Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel, Saksonya-Anhalt eyaletinde Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) elde ettiği seçim başarısının Almanya açısından “gerçek bir dönüm noktası” olduğunu söyledi.
Foto: dpa
Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel, katıldığı bir etkinlikte, AfD‘nin seçim başarısını değerlendirdi. Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) üyesi olan Merkel, seçim sonucunun kendisini derinden sarstığını belirterek demokratik partilere vatandaşlarla doğrudan temas kurma ve özellikle sosyal medyada AfD’nin etkisine karşı daha etkin mücadele çağrısında bulundu.
Merkel, Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçim sonucunun kendisi açısından şok edici olduğunu vurgulayarak, “Almanya Federal Cumhuriyeti tarihinde yaşadığımız bir dönüm noktası, gerçek bir dönüm noktası. Biraz daha duygusal bir şey söyleyecek olursam, bir CDU üyesi olarak kalbim kan ağlıyor, bunu gerçekten söylemeliyim” ifadelerini kullandı.
Merkel, AfD’nin özellikle sosyal medyada ulaştığı geniş kitleye işaret ederek, geleneksel siyasi iletişim yöntemlerinin artık yeterli olmadığını söyledi.
AfD’nin TikTok gibi platformlarda güçlü bir varlık gösterdiğini belirten Merkel, demokratik partilerin “TikTok’a girmiyoruz” diyerek bu gelişmeyi görmezden gelemeyeceğini ifade etti.
AFD’ye karşı kesin bir reçete yok
Merkel, “Bununla yüzleşmeli ve insanları bulundukları yerde yakalamalıyız,” dedi.
Geleneksel kamu yayıncılığı üzerinden seçmenlerin tamamına yeniden ulaşmanın da mümkün olmadığını belirten Merkel, kendisinin büyük önem verdiğini söylediği kamu televizyonunun AfD tarafından ortadan kaldırılmak istendiğine işaret etti.
AfD’nin yükselişine karşı ne yapılması gerektiği konusunda ise Merkel kesin bir reçeteye sahip olmadığını dile getirdi.
Merkel, siyasi partilerin artık bütün seçmenlere aynı sloganla seslenmesinin yeterli olmadığını belirterek, geçmişte CDU’nun genel merkezinden hazırlanan bir sloganın tüm ülkeye aynı şekilde aktarılabildiğini, ancak günümüzde insanların kendi bilgi dünyalarını oluşturduğunu söyledi.
Eski Başbakan, bu nedenle siyasi adayların seçmenlerin karşısına daha hazırlıklı çıkması gerektiğini sözlerine ekledi.
Ne olmuştu
Aşırı sağcı AfD, Doğu Almanya’da bulunan Saksonya-Anhalt eyaletinde 6 Eylül’de düzenlenen eyalet meclisi seçimlerini yüzde 43,8 oy alarak kazandı ancak tek başına hükümeti kurması için gerekli çoğunluğu elde edemedi.
CDU, 2021’e göre 19,9 puan kaybederek yüzde 17,2 oyla ikinci parti oldu. Bir önceki seçime göre oyunu 0,9 puan artıran Sosyal Demokrat Parti ise yüzde 9,3 ile üçüncü sırada yer aldı. Sosyal Adalet ve Ekonomik Anlayış Partisi de (BSW) yüzde 5,3 oy alarak meclise girmeye hak kazandı.
Almanya medyasında yer alan haberlere göre BSW dışındaki tüm partiler, aşırı sağcı AfD ile hükümet kurmayı reddediyor. Buna göre eyalette BSW’nin, AfD’yi dışarıdan desteklediği bir hükümet kurulabileceği yorumları yapılıyor.
Oyuncu Serhat Kılıç’ın ölümünün ardından paylaşılan ev içi görüntüler ve yas tutan yakınlarının yüzlerinin çekilmeye çalışılması “etkileşim odaklı haberciliği” yeniden tartışmaya açtı. Gazetecilik akademisyeni Esra Arsan ve ÇGD Genel Başkanı Kıvanç El, hız, gazetecilik ve etik üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Foto: Pixabay
Oyuncu Serhat Kılıç, 5 Eylül günü evinde ölü bulundu. Kılıç’ın ölümü üzerine ortaya konan gazetecilik pratikleri, beraberinde etik üzerine de bazı tartışmaları getirdi.
Gazeteci Emrullah Erdinç’in Kılıç’ın evindeki masada bulunanları sansürleyip “Serhat Kılıç’ın evinde alkol şişeleri ve sigara sarımında kullanılan kağıtlar bulundu” başlığıyla X hesabından paylaşması, magazin muhabirlerinin yas tutan yakınların yüzünü ısrarla zoom’lamaya çalışması gazetecilik etiği açısından eleştirildi.
Gazetecilik akademisyeni Esra Arsan ve Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanı (ÇGD) Kıvanç El, son dönemde yaşanan gazetecilik etiği tartışmalarını Niha+‘a değerlendirdi.
“Sorumlu habercilik ile maddi kaygılar birbirine karıştı”
Esra Arsan geleneksel medyanın sahiplik yapısındaki dönüşümün, geçmişte ana akım medyada ekran yüzü, köşe yazarı ve muhabir olarak tanınmış gazetecileri işsiz bıraktığını söyledi:
“Çok değerli ve üretken isimler ana akım medyadan sürüldü. Banu Güven’in tabiriyle, gazetecilik kendi ülkesinde sürgün oldu.“
Esra Arsan
Arsan, “Tek sesli hale gelen ve sadece muktedirin izin verdiği haberleri yayımlayan yeni medya düzeni, kamusal fayda içeren çok önemli haberlere erişimi ise kısıtladı. Basında sansür ve otosansür çok uzun zamandır ülke normali haline geldi. Bu süreçte işsiz kalan gazeteciler için maddi manevi ayakta kalmak çok zordu,” diye konuştu.
Bu gazetecilerin içlerinden bir kısmının internetten yayın yapan alternatif medya organlarında veya yurt dışından yayın yapan alternatif TV kanallarında çalışmaya başladığını, bir kısmının kendi online mecralarını kurduğunu, podcast ve YouTube yayıncılığı ile solo gazetecilik yapmaya başladıklarını söyleyen Arsan, podcast ve YouTube yayıncılığının sansür ve yasakları aşarak kamuya ihtiyacı olan haberleri ya da alternatif bakış açılarını ulaştırmak için büyük bir kolaylık sağladığını ifade etti:
“Bunu bir süre sonra Instagram ve TikTok gibi mecralar izledi. Anaakım medyadan haksız şekilde dışlanan bir başka grup ise kendi alternatif medya organlarını kurup şirketleşerek, maaşlı kadrolar kurarak, ‘alternatif medya patronu’ oldular.”
Arsan, sözlerine şöyle devam etti:
“Bir zamanlar çatısı altında çalıştıkları büyük medya organlarının kurumsal marka değerini ve finansal gücünü arkalarına alarak gazetecilik yapan bu kadrolar, bu zorlu dönemle bir şekilde başa çıkmak zorundaydılar. Öncelikle kişisel markalarını yeniden ve arkalarında o eski iktisadi güç (holdingler) olmadan inşa etmek durumundaydılar. Sonra, etkileşim almak, yani çok izlenmek zorundaydılar. Çünkü izlenmeyen bir kanalın gelir elde etmesi ve ayakta kalması imkânsız. Bu noktada şirketleşenler ve kadrolaşan mecralar yurt dışı destek fonları, abonelik ücretleri ve reklam gelirleriyle idare etti, ediyor. Bu tür fonlardan destek alamayan bağımsız solo yayıncılar ise sadece abonelik ve reklam gelirlerine bağımlı kalıyor. Eskiden büyük medyada çalışan gazetecinin reklam ile işi olmazdı çünkü bu reklam ve pazarlama servislerinin işiydi. Gazeteci ay başında maaşını alır, finansal işlerle ilgilenmezdi. Tabii şimdi alternatif medya alanında yeni bir durum gelişti, kendi medyasından para kazanan gazeteci hem patron hem içerik üreticisi oldu. Bu noktada sorumlu habercilik ile maddi kaygılar birbirine karıştı.”
Arsan, etkileşim alma hırsıyla “gazetecilik” ile “reklamcılık” arasındaki sınırların ihlal edildiğini, online mecralarda kişisel markasını kurabilmiş olan bazı gazetecilerin böyle etkileşim uğruna influencer’laştığına, haberden çok yediği, içtiği, gezdiği, giydiği, gördüğü ile öne çıkmaya çalıştığına tanık olunduğunu belirtti. Gazetecinin özel hayatı ile öne çıktığı bir sosyal medya dünyasının olabileceğini söyleyen Arsan, “Ancak bu özel hayat hikayeleri habercilik olarak nitelendirilince işler karışıyor. Bir bakıyoruz, bu özel hayat deneyimleri habercinin gelir modeli haline dönüşmüş. Normalde haber değeri olmayan mekân veya kimsenin tanımadığı bir iş insanı uzun uzun, övülerek anlatılınca, bu gizli reklamdır diyoruz açıkçası. Geçenlerde Faruk Bildirici de benzer bir uyarı yaptı nitekim. Gizli reklamcılık solo gazetecinin gelir modeli olmuşsa, orada ciddi bir etik çürüme var demektir. Çünkü sorumlu, etik bir gazeteci asla para karşılığı bir şeyi övmez. Bu influencer’lıktır. Adını doğru koyarak yayınlara devam etmek gerekir.” dedi.
“Serhat Kılıç eğer Emrullah Erdinç’in kardeşi veya çok yakın arkadaşı olsaydı, aynı ölüm haberini yine aynı sorumsuzlukla mı yapardı?”
Arsan, Serhat Kılıç’ın vefatı sonrası gözlemlediği “sorumsuz gazeteciliğin” sadece etik değil teknik ve hukuki sorunlar içerdiğini düşündüğünü ifade etti:
“Etik olarak elbette hayatını kaybetmiş bir insanın hatırasına sonsuz saygı şart ama aynı zamanda geride kalan yaslı aile ve yakınları açısından da ve azami hassasiyet gerekiyor. Gazeteciliğin temel kurallarından biri, ‘haber yaparken vereceğin zararı en aza indir.'”
Temel aldığı ilkenin “Eğer ölen kişi senin bir yakının olsaydı, aynı ölüm haberini nasıl yapardın?” olduğunu söyleyen Arsan, sözlerine şöyle devam etti:
“Serhat Kılıç eğer Emrullah Erdinç’in kardeşi veya çok yakın arkadaşı olsaydı, aynı ölüm haberini yine aynı sorumsuzlukla mı yapardı? Bence kesinlikle yapmazdı. Çünkü kimse yakınlarının ölümü ardından küçük düşürülmesini, özel alanının hunharca işgal edilmesini, rencide edici ve iftira içeren sözlerle haberinin yapılmasını istemez. Zaten bu görüntülerde bir kamu yararı da yok. Vicdansızca üzerinde tepinilen bir hayat var. Twitter’da haber patlatmak uğruna, hiçbir editoryel süreçten geçmemiş bu tür bilgilerin paylaşılması da maalesef ‘hızla yarışan’ sosyal medya döneminin yarattığı sorunlardan biri.”
