İsrail’in Suriye‘nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü’nü vurması tartışmaları sürüyor. İsrail Başbakanı Netenyahu saldırı ile Türkiye’ye mesaj verdiklerini söylerken Suriye Geçici Hükümeti Dışişleri Bakanı Asad el-Şeybani, Hava Üssü’nde Türkiye’nin kalıcı bir askeri varlığının söz konusu olmadığını saldırıdan birkaç gün önce eğitim amacıyla Türk askerinin üste bulunduğunu söyledi.
Fotograf: AA
Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeki İdlib’te bulunan ve yaklaşık 10 yıldır kullanılmayan Ebu Zuhur Askeri Hava Üssüne yönelik hava saldırısı sonrası tarafların açıklamaları devam ediyor. İsrail, saldırıyı Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının genişlemesine ilişkin kaygılarıyla bağlantılı olduğu bildirildi. Türkiye ise hava üssünde Türk askerinin bulunmadığını belirterek saldırıyı kınadı.
İsrail Başbakanlığı saldırı sonrası yaptığı açıklamada saldırıyı, Suriye’nin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığı iddiasıyla açıkladı. Ankara ise üste Türk askeri varlığı bulunduğu yönündeki iddiayı reddetti. Saldırı sonrası açıklama yaparak tansiyonu düşürmeye çalışan ABD’nin Suriye-Irak Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, saldırıdan önce Ankara’nın bilgilendirilmediğini açıklayarak, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha güçlü bir “çatışmasızlık mekanizmasına” kurulması çağrısında bulundu.
Çatışmasızlık mekanizması kurulmuştu
2025 yılında Türkiye’nin Hama Hama Hava Üssü’ne yerleşeceği iddiasıyla İsrail bu üsse saldırı düzenlemiş, ardından Türkiye ve İsrailli yetkililer Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de bir araya gelerek çatışmasızlık mekanizması oluşturmuşlardı.
Ankara ile Tel Aviv Suriye hava sahasında karşı karşıya gelme riskini azaltmak amacıyla iletişim ve çatışmasızlık görüşmeleri yürütmüştü. 9 Nisan 2025’te Azerbaycan’da bir araya gelen Türk ve İsrailli heyetler teknik toplantı yapmış, Suriye’de iki ülkenin çatışmasını veya yanlış anlaşılmaları önleyecek bir “çatışmasızlık mekanizması” oluşturulması amaçlanmıştı.
İsrail: Türkiye’nin konuşlanması statükoyu bozar
Ebu Zuhur Hava Üssü’ne yapılan saldırının ardından ilk açıklamayı yapan İsrail Başbakanlığı, Şam yönetiminin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığını iddia etti. İsrail bunun kendi güvenliği açısından tehdit oluşturacağı konusunda Suriye’yi daha önce uyardığını ve Şam’ın bu uyarıları dikkate almadığını öne sürdü.
Açıklamada, “İsrail, güvenliğine yönelik tehditlere müsamaha göstermeyecektir ve mevcut duruma geri dönülmesini memnuniyetle karşılayacaktır” ifadelerine yer verildi. İsrail’in açıklamasından sonra Türkiye Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada ise, saldırıyı kınarken, Reuters’a konuşan bir Türk yetkili, Ebu Zuhur’da Türk askeri bulunmadığını söyledi.
Saldırıdan birkaç saat önce Türk heyeti üssü ziyaret etmiş
Middle East Institute’nün Suriye Programı Direktörü Charles Lister, bir Türk heyetinin İsrail saldırısından “yalnızca birkaç saat önce üsten ayrıldığını ve İsrail’in ziyaretten haberdar olduğunu” öne sürdü.
AP’ye konuşan iki üst düzey Suriyeli yetkili ise, İsrail hava saldırısından bikr gün önce Türk heyetinin üste bulunduğunu aktardı. Ajans, Türk heyetinin yenileme çalışmalarını incelemek üzere üssü ziyaret ettiğini yazdı.
ABD çatışmasızlık mekanizmasında ısrarcı
Bölgede tansiyonun tırmanmasını istemeyen Washington ise yeni bir çatışmasızlık mekanizması kurulması çağrısında bulundu. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Reuters’a yaptığı açıklamada, İsrail’in operasyonundan önce Ankara’ya bilgi verilmediğini söyledi. Barrack, yaşananların İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha kurumsal bir iletişim ve çatışmasızlık mekanizması oluşturulması gerektiğini gösterdiğini de vurguladı.Washington’ın halihazırda taraflar arasındaki bilgi paylaşımını ve iletişimi kolaylaştıran bir sistem yürüttüğünü söyleyen Barrack, bunun daha güçlü bir yapıya dönüştürülmesi gerektiğini ifade etti ve “Gelecekteki yanlış anlaşılmaları önlemek amacıyla böyle bir mekanizmayı kurmak için aktif şekilde çalışıyoruz” dedi.
Netanyahu: Mesajımızı daha iyi anlamalarını sağladık
İsrail Başbakanı Netanyahu, saldırı sonrası katıldığı bir televizyon programında yaptığı açıklamada, “Türkiye’ye bir mesaj ilettik ancak görünüşe göre duymadılar. Bu yüzden onu daha iyi anlamalarını sağladık” dedi
Netenyahu, “Türkiye‘nin güneye doğru ilerleyen bir askeri tahkimatına tahammül etmeyeceğiz. Bunu genel hatlarıyla açıkça ifade ettik” dedi. Netanyahu, Türkiye’nin saldırının hedefi olan askeri havalimanına yerleşme niyetinde olduğunu öne sürdü.
Suriye: Kalıcı Türk askeri varlığı oluşturmayacağız
Suriye Geçici Hükümeti Dışişleri Bakanı Asad el-Şeybani ise, ABD merkezli Axios Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, “Bölgede bir Türk üssü kurma, kalıcı bir Türk askeri varlığı oluşturma veya Türk kuvvetlerini konuşlandırma niyetimiz yok”
Şeybani, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) subaylarının İsrail saldırısından günler önce üssü ziyaret ettiğini, ancak bunun “eğitim ve uzmanlık alışverişi alanlarındaki devam eden askeri işbirliği” çerçevesinde olduğunu savundu.
1980’de Erbil’de kurulan Xanzad, Kürdistan ve Irak’ın bilinen ilk kadın rock grubuydu. Kürt müzisyen Wirya Ahmed’in öncülüğünde oluşturulan grup, “Mina My Life Mina”, “Khan Amiry” ve “Hop Zindan” gibi şarkılarla hem müzikal hem de toplumsal bir etkide bulundu.
Foto: thejiyanarchives.com
1980’de Erbil’de kurulan Xanzad, Kürdistan ve Irak’ın bilinen ilk kadın rock grubu olarak tarihe geçti. Kürt müzisyen Wirya Ahmed’in öncülüğünde genç kadınların eğitilmesiyle çalışmalarına başlayan grup, o dönemde Kürdistan’da sahne alan tek kadın müzik topluluğuydu.
Baş vokalist Viyan Fiaq ve flüt sanatçısı Naska Ezadin gibi üyelerin yer aldığı Khanzad, “Mina My Life Mina”, “Khan Amiry” ve “Hop Zindan” gibi şarkılarla hem müzikal hem de toplumsal bir etki yarattı. Grup, Kerkük Kanalı için kayıtlar yaptı ve Irak genelinde festivallerde sahne aldı.
Irak–İran Savaşı ve Baas rejimi baskısı altında sanat faaliyetlerinin kısıtlandığı bir dönemde, Xanzad’ın kamusal alanda varlık göstermesi dikkat çekici bulundu. Grup kısa süre sonra dağıldı, üyelerin bir kısmı yurtdışına gitti, bazıları ise müziği bıraktı. Xanzad’ın kayıtları ve görüntüleri bugün çok az bulunuyor.
St. Petersburg mahkemesinin kararının ardından Rus LGBT Ağı, kapandığını duyurdu. Rusya Yüksek Mahkemesi’nin 2023’te LGBTİ+ topluluklarını aşırılıkçı ilan etmesinden bu yana Rusya’daki LGBTİ+ topluluklarına ve kişilere yönelik “aşırılıkçılık” kıskacı artmaya devam ediyor.
Rus LGBT Ağı (Russian LGBT Network), St. Petersburg’daki bir mahkemenin 27 Nisan 2026’da ağı “aşırılıkçı” ilan etmesinin ardından faaliyetlerini sonlandırdı. Karar sonrası kamuya açık çalışma biçiminin personel, destekçiler ve yardım arayan kişiler için çok riskli hale geldiğini belirten ağ, kararını Telegram üzerinden duyurdu.
Nisan ayında St. Petersburg mahkemesi, Rusya Adalet Bakanlığı’nın açtığı dava üzerine Rus LGBT Ağı’nı “aşırılıkçı” ilan etmişti. Ağ, bu etiketin önceki kamuya açık çalışma biçimini imkansız hale getirdiğini, çünkü destek vermeye çalıştıkları kişiler için riskler yaratabileceğini açıkladı.
2006 yılında kurulan Rus LGBT Ağı, Rusya’daki lezbiyen, gey, biseksüel ve transların haklarını korumak, hukuki destek sağlamak ve toplumsal kabulü artırmak için kurulan, ülkedeki en büyük sivil toplum kuruluşlarından biridir.
Pink News’in aktardığına göre, Rus LGBT Ağı, uluslararası alanda Rusya’da LGBTİ+ hakları savunuculuğu ve kriz desteği için kilit bir merkez olarak tanınıyordu. Ağ, 2010’ların sonlarında Çeçenya’daki zulümden kaçan LGBTİ+’lara yardım çabalarıyla küresel medyada da anılmıştı.
Facebook’ta yayımladıkları açıklamada uzun yıllar boyunca ülke genelinde girişimleri ve aktivistleri bir araya getirdiğini, kuirlere destek sağladığını belirterek “aşırılıkçı” statüsünün aynı şekilde devam etmeyi imkansız kıldığını ekledi.
Rus LGBT Ağı, ciddi bir risk değerlendirmesi sonrasında kapanma kararı aldığını söyledi. Kamuya açık çalışmalara devam etmenin, faaliyetlere katılan, destek veren ya da yardım alan kişileri tehlikeye atabileceğini vurguladı. Baskıcı ortamı kontrol edemeseler de insanlar için ek risk yaratmamak adına ellerinden geleni yapabileceklerini, insanların güvenliğinin her şeyden önce geldiğini belirttiler.
Rusya’da artan “aşırılıkçılık” baskısı
Rus LGBT Ağı’na yönelik verilen bu karar, Rusya Yüksek Mahkemesi’nin 2023’te var olmayan “uluslararası LGBT hareketi”ni “aşırılıkçı örgüt” ilan edip yasaklamasının bir devamı oldu. Bu karar, devletin LGBTİ+ görünürlüğünü ve örgütlenmesini yeni aşırılıkçılık yasaları kapsamında kovuşturma yetkisini genişletti.
