Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Narin Güran davasında mahkûmiyete gerekçe yapılan “daraltılmış baz” yönteminin bilimsel geçerliliği ve adli süreçteki takvim çelişkileri, dijital delillerin yargıdaki rolünü yeniden tartışmaya açtı. Dosyadaki resmi açıklamaların kronolojisi, sivil alanın yargıya etkisi ve İstinaf Mahkemesi başkanının kamuoyunda yeterince yer bulmayan muhalefet şerhi, sürecin hukuki ve teknik arka planındaki boşlukları ortaya koyuyor.

Görsel yapay zeka araçları ile yapıldı

Türkiye, dünya bilim literatürünün “geçmişe dönük olarak bu hassasiyette yapılması neredeyse imkânsızdır” diye tanımladığı bir yöntemin, kamuoyunun en hassas olduğu dava üzerinden meşrulaştırılmasına tanıklık etti. Narin Güran davasında ilk kez kullanılan, uzmanlığı tartışmalı isimlerin ürettiği ve teknik olarak denetlenmesi mümkün olmayan bu “daraltılmış baz” yöntemi, sadece tek bir cinayet dosyasının sınırlarında kalmıyor. Toplumun vicdanını yaralayan bir davaya bu yöntemle ‘sözde’ bir açıklık getirilirken, aslında şimdiden ve gelecekte milyonlarca insanın hayatını doğrudan riske atabilecek tehlikeli bir emsalin zemini hazırlanıyor.

Karşımızdaki bu tablo, bir takım güçlerin hukuk sistemini tasfiye etme çabası mı, siyasi bir strateji mi, yoksa devletin omuzlarındaki gecikmiş adalet yükünü teknik bir illüzyonla hafifletme arayışı mı, henüz bilinmiyor. Ancak net olan bir şey var: Narin Güran davasındaki bu süreci baştan sona incelemek, bugün adalet mekanizmasına ihtiyacı olan her vatandaşın ve her hukukçunun, yarın kendisini nasıl bir tehlikenin beklediğini anlaması açısından en vahim örnek. Türkiye adalet sistemini geri dönülmez bir kırılmaya sürükleyen bu sürecin perde arkasına, kurumsal aktörlerine ve zamanlama ilişkilerine daha yakından bakmak bu yüzden bir zorunluluk.

Kobay dava

Yazıya temel konu olan Narin Güran davasında mahkûmiyet temelini oluşturan en önemli unsur, “Dar Alan Baz” analizi olarak adlandırılan yöntem. Baz istasyonlarından alınan hücresel verileri dar bir ölçekte incelediğini iddia eden bu yöntemle oluşturulan raporlar, şüphelilerin konumunu ev içindeki odalara kadar tanımlayan netlikte veriler sundu. Oysa uluslararası adli bilişim literatürüne göre bir telefonun yerini spesifik bir noktaya kadar kesin olarak tespit etmek her zaman mümkün değil. Hatta bunun geçmiş tarihli bir olay için ölçümününde hiçbir imkanı yok. Türkiye’nin de akredite olduğu ISO 17025 standartlarının gerektirdiği “ölçüm belirsizliği” (uncertainty) raporlanmadan Narin Güran davasında hüküm sonucu doğuran geçmişe dönük daraltılmış baz alan raporları ve mahkemeye sunulan kamera görüntü analizleri, mutlak birer konum kanıtı olmaktan ziyade, uzman yorumuna dayalı çıkarımlar ve mahkemelerce hükme esas delil olarak alınması kabul edilir değil.

Türkiye’de adli tıp literatüründe benzeri bulunmayan bu ‘geçmişe dönük dar alan baz’ yöntemleri, Narin Güran davasında üç ağırlaştırılmış müebbet cezasının temel gerekçesi yapıldı. Bugün ise bu yöntem, yargı mekanizmasında ‘meşhur’ bir aydınlatıcı olarak birçok davada kullanılmaya devam ediyor.

Kamuoyunun bu dava vesilesiyle ayrıntılı olarak duyduğu “daraltılmış baz” kavramı, adli mekanizmanın teknik verileri ele alış biçimi ile idari makamların bu verilere dair açıklamaları arasındaki zamanlama ilişkisini göstermesi açısından dikkat çekici bir zamanlamaya sahip. Söz konusu süreç, resmi kayıtlara ve açıklamalara göre özet olarak şu temel adımlarla gelişmişti:

Kronoloji: Söylem ve Rapor Arasındaki Zamanlama
20 EYLÜL 2024
Kamuoyuna İlk Resmi İlan
Dönemin Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, TBMM’deki bir resepsiyonda kameralar karşısına geçerek Narin Güran davasındaki soruşturmanın teknik boyutuna dair ilk kapsamlı açıklamayı yaptı. “Daraltılmış baz” yönteminin bu dosyada uygulandığı kamuoyuna ilk kez ilan edildi.
“Soruşturma çok titiz bir şekilde yürütülüyor. Teknolojinin son verileri kullanılıyor. İlk defa uygulanan bazı teknik yöntemler burada denendi. Gerek daraltılmış baz istasyonlarının tespiti gerek oradaki tüm teknik veriler, kamera görüntülerinin TÜBİTAK tarafından en ince detayına kadar incelenmesi yapıldı. Bu yöntemle kimin, hangi dakikada, nerede olduğu net olarak belirlenecek…”
11 EKİM 2024
Raporun UYAP’a Kaydedilmesi
Soruşturmanın teknik altyapısını oluşturan ve adli bilişim uzmanları ile kolluk tarafından hazırlanan “Daraltılmış Baz Analiz Raporu” tamamlanarak Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma dosyasına (UYAP) resmi olarak kaydedildi.
14 EKİM 2024
Rapor Sonrası İlk Açıklama
Teknik raporun dosyaya girmesini takip eden günlerde Bakan Yılmaz Tunç yeniden kameraların karşısına geçti ve 20 Eylül’de çerçevesini sunduğu yönteme atıfta bulunarak verilerin kesinliğine dair söylemini yineledi.
“Yine HTS kayıtları tespit edildi. Geriye dönük o bölgede kimlerin kimlerle konuştuğu, şüpheliler bakımından özellikle baz çakışmaları, en son yapılan teknik çalışmalar çok önemliydi. O daraltılmış baz çakışması dediğimiz bilirkişi incelemeleriyle çok önemli verilere de ulaşıldı. Teknik çalışmaların son aşamasına gelinmiş durumda. Katillerin kim olduğu görülecek.”

Bu takvim, teknik nitelikteki bir bilirkişi raporunun UYAP sistemine yüklenmesi ile yürütme organı tarafından bu verilerin kamuoyuna kesin birer delil olarak sunulması arasındaki sürenin darlığı açısından incelenmeye değerdi. Bakan Tunç’un 14 Ekim’deki konuşmasında yer alan “o daraltılmış baz çakışması dediğimiz” ifadesi, temeli 20 Eylül’deki ilk açıklamada atılan söylem dilinin bir devamı oldu. Bu durum, savunma makamının söz konusu bilirkişi raporunu satır satır inceleyip baz sapmaları, sinyal kirliliği veya kırsal alandaki kapsama alanı hataları gibi teknik hususlara yönelik hukuki itirazlarını henüz mahkemeye sunamadığı bir zaman diliminde, dijital veriler üzerinden adli algının önceden şekillenmesine zemin hazırlayarak birçok kişinin tarif ettiği ‘iddianame jet hızıyla hazırlandı’ söyleminin ortaya çıkmasına neden oldu.

Teknik ceza yargılamasına ait bu teknik delil yönteminin idari kurumlar tarafından da erken aşamada sahiplenildiği başka bir açıklamada görebiliyoruz:

DEM Parti Milletvekili Sevilay Çelenk’in Medyascope mecrasına verdiği mülakatta aktardığı üzere, New York’taki bir uluslararası toplantıda bir araya geldiği Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Narin Güran davasından bahsederken söze doğrudan, “Daraltılmış baz konusunda kendilerinin (Bakanlığın) bir ön açıcı olduğunu” belirterek başlıyor. Bu aktarım, teknik bir ceza yargılaması unsurunun, idari kurumlar tarafından da paylaşılan bir kurumsal refleks alanına dönüştüğünün basına yansıyan somut bir verisi sayılabilir. Aile Bakanlığı’nın ‘‘dar baz’’ yönteminde bir ön açıcı olması nasıl mümkün olabilir? Bu bakanlığın adli davalarda kullanılagelen ve bilimsel olarak tartışmalı olan bu yönteme dair nasıl ön açıcı rolü olabilir? Bu bilginin üzerinde gazetecilerin durmamış olması, bu konunun irdelenmemiş olması ya da medya, sosyal medya gibi alanlarda kendine yeterli yeri bulmamış olması da yine yazının başından beri ele aldığımız algıyı farklı organlar eliyle belirlemeye dönük çalışmaların nasıl sonuç verdiğine dair başka çarpıcı bir örnek teşkil ediyor.

