Bîr İnisiyatifi üyeleri, Galatasaray Üniversitesinde düzenlenecek panelde Kasım Demiralp Arşivi bağlamında sunumlar yapacak.
Bir İnisiyatifi, Kasım Demiralp’ın arşivini anlatmak üzere “Arşiv ve Hafıza” adıyla bir panel düzenleyecek. Galatasaray Üniversitesi’nde gerçekleşecek olan panelin moderatörlüğünü Doç. Dr. Cemil Yıldızcan üstlenecek.
Etkinlikte inisiyatif üyesi Dara Demiralp “Kasım Demiralp Arşivi ve Karşı-Arşivsel Pratikler”, Ozan Polat “Hegemonik Tarih Anlatısına Karşı Aile Arşivleri: Yerel ve Ulusal Hafızanın Yeniden İnşasında İmkânlar ve Sınırlılıklar” ve Özcan Kırbıyık “Kasım Demiralp’in Evrak-ı Metrukesi: Direnişin Daktilosu ve Arşivle Direniş” başlıklarında sunum yapacak.
10 Haziran Çarşamba günü saat 18.00’de başlayacak olan etkinlik, üniversitenin Sosyal Farkındalık Kulübü ile birlikte Münevver Soylu Salonunda (C316) gerçekleşecek.
Kasım Demiralp (1924 – 1998). Kürt toplumunun 20. yüzyıl boyunca yaşadığı siyasal ve toplumsal kırılmaları, sürgünleri ve acıları bizzat yaşayarak kayıt altına almış bir kanaat önderi, aydın ve gayriresmî bir arşivcidir.
1924’te Bingöl’de (Çewlîg) doğan Demiralp, 1925 olayları sırasında ailesinin büyük bölümünü kaybetti. Annesinin çabalarıyla hayatta kaldı ve sürgün yıllarının ardından memleketine döndüğünde, ailesinin silinmeye yüz tutan hafızasını korumayı görev edindi. Sadece ilkokul üçüncü sınıfa kadar okuyabilmesine rağmen kendi çabasıyla Kürtçe, Türkçe, Osmanlıca, Farsça ve Arapça öğrenerek topladığı tarihi belgeleri tasnif etti. 1950’li yıllarda Demokrat Parti’de siyasete girerek, devlet arşivlerinde kayıp yakınlarının izini sürdü. 1960 Darbesi’nde yargılandıktan sonra bölgede dava vekilliği yaparak halkın hukuki sorunlarını çözdü ve saygın bir kanaat önderine dönüştü.
12 Eylül 1980 Darbesi’nde oğlu ve yeğeninin Diyarbakır Cezaevi’ne gönderilmesiyle artan baskılar üzerine, on yıllarca biriktirdiği devasa arşivini korumak için toprağa gömmek zorunda kaldı. Dört yıl sonra çıkardığında belgelerin çoğu çürümüştü. Ancak pes etmedi; 1990’larda daktilosunun başına geçerek hafızasını yeniden kağıda döktü ve bu kez evinin kapı pervazlarına gizledi.
1990’lı yıllarda evi paramiliter güçler (JİTEM) tarafından kuşatılan, defalarca gözaltına alınan ve ailesi sürgünlerle dağılan Demiralp, tüm devlet baskısına rağmen köyünü terk etmeyi reddetti. 2 Ağustos 1998’de yaşamını yitirdiğinde; geriye Türkiye’nin ve Kürt toplumunun bir asırlık hafızasına ışık tutan günlükler, daktilo metinleri ve ses kayıtlarından oluşan eşsiz bir tanıklık mirası bıraktı.
Kürtçede hem “hafıza” hem de “kuyu” anlamına gelen bîr inisiyatifi, Kasım Demiralp’in kişisel arşivini merkeze alarak resmi tarihin görünmez kıldığı toplumsal hakikatleri gün yüzüne çıkarmayı hedefleyen disiplinlerarası bir araştırma grubudur. Adını, kuyudaki suyu—yani derine itilmiş hafızayı—çıkarma çabasından alan inisiyatif, Demiralp’in yarım asırlık kayıt tutma tutkusunun sosyopolitik okumasını yaparak Kürt toplumunun sivil siyaset arayışına ve yaşadığı kırılmalara dair zengin bir mikro tarih sunmaktadır. Çalışma, devlet söyleminin dışında kalan bu “karşı arşiv” malzemelerini geçmişle yüzleşme, toplumsal diyalog ve barış inşası için bir ilham kaynağına dönüştürerek, bastırılmış yerel hikayeleri özgürleştirici bir geleceğe taşımayı amaçlamaktadır.
Ermenistan’da sandıktan ikinci kez zaferle çıkan Nikol Paşinyan, dış politikada bir süredir izlenen “stratejik çeşitlendirme” rotasını seçmenden aldığı güçlü destekle tahkim etti. Bu kritik eşiğin ardından Erivan’ın önündeki en büyük sınav, Batı ile entegrasyon vizyonunu derinleştirirken, Moskova’ya olan mecburi bağımlılığı yönetebilmek olacak.
Nikol Paşinyan, Foto: Bloomberg
Ermenistan’da 7 Haziran 2026 tarihinde gerçekleştirilen parlamento seçimleri, Başbakan Nikol Paşinyan liderliğindeki Sivil Sözleşme Partisi’nin yeniden iktidara gelmesiyle sonuçlandı. Yaklaşık %56 oy alan Paşinyan, seçmenlerden bir kez daha güçlü bir destek alırken, seçimlere katılım oranı da yaklaşık %59 olarak gerçekleşti. Bu sonuç yalnızca Ermenistan iç siyaseti açısından değil, Güney Kafkasya’nın geleceği bakımından da önemli bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Seçimlerin ardından asıl tartışma, Erivan yönetiminin Rusya ile tarihsel bağlarını nasıl yöneteceği ve Batı ile geliştirdiği ilişkileri hangi ölçüde derinleştirebileceği üzerinde yoğunlaşıyor.
Paşinyan’ın yeniden iktidara gelişi, son yıllarda şekillenen dış politika yöneliminin devam edeceğine işaret ediyor. Ancak bu yönelim, Ermenistan’ın Rusya’dan tamamen kopacağı anlamına gelmiyor. Aksine ülkenin önündeki temel mesele, Moskova ile güvenlik ve ekonomik ilişkilerini bütünüyle sona erdirmeden Avrupa Birliği ve Batılı aktörlerle ilişkilerini geliştirebileceği yeni bir denge siyaseti kurabilmesi olacaktır.
Güven krizinden “stratejik çeşitlendirmeye”
Bu değişimin arka planı, son yıllarda yaşanan güvenlik krizlerinde aranmalıdır. 2018 Kadife Devrimi sonrasında iktidara gelen Paşinyan, ilk yıllarında Rusya ile doğrudan bir kopuş politikası izlemedi. Ancak 2020 İkinci Karabağ Savaşı ve özellikle 2023 yılında Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ üzerinde tam kontrol sağlaması sırasında Moskova’nın beklenen askeri ve siyasi desteği vermemesi, Erivan’da Rusya’nın güvenilir bir müttefik olup olmadığı yönündeki tartışmaları derinleştirdi. Rusya öncülüğündeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (CSTO) Ermenistan’ın beklentilerini karşılayamaması da bu sorgulamayı daha görünür hale getirdi.
Bu süreç Ermenistan’ın dış politikada “stratejik çeşitlendirme” arayışını hızlandırdı. Son iki yılda Avrupa Birliği, Fransa ve ABD ile geliştirilen diplomatik, ekonomik ve savunma alanındaki ilişkiler bu arayışın en somut göstergeleri oldu. Avrupa Birliği’nin mali destek programları, kamu yönetimi reformları, dijital dönüşüm projeleri ve hukukun üstünlüğüne yönelik teknik destek mekanizmaları Erivan’ın Batı ile kurduğu ilişkileri kurumsallaştırmaya başladı. Fransa’nın savunma alanındaki desteği ve Washington’un diplomatik girişimleri de bu süreci tamamlayan unsurlar arasında yer alıyor.
Bununla birlikte Ermenistan’ın Avrupa Birliği’ne kısa vadede tam üyelik yoluna girmesi gerçekçi görünmüyor. Coğrafi konumu, ekonomik yapısı ve güvenlik bağımlılıkları dikkate alındığında önümüzdeki dönemde daha olası senaryo, Avrupa Birliği ile mevcut ortaklık mekanizmalarının derinleştirilmesi, ekonomik entegrasyonun artırılması ve demokratik reformların sürdürülmesi olacaktır. Başka bir ifadeyle Erivan’ın yöneldiği model tam üyelikten ziyade, Avrupa ile daha yoğun ekonomik ve kurumsal entegrasyon olarak şekillenmektedir.
Kremlin’in Bölgesel Nüfuzu ve Ekonomik Kozlar
Bu gelişmeler doğal olarak Rusya tarafından yakından takip edilmektedir. Moskova, Ermenistan’ı yalnızca eski bir Sovyet cumhuriyeti olarak değil, Güney Kafkasya’daki nüfuzunun temel dayanaklarından biri olarak görüyor. Bu nedenle Paşinyan’ın yeniden güçlü bir siyasi destekle iktidarını sürdürmesi Kremlin açısından bölgedeki etkinliğin daha da aşınabileceği yönünde değerlendiriliyor. Son dönemde bazı Ermeni tarım ürünlerine yönelik ithalat kısıtlamaları, enerji fiyatları üzerinden yürütülen tartışmalar ve Avrasya Ekonomik Birliği üyeliğine ilişkin yapılan açıklamalar, Rusya’nın ekonomik araçlarını gerektiğinde kullanabileceğini gösteriyor. Batılı araştırma kuruluşlarının seçim sürecinde Rusya kaynaklı dezenformasyon faaliyetlerine ilişkin değerlendirmeleri de Moskova’nın Ermenistan üzerindeki siyasi etkisini koruma çabasının sürdüğüne işaret ediyor.
Paşinyan yönetiminin dış politikadaki ikinci önemli başlığı ise Azerbaycan ile yürütülen barış müzakereleri olmaya devam ediyor. Sınırların belirlenmesi, ulaşım hatlarının açılması ve diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik görüşmeler yalnızca iki ülke açısından değil, bölgesel istikrar bakımından da belirleyici önem taşıyor. Kalıcı bir barış anlaşmasının sağlanması halinde Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme sürecinin de ivme kazanması bekleniyor. Böyle bir gelişme Güney Kafkasya’nda ekonomik iş birliği ve bölgesel ulaşım projeleri açısından yeni fırsatlar doğurabilir.