Uluslararası Af Örgütü’nün Doğu Avrupa ve Orta Asya Direktörü Marie Struthers, konuya ilişkin Nisan ayında yaptığı açıklamada “2023 yılının Kasım ayında Yüksek Mahkeme, var olmayan ‘uluslararası LGBT hareketi’ni ‘aşırıcı’ olarak yasakladığında, yetkililerin bununla yetinmeyeceği açıktı. Rus LGBT Ağı ve diğer örgütlerin ‘aşırıcı’ olarak nitelendirilmesi, Rus yetkililerin LGBTI bireylere yönelik zulüm ve adaletsizlik zincirinin birer halkasıdır” diye konuştu.
Nisan 2026’da Oryol bölgesindeki bir mahkeme, Adalet Bakanlığı’nın Phoenix Plus kurucusu Yevgeny Pisemsky’ye açtığı dava üzerine, Rusça konuşulan en büyük LGBTİ+ haber sitesi Parni+’yı da “aşırılıkçı örgüt” ilan etmişti. Parni+ gazetecileri de hem “yabancı ajan” hem de “LGBT propagandası” suçlamalarıyla art arda açılan davalar nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı.
Rusya’nın hukuki ve siyasi ortamı, 2013’teki “LGBT propagandası” yasasından bu yana LGBTİ+ haklarının yıllar süren tahribatının bir parçası olarak sertleşmeye devam ediyor.
HRW: İki ayda dokuz LGBTİ+ topluluğu yasaklandı
İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne (HRW) göre, Mart-Mayıs ayları arasında yedi bölgede Rus mahkemeleri, aralarında Rus LGBT Ağı’nın da bulunduğu dokuz LGBTİ+ topluluğunu “aşırılıkçı” olarak nitelendirip yasakladı. HRW’ye göre yasaklanan topluluklar şunlar: St. Petersburg merkezli Coming Out, Yekaterinburg LGBT Kaynak Merkezi, Moskova LGBT+ Girişimleri Topluluk Merkezi, Samara merkezli Irida, Parni+, Rus LGBT Ağı, Kallisto, T9 NSK ve Centre-T.
HRW Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, LGBTİ+’lara destek verenlerin “suç kapsamına alınmasını yoğunlaştırdığını” belirterek yetkililerin bu asılsız “aşırılıkçılık” suçlamalarına dayanan tüm mahkeme kararlarını ve cezai mahkumiyetleri iptal etmesi gerektiğini söyledi.
LGBTİ+ Hakları
2026 Trans Hakları Endeksi ve Haritası
Transgender Europe (TGEU), ILGA-Europe’un Gökkuşağı Haritası ile iş birliği içinde hazırladığı endekste Avrupa ve Orta Asya’da trans ve non-binarylerin yasal cinsiyet tanınması, iltica, nefret suçları, ayrımcılık yasağı, sağlık ve aile alanlarındaki hak ve erişim durumunu değerlendirdi. Türkiye 32 gösterge üzerinden yalnızca 3 puan alabildi.
Zirvedeki 5 ülke
1
İzlanda 30/32
2
Malta 28/32
3
İspanya 27,18 puan
4
Belçika
5
Norveç
İzlanda neden birinci?
İzlanda, değerlendirilen 32 göstergenin 30’unu karşılayarak listenin zirvesine yerleşti. Ülke yalnızca iltica politikaları ile nefret suçları ve nefret söylemine karşı geliştirilen politikalar başlıklarında puan kaybetti. Son üç yıldır aynı puanı korurken, 2019’dan bu yana puanını 18 artırdı. Almanya da endekste üst sıralarda yer aldı.
Malta ve İspanya
Malta; yasal cinsiyet tanınması, sağlık, aile ve nefret suçları alanlarında tam puan alarak ikinci sırada yer aldı. Üçüncü sıradaki İspanya ise iltica ve sağlık kategorilerinde en yüksek puanı alan ülkeler arasına girdi.
Non-binarylerin tanınmasında öne çıkan 4 ülke
AvusturyaAlmanyaİzlandaMalta
Rapora göre bu dört ülke, non-binarylerin yasal olarak tanınmasına ilişkin tüm kriterleri karşılayan ülkeler oldu.
“Bölgenin büyük bölümünde translara yönelik görünür saldırılar yaşanırken siyasi tepkinin yokluğu endişe verici.”
— TGEU, 2026 Trans Hakları Endeksi değerlendirmesi
Listenin sonu: Türkiye 3 puan, Rusya 0 puan
🇷🇺 Rusya32 göstergenin hiçbiri karşılanmadı — 0 puan
Bağımsız sinemacılar, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün yönetmen Bingöl Elmas’ın Kapadokya’daki doğa tahribatını konu alan“Şiirli Oda’nın İzinde” adlı belgeseline verilen desteği geri istemesi üzerine bir açıklama yaptı.
Bingöl Elmas, Fotoğraf: Agos
Kültür ve Turizm Bakanlığı, yönetmen Bingöl Elmas’ın Kapadokya’daki tahribatı ve tarihçi Mükremin Tokmak’ın mücadelesini konu aldığı “Şiirli Oda’nın İzinde” isimli belgeseline verdiği desteği geri çekti. Bunun üzerine bağımsız sinemacılar, “Sanatsal İfade ve Üretim Alanımızı Savunuyoruz” başlıklı bir açıklama yayınladı.
Kapadokya’nın politik ihmalleri
Yönetmen Bingöl Elmas’ın 2005’te taşındığı Kapadokya’daki doğa tahribatına karşı mücadeleyi anlattığı belgeseline yapılan Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği geri çekildi, bakanlık desteği faiziyle beraber geri istedi.
Agos’tan Ilgaz Gökırmaklı’nın haberine göre Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, belgesel filmini “başvuru dosyasında yer alan senaryo ve yaklaşım metniyle uyumlu olmadığı” ve “teknik açıdan yeterli bulunmadığı” gerekçeleriyle reddederek film için bu kararı verdi.
İletilen resmi açıklamaya karşın yönetmen Elmas, Bakanlık yetkililerinin kendisine telefon görüşmelerinde filmde Kapadokya’da bakanlığın ihmali olduğunu öne sürdüğü için yapımın politik bir film olduğunu ve bu sebeple desteklenemeyeceğinin söylediğini aktardı.
“Telefon görüşmelerindeki ifadeler sıradan bir sansür uygulamasına mı döndü?”
Bağımsız sinemacılar konuya ilişkin yayınladıkları açıklamada desteğin geri çekilmesini “Rojbash, Kanun Hükmü, ve Oy’una Geldik filmlerine getirilen yasaklamalar sinemacıları hizaya çekmeye çalışan aynı sansürcü siyasetin örnekleri” olarak değerlendirirken Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğüne çeşitli sorular yöneltti.
Filmi teknik açıdan yeterli bulmayan ve senaryoya uygunluğunu tartışan kurulun kimlerden oluştuğunu soran 215 imzacı, telefon görüşmelerindeki ifadeler ve resmî karardaki gerekçelerin farklı olmasının sansür uygulamalarının örtük şekilde yapılmasının sıradan bir uygulamasına dönüp dönmediğini de sorguladı.
Açıklamanın tamamı şöyle:
Sanatsal İfade ve Üretim Alanımızı Savunuyoruz
Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, yönetmen Bingöl Elmas’ın Kapadokya’daki kültürel hafızayı, yerel tarihi ve çevre mücadelesini konu alan Şiirli Oda’nın İzinde adlı belgesel filmini “başvuru dosyasında yer alan senaryo ve yaklaşım metniyle uyumlu olmadığı” ve “teknik açıdan yeterli bulunmadığı” gerekçeleriyle reddederek film için verdiği yapım desteğini faizi ile geri istedi.
Bakanlık tarafından iletilen resmi evrakta karara gerekçe olarak her ne kadar bu şartlar öne sürülse de yönetmenin yetkililerle yaptığı sözlü görüşmelerde belgeselin “politik bulunması” ve Kapadokya’daki tahribata yönelik Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı hedef alan eleştiriler içermesi nedeniyle kabul edilmediğinin dile getirilmesi, resmi yazılı gerekçelerin birer kılıftan ibaret olduğunu gözler önüne serdi. Bakanlığın yasakçı/sansürcü politikalarının ilk örneği bu değil. Sınıflandırma yoluyla gösterim imkânlarının kısıtlanması ve hatta açıkça uygulanan gösterim yasaklarıyla yıllardır karşılaşıyoruz. Son yıllarda birbiri ardına Rojbash, Kanun Hükmü, ve Oy’una Geldik filmlerine getirilen yasaklamalar sinemacıları hizaya çekmeye çalışan aynı sansürcü siyasetin örnekleridir. Bingöl Elmas’ın yaşadığı ise; proje destek süreçlerine ilişkin tarafsızlık şüpheleri ve politik gerekçelerle “kara listeye alınmış” sinemacıların Sinema Destekleme Kurulundaki meslek birliği üyelerine söz hakkı tanınmaksızın değerlendirme dışı bırakıldıkları iddiaları bir yana, destek mekanizmasıyla ilgili şu sorunları da görünür kılıyor: resmi gerekçelerle asıl gerekçelerin uyuşmazlığı, değerlendirme kriterlerinin ve yönteminin keyfiliği, kurulların şeffaflıktan yoksun oluşu. Bu vakanın Kültür ve Turizm Bakanlığının sinema filmi destek süreçlerinde yıllardır süregelen ve kanıksanan sansür/otosansür mekanizmalarını kamusal olarak tartışmaya vesile olmasını umuyoruz.
Kamu desteklerinin, eserlerin tesliminden sonra “politik gerekçelerle” faiziyle geri istenmesi, ekonomik baskı yoluyla sektörü otosansüre zorlayan sistematik bir gözdağı ve cezalandırma yöntemine dönüştü. Oysa düşünce ve sanatsal ifade özgürlüğü anayasal bir haktır. Bunu korumak ve güvence altına almak her şeyden önce devlet kurumlarına düşen bir görev ve sorumluluktur. Eleştiriden arındırılmış, tahrif edilmiş bir gerçeklik dayatması sanatın özüne aykırıdır. Kamu kaynaklarıyla sağlanan sinema destekleri iktidarların ya da bürokratların kişisel veya siyasi beğenilerine göre dağıtılan bir lütuf değildir. Belgesel sinema toplumsal olayları, kamusal politikaları ve kamu kurumlarının uygulamalarını özgün ve eleştirel bakış açılarıyla ele alabilir. Çekim süreçleri bütünüyle öngörülebilir olmadığından filmin senaryosu başvuru dosyasındaki senaryodan farklılaşabilir, birebir aynı kalması beklenemez. Destek süreçlerinin şeffaf, nesnel, hesap verilebilir ve denetlenebilir ölçütlere dayanması; profesyonel ihtiyaçları ve zorunlulukları gözetmesi, her anlamda hakkaniyetli olması beklenir. Bu husus hem sanatçıların sanatsal özgürlüğüne ilişkin yasal güvence, hem de kamu idaresinin ciddiyetine duyulan güven açısından büyük önem taşır.
