Türkiye’nin ana muhalefet partisi olan CHP, tarihinin en yüksek yerel seçim başarısını elde ettiği dönemde kurultay krizleri, yargı kararları ve siyasi operasyonlarla sarsıldı. Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel dönemlerini karşılaştıran bu dosya, CHP’nin yükselişiyle eş zamanlı yaşadığı kırılmayı, demokrasiye katkı, siyasi etik ve muhalefet sorumluluğu ekseninde inceliyor.
Özgür Özel’in CHP Genel Başkanı seçildiği 2023 yılında düzenlenen CHP Genel Kurultayı, Foto: CHP
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 2024 yerel seçimlerinde, uzun yıllar sonra Türkiye’nin birinci partisi olmanın anahtarına sahip oldu. Büyükşehirlerde elde edilen başarı ve artan oy oranları, partiyi yeniden iktidar alternatifi olarak tartışmaların merkezine taşıdı. Ancak bu yükseliş, kurultay tartışmaları, liderlik mücadeleleri, yargı müdahaleleri ve belediyelere yönelik operasyonlarla aynı döneme denk geldi. Bu bölüm, CHP’nin son yıllardaki bu kritik kırılma anını; Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel dönemlerini seçim sonuçları, temsil gücü ve siyasal gelişmeler üzerinden karşılaştırırken, iki dönemin demokrasiye katkısını, siyasi etik anlayışını ve muhalefet olmanın gerektirdiği sorumlulukları da tartışmaya açıyor.
2024–2026 bilançosu
31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından İçişleri Bakanlığı mülkiye müfettişleri ve Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturmaların ulaştığı hacim, muhalefet yerel yönetimleri üzerindeki idari kıskacı sayısal olarak da doğrulamaktadır. Dönem itibarıyla adli ve idari takibata uğrayan CHP’li yerel yönetim kadrolarının dökümü şu şekildedir:
Soruşturma İzni371İçişleri Bakanlığı verilerine göre adli makamlara sevk edilen dosya sayısı.
Tutuklu / Tutuklu Yargılanan22Yargı sürecinde tutuklama veya infaz kararı çıkan toplam Belediye Başkanı.
Removed / Kayyum13Kayyum atanan veya meclis içi vekalet değişimine zorlanan belediyeler.
Tutuklu ve Tutuksuz Yargılanan Kadro Dağılımı
Belediye Başkan Yardımcısı“Kent Uzlaşısı” ve “Mali Usulsüzlük” soruşturmaları.
14Kişi
Belediye Meclis ÜyesiÖrgüt üyeliği/yardım, ihale ve rüşvet şüpheleri.
42Üye
Bürokrat / Yönetim ÜyesiAdli kontrol şartı veya tutuklulukla yargılamalar.
35Yönetici
Kaynak: İçişleri Bakanlığı resmi verileri ve Nihaplus adli sicil tarama sonuçları (2024-2026).
İçişleri Bakanlığı, soruşturma izinlerinin %44’ünün AKP’li belediyelere (%44’e tekabül eden 677 belediye) yönelik olduğunu belirterek sürecin “siyasi olmadığını” savunsa da, muhalefet blokundaki tutuklamaların doğrudan “şafak operasyonları, görevden el çektirmeler ve yerel meclis iradesinin baypas edilmesi” (kayyum) şeklinde tezahür etmesi, idari vesayetin siyasi bir enstrüman olarak kullanıldığı eleştirilerini güçlendirmektedir.
Kılıçdaroğlu vs Özgür Özel Dönemi
14–28 Mayıs 2023 seçimlerinde hem genel başkanlığı hem cumhurbaşkanlığı adaylığını kaybeden Kılıçdaroğlu, 4–5 Kasım 2023’te toplanan 38. Olağan Kurultay’da Özgür Özel’e karşı yarıştı ve yenildi. Özel, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun da desteğiyle yüzde 54,7 oranında oy aldı; Kılıçdaroğlu 13 yıllık genel başkanlığını geride bıraktı.
Kılıçdaroğlu ve Özel’in demokratikleşmeye dair tüm söylemleri ile birlikte nasıl birer muhalefet yürüttükleri sürekli karşılaştırılır oldu.
CHP’de İki Dönem: Kurumsal ve Siyasi Karşılaştırma
K. Kılıçdaroğlu Dönemi (2010-2023)
Özgür Özel Dönemi (2023-2026)
YSK Verileri (Genel Seçim Oyları)
2023 Genel Seçimleri: %25.33
CHP 169 milletvekili çıkardı (Kontejanlar dahil).
2024 Yerel Seçimleri: %37.76
CHP 47 yıl sonra ilk kez birinci parti konumuna ulaştı.
Parlamenter Koltuk Sayısı Dinamiği
Seçim başlangıcında 169 koltuk. DEVA, Gelecek, Saadet ve DP’ye verilen 39 kontenjan sonrası net 130 vekil.
Mayıs 2026 itibarıyla: İstifalar ve transferler sonrası meclisteki koltuk sayısı 128’e gerilemiştir.
Belediye Gücü (YSK Verisi)
2019 Yerel Seçimleri: İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya dahil 11 Büyükşehir ve kritik metropoller.
2024 Yerel Seçimleri: 14 Büyükşehir, 21 il merkezi ve toplamda 420 belediye ile zirve yapıldı.
Siyasi Etik ve Sorumluluk Sınavı
2016 Dokunulmazlık Kararı:
HDP’li vekillerin tutuklanmasının önünü açan “Anayasaya aykırı ama evet” denilmesi.
İktidarla “normalleşme” adı altında yürütülen müzakerelerin, yargı kuşatmasına engel olamaması.
Yargısal/Hukuki Müdahaleler
Genel Başkan’ın Ankara’da “Adalet Yürüyüşü” başlattığı ve parlamenter reaksiyonun yoğun olduğu dönem.
2026 İstinaf Kararı:
İmamoğlu’na siyasi yasak ve Esenyurt/İstanbul yönetiminin “mutlak butlan” ile devralınma süreci.
Kırılma noktası: Kasım 2023 Kurultayı ve sonrası
Kasım 2023: İktidar değişimi
Kılıçdaroğlu, 13 yıllık genel başkanlık hayatı 4–5 Kasım 2023’te toplanan 38. Olağan Kurultay’daki yenilgi ile geride bıraktı. Bu kurultayın sonuçları Türkiye siyasi tarihine CHP’deki bir başkanlık değişiminden çok daha fazlası olarak geçecekti.
Kurultayın hemen ardından kulislerde iki isim arasındaki gerilime dair söylentiler başladı. Özel’in genel başkanlığını pekiştirmeye, İmamoğlu’nun ise İstanbul dışında etki alanını genişletmeye çalıştığı yorumları parti içi kaynaklar tarafından aktarıldı.
Ekim 2023: İlk parti içi kayyım dalgası
8 Ekim 2023’te yapılan İstanbul İl Kongresi’nde İmamoğlu’nun desteklediği Özgür Çelik, il başkanlığına seçildi. Kılıçdaroğlu’na yakın eski isim Canpolat ise kaybetti. Buradan da parti içi bir kıvılcım çaktı. Aslında CHP’de belediyelerine atanan kayyımların dışında bir “parti içi kayyım mekanizması” burada başladı.
İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, il kongresi hakkında açılan iptal davasında Özgür Çelik ve yönetimini tedbiren görevden aldı; aralarında Kılıçdaroğlu’na yakın Gürsel Tekin’in de bulunduğu 5 kişilik kayyım heyeti atandı. CHP Genel Başkanı Özel bunu’yargı darbesi’olarak nitelendirdi; mahkeme kararını tanımayacaklarını açıkladı.
Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararını memnuniyetle karşılaması, İstanbul İl Başkanlığı kayyım heyeti üyelerini ofisinde ağırlaması ve görevi devralmayı kabul etmesi, siyaset bilimciler tarafından “muhalefetin iktidar eliyle tanzim edilmesi operasyonuna ortak olmak” şeklinde yorumlandı. Sandıkta ve delege iradesiyle kaybedilen genel başkanlık koltuğunun, iktidarın kontrolündeki yargı kararıyla geri alınması, CHP içindeki koltuk sevdasının demokratik meşruiyetin önüne geçtiğini gösteren en acı mikro tarih vesikası oldu.
Kurultay iptali ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun dönüşü
CHP içindeki absürt ve sarsıcı kırılma, Mayıs 2026’da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) 36. Hukuk Dairesi’nin verdiği kararla yaşandı.
Süreç Kasım 2023 kurultayına sıçradı. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 38. Olağan Kurultay için ‘mutlak butlan’ kararı verdi. Mahkeme, bu kararla Kılıçdaroğlu’nu hukuken genel başkan olarak atadı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise kurultay günü para karşılığı oy kullandırıldığı iddiasıyla soruşturma başlatmıştı.
“Mutlak Butlan” kararı ve Özgür Özel’in görevden alınması
Delegelerin iradesinin sakatlandığı iddiasıyla açılan dava sonucunda mahkeme, Özgür Özel’in genel başkan seçildiği 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultay’ı ile sonraki olağanüstü kurultayları “mutlak butlan” (hukuken hiç yapılmamış sayılma) gerekçesiyle oy birliğiyle iptal etti. Kararla birlikte Özgür Özel ve mevcut parti yönetimi tedbiren görevden uzaklaştırıldı.
Kılıçdaroğlu’nun “Kayyım Genel Başkan” olarak atanması
Mahkeme, hukuki durumun 4 Kasım 2023 kurultayından önceki ana döndürülmesine hükmederek, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve eski parti organlarının görevlerine aynen devam etmelerine karar verdi. Hukuk dairesi, iki hafta içinde Yargıtay’a temyiz yolu açık olmak üzere partiyi eski yönetime teslim etti.
Siyasi etik ve meşruiyet krizi
Kemal Kılıçdaroğlu, partisine kayyım atayan iradenin “iç kayyımı” olmayı kabul ederek siyasi etik çıtasını en alt seviyeye indirdi.
Kararın ardından yaşananlar siyasi tarih sayfalarına geçecek türdendi: Kılıçdaroğlu’nun avukatları CHP Genel Merkezi’nin boşaltılması için Ankara Valiliği’ne başvurdu; Genel Merkez önüne çevik kuvvet sevk edildi; Özel’i destekleyen bazı milletvekilleri demir parmaklıkları tırmanarak binaya girmeye çalıştı.
Türkiye’nin ana muhalefet partisinin genel merkezi önünde yaşanan bu manzara, ülkenin demokratik krizinin simgesi hâline geldi.
Muhalefet olmanın sorumluluğu
Muhalefet Paradoksu
Robert Dahl, polyarchy teorisinde etkili muhalefetin iki önkoşulunu şöyle tanımlar: iktidarın kuralları bozmasını teşhir etme kapasitesi ve alternatif bir yönetim vizyonu sunma yetkinliği. CHP bu iki kriter üzerinden değerlendirildiğinde, tablo karmaşıktır.
Seçim verileri açısından CHP, 2002’den bu yana tutarlı biçimde ikinci sırayı korumuş; 2024’te yerel seçimlerde birinci konuma yükselmiştir. Bu, seçimsel varlığı kanıtlar. Öte yandan parlamentodaki oy oranı uzun yıllar yüzde 20–26 bandında takılmış; muhalefet işlevi —iktidar politikalarına karşı somut alternatif üretmek, denetim mekanizmalarını etkin kullanmak— tartışmalı kalmıştır.
2016 paradoksundan 2025 krizine
Kılıçdaroğlu’nun 2016’da dokunulmazlıklara ‘evet’ demesi, 2024–2025’te belediye başkanlarının tutuklanmasının meşruiyet kılıfı olarak kullanılmaktadır. Bu, tarihsel sorumluluk kavramının somut bir örneğidir: Bir muhalefetin demokratik kurumları zayıflatan süreçlere destek vermesi, ileride kendi aleyhine dönebilecek emsal yaratır.
Siyasi etik ve kurumsal süreklilik
Demokratik siyasi etik, parti çıkarının sistem kurallarının önüne geçemeyeceğini gerektirir. 2023 kurultayı kararının yargı yoluyla iptal edilmesi ve ardından Genel Merkez önündeki kuşatma sahnesi, hem iktidar tarafına hem muhalefet tarafına bakıldığında aynı soruyu sormayı zorunlu kılıyor: Siyasi partiler hangi meşruiyet zemininde iddialarını taşıyor?
Mahkemelerin parti içi seçimlere müdahalesinin ve Ankara Valiliği aracılığıyla bir siyasi partinin genel merkezinin kuşatılmasının demokratik normlarla bağdaşmadığı açık. Aynı zamanda CHP içindeki iç çatışmanın bu ölçeğe taşınmasının ve mahkeme kapılarında çözüm aranmasının da sorgulanması gerekiyor.
Ana muhalefet olmanın ‘dayanılmaz hafifliği’, tam da bu noktada anlam kazanıyor: En büyük muhalefet partisi, hem dışarıdan gelen baskıyla hem de kendi iç tartışmalarıyla eş zamanlı boğuşurken muhalefet işlevini nasıl yerine getirecek?
Son söz: Tarihin açık ucu
CHP, kuruluşundan bu yana Türkiye siyasetinin en uzun soluklu aktörü olarak kalmayı sürdürüyor. Tek parti döneminin devlet kimliğinden 1950’deki yenilgiye, oradan Ecevit’in sol çizgisine ve nihayetinde onlarca yıllık muhalefet dönemine uzanan yol, her siyasi nesille farklı bir anlam kazanıyor.
2023 kurultayının ardından başlayan süreç, Kılıçdaroğlu’nun kayyım olarak atanması iddiası, kongreler hakkındaki iptal davaları, belediye başkanlarının tutuklanması ve Genel Merkez önündeki manzara, tek bir siyasi partinin iç krizini aşıyor. Türkiye’nin demokratik dengesinin nerede durduğunu gösteren bir ayna işlevi görüyor.
Muhalefet literatürü, güçlü bir muhalefetin demokratik sistemin zorunlu unsuru olduğunu ısrarla vurgular. Bu vurgunun somutlaşması için üç koşul gerekiyor: muhalefet partisinin kendi içinde demokratik olması, yargı ve yürütmenin parti içi süreçleri araçsallaştırmaması ve seçmenin bu süreçteki sorumluluğunu bilmesi.
Türkiye’nin en eski partisi, kendi tarihinin en büyük paradoksu içinde seyrediyor: Seçim sandığında en güçlü olduğu dönemde siyasi ve hukuki olarak en kırılgan noktasına gelmiş görünüyor. Bu çelişkinin nasıl çözüleceği, yalnızca CHP’nin değil, Türk demokrasisinin geleceğini de belirleyecek.
Yapısal konforun ve ideolojik esnekliğin eleştirisi
Mikro Tarih Notu
Büyük anlatılar siyasi elitlerin retoriğidir. Oysa mikro tarih, 2016’daki tek bir meclis el kaldırma anına veya 2026’daki bir mahkeme kalemi tutanağına bakar. Bu dosyanın asıl eleştirisi; aktörlerin isimlerinden ziyade, “ana muhalefet” kurumsal kimliğinin Türkiye’de yapısal bir sigorta işlevi görmesidir.
“Sorumluluk” Kavramının Araçsallaştırılması
Siyasette muhalefet topluma karşı sorumludur. Ancak veriler, CHP elitlerinin sorumluluk kavramını “parti içi iktidarı koruma sorumluluğuna” indirgediğini gösteriyor. Kılıçdaroğlu dönemindeki dokunulmazlık kararı anlık bir tepkiyi absorbe etmek için rasyonel görünse de, demokratik siyaset alanını yok etmiştir. Bu, siyasi etiğin günübirlik taktiklere feda edilmesidir.
2024 Yanılsaması ve Stratejik Acziyet
Özgür Özel yönetiminin elde ettiği %37.76’lık başarı, ardından gelen kayyım ve tutuklama dalgasıyla bir “stratejik acziyete” dönüşmüştür. Bir parti kazandığı belediyeleri koruyacak direnç mekanizmalarını kuramıyorsa, o oy oranları sadece kağıt üzerinde birer YSK verisidir. CHP, iktidarın yargı hamlelerini adeta birer “doğal afet” gibi izlemiştir.
İdeolojik Boşluk ve Sağ Siyasete Sığınma
Seçmeni “iktidarı değiştirmek” için konsolide eden ana muhalefet, kendi listelerinden meclise taşıdığı isimlerin iktidarın meclis çoğunluğunu pekiştirmesine (AKP sandalye sayısının 275’e yükselmesi) neden olmuştur. Bu durum, “Kime oy verirsem vereyim sistem aynı yere çıkıyor” algısını besleyerek demokratik inançsızlığı körüklemiştir.
EK 2: Muhalif Olmanın Gerçek Sorumlulukları ve “Büyük Kaçış”
Siyaset felsefesinde muhalif olmak; iktidarın alan kapattığı her yerde topluma bir nefes borusu açma, demokratik ahlakı koruma ve siyasi bir barikat kurma sorumluluğudur. Ana muhalefet, bu sorumluluğu kendi kurumsal ikbali uğruna sistematik olarak terk etmiştir.
Korkaklığın “Strateji” Olarak Sunulması:Muhalif olmanın ilk sorumluluğu cesarettir. 2016’daki dokunulmazlık oylamasında CHP, “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” derken iktidarın “terör” parantezinden kaçmaya çalışıyordu. Kendi vekillerini korumayı reddetmek bir strateji değil, siyasi ahlakın korkaklığa feda edilmesidir.
Seçmenin İradesini “Koruyamama” Acziyeti:Esenyurt’tan İstanbul’a uzanan kayyım dalgası karşısında genel merkez, “hukuki süreci takip ediyoruz” konforuna sığındı. Seçmene “oy verin” deyip, iradesi gasp edilirken meydanları dolduramayan bir yapı, ahlaki olarak muhalif olma vasfını yitirir.
Siyasi Ticaret ve Temsiliyet İhaneti:Seçmenin muhalif kalması için verdiği oyu, iktidarın meclis çoğunluğunu 275’e çıkarmak için harcayanlar temel ilkeyi çiğnemiştir. Muhalif olmak, iktidara vekil taşıyan bir lojistik firmasına dönüşmek demek değildir.
Koltuk Siyasetinin Demokratik Meşruiyeti Yutması:Mayıs 2026’da kurultay iptal edilip, partinin başına “kayyım” gibi dönmenin önü açıldığında, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu karardan memnuniyet duyması muhalif olma sorumluluğunun tasfiye edildiği andır. Sandıkta kaybedilen koltuğu iktidar mahkemeleriyle geri almaya çalışmak, operasyona gönüllü yazılmaktır.
Sonuç Özeti: Dayanılmaz Hafiflik
“Ana muhalefet olmanın dayanılmaz hafifliği”, her şeyi eleştirip hiçbir şeyin sorumluluğunu almama konforudur. CHP; ülkeyi yönetmenin getirdiği ağır riskleri almadan, hazine bütçelerini ve koltukları korumuş; ancak toplumu ve sandığı savunma sorumluluğundan her seferinde kaçmıştır. Sonuç, sorumluluktan kaçan bir muhalefetin, iktidarın ömrünü uzatan en büyük güvenceye dönüşmesidir.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin Kasım 2023 tarihli CHP Kurultayı hakkında ‘mutlak butlan’ kararı vermesi ve ardından parti merkezine çevik kuvvet sevk edilmesi, Türkiye’nin en eski ve tek kesintisiz var olan partisi için yeni bir eşiği işaret ediyor. Bu dosya; muhalefet kavramının doğuşundan CHP’nin bugünkü krizine uzanan çizgiyi, seçim verileri ve kronolojiyle birlikte ele alıyor.
Foto: CHP
Siyaset teorisinde muhalefet, yalnızca iktidarın karşı kutbu veya bir sonraki seçimde koltuğu devralmayı bekleyen yedek bir güç değil. Demokratik meşruiyetin sacayağı olan muhalefet, kamusal denetimi, toplumsal rıza üretimini ve siyasi etiğin korunmasını sağlayan kurumsal bir zorunluluk. Ancak Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşme serüveninde, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ekseninde muhalefet, yapısal bir konfor alanına, iktidar olamamanın getirdiği yapısal bir “dayanılmaz hafifliğe” dönüşmüş durumda.
2023 Genel Seçimleri’nden başlayan ve Mayıs 2026’da yargı eliyle partiye “kayyım” tayin edilmesine kadar uzanan kurumsal kırılma, bu hafifliğin ve siyasi etik krizinin mikro tarihsel bir vesikası. Bu metin, tarihsel kökenlerden güncel Yüksek Seçim Kurulu (YSK) verilerine, parlamenter erozyondan kurultay iptaline uzanan süreçte, ana muhalefetin kurumsal çözülüşünü kronolojik bir karşılaştırmayla mercek altına almakta.
Muhalefet nedir? Kavramın doğuşu
Muhalefet kavramı modern siyaset literatürüne sanıldığından erken girdi. İngilizce ‘opposition’ sözcüğünün modern siyasi anlamda kullanımı 18. yüzyıla, İngiltere’de sistematik parlamento muhalefetinin kurumsallaşmasına dayanıyor. 1826’da Whig Parti lideri George Tierney’in kullandığı ‘Onurlu Muhalefet’ (His Majesty’s Opposition) kavramını zamanla liberal demokrasilerin vazgeçilmez kurumsal sütunlarından biri hâline geldi.
Antik Yunan’da isegoria (eşit söz hakkı) ve parrhesia (gerçeği söyleme cesareti) üzerine kurulu agora kültürü, muhalefet fikrinin düşünsel köklerini barındırken örgütlü siyasi muhalefet, yani iktidarı denetleyip alternatif politika öneren kalıcı yapılar, modern parlamentarizmin ürünü olarak devam etmekte.
