Meena Keshwar Kamal, Afgan bir feminist ve şairdi. Afganistan Devrimci Kadınlar Derneği’nin (RAWA) kurucusu olan Meena, kısa hayatını vatanı ve halkı için mücadeleye adadı: “Ben uyanmış bir kadınım, yolumu buldum ve bir daha asla geri dönmeyeceğim”
Fotoğraflar: rawa.org
ASLA GERİ DÖNMEYECEĞİM
Ben uyanmış kadınım
Ayağa kalktım ve yanmış çocuklarımın küllerinden bir fırtına oldum
Kardeşimin kanından akan derelerden yükseldim
Ulusumun öfkesi bana güç verdi
Yıkılmış ve yanmış köylerim, düşmana karşı nefretle dolduruyor beni
Ey yurttaşım, artık beni zayıf ve aciz görme,
Sesim, ayağa kalkan binlerce kadının sesiyle birleşti
Yumruklarım, binlerce yurttaşımın yumruklarıyla sıkı sıkıya kenetlendi
Tüm bu acıları, tüm bu kölelik zincirlerini kırmak için.
Ben uyanmış bir kadınım,
Yolumu buldum ve bir daha asla geri dönmeyeceğim.
Kadınların özgürleşmesi ile demokrasinin birbirinden ayrılamaz olduğunu savunan Meena Keshwar Kamal, 31 yaşında suikasta kurban giden bir kadın olarak Afganistan’ın toplumsal hafızasında yerini korudu.
Meena, 27 Şubat 1956’da Kabil’de doğdu. Okul yıllarında, Kabil ve diğer Afgan şehirlerindeki öğrenciler sosyal aktivizm ve yükselen kitle hareketlerine yoğun bir şekilde katılıyordu. Meena ortaöğretimini tamamladıktan sonra Kabil Üniversitesi’ne girdi. rawa.org’un aktardığına göre, o dönemde okula giderken kadın öğrencilere asit atan erkeklere direniş gösterdi. Üniversiteyi bırakarak kendini bir sosyal aktivist olarak kadınları örgütlemeye ve eğitmeye adadı.
Hâlâ öğrenciyken, ergen yaşta evliliğin bir zorunluluk olduğu bir kültürde evlenmesi için giderek artan bir baskı altında kaldı. Kocasının, eğitimine devam etmesine izin vermesi ve siyasi ve mesleki faaliyetlerini kısıtlamaması, evliliğin tek eşli olması, peçe takmaması ve başlık parası ödenmemesi şartlarını kabul etmedikçe evlenmeyi reddetti. Meena’nın daha sonra evlendiği Faiz Ahmad, maoist genç bir radikaldi. Meena’nın kendisi de soldan etkilense de kadınların özgürleşmesini herhangi bir sol örgütün “kadın koluna” indirgemeyi reddediyordu.
RAWA’nın çalışmaları
Şair ve mücadele kadını Meena, Afganistan’da yoksun bırakılmış ve sesleri bastırılmış kadınlara ses vermek amacıyla Afganistan Devrimci Kadınlar Derneği’ni (RAWA) 1977’de kurdu. Afgan kadınları için yaptığı bir diğer büyük hizmet ise 1981’de iki dilli bir dergi olan Payam-e-Zan’ın (Kadınların Mesajı) yayın hayatına başlatılması oldu. RAWA, bu dergi aracılığıyla Afgan kadınlarının davasını cesurca ve etkili bir şekilde gündeme getirdi. Payam-e-Zan, köktendinci grupların suç niteliğindeki yapısını sürekli olarak ortaya koydu. Meena ayrıca, Afgan kadınlarına maddi destek sağlamak amacıyla Pakistan’da mülteci çocuklar için Vatan Okulları’nı açtı. Afgan mülteci çocuklara ve annelere hastane olanağı sundu ve mülteci kadınlar için el sanatları merkezlerini kurdu.
Kadın haklarını ve demokrasiyi teşvik eden bir örgütlenme olan RAWA, şiddet içermeyen bir stratejiyi benimsiyor ve karşılıklı silahsızlanmayı savunuyor. RAWA, Afgan kadınlarını insan haklarını elde etmeye dönük siyasi ve sosyal faaliyetlere katmayı, köktenciliğe karşı demokratik ve laik ilkelere dayalı ve kadınların da katılabileceği bir yönetim sisteminin yaratılmasını amaçlamaktadır.
RAWA 1977’de Kabil’de insan hakları ve sosyal adalet için mücadele eden Afgan kadınlarının bağımsız bir sosyal ve politik örgütü olarak çalışmalarına başladı. Daha sonra Meena’nın Kabil’den Pakistan’daki Belucistan Eyaleti’nin Başkenti Quetta’ya gitmesiyle RAWA’nın ana üssü oraya taşındı ve Afgan kadınları için çalışmalar oradan yürütüldü. 27-28 Nisan 1978’de General Muhammed Davud’u devirerek iktidarı alan Afganistan Halk Demokratik Partisi’nin kadın haklarını gündeminin üst sıralarına koymasına rağmen bu konuda fazla adım atmadığını gören Meena, Sovyet işgaline ve Sovyet destekli Afgan hükümetine karşı, ifade özgürlüğünü ve siyasi faaliyeti savunmak için 1979 yılında bir kampanya başlattı, gösteriler ve okullarda toplantılar düzenleyerek kampanyaya desteği güçlendirmeye çalıştı.
Sovyetlerin Afganistan’a girmesi
28 Nisan 1978 tarihinde Saur Devrimi olarak bilinen süreçte Serdar Muhammed Davud Han’ı öldüren Afganistan Halk Demokratik Partisi iktidara geçti.
Sovyetler 1979’da Afganistan’a doğrudan askeri müdahalede bulundu. Meena bunu Afganistan’ın egemenliğinin ihlali ve bir emperyal müdahale olarak gördü. Meena, 1979’da Sovyet rejimine karşı bir kampanya başlattı ve kamuoyunu harekete geçirmek için okullarda, kolejlerde ve Kabil Üniversitesi’nde sayısız yürüyüş ve toplantı düzenledi. RAWA’nın karşı çıktığı yalnızca Sovyet askerleri değildi, Meena öncülüğündeki bu örgüt kadınların özgürleşmesinin devlet tarafından kadınlara “verilebilecek” bir şey olmadığına inanıyordu. RAWA ayrıca ABD ve Pakistan’ı radikal islamcı gruplara para ve silah desteği vermesiyle suçladı. RAWA, Karzai hükümetini eleştirdiği 2009 tarihli bir açıklamada, örgütün durduğu konumu “RAWA, ne ABD’den ne de başka herhangi bir ülkeden bize demokrasi, barış ve refah sunmasını beklemememiz gerektiğine kesin olarak inanmaktadır” şeklinde tanımladı.
RAWA, 13 Kasım 2001’de Birleşmiş Milletler ve dünya kamuoyuna yaptığı açıklamada bombalara da Taliban’a da Kuzey İttifakı’na da karşı olduğunu söyledi. Bunların aksine örgüt, demokratik değerler üzerinde yükselecek, geniş tabanlı bir hükümet kurulmasını talep ediyor.
1981 yılının sonunda, Fransız Hükümeti’nin daveti üzerine Meena, Fransız Sosyalist Partisi Kongresi’nde Afgan direniş hareketini temsil etti. Fransa’nın yanı sıra, birkaç başka Avrupa ülkesini de ziyaret etti ve bu ülkelerin önde gelen şahsiyetleriyle bir araya geldi. 1981’de Avrupa’daki Dünya Sosyalist Kongresi’ndeki Sovyet delegasyonununa insan hakları ve kadın hakları konusunda taviz vermeyeceği mesajını ilettiği konuşması ayakta alkışlandı.
Ölümüne doğru
Afganistan’a döndüğünde, rejimin en önemli hedeflerinden biri haline geldi. Fotoğrafı yaygınlaştırıldı ve ülke içinde seyahatleri kısıtlandı. Okullu kızlar ve üniversiteli kızlar arasında geniş bir destek tabanına sahip olan genç RAWA aktivistleri, kadınların farkındalığını artırmak için Afganistan’ın dört bir yanını dolaştı, Meena ise sahte belgeler kullanarak ve bir burka altında gizlenerek Pakistan’a kaçmayı başardı. Orada mülteci kamplarında dul kadınlar ve çocuklarıyla çalıştı, kadınlar ve kızlar için okuma yazma dersleri düzenledi, ders kitaplarını ülkeye kaçak olarak soktu. Ayrıca kadınların nakış işleri ve halı dokumacılığı yoluyla bağımsız gelir kaynakları geliştirmelerine destek vererek onları ataerkil aile ekonomisine bağımlılıktan kurtarmaya çalıştı.
Kasım 1986’da kocası rejim tarafından kaçırıldı ve öldürüldü.
Meena ise, aktif kadın çalışmaları ve insan hakkı savunuculuğu sonucunda 4 Şubat 1987’de Pakistan’ın Quetta kentinde KhAD (KGB’nin Afganistan şubesi) üyeleri ve radikal islamcılar tarafından suikasta kurban gitti.
Meena, bütün hayatını vatanı ve halkı için mücadeleye adadı. Okuma yazma bilmemenin karanlığına, Afganistanlı kadınlara dayatılan yoksulluk ve yozlaşmaya rağmen, kadınların “uyanacağına” ve özgürlük, demokrasi ve kadın haklarına giden yolu aşacağına dair güçlü bir inancı vardı.