Üst yargının teknik tereddütleri

Dava sürecinde dijital ve tıbbi verilerin medya mecralarında kesin nitelikli argümanlarla sunulması ile üst yargı organlarının dosyaya koyduğu şerhler arasındaki mesafe ise dikkat çekici. Kamuoyunun odağındaki sivil toplum kuruluşları ile müdahil avukatların açıklamaları da davanın algısını belirleyen katmanlardan bir diğeri.

UCİM Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği Türkiye Hukuk Koordinatörü avukat Mine Rana Kahramanoğlu, Flash TV kanalındaki bir canlı yayında sunucunun, “Narin’in bedeninde PSA (Prostat Spesifik Antijen) örneği bulunmuş olması, Narin’in kesinlikle ve kesinlikle istismara uğradığının bir işareti midir?” sorusuna, Kahramanoğlu”Hayır, değildir. Şöyledir: Adli tıp raporunda zaten bu açıklığa kavuşturuldu. Zaten istismara uğradığına dair hiçbir delil bulunamaz çünkü deliller yok olmuş” diyerek yanıt verdi.

Kahramanoğlu devamında “bulgunun maktulün vücudunda olmadığı, sadece kıyafetlerinde yer aldığı ve cinsel istismar olasılığının bütünüyle çürütüldüğü” yönünde bir çıkarımda bulunuyor. Ama bu çıkarım eksik çünkü burada bahsedilmeyen en önemli veri PSA’nın Narin’in vücudunun başka yerlerinde de bulunduğu.

Öte yandan aynı derneğin kurucusu ve başkanı olan Saadet Özkan’ın resmi X hesabından Şirin Elmas davasına ilişkin yaptığı açıklama ise UCİM’in dernek olarak çelişkili beyanlar verdiğinin en net örneği olarak karşımıza çıkıyor:

Peki nasıl olur da Narin Güran’da bulunan PSA örneği bir cinsel istismar bulgusu değilken Şirin Elmas’ta bulunan PSA, cinsel eylemin gerçekleştiğinin ispatı olabiliyor?

Mahkeme başkanı şerh düştü

Dava kamuoyunda kendinden söz ettirmeye devam ederken, PSA konusuna ilişkin en önemli çıkış Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi Başkanı Mehmet Selim Erem’den geldi. Kamuoyunda büyük bir yankı bulmayan ve hızla yerini başka gündemlere bırakan bu dosyayı inceleyen Daire Başkanı Erem; mahkemenin 2025/666 Esas ve 2025/1428 Karar sayılı ilamına koyduğu muhalefet şerhinde, ilk derece mahkemesinin hükmüne karşı PSA bulguları yönünden ciddi teknik tereddütler bulunduğunu kaydetti.

Erem istinaf şerhinde adli verilerin kesin bir dille çürütülmüş sayılamayacağı ve dosyada bu yönüyle eksik inceleme yapıldığı teknik detaylarla vurguluyor.

Üye hakim, maddi gerçeğin tereddütsüz açığa çıkarılması için söz konusu hususların incelenmesini talep eden şerh düşüyor.

Aynı zamanda yüksek mahkemenin bu şerhinde, sanıkların saniyelerle ölçülen dar bir zaman diliminde ortak bir amaçla hareket etmesinin “hayatın olağan akışına uygun bulunmadığı” da kayda geçirilmiş. Soruşturma ve kovuşturma aşamalarında dönemsel kurumsal anlatılarla veya medya sunumlarıyla “kesin gözüyle bakılan” teknik detaylar, üst yargı denetiminde maddi gerçeğin bütünüyle ortaya çıkarılmasını engelleyen birer “eksik inceleme” gerekçesi olarak resmi kayıtlara geçmiş. Bu durum, kamuoyunu temsil eden aktörlerin medya mecralarında kesin yargılarla sunduğu beyanlar ile yargısal mekanizmanın arka planında devam eden teknik ve fenni kuşkular arasındaki mesafeyi net bir şekilde göstermekte.

Narin Güran davasında katılan taraf olarak bulunan bir diğer önemli aktör ise Diyarbakır Barosu oldu. Dönemin Baro Başkanı Nahit Eren katıldığı canlı yayın programlarında hem Kahramanoğlu’nun PSA yönünde yaptığı açıklamaları destekler ve öncü olan türden açıklamak yaparken hem de daraltılmış baz yönteminin ayak izi niteliği taşıdığını ve aynı zamanda bu raporlarda hesaplama hatası olmadığı sürece rapor baz istasyonu verilerinin kesin delil yapılabileceğini vurguladı. TELE1 kanalının canlı yayınına katıldığı bu program kaydının 4.dakikasının 11.saniyesinde, daraltılmış baz raporuna ilişkin bizzat ifade ettiği kendi sözleri bulunuyor: “Raporda bir sayısal veri hatası ya da bazların çakışması ve sinyallerin açıları konusunda bir sorun olmazsa bana göre yer tespiti açısından kesin bir delil niteliği taşıyor.”

Yine aynı kanalın başka bir canlı yayın programına katılan Eren’in kendisine sorulan ‘’Narin’de bir cinsel istismar var mı?’’ sorusuna dönük yaptığı açıklama ise şuydu:

‘’PSA dışında cinsel istismara dair başka cinsel istismarın bağlamına dair bir olgu, bir delil maalesef başkaca dosya içerisinde yok.’’

Yargıtay incelemeye gerek duymadı

Birinci derece mahkemesine kadarki süreçte sahne alan bu figürlerin açıklamaları, toplumda ve hatta yargı mercilerinde peşin bir “vicdani kanaat” eğilimi yarattı. Sürecin kamuoyuna sunuluş biçimi adli algıyı tamamen kilitledi. Oysa İstinaf aşamasında daire başkanının koyduğu muhalefet şerhi, gerek daraltılmış baz raporlarının bilimsel denetlenebilirliğini sarsıyor, gerek PSA konusunda kapsamlı inceleme talep ediyor, gerekse de ailenin masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkesinin göz ardı edildiğini açıkça belgeliyor.

Ne yazık ki bu hukuki şerhler, 86 milyon insanda oluşan ve “algının olgunun üzerinde” inşa edildiği o devasa siber barajı yıkmaya yetmedi. İstinafın bu teknik ve sarsıcı muhalefet şerhini rağmen Yargıtay ilgili konularda incelemeye gerek duymadı.

Narin Güran davasında karşımıza çıkan bu tehlikeli süreç ne ilk ne de son örnek. Bugün Güran ailesi fertleri, dün Mazlum İçli ve daha niceleri, maddi hakikati yansıtmaktan uzak, akıllara zarar sözde teknik verilerle dört duvar arasında tutuluyor ve hayatları yok oluyor. İnsanların ömürleri, bu sorunlu adli yaklaşımlar, siyasi hesaplar ya da devletin omuzlarındaki o devasa adalet enkazını teknik yöntemlerle hafifletme arayışları yüzünden göz göre göre harcanıyor. Narin Güran davasını baştan sona incelemek bu yüzden hayati. Çünkü uydurma raporlarla, sinyal kirlilikleriyle ve sipariş algılarla inşa edilen bu siber baraja, bu dijital adaletsizliğe bugün sessiz kalan her hukukçu ve her vatandaş, yarın o adliye kapısından içeri girdiğinde kendisini nasıl bir felaketin beklediğini görmek zorunda.

Düzeltme Doktrini Dosyası
  1. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar
  2. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar

Narin Güran, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi sarsıcı davalarda organize trol ağları, kurgusal HTS kayıtları ve sahte delillerle şekillenen “algoritmik adalet” sisteminin tehlikeli boyutlarını gözler önüne seriyor.

Görsel yapay zeka aracıyla yapıldı

Sinema ve televizyon tarihi, uzun yıllar boyunca bizi uzak felaket senaryolarının kurgusal güvenliğiyle ekrana bağlarken, bugün yerini bizzat içinde yaşadığımız distopyayı sahneleyen yapımlara bıraktı. Öyle ki, bir davanın seyrini değiştirmek, birini suçlu ilan etmek ya da suçluyu gizlemek için artık fiziksel delillere ihtiyaç yok. Bunun için ekranlarda akan bir video kaydı, manipüle edilmiş bir metadata ya da daraltılmış bir baz istasyonu verisi yetiyor.

BBC’nin The Capture dizisinde “Düzeltme Doktrini” olarak kavramsallaştıran siber kumpas mekanizması, yani resmi kurumların adli süreçleri yönlendirmek için dijital delilleri yeniden üretmesi, kurgusal bir distopya değil, modern yargı sistemlerinin bugün içinde bulunduğu belki de en tehlikeli kurumsal gerçek. Sistemin, kendi inandığı suçluluk şablonunu yaratmak adına dijital veriyi mutlak hakikat kabul etmesi, savunma hakkını tamamen ortadan kaldırırken yargılama süreçlerini de maddi gerçekten uzak birer algı operasyonuna dönüştürüyor. Bu algoritmik adalet modeli, dijitalleşmenin bir tahakküm aracına dönüştüğü coğrafyalarda ise çoktan somut bir laboratuvar bulmuş durumda.