Olayın hukuki boyutuna da dikkat çeken Arsan, Serhat Kılıç’ın ölümüne ilişkin “bu sorunlu haberlerin” aynı zamanda yasalara göre suç teşkil ettiğini söyledi:
“TCK 130. madde, ölünün hatırasına hakareti suç sayıyor. Yayımlanan görüntüler geride kalan yakınlar için bir ikinci ölüm kadar psikolojik yıkım. Çok derin üzüntü yaratacak şeyler ve gazetecilik ahlakıyla bağdaşmayan bir dil kullanılıyor haberlerde. İkincisi, bu görüntüler gazetecinin eline nereden ulaştı? Bu görüntüleri kim verdi? Bu da suç. Gazeteci kendisi gizlice eve girip çektiyse, konut dokunulmazlığının ihlali. Bu da ayrı bir suç. Sanatçı evde ölü bulunduğu için, cinayet şüphesiyle bir soruşturma yürütülecek, otopsi yapılacak haliyle. Bu süreçte delil paylaşmak, muhtemel ölüm nedeniyle ilgili spekülasyon yapmak, bütün bunlar adli sürece zarar veren şeyler. Bunlar da suç. Yani, mesele sadece etik, vicdan değil. Aynı zamanda tık alma, etkileşim alma adına bir insanın bitmiş gitmiş hayatı üzerinde sorumsuzca tepiniyor gazeteci. Ailenin en kısa zamanda manevi tazminat davası açması gerektiğini düşünüyorum. Diğer suçlar için de savcılıklar harekete geçmeli kanımca. Çünkü gazeteciler bu tür sorumsuz habercilikten cezasız kaldıkça, aynı hataları hiç utanmadan tekrarlayıp dururlar.”
“Aileye, yakınlarına saygı göstermek bir sorumluluk”
Kıvanç El, sözlerine gazetecilik mesleğinin öncelikle bir kamusal sorumluluk gerektirdiğini söyleyerek başladı:
“Elbette gazeteci kamuoyunun tanıdığı, toplum önünde olan birinin, sanatçı da olsa, siyasetçi de olsa, iş insanı da olsa, kimse eğer ölümüne dair gelişmeleri aktarmak zorunda. Ancak burada ‘aktarmak’ mı yoksa ‘ölüm pornosu’ durumu mu var, bazen ne yazık ki sınırlar aşılıyor.”
Kıvanç El
Yaşanan somut olayda evin önünde gazetecilerin çekim yapabileceğini söyleyen El, “Ancak burada aileye, yakınlarına saygı göstermek de bir sorumluluk. Bunun birçok yöntemi var.” diye konuştu.
El, diğer bir konunun da evdeki görüntülerin çekilir çekilmez anında servis edilmesi olduğunu söyledi ve ölüm sebebi belli olmayan, daha cenazesi kaldırılmamış biri hakkında yanlış yorumlara yol açmanın da doğru olmadığını ifade etti:
“Gazetecilikte suçlamaya, iftiraya, yalana, manipülasyona yer olmaz. Bu temel bir ilkedir. Doğruluğu kesinleşmeyen haber, doğruymuş gibi sunularak okuyucu-izleyici yanıltılmaz, yanıltılamaz. Bu da temel önemli bir ilkedir. Bazı soruşturmalarda bu durum yaşanıyor elbette ancak ölüm olaylarında ailelerin, yakınlarının durumları da gözetilerek daha hassas davranmak gerek.”
“Gazetecilerin görevi önce doğru bilgiye ulaşmak”
El, sözlerine şöyle devam etti:
“Temel problemimiz biraz da bu ‘hız’ tutkusu. Trafikte bir slogan vardır ‘hız felakettir’ diye. Bakın bir operasyon oluyor, daha polis evden çıkalı yarım saat olmuş, o evin içinden olduğu iddia edilen görüntüler… Ne yazık ki sosyal medyada hızlı olma ve hemen bunu kaynaksız paylaşma probleminin açtığı sorunlar… İşte altınlar, paralar örneğin. Şimdi bunlar elbette güzel görüntüler, önemli deliller. Ancak burada hemen bunu vereyim diye bazen yanlış aktarımlar olabiliyor. Bunun öncelikle gazeteci sorumluluğu ile araştırılması, bağlamının ortaya konulması gerekiyor. O evde bunlar gerçekten ne gerekçeyle vardı, neden evde tuttular, gerçekten bir suç unsuru var mı… Tüm bunlara dair bilgileri edinmek de bir sorumluluktur.”
Sonuç olarak bugün birçok gazetecinin “tıklanma” veya “izlenme” sonucu hayatını geçindirebildiği gerçeğini de bildiklerini söyleyen El, bunun için hızlı şekilde sansasyon içeren bazı bilgilerin, özellikle de sosyal medyada yayıldığını belirtti.
El, bu durumun bir yandan meslektaş için o anlık “iyi bir iş yapmış” gibi görünse de uzun vadede mesleğe zarar verir hale geldiğini ifade etti.
El, “Gazetecilerin görevi önce doğru bilgiye ulaşmak, kesinleştirip netleştirip haberini yazmak olmalıdır. Bu temel ilkeden hız uğruna, ‘RT ve Like’ uğruna vazgeçilemez,” diyerek sözlerini sonlandırdı.
Erkek egemen ve faşist anlatının aracı olan ana akım futbola karşı Futbolun Q Hali kadın+ ve kuirlere alternatif bir alan açıyor: “Öznelerinkolektif şekilde oyun oynaması ve üretmesi futbolun dönüştürülebilirliğini de gösteriyor.”
Fotoğraf: Serra Akcan
Futbol sadece bir spor dalı olmanın ötesinde, erkek egemen zihniyetin, cinsiyetçiliğin ve faşist anlatının yeniden üretildiği ve pekiştirildiği bir alana dönüşmüş durumda. Günümüzde sağ popülizmin yükselişiyle birlikte ana akım futbol giderek ezilen ve dışlanan kimlikleri marjinalize etmeye devam ediyor. Sahalarda sık sık üretilen ırkçı ve cinsiyetçi söylemler, bu alanın nasıl bir propaganda aracına dönüştürüldüğünü de açıkça gözler önüne seriyor.
Sporun her alanında LGBTİQ+ ve kadın öznelerin görünürlüğünü gözeten ve futbolun egemen ideolojinin aracına dönüşmesine göz yummayan “Futbolun Q Hali” bu boşluktan, ana akıma alternatif ve kapsayıcı bir ses olarak ortaya çıktı. Başta LGBTİQ+’lar ve kadınlar olmak üzere ezilen ve dışlananları görünür kılma ihtiyacından doğan proje, yeşil sahalardaki hegemonyaya karşı duruyor.
“Faşizm kendine düşman yaratmadan varlığını sürdüremez”
Son zamanlarda dünya genelinde spor branşlarında yaygınlaşan transfobi ve nefret anlatıları, sporun, özellikle futbolun erkek tekelinde ve şiddetten beslenen bir gereç olduğunu gösteriyor ve hiyerarşide ezilen taraftar, nefretini hiyerarşide kendinden altta gördüklerine kanalize ediyor.
Ağustos 2026’da Kocaelispor taraftarlarının Amedspor’a sarı torba göstermesi, Aralık 2025’te Leyla Zana’ya yöneltilen cinsiyetçi nefret söylemleri sahaların faşist eğilimli erkeklerin tekelinde olduğunun göstergeleri.
2024 Paris Olimpiyatlarında hedef gösterilen sporcu Imane Khelif üzerinden üretilen dezenformasyon ve transfobi bunun uluslararası örneği. “Futbolun Q Hali”nden Atakan Rosa, 2024 olimpiyatlarını bir kırılım noktası olarak gördüğünü dile getirdi:
“2024 Olimpiyatlarının ardından Trump’ın Imane Khelif’in görsellerini seçim kampanyasında kullanması, seçilir seçilmez ilk icraatlarından biri olarak yine ‘kadın sporunu koruyoruz’ kılıfıyla trans+ sporcuları hedef alan kısıtlayıcı politikaları yürürlüğe koyması bu stratejinin parçası. Bu tesadüf değil.”
Imane Khelif’e yönelik nefretin siyasetçiler tarafından transfobik propagandaya dönüştürülmesi, Trump’ın kampanyası ardından bünyesinde trans futbolcu bulunmamasına rağmen İngiltere Futbol Federasyonu’nun trans kadınları ligden çıkarma kararı gösteriyor ki “sağ popülizm ve faşizm kendine düşman yaratmadan, ezilen kimlikleri hedef göstermeden varlığını sürdüremez.”
Imane Khelif kimdir?
Paris 2024 Olimpiyatları’nda kazandığı altın madalya ve hakkında çıkan cinsiyet uygunluğu tartışmalarıyla tanınan Cezayirli boksör Imane Khelif, Paris 2024 Yaz Olimpiyatları’nda kadınlar 66 kilo kategorisinde yarışarak altın madalyanın sahibi oldu. Bu olimpiyatlar sırasında İtalyan boksör Angela Carini ile yaptığı bir maç sırasında Carini, Khelif karşısında 46. saniyede oyundan çekildi.
Imane Khelif, kariyeri boyunca daha önce pek çok şampiyonada yarışsa da galibiyetinin ardından trans kadın olduğu iddiasıyla hedef gösterildi ve Türkiye Boks Federasyonu tarafından olimpiyatlardan diskalifiye edilmesi talep edildi. Bu sırada birçok kurum ve kişi tarafından da hedef gösterildi.
Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), Türkiye Boks Federasyonu’nun yaptığı bu dışlayıcı başvuruyu, sporcuya yönelik saldırının “uygun prosedür olmadan alınan keyfi karara dayandığını” söyleyerek reddetti.
“Karamsarlık karşısında umut ve dayanışma hala diri”
Türkiye’de kuir olarak varlık gösterebilmek zorlaşırken, spor alanında bu zorluklar katlanarak artıyor. Peki kuir bir futbol pratiği bu baskı altında nasıl ayakta kalıyor?
Futbolun Q Halilogosu
Rosa’ya göre alternatif bir alan kurmak dışarıdan gelecek tehditlere karşı bir kalkan oluşturuyor: “Alternatif, kapsayıcı ve queer bir alan kurabilmek dışarıdaki tehditlere karşı koruyucu kendi içinde güvenli bir alan oluşturuyor. WNBA oyuncularının duruşu, ABD kadın futbol ligi NWSL’deki kapsayıcı taraftar gruplarının mücadelesi ve İngiltere’deki alternatif futbol oluşumları, yaratılmaya çalışılan bu karamsarlık karşısında umudun ve dayanışmanın hala diri olduğunu bize hatırlatıyor.”
Türkiye’de de bunun örnekleri mevcut. Sportif Lezbon, Qlub, Minçoster TK, Küründen United, eskilerden Atletic Dildao, Queer Olympix gibi alanlar da benzer ihtiyaçtan doğmuş kapsayıcı alanlar ve birlikte bir dayanışma ağı sunuyor. 10 yılı aşkın süredir kuir ve kadın+ özneler bu alanlar aracılığıyla kendilerini futbolda var edebiliyorlar.
“Bu alanı dönüştürmeye çalışıyoruz”
Futbolu egemen sistemden bağımsız ele alamayacağımızı söyleyen Rosa, futboldaki köklü dönüşümün ancak sistemsel bir değişimle mümkün olacağına inandığını ve alternatif bir futbol alanı yaratırken olası bir dönüşümün parçası olmayı temenni ettiğini söyledi.
