Şırnak’ta 2015 yılında öldürülen ve cansız bedeni zırhlı polis aracına bağlanarak kilometrelerce sürüklenen Hacı Lokman Birlik davasında Anayasa Mahkemesi (AYM), soruşturmanın etkisiz yürütülmesi nedeniyle yaşam hakkının usul boyutunun, cenazeye yönelik muamele nedeniyle de insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiğine hükmetti.
Anayasa Mahkemesi (AYM), 2015 yılında Şırnak’ta yaşamını yitiren ve cenazesi polis aracına bağlı bir şekilde kilometrelerce sürüklenen Hacı Lokman Birlik’in öldürülmesine ve cenazesine yönelik muameleye ilişkin bireysel başvurunun gerekçeli kararını açıkladı.
Mahkeme,
Güvenlik güçlerinin ölümcül güç kullanımında yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edilmediğine,
Soruşturmanın etkili yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine,
Cenazenin zırhlı araca bağlanarak sürüklenmesi nedeniyle ise insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiğine karar verdi.
Mahkeme, dosyanın yeniden soruşturma yapılması için Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine de hükmetti.
Karara göre, 3 Ekim 2015’te Şırnak Cumhuriyet Mahallesi’nde meydana gelen olayla ilgili kolluk tutanaklarında, bölgede hendek ve barikatların bulunduğu, polis ekiplerine uzun namlulu silahlar ve roketatarla ateş açıldığı, Demir-6 kodlu zırhlı araca roketatar mermisi isabet ettiği belirtildi. AYM, kamera kayıtları ve dosyadaki delillere dayanarak Hacı Lokman Birlik’in roketatarlı saldırı sırasında güvenlik güçlerinin ateşiyle öldüğünü söylemişti. Olayın yaşandığı dönem, Dicle Haber Ajansı (DİHA) ise Birlik’in aldığı yarayı tedavi ederken polis tarafından vurulduğu bildirmişti.
İlke TV’ye konuşan başvurucu avukat Ramazan Demir, güvenlik güçlerinin çatışmalı süreçlerde meydana gelen ölümlere ilişkin “meşru müdafaa” yaklaşımının bu dosyada da sürdürüldüğünü belirtti.
“İnsan haysiyetiyle bağdaşmayan müdahale”
AYM, ölüm sonrasındaki sürece ilişkin ağır tespitlerde bulundu. Kararda, Birlik’in cenazesinin zırhlı araca iple bağlanarak sürüklendiği, bu sırada hakaret içerikli sözler sarf edildiği, görüntülerin basın ve sosyal medyada dolaşıma girdiği belirtildi. Mahkeme, bu muamelenin yakınları açısından ölümün doğal acısını aşan bir elem yarattığını ve “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele” niteliğinde olduğunu değerlendirdi.
Soruşturma sürecindeki ihmallere de dikkat çeken AYM, olayın 2015’te yaşanmasına rağmen cenazeyi sürükleyen polislerin ifadelerinin ancak 2016-2017 arasında alınabildiğini, talimatı verdiği değerlendirilen emniyet müdürünün ifadesinin ise uzun süre alınmadığını tespit etti. Mahkemeye göre soruşturma, karar tarihi itibarıyla yaklaşık 10 yıl 3 aydır sonuçlanmadan sürüyor.
Mahkemeye göre, yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine, insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının hem maddi hem usul boyutuyla ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar verdi. Kararın bir örneğinin yeniden soruşturma yapılması için Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine hükmedildi.
Hacı Lokman Birlik’e ne olmuştu?
Hacı Lokman Birlik, 3 Ekim 2015’te Şırnak Cumhuriyet Mahallesi’nde, sokağa çıkma yasağı ilan edilen ve çatışmaların sürdüğü bir dönemde hayatını kaybetti. Olayın en çok tepki çeken boyutu ise ölüm sonrasında yaşandı: Birlik’in cansız bedeni, zırhlı araca iple bağlanarak kilometrelerce sürüklendi. Görüntüler basına ve sosyal medyaya yansıdı. Birlik’in otopsi raporunda bedenine 28 merminin isabet ettiği ve bunların en az 17’sinin öldürücü nitelikte olduğunun tespit edilmişti.
Cenazenin sürüklendiği anlarda polisler arasında geçen telsiz konuşmaları dosyaya delil olarak girmişti. Kayıtların basına yansıyan bir bölümü şöyle:
00:24:17 – Asayiş anlaşıldı fotoğraf çekebilirsiniz, fotoğraf çekin. 00:48:14 – Asayiş doğru değil, şahsı alamadık, ona kanca takalım mı müdür? 00:48:20 – Asayiş doğrudur. Kanca şuan kanca geçmiş olması lazım, kanca vasıtası ile sürükleyip çıkartalım oradan. 00:48:26 – Asayiş anlaşıldı. Şu an seyyar kancası olan ekip var mı? 00:49:00 – Asayiş bende bunu çekecek ip halat var. Sen de… Ben bunu çeke çeke götürürüm 00:49:07 – Asayiş anlaşıldı. Biz ön tarafa geçiyoruz. Siz o kancayı takın. 00:49:16 – Asayiş tamam abi sen öne doğru çık, onu sütreye ben arabayla yanaşacağım, ipi bağlayacağım tamam mı? 00:52:52 – Asayiş çıkış yapıyorsun diye anlaşıldı. Çekiyor musun yani? 00:52:57 – Asayiş şimdi çekmeye başlayacağım abi. Arkamdan siz de kontrol edin tamam mı? 00:53:38 – Asayiş efendim güvenlik açısından uygun olursa en son siz terk edin burayı. 00:54:09 – Asayiş efendim bu p…çi nereye götürelim. 00:54:39 – Asayiş Emniyet Müdürlüğüne götürün. 00:55:28 – Asayiş bu çeken ekip karakolun önüne alalım. Bunu alalım etrafa görüntü vermeyelim. Arkanda duruyorum. Kapatıyorum yolu. Bunu alalım öyle içerde götürelim.
Failler cezasız bırakıldı
Olayın ardından resmi makamlar, aralarında sürükleme eyleminin de bulunduğu 6 polisten yalnızca 2’sinin görevden alındığını duyurmuştu. Ancak bu polislerin “cinayet” veya “işkence” suçlamasıyla değil, “yürüttüğü operasyonlara gölge düşürdükleri” gerekçesiyle uzaklaştırıldığı, kısa süre sonra da farklı bölgelerde göreve devam ettikleri ortaya çıkmıştı.
Birlik’in davasını takip eden avukatlar, ateş eden polisler hakkında “kasten öldürmek”, cenazeyi sürükleyenler hakkında “kişinin hatırasına hakaret etmek” ve “görevi kötüye kullanmak”, olayı gören diğer polisler hakkında ise “işlenen suçu bildirmemek” ve “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” suçlamalarıyla suç duyurusunda bulunmuştu. Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı ise 6 polis hakkında yalnızca “kişinin hatırasına hakaret etmek” suçlamasıyla soruşturma başlattı.
Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, ilgili polislerin görevden men edildiğini açıklamış olsa da bu polislerin farklı emniyet müdürlüklerinde göreve devam ettiği sonradan anlaşıldı. Tepkilerin büyümesi üzerine yalnızca 4 polis hakkında “kıdem durdurma” cezası verildi. Cenazenin bağlandığı zırhlı araçta telsizle konuştuğu belirlenen dönemin Özel Hareket Şube Müdürü ile bir birinci sınıf Emniyet Müdürü hakkında ise herhangi bir işlem yapılmadı. Savcılığın ifade almasını istediği polislerin ifadeleri 6 ay sonra alınabilirken telsiz kayıtlarında adı geçen bazı polislerin yalnızca kimlikleri belirlenmişti, ifadeleri ise alınmamıştı.
Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesi, Kocaeli’de kaldığı eve düzenlenen baskın sonrasında gözaltına alınan Niha+ muhabiri Abbas Vural 4 gündür gözaltında tutuluyor. Vural bugün emniyette ifade verecek.
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da düzenlecek NATO Zirvesi’nden bir gün önce (5 Temmuz), Kocaeli’nde kaldığı eve baskın düzenlenerek gözaltına alınan Niha+ muhabiri Abbas Vural, bugün emniyette ifade verecek.
Evin kapısını kırarak içeri giren polisler, Vural ile birlikte evde bulunanları darp ederek gözaltına almıştı. Vural’ın gözaltı süresi ertesi gün 4 güne çıkarılmıştı.
Avukat Elif Yetigen, Vural ile birlikte gözaltında bulunanların Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’nde bugün ifade işlemlerinin başlayacağını bildirdi.
Ne olmuştu?
Abbas Vural, 5 Temmuz tarihinde Kocaile’nde kaldığı evin basılması sonucu gözaltına alındı. Edinilen bilgilere göre özel harekat ve Terörle Mücadele Şube (TEM) polisleri birlikte dün (5 Temmuz) sabah saatlerinde Vural’ın kaldığı evin kapısın kırarak içeri girdiler. Evdekileri darp ederek uyandıran polisler Vural ve beraberindekileri ters kelepçeyle yere yatırdılar. Telefon ve bilgisayarlara el koyan polisler, elektronik cihazların şifrelerini aldıktan sonra, evdekilerin kimlik tespitini yaptılar ve üzerlerini değiştirmelerine izin vererek gözaltına aldılar.