Çeşitli tarihlerde yaşamını yitiren PKK gerillaları için taziye kurulmasının ardından anma törenleri düzenlendi. Diyarbakır’daki taziyenin son gününden ve anma töreninden kareler…
Fotoğraf: Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+
Çeşitli tarihlerde ve yerlerde hayatını kaybeden PKK gerillalarının künyelerinin açıklanmasının ardından yaşamını yitirenler için Diyarbakır, Mardin, Van ve İstanbul gibi pek çok yerde taziyeler kuruluyor, anma törenleri düzenleniyor.
Diyarbakır’da 49 gerilla için Bağlar ilçesindeki Koşuyolu Parkı’nda üç gün süren taziyeden sonra anma töreni gerçekleştirildi.
Törende konuşan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar ailelere hitaben “Ne mutlu ki size böyle çocuklar yetiştirdiniz” dedi, başsağlığı diledi.
İmralı Cezaevinde Abdullah Öcalanla kaldıktan sonra geçen yıl tahliye olan Çetin Arkaş ise “Onları ölümsüz kılan sloganlarımız değildir. İntikam sloganlarına gerek yok. Artık barış ve inşayı, birlikte yaşamı, toplumsal kurtuluşu hep birlikte dile getireceğiz. Geçmişin dilini, sloganını, aracını yeni döneme göre kurgulayacağız.” diye konuştu.
Şırnak’tan Zonguldak’a mevsimlik fındık işçiliği için giden 70’ten fazla Kürt işçinin saldırıya uğradığı görüntüler kamuoyuna yansıdı. Sosyal medyaya yansıyan görüntüler üzerine açıklama yapan DEM Parti Milletvekili Newroz Uysal, adli sürecin başlatıldığını açıkladı. Düzce’de de Kürt mevsimlik işçilere benzer bir saldırının yaşandığı bildirildi.
Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyüne mevsimlik fındık işçisi olarak çalışmaya giden 70’ten fazla Kürt işçinin iki gündür saldırıya uğradı. Saldırı anındaki görüntüler sosyal medyada paylaşıldı.
DEM Parti Şırnak Milletvekili Newroz Uysal Aslan, sosyal medyaya yansıyan görüntüler ve kamuoyunda oluşan kaygılar üzerine açıklama yaptı. Milletvekili, işçilerin saldırıya uğradığına dair dün akşam bilgi aldığını söyledi. İşçilerin bu (23 Ağustos) sabah saatlerinde partiyle iletişime geçmesinin ardından Zonguldak Valiliği ve Alaplı Kaymakamlığı ile görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtti.
İki kez saldırıya uğradılar
Aslan, işçilerle yaptığı görüşmede saldırıya jandarmanın müdahale ettiğini ve işçilerin güvenliğinin sağlandığı bilgisini aldığını paylaştı. Aslan, buna rağmen işçilerin akşam saatlerinde tarladan dönüşte yeniden saldırıya uğradığı belirtti.
Açıklamada, kamuoyuna yansıyan görüntülerde jandarmanın olay yerinde bulunmasına rağmen saldırının gerçekleşmesini engelleyemediğini ifade eden Aslan, işçi ve ailelerinin can güvenliğinin derhal ve etkin biçimde sağlanması gerektiğini vurguladı:
‼️Medyaya yansıyan görüntüler ve kamuoyunda oluşan haklı kaygı üzerine bu açıklamayı yapma gereği duyuyoruz.
📍Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyüne mevsimlik fındık işçisi olarak çalışmak üzere Cizre ve Silopi’den giden 70’ten fazla işçi ve ailelerinin dün…
Açıklamaya göre Alaplı Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından saldırıya ilişkin soruşturma başlatıldı.
Mevsimlik tarım işçilerinin geçimlerini sağlamak amacıyla yüzlerce kilometre uzaktan Zonguldak’a geldiği kaydeden Aslan, “Halkımızın can güvenliğinin sağlanması kamu makamlarının sorumluluğundadır” dedi. Aslan, işçilerin ve ailelerinin can güvenliğinin sağlanması, saldırının tüm yönleriyle soruşturulması ve benzer saldırıların yeniden yaşanmaması için sürecin takipçisi olacaklarını belirtti.
*Sosyal medyaya yansıyan görüntüler
Düzce’de de saldırı oldu
Zonguldak’ta mevsimlik tarım işçiliği için bölgeye giden Kürt işçilere yönelik yaşanan ırkçı saldırının ardından benzer bir saldırı da Düzce’de yaşandı. Mardin’den Düzce’nin Cumayeri ve Gümüşova ilçelerine giden Kürt işçiler, kaldıkları yerde saldırıya maruz kaldıklarını Mezopotamya Ajansı’na (MA) aktardı.
İşçiler MA’ya saldırı nedeniyle tedirgin olduklarını ve bölgeden ayrılmayı düşündüklerini söyledi.
*Düzce’deki saldırıya ilişkin görüntüler, Fotoğraf: MA
İşçiler, saldırının akşam saatlerinde kaldıkları evin bahçesinde oturdukları sırada gerçekleştiğini belirterek bir grubun evlerinin bulunduğu yere gelip kendilerine bıçak çektiğini ifade etti.
Düzce’de Kürt işçilere saldıran şahsın gözaltına alındığının açıklamasının ardından 24 Ağustos 2026 tarihinde söz konusu şahsın tutuklandığı kaydedildi.
Olayın ardından açıklama yapan Düzce Valiliği, yakalanan şüphelinin adli süreç sonunda tutuklandığını duyurdu.
Gelişmeye ilişkin sosyal medya hesabından açıklama yapan Düzce Valisi Mehmet Makas, “Gümüşova ilçemizde meydana gelen olayda, alkollü olduğu belirlenen ve 7 ayrı suç kaydı bulunan M.A., elindeki kesici aletle mevsimlik işçilerin ikamet ettiği yerin önüne gelerek tehditte bulunmuştur. Kısa sürede gözaltına alınan şahıs, sevk edildiği mahkemece tutuklanmıştır” ifadelerini kullandı.
Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’ne (UN Women) göre her iki kadından biri yaşamı boyunca bir tür dijital şiddete maruz kalıyor. Feminist yazar Berrin Sönmez dijital şiddetin temel motivasyonunu “Tüm hedef kadınların söz kurmasını engellemek. Kadınların kamusal görünümlerini, kamusal yetkilerini engellemek,” olarak açıkladı. KADAV gönüllüsü Özgül Kaptan ise dijital şiddetle mücadele alanındaki yetersizlikler için “Doğrudan teması da içeren farklı örgütlenme ve mücadele biçimlerine ihtiyaç var,” dedi.
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org
Dijital şiddet, kadın ve LGBTİ+’lara yönelik halihazırda mevcut olan baskı ve şiddetin sanal ortama taşınması olarak tanımlanıyor. Kadın hakları savunucuları, dijital şiddet için şiddetin en elverişli yöntemlerden biri olmasına rağmen takipçisi olmanın ve bu alanda adalet aramanın da bir o kadar zor olduğunu vurguluyor. Sosyal medyada en sık hedef haline gelen kesimler, gazeteciler, siyasetçiler ve hak savunucuları gibi kamusal görünürlüğü yüksek kadın ve LGBTİ+’lar oluyor.
Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA)’nın 3 Aralık 2025 tarihinde yayınladığı “Dijital Şiddet – Teknoloji Destekli Cinsiyete Dayalı Şiddet Rehberi”ne göre, her iki kadından biri yaşamı boyunca bir tür dijital şiddete maruz kalıyor ve kadınların çevrimiçi tacizle karşılaşma olasılığı erkeklere göre 27 kat daha fazla. Türkiye’de her beş genç internet kullanıcısından biri dijital şiddete maruz kaldığını bildiriyor.
Yakın zamanda kamuoyuna yansıyan örnekler
2026 Ocak ayında Rojava’da bir HTŞ üyesinin Kürt bir kadının saçını elinde tutarak teşhir ettiği video üzerine tüm dünyadan kadınlar, sosyal medya üzerinden saçlarını ördükleri videolarla kadın bedeninin savaş ve şiddet aracı olarak kullanılmasına tepki göstermişti. Ardından, saçlarını örerek video paylaşan kadınlar, sosyal medyada hedef gösterildi. Kocaeli’de hemşire olarak görev yapan İkra Avcı da saçını ördüğü paylaşımının ardından hakaret ve tehditlerle sosyal medyada hedef gösterildi. Hedef gösterilmesinin ardından Sağlık Bakanlığı tarafından disiplin soruşturması, savcılık tarafından ise “örgüt propagandası” kapsamında soruşturma başlatıldı. Ceza davasında mahkeme, Avcı’nın beraatine karar verirken Sağlık Bakanlığı ceza yargılanmasının sonucu çıkmadan Avcı hakkında “Devlet Memurluğundan Çıkarma” cezası verdi. Avcı, 19 Ağustos 2026 günü sosyal medya hesabından hemşirelik mesleğinden atıldığını duyurdu.