Siyaset biliminde Robert Dahl’ın çoğulculuk teorisi ve Giovanni Sartori’nin parti sistemi tipolojisi, muhalefetin demokratik sistemlerdeki işlevini şöyle teorize eder: İktidarı sınırlamak, seçmenlere seçenek sunmak, yönetişim hatalarını görünür kılmak ve meşru iktidar değişiminin kapısını açık tutmak. Bu işlevleri yerine getiremeyen bir muhalefet, varlığının ağırlığını taşıyamaz; bu yazının temel argümanı da buradan besleniyor.
Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü, Foto: Wikipedia
Osmanlı’dan Cumhuriyete giderken muhalefet
Osmanlı-Türk modernleşmesinde ilk organize siyasi muhalefet odağı, Sultan Abdülaziz yönetimine karşı gizli bir cemiyet olarak kurulan Yeni Osmanlılar (1865) ve ardından gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti (1889)’dir. Parlamenter düzeydeki ilk resmi muhalefet partisi ise İttihat ve Terakki’nin tek parti eğilimine karşı 1911’de kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası.
CHP, 1923’te ‘Halk Fırkası’ adıyla kurulduğunda ne bir muhalefet partisiydi ne de çoğulcu bir siyasi ortamda filizleniyordu. Tam tersine, kurucu iktidar partisiydi. Devleti, orduyu ve toplumsal dönüşümü yönlendiren tek yapıydı.
CHP, devlet kuran bir parti olarak Osmanlı bürokratik elitinin ve kurucu askeri kadronun mirasçısıdır. Osmanlı döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti geleneğinden gelen Mustafa Kemal ve kadrosu, 1923–1946 arasında CHP’yi bir parti olmaktan çok devletle özdeşleşmiş bir hareket olarak konumlandırdı. Bu durum, partinin genetik kodlarına “devletin asıl sahibi” olma bilincini işlemiştir. Modern devlet aygıtını inşa eden CHP, ilk yıllarında muhalefeti “içeriden” kontrol etmeye çalıştı: 1924 yılındaki ilk çok partili deneme, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile gerçekleşti. Fırka dokuz ay içinde kapatıldı. 1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyi ise beklenmedik halk ilgisi nedeniyle üç ayda sona erdirildi. Her iki örnekte de sistem, muhalefeti değil iktidar tekini taşıyordu.
Bu tarihsel arka plan, CHP’nin muhalefeti kurumlaştıran değil, tarihsel olarak onu dışlayan ya da kısa tutmaya çalışan yapıdan evrilmesi/ doğması yönüyle önemli.. Peki Türkiye’nin en uzun soluklu muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi nasıl bir muhalefet kimliğine sahip, muhalefet olmanın sorumluluklarını yerine getirdi mi?
Cumhuriyet Halk Fırkası Kürsüsü, Foto: Wikipedia
Türkiye’de ilk muhalefet örneği
1946’da Demokrat Parti’nin kuruluşu ve 1950’deki seçim yenilgisi, CHP’yi bu sefer kendi icat etmediği bir role yani muhalefete zorladı. 1950 seçimleri Türk siyasi tarihinin en köklü iktidar değişimini getirdi. Adnan Menderes liderliğindeki DP, yüzde 53,3 oy ve 487 sandalyeyle iktidara gelirken CHP 69 sandalyeyle küçük bir muhalefet grubuna dönüştü. O güne kadar devlet ile neredeyse özdeşleşmiş olan CHP, 14 Mayıs 1950 seçimleriyle ile birlikte barışçıl yollarla Demokrat Parti’ye devrederek “kurucu parti” pozisyonundan “ana muhalefet” konumuna keskin bir geçiş yapmış oldu. Bu tarihten sonra CHP, toplumsal merkez ile özellikle muhafazakar ve taşralı seçmenle kurumsal bir doku uyumsuzluğu yaşadı.
İktidardan muhalefete geçiş
Siyasi elitlerin koridor siyasetine sıkışması, CHP’yi iktidarı hedefleyen dinamik bir aktör olmaktan çıkarıp mevcut statükoyu ve kendi kurumsal varlığını korumaya odaklı “ebedi muhalefet” pozisyonuna sabitlendi.
1960 askerî darbesi, 1961’de Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu ve ardından gelen 1965–1977 arası konjonktür, çok partili hayatın oturmasını sağladı. CHP, bu dönemde Bülent Ecevit liderliğinde ‘Ortanın Solu’ söylemiyle solun ana partisi konumuna yerleşti. 1973’te yüzde 33, 1977’de yüzde 41,4 oy alarak tarihin en yüksek oy tavanına ulaştı. Ecevit, başbakanlık da yaptı. Ancak 1980 darbesiyle tüm partiler kapatıldı ve CHP’nin mirası önce SHP’ye, ardından DSP ile CHP’nin yeniden birleşmesiyle bugünkü yapıya taşındı.
CHP 1950’de iktidarsız kalmayı öğrenmek zorundaydı. 75 yıl sonra hâlâ bu öğrenme sürecini tamamlayıp tamamlamadığı tartışılıyor.
Rakamlarla CHP’nin Muhalefet Dönemi (2002-2023)
🔍 Detaylı siyasi notları okumak için grafik çubuklarının üzerine gelin
2002 Genel Seçimi%19,4
178 Vekil
AK Parti karşısında tek muhalefet partisi olarak mecliste yer aldı.
2007 Genel Seçimi%20,9
112 Vekil
Cumhurbaşkanlığı krizinin (“367 Krizi” ve e-muhtıra) gölgesinde girilen seçim.
2011 Genel Seçimi%26,0
135 Vekil
Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki ilk seçim. Sonraki 12 yıl boyunca bir daha aşılamayacak olan en yüksek oy oranı.
Haziran 2015 Genel Seçimi%25,0
132 Vekil
HDP’nin barajı aşmasıyla dört partili meclis aritmetiği oluştu, iktidar çoğunluğu ilk kez sarsıldı.
Kasım 2015 Genel Seçimi%25,3
134 Vekil
Hükümet kurulamaması sonrası erken seçim. Türkiye genelindeki büyük değişimlere rağmen CHP tablosu aynı kaldı.
2018 Genel Seçimi%22,6
146 Vekil
Millet İttifakı yapısının şekillendiği ilk seçim dönemi. Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığı adaylığı gölgesinde kaldı.
2023 Genel Seçimi%25,4
169 Vekil*
Millet İttifakı çatı listesiyle girildi. 169 vekilin 39’u sonrasında DEVA, Gelecek, SP ve DP’ye ayrılarak meclis gücünü eritti.
Veriler çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor: Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa geldiği 2010’dan 2023’e kadar geçen on üç yıllık süreçte, ana muhalefet partisinin oyları yüzde 19 ile yüzde 26 bandına sıkışmış ve “aşılmaz bir cam tavan” görüntüsü çizmiştir.
* Kaynak: YSK resmî seçim sonuçları. 2023 milletvekili sayısı, ittifak ortaklarıyla CHP listesinden seçilenleri kapsamaktadır (toplam 169 + ittifak vekilleri).
Veriler çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor: CHP, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa geldiği 2010’dan 2023’e kadar oy oranını yüzde 19–26 bandından çıkaramadı. 2011’deki yüzde 26 zirve, sonraki on iki yılda da aşılamadı. Bu grafik, Kılıçdaroğlu sonrasında Özel liderliğinde mümkün olabilecek değişimin referansı olarak da okunabilir.
Peki Kılıçdaroğlu’nun birinci başkanlık dönemi CHP’nin muhalif tarihine hangi noktaları bıraktı?
Kılıçdaroğlu’nun birinci başkanlığı
Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2010 yılında kaset komplosu sonrası genel başkanlığa gelişi, rasyonel bürokratik bir muhalefet vaat ediyordu. Ancak bu dönem, kurumsal muhalefetin “taktiksel hatalarla” kendi bacağına sıktığı bir sürece dönüştü.
Bu sürecin en büyük kırılma noktası, AKP’nin Mayıs 2016’da milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına yönelik anayasa değişikliği teklifini Meclis’e getirip oylaması oldu. Teklifin asıl hedefi HDP’ydi. Ancak tasarı kapsamında, CHP’li 50’ye yakın milletvekilinin dosyası da bulunuyordu. Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP, iktidarın “teröre destek verenleri koruyorlar” propagandasına yenik düşme korkusuyla, siyasi etiği ve parlamenter denetim hakkını çiğneyerek “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” tavrını benimsedi. Kılıçdaroğlu’nun karar noktasındaki sözleri dikkat çekiciydi: ‘Eğer bedel ödenecekse önce bedeli biz ödeyelim.’
Kılıçdaroğlu’nun bu tavrı ‘siyasi güvenilirliği test eden bir adım’ olarak savunuldu. Yasama organının yargı ve yürütme karşısında tamamen diz çökmesine neden oldu. HDP’li vekillerin tutuklanmasının önünü açan ve 4 Kasım 2016’da eş genel başkanlar dahil 9 HDP’li vekilin tutuklanmasına zemin hazırlayan bu hamle, dönüp dolaşıp Enis Berberoğlu örneğinde olduğu gibi CHP’li vekilleri ve ilerleyen yıllarda CHP’li belediye başkanlarını vuracak olan yargısal kuşatmanın yasal zeminini hazırladı. Ana muhalefet, kendi kurumsal kalkanını kendi elleriyle yok etti.
Bu olay, bugünden geriye bakıldığında farklı bir anlam kazanıyor. Kılıçdaroğlu’nun ‘önce bedeli biz ödeyelim’ dediği mekanizma, tam olarak bugün CHP’nin kendi belediye başkanlarına ve liderlerine uygulandığı iddia edilen araç hâline gelmiş durumda. Tarihin ironisi, zaman zaman kurumsal hafıza kaybıyla tamamlanıyor.
Yerel seçimlerde değişim
CHP’nin asıl seçim odaklı ve coğrafi sıçrayışı 2023 genel seçimlerinde değil, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde gerçekleşti. Bu seçimlerde parti, uzun yıllardır aşamadığı kıyı şeridi ve metropol sınırlarını kırarak Anadolu’nun içlerine doğru tarihî bir genişleme yakaladı. 2019 yılında İstanbul ve Ankara gibi sembolik merkezleri geri kazanan CHP, 2024 yerel seçimlerinde Adana, Mersin, Muğla ve Tekirdağ gibi mevcut kalelerini korumakla kalmadı Bursa, Balıkesir ve Denizli gibi sanayi odaklı muhafazakar büyükşehirleri de ilk kez AKP’den devralarak portföyüne ekledi. Her ne kadar Hatay gibi kritik bir sınır kenti bu dönemde AKP’ye kaybedilmiş olsa da Manisa, Afyonkarahisar, Amasya ve Giresun gibi geleneksel olarak sağ partilerin domine ettiği İç ve Ege Anadolu illerinin kazanılması, muhalefet partisinin oylarını %37,76’ya ulaştırarak 47 yıl aradan sonra onu Türkiye genelinde birinci parti konumuna taşıdı.
Yerel Yönetimlerde Tarihi Sıçrama (2004–2024)
CHP’nin kıyı şeridinden Anadolu’ya uzanan genişleme grafiği ve kazanılan belediyeler
Oy Oranı
%18,2
Kazanılan Belediye
~250
İzmir ve batı sahil şeridindeki kaleler korundu. Sınırlı bir yerel muhalefet hattı oluşturuldu.
Oy Oranı
%23,1
Kazanılan Belediye
~340
İzmir tamamen güvenceye alındı; oylarda ülke genelinde sınırlı bir yükseliş trendi başladı.
Oy Oranı
%26,3
Kazanılan Belediye
~280
Büyükşehir yasasının değiştiği ilk seçim. İzmir elde tutulurken, Adana ve Antalya kaybedildi.
Kritik Kırılma
Oy Oranı
%32,1
Kazanılan Belediye
263
İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya kazanılarak iktidarın yıllar süren yerel hegemonyası ilk kez büyükşehirler nezdinde bölündü.
Tarihî Zirve
Oy Oranı
%37,76
Kazanılan Belediye
420
47 yıl aradan sonra Türkiye genelinde 1. Parti olundu. Bursa, Balıkesir, Denizli gibi muhafazakar/sanayi büyükşehirleri ile toplamda 14 büyükşehir ve 21 il merkezi kazanıldı.
* Kaynak: YSK Seçim Arşivi ve Resmi Gazete Sonuçları.
Bu tablo, yazının devamında anlatacağımız “Sandıkta bu kadar büyüyen ve coğrafi olarak Türkiye’nin kalbine yerleşen bir partinin, nasıl olup da 2025 ve 2026’da kendi kazandığı bu mevzileri yargı kayyımlarına ve iç kavgalara teslim ettiği” paradoksunu çok daha çarpıcı ve sarsıcı olduğunun altını çizerek siyasi etik ve sorumluluk krizini vurgulamak için gereken kusursuz kontrastı ortaya koyuyor.
Tabloya göre;
Bursa, Balıkesir ve Denizli büyükşehirlerinin ilk kez AKP’den alınarak CHP portföyüne katıldı.
Adana, Mersin, Muğla ve Tekirdağ’ın zaten CHP’de kalarak ve korundu.
Manisa, Afyonkarahisar, Amasya ve Giresun gibi yerlerin kazanılması tarihsel olarak değerlendirilebilr.
Kritik Kayıp: Hatay’ın AKP’ye geçti.
Tarihî Eşik: CHP’nin Türkiye genelinde %37,76 ile 47 yıl sonra (1977 Bülent Ecevit döneminden beri) ilk kez birinci parti oldu.
2019 Dönümü: İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya’nın kazanılmasıyla yaşanan ilk büyük kırılma olarak değerlendirilebilir.
2024 Dönümü: Toplam kazanılan belediye sayısının (il, ilçe ve beldeler dahil) 420’ye ulaştığı ve oy oranı 37,76 oldu.
Büyük çözülme: İstifalar ve saf değiştirmeler
14 Mayıs 2023 genel seçimlerinde 600 sandalyeli Meclis’te kendi listelerinden 169 milletvekili çıkararak görece güçlü bir muhalefet bloğu oluşturan CHP, bu aritmetiğin yapısal paradoksuyla seçim hemen ertesi günü yüzleşti. Seçim ittifakı protokolü gereği CHP listelerinden bağımsız ya da kontenjan adayı olarak giren 39 ittifak vekilinin (DEVA, Gelecek, Saadet ve Demokrat Parti) mazbatalarını alır almaz kendi partilerine dönmesiyle ana muhalefetin çekirdek sandalye gücü bir gecede 130’a deklare oldu. Takip eden süreçte parti içi transferler ve katılımlarla meclis gücü 138 sandalyeye kadar dengelenmiş olsa da asıl ideolojik kırılma, CHP listelerinden taşınan sağ/muhafazakar ittifak unsurlarının ve parti içi disiplin süreçleriyle ters düşen bazı isimlerin ilerleyen dönemde Cumhur İttifakı ya da iktidar blokuna zemin hazırlayan saf değiştirmeleriyle yaşandı. Muhalefet oylarıyla meclise giren bu isimlerin iktidar eksenine kayması, seçmen nezdindeki kurumsal inandırıcılık krizini derinleştiren en görünür kırılma noktası oldu.
Özellikle CHP listelerinden seçilen sağ kökenli figürler ile parti içi disiplin süreçleriyle ters düşen isimlerin Cumhur İttifakı blokuna (AKP) katılması, Türk siyasetinde “vekil transferi” tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
TBMM 28. Dönem: Muhalefet Blokundaki Kritik Vekil Transferleri ve İstifalar
Prof. Dr. Serap Yazıcı Özbudun
Seçim Listesi: CHP Listesi (Gelecek Partisi)
Durum: AK Parti’ye Katılım (Şubat 2025)
“Muhalefet bloğundaki dağınıklık ve yeni anayasa sürecindeki yapısal uyumsuzluk.”
Hasan Ufuk Çakır
Seçim Listesi: CHP (Mersin Milletvekili)
Durum: AK Parti’ye Katılım (Aralık 2025)
“Parti yönetimine yönelik sert eleştirileri sonrası ‘kesin ihraç’ istemiyle disipline sevk edilmesi.”
Cemal Enginyurt
Seçim Listesi: CHP Listesi (Demokrat Parti)
Durum: Bağımsız / CHP İle Ortak Hareket
“Demokrat Parti kongre sürecindeki usulsüzlük iddiaları ve merkez sağda yeni odak inşa etme fikri.”
Salih Uzun
Seçim Listesi: CHP Listesi (Demokrat Parti)
Durum: Bağımsız (Kasım 2024)
“Demokrat Parti’nin kurumsal dönüşüm vizyonu ve aceleci kongre kararlarıyla ters düşülmesi.”
Lütfullah Kayalar
Seçim Listesi: İYİ Parti (Yozgat)
Durum: Bağımsız
“İYİ Parti’nin genel seçim sonrası izlediği ‘hür ve müstakil’ siyaset konseptiyle yaşanan stratejik fikir ayrılıkları.”
* Kaynak: TBMM 28. Dönem Milletvekilleri listesi ve güncel siyasi transfer arşivleri.
Bu tablo ve muhalefet bloğundaki çözülmenin tek yönlü olmadığını, hem kurumsal (DP’den kopuşlar gibi) hem de doğrudan iktidar odağına yönelim (Özbudun ve Çakır örnekleri gibi) şeklinde iki farklı düzlemde ilerlediğini gösteriyor. Gelecek Partili Serap Yazıcı Özbudun’un AKP’ye katılım süreci, seçimlerden sonra muhalefet milletvekillerinin Cumhur İttifakı blokuna geçiş dinamiklerini ve meclisteki aritmetik değişimleri somut bir örnek üzerinden gözler önüne seriyor.
Yerel yönetimlerde yargı kuşatması
CHP’nin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde tarihî zafer kazanmasının ardından, genel başkan Özgür Özel’in ‘normalleşme süreci’ beklentisiyle başladığı dönem, çok kısa sürdü. 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasıyla başlayan operasyon dalgası, 2025 boyunca genişleyerek devam etti:
31 Mart 2024 yerel seçimlerinin hemen ardından, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki idari vesayet ve yargı denetimi yetkileri, Türk siyasi tarihinde eşine az rastlanır bir frekansta işletilmeye başlandı. Süreç, geçmiş dönemlerde olduğu gibi yalnızca Kürt bölgesindeki DEM Partili belediyelerle sınırlı kalmadı. Ana muhalefet partisi CHP’nin kalesi niteliğindeki metropol ilçelerine ve büyükşehirlere de uzanan sistematik bir görevden alma dalgasına dönüştü.
Buradaki en kritik hukuki ayrım, belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılmasının ardından yerlerine yönetim modelinin nasıl şekillendirildiğidir:
Yerel Yönetimlere Müdahale Biçimleri
Doğrudan Kayyum Ataması
Belediye Kanunu’nun 45. maddesi uyarınca; “terör örgütü üyeliği veya propagandası” suçlamasıyla görevden alınan başkanların yerine İçişleri Bakanlığı tarafından mülki idare amirleri (vali yardımcısı/kaymakam) “Belediye Başkan Vekili” olarak atanmıştır.
Meclis İçi Vekalet Seçimi
“Yolsuzluk, usulsüzlük veya mal varlığı aklama” gibi adi suç şüpheleriyle uzaklaştırılan isimlerin yerine belediye meclisleri kendi içinden yeni bir vekil seçmiştir. Bu noktada meclis çoğunluğunun hangi ittifakta olduğu yönetimin rengini belirlemiştir.
2024–2026 Dönemi Kritik Görevden Alma ve Kayyum Matrisi
Doğrudan Kayyum Ataması
Meclis İçi Vekalet Seçimi
Belediye (İl/İlçe)
Görevden Uzaklaştırılan Başkan
Müdahale Gerekçesi / İddia
Yeni Yönetim Biçimi ve Durum
Esenyurt (İstanbul)
Ahmet Özer
Terör örgütü üyeliği iddiası / Soruşturma
Doğrudan Kayyum
Şişli (İstanbul)
Resul Emrah Şahan
Yargı süreçleri ve yapısal soruşturmalar
Doğrudan Kayyum
Ovacık (Tunceli)
Mustafa Sarıgül
Örgüt üyeliği davasında alınan ceza
Doğrudan Kayyum
İstanbul BB
Ekrem İmamoğlu
Siyasi yasak / “Ahmak Davası” ve soruşturmalar
Meclis Seçimi
Gaziosmanpaşa (İst.)
Hakan Bahçetepe
İdari ve adli soruşturmalar kapsamı
Meclis Seçimi
Uşak Merkez
Özkan Yalım
Yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları (Tutuklama)
Meclis Seçimi
Not: Mardin, Batman, Hakkari ve Van gibi büyükşehir/il belediyelerindeki kayyum süreçleri DEM Parti çatısı altında gerçekleştiği için bu tabloda sadece CHP eksenindeki ya da CHP’yi doğrudan sarsan ana kırılmalara yer verilmiştir.
Mayıs 2026 Birleşik Krallık seçimleri, Labour hükümeti için ciddi bir uyarı, Muhafazakar Parti için yeniden yapılanma baskısı, Reform UK için büyük bir fırsat ve iç siyaset açısından yeni bir dönemin işareti oldu. Bu seçimler, Birleşik Krallık siyasetinin artık daha parçalı, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.
Geçtiğimiz ay Birleşik Krallık’ta yapılan seçimler, genel seçim olmamasına rağmen ülkenin siyasi yönelimini göstermesi açısından oldukça önemli bir dönüm noktası oldu. İngiltere’de birçok yerel yönetimin belirlendiği seçimler, İskoçya’da Parlamento seçimleri ve Galler’de Senedd seçimleri yapıldı. Bu seçimler, özellikle Labour (İşçi) Partisi hükümeti için ciddi bir uyarı sinyali verdi. 2024 genel seçimlerinde büyük çoğunlukla iktidara gelen Labour, yalnızca iki yıl sonra üç ülkede de seçmen desteğinde ciddi bir düşüş yaşadı.