Avukat Elif Yetigin, dosyada gizlilik kararı olduğu için Vural’ın ne ile suçlandığını henüz bilmediklerini belirterek, savunma avukatlarının ifade işlemlerine kadar dosyayı incelemelerine izin verilmediğini söyledi.
7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek olan NATO Zirvesi öncesinde yapılan ev baskınlarında gözaltına alınanlar arasında bulunan Niha+ muhabiri Abbas Vural’ın dosyasındaki gizlilik kararı sürerken, gözaltı süresi 4 güne uzatıldı.Vural’ın gözaltına alınırken darp edildiği öğrenildi.
Abbas Vural’ın misafir olarak kaldığı evin kapısını kıran polisler, evdeki eşyaları ve kitapları dağıttı, Foto: Niha+
Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde yapılması planlanan NATO Zirvesi öncesinde dün (5 Temmuz) yapılan ev baskınıyla gözaltına alınan Niha+ muhabiri Abbas Vural’ın gözaltı süresi 4 güne uzatıldı.
Avukat Elif Yetigin, dosyada gizlilik kararı olduğu için Vural’ın ne ile suçlandığını henüz bilmediklerini belirterek, savunma avukatlarının ifade işlemlerine kadar dosyayı incelemelerine izin verilmediğini söyledi.
Abbas Vural
Kapı kırılarak eve baskın düzenlendi
Bu arada Abbas Vural’ın gözaltına alınmasına dair bilgiler de netleşmeye başladı. Edinilen bilgilere göre özel harekat ve Terörle Mücadele Şube (TEM) polisleri birlikte dün (5 Temmuz) sabah saatlerinde Vural’ın kaldığı evin kapısın kırarak içeri girdiler. Evdekileri darp ederek uyandıran polisler Vural ve beraberindekileri ters kelepçeyle yere yatırdılar. Telefon ve bilgisayarlara el koyan polisler, elektronik cihazların şifrelerini aldıktan sonra, evdekilerin kimlik tespitini yaptılar ve üzerlerini değiştirmelerine izin vererek gözaltına aldılar.
Polisler, baskın sırasında kapıyı kırarak içeri girdi, Foto: Niha+
Söz konusu uygulamayı doğrulayan Avukat Yetigin, aralarında muhabirimiz Vural’ın da olduğu kişilerin, yaşanan darp ve kötü muameleyi gözaltı sonrasında götürüldükleri hastanedeki sağlık muayenelerinde kayda geçirdiklerini belirtti.
Polisler Vural’ın misafir olarak kaldığı evdeki eşyaları ve kitapları dağıttı, Foto: Niha+
Ne olmuştu?
NATO zirvesi öncesi Türkiye genelinde yapılan gözaltı operasyonları dün (5 Temmuz) devam etmişti. İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Antalya, Dersim, Urfa, Çanakkale ve Bursa’da düzenlenen eş zamanlı ev baskınlarında aralarında akademisyenler, hukukçular, öğrenciler, sendikacılar ve siyasi parti temsilcilerinin de bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alınmıştı. Gözaltıların bir kısmının NATO Zirvesi öncesinde yapılan “Turkuaz operasyonu” kapsamında olduğu biliniyor.
Gözaltına alınanlar arasında Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şube Başkanı Av. Ezgi Önalan ile dernek üyesi Av. Yunusemre Işık; Halkevleri GYK üyesi Gürkan Gülseven, Antalya Halkevi Başkanı Gülcan Şahin ve şube yönetiminin tamamı; Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Gençliği ve Kaldıraç Hareketi üyelerinin yanı sıra Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın merkez ve yerel yöneticileri (Yiğit Pertev, Diğde Simay Pertev, Mehmet Akif Karaca); akademisyen Sibel Özbudun ile yazar Temel Demirer de bulunuyor.
Ayrıca Niha+ muhabiri Abbas Vural, T24 dış haberler editörü Buse Söğütlü ve Oda TV editörü Ceren Erdoğdu‘nun gözaltına alınmasına DİSK Basın-İş ve Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) gibi basın meslek örgütleri sosyal medya hesaplarından tepki göstermişti.
15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısındacansız bedeni bulunan üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in bedeninde bulunan iki erkek DNA’sının kime ait olduğu hâlâ açıklanmadı. Silvan’da Rojin’in adının yer aldığı park tabelasına yapılan saldırının ardından Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, dosyadaki ihmalleri ve çelişkileri değerlendirdi.
Fotoğraf: Ekmek ve Gül
Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde bulunan Rojin Kabaiş Parkı’nda, 27 Eylül’de kaybolan ve cansız bedeni 18 gün sonra Van Gölü’nde bulunan Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı bir tabela, 18 Haziran’da kimliği belirlenemeyen kişi veya kişiler tarafından kurşunlanmıştı.
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi olan Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 tarihinde kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. 18 gün süren aramaların ardından, Kabaiş’in cansız bedeni 15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında bulunmuştu. Kabaiş’in ölümüyle ilgili sık sık “intihar” iddiaları öne sürülse de Adli Tıp Kurumu (ATK) raporlarında çıkan bulgular, Kabaiş davasının bir cinayet davası olduğunu ortaya çıkarmıştı. “İntihar” söylemiyle delillerin incelenmesini engelleyen girişimlere karşı Kabaiş davası yaklaşık iki yıldır devam ediyor. Rojin’in faillerinin bulunması amacıyla kurulan Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları ise şu an 16 Nisan’da başlattığı imza kampanyasını yürütüyor.
Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, Kabaiş davasındaki sürecin çelişkili yapısını ve Silvan’da Rojin Kabaiş’in fotoğrafının olduğu park tabelasına yapılan saldırının boyutunu değerlendirdi.
“Silvan’daki saldırı basit bir olay değil”
Silvan’da Rojin Kabaiş Parkı’na yapılan saldırının basit bir olay olmadığını vurgulayan Çoban, saldırının katledilen bir kadının anısına ve mücadelesine yönelik olduğunun altını çizerek “Rojin Kabaiş’in adını her duyduğumuzda devlet ve kurumlarının bir kadının ölümünü şüpheli bırakmak için nasıl çırpındığını hatırlıyoruz. Kadınların bu çırpınışları nasıl boğduğunu ve ısrarlı adalet mücadelesi sonucu dosyanın seyrinin nasıl değiştiğini biliyoruz. Rojin Kabaiş’in failleri yargılanana kadar adalet mücadelemiz asla bitmeyecektir ve bizi sindirme hedefiyle gerçekleştirilen tüm saldırılar boşa düşecektir” dedi.
Rojin Kabaiş’in soruşturma ve yargı süreçlerinde sık sık çelişkilerin ve ihmallerin yaşandığını dile getiren Çoban, bu ihmallerden ilkinin cuma günü kaybedilen Rojin’in dosyasına savcının ancak salı günü atandığını hatırlattı. Çoban’a göre bu durum, erkek yargı tarafından dosyada etkin soruşturma yürütülmediğinin bir göstergesi.
Dosyada bir dizi ihmal ve çelişki
Rojin’in cansız bedeninin Mollakasım Köyü yakınlarında, Van Gölü kıyısında akıntının tersi yönünde bulunduğunu söyleyen Çoban, akıntının tersi yönünde bulunmasına rağmen ölüm nedeni olarak suda boğulması ve intihar ettiği üzerinde ısrarla durulduğunu belirtti.
Çoban’a göre Rojin’den haber alınmadığı 18 gün boyunca etkili bir arama çalışması yürütülmemesi örneğiyle başlayan ve şu ana kadar süren bir dizi ihmal ve algı operasyonu söz konusu:
“Aradan neredeyse 2 yıl geçmesine rağmen Rojin’in telefonu hâlâ açılmadı. Ancak kaybedildiği ilk zamanlarda sözde Rojin’in Google aramaları sosyal medya üzerinden yaygın paylaşılarak intihar algısı yaratılmaya ve pekiştirilmeye çalışılmıştı. Detaylı inceleme yapılmadan sunulan ilk adli tıp raporu, ‘suda boğulma’ diyerek Rojin’in akıbetini muğlak bıraktı. Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları’nın, ailenin ve birçok kentten öğrencinin yarattığı basınç ile ATK ikinci bir rapor hazırlamak durumunda kaldı ve iki erkek DNA’sının Rojin’in göğüslerinde ve vajinasının iç kısmında bulunduğu açıklandı. Ancak bu gelişmenin de üzerinden aylar geçmesine rağmen halen iki erkek DNA’sının kime ait olduğu açıklanmış değil. Savcılık ve Adalet Bakanlığı ise bütün bu apaçık delillere rağmen intihar mı cinayet mi çözmeye çalışıyoruz şeklinde açıklama yapıyor. Rojin’in kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca birçok ihmali görüyoruz, biliyoruz. Neredeyse 2 yılın ardından hala bu ihmallere sebep olan sorumluların sorgulanıp yargılanmadığını da görüyoruz.”
Dosyanın başından beri Rojin için etkin soruşturma yürütülmediğini ve cinayetin şüpheli bırakılmak istendiğini söylediklerini vurgulayan Çoban, “Biz kadınlar Rojin’in ölümünün şüpheli olmadığını, faillerin korunduğunu söyleyerek mücadeleyi büyütüyoruz” dedi.
