâ devam ediyor. Tek soru şu: Tüm bunlar Starmer’a mı kalacak, yoksa Burnham’a mı?

* Palestine Action’ı terör örgütü ilan eden dönemin İngiltere İçişleri Bakanı Yvette Cooper’dan gelen bir tamlama.

Mayıs 2026 Birleşik Kralık seçimleri: Neler oldu?

Mayıs 2026 Birleşik Krallık seçimleri, Labour hükümeti için ciddi bir uyarı, Muhafazakar Parti için yeniden yapılanma baskısı, Reform UK için büyük bir fırsat ve iç siyaset açısından yeni bir dönemin işareti oldu. Bu seçimler, Birleşik Krallık siyasetinin artık daha parçalı, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.

Image: onlondon.co.uk

Geçtiğimiz ay Birleşik Krallık’ta yapılan seçimler, genel seçim olmamasına rağmen ülkenin siyasi yönelimini göstermesi açısından oldukça önemli bir dönüm noktası oldu. İngiltere’de birçok yerel yönetimin belirlendiği seçimler, İskoçya’da Parlamento seçimleri ve Galler’de Senedd seçimleri yapıldı. Bu seçimler, özellikle Labour (İşçi) Partisi hükümeti için ciddi bir uyarı sinyali verdi. 2024 genel seçimlerinde büyük çoğunlukla iktidara gelen Labour, yalnızca iki yıl sonra üç ülkede de seçmen desteğinde ciddi bir düşüş yaşadı.

Seçimlerin belki de en önemli sonucu siyasi parçalanmanın artması oldu. Birleşik Krallık siyaseti uzun süre Labour ve Conservative (Muhafazakar) Parti arasındaki rekabet üzerinden şekilleniyordu. Ancak 2026 seçim sonuçları, iki büyük partili sistemin zayıfladığını gözler önüne serdi. Reform UK sağ popülist bir alternatif olarak bu seçimde güç kazanırken, Yeşil Parti, Liberal Demokratlar, Plaid Cymru ve SNP gibi partiler de farklı bölgelerde seçmen desteğini artırdı. Bu durum, seçmenlerin artık geleneksel partilere “otomatik” olarak bağlı kalmadığını gösteriyor.

Mayıs yerel seçimlerinin İngiltere’de özellikle Labour için bir hayal kırıklığı olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. 7 Mayıs’ta yapılan seçimlerde Labour, “kalesi” olarak tanımlanabilecek birçok yerde ya seçimleri kaybetti ya da buralarda oy oranında ciddi bir düşüş yaşadı. Reform UK ise, özellikle Brexit desteğinin yüksek olduğu bölgelerde başarılı seçim sonuçları elde etti. Göçmen karşıtlığıyla tepki çeken ve aynı zamanda son dönemlerde desteğini de artıran Reform UK, İngiltere’de bin 400’den fazla meclis üyesi elde ederek rakiplerini 2029 seçimleri için şimdiden baskı altına aldı. Reform UK’nin bu seçimlerde elde ettiği başarı, göç, ekonomik güvensizlik ve kamu hizmetleri gibi konuların seçmenler üzerinde hala güçlü bir etkisi olduğunu gösteriyor.

Bu seçimlerde Yeşil Parti önemli bir başarı göstererek 500’ün üzerinde meclis üyesi ve Londra’da iki belediye başkanlığı kazandı. Liberal Demokratlar da bir önceki seçime kıyasla meclis üye sayılarını artırdılar.

Mayıs 2026 Birleşik Krallık Seçimleri

Siyasi parçalanma, uyarı sinyalleri ve 2029 yol haritası analizi

Bölgesel sandalye dağılımları ve radikal değişim

Galler Senedd seçimleri

Plaid Cymru
43
Reform UK
34
Labour
9

İskoçya Holyrood seçimleri

SNP (İskoç Ulusal Partisi)
57
Reform UK
17
İskoç İşçi Partisi
17

İngiltere yerel seçimleri & alternatif güçler

İngiltere genelinde yapılan meclis üyeliklerinde geleneksel iki partili sisteme alternatif arayan seçmenler, sağ ve sol kulvarda radikal değişimlere imza attı:

1.400+
Reform UK Meclis Üyeliği

Özellikle Brexit desteğinin yüksek olduğu bölgelerde büyük başarı yakalayarak 2029 için dev bir baskı unsuru oluşturdu.