Seçimlerin belki de en önemli sonucu siyasi parçalanmanın artması oldu. Birleşik Krallık siyaseti uzun süre Labour ve Conservative (Muhafazakar) Parti arasındaki rekabet üzerinden şekilleniyordu. Ancak 2026 seçim sonuçları, iki büyük partili sistemin zayıfladığını gözler önüne serdi. Reform UK sağ popülist bir alternatif olarak bu seçimde güç kazanırken, Yeşil Parti, Liberal Demokratlar, Plaid Cymru ve SNP gibi partiler de farklı bölgelerde seçmen desteğini artırdı. Bu durum, seçmenlerin artık geleneksel partilere “otomatik” olarak bağlı kalmadığını gösteriyor.
Mayıs yerel seçimlerinin İngiltere’de özellikle Labour için bir hayal kırıklığı olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. 7 Mayıs’ta yapılan seçimlerde Labour, “kalesi” olarak tanımlanabilecek birçok yerde ya seçimleri kaybetti ya da buralarda oy oranında ciddi bir düşüş yaşadı. Reform UK ise, özellikle Brexit desteğinin yüksek olduğu bölgelerde başarılı seçim sonuçları elde etti. Göçmen karşıtlığıyla tepki çeken ve aynı zamanda son dönemlerde desteğini de artıran Reform UK, İngiltere’de bin 400’den fazla meclis üyesi elde ederek rakiplerini 2029 seçimleri için şimdiden baskı altına aldı. Reform UK’nin bu seçimlerde elde ettiği başarı, göç, ekonomik güvensizlik ve kamu hizmetleri gibi konuların seçmenler üzerinde hala güçlü bir etkisi olduğunu gösteriyor.
Bu seçimlerde Yeşil Parti önemli bir başarı göstererek 500’ün üzerinde meclis üyesi ve Londra’da iki belediye başkanlığı kazandı. Liberal Demokratlar da bir önceki seçime kıyasla meclis üye sayılarını artırdılar.
Mayıs 2026 Birleşik Krallık Seçimleri
Siyasi parçalanma, uyarı sinyalleri ve 2029 yol haritası analizi
Bölgesel sandalye dağılımları ve radikal değişim
Galler Senedd seçimleri
Plaid Cymru
43
Reform UK
34
Labour
9
İskoçya Holyrood seçimleri
SNP (İskoç Ulusal Partisi)
57
Reform UK
17
İskoç İşçi Partisi
17
İngiltere yerel seçimleri & alternatif güçler
İngiltere genelinde yapılan meclis üyeliklerinde geleneksel iki partili sisteme alternatif arayan seçmenler, sağ ve sol kulvarda radikal değişimlere imza attı:
1.400+
Reform UK Meclis Üyeliği
Özellikle Brexit desteğinin yüksek olduğu bölgelerde büyük başarı yakalayarak 2029 için dev bir baskı unsuru oluşturdu.
500+
Yeşil Parti Meclis Üyeliği
Londra’da iki belediye başkanlığı ve 500’den fazla sandalye kazanarak sol/ilerici seçmenin yeni odağı haline geldi.
Seçmen davranışını değiştiren temel dinamikler
Geleneksel partilere yönelik “otomatik” bağlılığın bitmesinin arkasında kronikleşen sorunlar yatıyor:
Ekonomik İstikrarsızlık & Yaşam Maliyeti: Seçmenler, 2024’teki iktidar değişiminin günlük hayatlarına yansımadığını düşünüyor.
Sağlık Hizmetleri (NHS) ve Kamu Krizi: Kamu hizmetlerindeki gerileme geleneksel partilere fatura ediliyor.
Göç ve Güvenlik Tartışmaları: Sağ popülist Reform UK’nin yükselişindeki ana yakıt haline geldi.
2029 genel seçimlerine doğru siyasi projeksiyon
Baskı altındaki Başbakan Keir Starmer, seçim sonuçlarının ardından istifa etmeyeceğini ve ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemeyeceğini açıklasa da hükümetin hareket alanı daralmıştır. Siyasetin artık çok daha parçalı, rekabetçi ve öngörülemez bir yapıya dönüştüğü bu yeni dönemde, Mayıs 2026 sonuçları tüm partiler için 2029 genel seçimlerine giden yolda sert birer uyarı niteliğindedir.
Özel HTML İnfografik Modülü | Yazıdan yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.
Galler’de Labour sadece 9 sandalye kazandı
7 Mayıs’ta İskoçya ve Galler’de halk kendi ulusal parlamentolarının temsilcilerini seçmek için sandık başına gitti ve Reform UK bu iki ülkede de başarılı bir seçim sonucu elde etti. Galler’de Galler milliyetçisi Plaid Cymru seçimlerde en fazla sandalye (43) alarak, meclisteki en büyük parti olurken Reform UK 34 sandalyeyle ikinci parti oldu. Galler’de Labour sadece 9 sandalye kazanabildi.
İskoç parlamentosu (Holyrood) için yapılan seçimlerde İskoç Ulusal Partisi (SNP) seçimleri beşinci kez kazanmasına rağmen çoğunluğunu kaybetti. SNP, bu seçimlerde 57 sandalye kazanırken, Reform UK ve İskoç İşçi Partisi 17 sandalyeyle ikinci sırayı paylaştılar. İskoçya’daki seçimler, bağımsızlık meselesine hala seçmenlerin gündeminde çok önemli bir konumda olduğunu ama aynı zamanda yaşam maliyeti, NHS, kamu hizmetleri gibi konularında seçmenlerin oy kullanırken göz önüne aldığı konular oldu.
7 Mayıs seçimlerinin Labour açısından en önemli mesajı, 2024’teki büyük genel seçim zaferinin kalıcı bir güven oyu olmadığıdır. Baskı altındaki Keir Starmer hükümeti, seçmenlere ekonomik istikrar, kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi ve siyasi güvenin yeniden kurulması sözü vermişti. Ancak 2026 seçimleri, birçok seçmenin bu değişimi henüz günlük hayatında hissetmediğini gösterdi. Starmer’ın seçim sonuçlarından sonra istifa etmeyeceğini ve ülkeyi “kaos” içine bırakmayacağını söylemesi, hükümetinin baskı altında olduğunu açıkça ortaya koydu.
2026 seçimlerinin daha geniş anlamı, Birleşik Krallık’ta artık daha güncel sorunların dikkate alındığı seçmen davranışı olduğunu ortaya koyuyor. Ekonomik sorunlar, göç tartışmaları, kamu hizmetlerinin durumu, konut krizi ve siyasi güvensizlik seçmenlerin geleneksel oy verme alışkanlıklarını değiştiriyor. Bu nedenle Mayıs 2026 seçimleri, yalnızca yerel veya bölgesel bir seçim olmaktan ziyade, 2029 genel seçimine giden yolda önemli bir yol haritası olarak partileri ciddi uyarılar verdi.
Mayıs 2026 Birleşik Krallık seçimleri, Labour hükümeti için ciddi bir uyarı, Muhafazakar Parti için yeniden yapılanma baskısı, Reform UK için büyük bir fırsat ve iç siyaset açısından yeni bir dönemin işareti oldu. Bu seçimler, Birleşik Krallık siyasetinin artık daha parçalı, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.
Birleşmiş Milletler’e göre bugüne kadar 100’den fazla ülkeden 60 bini aşkın zorla kaybedilme dosyası BM mekanizmalarına taşındı. Ancak insan hakları örgütleri, devletlerin kayıt tutmaması ve dosyaların gizlenmesi nedeniyle gerçek sayının çok daha yüksek olduğunu belirtiyor. Türkiye’de kayıp yakınlarının en uzun soluklu mücadelesini ise Cumartesi Anneleri yürüttü.
Cumartesi Annelir/İnsanları’nın Galatasaray Meydanındaki eyleminden
“Kayıp” kelimesi gündelik dilde çoğu zaman basit bir yokluğu tarif eder. Kaybolan bir eşya, izi sürülemeyen bir nesne, bulunamayan bir adres… Oysa insan hakları literatüründe “kayıp” bambaşka bir politik ve hukuki anlama sahip. Çünkü burada söz konusu olan şey, sıradan bir kaybolma hâli değil; zorla kaybettirilme. Bu kayıp; politik olarak üretilmiş, hukuki olarak inkâr edilmiş, toplumsal olarak derin yaralar bırakmış bir yok etme biçimi.
Zorla kaybedilme; bir kişinin devlet görevlileri ya da devlet destekli yapılar tarafından gözaltına alınması, ardından akıbetinin inkâr edilmesi ve hukuki koruma dışına çıkarılması anlamına geliyor. Uluslararası hukukta “enforced disappearance” olarak tanımlanan zorla kaybedilme; “insanlığa karşı suç” kapsamında değerlendirilen bu suç tipi, yalnızca kaybedilen kişileri değil; aileleri, toplumsal hafızayı ve adalet mekanizmasını da hedef alıyor.
İşte tam burada modern devletin ironilerinden biri ortaya çıkmakta. Peki bu devlet her şeyi kayıt altına almak isterken nasıl olur da insanlar kaybolur?
“Desaparecidos”: Kavramın doğuşu
Her ne kadar kaybettirme pratiğinin kökleri daha eskiye uzansa da modern anlamıyla zorla kaybettirme pratiği özellikle 20. yüzyılda sistematikleşti. Nazi Almanyası’nın Nacht und Nebel Kararnamesi, modern devletin görünmezleştirme tekniklerinin erken örneklerinden biri olarak kabul edilir. “Gece ve Sis” adı verilen bu uygulamada rejim muhaliflerinin iz bırakmadan ortadan kaldırılması amaçlanıyordu. Kavramın politik literatürde yaygın biçimde kullanılmaya başlanması ise Latin Amerika askeri diktatörlükleri ile oldu. Zorla kaybedilme kavramı, özellikle Arjantin’de 1976-1983 askeri cunta döneminde yaklaşık 30 bin kişinin kaybedilmesiyle birlikte “desaparecidos” kavramı dünya literatürüne girdi.
Askeri cunta döneminde:
Yaklaşık 340 gizli gözaltı merkezi kuruldu,
Binlerce kişi işkence merkezlerinde tutuldu,
Hamile kadınların çocukları ailelerinden koparıldı,
İnsanlar “ölüm uçuşlarıyla” denize atıldı.
Askeri rejim, kaybedilen kişiler için “yok oldular” diyordu. Böylece “desaparecidos” yani “kaybolanlar” kavramı doğdu. Bu süreçte ortaya çıkan Plaza de Mayo Anneleri hareketi, dünyanın en uzun soluklu hafıza mücadelelerinden biri oldu. Anneler, yıllarca Buenos Aires meydanlarında çocuklarının fotoğraflarıyla yürüdü. Daha sonra Plaza de Mayo Anneleri hareketi, kayıplara karşı küresel hafıza mücadelesinin sembolü haline geldi. (OHCHR, 2006)
Arjantin, çocukları zorla kaybedilenlerin Plaza de Mayo’daki eyleminden
Dünyada 60 binden fazla resmî başvuru
Birleşmiş Milletler Zorla veya İrade Dışı Kaybetmeler Çalışma Grubu’na göre bugüne kadar 100’den fazla ülkeden 60 bini aşkın zorla kaybedilme dosyası BM mekanizmalarına taşındı. Ancak insan hakları örgütleri, devletlerin kayıt tutmaması ve dosyaların gizlenmesi nedeniyle gerçek sayının çok daha yüksek olduğunu belirtiyor. Suriye’de iç savaş boyunca 100 binden fazla kişinin kaybedildiği tahmin edilirken, Meksika’da kayıp kişi sayısı resmî verilere göre 110 bini geçti. Bosna Hersek’te savaş sonrası yaklaşık 30 bin kayıp dosyası açıldı. (ICMP, 2024; Human Rights Watch, 2024)
Dünyada öne çıkan bazı veriler
Ülke
Tahminî Kayıp Sayısı
Dönem
Arjantin
30.000
1976–1983
Şili
3.200+
Pinochet dönemi
Bosna Hersek
30.000 civarı
1992–1995
Sri Lanka
60.000–100.000
İç savaş yılları
Suriye
100.000+
2011 sonrası
Meksika
110.000+
Güncel resmî veri
Özellikle Meksika bugün dünyanın en büyük kayıp krizlerinden biriyle karşı karşıya. Ülkede hemen her gün yeni toplu mezarlar bulunurken, kayıp yakınları devlet kurumlarının önünde nöbet tutuyor.
Türkiye’de en yoğun dönem: 1993–1996
1990’lı yıllarda Türkiye’nin özellikle Kürt bölgesinde, insanlar gündüz vakti evlerinden, işyerlerinden ya da sokaktan alındı; bir kısmı gözaltına götürüldü, bir kısmı ise kendilerini “güvenlik görevlisi” olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldı. Günler, aylar ve yıllar boyunca aileler çocuklarından, eşlerinden ya da kardeşlerinden haber almaya çalıştı. Karakollar “bizde yok” dedi, savcılıklar dosyaları ilerletmedi, tanıklar susturuldu. Bazı kayıpların bedenleri işkence izleriyle kimsesizler mezarlıklarında bulundu; bazıları ise hâlâ kayıp. İnsan hakları örgütleri ve hukukçulara göre Türkiye’de zorla kaybedilmeler, özellikle 1990’larda sistematik bir devlet şiddeti ve cezasızlık rejiminin parçası haline geldi. (İHD, 2025; Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2025)
Türkiye’de zorla kaybedilmelerin en yoğun yaşandığı dönem ise 1993–1996 yılları oldu. CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu tarafından hazırlanan “1980–2020 Türkiye’de Gözaltında Kayıplar Raporu”na göre yalnızca 1994 yılında 532 kişi gözaltında kaybedildi. Raporda 1993 yılı için 108, 1995 yılı için 235, 1996 yılı için ise 166 kayıp vakası kaydedildi. Rapora göre 1980–2020 arasında kayıtlara geçen toplam gözaltında kayıp sayısı en az 1.352 oldu. (Tanrıkulu, 2020)
Zorla kaybetmelerin özellikle 1990’lı yıllarda sistematik hale geldiğini ortaya koyuyor.
Yıllara Göre Gözaltında Kayıp Sayıları
Yıl
Gözaltında Kayıp Sayısı
1980–1990
33
1991
17
1992
27
1993
108
1994
532
1995
235
1996
166
1997
87
1998
53
1999
52
2000 sonrası
28
Tarihi bilinmeyen
14
Rapora göre toplam gözaltında kayıp sayısı en az 1.352 olarak kayıtlara geçti. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verileri ise daha yüksek bir tablo ortaya koyuyor. İHD Kayıplar Komisyonu’na göre 1990’lardan bugüne gözaltına alındıktan sonra kaybedilen kişi sayısı 1.388’e ulaştı. Özellikle Diyarbakır, Şırnak, Batman, Mardin ve İstanbul en yoğun kayıp vakalarının yaşandığı merkezler olarak öne çıktı. (İHD, 2025)
253 toplu mezar, 4 binden fazla cenaze
Hakikat Adalet Hafıza Merkezi ve insan hakları örgütlerinin çalışmalarına göre Türkiye’de bugüne kadar en az 253 toplu mezar tespit edildi. Bu mezarlarda 4 binden fazla kişinin gömülü olduğu belirtiliyor. Özellikle Diyarbakır, Şırnak, Batman ve Bitlis çevresindeki toplu mezar iddiaları yıllardır insan hakları örgütlerinin gündeminde yer alıyor. Ancak birçok bölgede etkili kazı çalışmaları yürütülmediği ve delillerin korunmadığı belirtiliyor. (Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2025; Tanrıkulu, 2020)
Terkos Mezarlığı, İstanbul, Foto: Ferid Demirel/Niha+
Türkiye’de zorla kaybedilmeler denildiğinde öne çıkan dosyalar arasında Hasan Ocak, Fehmi Tosun, Murat Yıldız, Rıdvan Karakoç ve Cemil Kırbayır yer alıyor. Hasan Ocak’ın işkence izleri taşıyan bedeni haftalar sonra kimsesizler mezarlığında bulunurken, Fehmi Tosun’dan ise hâlâ haber alınamadı. Cemil Kırbayır dosyasında ise yıllar sonra Devlet Denetleme Kurulu, Kırbayır’ın işkence altında öldüğünü kabul etti. (Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2025)
Zamanaşımı, takipsizlik, cezasızlık,
Bu dosyaların büyük bölümü ise cezasızlıkla sonuçlandı. Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin verilerine göre incelenen 344 kayıp dosyasının yüzde 63’ü yıllarca sürüncemede bırakıldı. Dosyaların yüzde 7’si zamanaşımı nedeniyle kapatılırken, yüzde 5’inde takipsizlik kararı verildi. Sadece yüzde 24’ünde dava açıldı. Açılan 15 davanın ise 8’i beraatle sonuçlandı. Yalnızca iki dosyada mahkûmiyet kararı çıktı. (Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2017)
Türkiye’de zorla kaybedilmelerle ilgili en çarpıcı verilerden biri soruşturma süreçlerine ilişkin.
Hakikat Adalet Hafıza Merkezi çalışmalarına göre 2017 itibarıyla ulaşılan 344 dosyada:
Soruşturma Durumu (Veri Dağılımı)
Sürüncemede Bırakılan%63
Dava Açılan%24
Zamanaşımı%7
Takipsizlik%5
Analiz: Toplam veriye göre 218 dosya yıllarca ilerletilmedi, 24 dosya zamanaşımına uğradı ve yalnızca 84 kişiyle ilgili dava açıldı.
Açılan 15 davanın çoğu beraatle sonuçlandı
84 kişinin zorla kaybedilmesine ilişkin toplam 15 dava açıldı. Ancak bu davaların çoğu cezasızlıkla sonuçlandı.
Yıllara Göre Dava Durumları
Dava Durumu
Dosya Sayısı
Beraatle sonuçlanan
10
Mahkumiyetle sonuçlanan
16
Devam eden
32
Yargıtay/İstinaf aşamasında
26
AİHM’den 55 mahkumiye kararı
Türkiye hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararlar da cezasızlık tablosunu ortaya koyuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’nin yaşam hakkını ihlal ettiğine, etkili soruşturma yürütmediğine ve kayıp yakınlarını insanlık dışı muameleye maruz bıraktığına ilişkin çok sayıda karar verdi. “Kurt/Türkiye”, “Timurtaş/Türkiye”, “Çakıcı/Türkiye” ve “Taş/Türkiye” kararları, zorla kaybedilmelerin uluslararası hukuk bakımından kayıt altına alınmasında kritik rol oynadı. Tanrıkulu raporuna göre AİHM, 103 kişiye ilişkin 55 başvuruda Türkiye’yi mahkûm etti. (AİHM HUDOC; Tanrıkulu, 2020)
Yargılama Sonuçları ve AİHM Raporu
Yargılama Sonucu
Dosya Sayısı
Beraatle sonuçlanan
8
Devam eden
5
Mahkûmiyet çıkan
2
Mahkûmiyet çıkan dosyalara dair not:
Bazı sanıklara 30 yıl, bir dosyada ise 24 yıl hapis cezası verildi.
Tanrıkulu Raporu ve Öne Çıkan AİHM Davaları
103 kişiyle ilgili 55 başvuruda Türkiye’nin hak ihlali kararı.
11 kişiye ilişkin 6 başvuruda “dostane çözüm” süreci.
Yalnızca 1 dosyada “ihlal yok” kararı.
Öne çıkan davalar: Kurt, Timurtaş, Çakıcı, Taş / Türkiye
Mahkeme kararlarında vurgulananlar:
Yaşam hakkı ihlali ve etkili soruşturma yürütülmemesi,
İşkence yasağı ve yakınların maruz kaldığı ağır psikolojik yıkım.
