İran’da 5 ayda en az 22 kişi idam edildi

Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin idamları, Ocak protestolarında gözaltına alınanların halk önünde idam edildiği bilinen ilk vakalar olarak kayıtlara geçti.

Foto: Hengaw

İranlı yetkililer, Ocak 2026 protestoları sırasında tutuklanan 23 yaşındaki Abolfazl Sepahi Badjani ve 29 yaşındaki Amirhossein Safari Hosseinabadi’yi Salı günü erken saatlerde İsfahan’daki Alikhani Meydanı’nda halka açık bir şekilde idam etti. İdamlar, “Alikhani Meydanı davası” olarak adlandırılan olayla bağlantılı olarak gerçekleştirildi. Üçüncü sanık Alireza Sepahi’nin nerede olduğu ve durumu bilinmiyor.

Hengaw İnsan Hakları Örgütü’nün elde ettiği bilgilere göre, iki adam 28 Temmuz 2026’da şafak vakti, İsfahan’daki Alikhani Meydanı’nda yoğun güvenlik önlemleri altında idam edildi.

Hengaw’ın açıklamasına göre, sosyal medyada dolaşan videolarda, gece boyunca infaz alanında çok sayıda güvenlik gücünün konuşlandırıldığı görüldü. Güvenlik güçleri, infazları protesto etmek için olay yerine toplanan insanları dağıttı. Bu durum birkaç yaralanmaya ve tutuklamaya yol açtı.

Her iki isim de ağır işkencelere maruz kaldı

Aynı açıklamada, olayla ilgili bilgi sahibi kaynakların, Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin tutuklanmalarının ardından zorla itiraf almak amacıyla ağır fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldıklarını söylediği aktarıldı. “Bağımsız avukatlık hizmetinden ve adil yargılamadan mahrum bırakıldılar” denilen açıklamada, “ölüm cezaları yalnızca işkence altında alınan itiraflara dayanıyordu” ifadelerine yer verildi.

İran yargısı, iki adamın Alikhani Meydanı protestoları sırasında çıkan çatışmalarla bağlantılı olarak, kesici silah taşıma ve hükümet güvenlik gücü mensubunun öldürülmesinde yer alma suçlarından mahkum edildiğini açıkladı. Yargı, iddiaları destekleyecek bağımsız kanıt veya yargılama sürecine ilişkin ayrıntı sunmadı.

Hengaw, aynı davada yargılanan diğer bir sanık olan Alireza Sepahi’nin akıbeti konusunda endişelerini dile getirdi. Ailesi son bir ziyaret için çağrıldı, ancak nerede olduğu bilinmiyor ve bu da idamının yakın olabileceği korkusunu artırıyor.

Ocak ayından bu yana en az 22 kişi idam edildi

Hengaw İstatistik ve Belgeleme Merkezi tarafından derlenen verilere göre, Ocak 2026 protestoları sırasında tutuklanan en az 22 kişi son beş ay içinde İran’da idam edildi. Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin idamları, Ocak protestolarında gözaltına alınanların halk önünde idam edildiği bilinen ilk vakalardır.

Hengaw daha önce Alikhani Meydanı davasında en az 12 sanığın ölüm cezasına çarptırıldığını bildirmişti. Sepahi Badjani ve Safari Hosseinabadi’nin infazlarıyla birlikte davadaki infaz sayısı dörde yükselirken, diğer sekiz mahkumun da infaz riski devam ediyor.

Çerçeve yasanın Meclis’e gelmesi bekleniyor

Bir süredir gündemin önemli bir maddesi haline gelen ve bu hafta Meclis’e sunulacağı belirtilen çerçeve yasa ile ilgili olarak AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Meclis kapanmadan yasal çerçeveyi ortaya çıkarmak istediklerini belirtti. Çelik “Hemen hemen her gün çalışıyoruz. Şimdi daha ince işçilik aşamasındayız. Aslında bir bakıma mesele yeni başlıyor. Yasal bir zeminin oluşması son derece önemli” ifadelerini kullandı.

PKK gerillaları 11 Temmus 2025 tarihinde Casene Mağarası’nda silahlarını bir törenle yakmıştı.

PKK’nin kendisini feshetmesi ardından silah bırakma sürecine hukuki zemin oluşturması beklenen ve uzunca bir süredir tartışma konusu olan çerçeve yasanın, Meclis’e gelmesi bekleniyor.

DEM Parti İmralı Heyetinin 20 Temmuz tarihinde Abdullah Öcalan ile görüşmesi ile birlikte tartışmaların yoğunluk kazandığı çerçeve yasaya yönelik hükümet ve hükümetin ortağı MHP yöneticilerinden de açıklamalar yapılıyor.

AKP Sözcüsü Ömer Çelik, dün partisinin Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı sonrasında yaptığı açıklama ile çerçeve yasayı Meclis kapanmadan çıkarmak istediklerini belirtti.

Çerçeve yasa konusunda da yeni bir aşamaya gelindiğini belirten Çelik, “Yeni aşama silah bırakmanın temin edilmesi, terörsüz bölge hedeflerine ulaşılması için bir yasal çerçevenin ortaya çıkmasıydı. Bununla ilgili çok sayıda toplantı yapıyoruz, hemen hemen her gün çalışıyoruz. Şimdi daha ince işçilik aşamasındayız. Aslında bir bakıma mesele yeni başlıyor. Yasal bir zeminin oluşması son derece önemli. Ama ayrıca politik atmosfer de çok önemlidir” dedi.

Feti Yıldız: “Geçici ve müstakil bir yasa

MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız de Yeni Birlik Gazetesine yaptığı açıklamada PKK’nin feshi, silahların teslimi ve sonrasını kapsayan amaca özgülenmiş, müstakil ve geçici yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulduğu açık olduğunu belirterek “Soyut ve çerçevesi iyi çizilmeden kaleme alınan kavram setleri her zaman istismar edilmeye ve amaç dışı kullanılmaya elverişli olmuştur” dedi.

Yıldız yapılacak olan yasal düzenlemenin PKK ile özgüllendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Öcalan: “Yasal zeminin vakti geldi

DEM Parti İmralı Heyeti‘nin 20 Temmuz’da yaptıkları görüşme sonrasında 21 Temmuz’da Abdullah Öcalan’ın değerlendirmelerini yayınladıkları basın açıklamasında Öcalan’ın “Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir” sözlerine yer verildi.

Açıklamaya göre Öcalan’ın “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor” dediği belirtildi:

“Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır.”

Yasanın bu hafta sunulması bekleniyor

İmralı Heyetinin Öcalan ile görüşme sonrasında AKP yetkilileri ve Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ile yaptıkları ziyaret, yasanın yakın dönemde gündeme geleceğine dair beklentileri arttırdı. Meclis Başkanı Kurtulmuş, Meclis tatile girmeden süreci tamamlamak istediklerini son günlerde bir kaç kez dile getirmişti.

Kulislerde yasanın bu hafta Meclis’e sunulması ve ardından Adalet Komisyonu’nda ele alınması bekleniyor.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, 24 Temmuz tarihinde TRT Haber’de katıldığı bir programda mevcut sürecin önemli bir aşamaya geldiğini belirterek, bunun “millî birlik ve kardeşlik” projesi olduğunu söyledi.

Gürlek, çerçeve yasanın 15 maddeden oluştuğunu ve önümüzdeki hafta Meclis gündemine gelmesini beklediğini belirtti: “Terörsüz Türkiye süreci güzel bir aşamaya geldi bildiğim kadarıyla. Sayın Meclis Başkanımız Numan Bey de bir açıklama yaptı. Önümüzdeki hafta önce Adalet Komisyonu’na gelecek daha sonra da Meclis’te Genel Kurula gelme aşamasına geldi.

Bildiğim kadarıyla bir 15 maddelik bir metin var. O süreci Meclis takip ediyor, biz dahil değiliz. Sadece biz teknik olarak, Adalet Bakanlığı olarak kanunların yapılması aşamasında öneri sunabiliyoruz istedikleri şekilde. Ama bir an önce bu sürecin tamamlanması lazım.

Burada genel af düzenlemesi yok. Şahsa özel gibi bir düzenleme yok. Bunlar Meclis’in takdiri. Yani genel affa ilişkin şu an bir düzenleme, bir çalışma yok. Ama Meclis biliyorsunuz ne zaman kanun düzenlenirse gündeme gelebilir. Ama şu anki bu pakette sadece PKK mensuplarına ilişkin bir düzenleme var.

Karasu: “Süreci teşvik ediyoruz”

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, 27 Temmuz tarihinde Medya Haber’de yayınlanan özel bir programda Meclis’e gelmesi beklenen çerçeve yasaya ilişkin konuştu.

Söz Taslağı beklediklerini belirten Karasu, şunları söyledi:

“Biz de taslağı bekliyoruz. Bir ara bir taslak dolaşıma sokuldu, basın üzerinden bize de geldi. Tabii o taslağın kabul edilecek yanı yoktu. Taslak üzerinde çalışılarak bir uzlaşma gerçekleşmiş görünüyor. Özellikle mesela ‘terör örgütü’ gibi bir kavramın kullanılması, böyle bir süreç açısından… Partiyi feshettik, Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi sonlandırdık. Süreci zaten doğru buluyoruz, destekliyoruz. Önder Apo’nun dediği gibi bu bir başlangıçsa, bir kapı açılıyorsa, en azından önümüzdeki dönemde yeni gelişmelerin, yeni adımların ön adımı olacaksa tabii ki biz de süreci teşvik eden bir yaklaşım içinde oluruz. Ama tabii taslağı bekliyoruz. Gördükten sonra tutumumuzu da açık ve net ortaya koyarız.”

Karasu ayrıca önceliklerinin Öcalan’ın özgürlüğünü hedeflediklerini belirtti.

Bakırhan: “Kategorik ayrım yapmamalı”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, 26 Temmuz tarihinde yaptığı açıklamada Meclis’e gelmesi beklenen çerçeve yasanın kategorik ayrımlar yapmaması ve süreç kapsamında dönmek isteyen hiç kimseyi dışarıda bırakmaması gerektiğini belirtti.