Öyleyse bu vaka özelinde soruyoruz:
– Telefon görüşmelerindeki ifadeler ile resmî karardaki gerekçelerin farklı olması, sansür uygulamalarının örtük şekilde yapılmasının sıradan bir uygulamasına mı döndü?
– Filmi teknik açıdan yeterli bulmayan ve senaryoya uygunluğunu tartışan kurul kimlerden oluşuyor; belgesel sinema alanında mesleki yeterlilik ve uzmanlığı olan kişilerden mi oluşuyor?
– Filmin teknik yetersizliğinden kasıt nedir? Hangi standartlara ve ölçütlere dayandırılarak bu yargıya varılmıştır?”
– Bir filmde politik eleştiri yapılması kurula göre filmin yetersizliğine mi işaret ediyor?
Kültür ve Turizm Bakanlığını; bu soruları cevaplamaya ve genel olarak sanatsal üretime ve ifade özgürlüğüne yönelik her türlü sansür kararını geri çekmeye ve sinemacıların mağduriyetlerini gidermeye davet ediyoruz.
Filmleri sansürlenen ve gösterimi engellenen meslektaşlarımızın yanında olduğumuzu, sinemamızı sansür ve finansal baskı kıskacına teslim etmeyeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.
İmzalar:
Altyazı Sinema Derneği
Documentarist İstanbul Belgesel Günleri
Özgürlük için Sanat İnisiyatifi
Özgür Sanat Meclisi
Seyri Sokak
Sine-Sen
Zîn Kolektif
Adil Okay – Yazar
Adnan Akdağ – Ses Tasarımcısı
Adnan Tataroğlu – Fotoğraf Sanatçısı & Eğitimci
A. Haluk Ünal – Hikaye Anlatıcısı & Yönetmen
Ahmet Asan – Eğitimci
Ahmet Gürata – Öğretim Üyesi
Ali Ergül – Yönetmen
Ali Taner Baltacı – Yönetmen
Alper Şen – Yönetmen
Aram Dildar – Yönetmen
Arda Kavaklıoğlu – Oyuncu
Arîn İnan Arslan – Yönetmen
Arzu Filiz Güngör – Fotoğrafçı
Aslı Filiz – Yapımcı
Asya Leman – Kurgucu & Görsel Sanatçı & Yönetmen
Atlas Hakan Özel – Turizm
Ayça Çiftçi – Sinema Yazarı & Akademisyen
Aykan Özener – Emekli Akademisyen
Aylin Kuryel – Akademisyen & Sinemacı
Aysel Altun – Emekli
Ayşe Ayben Altunç – Yönetmen
Ayşe Çetinbaş – Belgeselci
Aynur Özbakır – Belgesel Yönetmeni & Kurgucu
Aziz Akal – Belgesel Sinemacı
Azra Deniz Okyay – Yönetmen & Senarist & Prodüktör
Bahar Saner – Fotoğrafçı
Belmin Söylemez – Yönetmen
Berat İlk – Yapımcı & Yönetmen
Berke Baş – Belgesel Sinemacı
Berna Güler – Editör
Berrak Samur – Yönetmen
Bilge Taş – Film Festivalleri Araştırmacısı & Eski Festival Organizatörü
Burhan Ökmen
Bülent Boral – Yönetmen
Can Candan – Belgesel Sinemacı & Akademisyen
Can Memiş – Sanat eleştirmeni & Sosyolog
Canan Şeten Kesik – Öğretmen
Ceylan Özgün Özçelik – Yönetmen
Cihad İlbaş – Yönetmen
Çağıl Kaya – Müzisyen
Çayan Demirel – Belgesel Sinemacı
Çınar Doğan – Sinema Emekçisi
Defne Halman – Oyuncu
Deniz Büyükkırlı – Senarist
Deniz Yeşil – Belgesel Sinemacı
Derya Sağlam – Tiyatro
Dilan Engin – Yönetmen
Dilek Metin Sert – Kültür-Sanat Emekçisi
Diren Keser – Gazeteci & Yönetmen
Ebru Aksoy – Belgeselci
Ekrem Buğra Büte – Sinema Yazarı
Elif Ergezen – Belgesel Sinemacı
Emin Alper – Yönetmen
Emin Altan – Emekli
Emine Emel Balcı – Yönetmen
Emine Kart – Fotoğrafçı
Enis Rıza Sakızlı – Belgesel Sinemacı
Eren Kahraman – Sinemacı
Erhan Örs – Kurgucu
Erol Mintaş – Yönetmen & Senarist
Ertuğrul Mavioğlu – Belgesel Yönetmeni
Evrim Kaya – Sinema Yazarı
Eylem Şen – Belgesel Sinemacı
Faruk Uysal
Fatih Pınar – Belgesel Sinemacı
Fatin Kanat – Yönetmen
Feryal Saygılıgil – Akademisyen
Fırat Yücel – Sinema
Funda Alp – Senarist
Gök Akyel – Sinemacı
Gökhan Aktar – Sınıf Öğretmeni
Gökhan Yolcu – Fotoğraf Sanatçısı
Gül Büyükbeşe – Belgesel Sinemacı
Güliz Sağlam – Yönetmen
Gülsevil Tüzün – Emekli Araştırmacı
Gürşat Özdamar – Yönetmen
Hakan Barçın – Belgesel Sinemacı
Hakan Bozyurt – Avukat
Hakan Gönüllü – Emekli
Halil Yetiş – Yönetmen
Hande Yelke – Yönetmen
Haşmet Topaloğlu – Yapımcı & Yönetmen
Hebun Polat – Yönetmen
Hevi Nimet Gatar – Yönetmen & Doktora Öğrencisi
Hilmi Etikan – Belgesel Sinemacı
Hülya Üçpınar – Hukukçu
Hüseyin Yılmaz – Fotoğrafçı
İmre Azem – Belgeselci
İz Öztat – Sanatçı
Jeyan Kader Gülşen – Film Yönetmeni
Kazım Gündoğan – Belgesel Sinemacı
Kazim Taşkın – Reji Asistanı
Kemal Alptekin
Kemal Çavuşoğlu – Biyolog
Koray Kesik – Görüntü Yönetmeni
Korkut Akın – Yönetmen & Eleştirmen
Kutbettin Cebe – Belgeselci
Lisa Çalan – Sinemacı
M. Selma Özinanır – Yapımcı & Yönetmen
Mahmut Wenda Koyuncu – Belgesel Yönetmeni & Kürator
Medet Dilek – Belgesel Sinemacı
Mehmet Emin İsi – Sinemacı
Mehmet Özer – Fotoğrafçı & Şair
Mehmet Sait Şan – Sanat Yönetmeni
Melek Ulagay Taylan –
Melis Birder – Belgeselci
Merve Yıldıran – Yazar & Yönetmen
Metin Avdaç – Yönetmen
Metin Ewr – Senarist & Yönetmen
Metin V. Bayrak – Felsefeci
Mihriban Sezen – Belgesel Yönetmeni
Mizgin Arslan – Yönetmen & Child Therapist
Munevvet Antczak – Mimar
Murat Ayman – Yönetmen
Mustafa Ünlü – Belgesel Sinemacı
Müslüm Kabadayı – Eğitimci Yazar
Müzeyyen Esmer – Emekli
Nadir Öperli – Yapımcı
Nalan Barbarosoğlu – Yazar
Nalan Sakızlı – Belgesel Sinemacı
Nazım Dikbaş – Çevirmen
Nazmi Kırık – Oyuncu
Necati Sönmez – Sinema
Neşet Kutluğ – Emekli
Nevruzham Orhon – Sigortacı, Emekli
Nezahat Gündoğan – Belgesel Film Yönetmeni
Nil Kural – Sinema Yazarı
Nilgün Yoldaş
Nursen Kadayıfçıoğlu – Hekim & Fotoğraf Sanatçısı
Nurten Gül – Emekli Memur
Oktay İnce – Belgeselci
Onur Metin – Gazeteci
Orhan Eskiköy – Yönetmen
Orhan Toraman – Yönetmen
Osman Bayraktaroğlu – Kurgucu
Ozan Çağlar – Yönetmen
Ömer Leventoğlu – Sinemacı
Ömer Tuncer – Belgeselci
Önder Esmer – Belgesel Yönetmeni
Önder Sertçelik – Öğretmen
Özcan Alper – Yönetmen
Özcan Vardar – Kurgucu
Özcan Yaman – Gazeteci
Özkan Küçük – Yönetmen
Özlem Sarıyıldız – Belgesel Filmci
Özgün Gündüz – Yapımcı & Yönetmen
Paşa İmrek – Belgesel Fotoğrafçı
Pelin Esmer – Yönetmen & Senarist
Pınar Kula – Yardımcı Yönetmen
Rabar Ibrahim Hama Ali – Director
Refik Akay
Rengin Azizoğlu – Gazeteci
Reyan Tuvi – Belgesel Sinemacı
Rezan Kaya – Oyuncu
Rûken Tekeş – Yönetmen
Selen Çatalyürekli – Belgesel Sinemacı
Semih Dindar – Gazeteci & Belgesel Sinemacı
Senem Aytaç – Sinema Yazarı
Seray Genç – Sinema Yazarı
Serpil Gönüllü – Emekli
Serra Akcan – Fotoğrafçı & Videografiker
Sevinç Koçak – Editör
Seyhan Akın – Yönetmen
Sezgin Türk – Yapımcı & Yönetmen
Sibel Tekin – Belgesel Sinemacı & Video Aktivist
Sibil Çekmen – Akademisyen
Sidar İnan Erçelik – Yönetmen
Somnur Vardar – Yönetmen
Sonay Ban – Akademisyen & Araştırmacı
Soner Sert – Yönetmen
Sumru – Belgesel Sinema Çalışanı
Suzan Demir – Sinema Eleştirmeni & Gazeteci
Süleyman Karaaslan – Ses Kurgucusu
Şehbal Şenyurt Arınlı – Belgesel Sinemacı
Şeyla Korkut – Belgesel Sinemacı
Şirin Bahar Demirel – Yönetmen
Şirin Erensoy – Akademisyen
Taban Celali – Yönetmen
Tamer Temel – Müzisyen
Tahir Ün – Görsel Sanatçı
Tatlıhan Tuncel – Kurgucu
Tayfur Kesik – Fotoğrafçı
Tekin Süllü – Arkeolog & Sanat Tarihçisi
Tevfik Hoş – Belgesel Yönetmeni & Yerbilimci
Tülin Erarslan – Belgesel Sinemacı
Ulaş Tosun – Belgesel Yönetmeni
Ü. Ufuk Tosun – Aktör & Menajer & Cast direktörü
Ümit Kıvanç – Belgesel Sinemacı
Yalçın Çıdamlı – Emekli
Yağız Köksal – Animatör
Yasemin Ertorun – Oyuncu
Yasemin Mirik – Fotoğraf Sanatçısı
Yasin Ali Türkeri – Yönetmen
Yusuf Aslan – Fotoğrafçı
Yücel Tunca – Fotoğrafçı
Yücel Ünlü – Yönetmen
Zafer Ayden – Sinema Emekçileri Sendikası Denetim Üyesi
Ağustos 2026 döneminde bir önceki döneme göre hem çocuk mahpus hem de 65 yaş üstü mahpus sayısında artış oldu.
