Sakîna Têyna: “Sûret” benim hayat hikayem

Kürt müzisyen Sakîna Têyna, Kürtçe’nin Kurmancî, Zazakî ve Soranî lehçelerinden 9 şarkının yer aldığı “Sûret” albümünde dinleyicilerin yüzünü “Sûret”lerde genç kalan ve hep genç kalacak olanların hikayelerine çeviriyor.

Foto: Derya Schubert Gülcehre

“Sûret, bir fotoğrafın hikayesi, bir yüzün hikayesidir. Kürdistan’daki neredeyse her evin duvarında asılı duran veya fotoğraf albümlerinin sessiz sayfalarında saklanan o yüzlerin sessiz hikayelerini fısıldayan bir hikaye. Bazıları yaşayanların dünyasına sadece çok kısa bir ziyarette bulunur. Onlar şafak sökmeden, isimleri genişçe telaffuz edilmeden, yüzleri başkalarının anılarına kazınmadan göçüp giderler. Henüz dünyada iz bırakacak zamanı bulamamış yüzler vardır. Ancak onları geride bırakanların zihinlerinde sayısız an, sayısız bağ, sayısız manzara oluşturur. Onların yarım kalan hikayeleri, yaşlarından çok daha uzun gölgeler bırakır arkalarında.”

Têyna, birkaç gün önce “Sûret” adlı albümünün ilk şarkısını yayınladı. Yukarıdaki metin, Sakîna Têyna’nın yeni albümünün tanıtım yazısından bir bölüm. Yıllardır müzikle uğraşan Sakîna Têyna, üniversite yıllarından kalma bir “Sûret” yüzünden derin ve uzak bir yolculuğa çıkıyor. Bu albümle dinleyicileri, artık aramızda olmayan gençlerin yolculuğuna çıkarmak istiyor. Bu yolculuk “Fotoğraflarda kalan ve yaşları hep aynı kalan gençler”in yolculuğu.

Tanıtım yazısının devamında Sakîna Têyna şunları söylüyor: “Yıllardır Kürdistan zamansız gidişlerin diyarı oldu. Her kayıp ardında sadece bir boşluk bırakmadı, aynı zamanda derin yaralar ve kalıcı izler de açtı. Bu albüm, boşlukta kaybolan, göçüp gitmiş seslerin şarkılarını söylüyor. Sûret, zamanda asılı kalan yüzlerin yasından doğdu. Asla çoğalamayacak yüzler, fotoğraflarının çekildiği o yaşta her zaman kalacak yüzler. Onlar, kendilerine verilen sözlerle, ortak anılarla, hala nefes alan umutlarla ve zulme karşı direnişle besleniyor ve bu şekilde sonsuza dek canlı kalıyorlar.”

Ekip

Sakîna Têyna – vokal

Mahan Mirarab – guitar

Dalina Ugarte – violin

Nora Romannof Schwarzberg – viola

Ivan Turkalj – cello

Marko Ferlan – double bass

Amir Wahba – percussion

Misagh Joolaee – kamancheh (track 4)

Arrangements & musical direction: Mahan Mirarab

Bu “Sûret”leri dinletmek için Haziran ayının başından beri Almanya’nın Osnabrück, Köln ve Frankfurt şehirlerinde ve Avusturya’nın Viyana kentinde konserler düzenledi.

Ayın 19’unda Viyana’daki konserden önce, telefon yoluyla Sakîna Têyna’dan bu “Sûret”lerden bahsetmesini istedik.

Albümde 3 Zazaca/Dimilkî, 5 Kurmanci ve bir de Soranice şarkı bulunuyor. Têyna, 6 şarkının bazılarının sözlerini kendisi yazmış, bazılarının müziklerini bestelemiş. Ayrıca bir şarkı Soranice müziğin önemli isimlerinden Mamlê’nin, biri Pervin Gürsoy’un, biri de Ali Hazır Beyazyıldırım’a ait. Diğer şarkıların söz ve müziklerinde, albümün aranjörü Mahan Mirarab’ın katkısı var.