500+
Yeşil Parti Meclis Üyeliği

Londra’da iki belediye başkanlığı ve 500’den fazla sandalye kazanarak sol/ilerici seçmenin yeni odağı haline geldi.

Seçmen davranışını değiştiren temel dinamikler

Geleneksel partilere yönelik “otomatik” bağlılığın bitmesinin arkasında kronikleşen sorunlar yatıyor:

  • Ekonomik İstikrarsızlık & Yaşam Maliyeti: Seçmenler, 2024’teki iktidar değişiminin günlük hayatlarına yansımadığını düşünüyor.
  • Sağlık Hizmetleri (NHS) ve Kamu Krizi: Kamu hizmetlerindeki gerileme geleneksel partilere fatura ediliyor.
  • Göç ve Güvenlik Tartışmaları: Sağ popülist Reform UK’nin yükselişindeki ana yakıt haline geldi.

2029 genel seçimlerine doğru siyasi projeksiyon

Baskı altındaki Başbakan Keir Starmer, seçim sonuçlarının ardından istifa etmeyeceğini ve ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemeyeceğini açıklasa da hükümetin hareket alanı daralmıştır. Siyasetin artık çok daha parçalı, rekabetçi ve öngörülemez bir yapıya dönüştüğü bu yeni dönemde, Mayıs 2026 sonuçları tüm partiler için 2029 genel seçimlerine giden yolda sert birer uyarı niteliğindedir.

Özel HTML İnfografik Modülü | Yazıdan yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

Galler’de Labour sadece 9 sandalye kazandı

7 Mayıs’ta İskoçya ve Galler’de halk kendi ulusal parlamentolarının temsilcilerini seçmek için sandık başına gitti ve Reform UK bu iki ülkede de başarılı bir seçim sonucu elde etti. Galler’de Galler milliyetçisi Plaid Cymru seçimlerde en fazla sandalye (43) alarak, meclisteki en büyük parti olurken Reform UK 34 sandalyeyle ikinci parti oldu. Galler’de Labour sadece 9 sandalye kazanabildi.

İskoç parlamentosu (Holyrood) için yapılan seçimlerde İskoç Ulusal Partisi (SNP) seçimleri beşinci kez kazanmasına rağmen çoğunluğunu kaybetti. SNP, bu seçimlerde 57 sandalye kazanırken, Reform UK ve İskoç İşçi Partisi 17 sandalyeyle ikinci sırayı paylaştılar. İskoçya’daki seçimler, bağımsızlık meselesine hala seçmenlerin gündeminde çok önemli bir konumda olduğunu ama aynı zamanda yaşam maliyeti, NHS, kamu hizmetleri gibi konularında seçmenlerin oy kullanırken göz önüne aldığı konular oldu.

7 Mayıs seçimlerinin Labour açısından en önemli mesajı, 2024’teki büyük genel seçim zaferinin kalıcı bir güven oyu olmadığıdır. Baskı altındaki Keir Starmer hükümeti, seçmenlere ekonomik istikrar, kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi ve siyasi güvenin yeniden kurulması sözü vermişti. Ancak 2026 seçimleri, birçok seçmenin bu değişimi henüz günlük hayatında hissetmediğini gösterdi. Starmer’ın seçim sonuçlarından sonra istifa etmeyeceğini ve ülkeyi “kaos” içine bırakmayacağını söylemesi, hükümetinin baskı altında olduğunu açıkça ortaya koydu.