Türkiyenin en uzun süren sivil itaatsizlik eylemi
Türkiye’de kayıp yakınlarının en uzun soluklu mücadelesini ise Cumartesi Anneleri yürüttü. İlk kez 27 Mayıs 1995’te Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen kayıp yakınları, yaklaşık 30 yıldır kayıpların akıbetini soruyor. Hareket 1000 haftayı aşan bir hafıza direnişine dönüştü. Ancak özellikle 700. hafta buluşması 2018 yılında polis müdahalesiyle engellendi; çok sayıda insan hakları savunucusu gözaltına alındı ve haklarında dava açıldı. Daha sonra Anayasa Mahkemesi müdahaleyi hak ihlali olarak değerlendirdi. (AYM, 2022)
Cumartesi Anneleri’nden Emine Ocak polis müdahalesi ile gözaltına alınıyor. Foto: Hayri Tunç
Zorla kaybedilmeler yalnızca geçmişe ait bir mesele olarak da görülmüyor. Özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından bazı kişilerin aylarca kayıp kaldığı ve daha sonra ortaya çıktıkları yönündeki iddialar yeniden gündeme geldi. Sezgin Tanrıkulu’nun raporuna göre 2016 sonrası en az 28 kişi zorla kaybedildi; bazı kişiler aylar sonra emniyet birimlerinde ortaya çıktı ve işkence gördüklerini anlattı. 2019 yılında ise BM başvurularının ardından kayıp olduğu belirtilen 5 kişinin sağ bulunduğu açıklandı. (Tanrıkulu, 2020)
Türkiye, ilgili sözleşmeyi imzalamadı
Türkiye, zorla kaybedilmeleri doğrudan düzenleyen en önemli uluslararası belge olan “Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme”yi hâlâ imzalamadı. Birleşmiş Milletler tarafından 2006 yılında kabul edilen sözleşme; devletlere etkin soruşturma yürütme, toplu mezarları araştırma, failleri yargılama ve kayıp yakınlarının hakikat hakkını tanıma yükümlülüğü getiriyor. Sözleşmenin uygulanmasını ise BM Zorla Kaybetmelere Karşı Komite (CED) denetliyor. (OHCHR, 2006)
Barolar: “Hakikat Komisyonu” kurulsun
Son yıllarda Diyarbakır Barosu, insan hakları örgütleri ve kayıp yakınları Türkiye’de bağımsız bir “Hakikat Komisyonu” kurulması çağrısını yeniden gündeme taşıdı. Özellikle devlet arşivlerinin açılması, toplu mezarların araştırılması ve zorla kaybedilmelerin insanlığa karşı suç olarak tanınması talepleri öne çıkıyor. 2025 yılında yapılan çağrıda Diyarbakır Barosu, cezasızlık politikalarının sona ermesi için zamanaşımının kaldırılması gerektiğini vurguladı. (Diyarbakır Barosu, 2025)
Cumartesi Anneleri/İnsanları
Kazanımlar: Hafızanın kurumsallaşması
Tüm bu tabloya rağmen insan hakları savunucuları, zorla kaybedilmeler konusunda en büyük kazanımın hafızanın korunması olduğunu söylüyor. Çünkü kayıp yakınlarına göre bir kişinin akıbeti açıklanmadığı sürece suç sona ermiyor. Tüm cezasızlığa rağmen kayıp yakınlarının ve insan hakları örgütlerinin mücadelesi önemli kazanımlar yarattı:
Zorla kaybedilme uluslararası hukukta bağımsız suç olarak tanındı,
AİHM kararlarıyla devlet sorumluluğu kayıt altına alındı,
toplu mezar çalışmaları yaygınlaştı,
DNA eşleştirme teknikleri gelişti,
Cumartesi Anneleri küresel hafıza hareketlerinden biri haline geldi,
Tarihçi Namık Kemal Dinç, Cumhuriyet’in ilanından bir süre önceden başlamak üzere günümüze kadar 75 bin yer isminin incelendiğini, bu süre zarfında 28 bin yerin isminin değiştirildiğini belirtiyor. Dinç’e göre bu durum “Anadolu’dan bir ana vatan yaratma meselesidir. Bunu yaparken Kürdistan, Ermenistan, Pontus vb. tarihsel coğrafyanın yok edilmesidir. Yani Anadolu isminin yayılmacı, gizleyen bir yönü de vardır.”
Türkiye haritası
15 Mayıs Kürt Dil Bayramı dolayısıyla yine çok yoğun bir şekilde Kürtçe üzerindeki baskılar gündeme geliyor. Kürtçenin Kürt toplumunda küçük çocuklar arasında bile artık yeterince konuşulmadığı, bunun dilin geleceği için ciddi tehlikeler doğuracağını ifade eden dil bilimciler ve hak savunucuları; bu yüzden Kürtçenin eğitim ve pazar dili olmasını istiyorlar.
Kürtçenin bugün eğitim ve pazar dili olarak kullanılamamasının, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürtçe üzerinde yürütülen hem resmî hem de pratik engeller ve yasaklarla bağlantısının olduğu belirtiliyor. İlk dönemlerden bu yana çeşitli şekillerde uygulanan engel ve yasaklardan bir tanesi de yer adlarının değiştirilmesi. Cumhuriyet henüz kurulmadan başlandığı anlaşılan bu politika ile Türkiye sınırları içerisinde orijinali Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Rumca olan binlerce yer adı değiştirildi.
Tarihçi Namık Kemal Dinç, yer adlarının değiştirilmesinin sistematik politikalar çerçevesinde yapıldığını düşünüyor. Bunun için çeşitli kurulların oluşturulduğunu ve kararların alındığını belirten Dinç, bu politikanın amacının “tarih ve hafıza silmek” olduğunu ifade ediyor.
Türkiye’de yer isimlerinin değiştirilmesi ilk ne zaman uygulanmaya başlanıyor?
5 Ocak 1916 tarihinde Enver Paşa, Başkumandan Vekili unvanı ile bütün vilayetlere bir talimatname gönderiyor. Bu, tarihî önemdeki bir talimatnamedir. Öncelikle altındaki unvana bakmak lazım. Başkumandan vekili yazıyor; savaşa girmiş bir ordunun tepesindeki isim, başkumandan. Padişahın savaşı sürdürecek durumu olmadığı, Enver Paşa’nın sarayın damadı olduğu düşünüldüğünde imza atan kişi devletin en yetkili ismi.
Bu talimatnamenin birinci maddesinde ne diyor? “Bu müsait zamandan yararlanarak süratle yer isimleri değiştirilsin.” Ocak 1916 nasıl müsait bir zaman oluyor? Osmanlı ordusu savaşta, birçok cephede yenilgi almış, müttefiklerin ilerleyişi Çanakkale’de zorla durdurulmuş, Ruslar Doğu’da ilerlemeye devam ediyor ama Enver Paşa “müsait zaman” diyor. Ermeni Soykırımı tamamlanmış, Balkan Savaşları’nda yaşanan yenilginin ve kayıpların hıncı Ermenilerden çıkarılmış, Rumlar akın akın kaçıyorlar. Böyle bir zaman.
Enver Paşa, Foto: Wikipedia
Talimatname ile ne hedefleniyor?
Talimatnamenin hedeflediği yer isimleri, gayrimüslim olan Ermenice, Rumca ve Bulgarca isimler. Yer isimlerinin değiştirilmesine gayrimüslimlere ait yerleşimlerden başlanması tesadüf değil. Bu, bir Türk ulusu ve Türk vatanı yaratmada ilk aşama. Önce Müslüman olmayan toplumsal gruplar, sonra da Müslüman ama Türk olmayan toplumsal gruplar hedeflenecektir.
İkinci maddede yer isimlerinin değiştirilmesinin kimler tarafından yapılacağı anlatılmakta. Burada dikkat çeken, askerî yetkililer ile mülki memurların birlikte çalışacaklarının söylenmesi. Nihai karar ise Harbiye Nezareti tarafından veriliyor. Cumhuriyet döneminde de askerî yetkililerin hep bu işin merkezinde oldukları görülüyor.
Üçüncü madde, yerleşim yerlerine yeni isimler konulurken nelere dikkat edilmesi gerektiğini ayrıntılı anlatıyor.
Nelere dikkat edilmesi isteniyor?
Aslında eski hafızayı silerken yeni bir hafızanın nasıl inşa edilmesi gerektiği üzerinde duruyor. Bunun için askerî olayların ve iftihar edilecek şeylerin isimlerinin konulmasına öncelik verildiği görülüyor. Vatanı, savaş, kan ve öldürme edimiyle algılayan bir yaklaşım bu. Yine burada dil açısından dikkat edilmesi gerekenlere vurgusu önemli. Zira bu da Cumhuriyet döneminde de devam eden bir uygulama olacaktır. Örnek veriyor: Erkli, Erikli veya Oraklı olsun. Yapabildikleri değişiklikleri yapacaklardır.
Yeni konulan isimlerin bazen katliamlara karışmış askerî kimlikli kişiler olması ya da ırkçı, milliyetçi göndermeler içermesi dikkat çekmekte. Örneğin Dêrsim’de Abdullah Alpdoğan isminin caddelere verilmesi ya da Rumca ismiyle Tatavla olan Şişli ilçesinin mahallesinde sokak ve cadde isimlerinin Ergenekon, Bozkurt, Talat Paşa gibi isimlerle dolu olması gibi.
Enver Paşa'nın tüm vilayetlere gönderdiği talimatname
DH/ İ-UM 48/17 S.N. 1333 İstanbul Vilayeti Hulasa: Suret Melfuf
1-Osmanlı ülkesinde Ermenice, Rumca veya Bulgarca kısaca İslam olmayan milletlerin lisanıyla anılan vilayet, sancak, köy, dağ, nehir ve benzeri bütün isimlerin Türkçeye dönüştürülmesi kararlaştırılmıştır. Şu müsait zamanımızdan istifade ederek, süratle bu amacın uygulamaya konulması hususunda çalışmanızı rica ederim.
2- Mıntıkanız dâhilindeki asker alma reisleri ile mülkiye memurları bir araya gelerek bu değişiklikler için müşir cetvelleri düzenlesinler ve öncelikle vilayet, sancak, kaza merkezlerinden başlayarak tamamlanan cetvelleri peyderpey genel karargâha göndersinler. Toplanan cetveller incelenecek ve birbirine çok benzeyen isimler muhabere edilerek değiştirildikten sonra bunlar İç İşleri ve Posta bakanlıklarına genelge ile uygulanmak için gönderilecektir.
3- Yeni konulacak isimlerin daima çalışmak için ibret olacak iftihar duyduğumuz askeri tarihimizi kapsaması gerekmektedir. Gerek şimdi gerekse daha önce askeri olaylara maruz kalmış mevkiler orada yaşanmış şanlı olayları hatırlatmalı. Eğer böyle bir olay yoksa en namuslu ve memlekete yararlı hizmetlerde bulunup da vefat etmiş kişilerin isimleri konulmalı. Veyahut o mevkiinin daima çok bilinen ürünleri, sanayisi veya ticaretine sabit kalacak ve sanat ve coğrafya şekline yakışan isimler bulunmalı. Kısaca mektep hocaları öğrencilerine coğrafya öğrettikleri zaman vatanımızın her parçasını anarken onlara aynı zamanda her mevkiinin şanlı tarihine, iklim, mahsul, sanat ve ticaretine ait faydalı mevzular bulabilmelidir. Bir de öteden beri yabancı da olsa nasılsa dil açısından alışılmış isimlerin birden bire lafzen hiç de benzeri olmayan isimlere dönüştürülmesi hem bazı yanlışlıklara hem de ahalinin dilinde eski isimlerin kullanılmasına sebep olacağından ahalinin doğal kabiliyeti dikkate alınmalı ve ona göre isim bulmaya özen gösterilmelidir. Mesela: bu belirtilen esas dâhilinde isim bulmak mümkün olmazsa “Erkli” yi “Erikli” veyahut “Oraklı”, “Gelibolu” yu “Velibolu” diyerek her şekilde eskisi ile uyum sağlanmış olur.
5 Ocak 1916
Başkumandan Vekili Enver
Bu talimatname ne kadar süre uygulanıyor?
Yer isimlerinin değiştirilmesi talimatını veriyor. Uygulamaya başlıyorlar ama ne oluyor? 6 ay sonra, yani 15 Haziran 1916’da geçici olarak durduruluyor. Gerekçesi, yer isimlerinin değiştirilmesinin yarattığı karışıklıktır. Haberleşmede yarattığı sıkıntılar nedeniyle talimatnamenin savaş sonrasında uygulanmak üzere geçici olarak bekletilmesine karar veriliyor. Çünkü savaş zamanı karmaşa doğuyor. Şimdi eski ismi var, yeni ismi var. Telgrafta hangisini yazacaksın? Onu yazıyor, öbür tarafa gidiyor. Dolayısıyla bir karışıklık oluyor. Ondan sonra diyorlar ki “Bunu bir durduralım.”
Ama aslında durdurulmasına rağmen talimatname bugüne kadar uygulanmaya devam etmektedir.
Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca değişik şekillerde uygulanan yer adlarını değiştirme politikası ile hedeflenen neydi? Neden böyle bir çalışma yapılıyor?
O zaman yapılmak istenen ve bugün de devam eden şey, Türk ulusunun inşası ve Türkler için bir vatan inşa etmektir. Yer isimleri açısından mesele, Anadolu’dan bir ana vatan yaratma meselesidir. Bunu yaparken Kürdistan, Ermenistan, Pontus vb. tarihsel coğrafyanın yok edilmesidir. Yani Anadolu isminin yayılmacı, gizleyen bir yönü de vardır.
Balkan Savaşları sonrası Avrupa’daki toprakları tamamıyla kaybeden Osmanlı elitleri, modern zamanlara uygun bir vatan yaratma telaşına girdiler. Anadolu’yu bilmiyorlardı, onların gözdesi Balkanlar’dı ve çoğu orada doğmuştu. Balkanlar’dan kovulunca devletin tutunacağı, Türklerden oluşan bir vatan yaratmak istediler. Ama Anadolu dedikleri coğrafyada Rumlar ve Ermeniler, bu coğrafyanın yerleşik halkları olarak bin yıllardır yaşıyorlardı. Savaştan önce bu bölgede nüfusun en az yüzde 20’sini oluşturuyorlardı. Savaş aslında bu nüfusu buradan söküp atmak için bir fırsattı. O yüzden Enver Paşa “müsait zaman” diyor. Yani bu planı önceden hazırlamışlar, fırsatı yakalayınca da “uygulayalım” diyorlar.
HAFIZA SİLME OPERASYONU: VERİLERLE YER ADLARI DEĞİŞİMİ
75.000İncelenen Toplam Yerleşimi
28.000Resmi Değişim Kararı
%35Toplam Değişim Oranı
~30.000Tahmini Toplam Değişiklik
Bölgesel ve Sayısal Dağılım
Diyarbakır: 795 yerleşim ismi değiştirildi (Sayısal Birinci).
%60 Alt Sınırı: Kürdistan coğrafyasında bu oranın altında il bulunmuyor.
Kurumsal İşleyiş ve Süreç
Mesai Süresi: 1957 – 1978 (Tam 21 yıl kesintisiz çalışma).
1983-1986 Dönemi: Kurulun tekrar faaliyetiyle 280 yerleşim daha değiştirildi.
Nihai Onay: Kararlar Harbiye Nezareti (eski) ve İçişleri Bakanlığı koordinasyonuyla alındı.
Ad Değiştirme İhtisas Kurulu Bileşenleri
Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve Türk Dil Kurumu temsilcilerinden oluşan geniş kapsamlı bir heyet tarafından yürütülmüştür.
Bu uygulamaların Ermeni, Pontus ve Rum halklarının soykırıma uğratılması politikalarıyla bağlantısı var mı?
Mekânı değiştirip bir Türk vatanı yaratmak için ilk adım Müslüman olmayan halklardan kurtulmaktır. Bu amaçla soykırım, tehcir vb. politikalar uygulanır. İkinci aşamada ise Müslüman olan ama Türk olmayan gruplar hedeflenecektir. Bu anlamda İttihat ve Terakki’nin verdiği start mesajı, sonraki devirlerde de aralıksız uygulanmaya devam etmiştir.
Küçük Asya, Yukarı Mezopotamya, Güney Kafkasya’yı kapsayan bu coğrafya, uygarlığın yeşerdiği merkez. Tarihi, kültürü ve yarattığı değerlerle onlarca uygarlığa beşiklik yapmış. Yer isimleri de bütün bunların izlerini taşıyor. Dolayısıyla yapılan, bu izlerin tamamının silinmesidir. Yani tam bir kültür ve tarih katliamıdır.
Enver Paşa’nın talimatnamesi nerelerde uygulamaya konuldu? Örnekler var mı?
Örneğin Dêrsim’de Kızıl Kilise kazası Nazimiye, Muğla’da Megri kazası Fethiye, 1918’de ismi Bursa yapılan Hüdavendigâr’a bağlı Atranos kazası Orhaneli, yine Bursa’da Mihaliç kazası Karacabey, İzmir’deki Ayasluğ kazasının ismi ise Selçuk olarak değiştirilmiştir. Savaştan sonra bu politikanın Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından devam ettirildiği görülmektedir.
Yani Enver Paşa’nın aldığı bir karar sonradan Meclis eliyle bir devlet politikası haline mi getirildi?
1920’li yılların başında, yani daha Cumhuriyet’in ilanından önce TBMM’ye isimlerin değiştirilmesi için girişimlerde bulunulmuştur. Bu dönemde Meclis’e 2-3 tane önerge verildiği görülmektedir. Yer isimlerinin “millîleştirilmesi” amacıyla ilk teklif, 20 Aralık 1920 tarihinde İzmit Milletvekili Sırrı Bey tarafından yapılıyor. Sırrı Bey, ülkedeki yer isimlerinin “gayrimillî” kalmasından şikâyet ediyor. Isparta Milletvekili Nadir Bey ise “ecnebi isimleri taşıyan köy isimlerinin değiştirilmesine dair” bir önerge veriyor.
Ancak yer isimlerinin değiştirilmesi meselesi en çok Kürtlerin yerleşim yerleri ve Kürtçe ile ilişkili tartışılıyor. Siz ise bunun Müslüman olmayan diğer halklarla başladığını söylüyorsunuz. Kürtçe yer isimlerinin değiştirilmesi ne zaman başlıyor?
Cumhuriyet dönemi, bir Türk ulusu ve devleti inşa etmek gayesiyle gayritürk olan her şeye şiddetle yönelmişti. Artık Müslüman olmayanların dışında Kürtler gibi Müslüman gruplar da hedef seçilmeye başlandı. Kürt, Kürtçe, Kürdistan gibi isimler de yasaklandı. 8 Aralık 1925’te yayımlanan bir genelge var, ismi “Türk birliğini parçalamaya çalışan cereyanlar”. Bu genelgede açıkça Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan isimlerinin kullanılması yasaklanmıştır. Yani artık Müslüman olmayanlar dışında Müslümanlar da hedefe konuluyor. Tek bir hedef vardır: Millîleştirmek dedikleri Türkleştirme… Bu dönemin politikasının temel ismi budur.
Yer isimleri en çok değişikliğe uğrayan yerlerin başında Kürdistan gelir, onu ise Doğu Karadeniz Bölgesi takip eder. Bu iki bölgenin halkı Cumhuriyet döneminde hayli baskıya uğramıştır. Kürdistan’da Kürtler, Doğu Karadeniz’de Gürcü, Rum, Laz, Hemşin kimlikleri üzerinde yapılan baskının göstergesidir bunlar. Demek ki Kürdistan’da ağırlıklı Kürtçe isimler değiştirildiği gibi Ermenice ve Süryanice isimlerin de değiştirildiği görülmektedir. Zira bölgenin otokton halkları olan Ermeniler ve Süryaniler de bin yıllardır bu topraklarda yaşamaları nedeniyle damgalarını vurmuşlardır.
Ama sanki çok başarılı olunmadı gibi. Kürdistan’ın pek çok yerinde hâlâ Kürtçe ya da Süryanice, Ermenice isimleri söylenir.
Hayır, öyle değil. Yani sadece Kürtler bağlamında da bakmamak gerekiyor. Şimdi Karadeniz’i düşünelim, Ege’yi düşünelim. Yıllar önce Antalya’da Adrasan diye bir yer var, oraya gitmiştim. Tarla tapan gezmeyi severim. Bir tarlanın yanında bir çiftçi gördüm. “Abi nasılsın? Ne ekiyorsun? Domates momates işte şu bu…” diye sohbet ettim. “Bu Adrasan ismi nereden geliyor?” diye sordum. Orada bir şey üretmişler ki… “Ya işte ardından gelen demek Türkçede” diye bir şeyler söyledi. “Şuradan geliyor” gibi bir sürü şey uydurmuşlar. Adrasan’ın bununla ne alakası var şimdi? Rumların yaşadığı bir memleket. Orada bir sürü medeniyet var. Şimdi oradan gelmiş yani. “Ardından gelen” şu bu falan filan… Atmasyon yani ama adamın bilincine yerleşmiş.
Sonrasında ne tür şekillerde devam ediyor? Özellikle Kürt isyanlarının bastırılması sonrasında yer isimlerinin değiştirilmesine dair neler biliyoruz?
Cumhuriyet döneminde yer isimlerinin değiştirilmesi politikasını uygulama açısından iki döneme ayırmak mümkün gibi geliyor. Biri 1957’ye kadar gelen süreçtir. Bu dönemde devlet elitleri, Enver Paşa’dan devraldıkları politikayı dağınık da olsa sürdürüyorlar. Yani çok sistematik işlemeyen ama durmayan da bir süreç olarak devam ediyor. 1957’den sonra ise kurumsal bir çatı altında sistematik bir çalışma var.
Bu dönemde devlet Kürt direnişleriyle uğraşıyor, bunları tek tek kırarken yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesine devam ediyor. En bilineni 1935’te Dêrsim’in isminin Tunceli olarak değiştirilmesi. Özel bir kanun çıkarılıyor. Bir soykırım eşliğinde bunun yapılması ayrıca manidardır. 1937’de Mamuretülaziz’e bizzat Mustafa Kemal tarafından “bereket-bolluk” anlamına gelen “El’azık” ismi veriliyor; sonra bu, telaffuz sorunlarından dolayı Elazığ’a dönüştürülüyor. Bizzat Mustafa Kemal’in müdahale ettiği isimlerden biri de Diyarbakır’dır. Şehrin ismi 1937 Kasım’ına kadar Diyarbekir’dir ve Osmanlı evrakında da Diyarbekir olarak geçer. Ama şehir merkezine, kale içine Amed derler. Yani Amed, Amid ismi de kullanılır. Fakat vilayetin genel ismi Diyarbekir’dir. Bu yaygın olarak böyledir, 1937’ye kadar. Mustafa Kemal, “Dêrsim Harekâtı” sırasında Diyarbakır’a gidiyor. Orada şehirde bir konuşma yapıyor. Konuşmada “Diyarbekir” demiyor, “Diyarbakır” diyor. Anında vali, hepsi harekete geçiyorlar. “Tamam” diyorlar, “İsmimiz bundan sonra Diyarbakır’dır.” Sonra işte Cumhurbaşkanının elemanları; Tarih Kurumuna, Dil Kurumuna, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine telgraflar çekiyorlar bunun ispatı için. “Yüce Atatürk’ümüzün, yüce liderimizin işte büyük buluşu” diye.
