Suriye’de Kürtçenin yasaklanması ve engellenmesinin tarihi

Suriye’de onlarca yıl boyunca eğitimden, yayıncılıktan, yer adlarından ve kamusal hayattan dışlanan Kürtçe, modern ülke tarihinde ilk kez devletin resmi eğitim sistemine giriyor. Geçici Şam yönetiminin 28 Ağustos’ta duyurduğu düzenlemeyle Kürtçeye, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde devlet ve özel okullarda haftada üç ders saati; sosyal ve kültürel faaliyetlere ise bir saat ayrılacak. Karar, 1960’lardan itibaren vatandaşlıktan çıkarma, Araplaştırma ve yasak politikalarıyla birlikte yürütülen dil baskısında yeni bir döneme işaret ediyor.

Rojava’da Kürtçe bir okul, Foto: ANHA

28 Ağustos 2026 tarihinde geçici Şam yönetimi Eğitim Bakanı Muhammed Abdurrahman tarafından yayınlanan bir kararla Kürtçe, Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde devlet ve özel okulların müfredatına ulusal dil olarak dahil edildi.

Karar kapsamında, Kürtçe derslerine haftada ortalama üç ders saati ayrılacak. Ayrıca Kürtçe sosyal ve kültürel faaliyetler için haftada bir ders saati tahsis edilecek.

Kürtçe dersinin öğrencilerin genel başarı ortalamasına dahil edileceği belirtilen kararda, dersin temel derslerden biri olarak kabul edileceği ifade edildi.

Suriye Eğitim Bakanlığı, Kürtçe derslerini verecek öğretmenlerde aranacak şartları da belirledi.

Buna göre öğretmenlerin üniversite veya öğretmen yetiştirme enstitüsü mezunu olması ve Kürtçe alanında uzmanlaşması gerekiyor.

İhtiyaç halinde Kürtçeye hakim lise mezunlarının da ders vermesine izin verilecek.

Öğretmen adaylarının ise Kürtçe dil seviyelerini belgelemek amacıyla yazılı ve sözlü sınavdan geçirilmesi öngörülüyor.

Modern Suriye tarihinde ilk kez eğitim sistemine dahil olan Kürtçe, daha önce çeşitli kanun ve kararlarla yasaklı durumdaydı. Fransız Mandası dönemindeki kısmi ‘rahatlama’ sayılmazsa, günümüze kadar bu yasak devam etti.

Ancak Suriye’de Kürtçeye yönelik politikalar, yalnızca bir dilin eğitimden veya kamusal alandan dışlanmasıyla sınırlı kalmadı. Dil politikası, vatandaşlık, yer adları, kişi adları, kültürel faaliyetler, yayıncılık, eğitim ve nüfus mühendisliği uygulamalarıyla birlikte yürütüldü. Bu nedenle Suriye’de Kürtçenin baskılanması, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü azaltmayı ve ülkeyi tek bir Arap ulusal kimliği etrafında tanımlamayı amaçlayan daha geniş bir devlet politikasının parçası olarak değerlendirilebilir.

Kerim Yıldız’ın 2005 tarihli The Kurds in Syria: The Forgotten People adlı çalışması, Suriye’de Kürtlerin nüfusunun uzun süre yaklaşık 1,5–2 milyon arasında tahmin edildiğini ve Kürtlerin özellikle Haseke, Afrin, Kobani ve Şam çevresinde yaşadığını belirtiyor. Kitaba göre devlet, Kürtleri Suriye’nin yerli bir etnik veya ulusal topluluğu olarak tanımak yerine, çoğu zaman Türkiye’den gelen göçmenler veya güvenlik tehdidi olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, Kürtçenin kamusal ve eğitimsel kullanımının engellenmesini meşrulaştıran temel ideolojik çerçeveyi oluşturdu.

1920–1946: Fransız mandası dönemi

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Suriye, Fransız mandası altına girdi. Fransız yönetimi, Arap milliyetçiliğini sınırlamak amacıyla çeşitli topluluklara yerel düzeyde özerklik ve örgütlenme alanları açan bir “böl ve yönet” siyaseti izledi.

Bu dönemde Kürtler, diğer bazı topluluklarla birlikte görece daha geniş bir kültürel faaliyet alanına sahip oldu. Kürt aydınları ve siyasi çevreler örgütler kurabildi. Kürtçe yayıncılık ve kültürel faaliyetler daha görünür hâle geldi. Celadet Åli Bedirxan’ın 1932–1943 arasında yayımladığı Hawar dergisi, Kurmancî Kürtçesinin Latin alfabesine dayalı yazı sisteminin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Dergi, Suriye’deki Kürt kültürel hayatının en önemli ürünlerinden biri olarak kabul edilir.

Bununla birlikte Fransa, 1946’da Suriye’den çekilirken Kürtlerin kültürel ve dilsel haklarını güvence altına alacak kalıcı anayasal veya hukuki düzenlemeler bırakmadı. Böylece manda dönemindeki görece serbestlik, bağımsızlık sonrasında sürdürülebilir bir hak rejimine dönüşmedi.

1946–1958: Arap milliyetçiliğinin güçlenmesi

Suriye’nin 1946’da bağımsızlığını kazanmasının ardından siyasal sistem giderek Arap milliyetçiliği ekseninde şekillendi. Devletin resmi kimliği “Arap Suriye” anlayışı üzerinden tanımlanırken, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler ve diğer toplulukların farklı etnik ve dilsel kimlikleri kamusal alanda ikincil konuma itildi.

Bu dönemde Kürtçe henüz her alanda aynı yoğunlukta yasaklanmış değildi. Ancak eğitim, devlet kurumları ve resmi iletişim Arapça üzerinden yürütülüyordu. Kürtçenin okullarda öğretilmesine yönelik bir kamu politikası bulunmadığı gibi, Kürtçe yayıncılık da giderek daha fazla denetim altına alındı.

1958’de Suriye ile Mısır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni oluşturması, merkeziyetçi ve Arap milliyetçisi politikaları güçlendirdi. Kerim Yıldız’ın aktardığına göre Cemal Abdülnasır döneminde Kürtler “hainlik” ve “ayrılıkçılık” suçlamalarıyla ilişkilendirildi, Kürtçe yasaklandı, Kürtçe yayınlar toplatıldı ve Kürt müziği üzerindeki baskı artırıldı.

Suriye’de Kürtçe yayınların yasaklanmasının 1958’den itibaren belirgin biçimde kurumsallaştığına dair insan hakları raporları da bulunmaktadır. Bu raporlara göre Kürtçe materyallerin dağıtımı ve yayımlanması yasaklandı, Kürtçenin okullarda ve üniversitelerde eğitim dili olarak kullanılması engellendi.

1962: Vatandaşlıktan çıkarma

Suriye’de Kürt meselesi açısından en önemli dönüm noktalarından biri, Haseke vilayetinde gerçekleştirilen 1962 özel nüfus sayımıydı.

23 Ağustos 1962 tarihli 93 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Haseke’de özel bir nüfus sayımı yapılması kararlaştırıldı. Sayım, 5 Ekim 1962’de yalnızca bir gün içinde gerçekleştirildi. Hükümet, uygulamanın amacını “yabancı sızmacıları” tespit etmek ve nüfus kayıtlarını düzenlemek olarak açıkladı. Ancak İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre uygulama büyük ölçüde keyfi yürütüldü. Aynı aile içindeki kişiler farklı statülere ayrıldı ve Suriye’de doğmuş çok sayıda Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı.

Kürtler, Suriye vatandaşlığını koruyanlar, “yabancı” anlamındaki ajanib statüsüne alınanlar ve hiçbir resmi kayda geçirilmeyen “mektum”, yani “kayıtsızlar”.

Human Rights Watch, 1962 sayımı sonucunda yaklaşık 120 bin Kürdün vatandaşlıktan çıkarıldığını bildirirken, daha sonraki bazı raporlar bu sayının on binlerce kişi daha fazla olduğunu ileri sürdü. 1996 tarihli Human Rights Watch raporu, hükümetin 142 bin 465 kişiyi vatandaşlıktan çıkarıldığı veya yabancı statüsünde kabul ettiğini, Kürt kaynaklarının ise daha yüksek rakamlar verdiğini belirtiyor.

Vatandaşlıktan çıkarma doğrudan bir dil yasağı değildi. Fakat Kürtçenin ve Kürt kimliğinin toplumsal koşullarını ağır biçimde etkiledi. Vatandaşlık statüsünden mahrum bırakılan kişiler, eğitim ve kamu hizmetlerine erişimde zorluk yaşadı, kamu kurumlarında çalışma ve devlet görevlerine girme imkânlarını kaybetti, seyahat belgesi veya pasaport alamadı, mülk edinme, evlilik ve doğum kaydı gibi haklarda sorunlarla karşılaştı, çocuklarının statüsünü güvence altına alamadı.

Bu nedenle vatandaşlıktan çıkarma politikası, Kürtçenin kuşaktan kuşağa aktarımını da dolaylı olarak zayıflattı. Eğitim, resmi kayıt ve devlet kurumlarıyla ilişki kurma imkânları kısıtlanan topluluklar, kendi dillerini kamusal ve kurumsal düzeyde kullanamaz hâle geldi.

1963–1970: Baas rejimi

Baas Partisi’nin 1963’te iktidara gelmesiyle Arap milliyetçisi devlet anlayışı daha sistematik hâle geldi. Suriye’nin siyasi, eğitimsel ve idari kurumları Arap ulusal kimliği etrafında yeniden düzenlendi.

1963’te Haseke’de iç güvenlik sorumlusu olarak görev yapan Muhammed Talab Hilal’in hazırladığı rapor, devletin Kürt nüfusa bakışını ortaya koyan en önemli belgelerden biri olarak değerlendirilir. Raporda Kürtlerin bölgeden uzaklaştırılması, Kürtlere eğitim verilmemesi, istihdam olanaklarının sınırlandırılması, Arap yerleşimcilerin bölgeye taşınması ve Arapça bilmeyen kişilerin oy kullanma veya kamu görevlerinde bulunma hakkının engellenmesi gibi öneriler yer aldı.

Bu öneriler, Kürtçeye yönelik politikaların yalnızca kültürel bir mesele olarak görülmediğini gösterir. Dil, devlet açısından Kürt kimliğinin taşıyıcısı ve dolayısıyla siyasi bir tehdit olarak ele alındı. Kürtçe konuşmak veya Kürtçe kültürel faaliyet yürütmek, çoğu zaman “ayrılıkçılık” ya da “ulusal birliğe zarar verme” iddialarıyla ilişkilendirildi.

1967’de okul coğrafyası kitaplarındaki Kürtlerle ilgili atıfların çıkarıldığına dair raporlar yayımlandı. Böylece Kürtlerin Suriye’nin tarihindeki ve coğrafyasındaki varlığı eğitim müfredatından görünmezleştirildi.

1970–1976: Arap Kuşağı Projesi

Hafız Esad’ın 1970’te iktidara gelmesinin ardından Kürt bölgelerine yönelik demografik ve idari politikalar devam etti.

1973’ten itibaren Haseke vilayetinde Türkiye ve Irak sınırı boyunca “Arap Kuşağı” veya “Arap Kemeri” olarak bilinen proje uygulandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, projenin yaklaşık 10–15 kilometre genişliğinde ve 375 kilometre uzunluğunda bir hat boyunca yürütüldüğünü aktardı. Kürtlerin yaşadığı topraklara Arap aileler yerleştirildi, bazı Kürtlerin arazilerine el konuldu ve yeni yerleşim merkezleri oluşturuldu.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları mekanizmalarına sunulan bir raporda, 1973’te Haseke’de Kürtlerin sahip olduğu tarım arazilerinin kamulaştırıldığı ve Baas Partisi yönetiminin 41 yerleşim merkezi kurduğu belirtilmektedir.

Arap Kuşağı Projesi’nin dil üzerindeki etkisi üç düzeyde ortaya çıktı. Buna göre, Kürtçe yer adları Arapça adlarla değiştirildi, Kürtlerin kendi tarihsel ve coğrafi bağları resmi kayıtlardan silindi., Kürtçe konuşan nüfusun sınır bölgelerindeki yoğunluğu azaltılmaya çalışıldı.

Suriye hükümeti 1976’da projenin durdurulduğunu açıklasa da oluşturulan yerleşim merkezleri dağıtılmadı ve yerlerinden edilen Kürtlerin önemli bir bölümü topraklarına geri dönemedi.

1977: Kürtçe yer adları değiştirildi

1970’li yılların ortasından itibaren Kürtçe köy ve kasaba adlarının Arapçalaştırılması hız kazandı.

Mayıs 1977 tarihli 15801 sayılı talimatla Efrin bölgesindeki çok sayıda Kürtçe yer adının Arapça adlarla değiştirilmesi emredildi. Kobani bu dönemde Ayn el-Arab oldu.

Yer adları yalnızca idari tanımlamalar değildir. Toplumların tarihsel hafızasını, coğrafyayla ilişkisini ve kolektif kimliğini taşır. Bu nedenle yer adlarının değiştirilmesi, Kürtçenin kamusal alandan çıkarılmasının yanı sıra Kürtlerin yaşadığı bölgelerin Kürtlerle olan tarihsel bağının resmi düzeyde silinmesi anlamına geliyordu.

1980’ler: Kamusal kullanımın sınırlandırılması

1980’li yıllarda Kürtçeye yönelik yasaklar daha açık idari kararlarla uygulanmaya başladı.

Birleşmiş Milletler belgelerine sunulan bilgilere göre, Haseke Valiliği 11 Kasım 1986’da 1012/S/25 sayılı kararla işyerlerinde Kürtçe kullanılmasını yasakladı. 13 Mart 1989’da çıkarılan 1865/S/25 sayılı başka bir kararla Kürtçe konuşma yasağı yeniden teyit edildi ve düğünler ile bayramlarda Arapça dışındaki şarkıların söylenmesi de yasaklandı.

Kerim Yıldız’ın aktarımına göre 1986 tarihli karar, Kürtçenin işyerlerinde, sinemalarda ve kafelerde kullanılmasını da engelliyordu. Böylece Kürtçe yalnızca eğitim kurumlarında değil, günlük hayatın farklı kamusal alanlarında da baskı altına alındı.

1982’de yayımlandığı bildirilen gizli bir kararnameyle Kürtçenin okullarda ve üniversitelerde eğitim dili olarak kullanılması, resmi kurumlarda konuşulması ve öğretilmesi yeniden yasaklandı. Bu kararın uygulanması, Kürtçenin kurumsal olarak aktarılmasını neredeyse imkânsız hâle getirdi.

Sonuç olarak Kürt çocukları kendi ana dillerinde eğitim alamadı. Kürtçe okuma ve yazma öğretimi resmi eğitim kurumlarının dışında kaldı, bazı aileler çocuklarına Kürtçe öğretmek için evlerde veya gizli biçimde dersler düzenlemek zorunda kaldı.

1990’lar: İsim, işletme ve yayıncılık yasakları

1990’lı yıllarda Kürtçeye yönelik yasaklar kişi adları, işletme adları ve yayıncılık alanlarına da yayıldı.

1992’den itibaren Haseke’de çocuklara Kürtçe isim verilmesi zorlaştırıldı. Kürt kaynaklarına göre İçişleri Bakanlığı’nın talimatları doğrultusunda, Arapça olmayan isimler için güvenlik makamlarından onay alınması istendi. Bu uygulama özellikle Kürtçe isimleri hedef aldı.

Bir çocuğun ismine müdahale edilmesi, dil politikasının aile ve özel hayat alanına kadar genişlediğini gösteriyordu. Devlet, çocuğun kimliğinin resmi kayıtlarda nasıl ifade edileceğini de kontrol ediyordu.

1994’te Haseke Valisi Subhi Harb, Kürtçe isim taşıyan işletmelerin adlarını bir hafta içinde Arapçaya çevirmelerini istedi. Yerel yönetimlere, Kürtçe isimli dükkan, otel ve restoranlara ruhsat verilmemesi talimatı gönderildi. Mevcut işletmelerin kapatılabileceği veya sahipleri hakkında işlem yapılabileceği bildirildi. Human Rights Watch, 1995’te Suriye’de Arapça, Ermenice ve Rusça tabelalar gördüğünü, ancak Kürtçe tabela görmediğini aktardı.

Kürtçe kitap ve dergilerin basılması, dağıtılması ve ülkeye sokulması büyük ölçüde engellendi. Yayıncılar ve matbaacılar, “milli güvenlik”, “ulusal birlik” veya “kamu düzeni” gibi geniş ve belirsiz gerekçelerle cezalandırılma riski taşıdı.

Kürtçe yayın yapmak isteyenler, eserlerini Lübnan gibi komşu ülkelerde bastırıp Suriye’ye gizlice sokmak zorunda kalabiliyordu. 2002’de Kürtçe kültürel ve eğitim materyali dağıttığı gerekçesiyle İbrahim Nasan’ın tutuklanması, bu politikanın 2000’li yıllarda da sürdüğünü gösteren örneklerden biridir.

2000–2010: Kısıtlamaların devamı

Beşar Esad’ın iktidara gelmesiyle bazı çevrelerde reform beklentisi oluşsa da Kürtçeye ilişkin temel devlet politikası değişmedi.

Kürtçe resmi dil olarak tanınmadı. Kürtlerin özel dil okulları veya Kürtçe eğitim veren kurumlar açmasına izin verilmedi. Ermeni, Süryani ve Çerkes topluluklarının belirli ölçülerde dil ve kültür kurumları oluşturabilmesine karşılık Kürtler için benzer bir alan açılmadı.

Kürtçe konuşan öğretmenlerin okul içinde Kürtçe kullanmaları engellendi. Kürtçe yayınlar üzerindeki baskı sürdü. Kürtçe müzik, kültürel toplantılar ve Newroz kutlamaları güvenlik denetimine tabi tutuldu.

2004’te Qamışlı’da başlayan olaylar, Kürt meselesinin devletin güvenlik yaklaşımıyla ele alındığını yeniden ortaya koydu. Olaylar sonrasında Kürt aktivistler, gazeteciler ve kültürel faaliyet yürüten kişiler gözaltına alındı. Kürtçe yayın, kültürel ifade ve siyasi örgütlenme çoğu zaman birbirinden ayrılmadan “ayrılıkçı faaliyet” şüphesiyle değerlendirildi.

Birleşmiş Milletler’e sunulan raporlarda, Suriye hükümetinin Kürtlerin anadillerini konuşmasını engellemek için soruşturma, gözaltı, hareket kısıtlaması ve cezai suçlamalar kullandığı ifade edildi. Aynı rapor, Kürtçe kullanımının resmi olarak tanınmadığını ve 1986 ile 1989 tarihli idari kararların yürürlükte kaldığını belirtti.

2011 sonrası durum

2011’de Suriye’de savaşın başlaması, Kürtçenin statüsünde fiili bir değişiklik yarattı. Suriye hükümetinin kuzey ve kuzeydoğudaki kontrolünün zayıflamasıyla Kürt siyasi ve askeri yapıları bazı bölgelerde yönetimi ele geçirdi.