Ancak seçim zaferi Paşinyan açısından tüm sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Önündeki en önemli sınavlardan biri iç siyasi dengeleri yönetebilmek olacaktır. Özellikle Karabağ’ın kaybedilmesinin ardından oluşan toplumsal travma ve milliyetçi muhalefetin eleştirileri tamamen ortadan kalkmış değildir. Muhalefet, Batı ile yakınlaşmanın ülkenin güvenliğini zayıflattığını savunurken, Paşinyan yönetimi ise uzun vadeli istikrarın ancak bölgesel normalleşme ve ekonomik kalkınma ile sağlanabileceğini ileri sürmektedir. Seçim zaferi hükümete güçlü bir meşruiyet sağlasa da dış politika tercihleri üzerindeki iç siyasi tartışmaların devam etmesi beklenmektedir.
Önümüzdeki dönemde Rusya’nın askeri baskıdan ziyade ekonomik ve siyasi araçları öne çıkarması daha olası görünmektedir. Ermenistan’ın enerji arzı büyük ölçüde Rus şirketlerinin kontrolünde bulunurken, dış ticaretinin önemli bir bölümü de hâlen Rusya ile yürütülmektedir. Bu nedenle Moskova’nın enerji fiyatları, ticaret kotaları, ulaştırma bağlantıları ve Avrasya Ekonomik Birliği üyeliği üzerinden Erivan’a baskı kurma kapasitesi devam etmektedir. Bunun yanında Rusya’nın medya ve bilgi alanındaki etkisini kullanarak kamuoyu üzerinde nüfuz oluşturmaya çalışması da ihtimal dahilindedir. Dolayısıyla Kremlin’in Ermenistan üzerindeki etkisi, askeri ittifaklardan çok ekonomik ve siyasi bağımlılık mekanizmaları üzerinden şekillenmeye devam edecektir.
Diğer taraftan Avrupa Birliği’nin Ermenistan’a yönelik desteğinin de belirli sınırları bulunmaktadır. Brüksel demokratik reformlar, ekonomik kalkınma ve kurumsal dönüşüm alanlarında önemli katkılar sunabilse de Rusya’nın uzun yıllardır sağladığı güvenlik şemsiyesinin yerini kısa vadede doldurabilecek kapasiteye sahip değildir. Avrupa Birliği’nin Ermenistan politikası daha çok ekonomik entegrasyon, yatırım, altyapı projeleri ve kamu kurumlarının güçlendirilmesi ekseninde ilerlemektedir. Bu durum Erivan’ın Batı ile yakınlaşmasını mümkün kılarken, Rusya ile doğrudan bir kopuşu da sınırlandırmaktadır.
Dolayısıyla, 2026 seçimlerinin asıl önemli sonucu, Ermenistan’ın dış politika tercihlerini tek kutuplu bir güvenlik anlayışından çıkararak çok yönlü bir diplomasiye dayandırma iradesini sürdürmesidir. Önümüzdeki dönemde Güney Kafkasya’nın geleceği, Ermenistan’ın hangi blokta yer alacağından ziyade; Batı ile ilişkileri geliştirirken Rusya ile zorunlu bağlarını koruyan o hassas dengeyi ne ölçüde sürdürebileceğine bağlı olacaktır. 7 Haziran seçimleri yalnızca Ermenistan’ın yeni hükümetini belirlememiş; bölgedeki jeopolitik rekabetin sınırlarını da yeniden şekillendirmiştir.
Ermenistan Seçimleri: Güncel Katılım Verileri ve Siyasi Dağılım
Bölgelere Göre Seçime Katılım Oranları
Kayıtlı Seçmen Sayısı: 2.485.232
Sünik%66,67
Vayots Dzor%65,63
Tavuş%63,40
Aragatsotn%61,70
Kotayk%61,66
Ararat%59,87
Lori%58,59
Erivan%58,46
Armavir%55,80
Şirak%55,46
Geğarkunik%54,60
Seçime Katılan Partiler ve İttifaklar
Parti / İttifak
Oy Oranı
Sandalye
Sivil Sözleşme
%49,81
64
Güçlü ErmenistanYeni
%23,29
29
Ermenistan İttifakı
%9,94
12
Müreffeh Ermenistan
%3,99
0
Demokrasi, Hukuk ve Disiplin Partisi Yeni
–
–
Birlik Kanatları Yeni
–
–
Cumhuriyet Partisi
–
–
Meritokratik Parti Yeni
–
–
Herkese Karşı Yeni
–
–
Demokratik Konsolidasyon Partisi Yeni
–
–
Aydınlık Ermenistan
–
–
Ulusal Demokratik İttifak
–
–
Hristiyan Demokrat Parti Yeni
–
–
Ermeni Ulusal Kongresi
–
–
Yeni Güç Yeni
–
–
Reformist Parti Yeni
–
–
Koçari Ulusal Diriliş ve Ulusal Uyanış Partisi Yeni
–
–
Cumhuriyet İçin Partisi Yeni
–
–
* Toplam 1000 geçersiz/boş oy tespit edilmiştir. Tabloda oy oranı belirtilmeyen diğer partiler baraj altı kalmış olup kesin oranları Merkezi Seçim Komisyonu (MSK) onayı sonrasında netleşecektir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın zamanda görüşen DEM Parti Milletvekili Sırrı Sakık, görüşmede gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için “Meclis tatile girmesin” dediğini aktardı.
Sırrı Sakık, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile 3 Haziran’da görüştü, Foto: Sırrı Sakık
Kürt siyasetinin önemli isimlerinden Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Ağrı Milletvekili Sırrı Sakık, 1993 yılından bu yana Kürt sorunu ve çatışma süreçlerinin sona ermesine dair yürütülen süreçlerde yer almış bir isim. Dönemin cumhurbaşkanları Turgut Özal, Süleyman Demirel, başbakanı Necmettin Erbakan’ın dönemlerinde hem PKK’nin ilan ettiği ateşkeslerin gerçekleşmesi hem de müzakere süreçlerin gelişmesi için taraflarla görüştü, müzakere heyetlerinde yer aldı.
2013 ile 2015 tarihleri arasında yürüyen ve adına “Çözüm Süreci” denen dönem ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Lideri Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024 tarihinde Meclis Genel Kurulu sırasında DEM Parti milletvekillerinin bulunduğu sıralara giderek onlarla tokalaşması ve sonrasında Abdullah Öcalan’a “Umut Hakkı” ilkesinin uygulanması gerektiğini söylemesi ile başlayan süreçte resmi bir rol üstlenmemesine rağmen, siyasetteki tecrübesi ile önemli görüşmeler gerçekleştirmeye devam etti.
Sakık son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ankara’da bulunan Külliye’de bir görüşme gerçekleştirerek bu rol ve misyonunu devam ettirdiğini göstermiş oldu.
4 Haziran 2026 tarihinde kişisel sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklama ve paylaştığı fotoğraf ile görüşmeyi duyuran Sırrı Sakık, açıklamasında “Dün akşam Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir görüşme gerçekleştirdim. Görüşmemizde halkımızın barışa, demokrasiye ve adalete dair beklentilerini, “Demokratik Toplum ve Barış” sürecinin somut adımlarla ilerlemesine yönelik talep ve umutlarını kendisine ilettim. Bu tarihsel sürecin günlük siyasetin çok üzerinde değerlendirilmesi gerektiğini, kanın, gözyaşının ve çatışmanın Türkiye’nin gündeminden tamamen çıkmasının toplumun ortak arzusu olduğunu ifade ettim.” dedi.
Sakık bu görüşmeyle ilgili daha önce kimi medya organlarına demeçler vererek görüşmenin içeriğine dair değerlendirmelerde bulundu.
Konuyla ilgili Niha+’a konuşan Sırrı Sakık, Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmede Erdoğan’dan Meclis’in tatile girmemesini istedi:
“Görüşmede, ‘Siz erteleyip ötelerseniz bu süreç geçmişte olduğu gibi yine böyle riskler var. Onun için ertelemeye, ötelemeye gerek yok. Bu da benim talebimdir: Meclis bu yaz tatile girmesin. Mevcut yasaları çıkaralım, sorunları tartışalım, konuşalım. Sayın Öcalan’a heyetler gidecekse bu ambargoyu kaldırın, gitsinler, gelsinler. Barış böyle inşa olur’ dedim.”
“Ahlaki vicdani bir duruşum var”
“Bu halkın evladıyım. Bu halkın dil, kültür, kimlik var olabilme mücadelesinin bir parçasıyım. O gündür bugündür Kürt sorunu yerli yerinde durduğu için siyasi aktörler değişiyor, ama Kürt halkının talepleri değişmiyor. Var olmak istiyor. Anayasa’da olmak istiyor” diyen Sırrı Sakık, 1993 yılından bu yana gelişen müzakere süreçlerinde yer aldığını belirtti:
“Ben 1993 sürecinden başlayarak bugüne kadar bütün müzakere süreçlerinde yer aldım. Bugün tabii ki müzakerelerde yokum ama bir ahlaki vicdani duruşum var. Yani bilgimi, birikimimi, 40 yıldır yaşadıklarımı yetkililerle bu sorunu çözecek, çözebilecek gücü olan siyasi aktörlerle, görüşmeyi doğru bulurum. Siyaset dünyasının da görevi de budur. Benim de görevim buydu.”
Erdoğan ile görüşmesinin de bu kapsamda olduğunu söyleyen Kürt siyasetçi, “Sayın Cumhurbaşkanı başbakanken ben oğlumu kaybetmiştim. Beni aradığında yurt dışındaydı. Kendisine şunu söylemiştim: Siz bu ülkenin azizi olun. Ben acılardan süzülerek geliyorum. Kardeşimi, kız kardeşimi, babamı, ailemi, eşim mi… Ama hiçbir acının evlat acısı kadar acı olmadığını söyledim. Bu topraklarda Kürt, Türk halkının evlatları her gün bu topraklara düşüyor. Onun için aziz olun. Bu ülkenin barışını sağlayın. O gün de söylemiştim. Bugün de söylüyorum” dedi.
