Her şeyde olduğu gibi haberin de hızlı tüketim maddesi haline gelmiş olmasından duyduğumuz rahatsızlık, bizi yavaş habercilik yapmaya yöneltiyor.
Bundan bir süre önce, birlikte bir şey yapmaya karar verdiğimizde, henüz ismimizi belirlememiş ve genel çerçevemizi oluşturmamıştık. Sadece hepimiz gazetecilik yapmak istiyorduk ve bunun için Kartacalı komutan Hannibal’ın sözündeki gibi ya bir yol bulacaktık ya da bir yol yapacaktık. Uzun tartışmalar sonunda bir yol yapmaya karar verdik ve bu yolu yürürken kullanacağımız ismin Kürtçe’de şimdi anlamına gelen Niha olmasını istedik. Günümüz dünyasında “şimdi” yani içinde bulunulan an, dijital ve yapay zeka bazlı teknolojinin hızı dolayısıyla çok fazla hissedilmeden geçip gidiyor. O kadar yoğun bir enformasyona maruz kalıyoruz ki, bir sözün, olayın ağırlığını hissetmek saniyelerle ölçülüyor. “Şimdi”min önemini vurgulamak için Niha’yı seçtik. Ancak bu ifade tek başına bizi tanımlamayacaktı. Çünkü, biz hızlıca akıp giden “Şimdinin ötesi”ne geçmek istiyorduk. O yüzden de yanına Plus’ı (+) koyduk. Böylece adımız Nihaplus (Niha+) oldu.
Her şeyde olduğu gibi haberin de hızlı tüketim maddesi haline gelmiş olmasından duyduğumuz rahatsızlık, bizi yavaş habercilik yapmaya yöneltiyor. Bu yüzden “son dakika” ya da “sıcağı sıcağına” haberlerimiz olmayacak. Ancak, bu, gündemi takip etmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Gündemin önemli konu başlıklarını ayrıntılı bir şekilde alıp sunmayı hedefliyoruz. Dosya haberler, analiz odaklı yazılar ve derinlemesine gündem maddeleri önceliğimiz olacak. Çevremizde, yaşadığımız ülke ve bölgede, dünyada yaşanan her gelişmeyi, insan, hayvan ve doğa haklarını bütünlüklü bir biçimde ele alan hak odaklı, özgür basın haberciliğini esas alıyoruz. Ekolojik yıkımı, iklim krizini ve doğa talanını görünür kılmayı hedefliyoruz. Irkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, sağlamcı, türcü, ayrımcı, nefret suçu kapsamına giren hiç bir söyleme yer vermiyoruz. Kadın ve LGBTI+ odaklı habercilikte eşit temsiliyet ilkesini uyguluyor, görünmez kılınan kimliklerini sesini görünür kılıyoruz.
Özcesi, Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz. Hak odaklı haberciliğe kendi penceremizden ve Kürtçe, Türkçe ve İngilizce yani üç dilde katkı sunmayı amaçlıyoruz.
Kendimize çok büyük misyonlar yüklemiyoruz, çünkü gücümüzün farkındayız. Bu büyük okyanusta küçük bir damla olduğumuzun bilinciyle hareket ediyoruz. Bu süreçte en önemlisi, belki de yarın öbür gün arkamıza dönüp baktığımızda, “utanmadığımız” bir iş yaptığımızı görmemiz olacaktır.
1984-1985’te İngiltere’de yükselen madenci direnişi ile LGBTİ+ hareketini buluşturan Mark Ashton, kurduğu dayanışma grubuyla işçilerin ve kuirlerin mücadelesinin ortak olduğunu gösterdi.
Mark Christian Ashton, İngiltereli eşcinsel hakları aktivisti ve “Lezbiyenler ve Eşcinseller Madencileri Destekliyor” (Lesbians and Gays Support the Miners/ LGSM) destek grubunun kurucularından biriydi. Büyük Britanya Komünist Partisi üyesi ve partiye bağlı olan Genç Komünistler Birliği (YCL) genel sekreteriydi. LGSM grubu, sınıf dayanışmasının simgelerinden biri haline geldi.
Ashton, Oldham’da doğdu ve Kuzey İrlanda’nın Antrim İlçesi’ndeki Portrush’a taşındı. 1978’de Londra’ya taşınmadan önce ise, Portrush’taki eski Kuzey İrlanda Otelcilik ve Aşçılık Koleji’nde okudu.
Politik bilincin şekillenişi
1982’de Ashton, babasının tekstil makine endüstrisinde çalıştığı Bangladeş’te ailesini ziyaret etmek için üç ay geçirdi. Bu seyahat deneyiminde gördüğü yoksulluk ve sınıf farkı, politik bilinci üzerinde bir etki yarattı. Dönüşünde, Londra Lezbiyen ve Gey Danışma Merkezi’nde gönüllü olarak çalıştı, İngiltere’deki Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nı destekledi ve YCL’ye katıldı. 1983’te, Lezbiyen ve Gey Gençlik Video Projesi’nin “Framed Youth: The Revenge of the Teenage Perverts” (Suçlanan Gençlik: Sapık Gençlerin İntikamı) adlı filminde rol aldı.
“Kuir” kelimesinde olduğu gibi, “sapıklar” kelimesi de başlangıçta LGBTİ+’lara hakaret etmek amacıyla kullanılmıştı.
1984-1985 Madenci Grevi: Lezbiyenler, geyler ve madenciler birleşin!
1984’te Londra’daki Onur Yürüyüşü’nde Ashton ve arkadaşı Mike Jackson, 1984-1985 Büyük Madenci Grevi sırasında grevdeki madenciler için kova sallayarak bağış topladılar. Toplam 150 sterlin topladılar.
1984-1985 Büyük Madenci Grevi
Thatcher hükümeti birçok maden ocağının kapatılmasını önermişti. Buna tepki olarak 1984 ile 1985 arasında büyük bir madenci grevi, Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) lideri Arthur Scargill tarafından, bir devlet kurumu olan Ulusal Kömür Kurulu’na (NCB) karşı yürütüldü. Greve karşı çıkanlar arasında sendikaların gücünü azaltmak isteyen Başbakan Margaret Thatcher’ın muhafazakar hükümeti başı çekiyordu.
BBC'ye göre, 187.000 madencinin yaklaşık dörtte üçü, 20.000 iş kaybına yol açması beklenen maden ocaklarının kapatılmasına karşı greve gitti. Grev, İngiltere, Galler ve İskoçya'daki birçok maden alanında yapıldı. Madenlerin kapatılması sonucu yoksulluk ve işsizlikle boğuşan madencilerin protestoları esnasında polis müdahaleleri gerçekleşti.
Ertesi akşam, Londra Üniversitesi Öğrenci Birliği’nde düzenlenen LGBTİ+ aktivistleri toplantısına da katıldılar. Burada, Güney Galler Ulusal Madenciler Sendikası’ndan bir madenci konuşma yaptı.
Toplantının ardından Ashton ve Jackson, madencilere tam destek vermeye karar verdiler. Ancak bunu, eşcinsel kimliklerini açıkça ortaya koyan ve bununla gurur duyan erkekler olarak yapmak istediler. Ardından “Lezbiyenler ve Geyler Madencileri Destekliyor” (LGSM) adlı dayanışma grubunu kurdu. Grup, Elephant and Castle’daki Heygate Estate’te bulunan Claydon House’daki Ashton’un dairesinde kuruldu.
Bu grubun amacı, 1984 ile 1985 arasında gerçekleşen büyük madenci grevi boyunca maddi sıkıntılar yaşayan madencileri ve ailelerini desteklemek için para toplamaktı.
Erkek egemen gruplaşmaya karşı “Maden Kapanmalarına Karşı Lezbiyenler” grubu
Eylül 1984’te, bu kez İskoçya’nın Lothian bölgesinde ikinci bir LGSM grubu kuruldu. Ardından, erkeklerin hakim olduğu LGSM’ye tepki olarak Londra’da “Maden Kapanmalarına Karşı Lezbiyenler” (Lesbians Against Pit Closures) grubu kuruldu. Ocak 1985 itibarıyla ülke genelinde 11 tane LGSM grubu vardı.
“Mücadelemiz ortak”
O dönemde homofobi ve transfobi İngiltere toplumunda normalleştirilmişti ve HIV salgını yayıldıkça şiddetini artırıyordu. Ashton, 1980’lerde lezbiyenlerin ve geylerin homofobik önyargılara, sokak şiddetine karşı verdikleri mücadele ile Margaret Thatcher ve hükümetinin madencilik sektörünü ve sendikalarını yok etmesini engellemek için madencilerin verdiği mücadelenin benzerliklerini gördü.
