Ateşkes sonrası sessiz savaş: İran’ın Kürt cephesi

2026’da İran ve rakipleri arasında sağlanan ateşkes bölgede tansiyonu düşürse de Kürt muhalefeti için durum farklı. Sınır hattında dronlar ve operasyonlarla devam eden bu “sessiz savaş,” ateşkesin barış değil sadece strateji değişikliği olduğunu kanıtlıyor.

Süleymaniye’ye yönelik bir dron saldırısı, Fotograf: Rudaw

İran ile dış rakipleri arasında 8 Nisan 2026’da ilan edilen ateşkes, pek çok kişi tarafından bölgedeki gerilimin düştüğünün bir işareti olarak görüldü. Ancak İranlı Kürt muhalif hareketler için bu, barış anlamına gelmiyordu. Rojhilat (Doğu Kürdistan) ile Irak Kürt Bölgesi arasındaki alanda çatışma sona ermedi; sadece biçim değiştirdi.

Uluslararası ilgi İran, ABD ve İsrail üzerine yoğunlaşmışken, İran-Irak sınırı boyunca başka bir çatışma devam ediyordu. Ateşkesten sonra İran’ın askeri operasyonları, daha doğrudan Kürt muhalif gruplara odaklanmış göründü. Bu gruplar dronlar, füzeler, tutuklamalar ve güvenlik baskılarıyla hedef alındı.

Durumun “sessiz savaş” olarak adlandırılmasının nedeni budur. Resmi bir savaş değildir ve ortada resmi bir deklarasyon yoktur. Ancak saldırılar, baskı, korku ve ölümler devam etmektedir. Bölgedeki diğer çatışmalara kıyasla uluslararası alanda çok daha az ilgi gördüğü için “sessiz” kalmaktadır.

Ateşkesten hedefli saldırılara

Ateşkesten sonra İran’ın askeri odağı; aralarında İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI), Komala ve PAK’ın da bulunduğu, Irak Kürdistanı merkezli Kürt muhalif gruplara kaymış göründü.

İnsan hakları ve bölgesel izleme örgütlerinin raporları, şiddetin ateşkesten sonra sona ermediğini, aksine İranlı Kürt muhalif gruplara yöneldiğini gösteriyor. CPT Irak Kürdistanı, 8-24 Nisan 2026 tarihleri arasında 48 saldırı kaydetti. Bu saldırıların 37’si İranlı Kürt muhalif kamplarını ve üslerini hedeflerken, ABD diplomatik veya askeri tesislerine yönelik saldırı sayısı yalnızca dörttü. Aynı rapor, ateşkes sonrası saldırıların yüzde 75’inin doğrudan Devrim Muhafızları (DMO) tarafından gerçekleştirildiğini, yüzde 25’inin ise bağlı gruplara atfedildiğini belirtti. Kürdistan İnsan Hakları Ağı ve Hengaw gibi insan hakları örgütleri de DMO’nun PDKI ve Komala bağlantılı bölgelere düzenlediği, Kürt muhalif üyelerin ve sivillerin ölümüyle sonuçlanan ölümcül saldırıları belgeledi.

Bu tablo, İran’ın güvenlik odağında net bir kayma olduğuna işaret ediyor. Tahran, bu Kürt grupları hem İran içindeki Kürt bölgeleriyle bağlantılı oldukları hem de Irak Kürt Bölgesi’nde üslendikleri için sınır ötesi bir tehdit olarak görüyor. Kürt gruplar için ateşkes gerçek bir güvenlik getirmedi; sadece İran baskısının yönünü değiştirdi.

“Sessiz Savaş”ın coğrafyası

Bu çatışma esas olarak, İranlı Kürt muhalif grupların uzun yıllardır üslerinin bulunduğu dağlık İran-Irak sınırı boyunca, özellikle Süleymaniye ve Hewler (Erbil) çevresinde yaşanıyor.

Nisan 2026 ortalarında, Süleymaniye yakınlarındaki Surdash bölgesini bir dron saldırısı vurdu. Saldırıda, Kürdistan Emekçileri Topluluğu (Komala) mensubu genç bir kadın peşmerge olan Gazal Mawlan Chaparabad ağır yaralandı ve daha sonra hayatını kaybetti. HANA İnsan Hakları Örgütü hukuk ekibinin raporuna göre, kendisi önce Shorsh Hastanesi’nde acil müdahale almış, ardından ileri görüntüleme ve uzman travma bakımı gibi üst düzey tedaviye ihtiyaç duymuştu. HANA ayrıca, hastanelere kabulünün veya transferinin geciktirildiği ya da reddedildiğine, bu gecikmeler sırasında durumunun kötüleştiğine dair ciddi iddialarda bulundu. Bu vaka, Kürt muhalif kamplarının ve yakınındaki uzak bölgelerin, sadece saldırıların kendisi nedeniyle değil, aynı zamanda yaralıların gelişmiş tıbbi bakıma ulaşmada yaşayabileceği zorluklar nedeniyle dron saldırıları sonrası özellikle savunmasız olabileceğini gösteriyor.

Ghazal Mawlan Chaparabad (hana.org)

Birkaç gün sonra, Hewler yakınlarındaki Jezhnikan kampına bir saldırı daha düzenlendi. Rudaw’ın haberine göre, bir dron saldırısında bir peşmergenin oğlu olan Shahin Azarbarzin hayatını kaybetti, babası ise ağır yaralandı. Kurdistan24 de kampın sivillere ev sahipliği yaptığını, yaralılar arasında kadın ve çocukların da bulunduğunu bildirdi. Bu durum, söz konusu kampların sadece askeri veya siyasi alanlar olmadığını; buralarda ailelerin ve sivillerin de yaşadığını gösteriyor. Gazal Mawlan vakasıyla birlikte bu durum, uzak kamp bölgelerindeki yaralıların saldırılardan sonra acil bakıma ne kadar hızlı ulaşabileceği konusundaki endişeleri artırıyor.

Tehlike savaşçılar veya askeri alanlarla sınırlı değildi; sivil alanlar da risk altındaydı. Sonuç olarak, birçok Kürt kampı ve yakınındaki topluluklar şu anda sürekli bir güvensizlik içinde yaşıyor.

Rojhilat iç baskı altında

Aynı zamanda, İran’ın Kürt bölgeleri içindeki baskı da arttı. Hengaw, İran makamlarının sivil giyimli güçlerin varlığını artırdığını; Sine (Senendej) çevresindeki şehir girişlerinde, şehirlerarası yollarda ve köy yollarında yeni kontrol noktaları oluşturduğunu bildirdi. Ayrıca, korku yaratmak, olası protestoları önlemek ve kamusal alanı kontrol etmek amacıyla bazı Kürt sınır bölgelerine güvenlik bağlantılı güçlerin konuşlandırıldığı belirtildi. Raporda bazı Kürt sınır bölgelerinde Haşdi Şabi güçleri, tanklar ve zırhlı araçlardan bahsedildi. Washington Kürt Enstitüsü’nün (WKI) bir bülteni de Kürt bölgelerinde genişletilen askeri ve vekil güç konuşlandırmalarını tarif etti. Bu raporlar bir bütün olarak, Kürt bölgelerinin ateşkesten sonra daha güçlü bir kamu güvenliği kontrolü altına alındığını gösteriyor.

Kürt halkı için bu; daha fazla gözetleme, daha az hareket özgürlüğü ve sürekli baskı anlamına geliyordu. Aynı döneme ait insan hakları raporları, emre tabi olmayan tutuklamalardan, aileyle iletişim kurulmasına izin verilmeyen gözaltılardan ve bir Kürt siyasi mahkumun infazından bahsetti. Örneğin KHRN, Bukanlı Yousef Karimi’nin tutuklandığını ve ailesiyle iletişim kurmasına izin verilmediğini bildirdi. Ayrı bir gelişmede Hengaw, Kürt siyasi mahkum Naser Bakrzadeh’in ölüm cezasının İran Yüksek Mahkemesi tarafından onanmasının ardından Mayıs 2026’da infaz edildiğini duyurdu.

Bu eylemler, İran’ın aynı anda iki strateji kullandığını gösteriyor: İran dışında, Irak Kürdistanı’ndaki Kürt muhalif grupları zayıflatmaya çalışırken; İran içinde, Rojhilat’taki siyasi hareketliliği durdurmaya çalışıyordu.

İran bunu neden yapıyor?

Fotograf: Rudaw

İran’ın stratejisi istikrarsızlık korkusuna dayanıyor gibi görünüyor. 2026 başındaki daha geniş çaplı kriz sırasında Chatham House, Kürt muhalif grupların, ABD’den gelen olası bir Kürt ayaklanmasına dair karışık mesajlar nedeniyle baskı ve belirsizlikle karşı karşıya kaldığını bildirdi. Ayrıca, Irak merkezli Kürt grupların teoride İran içinde daha geniş bir muhalefet faaliyeti için alan açabileceği, ancak İran güvenlik güçlerinin şiddet kapasitesinin hala yüksek olması nedeniyle bunun çok riskli olacağı not edildi.

Bu nedenle, ateşkes sonrası saldırılar bir uyarı olarak anlaşılabilir. İran; Kürt grupların yeniden örgütlenmesini durdurmak, sınır ötesi ağlarını zayıflatmak ve hem Rojhilat’ta hem de sınırın öteki tarafındaki Kürt mobilizasyonunu engellemek istiyordu. Bu anlamda, ateşkes sonrası saldırılar rastgele değildi; hem İran içindeki hem de dışındaki Kürt siyasi faaliyetlerini kontrol etmeyi amaçlayan bir güvenlik stratejisinin parçasıydı.

Çatışma sona ermedi, sadece biçim değiştirdi

Nisan 2026 ateşkesi daha büyük bir bölgesel savaş riskini azaltmış olabilir, ancak her yere istikrar getirmedi. Kürt muhalif hareketler ve Rojhilat ile Irak Kürdistanı arasındaki geniş bölge için çatışma, resmi olarak tanınmasa da devam etti.

Bu, büyük savaşların yaşandığı geleneksel bir savaş değildi. Dronlar, gözetleme, tutuklamalar ve hedefli saldırılar yoluyla yürütülen bir çatışmaydı. Bu nedenle, Rojhilat’taki durum gerçek bir barış değil, dönüşmüş bir çatışmaydı.

İran’daki Kürt meselesi artık sadece dahili bir sorun değil; daha geniş bir bölgesel güvenlik mücadelesinin parçası haline geldi. Çatışma sona ermedi; sadece daha sessiz, daha az görünür ve dünyanın göz ardı etmesi daha kolay bir hale geldi.

Engelliler Onur Yürüyüşü: “İlk çoban ateşini Amed’te yakıyoruz”

İlk defa gerçekleştirilecek olan “Engelliler Onur Yürüyüşü” yarın Diyarbakır’da düzenleniyor. DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi, bu yürüyüşün mevcut beden anlayışına karşı bir itiraz olduğunu belirtti.

Fotoğraf: Diken / @KentSavunmasi

Türkiye’de ilk defa düzenlenen Engelliler Onur Yürüyüşü 3 Mayıs’ta Diyarbakır’da gerçekleştirilecek. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeler ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Engelliler Komisyonu tarafından yürütülen bu yürüyüş, toplumların ve iktidarların dışladığı engellileri ve engellilerin taleplerini görünür kılmayı hedefliyor.

“Bu onurda senin de izin olsun” şiarıyla saat 12.00’de Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi önünde toplanılıp Sümer Park’a kadar yürünecek.

DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi, engelliler adına düzenlenen yürüyüş için Niha+‘ya değerlendirmelerde bulundu.

Çelebi; yürüyüşün amacının insanlık onurunu hedef alan yaklaşımları direnişe dönüştürmek, bireyselleştirilmiş olan engelliliğin toplumsal yönünü göstermek, toplumsal bir itirazı yükseltebilmek, engellilere yönelik bir şiddet biçimi olan sağlamcılığın tecrit şeklindeki politikalarını ortadan kaldırabilmek olduğunu belirtti.