“Aklın yolu bidir”
Sakık kendisini fesh eden PKK’nin attığı adımlara rağmen siyaset dünyası ve parlamentonun adım atmadığını kaydederek şöyle devam etti:
“Bu ülkenin barışa ihtiyacı var. Neredeyse iki yıldır devam eden bir süreç var. PKK olumlu adımlar attı. Bunun karşılığında siyaset dünyası, parlamento, bu işin muhatabı olanlar hala adım atmadılar. Benim görüşmem bu temeldeydi. Ben kendisine de söyledim: Yani Kürtler diyor ‘Av di golê de bimîne, genî dibe’. Önce Kürtçe söyledim, sonra Türkçeye de çevirerek söyledim kendisine.
“Olabilecekleri net olarak kendisiyle paylaştım, Geçmişten bugüne kadar yaşanan olumsuzluklar, tıkanan süreci hep birlikte değerlendirdik.
“Sevgili Selahattin Demirtaş’ın da bir an önce özgür olması, bu sürece katılması gerektiğini söyledim. Geçmişte sizin hayata geçirdiğiniz AİHM kararları vardı. Leyla Zana, Hâtip Dicle, Selim Sadak, Orhan Doğan’ın benim de içinde bulunduğum DEP davasında AİHM kararlarını siz hayata geçirmiştiniz dedim. Şimdi de bizim sizden isteğim, hem Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeleri hem de Türkiye’nin en üst organı olan Anayasa Mahkemesinin kararlarını da hayata geçirin dedim. O dönemde de yargı mahkum etmişti. Ama AYM’in verdiği kararları bizzat siz hayata geçirdiniz. Bunları konuştuk. Yani onlar notlar aldılar. “İlgileneceğiz, konuşacağız” dediler.
Eminim bu görüşmeler bir ete kemiğe bürünür. Aklı yolun birdir. Eğer gerçekten bu topraklarda barış sağlanacaksa birbirimizle oturup konuşabilmeliyiz. Geçmişten bugüne kadar gelen o tecrübeler, birikimler hepsi değerlendirilmelidir. Beni de dinledi. Uzun uzun konuştuk. Sonra özel sohbetlerimiz de oldu.
Endişelerimiz var. Ben bunu da seslendirdim. Halkın güveninin kırılmaması gerekir. Toplumda çok büyük bir halk desteği var. Bütün Kürtler bu konuda umutlu. Onun için bunu heba etmemeliyiz. Bunu küçük siyasete kurban etmemeliyiz.
Biz büyük bir barıştan, büyük bir mücadeleden, 100 yıllık bir mücadeleden bahsediyoruz. Yani size de tarih böyle bir misyonu getirdi, kapınızın önüne koydu. 100 yıllık bir sorununu çözebilecek bir gücünüz var. Bu gücü heba etmeyin. Bunu da söyledim. Diliyorum heba edilmez.”
Anayasa Mahkemesi’nin boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etmesine tepki gösteren Derin Yoksulluk Ağı’nın kurucusu Hacer Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını hatırlattı.
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org
Anayasa Mahkemesi (AYM), Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etti. AYM Genel Kurulu, yasal düzenleme yapılması için TBMM’ye 9 ay süre tanınmasına karar verdi.
Antalya 12. Aile Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasının “süresiz olarak” alınması ibaresinin iptali için 2025 yılında Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurmuştu. Yüksek mahkeme, bu kararı yerel mahkemenin başvurusu üzerine aldı.
İptal kararı sonrası AKP’nin masasındaki taslakta evlilik süresinin esas alınması planlandığı basına yansıdı. Buna göre, 3 yıl evli kalanlara 5 yıl, 5 yıl evli kalanlara 7 yıl, 10 yıl evli kalanlara ise 12 süreyle nafaka ödenmesi öngörülüyor.
Konuya ilişkin Niha+‘ya değerlendirmede bulunan Derin Yoksulluk Ağı’nın (DYA) kurucusu Hacer Foggo, nafaka kesildiğinde ya da ödenmediğinde hanelerde ortaya çıkan açlık, borçlanma, okuldan kopuş ve barınma risklerinin altını çizdi.
Hacer Foggo: “Nafaka yetersiz ama hayati bir destek”
Fotoğraf: Hacer Foggo
Foggo, nafakanın kadınlar için ne kadar hayati önemde olduğunu vurgulayarak kamuoyunda yaratılan “kadınlar yüksek meblağlarda nafaka alıyor” algısının sahadaki gerçeklikle örtüşmediğini söyledi:
“Derin yoksulluk yaşayan ve bizim sahada destek verdiğimiz özellikle günlük güvencesiz çalışan yalnız annelerin önemli bir kısmı ya çok düşük miktarlarda nafaka alıyor ya da hükmedilen nafakayı düzenli tahsil edemiyor. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu’nda da incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğu görülüyor. Bu miktarın bir kadının tek başına yaşamasına yetmesi mümkün değil. Bizim sahada gördüğümüz şu: Nafaka kadınlar için bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, çocukların okul beslenmesi, ulaşım, ilaç, yakacak ve güvenli bir yaşam için çoğu zaman hayati ama yetersiz bir destek. Derin yoksulluk yaşayan kadınlar zaten günlük, düzensiz ve güvencesiz işlerle ayakta kalmaya çalışıyor.”
Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda, mahkemeler tarafından hükmedilen nafakaların yalnızca yüzde 20,7’sinin nafaka yükümlüleri tarafından ödendiği, yüzde 50,7’sinin ise hiç ödenmediği kaydedilmişti.
Vakfın 2024 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda ise herhangi bir geliri olmayan erkeklerin oranı yüzde 7 iken hiçbir geliri olmayan kadınların oranının yüzde 47 olduğu belirtilmişti. Buna göre, erkeklerin yüzde 80’i asgari ücret ve üzeri ücrete çalışırken bu oran kadınlarda yüzde 46’dan ibaret.
“Kadınların bulunduğu yapısal eşitsizlikler görmezden geliniyor”
Kamuoyunda nafakanın süreli hale getirilmesini “Kadınlar da çalışsın” diyerek savunan argümana tepki gösteren Foggo, bu argümanın kadınların içinde bulunduğu yapısal eşitsizlikleri görmezden geldiğini ifade etti. Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda çalıştığını, gündelik temizliğe gittiğini, parça başı işler yaptığını, düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını söyleyerek bu işlerin düzenli gelir, sosyal güvence ve insanca yaşam sağlayan işler olmadığının altını çizdi.
Kadınların işgücüne katılımının önündeki en büyük engellerden birinin bakım yükü olduğunu hatırlatan Foggo, “Ücretsiz ve erişilebilir kreş yoksa, kadın çocuğunu güvenle bırakabileceği bir yer bulamıyorsa sabit gelirle çalışması fiilen mümkün olmuyor. Birçok kadın çocuk bakımı, okul takibi, hastane süreçleri, ev işleri ve geçim sorumluluğunu tek başına üstleniyor. Bu koşulları görmezden gelmek derin yoksulluk koşullarını bilmemek demektir” dedi.
“Kadının şiddetten uzaklaşması zorlaşır”
Foggo’ya göre, nafaka süresi bittiğinde ekonomik bağımsızlığını henüz kuramamış bir kadını daha derin yoksulluk bekliyor. “Çocuğunu bırakabileceği ücretsiz bir kreş bulamayan, düzenli ve güvenceli işe erişemeyen bir kadın için nafakanın kesilmesi, temel yaşam giderlerini karşılayamamak anlamına geliyor” diyen Foggo, bunun kadınları daha güvencesiz ve sağlıksız bir duruma sokacağını anlattı:
“Bu durum kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmaya zorlayabilir. Bazı kadınlar için ise şiddet gördüğü eve dönme ya da şiddet ilişkisine katlanma baskısını artırabilir. Çünkü boşanma kararı yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ekonomik bir karardır. Kadın ‘çocuğumla nerede kalacağım, kirayı nasıl ödeyeceğim, çocuğumu nasıl doyuracağım’ sorularına yanıt bulamıyorsa şiddetten uzaklaşması da zorlaşır.”
“Nafaka çocuğun hayatını da etkiliyor”
Nafakanın yalnızca kadının değil, çocukların da yaşam koşullarını doğrudan etkilediğini söyleyen Foggo’ya göre bir annenin gelirinin azalması, çocuğun beslenmesinden eğitimine, sağlığa erişiminden barınmasına kadar her alanda sonuç doğuruyor.
Foggo, nafaka güvencesinin ortadan kalkmasının çocuk işçiliği, eğitimden kopuşu, yetersiz beslenmeyi ve çocuk yaşta evlilik risklerini artırabilecek etkenlerden biri olduğunu vurguladı ve buna örnek olarak “Sahada çocukların okul yol parasının karşılanamadığı için eğitimden koptuğunu, okul beslenmesi hazırlanamadığını, çocukların evde küçük kardeşlerine bakmak ya da haneye gelir getirmek için çalışmak zorunda kaldığını görüyoruz” dedi.
Böyle bir kararın sadece nafaka başlığı altında değil, kadın yoksulluğu, çocuk yoksulluğu, bakım emeği ve şiddetten uzaklaşma hakkı ile birlikte düşünülerek ele alınması gerektiğini söyledi:
“Bizce acil olarak sahadaki etkileri izlenmeli. Aynı zamanda ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygınlaştırılmalı, yalnız annelere düzenli sosyal destek sağlanmalı, güvenceli istihdam olanakları artırılmalı ve nafakanın tahsil edilememesi durumunda etkili kamu mekanizmaları işletilmeli. Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar kurulmadan nafaka hakkının süreyle sınırlandırılması kabul edilemez. Bizim açımızdan nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşam hakkına dokunmaktır.”
DYA: “Yalnız anneler için nafaka hayatidir”
Derin Yoksulluk Ağı’nın süresiz nafaka iptali kararına ilişkin açıklaması ise şu şekilde:
Nafaka Hakkına Dokunmak, Kadınların ve Çocukların Yaşam Hakkına Dokunmaktır
Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasına ilişkin “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi, yalnızca teknik bir hukuk tartışması değildir. Bu karar, Türkiye’de kadınların, özellikle de derin yoksulluk yaşayan, günlük ve güvencesiz işlerde çalışan yalnız annelerin yaşam koşullarından bağımsız değerlendirilemez.