Ashton’a göre yalnızca kendi kimliğinin haklarını savunmak yeterli değildi, tüm ezilen kesimlerin mücadelesi ortaklaşmalıydı.
LGBTİ+’lar hakkında yayılan yalan haberler, pek çok LGBTİ+’nın madencilerle ilgili propagandaya inanma eğilimini azaltıyordu. Buna rağmen LGSM’nin NUM ve madencilerle kurduğu ilişki, iki tarafın da birbirleri hakkındaki önyargılarını aştı ve dayanışma ile sonuçlandı.
Dai Donovan, Welsh (Gallerli) bir madenci, 1984’te LGSM eşliğinde yapılan “Çukurlar ve Sapıklar” (Pits and Perverts) adlı yardım konserine katıldı ve LGBTİ+’lara madencilerin mücadelelerine destek vermeleri için bir konuşma yaptı. Konser büyük bir ilgi ile karşılandı ve önemli miktarda bağış toplandı.
“Çukurlar ve Sapıklar” adlı konser afişi.
Mark Ashton, kendilerinin yapmak istemeyecekleri zor ve tehlikeli fiziksel işleri yaptıkları için madencilere saygı duyuyordu. Bir röportajda, gazeteciler tarafından madenciler LGBTİ+’ları desteklemezken LGBTİ+’ların neden madencileri desteklemesi gerektiği sorulduğunda Mark şöyle cevap verdi:
“Madenciler bizi desteklemiyor da ne demek? Madenciler kömür çıkarıyor, bu da yakıt üretiyor, elektrik üretiyor. Siz bir madene inip çalışır mıydınız? Madencileri desteklememin nedenlerinden biri, onların aşağı inip bu işi yapmalarıdır. Ben yapamazdım.”
LGSM üyelerinin çoğunun siyasi görüşü, tüm işçi sınıfı mensupları arasındaki dayanışmanın önemli olduğu yönündeydi. Thatcher hükümeti NUM’u çökertirse, cinsel yönelimleri fark etmeksizin tüm işçi sınıfı daha kötü bir duruma düşecekti.
Fakat 1985 yılının Mart ayında, sendika fonlarının azalması ve sendika konumunun zayıflaması sebeplerinden ötürü madenciler bir oylama sonucu grevi sonlandırma kararı aldı. Grevin ardından İngiltere genelinde birçok kömür ve maden ocağı kapatıldı.
1985 Onur Yürüyüşü’ne madenciler de katıldı
Üç ay sonra, NUM üyeleri Londra’daki Onur Yürüyüşü’ne katıldı. O yılın ilerleyen aylarında düzenlenen sendika ve işçi konferanslarında, NUM delegeleri lezbiyen ve gey haklarını destekleyen politikaların benimsenmesi için lobi faaliyetleri yürüttü. İşçi Partisi Konferansı’nda eşit hakları destekleyen bir önerge, NUM’un çabaları sayesinde oylama sonucu çok az bir farkla kabul edildi.
1985, Londra’daki Onur Yürüyüşü. Fotoğraf: Colin Clews
Ashton, LGSM’den sonra Red Wedge kolektifine katıldı ve 1985’ten 1986’ya kadar Genç Komünistler Birliği’nin Genel Sekreteri oldu.
AIDS teşhisi konulan Ashton, 30 Ocak 1987’de Guy’s Hastanesi’ne yatırıldı ve 12 gün sonra Pneumocystis pnömonisi nedeniyle hayatını kaybetti.
1980’lerde HIV/AIDS’in özellikle eşcinsel topluluklarla ilişkilendirilmesi özellikle homofobi ve yanlış bilgilendirme ile bağlantılıydı. Bugünkü bilimsel veriler, HIV’in heteroseksüel ilişkiler dahil tüm korunmasız cinsel temaslarda bulaşabildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Dünya genelinde HIV ile yaşayan insanların önemli bir kısmı heteroseksüellerden oluşmaktadır.
Mark Ashton’un ölümünden 28 yıl sonra LGSM ile ilgili biyografi/belgesel olarak nitelendirilen Onur (Pride) filmi vizyona girdi. Bu film 1980’ler İngiltere’sinde gerçekleşen olaylardan yararlanarak yapılmıştır. Film, LGBTİ+ hareketi ile işçi sınıfı mücadelesinin kesişimini anlatan önemli bir yapım olarak hafızalara kazındı.
Kaynak: Wikipedia, BBC, People’s History Museum; Kelliher, D.. (2014). Solidarity and Sexuality: Lesbians and Gays Support the Miners 1984-5. History Workshop Journal, 77(1), 240–262. doi:10.1093/hwj/dbt012
Fransa’da yerel seçimlerin ikinci turu dün gerçekleşti. Paris, Marsilya, Lyon gibi şehirlerde sol ipi göğüslerken Nice’de aşırı sağ kazandı.
Grégoire, seçimi kazanmasının ardından bisikletiyle Hôtel de Ville’e gidiyor, Fotoğraf: The Local France
Fransa’da yerel seçimlerin ikinci turu dün (22 Mart) gerçekleşti. İlk turda alınan oy oranları üzerinden %10’un üzerinde oyu bulunan adayların katılım hakkı kazandığı seçimde, şehirleri 6 yıl boyunca yönetecek belediye başkanları belirlendi.
İlk turda şehirlerin %96’sında adayların %50’yi geçerek seçilmesine karşın çoğunluğun sağlanmadığı yaklaşık bin 500 şehirde ikinci tur seçimleri yapıldı. Nüfusu 100 binden fazla olan 42 şehrinse 38’inde seçim ikinci tura kalmıştı.
Kilit şehirlerde sonuçlar
Paris
Paris’te ilk turun ardından belirsizlik hakimdi. Radikal sol La France Insoumis (LFI) adayı Sophia Chikirou, ikinci turda da seçime katıldı. Bu da sol oyların bölünmeye devam edeceğini gösteriyordu. Buna karşın merkez sağ Horizons-Renaissance ittifakının adayı Pierre-Yves Bournazel, ilk turda ikinci sırayı alan sağ ittifak adayı Rachida Dati ile listelerini birleştirdi. Aşırı sağın adayı Sarah Knafo ise ikinci turdan çekildi. Dün gece gelen sonuçlar, ilk turu önde tamamlayan Emmanuel Grégoire’ın bu turda %50,5 oyla seçimi kazandığını gösterdi. Grégoire’ı sağ ittifakın adayı Dati takip ederken Chikirou ise %8’de kaldı.
Lyon’da ilk turda halihazırda belediye başkanı olan yeşiller ve sol ittifak adayı Grégory Douchet, rakibi sağ ittifak adayı Jean-Michel Aulas’ı az bir farkla geçmişti. İlk turun ardından ise %10,4 oy alan LFI adayı Anaïs Belouassa-Cherifi ile Douchet, listelerini birleştirdi. Bunun sonucunda ise sağ ve sol ittifaklar arasında geçen ikinci turu Douchet, %50,7 oy oranıyla kazandı. Rakibi Aulas ise %49,3 oy aldı.
KESİN SONUÇLAR
Yerel Seçimler 2. Tur – Lyon
22 Mart 2026
Seçmen Sayısı321.188
Katılım Oranı%66,1
Geçersiz/Boş%2,6
Toplam Koltuk73
Grégory DOUCET SEÇİLDİYeşiller ve Sol İttifak46 Delege (Meclis Çoğunluğu)
%50,7
Jean-Michel AULASMerkez Sağ (Coeur Lyonnais)27 Delege
%49,3
Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus
Marsilya
Marsilya’da ilk turun ardından ikinci turda adaylar arasında zorlu bir yarış bekleniyordu. LFI adayı Sébastien Delogu, aşırı sağcı Rassemblement National (RN) adayı Franck Allisio’nun seçilmesini engellemek adına ikinci turdan çekildi. Bunun üzerine 3 adayın yarıştığı ikinci turda halihazırda belediye başkanı olan sol ittifak adayı Benoît Payan, %54,3 oy alarak seçimi kazandı. RN adayı Allisio ise %40,3’te kaldı.
Franck ALLISIOUlusal Birlik (RN) – Aşırı Sağ34 Delege
%40,3
Martine VASSALMerkez Sağ (Çeşitli Sağ Gruplar)4 Delege
%5,4
Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus
Bordeaux
Bordeaux’da ilk turda üçüncü sırada bulunan bağımsız sağcı aday Philippe Dessertine, ikinci turdan çekildi. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un partisi Renaissance adayı Thomas Cazenave ile halihazırda belediye başkanı olan yeşiller ve sol ittifakın adayı Pierre Hurmic ikinci turda karşı karşıya geldi. Yakın oy oranlarıyla tamamlanan ikinci turda Cazenave, %50,9 oy alarak rakibi Hurmic’i geride bıraktı. Hurmic, 2020’deki yerel seçimlerde belediye başkanı seçildiğinde şehirdeki 73 yıllık sağ hakimiyetine son vermişti. Dün gecenin ardından sağ, Bordeaux’yu yönetmeye tekrar geri döndü.
