10 Numara’nın önündeki Beluç

Bazen bir halkın yalnızlığını anlatmak için binlerce kelimeye ihtiyaç yoktur. Downing Street’in önünde tek başına oturan bir Beluç mülteci yeterlidir.

Londra’nın kalbinde, dünyanın en güçlü siyaset merkezlerinden birinin karşısında…

1 Temmuz’dan beri tek başına oturan bir adam.

Adı Aomar Karim.

Sürgünde yollarımızın kesiştiği bir arkadaş.

Dört yıl önce Birleşik Krallık’a politik sığınma talebinde bulunmuş Beluç bir mülteci, bir insan hakları aktivisti. Mücadelesini ülkesinde sürdüremez hâle geldiği için Londra’ya gelmiş. Ama sürgün yalnızca coğrafyayı değiştiriyor, mücadeleyi değil.

Bugün, 2 Temmuz Sivas Katliamı’nın yıldönümünde onu görmeye gidiyorum. Daha doğrusu, onun direnişini desteklemeye, onunla dayanışma göstermeye gidiyorum.

Karim’i, Birleşik Krallık Başbakanlık Ofisi’nin bulunduğu 10 Downing Street’in hemen karşısında buluyorum. Arkasında pankartı, yanında birkaç parça eşyası… Sessizce oturmuş, o ünlü kapıyı izliyordu.

O sırada yüzlerce turist siyah demir parmaklıklı kapının önünde fotoğraf çekiyor, Başbakanlık binasını görüntülüyor, Londra ziyaretlerini belgeliyordu.

Ama bir pankartın önünde oturan Beluç mülteciyi neredeyse kimse görmüyordu.

Bir Koreli turist dışında…

Bir tek o durup ne yaptığını sordu.

Dünyanın en işlek siyasi caddelerinden birinde, adeta görünmezdi.

“Biri sesimizi duysun”

Aomar Karim, 1 Temmuz’da üç günlük bir açlık grevine başladı. Amacı, Pakistan’ın kontrolündeki Belucistan’da yıllardır yaşanan baskıyı ve insan hakları ihlallerini Birleşik Krallık hükümetinin ve uluslararası kamuoyunun gündemine taşımak.

Talebi ise oldukça net.

Birleşik Krallık hükümeti, Pakistan’ın Beluç insan hakları savunucuları Dr. Mahrang Baloch ve Sibghatullah Shah Ji hakkında verdiği müebbet hapis cezalarını açıkça kınasın, kendilerine ve diğer Beluç aktivistlerine yöneltilen suçlamaların düşürülmesi yönünde resmi bir çağrıda bulunsun.

Kardeş halk

Beluçlar, Güneybatı Asya’nın kadim halklarından biri. Kökenleri tarihsel olarak Medlere dayandırılıyor ve Kürtlerle akraba kabul ediliyor.

Tıpkı Kürtler gibi, tarihsel yurtları bugün üç devlet arasında bölünmüş durumda: Pakistan, İran ve Afganistan. Dilleri Beluçça. Beluçça, Hint-Avrupa dil ailesine ait ve Kürtçeyle de uzaktan akraba.

Ve yine tıpkı Kürtler gibi, uzun yıllardır kimlikleri, siyasi hakları ve temel özgürlükleri için mücadele ediyorlar. Özellikle de Belucistan’ın Pakistan kontrolündeki parçasında.

Bu mücadelenin son yıllardaki en öne çıkan isimlerinden biri ise doktor ve insan hakları savunucusu Dr. Mahrang Baloch. Zorla kaybetmelere ve yargısız infazlara karşı yürüttüğü kampanyalarla tanınan Dr. Mahrang Baloch, Beluç Yakjehti Komitesi’nin (Beluç Dayanışma Komitesi – BYC) liderlerinden biri.

Dr. Mahrang Baloch, Pakistan devleti tarafından kriminalize edildi ve 2025 yılında tutuklandı. Ardından, 2024’te gerçekleşen bir protestoda bir polis memurunun ölümünden sorumlu tutularak Haziran 2026’da müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Ne kadar tanıdık, değil mi?

Devletin kriminalize ettiği bir hak mücadelesi…

Terör yaftasıyla susturulmaya çalışılan aktivistler…

Kaybedilen insanlar…

Ve bütün bunlara rağmen vazgeçmeyen bir halk…

Çağrı: “Beluç halkını koruyun”

Açlık grevindeki Aomar Karim, Pakistan devletinin, ordusunun ve yargısının Beluç halkına yönelik ağır insan hakları ihlallerinden sorumlu olduğunu söylüyor.

Birleşik Krallık’a ve uluslararası topluma şu çağrıyı yapıyor: “Beluç halkını koruyun. Zorla kaybetmelerin son bulması için harekete geçin. İnsan hakları ihlallerinden sorumlu olanların hesap vermesini sağlayın ve gözaltındaki tüm Beluç siyasi tutukluların serbest bırakılması için Pakistan’a baskı yapın. Birleşik Krallık hükümeti, Dr. Mahrang Baloch ve Sibghatullah Shah Ji’ye verilen utanç verici müebbet hapis cezalarını açık ve güçlü bir şekilde kınayarak işe başlamalıdır.”

En ağır şey sessizlikti

Downing Street’in karşısında oturan tek bir adam…

Telefondan başlarını kaldırmayan insanlar…

Fotoğraf çeken turistler…

Etrafında akan kalabalık…

Neredeyse kimsenin dönüp bakmadığı sessiz bir protesto…

Arkadaşımı orada bırakıp akşam eve doğru yola koyulduğumda boğazımda bir yumru, yüreğimde bir ağırlık taşıyordum. Ağır olan, onca insanın arasında yaşanan yalnızlık ve sessizlikti.

Bazen bir halkın yalnızlığını anlatmak için binlerce kelimeye ihtiyaç yoktur.

Downing Street’in önünde tek başına oturan bir Beluç mülteci yeterlidir.

Ekonomik kalkınma mı yoksa ekolojik talan mı?

“Tarih bize defalarca gösterdi ki insan doğaya karşı kazandığını sandığı her savaşın sonunda aslında kendisi kaybetti. Kuruyan nehirler, yok olan ormanlar, kirlenen hava ve derinleşen iklim krizi bunun en acı kanıtıdır.”

Varto’daki çadır nöbetinden bir kare, Fotoğraf: Niha+

Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde hayata geçirilmek istenen jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı bölge halkı Mart ayından bu yana projeyi ve projeden sorumlu IGNIS H2 anonim şirketini protesto ediyor. Proje 22 köyün bütün yaşam alanını etkileyecek. Bu alanda yaşayan köylüler ise çadır nöbetine 61. gününde devam ediyor.

5 yıldır Varto’nun Teknedüzü (Badan) köyünde yaşayan emekli kimya öğretmeni ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi Muş Temsilcisi Ali Rıza Vural, Niha+’ya bölgede yürütülen ekolojik mücadeleyi ve JES’in bölge halkının gündelik hayatına etkisinin nasıl olduğunu yazdı:

Mezopotamya Ekoloji Hareketi Muş Temsilcisi Ali Rıza Vural

“Bir sabah köyünüzde kuş sesleri yerine sondaj makinelerinin gürültüsüyle uyandığınızı düşünün. Yıllardır ekip biçtiğiniz toprağın ortasına devasa kuleler dikiliyor. Asırlık ağaçların gölgesinde açılan yollar, ormanın sessizliğini parçalıyor. Derelerin akışı, tarlaların geleceği, çocukların soluyacağı hava artık bir yatırım dosyasının satır aralarında değerlendiriliyor.

İşte bugün Varto’da toplam 16 köyü doğrudan etkileyen ve Türkiye’nin birçok kırsal bölgesinde yaşanan tam da budur.

Jeotermal enerjinin iklim krizine karşı fosil yakıtlara alternatif olarak önemli bir kaynak olduğu söylencesi, aldatmacanın ötesinde bir anlam teşkil etmemektedir. Hiç bir enerji projesi, doğaya sınırsız müdahale etme hakkı vermez. ‘Yenilenebilir’ etiketi, çevresel yıkımı görünmez kılan bir perdeye dönüşmemelidir. Eğer bir proje yaşam alanlarını geri dönülmez biçimde etkiliyorsa, o projeyi sorgulamak yalnızca bir hak değil, toplumsal bir sorumluluktur.

Her sondaj kuyusu, yalnızca yerin derinliklerine açılan bir delik değildir. O kuyu, bazen bir köyün su umuduna, bazen atalarımızın mezarlarının kaybolma endişesine, bazen jaru diyarlarımızın kutsiyetlerine, bazen verimli bir ovanın geleceğine, bazen de binlerce canlıya ev sahipliği yapan bir ekosisteme uzanır. Doğanın dengesi, mühendislik hesaplarından ibaret değildir. Toprak yalnızca üzerinde yürüdüğümüz bir zemin değil, milyonlarca canlının birlikte var olduğu yaşayan bir bütündür.

Bugün çevre mücadelesi veren insanlar çoğu zaman ‘kalkınma karşıtı’ ya da ‘yatırım düşmanı’ olmakla suçlanıyor. Oysa gerçek soru şudur: Kalkınma kimin için ve ne pahasına?

Bu sorunun cevabını irdelediğimizde sermaye sahiplerinin hiç bir canlının yaşam hakkını düşünmeden paralarına daha fazla para katma hesaplarının dışında başka hiç bir şeyi düşünmedikleri ortaya çıkmaktadır.

Bu gerçeklikten hareketle çevreye duyarlı köylülerimiz ve muhtarlarımız, yaşlımız gencimiz ve çocuklarımızla ortak hareket ederek bir direniş hattını oluşturmamız olması gerekendi. Bu toplumsal refleksin oluşmasının 20 Mayıs’ta sondajlamaya başlama planlarını ertelemek zorunda kalan küresel sermaye şirketi IGNIS H2 firmasını ve yerli işbirlikçilerini ürküttüğü gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz.

Bu toplumsal örgütlü gücümüzü yerel köylülerimizin yanında metropol kentlerdeki Vartolular ve diasporalara göç etmiş özellikle Avrupa kanadındaki Vartolu hemşerilerimiz ve dostlarının dayanışma destekleri ile büyümüş, büyümeye de devam edecektir.

Bir vadinin sessizliği bozulduğunda, yalnızca kuşlar susmaz. Çiftçinin umudu da eksilir. Bir dere kirlendiğinde yalnızca su kirlenmez; o suyla büyüyen meyve, o sudan içen hayvan ve o suya güvenen insanlar da etkilenir. Bir orman parçalandığında yalnızca ağaçlar kesilmiş olmaz, yaşamın birbirine bağlı bütün halkaları zarar görür.

Doğa, insanın dışında bir varlık değildir. Biz doğanın sahibi değil, onun yalnızca bir parçasıyız. Buna rağmen yıllardır aynı yanılgıyı sürdürüyoruz: Ekonomik büyümeyi yaşamın önüne koyuyoruz. Oysa para yeniden kazanılır; kuruyan bir kaynak suyu, yok olan bir tür ya da verimsizleşen bir toprak çoğu zaman geri getirilemez.