Yoksulluk nafakası kamuoyunda sunulduğu gibi koşulsuz, sınırsız ve otomatik bir ayrıcalık değildir. Ağır kusurlu olmamak, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmek ve ihtiyacın devam etmesi gibi koşullara bağlıdır. İhtiyaç ortadan kalktığında, nafaka zaten kaldırılabilmektedir. Buna rağmen nafaka hakkının “ömür boyu yük” gibi sunulması, kadınların evlilik içinde üstlendiği karşılıksız bakım emeğini, boşanma sonrası yoksullaşmayı ve erkek şiddetinden uzaklaşmanın ekonomik koşullarını görünmez kılmaktadır. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu ise nafaka miktarlarının kamuoyunda iddia edildiği gibi yüksek olmadığını, incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğunu ve hükmedilen nafakaların önemli bir kısmının tahsil edilemediğini göstermektedir. Derin Yoksulluk Ağı olarak sahada gördüğümüz gerçek şudur: Yalnız anneler için nafaka, bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, okul beslenmesi, ulaşım, odun, kömür, ilaç ve “güvenli” bir yaşam için çoğu zaman hayati bir eşiktir.
Derin yoksulluk yaşayan yalnız anneler, bir yandan çocuklarının bakımını tek başına üstlenirken diğer yandan hanenin geçimini günlük, düzensiz, düşük ücretli ve güvencesiz işlerle sağlamaya çalışmaktadır. Tek ebeveynli hanelerin, güvenceli işi, düzenli geliri ve çocuklarını güvenle bırakabileceği ücretsiz bakım desteği yoktur. Bu nedenle nafakanın süreyle sınırlandırılması, özellikle yalnız anneler açısından şu sonuçları doğuracaktır:
Kadınların ve çocukların yoksulluğunu derinleştirecektir. Günlük işlerde çalışan bir anne için gelir, her gün yeniden bulunması gereken bir şeydir, o gün iş yoksa açlık vardır, çocuk hastaysa ilaç yoktur. Nafakanın sınırlandırılması yoksulluğu derinleştirecektir. “Bazı günler kendim yemiyorum çocuklarım daha fazla yiyebilsin diye. Ama makarna ile ne kadar yeterli beslenebilirler ki? Bazı günler hiç olmuyor, hepimiz aç geçirmek zorunda kalıyoruz.”
Şiddetten uzaklaşmayı zorlaştıracaktır. Kadınların boşanma kararı almasının önündeki en büyük engellerden biri ekonomik güvencesizliktir. Şiddet gördüğü evden çıkmak isteyen kadın, çocuğuyla birlikte nerede kalacağını, kirayı nasıl ödeyeceğini, çocuğunu nasıl doyuracağını düşünmek zorunda bırakılacak ve şiddete “katlanmaya” devam edecektir. “Eski eşimle olan sıkıntılarımdan dolayı hayati tehlikem hala devam etmekte. Beni öldürür çocuklarıma zarar verir diye evden çıkamıyorum. Oğlum okulu bıraktı, günlük işler yapıyor.”
Bakım emeğinin yükünü tamamen kadınların omzuna bırakacaktır. Çocuk bakımı, okul takibi, hastane, ev işleri ve geçim aynı anda yalnız annenin sorumluluğuna bırakılmaktadır. Ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygın değilken, esnek ve güvenceli istihdam sağlanmazken nafaka hakkının sınırlandırılması kadınları eve kapatacaktır. “Her gün, günlük işler de çalışıyorum, çocuklarımla doğru düzgün vakit bile geçiremiyorum yorgunluktan. Büyük oğlum okuldan ayrıldı, küçük kardeşlerine bakıyor evde.”
Çocukların eğitim, beslenme ve sağlık hakkını elinden alacaktır. Nafaka tartışması yalnızca kadınların değil, çocukların da yaşam koşullarıyla ilgilidir. Yalnız annenin yoksullaşması, çocuğun okuldan kopması, yetersiz beslenmesi, sağlık hizmetlerine erişememesi anlamına gelebilir. “Lise 1’de oğlanın yol parasını veremedim, mecburen okuldan aldım.”
Barınma krizini ağırlaştıracaktır. Tek ebeveynli hanelerde kira, fatura ve temel ev giderleri yoksulluğun en yakıcı başlıklarındandır. Nafaka hakkının sınırlandırılması, kadınları çocuklarıyla birlikte güvensiz, sağlıksız yaşam alanlarına itecektir. “Geçinemiyorum, çocuğa beslenme mi koyayım hergün, kiramı ödeyim”
Ekonomik şiddetin boşanma sonrasında da sürmesine yol açacaktır. Nafakanın ödenmemesi, geciktirilmesi, kadının nafakadan vazgeçmeye zorlanması ekonomik şiddetin biçimleridir. Ekonomik şiddet uygulayan erkeklerin sorumluluktan kaçmasını kolaylaştıracaktır. Kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmak zorunda kalacaktır. “Ne kadar çalışırsam çalışayım yetmiyor. Patron hep geciktiriyor. Sesimi çıkaramıyorum. Her kuruşu hesap ederek yaşamak zorundayım… İnan Ped bile kullanamıyorum.”
Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar geliştirilmeden, ücretsiz kreşler yaygınlaştırılmadan, güvenceli istihdam sağlanmadan, eşit işe eşit ücret hayata geçirilmeden ve bakım emeği hayata geçirilmeden nafaka hakkının sınırlandırılması kabul edilemez. Uygulamada bu haktan çoğunlukla kadınların yararlanması toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Yoksulluk nafakası kadınlara tanınmış bir ayrıcalık değil, boşanma sonrası yoksulluğa düşen taraf için sosyal koruma mekanizmasıdır ve yeterli değildir.
Kadın yoksulluğunu görmezden gelen hiçbir düzenleme adil değildir.
Çocukların bakım yükünü yalnız annelerin omzuna bırakan hiçbir politika sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmaz.
Şiddetten uzaklaşmak isteyen kadınların ekonomik güvencesini zayıflatan hiçbir karar yaşam hakkından bağımsız düşünülemez.
Nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşamına dokunmaktır. Kadınları yoksulluğa, şiddete ve eve kapatmaya, bağımlılık ilişkilerine mahkum edecek hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz.
Sahadaki gazeteciler, tüm mahpus gazetecilere özgürlük isteyerek herkesi 10 Haziran’da Taksim Tünel Meydanı’ndaki basın açıklamasına çağırıyor: “Basın özgürlüğüne yönelik tüm baskılar son bulsun! ETHA emekçileri Pınar’a, Nadiye’ye, Elif’e ve Müslüm’e özgürlük!”
Etkin Haber Ajansı (ETHA) gazetecileri Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz, Elif Bayburt ve Müslüm Koyun’un 3 Şubat’ta Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne (ESP) dönük operasyonlarda gözaltına alınıp tutuklanmasından bu yana 126 gün geçti.
Sahadaki gazeteciler, tutuklanan ETHA gazetecilerine özgürlük istemiyle 10 Haziran Çarşamba günü saat 19.00’da, Taksim Tünel Meydanı’nda bir basın açıklaması düzenleyecek.
Gazeteciler, bütün basın çalışanlarını, demokratik kitle örgütlerini ve kamuoyunu 10 Haziran’daki basın açıklamasına çağırıyor:
Özgür Basın Susturulamaz!
Pınar’a, Nadiye’ye, Elif’e, Müslüm’e ve Tüm Mahpus Gazetecilere Özgürlük!
Tarih: 10 Haziran Saat: 19.00 Yer: Taksim Tünel Meydanı
Meslektaşlarımız cezaevinde. ETHA emekçileri Pınar, Nadiye, Elif ve Müslüm ve onlarla birlikte bu ülkede özgürce haber yapmaya çalışan onlarca gazeteci, mesleklerini yaptıkları için tutuklu bulunuyor.
ETHA emekçisi arkadaşlarımız 3 Şubat’ta Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne yönelik yapılan operasyonlarda gözaltına alındılar, ardından tutuklandılar. Yaklaşık 5 ay geçmesine rağmen arkadaşlarımızın çoğuna dair iddianame bile hazırlanmadı.
Gazetecilik suç değildir. Yalnızca gerçekleri kayıt altına aldıkları için arkadaşlarımız bugün alıkonuluyor.
Gazetecileri susturmak, halkın bilgiye erişme hakkını susturmaktır. Susmuyoruz!
Özgür basın emekçileri olarak tüm gazeteci kuruluşlarını, emek ve meslek kuruluşlarını, demokratik kitle örgütlerini ve basın emekçilerini bu çağrıya kulak vermeye davet ediyoruz:
10 Haziran Çarşamba günü saat 19.00’da Taksim Tünel’de basın açıklaması için bir araya geliyoruz.
Sahadaki gazeteciler olarak sesimizi yükseltiyoruz:
Tutuklu gazeteciler serbest bırakılsın! Basın özgürlüğüne yönelik tüm baskılar son bulsun! ETHA emekçileri Pınar’a, Nadiye’ye, Elif’e ve Müslüm’e özgürlük!
Tüm mahpus gazetecilere özgürlük!
Ne olmuştu?
ESP’ye yönelik 3 Şubat’ta 22 şehirde düzenlenen operasyonlarda, aralarında partinin Eş Genel Başkanı Murat Çepni’nin de bulunduğu 95 kişi “örgüt üyeliği ve örgüt propagandası” iddiasıyla gözaltına alınmıştı. Tutuklananlar arasında ETHA çalışanı gazeteciler Pınar Gayıp, Müslüm Koyun, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt da bulunuyordu. Güncel bilgilere göre, Koyun Marmara 2 No’lu L Tipi Cezaevi’nde tutulurken Gayıp, Gürbüz ve Bayburt Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuluyor.
Tutuklanan gazeteci Pınar Gayıp, avukatları aracılığıyla gönderdiği mesajda, “Kapımızı kıranlar bilsin ki baş eğmeyeceğiz. Ülkede ezilenler, çocuklar, kadınlar, işçiler katledilmesin diye uğraşanlar bilsin ki pes etmeyeceğiz. Sosyalist basın susturulamaz” demişti.
bianet’teki habere göre, Ezilenlerin Hukuk Bürosu avukatlarından Cengizhan Karaşın, Gayıp’a yöneltilen iddialara ilişkin “Dosyasında gazetecilik faaliyeti dışında tek bir delil yok. İzmir’de gözaltına alındığı soruşturmasındaki deliller tekrar dosyasına eklendi. Özetle ‘İzmir’de tutuklayamadık, İstanbul’da tutuklayalım’” diye konuşmuştu.
Tutuklanan gazeteciler arasında henüz Müslüm Koyun’un duruşması belirlendi. Koyun’un duruşması 18 Temmuz saat 10.30’da İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.