“Kendi olma halinin kendisi bir onur olmalı”

Çelebi’ye göre kendi olma halinin kendisi zaten bir onur olmalı. Onurun, tüm canlıların var olma biçimlerine dair devredilemez bir hak olduğunu belirten Çelebi, yürüyüşün neden bir “onur” yürüyüşü olduğunu açıkladı:

“Engellilere yönelik sağlamcılığın oluşturmuş olduğu ayrımcı ideoloji, tam da insanlık onurunu hedef alan bir saldırıdır. Dolayısıyla biz sözü buradan, bu başlangıç noktasından kurmak istiyoruz. Mesela bir engelliye karşı kendini normal olarak gören, kendi bedeninde bir güç biriktiren o iktidar zihniyeti tam da insanlık onurunu hedef alıyor. Okuldaki bir nöroçeşitlinin maruz kaldığı saldırının ve şiddetin tam da bir onur meselesi olduğunu ya da tekerlekli sandalye kullanan bir arkadaşımızın sokaklarda özgürce dolaşamamasının, dışlanmasının aslında tam da bir onur meselesi olduğunu, tüm haklarımızın onurlu bir varoluş mücadelesi olduğunu vurgulamak istiyorum.”

“İlk çoban ateşini Amed’ten yakmak istedik”

Uzun zamandır Dem Parti Engelliler Komisyonu olarak alanda çalışmalar yaptıklarını anlatan Çelebi, daha önce üstünde düşünülmemiş, söz kurulmamış bir alana dair bir manifestoları olduğunu söyledi ve komisyon olarak yürüttükleri çalışmalardan bahsetti.

“DEM Parti Engelli Manifestonumuz HDP döneminde yazdığımız bir ayrımcı tabirler raporumuz var. Çünkü mevcut resmi söylemlerde her an ve her dakika sağlamcılığı üreten bir dil var. Barışı nefret diliyle, düşmanlık diliyle nasıl inşa edemezsek sağlamcının da kullanmış olduğu dildeki ideolojinin negatif pratiklerini ortadan kaldırabiliyoruz. Uzun zamandır “Sağlamcı kimdir?”, “Sağlamcı nasıl çalışır, nasıl konuşur?”, “Teknolojiyi nasıl da inşa ederiz?” gibi çalışmalar yapıyoruz panellerle, çalıştaylarla.”

Çelebi, engelliliğin sadece engellilerin meselesi olarak görüldüğü için politik sözün çok itibar görmediği bir alan olduğu tespitini yapıyor. Diyarbakır’daki 25 Kasım Kadına Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde sağlamcılığa ilişkin dövizlerin olması noktasında arkadaşlarıyla ortaklaştıklarını anlatan Çelebi, 25 Kasım’daki dövizlerin herkese kesişimsel mücadeleyi sorgulattığını ifade etti:

“‘İçindeki sağlamcıyı sustur.’ diye bir pankartımız vardı. Bir barış annemiz bu pankartı tuttuğu zaman, annenin elinde görülen bu pankart bütün Diyarbakır’da konuşuldu. Döviz, birçok kişiye ‘Sağlamcı kimdir?’ sorusunu sordurttu ve bu bir anlamda, demokratik alanlarda, özgürlükçü alanlarda ıskaladığımız kesişimsellik meselesini ortaya çıkardı. Eğer mevcut özgürlük arayışlarımızı bu kesişimsel noktalarda birbirimizin sözüne sahip çıkarak savunuyorsak çok daha görünür oluyoruz. Farklı mahallelerde farklı alanların sorularını da sordurmaya başlıyoruz. Amed’i yürüyüş için seçmemizin en büyük nedeni, uzun süredir sordurmaya çalıştırdığımız soruyu barış annemizin buradan sordurması ve tabii ki Amed’in bir özgürlükler şehri olması. Biz bu özgürlükler şehrinden ilk çoban ateşini yakmak istedik.”

Çelebi, iktidarın engellilere yönelik politikalarını eleştirerek özgürleştirici bir paradigmanın benimsenmesi gerektiğini savundu. Çelebi, sağlamcı ideolojinin yalnızca iktidar politikalarında değil, toplumun geniş kesimlerinde ve özgürlükçü alanlarda da yeniden üretildiğine dikkat çekti.

“Sağlamcı politikalar Platon’a kadar uzanıyor”

Çelebi, engellilere yönelik dışlayıcı politikaların yalnızca belirli bir alanla sınırlı olmadığını vurgulayarak “Sanatta, istihdamda, sokakta, parkta, evde, siyasi alanda, kültürde, her alanda sağlamcı politikalar var” dedi.

Engelliler komisyonu olarak mevcut sistemi kuşatan tahakküm zincirlerine dair her yerde söz kurduklarını belirten Çelebi, bunun beden anlayışına olan bir itiraz olduğunu vurguladı. Bedene dair kabullerin yeni baştan sorgulanması gerektiğini ifade eden Çelebi, sistematik tahakkümün köklerinin daha derine uzandığını aktardı:

“Platon, sağlamcı biyopolitikanın temelini atan zihniyettir, ırkın iyileştirilmesini sağlam bedenle eşleştirmiştir. Aristoteles ise kadını ‘eksik erkeklik’ olarak tanımlamıştır. Buradaki cesaretliliğin sağlamcı bir yanı vardır. Bu sağlamcı ideolojinin inşasının Aristo’ya kadar dayandığını söyleyebiliriz.”

“Özgürleştirmeyen politikaların bir katkısı yok”

Çelebi, mevcut engellilik anlayışının bireyi “aciz, yük ve bakıma muhtaç” olarak kodladığını söyledi. “Bedeni hasarlı gören, onu eve kapatan, ne işin var sokakta, ne işin var senin sanatta, kültürde, siyasette diyen bir yaklaşım biçimi var” diyen Çelebi, söz konusu anlayışın “bağımlı kılan” politikaları doğrudan şekillendirdiğini belirtti.

Çelebi, sağlamcı zihniyetin yalnızca iktidar politikalarında değil özgürlük mücadelesi yürüten yapılarda da kendini gösterdiğini belirterek “İktidarın mevcut politikaları resmi sağlamcı ideolojiden şekilleniyor. Ama biz toplumsal olarak ya da özgürlükler mücadelesi yoluna çıkmış zihinler olarak da bu zihni dönüştürme noktasında çok mahir değiliz, çok istekli değiliz açıkçası” dedi.

Belirli ezberlerin, alışılan yolların ve düşünme biçimlerinin olduğunu söyleyen Çelebi, bu ezberlerin çok konformist olduğunu açıkladı:

“Biz bütün politikaların, bütün desteklerin özgürleştirici olmasını savunuyoruz. Özgürleştirmeyen politikaların engellilerin hayatına bir katkısı yok. Sonuç olarak onurlu ve özgür bir yaşamdan bahsediyoruz.”

Çelebi, özgürlükçü ve demokratik kurumların yapması gerekenleri ise şöyle özetledi:

“Bizim bütün demokratik örgütleriyle gerçekten bedene karşı bir itirazımızın olması gerekir. Engellilik meselesinin, bedene olan yaklaşımlarımızın, özellikle bu modern toplumdaki metaya dönüştürülmüş tüketici bedenin bir türlü ‘tanımlanamama hezeyanının’ ideolojik bir inşa olduğunu anlamalı ve bunun ideolojik bir mücadele hattı olduğunu görmemiz gerekiyor.”

“Engellilik siyaset üstü değil, politik bir mücadele”

Komisyon, engelliliğin birçok siyasi yapı tarafından “siyaset üstü bir mesele” olarak sunulmasını da eleştiren Çelebi, bu mitin kırılması gerektiğini vurguladı:

“Tam da politik bir mücadele olduğunu, dolayısıyla sözün de politik bir yerden kurulması gerektiğini ve diğer politikalarla bu hatların birleştirilmesi gerektiğini düşünüp burada bir mücadele yürütüyoruz. Mücadelenin aynı değerde, aynı önemde, sözün de aynı önemde ve aynı değerde yükseltilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Mücadelemiz bu şekilde devam edecek.”

Dem Parti belediyelerinde erişilebilirlik çalışmaları

Yerel yönetim alanında da önemli gelişmeler yaşandığını aktaran Çelebi, yerel seçimlerin ardından üç büyük şehirde daire başkanlıkları, bazı belediyelerde ise engelli şubeleri kurulduğunu belirtti. Ön seçimsiz belediye meclisi üyeliğinde engelli temsilcilerin yer aldığını da hatırlatan Çelebi, bunların önemli başlangıçlar olduğunu söyledi. Bu çalışmaların özgürlük paradigmasıyla yapıldığını ifade ederek “Fiziksel mekanlardaki erişebilirlik, materyaldeki erişebilirlik, sosyal medya kullanımındaki erişebilirlik alanında çalışmalarımız başladı ama yeterli değil, yapmamız gereken çok fazla iş var” dedi.

Çelebi ayrıca, komisyon olarak iç eğitimler ve atölye çalışmaları yürüttüklerini, belediye çalışanlarının paradigma dönüşümünü gerçekleştirebilmesi için çaba harcadıklarını ve bu mücadeleyi diğer özgürlük alanlarıyla ortaklaştırarak sürdüreceklerini ifade etti.

“365 gün yaşadığımız sorunu anlamsız ritüellere sıkıştıramayız”

Çelebi, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü ve 10-16 Mayıs Engelliler Haftası gibi özel günlerin de mevcut sağlamcı ideolojinin bir yansıması olduğunu vurgulayarak bu pratiklere itiraz etti.

“Kapalı mekanlarda engellilere lütufkâr davranılan, yemekler verilen, fotoğraflar çekilen, başları okşanan bu günler aslında engellilerin kendini çok kötü hissettiği ama verenlerin kendini tatmin ettiği anlara tekabül ediyor” diyen Çelebi, söz konusu ritüellerin gerçek sorunların üstünü örttüğünü söyledi.

“Sağlamcıların dili, zehri 365 gün akıyor. 365 gün dışlanıyoruz. 365 gün engelli gençler kendilerini eve kapatıyor. Ebeveynler utandıkları için çocuklarını eve hapsediyor. Dolayısıyla 365 gün yaşadığımız sorunu bu anlamsız ritüellere sıkıştıramayız. Bizim burada itirazımız var. Bu bu itirazın bir sembolüdür.”

Bu itirazı somutlaştırmak amacıyla komisyonun kendi takvimini oluşturduğunu açıklayan Çelebi, “Kendi irademizi, kendi tercihimizi, kendi günümüzü kendimiz oluşturuyoruz. Bundan sonra her mayısın ilk pazarı geleneksel engelliler buluşması olarak sürdüreceğiz” dedi.

Onur yürüyüşüne çağrı

Çelebi sözlerini sonlandırırken “Bu yürüyüşe gelmek için engelli olmanız gerekmiyor. Her canın onurlu yaşaması gerektiğine ve varoluş hakkına saygı duymanız yeterli” dedi.

Jaba arşivini basan Bakanlık yüzlerce Kürtçe esere sansür uyguluyor

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Rus Konsolos Aleksandre Jaba’nın derlediği Kürtçe klasikleri 15 cilt halinde basarak kamuoyuna sundu. Ancak aynı bakanlık, kendi bünyesindeki Yazma Eserler Kurumu envanterinde bulunan 400’e yakın nadir Kürtçe eserin dijital sisteme aktarılmasını engelliyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Mardin Artuklu Üniversitesi’nin ortak çalışmasıyla basılan Rus Konsolos Aleksandre Jaba’nın koleksiyonu büyük ilgi gördü. 1856-1866 yılları arasında Erzurum’da görev yapan Jaba’nın Melle Mahmud Bâyezîdî ile derlediği bu eserler raflardaki yerini alırken, aynı bakanlık, yüzlerce Kürtçe esere sansür uyguluyor.