Aydar: Güçlü bir hukuki zemin oluşturmalı

KCK Yürütme Konseyi üyesi Zübeyir Aydar, süreç ve çerçeve yasa ile ilgili Ajansa Welat’a konuştu. Çerçeve yasanın Kürt sorununun çözümü için güçlü bir hukuki zemin oluşturması gerektiğini belirten Zübeyir Aydar, şu ifadeleri kullandı:

“Kürt sorunu yüzyıllardır süregelen büyük bir sorundur ve tek bir yasayla çözülemez. Ancak bu çerçeve yasa, çözümün önünü açmalı ve temelini oluşturmalıdır. Anayasa’dan başlayarak Türkiye’nin tüm mevzuatı gözden geçirilmelidir. Hapishaneler boşaltılsa veya ülkeye dönüşler sağlansa bile dil, kültür ve kimlik üzerindeki engeller kaldırılmadıkça sorun çözülmüş olmaz. Görüşme ve müzakere koşullarının netleşmesi gerekiyor. Devlet, Sayın Öcalan’ı muhatap ve başmüzakereci olarak görüyor. Ancak iki aydır kendisiyle görüşme yapılmıyor. Başmüzakerecinin statüsü güvence altına alınmadan ve iletişim kanalları tamamen açılmadan sağlıklı bir çözüm üretilemez. Bahsettiğimiz yasa, ilk adım olarak bu statüyü ve çalışma koşullarını netleştirmelidir.”

Doğan: Diğer ayrımcılıklar gibi engelli ayrımcılığı da gizlice yayılıyor

Sağlamcılığın engellilere karşı ayrımcılık ve toplumsal bir önyargı olduğunu belirten Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Selen Doğan, Engellileri tek başına bir kategori olarak ele almanın izole edici, marjinalleştirici bir tutum olduğunu söyledi.

Foto: Leyla Yıldırım

Toplumun “normal” kabul ettiği beden algısını sorgulayan sağlamcılık, yalnızca erişilebilirlik meselesi değil aynı zamanda gündelik dilde, medyada ve kamu politikalarında, toplumsal cinsiyet bağlamında yeniden üretilen bir ayrımcılık biçimidir. Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Selen Doğan, sağlamcılığın toplumsal cinsiyetle kesişen yönlerini anlattı.

“Engellilere karşı toplumsal önyargı”

Sağlamcılığın engellilere karşı ayrımcılık ve toplumsal bir önyargı olduğunu dile getiren Selen Doğan “Engellilerin ‘düzeltilmesi’ gerektiği düşüncesine dayanıyor. Bu yıkıcı fikir, tıpkı ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi çalışır, yani sağlamcılık engellileri ‘daha aşağı’ olarak görür” dedi.

Selen Doğan

Doğan sağlamcılık kavramının ne olduğu sorusunun cevabının kavramın kendisinde olduğunu belirtti:

“Aslına bakarsanız bu sorunun yanıtı kavramın içinde, hem de gizli değil gayet aleni. İçinde yaşadığımız toplumda, herhangi bir yeti farklılığı veya uzuv kaybı olmayan kişilerin ‘sağlam’ kabul edildiği, engelli olanların ‘hasta’, olmayanların ‘sağlıklı’ sayıldığı bir anlam repertuvarımız var ve buna kısaca sağlamcılık diyoruz.”

Selen Doğan bu ideolojik varsayımın sadece düşünce ya da davranışta kalmadığını, yaşamın her alanına sızdığını; sosyal politikalara, kararlara, uygulamalara hatta kanunlara bile girebileceğine dikkat çekti.

Hak temelli bir bakış açısıyla bakıldığında, gündelik yaşamda mekanların, hizmetlerin, ürünlerin sadece ‘sağlam’ kişiler için tasarlandığını, engellilerin göz ardı edildiğini, hiç hesaba katılmadığını veya bir kamu hizmetinin lütuf gibi sunulduğunu söylemek için engelli olmamıza gerek olmadığını söyleyen Doğan “Hak temelli bakabilelim yeter, zaten görebileceğimiz berraklıkta. Engellilik, çeşitliliğin bir parçasıdır. Sağlamcı düşünce, tutum ve davranış bu çeşitliliği kusur ya da hastalık olarak görür, istisna sayar” dedi.

“Kimseyi geride bırakma”

Kapsayıcılık kavramına yönelik, ‘Kimseyi geride bırakma’ sloganına işaret eden Doğan: “Evrensel normlara, insan hakları standartlarına göre inşa etmediğiniz bir kamu binası örneğin tekerlekli sandalye kullanan birinin kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan girip çıkabilmesine imkan vermiyorsa kapsayıcı değildir, çünkü birileri oraya erişemez” dedi.

Sağlamcılığın açık seçik görünümlerinin yanı sıra bir de örtük halinin olduğunu onun da kendini en çok iletişimde ele verdiğini belirten Doğan “Niyetiniz ayrımcılık yapmak olmasa bile dile yerleşmiş bazı klişeler sağlamcılığın en güzel örnekleridir. ‘Kendi işimi kendim yaparım, elim ayağım tutuyor çok şükür’ dersiniz mesela. Çocuğu otizm tanısı almış birine ‘Geçmiş olsun’ der bir başkası. Engeli olan birine acımak, yaptığı her şeyi alkışlamak, vasıflarını yok sayıp onun tüm varoluşunu engeline indirgemek gibi sayısız tutum ve davranış sağlamcılığa örnek verilebilir” dedi.

Tüm ayrımcılıklar gibi engellilere karşı ayrımcılık da topluma bağırmadan, gizlice yayıldığını bunun da mizah yoluyla olduğunu dile getiren Doğan, “Siz iltifat ettiğinizi zannedersiniz, ‘Cep telefonunu benden iyi kullanıyorsun, hiç de kör gibi değilsin’ dersiniz ve düpedüz sağlamcılık yapmış olursunuz” dedi.

Engelli Kadınların Karşılaştığı Zorluklar ve İstatistikler

Şiddet ve Güvenlik

  • Şiddete maruz kaldığını belirten engelli kadın oranı %35,8
  • Duygusal/Psikolojik şiddet %89,5
  • Sosyoekonomik şiddet %23
  • Cinsel şiddet / zararlı uygulamalar %13,5
  • Fiziksel şiddet %4,7
  • En fazla şiddete maruz kalan grup (psikososyal engel) %68
  • Şiddeti bir kuruma bildiren veya birilerine aktaranlar %31

İstihdam

  • Engeline uygun işe yönlendirilmediğini belirtenler 1/2
  • Eğitimine uygun işe yönlendirilmediğini belirtenler %34,4
  • İşyerinde ayrımcılığa maruz kalanlar 1/4
  • Çalışma arkadaşlarının önyargılı yaklaşımı %41
  • İşveren/yöneticilerin önyargılı yaklaşımı %73
  • Gelir getirici işte çalışanlar %37,7
  • Türkiye’de kadın istihdam oranı (TÜİK) %32,5
  • Genel nüfusta istihdamdaki engelli kadın oranı (TÜİK) %12,6
  • İş arayan engelli kadın oranı %11,6
  • Sosyal güvencesi olmayanlar 1/10
  • Hanelerde temel gelir kaynağının diğer hane bireyleri olduğunu belirtenler %60,5
  • Harcamalarının gelirlerini aştığını belirtenler %55,9

Eğitime Erişim

  • Maddi yetersizlik nedeniyle eğitimde zorlananlar %47
  • Fiziksel erişim engelleri nedeniyle zorlananlar %35,6
  • Ailelerinin izin vermemesi nedeniyle zorlananlar %27,5
  • Engelime uygun eğitim desteği sağlanmıyor diyenler %13,5
  • Müfredat ve eğitim materyalleri uygun değil diyenler %11,7
  • Eğitimine devam eden ve gelir getirici işte çalışanlar %54,4
  • Eğitimine devam edemeyen ve gelir getirici işte çalışanlar %16,6

Sağlık

  • Sağlık hizmetlerine fiziksel erişimde zorluk yaşayanlar %47
  • Ankete kendisi katılan kadınlarda yardımcı cihazlara erişimde güçlük 4/10
  • Bilgileri bakım veren aracılığıyla alınan kadınlarda yardımcı cihazlara erişimde güçlük 7/10
  • Yardımcı cihazlara erişimde en fazla zorluk yaşayan zihinsel engelli kadınlar %82,4
  • Sosyal güvencesi olmayan kadın oranı %9,9

Kentsel Erişim ve Sosyal Hayata Katılım

  • Halkın kullanımına açık bina ve alanlara erişimde güçlük yaşayanlar %69
  • Park, meydan ve ulaşım araçlarını kullanamayan zihinsel engelli kadınlar 1/4
  • Ulaşım araçlarına erişemeyen görme ve ortopedik engelli kadınlar ~%50

En Sık Endişe Duyulan Konular

  • Çocuk doğurma ve yetiştirme konusunda endişe duyanlar 4/10
  • Yeni şeyler öğrenmekten çekinenler 4/10
  • Yabancılar tarafından saldırıya uğramaktan endişe edenler 3/10

Sağlamcılık ve cinsiyetçilik

Sağlamcılık ve cinsiyetçilik arasındaki ilişkiye değinen Doğan engelli kadınların engelliliklerini sadece engellilik üzerinden okumanın yetersiz ve yanlış olduğunu, engelli kadınların bir yandan ‘kadın’ olarak görülmezken diğer yandan toplumsal cinsiyet rollerinin onlardan beklenmesinin kesişimsel nokta olduğuna dikkat çekti:

“Engelli kadınların haklarına odaklanan hak savunucuları engellilik ile toplumsal cinsiyet eşitliği kesişiminde önemli argümanlar üretiyor, değişim yaratmaya çalışıyor. Bir kadının hem kadın hem engelli olarak maruz bırakıldığı çifte ayrımcılıklar, gerek akademide gerek sivil alanda gerekse kamu politikalarında ‘engelliliğin toplumsal cinsiyetine’ bakmayı gerektiriyor. Kadın olmaktan kaynaklı özgün ihtiyaçlar ve öncelikler var. Hamile bir sağır kadının, sağlık kurumunda kendisiyle iletişim kurulabilecek hizmetler bulunmadığı için sezaryenle doğuma zorlanması bir örnektir. Engelli kadınların ev içi şiddete maruz bırakılmadığını zannetmenin, engelli örgütlerinde kadınların sorunları ve ihtiyaçlarının gündeme hiç gelmemesi gibi başka örnekler var.”