2025 Bursaspor – Somaspor futbol maçında Bursaspor taraftarlarının Leyla Zana’ya yönelik küfürlü tezahürat yaptığı video sosyal medyada yayılmıştı. Zafer partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın da “Ben efsane Uludağ içiyorum” paylaşımıyla bu tezahürata destek vermesiyle sosyal medyada tartışmalara sebep olmuştu. O dönem Halk TV’de sunucu olan Gözde Şeker, söz konusu haberi sunarken “Uzun süre iktidara en üst perdeden muhalefet eden Ümit Özdağ’ın cezaevine girip çıktıktan sonra sessizleşmesi dikkat çekiyordu. Elinde bir gazoz şişesiyle beliriverdi, küfürlü bir tezahürata destek vermek için” demişti. Şeker bu söyleminin üzerine sosyal medyada ırkçı ve cinsiyetçi söylemlerle hedef gösterildi.
“Israrlı takip dijital ortama taşındı”
Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği’nin (TBİD)’nin KONDA Araştırma Şirketi’yle birlikte Kasım 2021’de yayımladığı “Türkiye’de Dijital Şiddet Araştırması” sonuçlarına göre kadınların %51’i dijital ortamlarda yazılı, sesli veya görüntülü taciz mesajları alıyor, %46’sı ise ısrarlı takibe uğruyor. BM Kadın Birimi Dijital Şiddet Rehberi’nde ise en yaygın dijital şiddet türleri, çevrimiçi taciz, görsel odaklı cinsel taciz, çevrimiçi ısrarlı takip ve cinsiyetçi nefret söylemi olarak listeleniyor.
Yine aynı rehberde dijital şiddeti diğer şiddet biçimlerinden ayıran özellikler olarak şu maddeler yer alııyor:
Anonim olabilir,
Uzaktan uygulanabilir (fiziksel temas olmadan dünyanın her yerinden işlenebilir),
Failler için kolay erişilebilir (failler için maliyeti ve zorluğu düşüktür),
Yayılma hızı yüksektir (internet üzerinden kolayca yayılır, şiddete maruz kalanları yeniden travmatize eder),
Cezasızlık riski barındırır, Otomasyona açıktır (sınırlı zaman ve çabayla otomatikleştirilebilir),
Kolektif olarak organize edilebilir,
Şiddetin normalleşmesine katkı sağlar (şiddetin dijital alanda daha az ciddi algılanmasına katkıda bulunur),
Sürekli olabilir (görüntüler ve dijital materyaller süresiz olarak varlığını sürdürebilir)
Feminist yazar Berrin Sönmez ve Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV) gönüllüsü Özgül Kaptan, kadın ve LGBTİ+’ların maruz bırakıldığı dijital şiddete ilişkin değerlendirmede bulundu.
Sönmez, teknolojinin gelişmesi ile birlikte birçok şiddet türünün dijital ortama taşındığını söyledi:
“Teknolojinin gelişmesi ile birlikte ‘stalking’ denilen ısrarlı takip diye Türkçede kullandığımız şey bu sefer dijital ortama taşındı. Sosyal medya hesapları açık olduğu için o açık hesaplardan bu tür takipler yapılıyor ve bu takipler zaman içerisinde bıktırıcı tehditkar ya da sosyal medyada kullanılan fotoğrafları yeniden kullanarak bir tehdit unsuru haline getirerek kadınları, LGBTİ+’ları büyük bir endişeye sevk edecek boyuta ulaşabiliyor.”
Berrin Sönmez, Fotoğraf: T24
AI destekli istismar
Nisan 2026’da yayımlanan 119 ülkeden 641 kadınla yapılan “Kırılma Noktası: Yapay Zeka Çağında Dijital Şiddet Etkileri, Tezahürleri ve Çözümleri” adlı BM Kadın Birimi’nin raporunda 4 kadından birinin yapay zeka (AI) destekli istismara uğradığı belirtildi. Raporda kadın katılımcıların yüzde 12’sinin rızaları olmadan kişisel fotoğraflarının paylaşılmasına, yüzde 6’sının fotoğraf ve videolarının “deepfake” yoluyla veya yapay zekayla oynanmasına maruz kaldığına ve yüzde 27’sinin rızası olmadan cinsel içerikli mesajlara maruz bırakıldığı belirtildi. Rapordaki AI ve görsel tabanlı online şiddete maruz kalan kadınların mesleğe göre dağılımında ise en fazla yazarlar ve diğer kamu iletişimcilerinin mesaj yoluyla taciz vakalarına maruz kaldığı görülüyor.
8 Nisan 2026’da yayınlanan AI Forensics’in Telegram’ın toplumsal cinsiyete dayalı şiddete nasıl bir altyapı sağladığını ele alan araştırması, İtalya ve İspanya’daki telegram gruplarını inceledi. Araştırma yaklaşık 6 haftalık bir süreçte 16 grup ve kanalı inceleyerek 3 milyona yakın mesaja ulaşıyor. İtalya ve İspanya’daki grupların birbirinden bağımsız olmadığını, genellikle kadınların ve çocukların mahrem görüntülerinin veya “nudifing bots” denen botlar aracılığıyla yapay olarak çıplak hale dönüştürülmüş fotoğraf ve videolarının abonelikler şeklinde satıldığı bir ticaret ağına ulaşıyor. Araştırmanın sonunda ise söz konusu ülkelerin ve AB’nin bu konuda daha güçlü adımlar atması gerektiğini, telegram platformunun belli denetimlere tabi tutulması gerektiği öneriliyor.
“Genç kadınlar dijital şiddete daha çok uğruyor”
Kaptan’a göre, dijital şiddete uğrayan kesimlerde iki grup önce çıkıyor:
“İlki, kamusal görünürlüğü, söz söyleme gücü ve karar alma mekanizmalarındaki konumu arttıkça kadınların cinsiyet temelli dijital şiddete maruz bırakılma riski de yükseliyor. Yani, kadın siyasetçiler ve seçilmiş kadınlar, kadın gazeteciler, kadın insan hakları savunucuları, feminist aktivistler ve kadın hakları savunucuları daha yüksek risk grubunu oluşturuyor. Yaş grubu olarak ise daha çok genç kadınlar ve kız çocukları öne çıkan gruplar.”
Özgül Kaptan, Fotoğraf: İndependent Türkçe
Sönmez ise dijital şiddetin, siyaset alanındaki kadınlar ve feminist örgütlerdeki kadınların hepsinin başına geldiğini belirtti. Sönmez, özellikle yakın zamanlarda suça sürüklenen çocuklar konusunda çıkarılan yasanın çocuk haklarına aykırı olduğunu söyleyen kadınların ve LGBTİ+’ların da dijital şiddete maruz kaldığını hatırlattı.
Sönmez, dijital şiddet meselesinde tek bir kişiyi hedef alan saldırıların kadınların hayatını “muazzam derecede” zorlaştırdığını aktardı:
“Bir dijital taciz durumu var. Ama diğer taraftan da politik olarak pek çok partinin trolleri var ve o troller derhal harekete geçebiliyorlar. Bu politik ortamda kadın politikasını aşağılamak, değersizleştirmek, kadınları aynı şekilde susturmak için hareket ediyorlar. Buna karşı yapılacak şeyler basit aslında.
Ya tartışmaya devam edeceksin ya da insan haklarını aşağılayan boyutlara ulaştığında şikayet edeceksin. Ama şikayetlerimize kim ne cevap verecek? Onu da biliyoruz. Kimse vermeyecek.”
Dijital şiddetsonrası depresyon
BM Kadın Birimi’nin “Kırılma Noktası: Yapay Zeka Çağında Dijital Şiddet Etkileri, Tezahürleri ve Çözümleri” raporuna göre dijital şiddet, birçok kadın için kalıcı zararlar bırakıyor. Ankete katılımcı kadınların neredeyse çeyreğinin tamamı dijital şiddet deneyimleriyle bağlantılı anksiyete ve/veya depresyon tedavisi gördüklerini ya da tanı aldıklarını bildirdi. Katılımcıların %13’ü ise travma sonrası stres bozukluğu tanısı aldı. Ruh sağlığına ilişkin bu veriler mesleki yönelimler bazında değerlendirildiğinde ise kendisini yazar veya kamu iletişimcisi olarak tanımlayan grubun öne çıktığı görülüyor. Dijital şiddete maruz kalmaları ile bağlantılı olarak bu meslek grubu katılımcılarının %39’u anksiyete ve/veya depresyon tanısı almışken %22’si travma sonrası stres bozukluğu tanısı almıştır.
Yapay zeka ve görsel temelli dijital şiddet: Meslek gruplarına göre tablo
Gazeteciler ve medya çalışanları
İnsan hakları savunucuları ve aktivistler
Yazarlar ve diğer kamusal iletişimciler
Yapay zeka ve görsel temelli çevrimiçi şiddet biçimleri
“Aşağıdakilerden hangilerine çevrimiçi ortamda kişisel olarak maruz kaldınız?” sorusuna verilen yanıtların yüzdesi
Kişisel görüntülerin (cinsel veya mahrem içerikli olanlar dahil) rıza dışı paylaşımı
Gazeteciler
9.1%
İHS/Aktivist
15.3%
Yazar/İletişimci
14.5%
Derin sahteler (deepfake) veya manipüle edilmiş görsel/video içerikler
Gazeteciler
4.5%
İHS/Aktivist
8.4%
Yazar/İletişimci
9.7%
Direkt/özel mesaj yoluyla istenmeyen cinsel yaklaşım (istenmeyen mahrem görsel, siber çiçeklenme (cyberflashing), cinsel imalar vb.)