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan “Osmanlı Yer Adları” kitabı
Eski yazışmalarda da Amed ya da Amid olarak geçiyor mu?
Tabii Amed derler, Amid derler. Yani İstanbul için Konstantinopolis kullanılır Cumhuriyet’e kadar. İstanbul isminin değişimi de çok daha yenidir. 1939’da İskenderun sancağının Hatay olarak değiştirilmesi söz konusudur. 1930’larda, 1940’larda Halkevlerinin bu çalışmalarda aktif olduğunu görüyoruz. Ancak asıl sistemli çalışma, 1957 yılında Demokrat Parti döneminde kurulan “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” eli ile yapılıyor.
Bir tarih yazılıyor, yaratılıyor aslında değil mi?
Tabii, tabii. Talimat çıkıyor. Bunların hepsi Şevket Beysanoğlu’nun Diyarbakır kitabında var. Bütün safhaları yazmış. Bir de kurul oluşturuyorlar. Hasan Reşit Tankut ve başka isimler kurulda yer alıyorlar. Bütün o kelle adamların hepsi, Türk Tarih Tezi’ni yazanlar orada yer alıyorlar ve Diyarbekir isminin aslında nasıl Diyarbakır olduğunu ispatlıyorlar. “Burası” diyorlar, “aslında bakır diyarı anlamında Diyarbakır’dır. Aslında eskiden de burası bakır diyarıydı. Hatta Yakutya’da da bakır, Amida demektir. Amida, bakır sikkeye verilen isimdir. Dolayısıyla burası Amida ismi de Yakutçadan gelir” tarzında anlatır.
Bu çalışmayı yapmak için bir kurul mu kuruluyor yani?
Evet. Görevi yer isimlerinin değiştirilmesi olan bu İhtisas Kurulu, Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri, Savunma ve Millî Eğitim bakanlıkları, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumunun temsilcilerinden oluşacaktır. Bu kurul 1957 ile 1978 arasında tam 21 yıl boyunca çalışıyor. Ve bunun tek işi bütün yer isimlerini; dağları, ovaları, ırmakları, köyleri vesaire hepsini değiştirmek üzerinedir. Bütün rolü bu.
1978’den sonra neden devam etmediğine dair bir bilgi var mı?
1978’de hedefine ulaşmış gibi oluyor. 12 Eylül Darbesi’nden sonra bir daha oluşturuyorlar, 1983 gibi. Kısa süre yine bir faaliyette bulunuyor ama “Artık önemli oranda amaca ulaştı herhâlde” diye düşünüyorlar ve uzatmadan kapatıyorlar o mevzuyu. Tabii biraz konjonktür de artık değişiyor; Kürt Hareketi’nin gelişimi, yaygınlaşması ve başka şeyler var. Daha da fazla uzatmadan mevzuyu kapatıyorlar.
Burada altı çizilmesi gereken hususlardan biri de söz konusu kurulun Demokrat Parti döneminde kurulmasıdır. Hani liberal bir izlenimi olan bir partidir Demokrat Parti.
Bundan nasıl bir sonuç çıkarmak gerekiyor?
Bu bize bahsedilen politikanın devlet politikası olduğunu, hükümetler değişse de değişmediğini gösterir. Sağda görünse solda görünse bunu uyguluyor. Tıpkı iskân politikaları gibi; Kürtlerin batıya göç ettirilmesi, Türklerin de Kürdistan’a yerleştirilmesi hükümetler üstü bir siyaset olarak her daim devam edecektir.
Peki, bu kurul oluşmadan önce ve önceki süreçlerde bu isimler resmî kayıtlarda hep orijinal şekilde geçiyor değil mi? Mesela Kürtçe ise Kürtçe, Ermenice ise Ermenice değil mi?
Aslında o konuda bir kaynak var: Osmanlıca. 1927 yılında bu nüfus sayımı sürecinde herhâlde yine bu yer isimlerinin bir envanterini çıkartıyorlar. Sanki o Latinize edilmedi diye hatırlıyorum. Orada bildiğin bütün bu isimlerin evveliyatını görebiliyorsun. 1927’de diyelim ki o yerleşimler nasıl? İşte Güneysu değil de Potomya diye geçiyor. Bahçesaray değil de Miks diye geçiyor gibi… Hepsi öyle. Yani adım adım süreç içerisinde bunlar değiştiriliyor. Bir kısmının değişim tarihi çok daha yakın zamanlara kadar geliyor; 1950’ler, 1960’lar, 1970’ler, 1980’ler…
Yüzyıla yayılan bir politikadan bahsediyorsunuz. Bütün bu süreci nasıl değerlendirmek gerekiyor?
Yani bu bir devlet politikası olarak bütün zamanlar istisnasız sürüp giden bir uygulama. Bir Türkleştirme politikasının devamı aslında. Ad koymak bir anlamda ona ruh vermektir, ona sahipliktir. Ad koymak o yüzden çok önemli. Türkleştirme dediğimizde, coğrafyanın mekân üzerindeki dönüşümüne baktığımızda; eski isim sürekli bir hafızayı ve çağrışımı yaratacaktır. Dolayısıyla o eski ismi değiştirmesi lazım ki yeni hafıza, yeni bir tarih, yeni bir bilinç bunun üzerine inşa edebilsin. Dolayısıyla eskiyi silgiyle silerken yeni bir kalemle yeni bir tarih yazıyorlar.
Ad değiştirme kurulunun misyonları arasına baktığımızda amaç biraz daha anlaşılıyor. Mesela “Şıh” gibi Alevi kökenli isimler “Şeyh” yapılarak Sünnileştirildi. İçinde “kızıl”, “çan”, “kilise” gibi kelimeler olan yer isimlerinin kesinlikle değiştirilmesi kararı var. “Kızıl” hem Kızılbaş kelimesinden dolayı Alevileri çağrıştırıyor hem de komünizmi çağrıştırıyor diye ambargo yiyor. “Çan” ve “kilise” ise oradaki Hristiyan geçmişine gönderme yaptığı için yasaklanıyor.
Türkiye’nin son 48 yılına damga vuran PKK başlığı ile tartışılan Kürt sorunu, pek çok cumhurbaşkanı, onlarca başbakan hükümet, içişleri ve dış işleri bakanı ile genelkurmay başkanını eskitti. 1978 yılından 27 Şubat 2025 tarihine kadar geçen bu sürede, bu sorunun diğer tarafında ise Abdullah Öcalan değişmeyen aktör olarak duruyor.
Kolaj: Niha+
Yüz yılı aşkın geçmişi olmasına rağmen, Türkiye tarihinin son elli yılına damgasını vuran PKK başlığı ile birlikte tartışılan Kürt sorunu, sadece Türkiye tarihinin bir çatışma kronolojisi değil, aynı zamanda devletin kurumsal yapısının ve yönetim biçiminin nasıl dönüştüğünü de gösteren bir ayna durumunda.
O yüzden 48 yıllık bu uzun süreci kapsayan Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yandan Kürt sorununun nasıl bir değişim seyri izlediğinin, “red”, “imha”, “diyalog” ve “güvenlikçi statüko” arasında gidip gelen dönüşümün tarihi iken, bir yandan da nice hükümet, cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri, dış işleri ve savunma bakanı ile genelkurmay başkanının değişimini gösteren istatistiklerin tarihidir.
Devletin resmi söylemde Kürt sorunu olarak değil daha çok “terör” söylemi ile değerlendirdiği 48 yıl boyunca farklı partilerden gelen neredeyse tüm bakanların ortaklaştığı husus, ”Son teröriste kadar mücadele” vurgusu oldu. Süleyman Demirel’in “29. Kürt İsyanı” olarak nitelendirdiği ve Kürt sorununun bir sonucu olduğu yönünde yaygın bir görüşle değerlendirilen PKK’nin kurulduğu günden, kendisini feshettiğini açıkladığı güne kadar konu devlet tarafından “terör” şeklinde tasvir edildi. 12 Eylül’ün postallarından bugünün SİHA’lı sınır ötesi doktrinine kadar, Kürt meselesi hep bir “imha ve asayiş” parantezine sıkıştırmaya çalışıldı.
ANKARA SİCİLİ VE HAFIZA ARŞİVİ: 1978 – 2026
Odak ve Süreç Aktörleri
1978 – GünümüzAbdullah Öcalan
Fis’ten İmralı’ya uzanan sürecin odağı. 2025’te örgütün tasfiyesini isteyen tarihi fesih çağrısını yaptı.
1997 – GünümüzDevlet Bahçeli
2024 sonbaharında yaptığı “İmralı Meclis’e gelsin” çıkışıyla 48 yıllık düğümü çözen hamleyi yaptı.
Cumhurbaşkanlığı ve Liderlik
2003 – 2026Recep Tayyip Erdoğan
Meseleyi “Kürt sorunu benim sorunum”dan “Bekâ meselesi”ne, oradan da 2025 finaline taşıyan ana yönetici.
1989 – 1993Turgut Özal
Tabuyu yıkan ilk sivil hamle. PKK ile diyalog ihtimalini devlet nezdinde ilk tartışan lider.
1991 – 2000Süleyman Demirel
“Kürt Realitesi” çıkışını yapan ancak OHAL ve sert güvenlikçi politikaların mimarı olan devlet aklı.
Güvenlik ve Sorumluluk Durakları
1996Mehmet Ağar
“Bin operasyon” dönemi. Karanlık ilişkiler ağı ve meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” metaforu.
2016 – 2023Süleyman Soylu
Kayyım rejimi ve “Sınır ötesinde kurutma” doktriniyle sandığın yerine güvenliği koyan figür.
2010 – 2026Hakan Fidan
Oslo’dan bugüne çözümün ve operasyonların arka kapı diplomasisindeki en kritik siyasi akıl.
* Bu çizelge, NihaPlus’ın resmi kayıtlarından derlenmiş bir siyasi sicil özetidir.
Fis’ten 12 Eylül’e: Ankara’nın ‘asayiş’ parantezi
Kürt meselesinin modern tarihteki önemli dönemlerinden birinin temeli, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis köyünde PKK’nin kuruluşuyla atıldı. Bu toplantıya, 1978’den önce “Apocular” olarak bilinen yapıdan Abdullah Öcalan ve 21 kurucu üye katıldı. Toplantı, PKK’nin birinci kongresi olarak kabul edilir. PKK’nin ideolojik kökeni, Öcalan’ın 1970’li yıllarda Ankara Üniversitesi’nde şekillendirdiği siyasi çizgiye dayanır. Öcalan’ın örgütsel geçmişi 1974’te Marksist bir yapı olan Ankara Demokratik Yüksek Öğrenim Derneği ile başlar.
ANKARA SİCİLİ
CUMHURBAŞKANIFahri Korutürk
BAŞBAKANLARBülent Ecevit (42. Hükümet), Süleyman Demirel (43. Hükümet)
İÇİŞLERİİrfan Özaydınlı, Hasan Fehmi Güneş, Vecdi İlhan, Mustafa Gülcügil
DIŞİŞLERİGündüz Ökçün, Hayrettin Erkmen
GENELKURMAYSemih Sancar, Kenan Evren
Türkiye, bu dönem öğrencilerin öncülük ettiği güçlü bir devrimci yapı ile sağ grupların çatışması ve ekonomik krizin gündemini tartışıyordu. O dönemde, Ankara Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün gözetiminde, ancak siyasi iradenin sürekli sarsıldığı bir kriz iklimindeydi. Bülent Ecevit liderliğindeki 42. ve ardından kurulan Süleyman Demirel liderliğindeki 43. hükümetler, kendilerinden önceki hükümetler döneminde olduğu gibi, kısa ömürlü yönetimleri boyunca Kürt meselesini, “bölücü faaliyetler” kapsamında teknik bir dosya olarak değerlendirdi. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan İrfan Özaydınlı ve Hasan Fehmi Güneş (Ecevit dönemi), Kürt halkının bölgedeki hak arayışlarını ve artan baskıları “bölücü faaliyet” ve “asayiş sorunu” çerçevesinde ele alıyordu. Yaşananların Kürt sorununun bir sonucu olduğu, devletin ve hükümetin “resmi” gündeminde kabul edilmiyordu.
1979’da Urfa-Siverek hattında yaşanan hareketlilik güvenlik bürokrasisinin dikkatini çektiğinde, Ankara’da Demirel kabinesinde İçişleri koltuğunda Mustafa Gülcügil , Dışişleri Bakanlığı koltuğunda ise Gündüz Ökçün ve sonra Hayrettin Erkmen vardı. PKK ile bölgedeki Ankara’daki siyasi güçlerle ilişkili olan kimi aşiretler arasında yoğun bir çatışma baş göstermişti bu dönemde. Gazete manşetlerinde her gün haber olmaya, sivil ve askeri yöneticilerin gündemlerinin ana maddesi haline gelmeye başlamıştı, o dönemki adıyla “Apocular”.
Siyasi yelpaze Ecevit ve Demirel hükümetlerinin arasında el değiştiriyordu. Bu siyasi sirkülasyonun tam merkezinde, sivil siyasetin çözüm üretemediği her an, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in temsil ettiği askeri vesayetin alanını biraz daha genişletiyordu. Ankara’nın aktörleri meseleyi “feodalitenin çözülmesiyle bağlantılı marjinal gruplar” olarak sunarken, aslında demokratik kanallar hızla kapanıyor ve Türkiye, Diyarbakır 5 No’lu gibi ağır hak ihlalleriyle hafızalara kazınacak olan 12 Eylül karanlığına doğru sürükleniyordu. Yarım asırlık bu parantez açılırken, Ankara’da aktörler değişirken, sorunun boyutu ve resmi yaklaşım daha da derinleşiyordu.
1980’ler: Darbe, inkâr ve Diyarbakır 5 No’lu vahşeti
DARBE VE İSTİKRAR ARAYIŞI
CUMHURBAŞKANIKenan Evren (Cunta Lideri)
BAŞBAKANLARBülent Ulusu (44. Hükümet), Turgut Özal (45. ve 46. Hükümetler)
İÇİŞLERİOrhan Eren, Selahattin Çetiner, Ali Tanrıyar, Yıldırım Akbulut
12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin siyasi tarihinde bir kırılma noktası olmanın ötesinde, Kürt sorununun demokratik çözüm zemininden tamamen koparıldığı karanlık bir miladı temsil eder. Cunta liderliğini üstlenen Orgeneral Kenan Evren’in yönetimi, Kürt kimliğini sadece bir “asayiş” meselesi değil, doğrudan devletin bekasına yönelik bir “siyasi tehdit” olarak konumlandırdı. Bu dönem, Kürtlerin en temel insan haklarının askıya alındığı, ana dilin yasaklandığı ve kimlik taleplerinin ağır işkence tezgahlarından geçirildiği bir sistematik baskı sürecine dönüştü.
Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi
Demokratik siyasetin tasfiye edildiği bu yıllarda, Başbakanlık koltuğuna oturtulan Bülend Ulusu ve İçişleri Bakanlığı’ndaki Selahattin Demircioğlu, askeri vesayetin inşa ettiği bu baskı rejiminin icracı figürleri olarak tarihteki yerlerini aldılar. Devletin çekirdek hafızasında Kürtlerin “dağlı Türkler” olarak yeniden tanımlandığı bu evrede, Ulusu ve Demircioğlu liderliğindeki bürokrasi, sahadaki hak ihlallerini bir “devlet disiplini” olarak meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak bu yönetimlerin imza attığı her baskıcı uygulama, sorunu daha da derinleştirdi.
Bu dönemin asıl trajedi merkezi ise, sadece bir hapishane değil, aynı zamanda bir “radikalizasyon laboratuvarı” işlevi gören Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi oldu. Kenan Evren ve cunta yönetiminin talimatlarıyla yürütülen insanlık dışı işkenceler, Kürt siyasi hareketinin hafızasında silinmeyecek izler bırakırken, Ankara’nın aktörleri bu vahşeti “disiplin” başlığı altında raporluyordu. Dışişleri koltuğunda İlter Türkmen oturuyordu ve darbe yönetimi, uluslararası camiada “darbe için anlayış” talep ediyorlardı. Darbe yönetiminin Türkiye içinde ve dışındaki mesaisi, sorunu çözmekten ziyade inkârı anayasal bir metne (1982 Anayasası) dönüştürmeye hizmet etti.
1980’li yıllar boyunca koltuktan geçen isimler, Kürt kimliğini yasaklayan kararların altına imza atarken, aslında çözümü değil, çatışmanın en şiddetli evresini (1984 Eruh-Şemdinli saldırıları) bizzat hazırlıyorlardı. Bülend Ulusu’dan Turgut Özal’a devredilen enkaz, sadece bir asayiş dosyası değil, milyonlarca insanın köksüzleştiği ve demokratik aidiyet duygusunun ağır hasar aldığı bir Türkiye gerçeğiydi. Ankara’nın bu “geçici” kadroları, 12 Eylül’ün postalları altında kimliği yok saymaya çalışırken, bugün hala içinden çıkılamayan o devasa parantezin asıl mimarları olarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini aldılar.
1990’lar: Çatışmanın doruk noktası, OHAL ve boşaltılan köyler
SİS VE SİRKÜLASYON
CUMHURBAŞKANITurgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer
BAŞBAKANLARAli Bozer (9 Gün), Y. Akbulut, M. Yılmaz, S. Demirel, T. Çiller, N. Erbakan, B. Ecevit
İÇİŞLERİAhmet Selçuk, Mustafa Kalemli, Abdulkadir Aksu, Sabahattin Çakmakoğlu, İsmet Sezgin, Mehmet Ağar (126 Gün), Meral Akşener, Sadettin Tantan, R. K. Yücelen
DIŞİŞLERİHikmet Çetin, Mümtaz Soysal, Erdal İnönü, Deniz Baykal, İsmail Cem
GENELKURMAYNecip Torumtay, Doğan Güreş, İ. H. Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu
1990’lar, Türkiye-PKK çatışmasının en kanlı dönemini oluşturdu. Bu on yıla Süleyman Demirel ve Tansu Çiller’in başbakanlıkları, Doğan Güreş’in genelkurmay başkanlığı damga vurdu. Kürt coğrafyasını kapsayan Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamaları çerçevesinde devlet, geniş çaplı güvenlik operasyonlarına başvurdu. Bu dönemde İçişleri Bakanlığı koltuğuna İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a, Meral Akşener’e kadar pek çok isim geçti.
Bu on yıl, siyasetçiler “güvenlik patronları” ile birlikte yeni bir konsept geliştirdiğine şahitlik edildi. İsmet Sezgin’den Mehmet Ağar’a devredilen içişleri koltuğu, artık “rutin dışı” operasyonların karargâhıydı. 3 bin 428 köyün boşaltılması ve faili meçhul cinayetler, Ankara’nın meseleyi bir “imha” siyasetiyle ele aldığını gösteriyordu. Ağar’ın çok sonraları söylediği meşhur “Bir tuğla çekersem duvar yıkılır” sözü, o dönemin devlet hafızasının özetiydi.
TBMM’nin 1998 yılında hazırladığı rapora göre 3 bin 428 köy ve mezranın boşaltıldığı ve yaklaşık 500 bin insanın zorla yerinden edildiği belgelendi. Bazı siyasi parti ve sivil toplum örgütlerine göre ise bu rakamlar daha yüksek: 4 bin yerleşim yeri boşaltılmış, yaklaşık 3,5 milyon yurttaş iç göçe zorlandı. İnsan Hakları Derneği (İHD), 2025 yılında TBMM’de kurulan komisyona sunduğu raporda, 1991-2024 dönemini kapsayan çatışmalı süreçte 9 bin 454’ü sivil olmak üzere toplam 36 bin 409 kişinin yaşamını yitirdiğini belgeledi.
Tansu Çiller ve Mehmet Ağar
Bu tablonun en önemli siyasi kırılmalarından biri 1993’te yaşandı. Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Turgut Özal oturuyordu. Özal, bir yandan ‘bir avuç şaki’ nitelemesiyle geleneksel asayiş dilini ve köy koruculuğu gibi güvenlikçi enstrümanları devreye sokarken, diğer yandan ‘Kürt realitesi’ vurgusuyla tabu sayılan diyalog kanallarını zorlayan pragmatik bir ikilemi temsil ediyordu. Özal, PKK ile diyalog olasılığını kamuoyu önünde dışlamayan nadir liderlerden biri olarak kayıtlara geçti. PKK Mart ayında ateşkes ilan etti. Ancak Nisan ayında Özal’ın ani ölümüyle bu pencere kapandı. Özal’ın ölümünün hemen akabinde, 24 Mayıs 1993’te Bingöl-Elazığ kara yolunda, sivil kıyafetli ve silahsız 33 asker öldürüldü. Olay, o tarihe kadar ilan edilmiş tek taraflı PKK ateşkesinin fiilen sona ermesi anlamına geldi. Tansu Çiller’in (50. Hükümet) Başbakanlık koltuğuna oturmasıyla güvenlik politikası daha sert bir çizgiye kaydı. Çiller’in, “Elimizde PKK’ye yardım eden Kürt iş adamlarının listesi var” açıklamasından sonra başlayan faili meçhul cinayetler dalgası, 1990’ların karanlık mirası oldu.
