Kürtler kimsenin vekil gücü değil

“Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir.”

Foto: X/@vvanwildenburg

The Amargi yazarı Elif Sarıcan‘ın Novara Media için kaleme aldığı bu yazıyı Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Kürt mücadelesi, Orta Doğu’da süregelen en eski ulusal kurtuluş mücadelelerinden biri. Türkiye, Suriye, Irak ile İran’a yayılan ve 45 milyon Kürt nüfusu barındıran Kürdistan, hem CIA’den hem de İsrail Devleti’nden daha eskiye dayanır. Fakat Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı başladığından beri, Kürdistan’ın 2025 sonlarında bir Langley odasında üretildiğini düşünürseniz kimse size kızmaz.

Bölgedeki devletlerin, bölgesel amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı sayısız strateji var. İsrail; Arap devletleri, Türkiye ve İran’a karşı koz oluşturabilmek için yıllar boyunca Orta Doğu’daki azınlıklarla yakın ilişkiler geliştirdi ve şu an yaşanan savaşın da bundan bir farkı yok. Mart başında CNN‘in aktardığına göre CIA, aylardır Irak-İran sınırındaki Kürt güçlerini silahlandırmaya çalışıyor. Axios, Mossad tarafından kurgulanan ve CIA’in desteklediği planın detaylarını ortaya çıkardı. Plana göre Kürt güçleri, Kuzey İran’da bir tampon bölge oluşturmak ve rejimi devirmek için İran’da daha fazla iç isyanı teşvik etmek amacıyla sahada bir vekil güç olarak kullanılacaktı.

Ancak ABD-İsrail’in, İran’ı bombalama ve bu yılın başında patlak veren protesto hareketlerinden faydalanma planı işe yaramadı. [Son zamanlarda] abartılı açıklamalarının birinde Trump, İran’daki rejim karşıtı eylemcilere “bir sürü” silah yolladıklarını iddia etti ve Kürt aracıları bu silahları almakla suçladı. İran ise ABD-İsrail saldırılarına, bölgedeki önemli ekonomik merkezleri hedef alarak karşılık verdi. Kürdistan, savaşa dahil olmamasına karşın bu bölgelerin içindeydi. İran, Irak’taki vekil gücü Haşdi Şabi’yi kullanarak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil dahil olmak üzere sivil alanları hedef aldı.

Ancak başarısızlık, daha derindeki bir şeyi gün yüzüne çıkardı: Ne ABD-İsrail tarafı ne de İran rejimi, İran’ın karmaşık sosyolojisini dikkate almamıştı. Bunun bedelini ise Kürtler ödüyordu.

İran’ın kuzeybatısında bulunan Doğu Kürdistan, İran’da güvenlik önlemlerinin en üst düzeyde olduğu bölgedir. Oradaki Kürt toplumu, tüm ülkenin maruz kaldığından daha yoğun bir gözetim ve polis mekanizmasıyla yaşıyor. Bu durum, bölgeyi iki şekilde baş hedef haline getiriyor: Kontrolün devamını sağlamaya çalışan bir rejim ve İran’ın güvenlik altyapısını zayıflatmayı amaçlayan bir yabancı askeri güç. Kürt bölgeleri, hem rejimin baskıları hem de ABD-İsrail bombalamaları nedeniyle orantısız şekilde etkilendi. Tek başına bu gerçek, farklı bir yaklaşım gerektirmektedir. Emperyalist bombardıman ve otoriter baskı arasında yanlış tercih yapmayı reddeden bir üçüncü yol.

Elbette, 45 milyonluk bir ulustan sanki tek bir aktörmüş ve tek bir telefon numarası varmış gibi “Kürtler” olarak bahsetmek açık bir sorundur. Batı’daki çoğu insanın Kürt siyasi yaşamıyla tanışması, IŞİD’e karşı yapılan bölgesel savaşa dayanmaktadır. Bu dönemde Halk Savunma Birlikleri (YPG), Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) ve sonrasında Suriye Demokratik Güçleri (QSD), ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonla ilişkiler geliştirmişti. Ancak burada, Rojava’daki Kürt güçlerinin [Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi], IŞİD karşısında kendi topraklarını savunmayı koalisyon onlarla ilgilenmeden çok daha uzun süre önceden beri sürdürdüğü de belirtmek gerekiyor.

