“Acı Süt“, Peru iç savaşının arkasında bıraktığı 70 bin ölü ve bitmeyen bir yas sürecinden sonra annelerin çocuklarına emzirerek aktardığı travmaları Fausta’nın bedensel semptomları üzerinden anlatıyor.

“Acı Süt”, iç savaş sonrası travmaların Fausta adındaki genç kadında nasıl yansıdığını, nesilden nesile nasıl aktarıldığını işleyen ama tıpkı travmaların kendisi gibi izlenmesi de hayli zor bir filmdir.
Film, savaş dönemine değil, savaş sonrası yas ve travma dönemine Fausta adında genç bir kadının bedeninde odaklanır. Savaş döneminde içilen acı süt savaş sonrasında kan olarak kusulur.
Savaş döneminde hamile iken kocası öldürülmüş, tecavüze uğramış bir annenin kızına mırıldandığı bir şarkıyla başlar film, etraf karanlıktır, ilkin ne anneyi ne de kızını görürüz, etraf aydınlanır ama şarkı öyle acı doludur ki film boyunca o karanlık filmin çerçevesini belirler. Bu açılış seansından hemen sonra anne hayata gözlerini yumar. Yas süreci başlar.

Fausta, sadece annesinin yasını tutmayacaktır, annesi tarafından kendisine aktarılan travmalarla başa çıkması gerekecektir. Bu travmalar o daha bebekken annesi tarafından emzirilirken aktarılmıştır. Filmin adı da bu yüzden Acı Süt’tür. Fausta’nın daimi mutsuzluğu ve bir korku hissettiğinde veya heyecanlandığında burnunun kanaması ve ardından bayılması köyde bu “acı süt” nedeniyle olduğu inanılır.
Acı süt’le simgesel olarak ifade edilen şey ebeveynlerin çocuklarına davranışlarıyla, kurdukları ilişkileriyle travmalarını aktardıkları gerçekliğidir.
Her gün insanların öldürüldüğü, işkence gördüğü ve tecavüze uğradığı bir dönemde doğan Fausta çok açık olarak annesinin aşırı korumacı davranışları nedeniyle kendini dış dünyadan soyutlamış, annenin şarkılarla ifade ettiği travmaların imgesel fallusunda bir yaşam kurmuştur. Ama savaş artık sona ermiş olsa bile sokağa asla tek başına çıkmaktan korkar ve dahası vajinasının içine yerleştirdiği gerçek bir patatesle olası tecavüzcülerden kendini koruduğunu varsayarak yaşamını idame ettirmiştir. Ancak annesinin ölümünün ardından Fausta’nın bedensel semptomları hayatını idame ettirmeye olanak tanıyamayacak denli aşırılaşmaya başlamıştır.
Vajinasının içine koyduğu patates vajinasının dışına doğru filiz verdiğinde o filizi makasla kesmek patatesin çürümesine engel olabilir mi?

Köylüler de bilir ki Fausta kayıp bir ruhtur, acı süt içmiştir. O da bunu kabullenmiştir. Güvercin kafesinde hareket edemeyecek denli hasta düşmüş bir kuşu gördüğünde onu göğsüne bastırıp “Sen de benim gibi hastasın” diyerek kendini o kuşla özdeşleştirmesinden anlarız bunu. Ama aynı zamanda o yaralı kuşu kafesin dışında havlamakta olan köpeğe yemesi için fırlatması da Fausta’nın kendiyle ilgili kararını, kendini topluma açık bir kurban olarak sunduğunu öğreniriz. Doktor muayanesinde tedaviyi reddetmesi ile yaralı güvercini köpeğe fırlatması birbirine paraleldir.
Yaşamayı istemek ama buna cesaret edememek