Jeotermal projelere ilişkin tartışmalar, yalnızca teknik raporlara bırakılacak kadar dar bir mesele değildir. Bu tartışmanın merkezinde insan hakları, çevre hakkı ve gelecek kuşakların yaşam hakkı vardır. Bir bölgede yaşayan insanların görüşü alınmadan, bilim insanlarının uyarıları yeterince dikkate alınmadan ve olası çevresel etkiler tüm yönleriyle değerlendirilmeden atılan her adım, toplumsal güveni de zedeler.

Bugün doğayı savunanlar yalnızca birkaç ağacı korumaya çalışmıyor. Onlar; çocukların içeceği suyu, çiftçinin ekeceği toprağı, arının konacağı çiçeği ve hepimizin ortak geleceğini savunuyor. Çünkü doğa, üzerinde pazarlık yapılacak bir meta değildir. O, yaşamın ta kendisidir.

Tarih bize defalarca gösterdi ki insan doğaya karşı kazandığını sandığı her savaşın sonunda aslında kendisi kaybetti. Kuruyan nehirler, yok olan ormanlar, kirlenen hava ve derinleşen iklim krizi bunun en acı kanıtıdır.

Artık tercih yapma zamanı geldi. Ya doğayı yalnızca ekonomik bir kaynak olarak görmeye devam edeceğiz ya da onu yaşamın vazgeçilmez temeli olarak kabul edeceğiz.

Çünkü mesele yalnızca bir sondaj kuyusu değildir. Mesele, çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağımızdır. Mesele, toprağın sesini duyup duymayacağımızdır.

Ve unutulmamalıdır ki doğa konuşmaz. Ama sustuğunda insanlık da susacak, bir gelecek de bulamayacak.”

BTK Kürt medyasının site ve X hesaplarını erişime engelledi

BTK, Kürtçe yayın yapan Azadiya Welat Gazetesi ve Ajansa Welat ile Kürtçe ve Türkçe yayın yapan Nûmedya24’ün internet sitelerine ve X hesaplarına erişim engeli getirdi.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), 1 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Kürtçe ve Türkçe yayın yapan bazı Kürt medya platformlarının internet sitelerini ve sosyal medya hesaplarını Türkiye’den erişime engelledi.

Kürtçe ve Türkçe yayın yapan Nûmedya24’ün internet sitesi (numedya24.com), herhangi bir mahkeme kararı veya resmi gerekçe tebliğ edilmeksizin engellendi. BTK’nin Site Bilgileri Sorgu Sayfası’nda yer alan bilgiye göre, engel kararı kurumun idari kararıyla (01/07/2026 tarihli ve 490.05.01.2026.-748333 sayılı karar) uygulamaya konuldu.

Nûmedya24’ün yaklaşık bir yıldır yayında olan ve 22 bini aşkın takipçisi bulunan resmi X hesabı (@NuMedya24) da aynı gün Türkiye’deki kullanıcılara kapatıldı. X platformu tarafından yayıncıya gönderilen bildirimde, kısıtlamanın 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesi uyarınca, Türkiye’deki yasal yükümlülükler kapsamında uygulandığı belirtildi.

Erişim engelinden etkilenen mecralar şu şekilde:

  • Nûmedya24’ün internet sitesi, BTK’nin idari kararıyla erişime kapatıldı. Kurumun sorgu sayfasında engelin mahkeme kararı olmaksızın alındığı görülürken, mecranın 22 bin takipçili resmi X hesabı (@NuMedya24) da 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesi gerekçe gösterilerek Türkiye’de kısıtlandı.
  • Kürtçe yayın yapan Azadiya Welat gazetesinin internet sitesine erişim engeli getirildi.
  • Ajansa Welat’ın hem resmi internet sitesi hem de X platformundaki kurumsal hesabı Türkiye’den erişime kapatıldı.

Söz konusu siteler ve sosyal medya hesapları Türkiye’deki kullanıcılar için erişilemez hale gelirken yurt dışı erişimleri aktif kalmaya devam ediyor.

Madımak Katliamı’nın 33. yılı: Öldürülen 33 kişinin hesabı sorulmadı

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta şeriat sloganları atan ve bozkurt işaretleri yapan bir grup, çoğunluğu Alevi, yazar, sanatçı ve aydın olan 33 kişiyi Madımak Oteli’nde yakarak öldürdü. Katliamın failleri ise cezasızlıkla ödüllendirildi. Otelde yakılarak öldürülen 33 kişi kimdi?

Aziz Nesin Madımak Oteli’nde, önde Metin Altıok

Alevi ozan Pir Sultan Abdal adına her yıl temmuz ayında düzenlenen şenliklerin dördüncüsü kapsamında pek çok yazar, şair, karikatürist, halk ozanı, tiyatro grupları, semah ekipleri ve çoğunluğu Alevi yüzlerce insan Sivas’taki şenliklere katıldı.

2 Temmuz 1993’te, Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri için Sivas’a giden aydınların konakladığı Madımak Oteli radikal bir grup tarafından ateşe verildi. Çıkan yangında ikisi otel görevlisi, 33’ü aydın ve 2’si otel çalışanı olmak üzere 35 kişi hayatını kaybetti, 58 kişi ise otelden sağ kurtarıldı. 33 aydın ve yazarın gözler önünde öldürüldüğü bu katliamın failleri ise cezasız bırakıldı.

Katliama giderken ne oldu?

1993 senesinin Temmuz ayında, Alevilerin manevi lideri ve halk ozanı Pir Sultan Abdal için dört yıldır düzenlenen şenliklere katılmak amacıyla Türkiye’nin ve Avrupa’nın pek çok yerinden yazarlar, şairler, karikatüristler, halk ozanları, tiyatro grupları, semah ekipleri ve çoğunluğu Alevi yüzlerce insan Sivas’a gelmişti. Etkinlikler 30 Temmuz – 2 Ağustos tarihlerinde yapılacaktı.

Şenliğin en önemli konuğu, Bakanlar Kurulu tarafından yasaklanan Salman Rushdie’nin “Şeytan Ayetleri” romanını yayınlamaya çalışan Aziz Nesin’di. Sivas’ta çıkan bazı yerel gazeteler Pir Sultan Abdal şenliklerini ve şenliklere davetli Aziz Nesin’i açıkça hedef gösterdi.

Bizim Sivas adlı yerel gazetenin manşeti

Aziz Nesin’in Sivas’a gelmesi üzerine büyük bir linç kampanyası yürüten İslamcı gruplar, 2 Temmuz 1993’te, cuma namazından çıkarak önce valiliğin önünde vali aleyhinde sloganlar “Vali istifa” atan grup, bir süre sonra etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’ne yöneldi. Şenliği izlemeye gelen insanlar grubun taşlı ve sopalı saldırılarına maruz kaldı.

Öfkeli saldırgan grup daha sonra ise Madımak Oteli’nin önünde toplandılar. On binlerce kişiyi bulan kalabalık Madımak Oteli’nde bulunanlara yönelik katliam çağrısı yaptıktan sonra yetkililer ve kolluk kuvvetleri hiçbir önlem almadı veya saldırganları engellemedi.

Saldırgan grup, Pir Sultan Abdal Kültür Merkezi önündeki “Halk Ozanları” heykelini yıkıp yerlerde sürükledi. On binlerce saldırgan, bozkurt işaretleri ve “Sivas laiklere mezar olacak” ve “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak” sloganlarıyla oteli ateşe verdi. Otelin ateş aldığı anda çekilen bir videoya yansıyan seslere göre biri ilk alevin görünmesiyle “Cehennem ateşi işte!” diye bağırdı.

Otelden “itfaiye komiseri” sanılarak itfaiye merdiveniyle tahliye edilmeye çalışılan yazar Aziz Nesin, bir itfaiye erinin itmesiyle yere düştü. Bu sırada dönemin Belediye Meclis Üyesi Cafer Erçakmak Nesin’e fiziksel saldırıda bulundu. Nesin, polis minibüsüne bindirilerek bölgeden güçlükle uzaklaştırılabildi.

Devlet yetkilileri “halk tahrik edildi” dedi

Olaylar sırasında Sivas Belediye Başkanı olan Temel Karamollaoğlu, sonrasında yaptığı açıklamalarda kalabalığı kontrol etmeye çalıştığını savunsa da Aziz Nesin onu “Gazanız mübarek olsun” diyerek saldırgan grubu kışkırtmakla suçladı. Karamollaoğlu’nun kitleyi azmettirdiği iddiaları o dönemin basınında geniş yer buldu. Karamollaoğlu, daha sonra Artı TV’de yaptığı bir açıklama sonrasında bu olayı katliam olarak adlandırmadığını da ifade etmişti.

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, halkın tahrik sonucu galeyana geldiğini söyleyerek olayın münferit olduğunu şu ifadelerle savunmuştu:

“Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş, güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır. Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır.”

Katliamın ardından dönemin başbakanı Tansu Çiller “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” dedi. Dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı Nusret Demiral ise Aziz Nesin’in Sivas’ta bulunmasını kastederek “Olayda örgüt yok, tahrik var” dedi.

Hükümete yakın medya Aziz Nesin’i suçladı

Özgür Gündem gazetesi o dönem “Devlet gözetiminde katliam: 40 ölü” başlıklı, Cumhuriyet Gazetesi “Devlet seyirci kaldı” başlıklı bir manşet yayınlamıştı.

Hükümete yakın gazeteler, olayın ardından Aziz Nesin’i tahrikle suçlayarak “halkın galeyana geldiği” benzeri cümleler kullanmıştı.Hürriyet Gazetesi manşette “Sivas’ta ‘Aziz Nesin’ İsyanı”, Sabah Gazetesi ise “Tahrik..ihmal” demişti. Türkiye Gazetesi ise “Sivas’ta fitne, 35 ölü” manşetiyle yayındaydı.

Kolaj: Niha+

Pişmanlık indirimleri ve zamanaşımı

Katliamın üzerinden geçen 30 yılı aşkın süreye rağmen, hukuki süreç vicdanları rahatlatacak bir sonuca ulaşmadı. Olaylara yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı belirtilmesine rağmen sadece 124 kişi hakkında dava açıldı. Sanıklardan Ali Kurt ve Mevlüt Atalay, pişmanlık yasasından yararlanmak için Hizbullah, İslami Hareket Teşkilatı ve Kaplancılar gibi örgütlerin bağını itiraf etse de mahkeme olayda bir örgüt bağı bulunmadığına hükmetti.

Sanıkların birçoğuna hafif cezalar ve ağır tahrik indirimleri uygulandı. Demiral, gerekçeli kararı açıklarken “…Sivas olaylarının devlete ve laik düzene yönelik olmadığı, Aziz Nesin’in Şeytan Ayetleri kitabını yayınlamasına duyulan öfke, kin ve nefretin oluşturduğu tahrik sonucu ve Aziz Nesin’e yönelik bir eylem olduğu…” şeklinde ifadeler kullanmıştı. O gün Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde açıklanan gerekçeli kararla birlikte 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi. Ancak bu karar temyiz edildi. 33 sanığa verilen idam cezası sonradan müebbet hapse çevrildi. Ancak idam cezası alan sanıklardan 8’i 1997 yılında tahliye edildi ve bir daha yakalanamadı.

