Ağrı’da kadın sünneti yaptığını duyuran bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Dr. Ali Çakır’ın ifşalanmasının ardından İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Benan Koyuncu, kadın sünnetinde rıza olsa dahi sağlık yararı olmayan bu uygulamanın hukuka uygunluk sağlamayacağını vurguladı.
Fotoğraf: Avrupa Konseyi websitesi
Ağrı’da görev yapan bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Dr. Ali Çakır, sosyal medya üzerinden kadın sünneti (Kadın Genital Mutilasyonu) yaptığını duyurması üzerine kamuoyu tarafından tepki topladı. Türk Tabipler Birliği (TTB) Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu, X hesabı üzerinden kadın sünnetini kabul etmediklerini belirten bir açıklama yayınladı.
Açıklamada “Kadınların bedenine yönelik her türlü şiddetin ve hak ihlalinin karşısında olduğumuzu; tıp etiğini, bilimsel ilkeleri ve insan haklarını savunma sorumluluğumuz gereği bu sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz” ifadeleri yer aldı. Ağrı-Kars-Ardahan-Iğdır Tabip Odası söz konusu hekim hakkında idari soruşturma başlattı.
BBC Türkçe’ye açıklamada bulunan Ali Çakır, bu tür bir genital sakatlama işlemini asla uygulamadığını ve uyguladığı işlemin hud derisi alma işlemi olduğunu belirtmişti. Instagram’da “kadın sünneti’ni klinikte yapmaktayım” ifadesiyle paylaşan Çakır, daha sonra gönderisini “hud derisi alma işlemini klinikte yapmaktayım” şeklinde düzenledi.
Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), sosyal medya hesabından her iki işleme de tepki göstererek “Gelen tepkiler üzerine işlemin ‘Hud derisi alma’ olarak adlandırılması niteliğini değiştirmemektedir. Klitoral başlık, anatomik olarak klitorisi koruyan doğal bir dokudur. Kadın bedenine dayatılan bu operasyonlar, ister kâr amacıyla ister dini gerekçelerle yapılsın; ataerkil ve kapitalist bir dayatmadır, suçtur” dedi. EŞİK, açıklamasında Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’ne (CEDAW) taraf olduğunu hatırlatarak devletin bu tür zararlı uygulamaları önleme ve yasaklama yükümlülüğünün yerine getirilmesini de talep etti.
Konuya ilişkin Niha+’ya değerlendirmelerde bulunan İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Benan Koyuncu, kadın cinsel organın sakatlanmasının tıp etiği, uluslararası yasalar ve Türk Ceza Kanunu açısından ihlal oluşturduğunu söyledi.
“Rıza olması hukuka uygun yapmaz”
Koyuncu, bir uzmanın kadın sünneti veya “kadın sünneti” adı altında başka bir işlem yapması halinde, her iki durumun da etik bir işlem olmadığını söyleyerek bunların tamamen bir ceza yargılaması konusu olduğunu belirtti:
“Kadın genital mutilasyonu (FGM), Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından açıkça mahkum edilmiş, hiçbir sağlık yararı bulunmayan bir uygulamadır. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 86. ve 87. maddeleri kapsamında ‘kasten yaralama’ suçunu oluşturur. Bu uygulamada kişinin rızasının bulunması, bunu hukuka uygun hale getirmez. Hatta mağdur çocuksa ceza oranını artıran nitelikli hal oluşur.”
Dünya Tabipler Birliği: “İnsani açıdan kabul edilemez”
Koyuncu, hekimlerin mesleki deontoloji kurallarına ve uluslararası deklarasyonlara uymakla yükümlü olduğu hatırlatılarak Dünya Tabipler Birliği’nin (WMA) 2016 yılında güncellediği resmi tutum belgesine değindi. WMA’nın kadın sünnetini yalnızca bir tıp etiği ihlali olarak değil, aynı zamanda kadın ve kız çocuklarının en temel insan haklarının gasp edilmesi ve ciddi bir sağlık sorunu olarak nitelendirdiğini hatırlatan Koyuncu, WMA’nın konu hakkındaki çizgilerini şu şekilde sıraladı:
Kadın genital mutilasyonu, derecesi ya da yöntemi ne olursa olsun tıbbi ve insani açıdan kesinlikle kabul edilemez bir uygulamadır.
Hekimler, kadın sünnetini hiçbir koşulda uygulamamalı, bu uygulamaya aracılık etmemeli veya meşrulaştıracak herhangi bir söylem ya da rol üstlenmemelidir.
Kadın sünnetini yasaklayan ulusal ve uluslararası yasaların etkin biçimde uygulanması tıp örgütlerince desteklenmelidir.
FGM mağdurlarına kapsamlı tıbbi ve psikolojik destek sunulmalı; erken risk tespiti, eğitim ve toplum liderleriyle iş birliği yoluyla bu hak ihlalinin önüne geçilmelidir.
Kadın sünneti (Kadın Genital Mutilasyonu)
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Birleşmiş Milletler (BM), kamuoyunda “kadın sünneti” olarak bilinen ve uluslararası literatürde Kadın Genital Mutilasyonu / Sakatlaması adıyla geçen uygulamayı, kadın ve kız çocuklarının haklarına yönelik en ağır ihlallerden biri ve açık bir şiddet biçimi olarak tanımlıyor.
Kadın sünneti işlemi, kronik idrar yolu problemleri, ağrılı adet görme, kistler, cinsel ilişki sırasında ağrı, kısırlık, doğum sırasında aşırı kanama riski ve buna bağlı bebek/anne ölümleri, depresyon, anksiyete ve travma sonrası stres bozukluğu gibi birçok sonuca sebep olabiliyor.
Bugün Doğu ve Güney Afrika’da yaşayan yaklaşık 42 milyon kız çocuğu ve kadın, kadın sünnetine (FGM) maruz kalmış durumda, bu rakam küresel toplamın beşte birine yakın bir orana denk geliyor
Kadın sünnetine (FGM) maruz kalmış kız çocuğu ve kadın sayısı
Dogu ve Guney Afrika 42 milyon
Dogu ve Guney Afrika, 42M
Etiyopya30M
Somali6M
Kenya3M
Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti2M
Eritre1M
Uganda200B
Diger bolgeler
Doğu Asya ve Pasifik80M
Orta Doğu ve Kuzey Afrika59M
Batı ve Orta Afrika49M
Dünyanın geri kalanı1M
Güney Asya30B
Kaynak: Birleşmis Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Doğu ve Güney Afrika’da Kadın Sünneti Profili, UNICEF, New York, 2025.
Doğu ve Güney Afrika’dakı topluluklar kadın sünnetinin (FGM) terk edilmesine doğru ilerliyor, ancak bu ilerleme onlarca yılı bulabilir
15-19 yaş arası kız çocukları arasında kadın sünnetine (FGM) maruz kalma oranı
* Kaynak grafikte Tanzanya’nın güncel oranı icin sayısal etiket verilmemiştir, çizgi kaynaktakı görsel eğilime göre temsili olarak çizilmistir.
Kaynak: Birleşmis Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Doğu ve Güney Afrika’da Kadın Sünneti Profili, UNICEF, New York, 2025.
230 milyon kişiye kadın sünneti yapıldı
Afrika ve Ortadoğu’da yaklaşık 40 ülkede yapılan kadın sünneti işlemi, küresel bakımdan bir insan hakkı ihlali olduğu kabul ediliyor. UNFPA / UNICEF tarafından paylaşılan 2025 tarihli ortak rapora göre dünyada 230 milyon kız ve kadın, kadın sünnetine maruz bırakıldı, en az 4.5 milyon kız çocuğu (çoğu beş yaşından küçük) ise risk altında.
UNICEF Genel Direktör Yardımcısı Geeta Rao Gupta’nın 2016 tarihli bir açıklamasında birçok ülkede kız çocuklarının çoğunun beş yaşından önce kesme işlemine maruz kaldığını belirtmişti.
Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) verilerine göre, dünya çapında kadın sünnetinin 92 ülkede uygulanıyor. Bu ülkelerin yalnızca yarısından biraz fazlasında (51 ülkede) kadın sünnetini yasaklayan ulusal yasalar bulunuyor. UN Women’ın paylaştığı bilgilere göre kadın sünnetinin uygulandığı ülkeler şunlar:
Afrika: Benin, Burkina Faso, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Fildişi Sahili, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Cibuti, Mısır, Eritre, Etiyopya, Gambiya, Gana, Gine, Gine-Bissau, Kenya, Liberya, Malavi, Mali, Moritanya, Nijer, Nijerya, Senegal, Sierra Leone, Somali, Güney Afrika, Güney Sudan, Sudan, Tanzanya, Togo, Uganda, Zambiya ve Zimbabve.
Orta Doğu: İran, Irak, Ürdün, Umman, Filistin Devleti, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen.
Asya: Hindistan, Endonezya, Malezya, Sri Lanka, Bangladeş, Tayland, Brunei, Singapur, Kamboçya, Vietnam, Laos, Filipinler, Afganistan, Pakistan ve Maldivler.
Avrupa: Gürcistan, Rusya ve Birleşik Krallık.
Amerika ve Okyanusya: Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Kolombiya, Ekvador, Panama ve Peru.
Cumhuriyet tarihi boyunca yasalar “çocuk” dese de, yargı hep “yetişkin” dedi. Seyid Rıza’nın oğlundan Erdal Eren’e, Mazlum İçli’den Emrah Bayram’a uzanan çizgide devlet, çocukları birer “hukuki yük” ve “potansiyel fail” olarak görüp “yaş büyütme” pratikleriyle cezalandırdı. Bugün Meclis komisyonlarında tartışılan ve çocuklara ağırlaştırılmış müebbetin yolunu açan yargı paketleri ise, aslında on yıllardır mahkeme koridorlarında uygulanan bu “fiili yetişkin yargılamasının” yasallaştırılmasından ibaret.
Yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren
Türkiye’de çocukların yetişkinler gibi yargılanıp cezalandırılması, tarihi çok eskilere dayanan ve istisna olmayan bir politika. Dêrsim Katliamının ardından, “isyana liderlik ettiği iddiası”yla yargılanan Seyid Rıza, oğlu Resik Hüseyin ile birlikte 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildi. İdamlar sırasında, yaşı küçük olmasına rağmen Hüseyin mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek babasının gözleri önünde asıldı. Seyid Rıza’nın da yaşı küçültüldü.
Seyid Rıza ve Oğlu Hüseyin
Yine Erdal Eren bu konuyla ilgili gündeme gelen başka bir isim. 12 Eylül 1980 askerî darbesi sırasında idama mahkûm edilen Eren, darbe yönetimince yaşı 18’den küçük olmasına rağmen kemik yaşı inceleme talepleri reddedilip fiilen yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de asılarak infaz edilen 17 yaşındaki bir çocuktu
1990’lar ve 2000’li yıllar bu konunun çok daha fazla gündeme geldiği yıllar oldu. Bu konuda kamuoyunun yakından bildiği güncel örneklerden biri Mazlum İçli dosyası. 14 yaşındayken tutuklanan Mazlum İçli, 6-8 Ekim 2014’te yaşanan Kobani protestoları sırasında Yasin Börü ve arkadaşlarının öldürülmesinden sorumlu tutuldu. Olay saatinde 140 kilometre uzakta bir düğünde müzik çaldığı HTS kayıtları ve düğün görüntüleriyle ispatlanmasına rağmen, 14 yaşındaki çocuğa tıpkı bir yetişkin gibi 124 yıl 8 ay hapis cezası verildi.
Nazan Maksudyan: “Çocuk hakları red ediliyor”
Berlin Freie Universität’den Prof. Dr. Nazan Maksudyan, bu sistemi çocuk haklarının reddi üzerinden değerlendiriyor:
”Siyasi hakların kullanılması ve herhangi bir siyasi eylemin sergilenmesi, Nadera Shalhoub-Kevorkian’ın ‘çocukluğun iptali’ olarak tanımladığı duruma yol açar. Bu çocuklar kendi çocukluklarından kovulur ve çocuk hakları reddedilir. Çoğunlukla aşırı siyasallaştırılmış ‘teröristler’, suçlular veya suça meyilli gençler olarak tasvir edilen bu çocuklar, daha sonra hiçbir pişmanlık duymadan işkenceye maruz bırakılır, hapse atılır, mahkum edilir ve öldürülür.”
Prof. Dr. Nazan Maksudyan
“Siyasi muhalif çocuklar, yasal olarak ‘kanunla ihtilaf halindeki çocuklar’ şeklinde tanımlanıp taş atan Kürt çocuklarının bedenlerinde sembolleşerek hukuk ve devlet önünde çocukluklarını kaybederler” diyen Maksudyan, ideal çocuğun siyaset alanının dışında tahayyül edilmesi nedeniyle, devlete karşı muhalif eylemlere katıldıkları an siyasi özneler olarak görüldüklerini ve korunmalarına, haklarına dair endişeler bir kenara bırakıldığını kaydediyor.
Vaka Dosyası: Yaş Büyütme ve Yetişkin Yargılamaları Anatomisi
Resik Hüseyin (Seyit Rıza’nın Oğlu)
1937
16 yaşında olmasına rağmen İstiklal Mahkemesi heyeti tarafından yaşı kâğıt üzerinde keyfi olarak 21’e çıkarıldı. Hiçbir tıbbi inceleme yapılmadı.
Sonuç: Babası Seyit Rıza ile birlikte Elazığ Buğday Meydanı’nda asılarak idam edildi.
Erdal Eren
1980
17 yaşında bir lise öğrencisiydi. Avukatının kemik yaşı tespiti için Adli Tıp Kurumu’na sevk talebi mahkeme heyeti tarafından reddedildi ve doğrudan yetişkin kabul edildi.