KESİN SONUÇLAR
Yerel Seçimler 2. Tur – Bordeaux
22 Mart 2026
Seçmen Sayısı174.176
Katılım Oranı%57,0
Geçersiz/Boş%3,1
Toplam Koltuk65
Thomas CAZENAVE SEÇİLDİMerkez İttifakı (Renaissance)49 Delege (Meclis Çoğunluğu)
%50,9
Pierre HURMICYeşiller ve Sol İttifak16 Delege
%49,1
Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus
Lille
Lille’de LFI adayı Lahoaria Addouche, halihazırda belediye başkanı olan sosyalist aday Arnaud Deslandes’a çok yakın bir oy oranıyla ilk turu bitirmişti. Geçtiğimiz hafta yeşiller ve sosyalistler bir ittifak kurdu. Bunun sonucunda ise Deslandes, %49,3 oy alarak seçimi kazandı. Addouche ise %33,7 oy aldı.
Nice’de ilk turu RN adayı Eric Ciotti, halihazırda belediye başkanı olan Christian Estrosi’nin önünde ilk sırada tamamlamıştı. Bu turda ise %37,2 oy alan Estrosi’nin önünde %48,5 oy alan Ciotti, belediye başkanı seçildi. LFI’nin dahil olmadığı sol ittifak adayı Juliette Chesnel-Le Roux ise ikinci tura katılma kararı aldı ve seçimi üçüncü sırada tamamladı.
KESİN SONUÇLAR
Yerel Seçimler 2. Tur – Nıce
22 Mart 2026
Seçmen Sayısı229.109
Katılım Oranı%55,9
Geçersiz/Boş%1,9
Toplam Koltuk69
Eric CIOTTI SEÇİLDİUDR (Aşırı Sağ İttifakı)52 Delege (Meclis Çoğunluğu)
%48,5
Christian ESTROSISağ İttifak (Horizons)13 Delege
%37,2
Juliette CHESNEL-LE ROUXYeşiller ve Sol İttifak4 Delege
%14,3
Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus
Diğer şehirlerde sonuçlar
Pau‘da 2014’ten bu yana belediye başkanlığı yapan eski Başbakan François Bayrou, ilk turu önde kapatmasına karşın bu turda %41,1 oy aldı. Geniş sol ittifakın adayı Jérôme Marbot ise %42,4 oyla seçimi kazandı. İki aday arasında sadece 344 oy fark vardı.
Nimes‘de ilk turu önde kapatan RN adayı Julien Sanchez, komünist aday Vincent Bouget’ye karşı seçimi kaybetti. Şehir, öncesinde muhafazakar Les Republicains tarafından yönetilmekteydi.
Roubaix‘de ilk turu büyük farkla önde tamamlayan LFI adayı David Guiraud, bu turda oyların %53,2’sini alarak belediye başkanı oldu. En yakın rakibiyse %25,5 oy alan bağımsız sağcı aday Alexandre Garcin oldu. Roubaix, Jean-Luc Mélenchon ve LFI’ye desteğin en yüksek olduğu şehirlerden olarak biliniyor.
Fotoğraf: Politico
Toulouse‘da LFI ve çeşitli sol partiler arasında ilk turun ardından yapılan ittifak, kağıt üstünde %50’yi geçmeye yetse de seçimi %53,8 oy alarak Jean-Luc Moudenc kazandı. Sol ittifakın desteklediği LFI adayı François Piquemal ise %46,1’de kaldı.
Sol içi tartışmalar
Seçim sonuçları, sol içinde ikinci tur için kurulan ittifaklarla ilgili tartışmaları da gündeme getirdi. Merkez solun LFI ile kurduğu ittifaklar, Lyon ve Nantes gibi bazı şehirlerde başarılı olurken Limoges, Brest, Clermont-Ferrand ve Poitiers gibi şehirlerde ise yenildi. Ayrıca LFI’nin kendi adayıyla ikinci tura katıldığı Paris ve Marsilya’da sosyalistler ve yeşiller, seçimden galibiyetle ayrıldı.
LFI’den Manuel Bompard, kaybedilen belediyeler için diğer sol partileri suçladı. Sosyalist Milletvekili Jérôme Guedj ise “Değerlerimize sahip çıkmalıyız. Sol, LFI ile ittifak yaparsa kazanamaz” dedi.
Bu söylemler ve sonuçlar, Fransa solu içerisindeki birleşme tartışmaları üzerinde soru işaretleri oluşturdu. Paris ve Marsilya’da LFI olmadan gelen başarılı sonuçlar, Sosyalist Parti içerisinde “bağımsız hareket etmekten” yana olanların elini güçlendirirken Lyon’daki sonuçlar ise ittifakın hâlâ bir gereklilik olduğunu savunanların argümanını güçlendiriyor.
Aşırı sağ sorusu
Eric Ciotti, Fotoğraf: Politico
Fransa’da aşırı sağın adaylarına karşı birleşme geleneğinin bu seçimde uygulanmadığı bazı şehirlerdeki sonuçlar, seçmenlerin bu refleksi kendilerinin gösterdiğini kaydetti. Partiler arası ittifak bağları zayıflasa da seçmenler bazı şehirlerde RN adaylarının karşısındaki en güçlü adaya yöneldi. Bir çok şehirde RN ilk turda elde ettiği başarılı sonuçları bu sebeple ikinci turda koruyamadı.
Aynı zamanda sonuçlar, 2027’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için de bir gösterge işlevi görüyor. RN, kazanan belediye başkanlarından kendilerini göstermelerini ve “yönetemezler” algısını kırmaya çalışmalarını istedi. Bu şekilde aşırı sağ, cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyasında belediyelerdeki başarılı performansını seçmenlere sunmak istiyor.
Yenikapı Meydanı’nda düzenlenen 2026 İstanbul Newroz’unda rekor katılım, siyasi mesajlar ve farklı kimlikler görünür oldu. Kutlamalarda hem barış çağrıları hem de Öcalan’a özgürlük sloganları öne çıktı.
Fotoğraf: Doğa Tekneci
Yenikapı Meydanı’nda yapılan 2026 İstanbul Newroz’u “Özgürlük ve Demokrasi Newrozu” (Newroza Azadî û Yekîtiya Demokratîk) şiarıyla 22 Mart’ta kutlandı.
Soğuk ve yağmurlu hava koşullarına rağmen kalabalığın çoğu Newroz gösteriminin sonuna kadar kaldı. 2026 İstanbul Newrozu’na önceki Newroz’lardan farklı olarak yaklaşık 1 milyon insan katıldı.
Newroz alanında öne çıkan sloganlar “Bijî Serok Apo” (“Yaşasın Önder Apo”) ve “Jin, Jiyan, Azadî” (“Kadın, Yaşam, Özgürlük”) oldu. Yeşil, kırmızı ve sarı renkli puşiler, Kürt bölgelerine ait yöresel kıyafetler, zafer ve barış işareti ile Irak Bölgesel Kürt Yönetimi bayrakları en görünür figürlerdendi.
Kontrol noktalarındaki polisler ulusal Kürt kıyafeti giyen bazı vatandaşlara sorun çıkardı.
Fotoğraf: Doğa Tekneci
Newroz ateşi ve siyasetçilerin konuşmaları
Sahne önündeki Newroz ateşi; barış anneleri, kadın siyasetçiler ve İmralı Sekreteryası’nda yer alan Çetin Arkaş ile birlikte yakıldı. Newroz ateşinin tutuşmasının ardından sahneye Suavi çıktı.
Sahnede ilk olarak Emek, Barış ve Demokrasi Platformu’nun ortak bildirisi okundu. Bildiride, Newroz’un zulme, sömürüye ve inkâra karşı halkların eşitlik ve özgürlük iradesi olduğu vurgulandı.
Daha sonrasında Abdullah Öcalan’ın mesajı hem Türkçe hem Kürtçe okundu. Öcalan, mesajında Newroz’un komünal bir yaşamı temsil ettiğini belirterek Ortadoğu halklarının özgürce bir arada yaşamasının artık mümkün olabileceğini söyledi.