Foto: Zelal Sinayiç

Engelli kadınların temsiliyetinin düşüklüğü

Toplumsal cinsiyet eşitliği çalışmalarında engelli kadınların ve kız çocukların yeterince görünür olup olmadığını, bu görünmezliğin temel nedenlerine değinen Doğan,

“Bir kadın örgütünü temsil ettiğim için bu noktada hem eleştiri hem özeleştiri yapıyorum. Kadın örgütlerinde engelli kadın temsiliyetinin düşüklüğü kapsayıcı bakışın eksikliğidir ama aynı zamanda engelli hakları hareketinin kadınları ve kız çocukları uzun yıllar görmezden gelmesinin de bir sonucudur” diyerek engelli hakları savunuculuğu sadece engelli örgütlerinin ve engeli olan kişilerin işi olmadığını, bunun tüm alanlardan sivil toplum örgütlerinin işi olduğunu ve haklara bütüncül bakmamız gerektiğini dile getirdi.

Engellileri tek başına bir kategori olarak ele almanın izole edici, marjinalleştirici bir tutum olduğunu söyleyen Doğan, “İklim değişiminden ev içi şiddete, eğitim ve sağlık hakkından adalete erişime kadar tüm haklar ekosisteminde engelliler özne olarak varlar. Engelli kadınların engelli kimliğine sıkıştırılması özgün ihtiyaçlarını görünmezleştiriyor” dedi.

Doğan engelliliği tıpkı kadınlık, çocukluk, mültecilik, yoksulluk gibi, toplumun ‘ötekilik’ katında değerlendirilen bir durum olarak görerek bir Katarsis meselesi üzerinden, ‘Öteki’ne dair duyulan merakın yanı sıra, onun acılarına, itirazlarına, bedensel farklılıklarına, nöroçeşitli olmasına vs. tanıklık ederken korkuyla, acıma duygusuyla, bazen tiksintiyle ama daima bir rahatlamayla bakmanın, o temsilleri izlemekten kendini alıkoyamamanın patolojisinden bahsetti: “İyi ki ben öyle değilim’, ‘Şükür ki çocuklarım normal ve sağlıklı’ gibi kendisiyle kıyas üzerinden geliştirdiği bir şükür retoriği var çoğu insanın. Böyle olunca da engelliliği insan/canlı çeşitliliğinin bir parçası, bir varoluş olarak, kültürel bir durum olarak görmek istemezsiniz. Medya sahipleri de görmüyor zira. Oysa engelliler birer hak öznesidir, katarsis nesnesi değil.”

Foto: Leyla Yıldırım

Medyanın rolü

Yaşamın her anında ve her alanında kadınları hesaba katmayan politikalar ve uygulamaların var olduğunu belirten Doğan, sağlamcılığın kökleşmiş, toplumun her katmanında içselleştirilmiş olduğunu, bu yüzden bir ayrımcılık biçimi olarak fark edilmesinin de terk edilmesinin de zor olduğuna dikkat çekiyor.

Medyanın da sağlamcılıktan çok para kazandığı, kendisince de çok itibar devşirdiğini düşünen Doğan. “Medyanın ayrımcılıklara karşı ittifak kurabileceğimiz bir mücadele aracı olması gerekirken ayrımcılıkları ve klişe temsilleri yeniden üreten bir mücadele alanı olması da bu kazançların kaybını göze alamaması nedeniyledir mutlaka. Engelli hakları savunucularıyla hep konuştuğumuz bir şeydir; niçin TV dizilerindeki çocuk temsilleri hep tipik gelişen çocuklar? Niçin bir mahalledeki çocukların hiçbiri kör, sağır veya sakat değil? Böyle olsa bile senaryo çocuğun engeline, bundan dolayı yaşadığı sorunlara odaklanıyor. Ya da tekstil firmalarının reklamlarını gözünüzün önüne getirin; hangisinde protez bacaklı, akondroplazili veya down sendromlu bir çocuk var?” diyerek haber ekosisteminde de bu çeşitliliğin temsil edilmesi, normalleşmesi, sıradanlaşması gerektiğini aksi taktirde sağlamcılıkla dolu haber metinlerine maruz kalmaya devam edeceğimizin altını çizdi.

“Suya attığımız taşın yaratacağı dalganın gücü”

Çeşitliliğin yaşamın demokratikleşmesi için güçlü biçimde savunulması ve normalleştirilmesi gerektiğine dikkat çeken Doğan, “ Biz toplantılarımızda öz betimleme yaparken ‘aramızda körler var, onlar için kendimizi betimleyelim’ demeyiz mesela, kapsayıcılığı, çeşitliliği ve erişilebilirliği birer değer olarak benimsediğimiz için olağan akışta yaparız bunu. Ya da bir etkinlik düzenlerken kontrol listemizde erişilebilirlik müdahaleleri mutlaka vardır, mekanın, içeriklerimizin kimseyi geride bırakmamasına özen gösteririz” diyerek bunun bir lütuf olmadığını ve işaret dili tercümesi sağlamak salondaki sağır veya az işiten ya da cihaz kullanan kişilere iyilik yapmak değil, katılım haklarını, görüşlerini ifade etme, kendilerini temsil etme haklarını kullanmaları için eldeki imkanları kullanma sorumluluğu demek olduğunu belirtti.

Doğan “Değişim teorimizin her şeyden önce farklılıkları çeşitlilik olarak görme sorumluluğu üzerine kurulması gerektiğine inanıyorum. Kendine benzemeyeni dışlayan bir toplumda bu sorumluluklar pek bir şey ifade etmiyor gibi görünebilir ama hak savunuculuğu günü kurtarmaya odaklı bir uğraş değil zaten, bugün suya attığımız taşın yaratacağı dalganın gücüne inanmak zorundayız” diyerek sağlamcılığın olmadığı ya da en aza indirildiği bir toplum hayalini dile getirdi.

Gülistan Doku soruşturması kapsamında 15 ilde 18 gözaltı

Gülistan Doku dosyasında kolluk görevlilerine yönelik bir operasyon dalgası daha gerçekleştirildi. Akın Gürlek, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada 15 ilde düzenlenen eş zamanlı operasyonlarda 18 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.

Fotoğraf: Elif Tuna / csgorselarsiv.org

Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında bugün (27 Temmuz) bir gözaltı operasyonu daha gerçekleşti. Operasyon sırasında soruşturma sürecinde görev alan 18 kolluk personeli gözaltına alındı.

Erzurum ve Dersim Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda, Erzurum İl Jandarma Komutanlığı ekipleri sabah saatlerinde Nevşehir, İstanbul, Isparta, Bilecik, Bursa, Çanakkale, Ordu, Aydın, Diyarbakır, Kayseri, Ankara, Erzincan, Eskişehir, İzmir ve Antalya olmak üzere 15 ilde eş zamanlı baskın düzenledi. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in X hesabından yaptığı açıklamaya göre, 21 adreste arama yapıldı ve hakkında gözaltı kararı olan 19 şüpheliden 18’i gözaltına alındı.

Usulsüzlük ve delillere müdahale şüphesi

Yürütülen ifade analizleri ile teknik, dijital ve saha çalışmaları, Dersim’de görev yapmış bazı kolluk personelinin Doku’nun kaybolmasının ardından yürütülen adli süreçteki işlemlerinde usulsüzlük yaptığına ve delillere müdahale ettiğine dair bulgular ortaya koydu.

Gözaltına alınanlar arasında 1 emniyet müdür yardımcısı, 1 emniyet amiri, 1 başkomiser, 1 komiser, 1 başpolis memuru, 10 polis memuru, 1 bilgisayar işletmeni ve 3 emekli polis memuru bulunuyor.

Doku’nun kaybolmasının bir cinayetle sonuçlandığı yönündeki iddialara ilişkin soruşturmada, delillerin bazı kamu görevlileri eliyle karartıldığına dair emareler bütün yönleriyle incelendiği bildirdi.

Eski vali Sonel Erzurum Adliyesi’nde

Aynı gün, tutuklu bulunan eski Dersim Valisi Tuncay Sonel ile koruma polisi Şükrü Eroğlu ve emekli polis memuru Gökhan Ertok, yeni deliller kapsamında ifadeleri alınmak üzere Erzurum Adliyesi’ne sevk edildi.

Sonel, Eroğlu ve Ertok, Erzurum Adliyesi’nde görüntülendi

Başsavcılık tarafından yapılan incelemeler sonucu, Sonel ile aynı dosya kapsamında tutuklu bulunan ve ihraç edilen polis memuru Gökhan Ertok arasındaki yazışmaların “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme”, “kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirme”, “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma”, “kasten yaralama”, “yağma” ve “bilişim sistemindeki verileri yok etme veya değiştirme” suçları kapsamında değerlendirildiği bildirildi.

Gülistan Doku

Ne olmuştu?

Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü’ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.

Kameralarda yapılan incelemelerde Doku’nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.

Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü’nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan’ın izine rastlanmadı.

Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov, olaydan iki sene sonra 2022’de Antalya’da gözaltına alındı ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.

Haziran 2024: HSK kararnamesiyle Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanan Ebru Cansu, dosyayı yeniden ele aldı. JASAT’tan özel bir ekip kuruldu, yaklaşık 700 saatlik güvenlik kamerası (KGYS) görüntüsü ve plaka tanıma sistemi (PTS) kayıtları yeniden incelendi.

2025: Ortaya çıkan bir gizli tanık ifadesi, Doku’nun cesedinin birden fazla kez taşındığını ve valinin oğlunu Gülistan Doku’ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.

