Vietnam’dan İran’a ABD’nin ‘sonuçsuz’ savaşları

İran’da İsrail ve ABD’nin başlangıçta belirledikleri hedeflere ulaşamaması, ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan bu yana yaşadığı diğer askeri müdahelelerdeki sonuçları tekrar hatırlatmaya yol açtı.

Donald Trump / Foto: Beyaz Saray

28 Şubat 2026 tarihinde ABD ile İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı saldırısı ile başlayan “İran Savaşı” 8 Nisan’da iki haftalık bir ateşkes anlaşması ile bir süreliğine ertelenmiş oldu.

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif sosyal medya hesabında bir mesaj paylaşarak İran, ABD ve müttefiklerinin derhal ateşkes konusunda anlaştığını duyurdu.

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun aksi yöndeki beyanatına rağmen, Şerif, ateşkesin yalnızca belirli bölgelerde değil, Lübnan dahil “her yerde” geçerli olacağını söyledi.

Pakistan Başbakanı, “tüm anlaşmazlıkların nihai olarak çözülmesi için müzakereleri sürdürmek üzere heyetlerini 10 Nisan Cuma günü İslamabad’a davet ediyorum” diyerek kırılgan olan bu sürecin, nihai bir anlaşma ile sonuçlanmasına yönelik çabaların devam edeceği işaretini verdi.

Trump, İran'ın ABD ve İsrail'e 10 maddelik bir plan sunduğunu söyledi.

İran devlet televizyonuna göre 10 maddelik plan şu unsurları içeriyor:

* Irak, Lübnan ve Yemen'deki savaşın tamamen sona erdirilmesi
*İran'a yönelik savaşın süre sınırı olmaksızın tamamen ve kalıcı olarak sona erdirilmesi
*Bölgedeki tüm çatışmaların bütünüyle sona erdirilmesi
*Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması
*Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğü ve güvenliğini sağlamak için bir protokol ve koşullar oluşturulması
*İran'a yeniden inşa maliyetleri için tam tazminat ödenmesi
*İran'a yönelik yaptırımların tamamen kaldırılması taahhüdü
*ABD tarafından tutulan İran'a ait fonların ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması
*İran'ın hiçbir şekilde nükleer silah edinmeyeceğine tam bağlılık göstermesi
*Yukarıdaki koşulların onaylanmasının ardından tüm cephelerde derhal ateşkesin yürürlüğe girmesi

ABD Başkanı Donald Trump, İran devlet yetkilileri ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun kabul ettiğini açıkladığı bu ateşkes anlaşması, sürecin buraya nasıl geldiği ile ilgili çeşitli tartışmaları da alevlendirdi.

Mevcut değerlendirmeler ABD ve İsrail’in savaş hedeflerinin kısmen başarısız olduğunu, İran’da istenen çapta rejim değişikliğinin gerçekleşmediği ve İran’ın bölgesel etkisinin sürmeye devam ettiğini göstermektedir. Bu durum ABD ve İsrail açısından başarısızlık olarak değerlendiremezse de başarılı oldukları yönünde kesin bir yorum yapılmasını da zorlaştırır.

Trump’ın “bütün bir medeniyeti yok etmek” ile tehdit ettiği 7 Nisan’dan 8 Nisan’a geçişte ortaya çıkan ateşkes anlaşması,

ABD ve İsrail açısından başarısızlık ve kısmı hedef sapmaları şeklinde yorumlanırken, bu durum ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan bu yana yaşadığı diğer askeri müdahelelerdeki sonuçları tekrar hatırlatmaya yol açtı. Vietnam, Somali, Afganistan ve daha bir kaç yerde, ABD çeşitli gerekçelerle saldırılar başlatmış, ancak gerekçeleri ve hedefleriyle uyumlu olmayan sonuçlar elde etmişti.

Stratejik Analiz Dosyası

ABD Askeri Müdahaleleri ve Hedeflerinin İflası

Vietnam’dan İran Ateşkesine (1960 – 2026)

8 Nisan 2026 gece yarısı itibariyle yürürlüğe giren iki haftalık İran ateşkesi, ABD’nin yarım yüzyılı aşkın müdahale tarihindeki yeni bir düğümü temsil ediyor. İlan edilen siyasi hedeflerin sahadaki sosyolojik ve askeri gerçeklerle çarpıştığı bu kronoloji, stratejik bir geri çekilme döngüsünü işaret etmektedir.
Müdahale Kronolojisi
  • 01 Vietnam Savaşı 1960 – 1973
    Resmi Söylem Komünizmin yayılmasını (Domino Teorisi) durdurmak ve Güney Vietnam’ın bağımsızlığını korumak.
    Stratejik Sonuç ABD 50 binden fazla kayıp vererek çekildi; Kuzey Vietnam ülkeyi kendi idaresinde birleştirdi.
  • 02 Irak’ın İşgali 2003 – 2011
    Resmi Söylem Kitle imha silahlarını tasfiye etmek ve Baas rejimini devirerek demokrasi inşa etmek.
    Stratejik Sonuç Silah bulunamadı; ülke kaosa sürüklendi, bölgesel nüfuz İran lehine değişti ve IŞİD ortaya çıktı.
  • 03 Afganistan Savaşı 2001 – 2021
    Resmi Söylem El-Kaide’yi yok etmek ve Taliban rejimini kalıcı olarak tasfiye etmek.
    Stratejik Sonuç 20 yılın sonunda ABD mağlubiyeti kabul ederek çekildi; Taliban Kabil’de yönetimi devraldı.
  • 04 İran Savaşı 2025 – 2026
    Resmi Söylem Nükleer programı durdurmak ve bölgesel güvenlik tehdidini bertaraf etmek.
    Stratejik Sonuç 8 Nisan 2026 Ateşkesi: Rejim değişikliği hedefi başarısız oldu; Hürmüz Boğazı krizi küresel ekonomiyi sarstı.

Suriye ve HTŞ Gerçeği

ABD’nin Suriye’deki proksi savaşları ve radikal gruplarla olan dolaylı mücadelesinde, Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) yerel ve bölgesel dengeleri kökten değiştiren bir aktör olarak öne çıktı.

2011-2017 Nusra Cephesi’nden kopuş ve yerelleşme süreci.
2024-2026 İdlib merkezli sivil yönetim ve Şam’a yönelik stratejik baskı.

Stratejik Analiz: Ortak Desenler

Lojistik Teknolojik üstünlük, asimetrik direniş ve yerel sosyoloji karşısında stratejik olarak yetersiz kalmaktadır.
Meşruiyet İstihbarat fiyaskoları ve suni gerekçeler (KİS, demokrasi vb.) küresel kamuoyu desteğinin kaybına yol açmaktadır.
Maliyet Trilyonlarca dolarlık askeri harcama, sahada kalıcı siyasi istikrar üretmek yerine “güvenlik boşluğu” yaratmaktadır.
Sonuç 28 Şubat 2026’da başlayan süreç, 8 Nisan ateşkessiyle ABD’nin müzakere masasına “hedeflerine ulaşamadan” dönmesiyle sonuçlanmıştır.

Vietnam sendromu

Vietnam savaşı, ABD tarihinin en çok etki bırakan savaşlarından biri oldu. 1955 ile 1975 yılları arasında Kuzey Vietnam ile Güney Vietnam arasında süren bu savaşta ABD, Kuzey Vietnam ve Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne karşı Güney Vietnam yönetimine destek verdi. ABD’nin “Domino Teorisi” doktrinini çerçevesinde gerçekleşen bu savaş, 1965 ile 1973’te en yoğun halini yaşadı.

1 Kasım 1955’te başlayan savaş, 30 Nisan 1975’te Kuzey Vietnam’ın Saygon’u ele geçirmesiyle sona erdi.

Gerilla taktikleri kullanan Viet-Kong (Kuzey Vietnam destekli Güney’deki gerillalar), gelişmiş ABD teknolojisine karşı psikolojik üstünlük sağladı.

Foto: Derin Tarih dergisi

Yaklaşık 2 milyon sivil ve 1 milyondan fazla asker hayatını kaybetti. 58.000’den fazla ABD askeri öldü. Sonuçta ABD, Vietnam’dan çekildi, Güney Vietnam düştü ve ülke Kuzey Vietnam yönetiminde birleşti.

Domino Teorisi, Soğuk Savaş döneminde (1950’ler-70’ler) ABD’nin, Vietnam’daki gibi bir ülkenin komünist yönetime geçmesinin, bölgedeki diğer ülkelerin de sırayla komünizme “düşmesine” (domino etkisi) yol açacağı korkusuna dayanan dış politika doktrinidir.

Komünizmin Güneydoğu Asya’da yayılmasını engellemek ve “ilk domino taşı” olarak görülen Vietnam’ı koruyarak Laos, Kamboçya, Tayland gibi çevre ülkeleri güvence altına almaktı. Aynı amaçlarla sonraları Laos ve Kamboçya gibi yerlere müdaheleler gerçekleştirdi. ABD, bu teori gereği Güney Vietnam’daki komünist olmayan hükümeti desteklemek için doğrudan askeri müdahalede bulundu.

Somali: Kara Şahin Düştü

ABD’nin Somali İç Savaşı’na insani yardım misyonuyla başlayıp, Muhammed Farah Aidid’e bağlı milislerle çatışmaya dönüştüğü ve 18 Amerikan askerinin öldüğü ağır bir hezimetle sonuçlanan savaş yaşandı. 3-4 Ekim 1993’te yaşanan bu olay, ABD’nin Afrika’daki askeri müdahale politikasını değiştirerek birliklerini çekmesine yol açtı.

1992 yılında BM, Somali’deki kıtlık ve iç savaş ortamında insani yardımları korumak için “Restore Hope” (Umutu Yenile) operasyonunu başlattı.

Foto: Alexander Joe

ABD özel kuvvetleri (Rangers ve Delta Force), Mogadişu’da Somali askerî subay, politikacı ve iç savaşının en etkili isimlerindin biri Muhammed Farah Aidid’i yakalamak için operasyonlar düzenledi. ABD kuvvetleri, iki Black Hawk helikopterinin düşürülmesiyle şehir merkezinde kapana kısıldı. Çatışmalarda 18 ABD, 1 Malezya ve 1 Pakistan askeri ölürken, yüzlerce Somalili sivil ve milis hayatını kaybetti. Ölen ABD askerlerinin cesetlerinin sokaklarda sürüklenmesi ABD kamuoyunda büyük tepki yarattı. Başkan Clinton, 1994’te birliklerin geri çekilmesini emretti ve BM güçleri 1995’te Somali’den ayrıldı.

Her ne kadar ABD ve BM, “Somali’de açlık ve kaos nedeniyle insani yardım” adı altında bu işe giriştilerse de, bu hareketin amacı, ABD’nin özellikle Mogadişu civarında askeri ve lojistik varlığını arttırmasıydı. Analizler, insani gerekçenin sadece bir meşruiyet söylemi olduğunu vurgular. ABD, bölgede stratejik bir varlık göstermek ve Kuzeydoğu Afrika’da etkili olmak istedi.Yerel klanların güçlenmesini ve ABD’ye karşı direncini kırmak da operasyonun dolaylı amaçları arasındaydı.

ABD’nin en uzun savaşı: Afganistan

Afganistan Savaşı, 7 Ekim 2001 tarihinde başladı. ABD’nin en uzun savaşı olarak tarihe geçti.

ABD tarafından 11 Eylül saldırıları gerekçesi ile başlayan bu savaş, ABD Başkanı George W. Bush‘un “terörle mücadele” politikası çerçevesinde gerçekleşti. Savaş Usame bin Ladin‘in yakalanmasına değin sürecekti. Aynı zamanda diğer Taliban güçlerin ortadan kaldırılması ile sona erecekti. Böylelikle Afganistan’da iç güvenlik sağlanmış olacaktı.

ABD ve Birleşik Krallık önce hava bombardımanı daha sonra da takviye güçlerle beraber Afganistan’a asker indirdi. 2002’de Amerikan ve İngiliz askerleri Kuzey İttifakı ile savaşa katıldı. Daha sonra gerginlikler üzerine NATO güçleri (Koalisyon güçleri) Afganistan’a asker indirdiler. Amerikan hükûmeti kalıcı barışı sağlamak amacı ile bölgede asker bulundurup varlıklarını hissettireceklerini açıkladı.

Foto: Wikipedai

27 Mayıs 2014 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama, ABD birliklerinin savaş misyonunun yıl sonuna kadar sona ereceğini duyurdu. Geriye ise 9,800 kişilik bir grup kalacaktı ve Afgan güçlerini eğitecek, danışmanlık verecekti. Fakat 2015 tarihinden itibaren koalisyon güçleri kara çarpışmalarına katılmayacaktı. Obama ayrıca 2016 yılı sonuna kadar tüm Amerikan birliklerinin ülkeden çekileceğini duyurmuştu ancak ABD başkanlığı değişip yeni başkan Donald Trump olunca bu plan 2019 yılının sonlarına kadar rafa kalktı.[18] ABD ve Taliban 2020’nin Ocak ayında Katar’ın başkenti Doha’da bir araya gelerek Doha Anlaşmasını imzalayarak ABD askerlerinin 1 Mayıs 2021 tarihine kadar ülkeyi terk etmesi üzerine anlaştı.[19] Trump, Amerikan askerlerinin Noel’e kadar Afganistan’ı terk edeceğini söyledi ancak bu gerçekleşmedi. ABD’de seçimler yaklaşırken askerlerin ayrılması seçim sonrasına kaldı.[20]

Trump’ın ardından iktidar yine Demokratların eline geçti ve seçim sonrasına kalan Afganistan’dan çekilme politikası Joe Biden’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte kademeli şekilde başladı ve bu geri çekilme ile Taliban saldırısı başladı. Taliban, beş gün içerisinde 15 Ağustos 2021’de Kabil’e girdi.[21] Ertesi gün Taliban, Afganistan İslam Emirliği’ni ilan etti. Böylece 20 yılın ardından Afganistan’da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.

30 Ağustos’ta ABD’nin son askerlerinin de çekilmesiyle Amerika’nın en uzun savaşı sona erdi.

ABD’nin hedefleri (kalıcı iç güvenlik ve Taliban’ın devrilmesi) gerçekleşmedi. ABD, 20 yıl süren savaş boyunca sahada kalıcı sonuç alamadı; Taliban bölgesel ve toplumsal bir güç olarak geri döndü.

Irak savaşı

20 Mart 2003’te ABD liderliğindeki müttefik güçler Irak’ı işgale başlayarak Saddam Hüseyin rejimine son verdi.

ABD, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmasının uluslararası barışı tehdit ettiğini savundu ancak birçok ülke askeri harekatı desteklemeyi reddetti.

1990-1991 Körfez Savaşı’nda ABD, Irak güçlerinin Kuveyt’ten püskürtüldüğü çok uluslu bir koalisyona liderlik etmişti.

Daha sonra Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, Irak’ın tüm kitle imha silahlarını imha etmesini zorunlu kılan 687 sayılı kararı kabul etti. Karar nükleer, biyolojik, kimyasal silahları ve uzun menzilli balistik füzeleri kitle imha silahı olarak tanımlıyordu.

ABD’nin Irak İşgali’nden sonra, halk Saddam Hüseyin’in heykellerini devirdi, Foto: Rojnews

1998’de Irak, BM silah denetçilerine izin vermeyi reddetti, ABD ve İngiltere de buna hava saldırılarıyla karşılık verdi.

El Kaide’nin 11 Eylül 2001’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Washington’daki Pentagon’a düzenlediği saldırılardan sonra, dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Irak’ı işgal etme planları yapmaya başladı.