Sivas Katliamı ana davası ve aralarında Cafer Erçakmak’ın da bulunduğu firari beş sanığın davası 2012 yılında zamanaşımı gerekçesiyle düşürüldü. Mahkeme başkanı kararı açıklarken “İnsanlık suçunda zamanaşımı olmaz ama bu suçu işleyenler kamu görevlisi değil, sivil olduğu için davanın düşmesine karar verilmiştir” dedi.

Sadece yurtdışında bulunan üç firari sanık hakkındaki dosya kapatılamadı, bu dava Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye devam ediyor.

Sivas Katliamı’nda hayatını kaybeden Asım Bezirci, Metin Altıok, Uğur Kaynar ve Behçet Aysan olayların ilk anlarında. Fotoğraf: Madımak Katliamı Hafıza Merkezi

Erdoğan zamanaşımı kararını destekledi

Zamanaşımı kararı, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarıyla birlikte kamuoyunda büyük bir tartışmaya yol açmıştı.

Recep Tayyip Erdoğan, 2012 yılında “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı” dedi.

Erdoğan, Sivas’ta haksız yere mağdur olduğunu savunduğu ailelerin de bulunduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Sivas’a birçok gidişimde babalarının haksız yere, herhangi bir taksiratı olmadığı halde idama mahkum olduğu için ağlayan 15, 18, 19 yaşında kızlar var. Bunları göz ardı etmek suretiyle tek tarafa siyasi bir servis yapmayı doğru bulmuyorum. Gidip Ankara Adalet Sarayı’nın önünde gösteri yapmak suretiyle belli bir ideolojinin borazanlığını yapmanın doğru olduğuna inanmıyorum.”

Madımak Katliamı

2 Temmuz 1993’te Hayatını Kaybedenler

Sivas’ta Madımak Oteli’nde çıkan yangında aralarında şair, yazar, sanatçı ve akademisyenlerin de bulunduğu 33 kişi hayatını kaybetti.

  • Muhlis Akarsu

    45 yaşında bir bağlama sanatçısı olan Akarsu, Kısa sap bağlama tekniğinin tanınmasına öncülük etti, sanat hayatı boyunca 50’ye yakın kaset ve 40’a yakın plak çıkardı. 1980 darbesi sonrası sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. Yangında eşi Muhibe Akarsu ile birlikte hayatını kaybetti.

  • Muhibe Akarsu

    Muhibe Akarsu, 1993 yılında Sivas’ta gerçekleştirilen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’ne misafir olarak katıldı. Eşi Muhlis Akarsu, şenliğe çağrılı sanatçılardan biriydi. Öldüğünde 45 yaşındaydı.

  • Gülender Akça

    Lise yıllarından itibaren halk oyunları tutkunu olan Gülender, 1990’lı yılların başlarında Ankara Divriği Kültür Derneği’nin etkinliklerine katılmaya başladı. Semah ve halk oyunları ekibiyle Türkiye’nin birçok ilinde gösterilere katıldı. Arkadaşlarıyla birlikte Anadolu Semah Araştırma Topluluğu’nu kurdu. Akça, derneğe bağlı bir kadın komisyonunun kurucuları arasındaydı. Bu kapsamda 8 Mart 1993’te Dünya Kadınlar Günü şenliklerinin örgütlenmesinde rol aldı.

  • Metin Altıok

    İkinci Yeni akımından etkilenen 53 yaşındaki şair, Gezgin, Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı gibi kitapların yazarı. Felsefe öğretmenliği de yaptı. Yangından ağır yaralı kurtarıldı, komaya girdi ve 9 Temmuz’da Ankara’da öldü. Sezen Aksu’nun seslendirdiği “Kavaklar” şarkısı onun şiirinden bestelendi.

  • Mehmet Atay

    Mehmet Atay, 1993 yılında Sivas’ta düzenlenen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne İstanbul Divriği Kültür Derneği adına katıldı. İlk iki günü Sivas Merkez’de, sonraki iki günü Sivas’ın Yıldızeli ilçesi Banaz Köyü’nde programlanmış olan etkinliğin fotoğraflarını çekecekti. Bu fotoğraflar Divriği Kültür Dergisi’nde yayımlanacaktı.

  • Sehergül Ateş

    1980 yılında 50. Yıl Lisesi’nden mezun olan Sehergül, Türkiye Elektrik Kurumu’nda memur olarak işe başladı. Mesai saatleri dışında Halk Eğitim Merkezi’nin kurslarına katılıyordu. Sehergül Ateş, 1993 yılında Sivas’ta gerçekleştirilen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri’ne Edibe Ağbaba Sulari’nin konuğu olarak gitti. Öldüğünde 30 yaşındaydı.

  • Behçet Sefa Aysan

    44 yaşında şair ve hekim olan Aysan, askeri tıp öğrenimine başlamıştı, 12 Mart sonrası eğitimine ara verdi. Karşı Gece, Sesler ve Küller, Eylül gibi şiir kitapları var. Ölümünden sonra Türk Tabipleri Birliği adına şiir ödülü vermeye başladı.

  • Erdal Ayrancı

    Üniversite yıllarında da Gençlik Hareketi içinde yer almayı sürdüren Ayrancı, 1980 Darbesi’nden sonra tutuklandı. 1993 yılında “Balonla Anadolu İpek Yolları” adlı bir proje hazırladı. Projesini Kültür Bakanlığı’na gönderdi. Bakanlık projeye olumlu yanıt verdi. Sivas’tan döndüğünde projeye başlayacaktı. Öldürüldüğünde 35 yaşındaydı.

  • Asım Bezirci

    1927’de Erzincan’da doğdu, İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. Önce Halis Acar mahlasıyla, 1960 sonrasında kendi adıyla yazdı, edebiyat eleştirisi alanında önemli araştırmalara imza attı.

  • Belkıs Çakır

    Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği bünyesinde kurulan Güne Umut adlı müzik grubunun solistiydi. Sivas Katliamı’nda yitirdiğimiz Sait Metin’le birlikte 1993 yılının Şubat ayında Hasan Hüseyin Korkmazgil Anma Töreni’nde ve Nisan ayında düzenlenen İstanbul Gecesi’nde sahne aldı. Sait bağlama çaldı, Belkıs ise türkü söyledi. Ayrıca derneğe bağlı semah ekibine de üyeydi. Öldüğünde 18 yaşındaydı.

  • Serpil Canik

    Ablası Serdal Canik aracılığıyla Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’yle tanıştı. Serdal, derneğe bağlı tiyatro topluluğunun üyesiydi. Serpil ise çocukluğundan itibaren halk oyunları tutkunuydu. Ayrancı Ticaret Lisesi’nde halk dansları topluluğuna katılmıştı. Öldüğünde 19 yaşındaydı.

  • Muammer Çiçek

    Lise yıllarından itibaren şiir ve tiyatro sanatına ilgi duyan Çiçek, üniversite döneminde 60’a yakın şiir yazdı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ne bağlı Pir Sultan Abdal Tiyatro Topluluğu’nda oyunculuk, oyun yazarlığı ve yönetmenlik yaptı. Yönetmenliğini yapacağı Pir Sultan Abdal tiyatro oyunu Sivas Kültür Merkezi’nde 2 Temmuz akşam saat 20.00’de oynanacaktı. Nişanlısı İnci Türk ile birlikte otelde öldüğünde 26 yaşındaydı.

  • İnci Türk

    İlk tiyatro çalışmalarına da Altındağ Kültür Merkezi’nde başladı. Daha sonra Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’ne bağlı Pir Sultan Abdal Tiyatro Topluluğu’nun teknik kadrosuna dâhil oldu. Kostümcü, dekoratör ve suflöz olarak tiyatro etkinliklerinde görevler üstlendi. Yangında hayatını kaybeden Muammer Çiçek ile nişanlıydı. Öldüğünde 22 yaşında

  • Nesimi Çimen

    Grevdeki işçilerin başına geçtiği için işinden çıkarıldıktan sonra ozanlığa yöneldi. 1967’de sahnelenen Pir Sultan Abdal oyununda deyişler söylerken gözaltına alınmıştı. Mezarı İstanbul Karacaahmet Mezarlığı’nda bulunuyor.

  • Carina Cuanna Thuijs

    23 yaşındaki Hollandalı akademisyen Leiden Üniversitesi’nde tez araştırması için Türkiye’ye gelmişti, günlük tutmayı sürdürüyordu. Günlüğünden yola çıkılarak 2015’te “Madımak: Carina’nın Günlüğü (Sivas 93)” adlı sinema filmi çekildi.

  • Serkan Doğan

    Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği tarafından düzenlenen birçok semah ve tiyatro etkinliğinde abisi Serdar Doğan ile birlikte yer aldı. Ayrıca Serkan saz çalmaya çok meraklıydı. Kısa bir süre sonra kendi kendine saz çalmayı da öğrendi.19 yaşında

  • Hasret Gültekin

    Sivas Han köyünde doğan Kürt ve Alevi sanatçı, 6 yaşında bağlama çalmaya başladı, liseyi yarıda bırakıp müziğe yöneldi. İlk albümü “Gün Olaydı”yı 16 yaşında tamamladı. 1991’de evlendiği eşi Yeter Gültekin, o sırada hamileydi; oğlu Roni babasının ölümünden sonra doğdu.

  • Murat Gündüz

    22 yaşında 1971 doğumlu, Ankara Üniversitesi Fizik Bölümü öğrencisi ve halk ozanıydı.

  • Gülsüm Karababa

    1990’lı yılların başlarında Ankara Divriği Kültür Derneği’nin faaliyetlerine katılmaya başladı. Özellikle kadın sorunuyla ilgilenen Gülsün, derneğe bağlı kurulan Kadın Komisyonu’nda en yakın arkadaşı ve akrabası Handan Metin’le beraber görevler üstlendi. 8 Mart 1993’te Dünya Kadınlar Günü şenliklerinin örgütlenmesinde yer aldı. Öldüğünde 22 yaşındaydı.

  • Uğur Kaynar

    37 yaşındaydı. Sivas’ta kitap standındaki masası, dostları Metin Altıok ve Behçet Aysan’ın masalarına bitişikti, katliam günü onlarla birlikte kitaplarını imzalıyordu.

  • Asaf Koçak

    Asaf, köy ve göç sorunu, kadın mücadelesi ve sınıf meselesi gibi toplumsal içerikli temaları karikatürlerinde işliyordu. Bazen “Asaf” bazen de “Dîno” mahlasını kullanıyordu. Pir Sultan Abdal kültür sanat dergisinin kapak çizimlerini ve Özgür Gelecek dergisinin görsel danışmanlığını üstlenmişti. Öldüğünde 35 yaşındaydı.

  • Koray Kaya

    Ailesiyle birlikte Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’ndeki etkinliklere katılıyorlardı. Koray Kaya, 1993 yılında Sivas’ta düzenlenen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne ailesiyle birlikte katıldı. Ablası Menekşe ile birlikte oteldeydi. Öldüğünde 12 yaşındaydı.