Türkiye’deki dijital veri tartışmalarının temeli, aslında 2013 yılındaki Gezi Parkı sürecinde tabandan gelen organik toplumsal hareketleri baskılamak ve dijital alanda yönlendirmek amacıyla kurulan ilk organize troll faaliyetlerine kadar uzanıyor. Kamuoyu algısını yapay içerik kampanyalarıyla kontrol etme çabasıyla şekillenen bu süreç, KCK davalarında el konulan hard disklerin olay yerinde dijital parmak izlerinin (hash değerlerinin) alınmaması ve savunmaya imaj kopyası verilmemesi usulsüzlüğü ile Odatv ve Poyrazköy davalarında bilgisayarlara dışarıdan virüsler (trojan) yoluyla suç dokümanı yüklenmesiyle, Balyoz davasında ise sistem saati geriye alınarak imal edilen kurcalanmış üst verilerle (metadata) teknik birer siber kumpas modeline dönüştü. İlerleyen yıllarda Kobani davasındaki seçici ve kitlesel HTS (sinyal) analizleri, ByLock veri tabanında binlerce masum insanı tuzaklayan “Mor Beyin” yönlendirme algoritmaları ve bugün İBB iştiraklerinde somut suç fiili yerine veri havuzları üzerinden işletilen soyut “irtibat ve iltisak” şablonları, adli mekanizmayı bütünüyle bir “algoritmik suçluluk çağına” evriltti. Yargı, maddi gerçeğe ulaşmak yerine, denetlenmesi güç dijital havuzlar ve saniyeler içinde kurgulanabilir siber profiller üzerinden hüküm vermeyi kurumsal bir alışkanlık haline getirdi.

Artık adli davalarda da uygulanıyor

Geçtiğimiz yıllarda daha çok siyasi dava başlıklarında rastlanan bu teknik ve metodolojik durum, bir süredir adli davalara, cinayet ve çocuk istismarı soruşturmalarına da sirayet etti. Toplumsal trajediler ve adli vakalar, siber verilerin yorumlanma biçimlerinin ve medya etkisinin en yoğun yaşandığı alanlar haline geldi. Bu süreç, geniş kitlelerin adalet arayışını ve toplumsal duyarlılıkları sosyal medya ağları üzerinden manipüle ederek, dosyaların adli gerçekliğinden ziyade dijital mecralarda üretilen kurgusal anlatıların öne çıkmasına zemin hazırlıyor. Hatta toplumsal figürlerin, popülist siyaset kurumlarının ve medyanın da bu dijital histeri dalgasına eklemlenmesi ile yargılama süreçleri maddi gerçeği aramaktan uzaklaşıp, hedef saptıran organize birer siber algı operasyonuna dönüşüyor.

Narin Güran, Foto: Sosyal medya

Bu durumun güncel laboratuvarlarından biri, 8 yaşındaki Narin Güran’ın ölümüyle ilgili yürütülen soruşturma ve dava süreci oldu. Narin’in ailesinden anne, abi ve amcanın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarıyla sonuçlanan ilk derece mahkemesi kararının gerekçesinde, olayın neden ve nasıl gerçekleştiğine dair bütünlüklü bir kronoloji netleştirilemedi. Yargılama makamı, maddi ve somut delillerin yanı sıra süreç içinde yedi kez ifade değiştiren ve Narin’in bedenini Eğertutmaz Deresi’ne gömdüğü mahkemece kanıtlanan komşu sanık Nevzat Bahtiyar’ın anlatımlarına ve bilimsel doğruluğu ile hata payları teknik olarak tartışılan “daraltılmış baz istasyonu (HTS)” kayıtlarına dayandı.

Evinin bulunduğu mahalle askeri bölge olduğu halde, jandarma yetkilileri güvenlik kamerası kayıtlarının Narin’in 19 gün sonra, 8 Eylül 2024’te bulunan cansız bedeninin ardından incelemeye konulduğu ve Narin’in en son bulunduğu yer olduğu iddia edilen evi ve etrafındaki alanı net gören CCTV kamerasının 15 günden fazla kaydının tutulmadığını söyledi. Bu durumda Narin’in kaybolduğu günden itibaren bakılması gereken kamera kayıtlarının hem zamanında incelenmemesi hem de daha sonra 15 günden fazla kayıt aldığının söylenmesi akıllarda ciddi soru işaretlerine neden oldu.

Trol orduları davaları rehin alıyorlar

Türkiye’deki siber manipülasyonun ulaştığı bugünkü aşamanın sahadaki karşılığını daha iyi anlamak adına, tanık olduğumuz yöntem ve kullanıcıları, homojen ve tek merkezli bir troll yapısından ziyade, ‘dava bazlı’ fraksiyonlara bölünmüş durumda ve bunu yapanlar ise çoğunlukla dersine iyi çalışan organize siber saldırı grupları.

Bugün siber alanda, arkalarında devlet içindeki farklı kliklerin, silahlı unsurların ya da yerel çıkar ağlarının bulunduğu siber tugaylardan bağımsız gruplaşmalar halinde hareket eden farklı ağlar çarpışıyor. Bu trol orduları artık yalnızca ideolojik ya da siyasi kavgalar yürütmüyor. Ucu belirli güç odaklarına dokunan her kritik adli vakada, adeta birer “dijital özel güvenlik şirketi” gibi dosyayı rehin alıyor. Örneğin, namını Narin Güran davasında mahkeme için hazırladığı ve bilimsel olarak doğrulanması imkansız olan “iyileştirilmiş” kamera görüntüsü raporuyla pekiştiren sivil bir şirket, bugün Türkiye’nin en çetrefilli adli dosyalarına başat bilirkişi olarak atanabiliyor.

Gülistan Doku, Foto: Sosyal medya

Ulusal Kriminal Büro (UKB) gibi yapılar, uluslararası adli bilişim standartlarından ve akademik denetimden uzak, uzmanlıkları ceza hukuku literatüründe tartışmalı figürler eliyle mahkemelere kesin hüküm içeren dökümanlar sunuyor. Dahası, bu yapılar sosyal medya hesapları üzerinden tarafsız kurumsal kimliklerini bütünüyle terk ederek, dosyaya bilimsel eleştiri getiren bağımsız uzmanları ve gazetecileri açıkça tehdit edebiliyor:

Buna rağmen yargı mekanizması, üniversitelerin akredite adli tıp enstitüleri ya da bağımsız bilim insanları yerine, bu sivil yapıları en sadık ve vazgeçilmez adli çözüm ortağı olarak görmeye devam ediyor.

Narin Güran davasındaki manipülasyon

Son tahlilde karşımıza çıkan tablo, devlet içi güç kliklerininden yerel unsurlara birçok kurumun siber ağları birer silah olarak kullandığı iki farklı stratejiyi ifşa ediyor: Kimi odaklar kurumsal prestiji korumak adına Rojin Kabaiş veya Gülistan Doku dosyalarında delil zincirini ve dijital imajları savunma makamına tamamen kapatırken kimi kliklerin trolleri ise Narin Güran davasında olduğu gibi kurgusal WhatsApp yazışmaları, çarpıtılmış HTS verileri ve sahte adli tıp senaryoları üreterek maddi hakikati bütünüyle tasfiye ediyor.

Narin Güran davasında siber alanı manipüle eden bu mekanizma, soyut birer algoritmadan ibaret değil. Bu davanın tarafları arasında konumlanmış binlerce sosyal medya kullanıcısı var. Özellikle Güran ailesi aleyhine pozisyon almış birçok hesabın 21 aydır aktif olarak paylaşım yaptığı X platformunda belli başlıklar altında algı yaratan, devletin mahkemelerinin verdiği kararların sorgulanmasına müsaade etmediklerini beyan eden, aile üyelerinin hepsinin katil ve suçlu olduğuna dönük sayısız içerik paylaşan ve etki gücü yüksek kimi hesaplar var.

Rojin Kabaiş’in babası, Foto: Sosyal medya

Bu davayı prototip bir örnek olarak ele aldığımızda Kabaiş, Doku, İçli ve daha nice önemli, kamuoyunda tartışma yaratan davaların işlenmesi ve dijital medyada şekillenmesinde büyük role sahip olan bu destekçi ve içerik üreticisi grubun eylemleri başka amaçların hedeflendiğine dair düşüncelere neden oluyor. Onlarcasının öncü olduğu farklı isimlerle faaliyet veren belirli anonim şebekeler eliyle bilhassa davaya dair söylemi olan kadınların neredeyse hepsi siber saldırılara maruz kalıyor. Bu hesaplar, dosyada maddi gerçeği arayan bağımsız gazetecileri, avukatları ve sivil aktörleri sürekli olarak ağır karalamalarla hedef alırken, son olarak Narin Güran davasında ‘yeniden adil yargılanma’ talebinde bulunan ve hakikati arayan kadınları ‘porno sitelerine montaj görseller yüklemekle’ tehdit edecek kadar fütursuz olabiliyor.