Bush, Saddam Hüsey’nin kitle imha silahları üretmeye ve saklamaya devam ettiğini, Irak’ın İran ve Kuzey Kore ile birlikte uluslararası bir “şer ekseninin” parçası olduğunu iddia etti.

ABD Kongresi izin verdi

ABD Kongresi, Ekim 2002’de Irak’a askeri operasyon düzenlenmesine izin verdi.

Şubat 2003’te dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, BM Güvenlik Konseyi’nden Irak’a askeri harekata onay vermesini istedi. Powell, Irak’ın kitle imha silahları programıyla önceki kararları ihlal ettiğini iddia etti.

Ancak Powell, Konsey’i ikna edemedi. BM üyelerinin çoğunluğu, BM ve Uluslararası Enerji Kurumu’nun Irak’ta daha fazla kanıt bulması gerektiğine karar verdi.

ABD, denetim raporlarını beklemeyeceğini söyledi ve Irak’a karşı bir “gönüllüler koalisyonu” kurdu.

Koalisyondaki 30 ülkeden İngiltere, Avustralya ve Polonya işgalde fiilen yer aldı.

İngiltere 45 bin, Avustralya 2 bin birlik gönderdi. Polonya 194 özel harekat timiyle işgali destekledi. Kuveyt de işgalin sınırları üzerinden başlamasını onayladı.

İspanya ve İtalya, ABD öncülüğündeki koalisyona diplomatik destek verdi. Bunun yanında Vilnius Grubu adı verilen doğu Avrupa ulusları da Irak’ın kitle imha silahları programı yürüttüğüne ve BM kararlarını ihlal ettiğine inandıklarını açıkladı.

Kimyasal silah iddiaları

Colin Powell, 2003’te BM’de yaptığı konuşmada, Irak’ın biyolojik silah üretmek amacıyla “mobil laboratuvarlar” geliştirdiğini söyledi. Ancak, 2004 yılında iddiasına yönelik kanıtların “pek sağlam görünmediğini” kabul etti.

İngiltere hükümeti, Irak’ın füzeleriyle Doğu Akdeniz’deki İngiltere hedeflerini 45 dakika içinde vurmaya hazır hale geleceğini iddia eden bir istihbarat dosyasını kamuoyuna açıkladı. Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları ürettiğinin “su götürmez bir gerçek” olduğunu söyledi.

Ülkelerin iddiaları büyük ölçüde, Irak’ın kitle imha silahları programı hakkında ilk elden bilgiye sahip olduklarını söyleyen iki Iraklı sığınmacının iddialarına dayanıyordu. Bu sığınmacılar Rafid Ahmed Alwan el-Cenabi adlı bir kimya mühendisi ve Maj Muhammed Harith adlı bir istihbarat görevlisiydi. Her iki isim de daha sonra, müttefiklerin Saddam Hüseyin’i devirmesini istedikleri için sahte kanıtlar öne sürdüklerini açıkladı.

ABD, Saddam rejimini devirdi ama kitle imha silahları bulunamadı. Başlangıç hedefleriyle sahadaki sonuçlar örtüşmedi.

İran’daki ekolojik hasar: Savaşın etkileri büyüyor

Conflict and Environment Observatory (CEOBS) verilerinin ortaya çıkardığı İran’daki çok katmanlı çevresel hasar tablosunu bir infografi olarak derledik.

Fotoğraf: Wikipedia

EKOLOJİ / İRAN / SAVAŞ

Ortadoğu’da süren İran merkezli savaş yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmıyor. Conflict and Environment Observatory (CEOBS) tarafından yayımlanan son değerlendirmeye göre, savaşın ilk günlerinden itibaren çevresel yıkım sistematik bir boyuta ulaştı.

CEOBS’un paylaştığı verilere göre, 28 Ocak’tan 10 Mart’a kadarki süreçte 300’den fazla çevresel risk içeren olay tespit edildi ve bunların 232’si detaylı risk analizine tabi tutuldu. %77’si kentleşmiş olan İran’da ortaya çıkan tablo yalnızca hava kirliliği değil; deniz kirliliği, kimyasal yayılım, sanayi hasarı gibi uzun vadeli ekolojik bozulma riskini birlikte büyütüyor.

300+
Kayıt altına alınan çevresel risk olayı

CEOBS’un 10 Mart 2026 itibarıyla saptadığı toplam olay sayısı.

232
Risk analizi yapılan olay

Uzaktan doğrulama ve temel çevresel risk değerlendirmesi yapılan olay sayısı.

123
Etkilenen askeri tesis

26
En çok etkilenen alt tür: hava üssü

Askeri nesneler içinde en sık vurulan alt tesis grubu.

Hasarın yoğunlaştığı başlıklar

43+

ABD açıklamasına göre İran donanmasına ait hasarlı ya da batmış olabilecek gemi sayısı.

20 km

Dena firkateyninin torpido saldırısına uğraması sonrası gözlenen petrol sızıntısının uzunluğu. Kıyı şeridindeki bölgeleri ve su ekosistemini tehdit ediyor.

12+

Körfez’de veya limanlarda vurulduğu belirtilen ticari gemi sayısı.

30

Hedef alınan petrol işleme ve depolama tesisi

Çevresel hasar yaratan olayların coğrafi yayılımı

  1. İran
  2. Irak
  3. İsrail
  4. Kuveyt
  5. Ürdün
  6. Kıbrıs
  7. Bahreyn
  8. Katar
  9. BAE
  10. Suudi Arabistan
  11. Umman
  12. Azerbaycan

Risk zinciri

1. Aşama

Askeri üsler, füze tesisleri, limanlar ve petrol altyapıları hedef alınıyor.

2. Aşama

Yangınlar ve ikincil patlamalar yakıt, ağır metal ve toksik madde yayıyor.

3. Aşama

Duman, partikül, dioksin, furan ve organik kirleticiler havaya karışıyor.

4. Aşama

Deniz, kıyı, toprak ve kent ekosistemleri zarar görüyor.

5. Aşama

Biyoçeşitlilik azalıyor, doğal kaynaklar yok oluyor, iklim değişiyor.

Tahran özelinde kritik veri

CEOBS, İsrail’in 7-8 Mart saldırılarında Tahran’daki dokuz milyonluk nüfusun tehlikeli kirlilik düzeylerine maruz kaldığını, is ve kirleticilerin yağışla geri dönmesi nedeniyle “siyah yağmur” etkisinin Tahran’da görüldüğünü aktarıyor.

İran’ın iklim yapısı

35.5%

Aşırı kurak (hyper-arid)

29.2%

Kurak (arid)

20.1%

Yarı kurak (semi-arid)

5%

Akdeniz iklimi

10%

Nemli bölgeler

Atlantic Council’in paylaştığı verilere göre, İran’ın %80’den fazlası kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer alıyor. Bu koşullar İran’ı Ortadoğu’da çevresel hasara en hassas ülke yapıyor.

İran neden zaten kırılgandı?

Geopoliticalmonitor’e göre Tahran’daki eski yeraltı qanat/kariz sistemi dahil su altyapısının eskimesi, büyük su kayıplarına yol açıyordu. Bu nedenle normal yağışlı yıllarda bile su kıtlığı ağırlaşıyor. Bazı bölgelerde yeraltı sularının aşırı çekilmesi, geri döndürülemez tarım arazilerinin çökmesine neden oldu. Her yıl on binlerce insan, şiddetli hava ve su kirliliğinden dolayı erken yaşta hayatını kaybettiği biliniyor.

~10 milyon

Tahran şehir merkezi nüfusu. Tahran, çevresi dağlarla çevrili ve kirleticileri tutan coğrafi yapısı nedeniyle yüksek maruziyet riski taşıyan bir metropol. 10 milyon nüfuslu şehir, Alborz sıradağları ile çevrili olup, bu dağlar sıklıkla şehir içinde sis ve kirliliği hapsediyor.

450

Körfez genelinde içme suyu sağlayan tuzdan arındırma tesislerinin sayısı. Tuzdan arındırma sürecinde kullanılan kimyasallar: Sodyum hipoklorit, ferrik klorür ve sülfürik asit. Bu sebeple tesislere verilen hasar, çevreye zarar verir.

~100 milyon

Bu tesislerin içme suyu sağladığı yaklaşık nüfus. Bu da savaşın altyapı boyutunun ekolojik etkisini büyütüyor.

Altyapı ve eşik verileri

30 köy

Hürmüz Boğazı’ndaki Keshm Adası’ndaki tuzdan arındırma tesisine saldırı

7 Mart’taki saldırı sonrası su tedariki etkilenen köy sayısı. İran, saldırı için Amerika ‘yı suçlamıştı.

2 Mart

Natanz saldırısı

Nükleer tesislere dair risklerin yeniden öne çıktığı tarih.

5 km

Kentin kuzeydoğusunda hedef alındığı öne sürülen tesisin yaklaşık uzaklığı.

~150

Savaş başında Körfez’deki demirli ham petrol ve LNG tankeri

Enerji, deniz ve kirlilik riskini büyüten yığılma düzeyi.

CEOBS’nin öne çıkardığı çevresel hasar türleri

  1. Askeri tesislerde yangın ve patlamalar
  2. Petrol depoları ve rafinerilerde kirletici yayılımı
  3. Deniz kirliliği ve petrol tabakaları
  4. Liman ve gemi hasarına bağlı yakıt sızıntıları
  5. Nükleer tesislerde belirsizlik ve potansiyel risk
  6. Tuzdan arındırma tesislerindeki hasar
  7. Çevresel yönetimde zayıflama

Ana çerçeve

CEOBS verileri, İran’daki çevresel hasarın yalnızca hava kirliliği ya da su altyapısıyla sınırlı olmadığını; askeri alanlar, enerji tesisleri, denizcilik, kıyılar, nükleer sahalar ve yönetişim kapasitesi boyunca genişleyen çok katmanlı bir ekolojik yıkım ürettiğini gösteriyor.

Veri notu: Bu tasarım CEOBS’nin 10 Mart 2026 tarihli “Operation Epic Fury: emerging environmental harm and risks in Iran and the region” değerlendirmesindeki sayısal bulgular temel alınarak hazırlandı.

Avrupa’nın çıkarları Colani’nin geçmişini temizler mi?

Irak’ın Musul vilayetinde 2007 yılında Êzidîlere yönelik bir katliam gerçekleştirildi. Ahmed Şara, henüz Muhammed Colani olarak o dönem El Kaide üyesiydi ve Musul’dan sorumluydu. Êzidîler, bu yüzden Şara’yı katliamdan sorumlu tutuyor.

Şara, davet edildiği Berlin’de Almanya Başbakanı Merz ile görüştü / Foto: Welt

Şam Geçici Yönetiminin başındaki isim olan Ahmed Şara, 30 Mart 2026 yılında Almanya hükümeti tarafından resmi bir şekilde ağırlandı.

Başkent Berlin’de Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve Başbakan Friedrich Merz ile görüşen Şara, Almanya-Suriye Ekonomi Yuvarlak Masa Toplantısı’na da katıldı.

19 Ocak tarihinde yapılması planlanan, ancak son anda iptal edilen bu program, uzun bir süredir Almanya ve Avrupa’nın olduğu kadar Êzidîlerin de gündeminde yer alıyor. Êzidîler, 14 Ağustos 2007 yılında Irak’ın Musul vilayetine bağlı Şengal bölgesinde bulunan Êzidîlerin yaşam alanlarına yönelik iki ayrı bomba yüklü tanker ile intihar saldırıları düzenlendi. Saldırılar sırasında 700’ü aşkın sivil ölmüş binden fazlası ise yaralanmıştı. O dönemde El Kaide içinde ve Musul’da aktif olan ve Muhammed Colani adıyla bilinen Şara, Êzidîler tarafından bu katliamın sorumlusu olarak kabul görüyor.

3 Ağustos 2014 Katliamı ve “soykırım” tasarıları

Êzidilîler, 3 Ağustos 2014 yılında IŞİD’in Irak’ta Şengal’e yaptığı saldırıda 5 bin’i aşkın üyelerinin öldürülmesi sonrasında Almanya başta olmak üzere pek çok dünya ülkesinin ana gündem maddelerinden biri oldu. Êzidîleri Kurtarma Ofisi’nin çeşitli dönem paylaştığı verilere göre, IŞİD Şengal ve çevresinde 6 bin 417 Êzidî Kürdü kaçırdı. Bunlarda 3 bin 548’si kadın, 2 bin 869’u erkekti.

Aynı verilere göre, şu ana kadar 3 bin 562’si kurtarıldı ve 2 binin üzerinde kişi halen kayıp.

Şengal 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi

Bu katliam, pek çok ülke tarafından zamanla soykırım olarak tanındı. Êzidî soykırımını tanıyan topluluklardan biri, kendileri de bu katliamdan yaklaşık 100 yıl önce büyük bir soykırıma maruz kalan Ermeniler oldu. Ermenistan Parlamentosu 15 Ocak 2018 yılında IŞİD ve bazı örgütler tarafından Êzidîlere karşı işlenen suçları “soykırım” olarak niteleyen tasarıyı kabul etti. Ermenistan Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda kendisi de Êzidî olan, Rostem Mahmudyan, soykırım suçunun araştırılması için uluslararası kamuoyuna da çağrıda bulunarak, “Bu korkunç suçlar, Ermeni toplumuna karşı 1915-1923 yılları arasında işlenen soykırım suçlarıyla doğası itibariyle büyük benzerlik gösteriyor. Yasanın geçmesini sağlamak yetmez, ayrıca uluslararası topluma bu suçları araştırma çağrısı yapmak ve bu suçları işleyenlerin sorumlu tutulmasını sağlamak da önemlidir” diyordu.

Irak Kürdistan Bölge Parlamentosu da 3 Ağustos 2019 yılında, 3 Ağustos’u “Êzidî Soykırımı Günü” olarak kabul etti.

Parlamento Başkanlığı’na sunulan ve 3 Ağustos’un “Êzidî Soykırım Günü” olarak tanınmasını öngören ve oylamaya sunulan tasarı, Parlamento 87 evet oy ile onaylandı.

Almanya 2023’te “soykırım” dedi

Almanya Federal Meclisi ise 19 Ocak 2023 tarihinde, IŞİD’in 2014 yılında Êzidilere yönelik işlediği suçların “soykırım” olarak tanınmasını öngören teklifi oy birliği ile kabul etti. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, kararı sosyal medya hesabından paylaştığı Kürtçe mesajlarla duyurdu: “Dünyadaki herhangi bir meclisin alacağı herhangi bir kararın acılarını dindiremeyeceğini biliyoruz. Ama bu kararın bir fark yaratacağına inanıyorum: Bu, acılarını dindirme yolunda olduğu kadar hayatta kalanlar için adalet sağlama yolunda da önemli bir adım. Ülkemiz şu anda dünyanın en büyük Êzidi diasporası durumunda. Bugünkü oylama onların yorulmak bilmez çabaları sayesinde.”

Belçika Parlamentosu, Dış İşleri Komisyonu tarafından sunulan Êzidî Soykırımına dair karar tasarısını da 14 Temmuz 2021 yılında onayladı.

Şengal 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi

Tasarı, Parlamentodaki 150 milletvekilinden 139’unun “Evet” oyu ile kabul edildi. Hiç bir milletvekili tasarıya karşı çıkmazken 2 oy da geçersiz sayıldı.

Strasbourg’da bulunan Avrupa Parlamentosu, kararında, Irak ve Suriye’de Hıristiyanlar, Êzîdîler ve diğer dini ve etnik azınlıklara karşı bir soykırım yapıldığını kabul etti.