Yine de, Suriye’deki ilişkinin (ne kadar irdelenmeyi hak ederse etsin) bir vekalet ilişkisi olmadığı göz önüne alındığında, bazıları “Kürtlerin” ilk düşünülen vekil güç olmasına şaşırmış olabilir. Diğerleri ise tam tersi bir nedenden ötürü bunu şaşırtıcı bulabilir: Bölgedeki en büyük Kürt güçlerinin birçoğu, hem ABD’nin hem de İsrail’in ideolojik projelerine özünde ve açıkça karşıdır. Vekil güç planının görünürdeki en muhtemel motivasyonu, Kürt savaşçıların savaşa hazır olma durumlarının ve deneyimlerinin doğrudan kabulü ile İsrail’in bölgesel çıkarlarını ilerletmek için etnik azınlıkları bir nüfuz aracı olarak kullanmaya yönelik daha geniş stratejisinin birleşimiydi. Tüm bunlar bir araya geldiğinde “Kürtler,” ideal aday haline geldi. CIA’den “bilgi sızması” açıkça bir tesadüf değil, gerilimin yüksek olduğu anda kullanılan bir kamuoyu baskısı silahıydı. Bölgedeki Kürt güçlerini ikna etmek için kullanılacak argüman ise bilinen en eski kural olacaktı: Düşmanınızın düşmanı dostunuzdur.

Buna rağmen, Doğu Kürdistan’da faaliyet gösteren bir düzine Kürt partisi oldukça farklı bir şey söylüyordu: Başkalarının savaşında savaşmayacaklardı. Onlar satılık asker değiller. Mevcut konjonktürde kendi çıkarları bulunuyor ve bunların başında halklarının kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik bir İran geliyor. Elbette ABD ve İsrail’in çıkarlarının gerçekleşmesi için demokratik bir İran zorunlu değil. Bu da Kürtlerin taleplerinin her zaman gözden çıkarılabilir olduğu anlamına gelmekteydi. Batı’daki analizlerin hâkim sorusu, Kürtlerin savaşa “dahil olup olmayacağı” yönündeydi. Sanki Kürtlerin siyasi varlığı, kimin tarafında yer aldıkları sorusuyla başlayıp bitiyormuş gibi. Bugüne dek ABD-İsrail planından somut bir netice çıkmadı. Kürt güçleri; hem ABD ve İsrail ile hem de İran rejimiyle görüşmeler yürüttüklerini yalanlamadı. Ancak görünüşe göre, öncelikleri hala kendi çıkarları olmaya devam ediyor: Kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlük.

Kürt ulusu homojen bir yapıya sahip değil. Partileri ve hareketleri, seküler milliyetçilerden Marksistlere ve demokratik konfederalistlere (Kürt lider Abdullah Öcalan tarafından geleneksel ulus devlete bir alternatif olarak geliştirilen; yerel demokrasi, toplumsal cinsiyet özgürlüğü ve ekolojiyi merkeze alan siyasi bir model) kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Fakat bu kesimlerin hepsi tek bir konuda hemfikir: Başkasının savaşında piyon olunmayacak. Şubat sonlarında beş İranlı Kürt siyasi partisi, uzun zamandır beklenen bir koalisyon çerçeve anlaşmasına imza attı. İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu, yıllar süren bir diyaloğun ürünü ve İran’daki Kürt siyasi saflarının tarihsel olarak parçalanmış olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Bu parçalanmışlık, devlet aktörlerinin Kürtlerin pazarlık gücünü zayıflatmak ve mücadelelerini sulandırmak için uzun süredir istismar ettiği bir durumdu.

Bu anlamda koalisyon, alet edilmeye karşı bir öz savunma eylemiydi: Herhangi bir dış gücün birleşik bir siyasi duruşu araçsallaştırması, birbiriyle rekabet halindeki bir düzine yapıyı araçsallaştırmasından çok daha zordu. Ayrıca koalisyon, savaşın başlamasından bu yana sessiz kalmadı. İttifak, 2 Mart’taki ilk ortak açıklamasında “bu savaşın İran halklarının savaşı olmadığını” ilan etti. Kürt toplumunu teyakkuzda ve koordinasyon içinde kalmaya çağırdı. Kürt bölgelerinde konuşlu İran silahlı kuvvetlerini rejimden kopmaya davet etti ve çok kritik bir şekilde bireysel intikam eylemlerine karşı uyarı yaparak bunun yerine itidale ve kamu kurumlarının korunması yönünde çağrıda bulundu. Bu açıklama, Kürt toplumunu eşzamanlı olarak hem İslam Cumhuriyeti’nin savaşından uzaklaştıran hem de görünüşe göre tabandan yükselecek demokratik bir geçişin zeminini hazırlamayı amaçlayan bir beyandı.