2012’den itibaren Kuzey ve Doğu Suriye’deki özerk yönetim, Kürtçeyi eğitim ve kamu yaşamında kullanmaya başladı. Kürtçe, Arapça ve Süryanice ile birlikte eğitim sistemine dahil edildi. Bazı bölgelerde çocuklar ilk yıllarda anadillerinde eğitim gördü, ilerleyen sınıflarda diğer diller müfredata eklendi.

Bu gelişme, Suriye’nin merkezi hükümetinin onlarca yıl sürdürdüğü Arapça merkezli eğitim politikasından önemli bir kopuştu. Ancak bu sistemin verdiği diplomalar ve eğitim belgeleri Suriye’nin geri kalanında ve uluslararası alanda tam olarak tanınmadı. Bu durum, Kürtçe eğitim gören öğrencilerin üniversiteye geçişi ve diplomalarının resmî kabulü açısından sorunlar doğurdu.

Öte yandan Efrin’in 2018’de Türkiye destekli güçlerin kontrolüne geçmesinden sonra Kürtçe eğitim ve kamu kullanımına yönelik uygulamalar yeni bir baskı alanıyla karşılaştı. Bölgedeki müfredatın Türkçe ve Arapça ekseninde yeniden düzenlendiğine, Kürtçenin eğitimdeki konumunun zayıflatıldığına dair raporlar yayımlandı. Böylece savaş sonrası dönemde Kürtçenin karşı karşıya kaldığı baskı tek merkezli olmaktan çıktı, farklı bölgelerde farklı aktörlerin politikaları belirleyici hâle geldi.

2026: Kürtçenin ulusal dil olması

2026 yılı, Suriye’de Kürtçenin hukuki statüsü bakımından önemli bir değişime sahne oldu.

SANA’nın 26 Ağustos 2026 tarihli haberine göre geçici Şam yönetimi başkanı Ahmed eş Şara’nın 16 Ocak 2026’da yayımladığı 13 sayılı kararname, Kürtleri Suriye halkının asli ve ayrılmaz bir parçası olarak tanımladı ve Kürtçeyi “ulusal dil” olarak tanıdı. Kararname, Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde devlet ve özel okullarda Kürtçe öğretilmesine izin verdi.

28 Ağustos tarihli Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararı ile Kürtçe, 2026–2027 eğitim-öğretim yılından itibaren okullarda okutulacak.

Sadece dille ilgili politika değildi

Bu tarihsel çizgi, Suriye’de dil politikasının tek başına ele alınamayacağını gösterir. Kürtçenin yasaklanması veya engellenmesi; vatandaşlıktan çıkarma, yerinden etme, topraklara el koyma, yer adlarını değiştirme, Kürtçe isimleri reddetme ve yayıncılığı denetleme gibi uygulamalarla birlikte yürütüldü.

Başka bir ifadeyle devlet, Kürtçeyi yalnızca “yabancı bir dil” olarak değil, Kürtlerin kolektif kimliğini ve siyasal taleplerini taşıyan bir unsur olarak değerlendirdi. Bu nedenle Kürtçe konuşmak, yazmak, öğretmek veya kamusal alanda görünür kılmak çoğu zaman kültürel bir faaliyet olmaktan çıkarılıp güvenlik meselesine dönüştürüldü.

Uzun bir yasaklama süreci

Suriye’de Kürtçenin tarihi, bir yasaklar ve baskılar tarihi olduğu kadar, dilin aile içinde, gizli derslerde, kültürel toplantılarda ve diasporada korunması tarihidir. Fransız mandası dönemindeki sınırlı kültürel serbestlik, bağımsızlık sonrasında Arap milliyetçisi devlet politikaları tarafından daraltıldı. 1962 nüfus sayımı, Kürtlerin önemli bir bölümünü vatandaşlıktan çıkararak dilin toplumsal ve kurumsal aktarımını zayıflattı. 1970’li yıllardaki Arap Kuşağı Projesi, yer adlarının değiştirilmesi ve demografik müdahalelerle bu politikayı derinleştirdi. 1980’lerden 2000’lere kadar Kürtçenin eğitimde, işyerlerinde, yayıncılıkta, kişi ve işletme adlarında kullanılmasına yönelik kısıtlamalar sürdü.

2011 sonrasında kuzeydoğu Suriye’de Kürtçe eğitim ve idari kullanım bakımından yeni bir dönem başladı. Ancak bu gelişme ülke genelinde ortak bir hukuki sisteme dönüşmedi. 2026’da Kürtçenin ulusal dil olarak tanınması ve okullarda ders hâline getirilmesi, geçmişteki inkâr politikasına karşı önemli bir değişiklik olarak değerlendiriliyor. Bunun kalıcı bir hak rejimine dönüşüp dönüşmeyeceği ise üniversite ve kamu kurumlarında kullanım hakkının güvence altına alınıp alınmayacağına ve vatandaşlıktan çıkarma politikasının mirasının nasıl ele alınacağına bağlı.

Nihaplus araştırma dosyası · Suriye

Yasaktan müfredata: Suriye’de Kürtçenin kamusal hayata dönüşü

Geçici Şam yönetiminin 28 Ağustos 2026 tarihli kararı, Kürtçeyi Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde devlet ve özel okulların müfredatına ulusal dil olarak dahil etti. Karar, onlarca yıl eğitimden, yayıncılıktan ve kamusal alandan dışlanan Kürtçe bakımından yeni bir dönemin eşiği olarak görülüyor.

Karar tarihi 28 Ağustos 2026
Uygulama alanı Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerdeki devlet ve özel okullar
Tarihsel arka plan 1920’lerden günümüze uzanan dil, kimlik ve yurttaşlık politikaları

01 / Kararın merkezinde ne var?

Yeni düzenleme, Kürtçeyi yalnızca seçmeli ve sembolik bir faaliyet alanına yerleştirmiyor; ders notunu öğrencinin genel başarı ortalamasına dahil ediyor ve dili temel derslerden biri olarak tanımlıyor. Öğretmenlerin seçimi için de Kürtçe uzmanlığı ve yazılı-sözlü yeterlilik sınavı şartı getiriliyor.

28 Ağustos 2026 · Eğitim Bakanlığı Kararı

Kürtçe, modern Suriye tarihinde ilk kez resmi eğitim sisteminin parçası oluyor.

Fransız Mandası dönemindeki sınırlı kültürel serbestlik dışında, Kürtçe bağımsızlık sonrası devlet politikalarıyla eğitimden ve kamusal alandan büyük ölçüde dışlanmıştı.

3 saat Haftalık Kürtçe dersi Kürtçe dersleri için haftada ortalama üç ders saati ayrılacak.
1 saat Kültürel faaliyet Kürtçe sosyal ve kültürel etkinlikler için ayrıca haftada bir ders saati tahsis edilecek.
Notlu Başarı ortalamasına dahil Kürtçe dersinin notu öğrencilerin genel başarı ortalamasına eklenecek.
Sınavlı Öğretmen yeterliliği Öğretmen adayları, Kürtçe seviyelerini belgelemek için yazılı ve sözlü sınava girecek.

Öğretmenlik şartı / Uzmanlık

Kürtçe dersi verecek öğretmenlerin üniversite veya öğretmen yetiştirme enstitüsü mezunu olması ve Kürtçe alanında uzmanlaşması gerekiyor.

İhtiyaç halinde / Geçici çözüm

Öğretmen ihtiyacının karşılanamadığı durumlarda, Kürtçeye hakim lise mezunlarının da ders vermesine izin verilebilecek.

02 / Karara gelene kadar: Dört tarihsel eşik

Bu bölüm, düz bir zaman çizelgesi yerine Kürtçenin kamusal statüsünü belirleyen dört ana döneme odaklanır: sınırlı kültürel alan, devlet merkezli dışlama, yasakların gündelik hayata yayılması ve savaş sonrasında ortaya çıkan fiili eğitim alanı.

1920–1946

Mandada sınırlı kültürel alan

Fransız Mandası döneminde Kürt aydınları görece daha geniş bir örgütlenme ve yayın alanına sahipti. Celadet Ali Bedirxan’ın 1932–1943 arasında yayımladığı Hawar dergisi, Kurmancî için Latin harflerine dayalı yazı sisteminin gelişmesinde etkili oldu.

1946–1977

Arap milliyetçiliği ve dışlama

Bağımsızlık sonrası devletin resmi kimliği Araplık üzerinden kuruldu. 1962 Haseke sayımıyla binlerce Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı; 1973’ten itibaren Arap Kuşağı Projesi yürütüldü ve Kürtçe yer adları Arapçalaştırıldı.

1980–2011

Yasağın gündelik hayata yayılması

Kürtçenin eğitim kurumlarında, işyerlerinde, yayıncılıkta ve kültürel etkinliklerde kullanımı engellendi. Kürtçe isimler, tabelalar, kitaplar ve müzik; idari denetim, yasak ve cezai yaptırım riskiyle karşı karşıya kaldı.

2011–2026

Fiili eğitimden resmi statüye

2011 sonrası kuzeydoğuda Kürtçe, Arapça ve Süryaniceyle birlikte eğitim sistemine girdi. Ancak bu model ülke çapında tanınmadı. 2026 kararı ise Kürtçeyi ilk kez merkezi eğitim sisteminin resmi parçası haline getiriyor.

03 / Yasak bir dilden fazlasıydı

Dil politikası, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü sınırlayan daha geniş bir düzenin parçasıydı.

Suriye’de Kürtçeye yönelik baskı, yalnızca ders kitaplarında veya resmi dairelerde kullanılan dille ilgili değildi. Vatandaşlıktan çıkarma, yerinden etme, yer adlarının değiştirilmesi, kişi adlarının reddedilmesi, yayınların denetlenmesi ve kültürel faaliyetlerin engellenmesi birbirini tamamlayan uygulamalardı. Bu çerçevede Kürtçe konuşmak, yazmak veya öğretmek çoğu zaman kültürel bir hak olarak değil, güvenlik ve “ayrılıkçılık” tartışmasının konusu olarak ele alındı.

A

Ana dilde eğitim engeli

Kürtçe, yıllarca devlet okullarında öğretim dili olmadı; özel Kürtçe eğitim kurumları da açılamadı.

V

Vatandaşlık kaybı

1962 sayımı, on binlerce Kürdün eğitim ve kamu hizmetlerine erişimini sınırlayan statüsüzlük üretti.

M

Mekânsal hafıza

Kürtçe köy ve kasaba adlarının değiştirilmesi, dilin coğrafyadaki izlerini resmi kayıtlardan sildi.

Y

Yayın ve kültür baskısı

Kitap, dergi, müzik ve kültürel faaliyetler; sansür, el koyma ve soruşturma tehdidiyle sınırlandırıldı.

Sonuç

2026 kararı, tarihsel bir eşik; ancak dil eşitliğinin tamamlandığı anlamına gelmiyor.

Kürtçenin eğitim sistemine dahil edilmesi, geçmişteki açık yasak ve inkâr çizgisinden belirgin bir kopuş niteliğinde. Buna karşılık karar, Kürtçeyi Arapçayla eşit resmi dil statüsüne taşımıyor; uygulamayı Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerle sınırlıyor. Düzenlemenin kalıcılığı, öğretmen ve müfredat kapasitesine, üniversite ve kamu kurumlarında kullanım imkanına ve geçmişteki vatandaşlık dışlamasının sonuçlarının nasıl ele alınacağına bağlı olacak.

Kaynaklar

  • Kerim Yıldız, The Kurds in Syria: The Forgotten People
  • Human Rights Watch, Syria: The Silenced Kurds
  • Kurdish Initiative for Syria, Persecution and Discrimination against Kurdish Citizens in Syria
  • Syrians for Truth and Justice, How the 1962 Census Destroyed Stateless Kurds’ Lives and Identities
  • Syrians for Truth and Justice, Curricula in Afrin: Between “Turkification” and Restrictions on the Kurdish Language
  • North Press Agency, Multi-language Curriculum in Northeast Syria Lacks Official Recognition
  • Suriye Arap Haber Ajansı (SANA)
  • Kurdistan24
sosyolog suna yılmaz değerlendirdi

“Yeni bir kentsel politika için geçmiş deneyimler eleştirel ele alınmalı”

Diyarbakır’daki kentleşme olgusunu tarihsel gelişme seyri üzerinde ele alan sosyolog Suna Yılmaz, “Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum” diyor.

Suna Yılmaz

Cumhuriyet tarihi boyunca hem yeni oluşturulan Türkçü kimliğin önemli uygulama merkezlerinden biri hem de Kürtlerin ‘başkent’ olarak tariflediği kent olan Diyarbakır ve kentleşme olgusunu ele alan sosyolog Suna Yılmaz’ın tez çalışması, bir kitap olarak yayınlandı. Dipnot Yayınları tarafından basılan kitabın ismi “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim”.

Diyarbakır’ın tarihsel gelişimini ele aldığı bölümle başlayan kitapta, Yılmaz savaş, göç, istila ve el koyarak birikim süreçleri ekseninde kentleşme olgusunu ele alıyor.

Cumhuriyet için Diyarbakır kentinin Türkleştirme pratiğini hayata geçireceği önemli bir merkez olduğunu ifade eden Yılmaz, Kürt siyasi hareketinin de kente biçtiği önemi ve bunun için geliştirdiği yerel ve merkezi politikaları değerlendiriyor.

Yılmaz, Kürt hareketinin belediyecilik deneyimini eleştirel bir pencereden ele alıyor ve bu haliyle bir alternatif olmadığını iddia ediyor.

“Kürtler için ‘başkent’: Diyarbakır”

Diyarbakır’ın kentleşmesini, tarihsel pencereden yola çıkarak günümüze kadarki gelişmesini ele alan “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim” adıyla kitabınız yayınlandı. Hem tarihsel hem de güncel kent yapısını ve gelişimini ele alıyorsunuz bu kitapta. Yakın dönemi esas alırsak, Diyarbakır’ı nasıl bir kent olarak tanımlarsınız?

Yakın dönemi tanımlamak için öncelikle geçmişten bugüne kısa bir yolculuğa çıkmak gerekiyor. Sosyal bilimci olarak kentle olan bağım bir şekilde beni sosyoloji ile arkeoloji biliminin arkadaşlığına götürmüştür. Diyarbakır’a bakınca özellikle kalkan şeklini alan surlarla kaplı olan şehir çok katmanlı yapısıyla karşımızda durur. Öncelikle coğrafi koşulların bölgedeki tüm toplumsal yapının fiziki alt yapısını oluşturduğunu diyebiliriz. Kürt kentleri verimli ovalar, sıra dağlar, çok geniş bölgeyi suyu ile bereketlendiren akarsularla bezeli bir bölge. İlk uygarlıkların bu topraklarda maya tutmuş olması coğrafi koşulların kolaylaştırıcı etkisidir diyebiliriz. Kent sosyolojisi alanında araştırma yapan herkes bir şekilde arkeolojinin kapısını çalar ve Diyarbakır’daki Çayönü kazıları bize 12 bin yıl önceki hayatı sunar. Kale kent olan Kürt kentleri ki Diyarbakır’da öyle, ticari, askeri ve üretim kenti olarak öne çıkar. Sınır kent olması savaşın her zaman hayatın bir parçası olduğunu ve sürekli surlarını onaran ve savaşla birlikte egemen olanın değişerek kentsel fiziki yapının da değiştiği bir kent sunar bize. Örneğin Roma döneminde Hıristiyanlığın etkisiyle okulların, manastırların ve kütüphane gibi kurumların kent merkezinde arttığını görürüz ve kent başkent statüsüne bürünür. Kentin nüfusunun dini egemenliği sağlaması amacıyla planlanması gerektiği için, iskan politikaları kapsamında kent mekanı ihtiyaca göre düzenlenir. Araplar kenti ele geçirdiklerinde ise benzer şekilde politika izlerler. Günümüzde cami olan Ulu Cami o dönemde kilisedir. Osmanlı döneminde ise benzer şekilde bir işlevi vardır Diyarbakır’ın. Etnik ve dini çoğulculuğun olduğu, fakat bu çokluğun keskin sınırlarla ayrıştığı bir kenttir ki mahallelerin ayrı olması bunun en belirgin göstergesidir. Üretimin çok çeşitli olması ve ticaret yollarının buradan geçmesiyle birlikte çok geniş bir alanda kentin etkisini görebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılında kapitalizm kendini var ederken kapitalizmin ideali olan ulus devlet inşası imparatorluk toprakları içinde tekçi bir zihniyet sunar ve hem bölgede hem de Diyarbakır’da katliamlar, soykırım, mülklere el koyma gibi birçok şiddet biçimi toplumsal yapıyı yok eder. Diyarbakır’ın etnik ve dini çoğulculuğu yerini Türklük ideolojisinin inşasına yönelik politikalara bırakır. Diyarbakır tarihsel açıdan önemli bir kenttir ve dolayısıyla birçok halkın bir arada yaşadığı bir kent olmasının yanında Kürt kentidir. Dolayısıyla ulus devlet ideolojisine karşı da bir direnişin sembolüdür.

Cumhuriyet tarihi açısından tarihsel bağlamından biraz kopuştur Diyarbakır. Artık sınır kenti değildir. Ticaret yollarının getirdiği canlılık söz konusu değildir. Askeri bir yapı kısmen devam eder. Ve Osmanlı Devleti’nin kapitalizme geçişiyle birlikte tüm kapitalist ilişkilerin bölgenin öznel koşullarıyla yansıtıldığı bir kent haline gelir. Kapitalizm kendini var ettiği yolda çakıl taşlarının temizlenmesi için savaş meşru bir araç haline gelir ki tarihsel açıdan bu sürekliliğin göstergesidir.

Diyarbakır hem yakın dönem itibariyle kapitalist bir kent olarak karşımıza çıkar (dinamikleri farklı olsa da) hem de Kürtlerin Kürt siyasal hareketinin başkenti olarak da karşımızda durur. Dolayısıyla burada Türklüğün sembolü bir kent iddasının yanında direnişin ve mücadelenin de bir kent olarak karşımızda durur Diyarbakır.

“Kentleşme tarihi katmanlı bir şekildedir”

Bu bahsettiğiniz özelliklerini bir kaç tarihsel dönemle ele alıyorsunuz? Bu tarihsel dönemlerin de daha çok savaş ve çatışma eksenli bir rotaya göre oluştuğuna dikkat çekiyorsunuz. Bu durum en çok da imar planlarını etkilemiş görünüyor. Bunu biraz açabilir misiniz?