Foto: Adalet Bakanlığı
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST), Ağustos 2026 dönemine ait cezaevleri istatistiklerini açıkladı. Bu istatistiklere göre Türkiye’de bulunan 304.278 kapasiteli 402 hapishanede toplam 433.520 mahpus tutuluyor.
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün (CTE) 03.08.2026 tarihinde kendi internet sitesinde yayınladığı resmi verilerden yola çıkarak elde edilen bu istatistiklere göre, Hapishane tiplerine ve mahpusların hukuki/ceza durumlarına göre kapalı hapishanede 310.901, açık hapishanede 122.619 kişi tutuluyor.
Bunlardan 368.293 kişi hükümlü iken, 65 bin 227 kişi ise tutuklu statüsünde.
Çocuk, kadın ve yaşlı mahpuslar
Resmi açıklamalara yansıyan verilere göre, hapishanelerin fiziki koşullarından en çok etkilenen kırılgan gruplar arasında yer alan 12-18 yaş arası çocuk mahpusların sayısı 4.636 iken bunların 232’si kız çocuğu (90’ı hükümlü, 142’si tutuklu), 4 bin 368’si ise (1.311’i hükümlü, 3.093’ü tutuklu) erkek çocuğu.
21 bin 212 kadının bulunduğu hapishanelerde 6 bin 869 65 yaş üstü birey tutuluyor.
Düzenli paylaşılmayan özel kategorideki mahpuslar
“Hapishanelerde tutulan mahpuslara dair genel veriler resmi kurumlarca düzenli olarak yayınlansa da, LGBTİ+, yabancı, engelli ve hasta mahpuslara ait detaylı veriler kamuoyu ile düzenli olarak paylaşılmamaktadır” diyen CİSST soru önergeleri, bilgi edinme başvuruları ve medya takibi yoluyla ulaştığı verileri de paylaştı.
Buna göre elde edilen veriler şöyle:
Annesiyle Birlikte Tutulan Çocuklar: tutulan 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 01.20.2026 tarihinde soru önergesine verilen cevaben 883‘tür.
Yabancı Mahpuslar: 16 Eylül 2024 tarihindeki verilere göre hapishanelerde 14.276 yabancı mahpus tutuluyor.
LGBTİ+ Mahpuslar: 2018 yılında yapılan bir açıklamaya göre hapishanelerde 200 LGBTİ+ mahpus tutuluyor.
Engelli Mahpuslar: 11.10.2025 tarihinde yayımlanan meclis tutanaklarına göre hapishanelerde 476 engelli mahpus tutuluyor.
Ortopedik engeli olan: 252 kişi
Görme engelli: 96 kişi
İşitme engelli: 68 kişi
Dil ve konuşma engelli: 34 kişi
İşitme ve konuşma engelli: 26 kişi
Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpus sayısı 2014 yılında yapılan bilgi edinme başvurusuna verilen cevaba göre 1.453 kişi. Türkiye ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpus sayısını düzenli olarak paylaşmıyor ancak 2025 yılı Avrupa Konseyi Cezaevi İstatistikleri (space) raporunda paylaştığı veriye göre toplamda 13.050 müebbet hükümlüsü ve ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpus bulunuyor.
Eğitim, mesleki faaliyetler ve iaşe bedelleri
Mahpusların hapishanede tutulurken hak ve faaliyetlere erişim durumu ile günlük yaşam maliyetleri şu şekilde:
Eğitim: 2025 yılında yayımlanan meclis tutanaklarına göre hapishanelerde öğrenimini sürdürebilen mahpus sayısı 77.014’tür.
Çalışma: Sigortalı olarak mesleki faaliyette bulunan mahpus sayısı Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un 2024 yılında katıldığı iş fuarı açılışında aktardığına göre 58.500’dür.
Günlük İaşe Bedelleri: 23.06.2025 tarihinde CİMER başvurusuna verilen cevaba göre
Sağlık problemi olmayan hükümlü/tutuklular ve görevli personel için: 144 ₺
Çocuk hükümlü ve tutuklular için: 275 ₺
Kurumda annesiyle birlikte kalan çocuklar, hamileler ve süt emziren anneler için: 275 ₺
Hapishanelerde yaşam hakkı ve ölüm vakaları
Avrupa Konseyi Cezaevi İstatistikleri (SPACE) raporlarından derlenen verilere göre, hapishanede hayatını kaybeden mahpus sayıları yıllara göre şu şekildedir:
2018 yılında toplamda 107 mahpus ceza infaz kurumunda,
2019 yılında toplamda 95 mahpus ceza infaz kurumunda,
2020: yılında toplamda 128 mahpus ceza infaz kurumunda,
2021 yılında 101 mahpus ceza infaz kurumunda 345 ceza infaz kurumunun dışında,
2022: 108 mahpus ceza infaz kurumunda 364 mahpus ceza infaz kurumununun dışında olmak üzere toplamda 742 mahpus,
2023 yılında 97 mahpus ceza infaz kurumda 379 mahpus ceza infaz kurumunun dışında olmak üzere toplamda 476 mahpus
2024 yılında 120 mahpus ceza infaz kurumunda 625 mahpus ceza infaz kurumunun dışında olmak üzere toplamda 745 mahpus yaşamını yitirdi.
Türkiye’de Hapishanelerin Genel Durumu: Temmuz vs. Ağustos 2026
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü (CTE) verilerine göre, 304.278 kapasiteli 402 hapishanede bir ay içerisinde yaşanan nüfus değişimi aşağıda özetlenmiştir. Kapasite ve hapishane sayısı sabit kalırken, toplam mahpus sayısında yaklaşık 6 bin kişilik bir artış kaydedilmiştir.
Kategori
Temmuz 2026
Ağustos 2026
Değişim
Toplam Mahpus
427.525
433.520
+ 5.995 (%1.40)
Kapalı Hapishane
307.637
310.901
+ 3.264 (%1.06)
Açık Hapishane
119.888
122.619
+ 2.731 (%2.28)
Hükümlü
363.620
368.293
+ 4.673 (%1.29)
Tutuklu
63.905
65.227
+ 1.322 (%2.07)
Kırılgan Gruplar ve Özel Kategoriler
KADIN MAHPUSLAR
21.212
Temmuz’a göre +409 artış
65 YAŞ ÜSTÜ
6.869
Temmuz’a göre +674 (%10.88) artış
ÇOCUK (12-18 YAŞ)
4.636
Temmuz’a göre +73 artış
ANNESİYLE KALAN (0-6 YAŞ)
883
Temmuz ayına göre değişim yansımadı
Not: Yabancı mahpus sayısı (14.276), LGBTİ+ mahpus sayısı (200) ve engelli mahpus sayısı (476) Temmuz ve Ağustos güncel resmi açıklamalarında farklılık göstermemiş olup oransal bir değişime uğramamıştır. Veriler arasındaki en dikkat çekici değişim, bir ay içinde %10.88 oranında artan 65 yaş üstü mahpus sayısında görülmektedir.
*İnfografi, CİSST’in verilerinden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.
Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş, tarafların sivil ve altyapı hedeflerine yönelik karşılıklı ağır hava saldırılarıyla yeni bir ivme kazandı. Ukrayna, savaşın başından bu yana Rusya topraklarına yönelik en büyük İHA (İnsansız Hava Aracı) saldırılarından birini gerçekleştirdi. Rusya’nın Ukrayna’nın Harkiv bölgesine düzenlediği füze saldırısında çok sayıda sivil hayatını kaybetti.
Ukrayna’nın Rusya saldırısından, Foto: Al Jazeera
Ukrayna, Rusya’nın başkenti Moskova başta olmak üzere birçok bölgeyi hedef alan geniş çaplı bir insansız hava aracı operasyonu düzenledi. Yaklaşık 600’den fazla İHA’nın kullanıldığı bu saldırı, 2022’deki işgalin başlangıcından bu yana gerçekleştirilen en büyük hava dalgalarından biri olarak kayıtlara geçti.
Moskova Hedefte
Moskova Belediye Başkanı Sergey Sobyanin, 600’den fazla İHA’nın başkente yöneldiğini ve bunlardan 180’inin hava savunma sistemleri tarafından düşürüldüğünü açıkladı. Rusya Savunma Bakanlığı ise ülke genelinde ve ilhak edilen Kırım üzerinde toplam 791 Ukrayna İHA’sının engellendiğini iddia etti.
Ukrainian drone strikes on Sunday morning hit the largest Wildberries warehouse in Russia, located in the settlement of Koledino, approximately 30 kilometers south of Moscow.
As a result of the attack, a massive fire broke out on the territory of the facility.
— Status-6 (War & Military News) (@Archer83Able) August 16, 2026
Moskova Valisi Andrey Vorobyov’un açıklamalarına göre, saldırılarda aralarında 10 yaşında bir kız çocuğunun da bulunduğu en az üç kişi yaralandı. Ayrıca, Rusya’nın en büyük e-ticaret şirketi olan Wildberries’e ait bir sanayi deposunda yangın çıktı. Ukrayna, bu şirketin Rus ordusuna lojistik destek sağladığını öne sürüyor.
Ukrayna’nın saldırıları Kırım Yarımadası’nı da etkiledi. Bölgenin en büyük elektrik tedarikçisi Krymenergo, İHA saldırıları nedeniyle güney, kuzeybatı ve doğu kesimlerde geniş çaplı elektrik kesintileri yaşandığını duyurdu.
Rusya’dan Harkiv’e füze saldırısı
Ukrayna’nın İHA saldırılarıyla eş zamanlı olarak Rusya, Ukrayna’nın kuzeydoğusundaki sivil yerleşim yerlerini füzelerle vurdu.
Harkiv Bölgesel Askeri İdaresi Başkanı Oleh Syniehubov, Peçenihy köyüne düzenlenen Rus füze saldırısında 10 sivilin hayatını kaybettiğini ve 17 kişinin yaralandığını bildirdi.
Saldırıda 10 ev, bir kafe, postane, bir mağaza ve en az yedi araç kullanılamaz hale geldi.
💔🇺🇦 Zelensky: This morning, the Russians brutally struck Pechenihy, Kharkiv region – where the post office and shops are located, and around – only residential buildings.
As of now, 10 people are known to have died. Many people are injured.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, saldırıyı “acımasız” olarak nitelendirerek, “Bu Rus saldırısına kesinlikle cevap vereceğiz” ifadelerini kullandı.
Ukrayna Ulusal Polisi, Sumi bölgesine yönelik ayrı bir Rus saldırısında 3 kişinin daha hayatını kaybettiğini ve 3 kişinin yaralandığını raporladı.
Askeri analistlere göre, yaklaşık 1.250 kilometrelik cephe hattındaki çatışmaların yoğun dron ve yer robotu kullanımı nedeniyle kilitlenmesi, tarafları uzun menzilli hava saldırılarına yöneltti.