2000’ler: AB süreci, “Demokratik Açılım” ve Oslo Görüşmeleri
AÇILIM VE TIKANMA
CUMHURBAŞKANIAhmet Necdet Sezer, Abdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLARAbdullah Gül, R. Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu
DIŞİŞLERİYaşar Yakış, Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu
GENELKURMAYHilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Işık Koşaner, Necdet Özel
1999 yılı, Kürt meselesinin hem hukuki hem de siyasi düzlemde yeni bir evreye evrildiği çok katmanlı bir dönüm noktası oldu. Bülent Ecevit liderliğindeki 56. ve 57. hükümetler döneminde Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi, sahada çatışmaların hızını kesse de Ankara’nın demokratik çözüm kapasitesini yeni bir sınavla baş başa bıraktı. İmralı Adası’nda kurulan yargılama düzeni, AB üyelik sürecinin yarattığı baskıyla birleşince, Türkiye, idam cezasının kaldırılması gibi köklü bir yasal dönüşüme imza attı. Bu dönemde içişleri bakanlığı koltuğuna oturan Sadettin Tantan ve Rüştü Kazım Yücelen ile Dışişleri Bakanı İsmail Cem, meselenin yasal çerçevesini uluslararası standartlara yaklaştırmaya çalışırken, siyasetin ömrü, bu reformları toplumsal bir barış projesine dönüştürmeye henüz yetmiyordu.
2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesi, devletin geleneksel güvenlikçi dilinde pragmatik bir kavis yarattı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in ardından Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’ne çıkışı, Ankara’da “Kürt sorunu” ifadesinin en üst düzeyde telaffuz edildiği yeni bir iklimi başlattı. Mart 2009’da Gül’ün “İyi şeyler olacak” açıklamasıyla somutlaşan “Demokratik Açılım”, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın koordinasyonunda kapsamlı bir politika paketi olarak sunuldu. Ancak bu sivil arayış, devletin çekirdek yapısındaki statüko ile demokratik reform talepleri arasındaki kadim gerilime çarpmaktan kurtulamadı.
Aynı dönemde, arka planda MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da dahil olduğu ve kamuoyuna “Oslo Görüşmeleri” olarak yansıyan KCK yöneticileriyle gizli diplomasi trafiği, Ankara’nın çözüm için muhataplık arayışını belgeledi. 19 Ekim 2009’da Habur Sınır Kapısı’ndan giriş yapan 34 PKK’linin on binlerce kişi tarafından karşılanması, toplumsal barış umudunu canlandırsa da siyasi aktörlerin bu süreci anayasal bir zemine oturtamaması krizi derinleştirdi. Henüz Habur’un yankıları sürerken, Aralık 2009’da Anayasa Mahkemesi’nin Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP) kapatması, demokratik siyaset kanallarının yargısal bir müdahaleyle tıkanması anlamına geliyordu.
Bu on yıllık süreçte, Abdülkadir Aksu’dan Beşir Atalay’a devredilen içişleri koltuğu ve genelkurmay başkanlığı makamında değişen Hüseyin Kıvrıkoğlu, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ gibi isimler, mesailerinin sonunda birer “geçici aktör” olarak yerlerini yenilerine bıraktılar. Ankara, Avrupa Birliği uyum yasalarıyla hak alanını genişletmeye çalışsa da her reform adımı, demokratik bir anayasa ile taçlandırılamadığı ölçüde, yerini yeniden güvenlikçi reflekslere ve yargısal engellere terk ediyordu.
2013–2015: “Çözüm Süreci” ve Dolmabahçe Mutabakatı
2013’ün başında, devlet-PKK müzakerelerinin yeni bir halkası başladı. Bu kez süreç daha açık bir biçimde yürütüldü: HDP’nin İmralı heyeti Öcalan ile görüşmeler yaptı. 21 Mart 2013’te Öcalan’ın mektubu Diyarbakır Newroz’unda okundu. Sürecin en somut çıktısı, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ve İçişleri Bakanı Efkan Ala, HDP heyetiyle yürütülen diyalog trafiğinin merkezinde yer aldılar. 28 Şubat 2015’te açıklanan Dolmabahçe Mutabakatı, bu aktörlerin çözüm arayışındaki en somut eşiği oldu. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mutabakatı tanımadığını açıklaması ve Haziran 2015 seçimleri sonrası değişen siyasi dengeler, bu isimlerin yürüttüğü politikanın da sonunu getirdi. Efkan Ala ve Yalçın Akdoğan, çözüm sürecinin sona ermesiyle birlikte kademeli olarak karar mekanizmalarından uzaklaşırken, Başbakan Ahmet Davutoğlu da yerini Binali Yıldırım’a devrederek bu sirkülasyonun bir parçası oldu.
2016 Sonrası: Kayyım politikasının anatomisi
GÜVENLİKÇİ FİNAL
CUMHURBAŞKANIR. Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANBinali Yıldırım (Sistem Değişikliği Öncesi)
İÇİŞLERİEfkan Ala, Süleyman Soylu, Ali Yerlikaya
DIŞİŞLERİMevlüt Çavuşoğlu, Hakan Fidan
GENELKURMAYHulusi Akar, Yaşar Güler, Metin Gürak
2016 sonrası ilan edilen OHAL ve sistem değişikliği, Ankara’nın “güvenlikçi” doktrini yeni isimlerle tahkim ettiği bir dönemi başlattı. İçişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Süleyman Soylu, 674 sayılı KHK ile Belediye Kanunu’na eklenen düzenlemeyi işleterek, seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atama politikasını yedi yıl boyunca sürdürdü. Soylu döneminde, demokratik temsil hakkı ile güvenlik bürokrasisi arasındaki gerilim yargısal ve operasyonel süreçlerle yönetildi. 2023 yılında görevi Ali Yerlikaya’ya devreden Soylu’nun ardından Ankara, sınır ötesi operasyonları Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler yönetimindeki askeri stratejilerle sürdürdü.
2024 yerel seçimleri sonucunda bölgedeki sandık iradesinin DEM Parti lehine tescillenmesi, 48 yıllık bu süreçte değişen onlarca başbakan, içişleri ve dışişleri bakanına rağmen meselenin toplumsal meşruiyet zeminini koruduğunu gösterdi. Bugün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın yönetimindeki süreç, 1978’den bu yana aktörlerin hızla değiştiği ancak çözüm yöntemlerinin anayasal bir statüye kavuşamadığı o tarihsel parantezin en güncel halkasını oluşturuyor.
2025 ve sonrası: “Fesih” çağrısı ve belirsizliğini koruyan soru
2024 yılının sonbaharı, Ankara’da devletin geleneksel güvenlik politikalarının dışına çıkan yeni bir siyasi dilin kurulduğu bir dönemeç oldu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin meclis kürsüsünden yaptığı çıkış, on yıllardır süren çatışmalı sürecin muhataplık zeminini doğrudan İmralı’ya taşıyan bir hamle olarak kayıtlara geçti. Bu siyasi irade beyanının ardından, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, PKK’ye silahlı mücadeleyi sonlandırma ve örgütsel yapıyı dağıtma yönünde açık bir çağrıda bulundu. Bu çağrıya yanıt veren örgüt, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde topladığı 12. Kongresinde, 27 Kasım 1978’den bu yana sürdürülen “PKK” adıyla yürütülen faaliyetlerin sonlandırılması kararını ilan etti.
Fesih ilanıyla birlikte mesele yeniden meclis zeminine taşınsa da, siyasi irade ile devletin kurumsal hafızası arasındaki gerilim varlığını sürdürdü. Meclis bünyesinde kurulan ve süreci raporlaştırmakla görevlendirilen komisyonun hazırladığı metin, çözümün adlandırılması konusunda geleneksel devlet dilinin dışına çıkamadı. Raporda “Kürt sorunu” tanımına yer verilmemesi, insan hakları savunucuları ve siyasi özneler tarafından meselenin anayasal zeminle buluşturulması önündeki kurumsal bir engel olarak değerlendirildi. Abdullah Öcalan ise fesih kararının birinci yıl dönümünde (Şubat 2026) yayımladığı mesajda, 27 Şubat 2025 çağrısının tercihin açıkça siyasetten yana yapıldığının bir beyanı olduğunu vurguladı.
Türkiye, 1978’den 2026’ya uzanan bu 48 yıllık süreçte; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan yönetimindeki son evreye gelene dek pek çok başbakan ve onlarca içişleri bakanı eskitti. Siyasi aktörlerin hızla değiştiği, “son teröriste kadar mücadele” vaadinden “mecliste fesih çağrısına” kadar pek çok söylemin denendiği bu yarım asırlık sicil, gelinen noktada isimlerin geçiciliğini bir kez daha tescilledi. Bugün Ankara, PKK’nin feshi sonrası oluşan yeni tabloda, çözümün sadece isimlerin ve makamların değişimiyle değil, onlarca hükümetin ertelediği o demokratik ve anayasal zihniyet dönüşümünde yattığı gerçeğiyle yüzleşmeye devam ediyor.
Yazılan ama uygulanmayan raporlar
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bir yanıyla da “yazılan ama uygulanmayan” raporlar tarihidir. Tarihçi Mehmet Bayrak, Kürt sorununu devlet açısından “Devlet aklı resmi planda ret ve inkarcı, gizli planda itirafçı ve kabulcu” diyerek tarif ediyor. 1978’den bu yana İçişleri Bakanlığı’nın asayiş bültenlerinden, Meclis Araştırma Komisyonu’nun binlerce sayfalık tutanaklarına kadar her belge, aslında bir çözümsüzlüğün anatomisini sunuyor. Devletin kendi kurumlarına hazırlattığı bu raporlar, “terörle mücadele” başlığı altında nelerin feda edildiğini de gözler önüne seriyor.
1990’lı yıllar, devletin sadece silahla değil, “rutin dışı” yapılarla sahaya indiği yıllardı. 1993’te kurulan Meclis Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu, aslında buzdağının görünen kısmını yansıtıyordu.
Komisyonun ulaştığı veriler, Mehmet Ağar’ın “Bin operasyon” sözünün sahadaki karşılığını belgeliyordu. Ancak Ağar döneminin asıl sembolü, devlet içindeki karanlık ilişkiler ağını tarif eden o meşhur ‘bir tuğla çekersem duvar yıkılır’ metaforuydu. İçişleri Bakanlığı, bu duvarın arkasındaki JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları ‘devlet sırrı’ kapsamına alarak rafa kaldırdı.
Rapora göre, özellikle 1992-1994 yılları arasında bölgedeki cinayetlerin büyük bir kısmı “devlet içindeki kontrolsüz güçler” tarafından işlenmişti. Ancak İçişleri Bakanlığı, bu raporların gereğini yapmak yerine, JİTEM gibi yapıların üzerine giden dosyaları “devlet sırrı” kapsamına alarak rafa kaldırdı.
Bu raporlar bugün hala Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’ndaki adalet arayışının anlamını gözler önüne seriyor.
1990’ların ikinci yarısında hazırlanan raporlar, İçişleri Bakanlığı’nın “güvenlikli bölge” stratejisinin toplumsal maliyetini ortaya koyuyordu.
Turgut Özal’ın ölümünün ardından ivme kazanan köy boşaltmalar, 1997 yılına gelindiğinde 3.000’den fazla yerleşim yerinin haritadan silinmesiyle sonuçlanmıştı. TBMM Göç Komisyonu Raporu’na göre (1998), yaklaşık 1 milyon insan yerinden edilmişti.
Dönemin İçişleri Bakanları, bu göç dalgasını “gönüllü” olarak lanse etmeye çalışsa da, sivil toplum kuruluşlarının (İHD, MAZLUMDER) raporları, yakılan ekinleri, kurşunlanan büyükbaş hayvanları ve “ya korucu ol ya da git” dayatmasını tarihe not düşüyordu.
AKP döneminin “Demokratik Açılım” sürecinde Beşir Atalay’ın koordinasyonunda yürütülen çalışmalar, sorunun sadece bir asayiş meselesi olmadığını kabul ediyor ancak somut bir sonuca dönüşmüyordu.
Bu çalışmalarda “entegrasyon”, “ana dilde kültürel haklar” ve “yerel yönetimlerin güçlendirilmesi” gibi kavramlar geçiyordu. Ancak bu kavramlar, devletin geleneksel kırmızı çizgileriyle (üniter yapı kaygısı) çarpışınca, 2011’den itibaren yerini yeniden “operasyonel” raporlara bıraktı. 2013-2015 Çözüm Süreci döneminde hazırlanan “Akil İnsanlar Heyeti Raporları”, toplumun büyük bir kısmının barışa hazır olduğunu ancak “güven” sorununun aşılamadığını gösteriyordu.
2016 sonrası, raporların içeriği tamamen “kayyım atamalarının gerekçelendirilmesi” üzerine kuruldu. Süleyman Soylu döneminde, seçilmiş belediye başkanlarını birer “lojistik destek birimi” olarak tanımlanarak kayyım rejimi yasallaştırmaya çalışıldı.
Bu çalışmalar, binlerce sayfalık iddianamelere temel oluştururken, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi gibi uluslararası kurumlar, hazırladıkları raporlarda bu durumun “seçme ve seçilme hakkının gaspı” olduğunu belirtti.
Dışişleri’nin savunma hattı
Dışişleri Bakanlığı ise bu süreçte 26 farklı isim tarafından yönetildi. Uluslararası raporlar, Türkiye’nin AİHM’deki mahkumiyet dosyalarının %70’inin “Kürt sorunu odaklı hak ihlalleri” (yaşam hakkı, ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı) olduğunu gösteriyor.
Hakan Fidan döneminde diplomasi raporları artık “sorunun sınır dışına ihracı” üzerine kuruluyor. Irak ve Suriye’nin kuzeyine dair hazırlanan harekat raporları, sorunu Ankara’nın sokaklarından Erbil ve Süleymaniye’nin dağlarına taşıyan bir stratejik değişimi işaret ediyor.
İçişleri Bakanlığı’nın istatistiksel hafızası
Bu 48 yılda 30’u aşkın farklı isim içişleri bakanlığı koltuğuna oturdu. İstatistikler, bakan değişimlerinin “metot” değişimine yol açmadığını gösteriyor. 1987’den 2002’ye kadar kesintisiz süren 15 yıllık OHAL (Olağanüstü Hal) rejimi, bu istatistiğin en somut ve en karanlık verisidir.
ANKARA SİCİLİ: 48 YILLIK TAM LİSTE (1978 – 2026)
CUMHURBAŞKANLARI
1973 – 1980
Fahri Korutürk
1980 – 1980
İhsan Sabri Çağlayangil (VEKİL)
1980 – 1989
Kenan Evren
1989 – 1993
Turgut Özal
1993 – 1993
Hüsamettin Cindoruk (VEKİL)
1993 – 2000
Süleyman Demirel
2000 – 2007
Ahmet Necdet Sezer
2007 – 2014
Abdullah Gül
2014 – GÜNÜMÜZ
Recep Tayyip Erdoğan
BAŞBAKANLAR
1978 – 1979
Bülent Ecevit
1979 – 1980
Süleyman Demirel
1980 – 1983
Bülend Ulusu
1983 – 1989
Turgut Özal
1989 (31 EKİM – 9 KASIM)
Ali Bozer (VEKİL)
1989 – 1991
Yıldırım Akbulut
1991 – 1991
Mesut Yılmaz
1991 – 1993
Süleyman Demirel
1993 (16 MAYIS – 25 HAZİRAN)
Erdal İnönü (VEKİL)
1993 – 1996
Tansu Çiller
1996 – 1996
Mesut Yılmaz
1996 – 1997
Necmettin Erbakan
1997 – 1999
Mesut Yılmaz
1999 – 2002
Bülent Ecevit
2002 – 2003
Abdullah Gül
2003 – 2014
Recep Tayyip Erdoğan
2014 – 2016
Ahmet Davutoğlu
2016 – 2018
Binali Yıldırım
2018 – GÜNÜMÜZ
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi (Makam Kaldırıldı)
Diyarbakır’da çeşitli baskılara maruz kalarak yıllarca çalışmış gazetecilerden olan Veysi Polat, Öznur Değer, Murat Bayram ve Faruk Balıkçı; Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın sınırlarını ve zorluklarını değerlendirdi.
Kaynak: Dicle Fırat Gazeteciler Derneği
140journos’un Narin Güran cinayeti ile ilgili olarak hazırlamış olduğu “Şeytantepe” adlı belgeseli, beraberinde Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın ne anlama geldiğine dair eski bir tartışmayı alevlendirdi.
Diyarbakır ve bölge genelinde 1990’lı yıllar boyunca, gazeteciler “faili meçhul” cinayetlere kurban gitti, gözaltına alınıp işkence gördü ve tutuklandı, gazetelerin dağıtımının yasaklandı. 2000’li yıllara geldiğimizde “faili meçhul” cinayetler artık eskisi gibi uygulanan bir yöntem değil iken, bu sefer yargı ve kolluk kuvvetleri eliyle gazetecilerin sahada haber yapmaları zorlaştırıldı, tutuklamalar, sürgüne zorlamalar, ev hapisleriyle gazeteciler mesleklerinden uzak kaldı, gazeteler, tv kanalları, radyolar ve internet siteleri kapatıldı, yüzlerce gazeteci işsiz kaldı. Yıllardır bu bölgede haber yapan gazeteciler, yaşadıkları zorlukları ve sahada var olmanın bedelini anlattı.
Veysi Polat:Sahadaki gerçeklik serttir
Veysi Polat 1991 yılında Diyarbakır’da gazetecilik yapmaya başladı. Aynı zamanda dayısı olan Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir ile birlikte silahlı saldırıya uğradı. 1992 yılında İstanbul’a gidip mesleğini orada devam ettirmek zorunda kaldı. Uzun yıllar Özgür Gündem geleneğinden gelen basın kuruluşlarında çalışan Polat, 21 yıl sonra Diyarbakır’a dönerek Aborî adlı bir yerel haber mecrası kurdu.
Diyarbakır’daki güvenlik politikaları, yargı süreçleri, toplumsal hassasiyetler ve yerel dinamiklerin gazetecinin hareket alanını ciddi biçimde sınırladığını belirten Polat, hem sahadaki gerçekliğin sert olduğunu hem de o gerçekliği aktarma alanının dar olduğunu söyledi. Kürt meselesinin doğrudan etkilediği bir şehirde gazetecilik yapmanın her haberin birkaç kez düşünülmesini, her cümlenin tartılmasını gerektirdiğini belirterek “Sadece yazdığınız değil yazmadığınız da bir sorumluluk haline geliyor” dedi.
Diyarbakır’da gazetecilik yapmak ile batı illerinde gazetecilik yapmak arasındaki farkı, “mesleğin ağırlığı” üzerinden anlatan Veysi Polat, 21 yıl sonra İstanbul’dan Diyarbakır’a döndüğünde coğrafya değiştiğinde gazeteciliğin anlamının, riskinin ve yükünün değiştiğini gördüğünü belirtti.
Yerelden gelen haber nasıl başka bir habere dönüştürülür?
Yerelden merkeze taşınan bilginin çoğu zaman ya eksildiğini ya da dönüştüğünü düşündüğünü aktaran Polat, bu dönüşümün çoğu zaman politik, kurumsal ve ideolojik süzgeçlerden geçtiğini vurguladı:
“Özellikle merkez medyada, kurumların iktidarla kurduğu ilişkiyi zedelememe refleksi, haberi olduğu gibi aktarmanın önüne geçebiliyor. Bu da ya açık bir sansüre ya da daha sofistike bir ‘perdeleme’ye yol açıyor. Sonuçta ortaya çıkan metin, olayın kendisini değil, merkezin görmek istediği versiyonunu yansıtabiliyor.”
1990’lı yıllarda yaşanan bir örneği anlatan Polat, “Cizre’de kırsalda çobanlık yapan bir yurttaşın, güvenlik güçlerinin operasyonunda öldürülmesi haberi, merkeze ulaştığında bambaşka bir kimliğe büründürülüyor ve ‘operasyonda etkisiz hale getirilen bir PKK’li’ olarak servis ediliyor. Oysa sahadan gelen bilgi ve fotoğraflar gerçeğin çok daha çıplak ve sarsıcı olduğunu gösteriyor. Ayaklarından panzer aracına bağlanarak sürüklenen bir insanın görüntüsü bir hakikat belgesidir. Ama o kare, merkezin kurduğu anlatıya uymadığı için yok sayılıyor. Bizim o dönem bunu ‘İnsanlık sürükleniyor’ manşetiyle vermemiz, aslında gerçeği olduğu gibi göstermekti” dedi.
Kaynak: X/@Code644
Yerelde hakikatin daha çıplak ve daha doğrudan yaşandığını anlatan Polat, merkez basının ise çoğu zaman bu sertliği törpülediğini, kimi zaman ise tamamen görünmez kıldığını belirtti.
Narin Güran vakası: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak
Narin Güran gibi davaların nasıl haberleştirildiğinin, olayın geçtiği coğrafyayı, haberin dilini ve çerçevesini doğrudan etkilediğini aktaran Polat, “Eğer benzer bir olay İstanbul’da yaşansaydı muhtemelen haber akışı daha kurumsal, daha mesafeli ve daha kontrollü ilerlerdi” dedi.
Büyük şehirlerde medya kuruluşlarının merkezlerinin editöryal denetim mekanizmalarının ve farklı kaynaklara erişim imkanının daha güçlü olduğunu ve bilgi teyit süreçlerinin hızlandığını belirten Polat, Diyarbakır gibi politik ve toplumsal hassasiyetlerin yoğun olduğu bir yerde ise sürecin daha farklı işlediğini aktardı:
“İlk günlerde masum bir kayıp çocuk vakası olarak başlayan haberlerin, kısa sürede farklı iddialar, karanlık bağlantılar ve servis edilen bilgilerle başka bir boyuta evrildiğini gördük. Özellikle kolluk ve yargı kaynaklı bazı bilgi ve belgelerin belirli medya organlarına sızdırılması, gazetecilik refleksinden çok ilişki ağlarının belirleyici olduğu bir tabloyu ortaya çıkardı.”