Fotoğraf: Doğa Tekneci
Arkaş’tan “umut hakkı” ve kimlik vurgusu
Çetin Arkaş, yaptığı konuşmada Öcalan’a uygulanacak umut hakkının netleştirilmesi gerektiğine vurgu yaparak Kürt kimliğinin inkar edilemez ve kesinleşmiş bir hakikat olduğunu söyledi. Arkaş ayrıca, İran’da kimlik ve özgürlük mücadelesi veren Kürt partisi PJAK’ın Ankara, Amed ve İmralı’ya davet edilmesini istedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış sürecinde sözlerin değil somut taleplerin belirleyici olduğuna değindi.
CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik de kutlamalara destek verdi.
Feministler ve LGBTİ+’lar da alandaydı
DEM Parti Milletvekili Özgül Saki eşliğinde Newroz alanına giriş yapan feministler ve LGBTİ+’lar da Yenikapı’da coşkuyla bir aradaydı.
Fotoğraf: Doğa Tekneci
Feministler ve LGBTİ+’lar da Newroz alanına girerek bayraklar, zılgıtlar ve halaylar eşliğinde bayramlarını kutladı. LGBTİ+’lara yönelik birkaç kez yapılan saldırı girişimine rağmen alandaki DEM Parti’li ve TJA’lı (Tevgera Jinên Azad) görevlilerin oluşturduğu güvenlik ile LGBTİ+’lara yönelik saldırılar engellendi.
Saldıran gruplara karşı LGBTİ+’lar tarafından zafer işareti yapıldı ve “Jin Jiyan Azadî” sloganı atıldı. Gençler, kadınlar ve barış anneleri de saldırılara tepki göstererek LGBTİ+’larla birlikte halaya katıldı. Görevliler, saldıranlara her kimliğin Newroz alanında bulunabileceğini anlattı.
Fotoğraf: Doğa Tekneci
Sahne konuşmalarının ardından Koma Amed’in sahneye çıkmasıyla Newroz daha da coşkulu kutlandı.
Koma Amed konserinin sonuna doğru feministler ve LGBTİ+’lar, DEM Parti ve TJA görevlileri eşliğinde alandan ayrıldı.
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, İstanbul Newroz kutlamasında 2’si çocuk, 26 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan 25’i serbest bırakılırken Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetim Bölgesi’nden olduğu öğrenilen bir kişinin ise Geri Gönderme Merkezine sevk edileceği biliniyor.
Emniyet Genel Müdürlüğü, 23 Mart’ta sosyal medya hesabından Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 ilde toplam 170 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
12. İstanbul Trans Onur Haftası, Newroz’da birçok örgüt ve kuruluşa çağrı yaptı: “Bu toprakların hafızasında, direnişinde ve isyanında biz de varız.”
Fotoğraf: KaosGL
12. İstanbul Trans Onur Haftası, her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul’da trans ve LGBTİ+ bayraklarıyla Newroz alanında olacaklarını duyurdu.
Trans Onur Haftası, Newroz’da kimliği belirsiz kişiler ve polis tarafından yaşadıkları saldırılara karşı insan hakkını savunan bütün kuruluş ve örgütleri yanlarında olmaya çağırdı. Çağrı metni şu şekilde:
“Feministlere, işçilere, devrimcilere, anarşistlere, aktivistlere, yaşam hakkı savunucularına, kurumlara, derneklere ve örgütlere açık çağrımız: Newroz’da trans ve LGBTİ+ bayraklarını birlikte taşıyalım!
Her yıl devlete ve onun inkarcı politikalarına direnerek hep birlikte buluştuğumuz Newroz alanında bayraklarımız nedeniyle hedef alınıyoruz. Patriyarkanın beslediği ve alanın tek öznesi olduklarını düşünen erkek çeteleri tarafından çeşitli bahanelerle şiddete maruz bırakılıyoruz. Alanın öznesi olan bizlerin varoluşunu çeteleşerek engellemeye çalışan erkek şiddetine rağmen, alanda olmaya örgütlenmeye devam edeceğiz.
Önceki Newrozlarda, bayraklarımız ve varoluşumuz hedef alınarak fiziksel, psikolojik, sözel şiddet gördük. Aynı erkek grubu bebeklere saldırmaktan bile çekinmedi. Biz tıpkı devletin inkar ve asimilasyon politikalarına karşı durduğumuz gibi, barış özgürlük ve eşitlik isteğiyle yüzbinlerin buluştuğu Newroz alanında da bu tarz şiddet eylemlerine, yıldırma ve çeteleşme uygulamalarına karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Lubunyayız, Transız, Kürdüz. Bu toprakların hafızasında, direnişinde ve isyanında varız. Newroz da bizimdir.
Siz mücadele arkadaşlarımızı, devletin transları ve lubunyaları hedef gösteren nefret politikalarına ayak uyduranlara karşı bizlerle dayanışmaya çağırıyoruz.
Sokakta, eylemde, Newroz’da; lubunya bayrağını bizlerle birlikte dalgalandırmaya, tüm dostlarımızı ve kurumları alanlarda trans ve gökkuşağı bayraklarını sahiplenmeye çağırıyoruz. Bu Newroz’da kortejlerinizde kendi bayraklarınızın yanında lubunya bayrağını da dalgalandırmaya çağırıyoruz. Mücadelemiz ortaktır.
Darıca Millet Bahçesi’nde yapılan Newroz kutlamaları sırasında alana giriş yapmak isteyen en az 7 kişiyi polis gözaltına aldı.
Video: Abbas Vural / nihaplus
Darıca Millet Bahçesi’nde yapılan Kocaeli Newroz’u sırasında alana girmek isteyen bazı vatandaşların, polis tarafından “plastik çubuk olduğu” gerekçesiyle bayrak ve pankartlarla alana girmelerine izin verilmedi.
Alana girmek isteyen vatandaşlarla polis arasında çıkan tartışma sonucu polis kitleye müdahalede bulundu. 3’ü Emek Partisi (EMEP) üyesi, 3’ü Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) üyesi, 1’i haber takibi yapan Kocaeli Üniversitesi öğrencisi olduğu belirtilen en az 7 kişi gözaltına alındı.
Pir Sultan Abdal Derneği, DEM Parti, EMEP gibi birçok siyasi kuruluşun bayrak ve pankartlarına müdahale edildi. Bazı vatandaşlar, bayrak ve pankartlara takılan çubukları çıkarıp alana girerken görüntülendi.
Öcalan “27 Şubat 2025 tarihinde başlattığımız süreç Newroz’un ruhuna uygun bir birlikteliğin temellerini yeniden diriltmek içindir” dedi.
Abdullah Öcalan, Diyarbakır Newrozu’na gönderdiği mesajında “Bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek bizim elimizde” dedi. Öcalan, “Kültür yaratan bir bölge olan Ortadoğu’nun, hegemonik güçlerin elinde bir savaş alanına dönüştürülmesine fırsat vermeyelim” çağrısında bulundu.
Abdullah Öcalan’ın mesajının Türkçesini Özgür Kadın Hareketi’nden (TJA) Medya Aslan, Kürtçesini ise Veysi Aktaş okudu.
Öcalan’ın mesajı şöyle:
Newroz Destanı, Ortadoğu halklarının diriliş, direniş ve bahar bayramı olarak binlerce yıl kutlanmıştır. Newroz, halklarımızın direniş ve diriliş ruhunu canlandırmıştır. Newroz’daki semboller, kişilikler bu coğrafyanın ruhunu yansıtır. Dehaq, devletli uygarlık sisteminin timsalidir; her gün iki gencin beynini yiyen omuzlarındaki yılanlar Asur devletinin vahşetinin, Demirci Kawa ise zulme karşı direnişin cisimleşmiş halidir.
Ortadoğu’da bin yıldır sürdürülen din, mezhep ve kültür savaşları, halkların birlikte yaşama kültürüne vurulan en büyük darbedir. Her kimlik, her inanç kendi kabuğuna çekilerek ve ötekini düşmanlaştırarak var olmaya çalıştıkça halklarımızın arasındaki uçurum derinleşmektedir. Ortak değerlerimiz, ortak kültürümüz yok sayılmakta, farklılıklarımız savaş nedeni haline getirilmektedir. Güncelde bölgede köhnemiş politikaların sürdürülmesinde ısrar edilmesi felaketi beraberinde getirmiştir. Ortadoğu özelinde yaşanan bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıklar ne yazık ki bugün emperyal müdahalelere de bahane oluşturmaktadır.