  • Menekşe Kaya

    Menekşe ise derneğe bağlı tiyatro ve semah topluluklarına üyeydi. Dernek tarafından düzenlenen birçok etkinlikte semah döndü ve tiyatro oyunu oynadı. Kardeşi Koray ile birlikte Madımak Otelindeydi. Öldüğünde 15 yaşındaydı.

  • Handan Metin

    1990’lı yılların başlarında Ankara Divriği Kültür Derneği’nin faaliyetlerine katılmaya başladı. Derneğe bağlı kurulan Kadın Komisyonu’nda en yakın arkadaşı ve akrabası Gülsün Karababa’yla birlikte görevler üstlendi. 8 Mart 1993’te Dünya Kadınlar Günü şenliklerinin örgütlenmesinde yer alan Handan, dernek bünyesinde yayımlanan Divriği Harman dergisinin yazarları arasındaydı. Öldüğünde 20 yaşındaydı.

  • Sait Metin

    Tutkularından biri basketbol ve futbol oynamaktı. Metin, 1993 yılında Sivas’ta düzenlenen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’nde hem Pir Sultan Abdal oyunundaki rolünü canlandıracak hem de semah grubuna saz çalacaktı. Öldüğünde 23 yaşındaydı.

  • Huriye Özkan

    Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldu. Pir Sultan Abdal Derneği’nin çalışmalarına katılıyordu. Kardeşi Yeşim’le beraber semah ekibine girmişti. Öldüğünde 20 yaşındaydı.

  • Yeşim Özkan

    22 yaşında olan Huriye, Ankara Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu öğrencisiydi. Ablası Huriye Özkan’la birlikte semah ekibindeydi.

  • Ahmet Özyurt

    Semahçıydı ve derneğin birçok etkinliğinde yer alıyordu. En sevdiği şeyin “kitap okumak ve spor yapmak” olduğunu söylüyordu. Öldüğünde 21 yaşındaydı.

  • Nurcan Şahin

    Şahin, 1993 yılında Sivas’ta düzenlenen 4. Geleneksel Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri kapsamında açılan hediyelik eşya ve kitap stantlarında görevliydi. Kuzeni Özlem Şahin ile beraber Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’nin birçok etkinliğinde yer aldılar. Öldüğünde 18 yaşındaydı.

  • Özlem Şahin

    Saraç Kültür ve Dayanışma Derneği bünyesinde yürütülen birtakım etkinliklerde kuzeni Nurcan ile beraber sorumluluk aldılar. Bu etkinliklerde Özlem sunuculuk yaptı, Nurcan ise semah döndü. Daha sonra Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’ne bağlı Gençlik Komisyonu’na üye oldular. 17 yaşında

  • Asuman Sivri

    Sivri, semah ekibinde yer alıyor ve amatör olarak saz çalıyordu. 1991 yılının ortalarında ablası Yasemin’le birlikte Pir Sultan Abdal Kültür ve Tanıtma Derneği’nin kültürel etkinliklerine katılmaya başladı. Öldüğünde 16 yaşındaydı.

  • Yasemin Sivri

    Sivri, felsefe bölümü öğrencisi ve semahçıydı. Ankara’da yaşayan sanatçı bir ailenin çocuğu olarak, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği bünyesinde semah ekip üyesi olarak kültürel faaliyetlerde yer alıyordu. Kardeşi ile birlikte öldürüldüğü sırada 19 yaşındaydı.

  • Edibe Sulari

    Seyit Mahmut Hayrani’nin soyundan gelen babası Davut Sulari, Türkiye’nin birçok şehrinde talipleri olan bir Alevi dedesiydi. Bir ses sanatçısı olan Edibe Sulari, İsviçre’de yaşadığı halde Türkiye’de yapılan bütün Bektaşi Kültür etkinlikleri ve ehlibeyt cemlerine, konferanslarına katılırdı. Öldüğünde 40 yaşındaydı.

33 ismin arasında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Sivas şubesinde düzenlenen etkinliğe katılan sanatçılar, yazarlar ve otelde konaklayan sivil vatandaşlar bulunuyor.

DEM Parti Dersim Milletvekili Ayten Kordu, Madımak Katliamı’nın, aradan geçen yıllara rağmen aydınlatılmadığını söyleyerek Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na “Sivas Katliamı İle Yüzleşme, Hafıza Ve Adaletin Sağlanmasına Dair Kanun Teklifi” sundu:

MADDE 1 – Amaç

Bu Kanunun amacı; 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta gerçekleşen katliamla yüzleşilmesini sağlamak, hakikati ortaya çıkarmak, adalet mekanizmalarının yeniden işletilmesini temin etmek, mağduriyetleri gidermek ve toplumsal hafızayı güçlendirmektir.

MADDE 2 – Yüzleşme ve Hafıza Anıtı

(1) Bilim ve Kültür Merkezi yapılan Sivas Madımak Otel’inin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Madımak Utanç Müzesi adı altında yeniden yapılandırılır.

(2) Sivas il merkezinde katliamda yaşamını yitirenlerin anısına “Sivas Katliamı ile Yüzleşme ve Hafıza Anıtı” inşa edilir.

(3) Anıtta, katliamda yaşamını yitiren 33 kişinin isimleri yer alır.

(4) Anıt alanı, kamusal hafıza mekânı olarak korunur ve ticari amaçlarla kullanılamaz.

MADDE 3 – Hakikat, Adalet ve Yüzleşme Komisyonu

(1) Sivas katliamını tüm yönleriyle araştırmak üzere bağımsız bir Hakikat, Adalet ve Yüzleşme Komisyonu kurulur.

(2) Komisyon; hukukçular, insan hakları savunucuları, tarihçiler, sosyologlar, mağdur ve tanık temsilcilerinden oluşur.

(3) Komisyonun raporları kamuoyuna açık şekilde yayımlanır.

MADDE 4 – Arşivlerin Açılması ve Şeffaflık

(1) Sivas katliamına ilişkin tüm kamu kurum ve kuruluşlarının arşivleri eksiksiz biçimde Komisyonun erişimine açılır.

(2) Devlet sırrı ve gizlilik gerekçeleri bu suçlar bakımından ileri sürülemez.

(3) Elde edilen belgeler, kişisel verilerin korunması ilkesi gözetilerek kamuoyuyla paylaşılır.

MADDE 5 – Yargılamaların Yeniden Değerlendirilmesi

(1) Sivas Katliamı insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilir.

(2) Etkin soruşturma yapılmayan dosyalar yeniden açılır.

(3) Zamanaşımı hükümleri uygulanmaz.

MADDE 6 – Yürürlük

Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 7 – Yürütme

Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür

Peru iç savaşında acı sütü emmek

“Acı Süt“, Peru iç savaşının arkasında bıraktığı 70 bin ölü ve bitmeyen bir yas sürecinden sonra annelerin çocuklarına emzirerek aktardığı travmaları Fausta’nın bedensel semptomları üzerinden anlatıyor.

“Acı Süt”, iç savaş sonrası travmaların Fausta adındaki genç kadında nasıl yansıdığını, nesilden nesile nasıl aktarıldığını işleyen ama tıpkı travmaların kendisi gibi izlenmesi de hayli zor bir filmdir.

Film, savaş dönemine değil, savaş sonrası yas ve travma dönemine Fausta adında genç bir kadının bedeninde odaklanır. Savaş döneminde içilen acı süt savaş sonrasında kan olarak kusulur.

Savaş döneminde hamile iken kocası öldürülmüş, tecavüze uğramış bir annenin kızına mırıldandığı bir şarkıyla başlar film, etraf karanlıktır, ilkin ne anneyi ne de kızını görürüz, etraf aydınlanır ama şarkı öyle acı doludur ki film boyunca o karanlık filmin çerçevesini belirler. Bu açılış seansından hemen sonra anne hayata gözlerini yumar. Yas süreci başlar.

Fausta, sadece annesinin yasını tutmayacaktır, annesi tarafından kendisine aktarılan travmalarla başa çıkması gerekecektir. Bu travmalar o daha bebekken annesi tarafından emzirilirken aktarılmıştır. Filmin adı da bu yüzden Acı Süt’tür. Fausta’nın daimi mutsuzluğu ve bir korku hissettiğinde veya heyecanlandığında burnunun kanaması ve ardından bayılması köyde bu “acı süt” nedeniyle olduğu inanılır.

Acı süt’le simgesel olarak ifade edilen şey ebeveynlerin çocuklarına davranışlarıyla, kurdukları ilişkileriyle travmalarını aktardıkları gerçekliğidir.

Her gün insanların öldürüldüğü, işkence gördüğü ve tecavüze uğradığı bir dönemde doğan Fausta çok açık olarak annesinin aşırı korumacı davranışları nedeniyle kendini dış dünyadan soyutlamış, annenin şarkılarla ifade ettiği travmaların imgesel fallusunda bir yaşam kurmuştur. Ama savaş artık sona ermiş olsa bile sokağa asla tek başına çıkmaktan korkar ve dahası vajinasının içine yerleştirdiği gerçek bir patatesle olası tecavüzcülerden kendini koruduğunu varsayarak yaşamını idame ettirmiştir. Ancak annesinin ölümünün ardından Fausta’nın bedensel semptomları hayatını idame ettirmeye olanak tanıyamayacak denli aşırılaşmaya başlamıştır.

Vajinasının içine koyduğu patates vajinasının dışına doğru filiz verdiğinde o filizi makasla kesmek patatesin çürümesine engel olabilir mi?

Köylüler de bilir ki Fausta kayıp bir ruhtur, acı süt içmiştir. O da bunu kabullenmiştir. Güvercin kafesinde hareket edemeyecek denli hasta düşmüş bir kuşu gördüğünde onu göğsüne bastırıp “Sen de benim gibi hastasın” diyerek kendini o kuşla özdeşleştirmesinden anlarız bunu. Ama aynı zamanda o yaralı kuşu kafesin dışında havlamakta olan köpeğe yemesi için fırlatması da Fausta’nın kendiyle ilgili kararını, kendini topluma açık bir kurban olarak sunduğunu öğreniriz. Doktor muayanesinde tedaviyi reddetmesi ile yaralı güvercini köpeğe fırlatması birbirine paraleldir.

Yaşamayı istemek ama buna cesaret edememek

Fausta’nın uyuduğu sırada amcasının gelip elleriyle nefesini kesmesi ama güdüsel olarak nefes almak için çırpınması da onun yaşamayı istediği ama yaşamaya cesaret edemediğini gösterir. Onun kabuğunun kırmasının tek yolu annesinin kendisine aktardığı travmaları çözümleyerek kendi öznelliğini kurmaya cesaret etmesi ve ölümünün ardından yas sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlamaktır. Her canlıda bilinen varkalma çabasının güdüsünde yaşamak ile yaşamayı bile isteye tercih etmek birbirine bağlı ancak birbirinden de farklı yapılardır. Tercihen değil ama güdüsel olarak yaşama devam etmek özellikle günümüz dünyasında bir başkasının arzusunda, salt tepkisel olarak yaşamı sürdürmek anlamına gelir. Fausta’nın bedeninde beliren tüm semptomlar en yoğun haliyle gösterildiği üzere savaşın, savaşa bağlı kayıpların, travmaların nesilden nesile en üst perdeden nasıl aktarıldığını gösterir. Savaş bitmiş olsa da, Fausta’nı dili savaş döneminden kalma şarkıları söyler; Fausta’nın ağzı kendisinin değil annesinindir, bedeni kendisinin değil annesinindir, Fausta savaş sonrası dönemde değil de halen savaş döneminde yaşıyordur. Fausta kendini değil, kendi dönemini değil, kendi öznel arzusunu değil bir başkasının arzusunda yaşıyordur. Fausta böylelikle yaşamını yüksek güvenlikli yaşadığını zannederken aynı zamanda yaralı güvercini köpeğe attığı sırada gördüğümüz üzere doğuştan yaralı bir kuş ve kurban olarak kendisinin de bir başkası tarafından köpeklere atılmasını bekliyordur. Çelişkili görünen bu durum tümüyle birbirine paraleldir.