Türkiye’de yazma eserlerin toplandığı ve korunduğu Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nun veri tabanı olan Portal.Yek.Gov.Tr adresine göre, kurum bünyesinde, 640 binden fazla eser kaydı bulunuyor. Ancak, bu eserler arasında yer alan Kürtçe yazma eserler, uzun yıllar boyunca ihmal edildi, Arapça ya da Farsça diyerek kataloglandı. Bir kaç yıl öncesine kadar sadece 25 tane Kürtçe yazma eser olduğu kayıtlara geçerken, geçen bir yıllık sürede bu sayının 79’a çıkarıldığı görülüyor.

Yazma Eserler Kurumu Envanterindeki Bazı Kürtçe Nadir Eserler

  • #Feqiyê Teyran:“Divan” ve “Manzûmê Feqiyê Tayra der. Hakkı Şeyhê San‘ân”
  • #Ahmed-i Hânî:“Mem û Zîn”
  • #Selîmiyê Hîzânî:Yûsuf u Zuleyxa
  • #Molla Cezeri:Dîwânâ Melayê Cizîrî
  • #Ahmedî Hanî:“Nûbihârâ Biçûkân” ve Şerhi “Çiçekâ Destê Zarukân”
  • #Molla Yunus el-Erkatinî:Terkîbâ Molla Yunus ve Zurûf
  • #Molla Hüseyin el-Bâteyî:Mewlûdâ Nebî
  • #Molla Halil es-Si‘irdî:Nehcü’l-Enâm li Nef‘i’l-‘Avâm
  • #Kürdîzâde Ahmet Râmiz:Reşbelek
  • #Molla Câmî (Çeviri):“Vâsıtatü’l-İkd” Kürtçe Tercümesi
  • #Muhammed Cevad Siyâhpoş:Dîwâna Siyâhpoş
  • #Ali et-Teramâhî:Tasrîfâ Kürdî
  • #Şeyh Nureddin el-Bırifkânî:“El-Kasâid ve’r-Rumûzât” ve “Gazelhâ”
  • #Zâhid Zeherî:Şev û Roj
  • #Şeyh Muhammed Can el-Aktepî:Leylâ ve Mecnûn
  • #Molla Muhammed el-Haldewî:Tûbe’z-Zamân (Gazzâlî’den Manzum Çeviri)
  • #Molla Muhammed el-Hizânî:Mecnûn u Leylâ
  • #Şeyh Hâlid ez-Zibârî:Sîseban
  • #Şeyh Abdülkâdir el-Hizânî:ed-Dîvân
  • #Molla Nasreddin Zokeydî:Akîdâ Îmânê
  • #Şeyh Muhammed Kerbelâ:Mirsâdü’l-Etfâl
  • #Molla Muhammed Hâdi el-Licevî:ed-Dürrü’l-A‘lâ fî İlmi’t-Tecvîd
  • #Molla Hâlid el-Orekî:İcâzetnâme
Niha+ Arşiv Çalışması – 2026

Ancak kurumun veri tabanında 300 ile 400 arası Kürtçe nadir eserin olduğu iddia ediliyor. Bu eserlerin tasnif edilmesine rağmen dijital sisteme aktarılmadığı ve bunun engellendiği ifade ediliyor. Uzmanlar, bu kaynakların, Kültür Bakanlığı tarafından basılan Jaba koleksiyonundan çok daha zengin ve kapsamlı olduğunu belirtiyorlar.

DEM Parti Milletvekili önerge verdi

DEM Parti Bitlis Milletvekili Semra Çağlar Gökalp Şubat ayında Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un cevaplaması için TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verdi. Aradan geçen süreye rağmen Bakan Ersoy soru önergesini cevapsız bıraktı.

Gökalp soru önergesinde “Kürtçe Nadir Eserler”in ağırlıkta olduğu belirtilen Şarkiyat Koleksiyonu kaç cilt ve kaç eserden oluşmaktadır? Bu koleksiyondaki kaç eserin dili Kürtçedir? Kataloglama işlemi tamamlanmış olmasına rağmen bu koleksiyondaki 94 cilt ve 130 tanesi Kürtçe, 3 tanesi Farsça, 62 tanesi Arapça olan 195 yazma eser neden kurumsal dijital sisteme dahil edilmemiştir?” diye sordu. Gökalp ayrıca Meclis bünyesinde bir de araştırma yapılmasını talep etti.

Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nun veritabanında bulunan ve dijitalleşmeyi bekleyen 400’e yakın eserden bazıları şunlar:

Mem û Zîn (Ahmedê Xanî), Leyla û Mecnûn, Siyahpoş Dîwanı, Dîwana Seyyîd Qedrî, Dîwana M. Zeynelabîdîn, Manzume-î Faqiyê Teyran, Eqîda Îmanê ya Manzûm (M. Ali Nasreddin Zoki), Mewlûda Kurmancî (M. Muhammed Beşir Elcezeri), Kitaba Durri’l-Ala, Zübdetü’t-Tecvîd, Kürtçe Hikmetli Sözler / Kürtçe Deyimler, Dumanname (M. İzzet Cixsi), Çîçeka Destê Zaruka.

Bayrak: “Ortaya çıkmaları Kürt tarihi açısından önemli”

O dönemin kaynaklarının ortaya çıkmasının Kürt tarihi açısından ve Türkiye tarihi açısından önemli olduğunu belirten tarihçi Mehmet Bayrak, bir yandan Jaba koleksiyonunun yayınlanmasını öte yandan Yazma Eserler Kurumu bünyesindeki Kürtçe yazma eserlerin açığa çıkarılmamasını şu sözlerle değerlendirdi: “Bir ara biliyorsun Kürtçe Kur’an ve Mem û Zîn yayımladı Kültür Bakanlığı; sonra Türk Dil Kurumu Kürtçe sözlük yayımladı. Bunlar son derece sınırlı. Önce şu arşiv kaynaklarının bir tasnifi yapılıp bu eski el yazması eserlerin ortaya çıkarılması gerekiyor.”

Bayrak, geçmişte Beyazıt Devlet Kütüphanesinde görevli olduğu zaman Kürtçe bir alfabenin Arap harfli Türkçe eserler arasına koyduklarını ortaya çıkardığı bilgisini verdi:

“Ben tesadüfen Arap harfli Türkçe eserler kataloğunda gördüm. Orada eski kartoteks sistemi var ya; kartoteks sisteminde ‘ne varmış’ diye Osmanlıca da bildiğim için bir taradım, bir baktım: Arap harfli Kürtçe alfabe. Kürtçe alfabeyi de koymuşlar Türkçe Arap harfli eserler arasına. Bu nedenle, yani dürüstçe davranıp gerçekten de Arap harfli Kürtçe eserlerin bir tasnifi, bir derlemesi, bir külliyatı falan çıkarılsa son derece önemlidir.”

“Planlı olarak yapılan bir şey”

Tarihti Bayrak, Kürtçe eserlerin dijital sisteme aktarılmamasını, kamuoyu ve araştırmacılarla paylaşılmamasını “sansür” olarak değerlendiriyor:

“Tamamen bilinçli bir sansürdür bu. Yani o kadar şeyin ana coğrafyası bu Osmanlı İmparatorluğu iken, Osmanlı İmparatorluğu’nun kütüphane külliyatı Cumhuriyet’e kalmışken… Ya bir şey söyleyeyim bak; bu Atatürk döneminde tutuyorlar tren vagonlarıyla Osmanlı arşiv belgelerini burada kağıt fiyatına Bulgaristan’a satıyorlar. O adamlar orada onları koruyor ve ondan sonra doktora yapmak isteyen insanlar gidip orada parayla o kaynaklardan yararlanıyorlar. Yani geçmişle bağı koparmak amacıyla uygulanan bir sansürdür bu; işin açığı bu. O nedenle gerek o arşiv belgeleri gerekse külliyat kaynakları, yayımlanmış basılmış matbu kaynakların bir kataloğunun çıkarılması bizim açımızdan son derece önemlidir. Çünkü bu zaten İttihat ve Terakki’den bu tarafa uygulanan politika; o dinsel temizlik, tektipleştirme, Türk-İslamlaştırma politikasıdır. Bunun dışında kalan unsurlara dönük bir sansür hep olageldi zaten.”

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Meclis’te yapılan bir gizli görüşmeyi örnek gösteren Bayrak, burada bir kanun tasarısı hazırlandığını ancak zabıtlarda o bölümün olmadığını belirtiyor: “1922 Şubat ayında Meclis’te gizli celsede Kürdistan’a muhtariyet (özerklik) konusu kanun tasarısı olarak görüşülüyor. 10 Şubat 1922’de bu tasarı yasalaşıyor. Fakat Meclis’in yayımladığı gizli celse zabıtlarında 10 Şubat ve 10 Temmuz tarihleri boş.”

“Devlet sansür uyguluyor”

Araştırmacı Robert Olson’ın Amerikan ve İngiliz arşivlerini taradığı için Kürt Azadi Cemiyeti’nin şubeleri ve aktif üyelerinin listesinin ilk defa orada görüldüğünü kaydeden Bayrak, Şark İstiklal Mahkemesi yargılamalarını beş büyük devletin o zaman izlediğini, filme çektiklerini belirtti: “Türkiye’de devletin bu tür konulara uyguladığı sansürler yüzünden, elimizde hiç bir şey yok.”

Kürt coğrafyasındaki eserleri bir dönem Konya Kütüphanesine götürdüklerini dair bilgiler olduğunu kaydeden tarihçi Bayrak, bu kaynakların bildiği kadarıyla sağlıklı bir şekilde tasnif edilmediğini kaydetti.

Yazma Eserler Kurumu’ndaki ‘sessiz’ bekleyiş sürerken, araştırmacılar ve kamuoyu, Bakanlığın Jaba arşivindeki şeffaflığı kurumun tüm envanterine yaymasını bekliyor.

Mecidiyeköy’de 1 Mayıs: 576 kişi gözaltına alındı

1 Mayıs’ın Taksim’de ve çevresinde kutlanmasına karşı çıkarılan valilik yasağının ardından polis Taksim’e yürümek isteyen birçok sendika ve kuruma sert bir şekilde müdahale etti. ÇHD, en az 576 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.

Birçok demokratik kitle örgütü, sendika ve sosyalist kurum 1 Mayıs’ta Taksim’e yürümek istedi. Buna karşın İstanbul Valiliği, 30 Nisan akşamı çıkardığı yasak kararıyla Beyoğlu ve çevresindeki çok sayıda sokak ve caddeyi ulaşıma kapattı. Polis, sabahın erken saatlerinden itibaren Taksim Meydanı dahil Beyoğlu, Şişli, Beşiktaş ilçelerini abluka altına aldı.

1 Mayıs İnisiyatifi’nin çağrısıyla sol/sosyalist örgütler ve sendikalar 10.00’dan itibaren Mecidiyeköy meydanında toplanmaya başladı.

Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, 1 Mayıs’ta İstanbul’da 17’si çocuk, 8’i avukat, 2’si basın mensubu olmak üzere toplam 576 kişinin gözaltına alındığını duyurdu. Açıklamada, 336 kişinin İstanbul İl Emniyet (Vatan) Müdürlüğü’nde, 240 kişinin ise Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğü’nde tutulduğu aktarıldı. Boğaziçi Köprüsü’nden gözaltına alınan 47 kişinin yarın adliyeye sevk edileceği, 529 kişinin ise ifadelerinin ardından serbest bırakılacağı belirtildi.

ÇHD, ayrıca Vatan ve Gayrettepe emniyet birimlerinde müvekkillerinin gözaltına alınırken uğradıkları işkenceye dair anlatımlarının zapta geçirilmesi engellendiğini kaydetti.

2 Mayıs’ta ise gözaltına alınan 576 kişinin sabaha doğru serbest bırakıldığı açıklandı.

Sabah 10.30 civarında Mecidiyeköy’de toplanan sendika ve örgütlere ilk müdahale ve gözaltılar gerçekleşti. Mecidiyeköy Viyadük altındaki çevre yolunda toplanan gruplara polis sert bir şekilde müdahale etti.

Saat 10.45’te ise 1 Mayıs İnisiyatifi’nde yer alan kurumlardan bazıları Astoria AVM önünde toplanarak Mecidiyeköy meydana doğru yürüdü. Meydana varmadan çevik kuvvetin müdahalesine uğrayanlar, “Taksim kızıldır, kızıl kalacak” ve “Bijî yek gulan” sloganları attı.