Aslında kitabın temel dertlerinden biri kent sosyolojisi alanında Diyarbakır gibi kentleri incelerken “savaş” olgusunun dahil edilmesi gerektiği ve bunun da özellikle tarihsel bağlamı unutmadan günümüzde yani modern kapitalist dönemde kentleri incelerken “el koyarak birikim” kavramıyla bağını kurmaktır. Bu hattan meseleyi ele aldığımda Diyarbakır’ın kentleşme tarihi katmanlı bir şekilde karşımıza çıkar. Örneğin bölgenin coğrafi yapısı, etnik yapısı, Kürtlerin tarihsel açıdan egemen devlet içinde nasıl konumlandığı, hem bölgesel hem de egemen devletin hakim üretim tarzına göre hangi konumda yer aldığı gibi birçok faktör Diyarbakır’ın tarihsel izleğini oluşturur. Özellikle Diyarbakır’ın günümüzdeki ulus devlet içindeki konumu hariç öncesine baktığımızda ticaret, askeri ve üretim kenti olması kentin önemini daha fazla görünür kılıyor. Bölgenin zenginliği ve kentin stratejik konumu nedeniyle, Diyarbakır savaşların hakim olduğu bir bölge. Dolayısıyla her savaş sonrası egemen olan siyasi yapı kendi siyasi ve toplumsal yapısına uygun olarak kenti şekillendiriyor. Bu ise en temelden kent mekanının egemen olan devletin “ihtiyaçlarına” göre şekillenmesine neden oluyor. Örneğin kentin demografik yapısı, özellikle egemen olan devletin siyasi egemenliğinin bir parçası olduğu için kontrol edebileceği ve şekillendirebileceği bir demografik yapı kent mekanının sürekli bir şekilde değiştirilmesine sebep olur. Örneğin 359 yılında 20 bin olarak tahmin edilen nüfus, Nusaybin’İn Sasanilere bırakılması sonrasında büyük bir göç alır. 40 bin nüfus daha eklenir kentin nüfusuna. Kentin yerlileri ile göçle gelenleri ayırmak için kentin içine surlar yapılır ki mahalleler de böyle oluşur.

Ayrıca her savaş sonrası surlar tadilat görürken yeni toplumsal yapıya uygun yeni mahalleler kurulur, resmi devlet kurumları kentin merkezinde inşa edilir. Cumhuriyet döneminde Yenişehir’in kurulmasını da buradan okuyabiliriz. Surlarda kapıların açılması buna örnektir yine.

Aslında tarihte çok kez yakılıp yıkıldığına şahit olunuyor değil mi? İmar planlarının bu kadar fazla olmasının önemli bir sebebi de bu yıkımdan sonra şehri yeniden ayağa kaldırmak olsa gerek?

Evet. Öncelikle Diyarbakır sınır kent ve kale kenti. Doğal olarak savaşın her daim gündelik hayatın bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Romalıların döneminde kentin fiziki yapısı çok fazla değişir, kentte kültürel kurumların inşaatının yanında, kanalizasyon sisteminin kenti kapsayacak şekilde kurulması gerçekleşir. Saraylar, hamamlar, tiyatroların varlığından bahsedilir. Şöyle düşünün: Kabaca bir hat çizersek ilk kent devleti bir yanda Roma, Persler sonrasında Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Akkoyunlular gibi devletler kente hakim olurlar. Hakim olma süreci her zaman savaş sonrasında yoğun bir kentsel imarı mecbur kılar.

Diyarbakır merkezi bir kent ve bölge açısından tarihsel ve siyasi açıdan önemli bir kent olması doğallığında savaşın merkezi haline getirir Diyarbakır’ı.

Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet

Son yüzyılda ise daha önceki dönemlerden farklı olarak cumhuriyetin ulus oluşturma politikalarının merkezinde yer alan bir kent oldu Diyarbakır. Cumhuriyet’in el koyarak birikim oluşturduğunu belirtiyorsunuz kitapta. Bunun nasıl oluşturulduğunu ayrıntılı bir şekilde anlatıyorsunuz. Bu politikaların kentleşmeye etkileri bugün nasıl hissediliyor?

Aslında son dönemle bağını kuracaksak sadece Cumhuriyet dönemini değil özellikle kapitalizmin bu topraklarda nüvelendiği daha erken dönemleri ele almak gerekir. Fakat bundan önceki dönemle de ortaklık kurmak açısından kentleşmenin bölgedeki tezahürü savaş üzerinden anlatılabilir. Savaşın her zaman hâkim olduğu bir kent ve özellikle kapitalist üretim ilişkilerin hâkim olmaya ve milliyetçiliğin ulus devletleri kurmaya başladığı dönemde, meselenin şekli başka bir boyut kazanıyor. Yani Cumhuriyet döneminde dünya ölçeğindeki kapitalist kentleşme modelinden ayrı bir yaklaşım geliştirilmiyor. Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet mantalitesi var, dolayısıyla herhangi bir cumhuriyet kenti bunun göstereni ve sembolü olmak zorunda, Başkentlerin anlamı da biraz budur örneğin. Bölgede Diyarbakır da tam da bu mantalite doğrultusunda ele alınıyor ve Türklük algısının hakim olduğu bir kent yaratılmak isteniyor. Dolayısıyla böyle bir kent kurulurken önüne çıkacak tüm engellerin kaldırılması gerekiyor. Bu da yine karşımıza savaşı çıkarıyor. Buradan hareketle erken cumhuriyet dönemindeki umumi müfettişliklerin varlığı çok iyi örnek. Sonraki dönemde beş yıllık kalkınma planları, örneğin GAP erken dönem politikaların biçim değiştirmiş halidir. Amaç modern kapitalist bir kent yaratmak ve bunu kalkınma planlarını incelediğimizde ülkenin kalkınması ve sosyal adalet gibi bir kavram üzerinden değil bölgenin sömürülmesi ve kaynağın merkezi kentlerdeki kapitalist üretim alanına aktarılması olarak görüyoruz. Bunun sekteye uğrayabileceği her dönemde etnik politikalar üzerinden meşrulaştırılan bir savaş çıkıyor karşımıza. Ya da darbeleri de buradan okuyabiliriz. Bugün geçmişten farklı değil. Özellikle 2015 ile birlikte kentteki savaş ve sonrasındaki el koyarak birikim süreci benzer bir tabloyu karşımıza çıkarıyor.

“Çatışma hem kentsel hem de siyasi açıdan”

Cumhuriyetin bu politikalarına karşı Kürt hareketinin son 40 yılında başka bir politik hat oluştuğunu biliyoruz. Bu politik hatt oluşturulurken, Diyarbakır’ın kentleşme politikaları ile devletin kentleşme politikaları nerelerde çatıştı daha çok? Bu çatışma ne tür sonuçlara yol açtı?

1990lar itibariyle kentleşmeye dair bir veri ortaya çıkıyor. Öncesinde de yerel seçimleri kazanan Kürt siyasetçiler var: Mehdi Zana Diyarbakır’da, Urfan Alpaslan Ağrı’da, Edip Solmaz Batman’da seçimleri kazanıyor. Yerel siyasetten daha çok Kürt sorununun çözümüne yönelik çalışmalarıyla karşımıza çıkıyor üç isim. Devlet tarafından Kürt oldukları için ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve kentsel hizmet üretemediklerini ifade ederler. Zaten 1977-79 arasında bu isimleri görürüz. Sonrasında 1980 darbesi ve süreç başka yöne ilerler. Bundan yaklaşık 20 yıl sonra Feridun Çelik savaşın orta yerinde bir kenti devralır. Ayrıca zorunlu Kürt göçüyle birlikte ciddi kentsel sorunların ortasında seçimleri kazanır. Peşinden Osman Baydemir ve sonrasında kitaptaki dönemi kapsadığı için Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemi. Kürt siyasal hareketindeki devamlılık içeren düşünce, devletin bilinçli olarak geri bıraktırdığıdır. Bu merkezi bütçeden payın az ayrıldığı, yurt dışındaki desteğin devlet engeline takıldığı gibi. Aslında buradaki mesele kitapta da daha detaylı şekilde anlattığım gibi çatışma ya da ortak yanlardan ziyade ulus devletin modern kapitalist kentleşme yaklaşımının kentte nasıl bir zeminde işletildiği, bu süreçte savaşın ve sonuçlarının nasıl bir kentsel sorun yarattığı ve son olarak Kürt siyasal hareketinin bunu hangi perspektiften ele aldığıdır. Çünkü Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum. Bunu şuradan kuruyorum. Yerel seçim sonrası kazanan her siyasi parti kendi durduğu ideolojik yerden belediyeleri düzenleyen yasanın uygulanma sürecini planlayabilir. Burada Kürt siyasal hareketinin sadece yerel yönetimler değil kentin her alanına yayılan çok güçlü bir siyasi örgütlenmesi de var ki bu büyük bir güç demek. Yasalara geri dönersek örneğin belediyelerin sağlık merkezleri, hastaneler ve gezici sağlık üniteleri kurma; gençlere, yaşlılara, kadınlara ve çocuklara sosyal ve kültürel hizmet verme gibi bir sorumluluğu var. Ya da mesleki kurslar açmak ya da yoksullara sosyal yardım yapmak. Bu hizmetin kapsamının nasıl olacağı ve kimlerin yararlanacağı seçimi kazanan siyasi partinin ideolojik yaklaşımına göredir. Kitapta da çokça tartıştığım gibi bu hizmetleri sunmak artı bir durum değildir. Bu zaten olması gereken bir hizmetin sunulmasıdır. Bu hizmetlerin nasıl sunulacağı konusunda çatışmaya dair birkaç bir şey söyleyebiliriz: örneğin çok dilli hizmet vermek gibi.

Çatışma sadece kentsel boyutta değil siyasi açıdan da sürüyor. En önemli çatışma alanı kayyımlardır. Kayyımların seçilmişlerin iradelerini gaspetmesi sonucunda kente hizmet imkanları daralmış ve var olan örneğin çok dilli hizmet askıya alınmıştır. Sosyal yardımlar kesilmiştir. Kayyım döneminde borçların arttığı zira gözlenmiştir ve halkın bütçesinin halka hizmete aktarılmadığı aşikardır. Bir diğer çatışma konusu ki bu sadece Diyarbakır özelinde değil merkezi hükümetin siyasi ideolojinden farklı olan bir yerel yönetimde de aynı şey yaşanıyor iller bankasından gelen bütçenin kısıtlanması gibi durumlar yaşanıyor.

Acele modernleştirme hamleleri

Kitabınızın önemli bir bölümünü bu bahsettiğiniz hususa ayırmışınız. Kürt siyasetinin belediyecilik deneyimlerini Diyarbakır özelinde değerlendiriyorsunuz. Feridun Çelik, Osman Baydemir, Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemlerini ele aldığınız bu çalışmada, Kürt siyasetinin bu deneyimini pek çok açıdan eleştiriye tabi tutuyorsunuz. Bundan önceki soruda bahsettiğiniz imar ve sosyal alanla ilgili politikalarda kapitalist kalkınma modeli ile çakışan kimi yönlere işaret ediyorsunuz. Kürt siyasi hareketinin yerel yönetimdeki iddialarının pratikte yeterince karşılık bulmadığını mı düşünüyorsunuz?

Kentte bir yılı aşkın süre alan araştırması yaptım. Alan araştırması yaparken hem kentin siyasal aktörleri belediye çalışanları, Kürt siyasal hareket bileşenleri, sivil toplumdaki arkadaşlar, kentteki insanlar olmak üzere farklı çevrelerden insanlarla görüştüm. Kentte gözlem yapma fırsatım da oldu. Kent ve Kürt siyasal hareketi üzerine yazılan kaynaklar, gazete arşivleri gibi kaynakların da katkısı var tabii ki.

Tabii ki devlet kurumlarının ürettiği politikaların kentte nasıl yansıdığı ve Kürt siyasal hareketinin bu politikalara dair neler yaptığı temel odak noktalarımdan biriydi. Dolayısıyla sizin sorunuz üzerinden yanıtlarsam özellikle savaştan kaynaklı zorunlu Kürt göçünün sonucu kentsel sorunlardır. Fakat bunu, sonuç yerine kentin olumsuz görünümün nedeni olarak ele alınması bence en temel sorundur. Çarpık kentleşme, işgal, mülkiyet hakkı üzerinden geliştirilen politikalar doğal olarak temel insan hakkı olan barınma hakkının farklı bir politik düzlemde ele alınmasının önünde engeldir.

Yani kentte en büyük sorun barınma, işsizlik iken buna yönelik çalışmaların yetersiz oluşu hatta alternatif bir yerden politika üretilmemiş olması en büyük eleştirimdir. Örneğin Sur ve Bağlar zorunlu Kürt göçü sonrasında barınma konusunda temel sıkıntı çekilen yerlerdir. Buralara yönelik sosyal konut politikalarını olmayışı ya da kısmen TOKİ üzerinden geliştirilmiş ve olumlu şekilde sonuçlanmamış olması ya da sosyal politikalar açısından işsizlik ve yoksullukla mücadele konusunda sosyal yardımların ötesinde bir politika geliştirilmemiş olması eleştirdiğim noktalardır. Minnet ekonomisinin bir çıktısı olan yardımlar genel olarak eleştiri noktamızdır tüm dünyada, bunun yönteminin değişmemiş ve isiminin dayanışma olması gerçeği değiştirmiyor.

Genel olarak “bilinçli geri bıraktırılmışlığa” karşı “bizler de modern kent inşa ederiz” yaklaşımının araştırmamda da ifade ettiğim gibi “acele modernleşme” hamlelerine yol açtığı ve modern kapitalist kentleşme modelinden farklı bir görünüm sunmadığıdır. Tabii ki şunu gözardı etmiyorum: Borç yükünün ağırlığı, siyasetin baskı ve tutuklamalarla sonuçlandığı, savaşın her an yaşandığı bir bölge ve kent. Fakat buna karşılık da hiçbir kentte böylesine tabandan desteğin olmadığı bir kent. Örneğin sur kenarlarının düzenlenmesi aşaması halkın desteği olmadan gerçekleşmesi zor bir düzenleme olurdu. “Bizim çocuklar” yaklaşımı politikaların işlevlendirilmesi konusunda kolaylaştırıcı bir unsur iken kapitalist kentleşme modeline alternatif politikaların hayata geçmesi noktasında da kolaylaştırıcı bir unsur olabilirdi. En temel sorunlardan bir diğeri barınma, yoksulluk, işsizlik gibi gençlerin bağımlılıklarıdır. 1999’dan itibaren tüm raporlarda madde kullanımın oranının yüksek olması bir veri iken özellikle Gülten Kışanak dönemine kadar kalıcı bir politika üretilmemiş olması da üzücüdür. O dönemde bu konu ciddi bir sorun olarak ele alınmaya başlanmış ve savaşın varlığı yine bu konulara yönelik çabayı aksatmıştır.

Şu konuyu açmak da yarar var. Bugün yasa ve mevzuat üzerinden herhangi bir belediyenin sosyal politika üretmesi ya da kentin fiziki yapısına dair (su, elektirik vs) çözüm üreten politikalar geliştirmesi zaten olması gereken. Fakat siyasi yapıların ideolojik farklılıkları bunun nasıl gerçekleşeceğine dair somut örnekler sunar. Kadınlara, çocuklara, gençlere yönelik sosyal politikalar Kürt siyasal hareketinin kentsel sorunların çözümü noktasında olumlu örnekler sunar fakat kapitalist modele alternatif değildir. Ya da kentin gıda ihtiyacına yönelik yoksullara gıda yardımı yerine tarım arazilerinde kolektif üretimin yapılmasına ve bunun politika haline dönüşmesine dair adımlar benzer şekilde Gülten Kışanak döneminde tartışılır hale gelmiştir. Fakat savaşın çıkmasıyla birlikte bu politikalar da askıya alınmak zorunda kalmıştır. Aslında temel çelişki şuradan kaynaklanıyor: Kapitalist kent modeli sınıfsal ayrışmanın göründüğü, keskinleştiği bir alandır aynı zamanda. Demokratik özerklik tartışmalarının kentsel yansıması o dönemde katıldığım konferanslar üzerinden söyleyebilirim ki sınıf mevzusunu içine almayan ya da kapitalizmi ehlileştiren özellikle ekonomik yanını ehlileştiren bir hattan ele alınmıştır. Bu nedenle geliştirilen politikalar kapitalist kentleşme modeline alternatif değil, bu modelin açtığı yaraların pansuman edilmesine yöneliktir diyebiliriz.

“Sınıfsal gerçekliği görmeden çözüm üretilemez”

Diyarbakır’da Kürt siyasetinin belediyeler aracılığıyla hayata geçirmeye çalıştığı yerel özerk politikalar, özellikle son yerel seçimlerden bu yana çok fazla tartışmaya konu olduğunu görüyoruz. Kentin farklı güç odaklarının bu siyasete etkileri ve Kürt siyasi hareketinin asıl tabanını oluşturan yoksul kesimlerin görmezden geldiğine yönelik eleştiriler yapılıyor. Kitabınız bir önceki dönemi ele alıyor ancak bu eleştirilere dair sizin gözlemleriniz neler? Çalışmayı yaptığınız dönem, buna benzer tartışmalara şahit oldunuz mu?

Çok kapsamlı bir soru. Tartışma konusu hala çok güncel. Şöyle ki yerel özerklik meselesine dair paradigma değişimi ya da bunun hangi araçlarla kentte gerçekleşeceği sorusu bence hala havada kalan bir durum. Burada örneğin kooperatifler öne çıkıyor. Diyarbakır büyük bir kent ölçek olarak. Ölçeği bu kadar büyük olan ve diğer kentlere etkisini de baz alırsak çok büyük bir alandan bahsediyoruz. Kooperatif deneyimi üzerinden meseleyi ele alamayız. Evet iyi örnekler var kooperatif deneyimine dair ama bakın bu deneyimin gerçekleştiği mekan küçüktür. Neredeyse 2 milyona yaklaşan bir nüfusu olan kentten bahsediyoruz. Bunun için politikaların kapsamı ve uygulama yöntemleri de farklı olmalıdır. Ayrıca Kürt siyasal hareketi homojen gibi görünse de homojen bir yapı söz konusu değildir. En basitinden sınıfsal katmanları olan toplumsal bir yapısı vardır. Bu sınıfsal gerçekliği görmeden sadece kapitalizmi kentsel ölçekte ehlileştirmeyi amaçlıyoruz demekle bunun çözüm üreteceğini düşünmüyorum.

Benim araştırma yaptığım dönemde de yani 2013-2016 arası dönemde de en belirgin tartışma noktası sınıf mevzusuydu. Farklı sınıfsal katmanları yok saymak kentsel politikaların yerel özerklik çerçevesinde oluşmasına temel engeldir bence. Kürd’ün Kürd’ü sınıfsal açıdan sömürdüğü bir tabloda kapitalizmi ehlileştirerek sorunu çözmeye yönelik politika üretmenin kime ya da hangi sınıfa faydası olduğunu sormak gerekiyor. Barınma, yoksulluk gibi temel sorunların hâlâ yerel özerklik politikaları kapsamında can alıcı sorunlar olduğunu düşünüyorum ve bu dönemde de bundan 10 yıl önceki gibi bir yerden mesele ele alınıyorsa olumlu bir sonuç üreteceğini düşünmüyorum. Kürt siyasal hareketinin çok büyük bir gücü var Diyarbakır’da ve bunun kapitalist kentleşme modeline alternatif bir model kurmaya yönelik kolektif bir toplumsal hareket oluşturma potansiyeli çok yüksek. Mesele bunu nasıl yapacağıdır.