Sonuç: Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi kararıyla henüz 17 yaşındayken asılarak idam edildi.
Cüneyt Ertuş
1998
16 yaşında gözaltına alındı. Yaşı kâğıt üzerinde büyütülmese de, dönemin DGM pratiğiyle “çocuk” kimliği tamamen yok sayılarak yetişkin bir fail gibi yargılandı.
Sonuç: Yetişkin infaz hükümlerine tabi tutularak uzun süreli hapis cezasına çarptırıldı.
“Taş Atan Çocuklar” (TMK Mağdurları)
2006-2010
Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 9. maddesindeki değişiklikle, sokak eylemlerine katılan 15-16 yaşlarındaki yüzlerce çocuk “kanun eliyle” doğrudan yetişkin sayılarak DGM ve Özel Yetkili Mahkemelerde yargılandı.
Sonuç: Fiilen yaşları büyütülmüş kabul edilerek 10 ile 20 yıl arasında değişen cezalara çarptırıldılar.
Emrah Bayram
2009
15 yaşında gözaltına alındı. Hastanede doktorun “Yaşı büyütülecek kişi bu mu?” diyerek hazırladığı bilimsel olmayan raporla, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) itirazına rağmen mahkeme heyeti tarafından tek celsede 7 yaş birden büyütüldü.
Sonuç: Ağır Ceza Mahkemesi’nde yetişkin olarak müebbet ve 10 yıl 5 ay hapis cezası aldı. Hukuksuzluğa imza atan heyet yıllar sonra FETÖ’den ihraç edildi.
Mazlum İçli
2014
14 yaşındayken, olay saatinde 140 kilometre uzakta bir düğünde olduğu kamera ve HTS kayıtlarıyla saniye saniye ispatlanmasına rağmen bilimsel ve dijital deliller yargı tarafından yok sayıldı.
Sonuç: Çocuğun üstün yararı ve masumiyet karinesi bütünüyle ihlal edilerek, tıpkı bir yetişkin gibi 124 yıl 8 ay hapis cezası verildi.
Zaim Hişman Ali
2026
Resmi kimlik evraklarında 18 yaşının altında bir çocuk olduğu açıkça belgelenmesine rağmen, mahkeme heyeti bu resmi evrakları dikkate almayarak kâğıt üzerinde yaşını büyüttü.
Sonuç: Yaşının büyütülmesiyle yargılandığı Ağır Ceza Mahkemesi’nde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Eren Keskin: “Devlet aklının istediği raporları veriliyor”
Hukuk sisteminin yaş büyütme ile ilgili yaklaşımını İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, bir devlet politikası olarak değerlendiriyor:
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti maalesef ki bir hukuk devleti olma iddiasında bulunmasına rağmen bir hukuk devleti değil. Yazılı hukukuyla uygulama birbirinden farklı. Bırakın uluslararası hukuku, kendi iç hukukunu dahi uygulamıyor. Çocuklarla ilgili duruma gelince Türkiye, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin tarafı. Ancak bugüne kadar özellikle siyasi yargılamalarda hiçbir zaman Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne uygun bir davranış içinde olmadı.”
İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Foto: MA
“Bırakın askeri darbeleri bu coğrafya iki büyük soykırım yaşadı. 1915 Ermeni ve diğer Hristiyan halklarımıza yönelik soykırım, 1938 soykırımı…” diyen Keskin bütün bu soykırım ve katliamlarda birçok çocuğun yaşamını yitirdiğini kaydederek “Yakın dönemde taş atan çocuklar olsun, yine Mazlum İçli davasında olduğu gibi asla çocuğun üstün yararı ilkesine uygun davranmadılar. Kendi politik anlayışları doğrultusunda bir cezalandırma pratiği sergilediler” değerlendirmesini yapıyor.
Mazlum İçli
Yaşı büyütülerek müebbet hapis verilenler
Erdal Eren ve Mazlum İçli’nin durumları halen hafızalarda tazeyken, yine iki çocuğun benzer yöntemlerle yaşlarının büyütülüp ağır cezalara çarptırıldıkları ortaya çıktı.
Bunlardan 2009 yılından bu yana tutuklu olan Emrah Bayram. Bayram’ın yaşı büyütüldü ve Bayram müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
11 Ekim 1994 doğumlu Emrah Bayram, 27 Eylül 2009 tarihinde Bitlis merkeze bağlı Kayalıbağ köyü kırsalında çıkan çatışma sırasında HPG’li olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı. Bayram, “suça sürüklenen çocuk” kategorisinde yargılanarak tutuklandı. Emniyetin girişimleri üzerine yaşının büyük olduğuna dair rapor alınması için Bitlis Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. Hastane, Bayram’ın 22 yaşında olduğuna dair rapor düzenledi. İtiraz üzerine 1 Eylül 2009’da bir kez daha aynı rapor hazırlandı.
Avukatlar, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam eden yargılama sürecinde müvekkillerinin Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesini istedi. Mahkeme, hastanenin raporunu 26 Nisan 2011’de İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderdi. ATK, hastane raporuyla yaşın belirlenmesinin zor olduğunu belirtti.
Ağustos 2012 Tarihli Resmi Verilere Göre
SİYASİ DAVALARDA ÇOCUK BİLANÇOSU
9.931Yargılanan Çocuk
10 BİN+2012 Yılı Eklendiğinde
Yargılanan
Mahkûm Edilen
2002
358 (129)
2003
545 (93)
2004
134 (13)
2005
150 (12)
2006
474 (23)
2007
900 (211)
2008
948 (178)
2009
2.036 (1.589)
2010
3.312 (1.522)
2011
874 (166)
Kaynak: CHP MV. Turgut Dibek’in soru önergesine Adalet Bakanlığı’nın verdiği yanıt / DGM (2002-2004) ve ÖYM (2004-2011) verileri.
Çocuk mahkemesi yerine ağır cezada yargılandı
Mahkeme, buna rağmen karar duruşmasında Bayram’ın doğum tarihinin 1987 olarak düzeltilmesine karar verdi. Yaşı 7 yaş birden büyütülen Bayram, Çocuk Mahkemesi yerine ağır cezada yargılandı ve müebbet hapis ile 10 yıl 5 ay hapse mahkum edildi. O dönem Bayram’ın avukatlığını yapan Osman Çelik tutuklanınca avukatsız kalan Bayram, yeni avukatına vekalet vermek için gittiği noterde “yaşı küçük olması nedeniyle” işlem yapamadı. Noter işlemleri ancak anne ve babasının gelmesiyle yapılabildi. Mahkemenin verdiği ceza ise 26 Nisan 2013’te Yargıtay’da onandı.
Söz konusu hukuksuzlukta imzası bulunan Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi savcısı Mehmet Ali Canavcı, üye hakim Ahmet Ödül ve mahkeme başkanı Behçet Aşılar, 15 Temmuz 2016’daki askeri kalkışma sonrası “FETÖ” soruşturması kapsamında görevden alındı.
Başka bir örnek: Zaim Hişman Ali
Diğeri de Rojavalı Zaim Hişman Ali. 2024 yılında ortaya çıkan bilgilere göre Ali’ye 17 yaşındayken ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi.
Zaim Hişman Ali, 13 Ekim 2019 tarihin Türkiye’nin Til Ebyad’a yönelik operasyonunda gözaltına alınıp 8 Kasım 2019’da Türkiye’ye getirildi ve 13 Kasım 2019’da tutuklandı. Bundan 7 ay sonra, 26 Haziran 2020’de ise tek celsede ‘ağırlaştırılmış müebbet’ verildi. Bu ceza üç ay sonra, 23 Eylül 2020’de İstinaf Mahkemesi’nde, 16 Şubat 2022 tarihinde ise Yargıtay tarafından onaylandı.
Eren Keskin, mahkemelerin yaş büyütme yaklaşımlarında Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) pozisyonuna şu sözlerle dikkat çekiyor:
“Burada esas tartışılması gereken mesele yıllardır dile getirdiğimiz gibi hem işkencenin bir devlet politikası olması hem de Adli Tıp Kurumunun bu tür olaylarda tek yetkili merkez olması. Kemik yaşına göre yaş büyütmeler, Mazlum İçli dosyasında olduğu gibi, taş atan çocuklar döneminde olduğu gibi ya da cinsel istismara uğrayan çocuklarda olduğu gibi adli tıp bir resmi bilirkişi kurumu olarak maalesef ki yargının istediği ya da devlet aklının istediği raporları veriyor. Bu sistematik, büyük bir cezasızlık politikası hüküm sürüyor. Kaldı ki bugünlerde ‘suça sürüklenen çocuk’ kavramını dahi tartışmaya açan, çocukların yetişkin gibi cezalandırılmasını öngören birtakım değişiklikleri de tasarlamaktadır.”
“Özellikle siyasi davalarda kaldı ki burada esas mesele tabii ki Kürt çocuklarıdır, Kürt çocukları ile ilgili davalarda bu çocuk hakları sözleşmesi hiçbir şekilde uygulanmıyor. Aslında sadece siyasi nedenle değil. Hangi nedenle olursa olsun bence Türkiye Cumhuriyeti devleti yargısı çocuğun üstün yararı ilkesini tümden görmezden geliyor.”
“Siyasî özne olarak kabul ediliyorlar”
Prof. Dr. Maksudyan, normal şartlarda sistem tarafından siyasetin dışında tahayyül edilen çocukların devlete muhalif eylemler içinde yer aldıklarında istisnai biçimde siyasî özne olarak kabul edildiklerine ve çocuklukla ilişkilendirilen koruma önceliğinin bir kenara bırakıldığına dikkat çekiyor:
“1 Mayıs 2013’te Taksim’de henüz 17 yaşında olan D.A. polisin attığı gaz bombası kartuşuyla başından ağır yaralanıp, kafatası kırıldığında İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, “Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Tam bir radikal mensuptur. Yaptığımız hiçbir eksik ve yanlış işlem yoktur” diyerek bu bakışı özetlemiştir. D.A.’nın çocukluğunu “örgüt üyeliği” bitirmiştir. Hakim muhafazakâr anlayışa göre, çocukların politizasyonu ve siyasal eylemliliği yetişkinler tarafından kandırılmak, manipüle ve istismar edilmek şeklindedir. Bu çocuklar bir çırpıda terörist, örgüt üyesi, anarşist, çapulcu diye etiketlenir.”
Hasan Erdoğan: “En çarpıcı örnek yaş büyütme”
Ankara Barosu Çocuk Hakları Merkezi’nden Avukat Hasan Erdoğan da Türkiye’deki ceza sisteminin çocukları yargılarken çocuk olarak görmediğini belirtiyor:
“Aslında çocuk adalet sisteminin, Türk ceza sisteminin çocuklara bakışının en çarpıcı en net örneği bu yaş büyütme meselesi. Çünkü bizim sistemimiz çocukları ceza yargılamasında çocuk olarak görmüyor. Sadece tırnak içerisinde çocuk diyor. Yaşı küçük suçlu olarak görüyor. Ama bazen o yaş küçüklüğünü işte Erdal Eren’de olduğu gibi, daha sonra birkaç örneği daha oldu, tabii onlara idam cezası verilmedi ama cezaları ağırlaştırıldı, örneği çok bunun. Bu en çarpıcı, en tipik örneği aslında yaş büyütme meselesi. Yani orada aslında güdülen şey kısasa kısas dediğimiz cezalandırma.”
Avukat Hasan Erdoğan
“Amaçlanan şey çocuk adalet sistemindeki düzenlemelerde olduğu gibi çocuğun tekrar toplumla bütünleştirilmesi, toplumla barışması değil” diyen Erdoğan değerlendirmesine şöyle devam ediyor:
“Çocuğun cezalandırılması amaçlanıyor çoğu zaman ve bu yaş büyütme meselesi de bunun en tipik örneği. Aslında pek çok zaman TMK kapsamında yargılanan, kamuoyunca taş atan çocuklar olarak bilinen davalarda pek çok hak ihlali maalesef ceza yargılamalarında çocuklar aleyhine tamamen gerçekleşti. Yani çünkü o dönemin başbakanı 2007 yılında ‘kadın da olsa, çocuk da olsa biz gereğini yapacağız’ dedi ve 2008 yılında Terörle Mücadele Kanununda değişiklikler yapıldı. O çocuklar siyasal suçlara bakan mahkemelerde yani çocuk mahkemelerinde yargılanmaları gerekirken o mahkemelerde yargılandı.”
Yaş büyütmenin “yasal” kılıfı: Yeni yargı paketi
Uzmanların işaret ettiği devlet aklının bu cezalandırıcı pratiği, şimdilerde yeni bir yasa teklifiyle doğrudan kanun maddesi haline getirilmeye çalışılıyor. “Yeni nesil çeteler”in gündem olmasının ardından iktidar tarafından Meclis’e sunulan ve Adalet Komisyonu’nda görüşülmeye başlanan “Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, çocukların yetişkinler gibi yargılanmasının önünü tamamen açıyor.
18 maddeden oluşan teklife göre, mevcut yasaların tanıdığı yaş küçüklüğü indirim oranları değiştirilecek. Böylece ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren fiillerde verilecek ceza 12-15 yıldan 13-18 yıla çıkarılacak. Kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak 15-18 yaş grubundaki çocuklar hakkında yaş indirimi uygulanmayabilmesi de mümkün olacak ve çocukların doğrudan müebbet hapis cezası almasının önü açılacak. Teklifle birlikte “suça sürüklenen çocuk” ifadesi ise “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirilecek.