Soldaki bazı kesimler “maddi gerçekliğin” üçüncü bir yolu işlevsiz kıldığını ve emperyal merkezlerde yaşayan bizlerin, kendi hükümetlerimizin suç ortaklığına karşı durmaya odaklanmamız gerektiğini savunacaktır. Bu anlaşılabilir bir örgütlenme ilkesi olsa da iki şey göz ardı ediliyor. İlk olarak; burada yaşayan, kalpleri anavatanlarıyla atan ve bu meselenin soyut bir jeopolitik veya politik sorun değil, aileleri ile halkları için bir hayatta kalma meselesi olan toplulukları görmezden geliyor. İkinci olarak; iki şeyin aynı anda doğru olabileceği gerçeğini es geçiyor: Batı emperyalizminin şiddetine karşı çıkarken, aynı zamanda sırf Ocak ayında bile kendi halkından yüzlerce kişiyi katleden bir rejimi meşrulaştırmayı reddedebiliriz. Bir kez daha yeniden şekillendirilen bir bölgedeki tüm halkların kurtuluşu için üçüncü bir yol inşa etmenin, hiç bu kadar acil olduğu bir dönem yaşanmamıştı

Aynı anda birden fazla gerçeklik söz konusu. İslam Cumhuriyeti Kürtlere yönelik tutumunu değiştirmiş olsaydı, Kürtler İran’a karşı potansiyel “vekil güçler” bile olmazlardı. Bu, İran halkının savaşı değildir. Ve bu savaş yalnızca topraklar üzerinde değil, bizzat Orta Doğu’nun gelecekteki istikameti üzerinden veriliyor. Asıl mesele hangi vizyonun galip geleceğidir: ABD-İsrail nüfuzuyla şekillenen mi, yoksa İran rejimi ve müttefikleri tarafından şekillenen mi? Sahadaki halkların birçoğu için, özellikle de her iki tahakküm biçimi altında yaşamış olanlar için, bu iki vizyonun görünüşü farklı olabilir, ancak özleri çarpıcı şekilde birbirine benzerdir. Bunların her ikisi de süregelen bir özgürlüksüzlük sunuyor.

Bu durumu bazılarının, bilhassa da siyasi duruşlarını birine karşı çıkmak için diğerini savunmanın şart olduğu ikili bir karşıtlık üzerine kuranların, kabullenmesi zor olabilir. Fakat gerçek şu ki, üçüncü yol sadece bir gereklilik değildir. Doğu Kürdistan’da çağrısı yapılan köy meclislerinden, Kürt koalisyonunun İran’daki tüm ezilen uluslarla işbirliği ve demokratik yönetim ısrarına kadar halihazırda inşa edilmektedir. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir. Asıl mesele yalnızca kimin tarafında olduğumuz değildir. Asıl mesele şu: Biz neyi savunuyoruz?

CHP Belediyelerine yeni soruşturmalar: Mersin ve Bolu Belediyeleri’ne operasyon

CHP’li Mersin Yenişehir ve Bolu Belediyeleri’ne yapılan gözaltı operasyonlarında toplam gözaltı sayısı 34.

CHP’ni Mersin Yenişehir ilçe Belediyesi’ne ve Bolu Belediyesi’ne yönelik polisler bir operasyon gerçekleştirdi. Operasyonlar sonucunda en az 34 kişinin gözaltına alındığı öğrenildi.

  • Bolu Belediyesi’nden Bolu Belediye Başkan Yardımcısı Leyla Beykoz ve Belediye Meclis üyesi Aydan Özdemir dahil 3 kişi gözaltına alındı. Gözaltıların Bolu Belediyesi’ne bağlı BOLSEV Vakfı üzerinden yürütülen kurban bağışına yönelik soruşturma sebebiyle olduğu belirtildi.
  • Mersin Yenişehir Belediyesi’nden aralarında belediye başkan yardımcıları, şube müdürleri ve şirket yetkililerinin olduğu 31 kişi gözaltına alındı.

