Mustafa Yıldırımtürk: “Denizlerin son sözleri hafızamıza yerleşti”

Mustafa Yıldırımtürk ‘İzler’ adlı kitabında, Türkiye’nin çalkantılı dönemlerine dair kişisel tanıklığını ve dönemin mücadele tarihinin önemli kesitlerini okurla buluşturuyor.

Kolaj: Evrensel gazetesi

Yaşamı boyunca 6 kez tutuklanan ve toplam 12 yıl 3 ay cezaevinde kalan Mustafa Yıldırımtürk, bu döneme ait anılarını İzler kitabında bir araya getirdi.

‘İzler – Fırtınalı Yıllardan Anılar (1970-1990)’ adını taşıyan kitap, Kor Kitap tarafından basıldı.

Mustafa Yıldırımtürk anılarında, Türkiye’nin çalkantılı dönemlerine dair kişisel tanıklığını ve dönemin mücadele tarihinin önemli kesitlerini okurla buluşturuyor. Mensubu olduğu Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun (THKO) kuruluşundan cezaevi yıllarına uzanan anılarında dönemin ruhunu anlatmaya çalışıyor.

Mustafa Yıldırımtürk ile kitabın ortaya çıkışını, devrimci mücadele ve dayanışmayı, Türkiye’de yargının geldiği durumu ve o dönemin bugüne bıraktığı izleri konuştuk.

Yıldırımtürk, uzun bir zamandır kitabı yazmayı planladığını ve bunu da özellikle genç nesillerin ülkenin tarihini öğrenmesi ve her dönemi kendi koşulları ile kavrayabilmesi için yapmak istediğini söyledi.

Mustafa Yıldırımtürk kitabını imzalıyor

“Var olan anlatılar gerçekçi değil”

Söz konusu tarihi döneme ait pek çok kitap bulunuyor. Yıldırımtürk bunlara dikkat çekiyor ancak, söz konusu kitapların 12 Mart 1971 gerekse de 12 Eylül koşullarını oldukça karmaşık bir biçimde anlattığını düşünüyor. Ona göre, gerçekler ve dönemin siyasal aktörlerinin diğer aktörler ile kurduğu ilişkilerin kişiselleştirilerek anlatılması, daha objektif bir anlatıyı gerekli kılıyor. Yıldırımtürk, bu vesileyle bütünlüklü ve gerçekçi bir dönem anlatısını yazmaya çalıştığını söylüyor.

Kitapta Deniz Gezmiş ve arkadaşları için “Denizlerin son sekiz ayı bana dokunmuştu. Bu dokunuş öylesine etkili ve güçlüydü ki o günden bugüne verdikleri mücadeleyi ilerletme hedefimden bir milim sapmadım” ifadelerine de yer veren Yıldırımtürk, bu dönemle ilgili şunları söyledi:

Denizler’in idam sürecinin hem yaşadıkları dönemde tanığı oldum hem de onların son sözleri manifesto olarak tarihe mâl oldu. O sözler aynı zamanda benim bütünlüklü bir benlik olarak beynime, ruhuma, duygularıma olağanüstü bir şekilde yerleşti.

Deniz’in son sözleri neydi? Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi, devrim ve sosyalizme inancı belirtiyordu ve bu anlamda diğer yoldaşların da ifadeleri aşağı yukarı bu temeldeydi.

Ben bunu yaşamsal olarak içime, ruhuma, duyguma ve belleğime sindirerek yaşadım. “Ne yaptım?” dersen, hep devrime ve sosyalizme karınca kararınca nasıl hizmet edebileceğim duygusu pratik yaşamımda, hayatımın her döneminde var oldu.”

“Devrimciler dayanışıyordu”

1988 yılında Metris Cezaevi’nden tünelden firar ettikleri olayı anlatan Yıldırımtürk, o dönemde farklı örgütlerden devrimcilerin birbirleriyle dayanışmak için hayatlarını ortaya koyduklarını belirtti.

“Toplumsal hareketin, yani sınıflar mücadelesinin tarihine dönüp baktığımızda dönemsel olarak zor koşullarda, özellikle de baskının ve şiddetin arttığı durumlarda, farklı düşüncelerde ve farklı görüşlerde olan insanların ortak düşmana karşı birleşme eğiliminde çok daha ileri bir noktada olduğunu görürüz.”

Kendisinin de yer aldığı Metris Cezaevi firarını da değerlendiren Yıldırımtürk, bu olayı da faşist infaz rejimi karşısında olumlu bir dayanışma olarak gördüğünü söyledi.

Metris Cezaevi’nden 29 devrimci ile firar ettiğinde 4 farklı örgütün güçleri oranında kolektif bir şekilde hareket edebildiğini aktaran Yıldırımtürk şu anısını da ekledi:

“Örneğin Partizan örgütünün, TKP-ML’nin, TİKKO’nun daha fazla fiziki gücü olmasına rağmen onların da kolektif çalışmasında, hatta içeride kendi örgütümün, TDKP’nin ilişkilerinin zayıf olduğu bir dönemde, gerek Partizan Yolu gerekse de Partizan TİKKO militanları bana bireysel olarak kendileriyle birlikte hareket edebileceğimi ve beni dışarıya götürebileceklerini teklif etmişlerdi. Bu dayanışma, faşizm zindanında olumlu bir dayanışmaydı.”