Anneyi ne zaman gömebiliriz?

Daha filmin başında anne hayatını kaybeder, bunu biliriz ama cenazenin de günler geçmesine rağmen bir türlü evden çıkarılamadığına da pek anlam veremeyiz. Annenin yokluğu ne imgesel ne de fillen usulünce gömülemiyordur. Annenin kaybıyla Fausta’nın çelişkilerini ve semptomlarını had safhaya taşıdığı, cenazeyle birlikte hem annenin hem de aktardığı travmaları ya gömmesi gerektiği ya da bunları taşımaya devam edeceğine dair bir kişisel bir karar verme zorunluluğu doğar. En zor kararların bu süreçte çelişkilerin had safhaya çıkmasıyla birlikte verilmesinin nedeni de budur. Bireysel krizlerin de eskisi gibi olunamayacağı ama yeninin de bir türlü doğamadığı anlara tekabül etmesi bireyi bir karara zorlar. Yani yaşamayı istemek ve yaşamaya cesaret etmek. Ne kadar travmatik bir yaşam olsa da insan bu travmalar ve bu travmaların getirdiği semptomlarla yaşamayı öğrenebilir, hayatının sonuna kadar sürdürebilir, bir başkasının (ölü ya da diri, imgesel ya da simgesel) arzusunun esareti altında belirlenip yaşayabilir, çünkü bildiği tek yaşam tarzı budur ancak arzuyu öznelleştirmek, önce kaybın ve korkunun gerçekliğini kabul etmek, ötekiyle ilişkileri yeniden düzenlemek ve sonra da yaşamaya cesaret etmek de gerekmektedir. Aksi takdirde travmalar kendini tekrarlamaya, bir başkasının arzusu tarafından belirlenmeye devam edecektir.

Sonuç olarak; savaş göreceli olarak sona erdiği dönemlerde dahi toplumsal ve bireysel yaralar kanamaya devam etmektedir. Savaş sona erse dahi o düzen değiştirilmemiş ve değiştirilmesinden de vazgeçilmiş, farklı yöntem ve araçlarla dahi o mücadele sürdürülmüyor ise tutunacak tek dal —ya geçmiş dönemin deşildikçe kanayan, kör ve karanlık bir kuyuya dönen yaralarıdır, —ya da devam etmekte olan düzenin o vurdumduymaz damarıdır.

Peru iç savaşına dair

1980’de Peru’da uzun askeri diktatörlük döneminden sonra ilk defa seçim sandıklarının kurulduğu yılda Aydınlık Yol hareketi ilk silahlı eylemini sandıkları yakarak yapmış, demokrasi maskesine bürünen burjuva diktatörlüğe karşı isyanın fitilini yakmıştır. Daha sonraki yıllarda devletin bu dönemlerde her ülkede yaptığı üzere paramiliter ölüm mangalarını devreye sokarak, yargısız infazlar ve kayıplarla savaşı büyütmüş, devrim ve sosyalizm tehlikesini 2000’lere dek bastırmıştır. Öncesinde aslında üniversitede bir felsefe profesörü olan Aydınlık Yol lideri Abimael Guzmán’ın yakalanıp mahkemede maskeli hakimler tarafından yargılanıp ömür boyu hapisle cezalandırılmış, buna karşın güvenlik güçleri özel bir yasayla işledikleri suçlardan muaf tutularak koruma altına alınmıştır. 1980 ila 2000 yılları arasında devletin kolluk güçleri ile gerilla güçleri arasında 20 yıl süren iç savaş döneminde kayıtlı olarak 70.000 kişi ölmüş, sayısız hak ihlalleri yaşanmıştır. Geriye ise sömürü düzeninin devamı, savaş sonrasının travmaları, bitmesi kolay olmayacak yas süreçleri kalmıştır.

Filmin Künyesi:

Yönetmen: Claudia Llosa

Senaryo: Claudia Llosa

Vizyon Tarihi: 2009

Orjinal Adı: La teta asustada

Ülke: Peru

“Yürüyüş Bandında” bir Türkiye turu

Şenay Tanrıvermiş ilk romanı “Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu”nda, orta-üst tabakanın modern ile muhafazakar olanın arasında gidip gelen günlük yaşamını Türkiye’deki kültürel kodlar eşliğinde yansıtıyor.

Akademisyenliğinin yanı sıra oyun yazarlığı ile de tanıdığımız Şenay Tanrıvermiş’in ilk romanının adı “Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu” ama aslında kitap yürüyüş bandında kalabalık bir Türkiye profilini yansıtıyor.

Kitap, “kutsal aile”nin erkek karakterler etrafında şekillenen yapısını, erkekliğin toplumun kılcal damarlarına hakim olan yapısını, kadın karakterinin oluşmasındaki etkisini, toplumun normalleri ile normal olmayanlarının karşılaşmasında ortaya çıkan çatışmayı ince mizahi bir dille sunuyor.

Tanrıvermiş’in tiyatro oyunlarını bilenler, onun bu ince mizahi diline yabancı değiller. “Ofis Boy” oyununda plazalarda her türlü ayrımcılığa, sömürüye maruz kalan ofis boylarını, diğer beyaz yaka çalışanların kendi aralarındaki ilişkilerini anlatırken de bu dili görmek mümkündü. Bu oyunda, modern çağın “beyaz yakalı kölelerini” ya da kimilerinin dediği gibi “gönüllü kölelerini” anlatıyordu. Plazaların ofislerinde sıkışıp kalan ve hayatlarını çalıştıkları şirketlerin daha fazla kâr etmesi için “adayan” beyaz yakalıların, birer insan olmaktan çıkıp şirketin yönlendirdiği makinelere dönüştüğüne odaklanıyordu.

Bir yandan çarkın dişlileri olarak sistemin devamını sağlayan bu beyaz yakalılar, kendilerine, sisteme olan öfkelerini kendinden daha zayıf olana yönlendirmesine diğer yandan insan haklarının, hayvan haklarının ve diğer bütün hakların ortadan kaldırılması için oy hakkı olan dişliler, şirketlerinin ulvi amaçları doğrultusunda oy kullandıklarını ve insanların, hayvanların hayatları ilgili kararlara imza attığını anlatıyordu.

Tanrıvermiş bir önceki oyunu olan “Ev Yapımı”nda da burjuva sınıfına mensup üç kadının, Cumartesi Annelerinin eylemlerine, kadın cinayetlerine, kadın emeğinin sömürülmesine karşı tutum alıp almamak konusunda yaşadıkları ikircikli ruh halini irdeliyordu.

“Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu” ise boşanmış Gülşen ve Tarık çiftini, Tarık’ın farklı evliliklerinden olan çocukları Fırat ve Pelinsu’yu, ikinci eş Ayşil’i ve onların birbirleriyle olan ilişkilerini, çatışmalarını merkeze alıyor.

Roman, orta-üst tabakanın modern ile muhafazakar olanın arasında gidip gelen günlük yaşamını Türkiye’deki kültürel kodlar eşliğinde yansıtıyor. Bunu da sosyal medyanın ortaya çıkardığı dili ve üslubu, yalnızlığın tek tek bütün hayatlar üzerindeki etkisini, ilişkilerdeki yapaylığı ve sahteliği ama bir yandan da arayışı işleyerek sunuyor.

Gülşen ve Ayşil bir yandan Tarık üzerinden bir çatışmaya girerken, öte yandan ikisi de aynı anda Tarıkla çatışıyor. Her iki kadının ve Tarık’ın ayrı ayrı olarak çocuklarıyla olan çatışması, çocukların bu “kutsal aile” yapısına uymayan karakterleri, çelişkileri, ama bir yerde aile bağının etkisinde kalarak bazı konularda uzlaşmaya yanaşmaları, toplumsal normların özelliklerine dair bir resim çiziyor.

Tanrıvermiş bundan önceki üretimlerinde olduğu gibi bunda da Türkiye’nin yakın dönem siyasi tarihindeki olaylardan bazılarını kendi üslubuyla gündeme getiriyor. “Ev Yapımı”nın merkezine Cumartesi Anneleri’nin oturması örneğinde olduğu gibi, “Yürüyüş Bandında Tek Başına Dünya Turu”nda karşımıza Haziran 2015’te, 15 yaşındayken Gezi Direnişi esnasında polis kurşunuyla öldürülen Berkin Elvan çıkıyor. Yazar, Elvan’ı roman kahramanlarından Gülşen’in ve rüyası aracılığıyla hayatımıza sokuyor ve okuyucuya hatırlatıyor. Ancak eleştirel bir yerden yaklaşarak, romanın sonunda Berkin Elvan’ın “insanlarda umudunu kestiğini” belirtiyor.

Fantastik kimi öğelerle bezenen roman, Tarık’ın ölümü üzerine, Tarık’ın cenazesi yerine başka bir tanıdıklarının cenazesine giden Gülşen ve Ayşil’in bu cenazede karşılaşmaları ve birbirleriyle normlar gereği konuşmaya başlamasıyla aralarında başlayan çelişkili çatışmalı ilişkiyle son buluyor.

Kitap, Litharos Yayınları tarafından yayımlandı.

Şenay Tanrıvermiş hakkında

Sinema ve Televizyon Bölümü’nde lisans, İletişim Sanatları alanında yüksek lisans, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nde ise doktora eğitimini tamamladı. Akademik kariyerine Haliç Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nde doktor öğretim üyesi olarak başladı. 2020 yılından bu yana Nişantaşı Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta.

Sinema, dizi, televizyon, tiyatro ve edebiyat alanlarında birçok ulusal ve uluslararası dergide makaleleri yayımlandı. Ayrıca Masa Dergi, Radikal Gazetesi, Milliyet Sanat, Habertürk, Hürriyet Aile, T24, Cinedergi, Yeni Anne Dergisi ve Cinemascope’ta sinema, televizyon ve kültür-sanat üzerine analiz ve yazıları yer aldı.

“Ev Yapımı Eylem”, “Yoğun Bakım Önlüğü”, “AB Uyumlu Aile” adlı tiyatro oyunları ile “Tying the Knot” başlıklı çalışması kitap olarak yayımladı.

Oyunları birçok özel tiyatro tarafından sahnelenen Tanrıvermiş, bu alanda çeşitli ödüller kazanmış; ayrıca oyun yazma yarışmaları ve tiyatro festivallerinde jüri üyeliği yaptı.