Lüksemburg Parlamentosu IŞİD’in Êzidilere uyguladığı katliamı soykırım olarak tanıyan başka bir ülke oldu. Bu ülke Parlamentosunda, 9 Kasım 2022 yılında oy birliği ile Êzidi soykırımını resmen tanıyan yasa tasarısı kabul edildi.

Yine İngiltere Parlamentosu da Ağustos 2023 tarihinde aldığı kararla ile 2014 yılında gerçekleşen İŞİD saldırılarını soykırım olarak adlandırdı.

İsviçre Ulusal Konsey’i de 2024’ün son ayında, 61 hayır oyuna karşı 105 evet oyu ile IŞİD’in Êzidî Kürtlere karşı işlediği suçları soykırım olarak kabul etti.

Ayrıca ABD, Fransa, Kanada, Avustralya, İskoçya, Portekiz, ve Hollanda ile Avrupa Birliği (AB), Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler (BM) Êzidi soykırımını tanıyan ülke ve kuruluşlar arasında bulunuyor.

Êzidîlerin siyasi iltica başvuruları red ediliyor

AB ülkelerinin büyük çoğunluğu Êzidî soykırımını kabul eden kararlar alırken, öte yandan bu soykırıma maruz kalıp İŞİD’ten kaçan ve Avrupa’ya sığınınan Êzidîlerin siyasi iltica başvurularını ya sürüncemede bırakıyor veya red ederek onları deport ediyor.

Musul 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi

Bunlardan biri olan 27 yaşındaki John Saidi Fars Silo isimli genç, Almanya tarafından 2023 yılında deport edildi. Silo 2012 tarihinden beri Almanya’da sığınma başvurunda bulunmuştu. Deport edildikten sonra, 28 Ağustos 2023 tarihinde Kürdistan Bölgesi’nin başkenti olan Erbil’de ölü bulundu.

Kuzey Ren-Vestfalya, Thüringen, Aşağı Saksonya ve Schleswig-Holstein dahil olmak üzere bazı federal eyaletler 2023 ve 2024 yıllarında Êzidîler için geçici sınır dışı yasağı getirdi. Ancak bu yasaklar sadece sınırlı bir süre için uzatılmıştı ve o zamandan beri süresi doldu.

Almanya’da 2023 yılında Irak’tan gelen Êzidî sığınmacıların sadece yüzde 53 ‘üne koruma statüsü verildi.

Almanya’nın Brandenburg eyaletinde yaşayan Êzidî bir aile ise, Potsdam İdare Mahkemesi’nin sınır dışı edilmelerini durdurmasına rağmen 2025 yılında sınır dışı edilmişti. Êzidî nüfusunun büyük bir çoğunluğu Almanya’da yaşamak ile birlikte Almanya’da iltica başvurularında Iraklı olarak geçtikleri için ne kadarının deport edildiği resmi olarak doğrulanamıyor.

Kürdistan Bölgesi Hükümeti’ne bağlı Göç ve Göçmenler ile Krizlere Müdahale Dairesi, sadece 2025 yılında büyük çoğunluğu Êzidî olan 20 bin Iraklı’nın Almanya tarafından sınır dışı edileceğini açıklamıştı.

Êzidîlerin 73. Fermanı ve Colani

Uğradıkları katliamın soykırım olduğunu kabul etmesine rağmen kendilerine sığınma başvurusunda bulunan Êzidîlerin başvurularını sürüncemede bırakan Almanya devleti ve hükümeti, bugünlerde Êzidîlere yönelik başka bir tarihde gerçekleşen iki büyük saldırının sorumlusu olarak görülen eski adıyla Colani, şimdiki adıyla Şara’yı resmi törenle ağırladı.

19 Ocak’ta gerçekleştirilmesi planlanan ve 30 Mart’ta gerçekleşen ziyaretler öncesinde Êzidîler başta olmak üzere o dönem Ortadoğu’da etkili olan El Kaide, IŞİD, El Nursa gibi örgütlerin katliamına maruz kalan topluluklar, Şara hakkında hem suç duyurularında bulundular hem de çeşitli protesto gösterileri organize ettiler.

İlk ziyaret öncesinde Kürt-Alman avukat Necdal Disli Karlsruhe’de Almanya Federal Başsavcılığı’na bir dilekçe ile başvurarak Şara hakkında suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, Şara’nın soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları dahil olmak üzere uluslararası ceza hukukunu ihlal ettiği yönünde güçlü şüpheler bulunduğu belirtildi.

Suç duyurusu için sunulan dilekçe

30 Mart’ta gerçekleşen ziyaret için de yine Suriye İnsan Hakları Topluluğu (AHRS- Association for Human Rights in Syria), Karlsruhe’deki Federal Başsavcılığına başvurdu.

Başvuruya ilişkin yayımlanan açıklamada; “Alman hükümetinin, Birleşmiş Milletler’in güncel raporlarına göre ağır insan hakları ihlalleriyle
ilişkilendirilen bir kişinin resmi olarak ağırlaması tarafımızca kabul edilemez. Uluslararası Ceza Hukuku çerçevesinde yaptığımız başvuruda, Ahmed el-Şaraa’nın Suriye’de işlenen insanlığa karşı suçlardan doğrudan sorumlu olduğu yönündeki bulgulara yer verilmiştir. Bu nedenle, söz konusu kişinin Almanya’ya girişinde diplomatik temaslarda bulunması değil, gözaltına alınarak yargı sürecine tabi tutulması gerektiğini açıkça ifade ediyoruz” ifadelerine yer verildi.

Êzîdî sosyolog ve Spectrum House’un Genel Direktörü Azad Barış, 2007 yılında ve 2012 yılında Rojava’da Serê Kaniye bölgesinde yaşanan Êzidî katliamlarında sorumlusunun Colani olduğunu belirterek uluslararası mahkemede suç duyurusunda bulunacaklarını açıklamıştı.

Birleşme-bölünme kıskacında: Kuzey İrlanda

İrlanda Bağımsızlık Savaşı 1921’de sona erdi. Fakat adanın bölünmesi, birleşik bir İrlanda için mücadeleyi beraberinde getirdi. 20. yüzyılın sonunda gelen barışa ulaşmaksa kimse için kolay değildi.

Belfast’ta bulunan ve bölünmenin simgelerinden olan “Barış Duvarı”, Fotoğraf: Conciliation Resources
İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun kökleri

İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (Irish Republican Army – IRA), bir anda ortaya çıkmış bir örgüt değildir. Kökleri, 1858 yılında James Stephens tarafından kurulan İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği’ne (Irish Republican Brotherhood – IRB) kadar uzanmaktadır. IRB, seleflerinin başaramadığı bir şeyi gerçekleştirerek İrlanda siyaset sahnesinde kalıcı bir varlık tesis etmiştir. Yaygın olarak Fenianlar (Fenians) adıyla bilinen destekçileri, ağırlıklı olarak işçi sınıfı ve alt-orta sınıfta örgütlenerek tabanlarını oluşturmuştur. Örgütün temel amacı, İrlanda’daki İngiltere egemenliğine son vermek ve tam bağımsız bir İrlanda cumhuriyeti kurmaktı. Bu fikirler, cumhuriyetçilik olarak bilinen ideolojinin de temelini oluşturacaktı. “İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu” ismini ilk kullananlar, 1860’larda Britanya Kanada’sına baskınlar düzenleyen IRB’nin İrlandalı-Amerikalı müttefikleri olmuştu.

1916 Paskalya Ayaklanması

Bu özgürlük ve bağımsızlık hareketi için dönüm noktası ise 1916’da gerçekleşen Paskalya Ayaklanması’ydı (Easter Rising). Bir grup IRB lideri, 24 Nisan’da Dublin’de bir ayaklanma başlattı. Altı gün süren şiddetli sokak çatışmalarının ardından isyancı komutan Patrick Pearse teslim oldu. Aralarında sosyalist lider James Connolly ve Patrick Pearse’ın da bulunduğu 16 kişi idam edildi. Bu idam silsilesi, halktaki şaşkınlık hissini ayaklanmanın liderlerine duyulan kitlesel bir saygıya dönüştürdü. İsyanda doğrudan bir rol oynamayan Sinn Féin, bu yeni dönemin öncüsü haline geldi ve 1918 genel seçimlerinde 105 İrlanda koltuğunun 73’ünü kazandı.

Paskalya Ayaklanması, Fotoğraf: People’s World

Sinn Féin milletvekillerinin İrlanda’nın bağımsızlığını ilan etmek üzere Dublin’de toplandığı gün olan 21 Ocak 1919’da bir grup İrlandalı gönüllü, Tipperary’de Kraliyet İrlanda Polis Teşkilatı’na (Royal Irish Constabulary) saldırdı. Sonrasında İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu adıyla bilinecek bu gönüllüler, Bağımsızlık Savaşı’nı başlatmış oldular. Uygulanan gerilla savaşı yönteminin başarısı, kırsal kesimin büyük bir bölümünü İngiltere yönetiminden kopararak Birleşik Krallık’ı çok şiddetli misillemelere zorladı.

İrlanda Özgür Devleti

Bağımsızlık Savaşı, 1921 İngiltere-İrlanda Antlaşması (Anglo-Irish Treaty) ile sona erdi. Antlaşma ile ortaya çıkan sonuç, cumhuriyetçiler için tatmin edici olmaktan uzaktı. İrlanda Özgür Devleti’ne (Irish Free State) dominyon statüsü verilmiş ve devlet, İngiliz Kraliyeti’ne tabi kalmaya devam etmişti. Fakat daha dikkat çekici olan ise adanın bölünmüş olmasıydı. Kuzey İrlanda’ya tahsis edilen altı county (idari bölge), herhangi bir demokratik temele dayanarak değil, Birlikçilerin (Unionists) yönetebilecekleri en büyük toprak parçası olduğu için seçilmişti. Buna rağmen, altı bölgeden ikisinde cumhuriyetçiler çoğunluktaydı. Antlaşma, cumhuriyetçi hareketi böldü ve İrlanda’yı 1922-23 yıllarında, Antlaşma karşıtı IRA’nın yenilgiye uğradığı bir iç savaşa sürükledi. Birleşik Krallık ve İrlanda Devleti arasındaki sınır, varlığını korudu. Yenilgi karşısında IRA silah bıraktı.

Bu günlerden İkinci Dünya Savaşına kadarki süreçte IRA, marjinal bir güç olarak kaldı ve hem İrlanda Devleti’ni hem de Kuzey İrlanda’yı tanımama tutumunu sürdürürdü. Bu düzeni değiştirebilecek bir kitle hareketi inşa etmeyi ise başaramadı. Kuzey İrlanda’daki İngiltere askeri hedeflerine karşı başlatılan 1956-62 Sınır Harekâtı başarısızlıkla sonuçlandı. 1962 yılına gelindiğinde örgüt, zayıflamış durumdaydı.

Bu başarısızlık ise uzun ömürlü olmayacaktı. IRA’nın yeni kurmay başkanı Cathal Goulding, hareketi sosyalist ve siyasi bir temele taşıdı. Cumhuriyetçi aktivistler, Kuzey İrlanda’daki Katolik azınlık için eşitlik talep eden sivil haklar kampanyasının merkezinde yer almaya başladılar. Bu hareket kapsamında yürüyüşler 1968 ve 1969 yıllarında polis şiddeti ve sadakatçi (loyalist) saldırılarla karşılaştığında Kuzey İrlanda toplumsal bir krize sürüklendi. Katoliklerin çoğunlukta olduğu bölgelerde isyanlar patlak verdi. Belfast’ta yüzlerce aile, evleri yakılarak yurtlarından edildi. Londra, bölgeye İngiltere Ordusu’nu gönderdi. Başlangıçta Katolikler tarafından koruyucu bir güç olarak görülmelerine karşın ordunun düzeni sağlamak için Katoliklere karşı gerçekleştirdiği saldırgan eylemler, bu düşüncenin hızlıca yok olmasına sebebiyet verdi ve ayrımı daha da derinleştirdi.

Geçici IRA

Geçici IRA (Provisional IRA), 1969’da Goulding’in örgütün askeri kapasitesini zayıflatmak ve Katolikleri savunmasız bırakmakla suçlanması üzerine kuruldu. Yayımlanan ilk kamuoyu bildirgesi, “otuz iki bölgeden oluşan İrlanda Cumhuriyeti”ne olan bağlılıklarını vurguluyordu. Sınırın, İrlanda’nın demokratik iradesi olmaksızın İngiltere tarafından dayatıldığını ve ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyorlardı.

Görselde “IRA’ya katıl” yazıyor, Fotoğraf: Belfast Newsletter

Örgüt kendini öncelikle Katolik toplulukların savunucusu olarak konumlandırmaktaydı. Ancak bu savunmacı çerçeve kısa sürede dönüşüme uğradı. Geçici IRA, devletin iradesini kırarak on yıllar boyunca sürdürülebilir bir baskı uygulamak amacıyla geleneksel IRA’nın toprakla sınırlı gerilla savaşı anlayışından koptu ve Uzun Savaş Doktrini adı verilen daha sistematik ve uzun soluklu bir strateji benimsedi. Bu amaçla hücresel bir yapıya geçildi ve örgüt daha küçük ama disiplinli bir hale geldi.

Örgütün sosyal tabanı ağırlıklı olarak Kuzey İrlanda’nın işçi sınıfı Katolik mahallelerindeydi. Sinn Féin’in önde gelen ismi Gerry Adams (IRA ile herhangi bir operasyonel bağı olduğunu her zaman reddetmiştir), bu dönemde cumhuriyetçi hareketin siyasi dönüşümünde kilit bir figür olarak öne çıktı.

Kanlı Pazar

Troubles’ın dönüm noktalarından biri 30 Ocak 1972 Pazar günüydü. O gün Derry’de, internment (tutuklama kararnamesi) adı verilen ve orduya şüpheli kişileri yargılama olmaksızın tutuklama yetkisi veren uygulamayı protesto etmek amacıyla barışçıl bir yürüyüş düzenlendi. İngiltere 1. Paraşüt Taburu askerleri, göstericilerin üzerine ateş açarak 13 kişiyi katletti. Yaralılardan biri ise sonraki gün hayatını kaybetti ve toplam ölü sayısı on dörde ulaştı. Katledilen 14 kişinin hepsi sivildi ve büyük çoğunluğu gençti.

İngiltere ordusunun kendi resmi belgeleri bu olayı, Troubles boyunca meydana gelen iki büyük hatadan biri olarak kaydetti. Bu katliam, IRA’ya o güne kadar hayal bile edemeyeceği bir taban kazandırdı. Barışçıl bir gösteriye katılmanın ölümle cezalandırılabileceğine şahitlik eden Kuzey İrlanda’nın Katolik nüfusu, artık silahlı mücadelenin kaçınılmaz olduğunu görmeye başladı. Kanlı Pazar’ın ardından hazırlanan Widgery Raporu ise kurbanları suçlayan ifadeler barındırarak öfkeyi daha da artırdı. 2010 yılında Lord Saville’in yeniden soruşturma raporu ve dönemin Başbakanı David Cameron’ın özrüyle katliamın boyutu resmi makamlarca da kabul edildi.

Kanlı Pazar, Fotoğraf: Sky News

Kanlı Pazar’dan birkaç ay önce hayata geçirilen Demetrius Operasyonu da benzer bir etki yarattı. Ağustos 1971’de İngiltere ordusu, büyük ölçüde güncel olmayan ve yanlış istihbarat bilgilerine dayanarak yüzlerce kişiyi gözaltına alıp tutukladı. Tutukluların önemli bir kısmının IRA ile ilgisi yoktu.