Avrupa ülkelerinin üç yüzyıl süren din-mezhep savaşları 1648’de Westfalya anlaşmasıyla aşılırken Ortadoğu’da bu çatışmaların günümüze kadar gelmesi halklarımıza derin trajediler yaşatmıştır. Bugün ise kültürlerin ve inançların yeniden bir arada yaşamalarını sağlama imkanına kavuşmuş durumdayız. Ortadoğu’da yaratılmak istenen savaş ve kaos ortamını halkların baharına çevirmek elimizdedir. Bize yaşatılmak istenen trajedileri tersine çevirip halkların özgürlük ortamı haline getirebiliriz.
Bir arada yaşamanın yolu
Şimdi tarihin gizlenen sayfaları açılmakta, halklar arası barışın, demokratik uluslaşmanın imkânı artmaktadır. Sünni, Şia devlet gelenekleri, milliyetçi gelenekler aşıldıkça halklar arası özgür birliktelik de imkân dahiline girmektedir. Bugün artık yeni bir sayfa açılmıştır. Bu coğrafyadaki halkların özgürce bir arada yaşamasının yolu aralanmıştır. 27 Şubat 2025 tarihinde başlattığımız süreç Newroz’un ruhuna uygun bir birlikteliğin temellerini yeniden diriltmek içindir.
Bunun için kültürlerin, inançların bir arada yaşayabileceğine, dar milliyetçi anlayışları aşıp demokratik entegrasyon temelinde birleşebileceğimize ve birlikte var olabileceğimize inanmamız gerekir. Tarihimizde olduğu gibi günümüzde de her türlü savaş dayatmalarını, yoksulluğu ve barbarlığı geriletebileceğimizi bilince çıkarmamız gerekir.
Komünal yaşam
2026 Newrozu bu tarihin bütün haşmetiyle güncellenmesidir. Tarih şimdileşiyor, gerçek kültürlülük temelinde bilinç bulmaya doğru büyük bir imkana ulaşıyor. Newroz’un anlamı ve gücü ‘şimdi’ olarak tarih sahnesine çıkmaktadır. Bu yılın ve önümüzdeki yılların Newrozlarının böyle bir tarihsel anlamı vardır. 2026 Newrozu kendi kökleri üzerinden dirilmekte, demokratikleşme, demokratik entegrasyon yolunda büyük bir hamleyle şimdileşmekte; Newrozlaşmaktadır. Newroz, tarihte olduğu gibi Ortadoğu merkezinde ağırlığını ortaya koyarak adeta yeniden dirilişe geçmekte, demokratik entegrasyon olarak tekrar bütün bölgede rolünü oynamaktadır. Böyle büyük bir şimdileşme yaşanıyor ve yaşanmaya devam edecektir.
Şimdiye kadar Newroz sembolik değerlerle kutlanmaktaydı. Artık Newroz, bir hayali, bir ütopyayı değil gerçekleşen, gelişen bir komünal yaşamı temsil etmektedir. Kendimizi hem anlam hem fizik olarak gerçekleştireceğimiz gündür Newroz.
Yeni bir özgürlük ahlâkı
Newroz’da bir türlü yakamızı bırakmayan her çeşit yetersiz ilişkilerden, yetersiz anlamlardan kendimizi arındıralım ve yetkin bir ilişki tarzıyla, yetkin bir anlam derinliğiyle yeni bir özgürlük ahlakı ve yeni bir estetik anlayışla yaşama yüklenelim. ‘Jin, Jiyan, Azadî’ felsefesini bütün ilişkilerimizde pratikleştirip özgür yaşama kavuşalım. Artık Newroz’un bir umut, hayal veya teori değil bir pratikleşme anı olduğunun bilincine varalım. Bu pratikleşme anına yetkin bir bilinçle yetkin bir anlam derinliğiyle karşılık verelim.
Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir. Etnik ve dini-mezhebi temeldeki parçalanmaya, kardeş kavgasına son vermekle ve bütün kültürlerin, dini-mezhebi inançların özgürlük ve kardeşlik temelinde birliğini sağlamakla buna ulaşılabilir. Kapitalist modernitenin yarattığı büyük toplumsal ve ekolojik çöküşe karşı demokratik modernitenin demokratik siyaset, ekolojik ve kadın özgürlükçü çözümünü Newroz’un özgürlük ruhuna bağlı olarak geliştirdik.
Kültür yaratan bir bölge olan Ortadoğu’nun, hegemonik güçlerin elinde bir savaş alanına dönüştürülmesine fırsat vermeyelim. Tarihte olduğu gibi günümüzde de bu büyük kültürün kendini özgürce ve gerçek kimlikleri temelinde ifade etmelerinin, bütünleşmelerinin önündeki engelleri birlikte aşabiliriz. Milliyetçilik ve mezhepçilik hastalığını geride bırakıp, halklarımızın binlerce yıllık tarihsel dayanışma kültürünü esas aldığımızda aşamayacağımız engel yoktur.
Böyle bir birliktelik ruhuyla demokratik siyaseti armağan etmek de imkân dahilindedir. Ezilenlerin binlerce yıllık mücadelesini taçlandırmak istiyorsak; bunun mekânı Doğu’da da Batı’da da kapitalist kültür ortamında değil Ortadoğu’nun gerçek özgürlük ortamında bulunabilir. Demokratik entegrasyonu bu topraklarda gerçek bir buluşma ve yeni bir insanlık, kardeşlik, dayanışma, dostluk temelinde gerçekleştirerek güncelleştirebiliriz.
Halklarımızın Ramazan Bayramı’nı kutluyor, bayramın barışa ve kardeşliğe vesile olmasını diliyorum.
2026 Newrozu ilk defa halklarımızın, halkımızın gerçekleşen demokratik entegrasyon, barış ve kardeşlik ruhuyla kutlanmaktadır. Bu ruha, iradeye tüm gücümle katılıyor, bu yıl gerçek anlamıyla ‘Yeni Gün’ olarak kutlanmaya değer hale gelen Newroz’un önümüzdeki yılların görkemli yürüyüşüne vesile olmasını diliyor; tüm halklarımıza barış diliyorum. Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.
Paşew İran rejiminin Kürt halkına uyguladığı baskının kendine has özellikler taşıdığını belirterek “Kürt siyasi kültürü geleneksel ‘Divanhan’ (geleneksel konuk evi) metodolojilerinden kurumsal diplomasiye geçiş yapmalıdır” dedi.
Manare Magazine
Kürt şiirinin yaşayan en önemli isimlerinden Abdulla Paşew, ABD-İsrail’in İran’a saldırmasından sonra yaşanan gelişmeler ve Kürtler’in bölgedeki durumuna dair değerlendirmelerde bulundu. Manara Magazine‘den Joseph Hammond’a konuşan Paşew, mevcut çatışmanın Kürtlerin kendi kaderini tayini için bir kapı aralayıp aralamadığını, Kürt siyasi birliğinin önündeki engelleri ve sınırların ötesinde Kürt kimliğini yaşatmada kültürün kalıcı rolünü değerlendiriyor.
İngiltere merkezli sitede İngilizce yapılan söyleşiyi Nihaplus okurları için Türkçe olarak yayınlıyoruz.
Kürtler ve Mevcut Savaş
Abdulla Pashew (1946, Erbil doğumlu), modern Kürt şiirinin en önde gelen seslerinden biridir. Kürt edebi modernizminin öncü figürlerinden olan Pashew, Rusya’nın Moskova kentindeki Moskova Devlet Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimi almış; ardından hayatının ve eserlerinin büyük kısmını sürgün yılları şekillendirmiştir. Onlarca yıl boyunca Almanya, Letonya, Finlandiya ve Rusya dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde yaşamış; bu deneyimler yerinden edilme, kimlik ve Kürt ulusal mücadelesi temalarını sıkça işlediği şiirine derinlemesine nüfuz etmiştir. Kendisi genellikle yaşayan en büyük Kürt şair ve yazarı olarak kabul edilir.
JOSEPH HAMMOND: İran ile ABD-İsrail koalisyonu arasındaki savaş yeni bir stratejik dönemi başlattı. Sizce İran Kürtleri bu çatışmayı bir özerklik fırsatı olarak mı görüyor, yoksa Kürt özlemlerinin dış güçler tarafından bir kez daha kullanılıp sonra terk edileceğine dair bir korku mu var?