Araştırma yaptığım dönemde el koyarak birikimin aracı olan savaşın Sur’daki sonucunu acı şekilde yaşayarak deneyimledik. Bugün Sur, “Toledo’ya benzeteceğiz” söylemiyle korkunç bir görüntü sergiliyor. Yoksulluk, işsizlik, gençlerdeki madde bağımlılığı gibi sorunlar hala çok yüksek kentte. Dolayısıyla bölgedeki savaşın daha doğrusu savaş aracının el koyma sürecinin meşru dayanağı olduğunu görerek ve bunun uzun soluklu bir politikanın (beş yıllık kalkınma planları vs gibi) ürünü olduğunu görerek, Kürt siyasal hareketi kendi gücüne dayanarak, kentsel politikaları kapitalizme alternatif bir yerden üretmek istiyorsa öncelikle bu konuyu sınıf mevzusunu dışlamadan ele alması gerekiyor. Böyle bir hattan kurulacak kentsel politikalar ise yaklaşık 40 yıllık deneyimi eleştirel bir şekilde ele almayı gerektirecektir ki ele alınmalıdır.

Temmuz ayında Diyarbakır’da yapılan ekonomi çalıştayının sonuç raporunu henüz görmedik politika öneri kapsamında. 10 yıl önce de ekonomi çalıştayı yapıldı. Farkının ne olduğunu merak ediyorum. Rapor çıktığında daha doğru bir yerden karşılaştırma yapabiliriz.

Kürt siyasi hareketinin savunduğu ekolojik, demokratik, kadın özgürlükçü paradigmanın belediyelerde uygulanmasına dair de değerlendirmeleriniz ve gözlemleriniz var kitapta. Bu iddiaların önümüzdeki dönem çok daha fazla tartışılacağı yeni dönemin özelliklerinden yola çıkılarak tahmin edilebilir. Bu iddiaların Diyarbakır özelinde ne tür gelişmelere yol açacağına dair düşünceleriniz neler?

Aslında bir önceki sorunuzla göbek bağı var bu sorunun. Sorunların çözümüne yönelik geliştirilecek politikaların sınıf ve kapitalizmi nasıl ele aldığı bence temel çıkış noktası olacaktır. Bu meselelere dair en basitinden kentteki sınıfsal katmanlara (sınıfların yoksulluğuna ki buna kadın ve çocuk yoksulluğunu da dahil etmekte fayda var) dair nasıl politika geliştirileceği merak konusudur. Bunları dikkate almayan bir yaklaşımın on yıl öncekinden farklı bir deneyim oluşturmayacağını düşünüyorum.

“Devlet için meşrulaştırıcı araç: Savaş”

Bundan sonrası için Diyarbakır’ın kentleşmesine dair nasıl bir öngörünüz var?

Bu, Kürt siyasal hareketinin geçmiş 40 yılı nasıl değerlendirdiği, deneyimlerden nasıl dersler çıkardığı ve kente dair politika üretirken sınıf ve kapitalizm meselesine dair nasıl bir açıklama yaptığıyla paralel gidecektir. Devlet örneğin beş yıllık kalkınma planları kapsamında kentin nasıl dönüşeceğini öngörüyor. “Pürüzler” çıktığında elinde kendi yöntemini meşrulaştıracak çok önemli bir araç var: “Savaş”. O nedenle savaşı kentsel sorunlar kapsamında sonuç üreten bir unsur yerine, nedeni olarak ele almak ve buradan politika kurmak yeni bir bakış açısını zorunlu kılıyor. Diyarbakır’da eğer Kürt siyasal hareketi topyekün bir politika geliştirmeyecekse, ki son dönem yapılan tartışmaları sınıf ve kapitalizm analizini dahil edip etmediğine bakarak ele alabiliriz, önümüzdeki dönemde daha fazla yoksulluğun, yıkımın hakim olduğu bir kent göreceğiz. Tarım arazilerinin imara açıldığı, kentin sınıfsal olarak ayrıştığı mekanların üretildiği, özellikle Sur üzerinden turizm furyasının kentin tarihi dokusunu yok edeceğini söyleyebilirim. Başka bir yerden kurulacaksa kent, tarihsel açıdan sosyalist yerel yönetim deneyimine tekrardan bakmak gerekiyor. Ayrıca çok uzağa gitmeden Rojava deneyimi dersleriyle öğretici olacaktır. Rojava’daki deneyim özellikle kadınların mücadelesi ve tarımın örgütlenmesi açısından önemli bir veri sunuyor. Şunu unutmamak gerekiyor: Orada yeni bir deneyim var ama tarihsel mirastan devraldığı derslerle… Bölge savaşın hakim olduğu bir bölge ve bu uzunca bir süre böyle devam edeceğe benziyor. Buna rağmen orada inşa edilen yapıların zamanla nasıl bir sistem içinde kurumsallaşacağı ve hangi dinamiklerle şekilleneceğini gözlemleyeceğiz. Diyarbakır özeline tekrardan dönersek yerel özerklik söyleminin pratik açıdan nasıl bir tablo oluşturacağı yine sınıf meselesini nasıl ele aldığı ve kapitalizmle kurduğu ilişkinin tanımına bağlı olacaktır.

Suna Yılmaz Hakkında

2007 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede Genel Sosyoloji ve Metodoloji Yüksek Lisans Programı’nı 2009 yılında “Tuzla’da Tersaneden Yaşam Alanına Gündelik Hayat: Taşeronluk Çağında İşçi Olmak” teziyle tamamladı. 2010 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler doktora programında 2016 yılında “Yerel Siyaset ve Kentleşme Bağlamında Diyarbakır Örneği” teziyle doktora derecesini aldı.

2018 yılında Maltepe’nin sözlü tarih araştırmasında yer aldı. Toplumsal Hafızada, Zamanda ve Mekânda: Maltepe kitabının araştırmacısı ve yazarlarındandır. 2019 yılında Adnan Çelik ve Lucie Drechselova’nın editörlüğündeki Kurds in Turkey: Ethnographies of Heterogeneous Experiences kitabında “Accumulation by Dispossession as a Common Point in Urbanisation Politics in Diyarbakir” makalesiyle yer aldı. 2020 yılında Selma Değirmenci ve Özlem S. Işıl’ın derlediği Yaşamı Örgütleyen Deneyimler – Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor kitabına Hatice Kurşuncu ile birlikte yazdığı “Gıda Üretiminde Kadın Emeği: Kadın Dernekleri ve Kadın Kooperatifleri” makalesiyle katkı sağladı. Akademide ve kadın örgütlerinde çalışmalar yürütmesinin yanında birçok projede yer aldı. Sözlü tarih, emek, sınıf, etnisite, kent sosyolojisi ve toplumsal cinsiyet alanlarında araştırmalar yapıyor.

84 yaşındaki savaş suçlusu öldü

Ratko Mladić’in ölümüne kim ne tepki verdi?

Bosna Savaşı’nda işlenen savaş suçlarından hüküm giyen Ratko Mladić’in ölümünün ardından pek çok farklı kesimden tepkiler geldi. Sırbistan Adalet Bakanı, savaş suçlusu Generalin, “en yüksek devlet onuruyla” gömüleceğini söyledi.

Ratko Mladić, Lahey’de mahkeme duruşmasında, Foto: UN-IRMCT/Leslie Hondebrink-Hermer

Yugoslavya’nın dağılması sürecinde yaşanan Bosna Savaşı’nda işlenen suçlardan sorumlu bulunan savaş suçlusu Bosnalı Sırp General Ratko Mladić, dün (27 Ağustos) 84 yaşında öldü. Mladić, 2024’ten beri Hollanda’nın Lahey kentinde Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde hastanede bakım altında tutuluyordu.

Mladić, 2017’de Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICTY) devamı niteliği taşıyan Uluslararası Ceza Mahkemeleri Rezidüel Mekanizması (IRMCT) tarafından, işlediği savaş suçları ve Srebrenica Soykırımı’ndan dolayı suçlu bulunarak ömür boyu hapse mahkum edilmişti. Verilen ceza, 2021’de temyiz davasında da onanmıştı.

Sırbistan basınının iddiasına göre Mladić’in ölümünden yaklaşık bir hafta önce Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić, sağlık durumunun kötüleştiği gerekçesiyle Mladić’in son günlerini Sırbistan’da geçirmesini Lahey Mahkemesi’nden talep etmiş, fakat bu talebi reddedilmişti.

Mladić’in ölüm haberi ilk olarak Sırbistan İnsan ve Azınlık Hakları Bakanlığı’nın Devlet Sekreteri Lidija Pavićević tarafından dün akşamüstü doğrulandı.

Ratko Mladić’in ölümünün ardından pek çok farklı kesimden tepkiler geldi.

Suljagić: Ölmesi, bir suçluyu tarihi bir şahsiyete dönüştürmüyor

Srebrenica Anma Merkezi Başkanı Emir Suljagić‘in X hesabından yaptığı açıklamanın bir kısmı şu şekilde:

Ratko Mladić öldü ve bu konuda söylenecek fazla bir şey yok. Bu gerçek de pek bir şeyi değiştirmiyor. Ölüleri geri getirmiyor. Toplu mezarları silmiyor. Mahkeme kararlarını değiştirmiyor. Bir suçluyu tarihi bir şahsiyete dönüştürmüyor.

Izetbegović: Mladić, tarihe savaş suçlusu olarak geçecek

Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Alija Izetbegović’in oğlu ve sağ görüşlü Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) Genel Başkanı olan Bakir Izetbegović, X hesabından yaptığı açıklamada, “Ratko Mladić, tarihe Lahey Uluslararası Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararının onu tanımladığı biçimde geçecek: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa topraklarında işlenen en ağır suçlardan müebbet hapis cezasına çarptırılmış bir savaş suçlusu olarak.” dedi.

Hotić: Rezillik içinde öldü

1995’te Sırp güçleri tarafından eşi ve oğlu öldürülen 82 yaşındaki Kada Hotić, “Mahkemeye şükran duyuyorum çünkü Mladić’i ömür boyu hapse mahkum ettiler ve tahliye etmediler. Öldüğü güne kadar adalet işlemeye devam etti. Rezillik içinde öldü çünkü çok fazla insanı öldürdü,” dedi.

Bosna-Hersek Adalet Bakanı Zukan Helez, Facebook hesabından yaptığı açıklamada, “Mladić’in mahkum bir soykırımcı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’nın gördüğü en kötü şöhretli savaş suçlularından biri olduğunu,” belirtti.

Helez, “Ölümle affın gelmeyeceğini, toplu mezarların silinmeyeceğini, öldürülen çocukların ve ebeveynlerin geri gelmeyeceğini, geriye yalnızca utanç, hüküm ve suçların kanlı izinin kalacağını” söyledi.

Adalet Bakanı: Devlet töreni yapılacak

Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujić, Mladić’in Sırbistan’da ailesinin belirleyeceği bir yere “en yüksek devlet onuruyla” gömüleceğini duyurdu:

“Ratko Mladić, bir generaldir ve protokoller bellidir. Onun rolü biliniyor, ama General Mladić’e ait olan ne varsa mutlaka yerine getirilecektir.”

Ancak Adalet Bakanı Vujić’in bu iddiasına karşın, Sırbistan Ordu Kanunu‘nun 110. maddesinin (1/11), “Bir yıldan uzun koşulsuz hapis, kesinleştiği gün hizmetin sona ermesine yol açar” ve 185. maddesinin (1/3), “Aynı ceza, kesinleştiği gün rütbenin kaybına yol açar; rütbeyle birlikte rütbeye bağlı tüm haklar da kaybedilir” şeklinde hükümler içermesi sebebiyle ömür boyu hapis cezasını çekerken ölen ve kanun uyarınca askerlik hizmetinden çıkarılıp rütbelerini kaybetmesi gereken Ratko Mladić için yasal olarak “devlet töreni” düzenlenmesinin mümkün olup olmadığı, belirsizliğini koruyor.

Sırbistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde 116/2007 sayısıyla yayımlanan ve en son 4 Aralık 2025 tarihli 109/2025 sayılı değişiklikle güncellenen Sırbistan Ordusu Kanunu’na buradan ulaşabilirsiniz.

Sırbistan Cumhurbaşkanı Vučić’in lideri olduğu Sırp İlerici Partisi’nin (SNS) Belgrad Belediye Başkanı Aleksandar Šapić, şahsi Instagram hesabından Mladić’in bir fotoğrafını, “Huzur içinde yat generalim. Ebedi şan ve minnet sana olsun” yazısıyla birlikte paylaştı.

Cumhurbaşkanı Vučić, 28 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, “Lahey’den bize hiçbir şey ulaşmadı,” dedi.

“Lahey’in, Mladić’in parmaklıklar ardında ölmesini istediğini şimdi gördüklerini” söyleyen Vučić, “Generalin, ölmek istediği yerde, Sırbistan’da ölmesine izin vermediler. Bu, emsali ya da haklı gerekçesi olmayan, medeniyet dışı bir davranıştır,” diyerek Sırbistan basınının Mladić’in Sırbistan’a getirilmek istendiği iddialarını da doğrulamış oldu.

Vučić, Sırp yetkililerin, ailesi talep ederse Mladić’in Sırbistan’da onurlu bir şekilde defnedilmesine yardımcı olacağını da sözlerine ekledi. Ancak Adalet Bakanı’nın Mladić’in “en yüksek devlet onuru”yla defnedileceği iddiasına yönelik bir açıklama yapmadı.

Ayrıca Karadağ Meclis Başkanı Andrija Mandić, Mladić’in oğluna taziyelerini ilettiğini resmi X hesabında paylaştı.

Futbol maçlarında anıldı

Sırbistan’ın Kızılyıldız futbol kulübünün (FK Crvena Zvezda) dün 20.00’de UEFA Avrupa Ligi Play-off turu 2. maçında Çekya’nın Viktoria Plzeň takımına karşı deplasmanda 5-1 kaybettiği maçta Kızılyıldız’ın taraftar grubu Delije tarafından açılan ve üzerinde Mladić’e ithafen “General, sonsuz şan ve şükran” yazılı pankart, kulübün resmi X hesabından paylaşıldı.

Delije tribün grubunun kurucusu olan Arkan lakaplı mafya ve tribün lideri Željko Ražnatović, aynı zamanda Yugoslavya’nın dağılması ve Bosna Savaşı döneminin etkin isimlerinden biridir. Sırp Gönüllü Muhafızları ya da “Arkan’ın Kaplanları” olarak bilinen Sırp paramiliter gücünün de başı olan Arkan, savaş sonrasında ICTY tarafından insanlığa karşı suç işlemekle suçlandı. Arkan, Ocak 2000’de suikasta uğradı.

Bosna-Hersek’in iki entitesinden biri olan Republika Srpska’nın (Sırp Cumhuriyeti) Başkenti Banja Luka’dan Borac futbol kulübünün, dün 21.30’da İzlanda temsilcisi Vikingur’a karşı 3-1 kazandığı UEFA Konferans Ligi Play-off 2. maçının öncesinde stadyumda Mladić’in öldüğü anons edilince tribünlerden alkışlar yükseldi. Ayrıca Mladić’i öven bir marş okundu ve “Dünyevi olan küçük bir krallıktır, semavi olan ise daima ve ebediyen. Sırp halkının en büyük savunucusuna ebedi şan*” pankart açıldı.

* Pankarta yazılan bu söz, 1389’da Sırp Krallığı’nın I. Kosova Savaşı’nda yenilmesine dayanıyor. Destana göre Sırp Prensi Lazar, savaştan önceki gece rüyasında Tanrı’nın bir meleği tarafından ziyaret edilmiş ve kendisinden dünyevi bir krallık ile semavi bir krallık arasında seçim yapması istenmiştir. Semavi bir krallığı seçen Lazar, savaşı kaybetmiş ve savaş alanında ölmüştür.

New York Times‘ın spor bölümü olan The Athletic‘in 28 Ağustos tarihli haberine göre UEFA, Kızılyıldız’a karşı üç ayrı gerekçeyle disiplin soruşturması başlattığını bildirdi. Bu gerekçeler arasında “ırkçı ve/veya ayrımcı davranış”, “bir spor etkinliğine yakışmayan bir mesajın iletilmesi” ve “takımın uygunsuz davranışı” yer alıyor.

Srebrenitsa Anma Merkezi, maçın ardından UEFA’yla iletişime geçerek, açılan pankartların “taraftarların davranışına indirgenemeyeceğini” belirtmişti.

Srebrenica Anma Merkezi’nin açıklaması, şu ifadeleri içeriyor:

“Resmi iletişim kanallarını, soykırımdan hukuken mahkum edilmiş bir kişiyi yücelten mesajlar yaymak için bilinçli biçimde kullanan bir kulüp, böyle bir davranışı taraftarların davranışına indirgeyemez.

Bu artık yalnızca taraftarlarla ilgili bir mesele değil, kulübün, UEFA’nın Avrupa futbolunu üzerine inşa ettiği değerlerle kurduğu kurumsal ilişkiyle ilgili bir meseledir.”

BM Genel Sekreteri: Mağdurlarla dayanışma içindeyim

BM Genel Sekreteri António Guterres, sözcüsü Stephane Dujarric aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Sayın Mladić’in suçlu bulunduğu suçlardan zarar gören mağdurlar, hayatta kalanlar ve aileleriyle dayanışma içinde olduğunu” belirtti.

Açıklamada “yargı tespitlerinin kesin biçimde ortaya koydukları olguların tarihsel kaydın bir parçasını oluşturduğunu” belirten Guterres, iktidardaki herkese, yargılanmış olan suçların ciddiyetini inkâr etmekten kaçınma çağrısını yineledi.

Guterres ayrıca, “Srebrenica Soykırımı’nın tarihsel bir olay olarak inkâr edilmesini ve uluslararası mahkemeler tarafından savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırımdan mahkûm edilenleri yücelten her türlü eylemi şiddetle kınadığını” belirtti.

Dodik: Bu bir cinayet

Republika Srpska’nın Bağımsız Sosyal Demokratlar İttifakı (SDSN) partisinin Genel Başkanı, Republika Srpska eski Cumhurbaşkanı, Bosna-Hersek’te Sırp milliyetçiliğinin önde gelen isimlerinden ve halihazırda siyasi yasaklı olan Milorad Dodik, Mladić’in ölümü üzerine “Bu bir cinayet. Mladić’e Sırp milleti tarafından saygı duyuluyordu. Bir komutan olarak Sırpları savunmak için mücadele etti,” dedi.

Šešelj: Mladić şeytanlara karşı savaştı

Aşırı sağcı savaş suçlusu Vojislav Šešelj*, Mladić için yaptığı açıklamada “Mladić şeytanlara karşı uzun zaman savaştı. Onun ölümünü iki veya üç yıl önce bekliyorlardı ama o pes etmedi… Onu öldürdüler,” ifadelerini kullandı.

* Vojislav Šešelj, aşırı sağcı Sırp Radikal Partisi’nin (SRS) kurucusudur. Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Hırvatistan ve Bosna-Hersek’te işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan dolayı ICTY tarafından Ocak 2003’te suçlanan Šešelj, Şubat 2003’te hakim tarafından suçlamalar onaylanınca Lahey’e giderek teslim oldu. 11 yıl 9 ay ICTY gözetiminde kalan Šešelj’in 2014’te kanser tedavisi için Sırbistan’a dönmesine izin verildi. Sonrasında milletvekili de olan Šešelj 2016’da beraat etse de 2018’de beraat kararı temyizde bozuldu. Fakat Šešelj, tekrar hapse girmedi.