14 Nisan 2026: Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, oğlu Mustafa Türkay Sonel, Doku’nun eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov ile anne ve babası, firari şüpheli Umut Altaş’ın anne ve babası, ihraç edilmiş polis memuru Gökhan Ertok, Sonel’in dönemin korumalarından Şükrü Eroğlu, İl Özel İdaresi çalışanı Erdoğan Elaldı, Munzur Üniversitesi’nde kameralardan sorumlu görevliler Savaş Gültürk ve Süleyman Önal gözaltına alındı, Gültürk ve Önal hariç herkes tutuklandı. ABD’de bulunan Umut Altaş hakkında kırmızı bülten çıkarıldı, daha sonra orada yakalanıp tutuklandı.

25 Nisan 2026: Soruşturma kapsamında Dersim Devlet Hastanesi bilgi işlem görevlileri B.Y. ve Y.E, gözaltına alındı.

21 Temmuz 2026: Elazığ, Malatya, Ankara, İstanbul ve Dersim’de eş zamanlı operasyon düzenlendi. 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş personeli, eski Vali Sonel’in eşi Handan Sonel, Doku’nun telefonuna müdahale ettiği değerlendirilen bilişim şirketi sahibi Mehmet Aca, 1 iş insanı ve 2 güvenlik korucusu olmak üzere 15 kişi gözaltına alındı.

24 Temmuz: soruşturma kapsamında gözaltına alınan şüphelilerden korucu Fatih Özmen tutuklanırken, Okan Yarıcı adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

25 Temmuz: Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel ile Doku’nun telefonuna müdahale edildiği iddia edilen bilişim şirketinin sahibi Mehmet Aca tutuklandı, korucu Yılmaz Arslan adli kontrolle serbest bırakıldı. Mehmet Aca, Handan Sonel ve Fatih Özmen, kolluk, savcılık ve hakimlik ifadelerinde hakkındaki suçlamaları reddetti.

Yüksekova’da zırhlı aracın çarptığı 17 yaşındaki E.K. hastaneye kaldırıldı

Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde zırhlı aracın çarpması sonucu yaralanan 17 yaşındaki E.K.’nin ailesi, polislerin şikayetlerini geri çekmeleri için “aşiret büyüğü” olarak bilinen kişilerle görüştüğünü söyledi. Zırhlı araçların neden olduğu ölüm ve yaralanma vakaları, bölgede çocuklar açısından bir risk olmaya devam ediyor.

Fotoğraf: Yüksekova Halkın Sesi Gazetesi


Hakkari’nin Yüksekova ilçesi Güngör Mahallesi’nde 24 Temmuz’da bir zırhlı aracın çarpması sonucu yaralanan 17 yaşındaki E.K., Yüksekova Devlet Hastanesi’nde tedavi altında. Yapılan kontrollerde sağ bacağında iki kırık tespit edilen E.K.’nin ameliyata alınması bekleniyor, sağlık durumunun seyri henüz belirsizliğini koruyor.

Olayla ilgili soruşturma sürerken, aracı kullanan polisler hakkında herhangi bir adli ya da idari işlem başlatılıp başlatılmadığına dair aileye resmi bir bilgilendirme yapılmadı.

“Kızımın çığlığını duyduğumda araç onu yere savurmuştu”

E.K.‘nin annesi Vesile Kına, Mezopotamya Ajansı’na yaptığı açıklamada, kızıyla birlikte yürürken kavşakta zırhlı aracın hızla üzerlerine geldiğini anlattı. Kendisi kaldırıma çıkabilirken kızının kaçamadığını belirten Kına, o anı “Yol dardı, buna rağmen araç çok hızlı geliyordu” ifadelerini kullandı.

Kına, mahallede zırhlı araçların sıklıkla yüksek hızla kullanıldığına dikkat çekti ve bunun yalnızca kendi ailelerini değil bütün mahalleyi ilgilendiren bir güvenlik sorunu olduğunu vurguladı.


Aile: Şikayeti geri çekmemiz istendi

Vesile Kına, olayın ardından polislerin kendileriyle görüşerek şikayeti geri çekmelerini istediğini iddia etti. Kendisine “elimizden geleni yapacağız” denildiğini ancak adalet talebinden vazgeçmeyeceğini söyleyen Kına, kamera kayıtlarının incelenmesini ve olayın tüm yönleriyle aydınlatılmasını istediklerini belirtti:

“Kamera kayıtları incelensin, olay bütün yönleriyle açığa çıkarılsın. Kızımın hakkını savunacağım ve şikayetimi geri çekmeyeceğim.”

E.K.’nin babası Lokman Kına ise kızına çarpan polislerin bölgede etkili olan “aşiret büyüğü” olarak bilinen kişiler üzerinden şikayeti geri çektirmeye çalıştığını iddia etti. Kına, kızının daha önce iki kez kolundan ameliyat geçirdiğini, annesinin de MS hastası olduğunu hatırlatarak sorumlular hakkında etkili bir soruşturma yürütülmesi çağrısında bulundu: “Bugün biz yaşadık, yarın başka bir aile yaşayabilir.”

Bölgede yıllardır süren bir tablo

Diyarbakır Barosu’nun 2011-2021 dönemini kapsayan “Zırhlı Araç, Mayın ve Çatışma-Savaş Atığı Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri” raporuna göre, bu on yıllık süreçte zırhlı araç kaynaklı kazalarda 22 çocuk hayatını kaybederken 27 çocuk yaralandı. Rapor, zırhlı araç kaynaklı yaralanmaların en yoğun yaşandığı illeri Şırnak, Diyarbakır, Hakkari ve Mardin olarak sıraladı. E.K.’nin yaralandığı Hakkari de bu listede yer alıyor.

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) yıllık hak ihlalleri raporları da bu tablonun güncelliğini koruduğunu gösteriyor, zırhlı araçların neden olduğu ölüm ve yaralanma vakaları, bölgede çocuklar açısından devam eden bir risk olarak kayıtlara geçmeye devam ediyor.

* Kaynak: Mezopotamya Ajansı

Kiev ile Tahran arasındaki gerilim yükseliyor

Hazar Denizi’nde Ukrayna tarafından düzenlenen insansız hava aracı saldırıları Tahran-Kiev hattında gerilimi yükseltti. Bir mürettebat üyesinin hayatını kaybettiği saldırıya ilişkin İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, bu saldırının “Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık bir ihlali” olduğunu vurguladı.

İran makamları, cumartesi (25 Temmuz) günü Ukrayna tarafından kendilerine ait ticari bir gemi olan deniz araçlarından birine saldırı düzenlendiğini, olayda bir denizcinin hayatını kaybettiğini ve yaralılar olduğunu duyurdu. Saldırının ardından Ukrayna Maslahatgüzarı’nı Dışişleri Bakanlığı’na çağırarak resmi protesto notası veren Tahran yönetimi, vatandaşlarının can ve mal güvenliğine kasteden bu eylemin yanıtsız kalmayacağını ilan etti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisine düzenlediği saldırının ardından açıklama yaptı.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde bir Iran ticari gemisini hedef almasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Erakçi, konuyu Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kallas ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile yaptığı telefon görüşmelerinde de ele aldığını belirtti.

“‘Asalak’ yönetimin saldırısı cevapsız kalmayacak”

Erakçi, saldırıya ilişkin açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Zelenski, bir iran ticaret gemisine saldırarak bir denizciyi öldürdü. Bu, İsrail’in Avrupa’yı kendi savaşına çekmek amacıyla yaptırdığı, Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık bir ihlalidir. AB Yüksek Temsilcisi Kallas ve Dışişleri Bakanı Lavrov ile yaptığım görüşmelerde, Kiev’deki ‘asalak’ yönetimin yaptığı bu eylemin cevapsız kalmayacağını açıkça ifade ettim.”

Ne olmuştu?

Ukrayna, cumartesi günü yaptığı açıklamada, uzun menzilli saldırıları kapsamında Hazar Denizi’nde İran ile Rusya arasında askeri yük taşımak için kullanıldığını öne sürdüğü gemileri hedef aldığını duyurdu. Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU), Hazar Denizi’nde dün Rusya’ya ait bir petrol platformuna ve “İran ve Rusya arasında askeri kargo taşımacılığında kullanılan gemilere” insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırı düzenlendiğini bildirdi.

SBU’dan paylaşılan yazılı açıklamada, Ukrayna’nın dün Hazar Denizi’ndeki bir petrol platformuna ve bazı gemilere düzenlediği saldırıların ayrıntıları paylaşıldı. Saldırıların, SBU tarafından İHA’larla yapıldığı belirtilen açıklamada, Hazar Denizi’nde Rusya’ya ait “Filanovski” petrol platformunun hedef alındığı ifade edildi.

İran, hedef alınan gemilerden birinin İran’a ait ticari bir gemi olduğunu, saldırıda bir mürettebat üyesinin hayatını kaybettiğini, birkaç kişinin de yaralandığını açıkladı.

Zelenski: “Rusya ile İran’ın saldırıları bağlantılı”

Saldırıdan önce Ukrayna devlet başkanı Volodimir Zelenski, X hesabından yaptığı açıklamada “Temmuz ayının başından bu yana, Körfez ülkeleri ve bu ülkelerde bulunan ABD askeri tesisleri üzerinde Rusya’nın aktif uydu gözetimi yaptığını tespit ettik. Bu görüntüler daha sonra İran’da ortaya çıkıyor. Aynı zamanda, Rusya’nın bu bölgelere ait uydu görüntüleri ile İran’ın saldırıları arasında – hem saldırılardan önce, hem hazırlık aşamasında, hem de sonrasında meydana gelen hasarı değerlendirmek amacıyla – açık bir bağlantı bulunmaktadır” ifadelerini kullandı.

Güneyindeki deniz yollarında yaptırımlarla kısıtlanan İran için Hazar Denizi, Rusya ile askeri sevkiyat yürütmenin yanı sıra gıda ithalatı ve ticaret açısından da hayati bir koridor durumunda. Günümüzde Tahran yönetiminin ithalatının %30’dan fazlası Hazar limanları üzerinden sağlanıyor.