Polis müdahalesini videoya çeken Niha+ çalışanı Doğa Tekneci’nin telefonu çevik kuvvet tarafından yere fırlatıldı.

Polisin müdahalesinden uzaklaşan kişiler Mecidiyeköy meydanındaki çevre yolunda tekrar toplandı. Polis basının görüntü almasını engelledi ve çevre yolunda toplanan bütün grubu ablukaya aldı.

Saat 11.15 civarında Astoria AVM önünden Mecidiyeköy meydana doğru yürüyen başka bir grup ile ablukadaki grup birleşti. Daha sonra polis, toplanan gruplara biber gazı ile müdahale etti.

Polisin Taksim’e çıkmalarına engel olduğu gruplar, saldırı sonrası, Mecidiyeköy’de ara sokaklara dağıldı. Sokaklarda biber gazından ötürü fenalaşan kişilere yurttaşlar ve basın çalışanları yardımcı oldu.

Daha sonra birçok örgüt ve kurum tekrar Mecidiyeköy meydanda toplandı. Polis bu grubu da ablukaya aldı.

Ablukayı takip eden gazeteci Yusuf Çelik gözaltına alındı. Polis, basın çalışanlarına müdahalesini sürdürdü.

Abluka içinden “Yaşasın 1 Mayıs”, “Bijî Yek Gulan”, “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları atıldı. TİP Genel Başkanı Erkan Baş ablukanın içinden bir konuşma yaptı. Polis, abluka içindekileri gözaltı araçlarına bindirdi. Araca bindirilen kişileri çekmeye çalışan basın çalışanlarına tekrar polis tarafından müdahale edildi.

Ablukanın dışında kalan lubunyalar, gözaltına alınanlar için “Lubunyanın onuru işkenceyi yenecek” sloganı attı.

1 Mayıs kutlamaları: İzmit ve Gebze’de işçiler yağmurlu havayı dinlemedi

İşçi sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü 1 Mayıs Türkiye’nin işçi nüfusu en yoğun şehirlerinden Gebze ve İzmit’te sendikaların çağrısıyla bir araya gelen işçiler tarafından kutlandı.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Türkiye’nin işçi nüfusunun yoğun kentlerinden Gebze ve İzmit’te 1 Mayıs Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü kutlandı.

Gebze Sendikalar Birliği’nin çağrısıyla Gebze Kent Meydanı’nda yapılan kutlama, yağışlı havaya rağmen büyük bir coşku ve kitlesel bir katılımla gerçekleşirken binlerce işçi, sloganlar eşliğinde yürüyerek çalışma koşulları ile ilgili mesajlar verdi.

Türk-İş, DİSK, KESK, Birleşik Kamu-İş ve TMMOB’a bağlı sendika ve meslek odalarının bir araya gelerek oluşturduğu Gebze Sendikalar Birliği’nin çağrısıyla düzenlenen kutlamada işçiler, sabah 09.30’da Trafo Meydanı’nda toplanarak kortejler oluşturdu. Her fabrikanın kendi kortejini oluşturmasının ardından işçiler, Gebze Kent Meydanı’na yürüdü.

Gebze’deki kutlamalara DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş ve Türk-İş’e bağlı Petrol-İş üyesi işçiler damgasını vururken çoğunluğunu bu iki sendikadan işçilerin oluşturduğu yaklaşık 10 bin işçi katıldı.

İzmit’teki yürüyüşe lastik işçileri damga vurdu

Gebze’deki kutlamaların yanı sıra İzmit’te de işçiler alandaydı.

Kocaeli Emek ve Demokrasi Platformu’nun çağrısıyla 13.30’da İzmit İnsan Hakları Parkı’nda toplanan sendikalar, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri, mitingin gerçekleştirileceği Real AVM otoparkına yürüdü.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri arabuluculuk sürecinde olan DİSK’e bağlı Lastik-İş üyesi binden fazla işçinin coşkusu yürüyüşe damga vurdu. İşçiler yoğun katılımıyla toplu iş sözleşmesi sürecine sahip çıktıklarını gösterdi.

Yürüyüş boyunca “Sermayeye değil, emekçiye bütçe” ve “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganları ön plana çıktı. DİSK’e bağlı Emekliler Sendikası üyeleri miting alanının girişinde baretlerini yere vurarak geçtiğimiz günlerde ödenmeyen maaşları için mücadele ederek önemli bir kazanım elde eden Doruk Madencilik işçilerine “Madenciler kazandı, sıra bizde” sloganlarıyla dayanışma mesajı yolladı.

Geniş kesimler talepleriyle yan yana geldi

Emek Partisi (EMEP) “Savaşa ve sömürüye karşı, birlik mücadele ve dayanışma” pankartıyla yürüyüşe katılırken, grevdeki Bekaert işçilerine ve sözleşme görüşmeleri süren binlerce lastik işçisine destek pankartları taşıdı. Vartolular ve Dersimliler Derneği Varto’da yapılması planlanan JES projesini protesto edererek, “Havama, suyuma, toprağıma dokunma” sloganlarıyla yürüdü. Türkiye İşçi Partisi (TİP) Kocaeli İl Örgütü ise Dilovası Ravive Kozmetik’te hayatını kaybeden işçilerin fotoğraflarının yer aldığı pankartla alana girdi.

Emek ve Demokrasi Platformu adına yapılan açıklamada, iktidar tarafından uygulanan yasaklamaların, hukuksuzlukların ve baskıların son bulduğu, eşit yurttaşlığın, barışın ve kardeşliğin hâkim olduğu bir ülke isteği dile getirilirken ücretlerin enflasyon karşısında erimesine ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı mücadele vurgusu yapıldı.

Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+

Gençlerin katılımı azaldı, işçilerinki arttı

Açıklamada, iş cinayetlerinin önlenmesi için güvenli çalışma koşullarının sağlanması, eğitim, sağlık ve tüm temel hakların parasız, nitelikli ve erişilebilir hâle getirilmesi, gençlerin ülkeye dair umudunu yitirmemesi ve emeklilerin insanca yaşam koşullarına kavuşması gerektiği ifade edildi. Ayrıca, doğanın ve kentlerin talanına karşı birlikte mücadele çağrısı yapıldı.

Geçtiğimiz sene 19 Mart eylemlerinin yarattığı koşullarda gerçekleşen İzmit 1 Mayıs’ına bu sene gençlerin ve gençlik örgütlerinin katılımının az olduğu görülürken işçilerin yoğun katılımı damga vurdu. Gebze’de de geçtiğimiz yılın aksine farklı konfederasyonlara ait sendikalar ortaklaşarak yerel bir kutlama kararı aldı.

7 Dakika: İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?

7 Dakika oyununun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, oyunun evrensel mesajına dikkat çekiyor: “Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz.”

İtalyan yazar Stefano Massini’nin gerçek bir hikâyeden yola çıkarak kaleme aldığı “7 Dakika”, işçi mücadelesine ayna tutuyor. Fransa’da bir tekstil fabrikasında, ekonomik krizin gölgesinde geçen oyun; patronların işi sürdürme karşılığında işçilerden mola sürelerinden sadece “7 dakika” feragat etmelerini istemesiyle başlayan o kritik toplantıyı konu alıyor. İlk bakışta küçük görünen bu tavizin kolektif haklar ve onur söz konusu olduğunda nasıl hayati bir yol ayrımına dönüştüğünü anlatıyor.

Geçtiğimiz günlerde bu evrensel hikâye, Türkiye’nin işçi havzalarından biri olan Gebze’de yankılandı. Oyun, Cihangir Atölye Sahnesi (CAS) tarafından, çeşitli meslek gruplarından gelen emekçilerin oluşturduğu bir kadroyla sahnelendi. Arzu Gamze Kılınç’ın yönettiği, Aytuğ Erdil’in çevirdiği bu tek perdelik eser ücretsiz olarak sahnelendi.

Salona Bekaert işçilerinden Doruk Maden işçilerine, sendika temsilcilerinden demokratik kitle örgütlerine kadar birçok isim geldi. Açılış konuşmasını yapan Novares İşyeri Baştemsilcisi Sinan Karataş ise konuşmasında 1 Mayıs’a çağrı yaptı. Konuşmanın ardından oyun seyirciyle buluştu.

Oyunun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, Niha+’ya 7 Dakika’nın nasıl doğduğunu ve oyunun işçilerle buluşmasını değerlendirdi.

7 Dakika’nın doğuşu

Yönetmen Kılınç, Cihangir Atölye Sahnesi’nin (CAS) hem profesyonel bir tiyatro hem de bir eğitim merkezi olduğunun altını çiziyor. 4 yıllık “Oyun Atölyesi” programının bir ürünü olan “7 Dakika”nın hazırlık sürecine dair bilgi veren Kılınç, ekibin farklı yaş ve meslek gruplarından oluştuğunu belirtti:

“7 Dakika adlı oyun Oyun Atölyesi eğitim programımızın bir ürünü. Usta-Çırak ilişkisini temel alan Oyun Atölyelerimiz bir tiyatro yapma pratiğidir ve her yıl başka bir oyun ve başka bir yönetmen ile oyun çalışılan 4 yıllık bir programdır. Her sezon sonu çalışılan oyun seyirci karşısına çıkar ve temsiller verir. 7 Dakika, Oyun Atölyemizin 3. Sınıf programında üretilmiş bir oyundur.”

Haftada iki gün, 3’er saatlik eğitimlerin yanı sıra yürütülen yoğun prova sürecinin zorluklarına değinen Kılınç, “Günün sonunda oyun seyirciyle buluşunca bu zorluklar işin tuzu biberi oluyor” dedi.


Tiyatroyu işçiler ile buluşturduk”

Kılınç, “7 Dakika”yı sahnelerken iki temel motivasyonla hareket ettiklerini vurguluyor: Birincisi, öğrencilerin sahne pratiğini farklı sahnelerdeki farklı izleyici kitleleriyle güçlendirmek; ikincisi ise tiyatroyu ekonomik veya coğrafi engeller nedeniyle sanata erişimi kısıtlı olan düşük gelirli ve dezavantajlı gruplara ulaştırmak. Kılınç, CAS’ın repertuar anlayışı doğrultusunda tiyatroyu “gişe seyircisi” kıskacından kurtarıp çevre ilçe ve illere taşımanın ekip olarak temel sorumlulukları olduğunu ifade ediyor:

“7 Dakika özelinde ise çok güçlü bir motivasyondan daha söz edebiliriz; oyunun içeriği açısından oyunu direkt kendi hedef kitlesi olan ‘işçiler’ ile buluşturmak ve ortak dertlerimizi seyircimizle birlikte düşünüp, tartışarak deneyim kazanmak. Her oyun sonrası seyircimiz ile söyleşi gerçekleştiriyoruz ve bu söyleşilerde yaşadıklarımız, düşündüklerimiz karşılıklı çok kıymetli oluyor.”

Geçen gün oyunu Gebze gibi işçi yoğunluklu bir kentte oynadınız. Bu gösterimden sonra ne tür geri bildirimler aldınız?

Oyunun finalini seyirciye bıraktıkmaları nedeniyle, bütün oyunlardan sonraki söyleşilerde tartışma sürecinin kesintisiz devam ettiğini belirten Arzu Gamze Kılınç, Gebze gibi işçi havzalarındaki gösterimlerden aldıkları geri bildirimleri şu sözlerle özetliyor:

“Bu aşamada sadece sahnedeki oyuncular değil, izleyiciler de kendi düşüncelerini ve deneyimlerini aktararak sürece dahil oluyor. Gebze’de de daha önce birçok bölgede de olduğu gibi geri bildirimlerde en sık ifade edilen şey ‘Bu konuyu seçtiğiniz; işçilerin, bizlerin dertlerini, sorunlarını ele aldığınız için çok teşekkür ediyoruz’ minvalindeki son derece samimi teşekkürler oluyor. Bunun dışında oyunun içeriğindeki oylama ve karar alma sürecine dair çok içeriden sorular yahut duygu düşünce paylaşımları gerçekleşiyor. Bizler için en etkili olan kısım ise işçilerin kendi çalışma hayatlarında ‘tıpkı buna benzeyen’ deneyim ve anılarını paylaşmaları oluyor.”