Gazeteciler
23.8%
İHS/Aktivist
32.9%
Yazar/İletişimci
40.3%
Çevrimiçi şiddetin ruh sağlığı üzerindeki etkileri
“Çevrimiçi şiddetle bağlantılı olarak aşağıdaki kişisel etkilerden hangilerini yaşadınız?” sorusuna verilen yanıtların yüzdesi
Anksiyete ve/veya depresyon tanısı almış/tedavi görmüş olma
Gazeteciler
24.7%
İHS/Aktivist
26%
Yazar/İletişimci
38.7%
TSSB (travma sonrası stres bozukluğu) tanısı almış/tedavi görmüş olma
Gazeteciler
12.8%
İHS/Aktivist
14.9%
Yazar/İletişimci
21.9%
Yukarıdaki veriler BM Kadın Birimi’nin “Kırılma Noktası: Yapay Zeka Çağında Dijital Şiddet Etkileri, Tezahürleri ve Çözümleri” raporuna göre derlenmiştir.
Dijital şiddet otosansüre sebep oluyor
Ruh sağlığı etkilerinin yanı sıra raporda katılımcıların belirttiği diğer sonuçlar dijital şiddetin etkisinin ciddiyetini ve etkisini gözler önüne seriyor. Katılımcıların %41’lik büyük bir bölümü dijital şiddetin sosyal medyada otosansür uygulamalarına sebep olduğunu belirtti. Katılımcıların %19’u ise iş yerlerinde otosansür uygulamalarına sebep olduğunu söyledi.
Yazar ve diğer kamu iletişimcisi katılımcı grubunun %50’si dijital şiddet sebebiyle sosyal medyada otosansür uyguladıklarını belirtirken gazeteciler ve medya işçileri için de veriler pek farklı değil. Aynı zamanda rapora göre 2020 yılında yapılan ankete kıyasla kadın gazeteci ve medya işçilerinin otosansür uygulama oranında %50 oranında bir artış mevcut.
“’Mağdur suçlayıcılık’ binlerce yıllık bir gelenek”
Dijital şiddetin kadınlar ve LGBTİ+’lar üzerindeki etkisine ilişkin görüş bildiren Sönmez, “Kadını suçlamak, ‘mağdur suçlayıcılık’ dediğimiz kavram binlerce yıllık bir gelenek maalesef. Çok fazla toplumlarda da gördüğümüz bir şey. Yakın zamanlara kadar da devam eden kültüre yerleşmiş bir unsur” dedi.
“Kuyruk sallamasa yapmazlardı” veya “akıllı kadın dayak yemez” gibi halk arasındaki sözlerin kullanıldığını hatırlatan Sönmez, “Ama şu anda bu yaklaşımın geri getirilmesi, tekrar toplumun kültürüne egemen olması için çalışıyorlar. Eskiden aile içinde, mahalle ortamında iken şu anda dijital ortamda yaşanıyor bu zihniyet. Başka kelimelerle, başka isimlerle değersizleştirmek yönünde. Tüm hedef kadınların söz kurmasını engellemek. Kadınların kamusal görünümlerini, kamusal yetkilerini engellemek” diye konuştu.
Sönmez, inançlı kadınların da benzer durumlarla karşı karşıya kaldığını anlattı:
“Dindar kadınların da fikir üretmesi, politika yapması, görüş belirtmesi, kamusal alanda çalışması, yetkin olması, karar verici mekanizmalara gelmesini kadınlar için suç gibi gören, gösteren zihniyet güçleniyor günümüzde. Özellikle tarikat cemaatler çok kolay organize edebiliyorlar bu tür saldırıları. En çok oradan doğru geliyor bu saldırılar ve iktidar da buna göz yumuyor. Belki besliyor, destekliyor. Kolluk gücünün ve yargının da burada kadınların yanında değil, onların yanında.”
Şiddetin bildirilme oranları
UN Women 2026 Nisan raporuna göre katılımcı kadınların çeyreği yaşadıkları dijital şiddeti polise bildirirken %15’i ise istismarcılarına karşı yasal aksiyonlar aldığını bildirdi.
Bu verilere göre, içerisinde avukatların da olduğu kadın hakları savunucularının yüzde 30’u yaşadığı olayı polise bildiriyorken %19’u ise yasal aksiyon alıyor.
Raporun devamında ise yasal yollara başvuran halihazırda az sayıda kadının da yalnızca %10’u istismarcılarına suçlamaların yöneltildiğini belirtiyor. Rapor, bu düşük suç duyurusu oranlarının sebeplerini polis teşkilatlarının teknolojiyi kullanmalarındaki yetersizlikler, büyük teknoloji şirketleri ile işbirliği eksikliği gibi sebepleri sıralıyor. Bunlara ek olarak raporda dijital şiddete karşı polise şikayette bulunan kadınların %24’ünün ise “mağdur suçlayıcı”lık deneyimlediği belirtiliyor. Yani şikayette bulunan katılımcı kadınların %24’ü polis memurları tarafından “istismarcıyı tetikleyecek ne yaptın veya ne söyledin?” gibi sorunlarla ve suçlamalarla karşı karşıya kalıyor.
“İktidarın kafasında kadını korumak yok”
Dijital şiddet vakalarına yönelik işleyen sürece yönelik gözlemlerini anlatan Sönmez, şunları söyledi:
”Twitter’da iki kelime iktidar aleyhinde yazan anında bulunuyor ve gözaltına alınıyor. Bu sürecin dijital şiddetin engellenmesi için kullanılacak bir yöntem olarak öne çıkması lazım. Kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik dijital şiddeti önlemek için iktidarın elinde bütün güçler, iletişim başkanlığıdır, emniyetin takip sistemleri vesaire bunların hepsi ellerinde araç olarak var. Ama kafalarında kadını korumak yok. Aksi takdirde dijital şiddetle mücadele çok kolay bu imkanlarla.
Kadınları, çocukları, LGBTİ+’ları koruyacak 6284’ün bir amir hükmü getirdiği yorumuyla o işlemler yapılabilir. Bu da bir şiddettir çünkü. Siyasette de yapıyorlar bunu. Bir politikacı kadın, bir komedyen bir şey söylediğinde herkes ayaklanıyor, bir başörtülü kadın bir barda oturmuşsa anında herkes onu hedef gösteriyor. Ama asıl olan kadınların, çocukların ve LGBTİ+’ların korunması. Maalesef bunun yapılmadığını biliyoruz.
Tam tersine bu şiddetin teşvik edildiği yönünde, en azından göz yumulduğu yönünde, yargılanacak cezasız bırakıldığı yönünde, cezasızlıkla teşvik edildiği yönünde toplumda herkes neredeyse hemfikir gibi. En azından feminist çevrelerde bu hemfikirlik var.”
“Farklı mücadele biçimleri gerekli”
Kaptan ise dijital şiddete karşı etkili bir sistemin kurulmadığını belirterek “Son yıllarda cinsiyet temelli suçlarda adalete erişimde çok çok geriye düşüldü genel olarak ama dijital şiddet alanında sorun çok daha büyük. Sonuç almak çok daha zor. Genel anlamda bilişim suçlarını araştırmak ve sonuçlandırmak konusunda teknik eksiklikler yok aslında. Ama konu kadınların adalete erişimi olunca her alanda olduğu gibi bu alanda da her şey yavaşlıyor ne yazık ki” dedi.
Türkiye kadın hareketinin kadına karşı şiddetle mücadele alanında uzun yıllara dayanan bir mücadele verdiğini hatırlatan Kaptan, “Ancak dijital şiddetle ilgili özel bir strateji ve mekanizma ortaya koyduğunu henüz söyleyemeyiz. Dijital şiddetle mücadele alanında şöyle bir sıkıntı var; dijital alanda genel olarak yoğun bir ‘fake mi acaba’ şüphesi oluşuyor. Bu sebeple doğrudan teması da içeren farklı örgütlenme ve mücadele biçimlerine ihtiyaç var.”
Gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan Cumartesi İnsanları/Anneleri 1117. haftada Galatasaray Meydanı’nda Mustafa Mehmet Günkan için adalet istedi.
Cumartesi Anneleri/İnsanları 1117. hafta eylemlerinde 1994 yılından bu yana haber alınamayan Diyarbakır’ın Hani ilçesine bağlı Akçayurt köyü muhtarı Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetini sordu.
Galatasaray Meydanı’ndaki polis bariyerlerinin önünde yapılan açıklamada, inkâr ve cezasızlık politikalarının geçmişten günümüze bir devlet politikası olarak sürdüğü vurgulandı.
Akçayurt ve çevre köylerin sakinlerinden oluşan yüzlerce kişi, Topçular Jandarma Karakolu’nun yanında oluşturulan toplama alanına götürüldü. Köylüler yaklaşık bir hafta burada tutuldu. Mustafa Mehmet Günkan da bu kişiler arasındaydı.
Açıklamada, Günkan’ın serbest bırakıldığında ağır işkence gördüğü ve bunun üzerine Ankara’ya giderek hükümet yetkilileri nezdinde girişimlerde bulunduğu belirtildi. Günkan’ın İnsan Hakları Derneği’ne başvurduğu ve bir televizyon kanalında yaşadıklarını anlattığı kaydedildi.