“Futbol tarihsel olarak her zaman bundan ibaret değildi. Geçmişte ve günümüzde futbolda mücadele alanlarının varlığı ve dışlanan öznelerin var olma çabası; bu politikaların yarattığı tahribatı gösteriyor. Paylaşımlarla bu alanı dönüştürmeye çalışıyoruz.”
Kuir ve kadın+ futbol müsabakaları bu dönüşümün somut adımlarından biri. Rosa, kolektif oyunun ve üretiminin futbolu dönüştürebileceğini vurguluyor:
“Futbol müsabakalarının düzenlenmesi kuir ve kadın+’lar için önemli bir yerde. Çünkü onlara kapsayıcı, güvenli ve iyileştirici bir alan sunuyor. Bu öznelerin kolektif şekilde oyun oynaması ve üretmesi futbolun dönüştürülebilirliğini de gösteriyor.”
Haaretz’e göre Netanyahu, 7 Ekim’den bir buçuk hafta önce BAE Devlet Başkanı’ndan Hamas’ın “büyük bir operasyon” hazırlığında olduğuna dair doğrudan ve açık bir uyarı aldı fakat istihbaratı dikkate almayan Netanyahu, bunu Mossad, Şin Bet ve ordu yetkililerinden gizledi.
Görsel: Haaretz
İsrail merkezli Haaretz gazetesinde yayımlanan ve yazarlarının yakında çıkacak olan “Rehineler: 843 Günlük Terk Ediliş” (Hostages: 843 Days of Abandonment) adlı kitabı için yürütülen kapsamlı bir araştırmaya dayandırılan habere göre, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, 7 Ekim saldırılarından günler önce Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı’ndan doğrudan ve açık bir uyarı aldı ancak bu kritik istihbaratı İsrail’in üst düzey güvenlik görevlileriyle paylaşmadı.
“Kırmızı Hat” üzerinden 45 dakikalık uyarı
Haaretz’in aktardıklarına göre 7 Ekim 2023’ten bir buçuk hafta önce BAE Büyükelçiliği’nden bir temsilci, konuşmanın gizliliğini garanti eden özel bir telefon cihazıyla İsrail Başbakanlık ofisine geldi. Abu Dhabi’deki Başkanlık Sarayı’ndan arayan BAE Devlet Başkanı Şeyh Muhammed bin Zayid, Netanyahu ile tam 45 dakika süren bir görüşme gerçekleştirdi.
Bu görüşmede bin Zayid, Hamas’ın Gazze’deki lideri Yahya Sinvar‘ın İsrail’e karşı “büyük bir operasyon” planladığı konusunda Netenyahu’yu uyardı. BAE lideri, bu olayın sadece kan dökülmesiyle kalmayacağını, İbrahim Anlaşmaları’nı da zedeleyeceğini ve tüm bölgeyi istikrarsızlığa sürükleyeceği endişesini dile getirdi.
Görüşmede BAE liderinin yanında, yıllar önce Gazze’den Abu Dhabi’ye göç etmiş ve Gazze’de güçlü bağları olan Filistinli yakın bir danışmanı da bulunuyordu. Danışmanın aktardığına göre bin Zayid, “İsrail’in bu operasyona hazırlanması gerektiğini vurguladı, Gazze için ekonomik bir çözüm bulunmasını ve Batı Şeria’daki gerilimin düşürülmesini” tavsiye etti.
Netanyahu’nun kayıtsızlığı ve gizlenen istihbarat
Haaretz’e göre Netanyahu’nun bu uyarıya tepkisi ise “şaşırtıcı derecede” sakindi. İsrail Başbakanı, Hamas’ın asıl niyetinin Batı Şeria’da faaliyet göstermek olduğunu öne sürerken İsrail’in her türlü senaryoya hazırlıklı olduğunun da güvencesini verdi.
BAE lideri, daha sonra CIA Direktörü William J. Burns’e de ulaştı. Burns’e, Netanyahu’ya “orada bir şeylerin patlamak üzere olduğu” hissini aktarmaya çalıştığını, ancak İsrail Başbakanı’nın bir şeyler olacağını öngördüğü bölgenin Batı Şeria olduğuna inandığını anlattı.
Netanyahu ise bu uyarıyı aldıktan sonra hiçbir şey yapmadı. Şin Bet (İç İstihbarat) Başkanı, Mossad Başkanı ve İsrail Savunma Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı da dahil olmak üzere güvenlik teşkilatının hiçbir üst düzey ismi bin Zayid’in bu uyarısından haberdar edilmedi.
Habere göre, BAE’den gelen bu uyarının arka planında İsrail ile Hamas arasında 2023 başlarında başlayan gizli “hudna” (uzun vadeli bir düzenleme için geçici ateşkes) görüşmeleri yatıyordu. Netanyahu’nun onayıyla yürütülen bu görüşmeler, Mısır’ın dışlanmış hissedip gücenmemesi için onlardan bile gizleniyor ve “Netanyahu’nun kişisel kanalı” olarak işliyordu.
Görüşmeler, Gazze’de Filistin Yönetimi Sivil İşler Bakanlığı eski müsteşar yardımcısı Nasser Sarraj’ın evinde yapılıyordu. Bir tarafta Şin Bet’in esir ve kayıplardan sorumlu yetkilisi, diğer tarafta İbraniceyi akıcı konuşan Hamas Siyasi Büro üyesi Gazi Hamad vardı. Aradaki mesajlaşmayı ise kod adı “Kömür Gözlü” olan, hem Hamas’ın hem de Şin Bet’in güvendiği İbranice bilen üst düzey bir El Fetih yetkilisi sağlıyordu.
Masada, ablukanın kademeli olarak kaldırılması, gıda ve hammadde girişinin artırılması, sınırlarda ticaret bölgeleri kurulması, Şarm el-Şeyh havalimanına güvenli geçiş ve Gazze Marine sahasından doğalgaz tedariki gibi vaatler vardı. “Kömür Gözlü” kod adlı kişi, görüşmelerin çok olumlu geçtiğini raporluyordu.
2023 yazında sadece rehine konusu ihtilafta kalmıştı. Sinvar, rehine tutulan İsrailliler karşılığında önce 500, sonra 250, en son 50 mahkumun serbest bırakılmasını istedi. Şin Bet, 20’si müebbet hapis cezası alan toplam 30 mahkumun serbest bırakılmasına razı oldu. Ağustos ayı sonunda Netanyahu bu sayıyı onayladı ancak anlaşmayı onaylayacak bakanlar komitesini toplamayı haftalarca erteledi.
İsrail’deki yargı reformu protestoları sürerken Direniş Ekseni, İsrail’i savunmasız görmeye başlamıştı ve Hamas, saldırıyı finanse etmek için İran’la görüşmeleri hızlandırmıştı.
“Bir Zilzal (Deprem) beklesinler”
Eylül ayı başında Sinvar müzakere masasından aniden çekildi. Ardından arabulucu “Kömür Gözlü” ile yüz yüze görüştü ve “İsraillilere söyle, onlara devasa bir sürpriz hazırlıyorum. Bir ‘zilzal’ (deprem) beklesinler,” dedi.
Hayatından endişe eden “Kömür Gözlü” ise İsrail istihbaratı yerine bu haberi doğrudan BAE liderinin Filistinli danışmanına iletti. Muhammed bin Zayid, yanlış alarm verip İsrail’in önleyici bir saldırı yapmasına sebep olmamak için konunun araştırılmasını istedi. Eylül ortasında “Kömür Gözlü” ve Sinvar tekrar görüştü. Sinvar bu kez şunları söyledi: “Onlara sürprizlerin anasını hazırladığımı söyleyin. Korkunç bir operasyon. Olağanüstü bir şey. Ne diyorsam kelimesi kelimesine İsraillilere iletin: Zilzal.”
Bu uyarı 15 Eylül’de Şin Bet’e iletildi. Şin Bet Şefi Ronen Bar, Başbakan’ın askeri sekreteri Avi Gil üzerinden Netanyahu ile acil bir görüşme ayarladı. 17 Eylül’de Savunma Bakanı Yoav Gallant, Askeri İstihbarat, Mossad ve Ulusal Güvenlik Konseyi’nin katıldığı güvenlik toplantıları yapıldı. Şin Bet, Sinvar’ın Irak’ta rehin tutulan İsrailli araştırmacı Elizabeth Tsurkov’u kaçırmayı planlıyor olabileceğini düşündü. Ronen Bar, yaklaşan Yahudi bayramları öncesinde ani ve yıkıcı bir saldırı olan “yangın söndürücü bomba” kod adlı bir operasyon veya güçlü savunma önlemleri alınmasını önerdi ancak toplantılardan hiçbir karar çıkmadı. Habere göre, BAE Lideri, o 45 dakikalık telefon görüşmesini tam da bu süreçte gerçekleştirdi.
Aynı günlerde Mısır İstihbarat Şefi General Abbas Kamel de Netanyahu’yu arayarak “korkunç bir operasyon” hazırlığı olduğu uyarısında bulundu. Netanyahu ona da “Gazze’de kontrol bizde, asıl sorun Batı Şeria” yanıtını verdi. 1 Ekim’de Şin Bet, Sinvar’a suikast yapılmasını önerdiğinde Netanyahu’nun cevabı sadece “Planları hazırlayın, değerlendiririm” ve “Durumu sakinleştirin” oldu. Üst düzey bir Şin Bet yetkilisi, “Netanyahu kendilerinden BAE ve Mısır uyarısını gizlemeseydi, tüm değerlendirmelerin tamamen değişebileceğini” ifade etti.
Haberde, 2011 Şalit takasında serbest kalan Sinvar’ın stratejisine de değiniliyor. Sinvar, 2017’de ezeli düşmanı El Fetihli Muhammed Dahlan ile Kahire’de [Hamas’ın askeri kanat lideri Muhammed Deif ve Moussa Abu Marzouk’un da katılımıyla] buluşmuş ve Netanyahu’ya abluka hafiflerse anlaşmaya hazır oldukları mesajını göndermişti. 2018’de Sinvar, Netanyahu’ya İbranice “Hesaplanmış risk” yazılı bir not iletmişti.
Ancak Netanyahu karar almaktan kaçındı. O dönemki Genelkurmay Başkanı Herzl Halevi durumu toplantılarda şu sözlerle eleştiriyordu: “Bu, evin duvarından dışarı fırlamış bir çiviye benziyor. Çiviyi sökmek yerine bütün aileyi toplayıp ‘Çiviye dikkat edin’ diyorsunuz. Sonunda o çiviye saplanıp kalacağımızı anlayamadık.”
7 Ekim: Reddedilen rehineleri kurtarma fırsatları
7 Ekim sabahı saat 06:29’da beklenen “Zilzal” yaşandı. Sinvar, Deif ve Mervan İsa, operasyona katılmaları için Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’a o sabah bir mektup göndermişti.
İsrail kabinesi ancak 14:45’te toplanabildiğinde ortada sadece 14 asker ve 28 sivil rehine bilgisi vardı. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich rehinelerin göz ardı edilmesini söylerken Savunma Bakanı Gallant “İsrail Savunma Kuvvetleri’ne talimat verdim. Kesinlikle müzakere yok. Sadece başları suyun altındayken bizimle konuşabilirler,” dedi.