Konut krizi, göç tartışmaları

2026 seçimlerinin daha geniş anlamı, Birleşik Krallık’ta artık daha güncel sorunların dikkate alındığı seçmen davranışı olduğunu ortaya koyuyor. Ekonomik sorunlar, göç tartışmaları, kamu hizmetlerinin durumu, konut krizi ve siyasi güvensizlik seçmenlerin geleneksel oy verme alışkanlıklarını değiştiriyor. Bu nedenle Mayıs 2026 seçimleri, yalnızca yerel veya bölgesel bir seçim olmaktan ziyade, 2029 genel seçimine giden yolda önemli bir yol haritası olarak partileri ciddi uyarılar verdi.

Mayıs 2026 Birleşik Krallık seçimleri, Labour hükümeti için ciddi bir uyarı, Muhafazakar Parti için yeniden yapılanma baskısı, Reform UK için büyük bir fırsat ve iç siyaset açısından yeni bir dönemin işareti oldu. Bu seçimler, Birleşik Krallık siyasetinin artık daha parçalı, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.

“Starmerizm”in çöküşü

“Yüzleştiğimiz şey, ortak bir başarısızlıklar silsilesidir. Siyasi doğrultuda köklü bir değişim olmadığı sürece, lideri değiştirmek tek başına yeterli olmayacaktır.”

Foto: CGTN

İngiltere İşçi Partisi Milletvekili Jon Trickett‘ın Tribune için kaleme aldığı bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Britanya’nın uzun süredir devam eden ekonomik ve sosyal krizi çözümsüzlüğünü koruyor. Kapitalist sınıfın Londra’da birkaç kilometrekarelik alana toplanmış ufak bir kesimi ise hakimiyetini giderek artırıyor. Patronların, kâr oranlarını yakalamaya çalışmasıyla birlikte pek çok sektörde ücretlerde acımasız ve aşağı yönlü bir baskı yaşanıyor. Çalışarak elde edilen gelirler düşerken fiyatlar ise artıyor ve barınma masrafları da birçok kişiyi zorluyor. Bu durum da sosyal yardımlara olan bağımlılığın giderek artmasına yol açıyor. Birbiri ardına gelen hükümetler, büyük şirketlerin vergilerini düşürmeye çalıştıkça kamu hizmetlerinin ve şu sıralar inandırıcı bir siyaset yürütmekte zorlanan Britanya devletinin bizzat kendisinin üzerindeki baskıyı daha da artırmaktadırlar.

Egemen sınıfın bir kesimi, Brexit’in üzerlerindeki baskıları hafifletebileceğini düşünmekteydi ancak referandumdan neredeyse on yıl sonra, AB’den çıkışımız yeni bir iktidar bloku ortaya çıkarmayı başaramadı. Ortaya çıkan sonuç, süregelen bir hegemonya krizi olarak karşımızda durmaktadır. Egemen sınıfın ülkeyi yönetmek için bel bağladığı uzlaşı çökmüş durumda. Siyasetin işlemediğine dair baskın gelen hissin altında yatan asıl açıklama da işte budur.

Bu haftaki yerel seçimler Birleşik Krallık’ın belirli bölgelerinde yapılmış olsa da, ülkenin genel ruh halini net bir şekilde yansıttı. Seçmen, göz ardı edilemeyecek bir karar verdi. İngiltere, Galler ve İskoçya genelinde seçmenler, büyük kitleler halinde İşçi Partisi‘nden ve Muhafazakârlar‘dan yüz çevirdi.

Galler’de bu iki partiye olan destek eriyerek Plaid Cymru ve Reform UK‘e kaydı. Bir zamanlar İşçi Partisi’nin sarsılmaz bir kalesi olduğu varsayılan Londra’da, Yeşiller‘in ilerleyişi bir tepki oyundan çok daha derin bir anlama sahip. Bu anlam da, İşçi Partisi’nin artık ilericilerin sözcülüğünü yapmadığına dair giderek artan inançtır. İskoçya’da İskoç Ulusal Partisi (SNP) yeniden seçimlerde üstünlük sağladı ve Reform, İşçi Partisi’ni üçüncü sıraya itti. Nigel Farage’ın partisinin diğer yerlerde elde ettiği kazanımlar ise hükümetin de oluşumuna katkıda bulunduğu yabancılaşmanın boyutlarını yansıtıyor.