Açıklamanın tamamı şöyle:
32 yıldır soruyoruz: Mustafa Mehmet Günkan nerede?
1117. haftamızda, bizi Galatasaray Meydanı’ndan ayıran polis bariyerlerinin önünden kamuoyuna sesleniyoruz.
1117 haftadır kayıplarımızın hikâyelerini anlatırken yalnızca geçmişte yaşanan ağır hukuksuzlukları hatırlatmıyoruz. Aynı zamanda inkârın bu topraklarda nasıl kökleştiğini, cezasızlığın nasıl bir devlet politikasına dönüştüğünü de anlatıyoruz.
Çünkü biliyoruz ki inkâr ve cezasızlık geçmişte kalmış bir mesele değildir. Bugünümüzü de zehirlemeye devam ediyor; hukukla, adaletle ve demokrasiyle aramıza kalın duvarlar örüyor.
Bugün hikâyesini paylaşacağımız Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetinin 32 yıldır karanlıkta bırakılması, işte bu duvarın nasıl örüldüğünü gösteren örneklerden biridir.
Mehmet Günkan, Diyarbakır’ın Hani ilçesine bağlı Akçayurt köyünün muhtarıydı.
13 Haziran 1994 tarihinde köy yakınında bir çatışma yaşandı. Sonrasında sabah erken saatlerde jandarma Akçayurt köyüne baskın yaptı ve köyü zorla boşalttı. Akçayurt ve çevre köylerin sakinlerinden oluşan yüzlerce kişi, Topçular Jandarma Karakolu’nun yanında kurulan bir toplama alanına götürüldü. Yaklaşık bir hafta burada tutulan köylüler arasında Mustafa Mehmet Günkan da vardı.
Günkan, bir hafta sonra serbest bırakıldığında ağır işkence görmüştü. Yaşananlar üzerine Ankara’ya giderek hükümet yetkilileri nezdinde girişimlerde bulundu. İnsan Hakları Derneği’ne başvurdu. Bir televizyon kanalında yaşadıklarını anlattı.
3 Ağustos 1994 tarihli Turkish Daily News gazetesinin haberine göre Günkan, yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:
“Güvenlik güçleri köyümü yaktılar. Beni Topçular Jandarma Karakolu’na götürüp işkence yaptılar. Kaburgalarım kırıldı. Köy dışında insanları bir araya topladılar ve dört gün boyunca hiçbir şey vermediler. Köyümden toplam 430 kişi şu anda Adana’ya, Diyarbakır’a ve çevre köylere gitmiş durumda. Yiyecek hiçbir şeyimiz yok. Ayrıca tüm ekinlerimizi de yaktılar. Hükümetten yardım istemek için Ankara’ya geldim.”
Günkan, Ankara’dan döndükten sonra köylerine yeniden dönebilmeleri için girişimlerde bulundu. Bu amaçla Hani Topçular Jandarma Karakolu’na başvurdu.
18 Ağustos 1994 günü askerler, Hakan Astsubay tarafından Topçular Jandarma Karakolu’na çağrıldığını söyledi. Günkan karakola gitti. Bir süre sonra karakol binasından çıkarıldı ve askeri bir helikoptere bindirildi.
O günden sonra Mustafa Mehmet Günkan’dan bir daha haber alınamadı.
Ailesi, onun bulunması ve akıbetinin açıklanması için Hani Kaymakamlığı, İlçe Jandarma Komutanlığı, Devlet Güvenlik Mahkemesi, Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı nezdinde başvurularda bulundu.
Uluslararası Af Örgütü de 21 Eylül 1994 tarihinde yayımladığı Acil Eylem Çağrısı ile Mustafa Mehmet Günkan’ın güvenliği konusunda duyduğu endişeyi dile getirdi. Af Örgütü; Jandarma Genel Komutanı Aydın İlter, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ve İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Azimet Köylüoğlu’ndan Günkan’ın nerede olduğunun tespit edilmesi için acil önlemler alınmasını ve soruşturmanın sonuçları hakkında bilgi verilmesini talep etti.
Bütün bu başvurulara, tanıklıklara ve çağrılara rağmen, Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetinin açığa çıkarılması ve sorumluların tespit edilerek yargılanması amacıyla etkin bir adli süreç işletilmedi.
Günkan’ın akıbeti karanlıkta bırakıldı. Onu kaybedenler ve kaybedilmesini önleme yükümlülüğünü yerine getirmeyenler cezasızlıkla korundu.
Bu yüzden 32 yıldır aynı soruyu sormaya devam ediyoruz: Mustafa Mehmet Günkan nerede?
Kaç yıl geçerse geçsin; Mustafa Mehmet Günkan için, tüm kayıplarımız için, adalet istemekten, devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.
Cumartesi Anneleri / İnsanları
Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.
Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.
12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.
Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.
Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.
İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.
Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri
Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.
3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.
Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.
Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.
41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.
BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur
Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.
BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.
Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.
Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.
5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.
Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.
Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.
Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.
Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.
Ödüller
2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü 2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü
Ankara Çayırhan yeraltı madeninin üretim bölümünde Nisan 2025’te de göçük meydana gelmiş, 14 maden işçisi yaralanmıştı.
Ankara Çayırhan’da göçüğün meydana geldiği maden/ Fotoğraf: AA
Ankara’nın Beypazarı ilçesine bağlı Hırkatepe Mahallesi’ndeki Çayırhan Enerji İşletmesi sahasında cuma günü saat 18.00 sıralarında maden kazası meydana geldi. Meydana gelen maden kazasında işçi Erdi Kahveci öldü, 12 işçi de yaralandı.
Ankara Valiliği tarafından yapılan açıklamada, “İlk tespitlere göre çalışma sahasının arkasında tavan çökmesi sonucu oluşan basınca bağlı olarak savrulmalar neticesinde maden kazası meydana gelmiştir” denildi.
Ankara Valisi Yakup Canbolat, toplamda 20 kişinin göçükten etkilendiğini, yaralı 12 işçinin 4’ünün durumunun ağır olduğunu bildirdi.
Kazada hayatını kaybeden Erdi Tolga Kahveci’nin 34 yaşında ve iki çocuk babası olduğu öğrenildi. Kocabıyık, Kahveci’nin cenazesinin otopsi işlemlerinin ardından Zonguldak’ın Gökçebey ilçesine bağlı Hacı Musa Köyü’nde toprağa verileceğini duyurdu.
İhbar üzerine Olay yerine jandarma, emniyet, itfaiye, AFAD, UMKE ve sağlık ekipleri sevk edildi. Yaralı 8 işçi, ambulanslarla Beypazarı Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.
“Tavan çökmesi sonucu oluşan basınç neden oldu”
Ankara Valisi Yakup Canbolat, hastanede açıklama yaptı. Yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Akşam 18.00 gibi bir kömür bloğunun düşmesi sonucu oluşan bir hava basıncından kaynaklı bir kaza yaşandı. Kazada maalesef ki bir vatandaşımızı kaybettik. O halen o galeri içerisinde. Savcımız bir bilirkişi ile birlikte girip o kardeşimizin cesedini de çıkaracaklar. Olayda toplamda 20 kişi etkilendi. Bunun bir kısmı yaralı, bir kısmı da içerideki dumandan, gazdan ve kömür etkisinden, basınçtan etkilenmeler oldu. Bunlardan dört vatandaşımızın durumu ağır. Bundan iki tanesi sevk edildi Bilkent Şehir Hastanesi’ne. İçerideki iki hastamız da Etlik Şehir Hastanesi’ne sevkleri tamamlandı, onlar gönderilecek. Diğer hastalarımızın genel durumu itibariyle iyi.
Bunlara Allah’tan şifa diliyoruz biz. Vefat eden vatandaşımıza da Allah’tan rahmet diliyoruz. Yakınlarına da sabır diliyoruz. Bu olay her boyutuyla adli, idari olarak araştırılacak. Sebebi nedir, bir kusur var mıdır, yok mudur, neden dolayı oluşmuştur; bunları bilirkişi incelemesi, adli inceleme ve idari inceleme sonucunda da karar verilecek. İnsanlarımızın şundan müsterih olmasını istiyoruz; konu her yönüyle mutlaka araştırılacak. Yanlış yapılan bir şey var ise de onun gereği yapılacaktır. Bütün vatandaşlarımıza geçmiş olsun diyorum. Allah beterinden korusun, daha büyük kazalardan korusun inşallah. Bu tür iş kazalarına karşı da tedbirlerimizi, güvenlik tedbirlerimizi her zaman sıkı tutmalıyız. Büyük geçmiş olsun”
Maden-İş: Konunun takipçisi olacağız
Türkiye Maden İşçileri Sendikası (Maden-İş) de konu ile ilgili yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:
“Ankara’nın Nallıhan ilçesine bağlı Çayırhan Mahallesi’nde faaliyet gösteren Çayırhan Termik Elektrik Üretim ve Madencilik’te elim bir kaza meydana geldi. K sektörü 510 numaralı üretim panosunda yaşanan iş kazasında bir işçi hayatını kaybetti, yaralılar çevrede bulunan hastanelere sevk edildi. Kaza sebebinin, üretim ayağında tavanı tutan şiltlerin arkasında göçük meydana geldiği, göçük nedeniyle hava basıncının oluştuğu ve bu basıncın da savrulmaya neden olduğu bildirildi.