Mersin Yenişehir Belediye Başkanı Abdullah Özyiğit, ANKA haber ajansına yaptığı açıklamada, İl Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin belediye binasında arama yaptığını söyledi. Özyiğit, “Bu operasyonları biliyoruz, CHP’li belediyelere yönelik olduğunu biliyoruz” dedi.

X hesabından da bir paylaşım yapan Abdullah Özyiğit, kamu kaynaklarının kullanımı konusunda hassasiyetin her zaman korunduğunu savundu.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut ise Bolu ve Mersin Yenişehir Belediyesi’ne yönelik operasyona ilişkin ANKA’ya verdiği demeçte “Memleket, kötü yazılmış distopik bir romanı bile geride bırakacak kadar karanlık bir tabloya sürüklenmiş durumda. Hukuksuzluk sıradanlaştı; keyfi yönetim kural haline geldi. Baskıya, adaletsizliğe, hukuksuzluklara asla boyun eğmeyeceğiz” dedi.

Üsküdar Belediyesi’nden aralarında Belediye Başkan Yardımcısı Filiz Deveci’nin de bulunduğu 21 kişi 7 Nisan’da gözaltına alınmıştı. Üsküdar Belediyesi’nden gözaltına alınan kişilerin bugün sabah saatlerinde İstanbul Anadolu Adliyesi’ne sevk edildiği belirtildi. Anadolu Ajansı’nın haberine göre bu soruşturma, “ihaleye fesat” ve “rüşvet” iddiasıyla başlatıldı.

CHP belediyelerine yönelik operasyonlar bir süredir devam ediyor

CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar bir süredir kamuoyu ve siyasetin gündeminde yer alıyor. 2 Ekim 2024 tarihinde başlayan operasyonlar serisinde şimdiye kadar pek çok belediye başkanı, belediye başkan yardımcısı ve belediye meclis üyesi gözaltına alındı ve tutuklandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu dahil pek çok kişinin tutukluluğu da devam ediyor.

1 Nisan 2026’daki AKP grup toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP’ye yönelik rüşvet ve yolsuzluk soruşturmalarıyla ilgili “Belediye kaynakları CHP’li başkanların hanı değildir” demişti.