Cezasızlık zırhı

Peki bu troller hem maddi hem de yasal olarak nereye dayanıyor olabilir? Cevabı, bu davada en ön planda olan ve görünen yüzlerin, anonim hesapların oluşturduğu X odalarında aylarca mikrofon alıp davaya ilişkin beyanlarını tıpkı bir gazeteciye cevap verir gibi muhatap saydıkları bu hesaplara karşı yaptıkları uzun soluklu konuşmalarda aramak gerekiyor.

Bir tarafın ürettiği siber gürültü, tehdit, işinden ettirmeye varan şantaj ve karalama kampanyalarının, davanın diğer aktörleri ve medya figürleri eliyle nasıl büyütülüp dolaşıma sokulduğunu, adli bir trajedinin etrafında nasıl organize bir algı ekosistemi kurulduğunu açıkça gözler önüne seriyor.

Mazlum İçli, Foto: Özgür Politika

Bu siber abluka zincirinin en tehlikeli ve düşündürücü halkası olan X platformundaki kullanıcıların yaptığı bu aleni şantaj, nitelikli tehdit ve dijital eylemlerine karşı X Türkiye yönetiminin yeterince yaptırım uygulamaması ve bu hesapların askıya alınmaması ise belki de herkesin güvenliği açısından en önemli sorun. Sıradan vatandaşların dijital ayak izlerinin saniyeler içinde takibe alındığı bir adli iklimde, söz konusu anonim hesap kullanıcılarının sahip olduğu bu fütursuz cezasızlık zırhı, akıllara kaçınılmaz soru işaretleri getiriyor.

İlginç olan ise kamuoyuna mal olmuş bir şarkıcının, bir Cumhurbaşkanı danışmanının ve bir gazetecinin söz konusu X kullanıcılardan birinin X ev sahipliği yaptığı yankı odalarında uzun süre konuşmacı olarak katılması, ilgili anonim hesapların bahsi geçen davanın bilinen isimlerine sürekli destek veren paylaşımlar yapıyor olması ise kamuoyu nezdinde bir davada güç ve bilinirlik açısından avantajlı konumdaki kişiler ile siber dijital saldırı yapan anonim hesaplı bu X kullanıcıları arasındaki niteliğini henüz bilmediğimiz bir tür alışveriş-ilişki ağı olduğunun ise somut kanıtlarından biri olarak görülebilir.

Dijital Delillerin Gölgesindeki Adli Vakalar
Yakın tarihteki bazı önemli adli vakalar incelendiğinde, delil toplama süreçlerindeki teknik ve yöntemsel sorunlar yine Narin Güran davasındaki işleyişe benzerliğiyle dikkat çekiyor:
• Mazlum İçli Davası
6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen Kobani olayları sırasında 14 yaşındayken tutuklanan Mazlum İçli’nin dosyası, dijital delillerin mahkemelerce ele alınış biçimine dair en çarpıcı ve trajik örneklerden bir başkası. İçli’nin cinayetlerin işlendiği saatte, olay mahallinden kilometrelerce uzaktaki bir köy düğününde çalıştığına dair mahkemeye sunulan net kamera görüntüleri, HTS sinyal kayıtları ve adli bilişim raporlarına rağmen, yargılama süreci somut verilerden ziyade dönemsel siyasi kanaatler üzerinden şekillendi. Yaklaşık 11 yıldır cezaevinde bulunan İçli, tüm bu bilimsel ve dijital kanıtlara rağmen 124 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildi. Bu dava, ceza hukukunun en temel unsuru olan maddi gerçeğin, denetlenebilir siber verilere rağmen nasıl göz ardı edildiğinin somut bir örneğidir.
• Rojin Kabaiş Dosyası
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi 21 yaşındaki Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 akşamı kaldığı yurttan çakıl taşı toplamak için çıktı ve bir daha kendisinden haber alınamadı. Kaybolmasından tam 18 gün sonra, 15 Ekim 2024 tarihinde Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi sahilinde cansız bedenine ulaşıldı.

Bu süreç, dijital verilerin, baz istasyonu kayıtlarının ve adli tıp bulgularının resmi bir refleksle nasıl hızlıca “intihar” denilerek kapatılmak istendiğini gösterdi. Soruşturma aşamasında, Kabaiş’in son görüldüğü sahildeki baz istasyonlarına ait HTS ve sinyal verilerinin analizi derinleştirilmedi. Olay yerini gören kameraların kör noktaları incelenmedi ve dijital veriler savunma makamından gizlendi. Delil zincirinin en kritik halkası olan cep telefonu ve dijital materyaller üzerindeki incelemeler, bağımsız uzmanlara tamamen kapatıldı. Bu dosya, kolluk ve adli makamların somut bir cinayet şüphesini rasyonel olarak soruşturmak yerine, dijital verileri ve adli süreçleri kurumsal prestiji koruma kaygısıyla hızla kapattığını net şekilde ortaya koydu.
• Gülistan Doku Dosyası
Munzur Üniversitesi öğrencisi 21 yaşındaki Gülistan Doku, 5 Ocak 2020 tarihinde Tunceli’de kayboldu ve aradan geçen yıllara rağmen izine rastlanamadı. Soruşturma süreci; baş şüphelinin ailevi nüfuzu nedeniyle dijital delillerin ve siber verilerin kurumsal bir refleksle nasıl karartıldığını veya ihmal edildiğini belgeledi. Soruşturmanın kaderini belirleyecek olan Dinar Köprüsü’nü gören kamera kayıtları üzerinden ilk etapta sahte bir “intihar” kurgusu imal edildi.

Resmi bilirkişi olarak atanan Ulusal Kriminal Büro (UKB) bile hazırladığı raporda, emniyetin iddiasının aksine köprüden düşen hareketliliğin bir insan değil, nesne veya kuş olduğunu belirterek intihar senaryosunu çürüttü. Buna rağmen yargı mekanizması, baş şüphelinin cep telefonu imajlarını ve siber ayak izlerini aylarca incelemeyerek dijital delil zincirinin yok olmasına göz yumdu. Bu dosya, sistemin kendi içindeki mekanizmaları korumak adına kamera kayıtlarını, sinyal verilerini ve en temel bilişim gerçeklerini nasıl işlevsiz bıraktığını tarihe sarsıcı bir yargı skandalı olarak geçirdi.

Dijital infaz şebekeleri

Türkiye’de organize siber operasyonların ve dijital manipülasyonun ilk belirgin kırılma noktasının 2013 yılındaki Gezi Parkı protestoları olduğu bilinmektedir; oysa bu mekanizmanın kökleri tarihsel olarak daha da geriye uzanmaktadır. Eski ismiyle Twitter, bugünkü adıyla X platformundaki sahte hesaplar ve trol ağları, özellikle büyük siyasi davalarda ve kamuoyunun yakından takip ettiği sansasyonel dosyalarda sarsıcı birer aktör olarak defalarca gündeme geldi. Bir hukuki sürecin seyrini doğrudan etkileyen algı operasyonlarının en çok bu troll mekanizmaları aracılığıyla yürütüldüğü, hedef seçilen kişileri itibarsızlaştırma, lekeleme, meşru bir hak mücadelesini bağlamından koparıp yanlış bir yola evriltme ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını engelleme çabaları, artık toplumun yakından tanıdığı sistematik bir olgu olarak gözler önünde duruyor.

Uzun yıllardır adli ve siyasi davalarda karşımıza çıkan bu yapılar, genellikle anonim hesaplar kullanıyorlar. Gerçek kimlikleri ve isimleri belli olmayan, çoğunun takipçi sayısı yok denecek kadar az olan bu hesaplar, sıradan birer kullanıcı gibi görünüyorlar. Ancak kamuoyunun odağındaki önemli bir dava söz konusu olduğunda, bu uyuyan hücrelerden günde on binlerce, hatta yüz binlerce organize paylaşım yapılıyor. Eş zamanlı hareket eden bu siber ağlar, yapay etkileşim dalgaları yaratarak ana akım medyanın gündemini doğrudan belirliyor, adliye koridorlarında ve sokakta en çok konuşulan konunun ne olacağını, planlı hashtag (etiket) çalışmalarıyla adeta bir laboratuvarda şekillendiriyor.

Bunun en çarpıcı, güncel ve can yakıcı laboratuvarı olan Narin Güran cinayeti davasında ise bu siber endüstrinin nasıl “fraksiyonel” ve profesyonel bir faza geçtiği gözler önüne serildi. Bu davada, sayıları 500 ile 1000 arasında değişen organize bir kümenin içinden sıyrılan, özellikle 50 ila 100 kadar son derece profesyonel çalışan çekirdek hesap, ilk günden itibaren medyada yönlendirici bir algı mimarisi inşa etti. Bilimsel olarak doğruluğu tartışmalı olan, sahte ya da manipüle edilmiş olduğu bizzat uzmanlarca belirtilen deliller, kurcalanmış teknik raporlar ve asparagas beyanlar bu profesyonel hesaplar eliyle sürekli, sistematik ve vardiyalı bir biçimde kamuoyuna sunuldu. Hedef tahtasına oturtulacak ya da korunacak yeni isimler bu ağlar üzerinden etiketlenerek kamuoyunun önüne atıldı. Üstelik bu dijital operasyon sadece tek bir platformla sınırlı kalmadı. Ekşi Sözlük gibi kitlesel forum sitelerinde planlı başlıklarla gündemleştirilerek zamanla ana akım medyanın ve “ekran dedektiflerinin” hiçbir doğrulama süzgecinden geçirmeden havada kaptığı hayati birer “haber değeri” unsuru hâline getirildi.