Rusya: Mladić’in sağlık hakkı ihlal edildi

Rusya Dışişleri Bakanlığı Facebook üzerinden, Rusya’nın Belgrad Büyükelçiliği ise X hesabı üzerinden Mladić’in ölümü üzerine açıklamalarda bulundular.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, “Rusya tarafı, düzenli biçimde Mladić’in Lahey’deki davasını işaret etmiştir. Tutukluluk şartlarına sağlık ve yeterli tedavi gibi temel ihtiyaçlarına saygı duyulmaması da eklenmiştir,” derken Rusya’nın Belgrad Büyükelçiliği tarafından “General Ratko Mladić’in vefatı münasebetiyle ailesine ve yakınlarına içten taziyelerimizi sunarız,” denildi.

Ratko Mladić kimdir?

Ratko Mladić, 1942’de Bosna-Hersek’in Božanovići köyünde doğdu ve Yugoslav Halk Ordusu’nda generalliğe kadar yükseldi. Bosna Savaşı’yla birlikte yeni kurulan Bosnalı Sırp ordusunun (Vojske Republike Srpske-VRS) başkomutanı oldu. Yaklaşık dört yıl süren Sarajevo kuşatması ve Srebrenica’da yaşanan soykırım başta olmak üzere, ordunun eylemlerinden sorumlu en üst düzey askerî figürlerdendi. Savaşın ardından yıllarca firari olarak saklandı ve ancak Mayıs 2011’de Sırbistan’da yakalanarak Lahey’e teslim edildi.

Mladić, ICTY tarafından 2017’de, Srebrenica Soykırımı, insanlığa karşı suçlar ve savaş hukukunun ihlalinden suçlu bulunarak müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu ceza, 2021’de temyiz aşamasında da onandı. Mladić, cezasını çekmekteyken uzun süredir devam eden sağlık sorunları nedeniyle Lahey’de BM gözetiminde hastanede 27 Ağustos 2026’da öldü.

Diyarbakır’da sanat yeniden kamusal alana çıkıyor

Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, kayyım sonrası Diyarbakır’daki kültür-sanat hareketliliğini değerlendirdi.

Soran Hosseini ile yönetmen Sherzad Hassan Radha imzası taşıyan “CM” adlı oyun 11. Amed Tiyatro Festivali kapsamında sahneleniyor, Foto: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin 2024 yerel seçimlerinde kayyım yönetiminin ardından yeniden Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne (DEM Parti) geçmesiyle beraber kentteki kültür-sanat hareketliliği arttı.

Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, FilmAmed Belgesel Film Festivali ve Amed Film Festivali, kentte son iki yıldır yoğun katılımla düzenlenen başlıca kültür-sanat festivallerinden.

Şehirdeki bu hareketliliği Amed Şehir Tiyatrosu’ndan tiyatrocu Ömer Şahin ve sinemacı Erhan Örs, Niha+ için değerlendirdi.

“Tiyatro, ilerleyişini devam ettirecek gibi görünüyor”

Şahin, yerel yönetimlerle beraber tiyatroda gözle görülür bir durum meydana geldiğini, özellikle ürünlerin ortaya konması ve daha fazla seyirciye ulaşılması gibi konularda ciddi bir ilerleme olduğunu söyledi. Şahin ayrıca, bu dönemde daha önce kayyım tarafından görevlerinden alınan tiyatrocuların tekrar görevlerine iade edilmesi ve işlerini yapmaya devam etmesinin bu ilerlemede etkisi olduğunu ifade etti:

Daha önce gelenekselleşmiş festivallerin son iki yıl içerisinde yerel yönetimler çatısı altında ve daha güçlü şekilde yapılması da bu dönemde gerçekleşti. Hem ulusal festivaller hem de en son yapılan, 19 ülkenin katıldığı Uluslararası Amed Tiyatro Festivali, ITI (Uluslararası Tiyatro Enstitüsü) ve Büyükşehir Belediyesi organizasyonuyla yapılmıştı.

Ömer Şahin

Belediyelerin sanat alanına dair yaptığı kendi iç tartışmalarının geleceğe dair umutlu olduğunu düşündüğünü söyleyen Şahin, bunun olması için kayyım ataması veya başka bir siyasi baskı olmaması gerektiğini aktardı.

“Bir baskı oluşmadığı durumda tiyatronun kendi kurumsal ve sanatsal ilerleyişini devam ettirecek gibi göründüğünü” belirten Şahin, “Bununla beraber tiyatroların kendi içindeki eğitimin de bu dönemden sonra çok önemli olduğunu düşünüyorum,” dedi.

“Her ne kadar bütün tiyatro gruplarının kendi içinde yaşadığı ekonomik problemleri olsa da ileriki dönemde yerel yönetimler ya da başka kurumlar aracılığıyla amatör tiyatro gruplarının desteklenmesiyle, çıkan eserlere proje desteğinin sağlanması gibi yöntemlerle bu ekonomik sıkıntıların da aşılabileceğine inandığını” söyleyen Şahin, sözlerini şöyle noktaladı:

“Kendi içimizde, Amed Şehir Tiyatrosu özelinde baktığımız zaman, sanatsal vizyonla ilgili tartışmalar olumlu bir noktaya ulaştıktan sonra sanatsal üretimlerin de artacağını düşünüyorum.”

“Kayyım, kentin kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti”

Sinemacı Erhan Örs ise kayyım döneminin Diyarbakır’da kültür-sanatın yalnızca kurumsal altyapısını değil mekanla, dille ve toplumsal hafızayla kurduğu bağın doğrudan hedef alındığı bir tahribat süreci olduğunu ifade etti:

Belediyelere bağlı sanat merkezlerinin, tiyatro ve sinema birimlerinin işlevsizleştirilmesi ya da dönüştürülmesi, kamusal alanı kültürel üretimden arındırma çabasıydı. Kayyım, yalnızca kültür kurumlarını yönetmedi, kentin kendisini nasıl hatırlayacağına ve kendisini nasıl temsil edeceğine de müdahale etti. Sanatçılar bu süreçte ya tamamen kendi imkânlarıyla bağımsız alanlar açmak ya da üretimlerini yeraltına/alternatif mecralara çekmek zorunda kaldı. Amed Şehir Tiyatrosu bu örneklerden biri, yine yapılmaya devam eden gösterimlerini kayyım döneminde Amed Şehir Tiyatrosu’nun veya ZarokMa’nın sahne ve perdelerinde yapan FilmAmed gibi.

Erhan Örs

Kayyımın sona erdiğini ama kayyımın yarattığı kültürel rejimin tamamen sona ermediğini savunan Örs, son dönemdeki en belirgin değişimin kentin kültür-sanat üzerindeki özne olma iradesini yeniden hatırlaması ve kamusal alanın geri kazanılması yönündeki dinamizmi olduğunu ifade etti.

Örs, kültürel üretimin yeniden anadilinde, kendi çok katmanlı hafızasıyla ve yerel dinamikleriyle buluşabileceği bir zeminin inşa edildiğini ancak kayyım yıllarının yarattığı kurumsal boşluğun, mekân kaybı ve tahribatın bir günde silinmediğini söyledi.

“Bugünkü tablonun, bastırılmış bir hafızanın kentin sokaklarına, salonlarına ve atölyelerine sızdığını gösterdiğini” belirten Örs, kayyım döneminde kentteki sinemanın nasıl etkilendiğini şöyle anlattı:

“Bana göre sanat doğrudan mekân, arşiv ve kolektif paylaşım zeminleriyle beslenir. Kayyım döneminde en büyük sorun, filmlerin üretilmesinden ziyade izleyiciyle doğrudan, sansürsüz ve sansür mekanizmalarının gölgesinden uzak buluşabileceği bağımsız gösterim alanlarının yok edilmesiydi. Festivallerin, gösterimlerin ve atölyelerin sekteye uğraması seyirciyle kurulan organik diyaloğu zayıflattı, sinemacıları daha dar ağlar içinde dayanışma modelleri geliştirmeye mecbur bıraktı.”

Bugün gelinen noktada “üretim iştahının” yanı sıra özellikle kolektif eğitim, atölye çalışmaları ve gösterim zeminlerinde gözle görülür bir hareketlilik olduğunu söyleyen Örs, seyirci tarafında ise ciddi bir buluşma arzusu ve açlığının söz konusu olduğunu ifade etti:

“Mesele sadece Kürtçe film izleme talebi değil. İnsanların kendi şehirlerinin, kendi hafızalarının, kendi deneyimlerinin sinemada temsil edildiğini görmek istemesi. Kendi hikâyesini, dilini ve estetiğini perde üzerinde görmeye yönelik talep, salonları ve alternatif gösterim mekanlarını çok daha canlı kılıyor. Belki şehrin genç kesimini, üniversitelileri bu gibi etkinliklere katmak konusunda bazı eksiklikler var ama bu tür kamusal alana da kayyım halihazırda olmasa da diğer resmi kurumların baskısı ve gölgesi mevcut.”

Örs, Diyarbakır’ın sadece bölgesel değil uluslararası ölçekte de özgün bir estetik ve politik anlatı diline sahip bir merkez olduğunu söyleyerek sözlerine şöyle devam etti:

“Eğer bağımsız üretimi destekleyen, kurumsallaşırken yerel inisiyatifleri ve bağımsız aktörleri merkeze alan çoğulcu bir kültür politikası sürdürülebilirse kent sadece tüketilen etkinliklerin değil bizzat teorinin, sinema estetiğinin ve sanatsal üretimin kalıcı bir merkezi haline gelecektir.”

Örs, “Sinema özelinde ise bu süreklilik, kendi hafızasına sahip çıkan, arşivini dönüştüren, genç kuşaklara üretim alanı açan ve bağımsız finansman/gösterim modelleri üretebilen sürdürülebilir bir ekosistemin yerleşmesi anlamına gelir,” diyerek sözlerini noktaladı.

Nepal’de düşen buzulun yarattığı selde 389 kişi hayatını kaybetti

26 Ağustos çarşamba sabahı Nepal’in Tibet sınırına yakın Rasuwa’da bulunan Bhotekoshi nehrinde ani şiddetli sel meydana geldi. Nepal polisine göre en az 389 kişi hayatını kaybederken en az 1500 kişi ise hala kayıp. Başta depremden kaynaklandığı düşünülen sel, Himalayalardan düşen buzul parçasının etkisiyle gerçekleşti. Uzmanlar bu afetin küresel ısınma kaynaklı arka planına dikkat çekti.

Fotoğraf: The Kathmandu Post

Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırma Kurumu (USGS) 26 Ağustos Nepal yerel saatiyle sabah 08.37, Çin standart saatiyle 10.52’de Çin ve Nepal sınırına yakın bir bölgede 5.2 büyüklüğünde bir sismik hareket saptadı. USGS, bu sismik hareketin önce 4.4 boyutunda bir deprem olduğunu duyurdu. Sonrasında sismik dalgalanmanın kaynağının ve yakınlardaki sismik istasyonların, uzun dönem sismik dalgalanmalarının ve uydu görüntülerinin incelenmesiyle Himalayalardan bir buzul parçasının düşmesi olduğuna ulaşıldı.

Su kaynakları uzmanı Santosh Nepal, bir buz, kar ve kaya karışımının yaklaşık 5.500 metreden yaklaşık 3.000 metreye düştüğünü tahmin ettiğini söyledi. Nepal, “Görünüşe göre bir kar ve buz kütlesi yaklaşık 5.000 metreden yaklaşık 3.000 metre yüksekliğe düştü” dedi. “Bu kadar yüksekten düştüğü için muazzam bir enerji ürettiğini tahmin ediyoruz” diye belirtti.

Bir dağ nehrine düşen bu parçanın enkaz ve çamuru beraberinde sürüklemesiyle nehir taştı. Saniyede 50 metre hızda hareket eden akıntı kısa süre içerisinde yaşam alanlarını yok eden şiddetli bir sele sebep oldu. Sel, Nepal’in sınır bölgelerindeki çeşitli yolları köprüleri, evleri ve elektrik altyapı projelerini yok etti. Tibet sınırındaki Gyriong Limanı’nı da etkiledi. Bölgeye giden yolları, iletişimi ve elektrik bağlantılarını kesen bir toprak kaymasını tetikledi.

Nepal polisinin aktardığına göre, sel en az 389 kişinin hayatına mal olurken yaklaşık 1.500 kişinin akıbeti hala bilinmiyor.

“Selin arka planında iklim değişikliği var“

Calgary Üniversitesi’nde doçent olan yer bilimcisi Dan Shugar, incelediği uydu görüntülerine göre felaketten önceki 24 saat içinde büyük miktarda kar eridiğini söyledi.

“Vadideki buzulların bir kısmı dün karla kaplıydı ve bugün çoğunlukla çıplak buz. Yani, başka bir deyişle (ve henüz herhangi bir hava durumu istasyonu verisi görmedim), muhtemelen sıcaktı,” dedi.

Birleşmiş Milletler (BM), 2023’te Nepal’in karla kaplı dağlarının küresel ısınma nedeniyle en az son 30 yıl içinde buzlarının üçte birine yakınını kaybettiğini söylemişti.

Yeni Zelanda’daki “Dağlardan Denize” programının baş bilim insanı jeolojik haritalama, yapısal jeoloji, tektonik ve sıvı akışı alanlarında uzman Simon Cox, “İklim değişikliği, yüksek dağ kayalarını ve buzu istikrarsızlaştırabilecek koşullar yaratıyor” dedi.

Uzmanlar iklim değişikliğini bu olayın tek tetikleyicisi olarak tanımlamamanın gerektiğini söyledi. Aynı zamanda iklim değişikliğinin yüksek dağ kayasını ve buzu istikrarsızlaştırabilecek koşullar yarattığını ve bu hafta görülen türden çöküşleri ve basamaklı tehlikeleri daha sık hale getirdiğini belirtti.

Cox, ısınmanın dik yamaçlarda buz desteğini azaltabileceğini, eriyen suyu artırabileceğini ve dağ yamaçlarını zayıflatabilecek ve bazı noktalarda büyük çöküşleri daha olası hale getirebilecek donma, çözülme ve yağış modellerini değiştirebileceğini de sözlerine ekledi.

Rasuwa’nın üzerinde yeni bir göl oluştu

Uzmanlar, kar ve buz kütlesinin yokuş aşağı aktığına ve bir sele dönüştüğüne, çığ alanının altında büyük bir çöküntü yaratıldığına ve daha sonra orada su birikerek bir göl oluşturduğunu belirtiyor.

Çin medyasına göre ise göl, Lhende Khola’ya akan Chhochen Khola ve Purepu Tsangpo nehirlerinin altında oluştu. Lhende Khola, Rasuwagadhi’de Kerung Khola’ya katıldı. Çin’in Su Kaynakları Bakanlığı’na atıfta bulunan Global Times, perşembe gününe kadar yaklaşık 2 milyon metreküp su biriktiğini bildirdi. Çin devlet televizyonu, önümüzdeki iki ila üç gün içinde 1 milyon metreküp daha birikebileceği ve hacmi potansiyel olarak yaklaşık 3 milyon metreküpe çıkarabileceği konusunda uyardı. Çinli yetkililer, gölü tutan doğal barajın kırılabileceği konusunda uyardı. Nepal’in Ulusal Afet Riskini Azaltma ve Yönetim Otoritesi (NDRRMA) de gölün oluşumunu ve genişlemesini doğruladı.

Yaklaşık 0,11 kilometrekareyi kapsayan gölün başka bir sele neden olabileceği riski de bulunuyor. NDRRMA, doğal barajın kırılabileceğini ve aşağı yönde başka bir büyük seli tetikleyebileceğini söyledi. Yetkililer, aşağı akış bölgelerindeki sakinleri ve ilgili tüm kurumları tetikte kalmaya ve gerekli önlemleri almaya çağırdı.

Çalışmalar sürüyor

Nuwokat’taki durumu değerlendirmek için yaptığı seyahatten başkente dönen Nepal Başbakanı Balendra Şah, sosyal medyada bir açıklama yayınladı. Bölgeye ilişkin değerlendirmelerini aktaran Şah, “etkilenen insanlar, yerel halkın temsilcileri, güvenlik personeli, sağlık çalışanları ve kurtarma ve yardım çalışmalarına dahil olan herkesle” doğrudan konuştuğunu söyledi. “Durum hala zorlayıcı. Tüm devlet kurumları tam kapasiteyle çalışıyor. Şimdiki ilk önceliğimiz her vatandaşın hayatını kurtarmak, kayıpları aramak ve kurtarmak, yaralıları tedavi etmek ve etkilenen ailelere acil yardım sağlamak” dedi.

Nepal yetkilileri kasaba ve vadilerde bulunan binlerce kişiye helikopterlerle acil durum malzemeleri ulaştırdı. Nepal polisi, ölü sayısının 389’a ulaştığını açıkladı. Nepal İçişleri Bakanı Sudhan Gurung, odağın hayatta kalanları bulmaya devam ettiğini söyledi. Kurtarma ekipleri, Trishuli çevresindeki en çok etkilenen bölgede çoğu Tibet’te Hindular ve Budistler tarafından saygı duyulan Kailash dağına giden seyyahlar olmak üzere 100 kayıp Hintli ziyaretçiyi ve 25 Çinli işçiyi buldu. 650’den fazla yabancı turist ise hala kayıp. Nepalli yetkililerin ise kayıp yerlilerin sayısını henüz belirlemediği biliniyor.

Savaşlarda veya afetlerde yaralananlara yardım eden uluslararası insani yardım ağı Kızılhaç ise sel sonucu tüm köylerin yok edildiğini ve geçilmeyecek durumda olan yol ve köprülerden dolayı ekiplerin hareket edemediğini ve en az 10 bin ailenin yerinden edildiğini belirtti.

Kaynak: Reuters, Online Khabar, BBC

*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

Rojin Kabaiş dosyasında 2'nci yıl

Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları: Soruşturma etkisiz yürütüldü

Rojin Kabaiş dosyasının avukatı Abdurrahman Karabulut’un açıklamasının okunduğu toplantıda geçtiğimiz 2 yıllık sürecin kronolojisi ve dosyadaki güncel gelişmeler aktarıldı.

Foto: Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş‘in kaybolmasının üzerinden neredeyse iki yıl geçerken Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları bugün İstanbul’da bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda, iki yıl boyunca yürütülen adalet mücadelesinin raporu kamuoyuyla paylaşıldı ve dosyadaki güncel gelişmeler aktarıldı.

Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024’te kaldığı Seyyid Fehim Arvasi Kredi Yurtlar Kurumu (KYK) yurdundan çıktıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamamış, 18 gün süren aramaların ardından 15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında, en son görüldüğü yerin yaklaşık 20 kilometre uzağında cansız bedeni bulunmuştu.