Genel Başkanımız Nurettin Akçul, Genel Başkan Yardımcısı Şeref Zeyrek ve Genel Başkan Yardımcısı Cumhur Yılmaz, acı haberi alır almaz kazanın yaşandığı bölgeye gitmek üzere yola çıktı. Hayatını kaybeden işçimize Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz.Konunun yakın takipçisi olacağımızı kamuoyuna bildiririz.”
Kazayla ilgili soruşturma başlatıldı
Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından olay ile ilgili yapılan açıklamada, şunlar kaydedildi:
“Ankara ili Beypazarı ilçesi Hırkatepe Mahallesi’nde bulunan Çayırhan Enerji sahasında, ilk belirlemelere göre maden işletmesinde kullanılan basınçlı hava sisteminde meydana gelen patlama sonucu 1 işçinin hayatını kaybettiği, 4’ü ağır olmak üzere toplam 11 işçinin yaralandığı olayla ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığımız koordinesinde mülhakat Beypazarı Cumhuriyet Başsavcılığınca derhal soruşturma işlemlerine başlanmış olup, soruşturmanın etkin ve kapsamlı şekilde yürütülmesi amacıyla Beypazarı Cumhuriyet Başsavcısı koordinesinde 2 cumhuriyet savcısı ile alanında uzman bilirkişiler görevlendirilmekle, olayda kusur veya sorumluluğu bulunan kişi ya da kişilerin tespiti, delillerin toplanması ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına yönelik soruşturma işlemleri titizlikle yürütülmektedir.”
Uzun yıllar Ciner Grubu işletmişti
2019 yılında Ciner gruptan kamuya dönen Çayırhan Termik Santrali ve Maden İşletmesi, 2025 yılında özelleştirilirken Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından hazırlanan sunumda maden kaynağının termik santrale en az 20 sene boyunca yeteceği vurgulanıyordu. Ciner Grubundan devralındıktan sonra kamuya ait en modern teknoloji ile donatılmış maden olma özelliği kazanan işletme, TL’nin o 2025 yılı değeri üzerinden hesaplandığında ve tesislerin 2019 yılı seviyesinde üretim yaptığı kabul edilirse 20 yılda 524 milyar TL’lik potansiyel kazanç, ayrıca tesis ve etrafındaki işçi lojmanı gibi taşınmazlar Akçadağ Gruba 20 milyar TL’ye aktarılmış oldu. İhaleden önce Nallıhan ilçesi büyüklüğünde maden sahası da Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle acele kamulaştırıldı. Yani Akçadağ İnşaat 1 yıllık potansiyel kâr bedeline 20 yıllık geliri kasasına koymuş oldu.
2025’teki göçükte 14 işçi yaralanmıştı
Ankara/Çayırhan Yeraltı Maden İşletmesi’nde Nisan 2025’te göçük meydana gelmiş, 14 işçi yaralanmış, 1 işçi beyin kanaması geçirerek hastaneye kaldırılmıştı.
Toplumsal barış ihtimali iki yıldır konuşuluyor, çeşitli adımlar atılıyor. Ancak Koşuyolu Parkı’ndaki yas, geçmişin tam anlamıyla geride kalmadığını hatırlatıyor.
Foto: Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+
Şehir, bir cuma günü için oldukça sessiz. Ancak Koşuyolu Parkı’na girince, sanki şehrin hareketi buraya akmış gibi. Yüzlerce insan, gerilla aileleri, arkadaşları, mücadele yoldaşları…
Parkın farklı noktalarında küçük insan grupları var. Kimi kendi arasında konuşuyor, kimi telefonundan bir şeyler gösteriyor, kimi ise uzun süre sessizce oturuyor. Alandaki hareketliliğe rağmen yüksek sesli bir konuşma olmuyor.
Bugünlerde, daha önce yaşamını yitiren gerillaların haberleri geldi. Gerillaların yası, toplumsal barış ihtimalinin konuşulduğu şu günlerde tutuluyor.
İstanbul, Van, Diyarbakır, Mardin ve daha birçok yerleşimde toplu taziyeler kuruldu. Bunlardan biri de Diyarbakır’ın Bağlar ilçesindeki Koşuyolu Parkı oldu. 49 PKK’linin taziyesi burada kuruldu.
Diyarbakır, barışın konuşulduğu son iki yılda, geçmiş dönemlere göre daha umutlu. Ancak kuşkulu da. Geçmiş yılların yarattığı güvensizlik, devletin geç adım atması ve başta Selahattin Demirtaş olmak üzere siyasilerin hâlâ cezaevinde olması umudun yanına kuşkuyu da ekliyor.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın 1 Ekim 2024’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) elini sıkmasından bugüne, neredeyse iki yıl geçti.
En son, 10 Ağustos’ta, kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak bilinen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildikten sonra, 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlandı.
Kurulan taziye çadırlarına gelenler ailelerin yanına uğruyor, sonra parkın diğer bölümlerine geçiyor. Yemek elden ele dağıtılıyor. Alanda bulunanlar, yapılması gereken işin bir parçasını üstleniyor.
Neredeyse herkesin yüzünde aynı vakur bakış. Ailelere başsağlığı dilenirken, üzüntünün yanında, çocuklarının verdiği mücadeleye duyulan minnet de seziliyor.
Aileler bir masada, önlerinde çocuklarının fotoğrafı, fotoğrafların önünde birer gül, “Şehîd Namirin” sloganları arasında taziyeleri kabul ediyor MEBYA-DER imzalı “Em şehîdên azadiyê bi bîr tînin,”, (Özgürlük şehitlerini anıyoruz) “Şehîdên me rûmeta me ne” (Şehitlerimiz onurumuzdur) yazılı pankartların olduğu üstü kapalı bir alanda.
Yan yana duran fotoğraflarda farklı yüzler, farklı hayat hikayeleri var fakat hepsini aynı mücadele bir araya getiriyor.
Polisler de orada. Üzerinde “TEM” yazan zırhlı araçlar, TOMA’lar, polis otobüsleri… Önceki yıllarda alışık olduğumuzun aksine biraz daha “geride” bekliyorlar. Buna rağmen zırhlı araçlarla parkın içindeki taziye arasında belirgin bir karşıtlık var. Bir tarafta devletin kolluk aygıtı, diğer tarafta çocuklarını kaybetmiş ailelerin oturduğu masalar.
Toplumsal barış ihtimali iki yıldır konuşuluyor, çeşitli adımlar atılıyor. Ancak Koşuyolu Parkı’ndaki yas, geçmişin tam anlamıyla geride kalmadığını hatırlatıyor.
Fotoğraflar Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+
8 Aralık 2024'ten entegrasyona Rojava'nın kronolojisi
SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyon sürecinde sona gelindi. Mazlum Abdi yaptığı açıklamada, entegrasyonun tamamlandığını belirtirken “kimliğin ve kazanımların korunduğunu” vurguladı.
Foto: picture-alliance/NurPhoto/S. Backhaus
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, 20 Ağustos 2026’da Kamışlo’nun kuruluş yıldönümünde askeri, güvenlik ve idari kurumların devlet kurumlarıyla entegrasyonunun tamamlanmak üzere olduğunu açıkladı. Abdi, bundan sonraki mücadelenin, hakları Suriye Anayasası’nda güvence altına almaya odaklanacağını vurguladı.
Mazlum Abdi açıklamasında, “Askeri, güvenlik ve idari kurumlarımızı devlet yapılarının kurumlarına entegre etme sürecinin sona erdiğini ve bütünüyle tamamlandığını söylemek isterim” dedi. Abdi ayrıca, Irak, İran ve Türkiye’den Suriye’ye gelen Kürt savaşçıların artık Suriye’den ayrıldığını belirtti.
Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) öncülüğünde Beşşar Esad hükümetinin devrilmesinin ardından günümüze kadar yaşananların ve SDG’nin entegrasyon sürecinin kronolojisini Niha+ okurları için derledik.
Suriye’de yaşananlar ve SDG’nin entegrasyon süreci
Esad sonrası denklem
8 Aralık 2024Esad rejiminin devrilmesi ve geçiş yönetimi.
HTŞ öncülüğündeki muhalif güçler hızlı bir ilerleyişle Şam’a girerek yarım asırlık Baas iktidarını sona erdirdi. Ahmed eş-Şaraa liderliğinde bir geçiş yönetimi kuruldu. Ülkenin kuzey ve doğusu ise SDG ile Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin kontrolünde kaldı.
Aralık 2024Kobanê’de süren saldırılar.
Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu (SMO) ve Türk Hava Kuvvetleri, Esad’ın devrilmesiyle eşzamanlı olarak Kobanê çevresinde SDG’ye yönelik saldırılarını sürdürdü.
10 Mart Çerçeve Anlaşması
12–23 Şubat 2025İlk temaslar ve müzakere zemini.
Geçiş hükümeti, 12 Şubat’ta General Ziad el-Ayiş’i entegrasyon sürecini yürütmek üzere cumhurbaşkanlığı özel temsilcisi olarak atadı. 23 Şubat’ta Halk Savunma Birlikleri (YPG) komutanı Sipan Hemo başkanlığındaki SDG heyeti, Şam’da Savunma Bakanlığı yetkilileriyle askeri entegrasyon planlarını görüştü.