Mesele coğrafi değil, sınıfsal

Her oyun sonrası hemen hemen bütün işçilerle konuşulduğunu aktaran Kılınç, “Bunun coğrafi sınırlarla, ülkelerle, milletlerle ilgili bir durum olmadığı; meselenin sınıfsal olduğu ve sistem aynı kaldığı sürece dünyanın her yerinde ve tarihin her diliminde benzer sorunların yaşandığı konuşuluyor. Hatta ‘Karakterlerin isimleri Ali ya da Ayşe olsaydı aynı bizi, bizim tartışmalarımızı anlatırdı’ diyorlar ve aslında bunun sadece kendi ülkelerine ve kendilerine ait bir sorun olmadığı daha da net karşımıza çıkıyor” dedi.

“İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?”

Kılınç, 1 Mayıs öncesi gösterilen bu oyunun evrensel ve ana mesajını vurgulayarak sözlerini sonlandırıyor:

“Oyun, fabrikaya yeni ortakların ve yabancı sermayenin gelişi ile işçilerin yaşadığı işini kaybetme kaygılarını temel alarak ‘İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?’ sorusunu ortaya koyuyor ve bu soruya verilen yanıtlar üzerinden patronların daha fazla kâr etmek için neler yapabileceklerini gösteriyor. İstenen tavizlerin bireysel açıdan bakılınca nasıl basit ve masum göründüğü ancak bu tavizler verilirse aslında neler olabileceği masaya yatırılıyor. Yazar Stefano Massini, seyircilerin her birinin en az bir karakterlerle özdeşlik kurabileceği bir dünya yaratmış ve 11 farklı karakter o kadar akıllıca çizilmiş ki seyirci ‘hep kendimi gördüm, gıcık olduğum insanları gördüm’ şeklinde ifadelerde bulunuyor. Oyunun totali ‘Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz’ diyor.”

Taksim’de 1 Mayıs: Son 13 yılın kronolojisi

Türkiye’de 1 Mayıs Taksim’de en son 2012’de kutlandı. O zamandan bu yana Taksim yasağına karşı polis müdahaleleri ve kitlesel gözaltılar ile geçen 1 Mayıs’ları derledik.

Fotoğraf: Murat Bay

1 Mayıs, Türkiye’de 1976’dan beri Taksim’e çıkma ısrarıyla birlikte kutlanan bir gün oldu. Özellikle 1977 1 Mayıs Taksim Katliamı sonrasında Taksim Meydanı, 1 Mayıs’ın hem sembolü hem de en tartışmalı mekanı haline geldi. Yıllardır süren yasakların ardından Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlama geleneği hala sendikalar ve sol örgütlerce sahipleniliyor.

Son 13 yılda 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasının yasaklanmasına karşı sendikaların ve sol örgütlerin Taksim’e çıkma girişimlerinde neler olduğunu derledik.

2013’ten 2025’e İstanbul’da 1 Mayıs: Taksim yasağı, polis müdahalesi, kitlesel gözaltılar ve süren mücadele.
1000+
Toplam gözaltı (en az)
13 yıl
Süren Taksim yasağı
100+
Toplam tutuklu sayısı
2013
Taksim, 2010’da açılmasının ardından yeniden yasaklandı. Valilik “yayalaştırma projesi”ni gerekçe gösterdi. Kent genelinde olağanüstü güvenlik önlemleri alındı; köprüler kaldırıldı, yollar kapatıldı. Beşiktaş ve Şişli başta olmak üzere birçok noktada saatler süren polis müdahaleleri yaşandı. Hastaneler ve evler dahi gazdan etkilendi. O gün Taksim’e 30.000 polis getirildiği öğrenildi. İstanbul Valiliği’nin açıklamasına göre olaylarda 3’ü ağır 25 eylemci, 6 gazeteci ve 3’ü ağır 22 polis yaralandı.
72 gözaltı
2014
Taksim Meydanı tamamen kapatıldı. Gün boyunca Şişli, Mecidiyeköy ve çevresinde yoğun gaz ve tazyikli su kullanıldı. Sağlık kurumları ve gazeteciler de müdahaleden etkilendi.
171 gözaltı • 12 gazeteci yaralı
2015
Taksim’e giriş yasaklandı. Sınırlı sayıda sendika anıta çelenk bırakabildi. Kent genelinde küçük gruplara müdahale edildi. Siyasi parti binalarına dahi polis girdiği iddiaları gündeme geldi.
203 gözaltı, 13’ü tutuklandı
2016
Kutlamalar Bakırköy’e çekildi. Buna rağmen Taksim’e gitmek isteyen gruplara müdahale sürdü. Farklı siyasi ve sendikal gruplar alternatif alanlara yönlendirildi. Nail Mavuş isimli yurttaşın TOMA’nın yaptığı kontrolsüz manevra sonucu ezilerek can verdi.
231 gözaltı, 5’i tutuklandı
2017
Taksim yasağı devam etti. İstanbul’un farklı noktalarında toplanan gruplar gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında oturma eylemi yapmak isteyenler de vardı.
165 gözaltı
2018
Valilik başvuruları reddetti. Miting alanı Maltepe’ye taşındı. Taksim sabah saatlerinden itibaren bariyerlerle kapatıldı.
84 gözaltı
2019
Şişli’de toplanan gruplara müdahale edildi. Taksim’e yürümek isteyenlere yönelik gözaltılar gün boyunca sürdü.
119 gözaltı
2020
Pandemi koşullarında sokağa çıkma yasakları gerekçe gösterildi. Gözaltılarda kötü muamele, darp ve ters kelepçe iddiaları raporlara yansıdı.
48 gözaltı
2021
Sokağa çıkma yasağına rağmen Taksim’e yürümek isteyen gruplara sert müdahale edildi. Sendika temsilcileri de gözaltına alındı.
212 gözaltı
2022
İki yıl aradan sonra kitlesel miting Maltepe’de yapıldı. Taksim’e yönelen gruplar yine engellendi ve gözaltılar yaşandı.
100+ gözaltı
2023
Şişli ve Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek isteyen çok sayıda grup gözaltına alındı. Basın çalışanlarının görüntü alması engellenmeye çalışıldı.
80+ gözaltı
2024
AYM, Taksim’in 1 Mayıs alanı olduğunu söyledi, İstanbul Valiliği’nin Tasksim’i yasaklamasına “hak ihlali” dedi. Saraçhane’de toplanan binlerce kişi Taksim’e yürümek istedi. Polis barikat kurarak geçişe izin vermedi. Müdahale yaklaşık 1,5 saat sürdü. Sonrasında ev baskınları yapıldı. Mahkeme 2025’te yasağı hukuka aykırı buldu.
268 gözaltı, 77’si tutuklandı
2025
Taksim çağrısı yapan kurumlara yönelik operasyonlar düzenlendi. Gün boyunca Mecidiyeköy’de barikatlar zorlandı ve müdahaleler sürdü. Çağdaş Hukukçular Derneği’ne göre Şişli’de 10’u çocuk, 11’i avukat toplam 419 kişi gözaltına alındı.
419 gözaltı, 13’ü tutuklandı
Kaynak: İnsan hakları örgütleri ve basın derlemeleri.

1 Mayıs 2013

  • AKP, 2010 yılında 1 Mayıs’ı Taksim’e açıp 2013’te Taksim’i yeniden yasakladı.
  • Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu’ndan Taksim’e çıkmak isteyenler gözaltına alındı ve polisin sert müdahalesine maruz bırakıldı.
  • İstanbul Valiliği Taksim Meydanı’nda sürdürülen Yayalaştırma Projesi’ni gerekçe göstererek Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs toplantı ve gösteri yürüyüşleri için uygun olmadığını bildirdi.
  • DİSK ve KESK 1 Mayıs’ta Taksim’de olacaklarını söyledi.
  • 1 Mayıs’ta 30 bin polis getirildi.
  • Taksim’e ulaşımı engellemek için Valilik Galata Köprüsü’nü kaldırdı, Unkapanı Köprüsü’nü söktürdü.
  • Beşiktaş’tan, Şişli’den ve Mecidiyeköy’den Taksim’e gelmek isteyen gruba polis tazyikli su sıktı ve biber gazı bombası attı.
  • Taksim’e ulaşmak isteyen bir grup DİSK binasının önünde sürekli olarak gaza maruz kaldı.
  • Polis DİSK binasında gazdan etkilenen ve yaralananları almak için gelen ambulansa da biber gazı sıktı. Şişli Etfal Hastanesi’ne giren bir TOMA hastane bahçesine tazyikli su sıkarken polisler de biber gazı attı.
  • En az 72 kişi gözaltına alındı.

1 Mayıs 2014

  • Taksim Meydanı polis ve “sarı basın kartı olan” gazeteciler dışında herkese kapatıldı.
  • Türk-İş, Hak-İş ve HAKSEN küçük gruplar halinde Kazancı Yokuşu’nda anma yapmak ve Taksim anıtına çelenk bırakmak için kısa süreli olarak Taksim Meydanı’na alınırken polis diğer sendika ve örgütlere Tarlabaşı, Şişli, Beşiktaş, Okmeydanı, Mecidiyeköy, Levent, Gayrettepe’de biber gazı ve tazyikli suyla müdahale etti.
  • Ciddi kırık ve yaralanmalara sahip olan en az 22 kişi ise hastanelere kaldırıldı.
  • Müdahaleler sırasında 12 gazeteci, polisin sıktığı gaz kapsülü ve plastik mermiyle yaralandı.
  • ÇHD, 171 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.

1 Mayıs 2015

  • DİSK, KESK, TTB ve TMMOB gibi birçok sendika; 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istediklerini duyurdu.
  • Birleşik Kamu İş, Aksiyon İşçi Sendikaları Konfederasyonu, Cihan Sen, Yol İş, Hak İş ve Türk İş Taksim Anıtı’na çelenk bırakmalarına izin verildi.
  • İstanbul Valisi Vasip Şahin 1 Mayıs’ta 203 gözaltı yaşandığını, 18 göstericinin yaralandığını söyledi.
  • Beşiktaş CHP ilçe binasını girmeye çalışan polisler içeri giremeyince binanın girişine gaz attı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isterken gözaltına alınan 203 kişiden 13’ü tutuklandı.

1 Mayıs 2016

  • DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, DİSK Genel Merkezi’nde yaptıkları ortak açıklamada 1 Mayıs kutlamalarını Bakırköy Halk Pazarı Meydanı’nda gerçekleştirmeye karar verdiklerini açıkladı. Toplantıda bu kararın 2016’ya özgü olduğu söylendi.
  • Birçok sol/sosyalist parti ve örgüt gibi gruplar ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını açıkladı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyenlere ise Beşiktaş, Şişli ve Beyoğlu civarında polis müdahale etti. 231 kişi gözaltına alındı, 5’i tutuklandı.

1 Mayıs 2017

  • 24 Nisan 2017’de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Taksim’de kutlanmayacağını açıkladı.
  • DİSK, KESK, TTB ve TMMOB 1 Mayıs’ı İstanbul’da yine Bakırköy Halk Pazarı’nda kutlayacaklarını söyledi.
  • Taksim meydanına çağrı yapan sendika ve örgütlerden 165 kişi İstiklal Caddesi, Beşiktaş, Talimhane, Gayrettepe, Zincirlikuyu, Okmeydanı’nda gözaltına alındı.
  • Taksim Meydanına ulaşarak oturma eylemi yapmak isteyen iki kadın gözaltına alındı.

1 Mayıs 2018

  • DİSK, KESK, TMMOB ve TTB 10 Nisan 2018’de yaptıkları açıklamada İstanbul’da 1 Mayıs’ı Maltepe’deki miting alanında kutlayacaklarını açıkladı. Sol/sosyalist örgütler ve sendikalar ise 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayacaklarını söyledi.
  • İstanbul Emniyet Müdürlüğü 84 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.
  • Taksim Meydanı sabahın erken saatlerinden itibaren bariyerlerle çevrildi. Meydan gazeteciler de dahil kimse alınmadı.