Bu noktada iki temel sorunun öne çıktığını anlatan Polat, “Birincisi, gazetecinin haber kaynağıyla kurduğu ilişkinin sağlıklı bir mesafede olmaması, haberi sorgulamak yerine aktarmaya dayalı bir pratiği güçlendiriyor. Bu da gazeteciyi bir bilginin taşıyıcısı değil, üreticisi haline getirebiliyor. İkincisi ise bilgi kirliliği ve yönlendirme. Özellikle hassas davalarda parça parça servis edilen bilgiler, kamuoyunu aydınlatmaktan çok yönlendirmeye hizmet edebiliyor. Bu da toplumda ciddi bir algı karmaşası yaratıyor” dedi.
Diyarbakır’daki hem politik atmosfer hem de kaynak yapısının bu tür müdahalelere daha açık bir zemin oluşturabildiğini söyleyen Polat, meselenin yine gazeteciliğin temel ilkesine dayandığına vurgu yaptı: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak.
“Gazetecilik bir hayatta kalma mücadelesiydi”
90’lar ve 2000’lerin başındaki koşullar ile bugünü kıyaslayan gazeteci Polat, Diyarbakır’ın Kürt meselesinin en sert yaşandığı dönemlerde olağanüstü bir atmosferin içinde olduğunu aktardı. 1990’ların başında insan haklarının askıya alındığı ve yaşamın değersizleştirildiği bir süreç yaşandığını söyleyen Polat, o dönemde gazeteciliğin sadece bir meslek değil bir hayatta kalma mücadelesi olduğunu anlattı:
“İnsanlar güpegündüz enselerinden vuruluyor, köyler yakılıyor, zorunlu göçler yaşanıyor, gözaltında kayıplar ve işkenceler gündelik hayatın parçası haline geliyordu. Böylesi bir ortamda gazetecilik yapmak gerçekten ‘ateşten gömlek’ giymekti. 8 Haziran 1992’de, dayım olan gazeteci Hafız Akdemir ile birlikte evden gazete bürosuna giderken silahlı saldırıya uğramamız ve onun yaşamını yitirmesi, o dönemin nasıl bir karanlığa sahip olduğunu anlatmaya yeter.”
O yıllarda gazetecilerin sokak ortasında katledilebildiklerini söyleyen Polat, bugünden bakıldığında en temel farklardan biri artık o ölçekte ve o açıklıkta bir fiziksel yok etme pratiği olmadığını söyledi. Bugün, 1990’larda mümkün olmayan bazı şeylerin olduğunu aktaran Polat, “Dijital medya sayesinde haber çok daha hızlı yayılabiliyor, alternatif mecralar üzerinden sesini duyurma imkanı doğuyor. Bir haberin tamamen karartılması eskisi kadar kolay değil” dedi.
Gazetecilik artık daha çok denetlenen bir meslek
Fakat bu durumun baskıyı ortadan kaldırmadığını, sadece yöntemin değiştiğini ve gazeteciliğin bugün daha farklı araçlarla sınırlandırıldığını da anlattı:
“Sahada haber takibi yaparken engellemeler, gözaltılar, açılan davalar, uzun yargı süreçleri, dijital alanda erişim engelleri ve sosyal medya üzerinden yürütülen baskılar öne çıkıyor. Doğrudan şiddetin yerini, daha ‘hukuki’ ve ‘idari’ görünen ama etkisi azımsanmayacak bir denetim mekanizması almış durumda. Bugün gazetecilik bir yandan daha hızlı ve daha erişilebilirken diğer yandan daha fazla izlenen, daha kolay hedef haline getirilebilen bir meslek.”
Öznur Değer: Diyarbakır, yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir kent
Öznur Değer, bir kadın gazeteci olarak ilk kez gazeteciliğe 6 yıl önce Diyarbakır’da başladı. Onun için Diyarbakır’da gazetecilik yapmak, özel savaş politikalarının ve 90’lardan bu yana devlet baskısının merkezi olan Diyarbakır’ın her karışından yeni bir öykü çıkarmak demek.
Gazeteci Öznur Değer. Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
Diyarbakır’ın uyuşturucudan fuhuşa, asimilasyondan ahlaki çürümeye kadar siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak kent sosyolojisinin değiştirilmek istendiği bir yer olduğunu söyleyen Değer, aynı zamanda Kürt meselesinin sonuçlarının en ağır haliyle vücut bulduğu bir yer olduğunu da belirtiyor:
“Sokakta kağıt toplayan çocuklardan, barış diye haykıran Barış Annelerine, hapishane önlerinde yakınlarını bekleyen ailelerden çocuklarının kemiklerini arayan annelere, mezarları tahrip edilmesin diye çocuklarının mezarı başında nöbet tutan annelerden alanda “Jin, jiyan, azadî” diye haykırdığı için tutuklanan kadınlara kadar her anlamıyla öteki ama politik bir yer Amed.”
“Polisin en çok engellediği gazeteciler, kadın gazeteciler”
Diyarbakır’da kadın gazeteci olmak, Değer için aslında korku duvarlarının cesur kalemlerle aşılması anlamına geliyor:
“90’larda birçok arkadaşımız sadece hakikati duyurduğu için katledilirken, öte yandan yakın tarihte Nagihan Akarsel Süleymaniye’de, Cihan Bilgin Rojava’da hakikatte ısrar ettikleri için katledilirken bizler emniyet, adliye ve hapishane arasında adeta mekik dokuyoruz. Bir yanıyla özel savaşın en çok etkilediği kadınlara dair yaptığımız haberler ile özel savaşın boyutlarını gözler önüne sererken, öte yandan yaptığımız haberler nedeniyle soruşturuluyor ve yargılanıyoruz.”
Kendisi dahil birçok kadın gazetecinin açığa çıkardığı haberler dolayısıyla yargılandığını ve tutuklandığını vurgulayan Değer, birçok kısıtlamaya da maruz kaldıklarını söyledi:
“Dünyaya örnek teşkil eden ajansımız JINNEWS de bir kadın haber ajansı olarak defalarca BTK tarafından erişime engellendi ve dijital medya hesapları kapatıldı.”
Değer, aynı zamanda sahada erilleşen basın diline karşı kadın gazeteciler olarak diğer gazetecilerle çetin bir mücadele içinde yer aldıklarını ve sahada polisin en çok engellediği gazetecilerin yine kadın gazeteciler olduğunu belirtti.
2024 yılında gazetecilere saldırı. Kaynak: MLSA
Ankara’da da bir süre gazeteci olarak çalıştığını aktaran Değer, Ankara’nın Diyarbakır’da üretilen politikaların kararlarının alındığı bir yer olduğunu anlattı:
“Hem Amed’te bir halkın hafızasını, belleğini, değerlerini ve bunları korumak için verilen mücadeleyi gördüm hem de Ankara’da burada üretilen politikaların kararlarının alındığını gördüm. Benim için bir kent kaderi yazan (talimatı veren) bir kent ise yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir yerdeydi.”
“MKG kadın gazetecilerin emeğini görünür kılıyor“
Kürt ve politik insanların yoğun yaşadığı bir kent olan Diyarbakır’da kadın gazeteciler için en büyük dayanışma ağının Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) olduğunu söyledi:
“Kadın gazetecilerin yaşadığı zorlukları, baskıları ve sorunları mercek altına aldığı gibi buna dair aylık rapor hazırlayan MKG, aynı zamanda basında kadın dilinin oluşmasına ve öteki kılınmak istenen kadın gazetecilerin emeğini görünür kılmaya da çalışıyor. Bu anlamda kadının sesini, rengini var kılarak yaşadıklarını dayanışmaya döküyor ve kadın gazetecilerin örgütlü mücadelesini örüyor.”
Narin Güran olayının ise özel savaşın doğurduğu sosyolojik çürümenin bir sonucu olarak magazinal bir diziye dönüştüğünü gördüklerini belirten Değer, “Narin’in nasıl ve kim tarafından katledildiğinin açığa çıkmasından ziyade, özellikle dışardan gelen çok sayıda gazeteci Narin’in annesi ile amcası arasındaki ‘yasak aşk’ iddialarını öne sürerek olayı hakikati perdeleyen bir boyuta evirdi” dedi.
Değer, aynı durumun İstanbul’da yaşanması durumunda bir çocuğun kim tarafından katledildiği bir sır perdesi olarak kalmayacağını, yargının ise daha farklı ve çözümleyici bir tutum sergileyeceğini anlattı:
“Durumun Kürdistan’da yaşanmasının ve siyasi arka planının olmasının etkileri fazla. Nitekim Garip Ensarioğlu’nun olayın ilk günlerinde olayı ve olası failleri aklayan sözleri hala hafızalardaki tazeliğini koruyor. Amed’te gece gündüz magazin üretme peşinde koşan medya, İstanbul’da çocuğun faillerine odaklanırdı. Burada tarihsel, kültürel, aşiretsel etkenler ön planda tutularak birçok veri çarpıtıldı. Oysa olayın en başından toplumsal bir sorun olarak ele alınıp hakikatin ve arka plandaki tüm güç ve unsurların üzerine gidilmesi gerekirdi.”
Değer, gazetecilerin tarihsel sorumluluk ve vicdani yükümlülükler taşıdığını belirterek tek yolun hakikati korkusuzca haykırmaktan geçtiğini söyledi.
Murat Bayram: Diyarbakır’da sadece gazetecilerle ilgilenen özel bir polis grubu var
Murat Bayram 2010 yılında gazeteciliğe başladı. Uzun yıllar hem Kürdistan Bölgeselinden yayın yapan medya kuruluşlarına hem de uluslararası medya için çalışan Bayram, şimdilerde Diyarbakır’da hem gazeteciler için eğitim veren hem de haber üreten Botan International’in yöneticiliğini yapıyor.
Gazeteci Murat Bayram
Bayram’a göre Diyarbakır’da mesleği icra etmek, ister istemez bir politik kimlik edinmek demek:
“Toplumsal, dini inanç ve diğer gruplar arasında da direkt senin bir propaganda aracı olduğun kabulüyle başlıyor. Hem Kürtler seni çok partizan kabul ediyor hem de hükümet. Ve seni potansiyel propaganda aracı veya terörist olarak algılayabiliyor.”
Bir süre İstanbul’da da çalışmış olan Bayram, İstanbul’da haber takibi sırasında kalabalığın arasına karışılabildiğini belirtti. Diyarbakır’da ise sadece gazetecilerle ilgilenen, her basın açıklamasına giden, gazetecilerin fotoğraflarını çeken, onları ismen bilen, nereye çalıştığını bilen, hangi haberleri yaptığını bilen bir polis grubu olduğunu ve baskının daha yoğun olduğunu kaydetti:
“Ben 2010’da ilk gazeteciliğe başladığım zamanlarda bir habere 40-50 kişi gidiyorduk. Çok fazla gazeteci olunca çok fazla göze batmıyordunuz. Şimdi bir basın açıklamasına gittiğimizde 3-5 kamera gelmiş oluyor. Herkes işlerini sosyal medyadan ve ajanslardan haber toplayarak hallediyor. Bu da var olan baskıyı daha net hissetmeye sebep oluyor” dedi.
“Basın İlan Kurumu Kürtçe dilini desteklemiyor”
Türkiye’de Kürtçe medyanın yapısı ve yaşanan sorunlarla ilgili raporlar da hazırlayan belirten Bayram, Türkiye’de 20 milyondan fazla Kürt nüfusu olduğunu ve Kürtçe günlük yayın yapan sadece bir haber ajansı ile sadece dört web sitesi olduğunu söyledi. Bayram Diyarbakır’da 2015-2016’daki çözüm süreci bitmeden önce sadece Kürtçe program yapan 9 televizyon kanalının bulunduğunu ve en az 4’ünün sadece Kürtçe yayın yaptığını kaydederek, şu anda ise Diyarbakır’da Kürtçe yayıncılık yapanın Zarok TV ve bir yerel gazete olduğunu aktardı. TRT’nin Diyarbakır’da 40’tan fazla medya temsilciliği ile en büyük temsilciliğe sahip olduğunu söyleyen Murat Bayram, “TRT’nin olması anlaşılır bir şey, anlaşılır olmayan şey sadece TRT’nin olması. Sadece Kürtçe haber programı yapan tek televizyonun devletin televizyonu olması” dedi.
Basın İlan Kurumu’nun yerel medyanın en büyük sponsoru olduğunu fakat yerel gazetelerin tamamının sadece Türkçe olduğunu dile getiren Bayram, bunun sebebinin Basın İlan Kurumu yayıncılıkta desteklediği diller arasında Kürtçenin olmaması olduğunu söyledi.
“Bir Kürtçe medya kurumunun ayakta kalması için ekonomik bir kaynağının olması lazım” diyen Bayram’ın aktardıklarına göre Türkiye’de Google reklamları Kürtçe’yi desteklemiyor ve Kürt medyası Basın İlan Kurumu’ndan ödeme alamıyor:
“Devletin bizzat bizim vergilerimizle yayınladığı ilanları alamıyorsunuz Kürtçe olunca. Kürtçe podcast’ler Türkçe podcast’ler arasında diziliyordu. Kürtçe müzik hala Türkçe müzik kategorisinde değerlendiriliyor.”
Kürtçe içerik üretmek sanki gönüllülük işiymişçesine değersizleştirildiğini belirten Bayram bunu şöyle ifade ediyor: “Kürtçe medyanın muhabirleri kiradan, yemek ücretinden, araç ücretinden muaf tutulmuyorlar. Ama emek verirken emek ücretinden muaf tutuluyorlar.”
Faruk Balıkçı:Yerelde bu işin mutfağındasın
Gazeteci Faruk Balıkçı. Kaynak: bianet
Faruk Balıkçı Anadolu Ajansı’nda başladığı gazetecilik hayatında, Milliyet ve Hürriyet gazeteleri ile IMC TV ve Doğan Haber ajansı gibi medya organlarının Diyarbakır’da temsilciliğini yapmış bir isim. Uzun yıllardır hem ulusal hem de yerel medya kuruluşlarında çalışan gazeteci Balıkçı Diyarbakır’ın gazetecilik açısından bölgenin merkezi durumunda olduğunu belirterek, hem Irak’ta hem Suriye’de olan savaşların etkisiyle hem de geçmişten beri yaşanan çatışma ortamının etkisiyle Diyarbakır gazetecilerinin bir anlamda ‘savaş muhalefetini’ yaptığını söyledi:
“Merkezi konumu nedeniyle ve daha çok Türkiye’nin önceliğinde olan haberlerin olduğu bir yer olması dolayısıyla gazeteciler sadece lokal gazetecilik yapmıyorlar. Aynı anda uluslararası gazetecilik de yapıyorlar. Bu da buradaki gazetecileri daha etkinleşen bir duruma getiriyor.”
Daha önce ana akım medyada da çalıştığını belirten Balıkçı, ulusal gazetenin ve yerel gazetelerin okuyucu kitlesi ve etkilediği alanın değiştiğini anlattı:
“Yerelde olan bir sorunu, olumsuzluğu dile getirdiğin zaman ikinci gün yetkililer bunu dikkate alarak o olumsuzluğu düzeltiyorlar. Bu yerel için önemli bir şey, gazetecilik açısından da insanı mutlu ediyor. Ulusal gazetede daha çok geneli ilgilendiren haber yaptığınız için daha kısıtlı habere ulaşmak zorunda kalıyorsun. Ama yereldeki bir gazeteciysen yerelde veya bölgede yaşanan birçok sorunu dile getirmek için daha fazla bir faaliyet göstermek zorundasın.”
Balıkçı, yerelin sorunlarıyla ilgili haberler yapan bir yerel gazetecinin aynı zamanda yapılan eksiklikleri dile getirerek bir çeşit denetleme görevi gördüğünü belirtti.
Daha genele hitap eden bir medyada çalışan bir gazetecinin sadece haber yaptığını, haberi biçimlendirenlerin ise İstanbul gibi merkezler olduğunu anlatan Balıkçı, “Yerelde öyle değil. Yerelde bu işin mutfağındasın. Gördüğün şeyi, istediğin biçimde yazabiliyorsun ve verebiliyorsun. Senin haberine dokunan başka bir şey olmuyor” dedi.
“Bu bakımdan yerel daha çok alternatif sağlıyor. Yerelde daha özgürsün çünkü bu işin mutfağındasın.”
Niha+,21 Ağustos’ta kaybolan ve cansız bedeni 19 gün sonra bulunan Narin Güran’a yönelik süren soruşturmanın gelişmelerine ve medyanın söylemlerine dair kronoloji hazırladı.
Narin Güran Davası
Kronoloji + Medya Analizi · Ağustos 2024 – 2026
Olay / Soruşturma / Yargı
Medya haberi / Analiz
21 Ağustos 2024Olay
Narin Güran kayboldu
Kur’an kursundan dönerken kaybolan 8 yaşındaki Narin için ağabeyi Baran saat 20.43’te 112’yi aradı. Aile önce köyde arama başlattı, baba kızının kaçırılmış olabileceğini söyledi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
22–26 Ağustos 2024Olay
Jandarma ve AFAD aramaya başladı
Jandarma, AFAD ve sağlık ekipleri köyde arama başlattı. Narin’e ait olduğu düşünülen bir terlik köyün 3 km uzağında bulundu; aile önce kabul etti, sonra reddetti. Yüzlerce arama kurtarma personeli bölgeye sevk edildi.
Kaynak: Wikipedia (TR), The National
22–26 Ağustos 2024Medya
Sahte sosyal medya hesabı haberlere kaynaklık etti
Çeşitli yayın organlarında, benzin istasyonu çalışanı olduğu öne sürülen bir kişinin sosyal medya paylaşımına dayanılarak Narin’in amcasının aracında battaniyeye sarılı halde görüldüğü iddia edildi.
Sonradan ne anlaşıldı?
Böyle bir çalışanın var olmadığı, hesapların sahte olduğu ortaya çıktı. Haber doğrulanmadan yayılmıştı.
Kaynak: T24
27 Ağustos 2024Soruşturma
Amca Salim Güran tutuklandı
Amca ve köy muhtarı Salim Güran, aracının şoför koltuğunda Narin’e ait DNA izi, silinmiş arama kayıtları ve mesajlar gerekçesiyle tutuklandı.
Kaynak: Wikipedia (TR)
28 Ağustos 2024Medya
Annenin sözleri “itiraf” olarak sunuldu
Annenin canlı yayında söylediği bir ifade bağlamından koparılarak çeşitli siteler tarafından “İtiraf: Şüphelenirler diye söylemedim” başlığıyla sunuldu. Gazeteci Ali Duran Topuz’a göre bu başlık anneyi baştan suçlu kabul eden bir çerçeve kuruyordu.
Hangi yayın organları?
28 Ağustos 2024 ve sonrasında pek çok haber sitesi ve sosyal medya hesabı bu başlığı yaydı. Kaynak gösterilmeden kopyalandı. CNN Türk, anne Yüksel’in söylediklerini çarpıtarak “Anneyi ele veren soru: Enes için ne yapabilirim?” başlıklı haber yayınladı.
Kaynak: Ali Duran Topuz / Serbestiyet, CNN Türk
28 Ağustos 2024Soruşturma
Ağabey Enes tutuklandı, serbest bırakıldı
Ağabey Enes Güran’ın kolunda ısırık izi tespit edildi ve tutuklandı. Ancak ısırık izinde Narin’e ait DNA tespit edilemedi; ertesi gün serbest bırakıldı.
Kaynak: Wikipedia (TR), Hürriyet
30 Ağustos 2024Soruşturma
Yayın yasağı getirildi
Narin Güran haberleri hakkında yayın yasağı kararı alındı. Tüm aile çapraz sorgu için ifadeye çağrıldı; anne ve baba serbest bırakılırken bazı aile fertlerinin gözaltı süresi devam etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8 Eylül 2024Olay
Narin’in cesedi Eğertutmaz Deresi’nde bulundu
Sabah 8.45’te Narin’in cesedi, köyün yaklaşık 2 km uzağındaki dere yatağında taşlar ve çalılarla gizlenmiş bir çuval içinde bulundu. Anne dahil 24 kişi gözaltına alındı. Komşu Nevzat Bahtiyar cesedi dereye sakladığını itiraf etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8–9 Eylül 2024Medya
Gazeteciler köyde “savcı gibi” haber yaptılar
Gazeteci Faruk Bildirici’nin analizine göre Tavşantepe’ye giden pek çok gazeteci, kendisini polis ya da savcı gibi konumlandırdı. Haberlerin büyük çoğunluğu Salim, Yüksel ve Enes Güran’ı baştan suçlu kabul eden bir çerçevede yapıldı.
Hangi kanallar öne çıktı?
CNN Türk, Haber Global, Show TV, TGRT, Halk TV, Sabah ve Hürriyet yoğun canlı yayın ve özel haber takibi yaptı. Avukat Mustafa Demir’e göre “muhabirler durmaksızın haber istedikleri için doğrulanmamış söylentileri aktardılar.”
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet, CNN Türk
8 Eylül 2024Medya
AKP’li Ensarioğlu: “Güran ailesiyle 40 yıllık dostluğumuz var”
Güran ailesi ile 40 yıllık dostluğunun bulunduğunu ifade eden AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, “Hizbullahçı olduğunu söyleyenler de var ancak aile Refah Partisi geleneğinden gelen bir aile” dedi.
Kaynak: Sözcü TV
9 Eylül 2024Medya / Show TV
Didem Arslan Yılmaz: “Yüzde 99, yasak ilişki var”
Show TV sunucusu Didem Arslan Yılmaz programında “Yüzde 99 diyorum, haber kaynağıma göre anne ile amca arasında bir ilişki var; cinayetin nedeni Narin’in bunu görmesi” dedi. Bu söylem sosyal medyada hızla yayıldı ve diğer medya kuruluşlarını tetikledi.
Mahkemede ne çıktı?