“Devlet Kürt kadınını yalnızlaştırmaya çalışıyor”
“Kürdistan’da genç kadınlara yönelik özel savaş politikalarının bir boyutu olarak faillerin cezasızlıkla adeta ödüllerildiği, korunduğu ve aklandığını söyleyebiliriz” diyen Çoban, bunun özellikle üniversitelerde kampüslere devlet tarafından sokulan asker, polis, jandarma ve korucuların genç Kürt kadınlarını okuldan ve arkadaşlarından uzaklaştırarak, yalnızlaştırmaya çalışarak Kürt kadınının kimliğini ve iradesini yok etmeye çalıştığını belirtti.
Çoban, Kürt şehirlerindeki özel savaş politikalarının örneği niteliğinde olan belli kadın cinayeti ve intiharı vakalarını şöyle sıraladı:
“İpek Er’e cinsel saldırıda bulunan uzman çavuş Musa Orhan’ın erkek devlet tarafından korunup aklanmasının ardından İpek Er intihara sürüklenerek katledildi. Gittiği karakolda Türkçe bilmediği için ana dilinde ifadesi alınmayan Fatma Altınmakas şikayetçi olmak istediği erkek tarafından katledildi. Gülistan Doku dosyasında erkek devletin bütün kademelerinden kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca suç ortaklığını biliyorduk ki geçtiğimiz aylardaki gelişmelerle Vali Tuncay Sonel’in dahi tutuklanmasında gördük. 6 yıl boyunda unutturulmaya ve kapatılmaya çalışılan dosyada, gelişmeler ise ancak kadınların ve ailesinin ısrarlı mücadelesiyle mümkün oldu. 16 Haziran’da ise Siverek’te evlenmeyi reddettiği erkek tarafından bir kadın kaçırıldı, korucu ailesinin de işbirliğiyle de alıkonuldu ve cinsel saldırıya uğradı. Fail Berat S. ve korucu ailesi ise cezasızlık politikaları yüzünden elini kolunu sallayarak gezebiliyor.”
Çoban’a göre, “şüpheli ölüm” söylemiyle Rojin Kabaiş dosyasının unutturulup kapatılmak istenmesi ve 2 yıldır otopside bulunan iki erkek DNA’sının hala kime ait olduğunun açıklanmayışı, faillerin korunup aklandığının ve erkek devletin cezasızlık politikalarının bir göstergesi niteliğinde.
“Rojin’i unutturmadık”
Adalet Komisyonları’nın kurulduğu andan itibaren “Rojin’e ne oldu?” sorusuyla hayatın her alanında olduğunu söyleyen Çoban, “Rojin’i unutturmayacağız dedik ve unutturmadık” dedi.
Çoban, her yerde Rojin’i göstermeye devam edeceklerini ve Rojin için adalet mücadelemizi büyüteceklerini vurguladı:
“Rojin’in bedenindeki iki erkek DNA’sının kimlere ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in delil olan telefonunun açılması talepleriyle başlattığımız bir imza kampanyamız var. Kampanyamızı büyütmek için sosyal medyadan paylaşım yapıyor, sokaklarda stant açıyoruz. İmza föylerimizi elden ele dolaştırıyor, imza kampanyamızın taleplerini yükseltiyoruz. İmza kampanyamız bir süre daha devam edecek. Rojin’siz 2. yıla doğru giderken gerçek adalet mücadelemizi sokaklarda, meydanlarda, yaşamın her alanında daha da yükselteceğiz.”
Çoban, Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları olarak her bir kadın için gerçek adaleti sağlama ve şüpheli kadın ölümlerini aydınlatma amacıyla hareket ettiklerini hatırlattı:
“Geçmişte şüpheli ölüm diyerek üzeri örtülen, unutturulan, faili belli olmayan kadın cinayetleri varken bugün ısrarlı mücadelemiz sayesinde, nerede şüpheli kadın ölümü haberi varsa orada aslında erkek yargının cezasızlık politikalarının bir boyutu olarak etkin soruşturma yürütülmediğini, faillerin korunup aklandığını bütün kamuoyu biliyor. Bundan sonrası ise bu cezasızlık politikaları son bulana kadar biz kadınların sokaklarda, üniversitelerde, mahallelerde gerçek adalet için bir araya gelerek, bazen meydanlarda eylemlerde, bazen duvarda yazılamalarda haykırışlarımızın birbirine karışmasıyla büyüyen mücadelemiz sonucunda gerçek adaleti sağlamaya devam edeceğiz.”
Rojin Kabaiş dosyasında yaşananlar
Kayboluşundan bugüne, dosyada yaşanan gelişmelerin ve ihmallerin kronolojisi
27 Eylül 2024
Rojin Kabaiş kayboldu
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi Rojin Kabaiş, kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kayboldu.
15 Ekim 2024
Cansız bedeni bulundu
18 gün süren aramaların ardından Rojin Kabaiş’in cansız bedeni, Van’ın Tuşba ilçesine bağlı Mollakasım köyünde, Van Gölü kıyısında bulundu. Ceset, aynı gün Van Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi, radyolojik inceleme, ölü muayenesi ve otopsi işlemleri yapıldı. Otopside yaklaşık 80 sürüntü örneği alınarak İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’ne gönderildi.
1 Kasım 2024
İlk DNA raporu: Bölge bilgisi eksik
İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’nin raporunda, Rojin Kabaiş’in vücudunda iki farklı erkeğe ait DNA profili tespit edildiği belirtildi. Ancak raporda bu DNA örneklerinin vücudun hangi bölgesinden alındığı açıklanmadı, örneklerde “şüpheli bir bulgu tespit edilmediği” sonucuna varıldı.
8 Eylül 2025
Rojin Kabaiş’e ilişkin paylaşımlar erişime engellendi
Rojin Kabaiş’in ölümünün şüpheli olduğunu belirten ve etkin bir soruşturma talep eden X paylaşımları, Van 8’inci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 8 Eylül 2025 tarihli ve 2025/32 sayılı kararıyla 200’den fazla paylaşım ve hesap erişime kapatıldı. Kararının Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinin başvurusu üzerine alındığı belirtildi.
25 Eylül 2025
Barolardan suç duyurusu
Van ve Diyarbakır Baroları, Adli Tıp Kurumu’nun DNA örneklerinin vücudun hangi bölgelerinden alındığı bilgisini bir yılı aşkın süre açıklamaması nedeniyle “ciddi ihmaller” iddiasıyla kurum hakkında suç duyurusunda bulundu.
10 Ekim 2025
İkinci DNA raporu: Bölgeler açıklandı
Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi Merkezi’nin dosyaya giren yeni raporunda, bir yıl önce tespit edilen iki farklı erkek DNA’sının sternal (göğüs) ve intravajinal (vajina) bölgelerden alındığı açıklandı. Raporda ayrıca, bu DNA’ların bulaş (kontaminasyon) yoluyla gelmiş olma ihtimalinin bertaraf edilemediği belirtildi.
15-16 Ekim 2025
Meclis önergesi ve TBMM’de ret
DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz’un dosyadaki ATK raporu çelişkilerinin araştırılması amacıyla Meclis Başkanlığı’na sunduğu araştırma önergesinin ardından, DEM Parti grubunun “Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili dosyada yaşanan bütün eksikliklerin araştırılması” başlıklı önergesi TBMM Genel Kurulu’nda AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.
Kasım 2025
Bulaş ihtimali bertaraf edildi
Adli Tıp Kurumu’nun hazırladığı ek raporda, Rojin Kabaiş’in vücudunda bulunan iki DNA örneğinin 134 kişiden alınan DNA ile karşılaştırıldığı ve eşleşme çıkmadığı için bulaş ihtimalinin ortadan kalktığı açıklandı. Bu gelişmeyle birlikte savcılığın şüphelendiği kişiler yönünden DNA karşılaştırması yapacağı bilgisi ortaya çıktı.
16 Nisan
İmza kampanyası başladı
Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları, faillerin bulunması amacıyla birçok kentte eş zamanlı bir imza kampanyası başlattı. Kampanya taleplerinin başında, DNA örneklerinin kime ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in telefonunun açılması yer alıyor.
18 Haziran 2026
Silvan’da park tabelasına saldırı
Silvan’da, Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı park tabelasına bir saldırı düzenlendi. Adalet Komisyonları, saldırıyı katledilen bir kadının anısına ve sürdürülen adalet mücadelesine yönelik bir hedef alma girişimi olarak değerlendirdi.
Kaynaklar: Van Adli Tıp Kurumu ve İstanbul Adli Tıp Kurumu raporları, TBMM önerge metinleri, Van ve Diyarbakır Baroları açıklamaları, bianet.
Uluslararası haber ajansı Agence France-Presse’in (AFP) İstanbul bürosunda çalışan gazeteciler, toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine grev kararı aldı: “Enflasyon oranının altında zam istemiyoruz.”
Fotoğraf: journo
Uluslararası haber ajansı Agence France-Presse’in (AFP) Türkiye’deki İstanbul merkez şubesinde Mart ayından bu yana devam eden toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri tıkanmıştı. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ve AFP çalışanları, 15 Haziran 2026 tarihinde 6356 sayılı Kanun hükümleri uyarınca Nişantaşı’ndaki AFP Türkiye merkez şubesinde grev kararı aldığını duyurmuştu. Bugün (6 Temmuz) AFP çalışanlaro, Türkiye bürosu önünde toplanarak bir basın açıklamasıyla grevi başlattıklarını bildirdi.