Artık güvenlik güçlerinin IRA’ya yönelik bir saldırısı, Katoliklerin bütününe yapılmış bir saldırı olarak görülüyordu. İrlandalı politikacı Eamonn McCann’ın ifadesiyle IRA, artık toplumun “etinden ve kanından” geliyordu. Operasyonun ardından 26 bin hanenin katıldığı kira ve vergi grevi başladı. Derry ve Belfast’ın Katolik mahallelerinde barikatlar yeniden kuruldu. Devlet otoritesi buralarda fiilen çöktü.

Savaş ve siyaset

Bu dönemde Kuzey İrlanda’da milliyetçi siyaset de derin bir gerilim içindeydi. Ilımlı milliyetçi parti SDLP (Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi), şiddeti reddediyor ama Stormont’u (Kuzey İrlanda Parlamentosu) boykot ederek baskı uygulamaya çalışıyordu. IRA ise siyaset yerine tamamen silahlı mücadeleyi öne çıkarmaktaydı.

Mart 1972’de Stormont’un askıya alınması ve Londra’dan doğrudan yönetim ilan edilmesi, Kuzey İrlanda siyasetinde yeni bir sayfa açtı. Yarım asırlık kesintisiz Birlikçi iktidar sona ermişti. Ancak bu, cumhuriyetçiler için olumlu bir anlama gelmiyordu. Aksine; Londra’nın Kuzey İrlanda’da demokrasiyi askıya alması, çatışmaları çok daha uzun soluklu hale getirecekti.

Bobby Sands ve açlık grevleri

1976’da İngiltere hükümeti, cumhuriyetçi mahkûmların siyasi statüsünü kaldırarak onlara sıradan mahkûmlar olarak muamele etmeye başladı. Buna karşı çıkan mahkûmlar ise önce battaniye protestosuna ve ardından kir protestosuna başladı. Bu protestoların yıllarca sürmesine karşın İngiltere hükümeti taviz vermedi.

Belfast’ın kuzeyinde büyüyen Bobby Sands, henüz genç yaştayken cumhuriyetçi fikirlerle tanıştı ve IRA’ya katıldı. Sonrasındaysa silah bulundurmaktan hüküm giydi. H Tipi Maze Cezaevinde geçirdiği yıllar, onu cumhuriyetçi hareketin içinde şekillendirdi. Serbest bırakıldıktan sonra da faaliyetlerini sürdüren Sands, çok geçmeden bir kez daha tutuklandı.

Belfast’ta bir duvar resmi, Fotoğraf: Shared Future News

1 Mart 1981’de Sands, cezaevlerindeki kötü koşullara ve siyasi mahkûmların statülerinin kaldırılmasına karşı başlatılan açlık grevi eylemine katıldı. Plana göre diğer mahkumlar ona tek tek katılacak ve her ölüm azami siyasi etkide olacaktı. Bunun için mahkûmlar, belirli zaman aralıklarıyla açlık grevine başlıyordu.

Grevin ilk haftasında ise Kuzey İrlanda’nın Fermanagh-South Tyrone bölgesinin bağımsız cumhuriyetçi Milletvekili Frank Maguire’ın ölümü sonrasında Nisan ayında bir ara seçim düzenlenecekti. Sands, bu seçimde kamuoyu farkındalığını artırmak için adaylığını koydu ve seçimi az bir farkla kazanarak ülke tarihinin en genç milletvekili oldu. Sands’in seçimi kazanması, İngiltere hükümetine uluslararası arenada sert bir darbe vurdu. Hükümet, aylarca kamuoyunun greve kayıtsız kaldığını ileri sürmüştü, fakat seçim sonucu bu iddianın doğru olmadığını gösterdi.

Bobby Sands’ın cenaze töreni, Fotoğraf: Bobby Sands Trust

Dönemin Başbakanı Margaret Thatcher ve hükümeti ise tüm baskılara rağmen taviz vermemekte ısrar etti. IRA’lı mahkûmların talepleri kabul edilmedi, Sands milletvekili olmasına rağmen tahliye edilmedi. Tarihler 5 Mayıs 1981’i gösterdiğindeyse Bobby Sands, açlık grevinin 66. gününde hayata gözlerini yumdu. Sands’ın cenazesi, Kanlı Pazar’dan bu yana görülen en büyük cumhuriyetçi kalabalığı bir araya getirdi. 100 bini aşkın insan, Sands’ın cenazesi için sokakları doldurdu. Sands’ın ölümü üzerine dünya genelinden de tepkiler yükseldi. Sonraki haftalarda dokuz mahkûm daha açlık grevinde hayatını kaybetti.

Silah ve sandık

Açlık grevlerinin yarattığı siyasi ivme, Sinn Féin’i seçim arenasına çekti. Sands’ın ölümünden sonra aynı bölge için yapılan seçimi yine bir cumhuriyetçi olan Owen Carron kazandı. Sinn Féin’e yakın An Phoblacht gazetesinin bu zaferin ardından yayımladığı bildiriye göre parti artık “seçim arenasına kararlılıkla adım atacak” ve “milliyetçi halkın tartışmasız önderliğini kuracak”tı. Ancak bu, silahın bırakılacağı anlamına gelmiyordu. “silah ve sandık stratejisi” (Armalite and ballot box strategy) böylece resmileşti. Bu ikili strateji, İngiltereli yetkilileri ve ılımlı milliyetçileri de kaygıya sürükledi. SDLP lideri John Hume, Thatcher hükümetinin açlık grevi sürecindeki tutumunun demokratik süreci “neredeyse yok ettiğini” söylüyordu. İngiltere hükümeti ise Sinn Féin’in yükselişini İrlanda cumhuriyetçiliğinin siyasi bir aktöre dönüşmesinin habercisi olarak görüyor ve bunu durdurmak için yollar arıyordu.

Askeri çıkmaz ve siyaset

1980’lerin ortasına gelindiğinde ne IRA ne de Britanya Hükümeti birbirlerine üstünlük kuramamıştı. Her iki taraf da net bir askeri zafer kazanamayacağını anlamaktaydı. Bu çıkmazın tam ortasında ise Sinn Féin sessiz ama kayda değer bir dönüşüm geçiriyordu. Parti, açlık grevlerinin yarattığı enerjiyi de arkasına aldı ve 1983 genel seçimlerinde 100 bini aşkın seçmenin oyunu aldı.

Bu sonuç, sadece cumhuriyetçiler için değil, Londra ve Dublin için de sürprizdi. Stormont’un askıya alınmasının ardından bölgenin doğrudan yönetimi için kurulan Kuzey İrlanda Ofisi’nin belgelerinde, cumhuriyetçilerin sandıktan bu denli güçlü çıkması rahatsızlık verici olarak görülüyordu.

İngiltere-İrlanda Anlaşması

Kasım 1985’te Margaret Thatcher ve İrlanda Başbakanı Garret FitzGerald, İngiltere-İrlanda Anlaşmasını (Anglo-Irish Agreement) imzaladı. Thatcher’ın anlaşmayı imzalamasının başlıca nedeni güvenlikti. Dublin’in İngiltere istihbaratıyla iş birliği yapmasını, IRA şüphelilerini iade etmesini ve sınır ötesi operasyonlara destek vermesini istiyordu. FitzGerald da Kuzey İrlanda’daki Katolik azınlığının devlet kurumlarına duyduğu güvensizliği gidermek için reformlar yapılması gerektiğini savunuyordu. İki hükümetin de nihai hedefi ise radikal cumhuriyetçiliği marjinalleştirmekti.

Fotoğraf: The Independent

Anlaşma, İrlanda hükümetine Kuzey İrlanda’nın yönetiminde sınırlı da olsa bir danışmanlık rolü verdi. Kuzey İrlanda, İngiltere’nin iç meselesi olmaktan çıktı ve Dublin’in de söz hakkı tanındı. Fakat sonuç, her iki hükümet için de hayal kırıklığı oldu. Güvenlik konusunda beklenen iş birliği sağlanamadı, iade süreçlerinde aksaklıklar yaşandı, kapsamlı reformlar hayata geçirilemedi ve polis teşkilatında köklü bir değişim yapılamadı.

Hem cumhuriyetçiler hem de birlikçiler anlaşmayı kabul etmedi. Sinn Féin, anlaşmayı İngiltere emperyalizminin bölgedeki varlığını meşrulaştırmaya ve Katolikleri cumhuriyetçi fikirlerden koparmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirdi. Ancak kamuoyu önünde verilen bu tepkilere karşın kapalı kapılar ardında cumhuriyetçiler arasında ciddi bir tartışma başlamış, bazı üst düzey isimler anlaşmanın aslında bir ilerleme olduğunu belirtmişti.

Anlaşmanın yorumları

Bu anlaşmanın önemli maddelerinden birine göre İngiltere hükümeti, çoğunluğun talep etmesi halinde Kuzey İrlanda’nın İrlanda Cumhuriyeti’yle birleşmesinin önün açacağını taahhüt ediyordu. SDLP lideri John Hume bu maddeyi, İngiltere’nin Kuzey İrlanda üzerinde herhangi bir stratejik ya da ekonomik çıkarı olmadığının resmi bir ilanı olarak yorumladı. Bu yorum, IRA’nın temel argümanına doğrudan karşı çıkmaktaydı.

Anlaşmadan üç yıl sonra 1988’de, SDLP ile Sinn Féin arasında yedi ay süren doğrudan görüşmeler başladı. SDLP, İngiltere’nin tarafsızlığını kanıtlamak için anlaşmadaki maddeleri öne sürerken Sinn Féin, İngiltere’nin Kuzey İrlanda’daki stratejik ve ekonomik çıkarlarını ön plana almaktaydı ve sonuçta iki taraf da somut bir uzlaşı olmaksızın masadan kalktı.

Fotoğraf: X/@IrishUnity

Kuzey İrlanda Ofisi’nin başında bulunan Peter Brooke, 9 Kasım 1990’da yaptığı konuşmasında “İngiltere hükümetinin Kuzey İrlanda’da bencil bir stratejik ya da ekonomik çıkarı yoktur” cümlesini kullandı. Bu cümle ile SDLP’nin öne sürdüğü argümanlar, hükümet tarafından da dile getirildi. Brooke’un sözleri, cumhuriyetçiler arasındaki tartışmaları da alevlendirdi.

Hume-Adams diyaloğu ve Downing Street Bildirisi

Brooke’un konuşmasının ardından SDLP lideri John Hume ve Sinn Féin lideri Garry Adams, birebir görüşmelere başladı. İkilinin amacı, hem iki hükümetin de onaylayacağı hem de cumhuriyetçilerin kabul edebileceği bir metin oluşturmaktı. 1992’de hazırlanan taslakta İrlanda halkının kendi kaderini tayin hakkı kabul ediliyordu ancak bu hakkın kullanımı, “Kuzey İrlanda halkının rızasına” bağlanıyordu. Yani Protestan çoğunluk, anayasal değişim için bir aktör olarak tanınıyordu. Sinn Féin’in onayladığı bu taslak, cumhuriyetçi hareketin köklü bir ideolojik değişimin eşiğinde olduğunu göstermekteydi. Adams’ın IRA liderliğine de bu metni onaylattığı iddia ediliyordu.

Aralık 1993’te yayımlanan Downing Street Bildirisi, kanlı bir sürecin ürünüydü. Ekim ayında IRA’nın Belfast’taki bir balıkçı dükkanına yerleştirdiği bomba erken patladı. Sadakatçi silahlı grup UDA (Ulster Savunma Birliği) liderliğini hedef alan saldırı, dokuz Protestan sivilin ölümüne yol açtı. Bunun üzerine Sadakatçi silahlı gruplar iki hafta içinde on dört kişiyi katletti. Bu kaos ortamında iki hükümet yoğun bir diplomatik trafiğe girişti ve İngiltere Başbakanı John Major ile İrlanda Başbakanı Albert Reynolds tarafından bildiri imzalandı.

John Major ve Albert Reynolds, Fotoğraf: BBC

Bildiri, Hume ve Adams arasındaki görüşmeler sonucunda ortaya çıkan metinden beslenmişti. Ancak, cumhuriyetçiler açısından kritik bir fark vardı. Hume-Adams taslağında İngiltere hükümetinin, İrlanda’nın birleşmesi yönünde tüm etkisini ve enerjisini kullanacağı taahhüdü yer alıyordu. Downing Street Bildirisi’nde ise bu maddeye yer verilmedi. Temel anayasal güvenceler de olduğu gibi kaldı. Yani Kuzey İrlanda’nın statüsü yalnızca bölge halkının çoğunluğunun onayıyla değişebilirdi.

O dönem Kuzey İrlanda Ofisi’nin başında bulunan Bakan Michael Ancram bildiriyi, “Yeşil bir dilde yazılmış oldukça turuncu bir belge” olarak nitelendirdi. Yani dil milliyetçiydi ama öz birlikçiydi. Bildiri, birlikçi çoğunluğun veto hakkını pekiştirirken cumhuriyetçi söylemleri kullanıyordu.

Balıkçı dükkanında patlayan bomba, cumhuriyetçileri ve Sinn Féin’i siyasi olarak köşeye sıkıştırmıştı. Üstelik pan-milliyetçi ittifakın ortağı olan Fianna Fáil ve SDLP bu bildiriyi kabul etmişken bildiriyi toptan reddetmek, hareketin son yıllarda inşa ettiği tüm siyasi altyapıyı yerle bir etmek anlamına geliyordu. Ancak öte yandan bunu görmezden gelmek de ideolojik bir tavizdi.

Adams ise İngiltere Başbakanı Major ile İrlanda Başbakanı Reynolds’ın bildiriyi kendi seçmen tabanlarına farklı biçimlerde sunduğunu iddia ederek bir açıklama talep etti. Adams’ın bu manevrası, IRA’yı ateşkese hazırlamak için zaman kazanma girişimiydi. Bu zaman diliminde Adams ABD’ye gitti. Orada gördüğü ilgi ve yarattığı etki, Adams’a bir ateşkesin cumhuriyetçi harekete ne kadar geniş bir uluslararası alan açabileceğini de gösterdi. Cumhuriyetçiler, Downing Street Bildirisi’ne rıza göstererek aslında pek çok şeyi kabul etmişlerdi.

Geleneksel bir açıdan bakılırsa bu bildiri, IRA’nın yıllardır savaştığı şeylerle örtüşmüyor gibi görünmekteydi. Birleşmenin Kuzey İrlanda’daki çoğunluğun onayına bağlanması, bölünmenin belirsiz bir süre daha devam edeceği anlamına geliyordu. Dünden bugüne gelindiğinde ortadaki fark ise artık Londra’nın, “bencil bir çıkarı olmadığını” söylemesiydi. Söylem renk değiştirse de sınırlar hâlâ olduğu gibi duruyordu.

İlk ateşkes ve bozuluşu

Downing Street Bildirisi’nin yayımlanmasından sekiz ay sonra, 31 Ağustos 1994’te IRA tam ve kapsamlı bir ateşkes ilan etti. Ekim 1994’te sadakatçi silahlı gruplar da ateşkese katıldı. Kuzey İrlanda’da 1969’dan bu yana ilk kez gerçek anlamda silahlar sustu.

Ama bu suskunluk tarafların beklentilerinin farklılığı nedeniyle uzun sürmedi. İngiltere hükümeti müzakerelere Sinn Féin’in katılabilmesi için önce silah bırakılmasını şart koştu. Adams ise bu şartı reddetti. Hükümet tarafından ateşkesten sonra Sinn Féin’in müzakere masasına davet edileceği ima edilmişti ancak silah bırakma, bir ön koşul olarak hiç gündeme gelmemişti.