AKP, düzenlemeyle suçun önlenmesini amaçladığını belirtirken, hak savunucuları, muhalefet milletvekilleri ve STK’lar düzenlemenin “çocuğun üstün yararı” ilkesini tamamen ortadan kaldırdığını belirtiyor.
YENİ YARGI PAKETİ ÇOCUKLAR İÇİN NE GETİRİYOR?
Cezalarda Artış ve İndirimlerin İptali
Madde 2
15-18 yaş arası çocuklar için hapis cezalarının alt ve üst sınırları artırılıyor. Kasten öldürme ve ağır yaralama suçlarında, kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak yaş indirimi uygulanmayabilecek.
Sonuç: Çocukların ağır cezalara ve müebbet hapse çarptırılmasının önü doğrudan açılıyor.
Önce Kapalı Cezaevine
Madde 6-7
Çocuk hükümlülerin cezalarının infazına doğrudan “çocuk eğitimevlerinde” başlanması kuralı kaldırılarak, infaza öncelikle çocuk kapalı ceza infaz kurumlarında başlanması hükmü getiriliyor.
Sonuç: Belli süre ceza alan çocuklar istisnalar dışında doğrudan kapalı kurumlara kapatılacak.
Tekerrür Yaşı 15’e İndiriliyor
Madde 3
Mevcut kanunda suçu işlediği sırada 18 yaşını doldurmamış çocuklar için suçta tekerrür (suçun tekrarı) hükümleri uygulanmazken, bu yaş sınırı yeni paketle 15 yaşa düşürülüyor.
Sonuç: 15 yaşını dolduran çocuklar, yetişkinler gibi tekerrür hükümlerine ve mükerrir infaz rejimine tabi tutulacak.
İnfaz Hesaplaması Değişiyor
Madde 8
Koşullu salıverilme hesaplanırken 15 yaş altındaki çocukların cezaevinde geçirdiği 1 günün 2 gün sayılması kuralı; kasten öldürme, cinsel suçlar, uyuşturucu ve örgüt kurma suçlarında iptal ediliyor.
Sonuç: Ağır suç isnat edilen 15 yaş altı çocuklar, yetişkinlerle aynı infaz hesaplamasına maruz kalacak.
“Suça Sürüklenen” Yerine “Adli Süreçteki” Çocuk
Madde 16
Hukuki mevzuatta ve Çocuk Koruma Kanunu’nda yer alan “suça sürüklenen çocuk” (SSÇ) ibaresi tüm metinlerden çıkarılarak yerine “adli süreçteki çocuk” tanımlaması getiriliyor.
Gerekçe: İktidar bu değişikliği “soruşturma aşamasında önyargıyı ve doğrudan suç isnadını engellemek” olarak açıklıyor.
18 maddeden oluşan teklife göre, mevcut yasaların tanıdığı yaş küçüklüğü indirim oranları değiştirilecek. Böylece ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren fiillerde verilecek ceza 12-15 yıldan 13-18 yıla çıkarılacak. Kasta dayalı kusurun ağırlığı dikkate alınarak 15-18 yaş grubundaki çocuklar hakkında yaş indirimi uygulanmayabilmesi de mümkün olacak ve çocukların doğrudan müebbet hapis cezası almasının önü açılacak. Teklifle birlikte “suça sürüklenen çocuk” ifadesi ise “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirilecek.
AKP, düzenlemeyle suçun önlenmesini amaçladığını belirtirken, hak savunucuları, muhalefet milletvekilleri ve STK’lar düzenlemenin “çocuğun üstün yararı” ilkesini tamamen ortadan kaldırdığını belirtiyor.
18 Maddelik Yargı Paketine Yönelik
MUHALEFETİN İTİRAZLARI
Aliye Coşar (Antalya) & Gizem Özcan (Muğla)
“Çocukların suça sürüklenmesi sadece asayiş olayı olarak görülemez, sosyal devletin devreye girmesi ve eğitimden kopuşun önlenmesi gerekir. Cezaları artırmak tek başına yeterli olsaydı önceki düzenlemelerde bu sorun çözülmüş olmaz mıydı? Teklif sadece çocuğun ve ailesinin cezasını artırıyor.“
Beritan Güneş Altın (Mardin)
“Teklif bilimsel verilerden tamamen uzaktır ve sadece cezalarla suçun önüne geçilemez.“
Selcan Taşcı (Tekirdağ)
“Kademeli ceza artırımını desteklemekle birlikte; suç işlenmeden önce önleyici tedbirlerin alınması ve rehabilitasyonun mutlak suretle etkili bir ıslah mekanizmasına dönüştürülmesi gerekmektedir.“
İdris Şahin (Ankara)
“Düzenleme, mevcut çocuk adalet sistemini ileriye taşıyacak hiçbir adım içermemektedir.“
Sevda Karaca (Gaziantep)
“Bütün çocukların hakları için böyle bir cezalandırma mümkün değildir. Cezaevine tıkma pratiği bütün çocukların haklarını yok etmek anlamına gelir; acıları büyütür, mağduriyetleri artırır. Eğer bunu yaparsanız suç oranları düşmez, daha fazla artar. Sizi uyarıyoruz!“
“Çocuğu yaşı küçük suçlu olarak görüyor”
Avukat Hasan Erdoğan, yargı sisteminin çocuklara bakışını ve yasa tasarısındaki cezalandırma mantığını şöyle açıklıyor:
“Bizim sistemimiz çocukları ceza yargılamasında çocuk olarak görmüyor. Sadece tırnak içerisinde çocuk diyor. Yaşı küçük suçlu olarak görüyor. Burada aslında güdülen şey kısasa kısas dediğimiz, cezalandırma. Amaçlanan şey çocuğun tekrar toplumla bütünleştirilmesi, toplumla barışması değil. Evrensel hukuk normlarında ve Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde 18 yaşın altındaki her birey çocuktur ve devlete pozitif yükümlülükler yükler. Ama bu yaş büyütme ve çocuk yargılamalarıyla birlikte, özellikle çocuk tutukluluğuyla devlet bu yükümlülükleri ihlal ediyor.”
Erdoğan, çocukların suç örgütlerinin eline düşmesini engelleme gerekçesiyle sunulan yasa tasarısına da şu sözlerle itiraz ediyor:
“Bu iç kamuoyuna yönelik politik bir davranış. Cezaların arttırılması hiçbir zaman suçun önlenmesine fayda sağlamamıştır. Bundan 10 yıl kadar önce 36 sivil toplum örgütü ile ‘Çocuk cezaevleri kapatılsın’ girişimi başlatmıştık. O zaman Türkiye’de 3 tane çocuk cezaevi vardı, şu an 7 tane oldu. Yeni yasa tasarısında çocuklara ve anne babalara yönelik cezai yaptırımlar düzenlenmiş durumda. Neden o çetelere katılıyorlar? Annesinin, babasının durumu nedir? Bunların üstüne gitmek yerine yasanın gerekçesinin aksine… çünkü yasanın gerekçesinin taslak halinde öyle bir hüküm var, ilk maddede: Çocukları suç örgütlerinin eline düşmekten kurtarmak amacıyla hazırlıyoruz diyorlar. Ama düzenleme içerisinde öyle bir şey yok. Sadece çocukların yargılanmasının yetişkinlerle birebir aynı değil ama yetişkinlere yakın bir şekilde yapılmasını öngörüyorlar. Mesela çocuklar hüküm giydiğinde cezaevinden alıp eğitim evlerine veriyorlar. Şu anki taslakta diyor ki, eğitim evine verilebilmesi için cezaevi izleme kurulunun olumlu raporu olması lazım. Yani şimdi o zaman çocuğu sürekli cezaevlerinde tutacaksınız. Çünkü eğitim evine gittikleri zaman okula gidebiliyorlar. İşte hafta sonları ya da ayda bir kez iki kez izinleri var. Aileleriyle görüşebiliyorlar. Ama kapalı cezaevinde sadece bir kez açık görüş var, bir saat.”
“Hiçbir mesele gerçek anlamda tartışılmıyor”
Eren Keskin ise Ahmet Minguzi’nin öldürülmesi ile ilgili davada ve sonrasında bir tartışmanın yaratıldığını ve çocukların artık yetişkinler gibi yargılanması gerektiğinin belirtildiğini hatırlatıyor:
“Bu durumdan da en başta siyasi nedenle ile yargılanan çocuklar tabii ki en büyük etkilerini görecekler. Bu coğrafyada maalesef hiçbir mesele gerçek anlamda tartışılmıyor. İfade özgürlüğü önündeki büyük engeller nedeniyle birçok kurum ve kişi gerçek görüşlerini açıklamıyorlar. Ama şunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti altına imza attığı sözleşmelere çocuklar dahi söz konusu olsa uygun davranmıyor. Sözleşmeleri ihlal ediyor.”
Yeni teklif çocuklarla birlikte ailelere yönelik de kimi cezai sorumluluklar yüklüyor. Türk Ceza Kanunu’nun “Aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüğün ihlali”ni düzenleyen 233. maddesinde yapılan değişiklikle, çocukların bakım, eğitim veya gözetim yükümlülüğünü ihmal eden ana ve babaya verilecek hapis cezaları artırılıyor. Ayrıca bu ihmal veya ihlaller neticesinde çocuğun kasten öldürme veya ağırlaşmış yaralama suçlarını işlemesi durumunda, şikayet aranmaksızın ebeveynlere verilecek cezaların yarısından iki katına kadar artırılması öngörülüyor.
Bu durum 2006’dan sonra Kürt illerinde gerçekleşen toplumsal olaylar üzerine Terörle Mücadele Kanunu’ndaki değişiklikleri hatırlatıyor. Bu değişikliklerle Kürt ebeveynlerin çocuklarını gösterilere gönderdikleri için cezalandırılabilmelerini de yasallaştırdı. 2011 yılında, siyasi taş atma eylemlerine katılan çocukların ebeveynlerinden ayrılarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın “Sevgi Evleri” adı verilen yetiştirme yurtlarına kapatılacağı açıklamasıyla ebeveyn sorumluluğunun altı bir kez daha çizildi.
Maksudyan, çocukların bu iddialara rağmen cezalandırıldığını belirtiyor:
“Çocukların korunmasına odaklanan bu iddialara rağmen, siyasallaşmış Kürt çocukları aslında ağır şekilde cezalandırılıyordu. İnsan Hakları Derneği (İHD), Türk devletinin Kürt çocuklarına uyguladığı, işkence de dahil olmak üzere şiddeti ifşa etti. 2007-2008 yılları arasında 1500’den fazla çocuk, ağır ceza mahkemelerinde terörle ilgili suçlardan yargılanarak ortalama 25 yıl hapis cezasıyla karşı karşıya kaldı (İnsan Hakları Derneği [İHD], 2008). 2008 yılında çocuklar, Abdullah Öcalan’a kötü muamele yapıldığı iddialarına karşı düzenlenen gösterilerde yine çok sayıda sokaktaydı. Bu gösteriler sırasında da yüzlerce çocuk tutuklandı.”
Söz konusu yasa tasarısı gündem gelmesinin ardından hak örgütleri ve sivil toplum kuruluşları çeşitli etkinliklerle ve açıklamalarla tasarıya tepki gösteriyor.
Hak savunucuları da tepkili
15 Temmuz’da 160 örgütün bir araya gelerek oluşturduğu Çocuklar İçin Adalet Ortak Çağrı Grubu, teklifin çocuk haklarına ilişkin bilimsel verileri, uluslararası yükümlülükleri ve saha deneyimlerini göz ardı ettiğini belirtti. TİHEK’in Tekirdağ Karatepe Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na ilişkin raporuna dikkat çekilerek, 288 kişilik kapasiteye sahip kurumda 432 çocuk tutulduğu kaydedildi.
16 Temmuz tarihinde de çocuk hakları savunucuları Meclis’in Dikmen Kapısı önünde bir araya gelerek “Bu bir çocuk koruma değil, vazgeçme yasasıdır” pankartı açıldı. Büşra Çelik, “Sorun çocuklar değil. Çocuklar cezalandırılmamalı, desteklenmeli” dedi.
“Mutlak butlan” kararı sonrası CHP İstanbul İl Başkanlığı koltuğuna oturan Gürsel Tekin, 7 ilçe başkanını “başka siyasi oluşumların hazırlığında yer almak” suçlamasıyla görevden aldı. Karar, Özgür Özel’in haftalık grup toplantısındaki mesajlarıyla aynı günde alındı.
Fotoğraf: Medyascope
Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçilmiş genel başkanı Özgür Özel tarafından kurulacak yeni siyasi parti, Türkiye gündemine oturdu. Dün (21 Temmuz) Özgür Özel, TBMM’deki haftalık grup konuşmasını gerçekleştirerek yeni bir parti kuracaklarını duyurmuştu.
Konuşmanın ardından “mutlak butlan” kararıyla İstanbul il başkanlığı görevine getirilen Gürsel Tekin, akşam vakitlerinde İstanbul’un en kritik 7 ilçesindeki yönetimi feshettiğini açıkladı. Sosyal medya hesabı üzerinden açıklama yapan Gürsel Tekin, söz konusu görevden almaların gerekçesini kamuoyuna duyurdu. İlçe başkanlarının “parti kimliğiyle bağdaşmayan faaliyetler” yürüttüğünü savunan Tekin, açıklamasında şu ifadeleri kullandı:
“Özellikle İstanbul örgütümüzde ilçe başkanı sıfatını taşıyan kişilerin, görevlerini sürdürürken başka bir siyasi oluşumun hazırlıkları içerisinde yer almaları, buna aracılık etmeleri veya parti kimliğiyle bağdaşmayacak faaliyetlerin parçası olmaları asla kabul edilemez. Cumhuriyet Halk Partisi hiç kimsenin kişisel siyasi hesabının aracı değildir.”