Grev sürecine dair açıklamalarda bulunan AFP foto muhabiri Ozan Köse, iki aydır süren müzakerelerde işverenin son teklifinin %25 zam olduğunu ifade etti. Türkiye’deki yüksek enflasyonist ortama dikkat çeken Köse, çalışanlar olarak taleplerinin en azından resmi enflasyon oranında bir artış olduğunu, ancak yönetimin bu talebe yanaşmadığını söyledi. Buna göre anlaşmazlığın temel nedeni yönetimin resmi enflasyon oranının altında kalan bir ücret artışı dayatması.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), AFP çalışanlarının zam dönemine denk gelen mart ayında yıllık enflasyonu %30,87, bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ise yıllık artışı ise %54,62 olarak açıklamıştı.
“Enflasyon altında ezilmek istemiyoruz”
Köse, başlangıçta enflasyonun da üzerinde bir refah payı talep ettiklerini ancak küresel ve yerel medya sektörünün içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları göz önünde bulundurarak hareket ettiklerini belirtti. Köse, şu ifadeleri kullandı:
“Biz de fedakarlık yaptık. Medya dünyasındaki, medya kuruluşlarındaki ekonomik krizi anlıyoruz. Ancak en azından ‘enflasyon oranını karşılayın, enflasyonun altında bir zam yapmayın’ dedik. Onlar ise tek bir rakamda direttiler. Ne ileri ne geri adım attılar. Durum böyle olunca biz de grev kararı almak zorunda kaldık.”
Çalışanlar sendikal mücadelede kararlı
İstanbul’daki Türkiye bürosundaki yapılanma hakkında da bilgi veren Köse, ofiste çalışan 6-7 kişilik personel grubunun tamamının sendikalı olduğunu ve grev kararına tam katılım sağlayacağını açıkladı. Yurt dışından gelen ve “expat” (yabancı çalışan) statüsünde olan personelin ise sendika kapsamında yer almadığını belirten Köse, çalışanlar olarak haklarını korumak adına sonuna kadar mücadele edeceklerini vurguladı.
Grev pankartı asıldı
Bugün (6 Temmuz) AFP Türkiye bürosu önünde gazeteciler grev kararının ilanı için toplandı. Grev kararı ilanı esnasında konuşan TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş, yoksulluk ve hayat pahalılığının çalışanların neredeyse tamamını etkileyen bir boyutta olduğunu belirterek “TÜİK’in rakamları ile hayatın gerçek rakamları arasında büyük bir fark var” dedi.
Bu durumun bir hak kaybı olduğunu söyleyen Durmuş, “En temel ihtiyaçlarınız yüzde 54 oranında zamlanırken sizden ücret talebinizi yüzde 30’a göre belirlemeniz isteniyor. Türkiye’deki en büyük adaletsizlik tam da burada başlıyor” dedi.
Durmuş’un konuşmasının ardından gazeteciler, AFP Türkiye bürosunun girişine “Bu iş yerinde grev vardır” pankartını astı.
Hak ihlalleriyle sık sık gündeme gelen kuyu tipi cezaevleri, 266 gündür açlık grevinde olan Gürkan Türkoğlu’nun da canını aldı. İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin komedyen Deniz Göktaş’ın da götürüldüğü Karatepe Y Tipi Cezaevi’ne ilişkin 2025 tarihli raporunda, mahpusların hava akışı sağlanamadığı için bu hücreleri bir fanusa benzettiği ifadeleri yer almıştı.
2000 yılının aralık ayında “Hayata Dönüş” olarak bilinen askeri müdahalelerin F tiplerindeki işkence uygulamalarını açığa çıkarmasıyla başlayan ve günümüzde Kuyu Tipi olarak adlandırılan S, R ve Y Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevleri olarak varlığını sürdüren cezaevi sistemi kamuoyunda tepki oluşturmuştu. Komedyen Deniz Göktaş’ın “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamalarıyla Çorlu Karatepe Kuyu Tipi Cezaevine gönderilmesi ise kuyu tiplerinin ne olduğunu tekrar gündeme getirdi.
Kuyu tipi hapishanelerinin kapatılması talebiyle 266 günlük açlık grevini sürdüren ve sonrasında yoğun bakıma kaldırılan Gürkan Türkoğlu’nun ise bugün yaşamını yitirdiği öğrenildi. Halkın Hukuk Bürosu, açıklamasında “Müvekkilimiz Gürkan Türkoğlu’nu kaybettik. Kuyu tipi hapishaneler bu ülkede can aldı. Zorla müdahale ile gelen bu süreçten Gürkan’ın katilleri Adalet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığıdır, kuyu tipi hapishaneleri inşa eden siyasal iktidardır. Gürkan Türkoğlu ölümsüzdür!” ifadelerini kullandı.
2021 yılından itibaren faaliyete geçen ve fiziksel yapısı nedeniyle “Kuyu Tipi” olarak adlandırılan bu cezaevlerinin mimari özellikleri, diğer tiplerden farklı olarak 10 metrekarelik dar bir alanda güneş ışığını ve havalandırmayı engelleyen tel örgülerin bulunduğu bir hücre tipidir. Adının kuyu tipi olmasının sebebi ise fiziksel yapısının ince, uzun bir dikdörtgen prizma şeklinde, 3 katlı ve ortası boşluklu bir model olmasıdır.
İstanbul Barosu Çorlu Karatepe raporu
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi ile ilgili 11 Eylül 2025’te yayınladığı raporda cezaevinin Kuyu Tipi yapısına değinilerek “Kuyu tipi hapishanelerin tutulma koşulları insan onuruyla bağdaşmamaktadır. Çifte cezalandırma amacı güden, ceza hukukunun temel ilkelerine, ulusal ve uluslararası hukuka aykırı olan bu hapishanelerin yapımına son verilmeli, mevcut kuyu tipi hapishaneler derhal kapatılmalıdır” ifadeleri kullanıldı.
Fotoğraf: DEM Parti’nin S ve Y Tipi hapishaneler raporu, 10 Temmuz 2024
Raporda, hücrelerde havalandırma alanının olmaması, üç kişilik hücrelerin kamerayla izlenmesi ve sağlık-tedavi hakkının ihlal edilmesi gibi birçok tespit yer aldı. Raporda Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre ülke genelinde 13 Y Tipi, 23 Yüksek Güvenlikli ve 7 S Tipi olmak üzere toplam 43 adet “yeni tip” olarak adlandırılan kuyu tipi cezaevlerinin bulunduğu da belirtildi.
Raporda ayrıca şu bilgiler yer aldı:
Cezaevi Koşulları – Yasal Mevzuat ve İhlaller
1. Yasal Mevzuat ve Uluslararası Normların İhlali
Dayanak
Yasal Düzenleme / Yargı Kararı
Cezaevindeki Mevcut Uygulama
5275 Sayılı Kanun (Md. 63/4)
Oda ve kısımlarda iklim koşullarına uygun yeterli yer, ışık, havalandırma ve hijyen sağlanmalıdır.
Hücrelerin önünde havalandırma alanı yoktur, pencereler hava akışını engelleyen metal levhalarla kaplıdır.
5275 Sayılı Kanun (Md. 44/1)
En ağır disiplin cezası olan “hücreye koyma”, aralıksız en fazla 20 gün uygulanabilir.
Mahpuslar günün 22,5 – 23 saatini hücrede geçirerek kalıcı ve sürekli bir hücre cezası koşulunda tutulmaktadır.
AİHM Peers v. Yunanistan
Gün ışığı ve havalandırması yetersiz, dar ve sıcak hücrelerde tutulma “insanlık dışı ve onur kırıcı muamele” (İHAS Md. 3) ihlalidir.
Yazlık havalandırma alanı betondan ibarettir ve aşırı sıcaktır. Mahpuslar hücreleri “fanusa” benzetmektedir.
AİHM Vasillica Mocanu v. Romanya
Yasal dayanak ve demokratik meşruiyet olmadan yaşam alanlarının izlenmesi özel hayatın gizliliğini ihlal eder.
3 kişilik hücrelerin içi, hiçbir yasal dayanak olmaksızın 7/24 kamera ile izlenmekte ve kaydedilmektedir.
2. mimari ve yapısal tecrit
Dikey kuyu yapısı: 3 katlı, ortası boşluklu dikdörtgen prizma mimari. Her katta tamamen izole edilmiş 6 bağımsız hücre bulunur. Katlar arası fiziki temas tamamen engellenmiştir.
Havalandırma mahrumiyeti: Günün 22,5 – 23 saati 10 metrekarelik hücrede geçer. Havalandırma hücre önünde değildir; mahpuslar başka bölüme taşınır. Bu sürede acil/kişisel ihtiyaçlar karşılanamaz.
Fens teli engeli: Pencerelerde parmaklıkların önüne gerilen delikli metal levhalar hava akışını ve güneş ışığını tamamen keser.
Elektronik kapı riski: Kapılar merkezden elektronik açılır. Elektrik kesintisi veya arızada kapıların fiziken açılma imkanı yoktur; acil sağlık müdahalelerini tehlikeye atar.
3. hak ihlalleri ve izolasyon
Sosyal tecrit: 45/1 numaralı genelgeye rağmen “sohbet hakkı” HİÇ uygulanmamaktadır. Ayda sadece 1 defa 1 saatlik spor hakkı tanınır.
Temel ihtiyaç karşılanmıyor: İçeriye kişisel eşya sokulması zorlaştırıldığı, beslenme, temiz su ve hijyen gibi en temel insani ihtiyaçların karşılanmadığı avukatlar tarafından duyurulmuştur.