Canary Wharf saldırısı, Fotoğraf: The Irish Times

Ocak 1996’da ABD arabulucusu George Mitchell bu konuda bir rapor hazırladı ve silah bırakmanın müzakerelerle eş zamanlı gerçekleşmesini önerdi. Ancak İngiltere hükümeti bunu kabul etmedi. Önce Kuzey İrlanda’da seçimle bir meclisin oluşturulmasını ve bunun sonrasında müzakerelere devam edilmesini talep etti. Cumhuriyetçiler ise bir parlamento seçimi yapılırsa mecliste birlikçilerin çoğunlukta olacağını, bunun da Sinn Féin’i müzakere masasından uzak tutmanın yeni bir yöntemi olduğunu düşündü. 9 Şubat 1996’da Londra’nın Canary Wharf bölgesinde gerçekleşen ve 2 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan bombalı saldırı, bu ateşkesi sona erdirdi. IRA’nın açıklamasına göre İngiltere Başbakanı Major, tarihi fırsatı değerlendirememişti.

1997 genel seçimleri

Canary Wharf sonrası dönemde her iki tarafta da belirsizlik hakimdi. IRA, İngiltere’de bombalı eylemlerini sürdürürken Kuzey İrlanda’da ise görece sessiz kaldı. IRA, süreci tamamen terk etmek istemiyor ve bunun için baskıyı sürdürüyordu.

Mayıs 1997’deki genel seçim, her şeyi değiştirdi. Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi (Labour Party), iktidara geldi. Blair’ın Kuzey İrlanda meselesine yaklaşımı Major’dan daha farklıydı ve silahlar bırakılmadan da Sinn Féin’in müzakere masasına oturabileceğini düşünüyordu. Blair göreve başlarken Kuzey İrlanda meselesini hükümetin en öncelikli konularından biri olarak belirlemişti. Aynı dönemde Dublin’de Bertie Ahern liderliğindeki Fianna Fáil iktidara geldi.

Fotoğraf: The Independent

Temmuz 1997’de IRA ikinci ateşkesini ilan etti. Bu kez ateşkes farklı bir zemine oturmuştu. IRA içerisinde hâlâ muhalif sesler vardı ama Adams ve yakın çevresi, cumhuriyetçileri büyük ölçüde kendi çizgisinde tutmayı başarmıştı. Sinn Féin, ABD’li arabulucu George Mitchell’ın hazırladığı ilkeleri kabul ederek müzakere masasına oturdu.

Müzakereler

Eylül 1997’den itibaren Stormont’ta çok partili müzakereler başladı. Süreç hiçbir zaman stabil bir çizgide ilerlemedi. DUP (Demokratik Birlik Partisi), Sinn Féin’in masada bulunmasını protesto ederek müzakerelerden çekildi. UUP (Ulster Birlikçi Partisi) lideri David Trimble ise masada kaldı ama Sinn Féin ile doğrudan görüşmeyi reddetti. Sadakatçi silahlı grupların siyasi temsilcileri ise esneklik göstererek sürecin içerisinde kaldı.

Bu dönemde müzakereleri tehdit eden kritik anlar yaşandı. Sadakatçi komutan Billy Wright’ın Aralık 1997’de Maze Cezaevinde INLA (İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu) militanları tarafından öldürülmesi, sadakatçilerin saldırılarını tetikledi. UDP (Ulster Demokratik Partisi) ve Sinn Féin kısa süreli olarak müzakere masasından uzak kaldı. Mart 1998’de her iki parti de müzakerelere geri döndü.

Arabulucu George Mitchell, 9 Nisan 1998’i anlaşma için son tarih olarak belirledi. Son haftalarda müzakereler kesintisiz sürdürüldü. UUP’nin masadan kalkacağına dair söylentiler ise yayılmaktaydı. Aynı söylentiler Sinn Féin için de dile getiriliyordu. Blair ve Ahern bizzat Stormont’a gelerek temaslarda bulundu. Tarihler 10 Nisan 1998 cumayı gösterdiğinde ise anlaşmaya varıldığı açıklandı ve Hayırlı Cuma Anlaşması (Good Friday Agreement), bir diğer ismiyle Belfast Anlaşması, imzalandı.

Hayırlı Cuma Anlaşması

SDLP, güç paylaşımı konusunda istediğinin büyük bölümünü aldı. UUP, sınır ötesi kurumların kapsamını sınırlandırma konusunda istediğini büyük ölçüde elde etti. Sinn Féin ise iki önemli konuda kazanım sağladı. Bunların ilki, silah bırakmanın hükümete girmeden önce bir ön koşul olmaktan çıkması; diğeri ise IRA mahkumlarının iki yıl içinde serbest bırakılmasının yolunun açılmasıydı. Anlaşmanın üç temel yapısı, Kuzey İrlanda içi güç paylaşımına dayalı yeni bir yerel meclis, Kuzey ile Güney arasında Kuzey-Güney Bakanlık Konseyi ve İrlanda ile İngiltere arasında İngiltere-İrlanda Konseyi idi.

Hayırlı Cuma Anlaşması, Fotoğraf: Socialist Voice

Adams, Sinn Féin’in Mayıs 1998’deki Ard Fheis toplantısında anlaşmayı nihai çözüm olmaktan ziyade “barış yolundaki bir başka durak” olarak sundu:

“İngiltere yönetimi bitmedi. Bölünmüşlük de bitmedi. Bu yüzden mücadelemiz sürüyor.”

Yıllarca cezaevinde kalan ve anlaşma kapsamında özgürlüğüne kavuşan 4 IRA üyesi, konuşma sonrası sahneye çıktı ve dakikalarca alkışlandı. Bu, varılan anlaşmayla birlikte yoldaşlarının evlerine döneceğini IRA üyelerine hatırlatmak için yapıldı.

Mayıs 1998’de Hayırlı Cuma Anlaşması üzerine yapılan referandum sonucunda Güney İrlanda’nın %94’ü, Kuzey İrlanda’nın ise %71’i anlaşmayı destekledi. Milliyetçiler arasında destek %96 civarındayken Protestanların %52’si anlaşmaya evet demişti.

“Yenilmemiş ordu”

IRA’nın yıllar süren bu mücadeleyle ilgili değerlendirmesinde öne çıkan söylem “yenilmemiş ordu”ydu. Cumhuriyetçi liderlik; ateşkesi bir teslim oluş olarak değil, aksine taktik bir dönüşüm olarak görüyordu. Bu söylem; hareketi bir arada tutmak, yeni bir bölünmeyi önlemek ve tabanı ikna etmek için zorunlu görülmüştü.

IRA’nın birincil stratejik hedefi, yani İrlanda’nın birleşmesi ve İngiltere’nin bölgeden çekilmesi, gerçekleşmemişti. Kuzey İrlanda İngiltere egemenliği altında kalmaya devam edecekti. Ama öte yandan Kuzey İrlanda, artık 1969’daki Kuzey İrlanda değildi. Ayrımcılığı meşrulaştıran hukuki yapılar kaldırılacaktı. Cumhuriyetçiler güç paylaşımı çerçevesinde hükümetin içinde yer alacak, mahkumlar serbest bırakılacaktı. Önemli görülen ise anlaşmanın Kuzey İrlanda’nın statüsünü ucu açık olarak bırakmasıydı. Eğer çoğunluk isterse birleşme mümkün olacaktı.

En büyük gerçeklik ise silahların susmuş, savaşın bitmiş olmasıydı.

Kaynaklar:

  • Finn, D. (2019). One Man’s Terrorist: A Political History of the IRA. Verso.
  • McLoughlin, P.J. (2014). The first major step in the peace process? Irish Political Studies, 29(1), 116–133.
  • Ingraham, J. (1998). The Irish Peace Process. CAIN Web Service, Ulster University.

İran savaşında bir ay: Kaybedeni, kazanmayanı…


Birinci ayını dolduran İran’a yönelik ABD-İsrail saldırıları ile birlikte İran, Irak savaşının ardından ilk defa savaşı kendi topraklarında karşıladı.

Foto: Rojava’ya düşen bir İran füzesi / Sosyal medya

ABD ve İsrail’in İran’a karşı 28 Şubat 2026 tarihinde başlattığı saldırı, birinci ayını doldurdu. Saldırılarda resmi açıklamalara göre İran’da ölü sayısı 2 bini aştı. Savaşta en büyük sivil kayıplarının olduğu bir diğer yer ise Lübnan oldu. İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasıyla birlikte, Lübnan’a saldırılarının kapasitesi de arttı. Bunun sonucunda bin yüz kişinin yaşamını yitirdiği, bir milyon 200 bin Lübnanlı’nın da yerinden edildiği belirtiliyor. İsrail’in açıklamalarına göre saldırılarda şimdiye kadar 30’a yakın İsrailli, 15 de Amerikan askeri hayatını kaybetti. Savaşın yarattığı yıkım ile birlikte bir diğer darbeyi ise ekonomi aldı. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması ile birlikte petrol varil fiyatları 70 dolar bandını aşıp 100 doları geçti. Bu durum başta Avrupa olmak üzere bir çok yerde benzin ve mazot fiyatlarında yüzde 20-30’luk artışların yaşanmasına yol açtı.

İsrail, daha sonra ABD’nin de katıldığı bir saldırı dalgasını 13 Haziran 2025’te gerçekleştirmiş. 12 gün süren bu ilk saldırı günlerinde, aralarında İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, Devrim Muhafızları Komutanı Hüseyin Selami, Hatam el-Anbiya Karargahı’nın komutanı Gülam Ali Reşid, Gülam Ali Reşid’in yerine atanan general Ali Şadmani, Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Amir Ali Hacızade ve Devrim Muhafızları istihbarat birimi direktörü Muhammed Kazimi’nin de bulunduğu çok sayıda isim yaşamını yitirmişti. Bir ayı geride bırakan ve halen devam eden İran’a yönelik saldırılarda ise İran için bilanço çok daha ağır oldu.

Savaş öncesi protestolar

28 Şubat’tan iki ay önce, İran son yılların en büyük protestolarına tanık oluyordu. 28 Aralık 2025 yılında Tahran Kapalı Çarşısı’nda ekonomik kriz ve İran riyalinin çöküşü nedeniyle başlayan protestolar, 2022 yılındaki “Jin Jiyan Azadî” olarak adlandırılan eylemlerin ardından, ülkedeki en kalabalık gösterileri olarak nitelendiriliyor. Tahran’da başlayan ve kısa sürede İran’ın bir çok bölgesine yayılan ve rejim karşıtı protestolara dönüşen kitlesel eylemlere İran çok sert karşılık verdi. ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), İran içindeki aktivist ağından doğrulanmış bilgilere dayanarak en az 6 binin üzerinde sivilin öldürüldüğünü açıklarken, Time dergisi, İran Sağlık Bakanlığı’ndan iki üst düzey yetkiliye dayandırdığı haberinde, ülke genelindeki sokak çatışmalarında en az 30 bin kişinin öldürüldüğünü yazdı. The Guardian da benzer bir rakam paylaşırken bu rakamın çok üstünde kişinin kaybolduğunu veya tutuklandığını yazdı. 15-16 Ocak 2026 tarihlerinde protestoları büyük ölçüde bastıran Tahran yönetimi, protestolara katılanları ise tutuklamaya devam etti. Tahran, bu süre zarfında içeride bu tarz bir bastırma harekatını gerçekleştiriyorken, gerek ABD gerekse AB üyesi ülkelerin ciddi bir tepkisi ile karşılaşmadı. Bu süre zarfında ABD Başkanı Trump’ın “Protestoculara büyük yardım geliyor” açıklaması en dikkat çekici olanlarındandı. ABD ve İsrail’in yaptığı kimi açıklamalar ile protestoları bu ülkelerin kışkırttığı tezini savunan İran Rejimi, kendi kamuoyunu bu şekilde konsilide ederek protestoların din ve İslam’a karşı olduğunu açıklayarak oluşabilecek daha büyük protestoları kanlı biçimde bastıracağının sinyalini vermiş oluyordu.

Müzakereler ve savaşın başlaması

Bu arada ABD ve İran, müzakere süreci başlattı. Nisan 2025 tarihinde Umman’ın başkende Maskat’ta başlayıp İtalya ve Umman arasında gidip gelen bundan önceki müzakere sürecinin aynı yılın Haziran ayında İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırısıyla sona ermesinin ardından, 6 Şubat 2026’da yine Umman’ın başkente Maskat’ta Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi’nin ev sahipliğinde başladı. Müzakerelerde ABD tarafı, İran’dan uranyum zenginleştirme programını tamamen bitirmesini, elindeki zenginleştirilmiş uranyumu teslim etmesini, balistik füze programını sonlandırmasını ve bölgedeki vekil güçlere desteğini kesmesini talep ederken, İran ise uranyum zengileştirme programının nükleer silah amaçlı olmadığını belirterek bu taleplere karşı çıktı. 26 Şubat’ta Cenevre’de yapılan müzakere görüşmelerinin ardından 28 Şubat tarihinde başlayan ve halen süren saldırılarda İran Rejimi ciddi bir darbe aldı.

Savaş öncesi ABD-İsrail hazırlığı

28 Şubat’ta başlayan ABD ve İsrail saldırıları sonucu İran siyasi ve ekonomik olarak büyük bir darbe almış olsa dahi 47 yıllık rejimini şimdiye kadar korumayı başardı. İsrail ve ABD’nin bu saldırıları, hem Tahran yönetiminin yönetim kabiliyetini ortadan kaldırmayı hem de bölgede vekil güçler eliyle sürdürdüğü “Savaşı kendi topraklarında yapmama” stratejisini bitirmeyi hedefliyordu. İran’a yönelik saldırılar başlamadan önce Husilere yönelik saldırılar ile Suveyş kanalının güvenliği kısmen sağlanıp, İran’ın elindeki en büyük kozlardan biri alınmıştı. Lübnan’da Hizbullah’ın aldığı ağır darbeler, Suriye’de Beşar Esed yönetimin devrilmesi ve İran’ın Irak’ta Şii güçler üzerindeki etkisinin azalması ile savaşı kendi topraklarında ilk defa bu şekilde karşılayan Tahran rejimi için sonunun başlangıcı demek için henüz erken görünüyor.

Savaşın İnsani Bilançosu (1. Ay)
İran (Resmi Ölü Sayısı)2.000+
Lübnan (Hayatını Kaybeden)1.100+
Lübnan (Yerinden Edilen)1.2 Milyon
İran (Hasarlı Yerleşim)10.000

İran savaşı beklemiyor muydu?

28 Şubat tarihinde gerçekleşen saldırıda dini lider Ayetullah Hamaney ile birlikte bir çok üst düzey yetkili ismini saldırılarda kaybeden İran’ın aylardır beklenen bu saldırılara karşı ne kadar hazırlıksız olduğu da ortaya çıktı. İran, körfez ülkelerindeki ABD üslerine misilleme saldırısı yapmış olsa da geniş bir coğrafyaya yayılan bu savaşı zamana yayarak geçiştirmeye çalışıyor. Pentagon’a göre, İran’a yönelik yapılan ilk saldırı 2003 yılında Irak’a yapılan saldırıların iki katı ateş gücüne sahipti.

Savaşın ilk haftasında, İsrail’in düzenlediği ilk hava saldırılarında, İran’ın fiili devlet başkanı ve dünya genelindeki milyonlarca Şii Müslüman için en yüksek manevi otorite olan Ali Hamaney ile birlikte üst düzey general Abdolrahim Mousavi, İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) komutanı Mohammad Pakpour ve Hamaney’in danışmanı Ali Shamkhani de dahil olmak üzere birçok üst düzey yetkili öldürüldü.