Tekin’in talimatıyla görevden alınan ve disipline sevk edilen ilçe başkanlıkları şunlar oldu:
Başakşehir İlçe Başkanı ve yönetimi
Büyükçekmece İlçe Başkanı ve yönetimi
Beylikdüzü İlçe Başkanı ve yönetimi
Kadıköy İlçe Başkanı ve yönetimi
Pendik İlçe Başkanı ve yönetimi
Silivri İlçe Başkanı ve yönetimi
Esenyurt İlçe Başkanı ve yönetimi
Kamuoyuna
Cumhuriyet Halk Partisi; tüzüğü, programı, örgüt disiplini ve siyasi ahlakı üzerine inşa edilmiş köklü bir Cumhuriyet kurumudur. Hiçbir görev ve hiçbir makam, bu kuralların üzerinde değildir.
Özellikle İstanbul örgütümüzde ilçe başkanı sıfatını taşıyan kişilerin,…
Gürsel Tekin, Özel’in “yeni parti” açıklamasına X’teki sosyal medya hesabından da cevap vermişti. Tekin, “Bazı ayrılıklar kayıp değildir. Bazen sadece yük hafifler. Bugün o günlerden biri…” diye yazmıştı.
Özgür Özel yeni partiyi duyurmuştu
CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, 21 Temmuz’da partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada CHP’ye veda ettiğini açıklayarak yeni bir parti kuracaklarını duyurdu. Özel, bu yeni partinin “açık ara farkla ana muhalefet partisi” olacağını belirtti.
Özel, kurultay sürecinden bahsederken CHP tarihinde ilk defa görevdeki genel başkanın seçim yoluyla değiştirildiğini aktardı. Ülkenin geleceği için “ateşten bir gömlek giydiklerini” söyleyen Özel, hedeflerinin ana muhalefette kalmak değil iktidara gelmek olduğunu vurguladı.
“Bizi bölemezler”
Özel, bu değişimin sadece isimlerle olmadığını söyleyerek “O gün sadece genel başkan değişmedi, partide ve ülkede yönetim anlayışı tamamen farklı oldu. Tıpış tıpış oy verecekler’ diyen bir yaklaşımdan, sokağı, örgütü ve üyelerin sesini dinleyen bir anlayışa geçildi” dedi. Özel, partinin karşı karşıya kaldığı süreç hakkında değerlendirmelerde bulunarak CHP’nin köklü bir siyasi geleneğe sahip olduğunu ifade etti ve “Partinin adı değişir, logosu değişir, gün gelir devran değişir, ayrı düşenler birleşir ama bizim birlikteliğimizi bölemezler” dedi.
Özgür Özel, birçok ismin istifa etmeseler de kendileriyle hareket edeceğini kaydederek “‘Ben yeni partide yokum. Özgür Özel ile arkadaşlarıyla birlikte birlikte değilim’ diye kulağınızla duymadığınız herkes emin olun ki bizimle birliktedir. Kimse şundan şüphe etmesin: Bu iktidar yürüyüşünde, bizler, sizler, biz, hepimiz ne Ekrem İmamoğlu’nu geride bırakırız ne Mansur Yavaş’ı” dedi.
Özgür Özel, salonda 74 il başkanının bulunduğunu açıkladı. Grup toplantısından hemen sonra İzmir Milletvekili Murat Bakan, CHP’den istifa ettiğini açıkladı. Sözcü TV’nin aktardığına göre, Özgür Özel haricinde salonda bulunan 84 milletvekilinin isimleri şu şekilde:
Mahmut Tanal, Yunus Emre, Hasan Öztürk, Umut Akdoğan, Ahmet Vehbi Bakırlıoğlu, Aliye Coşar, Murat Bakan, Sezgin Tanrıkulu, Seyit Torun, Suat Özçağdaş, Gökçe Göçen, Yüksel Taşkın, Bülent Tezcan, Gizem Özcan, Ayça Taşkent, Uğur Bayraktutan, Süleyman Bülbül, Özgür Karabat, Talih Özcan, Elvan Işık Gezmiş, Deniz Yücel, Murat Çan, Şeref Arpacı, Sibel Suiçmez, Ümit Özlale, Asu Kaya, Burhanettin Bulut, Kayıhan Pala, Eylem Ertuğrul, İbrahim Arslan, Tahsin Ocaklı, Özgür Ceylan, Özgür Erdem İncesu, Gökan Zeybek, İsmail Atakan Ünver, Ayhan Barut, Hikmet Yalım Halıcı, Aylin Yaman, Veli Ağbaba, Ensar Aytekin, Ulaş Karasu, Melih Meriç, Seda Kaya Ösen, Aliye Timisi Ersever, Süreyya Öneş Derici, Mustafa Erdem, Orhan Sümer, İsmet Güneşhan, Cavit Arı, Ali Gökçek, Bekir Başevirgen, Fahri Özkan, Talat Dinçer, Mehmet Tahtasız, Servet Mullaoğlu, Namık Tan, Ali Mahir Başarır, Gökhan Günaydın, Murat Emir, Mühip Kanko, Serkan Sarı, İzzet Akbulut, Yaşar Tüzün, Deniz Yavuzyılmaz, Turan Taşkın Özer, Tekin Bingöl, Aşkın Genç, Harun Özgür yıldızlı, Metin İlhan, Aykut Kaya, Ednan Arslan, Evrim Karakoz, Salih Uzun, Cemal Enginyurt, Gamze Taşcıer, Evrim Rızvanoğlu, Mustafa Sarıgül, Zeynel Emre, Nail Çiler, Nurhayat Altaca Kayışoğlu, Türkan Elçi, Barış Karadeniz, Reşat Karagöz, Cumhur Uzun
Yeni partinin kuruluşu için başvurunun bir hafta içinde yapılacağı iddia ediliyor. Bir partinin seçimlere katılması için en az 41 ilde organize olması ve kurultayı yapması gerekli. Yeni partide, Kılıçdaroğlu yönetiminin görevden aldığı il başkanları ile il yönetimlerinin de aktif rol oynayacağı tahmin ediliyor.
4-5 Kasım 2023 tarihlerinde yapılan CHP’nin 38’inci Olağan Kurultay’ında delegelerin Özgür Özel lehine oy kullanmaları için “para aldıkları” iddiaları üzerine eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş ve bazı delegeler kurultayın iptali istemiyle dava açmıştı.
Bu iddialara ilişkin Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36’ncı Hukuk Dairesi, 21 Mayıs 2026 tarihinde verdiği kararla CHP’deki Özgür Özel yönetiminin olağan kurultayını iptal etti ve sonraki süreçte yapılan 21’inci Olağanüstü Kurultay hakkında “mutlak butlan” (kesin hükümsüzlük) kararı verdi. Bu şekilde eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığa geri döndü.
Dosya Haber · Kronoloji
CHP’de “Mutlak Butlan” Krizi: 2023’ten Bugüne Neler Yaşandı?
Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlıktan ayrılışından bugüne, partiyi bölen mahkeme kararına ve “Yeni Parti” sürecine uzanan kronoloji
2023–2025: Krizin Zemini
5 Kasım 2023
14 Mayıs seçimlerinin ardından CHP’de başlayan “değişim” tartışmasının sonunda, 38. Olağan Kurultay’ın ikinci tur oylamasında Kemal Kılıçdaroğlu 636 oy, değişim hareketinin lideri Özgür Özel ise 812 oy aldı. Özel, partinin yeni genel başkanı seçildi.
31 Mart 2024
Özgür Özel yönetimindeki CHP, 2024 yerel seçimlerini kazanarak 47 yıl sonra ilk kez birinci parti oldu.
30 Ekim 2024
AKP hükûmetinin Kürt illerindeki belediyelere uyguladığı kayyım politikası, “Kent Uzlaşısı” soruşturmaları adı altında CHP’li belediyelere genişletildi. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer “PKK/KCK üyeliği” suçlamasıyla tutuklandı, ardından 30’dan fazla CHP’li belediye başkanı gözaltına alınıp tutuklandı.
10 Şubat 2025
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş’ın suç duyurusu üzerine CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na ilişkin soruşturma başlattı.
21 Şubat 2025
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, CHP’nin cumhurbaşkanı adayını belirleyecek ön seçim için adaylık başvurusunu yaptı.
19 Mart 2025
Ekrem İmamoğlu ve çok sayıda İstanbul Büyükşehir Belediyesi yöneticisi gözaltına alındı.
2 Eylül 2025
İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, 8 Ekim 2023’teki CHP İstanbul 38. Olağan İl Kongresi’ni iptal etti. İl Başkanı Özgür Çelik ve il yönetimi görevden alınarak yerine Gürsel Tekin başkanlığında geçici bir kurul atandı.
8 Eylül 2025
Gürsel Tekin, yüzlerce çevik kuvvet polisi eşliğinde CHP İl Başkanlığı binasına girdi.
24 Eylül 2025
CHP, görevden alınan İstanbul İl Başkanlığı yönetiminin ardından olağanüstü kongreye gitti. Özgür Çelik, 583 delegeden 414’ünün oy kullandığı kongrede 389 geçerli oyla yeniden il başkanlığına seçildi.
24 Ekim 2025
Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi, 38. Olağan Kurultay’ın iptali istemiyle açılan davayı “aktif husumet yokluğu” ve “davanın konusuz kalması” gerekçeleriyle reddetti.
10 Kasım 2025
CHP’den ihraç edilen Lütfü Savaş ve bazı eski kurultay delegeleri, 38. Olağan Kurultay’ın iptali davasında verilen ret kararına itiraz etti.
11 Şubat 2026
Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla, toplumsal muhalefeti etkisizleştirmeye yönelik kararlarıyla bilinen Akın Gürlek, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atandı.
21–30 Mayıs 2026: Mutlak Butlan Kararı ve Sonrası
21 Mayıs 2026
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı ile bu tarihten sonraki tüm kurultaylar ve alınan kararlar için “mutlak butlan” gerekçesiyle iptal kararı verdi. Özgür Özel kararı tanımayacaklarını açıklayarak destekçilerini CHP Genel Merkezi’ne çağırdı.
22 Mayıs 2026
CHP, “mutlak butlan” kararının ardından Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) başvurdu, YSK itirazı aynı gün reddetti.
23 Mayıs 2026
CHP TBMM grubu kapalı grup toplantısı yaptı. Özgür Özel, toplantıya katılan 96 milletvekilinden 95’inin oyuyla Grup Başkanı seçildi. Katılamayan 42 milletvekilinden 15’inin Özel’e destek verdiği belirtildi.
24 Mayıs 2026
CHP Genel Merkezi polis müdahalesiyle boşaltıldı, yüzlerce çevik kuvvet eşliğinde kapı kırılırken nöbetteki partililere biber gazı ve plastik mermiyle müdahale edildi. Genel merkezden ayrılan Özgür Özel, binlerce yurttaşla TBMM’ye yürüdü ve Meclis’i partisinin geçici genel merkezi ilan etti.
25 Mayıs 2026
CHP Genel Merkezi’ne yönelik saldırılar diğer muhalefet partilerinin tepkisine neden oldu. DEM Parti, TİP, EMEP, SOL Parti ve birçok kurum, Özgür Özel’i TBMM’de ziyaret etti.
26 Mayıs 2026
Özgür Özel’in İzmir’de düzenleyeceği mitinge polis müdahale etti, çok sayıda gözaltının yaşandığı mitingde yurttaşlara TOMA’larla müdahale edildi. Engellemelere rağmen miting yoğun katılımla gerçekleşti.
Aynı gün, eski TBMM Başkanı Bülent Arınç da CHP’nin 38. ve 21. Olağanüstü Kurultayları hakkındaki “tedbirli mutlak butlan” kararını doğru bulmadığını açıkladı.
28 Mayıs 2026
Yeniden Refah Partisi, Saadet Partisi, Bağımsız Türkiye Partisi, Büyük Birlik Partisi, Zafer Partisi ve Milli Yol Partisi, TBMM’deki CHP’ye bayram ziyaretinde bulundu.
30 Mayıs 2026
Özgür Özel’in bayramlaşma çağrısı yaptığı Ankara Güvenpark’ta yurttaşlar sabahtan itibaren toplandı. Mahkeme kararıyla genel başkanlığa atanan Kemal Kılıçdaroğlu ise polis zoruyla boşaltılan genel merkeze çağrı yaptı.
Haziran 2026: İki Ayrı Kurultay Hattı
1 Haziran 2026
Özgür Özel’i destekleyen delegeler, Kılıçdaroğlu yönetimine karşı olağanüstü kurultay çağrısı için noter onaylı imza toplama sürecini başlattı. Delege sayısının salt çoğunluğunu ifade eden 600 imzanın 15 gün içinde toplanması hedeflendi.
9 Haziran 2026
Özgür Özel, CHP grup toplantısında konuştu ve kurultay için 26 Temmuz 2026 tarihini işaret etti. Toplantı, geçen yıl vefat eden Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Ferdi Zeyrek’in ölüm yıl dönümüne denk geldi.
Haziran sonu 2026
Kılıçdaroğlu yönetimindeki MYK, Özel cephesinden toplanan yaklaşık 820 imzayı değerlendirmeye aldığını, ancak olağan kurultay sürecinin eylül ayının ilk haftasında başlatılacağını duyurdu. Süreci yürütmek üzere Orhan Sarıbal, Yıldırım Kaya, Adnan Demirci, Nevaf Bilek, Hasan Efe Uyar ve Deniz Demir’den oluşan altı kişilik bir komisyon kuruldu. Parti sözcüsü Müslim Sarı, bu dönemde CHP’den 28 belediye başkanının istifa ettiğini açıkladı.