Bu albümünüzde müzik tarzını biraz değiştirmiş gibisiniz. Uzun zamandır müziğinizde caz ve klasik müziğin renkleri ve sesleri olsa da, bu albümde sanki bu türler daha baskın olmuş.

Buna “Sakina & Friends” ile başlamıştık zaten. Ben burada caz ve klasik müzisyenleriyle çalışıyorum. Şüphesiz bu benim müziğimin üzerinde de etkisini yaratıyor. İçinde birçok farklı nüans var. İçinde hem cazın etkisini hem de batı klasik müziğinin etkisini görebilirsiniz. Ama ben hala içinde köklerimizin olduğunu iddia ediyorum. Şarkı söyleyişte elimden geldiğince kökümü korudum. Ancak bu yabancı müziklerin müziğim üzerindeki etkisi de kuşkusuz var. Çünkü içinde deneysel, experimental müzik var ve farklı denemeler barındırıyor.

Bu bir tercih mi, yoksa yaşadığınız ülkenin şartları, o ülkelerin müziklerinin ve çevrenin etkisi mi?

Bu benim tercihim. Çünkü görüyorum ki, bu zamanda yapay zeka ve dijital şeyler aracılığıyla her şeye ulaşmak çok kolay. Ve insanlar kolay gelen şeyleri dinlemek istiyor. Bizim yaptığımız bu müzikte, aranjeleri yapan arkadaşım gerçekten çok ince düşündü. İçinde büyük bir emek var ve her şey çok ince bir şekilde tasarlandı. Dinlemesinin rahat olmadığını biliyorum. Yani insanlara öyle rahatça ulaşacak bir müzik değil. Ama ben bu şekilde bir yol yürümek istiyorum. Emeğin kıymeti bilinsin, bir şeyleri dinlemek için biraz sabır gösterilsin. Yani evet, bu benim tercihim.

Acaba bu değişimin şimdiye kadar sizi dinleyen kişileri de etkileme ihtimali var mı? Müzik tarzınızdaki değişiklikten dolayı, mevcut dinleyici kitlesinin etkileneceğini düşünüyor musunuz?

Bir korkum yok. Tecrübe ettiğim şey şu; ben bu müziği dijital olarak halka ulaştırdığımda ve canlı olarak onların karşısına çıktığımda, aynı insanların tepkileri farklı oluyor. Aynı kişiler bu şarkıları dijital platformlarda dinlediğinde farklı bir his alıyor ama sahnede bizi canlı gördüklerinde başka bir şey yaşıyor. Zaten müziğimiz canlı. Şunu belirtmek önemli, albümde yer verdiğimiz bu 9 şarkının tamamı canlı kaydedildi. Yedi kişi hep birlikte stüdyoya girdik. Şarkıları hep birlikte söyledik ve öyle kaydettik. İçinde yapay hiçbir şey yok. Elbette miks ve mastering yapıldı ama biz birlikte çaldık. Bu bir hazırlık sonucunda oluştu. Kendi şarkılarımızı yapmak ve birlikte prova yapıp üç gün içinde birlikte kaydedebilmek için aylarca emek verdik. İki günde tamamladık. Üçüncü gün perküsyon sadece bazı şeyleri yeniden denemek istedi, onu üzerine ekledik. Bunun dışında başka bir şey yok. Şimdi aynı insanlar bizi canlı dinlediklerinde, mesela konser verdiğimiz o üç yerde, insanlar oldukça duygusallaştı. Ben dinlemeye gelen halka dikkatimi vermiştim. Acaba tepkileri nasıl olacak diye bakıyordum. Çok iyi tepkiler aldım. Şu ana kadar kimse “Müziğini neden böyle yaptın?” demedi. Elbette yine de benden “Gula min” şarkısını dinlemek istiyorlar.

“Arkadaşlarımla müzik yapmak istiyoruz”

Sizi dinlediklerinde bunu size hissettiriyorlar mı?

Kuşkusuz bunu hissediyorum. Ancak en başta söylediğim şey şuydu: Maalesef dinleyicilerimle bir salonda yüz yüze gelip müziğimi paylaşma şansım yok.

Neden?