Doğal olarak, bu anonim şebekelerin 24 saat kesintisiz ve milimetrik bir koordinasyonla aktif şekilde kullanıldığını görmek, bu kişilerin bu işi sıradan bir sosyal medya aktivizmi olarak değil, tamamen profesyonel bir meslek olarak icra ettiklerini kanıtlar bir çok veriye açık kaynaklar ulaşmak mümkün. Ortaya çıkan bu tablo şunu gösteriyor: Siber kliklerin arkasında devasa bir kurumsal organizasyonun, kesintisiz bir lojistik desteğin ve en önemlisi, adli kararları algoritmalarla rehin almak isteyen belirli güç odaklarının sağladığı sistematik bir gücün bulunduğunu açıkça ortada.

Yarın: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Diyarbakır’da gazeteci olmak: Yazdığın değil yazmadığın da bir sorumluluk

Diyarbakır’da çeşitli baskılara maruz kalarak yıllarca çalışmış gazetecilerden olan Veysi Polat, Öznur Değer, Murat Bayram ve Faruk Balıkçı; Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın sınırlarını ve zorluklarını değerlendirdi.

Kaynak: Dicle Fırat Gazeteciler Derneği

140journos’un Narin Güran cinayeti ile ilgili olarak hazırlamış olduğu “Şeytantepe” adlı belgeseli, beraberinde Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın ne anlama geldiğine dair eski bir tartışmayı alevlendirdi.

Diyarbakır ve bölge genelinde 1990’lı yıllar boyunca, gazeteciler “faili meçhul” cinayetlere kurban gitti, gözaltına alınıp işkence gördü ve tutuklandı, gazetelerin dağıtımının yasaklandı. 2000’li yıllara geldiğimizde “faili meçhul” cinayetler artık eskisi gibi uygulanan bir yöntem değil iken, bu sefer yargı ve kolluk kuvvetleri eliyle gazetecilerin sahada haber yapmaları zorlaştırıldı, tutuklamalar, sürgüne zorlamalar, ev hapisleriyle gazeteciler mesleklerinden uzak kaldı, gazeteler, tv kanalları, radyolar ve internet siteleri kapatıldı, yüzlerce gazeteci işsiz kaldı. Yıllardır bu bölgede haber yapan gazeteciler, yaşadıkları zorlukları ve sahada var olmanın bedelini anlattı.

Veysi Polat: Sahadaki gerçeklik serttir

Veysi Polat 1991 yılında Diyarbakır’da gazetecilik yapmaya başladı. Aynı zamanda dayısı olan Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir ile birlikte silahlı saldırıya uğradı. 1992 yılında İstanbul’a gidip mesleğini orada devam ettirmek zorunda kaldı. Uzun yıllar Özgür Gündem geleneğinden gelen basın kuruluşlarında çalışan Polat, 21 yıl sonra Diyarbakır’a dönerek Aborî adlı bir yerel haber mecrası kurdu.

Gazeteci Veysi Polat, Hafız Akdemir anması. Kaynak: Abori

Diyarbakır’daki güvenlik politikaları, yargı süreçleri, toplumsal hassasiyetler ve yerel dinamiklerin gazetecinin hareket alanını ciddi biçimde sınırladığını belirten Polat, hem sahadaki gerçekliğin sert olduğunu hem de o gerçekliği aktarma alanının dar olduğunu söyledi. Kürt meselesinin doğrudan etkilediği bir şehirde gazetecilik yapmanın her haberin birkaç kez düşünülmesini, her cümlenin tartılmasını gerektirdiğini belirterek “Sadece yazdığınız değil yazmadığınız da bir sorumluluk haline geliyor” dedi.

Diyarbakır’da gazetecilik yapmak ile batı illerinde gazetecilik yapmak arasındaki farkı, “mesleğin ağırlığı” üzerinden anlatan Veysi Polat, 21 yıl sonra İstanbul’dan Diyarbakır’a döndüğünde coğrafya değiştiğinde gazeteciliğin anlamının, riskinin ve yükünün değiştiğini gördüğünü belirtti.

Yerelden gelen haber nasıl başka bir habere dönüştürülür?

Yerelden merkeze taşınan bilginin çoğu zaman ya eksildiğini ya da dönüştüğünü düşündüğünü aktaran Polat, bu dönüşümün çoğu zaman politik, kurumsal ve ideolojik süzgeçlerden geçtiğini vurguladı:

“Özellikle merkez medyada, kurumların iktidarla kurduğu ilişkiyi zedelememe refleksi, haberi olduğu gibi aktarmanın önüne geçebiliyor. Bu da ya açık bir sansüre ya da daha sofistike bir ‘perdeleme’ye yol açıyor. Sonuçta ortaya çıkan metin, olayın kendisini değil, merkezin görmek istediği versiyonunu yansıtabiliyor.”

1990’lı yıllarda yaşanan bir örneği anlatan Polat, “Cizre’de kırsalda çobanlık yapan bir yurttaşın, güvenlik güçlerinin operasyonunda öldürülmesi haberi, merkeze ulaştığında bambaşka bir kimliğe büründürülüyor ve ‘operasyonda etkisiz hale getirilen bir PKK’li’ olarak servis ediliyor. Oysa sahadan gelen bilgi ve fotoğraflar gerçeğin çok daha çıplak ve sarsıcı olduğunu gösteriyor. Ayaklarından panzer aracına bağlanarak sürüklenen bir insanın görüntüsü bir hakikat belgesidir. Ama o kare, merkezin kurduğu anlatıya uymadığı için yok sayılıyor. Bizim o dönem bunu ‘İnsanlık sürükleniyor’ manşetiyle vermemiz, aslında gerçeği olduğu gibi göstermekti” dedi.

Kaynak: X/@Code644

Yerelde hakikatin daha çıplak ve daha doğrudan yaşandığını anlatan Polat, merkez basının ise çoğu zaman bu sertliği törpülediğini, kimi zaman ise tamamen görünmez kıldığını belirtti.

Narin Güran vakası: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak

Narin Güran gibi davaların nasıl haberleştirildiğinin, olayın geçtiği coğrafyayı, haberin dilini ve çerçevesini doğrudan etkilediğini aktaran Polat, “Eğer benzer bir olay İstanbul’da yaşansaydı muhtemelen haber akışı daha kurumsal, daha mesafeli ve daha kontrollü ilerlerdi” dedi.

Büyük şehirlerde medya kuruluşlarının merkezlerinin editöryal denetim mekanizmalarının ve farklı kaynaklara erişim imkanının daha güçlü olduğunu ve bilgi teyit süreçlerinin hızlandığını belirten Polat, Diyarbakır gibi politik ve toplumsal hassasiyetlerin yoğun olduğu bir yerde ise sürecin daha farklı işlediğini aktardı:

“İlk günlerde masum bir kayıp çocuk vakası olarak başlayan haberlerin, kısa sürede farklı iddialar, karanlık bağlantılar ve servis edilen bilgilerle başka bir boyuta evrildiğini gördük. Özellikle kolluk ve yargı kaynaklı bazı bilgi ve belgelerin belirli medya organlarına sızdırılması, gazetecilik refleksinden çok ilişki ağlarının belirleyici olduğu bir tabloyu ortaya çıkardı.”

Bu noktada iki temel sorunun öne çıktığını anlatan Polat, “Birincisi, gazetecinin haber kaynağıyla kurduğu ilişkinin sağlıklı bir mesafede olmaması, haberi sorgulamak yerine aktarmaya dayalı bir pratiği güçlendiriyor. Bu da gazeteciyi bir bilginin taşıyıcısı değil, üreticisi haline getirebiliyor. İkincisi ise bilgi kirliliği ve yönlendirme. Özellikle hassas davalarda parça parça servis edilen bilgiler, kamuoyunu aydınlatmaktan çok yönlendirmeye hizmet edebiliyor. Bu da toplumda ciddi bir algı karmaşası yaratıyor” dedi.

Diyarbakır’daki hem politik atmosfer hem de kaynak yapısının bu tür müdahalelere daha açık bir zemin oluşturabildiğini söyleyen Polat, meselenin yine gazeteciliğin temel ilkesine dayandığına vurgu yaptı: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak.