Budapeşte Belediye Başkanı Gergely Karácsony’a 2025 Haziran’da Budapeşte’de gerçekleştirilen “Budapeşte Onur Yürüyüşü’nü düzenlediği” gerekçesiyle açılan dava, Macaristan’daki Orbán hükümetinin Nisan seçimlerindeki yenilgisinin ardından Avrupa Birliği (AB) Mahkemesi kararı ile düşürüldü.
Fotoğraf: Gergely Karácsony’nin X hesabı
2025’te düzenlenen Budapeşte Onur Yürüyüşü’nden sonra Orbán hükümeti, yürüyüşe katılan ve aralarında Budapeşte Belediye Başkanı Gergely Karácsony’nin de bulunduğu birçok kişiye soruşturma açmıştı.
PinkNews’in yayınladığı habere göre, 4 Haziran’da savcılık tarafından yayınlanan bir açıklamada, Macaristan’ın LGBTİ+ karşıtı yasalarına karşı Avrupa Adalet Divanı’nın verdiği emsal niteliğindeki kararı gerekçe gösterildi ve Budapeşte Belediye Başkanı Gergely Karácsony’a karşı “2025 Onur yürüyüşünü düzenlediği” gerekçesiyle açılan dava düşürüldü.
“Budapeşte’de ne özgürlük ne de aşk yasaklanabilir”
LGBTİ+ topluluğunun katıldığı halka açık etkinlikleri yasaklayan bir yasa çıkaran Viktor Orbán hükümetinin engellemelerine rağmen, etkinlik Haziran 2025’te gerçekleştirilmişti. Karácsony yürüyüşte şunları söylemişti: “Budapeşte’de ne özgürlük ne de aşk yasaklanabilir.”
Yetkililer, yasaklama kararına rağmen etkinliği düzenlediği gerekçesiyle Ocak ayında Karácsony hakkında dava açmıştı. Dava açılmasının ardından Karácsony, “Görünüşe göre bu ülkede, kendi özgürlüğünüzü ve başkalarının özgürlüğünü savunursanız ödeyeceğiniz bedel bu” demişti.
Savcılar, Péter Magyar’ın seçimlerde Orbán’ı yenmesinin ardından gelen Avrupa Birliği (AB) mahkemesi kararı ile suçlamaları düşürdüklerini açıkladı: “Avrupa Mahkemesi’nin kararını dikkate alarak… Savcılar, Budapeşte belediye başkanına karşı toplanma özgürlüğü yasasını ihlal ettiği gerekçesiyle yöneltilen suçlamaları düşürdü.” BBC News’e göre karar, Orbán’ın 16 yıllık iktidar döneminin sonlanmasından dokuz gün sonra verildi.
Macaristan eski başbakanı Viktor Orban, sağcı/muhafazakâr partisi Fidesz’in “çocuk koruma” yasası kapsamında LGBTİ+’ları kriminalize eden yasaları, 2025 yılında yürürlülüğe sokmuştu.
Budapeşte Onur Yürüyüşü 28 Haziran 2025’te gerçekleşti. Onur Yürüyüşü’nü örgütleyenler, etkinliğe rekor bir katılımla 200.000 kişinin katıldığını açıklarken ILGA-Europe ise 300.000 kişinin katıldığını söylemişti.
ILGA-Europe basın toplantısında, Pécs Pride organizatörü Géza Buzás-Hábel, polisin getirdiği yasağı kabul etmediğini anlatmıştı: “Yasağı kabul edersek, baskıyı da kabul etmiş oluruz. Eşitlik için mücadeleyi bırakmış oluruz. Bu sadece LGBTİ+ topluluğuyla ilgili değil. Bu, Avrupa Birliği’ndeki Macaristan’ın geleceğiyle ilgili.”
Macaristan hükümeti, onu Ocak ayında düzenlenen etkinliği organize etmekle suçladı. Ancak Nisan ayında Avrupa Adalet Divanı, Macaristan’ın LGBTİ+ karşıtı yasalarının AB kurallarını ihlal ettiği ve eşitlik ile azınlık hakları gibi değerlerine aykırı olduğu yönünde karar verdi.
Karácsony, 2019’dan beri Budapeşte Belediye Başkanıdır. Karácsony’nin partisi olan Diyalog – Yeşiller Partisi (Párbeszéd – A Zöldek Pártja), 2023 yılında Avrupa Yeşiller Partisi’ne katılmıştı. Yeşil ve merkez sol siyasetle özdeşleşmiş önde gelen bir muhalefet figürü olan Karácsony, Budapeşte’yi Macaristan’ın ulusal hükümetinden daha sosyal liberal bir konumda tutmuştur.
2017’den bu yana ilk kez zamanında yapılan Ermenistan parlamento seçimleri, ülkenin Rusya ile arasındaki dinamikleri belirleyen bir etken olarak öne çıkıyor.
Fotoğraf tasarım: Niha+
Bugün (7 Haziran) Ermenistan’da yaklaşık 2,5 milyon kayıtlı seçmen, 5 yıl boyunca görev yapacak 101 sandalyeli parlamentoyu belirlemek için yarışan 18 parti ve ittifak arasında seçim yapmak için sandığa gidiyor.
Seçimlere katılan 16’sı parti ve 2’si ittifak olmak üzere 18 siyasi güç kaydolduğu kaydedilirken Ermenistan seçimleri için ülke genelinde 2 bin 5 sandık kurulduğu belirtiliyor. Sandıklar yerel saatle 08.00’de açıldı ve 20.00’de kapanacak.
Çarpıcı olan bir nokta ise bugünkü Ermenistan seçimleri 2017’den bu yana ilk kez zamanında yapılması. Anayasal çoğunluğu hangi partinin elde edeceği ise henüz bir soru işareti.
Rusya mı Avrupa Birliği mi?
Seçim kampanyası boyunca temel gerilimin, Paşinyan yönetiminin Rusya ile mesafesi ve Azerbaycan ile varılmaya çalışılan barış çerçevesi olduğu görünüyor. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ve partisi Sivil Sözleşme Partisi’nin, Ermenistan’ın Rusya bağımlılığını azaltma ve Avrupa Birliği (AB) ile yakın ilişkiler kurma hedefi güttüğü biliniyor.
Rusya’nın tarım ihracatını kısıtlama ve büyükelçisini geri çağırma gibi hamleleri, seçimi fiilen bir jeopolitik referanduma dönüştürüyor. Agos’a göre Paşinyan, muhalefetin seçimlerde kazanmasının Azerbaycan ile ilişkileri bozup yeni bir savaşa neden olabileceğini vurguluyor. Yani eğer muhalefet kazanırsa, Erivan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile yürüttüğü normalleşme ve barış süreci değişebilir veya Avrupa Birliği ile yakınlaşma çabaları son bulabilir.
29 Mayıs’ta ise Astana’da buluşan Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyeleri Ermenistan’dan Avrupa Birliği (AB) mi yoksa AEB mi tercihine dair “en kısa sürede” bir referandum istemişti. Paşinyan ise bu öneriyi reddederek 1 Haziran’da “Ermenistan hükümetinin AB ve AEB arasında bir seçim yapmak kaçınılmaz hale gelene kadar” AEB içinde çalışmaya devam edeceğini belirtmişti.
29 Nisan’da Rusya Dışişleri Bakanlığı, “Rusya Federasyonu’nun Ermenistan Cumhuriyeti’ndeki Büyükelçisi Kopyrkin, Ermenistan liderliğinin Avrupa Birliği’yle yakınlaşmaya dönük adımlarıyla bağlantılı olarak, istişarelerde bulunmak üzere Moskova’ya geri çağrılmıştır” dedi. Putin ise her iki blokta aynı anda üyeliğin “imkansız” olduğunu söylemişti.
Rusya ayrıca 30 Mayıs’tan beri Ermenistan’dan domates, salatalık, biber, yeşillik ve çilek ithalatına geçici kısıtlama getireceğini bildirilmişti. Rusya, Ermenistan için hayati önem taşıyan ucuz gaz ve petrol tedarikini kesmekle de tehdit ediyor.
Armenpress’teki habere göre, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa Birliği’nin Rusya’nın Ermeni ürünlerine yönelik uyguladığı kısıtlamalar nedeniyle Ermenistan’a yönelik 50 milyon euro’yu aşan bir destek paketi hazırladığını açıklamıştı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ermenistan’ın AB’ye girmesi durumunda Rus pazarına gönderilen ürünlerde AEB standartlarının geçerli olmayacağını belirtmişti.
Anketlere göre Paşinyan’ın partisi önde
Anketler Başbakan Nikol Paşinyan’ın Sivil Sözleşme Partisi’nin büyük farkla önde olduğuna işaret ediyor.
Farklı anket kuruluşlarına göre veriler arasında fark var. 22 Mayıs tarihli Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü’nün (IRI) anketinde Sivil Sözleşme yüzde 32, Güçlü Ermenistan yüzde 6 olarak ölçülmüştü. Gallup International Association (MPG) 2–3 Haziran verisinde de benzer olarak Sivil Sözleşme yüzde 32,4’e ulaştı. Anketlerin büyük çoğunluğu, parlamento barajını yalnızca Sivil Sözleşme ve Güçlü Ermenistan’ın aşacağını gösteriyor.
Öte yandan JAMNews’teki seçim haberi, seçmenlerin yüzde 40’ının “hiçbir politikacıya güvenmediğini”, yüzde 23’ünün ise sandık gününde kararsız olduğunu ortaya koyarken beklenen seçmen katılımını ve iktidar partisinin taban genişliğini soru işaretine dönüştürüyor. Paşinyan’ın kazanma ihtimali konuşulsa da seçimin sonuçları büyük oranda sandık gününde kararsız olan seçmenlere bağlı gibi gözüküyor.
Gallup International / MPG · 2–3 Haziran 2026 · Aram Navasardyan tarafından 5 Haziran’da açıklandı
Sivil Sözleşme
32,4%
Güçlü Ermenistan
16,4%
Ermenistan İttifakı
15,2%
Müreffeh Ermenistan
8,8%
Birliğin Kanatları
6,2%
Diğerleri
<3,5%
Kaynak: Gallup International Association Ermenistan temsilcisi MPG, 2–3 Haziran 2026, n=1104. Gallup Ermenistan ofisi başkanı Aram Navasardyan tarafından 5 Haziran’da kamuoyuyla paylaşıldı.