Bir şair, bir şehir, bir devrimci, Bîr inisiyatif

Bingöl hem toplumsal hem de siyasal olarak kendine has özellikleri barındıran bir şehir olarak Metin Altıok’a da ev sahipliği yapmıştır. Şehir pek çok Kürt örgütünün de örgütlenme alanı bulduğu bir alan.

“Bedenim üşür, yüreğim sızlar./ Ah kavaklar, kavaklar…/ Beni hoyrat bir makasla /Eski bir fotoğraftan oydular./ Orda yanağımın yarısı,/ Kendini boşlukta tamamlar./ Omuzumda bir kesik el,/ Ki durmadan kanar./ Ah kavaklar kavaklar …/ Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar.”

Bingöl ‘de felsefe öğretmenliği yaparken lisesin camından izlediği Çapakçur Deresi’nin kenarındaki kavaklara bakarak yazılan şiirin sahibi Metin Altıok.

Şair için o “kesik el” sürgün, baskı, işkencelerin toplumun birçok kesiminde durmadan kanamasıdır.

1941 İzmir doğumlu, dokuz yıl Bingöl’de zorunlu öğretmenlik yapan şair, kendi gibi öğretmen olan Sıdık Bilgin’in öldürüldüğü Bingöl’ün Genç ilçesine sürgün sonrası Karaman İman Hatip Lisesine tayin edilir, kısa bir dönem sonra malulen emekli olup Ankara’ya yerleşir.

Metin Altıok, Sivas Madımak Otel’de saldırı esnasında Aziz Nesin ve diğer aydınlarla birlikte

1993 ‘de Sivas Madımak katliamından ağır yaralı olarak kurtulsa da komadan çıkamayarak 52 yaşında Ankara’da yaşamını yitirir. 1968 yılına kadar Türkiye İşçi Partisi’ne üye sosyalist düşünceli şair için Bingöl onun için ikinci bir üniversitedir. Bingöl’de yaşadığı yıllarından bahsederken “Şiirimin dünü ile bugünü arasında değişen tek şey kandır. Kan sıçradı üstüne o nazenin (!) şiirimin. Doğu cephesi hep aynı. Ne var ki bana yalnızlığın korkunç saltanatı verildi. İnanın acılarının dişleri tenimde hala.” der

Metin Altıok, Bingöl’de öğretmenlik yaparken

İnsanlık sürükleniyor

Altıok, Bingöl’de 1980’lerde şahit olduğu bir olayı şu şekilde anlatır: “Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Kahveler boşaldı. Herkes görmeye gidiyor. Morga götürüyorlardı cesetleri.

Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kadın… Erkeğin elbiseleri üstünde, kadın çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Bir de şiir yazdım:

“Öyle ak öyle ak ki teni; / İpekten biçilmiş sanki / Duyulmamış bu yüzden / Üstünü örtmek gereği / Çırılçıplak, incecik / Sedyede bir kız cesedi / On parmağı boyalı; / Bulaşmış ıstampa mürekkebi / Bir kızım sağsa eğer; / Bir kızım morgda şimdi.”

Metin Altıok ve ailesi

Bingöl’de öğretmenlik yaptığı yıllarda en çok kızı Zeynep’i özler. Zeynep’i hiç görmeyen öğrencileri bile Zeynep’i çok sever, kızına, eşi Nebahat’a sık sık mektuplar yazar.

Kentin önemli siyasi figürlerinden Şakir Elçi’nin vurulması onu derinden etkiler. Şakir Elçi avukattır. 1980’de MHP belediye başkanın yeğeni tarafından öldürülüyor. Cumhuriyet sonrası Bingöl’de yapılmış ilk ve en kitlesel cenaze töreni düzenleniyor.

Avukat Şakir Elçi

Eşine yazdığı mektupta bu durumdan bahseder:

“Nebahat sevgilim………

Bingöl’e gelir gelmez aldım kötü haberi; Şakir Elçi’yi kent alanında beş kurşunla vurmuşlar, ölmüş. Şiir düşkünü güzelim Kürt, iki çocuk babası herkesin meccani avukatı Şakir kardeş öldürülmüş. Sana anlatmıştım beni yemeğe davet etmişti evine. Rakılar içip şiirden, Cegerxwîn’den, Nazım’dan söz etmiştik. Müthiş sarsıldım. Ne kadar üzüldüm bilemezsin. Bu yetmiyormuş gibi arkasından gelen olaylar da üstüne tuz, biber ekti. Bizim lise, boykota girdi. Öğrenciler okula gelmedi. Polis geldi, jandarma geldi. Hepimizi sorguya çektiler. Ben iki gün geç geldiğim için paçayı kurtardım. Öğrencileri boykota teşvik eden öğretmenleri arıyorlar –sanki varmış gibi- oysa hiçbir öğretmenin boykotla ilgisi yok.

(…)

Ne olursa olsun dönem sonuna kadar kalacağım burada. Yılmayacağım. Benim kanım Şakir’inkinden daha kırmızı değil. Amaçları hepimizi yıldırmak. Hevesleri kursaklarında kalacak. İstifa edip gidelim istiyorlar.”

Şair’in Bingöl’e vedası

Sürgün kokusunu kaleme dökmesi, şahit olduğu acılar karşısında yaşadığı hesaplaşmaları şiirini, ruhunu derinden etkilemiş, veda vakti geldiğinde şair;

“Hoşça kal Bingöl şehri

Bir şehri bırakıp göçerken başkasına;/ Umuda sinmiş bir hüznün kokusudur/ Yayılan köşe bucak evin her yanında, /Duyulan sanki bir sınav korkusudur, / Mukavva kutular ve denkler arasında./Sonunda bir şey mutlaka unutulur ” der Bingöl’e!

Altıok’un yaşadığı 1970’ler ve 1980’ler ortası Bingöl şehri özel bir yere sahip, geçiş noktasıdır.

Zazaların ve Kurmancların olduğu homojen olmayan bir yapıya sahiptir. Devletin toplumsal mühendislik amaçlı değişiklikler tam cevap vermediği şehirdir.

Bingöl’e özel politikalar

İttihat ve Terakki’nin toplumsal mühendislik yaklaşımının Cumhuriyet döneminde devletin şiddete, göçe zorlama ve asimilasyon pratiklerinin şekillendirilmesinde etkili olan dönemin İçişleri Bakanı Mustafa Abdülhalik Renda, Şeyh Said İsyanında tekrar devreye girer. 25 Eylül 1925’te kabul edilen Şark Islahat Planı, Abdülhalik’in raporu temel alınarak bölgenin Türkleştirilmesi görevini uygulamak için bir belge olur. Tek parti döneminde raporlar ve teklifler özellikle Erzurum, Malatya, Erzincan, Elazığ’da büyük oranda başarılı olsa da süreç Bingöl için uzun sürmüştür.

1925 Hareketinin Bingöl’de başlaması, hızla yayılması ve sonrasındaki katliam şehrin belleğinde en önemli yere sahiptir.

Yetmişli yıllar, Bingöl’de Kürt siyasetinin uzun yıllar sessizlik döneminden sonra varlık göstermeye başladığı bir dönem. 1925 Hareketinin yasının yerine politik bir tavıra dönüştüğü yıllar. Sait Elçi öncülüğünde Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurulması, Bingöl’de birçok çevre ve kişinin politik dengelerini değiştirmiştir. Bingöl’de birçok çevrenin “sömürge Kürdistan” tezi üzerine kafa yormaya başladığı dönemler. Bingöl’deki bu dönemi, yalnızca geleneksel 12 Eylül’e giden “sağ-sol çatışması” ile açıklanamaz, çeşitli katmanları vardı. Yerel siyaset, öğretmen hareketi Kürt siyasi çevreleri, milliyetçi hareket ve devlet-toplum ilişkileri birlikte değerlendirilmelidir.

Sait Elçi

Kürt hareketlerinin öncüleri

Öğretmenler eğitimi, sendikal faaliyetleri, siyasi tartışmaları kamusal alana taşıyarak önemli bir toplumsal role sahiptiler. TÖB-DER çevresi, öğretmen hareketinin önemli bir alanıdır.

1970’lerin ortalarından itibaren Türkiye solundan ayrı örgütlenme kararı alan yapılar özellikle Bingöl’de de taban buldu: Kürt siyasi çevrelerden öne çıkan T-KDP (Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi), DDKO mirasıyla ilişkili çevreler, KAWA, KUK, Rizgarî Hareketi, Özgürlük Yolu, PKK, bağımsız Kürt aydın çevreleri bunlardan bazılarıdır. Şehirde farklı siyasi çevrelerin temsilcileri olsalar da; T-KDP’nin kurucularından Sait Elçi, 49’lar davasından Sait Bingöl, DDKO’nun kurucularından Şakir Elçi, PKK‘nin kurucularından Mehmet Karasungur, Hayri Durmuş ,Özgürlük Yolu’nda Ramazan Adıgüzel, Hatip Demiralp, Faik Savaş, Cihat Elçi, İdris Ekinci, Hişar Ağaoğlu ,Sıraç Bilgin, Sıddık Bilgin, Zeki Adsız, Ahmet Aytimur, Mehmet Ersöz, Zeki Palabıyık, Resul Altınok, Mustafa Ayçiçek, Abdullah Ekinci (Gözlüklü Ali ) örgütler üstü olarak anılırlar.

MHP’nin etkisi

Şehrin genel siyasi eğilimi ağırlıklı olarak merkez sağa tanımlansa da MHP Bingöl’de belirgin bir güce sahiptir. O dönemin en çarpıcı olaylarında biri de MHP’li Belediye Başkanı Hikmet Tekin ve ailesine yönelik silahlı saldırısı sonucu hayatını kaybetmesidir. Bu eylem, PKK’nin (Partiya Karkerên Kurdistan) bölgedeki ilk silahlı eylemlerden biri olarak toplumsal hafızada derin izler bırakan bir eylemdir.