Kronoloji · Ekim 2024 — Ağustos 2025
CHP’li Belediyelere Operasyonlar
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonuyla yürütülen soruşturma ve tutuklama sürecinin kronolojisi
Ekim 2024 9 Gözaltı Dalgası İstanbul · İzmir · Antalya · Adana Ağustos 2025
9+ Gözaltı Dalgası
414 Sanık (İBB Davası)
89 Tutuklu devam ediyor
10+ Tutuklanan Belediye Başkanı
Arka Plan
Akın Gürlek, 2 Ekim 2024’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanmasının ardından CHP’li belediyeleri hedef alan operasyon dalgalarını başlattı. Gürlek, daha önce Adalet Bakanlığı’nda bakan yardımcılığı görevini yürütmüştü.
Kronolojik Süreç — Dalga Dalga Operasyonlar
Eki 30 2024
Başlangıç
Esenyurt: İlk Tutuklanan Başkan
Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer gözaltına alındı, “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy’u kayyım olarak atadı.
1 Gözaltı 1 Tutuklama Kayyım atandı
Oca 17 2025
Öncesi
Beşiktaş Belediye Başkanı Tutuklandı
Rıza Akpolat, “suç örgütü eliyle ihale organizasyonu ve rüşvet” suçlamasıyla 4 gün gözaltının ardından tutuklandı.
1 Tutuklama
Mar 19 2025
1. Dalga
İmamoğlu ve 105 kişi gözaltına alındı
İstanbul Üniversitesi’nin 18 Mart’ta İmamoğlu’nun diplomasını iptal etmesinin ardından başlatılan soruşturma kapsamında İBB Başkanı dahil 106 kişi gözaltına alındı. 23 Mart’ta İmamoğlu ve 53 kişi tutuklandı.
106 Gözaltı 54 Tutuklama
Ekrem İmamoğlu (İBB Başkanı) · Murat Çalık (Beylikdüzü Bşk.) · Murat Ongun (İBB Medya AŞ) · Resul Emrah Şahan (Şişli Bşk.) · Mahir Polat (İBB Gn. Sek. Yrd.)
Nis 26 2025
2. Dalga
İSKİ ve İmar Müdürlüğü’ne operasyon
İBB yolsuzluk soruşturması kapsamında 52 görevli gözaltına alındı; 18 kişi tutuklandı.
52 Gözaltı 18 Tutuklama
Şafak Başa (İSKİ Gn. Müd.) · Elçin Karaoğlu (Boğaziçi İmar Müd.)
May 20 2025
3. Dalga
İBB iştirakleri soruşturması
Belediye iştirakleri odaklı yeni soruşturmada 22 kişi gözaltına alındı; 13 kişi tutuklandı.
22 Gözaltı 13 Tutuklama
Taner Çetin (İBB Basın Yayın Daire Başkanı)
May 23 2025
4. Dalga
Özel Kalem’den Genel Sekreter’e geniş tarama
45 kişi gözaltına alındı; 25 kişi tutuklandı. İmamoğlu’nun yakın çevresi ve üst düzey yöneticiler hedef alındı.
45 Gözaltı 25 Tutuklama
Kadriye Kasapoğlu (Özel Kalem) · Mustafa Akın (Koruma Müd.) · Ziya Gökmen Togay (İSTAÇ Gn. Müd.) · Arif Gürkan Alpay (İBB Gn. Sek. Yrd.)
May 31 2025
5. Dalga
Milletvekilleri ve ilçe belediye başkanlarına uzandı
47 kişi gözaltına alındı; 22 kişi tutuklandı. İstanbul dışındaki CHP’li belediye başkanları da kapsama girdi.
47 Gözaltı 22 Tutuklama
Hakan Bahçetepe (Gaziosmanpaşa) · Utku Caner Çaykara (Avcılar) · Oya Tekin (Seyhan) · Hasan Akgün (Büyükçekmece) · Aykut Erdoğdu (eski Milletvekili)
Tem–Ağu 18+ 2025
6. — 9. Dalga
Dört ardışık dalga: İstanbul’dan Anadolu’ya
18 Temmuz’dan 15 Ağustos’a dek süren dört ayrı operasyonda 114 kişi gözaltına alındı, 38 kişi tutuklandı. İstanbul, Antalya, Çanakkale, Trabzon, Bursa ve Giresun’da eş zamanlı işlem yapıldı.
114 Gözaltı (toplam) 38 Tutuklama (toplam)
İnan Güney (Beyoğlu Bşk.) — 15 Ağustos dalgasında gözaltına alındı
İstanbul Dışı Operasyonlar — Büyükşehir Belediyeleri
İzmir
Eski Büyükşehir Bşk. Tunç Soyer dahil 157 şüpheli hakkında gözaltı kararı. İZBETON AŞ üzerinden yolsuzluk iddiası.
1 Tem 2025 — Soyer 4 Temmuz’da tutuklandı
Antalya
Büyükşehir Bşk. Muhittin Böcek rüşvet soruşturması kapsamında gözaltına alındı; tutuklandı, görevden uzaklaştırıldı.
5 Tem 2025 — 6 Temmuz’da tutuklandı
Adana
Büyükşehir Bşk. Zeydan Karalar yolsuzluk soruşturması kapsamında tutuklandı. 5 Şubat 2026 duruşmasında tahliye edildi; henüz göreve iade edilmedi.
5 Tem 2025 — 8 Temmuz’da tutuklandı
Adıyaman
Büyükşehir Bşk. Abdurrahman Tutdere gözaltına alındı; ev hapsi kararı verildi. 25 Temmuz’da kaldırıldı; 5 Ağustos’ta göreve iade edildi.
5 Tem 2025 — iade: 5 Ağustos 2025
Şile
Belediye Bşk. Özgür Kabadayı dahil 6 kişi “rüşvet, irtikap, ihaleye fesat” suçlamalarıyla gözaltına alındı; 5 kişi tutuklandı.
10 Tem 2025 — 14 Temmuz’da tutuklandı
Ceyhan
Belediye Bşk. Kadir Aydar, 5. dalga kapsamında gözaltına alındı ve tutuklandı.
31 May 2025
Güncel Durum · Mart 2026
İBB davası kapsamında İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 414 sanığın duruşmaları 9 Mart 2026’da Marmara Cezaevi yerleşkesinde başladı. Bu davada yargılanan 89 kişi hâlâ tutuklu.
Kayyım Atamaları
Esenyurt (Ekim 2024), Beşiktaş (Ocak 2025), Antalya (Temmuz 2025) ve Adana (Temmuz 2025) belediyelerine İçişleri Bakanlığı tarafından yönetici atandı. Adıyaman Belediye Başkanı ise soruşturma sonrasında görevine iade edildi.
Kaynak: CHP belediyelerine operasyon kronolojisi derlemesi — kamuya açık adli süreç belgeleri ve haber kaynakları temelinde NihaPLUS · Nisan 2026