İstanbul ve Diyarbakır’da “Özgürlük Mitingleri” düzenlendi

28 Haziran’da İstanbul ve Diyarbakır’da düzenlenen “Özgürlük Mitingleri”ne Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü talebiyle on binlerce kişi katıldı. Diyarbakır’daki mitingde konser veren Serhado, havaalanından gözaltına alındığında neler yaşandığını anlattı ve “Biz barış için geldik, biz huzur için geldik” dedi.

Diyarbakır İstasyon Meydanı’ndaki “Özgürlük Mitingi”, 28 Haziran 2026, Fotoğraf: MA

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) ve Kadın Özgürlük Hareketi (TJA) öncülüğünde “Özgür Önderlikle Özgür Topluma” sloganıyla 27 Haziran’da Van ve Mersin’de, 28 Haziran’da ise İstanbul ve Diyarbakır’da eş zamanlı mitingler gerçekleştirildi.

Mitinglerin ana gündemi, Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü, toplumla buluşma koşullarının yaratılması ve Kürt sorununun demokratik çözümüydü. Konuşmacılar, yasal düzenlemelerin yapılması, demokratik siyasete katılımın önünün açılması ve barış sürecinin hukuki güvence altına alınması yönünde çağrılarda bulundu. Alanda katılımcılar Öcalan’ın posterlerini açarken sık sık “Bijî Serok Apo” (Yaşasın Önder Apo) ve “Bê Serok Jiyan Nabe” (Öndersiz Yaşam Olmaz) sloganları da attı.

İstanbul: “Barışın yolu İmralı’dan geçiyor”

Marmara Bölgesi’ndeki pek çok şehirden (Balıkesir, Bursa, Yalova, Kocaeli, Tekirdağ ve Edirne) yoğun katılımın olduğu İstanbul mitingi Bağcılar Meydanı’nda yapıldı. Miting, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitirenler için yapılan saygı duruşuyla başladı. Saygı duruşu sırasında “Çerxa Şoreşê” marşı okundu ve “Şehîd namirin” (Şehitler ölümsüzdür) sloganları atıldı. Mitingde ayrıca Öcalan’ın sanatçı Kadir İnanır için kaleme aldığı başsağlığı mesajı paylaşıldı.

Saygı duruşunun ardından söz alan DEM Parti İstanbul İl Eş Başkanı Arife Çınar, inkâr ve asimilasyon politikalarına rağmen barış, eşitlik ve özgürlük ısrarlarını sürdüreceklerini belirtti. Çınar, “Bugün açılan barış ve demokrasi yolunun mimarı Sayın Öcalan’dır, kendisinin statüsü bir an önce netleşmelidir” dedi.

Öcalan’ın 27 yıldır cezaevinde halkların barışı için mücadele ettiğini vurgulayan DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, kalıcı bir barış için öncelikle Öcalan’ın koşullarının düzeltilmesi gerektiğini ifade etti. Doğan, “Kürt halkı da Türkiye halkları da kalıcı bir barışa hazır. Savaş yıllarının yerini artık barış almalı. Kürt sorununu ve dışlanan tüm kimlikleri cesaretle konuşma vaktidir, bu fırsatı kaçırmayalım” çağrısında bulundu.

Çözüm için net ve cesur bir “çerçeve yasa” yapılması gerektiğini savunan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Umut hakkı tanınmadan toplumsal barış inşa edilemez. Hazırlanacak yasa; dağdan, cezaevinden ve sürgünden demokratik siyasete dönüşün yolunu ayrımcılığa yer bırakmadan, güvenli bir şekilde açmalıdır” diye konuştu.

İstanbul Bağcılar Meydanı’ndaki “Özgürlük Mitingi”, 28 Haziran 2026, Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Konuşmaların ardından sanatçı Tara Mamedova’nın ve Agirê Jiyan grubunun sahne almasıyla son buldu. Agirê Jiyan konser sırasında barışı temsilen güvercinler uçurdu.

Diyarbakır: “Baskılar özgürlük yürüyüşünü durduramaz”

Diyarbakır İstasyon Meydanı’ndaki mitinge ise çevre illerden gelen on binlerce kişi katıldı. Mitingde öne çıkan konuşmalar şunlardı:

Alandaki kitlenin ortak bir demokratik yaşam iradesini temsil ettiğini söyleyen DEM Parti Diyarbakır İl Eş Başkanı Abbas Şahin, “Hiçbir baskı bu halkın özgürlük yürüyüşünü engelleyemez” mesajı verdi.

DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı çağrının sadece Kürtleri değil, tüm Türkiye halklarının ortak geleceğini ve demokratik birliğini hedeflediğini belirtti. Hükümet kanadından gelen “yasal çerçeve Meclis’e gelsin” açıklamalarına değinen Uçar, “Amed’den soruyoruz; bu yasayı Meclis’e kim getirecek? Barış masasında oturan muhatap kim?” sorusunu yöneltti.

“Barış ve Demokratik Toplum Süreci”ne rağmen İmralı’daki tecridin sürdüğünü ifade eden İmralı Sekreteryası‘ndan Veysi Aktaş, “Sayın Öcalan barışın, demokrasinin iradesidir ve baş müzakerecidir. Devlet bu iradeye saygılı yaklaşmalıdır. Talebimiz; eşit müzakere koşulları, özgür çalışma ortamı ve onurlu bir özgürlüktür” dedi ve ekledi: “Kimse iradeyi kırma operasyonuna dönüştürmemelidir. Bazıları ‘barış’ kelimesiyle diz çöktürmek istiyorsa, halkın diz çökmeyeceğini bilmelidir.”

Konuşmalardan sonra Kadir Çat’ın seslendirdiği şarkılar eşliğinde on binlerce kişi halay çekti. Ardından Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ındaha öncelerde yaptığı özgürlük, barış, demokrasi başlıklı yaptığı değerlendirmelerin yer aldığı bir sinevizyon gösterimi yapıldı.

Serhado: “Neden Önder Apo’dan bu kadar korkuyorlar?”

Diyarbakır’daki Özgürlük Mitingi’nde uzun yıllardır İsveç’te olan Kürt rap sanatçısı Serhado’nun konser verdi. Konser için sahneye çıkan Serhado, önce “Ez Kurdistan im” adlı şarkısını söyleyerek giriş yaptı. Şarkının ardından Diyarbakır’ı ne kadar özlediğini ifade eden Serhado, seyircilere “Cuma günü, 11 yıl aradan sonra arabayla geldim ve yeniden ülkemin topraklarına ayak bastım. Ne kadar da güzel bir histi” dedi.

Seyircilere havaalanı çıkışından gözaltına alındığını hatırlatan Serhado, o gün neler yaşandığını anlattı:

“Havalimanından çıktım, bana hiçbir şey söylemediler. Gittik, yemeğimizi yedik, güzelce çayımızı içtik ve dışarı çıkıp arabaya bindik. Bir baktım önümüze bir araba durdu ve polisler ‘gel gel gel’ yaptı. Ne bir kimlik gösterdiler, ne bir kağıt, ne belge, ne de başka bir şey… Dediler ki ‘gel şu arabaya bin’. Sonra ‘yok yok, şu arabaya bin’ dediler. Ardından ‘başka bir arabaya geçelim’ dediler. Yani beni yirmi defa arabadan arabaya aktardılar. Beni götürdüklerinde onlara sordum: ‘Ben neden gözaltına alındım?’ Biz buraya ‘Özgürlük Mitingi’ne geldik, biz barış istiyoruz!

Polislerden biri bana sordu, dedi ki: ‘Abi, İsveç mi daha güzel yoksa Amed mi?’ Ben de ‘Beni gözaltına alana kadar vallahi Amed daha güzel’ dedim. Sonra onlara sordum, dedim ki: ‘Beni neden havalimanında gözaltına almadınız?’ Bu sefer aralarından biri dedi ki: ‘Senin evraklarını hazırlamak biraz zaman alıyordu.’ Meğer yeni bir dava açmışlar, kaç yıl öncesinden… 16 yıl önce ‘Roja Îne’ (Cuma Günü) davasını açmışlar. Ben de onlara sordum, dedim ki: ‘Ben iki yıldır bu ülkedeydim, neden şimdiye kadar beni gözaltına almadınız?’ O da bunun sebebini bilmiyordu. Yahu dostlar, siz 16 gün önce ne yediğinizi hatırlıyor musunuz? Beni gözaltına alan o polis, 16 yıl önce bana bu dava açıldığında kendisi henüz 16 yaşındaydı!

Ben bu Amed’den ne zaman kurtulacağım? Sonra o polisin ‘püf-püf’ edip oflaması başladı… Allah aşkına, sanki ben kendi isteğimle, keyfimden gelip buraya oturmuşum gibi davranıyorlar. Ben gözaltına alındım ama onlar oflayıp pufluyordu.

İşte böyle dostlar, biz barış için geldik, biz huzur için geldik. Hadi ayağa kalkın, Önderliğimizin sesini daha da gürleştirelim! Neden Önder Apo’dan bu kadar çok korkuyorlar? Neden?”

Serhado’nun konseri ardından “Özgürlük Mitingi” son buldu.

Kaynak: MA, Yeni Yaşam Gazetesi

NATO Zirvesi öncesi tutuklama sayısı 236’ya çıktı

Ankara’da 7-8 Temmuz’da düzenlenecek NATO Zirvesi öncesinde yapılan ev baskınları kapsamında bu sabah 58 kişi daha tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Fotoğraf: Evrensel

Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenecek olan NATO zirvesi öncesinde soruşturmalar devam etti. Ankara’da NATO Zirvesi öncesinde 23 Haziran sabahı “Operasyon Turkuaz” adıyla düzenlenen ev baskınlarında gözaltına alınan 225 kişi arasından toplam 178 kişi tutuklanmıştı. Bu sabah da aynı operasyon kapsamında gözaltına alınan 58 kişi hakkında tutuklama kararı verildi.

46 tim ve 396 personelin katılımıyla gerçekleştirilen operasyonlarda “terör, narkotik, güvenlik ve asayiş” suçlamalarıyla arandığı duyurulan 58 kişi gözaltına alındı. Emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen 58 kişi, çıkarıldıkları mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi. Bu şekilde toplam tutuklu sayısı 236 oldu.

Perşembe günü 34 kişi ev hapsi adli kontrolüyle serbest bırakılırken, 6 kişi savcılık kararıyla serbest bırakılmıştı. O gün tutuklananlar arasında TEMA Vakfı gönüllüleri, Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Ankara Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Emel Memiş, Halkevleri GYK üyesi Hediye Yıldırım, Umut-SEN sözcüsü Burcu Arıkan, Çağdaş Gazeteciler Derneği’nden (ÇHD) avukatlar Semra Demir ile avukat Kürşat Bafra gibi isimler de yer aldı.

Ankara Valiliği 7-8 Haziran’da yapılacak NATO Zirvesi nedeniyle şehirde 28 Haziran 00.00’dan 10 Temmuz 23.59’a kadar 13 gün boyunca toplantı, gösteri, yürüyüş, basın açıklaması, oturma eylemi ve miting gibi her türlü eylemi yasaklamıştı.