1971’de Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve arkadaşlarının Kartal Askeri Cezaevi’nden firar etmesini iki farklı örgütün başka bir ortak eylemine örnek olarak gösteren Mustafa Yıldırımtürk, bu eylemin sonucu olarak devrimcilerin birlikte ölüme gittiğini ve tarihe Kızıldere Katliamı olarak giren katliamın ortaya çıkardığını belirtti.

1990’lı yıllara gelindiğinde ise Türkiye’deki devrimci hareketin, sol-sosyalist devrimci parti ve grupların çoğu zaman birlikte ortak eylemlerde bulunduğunu söyleyen yazar hâlâ bazı siyasal yapılanmaların belli oranlarda grupçuluk, farklı ideolojik yapılanma içerisinde kendini daha öne çıkarma anlayışları bugün de tamamen ortadan kalkmadığını savundu. Yıldırımtürk, İstanbul’daki son 1 Mayıs eylemlerinin de bu durumu ortaya koyan üzücü bir tarih olarak kayıtlara geçtiğini belirtti.

100 yıllık sürece bakıldığında dönemsel olarak farklılıklar olduğunu dile getiren yazar, devrimci hareketin daha çok 1960’lardan 1970’lere kadarki süreçte nitelikli şekilde ortaya çıktığını ve o dönemin de sadece Türkiye özelinde değil, uluslararası gelişmelere bağlı olarak, başta Avrupa ülkeleri de olmak üzere önemli ölçüde, özellikle de gençlerin öncülük ettiği, kitlesel eylemlilikler içerisinde olduğunu söyledi.

Bugün gençliğin, geçmişin mirasını ve mücadelenin hangi aşamalardan geçtiğini kavraması gerektiğini belirten Yıldırımtürk, gençlerin bugünkü mücadelede, kendi mücadelelerinin tarihsel bağlarını da iyi özümleyerek diğer kesimlerin mücadelesinin taleplerini de kendi talepleri gibi dert etmesi gerektiğini vurguladı. Yıldırımtürk, toplumsal sorunların ancak böylesi bir ortak hareket zemininde çözülebileceğini savundu:

“Bir bütünlük içerisinde sağlanamadığı takdirde gencin de, işçinin de, emekçinin de, çalışan kadının da Kürdün de Türk’ün de özgürleşmesi, gerçek anlamda bir ülkeye özgürlük ve demokrasi yerleşmesi mümkün değildir.”

“İnfaz rejimi geçmişten daha korkunç hâlde”

“12 Mart dönemindeki yarı askeri faşist mahkemeleri ve 12 Eylül’deki açık cunta uygulamalarını hukuki olarak günümüzle karşılaştırırsak şöyle bir farklılık görürüz” diyen Yıldırımtürk, eskiden yargılamaların bir biçimiyle hukuka ve anayasaya uyuyormuş gibi gösterildiğini bugün ise yıllardır süren Erdoğan yönetiminde sürecin çok daha fazla fütursuzlaştığını belirtti. İktidarın, yargı sistemini kendi istekleri doğrultusunda ele geçirdiğini söyleyen Mustafa Yıldırımtürk, günümüzdeki infaz rejiminin 12 Eylül ve 12 Mart’tan daha farklı şekilde korkunç bir hâl aldığını vurguladı.

Eski mahkemelerde de emir komuta zincirinin varlığına dikkat çeken Yıldırımtürk, bu durumu kendi yaşadığı bir örnek üzerinden anlattı:

“Örneğin, benim 12 Eylül sonrası ikinci kez tutuklanmamda bu kadar sorgulamaya, işkencede bana hitap edecek veya suçlu gösterecek bir şey olmamasına rağmen beni niye tutuklamaya çalıştığını sorduğumda savcı ‘Yukarıdan emir var, seni tutuklayacağım.’ demişti. Çünkü Halkın Kurtuluşu davasının planı yapılmıştı arka planda. Benim tutukluluğum da bu yüzdendi ama yine de bir şeye dayandırıyorlardı.”

Bugün bunların tamamen keyfi ve iktidarın çıkarlarına hizmet edecek bir biçim aldığını belirten Yıldırımtürk, anti-demokratik uygulamaların sıradanlaştığını ve tırnak içerisinde de olsa demokrasi ve parlamento ile icraat sürdüren bir devletin hukuki anlamda sorumsuz politikalarının net şekilde görülebildiğini söyledi.

Mustafa Yıldırımtürk hakkında

Azeri kökenli Mustafa Yıldırımtürk, 1950 yılında Kars’ta dünyaya geldi. Bolşeviklere karşı isyan etmesi nedeniyle Gürcistan’dan Türkiye’ye sığınmak durumunda kalan bir babanın 6. çocuğu olan Yıldırımtürk, ağabeyi Yavuz Yıldırımtürk’ün etkisiyle ortaokul yıllarında Marksist düşüncelerle tanıştı.

Liseyi Kars’ta okuyan Yıldırımtürk, üniversiteye ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde başladı. 1970’li ve 1980’li yıllarda 13 kez gözaltına alındı, altı kez tutuklandı. En son Halkın Kurtuluşu Gazetesi yazı işleri müdürü olarak tutuklandığı TDKP davasından 370 yıl ceza almış ancak cezaları düştü.