10 Mart 2025Sekiz maddelik çerçeve anlaşma.
Cumhurbaşkanı eş-Şaraa ile Mazlum Abdi, Şam’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arabuluculuğunda sekiz maddelik bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, Kuzey ve Doğu Suriye’deki tüm sivil ve askeri kurumların devlete entegrasyonunu, ülke çapında ateşkesi, Kürtlerin “Suriye’nin ayrılmaz parçası” olarak tanınmasını ve vatandaşlık haklarını, sınır kapıları, havaalanı ve petrol-gaz sahalarının devlete devrini öngörüyordu. Uygulama son tarihi ise 2025 yılı sonu olarak belirlendi.
1 Nisan 2025Halep mahalleleri için 14 maddelik yerel anlaşma.
Geçiş hükümeti ile SDG, Halep’te Kürt nüfusun yoğun yaşadığı Şêx Maqsûd ve Eşrefiye mahalleleri için 14 maddelik bir yerel anlaşma imzaladı. Anlaşma, SDG güçlerinin silahlarıyla Fırat’ın doğusuna çekilmesini ve güvenliğin İçişleri Bakanlığı ile SDG’ye bağlı Asayiş tarafından ortak sağlanmasını öngörüyordu.
3–9 Nisan 2025Esir takası ve mahallelerden kısmi çekilme.
3 Nisan’da taraflar arasında esir takasının ilk kısmı gerçekleşti. 9 Nisan’da yaklaşık 480 savaşçı 60 askeri araçla Şêx Maqsûd ve Eşrefiye’den ayrıldı. Ancak mahallelerin nihai durumu belirsiz kaldı.
Nisan 2025Tişrîn Barajı’nın kısmi devri.
10 Mart anlaşmasının ardından atılan adımlar kapsamında Tişrîn Barajı kısmen hükümet güçlerine devredildi. Ortak devriyeler başladı ve SDG cephe hatlarından çekilme taahhüdünde bulundu.
26 Nisan 2025Rojava’da Kürt Birliği Konferansı.
Kamişlo’da toplanan konferans, birleşik Suriye içinde ademi merkeziyet ve kültürel-siyasi hakların anayasal güvencesini talep eden bir uzlaşı metni yayımladı.
7 Ekim 2025Şam ziyareti ve ABD arabuluculuğunda askeri mutabakat.
Halep’teki çatışmaların ardından sağlanan ateşkes sonrası Abdi, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ve CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper eşliğinde Şam’a giderek eş-Şaraa ile görüştü. Abdi, SDG’nin orduya bireysel değil “büyük askeri birlikler” halinde katılmasında ısrar etti. Ekim’deki mutabakat, SDG birliklerinin kendi komuta yapılarını koruyarak orduya katılabilmesine kapı araladı.
Aralık 2025Anlaşmanın uygulanması için son tarih doldu.
10 Mart anlaşmasının uygulama süresi, hükümlerin çoğu hayata geçirilmeden 2025 sonunda doldu. Taraflar karşılıklı gecikme ve engelleme suçlamalarında bulundu. 22 Aralık’ta Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani’nin Şam’daki ortak basın toplantısı sırasında Şêx Maqsûd yakınında çatışmalar çıktı.
Rojava’ya Saldırılar
4 Ocak 2026Müzakereler somut sonuç olmadan tıkandı.
Şam’daki askeri birleşme görüşmeleri somut bir ilerleme sağlamadan sonuçlandı.
6–10 Ocak 2026Halep’in tamamı hükümet kontrolüne geçti.
Şêx Maqsûd, Eşrefiye ve Bani Zeyd mahallelerinde beş gün süren yoğun çatışmaların ardından 10 Ocak’ta Kürt güçleri son mahalleden çekildi ve hükümet güçleri Halep’in tamamının kontrolünü ele geçirdi. Binlerce Kürt Efrîn’e ve Fırat’ın doğusuna kaçmak zorunda kaldı. Bundan sonra ise Rojava’ya çok cepheli saldırılar başladı.
16 Ocak 202613 sayılı Kararname: Vatandaşlık, Kürtçe ve Newroz.
Eş-Şaraa, 13 sayılı Kararname’yi çıkararak Rojava’lı Kürtlere vatandaşlık verdi. Kürtçe “ulusal dil” olarak tanındı ve Newroz ulusal bayram ilan edildi.
17 Ocak 2026Fırat’ın batısının askeri bölge ilan edilmesi.
Suriye ordusu, Deir Hafer’den İHA fırlatıldığı gerekçesiyle Fırat’ın batısındaki bölgeyi askeri bölge ilan etti ve askeri harekatı genişletti.
18 Ocak 2026Al-Ömer petrol sahası ve genel seferberlik çağrısı.
Ülkenin en büyük petrol sahası Al-Ömer ve çevresindeki gaz sahaları geçiş hükümetinin kontrolüne geçti. Aynı gün Özerk Yönetim genel seferberlik ilan ederek halkı öz savunmaya ve “onuru koruma savaşına” çağırdı. Cizîre ve Kobanê’de pek çok kişi seferberliğe katıldı.
18–20 Ocak 2026Kobanê ve cezaevlerindeki IŞİD mahkumları.
SDG, Kobanê’nin güney cephelerindeki saldırıları püskürttüğünü açıkladı. Cezaevleri konusunda ise ciddi bir kriz yaşandı. Hükümete bağlı gruplar Hasekê’deki el-Şeddadi cezaevinden, yabancılar dahil yaklaşık bin 500 IŞİD mensubunu serbest bıraktı. SDG, koalisyon desteğiyle Rakka’daki el-Aqtan’dan ve el-Hol kampından çekildi.
20 Ocak 2026İlk ateşkes ve Kobanê kuşatması.
Dört günlük bir ateşkes ilan edildi. Ancak anlaşmadan saatler sonra Kamışlo ve Tirbespî’de patlamalar duyuldu, Kobanê çevresine saldırılar sürdü. Kobanê’ye 20 Ocak’tan itibaren su, elektrik ve internet kesildi. Kuşatma yaklaşık 600 bin kişiyi etkiledi ve haftalarca devam etti.
24 Ocak 2026Ateşkes 15 gün uzatıldı.
Ateşkes 15 gün uzatıldı. Bu uzatma, büyük ölçüde IŞİD tutuklularının ABD koordinasyonuyla Irak’a naklini gerçekleştirmek için yapıldı. Ateşkese rağmen Kobanê’nin batısındaki köylere yeni saldırılar yapıldığı aktarıldı.
26 Ocak 2026Kürtçe eğitim için talimat.
Eğitim Bakanlığı, Kürtçe müfredatın ve öğretmen eğitiminin uygulanmasına yönelik talimatlarını yayımladı. Bu, 13 sayılı Kararname’yle tanınan dil haklarının hayata geçirilmesine dönük bir adım olarak sunuldu.
27 Ocak 2026Trump’ın eş-Şaraa’ya ateşkes çağrısı.
Washington’da artan siyasi baskı ortamında ABD Başkanı Donald Trump, eş-Şaraa’yı arayarak ateşkesin istikrara kavuşturulması ve askeri operasyonların durdurulması çağrısında bulundu.
29 Ocak 2026Kapsamlı entegrasyon anlaşması
Taraflar, ateşkesi kalıcılaştırmak ve kademeli entegrasyonu başlatmak üzere kapsamlı bir anlaşma açıkladı. Anlaşma, güçlerin cephelerden çekilmesini, İçişleri birliklerinin Haseke ve Kamışlo’ya konuşlanmasını, yerel Asayiş’in devlet yapılarına entegrasyonunu, ağır silahların, sınırların, petrol sahalarının ve ana yolların devlete devrini, özerk kurumların devlete katılmasını içeriyordu.
Devir, atamalar ve entegrasyon
3–6 Şubat 2026Devlet güçlerinin Haseke ve Kamışlo’ya girişi.
İç güvenlik birimleri, Asayiş’in eşliğinde Haseke ve Kamışlo’ya girdi. 5 Şubat’ta SDG’nin aday gösterdiği Nûreddin Ahmed Îsa, Haseke valiliğine atanarak Şam’dan döndü. 6 Şubat’ta askeri entegrasyon aşamalarını görüşmek üzere bir toplantı yapıldı.
Mart 2026Sipan Hemo’nun Savunma Bakan Yardımcılığına atanması.
Suriye Savunma Bakanlığı, YPG komutanı Sipan Hemo’yu Savunma Bakan Yardımcısı olarak atadı. Aynı dönemde Şam, Kamışlo Havaalanı’nın ve önemli petrol sahalarının yönetimini devraldı Ayrıca, yerinden edilmiş Kürtlerin Efrîn’e dönüşleri başladı.
Nisan–Mayıs 2026 Entegrasyonda yavaş ilerleme.
Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Yürütme Konseyi Eş Başkanı İlham Ahmed, ANHA’ya sürecin yavaş ilerlediğini, yeni anayasanın hazırlanması dahil sorunların görüşüldüğünü ve Kürtlerin anayasa komisyonunda yer alacağını söyledi. Sipan Hemo, SDG’den dört tugayın Suriye Arap Ordusu’na dahil edildiğini bildirdi.