Kiev yönetimi, yerli üretim uzun menzilli İHA’larla savaşı doğrudan Rusya topraklarına taşıyarak, Rus halkına savaşın sonuçlarını hissettirmeyi ve Vladimir Putin’i barış müzakerelerine zorlamayı amaçlıyor. Ukrayna Dışişleri Bakanı Andrii Sybiha, Putin’in gerçekçi ateşkes önerilerini reddederek savaşı uzattığını belirtti.
İngiliz Times gazetesinin, Birleşik Krallık yapımı İHA’ların Rusya içindeki hedefleri vurmak için kullanıldığına dair haberinin ardından Rusya’dan sert bir açıklama geldi. Rusya’nın Londra Büyükelçiliği, İngiltere’yi uyararak bu eylemlerin “hesabı sorulacak sonuçlar” doğuracağını ifade etti. İngiltere, Ukrayna’ya 2026 yılı sonuna kadar 150 bin İHA tedarik etme taahhüdünde bulunmuştu.
Ukrayna sınırına yaklaşık 500 km uzaklıktaki Moskova’ya yönelik İHA saldırıları, Kiev’in uzun menzilli kapasitesini geliştirmesiyle daha sık hale geldi.
Ukrayna’nın Moskova’ya yönelik ilk başarılı İHA saldırıları 2023 ilkbaharında oldu; ancak bunlar düzensizdi ve az sayıda İHA içeriyordu.
O tarihten bu yana Moskova çevresine kapsamlı hava savunmaları kuruldu – ancak Ukrayna’nın saldırılarında kullandığı İHA sayısı da arttı ve bazıları bu savunmaları aşmayı başardı.
Genel Bilanço Özeti
Aşağıdaki tablo, son 24 saat içinde yaşanan karşılıklı saldırıların bilançosunu özetlemektedir:
Hedef Bölge
Saldırı Türü
Can Kaybı / Yaralı
Hasar Durumu
Harkiv (Peçenihy – Ukrayna)
Rus Füze Saldırısı
10 Ölü, 17 Yaralı
10 ev, kafe, postane ve 7 araç tahrip oldu.
Moskova ve Kırım (Rusya)
Ukrayna İHA Saldırısı
En az 3 Yaralı
Wildberries deposunda hasar; Kırım’da elektrik kesintileri.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, yasayı imzalamasının ardından sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, düzenlemenin Meclis’te 467 milletvekilinin desteğiyle kabul edildiğini söyleyerek hayırlı olması dileğinde bulundu. Yasa’nın imzalanmasının ardandan, ilgili madde gereği oluşturulan Kurul, ilk toplantısını 24 Ağustos’ta yapacak.
Recep Tayyip Erdoğan, Foto: X
Kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak bilinen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalandı. Erdoğan’ın imzalaması sonrasında yasa, Resmi Gazete’de yayımlandı.
2024 yılında MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin Meclis açılışında DEM Parti milletvekilleri ile tokalaşması ve sonrasında Abdullah Öcalan’a yaptığı çağrılarla başlayan, 27 Şubat 2025 tarihinde Abdullah Öcalan’ın PKK’yi feshetme çağrısı yapmasıyla günümüze kadar gelen süreç, böylece yeni bir evreye taşınmış oldu.
Meclis’te yer alan partilerin katılımıyla kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu yaptığı toplantıların ardından, Abdullah Öcalan’ı İmralı Cezaevi’nde ziyaret etmiş ve sonrasında da ortak bir rapor hazırlamıştı.
Söz konusu yasa, bu sürecin sonucunda hazırlanmış ve Meclis’te 467 oyla kabul edilmişti.
Yasanın yürürlüğe girebilmesi için, Milli Güvenlik Kurulu’nun “silah teslimi ve fesih ile ilgili süreci ‘teyit’ ve ‘tespit’ etmesi” gerekiyor. Söz konusu sürecin Eylül ya da Ekim ayı içerisinde gerçekleşeceğine dair görüşler bulunuyor.
Sonrasında PKK gerilalarının, yurtdışında bulunan Kürt siyasetçilerin Türkiye’ye dönmesi ve hapishanelerde bulunan siyasi mahpusların tahliye edilmeleri bekleniyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, yasayı imzalamasının ardından sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, düzenlemenin Meclis’te 467 milletvekilinin desteğiyle kabul edildiğini söyleyerek hayırlı olması dileğinde bulundu.
Erdoğan açıklamasında yasanın Meclis’te kabul edilmesini “tarihî bir mutabakat örneği” olarak nitelendirerek, Türkiye’nin huzurlu, müreffeh ve güvenli geleceği için önemli bir adım atıldığını ifade etti.
Sürece katkı sunan siyasi aktörlere teşekkür eden Erdoğan, Cumhur İttifakı ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve MHP Grubu ile TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’u özel olarak andı.
AKP Grubu’ndaki milletvekillerine de teşekkür eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, farklı siyasi partilerde yer almalarına rağmen yapıcı tutum sergileyen tüm siyasi parti grupları ve milletvekillerine minnettarlığını dile getirdi.
Sürecin bugüne kadar gelmesinde katkısı bulunan devlet kurumları ve görevlilerini tebrik eden Erdoğan, uygulamanın toplumun tüm kesimlerinin hassasiyetleri gözetilerek yürütüleceğini vurguladı.
“Başta şehit yakınları ve gaziler olmak üzere toplumun tamamının hassasiyetlerinin dikkate alınacağını” belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, sürecin yasanın belirlediği zeminde ilgili kurum ve kurulların koordinasyonunda sürdürüleceğini kaydetti.
Açıklamasında, “Milletimizin tamamının hassasiyetlerini dikkate alan bir yaklaşımla yürüttüğümüz süreci, Kanun’un belirlediği zeminde, ilgili kurum ve kurullarımızın riyasetinde aynı samimiyet ve titizlikle yönetmeye devam edeceğiz” ifadelerine yer verdi.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ‘çerçeve yasa’da tanımlanan Kurul’un kanunun yayımlanmasıyla birlikte kurulduğunu ve ilk toplantısını 24 Ağustos’ta gerçekleştirmeyi planladıklarını duyurdu.
Yılmaz, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda toplantı ile ilgili şunları kaydetti:
“Gazi Meclisimizde 467 gibi rekor bir oyla kabul edilmesinin ardından, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanarak Resmi Gazete’de yayımlanan 7595 Sayılı ‘Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’ hayırlı olsun. Kanunda tanımlanan ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında faaliyet gösterecek olan Kurul, Kanun’un yayımlanmasıyla birlikte kurulmuştur. Kurul üyesi Bakanlarımız ve kurumlarımız da kendi sorumluluk alanlarındaki çalışmalarını başlatmıştır.
Kurulun ilk toplantısını 24 Ağustos Pazartesi günü gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Bu toplantıda Kurulumuzun çalışma usul ve esasları ile silahları bırakma ve fesih sürecinin ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulacak alt komisyonlar ele alınacaktır. Ayrıca, Kurul üyelerimizin gündeme getirebileceği ve kurumlarımız arasında koordinasyon gerektiren hususlar üzerinde de değerlendirmeler yapılabilecektir. Kurulumuz, milli birliğimiz, kardeşliğimiz ve huzurumuz için etkin bir koordinasyon içinde çalışacak, 7595 Sayılı Kanun’la tanımlanan tüm görev ve sorumlulukları yerine getirmek için yoğun bir mesai sergileyecektir.”
Yasa’nın Kurul’la ilgili maddesi
Çerçeve Yasa’nın “Takip, koordinasyon ve uygulama” başlıklı 7. maddesinde söz konusu Kurul şu şekilde tanımlanıyor:
MADDE 7- Takip, koordinasyon ve uygulama
(1) Bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerin uygulanmasının takibi ve değerlendirilmesi; Kanunun Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben, Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden müteşekkil Kurul tarafından yapılır. İhtiyaç hâlinde Kurul tarafından; alt komisyonlar oluşturulabilir, bakanlık, kurum ve kuruluşların temsilcileri ile gerekli görülen kişiler Kurul ve komisyon toplantılarına davet edilebilir.
(2) Kurul tarafından, sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere alt komisyonlarda görevlendirme yapılabilir.
(3) 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben bu Kanunun amacı ve kapsamı doğrultusunda; örgütün tamamen tasfiyesi ve bu duruma ilişkin gözlem raporları uyarınca dönemsel olarak Kurul tarafından değerlendirme yapılabilir. Kurulun gerekli görmesi hâlinde adli, idari ve yasal düzenlemeler konusunda talepte bulunulur.
(4) Bu Kanun uyarınca verilen erteleme kararları, 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben dönemsel olarak Kurul tarafından değerlendirilir ve gerekli görülmesi hâlinde;
a) Soruşturma ve kovuşturmalar nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, sulh ceza hâkimliğinden veya mahkemesinden,
b) Mahkûmiyet hükümleri nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, infaz hâkimliğinden,
Kurul tarafından talep edilir. Talep hakkında ilgili mercii tarafından karar verilir. Bu kararlara karşı itiraz edilebilir. Bu fıkranın (b) bendi uyarınca talepte bulunulabilmesi için beş yıl olarak verilen erteleme kararları bakımından kararın verildiği tarihten itibaren iki yıl, on yıl olarak verilen erteleme kararları bakımından ise üç yıl geçmiş olması gerekir.
(5) Kurul, çalışmaları hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisini düzenli olarak bilgilendirir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri izlemek üzere İzleme Komisyonu kurulur. İzleme Komisyonu, bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri izler ve tavsiyelerde bulunabilir.
(6) Kurulun sekreterya hizmetleri Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından yerine getirilir.
Belçika’nın doğusundaki, ülkenin en büyük doğal koruma alanı “Hohen Venn”de çıkan yangını kontrole almak için çalışmalar sürüyor. 14 Ağustos cuma günü başlayan yangının büyümesiyle şu ana kadar yaklaşık 30 kilometre karelik bir alan yok oldu. Yangın, belçika tarihinin en büyük yangını olarak kayda geçti.
Fotoğraf: Avrupa Birliği Sivil Koruma ve İnsani Yardım
Belçika’nın doğusundaki Liège ilinde ve kuzeybatı Almanya’nın bitişik bölgelerindeki Ardenler ve Eifel yaylaları arasında kalan doğa koruma alanı Hohen Venn’de cuma günü başlayan yangın, pazartesi günü itibarıyla yaklaşık 3.200 hektarlık bir alanı etkilemiş durumda ve Alman sınırına yaklaşık 300 metre mesafede ilerliyor. Yangın pazartesi sabahı bölgedeki yağmurla birlikte yavaşlasa da çalışmalar sürüyor.
İkinci gününde rüzgar yönünün etkisi ve hava koşullarıyla büyüyen yangın, Avrupa Orman Yangını Bilgi Sistemi verilerine göre 2011’de 1400 hektarlık alana ulaşan yangının iki katından daha fazla bir alanı etkisi altına aldı. Bu yangın, Belçika tarihinin en büyük yangını olarak kayıtlara geçti.