Saldırılarının ilk şokunu üzerinden atan İran, bölgedeki İsrail ve ABD üslerine ayrıca Körfez’deki enerji ve askeri hedeflere yüzlerce füze ve insansız hava aracı ile saldırdı. Tahran ayrıca küresel petrol ticareti bakımından önemli bir geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı’nı fiili olarak kapattı.

Karşılıklı saldırılar ve Hizbullah’ın savaşa dahil olması

Savaşın sürdüğü ilk haftada ABD ve İsrail, İran’a günlük saldırılarına devam ederken, ABD, savaştaki ilk kayıplarının Kuveyt’in Port Shuaiba kentindeki bir üsse düzenlenen saldırıda altı askerin öldürülmesi olarak duyurdu. ABD ayrıca Kuveyt üzerinde üç ABD savaş uçağının yanlışlıkla “dost ateşi” sonucu düşürüldüğünü iddia ederken, İran tarafı ise uçakların kendileri tarafından düşürüldüğünü ileri sürdü. İran’a yönelik saldırıların başlamasından iki gün sonra Lübnan’da bulunan Hizbullah, İsrail’e roketler fırlatarak savaşa dahil olmuş oldu. Hizbullah bu saldırıların Hamaney’in öldürülmesine ve 2024 ateşkesini ihlal eden İsrail’in Lübnan’a yönelik günlük saldırılarına bir yanıt olduğunu söyledi. Bu durumun ardından İsrail, Lübnan’a yönelik hem ağır bir bombardıman ile karşılık verirken ayrıca kara harekatı başlattı.

Savaşın ilk haftasında Trump, askeri harekatın amacının İran halkına “özgürlük” yani rejimi değiştirmek olduğunu söylesede ABD yetkilileri daha sonra İran’ın askeri kapasitesini yok etmek hedefinde olduklarını açıkladı.

Savaşın ilk haftasında İran’da bin üçüzü aşkın insan hayatını kaybederken, en büyük tepkiyi ise tamamı çocuk olan Minab’a bulunan bir okula ABD tarafından düzenlenen saldırı nedeniyle oldu. Bu saldırıda 170’i aşkın çocuk yaşamını yitirirken ortaya çıkan görüntüler bütün dünyada tepki topladı.

Savaşın ilk haftasının sonunda, dünyanın en büyük havaalanlarından bazılarına ev sahipliği yapan bölge ülkelerinde, sivil havacılık faaliyetleri ciddi oranda durdu.

Enerji kaynaklarına saldırı ve Hürmüz Boğazı

Savaşın ikinci haftasında, Irak’ta ABD’ye ait bir askeri yakıt ikmal uçağı düşerken, uçakta bulunan altı mürettebat üyesinin tamamı hayatını kaybetti. İran destekli Iraklı Şii gruplar, uçağın düşürülmesini üstlenirken, ABD ordusu kazanın “düşman ateşi veya dost ateşi nedeniyle” olmadığını söyledi. ABD ve İsrail, İran’a yönelik saldırılarında ilk kez, Tahran’daki petrol depolama tesislerini hedef aldı. Saldırılanda hedef olan tesislerin alev alması ile Tahran semalarında devasa duman bulutları oluştu.

İsrail ise bir yandan İran’a yönelik saldırılarını sürdürürken, diğer yandan, Güney Lübnan’da başlattığı işgali derinleştirerek Beyrut’u ve Dahiye olarak bilinen güney banliyölerini bombaladı. Savaşın başlangıcında Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlayıp buradan geçen gemilere refakat edeceklerini açıklayan ABD Başkanı Trump, bunu gerçekleştiremeyeceklerini itiraf etti. İran bu sürede Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü pekiştirerek boğaz yakınlarında bir çok gemiyi hedef aldı. İran, Suudi Arabistan’a düzenlediği saldırıyla Körfez’deki saldırılarını yoğunlaştırdı ve iki kişiyi öldürdü.

Küresel Enerji Şoku
Varil Başına Petrol Fiyatı
70$ ➞ 110$+
Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla Avrupa akaryakıt fiyatlarında %30 artış yaşandı.

Petrol fiyatları tarihi zirveyi gördü

İran savaşın ikinci haftasında yeni dini lider olarak Hamaney’in oğlunu seçerken, ABD’nin taleplerine ise meydan okudu. Savaşın başlangıcından itibaren çelişkili açıklamalarını sürdüren Trump, savaşın yakında biteceğini açıklarken, İsrailli yetkililer ise savaşın bir sınırı olmadığını belirterek daha uzun vadeli süreceğini açıkladı. Savaşın en yoğun sürdüğü bölgelerden olan Lübnan’da ise Hizbullah lideri Naim Kasım, İsrail ile uzun sürecek bir çatışmaya hazır olduklarını açıkladı. Ancak bu dönemde İsrail’in zorunlu tahliye edilmesini istediği yerlerden ayrılan yaklaşık 8 yüz bin kişi yerinden edilirken yaşamını yitiren kişilerin sayısı ise 770’i aştı. İran, ABD ve İsrail saldırılarında yaklaşık 10.000 sivil yerleşim yerinin hasar gördüğünü açıkladı. 8 Mart’ta petrol fiyatları varil başına 110 doları aştıktan sonra hafta içinde tekrar 90 ile 100 dolar arasına düştü. Uluslararası Enerji Ajansı, küresel yakıt arzındaki aksaklıklara yanıt olarak 400 milyon varil ham petrolün piyasaya sürülmesini kabul etti.

İran içinde önemli suikastler

Savaşın 3. haftasında İsrail, İran içinde önemli suikastler gerçekleştirerek, İran’ın güvenlik şefi Ali Larijani ve Besic paramiliter gücü başkanı Gholamrıza Soleimani’yi öldürdü. İran’dan atılan füzeler İsrail hava savunma sistemini aşarak Dimona ve Arad şehirlerinde geniş çaplı hasarlara neden oldu. İsrail’in, Güney Pars doğalgaz sahasına saldırmasına ise İran, Katar’daki sıvılaştırılmış doğalgaz tesisi ile İsrail’e ait bir petrol rafinerisini hedef alarak cevap verdi. ABD bölgedeki askeri varlığını arttırma kararı alarak 10 bin adet insan hava aracı konuşlandırdığını açıkladı. İran’daki doğal gaz tesislerine yapılan İsrail saldırılarının devam etmemesini isteyen Trump, bu konuda İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüştüğünü açıkladı. Savaşa ilişkin ilk müzakere girişimleri de ikinci haftada geldi. İran, savaşı sona erdirmek için şartlarını ortaya koydu; bunlar arasında saldırıların tekrarlanmayacağına dair güvence, zararların tazmini yer alıyordu. Savaşın henüz ikinci haftasında ABD’de üst düzey bir istifa geldi. ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent, İran’ın ABD için yakın bir tehdit oluşturmadığını belirtti. Süren savaşın ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiğini kaydederek istifa etti.

Lübnan: Bütün savaşların hedefi

İran Kızılayı, savaşta 204’ü çocuk olmak üzere toplam ölü sayısının bin 444’ü aştığını açıklarken, Lübnan’da ise İsrail saldırılarında ölü sayısı bini geçti ve yerinden edilenlerin sayısı bir milyonu aştı. 14 günlük süre içinde İran’ın bölge ülkelerinin enerji kaynaklarına yaptığı saldırılar küresel piyasayı da etkilemeye devam etti. Katar Energy’nin açıklamasına göre, İran saldırıları Katar’ın sıvılaştırılmış doğal gaz ihracat kapasitesinin yüzde 17’isini devre bıraktı. Bu durum başta Avrupa olmak üzere Asya’daki enerji piyasaları üzerinde olumsuz etki yarattı.

Savaşın dördüncü haftasında ABD, çatışmaların başlamasından bu yana ilk kez İran’la diplomatik temas kurduğunu açıkladı. Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı 48 saat içinde tamamen yeniden açmaması halinde İran’ın enerji santrallerini “yok edeceğini” söylemişti, ancak daha sonra bu süreyi önce beş gün, ardından da 10 gün daha uzattı. Trump çelişkili açıklamalarına devam ederken İran’ın ateşkes istediğini belirtti, ancak İranlı yetkililer Trump’un kendi kendine müzakere ettiğini belirterek iddiaları red etti.

Şimdiye kadar çatışmaların dışında kalan Yemen’deki Hussiler ise Kızıldeniz’in İran’a karşı saldırılar düzenlemek için kullanılması veya çatışmanın daha da tırmanması durumunda savaşa katılmaya hazır olduğunu söyledi. Nitekim İsrail ordusunun (IDF) sosyal medya hesaplarından yapılan açıklamada, 28 Mart’ta Yemen’den atılan füzeyi havada imha ettiklerini açıkladı.

Husi milislerin yayın organlarından, Sana merkezli El Mesire televizyonu da, bir Husi sözcüye dayandırdığı haberinde, İsrail’in güneyindeki “hassas askerî hedeflere” füze saldırısında bulunulduğunu doğruladı.

Husilerin de fiilen savaşa dahil olması ile halihazırda İran tarafından bloke edilen Hürmüz Boğazı’nın ardından, Akdeniz’den Hint Okyanusu’na geçişi sağlayan Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde de gemi trafiğini sıkıntıya girmesi halinde, küresel ekonominin daha da kötüye gitmesinden endişe ediliyor.

Birinci ayını dolduran savaşta şimdiye kadar İran’da ölü sayısı 2 bini aşmışken, Körfez genelinde ise 25 kişinin öldüğü açıklandı. BM verilerine göre İsrail’in Lübnan saldırılarında 1.2 milyon kişi yerinden edilirken, 121’i çocuk bin 100’ü aşkın kişi hayatını kaybetti.

Saldırılarda Öldürülen Üst Düzey Yetkililer
Ali Hamaney (Dini Lider)
Muhammed Bakıri (Gnkur. Bşk.)
Hüseyin Selami (D.M. Komutanı)
Ali Larijani (Güvenlik Şefi)
Muhammed Kazimi (İstihbarat)
Ali Fuladvand (Nükleer Prog.)

Kara harekatı mı müzakere mi?

Washington Post’un 28 Mart’ta Pentagon’a dayandırdığı haberine göre ise Trump yönetimi İran’a birkaç hafta sürecek bir kara harekatı için hazırlık yapıyor. ABD yetkilileri, operasyonun tam ölçekli bir işgalden ziyade sınırlı özel kuvvetler ve piyade baskınlarını içereceğini, ancak yine de birlikleri insansız hava araçları, füzeler ve yol kenarı bombaları gibi tehditlere maruz bırakacağını söyledi. Öte yandan bölgeye binlerce ABD askeri ve deniz piyadesi konuşlandırıldı ve İran’ın en önemli petrol ihracat terminali olan Harg Adası’nın ele geçirilmesi ve Hürmüz Boğazı yakınlarındaki kıyı mevzilerine saldırı da dahil olmak üzere çeşitli seçenekler değerlendiriliyor.

Devrim Muhafızları’na bağlı Tasnim Haber Ajansı’nın aktardığına göre İran İslam Cumhuriyeti Savunma Araştırma ve İnovasyon Teşkilatı’nın (Sapand) Araştırma Bölümü Başkanı Ali Fuladvand, 28 Mart sabahı Burucerd şehrine düzenlenen saldırılarda ailesiyle birlikte öldürüldü. Sepand Örgütü, İslam Cumhuriyeti’nin nükleer askeri programından sorumlusu olarak biliniyor.

1 aylık süre boyunca NATO ve AB ülkelerinden istediği desteği alamadığını belirten Trump, Miami’de basın mensuplarına yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin İran konusunda “NATO’dan daha fazla” ABD’ye destek olduğunu söyledi ve onlara teşekkür etti. NATO’nun kendilerine destek vermemesini, “Şimdi yaptıklarına bakılırsa, artık yanlarında olmamıza gerek yok, değil mi? Onlar bizim yanımızda değilse, biz neden onların yanında olalım ki?” sözleri ile eleştirirken NATO’nun geleceğini de tartışmaya açtı.

İran savaşı ve Kürtlerin pozisyonu

Türkiye, Irak ve Suriye’de olduğu gibi İran da söz konusu olduğunda akla gelen güçlerden biri de Kürtler. 28 Şubat’ta başlayan saldırıların hemen ertesindeki bir kaç gün içinde özellikle Trump’ın kimi açıklamaları, gözleri İran’daki Kürtler’e çevirdi.

İran’a yönelik savaş başlamadan 5 gün önce bir araya gelen Kürt partileri, “İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu”nun kurulduğunu 22 Şubat Pazar günü ilan etti. İttifakta Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala) ve İran Kürdistanı Mücadele Örgütü (Sazman-ı Xebat) yer aldı. Bu ittifaka Mart ayında İran Kürdistanı Komala Partisi de dahil oldu. Böylece ittifaktaki güçlerin sayısı 6 oldu. İttifak amacını, “İslam Cumhuriyeti rejiminin tüm meşruiyetini yitirdiği ancak maalesef iktidarda kaldığı İran’daki mevcut siyasi durumda varlığımızı ortaya koymak” olarak ifade etti. Ortak açıklamada ittifakın ana hedefleri “İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmek ve Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesi” olarak belirlendi.

Kürtler ABD’ye güvenmedi

Savaşın ilk haftası ABD medyasında Trump yönetiminin İran’da çatışması için bazı temaslar kurduğunu ve Kürtlerin İran’a saldırması için silah desteği seçeneğini değerlendirdiğini yazarken, Trump 6 Mart’ta yaptığı açıklamada, Kürt grupların İran’a saldırmasının “harika” olacağını söylemişti. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra ise Trump, İranlı muhalif Kürt grupların savaşa dahil olmasına ilişkin bir soruya “Evet, bunu devre dışı bıraktım. Kürtlerin içeri girmesini istemiyorum. Kürtlerin zarar görmesini ya da öldürülmesini görmek istemiyorum. Aramızda iyi bir ilişki var; içeri girmeye istekliler ama onlara içeri girmelerini istemediğimi söyledim. Savaş şu an Kürtler dahil olmadan da yeterince karışık bir durumda” ifadelerini kullandı. Her ne kadar Trump bu açıklamayı yapsada kısa bir süre önce ABD yönetiminin Rojava’da Kürtleri yüz üstü bıraktığı için İranlı Kürt gruplarının Trump’a olan güvensizlikten kaynaklı böyle bir teklifi kabul etmedikleri konuşuluyor.

Federal Irak Kürdistan Bölgesi’nin önde gelen Kürt liderler ile de görüşen Trump’ın, KDP ve YNK’den savaşa katılmalarını istediği iddia edildi. 5 Mart’ta AP’ye konuşan üç Kürt yetkili, ABD Başkanı Donald Trump’ın Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Bafel Talabani ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini bildirdi. Yetkililerden biri, Trump’ın Iraklı Kürtlerden İranlı gruplara askeri destek vermelerini ve bu grupların sınırdan serbestçe geçiş yapabilmesi için koridor açmalarını istediğini iddia etti. KYB’den yapılan açıklamada, Talabani’nin Trump ile görüştüğü doğrulanırken, “en iyi çözümün müzakere masasına dönmek olduğu” vurgulandı.

İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu
Bileşenler: PJAK, KDP-İ, PAK, Komala, Sazman-ı Xebat
Trump’ın Talebi: Kürtlerin aktif olarak savaşa girmesi.
Kürtlerin Yanıtı: Güvensizlik nedeniyle sahaya inmeyi reddetme, müzakere vurgusu.