İstanbul Onur Yürüyüşü yasaklara rağmen başladı: En az 65 gözaltı

Bugün Kadıköy’de “Açık S’açık” temasıyla gerçekleşen 24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nde LGBTİ+lar “Siz yasak koydukça biz yeni yollar açtık. Eşit ve özgür yaşayabildiğimiz bir toplumu birlikte kuracağız” dedi. Kadıköy’de gözaltına alınan LGBTİ+’lar ve gazeteciler gece vakti serbest bırakıldı.

24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’nden bir kare, Fotoğraf: ÜniKuir

24. İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü, bugün (28 Haziran) “Açık S’açık” temasıyla gerçekleşti. Kaymakamlık ve valilik yasaklamalarına rağmen Kadıköy’ün birkaç farklı sokağında bir araya gelen LGBTİ+’lar, yürüyüşe başladı.

Kadıköy ve Beyoğlu Kaymakamlığı yasaklamıştı

Kadıköy Kaymakamlığı, sosyal medya üzerinden yapılan yürüyüş çağrılarını gerekçe göstererek ilçe sınırlarındaki tüm açık alanlarda eylem ve etkinlik yapılmasını yasakladı. Kaymakamlık açıklamasında etkinliğin “genel ahlaka aykırı olduğu ve toplumda infial uyandırabileceği” iddia edildi. 27 Haziran Cumartesi günü saat 08.00’de başlayan ve bugün (28 Haziran Pazar) saat 23.59’u kapsayacak şekilde uygulanan karar doğrultusunda, Kadıköy’de barışçıl protesto, basın açıklaması, oturma eylemi, insan zinciri ve bildiri dağıtımı gibi anayasal hakların kullanımı engellendi.

Beyoğlu Kaymakamlığı da benzer gerekçelerle bugün saat 00.01’den itibaren 24 saat süreyle ilçedeki tüm açık alanlarda toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması ve bildiri dağıtımı gibi etkinlikleri yasakladığını duyurdu. Saat 10.00 itibarıyla yürürlüğe giren tedbirler kapsamında Taksim Meydanı, Cumhuriyet Anıtı, Gezi Parkı, İstiklal Caddesi ve Tünel Meydanı ile buralara çıkan tüm ara sokaklar bariyerlerle kapatıldı. Araç ve yaya trafiğinin durdurulduğu ilçede Karaköy Meydanı, Şişhane Meydanı, Firuzağa Meydanı, Sıraselviler Caddesi ve Gümüşsuyu Caddesi gibi merkezi noktalar da yasaklamalara dahil.

Şu an itibari ile en az 5 farklı sokaktan gözaltına alınanların olduğu kaydedildi. Gözaltına alınanlar arasında gazeteci Müberra Ünsal, Derya Saadet ve Duru da bulunuyor.

Caferağa’daki Keresteci Aziz Sokak’ta da “Neredesin aşkım” sloganı atarak pankart açmak isteyen LGBTİ+’lar ile eylemi takip eden gazeteciler gözaltına alındı. DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki ve Türkiye İşçi Partisi İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil de LGBTİ+’lara destek vermek için alandaydı.

Yaverbey Sokak’ta yürüyüşe geçen LGBTİ+’lara polis müdahale etti.

“Bugün daha bitmedi”

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Aşkım bugün daha bitmedi, hatta yeni başlıyoruz! Dağılmıyoruz! Bulunduğumuz her alandan sokakta olmaya devam ediyoruz!” dedi.

Ardından Şair Lütfi Sokak’ta ve Moda Caddesi’nde “Ner’desin Aşkım” sloganlarıyla bir araya gelen LGBTİ+’lar polis tarafından işkence ile gözaltına alındı. Yürüyüşü takip eden Evrensel muhabiri Eylem Nazlıer ile BirGün muhabiri Meral Danyıldız’a polis müdahale ederek haber takibi yapmalarını engelledi.

Moda Caddesi’ndeki yürüyüşü takip eden muhabirlerin aktardığına göre, Kadıköy’deki Gaam Burger adlı mekan polislere LGBTİ+’ların konumunu söyledi.

Akşam 18.00 sularında LGBTİ+’lar Kadıköy Ziverbey’de tekrar buluştu ve tekrar yürüdü. Bu yürüyüşün ardından 5 LGBTİ+ aktivisti daha gözaltına alındı.

Bugün farklı noktalardan alana çıkmaya çalışan en az beş ayrı gruptan en az 65 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan kişiler hastane kontrollerinin ardından İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü ve saat 00.00 civarı farklı hastanelerden serbest bırakıldı.

“Siz yasak koydukça yeni yollar açtık”

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi, düzenlediği basın açıklamasında özgürlük mücadelesinin en ön saflarında lubunyaların ve kadıların olacağını vurgulayarak “bedenlerimiz de, örgütlenmemiz de, mücadelemiz de denetlenemez” dedi. Gazeteci arkadaşları Yıldız Tar’a da özgürlük isteyen komite tarafından okunan basın metninin tamamı şu şekilde:

Bize çekilen bu barikatlar, kapatılan mahalleler, sokaklar, ilçeler, meydanlar… Bugün biz yürüyeceğiz diye bütün kent abluka altına alındı. Kamusal alanı bizlere kapatabileceğinizi, bizi görünmez kılabileceğinizi sanıyorsunuz. Oysa yürüyüşümüz de, örgütlülüğümüz de, varoluşumuz da engellenemez. Bizler bu kentin yabancısı değiliz; bu sokakların, bu meydanların, bu hayatın parçasıyız. Kamusal alan hepimizindir. Taktık tokuşturduk sardık sürüştürdük, inadına göründük inadına parladık.

Yıllardır bizlere kapattığınız meydanlardan, sokaklardan ve yaşam alanlarından vazgeçmedik. Yasaklarınızın arasındaki her çatlaktan sızdık, birbirimizi bulduk, dayanışmayı büyüttük. Çünkü biliyoruz ki barikatlarınız, iktidarınız kadar kırılgan. Siz baskıyı artırdıkça biz dayanışmayı büyüttük; siz yasak koydukça biz yeni yollar açtık. Geçmişte olduğu gibi bugün de özgürlük mücadelesinin en ön saflarında lubunyalar, translar, kadınlar olacak. Yurttaş olduğumuz, eşit ve özgür yaşayabildiğimiz bir toplumu birlikte kuracağız.

Korkmadan, saklanmadan, boyun eğmeden buradayız. Tüm görünen, gizlenmek zorunda kalan lubunyalar için açık kimliğimizle, açık çağrımızla buradayız. Açığız, saçığız. Saklı değiliz; örgütlüyüz, birlikteyiz. Sesimizi baskıyla, sloganlarımızı yasaklarla susturamazsınız. Hayatlarımızı yargı paketlerinizle, keyfi yasaklarınızla, nefret politikalarınızla düzenleyemezsiniz. İntersekslerin bedenlerine zorla müdahale edilerek, transların beden uyumlama süreçleri yasaklanarak var oluşumuzu bitiremeyeceksiniz; her nesilde yeniden doğacağız. LGBTİ+ bayraklarımızı da, kimliklerimizi de, varoluşlarımızı da suç ilan etmenize izin vermeyeceğiz. Devletin hukuksuz fiili yasaklarını da, nefreti yasallaştırmaya çalışan düzenlemeleri de meşru görmüyoruz.

Seçim meydanlarında bizi hedef gösterenler, toplumu kutuplaştırarak iktidarını sürdürmeye çalışanlar bilsin ki; aile söylemi üzerinden örgütlediğiniz nefret kampanyaları da, bizleri günah keçisi ilan eden siyasetiniz de sonuç vermeyecek. Biz LGBTİ+’lar ne sokaklarımızı, ne siyaseti, ne de hayatlarımızı sizlere bırakacağız.

Bizlere barikat kuran polis; kadın katillerine, çocuk istismarcılarına, patronların iş cinayetlerine, emeği sömüren düzene aynı kararlılıkla barikat kurmuyor. Hakkını arayan işçiye, öğretmene, öğrenciye, kadına ve LGBTİ+’lara yöneltilen şiddet; bu düzenin kimi koruduğunu, kimi hedef aldığını açıkça gösteriyor.

Lubunya dostlarımız; bu siyasal iklimin insanları nasıl yalnızlaştırdığını, yoksullaştırdığını, umutsuzluğa sürüklediğini biliyoruz. Barınma hakkının gasp edildiğini, sağlığa erişimin zorlaştırıldığını, güvencesizliğin hayatlarımızı kuşattığını biliyoruz. Ama yalnız değilsiniz. O eski kalabalıklar hâlâ burada. Dayanışma hâlâ burada. Biz birbirimizi bırakmadık, hiçbir yere gitmedik.

Bizleri yasaklayamazsınız. Arzularımız, kimliklerimiz, cinselliğimiz, bedenlerimiz, dönüşüm süreçlerimiz, hormonlarımız yasaklanamaz. Politik varlığımızı, kamusal görünürlüğümüzü nefret söylemleriyle, yasalarla, kolluk şiddetiyle ortadan kaldıramazsınız.

Bugün belki hepimiz aynı sokakta değiliz. Ama bizlere yasakladığınız her sokağın köşesinden yeniden çıkacağız. Eğer bu sokaklar yasaksa, bu kentin her yeri mücadele alanımızdır. Bir lubunyanın sesi hepimizin sesidir. Birimize yönelen saldırı hepimizedir. Bizi susturmaya çalışanlara karşı birbirimizin sesi, bizi yalnızlaştırmaya çalışanlara karşı birbirimizin omzu oluyoruz.

Bugün bu sokaklarda yalnızca lubunyalar yok. Devlet aileci politikalarla kadınların kazanımlarına saldırırken LGBTİ+ düşmanlığını bilinçli bir siyasal araç olarak kullanıyor. Kadın hareketi ile LGBTİ+ hareketini birbirinden koparmaya, feminist mücadeleyi daraltmaya çalışıyor. Ama başaramayacak. Bugün bu sokaklarda feministler, işçiler, öğrenciler, emekçiler, demokratik kitle örgütleri ve farklı toplumsal mücadelelerin yol arkadaşları birlikte yürüyor. Çünkü özgürlüğün yolu birbirimizle kurduğumuz dayanışmadan geçiyor.

Yıllardır aynı bahaneler tekrar ediliyor: Genel ahlak, aile, hayasızlık… Kelimeler değişiyor ama devletin LGBTİ+’lara yönelik baskısı değişmiyor.

Devlet erkek şiddetini, polis şiddetini ve nefreti meşrulaştırırken bizim bedenlerimizi, kimliklerimizi ve cinselliğimizi “müstehcenlik” ve “hayasızlık” diyerek hedef alıyor. Oysa ahlaksız olan görünür bedenlerimiz değil; baskıdır, şiddettir, yasaklardır. Ahlaksız olan bizim hayatlarımız değil, insanların yaşam hakkını hiçe sayan politikalardır.