Akşam 19:00’da Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdulrahman el-Sani, Mossad Direktörü David Barnea’yı aradı. Doha’daki İsmail Haniye ve Halil el-Hayya’yı tüm sivilleri bırakmazlarsa Katar’dan kovmakla tehdit ettiğini ve Hamas’ın sivilleri bırakmaya hazır olduğunu bildirdi. Barnea ise “Sivilleri serbest bırakmak istiyorlarsa bıraksınlar. Biz Hamas’la konuşmaya hazır değiliz,” dedi. Katar Başbakanı, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’a ulaştı. Blinken, “Durum karmaşık, 3 gün bekleyelim, ben bizzat Netanyahu ile konuşacağım,” diyerek onu durdurdu.
8 Ekim sabahı, Sinvar’ın sağ kolu Ruhi Müşteha, Dahlan’ın adamı Samir Mashharawi’yi Gazze’den aradı. Bu sırada Sinvar da telefon hattında konuşmayı dinlemekteydi. Dahlan’ın “Sivilleri hemen bırakın” resti üzerine 1 saat sonra dönen Müşteha, “Hiçbir karşılık beklemeden tüm sivilleri (18 yaş altı ve 50 yaş üstü) derhal bırakmaya hazır olduklarını”, geriye kalan askerler ve abluka konuları için sadece resmi bir arabulucu istediklerini söyledi. Dahlan bunu Şin Bet’e iletti ancak gayriresmi olarak aldığı yanıt şu oldu: “Netanyahu hiçbir şey konuşmak istemiyor. Sadece savaş ve Hamas’ın yok edilmesini istiyor.” 10 Ekim’de Müşteha cevap için tekrar aradı ancak bombardıman yoğunlaşınca iletişim tamamen koptu.
Blinken 12 Ekim’de İsrail’e ulaştı, ertesi gün Katar’a geçerek “Netanyahu henüz o noktada değil” dedi. Nihayet 14 Ekim’de Blinken, Netanyahu’nun arabuluculuğu kabul ettiğini Katar’a bildirdi ve 15 Ekim’de Mossad Şefi Doha’ya gitti ancak artık Hamas el yükseltmişti.
Ekim ayı ortasında Netenyahu’nun dış politika danışmanı Ophir Falk’ın ofisinde yapılan bir toplantıda, İsrail Savunma Kuvvetleri müzakere biriminin eski komutanı Albay Doron Hadar şu öneriyi sundu: “Kadınları ve çocukları şu an geri getirebiliriz. Gerekirse 1000 veya 2000 mahkum verelim, uluslararası baskıyla bir anlaşma yapalım.” Ancak Falk, odadakileri dışarı çıkarıp Hadar’a şu yanıtı verdi: “Burada anlaşma olmayacak. Bunlar IŞİD. Hiçbir şey alamayacaklar. Zihniyetini değiştir, Doron.”
18 Ekim’de Şin Bet’ten üst düzey bir yetkili, “Dudaklarımızı ısırıp darbeyi sineye çekmeli, mahkumları verip esirleri kurtarmalı ve sonra ilk fırsatta tekrar savaşa dönmeliydik” dediğinde Netanyahu’nun buna yanıtı “Hile açığa çıktığı an, artık hile olmaktan çıkar” oldu.
Habere resmi yalanlamalar
Haberde yer alan iddialar üzerine İsrail Başbakanlık Ofisi bir açıklama yaparak makaleyi “kesin bir yalan” olarak nitelendirdi. Açıklamada, “Başbakan Netanyahu söz konusu dönemde BAE Devlet Başkanı ile konuşmamış ve ondan hiçbir uyarı almamıştır,” denildi. Eski Şin Bet Şefi Ronen Bar ve Eski İsrail Savunma Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Herzl Halevi ise BAE Devlet Başkanı’nın ilettiği iddia edilen bu uyarı hakkında bilgilendirilmediklerini söylediler. Haaretz’in yorum talebinde bulunduğu BAE Devlet Başkanı ise konuya ilişkin herhangi bir yanıt vermedi.
Haaretz‘in yayımladığı haberi buradan okuyabilirsiniz.
MAPEG’in 24 Temmuz’da ilan ettiği, 1-7 Eylül tarihleri arasında art arda gerçekleştirilen 312. İhale Grubu’nda 115 maden sahasının ihalesi tamamlandı. İhaleye çıkarılan 51 bin hektarlık alan arasından 29 bin hektarlık bir alan 1-7 Eylül tarihlerinde satıldı. Bu sahaların ruhsatını alanlar arasında, geçmişinde çeşitli iş kazaları ve ücret anlaşmazlıkları bulunan Cengiz Holding’e bağlı Eti Bakır ve Eti Alüminyum da var.
Satılığa çıkarılan maden sahaları, Fotoğraf: Polen Ekoloji Kolektifi
Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün (MAPEG) 312. İhale Grubu kapsamında 52 ilde ilana çıkardığı 115 maden sahasının ihalesi, 1-7 Eylül tarihleri arasında günlük gruplar halinde tamamlandı. Toplam 51 bin hektarlık alanı kapsayan ihalelerde satın alınan sahaların toplam alanı 29.218 hektar (yaklaşık 41 bin futbol sahası) büyüklüğünde. 29 bin hektarlık alan, 46 ildeki toplam 71 ruhsat sahasını kapsıyor.
Polen Ekoloji Kolektifi’nin 312. İhale Grubu’na ilişkin sosyal medyadan yaptığı açıklamasında satılığa çıkarılan 115 ruhsat alanının 22 tanesi mega maden sahası (1000 hektardan büyük alan) büyüklüğünde olduğu kaydedildi.
En son dün (7 Eylül) MAPEG, Osmaniye, Rize, Siirt, Samsun, Sinop, Sivas, Şırnak, Tokat, Dersim, Uşak ve Van illerinde, toplam alanı 6.450,78 hektarlık bir alandaki (9.035 futbol sahası genişliğinde) 15 adet maden ruhsat sahasının maden şirketlerine satışını gerçekleştirdi.
Cengiz Holding de saha aldı
İhale sonuçlarına göre, Cengiz Holding’e bağlı iki şirket de toplam 2 bin bektardan büyük saha ruhsatı aldı.
Rize’deki 972 hektarlık bir saha Eti Bakır A.Ş.‘ye, Antalya’daki 1.389 hektarlık mega maden sahası ise Eti Alüminyum A.Ş.‘ye verildi. Her iki şirket de madenci Mehmet Cengiz’e ait Cengiz Holding bünyesinde yer alıyor.
Eti Bakır’ın Siirt’in Şirvan ilçesindeki maden sahasında Kasım 2023’te bir göçük meydana gelmiş, olayda iki maden mühendisi ve bir işçi hayatını kaybetmişti. Olayla ilgili hazırlanan bilirkişi raporunda, hayatını kaybeden mühendislerin asli kusurlu bulunduğu ortaya çıktı. Şirketin geçmişinde başka ölümlü kazalar da bulunuyor: 2004’te Kastamonu’nun Küre ilçesindeki bakır ocağında çıkan yangında 19 işçi, 2012’de Samsun’daki tesiste bir amonyak tankının çökmesi sonucu 7 işçi yaşamını yitirmişti. Kasım 2023’te Siirt’in Şirvan ilçesindeki maden sahasında meydana gelen göçükte 3 işçi hayatını kaybetmişti.
Cengiz Holding’e ait Mardin Mazıdağı’ndaki Eti Bakır Metal Geri Kazanım ve Entegre Gübre Tesisleri’nde 28 Haziran 2022’de akşam saatlerinde bir patlama yaşanmıştı. Patlama sonucu biri ağır iki işçi yaralanmıştı.
Samsun Eti Bakır’da Türk Metal Sendikası’na üye oldukları için işten atılan 100’den fazla işçi 2013 yılında eylem başlatmıştı.
Eti Alüminyum’un Konya’nın Seydişehir ilçesindeki fabrikası ise 2005’te özelleştirmeyle Cengiz Holding’e devredilmişti. Nisan 2026’da cumhurbaşkanı kararıyla, Cengiz Holding bünyesindeki Eti Alüminyum AŞ’ye ait Konya Seydişehir’deki 265 hektarlık alan “özel endüstri bölgesi” ilan edilmişti. Fabrika işçileri 2024 yılında düşük ücret zamlarına karşı eylem başlatmış, kendilerini Türkiye’de ağır metal iş kolunda en düşük ücreti alan işçiler olarak tanımlamışlardı.
İhale dosyasındaki bilgi notlarına göre, 115 sahanın
• 9’u Tarım ve Orman Bakanlığı’nın iznine tabi mesafede
• 7’si rüzgar enerji santrali (RES) alanlarıyla girişimli
• 8’i MTA’nın önceden maden yatağı tespit ettiği sahalarda
• 6’sı ağaçlandırma alanlarıyla, 3’ü gölet veya baraj alanlarıyla, 2’si ise HES alanlarıyla çakışıyor
Kürt illerindeki sahalar
Bingöl, Bitlis, Dersim, Diyarbakır, Muş, Şırnak, Van, Mardin ve Siirt’te toplam 14 saha ihaleye çıktı. Bunlardan Şırnak’taki 851 hektarlık sahayı FKGlobal Maden Petrol İnşaat Gıda Nakliye Emlak Gayrimenkul İth. İhr. San. ve Tic. Ltd. Şti., Siirt’teki sahayı ise Akgünler İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti. kazandı. Bu sahanın bilgi notunda karayolu ve enerji iletim hattıyla çakışma uyarısı bulunuyor.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Dr. Selçuk Mızraklı, 7 yıllık tutsaklığın ardından bugün tahliye edildi. İlk mesajları barış ve çözüm üzerine oldu.
Ajansa Welat/Ömer Demir
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Dr. Selçuk Mızraklı, 7 yıllık tutsaklığın ardından bugün tahliye edildi.
Tahliyesini, mahpus ve Mızraklı’yla aynı koğuşu paylaşan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın duyurduğu Mızraklı, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekilleri ve sevenleri tarafından Edirne Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi önünde karşılandı.
Burada yaptığı ilk açıklamada Mızraklı, barış ve çözüm mesajları verdi:
“Burada olması gereken benden önce, bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş’tır.”
Mızraklı, “Demirtaş her zamanki haliyle ne olursa olsun demokrasi ne olursa olsun barış ne olursa olsun çözüm. Mesajı her zaman bu oldu.” diye konuştu.
Mızraklı, sözlerine şöyle devam etti: “Sadece Demirtaş için değil, Sayın Öcalan başta olmak üzere hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın mülakatları yapacağınız günlerin gelmesi temennisiyle…”
Mızraklı ayrıca, “Yüreğimizde tek bir duygu var. Daha eşit, kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Cezaevinde onlarca yoldaşımız sizlerle güç buldu. Hakkımızda usulsüzce, kumpas davalarla kesilen cezalara karşı ayakta durduk ve başımız dik çıktık,” dedi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da Mızraklı’nın tahliye olmasının ardından X hesabından yaptığı açıklamada kendisiyle telefonda görüştüğünü belirterek, “Bu sevincin, özgürlüğüne kavuşmayı bekleyen tüm arkadaşlarımızla paylaşacağımız günlerin de habercisi olmasını diliyor, mücadelemizi kararlılıkla sürdürmenin sözünü veriyoruz,” dedi.