1 Mayıs 2019

  • Taksim meydanında kutlamak üzere çağrı yapan örgütler ile sendikalar, sabah 09.30 gibi Şişli’deki Cevahir Alışveriş Merkezi önünde toplanmaya başladı. Bu gruplara polis müdahalesi gerçekleşti.
  • ÇHD İstanbul Şubesi, 1 Mayıs’ı Taksim meydanında kutlamak isteyen en az 119 kişinin gözaltına alındığını söyledi.

1 Mayıs 2020

  • ÇHD İstanbul Şubesi 1 Mayıs’ta kentte 48 kişinin gözaltına alınıp serbest bırakıldığını, bazılarına “sokağa çıkma yasağını ihlalden” para cezası kesildiğini açıkladı.
  • ÇHD’ye göre; gözaltına alınanlar plastik kelepçe işkencesine maruz bırakılmışlar, darp edilmiş ve hakarete uğramışlardır. Sıkı kelepçe uygulamaları nedeniyle yurttaşların kollarında kan oturması gözlemlenmiştir. Gözaltına alınan bir kişinin sağ kolu kırılmış, gözaltına alınan kişiler otobüs içinde yere yatırılmış ve üstlerine çıkılarak işkence görmüşlerdir.

1 Mayıs 2021

  • İstanbul’da 212 kişi yerde polis tarafından sürüklenerek gözaltına alındı.
  • İstanbul Valiliği 2021 yılında sendikaların 1 Mayıs yaptığı etkinlik başvurusunu kabul etmedi ve sokağa çıkma yasağı ilan etti.
  • DİSK öncülüğünde çok sayıda sendika, Dolmabahçe’de toplanarak Taksim Meydanı’na yürümeye çalıştı.
  • Polisin sert müdahalesi sonucu aralarında DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı ve yargılandı.

1 Mayıs 2022

  • 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, salgın nedeniyle zorunlu olarak verilen iki yıl aranın ardından kitlesel olarak Türkiye genelinde kutlandı.
  • İstanbul’da sabah saatlerinde Elmadağ, Şişli, Beşiktaş, Feriköy, Kazancı Yokuşu gibi noktalardan Taksim’e çıkmak isteyen en az 100 kişi gözaltına alındı.
  • 1 Mayıs mitingi Valiliğin belirlediği alan olan Maltepe’de yapıldı.

1 Mayıs 2023

  • Şişli ve Beşiktaş’tan Taksim’e yürümek isteyen DİSK/Enerji-Sen, İnşaat-İş Sendikası, ESP, SGDF, Birleşik İşçi Hareketi, Umut-Sen, TÖP, Devrimci Çözüm, Mücadele Birliği, Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri, Üniversiteli Feminist Kolektif, Gençlik Komiteleri, Devrimci Hareket, Devrimci Gençlik Dernekleri, Birleşik Mücadele Güçleri, Devrimci Parti ve Halkın Kurtuluş Partisi’nden çok sayıda kişi gözaltına alındı.
  • En az 80 kişi gözaltına alındı.

1 Mayıs 2024

  • DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TDB, 1 Mayıs’a üç gün kala Saraçhane Meydanı ve Beşiktaş Barbaros Meydanı olmak üzere iki kola çağrı yaptı. Sendika, meslek odaları ve sosyalist örgütler Saraçhane Meydanı’nda buluşarak Taksim Meydanı’na yürüyecek ve 1 Mayıs Taksim Meydanı’nda kutlanacaktı.
  • 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamak için Saraçhane’de toplanma çağrısının ardından binler Saraçhane’ye ulaştı. Yüzlerce polis, tarihi Bozdoğan Su Kemeri’nin altına barikat kurdu. 1 Mayıs’ta günün erken saatlerinde evlerinden Saraçhane Meydanı’na doğru yola çıkan binlerce işçi ve emekçi kapanan yollarla, polis barikatlarıyla karşılaştı.
  • Kitle Taksim’e yürümek için polis ile müzakerede bulundu. Anayasa Mahkemesi kararına rağmen polis Taksim yolunu açmadı. CHP, DİSK ve KESK üyeleri alandan ayrıldı. Kitle alınan bu karara tepki gösterdi. Tertip komitesince yapılan duyurunun ardından polis müdahalesi sertleşti. Polis, abluka altındaki Saraçhane’den Taksim’e yürümek isteyen yurttaşlara tazyikli su, biber gazı ve plastik mermiyle müdahale etti.
  • İstanbul Valisi Davut Gül, İstanbul’daki 1 Mayıs gösterilerinde 210 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
  • ÇHD, 3 Mayıs’ta 47 kişiye ev baskını gerçekleştiğini bildirdi.
  • Gül, sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda, “Devlet yarına bırakır ama yanına bırakmaz” dedi.

1 Mayıs 2025

  • 40’a yakın sendika, gençlik örgütü ve sosyalist kurumun inisiyatifiyle kurulan 1 Mayıs Taksim Tertip Komitesi, 27 Nisan’da “Taksim halkındır” başlıklı bir açıklama yayımladı. 29 ve 30 Nisan tarihlerinde ise hem Tertip Komitesi üyelerine hem de 1 Mayıs için Taksim çağrısı yapanlara yönelik polis operasyonları düzenlendi.
  • 1 Mayıs günü, gün boyu çeşitli noktalardan Mecidiyeköy’deki polis barikatını zorladı; müdahaleler de aralıksız devam etti.
  • İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın açıklamasına göre 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten İstanbul’da 407 kişi gözaltına alındı.
  • Mecidiyeköy’de çok sayıda kişi ters kelepçe takılarak gözaltına alındı. Bir eylemci, polisin dizini üzerine bastırmasına tepki gösterdi.

Nijeryalı dansçılar Amed Tiyatro Festivali’nde: Burası bizim evimiz gibi

Uluslararası Amed Tiyatro Festivali’nin Nijeryalı konukları Elevatorz NG, modern performanslarını Kürt dansı cida ile harmanlayarak izleyicilere sürpriz yaptı: ‘Hareket evrensel bir dildir; Diyarbakır’daki bu sıcak karşılama bize evimizdeymişiz gibi hissettirdi.’

Köprüleri Kurmak dans gösterisinden, Foto: Elevatorz NG

Diyarbakır Büyürşehir Belediyesi tarafından organize edilen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’ne Nijerya’dan katılan Elevatorz NG grubu, “Connecting Bridges” (Köprüleri Kurmak) adlı bir dans gösterisi sundu. Michael ve Samson Vatorz adlı iki kardeş tarafından kurulan grup, Nijerya’nın ulusal danslarını, dünyanın çeşitli bölgelerindeki danslarla buluşturarak ‘birlik’ ve ‘saygı’ mesajı vermeye çalışıyorlar.

Görseriyi sahneleme yaklaşımı, oyuncunun bedenini, hareketini ve sesini tiyatro deneyiminin merkezine yerleştiren minimalist ve sembolik bir estetik benimsiyor. Sahne, koreografi ve mekânsal ilişkilerin değişen duygusal ve anlatısal manzaraları tanımlamasına olanak tanıyan açık, akışkan bir alan olarak tasanlanıyor. Sahne aksesuarları az, bölünmeyi, müzakereyi ve bağlantıyı çağrıştıracak şekilde yeniden yapılandırılabilen engellerin ve köprülerin soyut temsilleri olarak işlev görüyor. Estetik dil, fiziksel ifadeyi vurguluyor. Aydınlatma, çatışma anlarını izole etmek ve diyalog ortaya çıktıkça kademeli olarak daha sıcak, daha kapsayıcı durumlara açılmak için kullanılıyor. Kostümler, çağdaş modaya uygun Afrika kumaşlarından yapılmış olup oyuncuların sabit karakterler yerine birden fazla kimliği temsil etmelerini sağlıyor. Genel olarak, sahneleme, eserin diyalog, empati ve barış temasına odaklanmasını desteklerken izleyicilerin performansın sembolik dünyasıyla hayal gücüyle etkileşim kurmasına olanak tanıyarak netliği, samimiyeti ve uyarlanabilirliği önceliklendiriyor.

Gösteri 27 Nisan günü Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluştu. Dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, Michael ve Samson Vatorz ile dans gösterilerini, Nijerya’daki dans çalışmalarını ve Diyarbakır’daki izlenimlerini Niha+ için konuştu.

“Diyalogun çözemeyeceği bir şey yoktur”

Serhat Kural: Uluslararası bir tiyatro festivali olan Amed Tiyatro Festivali’ne hoş geldiniz. Bir dansçı olarak gösterinizi izlediğim için çok mutluyum; gerçekten çok güzeldi. Peki, siz sizi tanıyabilir miyiz? Kendinizden biraz bahseder misiniz?

Michael Vatorz: Merhaba, benim adım Michael, Michael Vatorz olarak da bilinirim.

Samson Vatorz: Benim adım Samson, Samson Vatorz olarak da bilinirim ve biz birlikte Elevatorz NG’yiz.

M.V.: Elevatorz NG bir dans, daha doğrusu bir tiyatro topluluğu. Çünkü dansın ötesinde oyunculuk da yapıyoruz. Biraz şarkıcılık geçmişimiz de var, onu da yapıyoruz ama asıl olarak aktör, dansçı ve kreatif direktör olarak aktifiz. Elevatorz NG çatısı altında resmen kurulduğumuz 2010 yılından beri varız. Şimdiye kadar çeşitli yarışmalara katıldık, şu an World of Dance Nijerya’nın birincisiyiz. Nijerya’nın ilk K-pop elçileriyiz, bu yüzden Nijerya’yı Seul’de (Güney Kore) temsil ettik. Nijerya dışında birkaç festivale daha katıldık ve tam zamanlı olarak yaptığımız iş bu.

S.K.: Peki, birlikte çalışmaya ne zaman başladınız?

S.V.: Biz kardeşiz. Bu yüzden doğduğumuzdan beri birlikte çalışıyoruz.

S.K.: Evet, eserinizden biraz bahseder misiniz? İzleyiciye ne anlatmak istiyorsunuz?

M.V.: “Connecting Bridges” (Köprüleri Kurmak) adlı eser, aslında festivalin teması gibi: Barış için diyalog. Bu dans parçasını bu yıl oluşturmadık; 2023’te hazırlamıştık. Fujairah’taki ITI Dünya Kongresi’nde Nijerya’yı temsil ettiğimizde kısa bir versiyonuydu. Bizi orada gördüler ve eser festival temasıyla örtüştüğü için buraya davet ettiler. Festival için eserin genişletilmiş bir versiyonunu yaptık. Bu eser şunu söylemek için yaratıldı: Hangi ideolojiye, aile yapısına veya dini inanca sahip olursak olalım, biz önce insanız. Ve diyaloğun çözemeyeceği hiçbir şey yoktur. Sadece bir araya gelip konuşmaya ihtiyacımız var, kesinlikle bir yol bulabiliriz. Düşüncelerimizi dansımızla ve eserdeki diyaloglarla ifade etmek istedik.

“Barış, birlik ve saygı demek”

S.K.: Ülkenizdeki barış durumu hakkında tek bir kelime söylemek isteseniz, barışı tek bir kelimeyle nasıl açıklarsınız?

S.V.: Bir ülke için barışın anlamını mı kastediyorsun?

S.K.: Evet.

M.V.: Tek bir kelimeyse, o zaman farklı kelimelerimiz olacak demektir. O kendi kelimesini söylesin, ben de bir kelime düşüneyim.

S.V.: Benim için o kelime saygı. Neden saygı diyorum; çünkü eğer diğer kişinin kültürüne, görüşlerine ve geleneklerine saygı duyarsanız birlikte yaşayabilirsiniz. Mutlaka onların yaptığını yapmak veya onların kültürüne geçmek zorunda değilsiniz. Kendi kültürünüz olur, onlar sizinkine saygı duyar, siz onlarınkine ve herkes bir arada var olabilir.