Sivil Sözleşme / Civil Contract
Nikol Paşinyan
2018 Kadife Devrimi’nden bu yana iktidar partisi. 2021 erken seçimlerinde yüzde 54 ile güçlü çoğunluk elde etmişti. Paşinyan bu seçimde “Dördüncü Cumhuriyet” ve yeni anayasa vaadi üzerine kurulu bir yenileme sözü veriyor. Dış politikada AB ve ABD ile derinleşen iş birliği, Azerbaycan ve Türkiye ile normalleşme gündemin merkezinde.
İktidar
Güçlü Ermenistan / Strong Armenia
Samvel Karapetyan (ev hapsinde)
Ermenistan kamu bütçesinin yarısına denk 4,1 milyar dolarlık servetiyle Rusya-Ermenistan kökenli iş insanı Karapetyan, Haziran 2025’te siyasete girdi. Kilise-hükümet çatışmasında Kilise’yi savundu, ardından tutuklandı. Kampanyayı yeğeni yürütüyor. Seçmen rüşveti iddiaları gündeme geldi. Anayasal olarak başbakan olamaz (Rusya ve Kıbrıs vatandaşlığı).
Rusya Yanlısı
Ermenistan İttifakı / Armenia Alliance
Robert Koçaryan
Eski Cumhurbaşkanı Koçaryan liderliğindeki ittifak bu kez Taşnaksutyun ve yeni kurulan İleri Partisi ile genişledi. Koçaryan, Paşinyan’ı Rusya ile bağları koparmakla suçluyor; Rusya, ABD, Çin ve Fransa güvenceli bir “garantili barış” modelini savunuyor. 1 Mart 2008 olaylarındaki rolü nedeniyle yargılanmış, beraatla sonuçlanmıştı.
Rusya Yanlısı
Müreffeh Ermenistan / Prosperous Armenia
Gagik Tsarukyan
2004’ten bu yana süregelen parti, bu sefer Ana Ermenistan İttifakı ve Demokratik Alternatif ile ortak liste oluşturdu. Seçim öncesinde çift darbe yedi: ittifak ortağı Tevanyan’ın Rusya destekli casusluk iddiasıyla suçlanması ve Tsarukyan’ın geçmişteki tecavüz suçlamasının yeniden gündeme gelmesi.
Muhalefet
Ermenistan Liyakat Partisi / Meritocratic Party
Gurgen Simonyan
2025’te kurulmuş olmasına karşın ankette yüzde 2 ile dördüncü sıraya girdi. Ermenistan’ın Rusya liderliğindeki tüm bloklardan (AEB, KGAÖ, BDT) çekilmesini ve Batı ile tam entegrasyonu savunuyor. Simonyan, 2019–2020 yıllarında Kamu Konseyi’nde görev yapmıştı.
Yeni · Batı Yanlısı
Birliğin Kanatları / Wings of Unity
Arman Tatoyan
Eski Ombudsman Tatoyan, 2020 savaşından bu yana Azerbaycan’ın verdiği zararları raporlayan saha incelemeleriyle tanınıyor. Ancak Dossier Center, partinin kampanyasının Kremlin’le bağlantılı olduğunu ve yasadışı finansman aldığını açıkladı.
Şüpheli Kremlin Bağı
2018
Paşinyan, Kadife Devrim’in ardından iktidara geliyor. Sarkisyan döneminin otoriter elitine karşı yürütülen kitlesel protesto hareketi kazanıyor.
Ekim 2020
44 günlük İkinci Karabağ Savaşı’nda Ermenistan ağır bir askeri yenilgi alıyor. Kitlesel protestolar ve istifa talepleri gündeme geliyor.
Haziran 2021
Erken seçimde Sivil Sözleşme yüzde 54 oyla iktidarını koruyor. Muhalefet öngörülen büyüklükte bir oy desteği toparlayamıyor.
Eylül 2023
Azerbaycan’ın yeni harekâtıyla Dağlık Karabağ düşüyor; etnik Ermeni nüfus zorunlu göçe tabi kalıyor. Ermenistan’da derin travma ve sorgulamalar başlıyor.
Mayıs 2025
Ermenistan parlamentosu AB üyeliği için süreci başlatan yasayı kabul etti. Paşinyan, seçim kampanyasında iki yıl içinde Avrupa’ya vizesiz seyahati sağlama vaadinde bulundu.
Ağustos 2025
Ermenistan-Azerbaycan barış çerçevesi Beyaz Saray’da imzalandı.
Mayıs 2026
Erivan, tarihindeki ilk AB-Ermenistan zirvesine ev sahipliği yapıyor; tüm AB liderleri Erivan’da buluşuyor. ABD Dışişleri Bakanı Rubio 26 Mayıs’ta Erivan’ı ziyaret ediyor. Moskova buna karşılık tarım ihracatını kısıtlıyor, büyükelçisini geri çağırıyor.
7 Haziran 2026
2017’den bu yana zamanında yapılan ilk genel seçim. Sandıklar 08.00’de açıldı, 20.00’de kapanacak.
*İnfografi için yapay zeka araçları kullanılmıştır.
Mayıs 2026 Birleşik Krallık seçimleri, Labour hükümeti için ciddi bir uyarı, Muhafazakar Parti için yeniden yapılanma baskısı, Reform UK için büyük bir fırsat ve iç siyaset açısından yeni bir dönemin işareti oldu. Bu seçimler, Birleşik Krallık siyasetinin artık daha parçalı, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.
Geçtiğimiz ay Birleşik Krallık’ta yapılan seçimler, genel seçim olmamasına rağmen ülkenin siyasi yönelimini göstermesi açısından oldukça önemli bir dönüm noktası oldu. İngiltere’de birçok yerel yönetimin belirlendiği seçimler, İskoçya’da Parlamento seçimleri ve Galler’de Senedd seçimleri yapıldı. Bu seçimler, özellikle Labour (İşçi) Partisi hükümeti için ciddi bir uyarı sinyali verdi. 2024 genel seçimlerinde büyük çoğunlukla iktidara gelen Labour, yalnızca iki yıl sonra üç ülkede de seçmen desteğinde ciddi bir düşüş yaşadı.
Seçimlerin belki de en önemli sonucu siyasi parçalanmanın artması oldu. Birleşik Krallık siyaseti uzun süre Labour ve Conservative (Muhafazakar) Parti arasındaki rekabet üzerinden şekilleniyordu. Ancak 2026 seçim sonuçları, iki büyük partili sistemin zayıfladığını gözler önüne serdi. Reform UK sağ popülist bir alternatif olarak bu seçimde güç kazanırken, Yeşil Parti, Liberal Demokratlar, Plaid Cymru ve SNP gibi partiler de farklı bölgelerde seçmen desteğini artırdı. Bu durum, seçmenlerin artık geleneksel partilere “otomatik” olarak bağlı kalmadığını gösteriyor.
Mayıs yerel seçimlerinin İngiltere’de özellikle Labour için bir hayal kırıklığı olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. 7 Mayıs’ta yapılan seçimlerde Labour, “kalesi” olarak tanımlanabilecek birçok yerde ya seçimleri kaybetti ya da buralarda oy oranında ciddi bir düşüş yaşadı. Reform UK ise, özellikle Brexit desteğinin yüksek olduğu bölgelerde başarılı seçim sonuçları elde etti. Göçmen karşıtlığıyla tepki çeken ve aynı zamanda son dönemlerde desteğini de artıran Reform UK, İngiltere’de bin 400’den fazla meclis üyesi elde ederek rakiplerini 2029 seçimleri için şimdiden baskı altına aldı. Reform UK’nin bu seçimlerde elde ettiği başarı, göç, ekonomik güvensizlik ve kamu hizmetleri gibi konuların seçmenler üzerinde hala güçlü bir etkisi olduğunu gösteriyor.
Bu seçimlerde Yeşil Parti önemli bir başarı göstererek 500’ün üzerinde meclis üyesi ve Londra’da iki belediye başkanlığı kazandı. Liberal Demokratlar da bir önceki seçime kıyasla meclis üye sayılarını artırdılar.
Mayıs 2026 Birleşik Krallık Seçimleri
Siyasi parçalanma, uyarı sinyalleri ve 2029 yol haritası analizi
Bölgesel sandalye dağılımları ve radikal değişim
Galler Senedd seçimleri
Plaid Cymru
43
Reform UK
34
Labour
9
İskoçya Holyrood seçimleri
SNP (İskoç Ulusal Partisi)
57
Reform UK
17
İskoç İşçi Partisi
17
İngiltere yerel seçimleri & alternatif güçler
İngiltere genelinde yapılan meclis üyeliklerinde geleneksel iki partili sisteme alternatif arayan seçmenler, sağ ve sol kulvarda radikal değişimlere imza attı:
1.400+
Reform UK Meclis Üyeliği
Özellikle Brexit desteğinin yüksek olduğu bölgelerde büyük başarı yakalayarak 2029 için dev bir baskı unsuru oluşturdu.
500+
Yeşil Parti Meclis Üyeliği
Londra’da iki belediye başkanlığı ve 500’den fazla sandalye kazanarak sol/ilerici seçmenin yeni odağı haline geldi.
Seçmen davranışını değiştiren temel dinamikler
Geleneksel partilere yönelik “otomatik” bağlılığın bitmesinin arkasında kronikleşen sorunlar yatıyor:
Ekonomik İstikrarsızlık & Yaşam Maliyeti: Seçmenler, 2024’teki iktidar değişiminin günlük hayatlarına yansımadığını düşünüyor.
Sağlık Hizmetleri (NHS) ve Kamu Krizi: Kamu hizmetlerindeki gerileme geleneksel partilere fatura ediliyor.
Göç ve Güvenlik Tartışmaları: Sağ popülist Reform UK’nin yükselişindeki ana yakıt haline geldi.
2029 genel seçimlerine doğru siyasi projeksiyon
Baskı altındaki Başbakan Keir Starmer, seçim sonuçlarının ardından istifa etmeyeceğini ve ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemeyeceğini açıklasa da hükümetin hareket alanı daralmıştır. Siyasetin artık çok daha parçalı, rekabetçi ve öngörülemez bir yapıya dönüştüğü bu yeni dönemde, Mayıs 2026 sonuçları tüm partiler için 2029 genel seçimlerine giden yolda sert birer uyarı niteliğindedir.
Özel HTML İnfografik Modülü | Yazıdan yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.
Galler’de Labour sadece 9 sandalye kazandı
7 Mayıs’ta İskoçya ve Galler’de halk kendi ulusal parlamentolarının temsilcilerini seçmek için sandık başına gitti ve Reform UK bu iki ülkede de başarılı bir seçim sonucu elde etti. Galler’de Galler milliyetçisi Plaid Cymru seçimlerde en fazla sandalye (43) alarak, meclisteki en büyük parti olurken Reform UK 34 sandalyeyle ikinci parti oldu. Galler’de Labour sadece 9 sandalye kazanabildi.