Yangının Hohes Venn-Eifel bölgesindeki geniş turbalık ve doğal alanı etkilemesi, söndürme çalışmalarını daha da güçleştiriyor. Bölgenin bazı noktalarında ulaşım imkanlarının kısıtlı olması da itfaiye araçlarının veya sağlık ekiplerinin yangın hattına doğrudan ulaşmasını engelliyor. Turbalık zeminin yapısı yüzeydeki alevler söndürülse dahi ateşin toprağın altında yanmaya devam edebilmesini sağlayarak yangının tümüyle kontrol altına alınmasını zorlaştırıyor.
*Turbalık alanlar, bataklık ve sulak alanlarda ölen bitkilerin su altında oksijensiz kalarak çok yavaş bir şekilde çürümesi ve birikmesiyle oluşan asidik yapılı doğal alanlar
“Dumandan 5 bin kişi etkilendi”
Yetkililer Waimes belediyesine bağlı Sourbrodt ile Bütgenbach’ın bazı bölgelerinde tedbir amacıyla bölgedeki evleri tahliye etmelerini istedi. Yangının Almanya’ya sıçraması tehlikesi sürerken ise Monschau’da tahliye çağrısı yapıldı. Monschau belediye sözcüsü dumandan 5 bin kişinin etkilendiğini, bu çağrının ise önlem amaçlı olduğunu belirtti. Kalterherberg mahallesindeki 17 evden 30 kişi pazar akşamı tahliye edildi. Tahliye edilenler için bir okulda geçici barınma merkezi oluşturuldu. Yetkililer yangınla birlikte dumanın da sağlık açısından tehlike oluşturduğunu söyledi.
Die Zeit’e göre, Monschau’da içme suyu şebekesinde söndürme çalışmaları kapsamında bölgeden yoğun su çekilmesi, borulardaki akış hızını ve basıncı ani bir şekilde değiştirerek şebekede bulanıklığa da yol açtı. Yerel su idaresi Perlenbach Su Tedarik Birliği, söz konusu bulanıklığın sağlık açısından tamamen zararsız ve tehlikesiz olduğunu duyurdu.
Seferberlik sürüyor
Monschau İtfaiyesi Sözcüsü Tobias Schell, ekiplerin şu an için belirledikleri hattı tutabildiğini ve yangının daha fazla yayılmadığını aktardı. Yer altındaki kömürleşmiş torf katmanlarının içten içe yanması nedeniyle “Bu, haftalarca sürecek bir operasyon olacak” diyen Schell, yangının çıkış nedenine dair henüz bir açıklama yapamayacaklarını belirtirken, bölgede çiftçilerin ve yerel işletmelerin de söndürme çalışmalarına destek verdiğini, halk arasındaki dayanışmanın oldukça güçlü olduğunu vurguladı.
Yangın’ın kontrol altına alınabilmesi için Avrupa ülkeleri Belçika’ya destek oldu. İsveç’ten iki su kepçeli uçak ve büyük bir su deposu olan hollanda helikopteri ile birlikte Almanya silahlı kuvvetlerinden veya Bundeswehr’den iki helikopterin öğlen Belçika’ya varması ve bu gece için iki Norveç helikopteri bekleniyor. Valon Bölgesi Doğa Koruma Kurumu (DNF) ve yerel çiftçiler de ekiplere destek veriyor. Söndürme çalışmalarına ayrıca Lüksemburg, Hollanda, Çekya’dan da destek sağlandı.
Yangınla ilgili sorular için Liège eyalet valisi Hervé Jamar tarafından 1771 numaralı ücretsiz bir hat oluşturuldu.
Kaynak: Die Zeit, Avrupa Birliği Sivil Koruma ve İnsani Yardım, DW
*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.
Diyarbakır’da belediye tarafından hayata geçirilen Kadın Komün Kent Bostanları’nda ilk hasat yapıldı. Bostanlarda üretim yapan kadınlardan Zozan Halil Müslüm ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer, deneyimlerini anlattı.
Fotoğraflar:Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından hayata geçirilen Kadın Komün Kent Bostanlarında ilk hasat geçtiğimiz hafta yapıldı. Kadınlar, yetiştirdikleri sebze ve bitkileri topladı.
Kadın Politikaları Dairesi Başkanlığı bünyesinde faaliyet yürüten Kadın Ekonomisini Güçlendirme Müdürlüğü öncülüğünde kurulan bostanların hedefi kadın ekonomisini güçlendirmek, yerel tohumları yaşatmak ve ekolojik üretimi teşvik etmek.
Bostanlar, Kayapınar ilçesinin Talaytepe mahallesinde bulunan Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yerleşkesinde.
Bostanlarda üretim yapan kadınlardan Zozan Halil Müslüm ve Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer ile Kadın Komün Kent Bostanlarını konuştuk.
“Kadın kentinin ve varlığımızın güçlenmesi gerek”
Zozan Halil Müslüm, “Kadın Yaşam Merkezlerini ve burada verilen destekleri öğrendim. Sadece bostan değil; spor, yakın savunma gibi farklı çalışmaların da olduğunu gördüm. Kadınlarla tanıştıkça kadın kentinin ve kadın varlığımızın ortaya çıkması ve güçlenmesi gerektiğini düşündüm. Bu nedenle ben de Kadın Komün Kent Bostanı’na katıldım” diyerek sözlerine başladı.
Daha sonra birlikte biber, patlıcan, domates, salatalık, kornişon ve bamya ektiklerini söyleyen Müslüm, bunun yanında kekik, lavanta, nane, biberiye gibi “tıbbi bitkiler” de ektiklerini ifade etti, kadınlar olarak sebze ihtiyaçlarını doğal ve taze bir şekilde karşıladıklarını, ürünleri evlerine götürdüklerini söyledi.
“Turşu yapıyor, kurutuyor ve taze halde yemeklerimizde kullanıyoruz. Aynı zamanda tıbbi bitkilerden yağ ve krem gibi ürünler elde etme imkanımız da oluyor” diyen Müslüm, bostanlardaki meselenin sadece üretmek ve ürün elde etmek olmadığını söyledi.
“Aynı zamanda birbirimizin fikirlerine ve kararlarına saygı göstermeyi, birlikte karar almayı öğreniyoruz. Biz kadınlar olarak kendi irademizi de güçlendiriyoruz. Çünkü komün bir yaşamı birlikte öğreniyoruz. Toplum kendi özünden uzaklaşmış ve insanlar giderek daha bireysel hale gelmiş. Biz kadınlar olarak toplumun özüne dönmesi için ne gerekiyorsa yapacağız.”
Müslüm, son olarak böyle alanların açılmasının şart olduğunu, böyle projelerin içinde yer aldığı için kendisini şanslı hissettiğini ve her zaman böyle çalışmaların içinde olmak istediğini söyledi.
“Ortak üretim alanı kuruyoruz”
Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer, demokratik ve kadın özgürlükçü bakış açısına sahip yerel yönetimler olarak kenti sadece yapıların, yolların ve buna bağlı hizmetlerin olduğu bir alan olarak ele almadıklarını; kentin nasıl yönetildiği, yeniden nasıl üretildiği, gıdanın nereden geldiği ve kadınların bu üretim sürecindeki yerinin de kendileri için önemli olduğunu ifade etti. Sümer, Kadın Komün Kent Bostanı’nın da bu yaklaşımın bir parçası olduğunu söyledi:
“Kadınların toprakla, üretimle ve kendi emeğiyle yeniden ilişki kurabildiği bir alan oluşturmak istedik. Burada bizim için önemli olan yalnızca sebze üretmek değil. Ortak üretimin, ortak kararın ve ortak paylaşımın mümkün olduğu bir alan yaratmak.”
Özden Gürbüz Sümer
Bostanda bireysel parseller üzerinden ilerlemediklerini söyleyen Sümer, alanın ortak olduğunu, üretimin de ortak yürütüldüğünü söyledi. Ekim, bakım ve hasat süreçlerinde kadınların birlikte çalıştığını, üretime ilişkin kararları da birlikte aldıklarını aktardı:
“Her kadının kendi parselinin ve kendi ürününün olmadığı, ortaya çıkan üretimin ortak üretim olarak değerlendirildiği bir model kuruyoruz. Bu nedenle bostanın kendisi de birlikte üretme ve karar alma deneyiminin yaşandığı bir alan oluyor.”
Önceliğin üretilen ürünlerin kadınların ve hanelerin ihtiyaçları doğrultusunda değerlendirilmesi olduğunu söyleyen Sümer, ihtiyaç fazlası olan ya da satışa sunulması istenilen ürünlerin değerlendirilebileceği bir pazar alanı oluşturma hazırlıkları da olduğunu belirterek “Böylece kadınlar ürettikleri ürünleri bu alanda doğrudan satışa sunabilecek. Burada amaç, kadınların ürettiği ürünün değerini kendilerinin belirleyebildiği ve emeğinin karşılığını alabildiği bir alan oluşturmak” diye konuştu.
“Burada bireysel kârı merkeze alan bir üretim anlayışımız yok. Önceliğimiz kolektif üretimin devamlılığını sağlamak ve elde edilen değerin yeniden üretime katkı sunması. Bununla birlikte kadınların ihtiyaç fazlası ürünlerini kendi iradeleriyle satışa sunabilecekleri bir alanın olması da önemli. Yani hem ortak üretim ve paylaşım anlayışını korumak hem de kadınların kendi üretimlerinden ekonomik olarak yararlanabilecekleri olanaklar oluşturmak istiyoruz.”
“Kadınlar üretime doğrudan dahil olmalı”
Kadınların yalnızca üretime katıldığı değil üretimin bütün aşamalarında söz sahibi olduğu bir alan oluşturmayı amaçladıklarını söyledi Sümer.
“Özellikle tarım alanında kadınlar tarlada ya da ürünün işlenmesi kısmında emek boyutuyla varlar ancak iş karar alma, ürünü satma ve ondan aracısız gelir elde etme kısmında neredeyse hiç yoklar. Yani bu alanda çok ciddi emek sömürüsü yaşamaktalar. Kadın emeğinin görünür olması bu anlamda önemli ama bununla sınırlı değiliz. Kadınların üretim bilgisine, toprağa ve ekonomik sürece doğrudan dahil olmasını istiyoruz. Bu perspektifle komün kent bostanında kadınlar bir yandan zirai teknik bilgiyi öğrenirken bir yandan komün ekonomisini hem teorik hem de pratik içerisinde deneyimliyor. Yine bireysel olarak güçlenmeleri için toplumsal cinsiyet eşitliğine dair bilinci açığa çıkaran kolektif eğitim atölyelerine katılıyorlar.”
“Komün çalışmaları geliştirmeye devam edeceğiz”
Sümer, bostan sürecinin kendilerine ne gösterdiği sorusuna ise şu cevabı verdi:
“Süreç bize kadınların ortak üretime ciddi bir ilgisinin olduğunu gösterdi. Bostanda birlikte çalışırken kadınların kendi deneyimlerini ve üretim bilgilerini de birbirleriyle paylaştığını gördük. Bu nedenle bostanı tamamlanmış bir proje olarak değil, birlikte üreterek ve deneyimleyerek geliştirdiğimiz bir alan olarak görüyoruz.”