Aynı süreçte, yeni CHP yönetimi tarafından toplam 53 il başkanı görevden alındı.
Temmuz 2026: Yargıtay Süreci ve “Yeni Parti”
17 Temmuz 2026
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin “mutlak butlan” kararına ilişkin temyiz başvurusu, karardan 56 gün sonra Yargıtay’a ulaştı.
20 Temmuz 2026
Yargıtay’ın, aynı gün başlayan adli tatil öncesinde dosyayı görüşmemesiyle “mutlak butlan” ve “olağanüstü kurultay imzaları” davaları eylül ayına kaldı. Bu gelişmeyle birlikte Özgür Özel ve kendisini destekleyen milletvekillerinin yeni bir parti kurma çalışmaları netlik kazandı.
21 Temmuz 2026
Özgür Özel, CHP Grup Başkanı sıfatıyla son kez haftalık grup toplantısında konuştu. Konuşmasında “vakti gelmiş bir vedanın hüznü”nden söz eden Özel, yeni parti sürecinin önündeki takvimi de paylaştı: Aynı gün seçilmiş CHP il başkanlarıyla bir araya geldi.Özel’in konuşmasının ardından kayyım Gürsel Tekin, 7 ilçe başkanı ve yönetimini görevden aldığını açıkladı.
Tony Gatlif’in yazıp yönettiği Leyleğin Çocukları, yaralı bir leyleği filme baş karakter ve Paris’te yaşamakta olan üç genci de o leyleğin çocukları olarak yerleştirir. Çünkü, hepimiz yaralanmış göçebe bir leyleğin yerleşik asimile çocuklarıyız.
Otto, işsiz bir genç olarak annesiyle birlikte yaşamakta, geçimini trenlerde gazete satarak sürdürmektedir. Trenlerde gazete satarken tanıştığı Launa ise bir kuaför olarak işe sürekli geç kalmasıyla patronunda ticari kaygılar uyandıran ama kısa süre sonra işsizlerin isyankar birliğine katılacak bir çılgındır. Yine Paris’te ailesiyle birlikte yaşamakta olan Ali ise, asimile olmuş ailesiyle yaşayan bir genç olarak o da kısa sürede asimile olmayı reddetmesi nedeniyle babası tarafından kovulacak bir entelektüeldir. Bu üç karakteri bir araya getirecek koşul ise müesses nizamda aileleri, patronları tarafından verilen rol ve görevlerden istifa etmeleri olacaktır.
Kaybedeceği birşeyleri olmadan yola çıkan bu üç genç tam olarak bir yerden başlamadan ve bir yere varmadan da yolda oluşun mümkünatını ve seyrini sunacaklardır.
Filmde Otto’nun işsizliği özellikle vurgulanır. İşsizliğin günümüz koşullarında işe yaramazlıkla ve adeta vebayla eş görülmesine karşılık övgüyle, gururla öne çıkarılır. İşsiz Otto, daima bir başkasına muhtaç olarak yaşamını sürdüren olarak değil, işsizliğini -tıpkı Launa gibi, bir protestoya, düzen karşıtlığına dönüştürür.
Sisteme alaycı bakış
Filmde yasa ve devlet bir eve haciz için gelen polis ve mübaşirin temsilliğinde uzatmaya hiç gerek görülmeden kısaca tanımlanır. Disiplin ve denetim toplumunun ciddi, gergin, duygusuz yüzünün mekanizması bir takım anarşist çekiç darbeleriyle gevşetilip gülünçleştirilir. Verili düzene karşı üç işsiz genç tarafından düzensiz bir ayaklanma başlatılmadan evvel iş sahibi olmadan ve düzene ayak uydurmanın sıkıntı, stres ve mutsuzluk ürettiğinin altı çizilir. Böylece film bir bakıma aylaklığa övgüdür. Ancak bu aylaklığın ilkesi eylemsizlik değildir, farkı yaratan eylem olduğundan ve fark olumlandığından meta, sömürü ve yabancılaşma üretmeyen eylemdir.
Egemenin tekrarı papağanlar
Anarşist etikte hırsızlık mutlak kötülüğü değil, ihtiyaç için -kibarlık gerektirme–, ödünç almaya dönüşür: silah bir katliamı değil işsizliği sembolize eden, ücretle açılan kilidi kıran bir araca; leyleklerin göçebeliği özgürlük, papağanların sahiplerini tekrarlaması ve leyleği yaralayan avcılar faşizm sembolüne dönüşür. Papağanların faşistlerle sembolize edilmesi sahiplerini tekrar etmesidir. “Yabancılar evine!”, “Pis Araplar” diye sahibinin sesi olarak öten papağanın yeri ve sonu elbette Launa’nın naçizane katkılarıyla kafesiyle birlikte bir çöp kutusu olacaktır; tüm faşistler tarihin çöplüğüne, demektir bu.
Sınırlar leylekler için bile var
Filmin esas karakteri olan Muhammed adı verilen leylek aslında kendi doğası içinde seyrini süren, burjuva sınırları bilmeyen, çocukken bizi dünyaya getirdiğine inandırıldığımız özgür bir kuştur. Ancak Fransa üzerinde göç yolunda iken bir avcı tarafından yaralanması doğasını sekteye uğratır. Avcı için faşist denir, bir özgürlük sembolüne dönüşen leylek tüm göçebe ruhlar ve göçmenler nezdinde yaralanmıştır. Haritasız, amaçsız bir şekilde kendilerini tesadüfi karşılaşmalara bırakmış üç genç, çalıntı/ödünç araçlarında seyir halindeyken leylekle karşılaşır ve bu leyleğin yaralarının sardıktan sonra göçüne kaçak yollardan ulaştırma amacı edinirler. Avcı/faşistlerden dolayı leyleklerin dahi sınırlara takıldığı, yaralandığı bu dünyada insanların özgürlüğü ne durumdadır?
Göçmenleri, -ister politik, ister ekonomik veya eğitim gerekçesiyle olsun, çağımızda bekleyen seçenekler sınırlıdır; ya daimi hissedilecek bir baskı olarak köklü bir entegrasyon ve asimilasyon ki bu daimi bir maskeyle dolaşmak anlamına gelir, ya da aksi takdirde yok sayılma ve geri gönderilme tehdidi.
Filmde de göç olgusu tartışılırken günümüzün asimilasyonun görece hafif şiddetlisi olan entegrasyon/uyum sağlama olgusu “uyum sağlayacağımız şey ya hastalıklıysa?” izlenimiyle sorunsallaştırılır.
Laura’nın duvara spreyle “yakın, yıkın” diye yazmasıyla başlatılan düşük dozlu şiddet eylemleri, asimilasyon ve sömürü baskısı karşısında –Fanon’un bakış açısından bakmak gerekirse, bireyler düzeyinde arındırıcı bir güç, bir özgüven kazancı olarak gösterilir.
Che Guevara, Guy Debord ve sömürgecilik karşıtı yazarların kitaplarını sürekli okuyan, burjuva sinemasından nefret eden Ali karakteri üzerinden göçmen kişilik algısı dağıtılır. Ali, bir göçmen olarak sömürü ve asimilasyonun ne olduğunu bilen ve buna başkaldıran bir eylem içindedir.
Filmde yer yer karakterlerin kamerayla tartıştığı, kaçtığı ve doğrudan seyirciye sesleneneceği sahneler de olacaktır. Sinemanın genel akımda temsil ve yabancılaşma üreten yapısına da bir darbedir bu. Temsil, gösteri ve metalaşma üzerinden eğlence üreten endüstriyel sinema hem teknik hem de senaryo üzerinden bozguna uğratılır.
Film göçebeliğe yapılan vurgular üzerinden rengarenk neşe dolu bir çingene havası olarak da okunabilir, gevşek bir saygı duruşu olarak da.
*Film 22 yaşındayken bir kamyonun altında Fas’tan Fransa’ya geçen Cezayirli Muhammed’e adanmıştır.
Filmin Künyesi: Yönetmen: Tony Gatlif Senaryo: Tony Gatlif Gösterim yılı: 1999 Filmin adı: Leyleğin Çocukları (Je Suis ne d’une Cicogne)
DEM Parti İmralı Heyeti’nin yaptığı açıklamaya göre Öcalan yapılan görüşmede, “27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor” dedi.
Foto: DEM Parti
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti Üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Özgür Faik Erol’un 20 Temmuz tarihinde Abdullah Öcalan ile İmralı Adası’nda 5 saat süren görüşmenin ardından açıklama yaptı. Yapılan açıklamada Öcalan’ın “Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir” dediği aktarıldı.
Heyet, Abdullah Öcalan ile en son 24 Mayıs’ta görüşmüştü. Bu görüşmede de “çerçeve yasa”ya dair tartışmalar yürütülmüştü.
Öcalan 27 Şubat 2025’te PKK’ye silah bırakma çağrısında bulunmuştu.
Öcalan’ın yeni mesajında “Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir” denildi.
“Adım atma kararlılığımız sürüyor”
DEM Parti İmralı Heyeti’nin yaptığı açıklamaya göre Öcalan ile “bölgedeki siyasal gelişmeler, demokratik toplum inşası, barış sürecinde gelinen aşama ve yasal çerçevenin nasıl şekillenmesi gerektiği konuları” detaylı bir şekilde ele alındı.
Bu açıklamaya göre Öcalan, şu değerlendirmeyi yaptı:
“27 Şubat çağrısının ruhuna bağlı kalarak adım atma ve sorunu kardeşlik hukuku içinde çözmeye dönük kararlılığımız sürüyor. Anadolu’da tarihsel bir hakikat olan ve tüm kritik aşamalarda birbirinden ayrılmayan Kürt-Türk tarihsel ittifakını ve birlikteliğini hukuki zemine dönüştürmenin arifesindeyiz. ‘Kürt’ten Türkü ayırsan Kürt kalmaz, Türk’ten Kürdü ayırsan Türk kalmaz’ hakikati, ortak yaşam ve eşitlik hukukunun geliştirilmesini gerekli kılmaktadır.
Karşılıklı hassasiyetlerin gözetildiği yasal bir zeminin oluşturulmasının vakti gelmiştir. Sabırla bu yolu açmanın tarihi bir fırsat olduğunun bilincinde olarak, basit, dar ve geleceğe hizmet etmeyen yaklaşımları terk ederek hep birlikte ortak yaşamı örelim. TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporda da belirtilen çerçevede hukuki ve yasal sürecin başlaması, çatışma ve silahların tamamen devreden çıkarılması, yepyeni bir sayfanın açılması için herkes elinden geleni yapmalıdır.
Kürt-Türk ittifakı, Anadolu’nun ortak geleceğinin temel taşıdır. Atılacak her adımda bu toprakların kültürünü esas almalıyız. Yasal düzenlemelerle bu ittifakı kalıcı hukuki güvenceye kavuşturmak ve demokratik bir cumhuriyette eşit ve özgürce birlikte yaşamak mümkündür. Negatif hukukun pozitif hukuka dönüşmesi gereklidir.
Ortak yaşamı örmek, eşitlik ve adalet içinde yepyeni bir sayfa açmak için tarih bizlere bir fırsat sunmaktadır. Bu fırsatı hep birlikte değerlendireceğimize inancım tamdır.”
İmralı heyeti AKP ve MHP ile görüştü
Buldan, Sancar ve Erol’dan oluşan İmralı heyeti, 15 Temmuz’da AKP Genel Başkanvekili Efkan Ala ve AKP Grup Başkanı Abdullah Güler ile Meclis’te görüşmüştü.
DEM Parti kaynaklarının verdiği bilgiye göre, AKP ile çerçeve yasanın Meclis tatile girmeden yasalaştırılması konusunda görüş birliği oluştu.
Görüşmede AKP heyeti, İmralı heyetine somut bir teklif metni sunmadı; ancak genel çerçeve konusunda görüş alışverişinde bulunuldu.
İmralı heyetinin ilettiği talepler arasında çerçeve yasanın kapsayıcı olması, örgüt yöneticilerinin kapsam dışında bırakılmaması ve “suça karışan-karışmayan” ayrımı yapılmaması, Abdullah Öcalan’ın statüsü ile cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ve silahsızlanma sürecinin yürütülmesi için gerekli mekanizmaların oluşturulması yer aldı.
Heyet, 16 Temmuz’da da MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi Meclis’teki makamında ziyaret etti. Bahçeli de sürecin arkasında olduğunu bir kez daha vurguladı.
Kurtulmuş siyasi partileri ziyaret ediyor
Bu arada İmralı Adası’nda gerçekleşen görüşmenin ardından Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş da siyasi partilere bir ziyaret takvimi açıkladı.
Kurtulmuş’un Meclis’te gerçekleştirdiği ziyaretlerin ilk turu MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile oldu. Görüşme saat 12.30’da Bahçeli’nin Meclis’teki makamında gerçekleşti.
Devlet Bahçeli, Meclis’te Numar Kurtulmuş’u kabul etti
Kurtulmuş, bugün ayrıca DEM Parti Meclis Grubu ile istişarelerde bulunacak. Görüşmeye DEM Parti’nin genel başkanları ile grup başkan vekilleri katılacak. Meclis Başkanı yine bugün Yeni Yol Partisi ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu kabul edecek.
Kurtulmuş’un yarın da AKP grubunu ziyaret etmesi bekleniyor.