ABDULLA PASHEW: İran’daki Kürt meselesi, sadece İran içinde değil, bir bütün olarak Orta Doğu genelinde son derece karmaşıktır. Bir yanda Kürtler, hem kadim hem de modern medeniyetin ortak yazarı olan tüm İran halkları gibi, özellikle din adamlarının ve Ayetullahların teokratik yönetimini pekiştirmesinin ardından ülkenin başına gelen kolektif görkem ve trajedileri paylaşmaktadır. Bu rejim; hakların sistematik olarak gasp edilmesini, ifade özgürlüğünün yokluğunu, kadın haklarının ihlalini, müzik gibi sanatsal faaliyetlerin yasaklanmasını ve giyim tarzı gibi kişisel özgürlüklerin kısıtlanmasını dayatmıştır. Dahası, tek bir din ve mezhebin dayatılmasıyla birlikte yaygın yoksulluk ve işsizlik; devletin ulusal gelirin “aslan payını” bölgesel aşırılıkçı gruplara, silah geliştirme faaliyetlerine ve İsrail ile Amerika gibi hayali düşmanlar uydurarak toplumu “gütmeye” ayırmasından kaynaklanmaktadır.
Bunlar tüm İran halkları için birer felaket olsa da, bu rejimin Kürt halkına uyguladığı baskı kendine has özellikler taşımaktadır; Kürtler için mevcut İran devleti çerçevesinde kalmak bir hayatta kalma meselesidir. İran medeniyetinin tamamının “Fars” mülkü olarak gasp edilmesi ve sonuç olarak Kürtlerin ve diğer ulusların bu mirastan mahrum bırakılması, onların en büyük manevi ve entelektüel sermayesinin yağmalanmasıdır. Kuşkusuz, Avrupa’daki bilimsel ve akademik kurumlar da bu yanlış anlaşılmada önemli bir paya sahiptir. İran tarihinin ve kültürünün “Farslaştırılması”, Fars olmayan halklara karşı işlenmiş büyük bir suçtur.
Kürt dili ve edebiyatının marjinalleştirilmesi, bölgenin gerçek tarihi mirasının bastırılmasıyla birleşince Kürt halkını “sessiz” bir asimilasyona doğru sürüklemektedir. Ağırlıklı olarak Sünni bir azınlık olan Kürtlerin üst düzey makamlara gelmesi engellenmektedir. İslam Cumhuriyeti Kürtçeyi resmi olarak tanımamakta; çocukların ana dillerinde eğitim alması reddedilmekte ve idari ortamlarda Kürtçe konuşulması dahi yasaklanmaktadır. Siyasi partiler yasaklanmıştır ve devlet destekli terörün pençesi, sadece İran içindeki değil, Viyana’da Dr. Qasimlo ve Berlin’de Dr. Şerefkendi suikastlarında görüldüğü gibi yurt dışındaki Kürt liderlere kadar uzanmaktadır.
Ben savaş siperlerinde kazanılan bir özerkliğe inanmıyorum; savaş bağımsızlık için verilir. Özerklik, İsviçre, Birleşik Krallık, Finlandiya ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinde görüldüğü üzere, demokrasi “geleneğinin” yeşerdiği ve karşılıklı kabul kültürünün yüksek bir seviyeye ulaştığı bir ülke için en uygun olanıdır. İran mevcut haliyle varlığını sürdüremez; ya parçalanmalı ya da “Orta Doğu’nun İsviçre’sine” dönüşmelidir.
Kürt Birliği ve Siyasi Strateji
JH: Birkaç İranlı Kürt partisi yakın zamanda rejim değişikliği ve Kürtlerin kendi kaderini tayini çağrısında bulunan yeni bir koalisyon kurdu. Sizce bu ittifak gerçek bir Kürt birliğini mi temsil ediyor, yoksa ideolojik ve tarihsel bölünmeler hala büyük bir engel mi?
AP: Doğu Kürdistan’ın Kürt siyasi partilerinin kendilerini bu dönüşümlere ne ölçüde hazırladıkları ciddi bir endişe konusudur. Nihayetinde, şeffaf bir stratejik yetkiyle desteklenen kapsamlı bir pakt, mevcut çatışmalardan çok önce onaylanmış olmalıydı. Yine de, “gecikmiş düzeltici eylem, tam eylemsizlikten iyidir.”
Kürtlerin, Orta Doğu’da Batı ve Amerika Birleşik Devletleri ile tutarlı ve kalıcı bir ittifak peşinde koşan yegane ulus olduğunu belirtmek nesnel bir değerlendirmedir. Onlarca yıldır güçlerimiz benzersiz bir sinerji içinde faaliyet göstermiştir; bu ilişki IŞİD’e karşı yürütülen kampanya sırasında zirveye ulaşmıştır. O savaş meydanlarında Kürt ve Amerikan kanı birbirine karışmıştır; bu, ortak fedakarlıkla yoğrulmuş bir ortaklığın derin bir kanıtıdır.
Ancak Kürt halkı, Batı ile olan tarihsel angajmanlar konusunda derin bir hayal kırıklığına sahiptir. ABD ve Batılı güçlerin kendi ulusal çıkarlarına öncelik vermesi uluslararası ilişkilerin yerleşik bir ilkesi olsa da, küresel devlet yönetiminde asgari bir etik sorumluluk düzeyi korunmalıdır. Çok yakın bir geçmişe bakmak yeterli: ABD, Batı Kürdistan’dan (Rojava) desteğini aniden çekerek Kürt güçlerini şu anda Şam’da konsolide olmuş aşırılıkçı unsurlarla karşı karşıya bıraktı. IŞİD ile savaşta 11.000’den fazla can feda edildikten sonra desteğin aniden kesilmesi, acı bir emsal olarak durmaktadır.
Jeopolitik çıkarlar doğası gereği akışkan olsa da, ahlaki tutarlılıktan yoksun olmamalıdır. Washington ve Avrupa’daki liderler elbette kendi seçmenlerine karşı sorumludur; ancak Kürt liderliği de tüm olası sonuçlar için kapsamlı acil durum çerçeveleri geliştirerek buna karşılık vermelidir. Hem ABD’nin hem de İsrail’in, bölgenin en büyük etnik gruplarından birini oluşturan Kürtlerle ittifak yapmaktan fayda sağladığı aşikardır. İsrail için Kürt halkı, önemli enerji ve su rezervleriyle karakterize edilen stratejik bir coğrafi koridor ve insani derinlik sağlamaktadır. Buna karşılık İsrail, Kürtlere benzersiz teknolojik ve medya yetenekleri sunmakta ve hayati bir kültürel ve diplomatik köprü görevi gören önemli bir Kürt-Yahudi diyasporasıyla bu desteği pekiştirmektedir.
Nihayetinde, Kürt siyasi kültürü geleneksel “Divanhan” (geleneksel konuk evi) metodolojilerinden kurumsal diplomasiye geçiş yapmalıdır. Liderlik, ittifaklarının parametrelerini, bu ortaklıkların spesifik getirilerini ve öngörülen sürelerini net bir şekilde tanımlamalıdır. Kürt hedefleri bu dönüm noktasında süper güçlerin çıkarlarıyla örtüşüyor ancak tekrarlanan ihanetlerin yaraları onları her zamankinden daha temkinli kılıyor.
Kültür, Şiir ve Kürt Kimliği
JH: Onlarca yılınızı Kürt kimliği ve sürgün üzerine yazarak geçirdiniz. Günümüzdeki gibi savaş ve siyasi çalkantı anlarında, şiir ve kültürel bellek Kürt siyasi bilincini şekillendirmede nasıl bir rol oynuyor?
AP: Sadece şiir ve diğer edebi formlar değil; Kürt müziği, dansı ve hem kadınlar hem de erkekler için geleneksel kıyafetler de Kürt yurtseverliğini desteklemede, ortak bir tarihe, kültüre ve coğrafyaya dair derin bir aidiyet duygusunu güçlendirmede hayati bir rol oynamaktadır.
Kitle iletişim araçlarının sınırsız ilerleyişi ve bilgi teknolojisi devrimi, dünya genelindeki Kürtler için elektronik bir “Birleşik Dijital Kürdistan” oluşturdu. Sykes-Picot Anlaşması ile dayatılan yapay sınırları aşarak, daha önce hiç olmadığı kadar manevi bir bağ kuruyorlar. İtiraf etmeliyiz ki, Kürt “dijital devleti” köklü bir kültürün temeli olmadan ortaya çıkamazdı.