İnsanlar bizi kendi gözleriyle sahnede gördüğünde, benim ve müzisyen arkadaşlarımın iletişimini gördüğünde çok etkileniyor. Mesela festivale gelen Britanyalı bir kadın gazeteci bana şöyle dedi: “Aranızdaki sevgiyi insan çok derin ve etkileyici bir şekilde hissedebiliyor.” Arkadaşlarım sadece iyi müzisyenler değiller. Biz birlikte müzik de yapmak istiyoruz. Bu para için değil. Gerçekten bu müziği benimle yapmak istiyorlar. Bu yüzden bu his halka da geçiyor. Biz kendimiz için müzik yapıyoruz, birlikte yapıyoruz ve bu halka da ulaşıyor. Bejan Matur da bana, “Sakîna, seni canlı dinlediğimde bende farklı bir his uyanıyor” demişti. Bu yüzden halkımıza doğrudan ulaşamamamızın çok önemli olduğunu ve onlara ulaşamamamın büyük bir dezavantaj olduğunu söyledim. Umarım bu müzik dinleyicilerine ulaşır.

Sakîna Têyna Hakkında

Sakîna Têyna, Muş’un Varto ilçesinde Kürt-Alevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ergenlik döneminde Türkçe korolar ve müzik gruplarıyla şarkı söylemeye başladı; ancak Kürt müzik gelenekleriyle tanışması ve kültürel asimilasyona karşı durmaya karar vermesi üniversite yıllarına denk gelir. 1991 yılında, Kürt kültürünü destekleyen İstanbul’daki Mezopotamya Kültür Merkezi’ne vokalist olarak katıldı. Pek çok diğer Kürt müzisyen gibi o da müziğini icra edebilmek için fiilen yeraltına çekilmek zorunda kaldı ve kısa süre sonra sanat ile siyasi aktivizm arasında bir seçim yapmak durumunda kaldı.

2006 yılında siyasi mülteci olarak Avusturya’ya gidene kadar müziği tam zamanlı bir uğraş haline getiremedi. Yoğun yaratıcı çalışmalarının ilk meyvesi, ilk solo albümü Royé mı oldu.

Sakîna, piyanist Nazê Îşxan ve kemancı Nurê Dilovanî ile güçlerini birleştirerek tamamen kadınlardan oluşan Trıo Mara’yı kurdu.

Grup, çoğunlukla kadınlar tarafından söylenen ve kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel Kürt şarkılarından beslenirken, bu materyalleri Batı klasik müziği ve çağdaş yaklaşımlarla zenginleştirdi.

2013 yılından bu yana Anadolu Quartet ile çalışan Sakîna, Avusturya ve Almanya’da turnelere çıkmaktadır. Tüm bunların yanı sıra Sakîna, İran, İspanya, Avusturya ve Türkiye’den müzisyenlerin yer aldığı Viyana merkezli “Sakina & Friends” topluluğunu kurdu.

Düzenli olarak Avusturya’nın dört bir yanında sahne alan Sakîna, diğer sanatçıları desteklemekten hiç yorulmadan birçok albüm projesinde ve konser programında yer almaya devam ediyor.

Ama herkesin sevmeyeceğini de biliyorum. Çünkü enstrümanlarımız arasında fretless yani perdesiz gitar ve mikrotonal sesler var. Çalan arkadaşlarımız farklı yerlerden. Biri İran’dan, biri Avusturya’dan, yarı Mısırlı biri, diğeri Venezuela’dan, bir diğeri Slovakya’dan ve biri de Hırvatistan’dan. Müzik üzerinde çabuk anlaşıyoruz ve hislerimi anlıyorlar. Birlikte güzel bir uyum yakaladığımıza inanıyorum, ama elbette dinleyicilerin takdiri farklı olacaktır ve ben bunu değiştiremem.

Müzikte kullanılan dijital teknolojiden de bahsettiniz. Acaba tarzınız, “yapay zeka” (AI) ile yapılan müzik sistemine karşı bir ısrar mı? Son dönemlerde Kürtler arasında da yapay zeka ile yapılan müzikler üretilip yayılıyor.