“Gazetecilik bir hayatta kalma mücadelesiydi”

90’lar ve 2000’lerin başındaki koşullar ile bugünü kıyaslayan gazeteci Polat, Diyarbakır’ın Kürt meselesinin en sert yaşandığı dönemlerde olağanüstü bir atmosferin içinde olduğunu aktardı. 1990’ların başında insan haklarının askıya alındığı ve yaşamın değersizleştirildiği bir süreç yaşandığını söyleyen Polat, o dönemde gazeteciliğin sadece bir meslek değil bir hayatta kalma mücadelesi olduğunu anlattı:

“İnsanlar güpegündüz enselerinden vuruluyor, köyler yakılıyor, zorunlu göçler yaşanıyor, gözaltında kayıplar ve işkenceler gündelik hayatın parçası haline geliyordu. Böylesi bir ortamda gazetecilik yapmak gerçekten ‘ateşten gömlek’ giymekti. 8 Haziran 1992’de, dayım olan gazeteci Hafız Akdemir ile birlikte evden gazete bürosuna giderken silahlı saldırıya uğramamız ve onun yaşamını yitirmesi, o dönemin nasıl bir karanlığa sahip olduğunu anlatmaya yeter.”

O yıllarda gazetecilerin sokak ortasında katledilebildiklerini söyleyen Polat, bugünden bakıldığında en temel farklardan biri artık o ölçekte ve o açıklıkta bir fiziksel yok etme pratiği olmadığını söyledi. Bugün, 1990’larda mümkün olmayan bazı şeylerin olduğunu aktaran Polat, “Dijital medya sayesinde haber çok daha hızlı yayılabiliyor, alternatif mecralar üzerinden sesini duyurma imkanı doğuyor. Bir haberin tamamen karartılması eskisi kadar kolay değil” dedi.

Gazetecilik artık daha çok denetlenen bir meslek

Fakat bu durumun baskıyı ortadan kaldırmadığını, sadece yöntemin değiştiğini ve gazeteciliğin bugün daha farklı araçlarla sınırlandırıldığını da anlattı:

“Sahada haber takibi yaparken engellemeler, gözaltılar, açılan davalar, uzun yargı süreçleri, dijital alanda erişim engelleri ve sosyal medya üzerinden yürütülen baskılar öne çıkıyor. Doğrudan şiddetin yerini, daha ‘hukuki’ ve ‘idari’ görünen ama etkisi azımsanmayacak bir denetim mekanizması almış durumda. Bugün gazetecilik bir yandan daha hızlı ve daha erişilebilirken diğer yandan daha fazla izlenen, daha kolay hedef haline getirilebilen bir meslek.”

Öznur Değer: Diyarbakır, yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir kent

Öznur Değer, bir kadın gazeteci olarak ilk kez gazeteciliğe 6 yıl önce Diyarbakır’da başladı. Onun için Diyarbakır’da gazetecilik yapmak, özel savaş politikalarının ve 90’lardan bu yana devlet baskısının merkezi olan Diyarbakır’ın her karışından yeni bir öykü çıkarmak demek.

Gazeteci Öznur Değer. Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi

Diyarbakır’ın uyuşturucudan fuhuşa, asimilasyondan ahlaki çürümeye kadar siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak kent sosyolojisinin değiştirilmek istendiği bir yer olduğunu söyleyen Değer, aynı zamanda Kürt meselesinin sonuçlarının en ağır haliyle vücut bulduğu bir yer olduğunu da belirtiyor:

“Sokakta kağıt toplayan çocuklardan, barış diye haykıran Barış Annelerine, hapishane önlerinde yakınlarını bekleyen ailelerden çocuklarının kemiklerini arayan annelere, mezarları tahrip edilmesin diye çocuklarının mezarı başında nöbet tutan annelerden alanda “Jin, jiyan, azadî” diye haykırdığı için tutuklanan kadınlara kadar her anlamıyla öteki ama politik bir yer Amed.”

“Polisin en çok engellediği gazeteciler, kadın gazeteciler”

Diyarbakır’da kadın gazeteci olmak, Değer için aslında korku duvarlarının cesur kalemlerle aşılması anlamına geliyor:

“90’larda birçok arkadaşımız sadece hakikati duyurduğu için katledilirken, öte yandan yakın tarihte Nagihan Akarsel Süleymaniye’de, Cihan Bilgin Rojava’da hakikatte ısrar ettikleri için katledilirken bizler emniyet, adliye ve hapishane arasında adeta mekik dokuyoruz. Bir yanıyla özel savaşın en çok etkilediği kadınlara dair yaptığımız haberler ile özel savaşın boyutlarını gözler önüne sererken, öte yandan yaptığımız haberler nedeniyle soruşturuluyor ve yargılanıyoruz.”

Kendisi dahil birçok kadın gazetecinin açığa çıkardığı haberler dolayısıyla yargılandığını ve tutuklandığını vurgulayan Değer, birçok kısıtlamaya da maruz kaldıklarını söyledi:

“Dünyaya örnek teşkil eden ajansımız JINNEWS de bir kadın haber ajansı olarak defalarca BTK tarafından erişime engellendi ve dijital medya hesapları kapatıldı.”

Değer, aynı zamanda sahada erilleşen basın diline karşı kadın gazeteciler olarak diğer gazetecilerle çetin bir mücadele içinde yer aldıklarını ve sahada polisin en çok engellediği gazetecilerin yine kadın gazeteciler olduğunu belirtti.

2024 yılında gazetecilere saldırı. Kaynak: MLSA

Ankara’da da bir süre gazeteci olarak çalıştığını aktaran Değer, Ankara’nın Diyarbakır’da üretilen politikaların kararlarının alındığı bir yer olduğunu anlattı:

“Hem Amed’te bir halkın hafızasını, belleğini, değerlerini ve bunları korumak için verilen mücadeleyi gördüm hem de Ankara’da burada üretilen politikaların kararlarının alındığını gördüm. Benim için bir kent kaderi yazan (talimatı veren) bir kent ise yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir yerdeydi.”

MKG kadın gazetecilerin emeğini görünür kılıyor

Kürt ve politik insanların yoğun yaşadığı bir kent olan Diyarbakır’da kadın gazeteciler için en büyük dayanışma ağının Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) olduğunu söyledi:

“Kadın gazetecilerin yaşadığı zorlukları, baskıları ve sorunları mercek altına aldığı gibi buna dair aylık rapor hazırlayan MKG, aynı zamanda basında kadın dilinin oluşmasına ve öteki kılınmak istenen kadın gazetecilerin emeğini görünür kılmaya da çalışıyor. Bu anlamda kadının sesini, rengini var kılarak yaşadıklarını dayanışmaya döküyor ve kadın gazetecilerin örgütlü mücadelesini örüyor.”

Narin olayında birçok veri çarpıtıldı”

Narin Güran olayının ise özel savaşın doğurduğu sosyolojik çürümenin bir sonucu olarak magazinal bir diziye dönüştüğünü gördüklerini belirten Değer, “Narin’in nasıl ve kim tarafından katledildiğinin açığa çıkmasından ziyade, özellikle dışardan gelen çok sayıda gazeteci Narin’in annesi ile amcası arasındaki ‘yasak aşk’ iddialarını öne sürerek olayı hakikati perdeleyen bir boyuta evirdi” dedi.

Değer, aynı durumun İstanbul’da yaşanması durumunda bir çocuğun kim tarafından katledildiği bir sır perdesi olarak kalmayacağını, yargının ise daha farklı ve çözümleyici bir tutum sergileyeceğini anlattı:

“Durumun Kürdistan’da yaşanmasının ve siyasi arka planının olmasının etkileri fazla. Nitekim Garip Ensarioğlu’nun olayın ilk günlerinde olayı ve olası failleri aklayan sözleri hala hafızalardaki tazeliğini koruyor. Amed’te gece gündüz magazin üretme peşinde koşan medya, İstanbul’da çocuğun faillerine odaklanırdı. Burada tarihsel, kültürel, aşiretsel etkenler ön planda tutularak birçok veri çarpıtıldı. Oysa olayın en başından toplumsal bir sorun olarak ele alınıp hakikatin ve arka plandaki tüm güç ve unsurların üzerine gidilmesi gerekirdi.”

Değer, gazetecilerin tarihsel sorumluluk ve vicdani yükümlülükler taşıdığını belirterek tek yolun hakikati korkusuzca haykırmaktan geçtiğini söyledi.

Murat Bayram: Diyarbakır’da sadece gazetecilerle ilgilenen özel bir polis grubu var

Murat Bayram 2010 yılında gazeteciliğe başladı. Uzun yıllar hem Kürdistan Bölgeselinden yayın yapan medya kuruluşlarına hem de uluslararası medya için çalışan Bayram, şimdilerde Diyarbakır’da hem gazeteciler için eğitim veren hem de haber üreten Botan International’in yöneticiliğini yapıyor.

Gazeteci Murat Bayram

Bayram’a göre Diyarbakır’da mesleği icra etmek, ister istemez bir politik kimlik edinmek demek:

“Toplumsal, dini inanç ve diğer gruplar arasında da direkt senin bir propaganda aracı olduğun kabulüyle başlıyor. Hem Kürtler seni çok partizan kabul ediyor hem de hükümet. Ve seni potansiyel propaganda aracı veya terörist olarak algılayabiliyor.”