Her gün bir transın, kadının öldürüldüğü haberleriyle uyanıyoruz. Biz translar artık öldürülmek değil; yaşamak, yaşlanmak ve ecelimizle ölmek istiyoruz. Bu devletin bizlere güvenli bir yaşam borcu var. Bugün burada Hande, Okyanus Efe, Poyraz, Roşin Çiçek, Cindy Çağla, Ecem Seçkin ve yaşam hakkı elinden alınan tüm arkadaşlarımız için de bulunuyoruz. Yas tutma hakkımızı bile engellemeye çalışanlardan korkmuyoruz. Haklarımızla birlikte yaşamak, eşit yurttaş olmak, yasımızı tutabilmek istiyoruz.

Direniş bizim için hayati. Tıpkı erişimi engellenmeye çalışılan hormonlarımız gibi. Hormona erişim temel bir sağlık hakkıdır. Bu hakkı savunan arkadaşlarımız işkenceyle gözaltına alınırken bile mücadelemizden vazgeçmiyoruz.

NATO Zirvesi öncesi sırf tüm muhaliflere gözdağı vermek için 178 kişi hukuksuzca tutuklandı, tutuklananlar arasında mücadele arkadaşımız ve gazeteci Yıldız Tar da bulunuyor. Yıldız, sadece gazeteci değil ve tutuklanmasının ne anlama geldiğini yine en iyi biz biliyoruz. Bugün, uğradığımız tüm hak ihlâllerini kamuoyuna duyuran Yıldız için de yürüyoruz.

Hormon kısıtlamaları, beden uyum süreçlerine yönelik keyfi engeller, yaş sınırlarının artırılması ve sürekli gündeme getirilen nefret düzenlemeleri; bedenlerimizi ve hayatlarımızı denetleme girişimleridir. Ama bedenlerimiz de, örgütlenmemiz de, mücadelemiz de denetlenemez.

Faşizme karşı direneceğiz. Gücümüzü bu topraklarda yıllardır direnen bütün lubunyalardan alıyoruz. Depremde dayanışma ağlarının dışında bırakılan lubunyalardan, seks işçisi lubunyalardan, göçmen lubunyalardan, Kürt lubunyalardan, savaşlara karşı direnen dünyanın dört bir yanındaki LGBTİ+’lardan alıyoruz. Çünkü bizim mücadelemiz yalnızca hayatta kalma mücadelesi değil; sömürüsüz, eşit, özgür bir yaşamı birlikte kurma mücadelesidir.

Lubunyaların, transların, kadınların ve bütün ezilenlerin özgür ve eşit yaşayacağı bir dünyayı kurmaktan vazgeçmeyeceğiz.

NEFRETE İNAT YAŞASIN HAYAT!”

Trump Towers önünde eylem: “Savaşa değil halka bütçe”

NATO’ya Hayır Koordinasyonu, İstanbul’daki Trump Towers önünde bir araya gelerek 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanacak NATO zirvesine karşı basın açıklaması düzenledi.

Fotoğraf: Müberra Ünsal / Muzır.org

Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanan NATO Liderler Zirvesi öncesinde, NATO’ya Hayır Koordinasyonu öncülüğünde İstanbul’da NATO Zirvesi’ne ve zirve öncesi yapılan tutuklamalara ilişkin basın açıklaması düzenlendi.

İstanbul’daki eylemin adresi Şişli’de bulunan Trump Towers önü oldu. Çok sayıda siyasi parti, sendika ve kitle örgütünün katıldığı eyleme DEM Parti Milletvekili Özgül Saki ile Emek Partisi Milletvekili İskender Bayhan da destek verdi.

“NATO ve Emperyalist Savaşa Karşı Birlik” platformu ile birçok siyasi yapının oluşturduğu koordinasyon, İstanbul’daki eylemde ortak bir pankart açtı. “Emperyalist savaş örgütü NATO ve Trump istenmiyorsunuz” yazılı pankartın arkasında toplanan kalabalık, savaş ve NATO karşıtı sloganlar attı. Eylem esnasında katılımcılar “Savaşa değil halka bütçe,” “Katil ABD, işbirlikçi AKP” ve “NATO’dan çıkılsın, üsler kapatılsın” yazılı dövizler taşıdı.

“Arkadaşlarımız serbest bırakılsın”

Yapılan basın açıklamasında Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve askeri üslerin kapatılması talep edildi. Açıklama esnasında öne çıkan başlıca talepler şunlar oldu:

  • Tüm NATO üsleri kapatılmalı,
  • NATO’dan derhal çıkılmalı,
  • Dünyanın en büyük savaş ve saldırganlık örgütü olan NATO dağıtılmalı,
  • Dünyanın kanlı paylaşım savaşlarının hazırlığı olan silahlanma yarışı durdurulmalı,
  • Eğitimden sağlığa, barınmadan sosyal haklara kadar emekçi halkların en temel ihtiyaçlarından kesilerek silahlanmaya aktarılan devasa bütçelere son verilmeli,
  • NATO’ya ve emperyalizme karşı çıkmak suç değildir! İstanbul’da ve Ankara’da tutuklanan yüzlerce sosyalist, devrimci, ilerici ve demokrat mücadele arkadaşımız derhal serbest bırakılmalıdır.

“Sizi istemiyoruz!”

“Emperyalizmin kanlı suç örgütü NATO’nun liderleri 7-8 Temmuz’da ülkemize geliyor” diyerek başlatılan basın açıklamasında AKP iktidarı ve sermaye düzeni aktörlerinin bu zirveyi “bir fırsat” olarak gördüğü ve tüm Türkiye’yi bir açık hava hapishanesine çevirdiği ifade edildi. Açıklamanın devamında şu ifadeler yer aldı:

“7-8 Temmuz öncesinde devrimci, yurtsever, demokrat, ilerici ve sosyalist güçleri kolluk güçleri ile baskı altına alan, Valilik kararları ile en basit ‘demokratik’ hakkı bile hiçe sayan AKP iktidarı, adeta ülke çapında bir sürek avı başlatmış durumda. Zirve öncesinde şimdiden sayıları yüzlerce olan gözaltı ile anti-emperyalist tepkileri baskı altına alacağını düşünen AKP iktidarı, fırsat bu fırsat diyerek ‘kraldan çok kralcı’ bir şekilde davranıyor. Emperyalistleri memnun etmek adına ülkenin başkentini felç eden, yüzbinlerce emekçiyi yerinden etmeyi ‘güvenlik’ bahanesi ile göze alan, Macron ve Trump gibi figürler için ‘özelleşmiş’ alanlar tahsis eden iktidar emperyalistlerin gözüne girmeye çalışıyor.

Ancak bilsinler ki; fena halde yanılıyorlar.

Yanılıyorlar; çünkü unuttukları bir gerçek var ve bu gerçeği biz kendilerine buradan yeniden hatırlatıyoruz: Bölgemizin anti-emperyalist birikimini hiçe saymayın! Gazze’nin, Kudüs’ün, Bağdat’ın, Tahran’ın sokaklarını kana bulamış olabilirsiniz ama 6. Filoyu ve Komer’i asla unutmayın! Gazze’nin, Kudüs’ün Bağdat’ın, Tahran’ın sokaklarından yükselen halkların direnişinin sesi bugün İstanbul’un, Ankara’nın sokaklarında da bir kez daha kendini göstermektedir. Bölgemizde sizinle işbirliği yapacak hükümetler, patronlar ve siyasi çevreler bulabilirsiniz ama bu toprakların emekçileri, gençleri, kadınları, aydınları sizi istemiyor!

Bu nedenle bir kez daha söylemek istiyoruz, Yugoslavya’yı parçalamasıyla, Libya ve Afganistan’a saldırılarıyla, Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanında ilerici güçlere dönük kontrgerilla faaliyetleri, siyasi operasyonlar ve darbelerle tanıdığımız NATO’yu ve onun temsilcilerini topraklarımızda istemiyoruz.

Filistin topraklarında devam eden soykırımın ortağı olan, İran’da masum kız çocuklarını katleden, Venezuela Devlet Başkanı’nı kaçıran, Küba’yı her gün tehdit eden ve ABD egemenliğini koruma çabası içinde sağa sola saldıran haydut Trump’ı topraklarımızda istemiyoruz! “Size demokrasi değil monarşi yakışır” diyerek bölge halklarını aşağılayan, istismarcı Epstein’in dostu, Trump’ın elçisi Tom Barack’ı topraklarımızda istemiyoruz!

Savaş ve işgallere yenilerini ekleme planlarına izin vermeyeceğiz. Burjuvazinin çıkarlarını temsil eden AKP iktidarı, Tom Barack’ın da ifadesiyle meşruiyetini Trump’tan alıyor. Trump’ın da söylediği gibi, “biz ne dersek Erdoğan onu yapıyor!”. Meşruiyetini emperyalizmin iki dudağı arasına bırakanları istemiyoruz!

AKP iktidarı, emperyalist dostlarıyla birlikte demokratik hakların, özgürlüklerin, emekçilerin kazanımlarının en küçük bir kırıntısına bile tahammül edemiyor; bunları ayaklar altına alıp tamamen yok etmek istiyor.

Emperyalizm askeriyle, üsleriyle, NATO’su ile bölgemize yeni bir deli gömleği giydirmek, yeni kurşun askerler yaratmak istiyor.

NATO’su, Trump’ı, Barack’ı, askeri üsleri, Saray’ı ve tüm işbirlikçileri…

Hiçbiriniz bu topraklarda ve dünyanın hiçbir yerinde istenmiyorsunuz!

Emperyalizme karşı mücadelenin ve öfkenin sokaklarda nasıl büyüyeceğini göreceksiniz.”

“Emperyallizme karşı duralım”

Emperyalizme meydan okuyan işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler ve aydınlar olarak bir arada olduklarını söyleyen Koordinasyon, “Siyonizm ve soykırım destekçileri, işgalci katiller Saray’ın dostu olabilir. Ama bilsinler ki; biz onurumuz, ülkemiz ve tüm dünya halkları adına ayaktayız ve on milyonlarız” dedi ve açıklamayı şu ifadelerle sonlandırdı:

“Bugün burada toplananlar olarak başta 7-8 Temmuz tarihlerinde zirvenin yapılması planlanan Ankara olmak üzere, Türkiye’nin dört bir yanında NATO’ya ve emperyalist politikalara karşı halklar arası barışın ve halkların sesini yükseltiyoruz. Bugün İstanbul, Ankara ve İzmir’de başlayan yürüyüşümüz Adana’da, Malatya’da, Diyarbakır’da ve emperyalizmin varlığının olduğu her yerde sesimizi büyüteceğiz.

Emperyalistlerin emir ve desteğiyle Filistin’de, İran’da, Lübnan’da, Suriye’de masum kardeşlerimiz öldürülürken, bölgemizde yeni savaş ve yıkım politikalarının merkezi olmak istemiyoruz. Bu ülkenin emekçilerini, kadınlarını, gençlerini, aydınlarını sesimizi yükseltmeye; tüm yurttaşlarımızı emperyalizme karşı durmaya ve NATO’nun emperyalist savaş zirvesine ve temsilcilerine karşı istenmediklerini gösterecek tepkiyi örmeye çağırıyoruz!”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.