Ben bir şeye karşı ısrar etmiyorum. Ben kendiminkinde ısrar ediyorum. O tür şeylerden artık uzaklaştım. Başkalarının ne yaptığı, müziklerini hangi tarzda sunmak istedikleri benim eleştireceğim bir iş değil. O, müzik eleştirmenlerinin işi. Ben bir müzisyenim ve kendi tarzımda ısrar etmek istiyorum. Diğerlerinin müziğini ne şekilde yayacakları onların takdiri. İnternet bu kadar gelişmeden önce insanlar mektup yazardı, artık o yok. Kitap okurlardı, o yok. Salonlara gidip müzik dinlerlerdi ve verilen emeğin bir kıymeti vardı. Şimdi her şeye ulaşmak çok hızlı. Instagram’da paylaşılan “story”ler için on saniyelik bir sabır bile yok. Bunların hepsi bu çağın sorunları. Maalesef biz bu döneme denk geldik. Birçok şey artık anlamını değiştiriyor. Çoğu insan beni klasik bulabilir ama ben biraz romantiğim ve kendi tarzımda kalmak istiyorum. İçinde emek olsun. Elbette içinde yeni şeyler de var. Elektronik altyapı veya doğaçlama kullanabiliriz. Müziğin bir sınırı yok. Ancak başkalarının kararı onların tercihi.

“Xewn şarkısını rüyamda gördüm”

Albümde yer verdiğiniz “Bêrîvan” şarkısı, daha önce seslendirdiğiniz bir şarkı. Bu şarkı, eski tarzınızla şimdiki tarzınız arasında bir köprü mü kuruyorsunuz?

Şarkının bu albümde olmasının çok basit bir hikayesi var. Arkadaşım, bu albümün müzik direktörü Mahan Mirarab, bu şarkıyı Berlin Metropol Orkestrası için aranje etmişti ve biz de orada söylemiştik. Onun o aranjesi çok hoşuma gitmişti. Mahan, “Sakîna, ben Bêrîvan’ın da içinde olmasını istiyorum” dedi ve biz de ona yer verdik. Eğer seçilen şarkıların sözlerine dikkat ederseniz, hem onlarda hem de benim kendi yazdıklarımda, geçmişimle ve kaybettiğim arkadaşlarımla güçlü bir bağım var. Örneğin “Xewn” (Rüya) şarkısını rüyamda gördüm. Uykudan uyandım, o melodi beynimdeydi ve hemen telefonumla kaydettim. Yanımda Nuray Şen’in bir kitabı vardı. Oradaki sözler beni etkiledi ve ondan ilham aldım. Kendisinden izin istedim ve adını albüme yazdım. Kelimesi kelimesine ondan almadım ama üzerimde etkisi oldu.

“Onlar tıpkı fotoğraftaki gibi hep gençler”

Albümünüzün ve albümden yayınladığınız ilk şarkının adı “Sûret”. Sûret aynı zamanda albümün genel ruhunu da belirliyor. Bahsettiğiniz “Sûret” nasıl bir sûret?

Şarkının müziği bana ait değil. Sözleri bana ait. Bir gün Mahan’ın yaptığı enstrümantal bölümü dinliyordum. Aklıma bir “sûret” geldi. Üniversitede okuduğumuz dönemden, arkadaşım Sakine Yayla’nın da içinde olduğu bir fotoğraf. Ben Sakine’nin adını aldım. Benim kimliğimdeki adım farklıydı. O fotoğrafa bakıyordum. O fotoğraftaki dört arkadaşımız artık yoktu, şehit düşmüşlerdi. Onlar hep o fotoğraftaki gibi genç kalacaklar ve yüzleri hiç yaşlanmayacak diye düşündüm. Kalbimizin duvarlarına asılı kaç tane fotoğraf var? Onlarla binlerce anımız var ama kimse onları görmüyor. Sadece biz görüyoruz ve unutamıyoruz. Şöyle bir hisse kapıldım: Kürdistan, artık görülmeyen yüzlerin ülkesi olmuş. Fotoğraflarda kalan ve yaşları aynı kalan gençlerin… Onların, o genç insanların ülkesi. Zamansız gidişler. Bu his her zaman benimle ama bazen çok yoğunlaşıyor.