Bostanla ilgili haberler çıktıkça kentte yaşayanlardan da yoğun bir ilgi ve geri dönüş almaya başladıklarını, kendilerine ulaşanlar arasında çalışmaya dahil olmak, bostanı görmek ve üretilen doğal ürünleri satın almak isteyenler olduğunu söyledi.
Sümer, bu ilgiyi kentte üretime ve doğal gıdaya yönelik güçlü bir ihtiyacın olduğunu göstermesi açısından önemli bulduklarını, alanı kısa bir süre içerisinde ziyaretlere açmayı planladıklarını ve böylece kentlilerin bostanı yerinde görmesini, üretim sürecini tanımasını ve kadınların ortak üretim deneyimine daha yakından tanıklık etmesini istediklerini aktardı.
Sümer, bostanlarda ekilen fidelerin Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı tarafından yerel tohumlardan üretilerek hazırlandığını, dolayısıyla yerel tohumun korunması ve yeniden üretime kazandırılmasının sürecin en başından itibaren bostanın içerisinde yer aldığını söyledi.
Sümer, sözlerini şöyle noktaladı:
“Bostanda edindiğimiz deneyimin bundan sonraki çalışmalarımıza doğrudan katkısı olacak. Aslında kadın yaşam merkezlerimizde yürüttüğümüz üretim çalışmaları da bu bakış açısıyla ilerliyor. Tekstil üretim gruplarımız, tıbbi ve aromatik bitkiler üretim grubumuz, epoksi ve geri dönüşüm üretim gruplarımız var. Bu gruplarda da kadınların birlikte ürettiği, üretim sürecine birlikte karar verdiği ve ortaya çıkan üretimi ortak bir anlayışla değerlendirdiği bir çalışma yürütüyoruz. Bostan bizim için bu yaklaşımın farklı bir üretim alanındaki karşılığı. Bundan sonraki süreçte de kadınların kendi emeği ve bilgisi üzerinden üretimin içinde olduğu, ortak üretim ve paylaşımın esas alındığı komün çalışmaları geliştirmeye devam edeceğiz.”
“Benim adlandırdığım biçimiyle Bulut Lordları, çağımızın Agamemnon’larıdır. Biz çadırın dışında, asla gelmeyecek bir duruşmayı beklerken, onlar yüce konumlarından buyruklar yağdırıyorlar.”
The Odyssey filminden bir sahne, Kaynak: Screen Rant
Ekonomist ve Yunanistan Maliye eski Bakanı Yanis Varoufakis tarafından yazılan ve UnHerd’de yayımlanan bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.
Christopher Nolan’ın Odyssey’i, Homeros’un destanını popüler kültürün merkezine geri taşıdı. Sevinilmesi gereken bir başarı bu. Pek çok kişi benden filmi değerlendirmemi istedi, reddettim. Yunan olmak, herkese ait olan, yüzyıllar ve diller boyunca yol alarak yabancıların hayal gücüne yerleşmiş bir eser hakkında konuşmam için bana ayrıcalıklı bir bakış açısı vermiyor. O yüzden şimdilik, Homeros’un ve Nolan’ın kimi temalarını ele alıp, beni geceleri uyutmayan güncel gelişmelere yeniden bakacağım.
Giderek güç kaybeden seçkin yayınlarımızdan giderek yaygınlaşan sosyal medyamıza kadar, herkesin gözü teknooptimistler ile teknofobiler arasındaki çatışmaya dikilmiş durumda. Verimlilik mi adaletten daha önemli? Yapay zekâ bizi özgürleştirecek mi, köleleştirecek mi? Bu tartışmalar bizi hep aynı çember içinde döndürüp duruyor. Yeni bir ışık tutmak yerine yerleşik inançları pekiştiriyor. Bu meseleler üzerine düşünmek için işin özünü kavramaya dair az çok şey bilen antik çağlara gitmekten daha kötüsünü yapabiliriz.
Homeros’un İlyada’sının kalbinde uzun bir “grev”in hikâyesi atar. Destanın 24 kitabından 18’inde, Yunanların en yetkin savaşçısı Akhilleus silahlarını bırakmıştır. Çadırından çıkıp savaşa katılmayı reddeder çünkü Akhalar Kralı Agamemnon’a öfkelidir. Bu öfke, Odysseus’un, Kral’ın daha önceki bir Troya çatışmasından elde edilen ganimete el konulması yönündeki buyruğuyla oluşmuştur. Homeros bize Odysseus’u kurnaz bir kahramandan çok, bir haberci ve otoriter bir kralın uşağı olarak tanıtmayı seçer. Ancak Troyalılar Akhilleus’un can dostu Patroklos’u öldürdüğünde, o Troyalılardan öç almayı Agamemnon’la olan küskünlüğünün üstünde tutar, “grev”ine son verir, çadırından kalkar ve savaş meydanına döner.
İşte o noktada, Akhilleus’un annesi Thetis, Olymposluların tek işe yarayan şeyi, yani imalat tanrısı Hephaistos’a yalvararak oğluna yeni bir zırh yapmasını ister. Olympos’tan atıldığında kendisine bakmış olan Thetis’e borçlu olan Hephaistos, yanardağdaki demirhanesinde işe koyulur. O ateşli karanlıktan büyüleyici bir silah takımı çıkarır: bir kalkan, bir miğfer, bir zırh ve dizlikler. Kalkan bütünün merkezidir. Yeryüzü yaşamının, savaşın, barışın, kozmosun ve insan emeğinin sahneleriyle özenle işlenmiştir yani insan dünyasının bir yansımasıdır. Bu sıradan bir madencilik değildir. Hiçbir ölümlü demircinin biçimlendiremeyeceği bir güçle donatılmış, tanrısal bir el işidir. İnsan emeğinin ya da zekâsının ürünü değil, bir tanrının armağanıdır. Sanki bize gerçek armağanların paha biçilmez olduğunu hatırlatır gibidir.
On yıl sonrasına, Odysseus’a geçelim. Akhilleus artık ölmüştür. Her ne kadar son darbeyi, büyük bir şehri harabeye çeviren bir başka armağan olan at hilesiyle Odysseus vermiş olsa da Akhilleus, Troya’nın yağmalanmasına olanak sağlamak için çok şey yapmıştır. Nolan filminde, Odysseus’u zorlu eve dönüş yolculuğunda pişmanlıklarla boğuşan bir adam olarak resmeder. Yenik Troyalılara davranış biçimi yüzünden suçluluk duyan, anlaşılabilir bir hayatta kalma suçluluğuyla kıvranan, tüm yoldaşlarının birer birer yok oluşunu izlerken tek başına İthaka kıyılarına ulaşmış olmanın sarsılmaz yükünü taşıyan bir adam. Ama Odysseus’un ahlaki yüküne, hak ettiği ek bir suçluluk daha bindirebilecek olan Nolan’ın atladığı bir olay var. Ovidius’un, hâlihazırda hayaletlerle dolu bir adamı daha da huzursuz etmek için külliyata eklediği bir masal.
Ovidius’un Dönüşümler’inde tasavvur ettiği üzere, Troya yerle bir edildikten sonra galip Yunanlar, stratejistleri Odysseus ile en yaman piyade savaşçıları Aias arasında bir iç anlaşmazlığı çözmek zorunda kalır. Mesele şudur: Akhilleus’un tanrısal zırhıyla eve kim dönecek? Uzlaşma sağlanamayınca Yunan önde gelenleri bir mahkeme toplar. Bu kılıçların değil sözcüklerin yarışıdır ve ödül, bir silah takımından çok daha fazlasıdır.
Aias’ın savı basitti. Daha çok savaşmış, daha çok kan dökmüş, daha çok öldürmüştü. Ağır silahları daha iyi kullanabilirdi. Hiçbir zaman hilelerin ya da düzenbazlığın ardına saklanmamıştı. Askere yazılmamak için deli taklidi yapan Odysseus’un aksine, Aias çağrıya seve seve karşılık vermişti. Akhilleus’un zırhı, katıksız, süssüz yiğitliği ve onu kullanmak için gereken beceri sayesinde onun hakkı olmalıydı.
Odysseus, Aias’ın göğüs göğüse çarpışmada daha cesur ve daha yararlı olduğunu kabul ederek önde gelenleri şaşırttı. Ama sonra cesaretten ve adaletten uzaklaşıp verimliliğe döndü. “Yunanlara en iyi kim hizmet etti?” diye sesli sesli düşündü. Kavgalı reisleri barıştıran, Troya’ya sızan, Troya Atı hilesini tasarlayan oydu. Odysseus, kurnazlıktan yoksun gücün kaba kuvvetten ibaret olduğunu ima ediyordu. Zaferi getiren Aias’ın kasları değil, kendi zekâsı olmuştu.
Mahkeme Akhilleus’un silahlarını Odysseus’a verdiğinde, Aias utanca dayanamayarak ve hiçbir teselli bulamayarak kendi kılıcının üstüne atılıp canına kıydı. Onun cesedi de, Odysseus’un eve dönüş yolculuğu boyunca kıvranıp durabileceği diğer bütün pişmanlıklara eklenen güzel bir ilavedir. Zira Nolan’ın anlatımında bu yolculuk, Odysseus’u adımlarından emin, duygusuz ve soğukkanlı bir eylem adamından içine kapanık, kendinden kuşku duyan, ama tam da bu yüzden çok daha insani ve kendimizden bir parça bulabileceğimiz bir karaktere dönüştürür. Öyle bir adama dönüştürür ki, başkalarının başına gelen felaketlerin yükünü, sanki cübbesinin astarına dikilmiş kurşun parçalarıymışçasına üzerinde taşır.
Bunun modern dünya için ne gibi bir yankısı olabilir? Aslında birkaç çıkarım var. İlk olarak, değeri nasıl atfettiğimizi gözler önüne seriyor. Bugün Aias-Odysseus anlaşmazlığı bir mahkemeyle değil, bir ahlaki argüman yarışıyla değil, Sotheby’s ya da Christie’s’in düzenlediği görkemli bir müzayedeyle çözülürdü. Bunun kimseyi şaşırtmayacak olması, her şeyin çılgınca metalaştırılmasının bizi, değeri cüzdanın derinliğine indirgenemez bir şey olarak takdir etme yetimizden nasıl yoksun bıraktığının göstergesidir.
İkinci bir çıkarım, Aias’ın adalete yaptığı çağrıyla Odysseus’un verimliliğe yaptığı çağrı arasındaki çatışmanın hâlâ süregelmesidir. Toplumlarımızın çöpe attığı adaleti bir nebze olsun geri kazanmak için birileri servet vergisi önerir önermez, zenginlerin savunucuları Odysseus’un sorusunu ortaya atarlar: “Ülkede kalarak hazineye en iyi kim hizmet eder? Ultra zenginler mi, yoksa zaten hiçbir yere gidemeyecek olan yoksullar mı?”