Seçmenler, Muhafazakârları daha 2024’te zaten akıllarından silmişti. Pek çok kişiyse büyük kaygılar taşımalarına rağmen İşçi Partisi’ne yönelmişti. Keir Starmer ve kendi kanadı, rüzgarın tersine estiğini fark etti ve manifestolarını tek bir kelime üzerine inşa etmeye karar verdi: Değişim. Ancak bu, krizin boyutunu kavramaktan uzak bir tutumdu. Starmer ve kliği, iktidarda yalnızca yetkin bir yönetim sergilemeleri halinde ekonomik döngünün Britanya’nın giderek artan ekonomik sorunlarını çözeceğine inanmaya devam ettiler.

Aynı klik ayrıca, Muhafazakârları köşeye sıkıştırmak ve Starmer’ı Farage’ın karşısına konumlandırmak umuduyla merkez sağdaki alanı ele geçirmeyi amaçlayan bir siyasi strateji benimsedi. Bunu yaparken de ilerici seçmenlere İşçi Partisi’ni terk etmekten başka bir seçenek bırakmadılar. Gazze konusundaki savunulamaz tutumları, BAME (Siyahi, Asyalı ve Etnik Azınlık) toplumunun bazı kesimlerinin partiden uzaklaşmasına yol açtı. Aynı zamanda yaşam standartlarını yükseltme konusundaki başarısızlıkları, işçi sınıfı seçmenlerini zor durumda bıraktı. Sonuç, hem sağda hem de solda oluşan bir boşluk oldu. Hayal kırıklığı, kayıtsızlık ve öfke, en belirgin duygusal tepkiler haline geldi. Bugün yerel seçim sonuçları art arda gelirken bu dramatik tabloyu net bir şekilde görüyoruz. İşçi Partisi, kendi kalesi konumundaki bölgelerde ezici bir çoğunluktan tam bir çöküşe sürüklendi.

Britanya’nın üç yıl içinde demokratik dönemin en sağcı hükümetini seçmesine dair artık ciddi bir tehlike söz konusu. Bu felaketin sorumluluğuysa doğrudan İşçi Partisi liderliğine aittir. Starmer ve kendi kanadı, partiyi seçim bağlamında tam bir çıkmaza sürükledi. Bu reddedilişin boyutu, onun parti liderliğine devam etmesini sürdürülemez kılıyor. Starmer, işçi hareketinin ve ülkenin iyiliği için, artık görevi bırakmasına ilişkin net bir takvim belirlemelidir.

Ancak bu noktada dürüst olmamız gerekiyor. Kabine, kendi sonunu hazırlayan bu stratejiyi topluca onaylayıp hayata geçirdi ve birçok İşçi Partisi milletvekili de bunu istekli şekilde destekledi. Yüzleştiğimiz şey, ortak bir başarısızlıklar silsilesidir. Siyasi doğrultuda köklü bir değişim olmadığı sürece, lideri değiştirmek (gerekli olsa dahi) tek başına yeterli olmayacaktır.

Parti içinde alternatif sesler de vardı. Birçoğumuz; temel hizmetlerin kamu mülkiyetine alınması, adil servet vergileri, kira kontrolleri ve dezavantajlı topluluklara sahici yatırımlar yapılması gibi politikaları defalarca savunduk. Starmer’ın kanadı ise görüşlerimizi sadece görmezden gelmekle kalmadı, aynı zamanda onları açıkça aşağıladı.

Şu an ihtiyaç duyulan şey, aynı şeyleri vaat etmeye devam edecek popüler başka bir isme yönelik kontrollü bir geçiş değildir. İhtiyacımız olan şey bir hesaplaşmadır. İşçi Partisi, hareketin tüm kanatlarının katılabileceği şekilde geleceği üzerine sahici ve demokratik bir tartışma yürütmelidir. Mevcut gidişata karşı uyarıda bulunanlar, bu tartışmanın merkezinde yer almalıdır.