Sağlık hakkı engelleri: Gardiyan ve jandarma tarafından çift arama dayatması, ayakkabı çıkarma zorunluluğu ve kelepçeli muayene baskısı nedeniyle tedaviye erişim engellenmektedir. Hastanede ring aracı içinde saatlerce bekletilme uygulanır.
Düşünsel kısıtlamalar: Hücrede en fazla 10 kitap bulundurma sınırı, yayınevi kitaplarının verilmemesi, mektup yasakları ve sadece 2 kalem (1 mavi, 1 siyah) bulundurma izni gibi keyfi kısıtlamalar mevcuttur.
Ne olmuştu?
Komedyen Deniz Göktaş hakkında İstanbul Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sergilediği ve daha sonra YouTube üzerinden paylaştığı “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisinde yaptığı siyasi hicivler sebebiyle “cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamalarıyla soruşturma başlatılmış, yurt dışı seyahati dönüşü İstanbul Havalimanı’nda pasaport kontrolü sırasında gözaltına alınmıştı. Savcılığa ifade veren Göktaş, mahkeme kararıyla 3 Temmuz 2026’da tutuklandı. Göktaş tutuklandıktan sonra Tekirdağ’daki Çorlu Karatepe Y Tipi Cezaevi’ne gönderildi.
Göktaş’ın gözaltına alınmasına kamuoyunun yanısıra muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşları da tepki göstermişti
Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilmesi planlanan NATO Zirvesi öncesinde, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından geniş çaplı bir operasyon başlattı. İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Antalya, Dersim, Urfa, Çanakkale ve Bursa’da düzenlenen eş zamanlı ev baskınlarında aralarında akademisyenler, hukukçular, öğrenciler, sendikacılar ve siyasi parti temsilcilerinin de bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. Nihaplus muhabiri Abbas Vural da gözaltında.
Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek NATO zirvesi öncesi, Türkiye genelinde operasyonlar bugün de devam etti. İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Antalya, Dersim, Urfa, Çanakkale ve Bursa’da düzenlenen eş zamanlı ev baskınlarında aralarında akademisyenler, hukukçular, öğrenciler, sendikacılar ve siyasi parti temsilcilerinin de bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. Gözaltıların bir kısmının NATO Zirvesi öncesinde yapılan “Turkuaz operasyonu” kapsamında olduğu biliniyor.
“Dosyada gizlilik kararı var”
Aralarında T24 dış haberler editörü Buse Söğütlü ile Oda TV editörü Ceren Erdoğdu gibi gazetecilerin de bulunduğu ev baskınlarında, Kocaeli’de yapılan operasyon kapsamında muhabirimiz Abbas Vural da gözaltına alındı.
Kocaeli’de gözaltına alınan Vural’ın TEM ve özel harekat polisleri tarafından kapısının kırıldığı ve darp edilerek gözaltına alındığı bildirildi.
Dosyaya 24 saat görüş yasağı getirildiğini aktaran Avukat Elif Yetigin, “Dosyada gizlilik kararı var, hukuksuz bir şekilde müvekkillerimizle görüşemiyoruz. Görüş yasağına da itiraz ettik” dedi.
Gazetecilerin alınmasına basın meslek örgütleri de sosyal medya hesaplarından tepki gösterdi.
📢 Nihaplus muhabiri Abbas Vural’ın da bu sabah ev baskınıyla gözaltına alındığı öğrenildi.
NATO Zirvesi öncesinde gerçekleştirilen operasyonlarda onlarca kişinin gözaltına alınmasını kabul etmiyoruz.
— Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (@DFGDernegi) July 5, 2026
Hukukçular ve öğrenciler de gözaltında
Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), İstanbul Şube Başkanı Av. Ezgi Önalan ile dernek üyesi Av. Yunusemre Işık’ın sabaha karşı yapılan baskınlarla gözaltına alındığını duyurdu. ÇHD tarafından yapılan açıklamada, operasyonların zamanlamasına dikkat çekilerek, “NATO’ya dikensiz gül bahçesi vaat eden siyasi operasyonlara son verilsin” denildi.
Diğer yandan ÇHD Öğrenci Komisyonu, hukuk öğrencileri Boran Işıldak ve Burhan Can’ın Ankara Tuzluçayır’da NATO Zirvesi protestolarına yönelik çalışmalar gerekçe gösterilerek gözaltına alındığını belirterek serbest bırakılmaları çağrısında bulundu.
Operasyonlar kapsamında pek çok kentte muhalif gruplar, dernekler ve siyasi parti üyeleri gözaltına alındı:
Ankara: AKA-DER Tuzluçayır Şubesi’ne yapılan baskında en az 9 kişi gözaltına alındı. Ayrıca Kaldıraç Hareketi çatısı altında Antakya, Adana ve İzmir’den kente gelen çok sayıda kişinin de gözaltında olduğu bildirildi. Ankara’da en az 46 gözaltı olduğu kaydedildi.
İstanbul ve İzmir: Devrimci Gençlik Dernekleri, Devrimci Hareket, Dostluk ve Kültür Derneği (DKD), Partizan, BDSP, SMİ ve SODAP üyelerinin evlerine baskınlar düzenlendi.
Kocaeli ve Urfa: Kocaeli’de EMEP ve Kaldıraç Hareketi üyesi en az 6 kişi, Urfa’da ise EMEP, TİP ve SEP üyeleri gözaltına alındı.
Çanakkale ve Bursa: Devrimci Gençlik Derneği ile Devrimci Hareket Dergisi çevrelerine yönelik ev baskınları gerçekleştirildi.
Denizli: SOL Parti üyesi üç kişi gözaltına alındı.
Antalya’da kitlesel gözaltı: En az 40 kişi
Operasyonun en yoğun hissedildiği yerlerden biri Antalya oldu. ÇHD Antalya Şubesi’nin yaptığı açıklamaya göre kentte yapılan baskınlarda en az 40 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Halkevleri GYK üyesi Gürkan Gülseven, Antalya Halkevi Başkanı Gülcan Şahin ve şube yönetiminin tamamı yer alıyor. Ayrıca TİP, Emek Gençliği ve Kaldıraç Hareketi üyelerinin yanı sıra Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın merkez ve yerel yöneticileri de (Yiğit Pertev, Diğde Simay Pertev, Mehmet Akif Karaca) gözaltına alınanlar arasında bulunuyor.
İstanbul’daki ev baskınlarında akademisyen Sibel Özbudun ile yazar Temel Demirer de gözaltına alındı. İki ismin, Muğla Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen bir sosyal medya soruşturması kapsamında gözaltında olduğu ve Muğla’ya sevk edilecekleri öğrenildi.
Gözaltılara ilişkin henüz resmi bir açıklama yapılmadı.
Dilovası’nda 7 işçinin yaşamını yitirdiği iş cinayeti davasında geçen hafta tutuklanan iki kamu görevlisi tahliye edildi. Dava avukatlarından Elif Yetigin, kamu görevlilerinin yargılanma pratiğinin zayıflığına dikkat çekerek tahliye kararına tepki gösterirken aileler ise “Umutlarımız yerle bir oldu” dedi.
Fotoğraf: Evrensel
8 Kasım 2025’te Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde yer alan Ravive Kozmetik’te yaşanan ve 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirdiği patlamaya ilişkin davada geçtiğimiz hafta Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de aralarında olduğu yedi kamu görevlisi tutuklanmıştı.
Yedi memurun tutuklanmasının üzerinden daha bir hafta geçmeden bir gelişme daha yaşandı: Tutuklanan yedi kişiden eski Dilovası Belediyesi Zabıta Müdürü Cengiz Taşdemir ve mevcut Dilovası Belediyesi Zabıta Müdür Vekili Nizamettin Balcı serbest bırakıldı.
Aileler tahliye kararına tepki gösterirken dava avukatlarından Elif Yetigin ise Niha+’ya konuştu.
“Sorumlularda liste uzun, yargılanma pratiğiyse zayıf”
Hiçbir iş sağlığı ve güvenliği önleminin alınmadığını ve iskanı olmayan kaçak bir yapıda üretim yapıldığını hatırlatan Yetigin şunları söyledi:
“Mevzuata aykırı ruhsatlandırmayı yapan belediye, aynı zamanda denetime gelen ve parfüm alıp giden belediye zabıta memurları, sigortasız işçi çalıştırıldığını bilen bakanlık, iskanı olmayan yapıya elektrik bağlayan SEDAŞ… Sorumlu olan kamu kurumlarında liste uzun ancak kamu görevlilerinin bu memleketteki işçi cinayeti dosyalarında yargılanma pratiği ise çok zayıf.”
Kamu görevlilerine yönelik yargılamaların ya tozlu soruşturma dosyaları arasında kaybettirildiğini ya da kapattırıldığını belirten Yetigin, Dilovası katliam dosyasında ailelerin, kamuoyunun, avukatların, sendikaların ve siyasi partilerin mücadelesi sonucu soruşturma dosyasında 8 şüpheliden 7’sinin tutuklandığını söylerken 6 gün sonra 2 kişinin tahliye edilmesini ise hukuki açıdan garabet olarak değerlendirdi.
“Bu 2 kamu görevlisinin tahliyesnini arkasında ne var?”