İran’ın Kürtlere saldırıları

Savaşın başlamasının ardından İran’dan olduğu iddia edilen Kürdistan Bölgesi’ne 460’tan fazla İHA ve füze saldırısı düzenlendi. Saldırılarda 14 kişi hayatını kaybederken, 85 kişi yaralandı. 28 Mart günü saldırıların dozu arttırıldı. Neçirvan Barzani’nin konutuna yapılan saldırına KDP yönetimi sert tepki gösterdi. Barzani’nin Duhok’ta bulunan evine düzenlenen saldırıda can kaybı yaşanmazken İran saldırıyı kendilerinin tarafından yapılmadığını iddia etti. Aynı gün açıklama yapan Mesud Barzani de ilk defa açıklamasının tonunu sertleştirerek kendi ofisinin de bu bir aylık süre içinde 5 kez hedef alındığını belirtti. Barzani açıklamasında “Savaş başladığından beri Kürdistan Bölgesi ve Peşmerge karargahlarına 450’den fazla füze ve dron saldırısı yapıldı. Bu süreçte benim ofisime de 5 kez saldırı düzenlendi. Ancak halk içinde bir endişe ve öfke oluşmasın diye bugüne kadar sessiz kaldık” dedi. Bağdat’ın saldırılara karşı tutumunu ‘yetersiz’ olarak niteleyen Barzani şunları söyledi:

“Bu saldırılar açık bir savaş ilanı, büyük bir zulüm ve haksızlıktır. Bu mesele kınama mesajlarıyla, telefon görüşmeleriyle veya kurulan komisyonlarla çözülmez. Iraklı yetkililer artık kendilerini netleştirmeli: Ya bu yasa dışı gruplara engel olamadıklarını itiraf etsinler ya da ciddi bir adım atarak devleti ve Kürdistan Bölgesi’ni korumak için harekete geçsinler.”

Savaşın dünü yarını

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlayan saldırısının hazırlığını yeni yaptığını söylemek yanılgı olur. 2025 yılında 12 gün süren savaşta daha öncesinde başlayan bu savaşın devamı olurken, savaşı kendi topraklarında görmek istemeyen İran’ın bu politikası Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de hakim olduğu, hatta bir nevi hegemonyası altındaki bu bölgelerin son yıllarda etkisiz hale getirilmesi ile başladı. Savaşın başlangıcından bu yana İran’ın bu bölgedeki destekçileri yani Şii’lerden şimdiye kadar ciddi bir destek alamadı. Suriye’deki varlığını tümden kaybeden İran, Lübnan’daki Hizbullah’tan İsrail’e yönelik saldırılar İran’ın beklentisinin çok altında kaldı. Kaldı ki İsrail, Lübnan’dan atılan füzeleri bahane ederek, buradaki işgalini derinleştirdi. Savaşın daha ilk günlerinde Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, hükümetin Hizbullah’ın askeri ve güvenlik faaliyetlerine “derhal geçerli olmak üzere yasak” getirdiğini duyurdu ve Hizbullah üyelerini silahlarını teslim etmeye çağırdı. Lübnan hükümetinin bu kararına rağmen Hizbullah silahlarını teslim etmezken, İsrail, bunu Lübnan’ı işgal için yeni bir gerekçe olarak öne sürdü . Yemen’deki Husiler üzerinde büyük bir etkisi bulunan İran, yıllarca buradaki vekil güçler aracılığı ile Suudi Arabistan ile çatışmaları sürdürdü. 28 Şubat’ta başlayan savaşın ilk gününde, İran’a destek verip İsrail’e ve onun bölgedeki misyonlarına saldıracağını açıklayan Husiler, 28 Mart’a kadar savaşa fiilen dahil olmadı. 28 Mart günü ise İsrail’e füze saldırısında bulunduklarını açıkladılar. Dünyanın en fakir ülkelerinden olan Yemen’deki Husileri yıllar boyunca İran tarafından silahlandırılmıştı, ancak savaş başlamadan çok önce ABD ve İsrail Husilere ait bir çok askeri noktayı bombalamış ve Husilerin elindeki ateş gücünü büyük oranda yok etmişti.

İran’ın Şii’ler üzerindeki etkisi azaldı mı?

İran’ın arka bahçesi gibi gördüğü Irak’ta da işler İran’ın beklediği şekilde gelişmedi. Irak Hükümeti Haşdi Şabi güçlerinin savaştan uzak tutmak için yoğun çaba gösterirken, ABD ise Haşdi Şabi güçlerine yaptığı saldırılarda bile daha çok direkt olarak İran tarafından desteklenen birimleri hedef alması dikkat çekiciydi. Böylelikle ABD, Irak’taki tüm Şii’leri karşısına almayarak ince bir politika yürüttü. Irak’ta bulunan Kürtlerin bir şekilde kendi tarafında olmasını talep eden ABD, Kürtlerden istediği gibi bir cevabı almazken, İran sürekli olarak İranlı muhalif Kürt partilerinin olduğu bölgelere saldırılarını aralıksız sürdürdü. Bu süre zarfında Güney Kürdistan’ın başta Hewlêr ve Süleymaniye olmak üzere bir çok bölgesine gerçekleşen füze saldırıları da İran’ın hanesine yazıldı. Bu saldırıları, Kürtler’in mevcut savaşa katılmalarına yönelik caydırıcı adımlar olarak değerlendirmek mümkün iken, tam tersinden, bu saldırılarla Kürtler’in saldırılara dahil olmasının sağlanması da hedefleniyor olabilir. Sunni olan Kürtlerin İran’a karşı savaşa girmesi ile İran Irak içindeki yalnızca kendisine bağlı Şii güçleri Kürtler ile çatıştırmayacak, Necef merkezli ve İran’a daha mesafeli duran tüm Şii’leri de bu savaşa dahil edebilecektir. Böylelikle savaşın en azından bir bölümünü tekrardan kendi toprakları dışında yürütebilecekti.

İran’ın kendi toprakları dışındaki vekil güçleri böyle iken, içeride ise savaştan iki ay önce başlayan protestoların yeniden başlama tedirginliğini yaşıyor. Rejimin değişmesi için son yıllarda bir çok ayaklanma gerçekleştiren İran’daki halklar her seferinde katliam, tutuklamalar ve ardından toplu idamlar ile bastırılmıştı. Ancak İran, Arap Baharı’nda birkaç günlük protestolarda yönetimi değişen hiçbir Ortadoğu ülkesine benzemiyor. İran’ın köklü devlet yapısı, İslam Rejimi’nin 47 yıllık baskıcı rejimi ile birlikte sivil ve askeri gücü bakımından bölge devletlerinden ayrılan bir çok noktası var. Bütün bunlara rağmen, savaş yakın zamanda biterse bile Tahran rejimini bu savaşın kaybedeni olarak görmek mümkün, ancak ABD ve İsrail’inde bu savaşın kazananı olduğunu söylemek gerçekçi değil.

*Grafikler, yapay zeka aracı Gemini aracılığıyla oluşturulmuştur.

Kürtler: Haberde var, söz hakkı yok


28 Şubat–22 Mart 2026 döneminde uluslararası medyanın İranlı Kürtlere yaklaşımını nicel olarak incelediğimizde ortaya çıkan tablo, görünürlüğün artışından çok görünürlüğün biçimini anlatıyor: Kürtler bu dönemde daha fazla haber konusu oldu, ama büyük ölçüde kendi ağızlarından değil.

Foto: Rudaw

28 Şubat 2026 tarihinde İsrail ve ABD güçlerinin İran’a başlattığı saldırıların ardından Kürtler ve Kürt siyasi yapıları dünya medyasının gündemine girdi. İran’a yönelik yapılması düşünülen kara operasyonunda kimlerin yer alacağına dair tartışmanın alevlendiği bu dönemde, ABD Başkanı Donald Trump Axios’a bir açıklama yaptı. 5 Mart tarihinde yaptığı açıklamada Trump, “Kürtler İran’a saldırmak istiyorlarsa bence harika. Bunu tamamen desteklerim” dedi. Bu açıklamadan sonra gözler İran Kürtlerinin oluşturduğu yapılara çevrildi.

Ancak aslında Trump’ın bu açıklamasından bir süre önce Kürt örgütleri kendi aralarında bir anlaşmaya varmış ve bir koalisyon oluşturmuşlardı. Trump’ın açıklamasına kadar uluslararası medyanın dikkatini çekmeyen bu adım ile PJAK, İKDP, PAK, Komele ve Xebat adındaki başlıca İranlı Kürt partilerini bir araya getiren İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu kuruldu. Temel amacı, İran İslam Cumhuriyeti rejimine karşı ortak mücadele yürütmek, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını savunmak ve İran Kürdistanı’nda öz yönetim olan bu ittifaka Mart ayında İran Kürdistanı Komala Partisi de dahil oldu. Böylece ittifaktaki güçlerin sayısı 6 oldu.

Trump’ın açıklaması ile birlikte uluslararası medyanın odak noktası haline gelen Kürtler ile ilgili, bu süreçte yayınlanan haberlerin sayısında artış olduğu gözlendi. 50’yi aşkın haber incelendiğinde, Kürtlerle ilgili haberlerin son derece dar bir zaman dilimine sıkıştığı görülüyor. Tespit edilen toplam kayıtların yaklaşık yüzde yetmişi 1–8 Mart tarihleri arasında, yani savaşın ilk sekiz gününde yayımlandı. 9–22 Mart arasındaki 13 günlük dönemde ise Kürtlere odaklanan bağımsız kayıt sayısı tek haneli rakamlara düştü; bu dönemin neredeyse tek istisnası Foreign Policy’nin 17 Mart’ta yayımladığı analizdi.

Yoğunlaşmanın doruk noktası 3–7 Mart arasıydı. 3 Mart’ta CNN, CIA’nın Kürt güçlerini silahlandırmaya çalıştığını birden fazla kaynağa dayandırarak ilk kez haberleştirdi. Aynı gün Wall Street Journal, Trump’ın silahlı milisleri, başta Kürtleri desteklemeye açık olduğunu aktardı; Kürdistan bölgesindeki Kürt güçlerinin İran-Irak sınırı boyunca önemli bir askeri kapasiteye sahip olduğu vurgulandı. Yine 3 Mart’ta Reuters, İranlı Kürt milislerin ABD ile İran güvenlik güçlerine nasıl ve nerede saldırılacağını görüştüğünü üç kaynağa dayandırarak haberleştirdi. 5 Mart’ta Bloomberg, İsrail’in Kürt güçlerinin kuzeybatı İran’da mevzi almasının önünü açmaya çalıştığını üst düzey bir İsrail askeri yetkilisine dayandırarak yayımladı. Aynı gün Al Jazeera “ABD hangi Kürt grupları topluyor?” başlıklı kapsamlı açıklayıcısını yayımladı. 7 Mart’ta Chatham House, “İran’daki Kürt gruplar belirsiz ABD son hedefi ortamında riskli bir ikilemle yüz yüze” analizini yayımladı. Bu beş günde yayımlanan Kürt odaklı içerik, önceki iki haftanın ve sonraki iki haftanın toplamını aştı.

Zaten 7-8 Mart’ta Trump bu sefer tam tersi bir açıklama yaptı. Kürtlerin İran’da yeni bir özerk bölge kurma ihtimali ve savaşa dahil olup olmayacakları yönündeki soruya Trump, “Kürtlerle çok dostuz ancak savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtlerin oraya girmesini istemediğime karar verdim” yanıtını verdi.

Bu durumun ortaya çıkmasında Kürt grupların öne sürdüğü şartlar belirleyiciydi ve bu şartlar doğrudan kendi açıklamalarında yer aldı. Axios’un aktardığına göre Kürt muhalefet gruplarından bir yetkili “Üstümüzdeki hava temizlenmeden hareket edemeyiz” dedi; 1991 sonrasında Irak Kürtlerine tanınan uçuşa yasak bölgesine benzer bir yapı talep etti. CNN’in haberine göre Kürt gruplar harekete geçmeden önce Trump yönetiminden siyasi güvence de bekliyordu. Komala Genel Sekreteri Abdullah Mohtadi bu koşulları Die Zeit’a şöyle özetledi: “Güçlerimizi mezbahaya göndermeyeceğiz.”

Kaynak yapısı: haberlerde kim konuştu?

Toplam kayıt tabanına göre tahmini dağılım · 28 Şubat – 22 Mart 2026

Anonim ABD/İsrail yetkilisi%50
Kürt lider yazılı açıklaması%25
Doğrudan Kürt lider röportajı%15
İran devlet/resmi kaynakları%10

Öte yandan Kürt grupların 4 Mart’ta yaptığı ortak açıklama, medyadaki “kara harekâtı başladı” haberlerini doğrudan yalanladı. PAK açıklamasında şunları söyledi: “Güçlerimizin Rojhilat’a geçtiğine dair iddialar asılsızdır. Bu açıklamaları kesinlikle reddediyoruz, böyle bir hareket gerçekleşmedi.” PJAK, PDKI ve Komala da aynı gün benzer açıklamalar yaptı. Koalisyonun 2 Mart’taki ilk ortak açıklaması bir harekât ilanı değil, İran’ın Kürt bölgelerindeki silahlı kuvvetlere seslenen siyasi bir çağrıydı. Bu çağrıda “İslam Cumhuriyeti’nin kalıntılarından kendinizi ayırın” deniyordu. KBY İçişleri Bakanlığı bölgenin “komşu bir ülkeye karşı tehdit kaynağı olmadığını” açıklayarak topraklarının harekât üssü olarak kullanılmasına izin vermeyeceğini vurguladı. Trump’ın 8 Mart’taki geri adımı bu şartların yerine getirilmeyeceğini tescil etti.

Bağımsızlık referandumu ve Rojava kıyaslaması

Kürtlerin uluslararası medyadaki görünürlük örüntüsünü anlamak için 28 Şubat öncesindeki iki kırılma noktasıyla karşılaştırma yapılabilir.

2017 Bağımsızlık Referandumu: Kürdistan bağımsızlık referandumunun yapıldığı 2017 yılında uluslararası medya “büyük çaplı” bir ilgi gösterdi. Ancak bu ilginin biçimi bugünkünden yapısal olarak farklıydı. Yüzde 93 evet oyuna karşın uluslararası toplumun neredeyse oybirliğiyle karşı çıkması, ABD, Rusya, İngiltere, Türkiye, İran, medyanın gündem çerçevesini belirledi. Mısır medyasına ilişkin akademik bir çalışma, referandumun Mısır’da “ABD ve İsrail tarafından yönlendirilen bir Siyonist plan” olarak çerçevelendiğini belgeledi. Bu çerçeveleme 2017’de bölgesel Arap medyasında baskın örüntüydü. 2026’da ise durum tersine döndü: İsrail desteği artık bir “tehdit” değil, bir “gerçek” olarak sunuldu ama Kürtler yine büyük güçlerin planlarının nesnesi olarak kaldı.

Ocak 2026, Rojava’ya yönelik saldırılar: Ocak 2026’da Suriye Geçiş Hükümeti’nin Halep’teki Kürt mahallelerine saldırısı -onlarca ölü, hastane çökertilmesi, on binlerce yerinden edilme- uluslararası medyada görece sınırlı yer buldu. Haberciliğin yoğunluğu ve çerçevesi, Şubat–Mart 2026’nın çok gerisinde kaldı. Bu karşılaştırma, uluslararası medyanın ilgisini neyin tetiklediğini gösteren keskin bir örnek sunuyor: Kürtlerin maruz kaldığı şiddet değil, Kürtlerin büyük güç planlarına dahil edilmesi.