Şehrin hafızasında siyasi cinayetler denildiğinde ilk öldürülen T-KDP/KUK çevresiyle yakınlığıyla bilinen öğretmen Cihat Elçi’dir. Bu cinayet şehirdeki tüm siyasetlerin ülkücü ve paramiliter güçlere karşı ortak tavır almasına vesile olmuştur. 1978’de öldürülen İdris Ekinci, T-KDP/KUK geleneğinden olup BİN-GENÇ-DER kurucusudur. Bingöl’de gençlik örgütlenmeleri ile siyasi şiddetin kesiştiği önemli olaylarından biridir. 1980’de başından vurularak öldürülen Şakir Elçi ise BİN-GENÇ-DER ve DDKO kurucularından, DDKD (Devrimci Demokratik Kültür Dernekleri) yönetiminde olup siyasi çevrelerinde sevilen isimlerden biridir. Bu üç devrimcinin ortaklaştığı bir nokta da Xalit Şervan olarak bilinen Hatip Demiralp’tır.

Bir sonraki yazı: Hatip Demiralp ve Bingöl’deki etkisi.

Berlin Onur Yürüyüşü’ne araç saldırısı: 1 ölü, 16 yaralı

25 Temmuz’da düzenlenen LGBTİ+ Onur Yürüyüşü etkinliği Christopher Street Day (CSD) akşamında bir minibüsün kalabalığa dalması sonucu 1 kişi hayatını kaybetti, 16 kişi ise yaralandı. Polis, şüphelinin kimliğini 21 yaşındaki Abdul B. olarak açıkladı.

CSD etkinliğine düzenlenen saldırıdaki beyaz minibüs fotoğrafta görünüyor. Fotoğraf: DW

Avrupa’nın en büyük LGBTİ+ Onur Yürüyüşü etkinliklerinden biri olan Christopher Street Day (CSD) etkinliğinin düzenlendiği 25 Temmuz Cumartesi akşamında, bir minibüsün kalabalığa dalması sonucu 1 kişi hayatını kaybetti, 16 kişi ise yaralandı. Olay ardından şüpheli veya şüpheliler, aracı olay yerinde bırakarak yaya olarak kaçtı. Berlin polisinin aktardığına göre olay 22.00 sularında gerçekleşti.

Polis sözcüsü Florian Nath, şüphelinin adını 21 yaşındaki Abdul B. olarak açıkladı ve “İslamcı çevrelerle” bağlantısı olduğunu düşündüklerini söyledi. Polisin kamuoyuyla paylaştığı bilgiye göre şüpheli, siyah saçlı, zayıf yapılı ve yaklaşık 1,90 metre boyunda bir erkek. Polis şüphelinin bir fotoğrafını yayımlayarak yakalanması için olay anındaki şahitlerin Berlin polisi resmi sitesine bilgi aktarmasını da istedi.

Fotoğraf: Berlin polisi resmi sitesi

Berlin polisi, şüphelinin yakalanması için operasyon başlatıldığını ve polis operasyonu kapsamında 2.200’den fazla personel görevlendirildiğini açıkladı. Polis, şüpheli şahsın “tehlikeli ve muhtemelen silahlı” olduğunu da kaydetti.

Olayın ardından CSD iptal edildi ve Berlin’in merkezindeki Tiergarten parkı çevresi kapatıldı.

1 ölü, 16 yaralı

Polis, Cumartesi gecesi Berlin’de her yıl düzenlenen Onur Yürüyüşü etkinliği CSD yakınlarında bir aracın kalabalığa dalması sonucu en az bir kişinin öldüğünü ve 16 kişinin yaralandığını, yaralananlar arasından “bazılarının durumunun ciddi” olduğunu açıkladı.

Avrupa’nın en büyük Onur Yürüyüşü’nden biri olan ve Berlin’de düzenlenen CSD, ilk kez 1979 yılında düzenlendi. Adını, 1969 yılında New York’ta yaşanan Stonewall ayaklanmalarının gerçekleştiği yer olan Christopher Street’ten (Christopher Sokağı) almaktadır. 2023 ve 2025 yıllarında düzenlenen CSD etkinliklerine yönelik aşırı-sağcıların etkinlik esnasında katılımcılar üzerine etkinlik için güvenlik önlemleri arttırılmıştı.

Konuya ilişkin Almanya Başbakanı Friedrich Merz, X hesabından yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Berlin’de ne iğrenç bir olay. Dünyanın dört bir yanından gelen yüz binlerce insan, Christopher Street Day’de barış içinde kutlama yapıyordu. Bu, toplumumuza yönelik bir saldırıdır. Biz açık görüşlü ve özgürlüğü seven bir toplumuz – ve bunu koruyup savunmaya devam edeceğiz. Bu olay aydınlatılacak ve tüm sertliğiyle cezalandırılacaktır.”


Güncelleme: Şüpheli Abdul B., Berlin’in Spandau beldesinde yürütülen operasyonda polisin açtığı ateş sonucu öldürüldü. Berlin polisi, cihadist örgütlerle bağlantılı olarak suç kaydı bulunan Abdul B.’nin olay sırasında kesici aletle saldırıya geçtiğini iddia etti.

Ne olmuştu?

Almanya’da LGBTQ+ etkinliklerine yönelik tehditler ve nefret suçlarında artış yaşandığına dikkat çeken organizatörler, bu yılki yürüyüş öncesinde de güvenlik önlemlerinin artırılması çağrısında bulunmuştu.

Almanya basınına göre, dün (25 Temmuz 2026) günün erken saatlerinde de aşırı sağcı küçük gruplar yürüyüş güzergahının başlangıç ve toplanma noktalarında tehditler ve pankart açma girişimleriyle etkinliği provoke etmeye çalıştı.

Yerel aktivistler, ulusal kamuoyunda şu anda en popüler parti konumunda olan aşırı sağcı Alternative für Deutschland (AfD) partisine verilen desteğin artışıyla birlikte LGBTİ+’lara yönelik düşmanlığın arttığını belirtiyor. 2023, 2024 ve 2025 yıllarında düzenlenen CSD etkinliklerinde Der Dritte Weg (Üçüncü Yol) gibi neo-Nazi grupların ve AfD’nin gençlik örgütü, CSD katılımcılarına yönelik Nazi sembolleri ve transfobik/ırkçı pankartlar ve sloganlar kullanmışlardı. Hatta, DW’nin aktardığına göre, 2023’te yaşanan saldırıya ilişkin Almanya’daki Die Linke (Sol Parti) polisin hazırlıksızlığını eleştirerek “Maalesef yetkililer, aşırı sağcı tehdit durumuna (bir kez daha) yeterince hazırlıklı değildi” demişti.

Uluslararası Queer Onur Yürüyüşü

Internationalist Queer Pride (Uluslararası Queer Onur Yürüyüşü), CSD yürüyüşünün ticari sponsorluklar ve kurumsal markalarla “pembe aklama” (pinkwashing) yaptığını iddia eden sol, anti-kapitalist ve antifaşist gruplar tarafından daha kitlesel ve tabandan gelen bir politik protesto olarak düzenlenen alternatif bir yürüyüş. CSD ile eş zamanlı olarak dün (25 Temmuz) Berlin’in Mitte ilçesinde gerçekleşen bu yürüyüş, ırkçılık karşıtlığı, göçmen hakları, anti-kapitalizm ve Filistin ile kesişimsel dayanışmanın ön plana çıkarıldığı bir hatta örgütleniyor.

İzmit Belediyesi soruşturmasına tepkiler: “Çıkış yolu ortak mücadelede”

İzmit Belediyesi’ne yönelik operasyonda başkan Fatma Kaplan’ın da dahil olduğu 20 kişinin tutuklanması, yargı süreçleri ve muhalefet belediyelerine yönelik uygulamaları yeniden gündeme taşıdı. CHP’li Mehmet Ümit Küçükkaya, EMEP’li İlhami Şahbaz ve siyaset bilimci Yücel Demirer, operasyonun siyasi ve hukuki boyutunu değerlendirdi.

Fotoğraf: İzel Gözde Meydan

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İzmit Belediyesi’ne yönelik yürütülen soruşturma kapsamında 20 Temmuz Pazartesi sabahı operasyonlar düzenlenmişti.

Kocaeli, Antalya, Kırıkkale, İstanbul ve Ankara olmak üzere beş ayrı şehirde eş zamanlı olarak düzenlenen operasyonda İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet, eşi Murat Hürriyet ve CHP İzmit İlçe Başkanı Gökhan Ercan’ın da aralarında bulunduğu 31 kişi gözaltına alınmıştı.

‘Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak’, ‘rüşvet’ ve ‘ihaleye fesat karıştırma’ suçlamaları ile gözaltına alınan 31 kişi, emniyetteki gözaltı süresinin dolmasının ardından 23 Temmuz’da sağlık kontrolünden geçirilerek adliyeye sevk edildi.

Çıkartıldıkları mahkeme sonucunda Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet ile eşi Murat Hürriyet’in de aralarında bulunduğu 20 kişi tutuklandı. Tutuklanması istenen Leyla Kıran, ev hapsi ve yurt dışına çıkış yasağıyla; diğer 9 kişi ise farklı adli kontrol tedbirleriyle serbest bırakıldı.

İzmit Belediyesi’ne yönelik operasyonu, 31 Mart seçimlerinden bu yana hükümetin muhalefet belediyelerine yönelik müdahelelerini ve bu operasyonun amaçlarını İzmit Belediyesi Meclis Üyesi Mehmet Ümit Küçükkaya, Emek Partisi (EMEP) Kocaeli İl Başkanı İlhami Şahbaz ve Kocaeli Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünden emekli Yücel Demirer ile konuştuk.

Mehmet Ümit Küçükkaya: “Soruşturma hukuki değil siyasi”

Fotoğraf: İzmit Belediyesi

İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in sabah saatlerindeki bir operasyon ile gözaltına alınmasının kamuoyunda yanlış yorumlandığını belirten Mehmet Ümit Küçükkaya, çeşitli kesimler tarafından dile getirilen “ifadeye çağırsaydınız gelirdik” argümanın doğru ama hukuki olarak hatalı olduğunu söyledi.