16. yüzyılda Kürt şair Melayê Cezîrî kendisini Kürdistan’ın avizesi olarak görüyor; camiyi, kiliseyi, sinagogu ve Ezidilerin kutsal “Laleş”ini tek bir evrensel saygı merceğinden izliyordu. 17. yüzyılda büyük Kürt şair Ehmedê Xanî, Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları arasındaki 1514 Çaldıran Savaşı’nın ardından Kürdistan’ın ilk bölünmesinin trajedisini çoktan hissetmişti. Bu derin Kürt hissiyatı, edebi eserlerinin her yanına canlı bir şekilde yansımıştır. Şair, Kürtleri birleşmeye ve egemenliklerini genel olarak sanat, özel olarak da müzik ve şiir yoluyla tesis etmeye çağırmıştır. Bunlar, hem Kürdistan içinde hem de dünya genelinde Kürtler arasında bağımsızlık ruhunu ilerletmede, ortak bir empati ve kader duygusunu yaymada aktif bir rol oynamıştır. Ayşe Şan ve Hasan Zirak’ın şarkıları sınırları pasaportsuz geçti; Kürt şiiri sınırları sınır muhafızlarından vize almadan aştı. Uzun zamandır şiir ve müzik, Kürt siyasi partilerini ve örgütlerini gözle görülür şekilde geride bırakmıştır.
Pek çok Kürt partisi iki yıkıcı ideolojik değirmen taşı arasında sıkışıp kalmış durumda: radikal siyasal İslam ve aşırılıkçı Stalinist düşünce. Gerçeklikten kopuk, bu ithal ve köksüz ideolojiler modern çağın sorularına cevap verememektedir. Her iki taraf da din veya sınıf ideolojisi zemininde koşulsuz, mutlak bir “kardeşlik” talep ediyor ancak belirli bir kimliğe inanmıyorlar. En dikenli sorulardan kaçıyorlar: Dilinizin, milli bayramlarınızın, kıyafetlerinizin, şarkılarınızın ve folklorunuzun yasak olduğu bir ülkede kardeşlikten nasıl söz edilebilir? Ataerkil-feodal zihniyetlerin, “büyük birader” komplekslerinin ve efendi-köle dinamiklerinin hakim olduğu bir bölgede, bağımsızlığınızı hakim gücün tanımladığı bir “demokrasiye” nasıl bağlayabilirsiniz?
Kürt Milliyetçiliğinin Geleceği
JH: Son zamanlarda Suriye’den İran’a kadar Kürtler, Kürt milliyetçiliğinin güçlü kaldığını ima etmek için “1+1+1+1=1” gibi sloganlar atıyorlar. Kürt milliyetçiliğinin eskisinden daha güçlü olduğunu düşünüyor musunuz?
AP: Kürt milliyetçiliğinin henüz katılaştığına (tam olarak şekillendiğine) inanmıyorum. Bu güçlü bir duygu ancak hala “tam pişmemiş” durumda ve net bir stratejik çerçeve veya program içine yerleştirilmedi. Şu an var olan şey, büyük ölçüde egemen ulusların zorla yürüttüğü Araplaştırma, Türkleştirme ve Farslaştırma saldırılarına karşı bir tepkidir. Milliyetçilik dediğimde unutmamalıyız ki Kürt milliyetçiliği “çekingen” bir milliyetçiliktir; en yüksek noktasında yurtseverliktir. Kibirli değildir; herhangi bir dili yasaklamaya veya herhangi bir toprağı almaya çalışmaz, Kürtleri diğer halklardan üstün görmez. Bu Kürt yurtseverliğinin özü; dilin, geleneklerin, inançların ve Zagros ile Toros dağlarının ve vadilerinin insanlarının bin yıllık karakterinin korunmasıdır.
Kürdistan halkının gelenekleri; bu kadim ulusun renkli kültürü, toprağı ve zengin dili, Kürtlere ait olduğu kadar insanlığa da aittir. Kürdistan medeniyetin ana beşiğidir; Kürdistan tarihini ve toprağının, dilinin ve kültürünün kalbini bilmeden insanlığın evrimini gerçekten kavramak mümkün değildir.
Kürt milliyetçiliği – ya da daha doğru bir ifadeyle Kürt yurtseverliği – aydınlar arasında uzun süredir yeşermiş olsa da, kendisini sistematik olarak örgütlemeyi başaramamıştır. Çoğu Kürt liderin karakteri muhafazakar ve tereddütlü olmaya devam ediyor. Bu parti liderleri daha çok “Büyük Biraderler” veya kabile reisleri gibi davranıyorlar; bağımsızlığı ve özgürlüğü imkansızlıklar olarak görüyorlar. Kürdistan’da parti, aşiretin modern bir biçiminden ibarettir. Müzakerelerde asla kağıt kalem kullanmazlar. Orta Çağ Divanhan tarzında tüm anlaşmaları sözlü olarak yürüten, sadece sözlü vaatlerde bulunup alan “soylu eşkıyalar” gibi hareket ederler.
İkinci Dünya Savaşı ve Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kurulması sırasında, Kürt bağımsızlığı ilkesi üzerine JK (Komeley Jiyanaway Kurdistan) adlı bir örgüt kurulmuştu. Bu, ilk gerçek bağımsızlık yanlısı örgüttü. Ancak çok geçmeden Sovyetlerin “Halkların Kardeşliği” ve Stalinist ideolojisinin etkisi hedefi “özerklik”e kaydı. O andan itibaren Kürtler; Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi demokratikleştirme yükünü üzerlerine aldılar. Fabrikası olmayan ilkel bir tarım ülkesinde, kendi dili yasaklanmış bir halk için öncelik “proletaryanın zaferi” haline geldi. 1959’da Süleymaniye’de bir grup aydın KAJIK’ı kurdu ancak Iraklı ve Kürt partiler bu seçkin grubu “emperyalizmin uşakları” olarak damgaladı ve hareket sonunda dağıldı.
Şimdi bile, onlarca felaket ve çöküşten sonra – “özerklik” adına yüz binlerce masum Kürdün ölümünden ve binlerce köyün yakılmasından sonra – bağımsızlık fikri şurada burada tartışılıyor. Ben bu vizyonun bir geleceği olduğuna ve hedefine ulaşacağına inanıyorum. Kürdistan’ın bağımsızlığı, Orta Çağ kökenlerini terk etme belirtisi göstermeyen bir Orta Doğu’nun demokratikleşmesinden çok daha kolaydır. Demokrasi ve federalizm aynı madalyonun iki yüzüdür; demokrasi bu bölgede başarılması on yıllar veya yüzyıllar alabilecek uzun, inişli çıkışlı bir süreçtir. O zamana kadar asimilasyonumuz garanti altındadır. Kendilerini korumak ve yok olup gitmekten kaçınmak için Kürtler ülkelerini özgürleştirmelidir. Bağımsızlıklarını artık despot işgalci rejimlerin “demokratikleşmesine” bağlamamalıdırlar.
Bazı Avrupa Birliği üyesi ülkeler, bu ayın başlarında Akdeniz’de vurulan Rus yapımı sıvılaştırılmış doğal gaz tankerinin ekolojik ve güvenlik bakımından acil risk oluşturduğu konusunda uyarıda bulundu.
3 Mart’ta uluslararası medya kuruluşları, Rusya’ya ait bir sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) tankeri olan Arctic Metagaz’ın Akdeniz açıklarında alev aldığını ve hasarlı bir şekilde Akdeniz’de yüzdüğünü bildirmişti.
Rusya, “gölge filoya” ait olan geminin Ukrayna deniz insansız hava araçları (İHA) tarafından saldırıya uğradığını öne sürdü. Ancak Ukrayna bu iddialara ilişkin henüz bir açıklama yapmadı.
Gölge filo, yaptırım uygulanan ülkelerin (Rusya, İran, Venezuela vb.) petrol ve petrol ürünlerini uluslararası kısıtlamaları aşarak taşımak için kullandığı tanker filosudur. Bu kavram, özellikle Rusya’nın 2022 Ukrayna işgali sonrası Batı ülkelerinin Rusya petrolüne fiyat tavanı uygulamasının ardından gündeme gelmiştir. Batı'nın enerji yaptırımlarını ve fiyat tavanlarını aşmayı hedefleyen bu gemiler, sahte konum verileri gibi belirli yöntemlerle ile uluslararası denetimlerden kaçmaktadır.
Reuters, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği (AB) ve Birleşik Krallık tarafından yaptırım uygulanan geminin Malta kıyıları yakınlarında alev aldığını bildirdi. Bazı haber kaynakları ise olayın Libya kıyılarına daha yakın bir noktada meydana geldiğini aktardı.
Bu saldırılar acil risk oluşturuyor
Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis, Malta Başbakanı Robert Abela, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides ve İtalya Cumhurbaşkanı Pedro Sánchez; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e 18 Mart’ta hasarlı tankerin yol açacağı risklere ilişkin bir mektup yolladı. Mektupta, geminin Malta ile İtalya arasında uluslararası sularda sürüklendiği belirtilerek durumun çifte bir kriz yarattığı vurgulandı.