4 Ağustos 2026Abdi-Şaraa görüşmesi
Son olarak Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şaraa, entegrasyon sürecini görüşmek üzere 4 Ağustos’ta Şam’da Mazlum Abdi ile bir araya geldi. Toplantıya Dışişleri Bakanı Şeybani ve İlham Ahmed de katıldı. Toplantı, Şaraa’nın Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani ile bir gün önce yaptığı görüşmenin ardından yapıldı.
20 Ağustos 2026Entegrasyonun tamamlandığının ilanı.
Mazlum Abdi, Kamışlo’nun kuruluş yıldönümü etkinliğinde askeri, güvenlik ve idari kurumların ulusal devlet kurumlarına entegrasyonunun tamamlanmak üzere olduğunu açıkladı. Abdi, süreçte “kimliğin ve kazanımların korunduğunu” vurgulayarak, bundan sonraki aşamanın Kürtlerin ve tüm bileşenlerin haklarını Suriye Anayasası’nda güvence altına almaya yönelik yoğun bir siyasi çalışmaya sahne olacağını söyledi. Abdi ayrıca, “Yeni Suriye’de her çocuğun kendi anadilinde eğitim görme hakkına sahip olacağını” ifade etti.
Kaynak: Fırat Haber Ajansı (ANF), Hawar Haber Ajansı (ANHA), Rûdaw, The New Region, Al Jazeera, Middle East Council, ecoi.net
“Kendi ara seçimini kurgulamak, bu seçimi kazanmak ve ardından tam da yakasını sıyırmaya çalıştığı parlamento soruşturmasına geri dönmek ne tehditkâr ne de kural yıkıcı bir hareket. Bu tamamen beyhude ve daha da kötüsü, bir alay konusu.”
Nigel Farage, Foto: Kıbrıs Postası
Ash Sarkar tarafından yazılan ve Novara Media‘da yayımlanan bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.
Kültürdeki en güçlü beyhudelik tasviri nedir? Kayayı tepeye kadar yuvarlayıp ardından düşüşünü izleyen Sisyphus vardır. Veya Escher’in sonu gelmeyen inip çıkan merdivenleri. Ancak bu tasvirlerin arasına artık “Farage’ın ara seçimini” de ekleyebiliriz. Her zaman kazanacağı belli olan, siyasi bağışlarla ilgili soruşturmayı yavaşlatmak niyetiyle şov amaçlı bir adaya karşı yapılan ve şimdi de hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam edecek olan, sonucu önceden bilinen bir seçim. Her neyse, en azından hepimiz biraz eğlendik.
Hatırlayacağınız üzere Nigel Farage, mali durumuyla ilgili artan incelemelerin ardından bir öfke patlamasıyla istifa etmişti. Kripto milyarderi Christopher Harborne’dan aldığı 5 milyon sterlinlik bağışı beyan edip etmemesi gerektiğine dair bir parlamento etik soruşturması başlatılmış, bunun yanı sıra George Cottrell’dan da kayıt dışı destek aldığına dair yeni iddialar gündeme gelmişti. Nigel’ın sözlerine bakılırsa bu, Westminster elitlerinin Brahman sınıfı tarafından kurgulanmış gayrimeşru bir kampanyaydı. (Köklü partilerin hiçbirinin aday çıkarmadığı) bir “halka karşı müesses nizam” ara seçimi…
“Çöp tenekesi” olmayan aday için ezici bir zaferdi. Farage, oyların %63’ünden fazlasını alarak Clacton’da kazanmakla kalmadı, çoğunluğuna bin oy daha ekledi. Ancak yine de Dulwich College mezunu lider tatmin olmamıştı. Reform Partisi lideri oy sayımına katılmayı reddetti. GB News tarafından “siyasi Glastonbury” olarak adlandırılan “Farage-Fest” etkinliğinde destekçilerinden oluşan kalabalığa, “Ezici bir zafer kazanmışken sahnede dikilip… birer hiç olan sıradan kişiler tarafından aşağılanmaya ve küçük düşürülmeye hiç niyetim yok” dedi.
Farage’ın hiçbir zaman büyük bir hayranı olmadığımı öğrenmek sizi şaşırtabilir. Ancak siyaseti kendi suretinde yeniden şekillendirme yeteneği inkâr edilemez. Brexit’i yalnızca sağ kesimin ilgi duyduğu niş bir konu olmaktan çıkarıp gerçeğe dönüştürdü, göçmen tekneleri meselesini tek başına siyasetin gündemine soktu ve genel oy hakkının kabulünden bu yana Muhafazakar Parti’ye yönelik tartışmasız en büyük tek tehdit konumunda. Ancak Farage’ın bu yeni halinde, mağdur, huysuz ve biraz da mızmız tavrında, geçmişteki o durdurulamaz siyasi gücüyle pek uyuşmayan bir şeyler var.
Kabul ediyorum, muhtemelen onun hedef kitlesi değilim. Fakat Nigel Farage’ın kurduğu koalisyonun kilit bir parçası olan muhafazakar seçmenler, yavaş yavaş ona sırt çevirmeye başladı. Geçtiğimiz ağustos ayında muhafazakar seçmenler onu %54 oranında olumlu bulurken, bu mart ayında durum tersine dönerek %42 olumluya karşı %53 olumsuz şeklini aldı. İşçi Partisi’nin Burnham etkisiyle yaşadığı mütevazı sıçrama, partiyi uzunca bir süredir ilk kez anketlerde Reform Partisi’nin önüne taşıdı. 2025’in büyük bölümünde ve 2026’nın başlarında siyasi tablo, ne olursa olsun Reform Partisi’nin ilerleyişini sürdürdüğü yönündeydi. Muhafazakar seçmenler Farage’a kayıyor, İşçi Partisi kan kaybediyor ve Reform’un bir sonraki seçimi gerçekten kazanıp kazanamayacağı giderek daha yüksek sesle dile getiriliyordu. Ancak bu gidişat, en azından şimdilik, duraklamış durumda.
Farage hâlâ ülkenin bir sonraki başbakanı olabilir. Ancak o artık infial yaratan ve liberal müesses nizama rest çeken Brexit’in kötü çocuğu değil. Kendi ara seçimini kurgulamak, Kont Binface’e karşı kampanya yürütmek, bu seçimi kazanmak ve ardından tam da yakasını sıyırmaya çalıştığı parlamento soruşturmasına geri dönmek ne tehditkâr ne de kural yıkıcı bir hareket. Bu tamamen beyhude ve daha da kötüsü, bir alay konusu. Farage Clacton’ı kazanmış olabilir, ancak çok daha önemli bir şeyi kaybetti: O eski aurasını.
Artan küresel ısınma ile birlikte buzulların erimesi sonucu yıllar önce kaybolan dağcıların cesedi bulunuyor. Geçtiğimiz günlerde Pakistan’da 28 yıl önce kaybolan bir dağcının cesedinin bulunmasının ardından İsviçre’de 34 yıl önce kaybolan iki dağcının Belçika vatandaşları olduğu öğrenildi.
Fotoğraf: Pexels.com
İsviçre’nin güneybatısındaki Valais bölgesinde, son yüzyılda kayıp olarak bildirilen kişilerin veritabanını tutan polis, buzulların erimesiyle birlikte, onlarca yıl önce ortadan kaybolmuş kişilerin kalıntılarının giderek daha fazla yüzeye çıktığını söyledi .
Geçtiğimiz ayın sonlarında, İsviçre’nin Luzern Kantonu’nun güneyindeki Trift buzulunun erimesi sonucu ortaya çıkan insan kalıntıları bir yürüyüşçü tarafından geçtiğimiz ay bulunmuştu. Yerel yetkilerin yaptığı açıklamaya göre, yapılan DNA testlerinde kalıntıların 39 ve 41 yaşlarında olan iki Belçikalı yürüyüşçüye ait öğrenildi. Her iki kişi cesetlerinin bulunduğu yerden birkaç kilometre güneyde, 1992 yılında Vaismis Dağı yakınlarında kaybolduklarından beri kayıp durumdaydı . Üç yıl önce, Matterhorn yakınlarındaki bir İsviçre buzulunda bulunan cesedin, 1986’da kaybolan bir Alman dağcıya ait olduğu DNA testleriyle doğrulandı .
Pakistan’da 28 yıldır kayıp olan dağcının cesedi bulunmuştu
Bu ay başlarında Doğu Pakistan’da bulunan ‘Lady Vadisi’ olarak bilinen bölgede koyun otlatan bir çoban, üzerindeki kıyafetleri dahi zarar görmemiş bir dağcının cesedini buldu. Cesedin yanında bulunan kimlik kartında ‘Naseeruddin’ ismi yazıyordu. Polis, kartın sahibinin Haziran 1997’de bölgedeki kar fırtınası sırasında bir buzul çatlağına düşerek kaybolan bir adam olduğunu tespit etti. Bölgenin, son yıllarda azalan kar yağışları nedeniyle buzulların doğrudan güneş ışığına maruz kalmasıyla hızlı bir şekilde erimeye başladığı öğrenildi. İklim değişikliğinin buzul erimesini hızlandırdığını belirten uzmanlar, bulunan cesetlerin bozulmamasını, aşırı soğukta hızlıca donan cesetlerin çürümeyi engellediği gibi buzulun nem ve oksijen eksikliği, bedenin adeta mumyalaşmasına neden olduğunu belirtiyor.