Özel çıkarları kamu yararının üstünde tutan siyasi bir ideoloji, ülke genelinde derin bir huzursuzluk yarattı. Bu, tek bir partinin veya tek bir liderin suçu değildir. Aksine, Margaret Thatcher’dan bu yana gelen her yönetime uzanmaktadır. Bu mirastan kopmaya yönelik sahici bir irade gösterilmedikçe, siyasetçilerin değişim vaatleri kulağa boş gelmeye devam edecektir.

Bu seçimlerin verdiği mesaj daha net olamazdı. İnsanlar seslerinin duyulmadığını ve temsil edilmediklerini hissediyorlar. Bu yüzden de İşçi Partisi’nin mevcut gidişatına kitlesel olarak geçit vermediler. Buna politikaların, önceliklerin ve hedeflerin dönüştürüldüğü yeni bir mutabakatla yanıt vermeliyiz. Britanya solu için acil stratejik sorular, İşçi Partisi’nin ve mevcut hükümetin kaderinin ötesine geçmektedir. Aşırı sağ siyasete karşı direnişin temel direği olmakla gurur duyuyoruz. Önümüzdeki görev, bu direnişi ulusal çapta ilerici bir yenilenme sürecine; yani zenginliği üreten ve hizmetlerimizi ayakta tutan işçi sınıfına hizmet edecek bir siyasete dönüştürmektir. Başka hiçbir şey yeterli olmayacaktır. Seçmen sözünü söylemiştir.

Birleşik Krallık’ta göçmenlik düğümü: Gözler Mayıs’ta

Sibel Güler, Birleşik Krallık’taki İşçi Partisi hükümetinin yaklaşık 1,6 milyon göçmeni doğrudan etkileyecek yeni düzenlenlemelerini ve yarattığı belirsizliği sorguluyor.

Sibel Güler yazdı.

Birleşik Krallık’ta yaşayan göçmenler, yaklaşık bir yıldır büyük bir belirsizlik atmosferinin içinde bulunuyor. Mayıs 2025’te İşçi Partisi hükümeti tarafından yayımlanan ve kamuoyunda “White Paper” olarak bilinen Göçmenlik Bülteni, göçmenlik sisteminde bazı değişiklikler önermiş, söz konusu öneriler Şubat 2026’ya kadar kamu görüşüne açılmıştı. Bu sürece ek olarak, İçişleri Bakanı Shabana Mahmood’un geçtiğimiz Kasım ayında yaptığı açıklamayla göçmenlerin yaşadığı belirsizlik katlandı. Mahmood, göçmenlerin kalıcı oturum hakkı (indefinite leave to remain) elde edebilmesi için gereken sürenin ciddi biçimde artırılacağını duyurdu. Düzenlemenin geriye dönük olarak da uygulanacağının açıklanması göçmenlerin tepkisini çekerken, izlenen politika iktidardaki İşçi Partisi içinde görüş ayrılıklarına neden oldu.

Önerilen değişiklikler neler?

Gündemdeki düzenleme Birleşik Krallık’a yalnızca yeni gelecek göçmenleri değil, halihazırda ülkede yaşayan ve 2026 ile 2030 arasında kalıcı oturum kazanabilecek yaklaşık 1,6 milyon göçmeni de doğrudan ilgilendiriyor. Tartışılan en önemli değişiklik, kalıcı oturum için gereken sürenin 5 yıldan 10 yıla çıkarılması.

Bu 10 yıllık sürenin ise belirli şartlara bağlanması öngörülüyor:

  • Sosyal yardım almamak
  • Ulusal Sigorta katkı paylarını düzenli ödemek
  • Sabıka kaydının bulunmaması
  • Yüksek seviyede İngilizce bilmek
  • Toplum içinde gönüllü faaliyetlere katılmak

Bununla birlikte, kalıcı oturum için gerekli sürenin duruma göre değişebileceği de belirtiliyor. Buna göre:

  • İngilizceyi lisans düzeyinde konuşabilenler için süre 9 yıl olacak
  • Daha yüksek vergi diliminde olanlar 5 yılda, en üst vergi dilimindekiler ise 3 yılda kalıcı oturuma hak kazanabilecek
  • Kamu hizmetinde çalışanlar 5 yıl sonunda bu hakka erişebilecek
  • Gönüllü faaliyetlerde bulunanlar için süre 5 ila 7 yıl arasında değişebilecek
  • 12 aydan az sosyal yardım alanlar 15 yılda, 12 aydan fazla alanlar ise 20 yılda kalıcı oturum elde edebilecek
  • Belgesiz ve “suç sayılan” yollarla Birleşik Krallık’a gelen mülteciler ise ancak 30 yıl sonra kalıcı oturum alabilecek
  • Yasal yollarla gelip iltica hakkı kazanan mülteciler de 20 yıl sonra kalıcı oturuma başvurabilecek
  • Mülteci statüsünden çalışma ya da öğrenci vizesine geçenler ise daha erken kalıcı oturum hakkı elde edebilecek

İlk kurban mülteciler!

Mahmood’un Mart ayında açıkladığı ve 2 Mart 2026 itibarıyla yürürlüğe giren bir diğer düzenleme ise mülteci statüsüne ilişkin. Buna göre, bu tarihten sonra mülteci statüsü kazananlara yalnızca “geçici koruma” verilecek.

Yeni sistemde, ilticası kabul edilen kişilerin statüsü her 2,5 yılda bir yeniden değerlendirilecek. İnceleme sonucunda geldikleri ülkenin “güvenli” ilan edilmesi halinde bu kişiler sınır dışı edilebilecek. Güvenlik riskinin sürdüğüne karar verilirse, süresiz oturum hakkı için 20 yılın tamamlanması gerekecek. Oysa önceki uygulamada mültecilere genellikle 5 yıllık koruma veriliyor ve bu sürenin sonunda kalıcı oturum başvurusu yapılabiliyordu.

Bu değişiklik, Birleşik Krallık’ın iltica sisteminde son 30 yılda yapılan en kapsamlı değişikliklerden biri olarak değerlendiriliyor. Mahmood’un hayata geçirdiği bu model, insan hakları açısından sert şekilde eleştirilen Danimarka sığınma sisteminden esinlenerek hazırlanan bir model.

Mahmood, düzenlemenin amacını Birleşik Krallık’ın düzensiz göç için bir “çekim merkezi” olmasının önüne geçmek olarak açıklarken, hükümet de artan sığınma başvurularının kamu hizmetleri üzerindeki yükü artırdığını, bu nedenle bu düzenlemeye gidildiğini savunuyor.

Öte yandan Birleşik Krallık medyasında farklı bir yorum öne çıkıyor. Hükümetin, göçmen karşıtı söylemleriyle öne çıkan Nigel Farage liderliğindeki sağcı Reform UK partisinin yükselişine karşı bu düzenlemeyi yaptığı dile getiriliyor. Hükümetin göçmen politikaları “aşırı sağa hitap etmekle” eleştirilirken, Farage ise İçişleri Bakanı’nın “bir Reform Partisi destekçisi gibi konuştuğunu” dile getirdi. Aşırı sağcı aktivist Tommy Robinson ise hükümetin yaptığını “vatanseverler için bir zafer” olarak nitelendirdi.

Göçmenler ve sivil toplumdan tepki

Göçmenler ve sivil toplum örgütleri (STÖ) ise düzenlemeleri yoğun biçimde eleştiriyor. Göçmen kuruluşları, bu değişikliklerin göçmenler için daha fazla belirsizlik yaratacağını, oturum hakkı almanın uzaması nedeniyle göçmenler üzerinde önemli mali ve ruh sağlığı problemlerinin oluşacağını vurguluyor.

Özellikle mültecilerin her 2,5 yılda bir değerlendirmeye tabi tutulması, sürekli bir belirsizlik ve güvencesizlik hali yaratacağı gerekçesiyle sert eleştiriliyor. Sivil toplum temsilcileri bu durumu açıkça “işkence” olarak tanımlıyor.