İskoç parlamentosu (Holyrood) için yapılan seçimlerde İskoç Ulusal Partisi (SNP) seçimleri beşinci kez kazanmasına rağmen çoğunluğunu kaybetti. SNP, bu seçimlerde 57 sandalye kazanırken, Reform UK ve İskoç İşçi Partisi 17 sandalyeyle ikinci sırayı paylaştılar. İskoçya’daki seçimler, bağımsızlık meselesine hala seçmenlerin gündeminde çok önemli bir konumda olduğunu ama aynı zamanda yaşam maliyeti, NHS, kamu hizmetleri gibi konularında seçmenlerin oy kullanırken göz önüne aldığı konular oldu.
7 Mayıs seçimlerinin Labour açısından en önemli mesajı, 2024’teki büyük genel seçim zaferinin kalıcı bir güven oyu olmadığıdır. Baskı altındaki Keir Starmer hükümeti, seçmenlere ekonomik istikrar, kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi ve siyasi güvenin yeniden kurulması sözü vermişti. Ancak 2026 seçimleri, birçok seçmenin bu değişimi henüz günlük hayatında hissetmediğini gösterdi. Starmer’ın seçim sonuçlarından sonra istifa etmeyeceğini ve ülkeyi “kaos” içine bırakmayacağını söylemesi, hükümetinin baskı altında olduğunu açıkça ortaya koydu.
2026 seçimlerinin daha geniş anlamı, Birleşik Krallık’ta artık daha güncel sorunların dikkate alındığı seçmen davranışı olduğunu ortaya koyuyor. Ekonomik sorunlar, göç tartışmaları, kamu hizmetlerinin durumu, konut krizi ve siyasi güvensizlik seçmenlerin geleneksel oy verme alışkanlıklarını değiştiriyor. Bu nedenle Mayıs 2026 seçimleri, yalnızca yerel veya bölgesel bir seçim olmaktan ziyade, 2029 genel seçimine giden yolda önemli bir yol haritası olarak partileri ciddi uyarılar verdi.
Mayıs 2026 Birleşik Krallık seçimleri, Labour hükümeti için ciddi bir uyarı, Muhafazakar Parti için yeniden yapılanma baskısı, Reform UK için büyük bir fırsat ve iç siyaset açısından yeni bir dönemin işareti oldu. Bu seçimler, Birleşik Krallık siyasetinin artık daha parçalı, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.
12. Yargı Paketi’nde sunulması öngörülen LGBTİ+ karşıtı maddelerin bir sağlık politikası değil, bedenler üzerinde iktidar kurma girişimi olduğunu söyleyen Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz, söz konusu taslağın yalnızca LGBTİ+’ların değil, “herkesin sağlık hakkını, beden hakkını, ifade özgürlüğünü ve demokrasi alanını” hedef aldığını belirtiyor.
Fotoğraf: Yusuf Çelik / csgorselarsiv.org
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) LGBTİ+ karşıtı düzenlemeler yeniden gündemde. Geçtiğimiz dönemlerde meclisten geçen 10. ve 11. Yargı Paketleri’nde toplumsal baskı nedeniyle geri çekilen maddeler, bu kez 12. Yargı Paketi’ne taşındı.
KaosGL.org’un edindiği kulis bilgilerine göre AKP’li üst düzey milletvekillerine 12. Yargı Paketi’ne ilişkin bir bilgi notu iletildi. Haziran ayında TBMM’ye sunulması öngörülen paketin, LGBTİ+‘ları hedef alan ve trans bireylerin cinsiyet uyum ameliyatına erişim yaşını 25’e çıkaran maddeler içerdiği öğrenildi.
Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz, 12. Yargı Paketi’nde yer alacağı düşünülen bu düzenlemeleri Niha+’ya değerlendirdi.
Ecmel: “Sağlık hakkı ceza tehdidiyle yönetilemez”
Ecmel’e göre bu yasa taslağı, transların bedenleri üzerindeki söz hakkını, hekimlerle kurduğu güven ilişkisini, sağlığa erişimini ve en temel varoluş alanlarını hedef alan açık bir nefret politikası.
Hormon Hakkım Kolektifi üyesi Ecmel Deniz
İktidarın uzun süredir LGBTİ+’ları “aileye tehdit”, “çocuklara tehdit”, “topluma tehdit”, “genel ahlaka tehdit” olarak göstermeye çalıştığını hatırlatan Ecmel, iktidarın bu politikasının transların sağlığa erişimini bir hak meselesi olmaktan çıkarıp bir güvenlik, ahlak ve ceza meselesine dönüştürdüğünü ifade etti:
“Sağlık hakkı ceza tehdidiyle yönetilemez. Bir insanın hormona, ameliyata, psikososyal desteğe ya da cinsiyet uyum sürecine dair başka bir sağlık hizmetine erişmesi suç kapsamına sokulamaz. Bu yasa taslağı, transların hayatını yönetilebilir, denetlenebilir ve cezalandırılabilir hale getirmeyi amaçlıyor. İktidar ‘senin bedenin hakkında ben karar veririm, doktorun sana destek olursa onu da seni de cezalandırırım’ diyor. Bu, sağlık politikası değil, bedenlerimiz üzerinde iktidar kurma girişimidir. Bu yüzden biz ‘Hormon Hakkım’ derken yalnızca bir ilaca erişimden bahsetmiyoruz. Kendi bedenimiz hakkında karar verebilme hakkından, güvenli sağlık hizmetine erişebilme hakkından, doktorla korkmadan konuşabilme hakkından, kimliğimiz nedeniyle suçlu muamelesi görmeme hakkından bahsediyoruz.”
“Örgütlenme gücümüzden korkuyorlar”
Bu yasa taslağının meclisten geçme durumunda birçok hakkın ihlal edileceğini belirten Ecmel, translar için zaten zor olan sağlığa erişimin daha da zorlaşacağını, sağlık hakkına ulaşmak isteyenlerin daha güvencesiz ve denetimsiz yollara itileceğini söyledi:
“Yasa geçerse, ortaya çıkacak hak ihlalleri çok katmanlı olur. Sağlık hakkı ihlal edilir. Çünkü insanlar ihtiyaç duydukları hizmete güvenli şekilde ulaşamaz. Özel hayat hakkı ihlal edilir. Çünkü kişinin bedeni, kimliği, sağlık bilgisi ve yaşamı devletin denetim nesnesine dönüştürülür. Eşitlik hakkı ihlal edilir. Çünkü aynı sağlık hizmetlerine erişim, translar söz konusu olduğunda cezayla ve özel engellerle kuşatılır. İfade ve örgütlenme özgürlüğü ihlal edilir. Toplumdaki nefretin önünü açar. İnsanlara ‘Bu kişiler zaten suçlu, zaten tehlikeli, zaten hedef alınabilir’ mesajı verir. Bu da sokakta, okulda, evde, hastanede, işyerinde, sosyal medyada daha fazla ayrımcılık ve şiddet anlamına gelir.”
Öngörülen düzenlemelerin amacının sadece birkaç tıbbi işlemi düzenlemek değil, transların sağlık sistemine güvenmesini, hekimlerin mesleki etikle davranmasını, kurumların trans danışanlara kapı açmasını da engellemek olduğunu vurgulayan Ecmel, bu yasa taslaklarının “LGBTİ+lar nasıl daha az görünür olur, nasıl daha az talepte bulunur, nasıl daha çok korkar?” sorularına göre yazıldığını ifade etti.
Ecmel, “Çünkü örgütlenme gücümüzden korkuyorlar, LGBTİ+ hareketi bu kadar baskının içinde güçlü bir muhalefet bloğu oluşturmayı başaran bir hareket” dedi.
“İktidar ‘Bedenin üzerinde biz karar veririz’ diyor”
İktidarın LGBTİ+’ları yalnızlaştırma, hekimleri susturma, aileleri korkutma, toplumu kutuplaştırma ve hak mücadelesini suç gibi gösterme girişimini dört farklı yolla yürüttüğünü söyledi:
“Birincisi, toplumsal krizlerin üzerini ‘ahlak krizi’ söylemiyle örtüyor. Ekonomik kriz, yoksulluk, barınma krizi, sağlık sistemindeki çöküş, gençlerin geleceksizliği, kadınların ve çocukların maruz kaldığı şiddet gibi gerçek sorunlar ortadayken, LGBTİ+’lar yapay bir tehdit gibi sunuluyor. Böylece toplumun öfkesi hakiki sorunlardan uzaklaştırılıp savunmasız bir gruba yönlendiriliyor.
İkincisi, ‘aile’ söylemiyle tek tip bir yaşam biçimi dayatılıyor. Aileyi gerçekten güçlendirmek; yoksulluğu azaltmak, şiddeti önlemek, bakım emeğini desteklemek, çocukların güvenliğini sağlamak, herkesin eşit ve onurlu yaşamasını mümkün kılmakla olur. Ama iktidar aileyi bir destek mekanizması olarak değil, toplumu hizaya sokmanın aracı olarak kullanıyor. LGBTİ+’ları aileye tehdit gibi göstererek hem nefret siyaseti üretiyor hem de makbul yurttaş, makbul beden, makbul cinsiyet ve makbul ilişki biçimi dayatıyor.
Üçüncüsü, trans bedenleri üzerinden bütün topluma mesaj veriliyor. ‘Bedenin üzerinde sen değil, biz karar veririz’ deniyor. Bu mesaj yalnızca translara değil; kadınlara, gençlere, HIV’le yaşayanlara, engellilere, çocuklara, sağlık hizmetine ihtiyaç duyan herkese gidiyor. İktidar bedenleri denetleyerek toplumu denetlemek istiyor.
Dördüncüsü, hak savunuculuğu kriminalize edilmek isteniyor. Bu taslak sadece transların sağlık süreçlerini değil, LGBTİ+’ların görünürlüğünü, örgütlenmesini, dayanışmasını ve hak talebini de hedef alıyor. Çünkü iktidar biliyor ki insanlar yalnız bırakılırsa daha kolay korkar; ama dayanışma varsa, bilgi varsa, örgütlü mücadele varsa bu baskı politikaları boşa düşer.”