Bir süre İstanbul’da da çalışmış olan Bayram, İstanbul’da haber takibi sırasında kalabalığın arasına karışılabildiğini belirtti. Diyarbakır’da ise sadece gazetecilerle ilgilenen, her basın açıklamasına giden, gazetecilerin fotoğraflarını çeken, onları ismen bilen, nereye çalıştığını bilen, hangi haberleri yaptığını bilen bir polis grubu olduğunu ve baskının daha yoğun olduğunu kaydetti:

“Ben 2010’da ilk gazeteciliğe başladığım zamanlarda bir habere 40-50 kişi gidiyorduk. Çok fazla gazeteci olunca çok fazla göze batmıyordunuz. Şimdi bir basın açıklamasına gittiğimizde 3-5 kamera gelmiş oluyor. Herkes işlerini sosyal medyadan ve ajanslardan haber toplayarak hallediyor. Bu da var olan baskıyı daha net hissetmeye sebep oluyor” dedi.

“Basın İlan Kurumu Kürtçe dilini desteklemiyor”

Türkiye’de Kürtçe medyanın yapısı ve yaşanan sorunlarla ilgili raporlar da hazırlayan belirten Bayram, Türkiye’de 20 milyondan fazla Kürt nüfusu olduğunu ve Kürtçe günlük yayın yapan sadece bir haber ajansı ile sadece dört web sitesi olduğunu söyledi. Bayram Diyarbakır’da 2015-2016’daki çözüm süreci bitmeden önce sadece Kürtçe program yapan 9 televizyon kanalının bulunduğunu ve en az 4’ünün sadece Kürtçe yayın yaptığını kaydederek, şu anda ise Diyarbakır’da Kürtçe yayıncılık yapanın Zarok TV ve bir yerel gazete olduğunu aktardı. TRT’nin Diyarbakır’da 40’tan fazla medya temsilciliği ile en büyük temsilciliğe sahip olduğunu söyleyen Murat Bayram, “TRT’nin olması anlaşılır bir şey, anlaşılır olmayan şey sadece TRT’nin olması. Sadece Kürtçe haber programı yapan tek televizyonun devletin televizyonu olması” dedi.

Basın İlan Kurumu’nun yerel medyanın en büyük sponsoru olduğunu fakat yerel gazetelerin tamamının sadece Türkçe olduğunu dile getiren Bayram, bunun sebebinin Basın İlan Kurumu yayıncılıkta desteklediği diller arasında Kürtçenin olmaması olduğunu söyledi.

“Bir Kürtçe medya kurumunun ayakta kalması için ekonomik bir kaynağının olması lazım” diyen Bayram’ın aktardıklarına göre Türkiye’de Google reklamları Kürtçe’yi desteklemiyor ve Kürt medyası Basın İlan Kurumu’ndan ödeme alamıyor:

“Devletin bizzat bizim vergilerimizle yayınladığı ilanları alamıyorsunuz Kürtçe olunca. Kürtçe podcast’ler Türkçe podcast’ler arasında diziliyordu. Kürtçe müzik hala Türkçe müzik kategorisinde değerlendiriliyor.”

Kürtçe içerik üretmek sanki gönüllülük işiymişçesine değersizleştirildiğini belirten Bayram bunu şöyle ifade ediyor: “Kürtçe medyanın muhabirleri kiradan, yemek ücretinden, araç ücretinden muaf tutulmuyorlar. Ama emek verirken emek ücretinden muaf tutuluyorlar.”

Faruk Balıkçı: Yerelde bu işin mutfağındasın

Gazeteci Faruk Balıkçı. Kaynak: bianet

Faruk Balıkçı Anadolu Ajansı’nda başladığı gazetecilik hayatında, Milliyet ve Hürriyet gazeteleri ile IMC TV ve Doğan Haber ajansı gibi medya organlarının Diyarbakır’da temsilciliğini yapmış bir isim. Uzun yıllardır hem ulusal hem de yerel medya kuruluşlarında çalışan gazeteci Balıkçı Diyarbakır’ın gazetecilik açısından bölgenin merkezi durumunda olduğunu belirterek, hem Irak’ta hem Suriye’de olan savaşların etkisiyle hem de geçmişten beri yaşanan çatışma ortamının etkisiyle Diyarbakır gazetecilerinin bir anlamda ‘savaş muhalefetini’ yaptığını söyledi:

“Merkezi konumu nedeniyle ve daha çok Türkiye’nin önceliğinde olan haberlerin olduğu bir yer olması dolayısıyla gazeteciler sadece lokal gazetecilik yapmıyorlar. Aynı anda uluslararası gazetecilik de yapıyorlar. Bu da buradaki gazetecileri daha etkinleşen bir duruma getiriyor.”

Daha önce ana akım medyada da çalıştığını belirten Balıkçı, ulusal gazetenin ve yerel gazetelerin okuyucu kitlesi ve etkilediği alanın değiştiğini anlattı:

“Yerelde olan bir sorunu, olumsuzluğu dile getirdiğin zaman ikinci gün yetkililer bunu dikkate alarak o olumsuzluğu düzeltiyorlar. Bu yerel için önemli bir şey, gazetecilik açısından da insanı mutlu ediyor. Ulusal gazetede daha çok geneli ilgilendiren haber yaptığınız için daha kısıtlı habere ulaşmak zorunda kalıyorsun. Ama yereldeki bir gazeteciysen yerelde veya bölgede yaşanan birçok sorunu dile getirmek için daha fazla bir faaliyet göstermek zorundasın.”

Balıkçı, yerelin sorunlarıyla ilgili haberler yapan bir yerel gazetecinin aynı zamanda yapılan eksiklikleri dile getirerek bir çeşit denetleme görevi gördüğünü belirtti.

Daha genele hitap eden bir medyada çalışan bir gazetecinin sadece haber yaptığını, haberi biçimlendirenlerin ise İstanbul gibi merkezler olduğunu anlatan Balıkçı, “Yerelde öyle değil. Yerelde bu işin mutfağındasın. Gördüğün şeyi, istediğin biçimde yazabiliyorsun ve verebiliyorsun. Senin haberine dokunan başka bir şey olmuyor” dedi.

“Bu bakımdan yerel daha çok alternatif sağlıyor. Yerelde daha özgürsün çünkü bu işin mutfağındasın.”

Narin Güran davası: 21 Ağustos’tan bu yana yaşananlar

Niha+, 21 Ağustos’ta kaybolan ve cansız bedeni 19 gün sonra bulunan Narin Güran’a yönelik süren soruşturmanın gelişmelerine ve medyanın söylemlerine dair kronoloji hazırladı.