M.V.: Onun söylediklerine ek olarak; bugün dışarı çıktık ve bir şeye şahit olduk, işte bu yüzden benim kelimem birlik. Bir kiliseye gittik ve kilisenin içinde Müslümanları gördük, bizi çok hoş karşıladılar. Sonra camiye gittik ve oradakiler de çok mutluydu, bize sarıldılar; nereden geldiğimize veya kim olduğumuza bakmaksızın sadece arkadaşımız olmak istediler. Oradaki bir adam özellikle çok mutluydu, bu beni duygulandırdı. O an kendi kendimize dedik ki; eğer bu şekilde davranabilirsek, çok büyük bir birlik ve barış olur.

Köprüleri Kurmak dans gösterisinden, Foto: Elevatorz NG

S.K.: Bu projeyi yaratırken nasıl bir yolculuk geçirdiniz? Benim eserden anladığım kadarıyla, başından sonuna kadar daha huzurlu ve güzel yaşayabileceğimizi söylemeye çalıştınız. Sahnedeki konsantrasyonunuz çok iyiydi, belki biraz bundan bahsedersiniz?

M.V.: Eseri yaratma deneyimi ve tüm parça boyunca tempoyu ve karakteri korumak… Öncelikle tüm hayatımız boyunca, yani kardeş olduğumuz için her zaman birlikte olduğumuz gerçeğiyle başlayayım. Bu sahip olduğumuz bir avantajdı. Kavga eden, tartışan, birbirinin yüzünü bile görmeyen kardeşler olduğunu biliyorum ama biz birbirimizi sadece kardeşten öte, “bir” olarak görüyoruz. Bizi bir arada tutan ilk şey bu bağdı, bu yüzden eseri yaratmak çok daha kolaydı çünkü beraberdik. Nasıl akacağımıza dair ortak bir zihin yapımız var. İkinci olarak, oyundaki tempoyu korumak sonradan öğrendiğimiz bir şey değildi. Defalarca tekrar yapmamız gerekiyordu çünkü bir dansçıyı profesyonel yapan pratiktir. Herkes dans edebilir ama herkes profesyonel olamaz veya performans sergileyemez. Tekrarlanan pratikler ve izleyiciyle etkileşim bizim için önemliydi. İzleyicinin bize verdiği enerjiden beslendik. Bize pozitif enerji verdiklerinde sahnede moralimiz yükseldi ve bizi daha da ileriye taşıdı. Eserin ne ara bittiğini anlamadık bile.

S.K.: Eserinizde geleneksel kostümleriniz vardı. Neden bu karma dansın içinde geleneksel kostüm seçtiniz?

S.V.: Çünkü güzel. Bizim bir akımımız var, 2017’de başladık; o zamanlar “Trado-HipHop” diyorduk. Nedeni şu ki, kendimizi kültür elçileri olarak görüyoruz. Nijerya’da çok fazla dil var ve bazen yaşanan aksaklıkların nedenlerinden biri bu olsa da, aynı zamanda bizi dinamik kılan eşsiz faktörümüz de bu. Nijerya, bu kadar çok dile rağmen hala tek bir ülke olduğu için güzel. 66 yıldır tek ülke olarak kalmak övgüye değer bir şey. Bu kültürü dünyanın görmesi için tanıtma sorumluluğumuz olduğunu biliyoruz. Hip-hop meselesine gelince, dansa hip-hopçu olarak başladık ve sonra buna profesyonelce geleneksel dansları ekledik. Ama hip-hop’u bir kenara atamayız dedik çünkü hip-hop da bir kültürdür ve siyahilerin kültürüdür. Ama biz dünyadaki tüm kültürleri seviyoruz. “Geleneksel danslarımızı yapısını bozmadan nasıl harmanlayabiliriz?” dedik ve bunları bir akım olarak birleştirdik. Ancak bu yıl, 2026’da ismini “trado-pop” olarak değiştirdik. “Hip-hop” yerine “pop” dememizin nedeni, hip-hop’un bizim için kısıtlayıcı hale gelmesiydi. Sadece geleneksel danslar ve hip-hop ile sınırlı kalmak istemedik. Salsa, Afro-dans, Kizomba, Bachata gibi diğer stilleri de seviyoruz ve bunları sentezlemek istiyoruz. Bu yüzden ismini “popüler kültür”den yola çıkarak değiştirdik. Buradaki sabit unsur, gösterdiğimiz Nijerya geleneksel danslarıdır. Danslara bakarsanız bir kısımda biraz funk, locking yaptığımı fark edersiniz. O (Michael) da locking yaptı. Çok fazla hip-hop yapmadık ama hip-hop, çağdaş dans ve salsa altyapımızın olduğunu hissedebilirsiniz. Popüler kültürden bir şeyler serpiştirmeye çalıştık ve sonra sizin kültürünüzü de ekledik.

M.V.: Ve sonra Cida’yı ekledik.

S.V.: Evet, sonra cida’yı sahneye getirdik. Orada ifade etmeye çalıştığımız şey, dünyanın bir olduğu. Hareket evrensel bir dildir.

S.K.: Daha önce burada bulundunuz mu? Burada nasıl hissediyorsunuz?

M.V.: Daha önce böyle bir yerde bulunmadık. BAE’den emin değilim ama burası bizim için bir ilk ve kendimizi çok iyi karşılanmış hissediyoruz, ilgi harika. Tekrar gelmemi isterseniz tekrar tekrar gelirim çünkü burası Nijerya gibi hissettiriyor. Nijerya’ya gelirseniz biz de sizi çok iyi ağırlarız, size sevildiğinizi hissettiririz, buradaki karşılama da aynı şekilde çok sıcak. Burayı gerçekten sevdik.

S.K.: Çok teşekkür ederim.

Michael & Samson: Biz çok teşekkür ederiz.

Diyarbakır’da 30 yıllık ağaçlar sökülüyor

Diyarbakır’ın Polatlar kavşağında belediye ekiplerince bu sabah yüzlerce ağacın söküm çalışmalarına başlandığı bildirildi. Bölgeye giden Ekoloji Derneği, söküm işlemi durdurulana kadar nöbet eylemlerine devam edeceklerini duyurdu.

Fotoğraf: Ekoloji Derneği

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ekipleri, Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesindeki Polatlar Kavşağı ve çevresinde başlattığı düzenleme çalışması kapsamında kentin 30 yıllık ağaçlarını bu sabah saatlerinde sökmeye başladı. Sabah söküm işleminin yapıldığı bölgeye giden Ekoloji Derneği üyeleri, Amed Ekoloji Meclisi, Diyarbakır Barosu ve halk; iş makinelerinin önüne geçerek çalışmaları durdurdu.

Amed Ekoloji Meclisi, çarpı şeklinde işaretlenen yüzlerce ağaçtan bir tanesinin kesildiğini bildirdi.

“Ağaç sökümü Kürt halkının hafızasındaki trajik olayları hatırlatıyor”

Öz Diyarbakır Gazetesi’ne göre Ekoloji Derneği tarafından yapılan basın açıklamasında, belediyenin sivil toplumla diyalog kurmadan hareket ettiği vurgulandı. Özellikle sökülecek ağaçların üzerine atılan çarpı işaretlerinin bölge halkı için ağır bir sembolik anlam taşıdığı ifade edilen açıklamada, şu sözlere yer verildi:

“20-30 yıllık ağaçların işaretlenerek yerinden edilmesi, Kürt halkının hafızasındaki trajik olayları ve katliamları hatırlatmaktadır. Bu uygulama sadece ekolojik bir yıkım değil, aynı zamanda kentin tarihsel belleğine ve ruhuna yönelik bir saldırıdır.”

Belediye yetkilileri, ağaçların kesilmediğini ve uygun ekipmanlarla başka bir bölgeye nakledilmek üzere söküldüğünü savundu. Ancak çevre aktivistleri bu savunmaya bilimsel verilerle karşı çıkıyor. Aktivistler, belirli bir yaşa gelmiş ağaçların kök yapısının bu tür müdahalelerle geri dönülemez zarar gördüğünü ve sökülen ağaçların kuruma riskinin çok yüksek olduğunu belirtiyor.

Nöbet eylemi sürüyor

Diyarbakır’daki doğa savunucuları ve yerel halk, projenin tamamen iptal edilmesini talep ediyor. Ekoloji Derneği, söküm işlemi durdurulana ve geri adım atılana kadar bölgedeki nöbet eylemlerine ve iş makinelerini engelleme çalışmalarına kararlılıkla devam edeceklerini duyurdu.

Konuya dair Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin açıklaması ise şu şekilde:

BASINA VE KAMUOYUNA

Bugün Fırat Bulvarı üzerinde yürütülen çalışmalara ilişkin kamuoyunda yer alan yanlış ve yanıltıcı bilgilerin düzeltilmesi amacıyla aşağıdaki bilgilendirmenin yapılması zaruri görülmüştür.

Kayapınar İlçesi Fırat Bulvarı’nda yaklaşık 20 yıl önce dönemin teknik imkânlarıyla gerçekleştirilen altyapı, üstyapı ve peyzaj düzenlemeleri; gelişen kent yapısı ve artan ihtiyaçlar karşısında yetersiz kalmaktadır. Mevcut durum, araç ve yaya trafiği açısından riskler oluşturmakta; yağmur suyu birikintileri ve yetersiz kanalizasyon altyapısı ise çevresel sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenlerle, söz konusu bulvarın yenilenmesi yönündeki talep halk nezdinde önemli bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi olarak, halkın taleplerini ve kentin güncel ihtiyaçlarını dikkate alma sorumluluğuyla; ekolojik dengeyi gözeten ve çağın gerekliliklerine uygun kapsamlı bir proje hazırlanmıştır. Proje kapsamında:

  • Yolun genişletilerek altı şeride çıkarılması,
  • Modern kaldırım düzenlemelerinin yapılması,
  • Bisiklet yolunun inşa edilmesi,
  • Yağmur suyu altyapısının yenilenmesi,
  • Aydınlatma sisteminin modernize edilmesi,
  • Kavşak düzenlemeleri ile orta refüj ve peyzaj çalışmalarının gerçekleştirilmesi planlanmıştır.

Proje sürecinde, bulvar üzerinde ikamet eden yurttaşlar, işletme sahipleri ve yolu aktif olarak kullanan yurttaşlarla tüm detaylar şeffaf bir şekilde paylaşılmış; bu kapsamda bin kişiyle yüz yüze anket çalışması yürütülmüştür. Yapılan halk oylamasında katılımcıların yüzde 96’sı projeye onay vermiştir.

Ayrıca proje hazırlık süreci; kentte faaliyet yürüten sivil toplum örgütleri, ilgili paydaşlar ve ekoloji hareketleriyle paylaşılmış, çok sayıda toplantı gerçekleştirilmiştir. Bu toplantılar sonucunda farklı görüşler değerlendirilmiş, anlaşmazlıkların önemli bir kısmı karşılıklı mutabakatla giderilmiştir. İtiraz edilen hususlar hassasiyetle ele alınmış ve ilgili birimlere azami memnuniyetin sağlanması yönünde gerekli talimatlar verilmiştir.

Proje, herhangi bir dayatma ya da oldu bitti anlayışıyla değil; ortak akıl ve katılımcı bir süreçle şekillendirilmiştir. Söz konusu itiraz edilen konularda demokratik ve ekolojik kamuoyuyla aynı hassasiyet ve duyguyu taşıyor ve dikkate değer görüyoruz. Bu kapsamda yalnızca sınırlı sayıdaki ağaç, bilimsel ve uygun yöntemlerle yerinden alınarak uygun alanlarda yeniden toprakla buluşturulmuştur.