7 tutuklu yönünden de bilinçli taksirle insan öldürmekle soruşturma devam ettiğini belirten Yetigin, şunları da ekledi:
“8 kişinin yanarak öldüğü ve insanların acılarının karşısında en ufak suçluluk duymayan bu yetkililer tahliye sonrası canlarını kaybedenlerinin evinin önünden korna sesleri ile geçildi. Tutuklu kaldıkları süre göz önüne alındığına gibi genel bir gerekçede yazılmış tahliye kararında. 8 canın kaybedildiği katliamda her can için bile 1 gün yatmayan bu 2 kamu görevlisinin tahliyesinin arkasında ne var? Kimler koruyorsa bilsinler ki tüm kamu görevlileri yargılanana kadar mücadele devam edecek.”
“Bu düzenden çok sıkıldık”
Yaşanan olayda yaşamını yitiren Şengül Yılmaz’ın kızı Nuran Aldeniz ise şunları söyledi:
“Geçen hafta verilen karar karşısında çok mutlu olmuştuk çünkü beklemediğimiz bir karardı. Bir haftadır adaletin yerini bulabileceğine dair umutlanıyorduk fakat 2 kişinin tahliye edilmesi ile bu umutlarımız yerle bir oldu.”
Bu ülkede adaletin olmadığını bir kez daha anladığını söyleyen Aldeniz, tüm ümitsizliğe rağmen mücadeleye devam etmek zorunda olduğunu da belirtti:
“Benim annem bir daha gelmeyecek ancak başkalarının başına gelmesin istiyorum. Ben anneme bir daha sarılamayacağım ama benim gibi yüzlerce kız annesine sarılabilsin diye mücadele ediyoruz. Anneler yavrularını kaybetmesin diye bir şeylerin değişmesi gerektiğini savunuyoruz ve ne kadar ümitsiz olsak da bırakıp gidemiyoruz. Herkes bu bilinç ile hareket ederse kazanabiliriz. Bu düzenden çok sıkıldık.”
Ne olmuştu?
Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde faaliyet gösteren Ravive Kozmetik fabrikasında 8 Kasım 2025 tarihinde meydana gelen çıkan yangında Tuğba Taşdemir (17) ile kuzeni Nisanur Taşdemir (15), Cansu Esetoğlu (15), Hanım Gülek (52), Esma Gikan (31), Şengül Yılmaz (59) ve Tuncay Yıldız hayatını kaybetmişti.
26 Mart’taki ilk duruşmada mahkeme, Ravive Kozmetik’in yetkilileri Altay Ali ve İsmail Oransal’ı Marmara Ereğlisi’nde yakalandıkları eve götüren tutuklu sanık Onay Yörüklü’nün tahliyesine karar vermişti. Davanın 22 Mayıs’taki ikinci duruşmasında ise tutuklu Aleyna Oransal, Ünal Aslan ve Güven Demirbaş’ın tahliyesine karar vermişti.
Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı 25 Haziran’da aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de olduğu yedi müdür ve bir zabıta personeli hakkında yakalama, arama ve el koyma kararı vermişti. Bu karar doğrultusunda gözaltına alınanlar arasından zabıta personeli hariç herkes 26 Haziran’da denetim ve sorumluluk ihmalinden tutuklandı.
Tutuklananlar alınanlar arasında Dilovası Belediyesi Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Cihan Sorgucu, Dilovası Belediyesi Eski İmar ve Şehircilik Müdürü (Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı) Hüseyin Öztürk, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Selim San, Dilovası Belediyesi Yapı Kontrol Müdürü Muammer Telli, Dilovası Belediyesi Eski Zabıta Müdürü Cengiz Taşdemir ve Dilovası Belediyesi Zabıta Müdür V. Nizamettin Balcı bulunuyordu.
“Abelardo, Kongre’de düzen partilerinden oluşan güçlü bir koalisyona sahip olacak olsa da, asıl sorun şudur: Kapitalistlerin talep ettiği kesintileri hayata geçirirken Uribe gibi gerilla kamplarını bombalamayı öngören bir programı uygulamaya yönelik her türlü girişim, toplumsal kargaşayı ve işçi sınıfının harekete geçmesini körükleyecektir.“
Fotoğraf: The Defence of Marxism
Kendini Troçkist gelenek içinde tanımlayan uluslararası siyasi örgüt Devrimci Komünist Enternasyonal’in teorik-politik yayın organı olan The Defence of Marxism dergisinde yayımlanan yazıyı sizler için çevirdik. Gabriel Galeano ve Enrique Rodriguez Pamanes’in kaleme aldığı bu yazı, Kolombiya’da 21 Haziran 2026’da yapılan başkanlık seçimlerini kazanan sağcı avukat Abelardo de la Espriella hükümetiyle ilgili görüşlerini anlatıyor.
On yıllardır Kolombiya’yı “terörize eden” paramiliter gruplarla yakın ilişkileri olan aşırı sağcı ve muhafazakar Abelardo de la Espriella, Arjantin’deki Javier Milei ve El Salvador’daki Nayib Bukele’ninkine benzer, sert ve kemer sıkma odaklı bir programı hayata geçireceği vaadiyle Kolombiya’da iktidara geldi.
Donald Trump, Marco Rubio ve Latin Amerika’daki gerici cumhurbaşkanlarından kendisine tebrik mesajları yağdı. Benjamin Netanyahu da bir zamanlar Netanyahu’nun “Avrupa’da milyonlarca Yahudi’yi katledenlerin yanında” durduğunu söyleyen Gustavo Petro’nun görevden ayrılmasından memnuniyet duydu.
Üç ay önce Espriella, partisi parlamentoda sadece dört sandalye kazanmış ve anketlerde yüzde 25’lik bir oy oranına sahipken Kolombiya egemen sınıfının radarında geçerli bir aday olarak yer almıyordu. Uyuşturucu kaçakçılığıyla uzun süredir bağlantıları olan gerici bir iş adamı nasıl cumhurbaşkanı olmayı başardı?
Abelardo’ya kimler oy verdi?
Bir avukat olarak Abelardo de la Espriella’nın savunduğu müvekkiller ve dostlarının listesi, Kolombiya egemen sınıfının ürettiği her türden hainin bir kataloğu gibidir. Bunlar arasında David Murcia Guzmán (Kolombiya tarihinin en büyük Ponzi dolandırıcılığının beyni), Dieb Maloof (paramiliter gruplarla bağlantılı bir senatör) ve Alex Saab (Venezüella hükümetiyle bağlantılı bir iş adamı ve eskiden Venezuela’daki en büyük süpermarket zincirlerinden biri olan Abastos Bicentenario’nun özelleştirilmesinden fayda sağlayan kişi) yer alıyor.
Abelardo, yalnızca Kolombiya kapitalizminin üretebileceği özel bir tür karikatürik hayduttur. İşte mesele de budur. Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı eserinde dediği gibi, “Fransa’daki sınıf mücadelesi, grotesk bir sıradanlığın kahraman rolünü oynamasını mümkün kılan koşullar ve ilişkiler yarattı.”
Peki, onun kaderi bir ‘kahraman rolü’ oynamak mı? Bu grotesk sıradanlık, burjuvazinin ihtiyaç duyduğu kahraman olabilir mi?
Abelardismo, her şeyden önce siyasi kurumlara duyulan güvensizlik ortamında oluştu ve yaygınlaştı. 2026 Edelman anketine göre, halkın yalnızca yüzde 36’sı hükümetin kendi çıkarlarını gözeteceğine güveniyor, yüzde 32’si ise gelecek neslin daha iyi bir geleceğe sahip olmayacağına inanıyor.
Geleneksel sağ kanat yıllardır tamamen itibarını yitirmiş durumda. En gözde adayı geçen yıl sokakta infaz edildi. Abelardo’nun gücü, herkese her şey olmaya çalışan içi boş bir kabuk olmasından kaynaklanıyor. Politikaları hem kapitalist sınıfa hem de yoksullara yönelik boş sözlerden ibaret.
Espriella’nın Kolombiya burjuvazisinin üst kademeleriyle de bağlantıları bulunmaktadır. Ailesi, Espriella’nın küçük yaşlarından itibaren eski Kolombiya Cumhurbaşkanı Álvaro Uribe Vélez ile yakın ilişkiler içindeydi. Ancak bu “eski muhafazakarlar” ile olan bağları, kendisini Kolombiya siyasetinin bir “dışarıdan gelen” figürü olarak sunmasına engel olmadı. O, ülkeyi her zaman yönetenlere karşı verdiği mücadelede “devletin memelerinden beslenmeyi hiç deneyimlememiş” olanları temsil ettiğini iddia etti.
Espriella, üç eski cumhurbaşkanının (Uribe, Santos ve Petro) gerillalar ve paramiliter gruplarla olduğu iddia edilen bağlantıları sayesinde kendilerini zenginleştirdiklerini öne sürdü. Bu söylem, reformist hükümetin kasabalardaki silahlı grupları ortadan kaldıramadığı ve küçük işletmeleri destekleme konusundaki yerine getirilmemiş vaatlerinden memnun olmayan, ülkenin orta sınıfının bir kesiminde ve suç çeteleri tarafından kuşatılmış kasabaların yarısında yankı buldu.
Bu durum seçim haritasında da ülkedeki önemli kent merkezleri sağa oy verirken kırsal bölgelerin ise sola oy verdiği şeklinde yansımıştır. Bu dinamik, 1964’ten beri Kolombiya devletine karşı savaş yürüten 7.000 kişilik bir gerilla örgütü olan FARC ile yapılan barış anlaşmasına ilişkin 2016 referandumundan bu yana sürüyor. Ancak bu sonuç, reformistlerin Pacto’nun tarihsel olarak iyi sonuçlar aldığı bölgelerde destek kaybettiğini ortaya koymuştur.