Dosya avukatı Abdurrahman Karabulut’un basın toplantısında paylaşılması için ilettiği bilgilendirme metni şu şekilde:

Soruşturmanın ilk bir yılı içerisinde, özellikle soruşturmanın intihar ihtimali üzerinden yürütülmesi nedeniyle etkisiz bir soruşturma yürütüldüğünü belirtmek gerekir. Elde edilen deliller de bu çerçevede değerlendirildiği için soruşturmanın etkinliği ciddi biçimde zedelenmiştir.

Bunun en önemli somut örneklerinden biri, dosyanın sekiz ay boyunca Van Barosu’ndan gizlenmiş olmasıdır. Evet, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153. maddesi kapsamında dosya hakkında kısıtlılık kararı bulunmaktadır. Ancak bu kısıtlılık kararı şüpheliler bakımından uygulanabilir; müdahiller ve müdahil vekilleri bakımından aynı şekilde uygulanamaz. Buna rağmen dosyanın hukuka aykırı bir biçimde Van Barosu’ndan sekiz ay boyunca gizlenmesi, adalete ve dosyaya erişim hakkının engellenmesi sonucunu doğurmuştur.

Bu süre boyunca Van Barosu’na herhangi bir gelişme aktarılmamış, bilgi veya belge verilmemiştir. Bu anlamda Van Barosu’nun, dolayısıyla avukat meslektaşlarımızın soruşturmaya katkı sunması engellenmiş; meslektaşlarımız dosyadaki gelişmeler karşısında kayıtsız bırakılmak zorunda bırakılmıştır.

İkinci önemli husus, Adli Tıp Kurumu raporunda tespit edilen iki farklı erkeğe ait DNA bulgusunun dokuz ay sonra açıklanmış olmasıdır. Bu DNA bulgularının varlığı bilinmesine rağmen dokuz ay boyunca açıklanmamıştır. Dahası, söz konusu iki farklı erkeğe ait DNA’nın Rojin’in vücudunun neresinde bulunduğuna ilişkin açıklama ancak bir yıl sonra yapılmıştır. Bu gecikmeler, soruşturmanın etkisiz yürütülmesine neden olmuş; soruşturmanın intihar algısı üzerinden ilerlemesine ve dolayısıyla delillerin kararmasına dolaylı olarak sebebiyet vermiştir.

Aynı şekilde, valinin daha otopsi esnasında Nizamettin Kabaiş’e intihar yönünde baskı yapması da son derece önemlidir. Bu husus, dosya kapsamında müşteki beyanıyla ortaya konulmuş bir delildir. Dolayısıyla bu eylem; delillerin karartılması, baskı oluşturulması ve soruşturmanın yönünün değiştirilmesine yönelik bir müdahale olarak değerlendirilmelidir.

26.06 tarihli bilirkişi raporunda şüpheli olarak bildirdiğimiz kişiler zaten dosya kapsamında mevcuttur. Buna rağmen bu kişilerle ilgili herhangi bir ifade alma işlemi yapılmamış, HTS ve baz kayıtları incelenmemiş, DNA örnekleri alınmamıştır. Bu durum, soruşturma kapsamında bazı kişilerin korunduğu yönünde ciddi bir algı yaratmaktadır. Dosya kapsamında benzer şekilde tespit edilen birçok kişi bulunmaktadır. Ancak bu kişiler yönünden gerekli soruşturma işlemlerinin yapılmaması son derece ciddi bir eksikliktir.

Bunun yanı sıra, elimize ulaşan tüm veriler ve özellikle Adli Tıp Kurumu’nun rokuronyum maddesine ilişkin farklı bir şüphe ortaya koyan rapor hazırlamış olması da son derece ciddi bir sorundur. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, maddi hakikatin bugüne kadar etkin ve bütüncül bir şekilde araştırılmadığı açıkça görülmektedir.

Son olarak telefonun açılması amacıyla Çin’e gönderilmesi de soruşturma açısından fuzuli bir zaman kaybına neden olmuştur. Çin’in, kendi markasının uluslararası ticari itibarını riske atarak söz konusu telefonu açmayacağı öngörülebilir bir husustur. Buna rağmen telefonun Çin’e gönderilmesi ve bu süreçte yaşanan zaman kaybı, soruşturmanın ilerlemesini geciktirmiştir. Kaybedilen bu süre içerisinde birtakım yan delillerin kararmasına veya kaybolmasına neden olunmuş olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir.

Bunlar, soruşturmanın etkisiz yürütüldüğünü gösteren başlıca ve somut hususlardır.

Kaybolduğu günkü yazışmalar

Dün (26 Ağustos) yayımlanan habere göreyse Jin News, Rojin Kabaiş’in kaybolduğu günkü yazışmalarına ulaştı.

Haberde Rojin Kabaiş’in kaybolduğu 27 Eylül 2024 tarihinde mesajlaştığı kişinin, Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi M.Ç. olduğunun tahmin edildiği aktarıldı. Yazışmalarda M.Ç.’nin Van Gölü sahilinde deniz kabukları bulunduğunu ve isteyenlere getirebileceğini söylediği, Rojin Kabaiş’in ise “deniz kabuğu” yanıtını verdiği belirtildi. Devam eden mesajlarda hediyeleşmeye ilişkin ifadeler yer alırken M.Ç.’nin teşekkür ettiği belirtildi.

Rojin Kabaiş’in yazışmalarda “hocam” şeklinde hitap ettiği kişinin M.Ç. olduğu aktarıldı. M.Ç.’nin sonrasında kurumdan ayrıldığı ama ne zaman ayrıldığının öğrenilemediği aktarıldı. Ayrıca M.Ç’den DNA örneği alınmadığı da aktarılan bilgiler arasında.

Dosya avukatı Abdurrahman Karabulut’un ise Van Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunduğu dilekçede mevcut veriler doğrultusunda Instagram’da Rojin Kabaiş ile yazışan M.Ç. ile M.Ç.’nin olay sonrasında görüştüğü M.N.K. hakkında gözaltı kararı verilmesini ve DNA örneklerinin alınmasını talep ettiği belirtildi.

Basın toplantısında paylaşılan Rojin Kabaiş Dosyası ve Adalet Mücadelesi 2 Yıllık Süreç Raporu’ndaki (27 Eylül 2024 – 25 Ağustos 2026) bilgiler doğrultusunda yaşanan gelişmelerin kronolojisi:

Rojin Kabaiş dosyasında yaşananlar
Eylül 2024
  • 27 Eylül 2024: Rojin Kabaiş, kaldığı Seyyid Fehim Arvasi KYK yurdundan çıktı ve ondan bir daha haber alınamadı.
  • 28 Eylül 2024: Van Gölü sahilinde Rojin’e ait cep telefonu, kulaklık, su, kek ve cüzdan bulunması sonucu arama çalışmaları göl çevresinde yoğunlaştırıldı.
  • 30 Eylül 2024: Nizamettin Kabaiş, kızıyla hem kendisinin hem de annesinin konuştuğunu söyledi. Kameralara son yansıdığı saat 19.05 olarak belirlendi.
Ekim 2024
  • 9 Ekim 2024: Arama kurtarma çalışmaları sahil güvenlik, jandarma, AFAD ve çeşitli ekiplerce su altı cihazları ve köpeklerle sürdürüldü.
  • 10 Ekim 2024: İçişleri Bakanı başörtüsünün bulunduğunu duyurdu; 350 saatlik kamera kaydının izlendiği ve sonar cihazlarıyla dip taraması yapıldığı açıklandı.
  • 15 Ekim 2024: 18 gündür kayıp olan Rojin’in cansız bedeni, son görüldüğü yerin 20km uzaklığında Van Gölü Molla Kasım Köyü sahilinde bulundu. Herhangi bir darba rastlanmadığı, kıyafetlerinin üzerinde olduğu basına servis edildi.
  • 16 Ekim 2024: Van Adli Tıp Kurumu’ndaki işlemin ardından cenaze Bağlar İlçesi Yeniköy Mezarlığına defnedildi.
  • 17 Ekim 2024: Ön otopside darp ve cebir izine rastlanmadığı belirtildi. Baba Nizamettin Kabaiş, olay yerindeki içki şişelerine dikkat çekerek intihar algısına tepki gösterdi.
Kasım – Aralık 2024
  • 4 Kasım 2024: Adli Tıp Raporunda Rojin’in Van Gölü’nde boğularak hayatını kaybettiği belirlendi.
  • 6 Kasım 2024: İlk resmi otopsi raporunda ölüm nedeni “suda boğulma” olarak kaydedildi. Bedeninde 2 erkeğe ait DNA tespit edildi ancak nerede bulunduğu raporda yer almadı.
  • 22 Kasım 2024: Nizamettin Kabaiş, kızının otopsi raporunda “suda boğulma” şeklinde bir ibarenin olmadığını belirterek başsavcının sözlerini aktardı.
  • 10 Aralık 2024: Adli Tıp Başkanlığı, kesin ölüm nedenini “suda boğulma” olarak açıkladı.
  • 17 Aralık 2024: Savcılığın talebi üzerine hazırlanan ek raporda; DNA’ların bulaş (kontaminasyon) riski taşımadığı bertaraf edildi, kişinin zehirlenerek öldüğüne dair tıbbi delil bulunmadığı yinelendi.
Ocak – Eylül 2025
  • 1 Eylül 2025: Nizamettin Kabaiş, savcının 2 kişiden şüphelendiklerini söylediğini duyurdu. Bedenindeki kırıklara ve ciğerinde su olmamasına dikkat çekti.
  • 27 Eylül 2025: Rojin’in şüpheli ölümünün 1. yılında yüzlerce kadın mezarını ziyaret etti, 8 ilde eşzamanlı eylemler yapıldı.
Ekim 2025
  • 11 Ekim 2025: ATK raporuyla bedenindeki 2 erkek DNA’sının sternal (göğüs) ve intrevajinal (vajina içi) bölgesinde olduğu açıklandı.
  • 12 Ekim 2025: Otopsi raporu detayları yayınlandı. DNA’ların tespiti üzerine 23 şehirde “Rojin İntihar Etmedi” şiarıyla eylemler yapıldı; soruşturmanın cinsel saldırı kapsamında genişletilmesi talep edildi.
  • 15 Ekim 2025: DEM Parti’nin soru önergesi reddedildi. Adalet Bakanlığı, ek uzman görüşü talep edildiğini açıkladı.
  • 17 Ekim 2025: Not defterindeki şifrelerle e-posta hesabına girildi, KKTC’de yaşayan bir kişi tespit edilip ifadesi alındı. Rojin’in ölmeden önceki son günlerde “Cesetler nerede yıkanır?”, “Otopsi nedir?” gibi Google aramaları yaptığı belirlendi.
  • 24 Ekim 2025: Diyarbakır Barosu’na verilen otopsi görüntülerinin olduğu CD’nin çizik olması üzerine orijinal CD gönderildi.
Kasım – Aralık 2025
  • 13 Kasım 2025: ATK “bulaş olmadığı” yönünde açıklama yaptı.
  • 14 Kasım 2025: Otopsi ve nakilde müdahil olan 134 kişiden alınan DNA örneklerinin, bedendeki DNA’larla uyuşmadığı tespit edildi.
  • 19 Kasım 2025: DNA alınan kişi sayısı 195’e çıktı. TBMM’de aile ve milletvekili katılımıyla basın toplantısı yapıldı.
  • 20 Kasım 2025: Dosyaya, Rojin’in kolundan tutularak beyaz bir araca zorla bindirildiğini anlatan gizli tanık ifadesi eklendi.
  • 4 Aralık 2025: Gizli tanık canlı yayında Rojin’in 21.00-22.00 saatleri arasında zorla araca bindiriliş anını anlattı.
  • 5 Aralık 2025: Telefonun İspanya’ya gönderilmesi talebi kabul edildi.
  • 18 Aralık 2025: Telefon İspanya’da yetkililere teslim edildi.
  • 25 Aralık 2025: Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, telefon şifresinin 10 haneli olduğunu açıkladı.
  • 28 Aralık 2025: Diyarbakır’da Rojin Kabaiş kütüphanesi kuruldu.
Ocak – Nisan 2026
  • 3 Ocak 2026: Ankara buluşması için ulaşım desteği çağrısı yapıldı.
  • 5 Ocak 2026: Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları kuruluşunu ilan etti.
  • 10 Ocak 2026: KYK görevlileri hakkındaki soruşturma talebi reddedildi.
  • 12 Ocak 2026: Aile Adalet Bakanlığına çağrıldı.
  • 13 Ocak 2026: Aile, Bakan Yılmaz Tunç ile görüştü. Baba “suda boğulma” itirazını yineledi.
  • 30 Ocak 2026: Ankara’da Büyük Buluşma ve Adalet Bakanlığı önünde eylem gerçekleştirildi.
  • 31 Ocak 2026: Bakan Tunç kadınların eylemini dezenformasyon yapmakla suçladı.
  • 10 Mart 2026: Telefon açılmadan İspanya’dan döndü.
  • 12 Mart 2026: Konsolosluk önünde eylem engellendi. Ailenin Diyarbakır’daki evine silahlı saldırı düzenlendi ve ölüm tehditleri alındı.
  • 13 Nisan 2026: Tehditlerin son bulması için İHD şubelerinde açıklamalar yapıldı.
  • 19 Nisan 2026: Kabaiş ailesi, Tunceli’de Gülistan Doku’nun ailesini ziyaret etti.
  • 24 Nisan 2026: Bakan Akın Gürlek, Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın dosyanın üzerine gideceğini açıkladı.
  • 30 Nisan 2026: Telefonu açmak için yerli ekip kurulduğu duyuruldu.
Mayıs – Temmuz 2026
  • 2 Mayıs 2026: Bardakçı ve Mollakasım’da 425 kişinin DNA örneklerinin incelendiği duyuruldu.
  • 3 Mayıs 2026: Oda arkadaşı, kargo bahanesiyle odaya giren iki kimliği belirsiz kadının telefon sahilde bulunduğunda Rojin’i aradıklarını anlattı.
  • 6 Mayıs 2026: Bakan Akın Gürlek aileyle görüştü, telefonun Çin’e gönderileceği duyuruldu.
  • 7 Mayıs 2026: Erzurum Bölge İdare Mahkemesi kararıyla KYK yurdu yöneticilerine resmi soruşturma yolu açıldı.
  • 8 Mayıs 2026: Bakan’ın aileye “intihar mı cinayet mi belli değil” dediği aktarıldı.
  • 15 Mayıs 2026: Baz istasyonu analizi için özel ekip kuruldu.
  • 17 Haziran 2026: Baba Kabaiş, kampüsteki 360 derece döner kameraların incelenmesi için dilekçe verdi.
  • 19 Haziran 2026: Silvan’da Rojin Kabaiş’in tabelasına yapılan saldırı gerçekleşti.
  • 29 Haziran 2026: Aile Van Barosu’ndan vekaletini çekti, dosyayı Av. Abdurrahman Karabulut devraldı.
  • 6 Temmuz 2026: Avukat Karabulut, olayın cinayet olduğunu ve cesedin tekneyle göle atılmış olabileceğini belirtti.
  • 7 Temmuz 2026: Van CBS bünyesinde yeni ekip kuruldu, Adalet Bakanlığı sinyal değerlendirme cihazı gönderdi.
  • 15 Temmuz 2026: Ölüm sebebi suda boğulma denmesine karşın “Diatom testi”nin yapılmadığı ortaya çıktı.
  • 17 Temmuz 2026: 18 günlük süreçte göldeki tüm teknelerin GPS, HTS kayıtları incelemeye alındı.
  • 25 Temmuz 2026: Diatom testi resmen talep edildi.
Ağustos 2026
  • 5 Ağustos 2026: Telefon verilerinin incelemesi kabul edildi, cihaz Mersin’e gönderildi.
  • 8 Ağustos 2026: Aileleri tehdit eden 10 kişiden 2’si tutuklandı.
  • 11 Ağustos 2026: Van YYÜ Rektörü Hamdullah Şevli ve yeğeninden DNA örneği alındı.
  • 14 Ağustos 2026: Baba tehdit mesajlarını paylaştı.
  • 19 Ağustos 2026: Araç tespiti, PTS verileri incelemesi ve ATK görevlileri hakkında soruşturma talep edildi.
  • 20 Ağustos 2026: HTS ve BAZ inceleme dilimlerinin genişletilmesi istendi.
  • 21 Ağustos 2026: İHA kamera kayıtlarının açıklanması talep edildi.
  • 25 Ağustos 2026: Avukat Abdurrahman Karabulut, otopsi raporunda yer alan ancak görmezden gelinen detayı açıkladı. Rojin’in midesinde solunum kaslarını anında felç eden ölümcül kas gevşetici “Rocuronium” bulundu. İlacin yarılanma ömrü çok kısa olduğu için haftalar önceki ameliyattan kalmasının imkansız olduğu, Rojin’in bu ilaçla felç edilerek öldürülmüş olabileceğini belirtti.
Maden işçilerinin eylemi 18. gününde

Gökay Çakır ve Başaran Aksu tutuklandı

Maden işçilerinin eylemi sürerken Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek tutuklandı. Madenciler Ankara Adliyesi önünde toplandı.

Gökay Çakır (solda) ve Başaran Aksu (sağda)

Yıldızlar SSS Holding’e bağlı maden işçilerinin ödenmeyen alacakları için sürdürdüğü eylem devam ederken Bağımsız Maden İşçileri Sendikası (Bağımsız Maden-İş) Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu dün (26 Ağustos) tutuklandı. Sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alınan iki sendikacının tutuklanmasına tepki gösteren madenciler, “Patron serbest gezerken bizim yöneticilerimiz tutuklanıyor” diyerek Ankara Adliyesi önünde bir araya geldi.

Her iki isim de 25 Ağustos’ta gözaltına alınmıştı. Çakır, Manisa’nın Soma ilçesinde, Aksu ise Ankara’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önündeki eyleme yapılan polis müdahalesi sırasında gözaltına alındı. İki sendikacıya da yöneltilen suçlama, sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” oldu. Çakır’ın gözaltısına, yaptığı üç sosyal medya paylaşımı dayanak gösterildi. Gün içinde savcılık işlemleri tamamlanan Çakır ve Aksu, tutuklama talebiyle hâkimliğe sevk edildi.

Madenciler adliye önünde

Gözaltı ve sevk kararlarına tepki gösteren madenciler, Ankara Adliyesi önünde toplandı. Bağımsız Maden-İş, kararın ardından yaptığı açıklamada tutuklamaları “siyasi iktidarın talimatıyla yürütülen bir sınıf saldırısı” olarak nitelendirdi ve mücadelenin süreceğini duyurdu:

17 gündür Yıldızlar SSS Holding’in gasp ettiği ücret ve tazminatlarımız için direniyoruz. Üç bakanlığın garantörlüğünde verilen sözler tutulmadı. Müfettiş raporu alacaklarımızı tespit etti. Sebahattin Yıldız serbest gezerken Genel Başkanımız Gökay Çakır ve Örgütlenme Uzmanımız Başaran Aksu tutuklandı.

Bu tutuklamalar siyasi iktidarın talimatıyla yürütülen, Yıldızlar SSS Holding’in çıkarlarına hizmet eden, bir sınıf saldırısıdır. Madencinin hakkını savunmak, holdinglerin nasıl büyütüldüğünü anlatmak ve işçilerin ülkeyi yönetenlerle görüşmesini istemek suç değildir.