Kentin ihtiyaçlarını ve halkın iradesini esas alan bu çalışmaya yönelik gerçek dışı değerlendirmelerin kamuoyunu yanıltmaması adına, doğru bilgilendirme sorumluluğumuzu bir kez daha yineliyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Orhan Olgen: “Robotlar iş yükünü alsa bile kapitalizm boş zaman tanımıyor”


İşçi ve Emekçi Bayramı 1 Mayıs’a giderken emeğin dönüşümü ve işçi sınıfının geleceği ekseninde yapay zekânın rolüne dair değerlendirmelerde bulunan Ekonomist Orhan Olgen, yapay zekanın emeğin değerini radikal şekilde düşürdüğünü ancak robotların işçi sınıfının yerini alamayacağını belirtti.

1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı yaklaşırken işçi sınıfının günümüzde evrildiği durum ile yeni tartışma alanları gündeme geliyor.

Kökeni 19. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’ndeki işçi eylemlerine ve çalışma saatlerinin düşürülmesi talebine dayanan 1 Mayıs, yaklaşık 140 yıldır dünya genelinde kutlanıyor. Sanayi Devrimi sonrası çalışma koşullarının iyileştirilmesi amacına dayanan eylemsellikler, zamanla işçi hakları ve işveren ilişkilerinin küresel ölçekte sembolleştiği bir güne dönüştü.

Bu sürecin sonunda 20. yüzyıl, işçi hareketlerinin siyasal sistemler üzerindeki etkisinin en yoğun hissedildiği dönem oldu. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Marksist teoriler ve işçi sınıfının toplumsal rolleri üzerine yapılan tartışmalar yeni bir boyut kazandı. Bu süreç, reel sosyalizm deneyimlerinin sonuçlarının analiz edildiği ve emeğin dönüşümünün yeniden sorgulandığı tartışmaları gündeme getirdi.

Marksist teoriye dönük eleştiriler ise dijital emek, robotik otomasyonun üretimde artan rolü ve son dönemde yapay zekâ gibi iş sektörlerini dönüştüren teknolojiler; işçi sınıfının geleceğine ilişkin başlıkların odağında şekilleniyor.

Viyana Orta Avrupa Üniversitesi Ekonomi bölümünde doktora araştırmacısı Orhan Olgen ile emeğin dönüşümünü, işçi sınıfının geleceğini, yapay zekanın işçi sınıfı için oluşturduğu tehditleri ve uygulanabilecek politikaları konuştuk.

“Yapay zekâyı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz

Marksist emek-değer teorisine göre üretimin merkezinde insan emeği vardı. Şu an bir ürün yapay zekâ ile, insansız bir şekilde üretildiğinde ürünün değeri nasıl dönüşüyor? Bu dönüşümün ev içi bakım emeği, zihinsel emek veya fiziksel emek gibi emek türlerini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Marx, Kapital’de değerin kaynağını “toplumsal olarak gerekli emek zamanı” ile açıklar; yani bir malın piyasa değerinin arkasındaki asıl güç insan emeğidir. Bugün ise karşımızda insan müdahalesi olmadan kod yazan, görsel tasarlayan veya üretim bandında parça birleştiren bir yapay zekâ var. Bu noktada teorik bir tıkanma yaşanıyor gibi görünebilir. Ancak Marksist açıdan bakarsak; tamamen makineleşmiş bir sistemde ürüne yeni bir değer eklenmez. Makine (sabit sermaye), yalnızca kendi aşınma payını ürüne devreder; yeni bir “artık değer” yaratamaz. Artık değeri yaratan tek şey “canlı emek”tir.

Sermaye, insanı üretimden kovup yerine yapay zekayı koyduğunda maliyetleri düşürse de aslında kendi bindiği dalı kesiyor. Sömürecek insan bulamazsa, kârın kaynağı da kurur. Zihinsel emek tarafında ise durum daha yıkıcı. Eskiden yaratıcılık veya analiz, emeğin en nitelikli ve pahalı kısımlarıydı. Yapay zekâ şimdi bu süreçleri standartlaştırarak değersizleştiriyor. Bir grafikerin on saatini alacak işi saniyeler içinde yapan algoritma, o işin “toplumsal olarak gerekli zamanını” radikal şekilde düşürerek emeğin piyasa değerini yerle bir ediyor. Ev içi emek konusunda ise robotlar iş yükünü alsa bile kapitalizm bize boş zaman tanımıyor; o vakti veri üreteceğimiz veya esnek çalışacağımız yeni modellere dönüştürüyor. Akıllı süpürgeyi kullanırken veya yemek siparişi verirken aslında sermaye için veri üretiyoruz. Yani boş zamanımız bile artık bir üretim süreci haline gelmiş durumda.

“Algoritmalar tarafsız değildir”

Peki ürünün değerinin ve emeğin dönüştüğü bu durumda sermaye ve sınıf ilişkileri nasıl şekillenecek?

Sınıf ilişkileri ortadan kalkmıyor, aksine daha “görünmez” ama sert bir biçime bürünüyor. Bugün “platform kapitalizmi” dediğimiz yapıda teknoloji devleri artık sadece makinelere değil, veriye ve altyapıya sahip. Yapay zekayı sınıf kavramından bağımsız düşünemeyiz çünkü algoritmalar tarafsız değildir. O algoritmayı yazan, besleyen veriyi seçen ve mülkiyetini elinde tutan bir sermaye grubu var.

Burada karşımıza “algoritmik yönetim” çıkıyor. Artık başınızda bağıran bir usta başı yok; sizi puanlayan, hızınızı ölçen veya sistemden bloklayan bir kod dizini var. İşçi sınıfı da artık sadece fabrika tulumu giyenlerden ibaret değil; algoritmaları beslemek için “tık işçiliği” yapan, güvencesiz milyonlarca insan bu sınıfın bir parçası. Unutulmamalı ki yapay zekâ gökten zembille inmedi; hepimizin dijital ayak izleriyle, kolektif emeğiyle eğitildi. Yani yapay zekanın çıktısı, aslında geçmişteki kolektif emeğimizin birikmiş halidir. Ancak bu birikim, mülkiyetin devasa şirketlerde (Microsoft, Google vb.) toplanmasıyla sınıfsal uçurumu daha da derinleştiriyor.

“Kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir”

Gelişmiş kapitalist ülkelerde üretimde otomasyonun rolü oldukça fazla iken Afrika ve Asya gibi bölgelerde bu oran oldukça düşük seyrediyor. Bu durum gelecekte değişebilir mi? Robotlar insan emeğinden daha ucuz hale gelebilir mi?

Bu nokta bence en kritik olanı. Gelişmiş kapitalist ülkeler (merkez) teknolojiyi ve algoritmayı elinde tutuyor. Afrika, Asya ve Latin Amerika (çevre) ise hala ucuz emek ve ham madde kaynağı olarak görülüyor. Ama şöyle bir tehlike var: Eğer robotlar Bangladeşli bir tekstil işçisinden daha ucuza mal olmaya başlarsa, sermaye üretimi merkeze geri çeker.

Bu durum, gelişmekte olan ülkelerin sanayisizleşmesine ve tamamen dışlanmasına yol açabilir. Diğer yandan, yapay zekayı eğitmek için kullanılan o devasa veri setleri, aslında küresel güneydeki insanların düşük ücretlerle yaptığı veri etiketleme işlerine dayanıyor. Yani aslında en ileri teknoloji bile hala en ilkel ve ucuz emeğin sömürüsü üzerine yükseliyor. Robotlar insan emeğinden ucuz hale gelebilir mi? Enerji maliyetleri düştüğü sürece evet. Ama kapitalizm her zaman sömürecek bir insan unsuru arar; çünkü makine makineyi sömüremez, kâr ancak insan emeğinden sızdırılabilir.

Özetle, yapay zekâ ne bizi kurtaracak bir mucize ne de kaçınılmaz bir felaket. Her şey, bu muazzam gücün kimin elinde olduğu ve hangi sınıfsal çıkarlara hizmet ettiğiyle ilgili. Bir iktisat öğrencisi olarak diyebilirim ki; denklemde hala en önemli değişken biziz, yani canlı emek.

Klasik Marksist yaklaşımdaki altyapı ve üstyapı ilişkisini, yapay zekanın şekillendirdiği bir gelecek dünyasında, nasıl öngörmek mümkün? Ahlak, hukuk başta olmak üzere nasıl bir dönüşüm bekleniyor?

Marksist teoride altyapı (üretim ilişkileri ve güçleri), üstyapıyı (hukuk, din, sanat, ahlak) belirler. Yapay zekâ altyapıyı o kadar hızlı değiştiriyor ki üstyapı buna yetişemiyor. Mesela hukuk sistemimiz bireysel mülkiyet üzerine kurulu. Ama yapay zekâ milyonlarca insanın kolektif birikiminden (internet verisinden) besleniyor. Burada mülkiyet kimin? Eğer bir algoritma senin kredi notunu düşürüyorsa veya seni işe almıyorsa, buna karşı itiraz edebileceğin bir hukuk henüz tam oturmadı. Sermaye, bu devasa kolektif birikimi tekelleştirip benim fikri mülkiyetim diyerek üstyapıyı kendi lehine dönüştürmeye çalışıyor.

Ahlak ve etik tartışmaları da bu noktada devreye giriyor. “Yapay zekâ etiği” dedikleri şeyin çoğu aslında sermayenin sorumluluktan kaçma çabası. Bir algoritma hata yaptığında veya birini işten çıkardığında suçlu makinedir diyerek, kararı alan sınıfsal iradeyi gizlemeye çalışıyorlar.

“Krizi önlemenin tek yolu üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre planlamak”

Yine klasik Marksist teorinin yaklaşımından yola çıkarsak, yeni “işçi sınıfı” robotlar mı olacak?

Bu konuda çok net olmak lazım: robotlar işçi sınıfı değildir ve olamazlar. İşçi sınıfı, hayatını devam ettirmek için emeğini satmak zorunda olan toplumsal bir öznedir. Bir robotun yaşam mücadelesi yoktur, enerjiye ve bakıma ihtiyacı vardır ki bu da sermaye için sadece bir işletme gideridir (elektrik faturası gibi). Robotlar grev yapmaz, hak aramaz, sendika kurmaz.

İşçi sınıfını robotlarla ikame etmek, işçiyi özgürleştirmez; aksine onu üretim sürecinin dışına, yani kronik işsizliğe iter. Robotların üretime girmesi, üretim araçlarının kimin elinde olduğu sorusunu daha önemli hale getirir. Eğer fabrikalar ve algoritmalar halkınsa robotlar bizi özgürleştirir; eğer sermayeninse robotlar bizi aç bırakır. Olay bu kadar basit.

Yapay zekanın yaygınlaşması ve üretimdeki yerinin artması işsizlik ve üretilen ürünlerin satılamaması gibi krizlere yol açmayacak mı? Açacaksa bunu önlemek için ne gibi politikalar uygulanmalı?

İşte kapitalizmin en büyük paradoksu burada. Yapay zekâ ve otomasyon sayesinde üretim kapasitesi devasa boyutlara ulaşıyor. Eskiden bin kişinin yaptığı işi artık on kişi birkaç botla yapabiliyor. Peki, işten atılan o 990 kişi bu üretilen malları nasıl satın alacak?

Canlı emeği üretimden kovduğunda, toplam ücret hacmi düşer. Ücret hacmi düşünce talep azalır. Talep azalınca üretilen mallar depolarda çürür. İşte bu, Marksist anlamda klasik bir “aşırı üretim krizi”dir ama bu sefer teknolojinin hızıyla katlanmış durumda. Egemen sınıflar bunu “Evrensel Temel Gelir” gibi yollarla yamamaya çalışacaklar. Yani insanlara ölmemeleri ve tüketmeye devam etmeleri için küçük bir harçlık verecekler. Ama bu sürdürülebilir değil çünkü sistemin motoru olan “artık değer üretimi” tıkanıyor. Bu krizi önlemenin tek yolu, üretimi kâr için değil toplumsal ihtiyaç için planlamaktır. Eğer yapay zekâ toplumsal bir mülkiyet olsaydı, çalışma saatlerinin düşmesini ve hepimizin daha çok boş zamana sahip olmasını konuşurduk. Ama şu anki yapıda sadece daha fazla işsizliği ve belirsizliği konuşuyoruz.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.