2019’da tutuklanan ve yerine kayyum atanan Amed Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanımız Dr. Adnan Selçuk Mızraklı, bugün özgürlüğüne kavuştu. Artık yeniden aramızda.
Bugün kendisiyle telefonda görüştük, geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. Selçuk Başkan’ın özgürlüğüne kavuşması…
Mızraklı’nın bu akşam 21.30 dolaylarında Diyarbakır’da olması, Diyarbakır Havaalanı’nda kitlesel şekilde karşılanması bekleniyor.
Ne olmuştu?
Ekim 2019’da gözaltına alınan ve “örgüt üyesi olma” iddiasıyla tutuklanan Selçuk Mızraklı’ya, Diyarbakır 9’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nce 9 Mart 2020’de yüzlerce kişi hakkında yalan beyanlarda bulunduğu ortaya çıkan Hicran Berna Ayverdi’nin beyanları ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) faaliyetleri gerekçe gösterilerek 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası verildi.
Yargıtay’a taşınan karar, 7 Aralık 2022’de “hukuki eksiklikler” gerekçesiyle bozuldu. Yargıtay’ın bozma kararı sonrası yeniden yapılan yargılamada, Selçuk Mızraklı hakkında 29 Kasım 2023’te yeniden 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası verildi. Mahkeme gerekçeli kararında, Hicran Berna Ayverdi’nin beyanlarına itibar etti.
Selçuk Mızraklı’nın bir PKK’liyi kayıt dışı tedavi ettiği ve polise teslim etmeden hastaneden taburcu ettiğini iddia eden Hicran Berna Ayverdi’nin beyanları, Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) alınan kayıtlarla yalanlandı. Hicran Berna Ayverdi’nin iddia ettiği tarihlerde söz konusu hastanede hiç çalışmadığı, hatta Selçuk Mızraklı ile yollarının hiçbir dönemde kesişmediği kanıtlansa da mahkeme, beyanları gerçek kabul etti.
Yine benzer şekilde yüzlerce kişi hakkında temelsiz suçlamalarda bulunduğu ortaya çıkan Ümit Akbıyık’ın beyanları ile DTK çalışmaları, Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği’nde başkanlık yapması da mahkemece karara gerekçe yapıldı.
Savaş suçlusu Ratko Mladić’in cenazesi, bugün Belgrad’da “askeri onurlarla” düzenlendi. Sırbistan hükümeti, binlerce kişinin katıldığı cenazeyi resmi olarak “devlet cenazesi” ilan etmedi. Avrupa Birliği “utanç” ve “yüceltme” ifadeleriyle tepki gösterdi. Türkiye’den ilk resmi açıklama ise 8 Eylül’de geldi.
Yugoslavya’nın dağılması sürecinde yaşanan Bosna Savaşı’nda işlenen insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve soykırım suçlarından suçlu bulunarak 2021’de mahkum edilen ve 27 Ağustos’ta Lahey’de Birleşmiş Milletler (BM) gözetimi altında ölen Bosnalı Sırp Ordusu Generali Ratko Mladić için 5 Eylül’deki anma programlarının ardından bugün (7 Eylül), Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da cenaze töreni düzenlendi.
84 yaşında ölen savaş suçlusu, 24 Mart 1994’te intihar eden kızı Ana Mladić’in yanına, Topčider Mezarlığı’na gömüldü.
Mladić’in bedeni, 3 Eylül Perşembe günü Sırbistan hükümetine ait bir uçakla Lahey’den Belgrad’a getirilmişti. Mladić, Askeri Tıp Akademisi’ne (Vojnomedicinska Akademija) otopsi yapılmak üzere götürülürken konvoyun geçiş güzergahında çeşitli noktalarda, üzerlerinde “Ebedi Şan General,”“Hoş Geldin General,”“Kahramanlar Asla Ölmez” gibi ifadeler bulunan pankartların açılması dikkat çekmişti.
5 Eylül Cumartesi günü Belgrad’da bulunan Sırp Ordu Evi’nde (Dom Vojske) Mladić için anma töreni gerçekleştirildi. Bu anma töreni, fiilen devlet tarafından değil, emekli generaller derneği tarafından organize edildi. Ancak Mladić’in bedeninin Sırbistan hükümetinin kendi uçağıyla, devlet bayrağına sarılı tabutla ve Sırbistan Ordusu askerlerince taşınarak Belgrad’a getirildiği göz önüne alındığında süreç, bölgedeki bağımsız medya kurumları tarafından devletin süreçteki rolünü gizleme çabası olarak yorumlandı.
Foto: EPA/Andrej Cukic
Törene Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujić, Republika Srpska Cumhurbaşkanı Siniša Karan, Republika Srpska Çalışma ve Gazi-Malul Koruma Bakanı Radan Ostojić’in yanı sıra yüzlerce insan da katıldı.
Bu gelişmelerle birlikte, Avrupa Birliği (AB) Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos, “Mladić’in ölümünün ardından yaşanan yüceltmelerin, AB’nin değerlerine aykırı olduğunu” belirterek 10 Eylül’de yapacağı Sırbistan ziyaretini iptal etti.
Ratko Mladić was convicted of genocide, crimes against humanity and war crimes. The return of his remains to Belgrade reminds Europe of the darkest pages in our recent history.
The glorification surrounding his death is incompatible with the values on which the EU path is…
6 Eylül Pazar akşamı oynanan Kızılyıldız-Partizan futbol müsabakası öncesinde Kızılyıldız’ın taraftar grubu Delije tarafından, Ratko Mladić’in yüzünün tasvir edildiği bir koreografi ve üzerinde “Pravac Potočari*” (İstikamet Potočari) yazan bir pankart sergilendi. Ayrıca maçın başlangıcından önce 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.
Bu anın görüntüleri, kulübün resmi sosyal medya hesabından da paylaşıldı. Mladić’in öldüğü gün olan 27 Ağustos’ta da yine kulübün oynadığı bir müsabakada açılan ve Mladić’i yücelten bir pankart, kulübün resmi sosyal medya hesabından paylaşılmıştı.
Srebrenica Anneleri Derneği, yaptığı açıklamada durumu “Çetnik ideolojinin yeniden canlandırılması” olarak adlandırarak kınadı.
* Pankartın üzerinde bulunan bu ifade, Mladić’in, komutasındaki Bosnalı Sırp askerlere Srebrenica’ya girdikten sonra verdiği emri simgeliyor. BM’nin “güvenli bölge” ilan ettiği kasabada Hollandalı BM Barış Gücü’nün bulunduğu Potočari’deki üs bölgesi, Bosnalı Sırp askerler şehre girdikten sonra halkın sığındığı noktaydı. Buraya sığınan halktan erkekler ayırılarak tutuklandıktan ve BM Barış Gücü üssü terk ettikten sonra ise soykırım gerçekleşmişti. Ayrıca her yıl Srebrenica Soykırımı’nın anıldığı anıt mezarlık da Potočari’de bulunuyor.
Mladić’in bedeni, bugün sabah saatlerinde Aziz Luka Kilisesi’ne (Crkva Svetog Luke) getirildi. Burada Sırp Ortodoks Kilisesi’nin başı Patrik Porfirije’nin yönettiği ayin düzenlendi. Ayine katılmak için binlerce insan kuyruğa girdi, kuyruğun uzunluğu yüzlerce metreyi buldu.
Ayine katılan insanların üzerlerinde savaş suçlusunu yücelten kıyafetler de bulunuyordu.
Ayin sonrasında Sırbistan Silahlı Kuvvetleri mensubu askerler sıraya dizilirken mezarlığa gidildi. Mladić’in gömülmesi sırasında Sırbistan Ordusu’ndan bir “Onur Birliği,” silahlarıyla üç kez “onur atışı” gerçekleştirdi.
EPA/Andrej Cukic
Savaş suçlusunun cenazesine Bosna-Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi’nin Sırp üyesi Željka Cvijanović, Republika Srpska Cumhurbaşkanı Siniša Karan, Republika Srpska Başbakanı Savo Minić, halihazırda siyasi yasaklı olan ve Bosna-Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi eski üyesi ayrılıkçı Bosnalı Sırp siyasetçi Milorad Dodik, Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujić, Savunma Bakanı Bratislav Gašić, Kültür Bakanı Nikola Selaković, Kamu Yatırımları Bakanı Darko Glišić, Rusya’nın Belgrad Büyükelçisi Aleksandar Bocan-Harčenko gibi pek çok üst düzey isim katıldı. Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić ise Özbekistan Cumhurbaşkanı’nın önceden planlanmış ziyaretini gerekçe göstererek cenazeye katılmadı ama oğlu Danilo Vučić cenazede yer aldı. Bu, Sırbistan’daki bağımsız medya kaynakları tarafından Vučić’in yaklaşan genel seçim öncesi hem ülke içerisinde hem de AB’ye uyguladığı kaçamak politikaları olarak yorumlandı.
Kırmızı bültenle aranan Radeta da cenazede
Aşırı sağcı savaş suçlusu Vojislav Šešelj‘in Lahey’de görülen mahkemesinde savunma ekibinde yer alan Vjerica Radeta, o davada iki tanığı tehdit etmek, rüşvet ve gözdağı vermek gibi suçlamalarla aranmasına karşın bugün cenazede kameralara yansıyan isimlerden biriydi.
Foto: BIRN
Sırbistan, İnterpol’ün hakkında kırmızı bülten ile yakalama kararı çıkardığı Radeta’yı teslim etmeyi reddediyor.
Kaçak “devlet cenazesi”
Vučić yönetimi, cenazeyi resmi olarak “devlet cenazesi” ilan etmedi ve ulusal yas ilan edilmedi. Adalet Bakanı Vujić’in ölüm sonrası ilk açıklamasında kullandığı “en yüksek devlet ve askeri onurlarla” ifadesine karşın hükümet sonradan kararı ailenin inisiyatifine bıraktığını söyledi. Sonuçta cenaze yalnızca “en yüksek askeri onurlarla” yapıldı ve “devlet cenazesi” etiketi resmi olarak hiç kullanılmadı.
Foto: Detektor.ba
Buna karşın devlet, fiiliyatta tam bir devlet cenazesinde üstüne düşen hemen her şeyi gerçekleştirdi: Beden, Lahey’den özel bir devlet uçağıyla getirildi, tabutu Sırbistan Ordusu askerleri taşıdı, havalimanında askeri törenle karşılandı, güzergah boyunca güvenlik ve lojistik destek sağlandı. Vreme‘nin haberine göre bu, hükümetin bilinçli bir tercihi. Habere göre hükümetin hedefi, iç kamuoyuna karşı Mladić’in “mirasını koruyan” taraf gibi görünmek iken AB’ye karşı ise “resmi bir tören düzenlemedik” diyebilme esnekliğini korumak olarak belirtiliyor.
Ayrıca hukuki olarak, Sırbistan Ordu Kanunu gereği bir yıldan fazla hapis cezası alan askerler, askeri rütbesini ve buna bağlı haklarını otomatik olarak kaybediyor. Bu sebeple Mladić’e resmi bir “devlet cenazesi” düzenlemek, yasaya aykırı durumda.