Narin Güran Davası
Kronoloji + Medya Analizi · Ağustos 2024 – 2026
Olay / Soruşturma / Yargı
Medya haberi / Analiz
21 Ağustos 2024Olay
Narin Güran kayboldu
Kur’an kursundan dönerken kaybolan 8 yaşındaki Narin için ağabeyi Baran saat 20.43’te 112’yi aradı. Aile önce köyde arama başlattı, baba kızının kaçırılmış olabileceğini söyledi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
22–26 Ağustos 2024Olay
Jandarma ve AFAD aramaya başladı
Jandarma, AFAD ve sağlık ekipleri köyde arama başlattı. Narin’e ait olduğu düşünülen bir terlik köyün 3 km uzağında bulundu; aile önce kabul etti, sonra reddetti. Yüzlerce arama kurtarma personeli bölgeye sevk edildi.
Kaynak: Wikipedia (TR), The National
22–26 Ağustos 2024Medya
Sahte sosyal medya hesabı haberlere kaynaklık etti
Çeşitli yayın organlarında, benzin istasyonu çalışanı olduğu öne sürülen bir kişinin sosyal medya paylaşımına dayanılarak Narin’in amcasının aracında battaniyeye sarılı halde görüldüğü iddia edildi.
Sonradan ne anlaşıldı?
Böyle bir çalışanın var olmadığı, hesapların sahte olduğu ortaya çıktı. Haber doğrulanmadan yayılmıştı.
Kaynak: T24
27 Ağustos 2024Soruşturma
Amca Salim Güran tutuklandı
Amca ve köy muhtarı Salim Güran, aracının şoför koltuğunda Narin’e ait DNA izi, silinmiş arama kayıtları ve mesajlar gerekçesiyle tutuklandı.
Kaynak: Wikipedia (TR)
28 Ağustos 2024Medya
Annenin sözleri “itiraf” olarak sunuldu
Annenin canlı yayında söylediği bir ifade bağlamından koparılarak çeşitli siteler tarafından “İtiraf: Şüphelenirler diye söylemedim” başlığıyla sunuldu. Gazeteci Ali Duran Topuz’a göre bu başlık anneyi baştan suçlu kabul eden bir çerçeve kuruyordu.
Hangi yayın organları?
28 Ağustos 2024 ve sonrasında pek çok haber sitesi ve sosyal medya hesabı bu başlığı yaydı. Kaynak gösterilmeden kopyalandı. CNN Türk, anne Yüksel’in söylediklerini çarpıtarak “Anneyi ele veren soru: Enes için ne yapabilirim?” başlıklı haber yayınladı.
Kaynak: Ali Duran Topuz / Serbestiyet, CNN Türk
28 Ağustos 2024Soruşturma
Ağabey Enes tutuklandı, serbest bırakıldı
Ağabey Enes Güran’ın kolunda ısırık izi tespit edildi ve tutuklandı. Ancak ısırık izinde Narin’e ait DNA tespit edilemedi; ertesi gün serbest bırakıldı.
Kaynak: Wikipedia (TR), Hürriyet
30 Ağustos 2024Soruşturma
Yayın yasağı getirildi
Narin Güran haberleri hakkında yayın yasağı kararı alındı. Tüm aile çapraz sorgu için ifadeye çağrıldı; anne ve baba serbest bırakılırken bazı aile fertlerinin gözaltı süresi devam etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8 Eylül 2024Olay
Narin’in cesedi Eğertutmaz Deresi’nde bulundu
Sabah 8.45’te Narin’in cesedi, köyün yaklaşık 2 km uzağındaki dere yatağında taşlar ve çalılarla gizlenmiş bir çuval içinde bulundu. Anne dahil 24 kişi gözaltına alındı. Komşu Nevzat Bahtiyar cesedi dereye sakladığını itiraf etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8–9 Eylül 2024Medya
Gazeteciler köyde “savcı gibi” haber yaptılar
Gazeteci Faruk Bildirici’nin analizine göre Tavşantepe’ye giden pek çok gazeteci, kendisini polis ya da savcı gibi konumlandırdı. Haberlerin büyük çoğunluğu Salim, Yüksel ve Enes Güran’ı baştan suçlu kabul eden bir çerçevede yapıldı.
Hangi kanallar öne çıktı?
CNN Türk, Haber Global, Show TV, TGRT, Halk TV, Sabah ve Hürriyet yoğun canlı yayın ve özel haber takibi yaptı. Avukat Mustafa Demir’e göre “muhabirler durmaksızın haber istedikleri için doğrulanmamış söylentileri aktardılar.”
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet, CNN Türk
8 Eylül 2024Medya
AKP’li Ensarioğlu: “Güran ailesiyle 40 yıllık dostluğumuz var”
Güran ailesi ile 40 yıllık dostluğunun bulunduğunu ifade eden AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, “Hizbullahçı olduğunu söyleyenler de var ancak aile Refah Partisi geleneğinden gelen bir aile” dedi.
Kaynak: Sözcü TV
9 Eylül 2024Medya / Show TV
Didem Arslan Yılmaz: “Yüzde 99, yasak ilişki var”
Show TV sunucusu Didem Arslan Yılmaz programında “Yüzde 99 diyorum, haber kaynağıma göre anne ile amca arasında bir ilişki var; cinayetin nedeni Narin’in bunu görmesi” dedi. Bu söylem sosyal medyada hızla yayıldı ve diğer medya kuruluşlarını tetikledi.
Mahkemede ne çıktı?
Mahkeme başkanı duruşmada Nevzat Bahtiyar’a “Hangi arada Yüksel ile ilişkiye girdi de Narin gördü?” diye sordu; Bahtiyar “Bilmiyorum” dedi. İddia kesin bulgu olarak karara yansımadı.
Kaynak: Show TV
11 Eylül 2024Medya / Hürriyet & Sabah
“Dört senaryo” manşeti ve “Yasak ilişki itirafı”
Hürriyet, “Narin cinayetinde dört senaryo” manşetinde senaryolardan biri olarak “Yasak ilişkiyi mi gördü?” başlığını kullandı. Sonraki günlerde Sabah gazetesi ise “Yasak ilişki itirafı: Katil amcanın itirafları ortaya çıktı” haberini yaptı.
Sonradan ne anlaşıldı?
Bu haberler, Nevzat Bahtiyar’ın sonradan verdiği ve daha önce çelişen ifadelerine dayanıyordu. Mahkeme gerekçeli kararında kesin bulgu olarak yasak ilişki tespitine yer vermedi.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
12 Eylül 2024Soruşturma
Anne Yüksel ve diğer aile fertleri tutuklandı
Anne Yüksel Güran, ağabey Enes ve birçok aile ferdi tutuklandı. Salim Güran’ın telefonundan kurtarılan ses kaydında işçisi R.A.’nın söylediği ifade soruşturmada kritik hale geldi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
12–13 Eylül 2024Medya
Kürtçe ses kaydının yanlış çevrilmesi ve Baran Güran’ın görüntüleri
Salim Güran ile 15 yaşındaki işçisi R.A. arasındaki Kürtçe konuşma pek çok yayın organında “Daha ölmemiş” olarak çevrildi ve büyük yankı uyandırdı. R.A. bu ifadeyle yeniden gözaltına alındı. Ayrıca 12 Eylül’de Yeni Şafak Gazetesi, Narin’in abisi Baran Güran’ın Newroz alanından olduğu tahmin edilen görüntülerini medyaya çarpıtarak servis etti.
Sonradan ne anlaşıldı?
Sonraki bilirkişi incelemesinde çevirinin hatalı olduğu ve bu ifadenin o konuşmada yer almadığı ortaya çıktı.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
19 Eylül 2024Soruşturma
ATK raporu açıklandı
Adli Tıp Kurumunca Narin’in kaybolduğu 21 Ağustos günü “ağız burun kapanması ve boyuna bası sonucu oksijensiz bırakılmasına bağlı” olarak öldüğü belirtildi.
Kaynak: euronews
6–8 Ekim 2024Medya / Hukuk
Aile medya kuruluşları hakkında suç duyurusunda bulundu
Ailenin avukatları yazılı açıklama yaparak “Aile fertlerinden alınan ifadeler ve röportajlar gerçek bağlamından koparılarak kamuoyu yanlış yönlendirilmiştir” dedi. Özellikle annenin “sabah çamaşır verdi” ifadesinin “tüm halı ve nevresimler yıkandı” olarak aktarılmasını somut örnek olarak gösterdi.
Kaynak: NTV
7 Ekim 2024Soruşturma
Sabit diskte 8 günlük kayıt silinmiş bulundu
Narin Güran’ın bir amcasının evinde ele geçirilen kamera sabit diskinde 15 günlük kayıt olduğu, ancak 8 günlük verinin silindiği açıklandı.
Kaynak: NTV
7 Kasım 2024Yargı
İlk duruşma başladı
Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşma görüldü. Sanık ve tanık ifadeleri dinlendi. Enes Güran kolundaki ısırık izini mahkemede göstererek kendi kendini ısırdığını öne sürdü. Dava 26 Aralık’a ertelendi.
Kaynak: Hürriyet
Kasım 2024Akademi
DergiPark araştırması: 268 haberde etik ihlal
Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan çalışma, en çok tıklanan 3 haber sitesinde 8–15 Eylül 2024 arasındaki 268 haberi içerik analizi yöntemiyle inceledi. Bulgular: kurban ve yakınlarının kimliği ve fotoğrafları açıkça paylaşılmış; cinayet sansasyonelleştirilmiş, siyasetçilerin doğrulanmamış açıklamaları esas alınmış.
Kaynak: DergiPark / Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi
28 Aralık 2024Yargı
Karar: Ağırlaştırılmış müebbet
Saat 21.35’te mahkeme kararını açıkladı. Anne Yüksel, ağabey Enes ve amca Salim Güran’a “iştirak halinde çocuğa karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Nevzat Bahtiyar’a ise “suç delillerini yok etme” suçundan 4 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
Kaynak: Hürriyet
Mayıs 2025Yargı
İstinaf: Cezalar oy çokluğuyla onandı
Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi dört sanığın cezalarını oy çokluğuyla onadı ve dosyayı Yargıtay’a iletti. Mahkeme başkanı muhalefet şerhinde dosyada eksik inceleme olduğunu vurguladı.
Kaynak: Anadolu Ajansı
Aralık 2025Yargı
Yargıtay: Müebbet onandı, Bahtiyar yeniden yargılanacak
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Salim, Yüksel ve Enes Güran’ın ağırlaştırılmış müebbet cezalarını onadı. Nevzat Bahtiyar’ın cezasını ise “nitelikli kasten öldürmeye yardım” kapsamında yeniden yargılanması için bozdu.
Kaynak: Anadolu Ajansı
6 Nisan 2026Yargı
Nevzat Bahtiyar yeniden yargılanıyor
Bahtiyar’ın ilk duruşması 6 Nisan 2026’da Diyarbakır 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Ailenin duruşma sırasında sanığa tepki gösterildiği belirtildi. Bahtiyar’ın mahkemedeki ve emniyetteki ifadelerinin uyuşmadığı ortaya çıktı.
Kaynak: bianet
16 Nisan 2026Yargı
Bahtiyar’a 17 yıl hapis cezası
Mahkeme Bahtiyar’ın “nitelikli kasten öldürmeye yardım” suçundan 17 yıl hapse çarptırılmasına karar verdi.
Kaynak: bianet

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.