Bu durum özellikle başkent Bogotá’da geçerlidir. 2022’de Petro, Chapinero ve Usaquén (ülkenin en zengin iki bölgesi) hariç tüm bölgeleri kazandı. Cepeda yalnızca güney ilçelerini kazanabildi, Abelardo ise Engativá ve Kennedy gibi işçi sınıfı ilçelerinden oy toplayarak önceki sağcı aday (Rodolfo Hernandez) karşısında neredeyse on puanlık bir farkla daha iyi bir sonuç elde etmeyi başardı.
Burjuva medya, son dört yılı reformistleri güvenlik krizinin suç ortağı olarak karalamakla geçirirken, oligarşi ise Petro hükümetinin ortaya koyduğu her reformu engellemek için tüm milletvekillerini ve yargıçlarını seferber etti. Bu durum, Abelardismo’nun yeşermesine zemin hazırladı.
Fotoğraf: X / @AbelardoPTE
Baskı, savaş ve kemer sıkma programı
Abelardo de la Espriella’nın ana hedefleri, suç çeteleri ve ELN ile FARC gibi gerilla gruplarıdır. Bu saldırı, ikinci bir Kolombiya Planı (Kolombiya ordusunu finanse etmek amacıyla Clinton ve Bush dönemlerinde başlatılan ABD girişimi) ile finanse edilecektir. Sloganı “solun ortadan kaldırılması” çağrısı yapmaktadır ve Gustavo Petro’nun hapse atılmasını talep etmiştir.
Bu program, işçi hareketi saflarında korku uyandırmıştır. Bu durum, 1980’lerde sol bir parti kurma yönündeki ilk yasal girişimin yaklaşık 9.000 aktivistin öldürülmesiyle sonuçlandığı bir ülkede özellikle anlaşılabilir bir durumdur. Onun seçilmesi, toplumun en alt tabakalarını sosyal medyada solcu aktivistleri takip etmeye ve çevrimiçi tehditlerle onlara baskı uygulamaya teşvik etmiştir.
Açıkça söylenmelidir ki: Sağ kanadın zaferi işçi sınıfı için bir gerilemedir, ancak bunun nedeni işçi sınıfının zayıflığı değil, reformistlerin programının zayıflığıdır.
Peki Abelardo, programını uygulayabilecek mi?
Uyuşturucu çetelerine ve gerillalara karşı savaş açmaya kalkışırsa, başarısızlığa mahkumdur. 60 yılı aşkın süren silahlı mücadele, ordunun gerillaları ya da paramiliter güçleri ortadan kaldıramayacağını kanıtlamıştır, çünkü bu iki olguyu doğuran koşullara çözüm getirmemektedir.
Her ikisi de, toprağın yüzde 80’inin kırsal nüfusun yüzde 10’unun elinde olduğu devasa toprak tekelinin ürünleridir. Bu düzen, geleneksel ürünlerin yetiştirilmesinin kârlı olmaması nedeniyle, küçük toprak sahiplerine sahip çiftçileri ve köylüleri kokain tarlalarında çalışmaya zorlamaktadır. On yıllardır süren çatışmalara yol açan sorunları sadece 90 günde çözmeyi amaçlayan Abelardo’nun planı, başarısızlığa mahkumdur.
Ayrıca, elinde zamanla patlayacak bir mali bomba kalacak. Kolombiya Ulusal Finans Kurumları Birliği (gerici bir düşünce kuruluşu), 2026 yılı için öngörülen bütçe açığının GSYİH’nin yüzde 6,5’i olacağı ve bütçeyi dengelemek için 2027 yılına kadar 63 milyar dolarlık kesinti yapılması gerekeceği konusunda uyarıda bulunuyor. Bu, işçi sınıfına yönelik doğrudan bir saldırı olmadan imkânsızdır.
Bu sorunlarla zayıf bir hükümetle başa çıkmak zorunda kalacak. Karşılaşacağı en büyük engel, hükümetinin nüfusun yalnızca yüzde 31’i tarafından seçilmiş olması ve muhalefet partisinin oyların yüzde 30’unu almış olmasıdır. Abelardo’nun partisi, Mart ayındaki seçimlerde dört senatörden fazlasını bile kazanmayı başaramadı.
Bu, sendika liderlerinin devlet güçleri tarafından suikasta uğradığı Uribe günlerine bir dönüş değildir. Bu, çözmesi beklenen sorunları ele alamayan bir programa sahip, istikrarsız bir hükümettir.
Abelardo, zafer kazandığı gün, Petro ve Cepeda’nın tutuklanması çağrıları gibi muhalefete yönelik demagojisinin çoğunu çoktan terk etti. Başkan yardımcısı José Manuel Restrepo, “muazzam boyutlarda bir mali kriz” uyarısında bulunarak karşı reformlar çağrısında bulundu, ancak daha sonra işçilerin maaşlarına dokunmayacaklarını söyledi.
Abelardo, Kongre’de düzen partilerinden oluşan güçlü bir koalisyona sahip olacak olsa da, asıl sorun şudur: Kapitalistlerin talep ettiği kesintileri hayata geçirirken, Uribe gibi gerilla kamplarını bombalamayı öngören bir programı uygulamaya yönelik her türlü girişim, toplumsal kargaşayı ve işçi sınıfının harekete geçmesini körükleyecektir.
Iván Duque bu programla seçilmişti ve bu program 2019’da ulusal bir abluka hareketini tetiklemiş, bu da hükümetini neredeyse deviren 2021 ulusal grevinin temelini oluşturmuştu. Abelardo’nun tereddütleri, tam da yeni bir işçi sınıfı mücadelesi dalgasını tetikleme korkusunu yansıtıyor.
Reformistlerin yenilgisini ne açıklıyor?
Pacto Histórico, parlamento seçimlerinin modern tarihinde en yüksek oy oranını elde ederek Mart ayındaki parlamento seçimlerini kazandı. Petro, bu yılın başında yüzde 51’lik bir destek oranına sahipti ve reformları yüzde 75 oranında destek görüyordu.
Petro’nun halefi Iván Cepeda, kampanya başlangıcında seçmenler arasında yüzde 40’lık bir destek oranına sahipken, Abelardo’nun oranı yüzde 30, Paloma Valencia’nın (yerleşik düzenin tercih ettiği aday) oranı ise yüzde 20 idi.
Bu koşullar altında asıl soru, Abelardo’nun neden kazandığı değil, solun neden kaybettiğidir.
Sorun, Pacto Histórico’nun eski performansının karışık olmasıdır. Geçen yılki protestolar, işgücü ve emeklilik reformlarının Kongre’den geçmesini sağlamayı başarsa da, hükümetin tüm silahlı gruplarla aynı anda müzakere etme girişimi başarısızlıkla sonuçlandı ve kararnameyle yürürlüğe konulan sağlık reformu, parazitik bir rol oynayan aracı şirketler sorununu çözemedi.
İlk turda zafer kazanma olasılığını öne sürmesine rağmen, Pacto Histórico, ilk tur sonuçlarında Abelardo de la Espriella’nın iki puan farkla birinci sırada yer almasıyla sarsıldı. Sağ kanadın oylarının iki aday arasında bölüneceğine güvenmişlerdi ve bu nedenle, zaferi garantilemiş sayarak çok az kampanya yürüttüler. Bunun yerine, sağ kanat Abelardo de la Espriella’nın arkasında birleşti.
Bu gerçekle karşı karşıya kalan Pacto Histórico liderliği, reformlarını geçirme çabalarını sabote eden burjuva devletinin kendileri de kurbanı olmalarına rağmen, kitlesel sistem karşıtı duyarlılıkla bağlantı kurmayı başaramadı. Bunun yerine Pacto, kendilerini süreklilik ve kurumsallığın adayları olarak sunmayı tercih etti ve böylece yenilgilerini fiilen hazırladı.
Örneğin Pacto Histórico, Trump’ın Abelardo’ya verdiği desteği ona karşı bir silah olarak kullanmakta tamamen başarısız oldu. Petro, Trump’ı barbar ve katil olarak nitelendirip Cumhuriyetçileri “demokrasimizi yok etmek isteyen bir pedofil klanı” olarak kınadığında her zaman en popüler olmuştu. Ne yazık ki Mart ayında Petro, Trump’a boyun eğdi ve imzalı bir MAGA (Make America Great Again / Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) şapkası ile kitabını kabul etti!
İkinci turda Iván Cepeda, Anayasa Meclisi olasılığını dışladı ve bunun yerine, iş dünyası liderleri ile işçilerin reformları gerçekleştirmek için aralarındaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakacakları bir “büyük ulusal uzlaşma” önerisini ortaya attı. Yani işçiler, son dört yıldır tüm kaynaklarını reformlara karşı mücadeleye adamış olan iş dünyası liderleriyle bir anlaşmaya varacaklardı!
Bütün bunlara rağmen kitleler, Pacto Histórico’yu neredeyse kurtarmıştı. İlk tur sonuçları Abelardo’yu favori konuma getirir getirmez, gençler tarafından düzenlenen devasa bir miting gerçekleşti ve bu miting ikinci turun gidişatını belirledi. Kitlesel gösteriler, kapı kapı dolaşarak yapılan kampanya çalışmaları ve broşür dağıtımı sayesinde ikinci turda üç milyonluk muazzam bir oy artışı sağlandı. Ne yazık ki Mart ayında Petro, Trump’a boyun eğdi ve imzalı bir MAGA şapkası ile kitabı kabul etti.