Üçüncü bir çıkarım, Homeros’un ve Ovidius’un hikâyelerindeki anlaşmazlık konusuna daha yakından bakmaktan doğuyor. Akhilleus’u el konulması bu kadar öfkelendiren ganimet neydi? Adı Briseis olan bu ganimet, Yunanların başkalarıyla birlikte kaçırdıktan sonra bir ödül, bir köle olarak Akhilleus’a sundukları Troyalı bir kadındı. Agamemnon, tanrı Apollon’u yatıştırmak için kendi köle kadınlarından birini vermek zorunda kaldığında Briseis’i almış ve böylece Akhilleus’u silahlarını bırakmaya itmişti. Homeros, Akhilleus’un bu hırsızlığa duyduğu öfkeyi hissetmemizi ister ki bu mülk, canlı, nefes alan, dehşete düşmüş bir kadın olduğu kadar pekâlâ iyi bir küp şarap da olabilirdi.
Biz çok mu daha iyiyiz? Yunanların ne kadar ilkel olduğuna dair kendimizi teselli etmeden önce, kendi hâlimize eleştirel bir göz atmakta fayda var. Kadınları bir tür mülk olarak gören her ataerkil kavramı yılmadan yeniden diriltip duran bir manosferin yükselişi bir yana, çılgınca metalaştırma bizi şu gülünç inançlara sürükledi: Su sadece bir meta, öğrenciler müşteri, elektrik piyasaları iyi bir fikir, sahte karbon piyasaları atmosferi karbondan arındırmanın verimli bir yolu…
Bir de öteki anlaşmazlık konusu var: Akhilleus’un zırhı. Mahkeme bir gösterişten ibaretti. Ovidius’un bunu bir merak uyandırıcı sahne gibi resmetme çabalarına rağmen, karar hiçbir zaman gerçekten belirsizlik yoktu. Agamemnon ve önde gelenler zaten karar vermişlerdi. Tıpkı bugün adil duruşmaların ve gürültülü Parlamento tartışmalarının, başka yerlerde çoktan kararı verilmiş sonuçlar üzerine sahnelenmesi gibi. Zırhı tanrılar verdi, onu güçlüler dağıttı. Kulağa tanıdık geliyor mu? Belki Ovidius ile Homeros’a fazla anlam yüklüyorum, ama beni hoş görün.
Önümüzde, Hephaistos’un dövdüğü bir yığın sermaye malı duruyor. Onları hiçbir ölümlü üretmedi. Onları ele geçiren ölümlülere, bunları nasıl hak ettikleriyle taban tabana orantısız güçler bahşeden armağanlar olarak Olympos’tan indiler. Akhilleus’un silahları söz konusu olduğunda, bunlar tanrısal olarak üretilmiş yıkım araçlarıydı. Başka durumlarda, mesela Prometheus bize ateşi armağan ettiğinde, tanrıların armağanları üretilmiş üretim araçlarıydı. Her iki durumda da ölümlüler, onlara kimin sahip olacağı uğruna canları pahasına birbirleriyle savaştılar.
Şimdi, geleceğimize geri dönelim. Hephaistos’un silahlarını bulut sermayesiyle değiştirelim. Mesela Amazon’un Alexa’sının ardındaki algoritmalar ve daha yakın zamanda, yapay zekâ botlarının ardındaki büyük dil modelleri. Akhilleus’un zırhının aksine, bu büyülü araçlar tanrısal emekle değil, bizim ortak emeğimizle dövülür. Yaptığımız her alışveriş, yazdığımız her cümle, etiketlediğimiz her görsel, tıkladığımız her bağlantı, bizi kendisini eğitmemiz için eğitmiş olan bir sohbet botuna sunduğumuz her düzeltme… Zırhı biz döktük, hep birlikte. Ama onu biz giymiyoruz. O herhangi bir piyasanın, herhangi bir seçimin, herhangi bir müzayedenin tamamen dışında algoritmalara ve veri merkezlerine sahip olan bir avuç şirket tarafından dağıtılıyor. Benim adlandırdığım biçimiyle Bulut Lordları, çağımızın Agamemnon’larıdır. Biz çadırın dışında, asla gelmeyecek bir duruşmayı beklerken, onlar yüce konumlarından buyruklar yağdırıyorlar.
Eski usul kapitalizmde sömürü hiç değilse piyasanın kıyafetlerine bürünürdü. Emek gücünü, biçimsel olarak eşitler arasında bir mübadeleye benzeyen bir pazarda satardın. Gelgelelim bu biçimsel özgürlük, fabrika kapısından içeri adımını atar atmaz bozulup giderdi. Çünkü tam o anda kendini, Marx’ın o meşhur vampir benzetmesindeki gibi, “sömürülecek tek bir kas teli kaldığı sürece” son damlasına dek emilen biri olarak bulurdun.
Ovidius’un mahkemesi, Agamemnon’un çoktan verdiği bir kararın süsüydü. Tıpkı Deliveroo [Yemek teslimatı servisi veren bir firma] kuryelerini özgürce dolaşan “ortaklar” gibi sunmanın, onların güvencesizliğini seçme özgürlüğü, hatta girişimcilik olarak süslemesi gibi. Şu anki sistemimiz olan teknofeodalizm, bu kurmacadan bile vazgeçmiştir. Amazon’un algoritmasının sana neyi göstermeye karar verdiğinin bir piyasası yoktur, akışının bugün ne hissetmen gerektiğine karar vermesinin de bir piyasası yoktur. Yalnızca buyruk vardır. Agamemnon’un “arzuma boyun eğeceksin”i artık bir kral yerine bir öneri motoru tarafından çıkarılan ve akıl almaz biçimde kişiselleştirme diline büründürülmüş bir buyruk. Homeros’un çadırından çıkmış değiliz. Sadece Agamemnon’a bir sunucu çiftliği ve birkaç yapay zekâ ajanı verip buna ilerleme dedik.
Ve işte burada özgürlüğün en eski kandırmacası yeniden belirginleşiyor. Uzun zamandır savunduğum üzere, özgürlük, her türlü tahakkümün dışlandığı, etrafı çitle çevrili bir alan olarak basitçe tanımlanamaz. Bunun başlıca nedeni, böyle bir tanımın çiti kimin ördüğünü ve onun dikilmesinin bizzat bir boyun eğdirme biçimi olduğunu görmezden gelmesidir. Silikon Vadisi de bu çiti kusursuzlaştırmıştır. Uygulamayı kapatmakta “özgürsün”, çerezleri reddetmekte özgürsün, artık dostluklarına, müşterilerine, tüm toplumsal varoluşuna ev sahipliği yapan platformu terk etmekte özgürsün yani çöldeki yolcunun, su satan tek satıcıyı reddetmekte özgür olduğu anlamda özgürsün. Bu özgürlük değildir. Bu, seçim diline bürünmüş bir serfliktir. Piyasa mübadelesinin yerini dijital tımarlar aldı ve o tımarların lordları pazarlık etmezler.
Bu da bizi Odysseus’un geri almak için savaştığı hane halkına getiriyor. Nolan, Odysseia’sından bize nostos’un [dünya, sen yokken, senin olan şeylere el koymaya karar verdikten sonra senin olanı geri koparmak için verilen uzun, aşağılayıcı, kurnaz mücadele] dehşetini ve onurunu göstermek istediğini söylüyor. Odysseus uzaktayken talipler yalnızca Penelope’ye kur yapmakla kalmaz, malikâneyi yiyip bitirir, sürüleri boğazlar, şarapları içer ve bir başkasının biriktirdiği serveti, sahibi itiraz edecek konumda olmadığı için sahipsizmiş gibi kullanırlar. Bizim mülkümüze, müştereklerimize, metinlerimize, dikkatimize, ortak yaratıcı ve entelektüel çıktımıza tam olarak olan da budur. Haneyi biz kurduk. Dikkatimiz dağınık bir hâlde dışarı çıktık ve döndüğümüzde onu yenilip yutulmuş halde bulduk. Talipler gece gelen hırsızlar değil, onları içeri kendi davet ettiğimiz platformlardı ve rahatça yerleşip kendi evlerinde gibi oldular.
Odysseus bu mücadele için ikisine de uzun zamandır hayranlık duyduğum iki silah sunar. İlki, kuvvet yerine kurnazlık: Odysseus, Kyklops’un elinden, kendine “Kimse” adını vererek, yani kimliğini stratejik bir hamleyle gizleyerek sağ kurtulur. Üstelik bunu, ekonomimizin bizden tam tersini talep ettiği bir çağda yapar. Öyle bir çağ ki, kimliklerimizi en ince ayrıntısına dek, işlenip kâra dönüştürülebilir bir biçimde, bizi kendimizden daha iyi tanıyarak para kazanan sistemlere teslim etmemizi istiyor. İkincisi, irade gücüne güvenmek yerine dışarıdan bir kısıtlamayı tercih etmek: Odysseus, Sirenlere kendi kararlılığına güvenerek değil, kendini geminin direğine bağlatmayı seçerek karşı koyar. Bu, dışarıdan dayatılan bir kısıtlama biçimidir çünkü yeterince baştan çıkarıcı bir şarkının karşısında akıl tek başına yetersiz kalır. Sonsuz kaydırma bizim Siren şarkımızdır. Bu yarışı hiç kimse yalnızca irade gücüyle kazanamaz. Kazanabildiği ölçüdeyse ancak kendi dışında, sarsılmaz bir şeye bağlanarak kazanabilir: Yani özel şirketlerin hizmet koşullarıyla değil, kamusal güçle sağlamlaştırılmış bir direğe, düzenleme ve kolektif eyleme bağlanarak kazanılabilir. Birey, algoritma karşısında çaresizdir. Yalnızca birbirine kenetlenmiş bir kolektifin bir şansı vardır.
İşte bütün bunlar beni, o eski ve neredeyse unutulmuş anlayışın derinlerinde yatan bir derse getiriyor: Sömürüye dayalı her toplumda, hangi dağıtım düzeni olursa olsun, o düzenin zorbalığı adil ve makul gösteren bir hikâyeye ihtiyacı vardır. Antik dünyaya bu hikâyeyi Homeros ile Ovidius verdi. Kapitalizme bu hikâyeyi piyasalar verdi. Şimdi ise teknofeodalizmin hikâyesini yazma işiyle algoritmalar meşgul. Bizim önümüzdeki görev, Odysseus’u laf yarışında alt edip Akhilleus’un zırhını kazanmak değil. Akhilleus’un yapmaya çalıştığı gibi, başkalarını köle olarak tutma hakkımızı güvence altına almak da değil. Asıl görev, bu yarışın daha en baştan, yani Agamemnon hakemlerin kim olacağına karar verdiği andan itibaren hileli olduğunu nihayet görmek ve buna rağmen eve doğru yelken açmaktır. Çünkü hane hâlâ bizim. Yeter ki onu geri alacak kurnazlığa ve bizi felakete sürükleyecek şarkılara karşı kendimizi direğe bağlayacak cesarete sahip olalım.