Yıllarca ruhsatlarla, tapularla ve özelleştirmelerle büyütülen holdingin işçiye borcu ortada. Devlet gücü holdinge karşı işlemezken madenciye gözaltı, soruşturma ve tutuklama olarak dönüyor. Kimin korunduğu da kimin susturulmak istendiği de ortada.

Biz mertçe dövüşürüz. Safımızı gizlemeyiz, sözümüzü eğip bükmeyiz. Madencinin alın terini patrona yedirmedik, yedirmeyeceğiz. Başkanlarımızı yalnız bırakmayacağız.

Mücadelemiz devam ediyor. Halkımızı madenciden taraf olmaya, sendikaları ve bütün işçi sınıfını dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz. Bu kavga hepimizin kavgasıdır. Yoldaşlarımızı alacağız. Hakkımızı alacağız. Mutlaka biz kazanacağız.

İşçiler neden eylemde?

Eylemlerin kaynağında Yıldızlar SSS Holding çatısı altındaki iki işletme bulunuyor: Eskişehir’deki Doruk Madencilik ve Elazığ’daki Eti Gümüş. Buralarda çalışanların ödenmeyen maaşları, kıdem ve ihbar tazminatları, sendikadan doğan alacakları ve zorunlu biçimde çıkarıldıkları ücretsiz izin dönemine ait hakları aylardır çözülmeden duruyor.

Doruk Madencilik işçileri Nisan ayında Eskişehir’den başlayarak Ankara’ya yürümüş, alacakları ve özlük hakları için hem Enerji Bakanlığı önünde hem de Kurtuluş Parkı’nda eylem yapmıştı. Süreç, İçişleri Bakanlığı’nda düzenlenen ve şirketin, işçilerin, sendikanın ve üç ayrı bakanlığın temsilcilerini bir araya getiren görüşmeyle uzlaşıya bağlanmış ve ödemelerin belirli bir takvim çerçevesinde yapılacağı bildirilmişti.

Ancak işçiler bu sözlerin tam olarak gerçekleştirilmediğini belirterek 1 Haziran’da yeniden yola çıktı. 5 Haziran’da Bağımsız Maden-İş, tazminat, yıllık izin, toplu sözleşme farkları ve ücretsiz izin dönemi için o günkü hesaba göre çıkan alacakların ödendiğini açıklayarak eylemine son verdi. Fakat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın sendikal haklarla ücretsiz izinleri konu alan denetimi henüz sonuçlanmamıştı. Taraflar, denetimden ek bir hak doğması durumunda bunun da şirketçe karşılanacağı konusunda anlaştı.

Sendika avukatı Lütfi Sabri Batı, söz konusu raporun Temmuz ayı ortalarında tamamlanarak taraflara ulaştırıldığını aktardı. Rapor, ücretsiz izinlerden, ihbar tazminatlarından ve altı işçiye ödenmesi gereken sendikal tazminattan kaynaklanan yeni alacaklar ortaya çıkardı.

Bağımsız Maden-İş eylemini 5 Haziran’da noktaladıktan kısa süre sonra Doruk Madencilik’in yetkili sendikası Türkiye Maden-İş’e üye işçiler de kendi alacakları için harekete geçti. Çalışma Bakanlığı’nın devreye girmesiyle 15-16 Haziran’da yürütülen görüşmelerin sonunda şirketle Türkiye Maden-İş arasında ayrı bir protokol imzalandı ve ödemeler bir takvime oturtuldu. Taksitler zamanında yatmayınca sendikanın üyeleri 27 Temmuz’da tekrar Ankara’ya geldi, eylemlerini önce holding binası önünde, ardından Ulus ve Kızılay’da sürdürdü.

Ankara’daki eyleme Doruk işçilerinin yanı sıra, aynı holdinge bağlı Elazığ Eti Gümüş’te çalışan Bağımsız Maden-İş üyeleri de katıldı. Sendikaya göre Eti Gümüş çalışanlarına 6 Ağustos’ta ödeme yapılacağı yazıyla taahhüt edilmiş, ancak bu söz tutulmamıştı. Bunun ardından Eti Gümüş işçileri de 10 Ağustos’ta Doruk Madencilik işçileriyle birlikte Ankara’da eyleme başladı. 10 Ağustos’tan bugüne işçiler ve aileleri birçok kez gözaltına alındı.

126 arkeolojik alandan izlenecek

Yunanistan’da Ağustos dolunayı

Yunanistan’da her yıl geleneksel olarak düzenlenen organizasyonlarda Ağustos dolunayı için ülke genelindeki 126 arkeolojik alan, yarın ücretsiz olarak ziyaret edilecek ve dolunay bu mekanlarda izlenebilecek.

Yunanistan Kültür Bakanlığı tarafından bu yıl 27’nci kez düzenlenecek olan Ağustos dolunayı etkinlikleri kapsamında yarın 126 arkeolojik alan, anıt ve müze ziyaretçilere ücretsiz olacak. Ülke genelindeki 126 arkeolojik alan saat 19.30’dan gece yarısına kadar ücretsiz ziyaret edilebilecek. Bazı noktalarda konserler, koro performansları ve rehberli turlar da düzenlenecek.

Antik dünyada insanların kehanetlerini öğrenmek için geldiği Apollon Tapınağı ve Olimpiyat Oyunları’nın doğduğu yer olarak bilinen Antik Olympia’ya da dolunay gecesinde ziyaret edilebilecek. Sparta yakınlarındaki Orta Çağ kenti Mystras ise geceyi bir müzik etkinliğiyle karşılayacak.

Akropolis gece yarısına kadar açık

Atina’daki Akropolis Müzesi ise yarın sabah 09.00’dan gece yarısına kadar açık olacak. Müzenin İtalya’da bulunan Antik Yunan sanat eserlerine odaklanan geçici sergisi de bu özel gecede ücretsiz ziyaret edilebilecek. Antik dönemde ölüler diyarına açılan bir geçit olduğuna inanılan, karanlık ve ritüellerle bağlantılı bir geçmişe sahip olan Acheron Nekromanteion’u ve Yunanistan’ın en eski kehanet merkezlerinden biri kabul edilen Dodona da yarın gece dolunay etkinliklerine ev sahipliği yapacak. Korint Körfezi’ne bakan Nafpaktos Kalesi ile Halkidiki’deki Ammon Zeus alanı da ziyaretçilere açık olacak olan önemli alanlardan olacak.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz değerlendirdi

Türkiye-İsrail çatışması mümkün mü? Ortadoğu’nun yeni dengeleri

Ortadoğu, İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonları ve yükselen Türkiye-İsrail gerilimiyle yeni bir evreye girdi. İki ülke arasında doğrudan bir çatışma senaryosunu İran rejimi olduğu müddetçe ihtimal dışı bulan siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’ın savunmadan “saldırı doktrinine” geçişi olduğuna dikkat çekiyor. Yılmaz, yeni denklemde Suriye’den ziyade Irak’ın ve Kürdistan Bölgesi’nin ilan edilmemiş yeni bir cepheye dönüşeceği uyarısında bulunuyor. Trump’ın herkese bir ev ödevi verdiğini belirten Yılmaz’a göre Türkiye “Suriye ev ödevini başarıyla hallederken”, İsrail “İran ödevini berbat etti”.

Siyaset bilimci Arzu Yılmaz

İsrail silahlı güçleri, 18 Ağustos 2026 tarihinde Suriye’de bulunan Ebu Zuhur havaalanı pisti ve depolama tesisine sekiz hava saldırısı düzenlendi. Saldırının gerçekleştiğini Suriye televizyonu duyurdu. Saldırıda herhangi bir yaralanma bildirilmedi.

Üs İdlib’de Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede bulunuyor.

İsrail Başbakanlığı saldırıyı, Suriye’nin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığı iddiasıyla açıkladı. Ankara ise üste Türk askeri varlığı bulunduğu yönündeki iddiayı reddetti.

Beşar Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Türkiye, Suriye ordusunu eğitiyor. Devlet kurumlarının ve altyapının yeniden inşasına yardımcı oluyor. Ayrıca askeri ve diplomatik destek sağlıyor.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack ise Ebu Zuhur’a yapılan son saldırıdan önce Ankara’nın bilgilendirilmediğini açıklayarak, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha güçlü bir “çatışmasızlık mekanizmasına” kurulması çağrısında bulundu.

Bu gelişme, İran savaşı ile birlikte açık bir şekilde dile getirilmeye başlanan “Türkiye ile İsrail çatışabilir” tezinin çok daha güçlü bir şekilde tartışılmasına yol açtı.

Hem Amerikan basınında hem de uluslararası diğer basın kuruluşlarında buna yönelik değerlendirmeler ön plana çıktı. Türkiye ve İsrail basını da bu konuyla ilgili değerlendirmeler yapıyor.

Yakın zamana kadar Erbil Kürdistan Üniversitesi’nde ders veren siyaset bilimci Arzu Yılmaz, İran’da mevcut rejim yerinde durduğu sürece, İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma ihtimalinin olmadığını düşünüyor.

Yılmaz, İsrail’in Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği 18 Ağustos tarihli son saldırının “Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlediği” bilgisinin ortaya çıkmasına yol açtığını belirtiyor.

İran savaşı ile birlikte ortaya çıkan yeni Ortadoğu denklemini değerlendiren Yılmaz, bu denklemde İsrail, Türkiye, İran, Irak, Lübnan ve Suriye gibi bölgesel güçler ile bunların uluslararası güçlerle olan ilişkilerini değerlendirdi.

“Suriye’de Ocak ayındaki tablo değişmiş durumda”

Geçen hafta İsrail Suriye’de Ebu Zuhur Askeri Hava üssünü bombaladı. Sonraki günlerde İsrailli yetkililer orada Türkiye’nin askeri güçlerinin bulunduğunu belirterek bu saldırının amacına dair kimi açıklamalar yaptılar. Bu saldırı, bir süredir konuşulan “Türkiye ile İsrail bir gün çatışabilir mi?” konusunun alevlenmesine yol açtı. Sizce artık herkesin açık bir şekilde dile getirdiği gibi, Türkiye ile İsrail’in savaşa girme ihtimali var mı?

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Ben İsrail’le Türkiye’nin bir çatışmaya girme ihtimalinin, hele ki İran’da rejim yerinde durduğu sürece, ihtimal dâhilinde olmadığını düşünenlerdenim. En son saldırı bağlamında ise benim için en değerli bilgi şu oldu: Demek ki Türkiye’nin sınırlarının hemen yanındaki Suriye sahasında, Türk askeri konuşlanmasının sınırlarını İsrail belirlemiş. Bir kaynakta 70 km, Amerikan kaynaklarında 80 km diye geçiyor bu yakınlık. Bu kadar yakınındaki bir sahada Türkiye’nin İsrail’in belirlediği çerçevede hareket ettiği bilgisini sürpriz bulduğumu açık söyleyeyim.

Zira Ocak 2026’da Şam ve Tel Aviv arasında Paris’te yapılan anlaşma, bir bakıma, Suriye’nin kuzeyinin Türkiye’nin askeri ve siyasi nüfuz alanı, güneyinin ise İsrail’in askeri ve siyasi nüfuz alanı olarak tesciliydi.

Artık bu şekilde olduğunu düşünmüyor musunuz?

İsrail’in önceden Amerika’ya gönderdiği bilgi notunda, Türkiye’nin Paris Anlaşması’na aykırı bir şekilde İdlib bölgesinde askeri bir konuşlanma içinde olduğu söyleniyor. Tırnak içerisinde bu ifadeyi paylaşıyorum. Demek ki Ocak ayındaki tablonun detayında, Türkiye’nin kendi sınırlarının hemen yanında dahi hangi askeri sınırlar çerçevesinde konuşlanabileceği konusunda, İsrail’in sınırları belirlediği bir durum olmuş. Suriye sahasında, Türkiye’nin hangi sınırlar çerçevesinde ve hangi askeri kapasiteyle konuşlanacağı konusunda, Türkiye’nin kabul ettiği ve İsrail’in tayin ettiği birtakım sınırlar olduğunu öğrenmiş bulunduk.

Tel Aviv-Washington hattındaki çatlak

Bu tırmanışı İsrail’de yakın süreçte gerçekleşecek olan seçimlerle irtibatlandıranlar oluyor. Katılır mısınız?

Zamanlama açısından İsrail’deki seçimlerle ilişkili olduğunu düşünenlerdenim. En son yapılan saha araştırmalarında 32 sandalyeye sahip Netanyahu’nun Likud partisinin en fazla 20 sandalyeye kazanabileceği görülüyor. En büyük düşman İran yenilemedi, rejim düşürülemedi. Dolayısıyla, İran’ı öne çıkarmanın, seçimlere giderken iletişim stratejisi açısından bir yararı olmayacağını herhâlde görüyorlardır.

Öte yandan, Gazze operasyonuyla birlikte başlayan yalnızlaşmaya, İran Savaşı’nı planlama ve yürütmede İsrail’in sorumluluğunun ortaya çıkması sonrasında Amerika ile yaşanan sorunlar da eklendi. Bu konuda J. D. Vance’in açıklamaları tablonun vehametini ortaya koydu zaten. Herkes şimdi Tom Barrack’ın sözlerine odaklanıyor ama aslında ilk işareti J.D. Vance vermişti. Trump hala İsrail’den ve özellikle Netanyahu’dan memnuniyetsizliğini görece dikkatli bir şekilde dile getirse de, Trump’ın en yakın ekibindeki isimlerden önce J. D. Vance, şimdi de Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar Washington’ın Tel Aviv’den rahatsızlığının işaretlerini net olarak veriyor.

Trump, İsrail’in hem Lübnan’dan, hem Gazze’den, hem Suriye’den çekilmesini istiyor. İran’la ilgili rahatsızlığın, İsrail’in Gazze Savaşı’ndan sonra kazandığı mevzileri ve avantajları da geriye döndürecek ölçekte bir yalnızlaşma yarattığından bahsediyorum. Dolayısıyla işin bir kere böyle bir tarafı var.

Bu arada şunu da gözden kaçırmamakta fayda var: Kürtlerle barış ya da süreç bağlamında Türkiye’nin de bu saldırıyı nasıl fonksiyonel hâle getirildiğini, sadece Türkiye gazetesinin son bir haftadaki neşriyatı üzerinden bile görebiliriz. Fakat bundan daha da önemlisi; Ortadoğu’da tam da Türkiye’nin, Bahçeli’nin ifadesiyle “Türk barışı” iddiasıyla etkisini artırdığı, öbür yandan Pakistan ve Suudi Arabistan’la bir savunma paktı imzaladığı bir anda bu saldırıyla birlikte İsrail’in düşmanı olarak resmedilmesinin, Türkiye içinde itiraz edilecek bir tarafı olmadığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü sonuçta İsrail’in Türkiye’yi düşman ilan etmesi, Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da oynamaya çalıştığı rolün altını oyan mı yoksa destekleyen mi bir etki yaratır sorusunun cevabını, pekala “desteklediği” şeklinde çıkarmamız mümkün.

Son olarak şunu da söylemek isterim: Bakın, İsrail-Türkiye arasındaki gerginlik meselesinin, bugün benimsenen retoriğin dahi aslında miladının Gazze Savaşı’ndan bile önce, 2017-2018 yılları olduğunu unutmamak gerek. Bunu daha Mavi Marmara olayına, 2010’a kadar götürebiliriz ama özellikle Erdoğan’ın Netanyahu’ya “terörist”, “İsrail bir terörist devlettir” dediği tarihin 2018 olduğunu da unutmamalı. Buna mukabil Netanyahu’nun Erdoğan’a yönelik, “antisemit diktatör”, “Kürtleri katleden”, “Hamas’ı destekleyen” gibi söylemleri aynı döneme rastlar. Yani bu retorik görece çok eski. Bırakın Suriye’de Esad rejiminin düşmesini, Gazze Savaşı’nın öncesine giden bir arka planı var. Dolayısıyla bugünü yorumlarken bu hafızayı tazelemekte fayda var diye düşünüyorum.

Ancak şunu da teslim etmek gerekiyor: İsrail-Türkiye ilişkilerini şekillendiren yapıda önemli değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin en önemlisi, Arap devletlerinin artık İsrail’i tanımayan ya da düşman kabul eden pozisyonundan çıkması ve dolayısıyla İsrail’in “çevre (periferi) doktrini” dediği, Arap olmayan ülkelerle işbirliği içinde olma hedefinin geçerliliğini yitirmesidir. Dolayısıyla, İsrail ve Türkiye ilişkileri yeni bir form alacak, bu muhakkak. Bu durum, Gazze’den de önce Doğu Akdeniz’deki hizalanma biçimiyle ortaya çıkmıştı zaten. Nihayetinde, her iki ülke de bölgede hegemonik güç olma iddiası taşıyor ve birbirlerini rakip görüyor.

Fakat sonuçta: Bir, İran rejimi yerinde kaldığı sürece Türkiye ile İsrail’in birbiriyle doğrudan çatışacağını düşünmek rasyonel değil. İki, Hazar’dan Kızıldeniz’e, Kızıldeniz’den Karadeniz’e, oradan Basra’ya kadar olan “Beş Deniz” diye tarif edilen Ortadoğu haritasının yeniden tariflendiği ve ekonomik-ticari koridorlar üzerinden yeni bir güvenlik mimarisinin oluştuğu bir tabloda İsrail-Türkiye işbirliği bir zorunluluk. Bu tabloya rağmen yaşanan gerginlikte ise bana kalırsa İsrail’deki seçimler kadar her iki ülke liderinin 20 yılı aşan bir iktidar dönemindeki ilişkilerinin yıpranmışlığının da payı var. Yani, iki lider arasında artık kişisel husumete dönüşmüş bir bagaj olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Kendimi tekrar etmek pahasına bir kez daha altını çizmek isterim ki, Türkiye’nin de böyle bir konjonktürde İsrail ‘in düşmanı olarak görünmekten şikayetçi olacağını düşünmüyorum. Bu durum, en azından, Türkiye’nin Gaze Barış Planı’ndaki rolü ve yerini silikleştirdiği ölçüde faydalı bile sayılabilir.

Trump’ın ‘ev ödevleri’

Siz İsrail’in politikalarına artık Amerika’nın bir şekilde dur demeye başladığını söylediniz. İsrail bunu yapmak isteyecek midir? Ve Amerika’nın buna dair ısrarı ne kadar sürebilir?

Bugün artık Trump’ın İran’a saldırmaya niyeti olmadığı hâlde İsrail tarafından ikna edildiğini biliyoruz. Ama şunu bilmiyoruz: Nasıl oldu da Trump buna ikna oldu? Bu bilgi eksik. Buna Epstein dosyaları mı neden oldu? Bizim bilmediğimiz başka bir şantaj konusu mu var? Ya da Yahudi lobisinin finansal desteği mi etkili oldu? Bunları bilmiyoruz. Trump’ın niyeti olmadığı hâlde İran’a saldırmaya nasıl ikna edildiğini, bu iknayı bir şantajın mı yoksa başka bir şeyin mi mümkün kıldığı hâlâ açıklığa kavuşmadı. Amerika’nın hangi çıkarları için, hangi stratejik hedef doğrultusunda İran’a saldırıldığı konusunda net bir cevap yok.