Sol, bu 13 milyon seçmeni ilk turdan önce harekete geçirmiş olsaydı ezici bir çoğunlukla kazanırdı. De la Espriella’nın seçim kampanyası ekibinden bir üye, gazeteci Daniel Coronell’e, seçim iki gün daha sürseydi yenilgiye uğrayacaklarını itiraf etti.
Yeni dönem
Abelardo de la Espriella’nın seçilmesinin belirleyici özelliği, hükümetini reddeden milyonlarca kişinin harekete geçmesidir. Bunların büyük çoğunluğu, işçi sınıfının 2021’deki toplumsal ayaklanmalardan bu yana uğruna yürüyüşler düzenlediği reform programını hayata geçirmek amacıyla oy kullandı: toprak reformu, sağlık hizmetleri, eğitim, konut ve emeklilik.
Ancak Pacto Histórico’nun bu önerileri nasıl hayata geçireceğine dair somut bir planı bulunmamaktadır. Stratejisi, reformları şimdiye kadar her reform girişimini engelleyen oligarşi ile uzlaştırabilecek bir halk cephesi oluşturmak olmuştur.
Bununla birlikte, elde ettiği muazzam oy sayısı ve parlamento içindeki etkisi nedeniyle Pacto Histórico, işçi sınıfı hareketinin ilgi odağı olacaktır. Bu 13 milyon seçmen, Abelardo de la Espriella hükümetine karşı mücadelede kendilerine yol göstermesi için Pacto’nun liderliğine güveniyor.
Bu dönemde devrimci komünistlerin görevi, bu mücadele ruhuyla bağlantı kurmak ve Abelardo de la Espriella’nın önceki dönemde işçi sınıfının elde ettiği az sayıdaki kazanımlara karşı başlatacağı saldırıları ancak militan işçi sınıfı taktikleri ile püskürtebileceğini açıklamak olacaktır.
Pacto Histórico’nun parlamento yoluna odaklanma stratejisi, reformların kabul edilmesini kolaylaştırmadı. Petro, kitleleri sokağa çıkıp reformları savunmaya çağırsa da, oligarşinin senatörlerine baskı yapmak amacıyla müzakerelerin kilit noktalarında her zaman yürüyüşlerle yetindi. Bu durum, reformistlerin kurumsal ablukayı kırmanın gerçek bir yolunun olmadığını gören hareketin dış katmanlarını sonunda yordu.
Hem Abelardo’nun gerici hükümeti sorunu hem de reformların kabul edilmesi konusu aynı şekilde ele alınabilir: parlamento arenası dışında kitlesel seferberlikler ve grevlerden oluşan bir program yoluyla.
Bu program, de la Espriella hükümetini dize getirecek ve Kolombiya oligarşisine baskı uygulayacaktır. İşte 2021’deki “estallido social”dan çıkarılan dersler budur.
En önemlisi, Kolombiya işçi sınıfı birdenbire sağcı, emperyalizm yanlısı ya da işçi düşmanı hale gelmemiştir. Bu aksiliklere rağmen, sınıf güçleri dengesi hâlâ Pacto Histórico ve işçi sınıfı lehinedir. Abelardo’nun halkın desteğine sahip olmadığı ve göreve başlamadan önce bile karşılaştığı muazzam muhalefet baskısı nedeniyle dikkatli hareket etmesi gerekmektedir.
GABB Kadın Politikaları Müdürlüğü’nün Bağlar, Sur ve Kayapınar’da yürüttüğü araştırmaya göre, kadınların çoğu herhangi bir gelir getirici işte çalışmıyor. Bunun esas sebeplerinden biri ise çocuk bakımının ve ev içi emeğin büyük ölçüde kadınların üzerine bırakılması.
Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi
Güneydoğu Anadolu Bölgesi Belediyeler Birliği (GABB) Kadın Politikaları Müdürlüğü’nün hazırlattığı “Diyarbakır’da Kadın Yoksulluğu” raporu, üç ilçede 2.975 kadınla yapılan anket ve 29 kadınla yapılan derinlemesine görüşmelere dayanıyor. Bağımsız araştırmacı Semiha Arı’nın kaleme aldığı bu araştırma Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi tarafından raporlandı ve 15 Şubat 2026’da yayımlandı.
Araştırma kapsamında Bağlar’da 12 mahallede 1.070, Sur’da 19 mahallede 782, Kayapınar’da 8 mahallede 1.123 kadınla yüz yüze anketler yapıldı.
Kadınlar çocuk bakımı sebebiyle çalışamıyor
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2023 verisine göre Diyarbakır’da genel istihdam oranı %37,7. Kadın istihdamı ise erkek istihdamının yaklaşık üçte biri düzeyinde. Rapordaki bulgular, Bağlar ve Sur’daki kadınların %89-90’ından fazlası herhangi bir gelir getirici işte çalışmadığını gösteriyor, Kayapınar’da ise bu oran %74.
Nitel araştırma için görüşülen 29 kadından ise sadece 6’sının ücretli işi var, bunlar da genellikle düzensiz, sigortasız ve düşük ücretli işler. Kadınların çalışırken dahi derin yoksulluğa itildiğini ortaya koyan araştırmada, 15 yıl çalışan bir katılımcının sigorta priminin yalnızca 8 yıl yatırıldığı, bazı kadınların ise onlarca yıllık iş deneyimine rağmen birkaç yüz günlük prim gün sayısına sahip olduğu tespit edildi. Mevsimlik tarım işçiliği yapan Kürt veya Suriyeli kadınlar, mevsimlik işçilik sırasında maruz kaldıkları ağır sömürü ve ayrımcılık koşullarını “travmatik” olarak tarif ediyor.
Bağlar’da kadınların %46’sının, Sur’da %47’sinin, Kayapınar’da %16,1’inin hiçbir kişisel geliri yok. Kadınların istihdama katılamama nedenlerinin başında (Bağlar’da %58,2, Sur’da %59, Kayapınar’da %53,6 ile) çocuk bakımı geliyor.
Rapora göre kadınlar çalıştığında da tüm eğitim düzeylerinde ve tüm meslek gruplarında erkeklerden daha düşük ücret alıyor. Kadınların daha yoğun biçimde yarı zamanlı, esnek ve güvencesiz işlerde çalıştırıldığı belirtilirken kadınların istihdama katılmamalarının en temel sebeplerinden birinin çocuk bakımının ve ev içi emeğin büyük ölçüde kadınların üzerine bırakılması olarak gösteriliyor.
Kadınların ev işlerini ve çocuk bakımını “genellikle ben yaparım” diyen oranı her üç ilçede de %80-90 bandında.
Hane gelirleri asgari ücretin altında
Rapordaki verilere göre, Bağlar’da hanelerin dörtte biri 1-14.000 TL, Sur’da ise %14’ü aynı miktarda gelire sahip. Kayapınar’da görece daha yüksek gelir düzeyine rağmen (%37,2’si 40.000 TL üstü) katılımcıların sadece %16’sı “gelirim giderimi karşılıyor” diyor. Rapor, her üç ilçede de hanelerin en az yarısının borçlu olduğunu ortaya koyuyor. Buna göre borçlanmanın başlıca nedeni gıda ve giyim gibi temel ihtiyaçlar oluyor. Kayapınar’da borçlanma sebeplerinde ilk sırada ev almak var.
Sosyal yardım alan kadınların oranı Bağlar ve Sur’da %25, Kayapınar’da %13 civarında kalıyor, yardım alanların %92’si bu desteğin ihtiyacı karşılamadığını belirtiyor. Araştırmadaki kadınların beyanlarına göre, boşanma sürecindeki kadınların sosyal yardım hakkı “boşanmamışsın” gerekçesiyle reddediliyor. Rapora göre özellikle boşanmış veya şiddet gören kadınlar, ekonomik destekten yoksun oldukları için şiddet ortamına geri dönmek zorunda kalabiliyor.
Bağlar’da katılımcıların %60’ından fazlası temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorken %77’si de faturalarını ödemekte zorlanıyor. Kadınların %70’i çocuklarının eğitim masraflarını karşılayamıyor.
Sur’da gıda ürünlerinden kısıtlama yapanların oranı %93-94, sinema/tiyatro/konser gibi etkinliklere hiç katılmayanların oranı ise %96-97.
Kayapınar’da %77’lik bir kesim temel ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayamıyor.
Kadınların çoğu “boş vaktim yok” diyor.
Bölgedeki savaş politikalarının etkisi
Yoksulluğun ve kadın yoksulluğunun Kürt bir coğrafyasında neden daha farklı yaşandığına savaş ve kayyım politikaları üzerinden değinmenin önemli olduğunun altını çizen rapor, kadınların her türlü şiddet, zorla kaybetme, faili meçhuller, işkenceler, zorunlu göçler ve kadın intiharlarının öznesi olduğunu söylüyor.
Ayrıca 2016 sonrası atanan kayyımların kadın merkezlerini, Jin Kart uygulamasını, kreşleri ve kadın istihdamına yönelik politikaları büyük ölçüde kapattığını/işlevsizleştirdiğini ve bunun yoksulluğu derinleştiren bir etken olduğunu vurguluyor.
Anketlerde belediyelerden talep edilenler ise istihdam alanları yaratılması, Adli Yardım Protokolünün hayata geçirilmesi, meslek edindirme kurslarının sürelerinin uzatılması, nakdi yardım ve gıda/kreş/bakım desteği.