Qemer Söylemez’in yazdığı “Ez Son” (Ben Gidiyorum) şarkısı da on yıldır bendeydi. Zamanı geldiğinde tamamen doğaçlama olarak ortaya çıktı. Bir kadının yolculuğunu anlatıyor ve şöyle diyor: “Beni öldürseniz de beni yalnız bırakın, ben kendi yolumda gidiyorum.” Yani o ikiyüzlü dünya beni ilgilendirmiyor, ben gideceğim. Gidiş bazen insanın ölmesine neden olur, bazen de insan kendi yolunda gider ve bedeller öder ama yalnız kalır. İçeriği ve tüm şarkılarıyla genel olarak bu albümün teması, benim hayat hikayem ve hayat tecrübemdir. Vardığım kararlardır. Ben bunları şarkılara döküyorum.

“Jin, Jiyan, Azadî” son yılların bir sloganı ve dünyaya yayıldı, aynı zamanda albümdeki bir şarkının adı. Bunun hikayesi gündemle mi bağlantılı, yoksa sizin ayrıca özel bir hikayesi var mı?

Jin, Jiyan, Azadî hareketi ortaya çıktığında ve Jîna Emînî katledildiğinde, dünyanın ikiyüzlülüğü beni çok incitti. Kürt kadınları 1990’ların sonlarından beri bu sloganı mücadelelerinde kullanıyorlar. Ancak popülerleştiğinde, birçok kişi Kürt kadınlarının adını hiç anmamak istedi. Sanki Kürt kadınlarının hiçbir emeği yokmuş gibi. Bu sloganın dili Kürtçe, Farsça değil. Bunu İranlı arkadaşlarımla tartıştım. Onlar milliyetçi değiller ve bunu kabul ettiler. Ben geçmişin mücadelesi ile bugünün mücadelesini birleştirmek istedim ki böylece Kürt kadınının emeği kaybolmasın. Elbette İranlı ve Afgan kadınlar da emek veriyor ve mücadele yürütüyorlar. Bunun da hakkı verilmeli. Ben bu şarkıyı o dönem Londra’daki büyük bir konser için hazırlamış ve sahnede canlı söylemiştim. En son versiyonu da bu albüme girdi.

“Ben politik bir sanatçıyım”

Hem bir müzisyen hem de bir aktivist olarak kadın hakları için çalışan birçok hareketin içinde yer alıyorsunuz. Sizin, Kürt müziği ve söz konusu aktivist çevreler nasıl bir ilişki etkileşim halindesiniz?

Dünyada kimliğimizin tanınmasında hala sorunlar var. Beni davet ettiklerinde, kimliğimin çok net bir şekilde “Kürt şarkıcı” olarak yazılmasını istiyorum. Bu politik bir duruştur. Bazen organizatörler politik bilgi eksikliğinden dolayı müziğimi Türkiye adı altına koymak istiyorlar. Ben derhal düzeltiyorum. Lütfen bunu düzeltin diyorum. Benim hiçbir dile düşmanlığım yok. Ancak kimliğim bağımsız olarak kabul edilmelidir. Beni öldürseniz de bunu benden alamazsınız. Bu politik bir duruştur. Ben o kimliğimin kabul edilmesini istiyorum. Festivallere neden “Anadolu Festivali” diyorlar? “Kürdistan” desinler. Benim bir duruşum var, bunu korumak istiyorum. Ben siyasetçi değilim ama politik bir sanatçıyım. Dünyaya dair bir bakış açım var. İnsanların gözüne sokmak için değil. Saklayacağım bir şey de yok. Bu benim için çok önemli.