19 Temmuz 2012’de “Rojava Devrimi”nden 20 Temmuz 2015’te yaşanan Suruç Katliamı’na kadar olan süreçte neler yaşandığını derledik.
Suriye İç Savaşı’nın yarattığı merkezi otorite boşluğunda şekillenen ve “kadın devrimi” adıyla da bilinen “Rojava Devrimi”, askeri, sivil, eğitsel, tıbbi, kültürel ve kadın odaklı kurumların eş zamanlı inşasıyla oluşan toplumsal bir modeli 19 Temmuz 2012’de ortaya koydu. Suriye İç Savaşı’nın başladığı 2011 yılından itibaren ülkenin kuzeyindeki Cizîrê, Kobanî ve Efrîn gibi Kürt ağırlıklı kentlerde halk meclislerinin yönetimi devralmasıyla başlayan bu süreç, tabandan örgütlenen meclisleri, kadın öncülüğünü ve etnik-dini çeşitliliği savunan bir model olabileceğini dünyaya duyurdu. Rojava’da önce TEV-DEM ve MGRK ile kurumsal temeller atıldı, ardından Demokratik Suriye Güçleri (HSD) kuruldu ve Kürt, Arap, Ermeni ve Süryani halklarını kapsayan bir toplum modeli oluşturdu.
Suriye’de 2011 yılında demokrasi ve reform talepleriyle başlayan protestolar kısa sürede ülkenin tamamında büyük bir iç savaşa dönüştü. Bu süre zarfında Kürtler yoğun yaşadıkları ve Rojava olarak adlandırdıkları bölgede özerklik ilan etti. Eylül 2014 yılında Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından başlayan Kobanî kuşatması Ocak 2015 yılına kadar sürdü. Bu süre zarfında onlarca insan katledildi, yaralandı ve yerinden edildi. Kobanî’nin kuşatıldığı ilk günden itibaren Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde Kobanî’ye destek vermek amacıyla protesto eylemleri düzenlendi. Savaş bittikten sonra kent tamamen yıkılmış, harabeye dönüştürülmüştü. Kobanî’yi yeniden inşa etmek ve yaşatmak için Türkiye’nin birçok kentinden Suruç’a giden Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyesi gençler, Amara Kültür Merkezi’nin önünde basın açıklaması yaparken IŞİD’li bir canlı bombanın saldırısına uğradı. Saldırının sonucunda 33 kişi öldü, yüzden fazla kişi ise yaralandı. Bu katliam, bölgesel çatışmaların Türkiye’deki siyasi ve toplumsal dinamikleri de doğrudan etkilediği bir kırılma noktası olarak tarihe geçti.
19 Temmuz 2012’de “Rojava Devrimi”nden 20 Temmuz 2015’te yaşanan Suruç Katliamı’na kadar olan süreçte neler yaşandı?
Kronoloji
Rojava Devrimi ve Kurumsal Yapılanma Süreci
15 Mart 2011
Suriye İç Savaşı
Arap Baharı adıyla bilinen ve 2010’da Tunus’ta başlayıp Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya yayılan ayaklanmalar Suriye’yi de etkiledi. 15 Mart’ta Deraa’da halk sokağa çıktı ve rejime karşı ilk kitlesel eylemi düzenlendi. Ayaklanma Hama, Humus, Lazikiye, Qamişlo, Deyr ez-Zor şehirlerine yayıldı, başkanlık kabinesi istifa etti. Ayaklanmalarla birlikte BAAS rejiminin merkezi yönetimi zayıflamaya başladı ve bölgede yaşayan halklar veya gruplar kendi bölgelerini kontrol altına almaya başladı.
Ağustos 2011
TEV-DEM ve MGRK yapılanması
Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM) kuruldu. Bu çatı altında, yerel komünler ve meclisler ağından oluşan Batı Kürdistan Halk Meclisi (MGRK) ilan edilerek doğrudan demokrasi ve özyönetim modelinin idari altyapısı hazırlandı.
2012
YPG / YPJ ve kültür-sanat kurumlarının (TEV-ÇAND) yaygınlaşması
Halk Savunma Birlikleri (YPG) ve sadece kadınlardan oluşan Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) resmi savunma gücü olarak yapılandırıldı. Aynı süreçte demokratik kültürel kimliği geliştirmek üzere TEV-ÇAND (Kültür ve Sanat Hareketi) çatısı altında yerel kültür merkezleri faaliyete geçti.
19 Temmuz 2012
Rojava Devrimi’nin başlangıcı (Kobanî)
Kobanî Halk Meclisi (MGRK bileşenleri) öncülüğünde halk, Esad hükümeti ülkenin kuzey bölgelerinden çekildikçe kent yönetimini devraldı. Birkaç gün içinde Efrîn ve Cizîre bölgeleri de meclislerin denetimine girdi.
Ağustos 2012
Kürdistan Kızılayı (Heyva Sor a Kurdistanê) Rojava Şubesi
Kombat ve insani kriz koşullarında ilk yardım, ilaç temini, mülteci kamplarının bakımı ve acil sağlık hizmetlerini organize etmek amacıyla bağımsız bir insani yardım örgütü olarak Rojava’da aktif hale getirildi.
2012
Kürt Dil Kurumu (SZK – Saziya Zimanê Kurdî) kuruluşu
Resmi devrim sürecinden yıllar önce, gizli koşullarda Kürtçe anadil eğitimi ve müfredat çalışmalarını koordine etmek amacıyla kuruldu. Devrim sonrasında ise tüm okullarda anadilde eğitim sisteminin öncüsü oldu.
Ocak 2014
Demokratik özerk yönetim ve kantonların ilanı
Cizîre, Kobanî ve Afrin kantonları ilan edildi. Etnik, dini çeşitliliği ve cinsiyet eşitliğini anayasal güvenceye alan “Toplumsal Sözleşme” kabul edilerek kadınların her yönetim kademesinde %40 eşbaşkanlık kotasıyla temsil edilmesi yasalaştı.
Eylül 2014 – Ocak 2015
Tarihi Kobanî Direnişi ve IŞİD kuşatmasının kırılması
IŞİD’in ağır silahlarla başlattığı kuşatmaya karşı YPG/YPJ güçleri, küresel sivil destek ve uluslararası koalisyonun havadan müdahalesiyle 134 gün süren sokak savaşları sonucunda kenti tamamen IŞİD güçlerinden arındırdı.
Haziran 2015
Girê Spî (Tel Abyad) hamlesi ve kantonların birleşmesi
YPG/YPJ güçleri, IŞİD kontrolündeki Girê Spî’yi devraldı. Cizîre ve Kobanî kantonları arasında coğrafi ve lojistik bir koridor açtı.
20 Temmuz 2015
Suruç Katliamı
Kobanî’nin yeniden inşası, park ve çocuk kreşleri yapımı için yola çıkan SGDF üyesi gençlerin Urfa’nın Suruç ilçesindeki basın açıklamasına IŞİD tarafından canlı bomba saldırısı düzenlendi. Saldırıda 33 genç yaşamını yitirdi, bu olay bölgedeki barışçıl sivil dayanışmayı hedef alan tarihi bir kırılma noktası oldu.Katliamın ardından kamu görevlilerinin sorumluluğuna ilişkin etkili bir soruşturma yürütülmedi. Aileler, avukatlar ve hak savunucuları Suruç Katliamı yıl dönümünde baskılara ve gözaltılara maruz kaldı. Canlı bombanın Suruç’a nasıl geldiği, bomba malzemelerini nasıl tedarik ettiği ve sınır geçişlerinde kimlerden yardım aldığı araştırılmadı.
Ekim 2015
Demokratik Suriye Güçleri’nin (HSD) resmen kurulması
Kobanî ve Girê Spî zaferlerinin ardından, Kürt, Arap, Süryani, Asuri ve Türkmen askeri bileşenlerin katılımıyla IŞİD’e karşı ortak seküler savunma hattını kurmak amacıyla Demokratik Suriye Güçleri (HSD) resmi olarak ilan edildi.
Birçok paramiliter grubun ve devletin saldırılarının hedefi olan Rojava’ya yönelik saldırılar 14 yıldır sürdü. 2024 sonunda Esad rejiminin yıkılmasıyla Suriye’deki iktidara geçen HTŞ, en son Ocak 2026’da Halep’teki Kürt mahallelerine saldırdı. Saldırının ardından HSD ile HTŞ hükümeti arasında 29 Ocak’ta bir anlaşma imzalandı.
Suriye’deki askeri ve idari entegrasyonu, yerinden edilen halkların topraklarına geri dönüşünü ve Rojava bölgesindeki Kürtlerin temel haklarına yönelik güvenceleri kapsayan ve hala yürürlülükte olan 29 Ocak anlaşmasının tam metni şu şekilde:
Birinci Aşama: Güvenlik ve Askerî Düzenlemeler
1.Son dönemde yaşanan olaylara bağlı olarak tüm cephelerde kalıcı ve kapsamlı ateşkes ilan edilmesi, tüm gözaltı ve baskınların durdurulması; IŞİD hapishanelerinin korunmasının HSD tarafından sürdürülmesi ve devam eden tahliye sürecine tam lojistik destek sağlanması.
2. HSD güçlerinin Haseke ve Kamışlı şehirlerinden, mutabık kalınan askerî kışlalara çekilmesi; buna karşılık Suriye ordusunun derhal Haseke’nin güneyindeki Şeddadi kasabasına çekilmesi.
3.Suriye Savunma Bakanlığı tarafından Haseke ili için bir askerî tümen kurulması ve HSD güçlerinin üç tugay halinde bu yapıya entegre edilmesi.
4.Kobani’deki askerî gücün, Halep ilindeki bir askerî tümen bünyesine bağlı bir tugay olarak entegre edilmesi.
İkinci Aşama: Güvenlik ve İdari Düzenlemeler
(02.02.2026)
5.Güvenlik ve istikrarı güçlendirmek amacıyla Haseke ve Kamışlo şehirlerinin her birine sembolik olarak güvenlik araçlarının girişi ve HSD’ye bağlı güvenlik güçlerinin İçişleri Bakanlığı bünyesinde entegrasyon sürecinin başlatılması.
6.Yerel yöneticilerin atanması: •Haseke Valisi, HSD’nin önerisiyle atanır. •İl Güvenlik Müdürü, Suriye hükümetinin önerisiyle atanır. •Savunma Bakan Yardımcısı, HSD’nin önerisiyle atanır.
Üçüncü Aşama: Hayati Tesislerin Devralınması ve Lojistik İşlemler
(En fazla 10 gün içinde)
7.Hayati tesislerin devralınması: •Rümeylan ve Süveyde petrol sahalarının Enerji Bakanlığı tarafından devralınması ve sivil çalışanların entegrasyonu. •Kamışlı Havalimanı’nın Sivil Havacılık Kurumu tarafından devralınması.
Dördüncü Aşama: Sivil Kurumların Devralınması
(En fazla bir ay içinde)
8.Kara Sınır Kapıları Genel Müdürlüğü’nden bir ekibin Semalka ve Nusaybin sınır kapılarına gönderilmesi, sivil personelin resmî olarak görevlendirilmesi, sınır kapılarının silah ve yabancıların ülke dışından girişinde kullanılmasının engellenmesi ve kapıların derhal faaliyete geçirilmesi.
9.Suriye hükümetinin Haseke ilindeki tüm sivil kurumları devralması, özerk yönetim kurumlarının devlet kurumlarıyla birleştirilmesi ve bu kurumlarda çalışan sivil personelin kadroya alınarak görevlerinin güvence altına alınması.
Tüm Taraflar İçin Bağlayıcı Hükümler
(Tüm süreç boyunca geçerlidir) 10.Tüm taraflarca, özellikle Kürt bölgeleri başta olmak üzere, askerî güçlerin şehir ve kasabalara girişinin yasaklanması.
11.Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi tarafından verilen tüm ilk, orta, lise ve üniversite diplomaları ile meslek yüksekokulu belgelerinin denklik ve resmî onayının sağlanması.
12.Tüm yerel, kültürel ve sivil toplum kuruluşları ile medya kurumlarının ilgili bakanlıkların mevzuatına uygun şekilde ruhsatlandırılması.
13.Eğitim Bakanlığı ile birlikte Kürt toplumunun eğitim sürecinin ele alınması ve eğitsel özgünlüklerin gözetilmesi.
14.Tüm yerinden edilmiş kişilerin (Efrîn, Şeyh Maksud, Resulayn / Serêkaniyê) şehir ve köylerine dönüşünün sağlanması ve bu bölgelerdeki sivil yönetimler içinde yerel yöneticilerin atanması.
Tarık Ziya Ekinci’nin farklı dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşan ‘Kürtler, Demokrasi, Sol” İletişim Yayınları etiketiyle okurla buluştu. Kitap, Ekinci’nin Kürt meselesi, demokrasi, sosyalizm ve insan haklarına ilişkin düşünsel mirasını bir araya getiriyor.
Tarık Ziya Ekinci’nin yazdığı eserlerin içinden seçkileri bir araya getiren “Kürtler, Demokrasi, Sol” kitabı, geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.
Prof. Dr. Zelal Ekinci kitabın önsözünde Tarık Ziya Ekinci’nin yıllar içerisinde oluşturduğu düşünsel birikimin kaybolmasına izin vermeyecek bir başlangıca vesile olmasını diliyor.
Kitabın editörlüğünü üstlenen Tanıl Bora ise Tarık Ziya Ekinci’nin Kürt meselesinin çözülmesi, yani Kürt ulusal kimliğinin tanınması için siyasal alanda mücadele eden ve yazılar yazan bir aydınlanmacı olduğunu vurguluyor.