Cenazeye tepkiler: “En güçlü ifadelerle kınıyoruz”
Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Elmedin Konaković, bugün gazetecilere yaptığı açıklamada, “bir savaş suçlusuna en yüksek askeri onurların verildiğini” ve “çok sayıda Sırbistan hükümet yetkilisinin hem cenazeye hem de anma törenine katıldığını gördüklerini” söyledi. Cumhurbaşkanı Vučić’in cenazeye katılmayarak “korkakça” davrandığını belirten Konaković, buna rağmen herkesin “Vučić’in bu sürecin fiilen organizatörü, uygulayıcısı ve kişisel olarak en büyük sorumlusu olduğunu bildiğini” belirtti.
Konaković ayrıca Amerika Birleşik Devletleri (ABD), AB ve Birleşik Krallık’a gönderilmek üzere taslak mektupların hazırlandığını açıkladı. Bosna-Hersek’in AB’ye, birliğin “kendi ilkelerine gerçekten saygı gösterip göstermediğini” soracağını ifade etti. Sırbistan’la resmi diyaloğu azaltacağını ve Belgrad’daki Bosna-Hersek büyükelçiliğinden personel çekeceğini duyuran Konaković, görevde olduğu sürece Sırbistan’la ekonomik işbirliği konusunda hiçbir görüşme yapılmayacağını da sözlerine ekledi.
AB Dış İlişkiler Servisi (EEAS) Komisyon Sözcüsü Christian Wigand, 7 Eylül’de yaptığı açıklamada, savaş suçlularının yüceltilmesinin, soykırım inkârının ve tarihi revizyonizmin “en temel Avrupa değerleriyle çeliştiğini ve ne AB’de ne de aday ülkelerde yeri olduğunu” belirtti. Ayrıca Mladić’i “savaş suçları, soykırım ve insanlığa karşı suçlar işlemiş, kesinleşmiş hükümle mahkum edilmiş bir savaş suçlusu” olarak tanımladı.
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Michael O’Flaherty, 4 Eylül’de yaptığı açıklamada, “Srebrenica soykırımı ve insanlığa karşı suçlardan mahkûm edilmiş, ölmüş bir savaş suçlusunun kamuya açık şekilde yüceltilmesinden tiksinti duyduğunu” söyledi. Bunun Bosna-Hersek’te yasal olarak suç teşkil ettiğini ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında korunan bir ifade özgürlüğü olmadığını vurguladı.
Hırvatistan Başbakanı Andrej Plenković, Sırbistan’ın Mladić için bir devlet cenazesi düzenlemesi halinde bunun “AB’ye giden kapıyı kendi eliyle kapatmak” anlamına geleceğini söyledi.
Belçika Dışişleri Bakanı Maxime Prévot, Mladić’e cenaze onurları verilmesinin “utanç verici ve mağdurlara saygısızlık” olacağını söyleyerek bu eylemi “en güçlü ifadelerle kınadığını” belirtti.
ABD Kongre Üyeleri Greg Murphy ve Marc Veasey, cenazenin yapıldığı gün sembolik olarak Srebrenica’daki Potočari Mezarlığı’nı ziyaret ederek soykırım kurbanlarına saygılarını sundu.
Von Der Leyen: “Şok” olduk
Cenaze günü (7 Eylül), Avrupa Komisyonu Baş Sözcüsü Paula Pinho, “Devlet onurlarıyla bir cenaze öngörüldüğünü duymuştuk, ama durumun böyle olmadığını öğrendik.” demişti. Ancak Komisyon Baş Sözcüsü’nün bu açıklamasının ardından 8 Eylül’de Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise cenazedeki görüntülerin “şok edici” olduğunu belirtti. Von Der Leyen, “Cenazeye resmi olarak destek verilmesinin unsurları ve bazı üst düzey Sırp yetkililerin cenazeye katılımı, son derece üzücüdür,” dedi.
The images from Ratko Mladić’s funeral yesterday in Belgrade were shocking.
Ratko Mladić was a convicted war criminal. He was responsible for genocide, war crimes, and crimes against humanity. He died while serving a life sentence for the Srebrenica genocide and other crimes.…
Konu ile ilgili ilk Türkiye’den ilk resmi açıklama 8 Eylül Salı günü geldi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, resmi X hesabından yaptığı açıklamada, “Söz konusu mahkeme kararlarının reddedilmesi veya hüküm giymiş faillerin kahramanlaştırılmaya çalışılması, mağdurların ve yakınlarının acılarını derinleştirmekte, aynı zamanda bölgede barış ve uzlaşı yönünde yıllardır kararlılıkla sürdürülen çabalara zarar vermektedir,” dedi. Açıklama, Dışişleri Bakanlığı’nın İngilizce resmi X hesabından da paylaşılırken, Türkçe hesaptan herhangi bir açıklama paylaşılmadı.
Ratko Mladiç’in Cenaze Töreni Hakkında:
Soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından ötürü uluslararası mahkemelerce kesin hükümle mahkum edilmiş olan Ratko Mladiç’in cenaze töreninin, işlenen ağır suçların ve yaşanan insani acıların inkarı anlamına gelecek şekilde…
— Öncü Keçeli | Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü (@oncukeceli) September 8, 2026
Türkiye resmi makamları, tarihsel olarak Srebrenica Soykırımı’nın yıldönümlerinde düzenli olarak açıklamalar yayımlıyor. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçmişte “Srebrenica’nın açtığı yaralar hâlâ kanıyor” gibi ifadelerle Boşnak halkına destek mesajları vermekteydi.
Cumhurbaşkanlığı’ndan veya Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan doğrudan bir açıklama ise yapılmadı.
YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel ise bugün, resmi X hesabından Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Alija Izetbegović’in mezarında dua ederken bir fotoğrafını paylaşarak yaptığı açıklamada, “Sırbistan makamlarının bu sorumsuz tutumu kabul edilemez. Bunu yalnızca bir siyasetçi olarak değil, bir insan olarak da kınıyorum,” dedi.
Srebrenitsa Soykırımcısı Ratko Mladiç’in cenazesinin, askeri törenle bir kahramanlık gösterisine dönüştürülmesini kınıyorum.
Sırbistan makamlarının bu sorumsuz tutumu kabul edilemez. Bunu yalnızca bir siyasetçi olarak değil, bir insan olarak da kınıyorum.
30 yıllık infaz süresini dolduran Mehmet Sait Yıldırım’ın koşullu salıverilme talebinin cezaevi idaresince üçüncü kez ertelenmesine yaptığı itiraz, İzmir 2. İnfaz Hakimliği tarafından reddedildi. Kalp krizi geçirmesine, cezaevinde disiplin cezası bulunmamasına ve kurallara uyduğu tespit edilmesine rağmen Yıldırım hakkında “iyi halli olmadığı” değerlendirmesi yapıldı.
İzmir 2. İnfaz Hakimliği, 30 yıllık infaz süresini dolduran Mehmet Sait Yıldırım’ın avukatı Fatma Demirer aracılığıyla yaptığı itirazı 3 Eylül 2026 tarihli gerekçeli kararla reddetti. İtiraz, İzmir 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu’nun 24 Ağustos 2026 tarihli, koşullu salıverilmeyi üçüncü kez erteleyen kararına yönelikti.
Hakim Şule Tunç imzalı kararda, kurulun değerlendirmesinde “usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı” belirtilerek itirazın reddine karar verildi.
Kurul: Kurallara uydu ama tahliye olamaz
Kararda aktarılan idare kurulu değerlendirmesine göre Yıldırım’ın cezaevindeki yükümlülüklerini yerine getirdiği, kurum demirbaşlarına zarar vermediği, oda düzeni ve temizlik kurallarına uyduğu, görevlilere veya diğer hükümlülere yönelik tehdit, tahrik ya da kavga gibi bir davranışının bulunmadığı, spor etkinliklerine katıldığı, kitap okuma alışkanlığının olduğu ve kaldırılmamış bir disiplin cezası taşımadığı tespit edildi. Eşya, mektup ve para yatırma işlemlerinde de örgütsel faaliyete dair bir bulguya rastlanmadığı da kaydedildi.
Buna karşı kurul, Yıldırım’ın vasisi ile 30 Mart 2026’da yaptığı kapalı ziyaretin kayıtlarına dayanarak farklı bir sonuca ulaştı. Kayıtlardan hareketle Yıldırım’ın örgüt ideolojisini sahiplenen ifadeler kullandığı, deneme sürecini “siyasi rehin” olarak nitelendirdiği ve örgüt liderinin yakalanma sürecini “uluslararası komplo” şeklinde değerlendirdiği gerekçe gösterilerek tahliye edilmesi halinde “örgütle ilişkisini devam ettireceği” kanaatine dayanak yapıldı.
Kurul ayrıca Yıldırım’ın psikososyal servisle görüşmeyi kabul etmediğini, kendisine yönelik bireysel görüşme talebini reddettiğini, pişmanlık ifade eden bir gelişim göstermediğini, geçmiş olaylardan ders çıkarmakta zorlandığını ve toplumla bütünleşmeye hazır olmadığını değerlendirerek oy birliğiyle “iyi halli olmadığı” sonucuna vardı.
Tahliye üç ay daha ertelendi
Bu değerlendirme doğrultusunda kurul, Yıldırım’ın 27 Ağustos 2026 itibarıyla koşullu salıverilmesinin uygun olmadığına ve üç ay süreyle yeniden denemeye tabi tutulmasına karar vermişti. Bir sonraki değerlendirme tarihi 24 Kasım 2026 olarak belirlendi.
İnfaz Hakimliği, kararında 5275 sayılı Kanun’un 107/1. maddesindeki “koşullu salıverilmeden yararlanabilmek için infaz süresinin iyi halli geçirilmesi gerektiği” hükmüne ve Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmeliğin ilgili maddelerine dayandı. İyi hal değerlendirmesinin idare ve gözlem kurulunun yetkisinde olduğu vurgulanan kararda, kurulun 24 Ağustos 2026 tarihli kararında hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varıldı.
Karara karşı, tebliğden itibaren iki hafta içinde İzmir 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz yolu açık tutuldu.
Kurul sonrası kalp krizi geçirmişti
Mehmet Sait Yıldırım, İdare ve Gözlem Kurulu’yla 24 Ağustos’taki görüşmesi ardından kalp krizi geçirmiş, İzmir Şehir Hastanesi’nde anjiyo yapılarak kalbine iki stent takılmıştı. Yoğun bakım sürecinin ardından taburcu edilen Yıldırım yeniden cezaevine gönderilmişti.
Yıldırım, 30 yıllık kesintisiz infaz süresini 27 Şubat 2025’te tamamlamış ve bu tarihte koşullu salıverilme hakkı doğmuştu. Ancak tahliyesi bu tarihten bu yana cezaevi idaresi tarafından üç kez, toplam 21 ay ertelendi.
Ne olmuştu?
Mehmet Sait Yıldırım, 1993’te PKK üyesi olma iddiasıyla gözaltına alındı ve 1995’te müebbet hapis cezasına mahkum edildi. Yıldırım, kalp ve damar hastalıkları, KOAH, hipertansiyon ve diğer kronik rahatsızlıkları sebebiyle ağır hasta mahpuslar arasında yer alıyor ve ağır sağlık sorunlarına rağmen 33 yıldır cezaevinde tutulmaya devam ediyor.