Üç dönem karşılaştırması

Kürtlerin uluslararası medyada görünürlük biçimi — 2017, Ocak 2026, Şubat–Mart 2026

Kriter2017 ReferandumuOcak 2026 RojavaŞubat–Mart 2026
Görünürlük düzeyiYüksekDüşükÇok yüksek
TetikleyiciKürt siyasi talebiKürt sivil trajedisiBüyük güç planına dahil edilme
Baskın çerçeveBüyük güç muhalefetiİnsani krizStratejik araç
Özne konumuSiyasi özne (gölgede)MağdurNesne / araç
Kürt sesinin ağırlığıSınırlıÇok sınırlıSınırlı ama artmış
Sivil boyutKısmen varGörece varNeredeyse yok
2017Siyasi özne — ama uluslararası muhalefetin gölgesinde
Ocak 2026İnsani kriz — ama sınırlı ilgiyle
Şub–Mar 2026Stratejik araç — ve büyük ilgiyle

Üç dönemin karşılaştırmalı tablosu şöyle özetlenebilir: 2017’de Kürtler siyasi özne olarak haberleştirildi ama uluslararası muhalefetin gölgesinde. Ocak 2026’da Kürtler insani kriz olarak haberleştirildi ama sınırlı ilgiyle. Şubat–Mart 2026’da ise Kürtler stratejik araç olarak haberleştirildi ve büyük ilgiyle. Görünürlük ile özne konumu bu üç dönemde birbirinden farklı biçimlerde şekillendi.

Yayın organlarına göre dağılım

ABD medyası bu dönemin ana habercilik bloğunu oluşturdu. CNN tek başına en az yedi ayrı Kürt odaklı içerik üretti; bunların beşi 3–5 Mart arasında yoğunlaşıyordu. Axios dört haber yayımladı. Reuters ve AP birer kritik özel haber ürettiler. ABD medyasındaki Kürt habercilik yoğunluğu, diğer tüm ülke medyasının toplamının önünde seyrediyordu.

Yayın organlarına göre dağılım

Kürt odaklı bağımsız haber sayısı ve baskın editoryal çerçeve · 28 Şubat – 22 Mart 2026

BlokYayın organlarıTahmini haber sayısıBaskın çerçeve
ABDCNN, Axios, Reuters, Bloomberg, WSJ, AP, Fox News, CBS, PBS, WashPost~28Stratejik araç
İsrailHaaretz, Times of Israel, Channel 12, i24NEWS, Ynet~15Müttefik güç
Arap (İng.)Al Jazeera İng., Al Arabiya İng.~6Tarihsel ihanet
AvrupaDie Zeit, InsideOver, BBC WS, France 24, Atlantico~5Karma
Düşünce kur.Chatham House, CFR, Atlantic Council, Foreign Policy, FPIF, Soufan~8Analitik
Tespit edilemeyenFT, Economist, Guardian, Le Monde, NHK, Dawn, SCMP vd.Erişim yok

İsrail medyası, Haaretz, Times of Israel, Channel 12, i24NEWS, Ynet, hacim ve içerik açısından ikinci büyük bloku oluşturdu. Bu beş yayın organı birlikte ABD medyasına rakip bir yoğunlukla haberleştirdi; ancak editoryal çerçeve önemli ölçüde farklıydı.

Avrupa medyasında ise BBC Persian’ın Jiyar Gol imzalı PJAK tünel röportajı ve BBC World Service’in PAK savaşçısı röportajı öne çıkan haberler oldu. Die Zeit Komala Partisi genel sekreteri Abdullah Mohtadi röportajıyla öne çıktı; ancak bu içerik asıl etkisini başka yayın organlarının aktarımları üzerinden gösterdi. InsideOver Hijri röportajıyla kıta Avrupasındaki en doğrudan lider muhabirliğini gerçekleştirdi.

Kim konuştu, kim susturuldu?

Ham veri belgesindeki tüm kayıtlar kaynak tipi açısından kodlandığında ortaya çıkan tablo şu: Tespit edilen kayıtların yaklaşık yüzde ellisi anonim ABD veya İsrail yetkililerine dayanıyor. CNN’in 4 Mart haberi “planı bilen birden fazla kişi”ye, Axios’un 5 Mart haberi iki ayrı ABD-İsrail yetkilisine, Reuters’ın 6 Mart özel haberi ise üç anonim kaynağa dayandı.

Doğrudan röportaj yapılan Kürt lider sayısı 22 günde dokuzdu: Abdullah Mohtadi (CNN, IranWire, Die Zeit, Al Arabiya, Atlantico, Newsweek), PJAK Eş Başkanı Amir Karimi (CNN, Axios, AFP, Al Arabiya), PJAK Eş Başkanı Peyman Viyan (Channel 12), Babasheikh Hosseini (Al Jazeera), KDPI Yetkilisi Muhammed Azizi (Fox News), Komala Merkez Komite Üyesi Koosar Fattahi (CBS), PDKI Başkanı Mustafa Hijri (InsideOver, CSM). Bu dağılımın kendisi anlamlı: En fazla röportaj yapılan lider Mohtadi iken, en fazla haber üretilen grup PJAK oldu. Ancak çoğunlukla kendi liderleri yerine anonim kaynaklar ya da ABD yetkililerinin ağzından aktarıldı.

İran devlet medyasının terminolojisi, büyük medyada neredeyse herhangi bir eleştiri eklenmeksizin aktarıldı: “Ayrılıkçı terörist güçler”. Al Jazeera’nın 5 Mart haberinde Press TV’nin “anti-Iran separatist forces” nitelendirmesi ile IRNA’nın IRGC açıklaması yan yana, doğrudan ve bağlamsız biçimde aktarıldı.

Medya Analizi · Harita

İran’da Kürt Bölgeleri: Rojhilat

Batı Azerbaycan, Kürdistan, Kirmanşah ve İlam illeri · Yaklaşık 9 milyon Kürt nüfusu

Urmiye Mahabad Sanandaj ● Marivan Kirmanşah ● İlam TahranBatı Azb. Kürdistan Kirmanşah İlamIRAK TÜRKİYE İRAN ROJHİLAT — DOĞU KÜRDİSTANI Kürt çoğunluklu iller (Batı Azb., Kürdistan, Kirmanşah) Kürt nüfuslu il (kısmen) (İlam) Kürt il merkezi Diğer şehir Başkent (Tahran)Tahmini Kürt nüfusu: ~9 milyon (İran toplam: ~88M)

Kaynak: Wikipedia (Iranian Kurdistan) · Sınırlar şematik olup kesin il sınırlarını yansıtmamaktadır.

Odak noktaları: Haberler neyi anlattı?

Ham veri belgesindeki kayıtlar tematik olarak gruplandırıldığında beş odak noktası ortaya çıkıyor.

ABD-İsrail-Kürt stratejik ilişkisi baskın temayı oluşturdu. Toplam kayıtların yaklaşık yüzde kırkı bu eksende şekillendi. Bu odak Kürtleri haberin nesnesi olarak konumlandırdı: yapıp etmelerinden çok, büyük güçlerin onlara ne yapacağı anlatıldı.

Askeri kapasite ve kara harekâtı spekülasyonu ikinci büyük temayı oluşturdu. Savaşçı sayıları, silahlanma düzeyi, sınır geçişi hazırlığı bu başlık altında kümelendi. 4 Mart’ta geri çekilen kara saldırısı haberi bu temanın en somut ve en sorunlu örneğiydi.

Tarihsel ihanet ve güvensizlik çerçevesi üçüncü temayı oluşturdu. Haaretz’in 7 Mart analizi, Chatham House raporu, Atlantic Council değerlendirmesi ve France 24’ün “piyon” analizi bu çerçeve etrafında şekillendi.

Iraklı Kürtlerin kıskacı dördüncü tema oldu. KRG’nin resmi tarafsızlığı ile İran’ın gerçek saldırıları arasındaki gerilim bu başlık altında yoğunlaştı.

Kürt sivil deneyimi ve insan hakları ise bu dönemin en belirgin yokluğuydu. İran Kürt İnsan Hakları Örgütü Hengaw’ın sivil kayıplara ilişkin uyarısı, Kürt şehirlerinde grevler, kadın örgütlenmesinin varlığı bir iki satırla geçildi, HPJ Komutanı Roken Nereda AFP’nin saha haberinden önce hiçbir yerde ismiyle konuşmamıştı.

Dezenformasyon: Bir olay, beş yayın organı

4 Mart dezenformasyon zinciri

“Kara saldırısı başladı” haberinin doğuşu, yayılması ve yalanlanması

1

İlk iddia

i24NEWS, görüntüsüz ve isimsiz CPFIK yetkilisine dayandırarak “PJAK savaşçıları Marivan dağlarında mevzi alıyor” haberini yayımladı.

i24NEWS · 4 Mart 2026

2

Hızlı yayılma

Axios ve Fox News aynı haberi neredeyse eş zamanlı servis etti. Jerusalem Post da isimsiz kaynağa dayanan benzer iddiayı aktardı.

Axios · Fox News · Jerusalem Post · 4 Mart 2026

3

Çelişkili onay

Channel 12 muhabiri Barak Ravid önce bir ABD yetkilisini kaynak göstererek doğruladı, ardından aynı gün “çelişkili haberler var” diyerek geri adım attı.

Channel 12 / Barak Ravid · 4 Mart 2026

4

Ortak yalanlama

PAK, PJAK, PDKI ve Komala aynı gün ortak açıklamayla haberi reddetti. KRB yetkilisi Aziz Ahmed: “Tek bir Iraklı Kürt sınırı geçmedi.”

PAK · PJAK · PDKI · Komala · KRB · 4 Mart 2026

5

Geri çekilme

Axios ve Fox News haberlerini yayından kaldırdı. Geri çekilme haberi ilk haberin ulaştığı hız ve hacmi yakalamadı.

Axios · Fox News · 4–5 Mart 2026

Beş yayın organı aynı doğrulanmamış haberi yayımladı ya da aktardı. Anonim kaynak bağımlılığı, Kürt siyasi aktörlerinin kendi ağzından doğrulama alınmaması ve gerçek zamanlı doğrulama mekanizmalarının yokluğu bu zincirlemenin temel nedenleridir.

4 Mart bu dönemin en belgelenmiş medya başarısızlığını simgeliyor. Axios ve Fox News, i24NEWS ve Jerusalem Post’un görüntüsüz ve isimsiz kaynakla yayımladığı PJAK savaşçıları haberini neredeyse eş zamanlı servis etti. Channel 12 muhabiri Barak Ravid önce doğruladı, ardından “çelişkili haberler var” dedi. Tüm Kürt partileri aynı gün yalanladı. Beş yayın organı aynı doğrulanmamış haberi yayımladı ya da aktardı; geri çekme haberi aynı hızı ve hacmi yakalamadı.

Notlar: 

Bu çalışma, Claude yapay zeka modelinin elde ettiği verilerin derlenmesi ve düzenlenmesi ile oluşturuldu.

Bu çalışma İngilizce içeriklere ve İngilizce yayın yapan medya kuruluşlarına odaklandı. Bu metodolojik sınır birkaç önemli boşluk yaratıyor.

İngilizce dışı medyayı bu tarama kapsayamadı. Le Monde, Libération, Le Figaro, Corriere della Sera, El País, NHK, Dawn, South China Morning Post, The Hindu gibi yayın organlarının bu dönemde Kürtleri nasıl haberleştirdiği ya da haberleştirip haberleştirmediği incelenmedi.

Arapça medya bu taramada yalnızca Al Jazeera İngilizce ve Al Arabiya İngilizce ile temsil edildi. Bu iki yayın organının Arapça servisleri, Asharq Al-Awsat, Al-Quds Al-Arabi, Al-Araby Al-Jadeed, BBC Arapça, Sky News Arabia ve Körfez medyasının Kürt habercilik kararları bu taramanın kapsamı dışında kaldı.

İngilizce yayın yapan ama abonelik gerektiren yayın organları Financial Times, The Economist, Haaretz'in bazı içeriklerine ulaşılamadı.

Analiz: ABD’nin İran Kürtlerine yönelik net bir planı yok


Şoreş Derwiş, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik süreçte Kürtlerle kurduğu ilişkinin “çelişkili” olduğu ifade ediliyor.

Kürt Araştırmaları Merkezi’nde yayımlanan bir analize göre, ABD’nin İran’daki Kürt partilerine yönelik yaklaşımı “plansız ve parçalı” kalırken, İran Kürdistanı artık Washington için “tercih edilen bir müdahale alanı” olmaktan çıkıyor.

Kürt Araştırmaları Merkezi araştırmacılarından Kürt yazar Şoreş Derwîş tarafından kaleme alınan analizde, ABD’nin İran’daki Kürt siyasi aktörlerle ilişkisine dair değerlendirmeler yer alıyor.

Analizde, Washington’un İran Kürtlerine yönelik “net bir vizyona sahip olmadığı” belirtilerek, son dönemdeki temasların “gecikmiş ve doğaçlama” olduğu ifade ediliyor. Bu durumun, Kürt siyasi çevrelerinde güvensizlik yarattığı vurgulanıyor.

“Yarı acı” bir deneyim ve tarihsel hafıza

Metinde, Kürtlerin ABD ile ilişkilerinde geçmişte yaşanan kırılmaların bugünkü yaklaşımı belirlediği kaydediliyor. Özellikle Suriye’deki son deneyimin Kürtler açısından “yarı acı” olarak tanımlandığı aktarılıyor.

Yazar, İran Kürtlerinin 1946’daki Mahabad deneyimi sırasında ABD’den destek bulamaması ve sonraki dönemlerde yaşanan geri çekilmelerin, bugün hâlâ etkisini sürdürdüğü belirtiliyor.

Trump yönetimine eleştiri

Şoreş Derwiş, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik süreçte Kürtlerle kurduğu ilişkinin “çelişkili” olduğu ifade ediliyor. Trump’ın Kürtleri “iyi savaşçılar” olarak gördüğü, ancak bu desteğin siyasi sonuçlarından kaçındığı belirtiliyor.

ABD’nin, İsrail’in aksine İran’ın parçalanmasını hedeflemediği değerlendirmesi de metinde yer alıyor.

İran’da olası bir Kürt otonomisine bölge ülkelerinin karşı çıktığına dikkat çekilen analizde. Türkiye’nin de bu çizgide yer aldığı belirtilerek, Suriye’deki Kürt deneyiminin İran’da tekrarlanmasına yönelik güçlü bir direnç olduğu ifade ediliyor.

“Üçüncü yol” arayışı

Derwîş’e göre İran’daki Kürt partileri, ne tamamen dış güçlere dayanmak ne de İran rejimine entegre olmak istiyor. Bu durum, “üçüncü yol” olarak tanımlanan bir stratejiye işaret ediyor.

Metinde, İran muhalefetinin Kürtler için yeterli güvence sunmadığı da vurgulanıyor.

ABD’nin süreç içerisinde İran’da kara operasyonuna dayalı bir stratejiden uzaklaştığı belirtilen yazıda bu durumun, Kürt partilerinin sahadaki rolünü sınırladığı ifade ediliyor.

Kürt aktörlerin hava desteği, ağır silah ve siyasi garanti taleplerine Washington’dan karşılık gelmediği de tespitler arasında yer alıyor.

Kürtlerin dış destekle hareket etmesi halinde “iç düşman” olarak damgalanma riskiyle karşı karşıya kalabileceği uyarısı yapılan söz konusu yazının sonuç bölümünde, İran Kürdistanı’nın artık ABD için rejim değişikliği sürecinde kullanılabilecek bir zemin olmadığı savunuluyor. Aynı şekilde Kürtlerin de bu rolü üstlenmekten kaçındığı belirtiliyor.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.