Mahkeme başkanı duruşmada Nevzat Bahtiyar’a “Hangi arada Yüksel ile ilişkiye girdi de Narin gördü?” diye sordu; Bahtiyar “Bilmiyorum” dedi. İddia kesin bulgu olarak karara yansımadı.
Kaynak: Show TV
11 Eylül 2024Medya / Hürriyet & Sabah
“Dört senaryo” manşeti ve “Yasak ilişki itirafı”
Hürriyet, “Narin cinayetinde dört senaryo” manşetinde senaryolardan biri olarak “Yasak ilişkiyi mi gördü?” başlığını kullandı. Sonraki günlerde Sabah gazetesi ise “Yasak ilişki itirafı: Katil amcanın itirafları ortaya çıktı” haberini yaptı.
Sonradan ne anlaşıldı?
Bu haberler, Nevzat Bahtiyar’ın sonradan verdiği ve daha önce çelişen ifadelerine dayanıyordu. Mahkeme gerekçeli kararında kesin bulgu olarak yasak ilişki tespitine yer vermedi.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
12 Eylül 2024Soruşturma
Anne Yüksel ve diğer aile fertleri tutuklandı
Anne Yüksel Güran, ağabey Enes ve birçok aile ferdi tutuklandı. Salim Güran’ın telefonundan kurtarılan ses kaydında işçisi R.A.’nın söylediği ifade soruşturmada kritik hale geldi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
12–13 Eylül 2024Medya
Kürtçe ses kaydının yanlış çevrilmesi ve Baran Güran’ın görüntüleri
Salim Güran ile 15 yaşındaki işçisi R.A. arasındaki Kürtçe konuşma pek çok yayın organında “Daha ölmemiş” olarak çevrildi ve büyük yankı uyandırdı. R.A. bu ifadeyle yeniden gözaltına alındı. Ayrıca 12 Eylül’de Yeni Şafak Gazetesi, Narin’in abisi Baran Güran’ın Newroz alanından olduğu tahmin edilen görüntülerini medyaya çarpıtarak servis etti.
Sonradan ne anlaşıldı?
Sonraki bilirkişi incelemesinde çevirinin hatalı olduğu ve bu ifadenin o konuşmada yer almadığı ortaya çıktı.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
19 Eylül 2024Soruşturma
ATK raporu açıklandı
Adli Tıp Kurumunca Narin’in kaybolduğu 21 Ağustos günü “ağız burun kapanması ve boyuna bası sonucu oksijensiz bırakılmasına bağlı” olarak öldüğü belirtildi.
Kaynak: euronews
6–8 Ekim 2024Medya / Hukuk
Aile medya kuruluşları hakkında suç duyurusunda bulundu
Ailenin avukatları yazılı açıklama yaparak “Aile fertlerinden alınan ifadeler ve röportajlar gerçek bağlamından koparılarak kamuoyu yanlış yönlendirilmiştir” dedi. Özellikle annenin “sabah çamaşır verdi” ifadesinin “tüm halı ve nevresimler yıkandı” olarak aktarılmasını somut örnek olarak gösterdi.
Kaynak: NTV
7 Ekim 2024Soruşturma
Sabit diskte 8 günlük kayıt silinmiş bulundu
Narin Güran’ın bir amcasının evinde ele geçirilen kamera sabit diskinde 15 günlük kayıt olduğu, ancak 8 günlük verinin silindiği açıklandı.
Kaynak: NTV
7 Kasım 2024Yargı
İlk duruşma başladı
Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşma görüldü. Sanık ve tanık ifadeleri dinlendi. Enes Güran kolundaki ısırık izini mahkemede göstererek kendi kendini ısırdığını öne sürdü. Dava 26 Aralık’a ertelendi.
Kaynak: Hürriyet
Kasım 2024Akademi
DergiPark araştırması: 268 haberde etik ihlal
Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan çalışma, en çok tıklanan 3 haber sitesinde 8–15 Eylül 2024 arasındaki 268 haberi içerik analizi yöntemiyle inceledi. Bulgular: kurban ve yakınlarının kimliği ve fotoğrafları açıkça paylaşılmış; cinayet sansasyonelleştirilmiş, siyasetçilerin doğrulanmamış açıklamaları esas alınmış.
Kaynak: DergiPark / Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi
28 Aralık 2024Yargı
Karar: Ağırlaştırılmış müebbet
Saat 21.35’te mahkeme kararını açıkladı. Anne Yüksel, ağabey Enes ve amca Salim Güran’a “iştirak halinde çocuğa karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Nevzat Bahtiyar’a ise “suç delillerini yok etme” suçundan 4 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
Kaynak: Hürriyet
Mayıs 2025Yargı
İstinaf: Cezalar oy çokluğuyla onandı
Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi dört sanığın cezalarını oy çokluğuyla onadı ve dosyayı Yargıtay’a iletti. Mahkeme başkanı muhalefet şerhinde dosyada eksik inceleme olduğunu vurguladı.
Kaynak: Anadolu Ajansı
Aralık 2025Yargı
Yargıtay: Müebbet onandı, Bahtiyar yeniden yargılanacak
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Salim, Yüksel ve Enes Güran’ın ağırlaştırılmış müebbet cezalarını onadı. Nevzat Bahtiyar’ın cezasını ise “nitelikli kasten öldürmeye yardım” kapsamında yeniden yargılanması için bozdu.
Kaynak: Anadolu Ajansı
6 Nisan 2026Yargı
Nevzat Bahtiyar yeniden yargılanıyor
Bahtiyar’ın ilk duruşması 6 Nisan 2026’da Diyarbakır 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Ailenin duruşma sırasında sanığa tepki gösterildiği belirtildi. Bahtiyar’ın mahkemedeki ve emniyetteki ifadelerinin uyuşmadığı ortaya çıktı.
Kaynak: bianet
16 Nisan 2026Yargı
Bahtiyar’a 17 yıl hapis cezası
Mahkeme Bahtiyar’ın “nitelikli kasten öldürmeye yardım” suçundan 17 yıl hapse çarptırılmasına karar verdi.
İsrail’in 2 Mart’ta yeniden başlattığı Lübnan saldırıları 40. gününe girerken 8 Nisan’da düzenlenen kapsamlı saldırıyla birlikte Lübnan’daki ölü sayısı 1.953’e, yaralı sayısı ise 6.303’e ulaştı. Beyrut’tan Bekaa Vadisi’ne, Nebatiye’den Sur’a kadar onlarca belde yerle bir edildi.
İsrail’in Lübnan’a saldırıları: 2 Mart’tan bu yana bilanço
2 Mart – 9 Nisan 2026
Hayatını kaybeden
1.953+
Yaralı sayısı
6.303+
Yerinden edilen kişi
1.000.000+
Yerinden edilen çocuk
~390.000
Hayatını kaybeden / yaralanan çocuk (2 Mart’tan bu yana)
600+
8 Nisan tek günde ölü
357
Öne Çıkan Gelişmeler
2 Mart
Saldırı Başladı
İsrail, Lübnan’a yönelik kapsamlı saldırıları yeniden başlattı. Bu tarihten bu yana 1.953’ü aşkın kişi hayatını kaybetti; 6.303’ten fazla kişi yaralandı.
8 Nisan
Yoğun Bombardıman
Eş zamanlı hava saldırılarında tek günde en az 33 çocuk hayatını kaybetti, 153 çocuk yaralandı (UNICEF). Toplam 357 kişi öldü. Nebatiye kentinde yoğun bombardıman; Devlet Güvenlik Ofisi vuruldu, 8 güvenlik personeli hayatını kaybetti.
8 Nisan
Sivil Kayıp
Beyrut’un Tallet el-Hayyat mahallesinde Lübnanlı şair Khatun Salma yaşamını yitirdi. Beyrut Tıp Birliği, son saldırılarda 3 üyesinin hayatını kaybettiğini duyurdu.
8 Nisan
Diplomasi
Netanyahu, Lübnan ile doğrudan müzakere yürüteceklerini açıkladı; ancak aynı gün ateşkes olmayacağını da duyurdu. Saldırılar güneyde Kalile, Şehabiyye, Ansariyye, Tulin, Haruf, Şokin ve Mivdon beldelerinde sürdü.
9 Nisan
Hedef Operasyonu
İsrail ordusu, 8 Nisan’daki Beyrut saldırılarında Hizbullah lideri Naim Kasım’ın sekreteri ve yeğeni Ali Yusuf Harşi’nin öldürüldüğünü duyurdu.
9 Nisan
İnsani Boyut
Hükümet Afet Risk Yönetimi Birimi verilerine göre 36.000’den fazla ailenin bulunduğu sığınaklardan yerinden edildi. 2 Mart’tan bu yana 600’den fazla çocuk ya hayatını kaybetti ya da yaralandı; yaklaşık 390.000 çocuk yerinden edildi.
10 Nisan
Uluslararası
İsrail, İspanya’yı ABD liderliğindeki Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi’nden (CMCC) çıkardı. İsrail Dışişleri Bakanlığı, kararın gerekçesini İspanya hükümetinin “açıkça İsrail karşıtı önyargısı” olarak açıkladı.
Ambulans / sağlık hedefleri: Kefr Tibnit (ambulans), Doğu Zavtar (ambulans), Deyr Kanun Ras el-Ayn (ambulans ve itfaiye araçları), Nebatiye (ambulans)
▼ Doğu Lübnan — Bekaa / Baalbek
Baalbek bölgesi: Şamstar (Şemstar), Buvadi
Bekaa Vadisi: Meşgara, Sahmar
Nebi Şit: Hava saldırısı ve yoğun bombardıman
▼ Beyrut ve Çevresi
Dahiye (güney banliyöler): Düzenli bombardıman; Cinah ve Uzai bölgeleri de hedef alındı
Tallet el-Hayyat: Sivil konut bölgesi; şair Khatun Salma burada hayatını kaybetti
8 Nisan: Başkente ön uyarı yapılmadan eş zamanlı ~100 hava saldırısı düzenlendi
İsrail ordusu 8 Nisan’da Beyrut, Bekaa ve Güney Lübnan’daki 100’den fazla Hizbullah komuta merkezi ve askeri tesisini 10 dakika içinde eş zamanlı hedef aldığını açıkladı. Saldırıların büyük bölümünün sivil nüfusun bulunduğu alanlara isabet ettiği belirtildi.
Kaynaklar: UNICEF · Lübnan Sağlık Bakanlığı · Lübnan Resmi Haber Ajansı (NNA) · Lübnan Hükümeti Afet Risk Yönetimi Birimi · Beyrut Tıp Birliği · Anadolu Ajansı · Mezopotamya Ajansı
ABD-İsrail saldırıları ve Hürmüz Boğazı krizi Ortadoğu’daki dengeleri sarsarken İran-Irak ilişkileri tartışmalı hale geliyor. Ekonomik kırılma ve siyasi gerilim, Irak’ı nasıl bir duruma itebilir?
Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ve gerilimler, önümüzdeki süreçte dış politikalardaki dengelerin nasıl değişeceği sorularını beraberinde getiriyor. Bu sorulardan birinin odağında ise İran ve Irak arasındaki ilişkilerin nasıl gelişeceği yer alıyor.
ABD-İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı saldırılar bölge ülkelerinden en fazla Irak’ı etkiliyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla Irak’taki petrol ihracatının %82 oranda düşmesi de bunun somut sonuçlarından birisi.
Tarihsel arka plan
İran ve Irak’taki bölgesel dinamikler, tarihsel olarak Şii ve Sünni ekseninde rekabet ve çatışma içeriyor.
Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde İran, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biriydi ve Körfez’deki etkisini artırmaya çalışıyordu. O dönemler 1968’de Baas Partisi’nin kanlı bir şekilde iktidara gelişiyle 1979’da Irak Cumhurbaşkanı olan Saddam Hüseyin, Kürtlere ve Şiilere yönelik baskı ve katliam politikası gütmekteydi. Bu iki ülkenin arasında 1975’te imzalanan Cezayir Antlaşması, İran ve Irak sınırları arasında kalan Şat’ül Arab su yoluna dair anlaşmazlıkları kalıcı olarak çözmemişti.
İran, 1979 yılındaki “İslam Devrimi”nden sonra ABD’yle tüm diplomatik ilişkilerini keserek, bağımsız bir dış politika siyaseti izlemeye başladı. Devrimden bir yıl sonra Saddam Hüseyin, Cezayir Antlaşması’nı bahane ederek İran’a savaş açtı ve İran içindeki karışıklıktan yararlanmak istedi. İran-Irak Savaşı olarak bilinen bu savaşın temel sebeplerinden birisi ise Şat’ül Arab nehrinin hangi bölgesinin hangi devlete ait olduğunun belirlenmesiydi.
İran-Irak Savaşı, Eylül 1980’de Irak’ın İran’ı işgaliyle başlayan ve 8 yıl süren, yaklaşık 1 milyon insanın öldüğü bir savaştır ve 1988’de Birleşmiş Milletler arabuluculuğuyla başlangıç sınırlarına dönülmesiyle sonuçlanmıştır. Irak, savaş boyunca yalnızca İran askerlerine değil, kendi ülkesindeki Kürtlere (Halepçe Katliamı, Enfal, Feyli katliamları) de karşı yoğun kimyasal silah kullanmıştır. Bu dönemde her iki ülkede Kürtleri birbirine karşı kullanmak istemiştir. Barzani ve Talabani Saddam’dan kaçarak Tahran’a sığınırken, İran’ın en büyük Kürt örgütlerinden biri olan IKDP’nin Lideri Dr. Abdurahhman Kasımlo ise Bağdat’a sığınmak zorunda kalmıştır.
2003 yılındaki 2. Körfez Savaşı’ndan (ABD’nin Irak işgali) sonra Irak’ta Baas rejiminin son bulması ile İran, Irak’taki hakimiyetini arttırmaya başladı. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden bu yana İran ve Irak önemli bölgesel ittifak güçleri haline geldi. Ekonomik, askeri ve siyasi boyuttaki bu ittifak Şii ağırlıklı nüfus yapısına ve IŞİD gibi ortak güvenlik tehditlerine karşı birlik oluşturmaya dayanıyordu.
Bölgesel kırılma
3 Ocak 2020’de Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, 2023 Gazze soykırımıyla ve Lübnan Hizbullah’ına yönelik İsrail’in saldırıları ile 2024’te üst düzey Devrim Muhafızları komutanlarının öldürülmesi, Tahran’ın bölgedeki etkinliğini azalttı.
1988 yılında biten İran-Irak savaşının ardından İran, oluşturmak istediği “Şii Hilali” projesi ile bir yandan İsrail ve Körfez ülkeleri ile yaşadığı gerilimi ve savaşı kendi topraklarından uzakta tutmayı amaçlarken, diğer yandan Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan üzerindeki etkisini arttırmayı hedefliyordu. Fakat Suriye’deki Baas Rejimi’nin devrilmesi, İsrail’in Lübnan’a yönelik artan saldırıları, Yemen’de İran destekli Şii gruplara, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın saldırıları gibi durumlar; İran’ın bölgedeki müttefiklerinin zayıflamasına bu durum beraberinde İran’ında zayıflamasını beraberinde getirdi.
27 Temmuz 2025’te Haşdi Şabi’nin Irak Bağdat’taki Tarım Bakanlığı saldırısı sonucu yapılan soruşturma Haşdi Şabi tugay komutanlarının görevden alınması ve gözaltılarla sonuçlanmıştı. Hatta 2026 Mart’ta “Irak İslami Direnişi” çatısı altındaki bazı gruplar, Irak Terörle Mücadele Servisi ile ABD askerlerinin iş birliği yaptığı iddiası üzerinden Irak Ulusal İstihbarat Servisi’nin bir yerleşkesine yönelik saldırı gerçekleştirdi. Bu durum, Irak’ın Haşdi Şabi ile kurduğu dengenin bozulmaya başladığına dair bir tartışmalara yol açtı.
Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri), 2014’te IŞİD’e karşı kurulan, 2018’den itibaren Bağdat hükümetine bağlı ve yasal olarak orduya entegre, ancak büyük ölçüde İran destekli ve Şii milis ağırlıklı bir yapı. Irak İslami Direnişi (IRI) ise İran destekli Şii milis grupların oluşturduğu, Haşdi Şabi’nin aksine gayri resmi bir çatı yapıdır.
Not: Haşdi Şabi içindeki grupların saldırı düzenlediği Irak Ulusal İstihbarat Servisi de ABD’nin Irak işgali sonrasında, 2004 yılında kuruldu ve başına ABD ile yakın ilişkileriyle bilinen Sünni Muhammed Abdullah Şehvani getirildi.
Mart 2025’te ABD’nin Irak’ın İran’dan elektrik ithalatı yapmasına olanak tanıyan izni sona erdirerek İran üzerindeki baskıyı arttırma girişimini de unutmamak gerek. Irak, artık İran’dan sınırlı biçimde elektrik alabiliyor hale geldi ve bu da Tahran’ın Bağdat’taki siyasi etkisini azaltmış durumda. Bu bağlamda, ABD’nin Irak ile kurduğu ilişkilerdeki ana politikalardan birinin; İran’ın vazgeçilmez bir tedarikçi olmamasını sağlamak olduğu söylenebilir.
İran ile Irak arasındaki anahtar Şii toplumunda
Irak’taki 2019 gösterileri, İran’ın Irak’taki etkisine ve belli yolsuzluklara yönelik halk protestosuydu. Medyaya yansıyan bilgilere göre, bu gösteriler doğrudan İran’ın Irak’taki siyasi etkisini hedef alıyordu ve bu da İran’a dair toplumsal rızanın kaybolduğunu gösteriyordu. Fakat çoğunluğu Şii olan ve mezhepçiliğin derin etkilerinin görüldüğü Irak toplumunda, son parlamento seçimleri Haşdi Şabi’ye yakın birçok milletvekilinin seçildiğini gösteriyor. Bu medyaya yansıtılanla gerçeklik arasındaki çelişki, İran ve Irak arasındaki ilişkinin Şii toplumunu esas alan bir toplumsal temeli olduğunu gösteriyor.
Irak’ta dini dağılım
%85
Irak nüfusunun Müslüman oranı
%60
Müslüman nüfus içinde Şii oranı (ortalama)
İran; Irak içerisindeki Dawa Partisi, Irak İslam Yüksek Konseyi (ISCI) ve Bedir Örgütü gibi Şii gruplarla tarihi bağlara sahiptir. Nuri el-Maliki gibi Tahran’a yakın figürler aracılığıyla hükümet oluşumlarında, Irak’ın iç politikalarında ve Irak’taki Kürt siyasetinde kilit rol oynamaktadır.
İran’ın desteklediği Lübnan merkezli Hizbullah, Haşdi Şabi ve Irak İslami Direnişi gibi milis örgütlerinin; İsrail’e ve ABD’ye karşı mücadele ettikleri için Şii toplumunda önemli bir etkisi vardır. İran’daki Şii devlet ile Irak’taki Şii toplum arasındaki bağ, bu yapılar sayesinde üretilmiştir.
İran’ın Irak’taki ekonomik ve siyasi etkisi
İran’ın nükleer silah için kullanılabilecek %60 oranında zenginleştirilmiş uranyumunun yaklaşık 440 kilograma ulaşması da nükleer ve askeri anlamda hala silah sanayisi işlevini önemli ölçüde koruduğunu gösterse de Irak ile enerji bağımlılığının ne kadar kırılacağı ve İran’ın bölgesel nüfuzunu ne kadar koruduğu tartışmalı.
Irak’ın güney petrol ihracatı durduruldu, Kürtlerin yaşadığı bölgeler de dahil Irak, İran’ın insansız hava araçları tarafından vuruldu ve Irak Hürmüz Kanalı’nın kapatılmasının ekonomik sonuçları derinleşiyorken Irak ve İran arasında ekonomik ve siyasi bir çatlağın olduğunu söylemek mümkün. Irak ise bu noktada hem Amerika’ya hem de İran’a yakın bir denge politikası izliyor.
Fakat Rûdaw’ın haberine göre, 5 Nisan’da Irak, İran’a Hürmüz Boğazı’nı Irak’a açtığını duyurduğu için teşekkür etti. Bu durum, İran’ın Irak’taki etkisini de devam ettirmek için kontrollü bir “ödül” hamlesi olabilir.
Kısacası kendine bağlı milis gruplarla Lübnan ve Yemen gibi bölgelerde vekalet savaşı veren İran, şu an Irak’ta çeşitli bölgelere ve uluslararası güçlere saldırarak üzerindeki baskıyı hafifletmeyi ve yaymayı amaçlıyor. Fakat vekil güçler, her zaman kontrol edilebilir mi?
İran’ın bölgedeki vekil güçleri
İran, bölgedeki etkisini yalnızca doğrudan devlet ilişkileriyle değil, farklı ülkelerde desteklediği
silahlı ve siyasi yapılar üzerinden de kuruyor.
Lübnan
İran’ın en güçlü vekili Hizbullah, Tahran’ın bölgedeki en etkili nüfuz araçlarından biri olarak öne çıkıyor.
Irak
İran destekli Şii milisler, özellikle Haşdi Şabi içindeki gruplar üzerinden Irak siyasetinde ve güvenlik alanında etkili oldu.
Suriye
Esad dönemi boyunca İran’a bağlı milisler ve Hizbullah, Suriye sahasında rejim lehine aktif rol oynadı.
Yemen
Yemen’de Husiler, İran’ın bölgesel vekil ağı içinde en çok öne çıkan yapılardan biri olarak değerlendiriliyor.
Gazze
Gazze’de Hamas ve İslami Cihad, İran’ın İsrail karşıtı bölgesel hattında destek verdiği başlıca aktörler arasında yer alıyor.
Kaynak: Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM), The Middle East Council on Global Affairs (ME Council), Wikipedia