Fausta’nın uyuduğu sırada amcasının gelip elleriyle nefesini kesmesi ama güdüsel olarak nefes almak için çırpınması da onun yaşamayı istediği ama yaşamaya cesaret edemediğini gösterir. Onun kabuğunun kırmasının tek yolu annesinin kendisine aktardığı travmaları çözümleyerek kendi öznelliğini kurmaya cesaret etmesi ve ölümünün ardından yas sürecini sağlıklı bir şekilde tamamlamaktır. Her canlıda bilinen varkalma çabasının güdüsünde yaşamak ile yaşamayı bile isteye tercih etmek birbirine bağlı ancak birbirinden de farklı yapılardır. Tercihen değil ama güdüsel olarak yaşama devam etmek özellikle günümüz dünyasında bir başkasının arzusunda, salt tepkisel olarak yaşamı sürdürmek anlamına gelir. Fausta’nın bedeninde beliren tüm semptomlar en yoğun haliyle gösterildiği üzere savaşın, savaşa bağlı kayıpların, travmaların nesilden nesile en üst perdeden nasıl aktarıldığını gösterir. Savaş bitmiş olsa da, Fausta’nı dili savaş döneminden kalma şarkıları söyler; Fausta’nın ağzı kendisinin değil annesinindir, bedeni kendisinin değil annesinindir, Fausta savaş sonrası dönemde değil de halen savaş döneminde yaşıyordur. Fausta kendini değil, kendi dönemini değil, kendi öznel arzusunu değil bir başkasının arzusunda yaşıyordur. Fausta böylelikle yaşamını yüksek güvenlikli yaşadığını zannederken aynı zamanda yaralı güvercini köpeğe attığı sırada gördüğümüz üzere doğuştan yaralı bir kuş ve kurban olarak kendisinin de bir başkası tarafından köpeklere atılmasını bekliyordur. Çelişkili görünen bu durum tümüyle birbirine paraleldir.
Anneyi ne zaman gömebiliriz?
Daha filmin başında anne hayatını kaybeder, bunu biliriz ama cenazenin de günler geçmesine rağmen bir türlü evden çıkarılamadığına da pek anlam veremeyiz. Annenin yokluğu ne imgesel ne de fillen usulünce gömülemiyordur. Annenin kaybıyla Fausta’nın çelişkilerini ve semptomlarını had safhaya taşıdığı, cenazeyle birlikte hem annenin hem de aktardığı travmaları ya gömmesi gerektiği ya da bunları taşımaya devam edeceğine dair bir kişisel bir karar verme zorunluluğu doğar. En zor kararların bu süreçte çelişkilerin had safhaya çıkmasıyla birlikte verilmesinin nedeni de budur. Bireysel krizlerin de eskisi gibi olunamayacağı ama yeninin de bir türlü doğamadığı anlara tekabül etmesi bireyi bir karara zorlar. Yani yaşamayı istemek ve yaşamaya cesaret etmek. Ne kadar travmatik bir yaşam olsa da insan bu travmalar ve bu travmaların getirdiği semptomlarla yaşamayı öğrenebilir, hayatının sonuna kadar sürdürebilir, bir başkasının (ölü ya da diri, imgesel ya da simgesel) arzusunun esareti altında belirlenip yaşayabilir, çünkü bildiği tek yaşam tarzı budur ancak arzuyu öznelleştirmek, önce kaybın ve korkunun gerçekliğini kabul etmek, ötekiyle ilişkileri yeniden düzenlemek ve sonra da yaşamaya cesaret etmek de gerekmektedir. Aksi takdirde travmalar kendini tekrarlamaya, bir başkasının arzusu tarafından belirlenmeye devam edecektir.

Sonuç olarak; savaş göreceli olarak sona erdiği dönemlerde dahi toplumsal ve bireysel yaralar kanamaya devam etmektedir. Savaş sona erse dahi o düzen değiştirilmemiş ve değiştirilmesinden de vazgeçilmiş, farklı yöntem ve araçlarla dahi o mücadele sürdürülmüyor ise tutunacak tek dal —ya geçmiş dönemin deşildikçe kanayan, kör ve karanlık bir kuyuya dönen yaralarıdır, —ya da devam etmekte olan düzenin o vurdumduymaz damarıdır.
Peru iç savaşına dair
1980’de Peru’da uzun askeri diktatörlük döneminden sonra ilk defa seçim sandıklarının kurulduğu yılda Aydınlık Yol hareketi ilk silahlı eylemini sandıkları yakarak yapmış, demokrasi maskesine bürünen burjuva diktatörlüğe karşı isyanın fitilini yakmıştır. Daha sonraki yıllarda devletin bu dönemlerde her ülkede yaptığı üzere paramiliter ölüm mangalarını devreye sokarak, yargısız infazlar ve kayıplarla savaşı büyütmüş, devrim ve sosyalizm tehlikesini 2000’lere dek bastırmıştır. Öncesinde aslında üniversitede bir felsefe profesörü olan Aydınlık Yol lideri Abimael Guzmán’ın yakalanıp mahkemede maskeli hakimler tarafından yargılanıp ömür boyu hapisle cezalandırılmış, buna karşın güvenlik güçleri özel bir yasayla işledikleri suçlardan muaf tutularak koruma altına alınmıştır. 1980 ila 2000 yılları arasında devletin kolluk güçleri ile gerilla güçleri arasında 20 yıl süren iç savaş döneminde kayıtlı olarak 70.000 kişi ölmüş, sayısız hak ihlalleri yaşanmıştır. Geriye ise sömürü düzeninin devamı, savaş sonrasının travmaları, bitmesi kolay olmayacak yas süreçleri kalmıştır.

Filmin Künyesi:
Yönetmen: Claudia Llosa
Senaryo: Claudia Llosa
Vizyon Tarihi: 2009
Orjinal Adı: La teta asustada
Ülke: Peru