Yıldırım, 2013-2015 çözüm sürecinde, Abdullah Öcalan’ın talebi üzerine oluşturulan ve kamuoyunda “İmralı sekreteryası” olarak bilinen 5 kişilik mahpus grubunda yer aldı. Sağlık sorunları nedeniyle İmralı’da yalnızca 9 gün kaldıktan sonra başka bir cezaevine sevk edildi. Daha sonra yaşadıklarını “İmralı’da Dokuz Gün” adlı kitabında anlattı. Tutsaklığının önemli bir kısmını tek kişilik hücrede, tecrit altında geçirdi.
Mehmet Sait Yıldırım, hapis cezası 27 Şubat 2025’te sona ermesine rağmen, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından “iyi halli” olmadığı ve “pişmanlık duymadığı” gerekçesiyle tahliye edilmemişti. 25 Kasım’da tekrar toplanan Kurul, Yıldırım’ın tahliyesini bir kez daha engellemişti. Bir sonraki değerlendirme için 9 ay sonraya ( 25 Ağustos 2026) gün vermişti.
Kürt meselesinde kullanılan ayrımcı ve güvenlikçi dili yeniden ürettiği gerekçesiyle eleştirilen Ari Barokas, kriterleri arasında “barışın dilini kullanmak” bulunan Uluslararası Hrant Dink Ödülü töreninde sahne alacak. Konuyla ilgili niha+’ın sorularını yanıtlayan Hrant Dink Vakfı, Barokas’ın sözlerinden haberdar olduğunu belirtirken programda değişiklik yapılmayacağını açıkladı: “Sanat ve sanatçı özgürlüğünü çok kıymetli buluyoruz.”
*Ari Barokas (sol), Foto: sosyal medya
Uluslararası Hrant Dink Ödülü, Hrant Dink’in doğum günü olan 15 Eylül’de 18’inci kez sahiplerini bulacak. Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde yapılacak törenin duyurusunda, gecenin sunuculuğunu Şebnem Hassanisoughi’nin üstleneceği belirtilerek, Maral Ayvaz, Ari Barokas ve Sasa Serap’ın da müzikleriyle sahne alacağı aktarıldı.
Gecede sahne alacak isimlerden Ari Barokas, Duman grubunun bas gitaristi Ari Barokas, Ağustos 2026’daki bir konserde sahneden “Teröristler durduğu yerde, İmamoğlu çürüsün içeride” sözleriyle Ekrem İmamoğlu’nun tutuklu kalmasına tepki gösterdi.
“Teröristler durduğu yerde…”
Barokas, Ağustos ayında İstanbul Müze Gazhane’de verdiği konserde, 2018 yılında yayımlanan “Gavurlar” isimli şarkısının sözlerini tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na destek vermek için değiştirerek şarkının orjinalinde yer alan; “Teröristler durduğu yerde / Profesörler çürüsün içerde” sözlerini, “Teröristler durduğu yerde / İmamoğlu çürüsün içeride” şeklinde değiştirdi.
5 Ağustos 2026 tarihindeki Müze Gazhane konserinden
Barokas’ın söz konusu sözleri, Türkiye’de Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında devam eden sürece yönelik olduğu gerekçesiyle tepki çekti. Tepkilerin merkezinde, kullanılan “terörist” ifadesinin Kürtlere yönelik ayrımcı/güvenlikçi dili yeniden üretmek görüşü yer alıyor.
Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) 9 Ağustos tarihinde yaptığı bir açıklama ile Barokas’ın şarkının sözlerini bu şekilde telafuz etmesini eleştirdi.
Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı PKK’nin kendisini feshetme ve silahlı mücadelenin son bulması ile ilgili çağrısının ardından “savaş ve çatışmanın son erdiği, mücadele ve direnişte ise yeni bir dönemin başladığı” belirtilen açıklamada, “Derdi barış olmayanlar, derdi demokrasi olmayanlar, derdi Kürt sorununun çözümü olmayanlar, hatta Kürtlerin hiç umurlarında olmadığı kesimler kalkıp bu ‘Çerçeve Yasası’ üzerinden Kürt halkına saldırıyor, değerlerimize saldırıyor, dil uzatıyorlar. 50 yıldır savaşın ortasında bize ‘terörist’ dediler, bir gün bile barıştan söz etmediler. Görünen o ki içleri rahat etmemiş, işte bugün müzakere masasındayız, buna rağmen bize hâlâ ‘terörist’ diyorlar ve bunu sözde sanat yoluyla yapıyorlar. Müzik yoluyla yapıyorlar… Duman grubuna da sesleniyoruz: Siz ne zaman barış için tek bir kelime ettiniz? Ne zaman halkların hakları için bir şarkı yaptınız” denildi.
Barokas ödül töreninde sahne alacak
Bu gelişmeden kısa bir süre sonra Hrant Dink Vakfı, 18’inci Uluslararası Hrant Dink Ödülü töreninde sahne alacak sanatçılar arasında Barokas’ın da bulunduğunu duyurdu.
Vakıf, Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün “ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir dünya” için çalışan kişilere verildiğini belirtiyor. Ödülün kriterleri arasında “barışın dilini kullanmak” da yer alıyor.
Hrant Dink Vakfı’nın 2026 ödül törenine ilişkin duyurusunda ödülün standartları şu şekilde:
“Ödül, ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir dünya için çalışan, bu idealler uğruna bireysel risk alan, ezber bozan, barışın dilini kullanan, bunları yaparken insanlara mücadele etme yolunda ilham ve umut veren kişilere veriliyor.”
Ödül her yıl Türkiye’den ve Türkiye dışından iki kişi, kurum ya da gruba veriliyor. Tören sırasında hak mücadeleleriyle öne çıkan kişi ve inisiyatifler de “Işıklar” adı altında tanıtılıyor.
15 Eylül’deki törende “barışın dilini kullanan” kişi ve kurumlara verilen ödüller sahiplerini bulurken, aynı gecenin müzik programında yaklaşık bir ay önce kullandığı “teröristler” ifadesi nedeniyle eleştirilen Barokas da sahne alacak.
Hrant Dink Vakfı’na sorduk
Ödül töreni ile ilgili duyurunun ardından, Ari Barokas’ın ödül töreninin yapılacağı gecede sahne almasını Hrant Dink Vakfı’na sorduk. Açıklamada, “Vakıf niyet okuması yaparak insanları sözlerinden dolayı yargılama yetkisini kendisinde göremez. İfade özgürlüğünü savunan ve sansüre karşı olan bir kurum olarak böyle bir şey düşünülemez” denildi.
Vakıf, Barokas’ın konserde kullandığı “Teröristler durduğu yerde / İmamoğlu çürüsün içeride” sözlerinden ve bu sözlerin ardından gelen tepkilerden haberdar mı? Evet ise Barokas kullandığı dili ‘ayrıştırıcı’ bulmuyor mu?
Evet, haberdarız. Barokas’ın bu sözlerle İmamoğlu’nun tutukluluğuna dair bir eleştiri dile getirdiğini anlıyoruz. “Terörist” kelimesinden de bizler toplumu, toplumsal barışı tehdit edenleri, toplu cinayet işleyenleri anlıyoruz ve bunun kanıtlarını da günümüzde her ortamda görüyoruz. Hrant Dink cinayeti de bunun somut örneklerinden biri değil mi?
Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün kriterleri arasında yer alan “ayrımcılıktan, ırkçılıktan ve şiddetten arınmış bir dünya” ile “barışın dilini kullanmak” ilkeleri kapsamında Barokas’ın törende sahne alması Vakıf tarafından nasıl değerlendiriliyor?
Hrant Dink Vakfı ve Ödülü Hrant Dink’in bir cinayete kurban gitmesinin ardından, benzer cinayetler ve adaletsizlikler olmasın diye oluşturuldu. Uluslararası Hrant Dink Ödülü, her yıl Hrant Dink’in doğum günü olan 15 Eylül’de bir törenle veriliyor; bu yıl 18. defa sahiplerini bulacak. Ödül, her sene biri Türkiye’den, biri Türkiye dışından iki kişi, kurum ya da gruba veriliyor ve yıllardır bir arada yaşamı ve şiddetsizliği savunuyor. Ödül töreninde her sene pek çok sanatçı sahne alıyor. Ödülün ideallerini savunan tüm sanatçıların gönüllü olarak bu çabaya destek vermesini her zaman çok kıymetli buluyoruz.
Ari Barokas’ın 18’inci Uluslararası Hrant Dink Ödülü töreninde sahne almasına ne zaman karar verildi? Davet, Barokas’ın Müze Gazhane’deki konserinden önce mi, sonra mı yapıldı?
Ödül töreninin organizasyonu her yıl bir önceki törenin ardından şekillenir ve Ari Barokas bu törende iki parçayla yer almayı davetimiz üzerine kabul etti.
Barokas ile planlama yapılırken söz konusu şarkıda ifade ettiği şeylere ilişkin bir konuşma geçti mi? bu konuda görüşleri veya açıklaması alındı mı? Evet ise nedir? Cevabı Dink Vakfı’nın benimsediği ilkeler doğrultusunda mı?
Takdir edersiniz ki sözlerinden dolayı bir cinayete kurban gitmiş bir kişi adına kurulmuş bir vakıf, niyet okuması yaparak insanları sözlerinden dolayı yargılama yetkisini kendisinde göremez. İfade özgürlüğünü savunan ve sansüre karşı olan bir kurum olarak böyle bir şey düşünülemez.
Barokas’ın programdaki yerine ilişkin herhangi bir değişiklik gündemde mi?
Hayır. Sanat ve sanatçı özgürlüğünü çok kıymetli buluyoruz. Hedef gösterilmenin bedelini en yakından bilen bir kurum olarak, niyet okumalarla kişileri hedef göstermeyi doğru bulmuyoruz.
2026 Ödül Komitesi’nde kimler var?
Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün 2026 Ödül Komitesi Başkanlığı’nı akademisyen Ayşe Kadıoğlu yürütüyor.
Komitede Ali Alper Akyüz, Milena Büyüm, Delal Dink, Nayat Karaköse, Gülten Kaya, Çiğdem Mater, Olcay Özer, Deniz Ezgi Sürek, Zeynep Taşkın, Aylin Vartanyan ve Emma Sinclair-Webb yer alıyor.
Ödülün koordinatörlüğünü ise Zeynep Sungur yürütüyor.
Hrant Dink de nefret söyleminin hedefindeydi
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, Ermeni kimliği, geçmişle yüzleşme, demokratikleşme ve Türkiye-Ermenistan ilişkileri üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle milliyetçi çevrelerin hedefi haline geldi.
Dink, hakkında açılan davalar ve kamuoyunda yürütülen hedef göstermelerin ardından 19 Ocak 2007’de İstanbul Şişli’de bulunan Agos gazetesi önünde öldürüldü.
Dink’in öldürülmesinin ardından kurulan Hrant Dink Vakfı’nın çalışma alanları arasında ayrımcılık ve nefret söylemiyle mücadele de bulunuyor. Vakıf, medyada nefret söyleminin izlenmesi ve ayrımcı söylemlerin görünür kılınmasına yönelik çalışmalar yürütüyor.