Seçilmiş belediye başkanlarının özel yetkili savcılar tarafından yargılanamayacağını belirten Küçükkaya, bu soruşturmaların aslında birer kumpas niteliğinde olduğunu; çünkü soruşturmanın yerel yönetimlerin denetimini belirleyen yasalarla uyuşmadığını vurguladı.

Tutuklanan isimler arasında Cumhuriyet Halk Partisi’nde birlikte çalışmalar yürüttüğü arkadaşları da olduğunu söyleyen CHP Kocaeli Büyükşehir Belediye Meclis Grup Başkanvekili Küçükkaya, iki dönem boyunca İzmit halkının oylarıyla seçilmiş, AKP tarafından yönetilen büyükşehir belediyesinin de en büyük alternatif olarak görülen Fatma Kaplan Hürriyet’in tutuklanmasının kabul edilemez olduğunu savundu.

Soruşturma izni verilen AKP’li belediyelerin de olduğuna dikkat çeken Küçükkaya, şunları da ekledi:

“AKP döneminde bakanlığına deterjan satmış bakanlar, yönettiği kenti parsel parsel satmış Melih Gökçek gibi figürler var. Ancak bu yolsuzluklar savsaklanırken muhalefetteki belediye başkanları haksız yere yargılanıyor, tutuklanıyor.”

Yaz sıcaklarına rağmen insanların belediye önünde yan yana geldiğini belirten Küçükkaya, tepkinin görülenden çok daha fazla olduğunu da belirtti. Küçükkaya, şehir dışında veya evinde bulunan çokça İzmitlinin seçme ve seçilme hakkına sahip çıkacağını da belirtti.

İlhami Şahbaz: “İktidar, ülkeyi şafak operasyonuyla uyanılan bir polis devletine çevirdi”

İlhami Şahbaz İzmit Belediyesi önünde gerçekleştirilen eylemde konuşma yaparken, Fotoğraf: Niha+

Emek Partisi (EMEP) Kocaeli İl Başkanı İlhami Şahbaz ise İzmit Belediyesi’ne yönelik operasyonun siyasetçilerden gazetecilere, belediye başkanlarından sanatçılara, sendikacılara ve tüm yurttaşlara uzanan gözaltı ve tutuklama furyasının bir sonucu olduğunu belirtirken, iktidarın yönetememe krizini baskı ve zor aracılığıyla aşma girişimlerinin en somut göstergesi olarak tanımladı.

Halktan yana rıza üretemeyen iktidarın çareyi baskı ve zor aygıtlarıyla sürdürmek istediğini vurgulayan Şahbaz, 24 yıldır ülkeyi sermayenin çıkarları doğrultusunda yöneten AKP-MHP iktidarının halkın kazanılmış tüm haklarını gasp ettiğini ve ülkeyi her güne yeni bir şafak operasyonuyla uyanılan bir polis devletine çevirdiğini savundu.

“Saldırılar birbirinden bağımsız değil”

İzmit Belediyesi yöneticilerine ve CHP’li isimlere yönelik gözaltıları; halkın haber alma, seçme-seçilme ve siyaset yapma hakkına yönelik saldırıların yeni bir halkası olarak değerlendiren Şahbaz, yıllardır uygulanan kayyum politikalarının, sefalet ücretlerine karşı direnen işçilere yönelik polis şiddetinin ve bu gözaltı furyasının birbirinden bağımsız olmadığını söyledi.

Sömürüden, hukuksuzluktan ve şiddet politikalarından beslenen bu iktidarın ancak ezilenlerin ve emekçilerin ortak mücadelesiyle yenilebileceğini söyleyen Şahbaz, bu tabloyu değiştirmenin yolunun ise; ülkenin eşit, özgür, adil ve insanca yaşanacak demokratik yarınları için dayanışmayı ve ortak mücadeleyi büyütmekte olduğunu söyledi.

Yücel Demirer: “Yaşananları hukuk normu içinde değerlendirmek mümkün değil”

Doç. Dr. Yücel Demirer, Fotoğraf: Mezopotamya Ajansı

Türkiye’de siyasal katılma, seçimlerde oy vermeye indirgendiğini belirten siyaset bilimci Doç. Dr. Yücel Demirer ise toplumsal rıza üretmekte zorlanan siyasal iktidarın, seçim sonuçlarını dolaylı yollardan etkilemek için çaba gösterdiğini söyledi.

Yaşananlarda bu eğilimin izini görmemenin mümkün olmadığını savunan barış akademisyeni, henüz avukatların bile dosya içeriğini görmeden iktidar yanlısı medyada haber yapılan detayların, operasyonların muhalif parti belediyeleriyle sınırlı oluşunun, şafak baskınlarının ve uzun tutuklulukların sürecin hukuksal değerine gölge düşürdüğünü belirtti.

Tüm bu operasyonları, operasyonların sınırlarını, yargılama süreçlerini, mahkeme salonlarında yaşananları hukuk normu içinde ve Türkiye’de uzunca bir süredir etkisi altında olduğumuz yargının araçsallaştırılması durumunu dikkate almadan değerlendirmenin mümkün olmadığını ifade eden Demirer, seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmanın ise sadece seçim günüyle sınırlandırılabilecek bir sorumluluk olmadığını belirtti:

“Sandığa yönelik tehditlere hazırlıklı olmak, sandığa sahip çıkmak, içinden geçtiğimiz koşullarda büyük önem taşıyor. Ancak bu çaba bir bütün olarak temel haklara sahip çıkma sorumluluğundan ayrı tutulamaz. Bir bütün olarak haklarımıza ve özgürlüklerimizi sağlayacak kanalların açık tutulmasını sağlayacak sistemli bir çaba ve buna uygun bir enerjiye ihtiyacımız var.“

Kentteki emek ve demokrasi güçlerinin anında verdiği kitlesel tepkiyi değerli bulduğunu ifade eden Demirer, bu iradenin daha da genişletilmesi ve solmaması için düzenli bir program hazırlanmasının da büyük önem taşıdığını vurguladı.

Demirer, sözlerini “Ekim 2024’ten bu yana yaşanan gelişmeler, direnişe mahkeme salonu dışından verilen desteğin önemini bize gösterdi.” diyerek toparladı.

Nayir: “COP sistemin yeniden üretildiği bir zirve”

Antalya’da Kasım ayında düzenlenecek COP31 öncesinde Niha+’ya konuşan Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti Cemre Nayir, iklim zirvelerinin doğayı korumaktan çok sermayenin çıkarlarını koruduğunu söyledi. Nayir, COP31’i “kuşatılması gereken bir mücadele alanı” olarak tanımladı.


Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında 1992’de kabul edilen ve iklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan uluslararası anlaşmaya taraf olan ülkeler, her yıl Taraflar Konferansı (COP) adı verilen zirvelerde bir araya geliyor. İklim finansmanlığı, sera gazı emisyon politikaları, enerji dönüşümü gibi başlıkların tartışıldığı bu toplantıların 31’incisi bu sene 9 Kasım 2026-20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’nin Antalya ilinde yapılacak.

Fakat ekolojistler ve iklim aktivistleri, bu iklim konferanslarının doğaya ve iklime fayda sağlama amacı gütmediğini söylüyor. Konuya ilişkin Niha+’ya değerlendirmede bulunan Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti Cemre Nayir, COP zirvelerinin bütün mücadele kesimleri tarafından üzerine yürünülmesi gereken bir mücadele alanı olduğunu belirtti.

Cemre Nayir, 3 Şubat’ta sosyalistlere yönelik gerçekleştirilen operasyonda “örgüt üyeliği suçlamasıyla” tutuklanmış ve 2 Haziran’da serbest bırakılmıştır.

Cemre Nayir

“COP sistemin yeniden üretildiği bir toplantıdır”

COP zirveleri otuz yılı aşkın bir süredir düzenleniyor olsa da küresel iklim değişikliği dahil ekolojik çöküşün tüm dünyada derinleşmeye devam ettiğini belirten Nayir, bu toplantıların ve zirvelerin sistemik temelini net bir şekilde irdelemek gerektiğini söyledi:

“COP zirveleri temelde; kapitalizmin içinde olduğu emperyalist küreselleşme aşamasındaki en büyük ekonomik yağmayı kapan dünya tekellerinin ve bu tekellerin tarihsel birikim zemini olan emperyalist devletlerin güdümünde, politik çerçevesini bu tekelci sermayenin belirlediği diğer tüm zirvelerle aynıdır. G-7 ve G-20 zirveleri, NATO zirveleri, BM’nin farklı uluslararası ‘sözleşmeleri’ için düzenlenen zirveler ne ise, COP da odur: Emperyalistlerin ve bir avuç dünya tekelinin çıkarlarının korunduğu ve genişletildiği, yeni ticari çerçevelerin ve piyasalaştırma mekanizmalarının kurulduğu, bu merkezlerin hegemonyasının tahkim edildiği ve sistemin yeniden üretildiği bir başka toplantıdır.”

Nayir’e göre sermayenin kendini “yeşil aklaması” adına, yılda bir kez COP zirveleri şeklinde merkezi bir gündem oluşturmasının boşa düşürülebilmesi; ancak dünyada iklim değişikliğinden etkilenen halkların ve ezilenlerin çıkarlarını savunan toplumsal hareketlerin basıncıyla mümkündür:

“Doğanın metalaştırılmış diğer tüm unsurları gibi, esas olarak emekçilerin bu krizin yıkımı altında kaldığını vurgulamak; tarihsel sorumlulukları ülkeler bazında ele alırken günümüzdeki sınıf mücadelelerini öne çıkarmak, yani kapitalizmin devamı arayışıyla değil, emekçilerin ve halkların kurtuluşunun yeni bir düzenden geçtiği bir hattı inşa etmek gerekir.”