Yasa metinlerindeki maddelerin translar için hastanede geri çevrilmek, hormona erişememek, doktor bulamamak, aşağılanmak, yanlış bilgiye mecbur kalmak, aile baskısıyla yalnızlaşmak, bedenin hakkında karar verememek gibi somut karşılıkları olduğunu ifade eden Ecmel, transların gerçek deneyimlerini görünür kılmanın önemli olduğunu söyledi.
“Bu mesele sadece transların omzuna bırakılamaz“
Bu yasanın beden hakkını doğrudan hedef aldığını söyleyen Ecmel, bir insanın kendi bedeni hakkında karar vermesinin devletin bir lütfu olmadığının altını çizdi. Ecmel’e göre iktidar “Bedenin sana ait değil, devletin çizdiği sınırlar içinde var olabilir” diyerek sadece transları değil, herkesin bedenini tehdit ediyor:
“İktidar bir kez devlet insanların bedenleri üzerindeki kararları ‘genel ahlak’, ‘aile’, ‘toplumun korunması’ gibi muğlak gerekçelerle cezalandırmaya başladığında, bunun sınırı translarla kalmaz. Bugün transların hormon hakkı hedef alınır, yarın kürtaj, doğum kontrolü, HIV tedavisi, gençlerin sağlık hizmetlerine erişimi, psikiyatrik destek, üreme sağlığı ya da başka beden kararları aynı mantıkla hedef alınabilir. Bu yüzden bu mücadele yalnızca transların mücadelesi değil. Bu, ‘Bedenim hakkında kim karar verecek?’ sorusunun mücadelesi aslında.”
Yalnızca LGBTİ+’ların değil, herkesin sağlık, beden, ifade özgürlüğü hakkının ve demokrasi alanının hedef alındığını söyleyen Ecmel, “Bu mesele ‘LGBTİ+ örgütleri zaten açıklama yapar’ denilerek kenara bırakılamaz” dedi. Ecmel, her kesimin yapması gerekenleri ise şöyle sıraladı:
“Tabip odaları şunu söylemeli: Hekimlik ceza tehdidiyle yapılamaz. Hasta-hekim ilişkisine siyasi iktidar ve hapis tehdidi sokulamaz.
Barolar şunu söylemeli: Varoluş suç haline getirilemez. Özel hayat, beden dokunulmazlığı, eşitlik ve ifade özgürlüğü ahlakçı ceza hükümleriyle ortadan kaldırılamaz.
Kadın örgütleri, feministler ve üreme sağlığı alanında çalışanlar şunu söylemeli: Beden hakkına dönük saldırılar birbirinden ayrı değildir. Transların hormon hakkını hedef alan akıl ile kürtajı, doğum kontrolünü, cinsel sağlığı ve üreme sağlığını denetleyen akıl aynıdır.
Sendikalar ve meslek örgütleri şunu söylemeli: Bu yasa emek alanını da ilgilendirir. Çünkü sağlık çalışanlarının mesleki bağımsızlığı, LGBTİ+ çalışanların güvenliği, işyerlerinde ayrımcılık yasağı ve herkesin onurlu yaşam hakkı bu saldırının parçasıdır.
İnsan hakları örgütleri ve siyasi partiler şunu söylemeli: Bu yasa taslağı hiçbir biçimde Meclis gündemine gelmemeli; gelirse de bütün demokratik yollarla karşı çıkılmalıdır. Çünkü nefret yasaları tartışılarak “makul” hale getirilemez. Varoluş pazarlık konusu yapılamaz.”
Ecmel, açıklama yapmanın yeterli olmayacağını, birçok alanda destek verilmesi gerektiğini ifade ederek “Hukuki hazırlık yapılmalı, sağlık alanında bilgilendirici materyaller üretilmeli, hekimlere ve sağlık çalışanlarına yönelik dayanışma hatları kurulmalı, genç transların ve ailelerin doğru bilgiye erişebileceği güvenli kanallar güçlendirilmeli. Medya dili izlenmeli, nefret söylemine karşı hızlı yanıt mekanizmaları kurulmalı. Yerel yönetimler, danışmanlık merkezleri, sivil toplum örgütleri ve meslek odaları birlikte çalışmalı” dedi.
“Yalnız değiliz. Onurumuz paketlenemez!”
Bu nefret yasasının hiçbir yargı paketine eklenmeden tamamen geri çekilmesi gerektiğini vurgulayan Ecmel, “Her yeni paketle hayatlarımızın biraz daha daraltılmasına, bedenlerimizin devlet eliyle denetlenmesine, sağlığa erişimimizin suç haline getirilmesine razı değiliz” dedi.
Ecmel sözlerini sonlandırırken bu süreçte en önemli şeylerden birinin de korkunun karşısına dayanışmayı koymak olduğunu söyledi:
“İktidar bu yasalarla yalnızca ceza tehdidi üretmiyor, aynı zamanda “yalnızsınız, kimse sizi savunmayacak, doktorunuz da korkacak, örgütünüz de susturulacak” mesajı veriyor. Bizim buna yanıtımız ortak, yüksek ve net olmalı: Yalnız değiliz. Birbirimizden vazgeçmeyeceğiz. Onurumuz paketlenemez. Nefret yasası 12. Yargı Paketi’ne hayır! Bedenimiz bizimdir. Sağlık hakkımızdan, hormon hakkımızdan, yaşam hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz.”
Ne olmuştu?
İktidar, 2025 yılını Aile Yılı ilan ettikten sonra TBMM’ye sunulması beklenen 10. ve 11. Yargı Paketi taslağındaki LGBTİ+’ları doğrudan hedef alan düzenlemeler gündeme gelmişti.
10. Yargı Paketi, Haziran 2025’te TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edilmişti. Ardından 11. Yargı Paketi 27 Kasım 2025’te TBMM’ye sunulmuş ve 25 Aralık 2025’te kabul edilmişti.
Geçen sene sunulan bu taslaklarda yer alan maddelere göre, LGBTİ+’lar “hayasızca hareketler” kapsamında özendirme veya teşvik suçları bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılabilecek, aynı cinsiyetten kişilerin nikah ve evlilik seremonileri de hapis cezasıyla cezalandırılacaktı. Buna ek olarak, taslağa göre LGBTİ+’lara yer veren içerikler Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından cezalandırılabilir ya da yayından kaldırılabilirdi.
Öne çıkan en kritik düzenlemelerden biri, transların cinsiyet uyum ameliyatı yaşının 18’den 25’e çıkarılması ve rapor alma koşullarının ilgili hekimleri hapis ve para cezasıyla karşı karşıya bırakarak güçlendirilmesiydi. Cinsiyet uyum süreci için ise yaş sınırı 21’den 25’e yükseltilecekti.
Fakat LGBTİ+ örgütleri, feministler ve hak odaklı kuruluşların oluşturduğu kamuoyu tepkisi, bu taslaktaki maddelerin meclisten geçmemesini sağlamıştı. Bu sene ise benzer maddeler tekrar gündemde.
TÜİK mayıs ayında yıllık enflasyonu yüzde 32,61 olarak açıklarken bağımsız araştırma grubu ENAG yüzde 53,13 olarak hesapladı. Yıllık en yüksek artış ise yüzde 50,06 ile eğitim alanında görüldü.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Mayıs 2026 dönemi Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) verilerini açıkladı. Buna göre enflasyon yıllık olarak yüzde 32,61 olarak gerçekleşti. Akademisyenlerden oluşan bağımsız araştırma grubu ENAG’ın aynı dönem için hesapladığı yıllık artış ise yüzde 53,13 oldu.
Mayıs 2026’da TÜFE 2026’nın Nisan ayına kıyasla yüzde 1,71 artış kaydetti. ENAG ise hesapladığı TÜFE’nin mayıs ayında aylık yüzde 2,16 arttığını duyurdu.
TÜİK’e göre tüketici fiyatları geçen yıla göre yüzde 32,61 artarken kira artış oranlarının belirlenmesinde standart olarak kullanılan “on iki aylık ortalamaya göre değişim” ise yüzde 32,24 oldu.
En yüksek artış eğitimde
Ana harcama grupları bazında yıllık değişimler incelendiğinde en yüksek artışın yüzde 50,06 ile eğitim alanında yaşandığı görüldü. Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar grubu yüzde 45,59 ile ikinci sıraya yerleşirken gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış yüzde 34,86 oldu. Ulaştırma yüzde 34,29 ile bu grupları takip etti.
Aylık değişimde gıda fiyatları geriledi
Aylık bazda ise tablo farklılaştı. Genel endeks bir önceki aya göre yüzde 1,71 artarken gıda ve alkolsüz içecekler bir önceki aya göre yüzde 0,48 geriledi. En yüksek aylık artış yüzde 11,29 ile giyim ve ayakkabı grubunda kaydedildi. Konut alanında yüzde 2,28, ulaştırma alanında ise yüzde 2,03 artış görüldü.
Özel kapsamlı TÜFE göstergeleri grubuna dahil olan işlenmemiş gıda ürünleri, enerji, alkollü içkiler ve tütün ile altın hariç TÜFE grubu, geçen yıla göre yüzde 31,30 artış kaydetti. Bu oran aylık bazda ise yüzde 2,87 olarak ölçüldü. Özel kapsamlı grupta yıllık en yüksek artış ise yüzde 33,76 ile “Mevsimlik ürünler hariç TÜFE” göstergesinde oldu.
TÜİK · Tüketici Fiyat Endeksi
Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Haziran 2026
Yıllık değişim
%32,61
Mayıs 2025: %35,41 ↓
Aylık değişim
%1,71
Mayıs 2025: 1,53
Yıl başından itibaren
%16,61
Mayıs 2025: 15,09
12 aylık ortalama
%32,24
Mayıs 2025: 45,80
Ana harcama grupları — yıllık değişim (%)
Aylık değişim oranları (%)
Genel endekse aylık katkı (puan)
Merkez Bankası, mayısda yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 26’ya, 2027 yıl sonunda ise yüzde 15’e yükseltti. Diğer taraftan İstanbul Ticaret Odası’nın (İTO) mayıs verilerine göre, İstanbul’da perakende fiyatlar aylık yüzde 1,53 artarken yıllık enflasyon oranı yüzde 36,77 oldu.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, dün (4 Haziran) enflasyon oranlarıyla ilgili yaptığı açıklamada “Dezenflasyon programına olan bağlılığımız güçlüdür. Büyük şokların yaşandığı bir yılda bile enflasyonun düşmeye devam etmesini ve yılı yüzde 20’li seviyelerde tamamlamasını bekliyoruz” demişti.