Ekinci’nin saygınlığına, sosyalist ve hekim kimliklerine, hatta insan hakları ve yurttaşlık anlayışına da birer başlık ayıran Bora, kitapta derlenen yazıları, bu geniş görüşlülüğün bir numunesi olarak yorumluyor.
Kitap Tarık Ziya Ekinci’nin farklı dönemlerde kaleme aldığı yazılardan oluşuyor.
Kürt Sorunu ve tarih
Tarık Ziya Ekinci’nin 1989 sonrası kaleme aldığı “Doğu’nun Sosyal Yapısı ve Ağa Milliyetçiliği” başlıklı makalesi bölgedeki kapitalist gelişmeyi anlatırken Ekinci’nin ekonomi-politiğe olan hakimiyetini de ortaya koyuyor.
Bir sonraki makale olan “Kemalist aydınlanma ve Kürtler’de” ise Ekinci, aydın ve aydınlanmayı tanımlarken, Türkiye’deki aydınlanmanın seyrine ilişkin tespitlerde bulunuyor. Kemalist aydınlanmanın Batı aydınlanmasına ilişkin üstyapı değerlerini otoriter bir yöntemle topluma dayattığını savunan Ekinci, bu durumun ise aydınlanmayı gerçekleştirecek sosyal sınıfın henüz oluşmamış olmasından ileri geldiğini belirtiyor.
Sol ve Kürt Sorunu
Türkiye İşçi Partisi ve Kürt Aydınlanma Hareketi başlıklı makalede Ekinci, milletvekilliği de dahil olmak üzere birçok kademesinde görev yaptığı Türkiye İşçi Partisi’nin yapısı ve faaliyetlerini incelerken Kürtlerin 1960’lı yıllar boyunca bu partide örgütlenme nedenlerini, partinin Kürt meselesine dair yaklaşımını, bölgedeki yerel örgütlerin çalışmalarını ve parti içerisindeki görüş ayrılıklarını irdeliyor.
“Kürt Hareketleri ve Sosyalizm” başlıklı makalesinde ise Ekinci, 1960’lardan itibaren ulusal kurtuluş hareketlerini de etkisi altına alan sosyalist düşüncenin coğrafyamızda ve Kürt toplumu nezdindeki yansımalarını ele alırken Kürt hareketlerinin Marksizmi kavrama konusundaki problemlerini de yine ekonomi-politiğe dayalı bir analizle açığa çıkarıyor.
Kürt Sorunu ve yeni zamanlar
Kürt meselesine ilişkin yakın dönem yazılarının yer aldığı “Kürt Sorunu – Yeni Zamanlar” bölümünde ise Ekinci, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) üyelik sürecinden PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasına, Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti içerisinde asli bir unsur olup olmadıklarına kadar birçok tartışmaya mercek tutuyor.
AB’ye üyelik sürecinin Türkiye’nin demokratikleşmesine ve Kürt meselesinin çözümüne ilişkin katkıları olacağını belirten Ekinci, bir sonraki makalesinde Öcalan’ın yakalanması ile Kürt sorununun ortadan kalkmayacağını vurgularken bu bölümün son makalesinde ise Kürt siyasetçilerin kendilerini asli bir unsur olarak görmesinin hatalı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Türkiye Kürtlerinin bir azınlık olduğunu belirten Ekinci, bu durumun aşağılayıcı olmayan sosyolojik bir kavram olduğunu savunuyor.
İnsan hakları ve kültürel haklar
Kitabın son bölümünde ise faili meçhul cinayetlerin tanımını bir rejim sorunu olarak ele alan Ekinci, 1990’lı yıllar boyunca yaşanan vakaları incelerken, bu olayların Kürtleri hedef alan yönünü de ortaya koyuyor. Faili meçhul cinayetlerin nedeni olarak öne sürülen “PKK – Hizbullah çatışmaları” yorumlarını da eleştiren Ekinci, bu algının Türkiye’deki rejim tarafından toplumu duyarsızlaştırmak amacıyla yaratıldığını kanıtlamaya çalışıyor.
“Zorunlu Göç Sorunları” başlıklı makalesinde göçmenliğin tanımını ve Türkiye’deki zorunlu göç politikalarını inceleyen Ekinci, bu politikaların Kürt toplumu açısından yarattığı sonuçları da irdeliyor.
15 Kasım 1998’de düzenlenen İHD-TİHV ortak sempozyumunda yaptığı “Türkiye’de İnsan Hakları Mücadelesi” bildirisinden çağdaş ve demokratik bir anayasanın temel ilkelerini ortaya koymaya çalıştığı makalesine, Türkiye’de insan hakları ile kültürel hakların savunulmasında rejimden kaynaklanan engelleri tartışmaya çalışan Ekinci’nin yaşamı boyunca oluşturduğu düşünsel mirasa göz atmak isteyenler için önemli bir kaynak.
Tarık Ziya Ekinci kimdir?
18 Şubat 1926’da Lice’de doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. 1965’te Türkiye İşçi Partisi’nden Diyarbakır milletvekili seçildi. 12 Mart askeri darbesinden sonra Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevi’nde “Kürtçülük” propagandası yaptığı iddiasıyla TCK’nin 142/1 maddesinden üç yıl hapis cezası aldı ve iki yıl tutuklu kaldı.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra da beş kez tutuklanan Ekinci, 1982-1989 döneminde Paris’te yaşadı. Kürt sorunuyla meşguliyetini, düşünmeyi ve yazmayı ömür boyu sürdüren Ekinci, 15 Ağustos 2024’te hayatını kaybetti.
Spectrum House’ın yaptığı araştırmaya göre “Çözüm sürecini” destekleyenlerin oranı %61,6 iken, başarıya ulaşacağını düşünenlerin oranı ise %42,6 civarında. Katılımcıların %16’sı Türkiye’nin güvenliğine en büyük tehdit olarak İsrail’i görüyor. %40,3’ü “Mutlak butlan” kararını siyasi buluyor.
Araştırma sonuçlarına göre, katılımcıların % 55,8’i Türkiye’nin çözmesi gereken en önemli sorunu olarak “ekonomi”yi görüyor. İkinci sırada ise “demokrasi/adalet/hukuk” olarak cevaplayanların oranı ise %8,6.
Bu soru bağlamında katılımcıların %1,3’ü “Kürt sorunu” derken, %2’si de “terör/güvenlik” başlığını seçmiş.
15-19 Haziran 2026 tarihleri arasında 18 yaş ve üzeri 2 bin 19 katılımcıyla 26 ilden katılımcılarla gerçekleştirilen söz konusu çalışmaya göre, Türkiye’nin güvenliğine yönelik en büyük tehdit algısında ilk sırayı % 20,6 ile “ekonomik sorunlar ve dışa bağımlılık” alıyor.
Yine katılımcıların %16’sı “İsrail”i, %15,3 ise “iç siyasi kutuplaşma”yı tehdit olarak görüyor.
“Kılıçdaroğlu’nun dönüşü siyasi”
Spectrum House’nin “CHP ve Muhalefet Algısı” başlığı altında sorduğu sorular, hem CHP seçmeninin hem de genel olarak seçmenlerin konuya yaklaşımına dair önemli veriler sunuyor.
21 Mayıs 2026 tarihinde CHP kurultayına yönelik verilen mutlak butlan kararının ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP genel başkanlığına dönmesi ile ilgili sorulan soruyi katılımcıların %40,3’ü siyasi bir karar olarak değerlendiriyor. Hukuki olduğunu söyleyenler %16,2, her iki boyutu birlikte görenler ise %19,4 düzeyinde kalıyor. Fikir belirtmeyen ve cevap vermeyenler ise %24,1.
CHP’nin genel başkanı olarak en çok görülen isim %41,6 ile Özgür Özel olurken, Kemal Kılıçdaroğlu %24 ile ikinci sırada yer alıyor.
Söz konusu sorunun seçmen nezdindeki dağılımı da ilginç sonuçlar veriyor: Özgür Özel’in genel başkan olarak görülmesi, CHP seçmeninde %66,6, İYİ Parti seçmeninde %66,3 ve DEM Parti seçmeninde %55,6 oranıyla cevaplanıyor. MHP seçmeninin %43,4’ü ve AKP seçmeninin %35,8’i CHP’nin genel başkanı olarak hâlen Kemal Kılıçdaroğlu’nu ifade ediyor. Kararsızlık ve belirsizlik oranları da dikkat çekiyor. AKP seçmeninin %28,5’i net bir isim belirtmezken, Zafer Partisi seçmeninde kararsızların oranı %39, fikir belirtmeyenlerin oranı ise %24,4.
En çok AKP seçmeni başarıya ulaşacağını düşünüyor
Spectrum House 19 aydır devam eden ve adına “Çözüm süreci” dediği süreçle ilgili de katılımcılara sorular yöneltmiş.
Çözüm Sürecini destekliyor musunuz? sorusuna katılımcıların %61,6’sı süreci desteklediğini belirterek cevap verirken karşı çıkanlar %30,2’de kaldı. Katılımcıların %8,2’si fikrinin olmadığını belirtmiş.
Etnik köken dağılımına göre, Türk seçmenlerde çözüm sürecini destekleyenlerin oranı %55,9 iken, desteklemeyenlerin oranı %35,4. Kürt seçmenlerde ise destek oranı %78,1’e ulaşmakta, karşıtlık oranı %13,9’da kalmakta. “Diğer” etnik köken grubunda da destek oranı %61,8 ile çoğunluk düzeyinde, karşıtlık oranı ise %29,4.Etnik kökenini belirtmek istemeyen seçmenlerde destek oranı %91,3 olarak ölçüldü.
Süreci destekleyenlerin partilere göre dağılımında da önemli sonuçlar ortaya çıkıyor. 14 Mayıs 2023 milletvekili seçimindeki oy tercihine göre dağılım, “çözüm süreci”ne desteğin parti tabanları arasında belirgin biçimde farklılaştığını göstermektedir. En yüksek destek DEM Parti seçmeninde görülüyor. DEM Parti seçmenlerinin %86,9’u çözüm sürecini desteklediğini belirtirken, karşı çıkanların oranı %11,9’da kalmakta. Bu tablo, çözüm sürecinin DEM Parti tabanında güçlü ve yerleşik bir karşılık bulduğunu ortaya koyuyor. MHP seçmeninde destek oranı %73,6, AKP seçmeninde ise %72,4. Yeniden Refah Partisi seçmeninde de destek %66,7 düzeyinde. Buna karşılık İYİ Parti ve Zafer Partisi seçmenleri çözüm sürecine en mesafeli gruplar olarak öne çıkmakta. İYİ Parti seçmeninde destek oranı %25,0 iken karşıtlık %69,3’e ulaşmakta. Zafer Partisi seçmeninde de benzer biçimde destek %29,3, karşıtlık ise %65,9 düzeyinde. CHP seçmeninde ise destek çoğunlukta olmakla birlikte daha sınırlı bir düzeyde. CHP seçmenlerinin %54,5’i çözüm sürecini desteklerken, %36,8’i desteklemediğini belirtmekte.
Bu oranlara rağmen, sürecin başarıyla sonuçlanacağını düşünenlerin oranına dair de ilginç sonuçlar ortaya çıktı.
Katılımcıların %42,6’sı sürecin başarıya ulaşamayacağına yönelik görüş belirtirken, %42’si başarıya ulaşacağını ifade etti. Kararsız ve fikir belirtmeyenlerin toplamı ise %15,3 olarak ölçüldü. AKP ve MHP seçmenlerinin sürecin başarılı olacağına dair beklentisi yüksek iken, DEM Parti seçmeninde oran %49,7’da kalıyor. CHP seçmeni ise dördüncü sırada.
Kürtler daha çok umutlu
Etnik kökene göre dağılım, çözüm sürecinin başarıya ulaşacağına ilişkin inancın gruplar arasında farklılaştığını gösteriyor. Türk seçmenlerde sürecin başarıya ulaşacağına inananların oranı %39,9 iken, inanmayanların oranı %45,3. Kürt seçmenlerde ise başarı beklentisi daha güçlü. Bu grupta seçmenlerin %50,9’u çözüm sürecinin başarıya ulaşacağına inandığını belirtirken, %32,4’ü inanmadığını ifade etmekte. Kararsızların oranının %13,0 olması, Kürt seçmenler içinde sürece yönelik beklentinin olumlu olmakla birlikte bütünüyle kesinleşmiş bir kanaate dönüşmediğini göstermekte.
Sorumluluk en çok Erdoğan’a yükleniyor
Araştırma kapsamında “Çözüm süreci yürütme sorumluluğu en çok kimin üzerindedir?” sorusu soruldu. Bu soruya verilen cevaplar içerisinde Erdoğan diyenlerin oranı %43,5 iken “tüm taraflar eşit biçimde sorumlu” diyenler %19, Devlet Bahçeli/MHP’yi işaret edenler %11,4 düzeyinde. Sürecin doğrudan muhatabı sayılabilecek aktörlerin (DEM Parti %2,7, Öcalan %2,2, PKK %0,5) çok düşük oranlarda kalması dikkat çekici.
“Suriye yetkilileri, Irak petrolü taşıyan ve içinde İran kanalları üzerinden Lübnan’daki Hizbullah’a ulaştırılacak uzun menzilli füzeler ve insansız hava araçları da dahil olmak üzere bir silah sevkiyatı sakladığı tespit edilen bir kamyonu ele geçirdi. Bu olay, bu koridorda enerji akışları ile güvenlik hesaplamalarının nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor“
Fotoğraf: Rûdaw
Suriye İçişleri Bakanlığı, Suriye makamlarının Irak sınırı yakınlarında, arasında insansız hava araçları ve uzun menzilli füzelerin de bulunduğu bir silah sevkiyatını engellediğini duyurdu. Ortadoğu dinamikleri ve Kürtlerle ilgili analiz yazıları yayımlayan The National Context’in “Syria’s Arms Seizure Sells Washington Its Leverage Over Hezbollah” adlı yazısını sizler için Türkçeye çevirdik.