Birleşik Krallık’a 5 yıl sonunda kalıcı oturum alabilecekleri beklentisiyle gelen göçmenler ise kendilerini “kandırılmış” hissediyor. Türkiye’den “Nitelikli İşçi Vizesi” ile gelen bir işletme yöneticisinin sözleri bu duyguyu özetliyor: “Evimi satıp geldim. Şimdi geri dönsem Türkiye’de bir ev alamam. Kalsam ne kadar süre göçmenlik dairesi kapısında sürüneceğim belli değil. Resmen kandırıldık.”

Migrants’ Rights Network’ün, göçmenlerin başlattığı “Not a Stranger” kampanyasıyla birlikte yürüttüğü ve göçmenlerin görüşlerini öğrenmeyi amaçlayan anketin sonuçları da tabloyu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor:

  • Katılımcıların büyük çoğunluğu yüksek düzeyde hayal kırıklığı (%80), endişe (%79), kaygı (%75) ve yalnızlık (%47) yaşadığını belirtirken, umut düzeylerinin düşük olduğunu ifade ediyor
  • %81’i göç sisteminin tüm göçmenlere eşit davranmadığını düşünüyor
  • %92’si göç konusundaki kamusal söylemin kötüleştiğini ve ırkçılığın arttığını dile getiriyor
  • %69’u ise mevcut atmosferin, uzun vadede Birleşik Krallık’ta kalıp kalmama kararlarını sorgulamalarına yol açtığını söylüyor.

İşçi Partisi içinde gerilim

Göçmenlik düzenlemeleri üzerinden yürüyen tartışmalar, İşçi Partisi içinde de gerilimi tırmandırıyor. Parti içindeki görüş ayrılıkları giderek daha görünür hale gelirken, bazı milletvekilleri düzenlemeleri gerekli görüyor; diğerleri ise hükümetin göç politikalarının hem yanlış olduğunu hem de insan haklarına aykırı olduğunu savunuyor.

İşçi Partisi milletvekili Tony Vaughan değişikliklere karşı çıkarak 100 meslektaşı tarafından imzalanan bir mektubu içişleri bakanına gönderdi. Vaughan BBC’ye yaptığı açıklamada izlenen politikanın nitelikli göçü caydıracağını ve bunun hazineye “milyarlarca” pounda mal olacağını belirtti.

Öte yandan, İçişleri Bakanı Mahmood’un yeni kuralları yalnızca ülkeye yeni gelecek göçmenlere değil, halihazırda Birleşik Krallık’ta bulunanlara da uygulama niyeti, partinin eski genel başkan yardımcısı Angela Rayner tarafından “İngiliz değerlerine aykırı” sözleriyle eleştirildi. Kulislerde, Rayner ile birlikte Emily Thornberry dahil olmak üzere önemli isimlerin, özellikle halihazırda ülkede bulunanlar ve kamu sektöründe kritik görevlerde çalışan göçmenler için muafiyet talep ettiği konuşuluyor.

Hükümetin göçmenlik düzenlemelerine karşı çıkan İşçi Partili milletvekilleri, bakanların geri adım atmaması halinde Parlamento’da sembolik bir oylamayı zorlayarak parti içindeki bölünmeleri görünür kılmakla tehdit ediyor.

İçişleri Bakanlığı ise düzenlemelere ilişkin kamudan 200 bin görüş alındığını ve değişikliklerin halihazırda Birleşik Krallık’ta bulunanlara nasıl uygulanacağının hala değerlendirildiğini açıkladı.

Sınav Mayıs’ta

Göçmenlik düzenlemeleri konusunda Mayıs ayında Birleşik Krallık Parlamentosu’nda yapılacak görüşmeler kritik önem taşıyor. Ancak 7 Mayıs’ta gerçekleştirilecek yerel seçimler de bu görüşmeler kadar kritik. Kamuoyu yoklama uzmanlarına göre, İşçi Partisi’nin göçmenlik düzenlemeleri dahil birçok politikası bu seçimlerde sınavdan geçecek.

Uzmanlar, özellikle göçmen nüfusun yoğun olduğu Londra başta olmak üzere pek çok seçim bölgesinde İşçi Partisi’nin ciddi oy kaybı yaşayacağını düşünüyor.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.