Foto: Victoria Nazarova

Şimdi biz burada hem göçmeniz… Avrupa’daki göçmenliğimiz omuzlarımıza ağır bir yük bindiriyor. Dünya müziğinde kendimize bir yer açmak istiyoruz. Burada da köşeler beyaz zihniyet tarafından tutulmuş durumda. Egemen zihniyet kolay kolay yol açmak istemiyor. Yaptığın müziğin standartları ne kadar yüksek olursa olsun, kabul etmek istemiyorlar. Varlık ve yokluk mücadelesini burada da sürdürüyoruz. Bir de sahip olduğumuz kimlikler var, onlar da üzerine ekleniyor. Kürt olmamız her yerde çok zor. Ülkeni işgal edenlerin milliyetçiliğiyle karşılaşıyorsun. Ya da organizatörler seni sömürgecinle tanıtmak istiyorlar. Sanki o toplumlardan gelmişsin gibi tanıtmak istiyorlar. Her anlamda diken üstündesin. Çok dikkatli olman gerekiyor. Bu, insanın özgür olduğunu asla hissettirmiyor. Bazen keşke bizim de sorunumuz olmasaydı da, biz de öylesine boş şarkılar söyleseydik diyorum. Ama maalesef öyle değil. Avrupalılar benimle röportaj yaptıklarında bunu onlara da sık sık söylüyorum. Ben de misyonsuz, omuzlarına yük almayan bir müzik yapmak isterdim. Bunu çok bilinçli bir şekilde de yapmıyorum. Ama doğal bir şekilde artık bizde oluştu. Çünkü devam eden bir mücadele var ve kimliğimiz tehlike altında. Varlık ve yokluk mücadelesi devam ediyor. Savaş bitmiyor. İster istemez sorumluluğu kendi omuzlarına alıyorsun ve bu senin sözlerine, müziğine yansıyor.

Kürt müzisyenler iyi adımlar atıyor

Birçok uluslararası festival gördünüz, dünyadaki müzisyenler Kürt müziğine hangi gözle bakıyorlar? Kürt müziği ne kadar tanınıyor?

Son yıllarda arkadaşlarımız çok aktifler. Artık dünyada çok iyi işler yapıyorlar. Biz “World Music” (Dünya Müziği) tabirini kabul etmiyoruz. Avrupalı zihniyeti bunu kullandığında ayrımcılık yapıyor. Onlar kendi müziklerini klasik veya caz yapıyorlar ama bizim müziğimizi “World Music” yapıyorlar. Neden? Kürtlerin, Farsların ve Türklerin de klasikleri var. Biz bu sömürgeci zihniyete karşı duruyoruz. Kürt müziği, dünya etnomüzikologlarının önünde hala keşfedilmemiş bir hazine gibi duruyor. Eskiden batı müziğinde olup da sonradan atılan mikrotonal sesler, bizim müziğimizde hala mevcut. Makamlarımız ve gırtlak yapımız onların çok ilgisini çekiyor. Birlikte olduğum müzisyenler bundan çok etkileniyorlar. Birlikte şarkı söylüyoruz, onlar Kürtçe söylüyor ve birbirimizin dillerinde şarkılar söylüyoruz. Müzik çok avantajlı bir disiplindir. Dilini bilmesen bile, bir pencerenin önünden geçtiğinde o müzik seni etkiler. Güçlü Kürt müzisyenler çok iyi adımlar atıyorlar ve Kürt müziği daha çok tanınacak.

Albümde 5 Kurmanci, 3 Zazaca/Dimilkî ve bir de Soranice şarkı var. Soranice şarkı, en önemli Soranice şarkıcılarından biri olan Mamlê’nin “Car Cara” adlı eseri. Bu şarkı için ne söylemek istersiniz?

Evet. Mamlê ailesinden izin istediğimde şöyle dediler: “Çok mutluyuz. Babamız, ‘Ben tüm şarkılarımı Kürtlere bağışladım’ demişti. Her Kürt, şarkılarımı sorunsuz bir şekilde söyleyebilir. Mirasını Kürtlere bıraktı.” Şarkıyı söyledim ve ses kaydını onlara gönderdim. Daha sonra dinlediler ve şöyle dediler: “Seni çok tebrik ediyoruz. Babamın ruhu Mahabad’dan kalktı, Süleymaniye’ye ulaştı ve oradan da Amed’e (Diyarbakır’a) vardı.” Bu benim için çok değerli bir şey.