“COP31 bir mücadele alanıdır”

Büyük sermaye güçlerinin “kârsızlığın telafisini doğayı bedava bir rant kaynağı olarak görmekte” bulduğunu belirten Nayir, bu tür zirvelerin bir yandan rantın önündeki engelleri kaldıracak hukuki zemini oluşturmaya, diğer yandan ise “işçiler arasında yeni birikim modellerine rıza üretmeye” hizmet ettiğini vurguladı. Nayir, işçilerin yeni iklim koşullarında geçimini sağlamak zorunda kalırken kendi elleriyle dünyanın yaşanırlığını yıprattığını ve aynı anda kendisinin de yıprandığını ifade ederek şöyle dedi:

“Polen Ekoloji Kolektifi olarak emekoloji (emeğin ekolojisi) dediğimiz yaklaşımda, işçilerin kendi emeğine ve doğaya bu yabancılaşmasına, ağırlaşan iklim krizinin yarattığı daha yoğun sömürü koşullarına karşı iktidar hedefli, devrimci bir sınıf mücadelesinin kendi yolunu bulmasını savunuyoruz.”

Sermayenin çözüm önerileriyle geçen bu otuz yıllık sürenin bir oyalama olduğunu görmek için marksist bir sınıf analizine dahi gerek olmadığını belirten Nayir, “COP31′ de çözümün mekanı değil, kuşatılması gereken bir mücadele alanı olarak bakıyoruz” dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

“Enternasyonalist bir ortamda tüm işçiler, ezilenler ve sosyalistler için meşru ve üzerine yürünmesi gereken bir hedef olarak görüyoruz. Katılmaktan çok en iyi ihtimalle protesto edilmesi gereken ya da savaş zirvesi NATO’daki gibi engellenmesi için çabalanması gereken bir zirve. Tabii ki, bu düzeyde bir örgütlülük, amaç ortaklaşması, mücadele düzeyi şu an için Türkiye’deki toplumsal hareketlerde yok. Ama olmaması bu ilkesel tartışmalarda geri adım atmayı getirmemeli.”

“Ekoloji bütün siyasetin merkezinde olmalı”

Devletin bu tür zirveleri kendi iç sıkışmışlığına karşı bir meşruiyet aracı olarak kullandığını söyleyen Nayir’e göre bu zirveler, aynı zamanda Türk sermayesinin emperyalist hiyerarşideki rolünü güçlendirmesi, pazar kapması ve yeni finans kaynaklarına ulaşması açısından da önem taşıyor.

Nayir, işçi cinayetleri, kadın cinayetleri ile kentlerde açlık ve altyapı yoksunluğuyla geçen günlük yaşamın bir tür iç savaş biçiminde sürdüğünü ifade etti. Bu bağlamda iktidarın güç tazelemesinin ancak savaş cephesinde bir kazanım olabileceğini belirten Nayir, mevcut rejimin toplumsal rıza ve meşruiyeti sürdürülebilir kılmasının mümkün olmadığının altını çizdi. Birçok kentte süregelen bu savaş halinde kendi saflarımızdaki durumla yüzleştiğimizi hatırlatan Nayir; ezilenler cephesindeki dağınıklığın temel sebeplerinden birinin, “faşizm gerçekliği karşısında türlü burjuva ideolojik akımların etkisinde kalarak düzen içi arayışlara yönelme” olduğunu ekledi.

Önce tüm örgütlerin ve mücadeleci kesimlerin bir araya gelerek bu ortak mücadele hattının nasıl olacağını tartışması gerektiğini belirten Nayir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ekoloji meselesi bugün artık tüm devrimci sosyalist, sol ve ilerici partilerin siyasetinin merkezinde olmalı. İşçilerin partilerinin ve sendikalarının, kadın örgütlerinin, LGBTİ+ gruplarının, hayvan özgürlüğü mücadelesi yürütenlerin ekolojik çöküşe bir çöküş meselesi olarak bakması ve kendi kesimsel gruplarının ekolojik yıkımdan nasıl etkilendiğini ve diğer tüm mücadele alanlarıyla bu temelde birleşmesi gerekliliğini tartışmalı. Burada gerçek bir seferberlikten, tüm türlerin ölüm kalım meselesinden bahsediyoruz. Gezegende canlılık bir şekilde devam edecektir, bu açıdan hiçbir tür olmazsa olmaz değil, fakat bütün yarattıklarıyla, kültürüyle, insanlar dahil bütün türlerin dirimi için sağlıklı ve çeşitliliği yüksek bir ekolojik durumu sürdürmek elzem. Burada aslında ekososyalist bir toplumun, yani bu mücadele kesimlerini sınıfsal temelde birleştirecek, sınıfsal çıkarlarının bilinciyle hareket etmesini sağlayacak bir tartışmanın zeminini görüyoruz.”

Cemre Nayir, toplumsal güçlerin ittifakı konusu aynı zamanda devrimci inşanın da konusu olduğunu belirterek Türkiye devrimci hareketinin “50 yıllık örgüt ve savaşım deneyimi” olduğunu hatırlattı:

“En ağır bedelleri göğüsleyen, kendini yenileme, döneme uygun mücadele araçları geliştirmede sürekli arayışta olan ve belirli bir düzeyi olan bir toplam hareket tablosu var. Son 10-15 yılda yasal-demokratik ya da yeraltında çeşitli devrimci ittifaklar, cepheler kuruldu, tarihsel eşikler aşıldı, kazanımlar elde edildi. Bugün toplumsal hareketlerin meseleye bu ciddiyetle yaklaşması gerekiyor. Kesimsel talepleri kalıcı olarak kazanmanın yolu tüm ezilenler cephesinin direncinden geçiyor. Her şeyi yeniden icat etmeyeceğiz, bu deneyimleri güncel örgütlenme, iletişim araçlarıyla güncellemek, dirençli, sınıf öfkesiyle kuşanmış, bedelleri göğüslemeye hazır ve düzenle bağlarını bilinçli bir şekilde koparmış, koparmaya hazır kadrolar yetişiyor. Gerisini tarihimiz olarak yazacağız.”

“HİZ bir karşı zirve olmalı”

Polen Ekoloji Kolektifi olarak COP31 ile eş zamanlı düzenlenecek olan Halkların İklim Zirvesi’nin (HİZ) hazırlıklarını yakından takip ettiklerini hatırlatan Nayir, HİZ sürecini yeni kitlelerle buluşma ve örgütlenme süreci olarak gördüklerini ifade etti.

HİZ’in, düzen içi herhangi bir eğilime meşruiyet kazandırmayacak bir karşı zirve olması ve bu zirvede ekolojik kurtuluş mücadelesinin örgütlülüğü ile kapasitesini büyütmek adına nasıl bir mobilizasyona girişilmesi gerektiğinin tartışılması gerektiğini belirten Nayir, sözlerine şöyle devam etti:

Bunun yeri özellikle Antalya olmak zorunda değil, hatta tarihsel olarak bölge emperyalizminin ve kapitalizminin tahrip ettiği, yıkımın hâlâ sürdüğü alanlar, örneğin Varto direniş sahası bu karşı zirvenin veya ekososyalist inşa tartışmalarının merkezi olabilir. Büyük temsillerin büyük alışverişler yaptığı zirvelerden ziyade, yapılandırılmış, derli toplu forumları yılda bir kez değil, her gün düşünmeyi değerli buluyoruz.”

“Sorun enerjinin kâr amaçlı üretilmesi”

“Yenilenebilir” kavramının sanılanın aksine “temiz, doğa dostu, halk yararına” gibi anlamlar taşımadığına dikkat çeken Nayir, bu kelimenin enerji kaynağı olan maddenin insan toplumunun zaman ölçeğine göre tekrar yenilenebilmesi ve tekrar edilebilmesi için kullanıldığını hatırlattı.

Nayir, buradaki esas sorunun üretilen enerjinin ihtiyaç için değil kâr amaçlı üretilmesi olduğunu belirterek “Her teknoloji bu sınıflı toplumun ürünü olduğundan, toplumsal üretim ilişkileri içinde yerini bulur. Yani yenilenebilir enerji halkın yararına olur diye bir ezber yok” dedi. Termodinamik yasalarına atıfla sıfır etkisi olan, kullanılabilir bir enerji üretmenin imkanının bulunmadığını söyleyen Nayir, yenilenebilir enerjinin ancak “ekososyalist bir toplumda” küçük ölçekli, dağıtık ve coğrafyaya özgü biçimleriyle gerçekten halkın yararına olabileceğini savundu:

“Yenilenebilir enerjinin temelinde yeni bir metalaştırma ve kaynak paylaşım sürecinin olduğunu, düzen içi yenilenebilir enerji yatırım ve çalışmalarının fosil yakıt tüketimini azaltmak yerine bunun üzerine binip yıkımı daha da genişlettiğini biliyoruz. Bunun karşısında tüm meşruluğuyla canını ve üzerinde yaşadığı toprağı, soluduğu havayı, hayvan dostlarını, içtiği suyu korumak zorunda olan ve her gün yaşamın diğer bütün alanlarını kuşatmaya çalışan zorbalığa karşı direnen yaşam savunucuları olmalı, kendimizi savunmalıyız. Doğanın özsavunması olmalıyız ve çok daha örgütlü, güçlü bir şekilde yeryüzünün kapitalistlerin laboratuvarı olmasını engellemeli, doğayı ve emeği özgürleştirmek için kesimsel bütün mücadelelerin yaşam ve ekoloji savunması temelinde cepheleşmesini sağlamalıyız. Yenilenebilir enerji özelinde ise kapitalist özel mülkiyet yerine enerji egemenliğini sağlayacak, enerji yoksulluğunu giderecek enerji kooperatif ve komün denemelerini incelemeli ve uygulamaya çalışabiliriz bir ilk adım olarak. İklim değişikliğine karşı termik santrallerin alternatiflerini bu şekilde denemek ancak halkın emekolojik alternatifini sunacaktır. Ayrıca elbette, enerjinin sadece üretim aşamasını değil, iletim, dağıtım ve kullanım aşamalarını birlikte ele alarak bir bütün enerji sistemlerini toplumsal ya da grup mülkiyetlerine dönüştürmek için talepleri mücadeleye yansıtmalıyız.”

*Cemre Nayir’in yanıtları, Polen Ekoloji Kolektifi katkılarıyla birlikte hazırlandı

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.