AB ülkeleri, son dönemde Akdeniz ve Karadeniz’de gemilere yönelik saldırıların arttığını belirterek bu durumların deniz güvenliği ve deniz ekosistemi açısından “acil risk” oluşturduğunu vurguladı. Mektupta, olayın uluslararası hukuk çerçevesinde soruşturulmasının ve sorumluların hesap vermesi gerektiğinin hayati önem taşıdığı ifade edildi.
Mektupta geminin taşıdığı özel LNG yükü ve hasarlı durumu nedeniyle AB deniz alanının kalbinde büyük bir ekolojik felaket ihtimalinin doğduğu kaydedildi. Ayrıca Avrupa Deniz Güvenliği Ajansı’nın (EMSA) devreye girerek deniz gözetimi, kirlilik izleme ve teknik destek sağlaması istendi.
Reuters‘ın aktardığına göre, İtalya Sivil Savunma Ajansı 18 Mart’ta yaptığı açıklamada son iki haftadır Akdeniz’de sürüklenen hasarlı tankerin artık Libya’nın arama ve kurtarma sularına girdiğini duyurdu.
Gazeteci Akbar Notezai, Pakistan ve İran sınırına çekilen çitlerin sınır kasabasındaki halka ekonomik ve toplumsal etkilerini anlatıyor.
Belucistan’daki Pakistan-İran sınır kapısı, Tafran. Fotoğraf: Arab News
On yıllardır İran’dan yapılan ithalat, İran ve Afganistan ile sınırı olan Belucistan eyaletinin Chagai şehrinde bulunan ücra bir kasaba olan Taftan’ın nüfusunu ayakta tutuyordu. Taftan’dan 600 kilometre uzaklıktaki eyalet başkenti Quetta’da yaşayan 19.259 Belucistanlı, gıda ve petrol konusunda büyük ölçüde İran’a bağımlıydı.
28 Şubat’ta başlayan protestoların ardından iki komşu ülke arasındaki sınır kapatıldı. Bu durum, Taftan ve eyaletteki diğer sınır bölgelerini fiyat değişimlerine karşı savunmasız bıraktı. Bu, ilk kez yaşanan bir durum değildi. Yakın geçmişte, bölgedeki güvenlik sorunları sık sık bu tür sınır kapatmalarına yol açmıştı.
Binlerce Pakistanlı şu anda hayatlarından endişe duyarken sınır geçişlerinin her iki tarafındaki kamyon şoförleri mahsur kalmış durumda ve kolay bozulan malları yavaş yavaş bozuluyor. Yerel bir iş adamı olan Mohammad Ilyas, “Bu temel ihtiyaçlar gecikirse açlıktan öleceğiz” dedi. Sürücülerden Haleem Baloch, İran’ın Sistan-Belucistan bölgesine patates taşıdığını, ancak sekiz gündür mahsur kaldığını ve ürünlerinin bozulmaya başladığını söyledi.
Yükselen fiyatlar
“Depoyu 1500 rupiye (238,02 TL) doldurdum,” dedi Asif Baloch, Ramazan sırasında Taftan’daki çarşıda onunla karşılaştığımda. “Savaştan önce bir litre benzin 190 rupi (30,15 TL) idi, grevlerden sonra ise 250 rupi (39,67 TL) oldu.” İran petrolü satan yerel bir dükkan sahibine göre ise bu fiyatlar o zamandan beri %157’lik bir artışla 500 rupiye (79,34 TL) fırladı.
Sınır çitleri ve sınır ticareti
909 kilometrelik Pakistan-İran sınırı boyunca belirli bölgelerin çitle çevrilmesine, ülkeleri harekete geçmeye zorlayan bir dizi olayın sonucunda 2018-2019 yıllarında başlandığı bildiriliyor. Bu gelişmelerin merkezinde, 2003 yılında Abdul Malik Reki tarafından kurulan ve yönetilen Sünni Beluç militan grubu Jundullah’ın (Tanrı’nın Askerleri) ortaya çıkışı yer alıyordu.
İran’ın baskısı altında, iki taraf daha iyi bir güvenlik yönetimi için sınırı ortaklaşa çitle çevirme konusunda uzlaştı. The Economic Development of Balochistan kitabının yazarı ve kalkınma analisti Syed Fazl-e-Haider, bu durumun sınır ötesi ticareti etkilediğini söyledi.
Bu durum, sınır ötesi ticareti daha da zorlaştırdı. Zira 2013 yılında ABD, Pakistan’a İran ile herhangi bir petrol ve doğalgaz anlaşmasını yasaklayan yaptırımlar uygulamıştı. Amerikan baskısına dayanamayan Pakistan, komşu ülkeyle yaptığı doğalgaz boru hattı anlaşmasını hayata geçiremedi. Sonuç olarak, İran petrolü yasal olmayan kanallardan kaçak olarak ülkeye getirilmeye başlandı. Pakistan İstihbarat Raporu’na göre, İranlı tüccarlar her yıl 1 milyar ABD dolarından fazla değerde yakıtı Belucistan’a kaçak olarak sokuyor.
Çitlerin etkisi
Sınır çitleme önlemlerinden etkilenen tek sınır kasabası Taftan değildi. Belucistan’ın Washuk bölgesindeki bir sınır kasabası olan Mashkhel’den Zamyad marka kamyonet şoförü Ghaffar Reki: “İran ile sınır ticaretimiz, ABD ve İsrail öncülüğündeki İran saldırılarından çok önce durma noktasına gelmişti.”
Ghaffar Reki, “Petrol hariç, İran malları Washuk’a gelmiyor. Günlük ihtiyaçlarımızı ya Quetta’dan ya da Taftan’dan satın alıyoruz ve nakliye masrafları nedeniyle üç katı ücret ödemek zorunda kalıyoruz” diye ekledi. Ghaffar, geçmişte İran ile Pakistan arasındaki sınırın açık olduğunu söyledi. Kız kardeşinin Reki Baloch aşiretinden birisiyle evlendiği için Belucistan’ın İran tarafında yaşadığını ancak son beş yıldır onu ziyaret edemediğini ve birbirlerinden kopuk kaldıklarını söyledi.
Ekonomist Kaiser Bengali, halkını öncelikli görmeyen Pakistan hükümetini suçluyor ve hükümetin Belucistan’daki halkının hayatını kolaylaştırmakla ilgilenmediğine inanıyor.
Quetta Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Ayub Mariani: “İranlılar tarafından herhangi bir engel yok. Pakistan ile ticaret hacmini artırmaya hevesliler. Ama biz ilgilenmiyoruz.”
Yerel araştırmacı Muhammed Arif, sınırın her iki tarafındaki Beluçların artan ticaret kısıtlamalarıyla karşı karşıya olduğunu ve İran-Pakistan siyasi ilişkilerinin de bir etken olduğunu söyledi: “İki ülke arasında güven eksikliği var. Bu da aralarındaki ticareti zorlaştırıyor.
Aceleyle eve dönüş
Pakistanlı yetkililere göre, ABD ve İsrail’in saldırılarının hemen ardından İran’da yaşayan 35.000 Pakistanlı vatandaş, Belucistan’daki Taftan ve Gabd-Rimdan sınır kapılarından Pakistan’a dönecek.
Tahran’da yaşayan öğrenci Ali Nawaz, şehre yönelik saldırıları duyar duymaz hemen eve dönmeye karar verdiğini belirterek, korkunun çok büyük olduğunu ekledi: “Pakistan’a canlı olarak dönemeyeceğimizi düşündük.”
İran sınırındaki Chaghi, Washuk, Gwadar, Kech ve Panjgur ilçeleri sınır ötesi ticarete tamamen bağımlıyken Belucistan'ın geri kalanı dolaylı olarak bağımlıdır.
Ekonomist Bengali, İran’dan gıda ve petrol girişinin durması halinde, sınır kasabalarındaki halk için yıkıcı ekonomik sonuçlar doğacağını vurguladı. “Quetta hariç, Belucistan’da Pakistan Devlet Petrol Şirketi’ne (PSO) ait benzin istasyonları neredeyse hiç yok ve olanlar da çok az.”
Kısa bir süre önce Taftan’a yaptığım ziyaret sırasında, sınırın sınırlı ticaret için açık olduğunu gördüm. İran’dan temel ihtiyaç maddelerini getiren bir hamal olan Amanullah, ailelerin halihazırda karşı karşıya olduğu ve savaşla daha da kötüleşen zorluklara dikkat çekti: “Beslemem gereken beş çocuğum var ve sınır açıkken günde 2000 rupi (317,36 TL) kazanıyordum. O zaman bile, ailemin masraflarını karşılamak için borca girmek zorunda kalıyordum.”