İstanbul’da yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudilere dönük saldırılarıkapsayan 6-7 Eylül Pogromu’nun üzerinden 71 yıl geçti. 10’dan fazla insan yaşamını yitirdi, yüzlerce kadın tecavüze uğradı ve binlerce mekân saldırıların hedefi oldu. Failler ise devlet zırhına alındı.
Fotoğraf: Fahri Çoker Arşivi / Tarih Vakfı Yayınları
29 Ağustos 1955’te başlayan ve temel gündemi Kıbrıs sorunu olan Yunanistan–Türkiye–İngiltere üçlü konferansı eylül ayında da devam ediyordu.
6 Eylül 1955’te saat 13.00’te devlet radyosu, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu ev ile Türk Konsolosluğu binasında bahçede saat gece yarısını dört geçe bir bomba patladığı, bu patlama sonuncunda Atatürk’ün doğduğu evin pencereleriyle, konsolosluğun camlarının hasara uğradığı şeklinde bir haber duyurdu.
Aynı gün Demokrat Parti yanlısı, Mithat Perin’in sahibi, Gökşin Sipahioğlu’nun yazı işleri müdürü olduğu İstanbul Ekspres gazetesi ikinci baskısına “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı” manşetiyle çıktı.
Genelde 20.000 civarı tirajı olan gazete, buna karşın o gün 290.000 baskı gerçekleştirdi.
Gazete, o gün Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul’da satıldı.
İstanbul, Rumlara karşı, 6 Eylül akşamı tarihinde eşine az rastlanan bir yağma, yıkım ve pogroma sahne oldu.
İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli’deki Haylayf Pastanesi’ne yapıldı. Pogromcu kalabalık bundan sonra Kumkapı, Samatya, Yedikule ve Beyoğlu’na giderek Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin mekânlarına saldırdı.
Kıbrıs Türktür Derneği’nin yanı sıra Türkiye Milli Talebe Federasyonu, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı ve Demokrat Parti de saldırıları kışkırtan örgütlerin başında geldi.
Fotoğraf: Fahri Çoker Arşivi / Tarih Vakfı Yayınları
“Polis ve jandarma bu tahrip işine seyirci bulunuyordu”
Emniyet ve diğer kolluk makamlarının saldırılara müdahale etmediği bilinirken, Rumların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan yirmi-otuz kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyon, otobüs ve vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı.
Dönemin Anadolu Ajansı muhabiri Selçuk Emre, pogroma dair yazdığı raporda şöyle diyor:
“Reisicumhurumuz Celal Bayar İzmir’de bulunuyordu ve bir gün evvel, 5 Eylül’de İstanbul’a müteveccihen İzmir’den vapurla hareket etmişti. Başvekil Adnan Menderes tarafından uğurlanıyordu. 6 Eylül sabahı saat 12’de Reisicumhurumuz Celal Bayar İzmit’te mezkûr şehirliler ve Vali tarafından Galata rıhtımında istikbal edilmiş ve kendisini karşılayanlarla birlikte yoluna devam olunmuştu. Reisicumhurumuzun İstanbul’a geliş haberi Ankara ve İstanbul Radyolarının öğle servisinde neşredilerek, üzerine doğruca Ajans da verdi. Haber yapıp Ankara’ya verdikten sonra Ajans dâhilinde açıklama başladı. O esnada telefon geldi. Santralden, acele arandığımız ve Komünizmle alakalı bir mesele için hemen gitmemiz gerektiği soruluyordu.
Bunu müteakip olarak, Atatürk’ün Selanik’te doğmuş olduğu evin önüne (5 Eylül gecesi) bombaların atıldığı, atılan bombanın Atatürk’ün evi ile Selanik Konsolosluğumuza büyük zarar verdiği haberi ajans tarafından intikal ettirildi. Haberin teyide muhtaç olduğu, intikal eden haberin tahkike muhtaç bulunduğu anlaşılmasına rağmen, radyo tarafından bu haber saat 13.00’ten itibaren yayınlanmaya başlandı.
İstanbul halkı bu haberle sarsılmış, heyecan dalgaları içinde bulunuyordu. Ajans vasıtasıyla alınan talimat üzerine vilayetçe bu hususun teyidi için sefirlik ve konsoloslukla temas edilmeye başlandı. Saat 16.00 sıralarında Londra Büyükelçiliğimizden gelen telgrafla hadisenin doğruluğu anlaşılmış ve Vali tarafından hükümete bildirilmişti. Tophane’deki seyrüsefer ışıklarının yanına geldiğimiz zaman 100-150 kişilik bir grup, ellerinde bayraklar ‘Kıbrıs bizimdir, Kıbrıs Türk’tür, Atatürk’ün evini bombalayanı biz yaşatmayız’ diye bağırarak Karaköy tarafından gelip Boğazkesen’e döndüler. Bu grup bir başıbozuk alayından farksız ve hepsinin elinde sopalar ve demirler bulunuyordu. Geçtikleri her dükkânın camını, çerçevesini indiriyor, içindeki eşyaları tahrip ediyorlardı.
Hayretler içinde kalmıştık… Ne olduğunu pek kavrayamadık… Yol açıldı… Ağır ağır kapı içine doğru tramvay caddesini takiben ilerliyorduk. Tramvay caddesi adeta bir harp meydanını andırıyordu. Caddenin her iki tarafındaki ekseri dükkanlar tahrip edilmiş, içlerindeki eşyalar sokağa atılmıştı… Ve tahrip işi devam ediyordu. Polisler cadde boyunca sıralanmışlar, dükkânları tahrip eden kudurmuş haldeki halka sadece bakıyorlardı.
Kapıiçinden Karaköy’e yaklaştıkça tahribat derecesi artıyordu. Karaköy ve Karaköy Meydanı tahrip edilmiş ve sokağa atılmış buzdolabı, motosiklet, bisiklet ve sair maddelerle dolmuştu. Yol boyunca ters çevrilmiş ve yakılmış otomobiller vardı. Karaköy’deki mağazaların üst katlarından top top kumaşlar atılıyor ve aşağıda bulunan şahıslar tarafından bu kumaşlar geçen otomobillerin tamponlarına bağlanarak caddelerde sürüklendiriliyordu. Karaköy’de noktanın yanında bulunan bir şapkacı dükkânı tahrip edilirken noktadaki polis ve dükkânın önündeki bir jandarma bu tahrip işine seyirci bulunuyordu.“
10’dan fazla kişi öldürüldü, binlerce mekân saldırıya uğradı
11 ila 15 kişi organize saldırılarda öldürüldü. 300 kişi saldırılar nedeniyle yaralandı. 400’e yakın kadının ise saldırılar sırasında tecavüze uğradığı tahmin ediliyor.
4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul saldırıya uğradı.
İzmir’de ise konsolosluk binaları ve Yunan pavyonu zarar gördü.
Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon ila 1 milyar Türk lirası arasında olduğu tahmin ediliyor ancak Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk lirası civarında tazminat ödedi.
Peki, bombayı Atatürk’ün evine kim yerleştirdi?
Bomba, Batı Trakya Türklerinden olan ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu ile Milli Emniyet Hizmeti bağlantıları bulunan Selanikli hukuk öğrencisi Oktay Engin tarafından temin edildi. Bombayı evin bahçesine yerleştiren kişinin ise Türkiye’nin Selanik Başkonsolosluğu’nda güvenlik görevlisi olan Hasan Uçar olduğu kaydedildi.
Olayın ardından Yunan polisi konsolosluk bekçisi Hasan Uçar ve Oktay Engin’i gözaltına aldı. Hasan Uçar suçunu itiraf ederek bombayı Oktay Engin’den aldığını söyledi. Oktay Engin bir süre tutuklu kaldıktan sonra kefaletle serbest bırakıldı ve ardından Türkiye’ye kaçtı. Selanik Asliye Ceza Mahkemesi, gıyabında yargıladığı Oktay Engin’i 3,5 yıl hapis cezasına çarptırdı.
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’ndaki “6-7 Eylül Olayları Davası”nda da bu tertip resmen ele alındı. Mahkeme kayıtlarına göre bombanın, dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Başbakan Adnan Menderes’in bilgisi ve Milli Emniyet Hizmeti organizasyonuyla, Londra Konferansı sürerken Kıbrıs konusunda kamuoyu baskısı yaratmak amacıyla, Uçar ve Engin tarafından patlatıldığı tespit edildi.
Yunanistan’da gıyabında 3,5 yıl hapse mahkûm edilen Engin, Türkiye’ye kaçtıktan sonra herhangi bir adli kovuşturmaya uğramadı, aksine devlet korumasına alındı.
Yunanistan yargı makamları cezasını çekmesi için Oktay Engin’i istedi fakat Türkiye vermedi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıftan eğitimine devam etti. Okul bitince kaymakamlık sınavını kazandı. Çubuk kaymakamlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü Siyasi İşler Müdürlüğü ve Nevşehir Valiliği yaptı.
Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki görevine, dönemin Emniyet Genel Müdürü Hayrettin Nakipoğlu’nun bizzat davetiyle getirildi.
Nakipoğlu, pogrom sırasında Beyoğlu Kaymakamı olarak görev yapıyordu.
Devlet, önce komünistleri hedef aldı
Pogromla ilgili 5104 kişi tutuklandı.
10 Eylül 1955’te dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etti.
Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Derneği ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşsa da Demokrat Parti iktidarının bastırması sonucu oklar komünistlere döndü. Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo, Hulusi Dosdoğru ve Hasan Ali Ediz gibi isimler hakkında dava açıldı. Dava beraatle sonuçlandı.
Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Derneği kapatıldı.
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra pogrom, Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. Mahkeme, Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırdı.
İstanbul Ekspres gazetesinin sahibi Mithat Perin ise Yassıada Yargılamalarında sanık oldu. Hüküm giyerek 33 ay Kayseri Cezaevi’nde yattı. 1962 yılında tekrar gazeteciliğe döndü. Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanlığı, Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Üyeliği, İstanbul ve İzmir Gazeteciler cemiyeti Başkanlıkları görevlerinde bulundu.
İstanbul Ekspres gazetesi Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu da yargılandı ancak ceza almadı.
Fotoğraf: Dimitros Kalumenos
“Mozaik çatladı”
Pogromun ardından, Türkiye’de yaşayan binlerce Rum Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı.
Bununla birlikte Türklerin sermayeye hâkim olma süreci hızlandı.
Olaylar sırasında evleri, atölyeleri ve dükkanları tahrip edilen binlerce Rum esnaf ve mülk sahibi kenti terk etme kararı almak zorunda bırakıldı. Gitmek zorunda kalanlar gayrimenkullerini, dükkânlarını ve içindeki makinelerini piyasa değerinin onda birine yerli tüccarlara bırakmak zorunda kaldı.
Mübadele sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000’e düşen İstanbul’daki Rum nüfus, 2006 yılında 2500 kişiye kadar düştü. Güncel nüfusun ise, çoğu İstanbul’da yaşamak üzere, 1500–2000 bandında olduğu tahmin ediliyor.
Pogromdan sonra istifa eden dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik, “Mozaik çatladı” demişti.
Kaynak: Fahri Çoker Arşivi, Şalom Gazetesi, Agos, bianet, Anadolu Ajansı