Suriye yetkilileri, Irak petrolü taşıyan ve içinde İran kanalları üzerinden Lübnan’daki Hizbullah’a ulaştırılacak uzun menzilli füzeler ve insansız hava araçları da dahil olmak üzere bir silah sevkiyatı sakladığı tespit edilen bir kamyonu ele geçirdi. Suriye-Irak sınırındaki el-Tanf sınır kapısında gerçekleşen bu operasyon, Washington’ın, Hizbullah’ı köşeye sıkıştırmak için Suriye’nin rolünü tartıştığı bir döneme denk geldi. Bu adım aynı zamanda Şam’ın, Irak-Suriye kara petrol hattı üzerinde kurulan lojistik ağı baltalamaya yönelik hamlelerinin en son örneğini oluşturuyor.
Arka plan: Irak petrolü, Hürmüz Boğazı krizinin tetiklediği güzergâh değişikliği kapsamında karadan Suriye’ye akmaktadır. Bu kriz, Bağdat’ı Suriye’nin Baniyas limanı üzerinden alternatif ihracat ve transit koridorları aramaya itmiştir. Bu trafik, Irak’ın petrol ve sınır patronaj ağlarına yerleşmiş, milislerle bağlantılı olduğu düşünülen dört tüccar üzerinden geçmekte ve bu tüccarların yeni ortaya çıkan güzergâhta varil başına 5-10 dolar kazandıkları bildirilmektedir. Bu düzenleme, sessizce önemli bir sınır ötesi ticaret kanalı haline gelmiş ve bu ele geçirmenin de gösterdiği gibi, yasadışı yükleri de taşıyabilen bir vektör haline gelmiştir.
Analiz: Bu ele geçirme olayından üç noktaya dikkat çekmek gerekir.
İlk olarak bu zamanlama, Trump’ın, Hizbullah’la mücadelede İsrail yerine Suriye’nin rol üstlenmesi gerektiğine dair açıklamalarını sıklaştırdığı bir dönemde, Suriye’nin elini güçlendirmek için bilinçli bir hamle yaptığını gösteriyor. Ele geçirilen bu sevkiyat, İran’dan Hizbullah’a uzanan lojistik hattı kesmenin ancak Suriye’nin iş birliğiyle mümkün olabileceğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu da Şam’a pazarlık için somut bir koz sağlıyor. Muhtemel talepler arasında, Süveyda anlaşmazlığıyla bağlantılı tampon bölgeler de dahil olmak üzere, İsrail’in son dönemde Suriye topraklarında ilerlediği noktalardan geri çekilmesi yer alıyor. Ele geçirmenin Trump’ın Netanyahu’dan İsrail güçlerini Suriye’den çekmeye başlaması için çağrıda bulunmasından sadece iki gün sonra gerçekleşmesi de dikkat çekicidir.
Bununla birlikte dikkate alınması gereken bir başka yorum da var. eş-Şara yönetimi, Trump’ın ısrarla dayattığı “Hizbullah’la doğrudan çatışma” seçeneğine pek sıcak bakmıyor. Örgütle açık bir savaşa girmek, henüz kırılgan bir aşamada olan başkanlık için ciddi riskler barındırır ve hem Hizbullah’ın kendisinden hem de Suriye’nin doğusundaki Irak’ta İran yanlısı milislerden misillemesiyle karşılaşma tehlikesini taşır. Üzerindeki baskı ne düzeyde olursa olsun, eş-Şara’nın bu denli riskli bir rolü doğrudan üstlenmesi pek olası değil. Bu açıdan bakıldığında silahların ele geçirilmesi, Şam’ın doğrudan çatışmaya girmediği yollarla Hizbullah meselesinde yardımcı olabileceğini, bir yandan da İsrail’in çekilmesi ve Süveyda konusunda istediği baskı gücünü de oluşturmaya devam edebileceğini gösteren dolaylı bir sinyal işlevi görüyor.
İkincisi, Suriye’ye gönderilen petrol, Irak devlet petrol pazarlama şirketinin Iraklı dört tüccarla yaptığı vadeli sözleşmeler kapsamında taşınıyor. Bu sevkiyat, ABD Hazine Bakanlığı’nın yaptırım listesinde yer alan ve İran yanlısı milislerle bağlantılı olan bir petrol ve sınır ekonomisi üzerinden geçiyor. Hatta KDP Milletvekili Majid Shingali’nin iddiasına göre, siyasi gruplar bu güzergah üzerinden varil başına 5 ile 20 dolar arasında komisyon alıyor.Elbette tüm bunlar, bu zincirdeki herhangi birinin bilerek Hizbullah’a silah taşıdığını kanıtlamaz. Durumu açıklayan asıl unsur, sevkiyatın hacminde saklı: Bu koridordaki kontrol noktaları nakit parayla dönüyor, denetlenmesi zor ve rüşvete son derece açık. Konvoylar her hafta aynı evraklarla aynı noktalardan geçerken, bu yoğun akışın arasına gizli bir sevkiyatı sıkıştırmak oldukça kolay.
Üçüncüsü, Şam yönetimi bu güzergahtan zaten haberdar olabilir. Bu durum, ağı tamamen çökertmeye yönelik yeni bir kararlılıktan ziyade baskı kurmak amacıyla zamanlaması ayarlanmış, gerçek bir operasyondan çok seçici bir uygulama tercih etmiş olabilir. Nitekim Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Nisan ayında yaptığı açıklamada örgütün Suriye’nin yeni liderliğiyle bir sorunu olmadığını belirtip tek düşmanlarının İsrail olduğunu vurgulamıştı. Bu söylem, Şam’ın sürece karşı çıkmadığını, aksine zımnen onay verdiğini düşündürüyor. Ayrıca Al-Marsad’ın aktardığı bir kaynak da Suriyeli yetkililerin Hizbullah’a giden silah sevkiyatlarının ülkeden geçişine bilerek göz yumduğunu ifade ediyor. Tüm bu arka plan dikkate alındığında, bu son el koyma operasyonunun zamanlamasındaki nokta atışı hassasiyeti “tesadüf” diyerek geçiştirmek pek mümkün görünmüyor.
Genel olarak bakıldığında bu olay, bu koridorda enerji akışları ile güvenlik hesaplamalarının nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor, bu bağlamda yaptırımların kendisi bir politika olmaktan ziyade bir pazarlık kozu olarak işlev görüyor.
“İletişim bolluğu içindeyiz, ancak yoğun ve derin değil, samimiyet içermiyor, birbirini anlayamayan, tamamlayamayan, hatta birbirini dinlemeyen sığlıkta. Bilgi bolluğu çağındayız, ancak temelsiz ve işlenmemiş, ‘okumuş cahiller’ çağı.”
Werner Herzog bu filmiyle açıkça şunu sormakta: Hayatımızın ne kadarı rollerden ibaret? Eğer ciddi olarak bunun üzerine düşünürsek korkunç sonuçlar elde ederiz. O bunu bir şirketin kiralanabilir dublörü üzerinden anlatıyor. Ama bizler zaten bunu çeşitli temsillerle ücretsiz, gönüllü ya da “zorunlu” rollerle icra etmekteyiz. Bunun nedenini de gösteriyor yönetmen: yalnızlık ve yabancılaşma.
Duyguların üretilemediği bireyselliklerde ve ilişkiselliklerde o duyguların suni de olsa üretip pazarlayan şirketler vardır. Bir kola şirketi bile kolayı mutluluk ve özgürlük imajlarıyla pazarlar. Gerçekliğin kopyasının şirketler tarafından üretilip pazarlanması ve bu imajların tüketilmesi. Şirket reklamlarında daima müşterilerin değerine dair atıflar ve özgürlük, mutluluk mesajları vardır. Bu şirketler sömürgeci olmalarına rağmen 8 Mart mesajları verirken bile görürüz. Müşterilerini sevdiklerini ilan etmektedirler. Çünkü potansiyel müşterileri kendilerini değersiz hissetmektedir. Böylece geçici bir tatmin sağlanmakta, ama eksiklik baki kalmakta, ki tekrar pazarlanabilir birşeyler üretilebilsin. Fakat şirket ile halk (şirket dilinde tüketiciler) arasında duygusal bir bağ kurulmaktadır korkunç bir şekilde. Kapitalizm, yalnızca eksiklik üzerinden üretimde bulunmaz, eksikliği üreten bir yapısı da vardır. Metaların, standartların, reklamların, vaatlerin üretimiyle yapay eksiklik sanısı üretir.
Yönetmen şirketlerin politikasını en açık ve çarpıcı göstergelerini sunan “Aile Saadeti” şirketi üzerinden anlatmakta. Aile Saadeti’nin gerçekten de Japonya’da faal bir şirket olduğu, kiralanabilir dublörlerle iş gördüğü biliniyor. Dublörler, şirkete başvurulduğunda ihtiyaca ve talebe göre bireylere, ailelelere belli süre için ve tabii belli ücret karşılığında dahil oluyor. Herzog, kurgusal bir belgesel olarak çektiği bu filmiyle şirketin hizmetlerine pek çok örnek veriyor.
Örneğin bir sahnede hayatının tek mutluluğunu piyangonun ona çıkması sırasında yaşamış bir kimse var. Yaşamı sadece o an duyumsamış. Piyangodan gelen parayı tekrar o mutluluğu yakalamak için binlerce kez bilet satın alarak harcamış, ancak talih bir daha ona gülmediğinden ona sahte de olsa “kazandınız” haberini verecek dublör kiralıyor. Sahte de olsa mutluluğu böylece duyumsuyor. Ama mesela sosyal medyada da buna benzer sahte mutluluklar üretmiyor muyuz? Kendimizi değersiz hissettiğimizde bir fotoğrafımızı paylaşıyor ve beğeni sayısı arttıkça mutlu oluyor, kendimizi değerli hissetmeye başlıyoruz…
Bir başka sahnede ünsüz olsa da kendisini sokakta yürürken fotoğraflayacak dublör kiralayan biri var. Kameralara poz verirken sokakta ünlü biri olduğu sanılacak ve birçok kimse onla birlikte kameranın kadrajına girmeye çalışacak, böylece internette bir fenomen olacak.
Uzun bir yola çıkmadan bu yolculuğu tek başına çok sıkıcı bulan bir kişi kendisine yol boyunca bir arkadaş kiralamaktadır. Bu yalnızlığın hangi boyutta olduğunu yeteri kadar göstermektedir.
Bu olayların dikkate değer noktası tarafların bunun tümüyle sahte olduğunu bilmesi ama daha önemlisi kiralayan kişinin esas ve öncelikli olarak kendisini kandırabilirmesidir. Dublör hayatlarına dahil olduklarında bu uyum-geçiş o kadar doğalmış gibi gerçekleşiyor ki, şirketin tüm koşulların zaten hazır olduğu bir yere pazar açtığını anlayabiliyor, şirketin de sadece buradan kar odaklı organizasyon sağladığını görüyoruz. Yani aslında şirketsiz de ilişkilerimiz zaten böyle yaşanmıyor mu? Eksikliğini duyumsadığımız bir şey üzerinden şu veya bu kişiyi veya nesneyi -mesleği dublörlük olmasa da- dahil ediyor ve tatmin olduktan sonra da bu ilişkiyi sona erdiriyoruz. Çağımızın insanı, kendini de çevresini de kolaylıkla kandırabilmektedir, yaşamını ancak böyle sürdürebileceği fikrindendir çünkü. Ne muazzam saadetler üretiliyor buradan. Ama boşluk da baki kalıyor. Oruç Aruoba’nın da ifade ettiği gibi: “boşluğa düşmeyiz, çünkü zaten boşluktayızdır.”
Feurbach bunu çok daha önce sezmişti: “Çağımızın tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur. Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir.”
Ancak filmde bu durumda kırılma yaratacak bir olay da yaşanacaktır.
Rollere dayalı bu sahte ilişkiler, dublör ile babası rolünü oynadığı 12 yaşındaki kız çocuğu arasındaki ilişkide bozulmaya başlıyor. Çünkü aralarındaki ilişkide gerçek bir sevgi doğuyor, ancak şirketin politikasında sevgiye yer yok. Dublör mesleğini ve yaşamını sorgulamaya başlamaktadır böylece. Bu bir umuttur. Bilge Karasu’nun dediği gibi “sevmeyi öğrendiğin gün, eksiğin kalmayacak.”
Herzog bu filmiyle Japonya gibi geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir ülkede gerçek bir şirket üzerinden rollere dayalı günümüz ilişkilerini sorunsallaştırmaktadır.
İletişim bolluğu içindeyiz, ancak yoğun ve derin değil, samimiyet içermiyor, birbirini anlayamayan, tamamlayamayan, hatta birbirini dinlemeyen sığlıkta.
Bilgi bolluğu çağındayız, ancak temelsiz ve işlenmemiş; ‘okumuş cahiller’ çağı.
Kalabalık bir dünyadayız, ancak kalabalık yalnızlıklar.
Bu boşluklar da temsillerle, rollerle ve robotlarla doldurulmakta ve sahte saadetler sağlamaktadır.
Filmin Künyesi: Yönetmen: Werner Herzog Filmin adı: Family Romance LLC. Yıl: 2019 Ülke: Japonya