Bugün de ABD İsrail’in Suriye’den, Lübnan’dan Gaze’den geri çekilmesi istiyor ama İsrail hiç birini yapmıyor. Yani Amerika İsrail’e sözünü geçiremiyor. İsrail bildiğini okumaya devam ediyor. Bu gücü nerden aldığının cevabını herhâlde tarihçiler verecek. Dolayısıyla sizin sorunuzun cevabına, bu arka planı akılda tuttuğumuzda net bir cevap vermenin mümkün olmadığını düşünüyorum.

Fakat şunu söyleyebiliriz sanıyorum: Amerika’nın Türkiye’nin bu kadar önünü açması, bölgedeki rolünü parlatması, İsrail’i dengeleme amacı taşıdığını düşündürüyor.

O zaman İsrail ve Türkiye’nin bu şekilde çatışmasını, biraz İsrail’in bu dengeleyici unsuru ortadan kaldırmaya yönelik bir çabası olarak mı okumak gerekiyor?

Oraya gelmeden önce bakın Trump ne dedi? “Lübnan’da Hizbullah’la en iyi savaşacak olan Şam gücüdür, İsrail’den daha güzel savaşırlar” dedi.

Şam’da öyle bir güç var mı?

Suriye’de en başından beri bir oldubitti ritminde yaşanan ve günün sonunda bir illüzyonun gerçekmiş gibi dayatıldığı bir durum var. Neden bunu söylüyorum? Bırakın Hizbullah’la savaşacak olmasını, kendi içinde siyasi istikrarı, egemen bir güç olarak askeri birliğini bile sağlayabilmiş bir Şam yok. Bugün Şam’da bir iktidardan söz etmemizi mümkün kılan Körfez’in aktardığı mali kaynaklar, uluslararası toplumun tanıdığı siyasi meşruiyet ve Türkiye’nin verdiği askeri destek. Dolayısıyla, ben Trump’ın “Şam Hizbullah’la İsrail’den daha güzel savaşır” sözünü, “Türkiye İsrail’den daha güzel Hizbullah’la savaşır” diye anlıyorum.

Ankara’dan yapılan açıklamalar da dolaylı olarak bu yaklaşımı destekliyor zaten.Son zamanlarda Erdoğan’ın “ Türk -Arap- Kürt İttifakı” dediği şeyin haritası da belirginleşti artık. Ömer Çelik’ten, Dışişleri Bakanı’ndan, Savunma Bakanı’ndan, Devlet Bahçeli’den sürekli Lübnan, Irak, Suriye referansları duyuyoruz. Bu bağlamda, sorunuza yanıt olarak şunu söyleyebiliriz sanırım: Kabaca tarif etmek gerekirse, Trump yönetime geldiğinden beri herkese bir ev ödevi veriyor. Türkiye, “Suriye ev ödevini” başarıyla hallederken; İsrail, “İran ödevini” berbat etti, yapamadığı gibi bir de Washington’ın başını belaya soktuğu bir tablo var.

Dolayısıyla, mevzu sadece Türkiye’nin İsrail’i dengelemesi değil, aynı zamanda ev ödevinde başarısız olmuş, içeride seçim kaybetme riskiyle karşı karşıya olan, dışarıda yalnızlaşmış bir İsrail’e karşı Türkiye’nin yeni bir ödevle görevlendirilmesi. Bçyle baktığımızda, İsrail’in İdlib’deki saldırısını ön alıcı bir hamle olarak tarif etmesinin aynı zamanda siyasi bir boyutu da olduğu söylenebilir. İsrail, giriştiği hegemonya mücadelesinde Türkiye lehine yaşanan gelişmelere karşı da bir itirazda bulunuyor bana kalırsa.

İran savunmadan ‘saldırı doktrinine’ geçti

Bu çatışma ve çelişkilerin önemli merkezlerinden bir tanesi Suriye. Hatta belki de en önemlisi. Yakın dönemde Suriye açısından nasıl bir projeksiyon görüyorsunuz?

Hiçbir konuda “şu şöyle olacaktır” diyebileceğimiz bir durumda değiliz bana kalırsa.

Dinamik bir süreç ve hâlâ devam ettiği için mi?

Evet. Ancak şu söyleşiyi yaptığımız andaki duruma baktığımızda şu çıkarsamayı yapabiliriz: Washington’ın aldığı ağır ekonomik yaptırımları göz önüne aldığımızda, Amerika bugün itibarıyla askeri bir eskalasyondan çok ekonomik bir izolasyonu gündemine almış görünüyor. Bu gündeme karşılık İran’ın cevabı ne? “Bu yaptırımlara katılan her ülkeyi düşman sayarım” diyor. Bunu söylerken de “Eğer bu izolasyona katılırsanız alternatif hiçbir güzergâhtan bir damla petrol akmaz” diye ekliyor. Sorusunuzu cevaplarken bir kere bunu teslim edelim.

İkinci teslim edilmesi gereken husus ise İran’ın Ürdün’e saldırısıyla ortaya çıkan “saldırı doktrini”. Yani İran, Ürdün saldırısıyla birlikte savunmadan saldırıya geçme pozisyonunu ilan etti. Daha da önemlisi, sadece doğrudan bir tehdit durumunda değil, potansiyel bir saldırıyı önleyici saldırılar yapacağını da ilan etti. Amerika’nın savaşı bir kara savaşına dönüştürme veya rejimi askeri yollarla alaşağı etme niyeti yokmuş gibi görünse de, İran bu savaşı yayarak ve kendisine karşı saldırı olmadığı durumda dahi önleyici saldırılar yapabileceğini ilan ederek savunmadan saldırı pozisyonuna geçti.

Dolayısıyla, Suriye sahası da tıpkı Irak sahası gibi bugünün koşullarında potansiyel bir çatışma alanıdır. Ama şunu unutmamak gerekiyor: Türkiye- İsrail Suriye’de gerginlik yaşarken, Mekke Paktı İran’ı açık bir tehdit olarak ilan etmemişken İran’ın Suriye’de bir hamle yapması beklenmez.

Bana kalırsa, savunmadan saldırı pozisyonuna geçtiği durumda odaklanmamız gereken yer Suriye değil, Irak’tır. Kaldı ki İran bunun işaretlerini Kürdistan Başbakanlığını hedef alan saldırıyla çoktan vermeye başladı.

Mekke Paktı Sünni-Şii bloklaşması mı?

Mekke Paktı, Sünni ülkelerin oluşturduğu bir pakt. Orta Doğu’daki çatışmalar ve gelişmeler konuşulurken politik ve ideolojik yönleri konuşuluyor çoğunlukla. Mezhebi yönleri de yok mu? Bu paktı mezhebi açıdan da değerlendirmek gerek miyor mu? İran Şii bir güç. Buna karşı Sünni bir pakt oluştu diyebilir miyiz?

Biraz önce de söylediğim gibi “şu kesin şöyle olacak” diyebilecek durumda hissetmiyorum. Ama şu muhakkak: Eğer Ortadoğu’da bir istikrar ya da düzen kurma çabası varsa ve İran sadece kendi içindeki Şii referanslı rejimden ibaret değil, bölgedeki bütün Şii nüfusu etkileme kapasitesi ile hareket edebiliyorsa doğal olarak bunu çevreleyecek ya da buna karşı oluşacak bloğun Sünni olması çıkarılacak en erken sonuçtur. Geldiğimiz aşamada Mekke Paktı da buna işaret ediyor.

Ama şunu da gözden kaçırmamak gerekiyor: Paktın metninin açıklanmadığı, net bir tehdit tanımının yapılmadığı ve uluslararası toplumun daha çok “bekle-gör” şeklinde bir pozisyon aldığı ve her şeyden önemlisi , Trump’ın İran’a bir kara harekatı göze alamadığı hatta J.D. Vance’in, “İran’la anlaşıp bir ortak nokta bulabileceğimize inanıyoruz” dediği bir durumda pekala farklı bir sonuç da çıkabilir.

Zira barış denilen şey aslında realist perspektiften bir güçler dengesinin kurulmasına dayanır. Yani bu gelişmeler illaki bir çatışmayı değil, pekâlâ barışı ya da istikrarı mümkün kılacak bir dengenin kurulmasına da evrilebilir.

Ama, bana kalırsa, bunun bir koşulu var. İran’da siyasi iktidarı tümüyle ele geçiren Kudüs güçlerinin pozisyonunda bir değişiklik olması gerekir. Tam da böyle bir noktada Pezeşkiyan’ın “Savaşı kazandık, artık barış yapmanın, savaşı bitirmenin zamanıdır” demesi çok önemli. İran’da rejimin ılımlıların eline geçtiği ve İran’ın bu “beş deniz” üzerinden tarif edilen yeni güvenlik mimarisine entegre edildiği bir dengeye de pekâlâ kavuşulabilir. Hangisinin galip geleceğine ilişkin şu aşamada bir yorum yapmak beni çok aşar.

Post-Amerika dönemi

Ortadoğu’dan bahsedilirken çok sık tekrarlanır, “kartlar yeniden karılıyor” diye. Siz de yeni Ortadoğu’dan bahsettiniz? Yeni Orta Doğu nedir? Biraz bunu açabilir misiniz?

1990’da Irak Kuveyt’i işgal ettiğinde, Bush’un güvenlik danışmanı “Yeni dünya düzenini kurmak için bu eşsiz bir fırsattır” demişti. O dönemde hedeflenen liberal yeni dünya düzenini kurmak için Ortadoğu’yu bir sıçrama tahtası olarak tasavvur eden Amerikan vizyonunun hem dünya hem de Ortadoğu ölçeğinde çöktüğü bir andayız. Yeni Ortadoğu tartışmasını yaparken bu arkaplanı hatırlamakta fayda var.

Artık “Post-Amerika” (Amerika sonrası) bir Orta Doğu’dan söz ediyoruz. Bu yeni Ortadoğu, Amerika’nın başat, hegemon bir aktör olarak tayin edici bir rol oynadığı bir Ortadoğu değil.

“Bu kaçıncı yeni Ortadoğu projesi” eleştirine katılmakla birlikte, yeni olanı da teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira artık başat bir aktörün olmadığı bir Ortadoğu var. Bu durum, bugüne kadar güvenliğini Amerikan garantörlüğüne dayandıran Körfez için, Ürdün için, İsrail için çok ciddi bir sorun.

Üstelik, bu boşluğu dolduracak nitelikte ne bir küresel güç var ne de bölgesel güç. Böyle bir ortamda yeni hizalanmalar, yeni ittifak arayışları içerisinden geçiyoruz. Bu arayışların uzlaşmayla mı yoksa savaşla mı şekilleneceğinin test edildiği bir sürecin tam ortasındayız. Her ne olursa olsun, ortaya çıkacak olan şey Ortadoğu denklemini ve mimarisini şekillendiren yapının temelden değiştiği yepyeni bir Ortadoğu düzenidir.

Tom Barrack’ın da dile getirdiği merkezi iktidarların güçlendirilmesi meselesi de bu çerçevede mi değerlendirilmeli?

Amerika Ortadoğu için kaç kere plan yaptıysa, savaş ya da barış fark etmez, hiç birinde başarılı olamadı. Savaşlara örnek Irak, Afganistan, barışa örnek ise Filistin, Oslo, Camp David süreçleri. Ne savaş, ne barış projelerinin hiçbirinde başarılı olamamış Amerika, şimdi kalkmış “merkezileştirme” gibi yeni bir projeden bahsediyor. Daha önceki başarısızlıklarını akılda tutarak bunun da başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğunu iddia etmek yanlış olmaz.

Neden merkezileşmeyi destekliyorlar? Çünkü statükonun değişmesi çok ciddi siyasi ve askeri maliyetler doğurur. Amerika bu maliyete girmek istemediği için, zayıflayan hatta “başarısız devlet” (failed state) durumuna düşen ülkelerdeki mevcut statüko illüzyonunun devamını sağlamak üzere bölgesel müttefiklerine ev ödevi verip işi onlara ihale ediyor. İhale ettiği aktörlerden bir tanesi Büyük İsrail’i kurmak istiyor, bir tanesi yeni Osmanlıcılık peşinde koşuyor. Alın size merkezileşmenin başarısız olma ihtimalini güçlendiren ikinci faktör.

Üçüncü faktör ise örnekler üzerinden gidelim: O merkezileşmeyi Irak’ta başarabildiler mi? Bütün gücünle 100 bin asker yığıp 7 trilyon dolar para harcadığı, tekerinin önüne taş koyacak hiçbir düşmanın olmadığı bir durumda bile Irak’ta başaramadığını şimdi mi başaracak? Bugün Irak’ta bir Haşdi Şabi’yi bile tasfiye edememiş, çeteleşmiş bir yapıyı dahi eritememiş Amerika’nın, başarısız devletleri yeniden egemen devletler hâline getirme projesine ben ikna olamıyorum.

Kürdistan Bölgesi: İlan edilmeyen cephe

Amerika’nın 1990’lardaki yeni Ortadoğu planının başladığı merkez Irak. Yine Ortadoğu dizaynından bahsediyoruz ve Irak, Amerika’nın başını ağrıtan merkezlerden bir tanesi. Biraz da Kürtlerin konumunu göz önünde bulundurarak, Irak’ı ne bekliyor?

Irak’ın bugün Lübnan’dan, Suriye’den farklı bir pozisyonu yok. Yani Suriye’yi, Lübnan’ı ne bekliyorsa makro ölçekte Irak’ı da o bekliyor. Bunu teslim edelim. Fakat İran’ın Irak’ta diğer sahalardan farklılaşan bir konumu var.

Bugün İran rejiminin ayakta kalmasının birinci koşulu Tahran’daki iktidarsa, ikinci koşulu Bağdat’taki iktidarıdır. O çok ağır yaptırımlara, izolasyona ve içerideki toplumsal muhalefete rağmen İran rejimi yıllarca ayakta kalabildiyse, bunda Bağdat üzerinde kurduğu siyasi ve ekonomik tahakkümün payı büyüktür. Her şey bir tarafa, bugün Basra Körfezi’nde İran’ın sesi yüksek çıkıyorsa bunda Bağdat üzerindeki hükmü gözardı edilemez. Diğer yandan, unutulmamalı ki, İran’dan sonra en büyük Şii nüfus Irak’ta.

Sonuçta, Suriye’de Esad rejiminin düşmesi, Lübnan’ın güneyinden Hizbullah’ın çekilmesi veya Yemen’deki Husiler üzerinden düşündüğümüzde, Irak’ta İran’ın hâlâ çok güçlü olduğunu teslim etmek gerekiyor. Zaten en son yine İran “Bağdat ve Tahran ayrılmaz müttefiklerdir” açıklamaları yaptı, ki ABD’nin tüm baskısına ve müdahalelerine rağmen bu doğru. İran için Irak sahasında neredeyse tek sorun Kürtler.

Zaten Kürdistan Bölgesi bu savaş boyunca ilan edilmeyen bir cepheydi. İran ve bağlı milisler ateşkes sürecinde bile Kürdistan’ı vurmaya devam ettiler. Öyle görünüyor ki, yeniden başlayacak bir askeri tırmanışta da yalnızca Kürdistan’ın değil, Irak’ın tümü bir cepheye dönüşecek.

Süreçte son durum

Erdoğan’dan birlik mesajı, Öcalan’a bağlı bir kurul oluşturuluyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada “tarihin yeniden yazıldığını” belirterek barış vurgusu yaparken, geçtiğimiz günlerde oluşturulan Silahsızlanma ve Stratejik Alt Komisyonu’nda Abdullah Öcalan’ın yer alacağı ve kendisine bağlı bir alt kurulun oluşturulacağı öğrenildi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, Malazgirt Savaşı’nın 955’inci yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen törende yaptığı konuşmada, Türkiye’nin zorlu bir coğrafyada bulunduğunu belirterek, “Şurayı özellikle vurgulamak istiyorum. Biz coğrafi olarak dikensiz bir gül bahçesinde yaşamıyoruz. Bu coğrafyada bizim güçlü olmaktan, bir ve beraber olmaktan başka hiçbir seçeneğimiz yoktur. Sadece kendi hak ve hukukumuzu korumak için değil, yüzünü ülkemize çevirmiş milyonlarca kardeşimiz için de biz güçlü olmak zorundayız. Savunmadan diplomasiye, eğitimden ulaştırmaya, ekonomiden sağlığa tüm çabamız müessir ve müreffeh bir Türkiye’yi inşa etmek içindir” dedi.

“Tahriklere gelmeyeceğiz“

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkinde konuşan Erdoğan, “Dost düşman herkes bilsin bölgemizde tarih yeniden yazılıyor. Türkiye barışçıl politikalarıyla bölgeye yön veriyor. Bunun önünü artık kimse kesemez. Durduracaklarını hayal edenler yıkılacaktır. Birilerinin tahrikleriyle farklı yollara girmeyeceğiz. Azimle, sabırla ve kararlılıkla ilerlemeye devam edeceğiz” dedi.

“Atın kuyruğunu bağladık“

Erdoğan şöyle devam etti:

“Millet olarak bizim çok eski bir geleneğimiz var. Bir sefere çıktığımız zaman, bir yola baş koyduğumuz, bir işe giriştiğimiz zaman atımızın kuyruğunu bağlarız. Bunu ne olursa olsun geri dönmeyeceğimizi, sonuna kadar gideceğimizi anlatmak için yaparız. İşte biz de Türkiye Yüzyılı’nı inşa etmek için atımızın kuyruğunu bağladık. ‘Terörsüz Türkiye’ ve terörsüz bölge hedeflerimizi gerçekleştirmek üzere atımızın kuyruğunu bağladık. İçinde bulunduğumuz coğrafyayı yeniden barış ve esenlik yurdu yapmak için atımızın kuyruğunu bağladık. Terör gibi ebedi kardeşliğimize vurulan hançerleri söküp atmak için atımızın kuyruğunu bağladık.”

Türkiye, Avrupa ve Federe Kürdistan Bölgesi’nden alt kurul

Öte yandan Mezopotamya Ajansı (MA)’nın haberine göre Silahsızlanma ve Stratejik Alt Komisyonu’nda Abdullah Öcalan yer alacak. Öcalan’a bağlı Türkiye, Avrupa ve Federe Kürdistan Bölgesi’nden çalışma yürütecek bir ekipten oluşacak bir alt kurulun da oluşturulması planlanıyor. DEM Parti kaynaklarına dayandırılan bilgiye göre, Abdullah Öcalan’ın örgütsel alanların tümüne sirayet edebilmesi için kendisine bağlı bir alt kurul oluşturulması planlanıyor. Abdullah Öcalan’a bağlı bu alt kurulun da, Federe Kürdistan Bölgesi, Avrupa ve Türkiye’de aktif çalışma yürütecek bir ekipten oluşacağı ifade ediliyor.

Habere göre, Takip ve Değerlendirme Kurulu’nun yaptığı ilk toplantıda, tüm bu detayların tartışılıp, netleştirildiği öğrenildi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.