CHP’li belediyelere gözaltı dalgaları: Ne olmuştu?

Önceki görevi Adalet Bakan Yardımcısı olan Akın Gürlek, 2 Ekim 2024’te İstanbul Adliyesi Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanmasının ardından İstanbul merkezli olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) belediyelerine yönelik bir operasyon dalgası başlattı. Bu tarihten itibaren, CHP kapsamında birçok operasyon ve tutuklama yapıldı ve yapılmaya devam ediyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ve 17 Ocak 2025’te Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın gözaltına alınmasıyla başlayan operasyonlar, CHP’li belediyelere yönelik sürecin başlangıcı oldu. Ahmet Özer, 31 Mart seçimlerinde CHP ve DEM Parti’nin “kent uzlaşısı” kapsamında, CHP’nin Esenyurt adayı olarak seçimlere girmiş ve yüzde 49 oy oranıyla belediye başkanı seçilmişti. Özer, yaklaşık 12 saati bulan gözaltı sürecinin ardından, nöbetçi sulh ceza hakimliği tarafından “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanmıştı. Özer’in tutuklanmasından sonra, İçişleri Bakanlığı, İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy’u Esenyurt Belediyesi’ne kayyım olarak atadı.

Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat ise, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Aziz İhsan Aktaş’ın elebaşılığını yaptığı öne sürülen bir suç örgütünün belediyelere rüşvet vererek ihale organize ettiği” suçlamasıyla başlattığı soruşturma kapsamında gözaltına alındı ve 4 gün İstanbul Emniyeti’nde gözaltında tutulduktan sonra 17 Ocak 2025’te tutuklandı.

Akın Gürlek, daha sonra 20 Ocak’ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında “tehdit,” “hakaret” ve “terörle mücadelede görev alan kişileri hedef gösterme” suçlarından soruşturma başlattı.

19 Mart’ta başlayan ilk gözaltı dalgası

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talimatıyla, Terörle Mücadele Yasası kapsamında yeni bir soruşturma başlatıldı. İstanbul’un Kartal ve Ataşehir ilçelerinin CHP’li başkan yardımcıları, Tuzla, Adalar, Beyoğlu, Şişli, Üsküdar, Sancaktepe ve Fatih belediyelerinden yedi CHP’li belediye meclis üyesi bu kapsamda gözaltına alındı. Bu süreç, 27 Şubat’ta Beykoz Belediyesi’nden 20 kişinin gözaltına alınması ve Belediye Başkanı Alaattin Köseler dahil 13 kişinin tutuklanması ile devam etti.

İstanbul Üniversitesi’nin 18 Mart’ta İmamoğlu’nun diplomasını iptal ettiğine yönelik karar almasının ardından başsavcılık tarafından 19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik soruşturma kapsamında belediye başkanı ve çalışanları dahil 106 kişi gözaltına alındı. İmamoğlu ve 53 kişi 23 Mart’ta tutuklandı.

İmamoğlu ile birlikte Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık ve İmamoğlu’nun danışmanı ve İBB Medya AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ongun da “yolsuzluk” iddialarıyla tutuklandı. Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan ile Reform Vakfı Başkanı Mehmet Ali Çalışkan ve İBB Genel Sekreter Yardımcısı Mahir Polat ise “kent uzlaşısı” kapsamında “silahlı terör örgütüne yardım etme” iddiasıyla tutuklandı.

26 Nisan’da ikinci gözaltı dalgası

İBB’ye yönelik yolsuzluk soruşturması kapsamında İSKİ Genel Müdürü Şafak Başa, İBB Boğaziçi İmar Müdürü Elçin Karaoğlu dahil 52 İBB görevlisi ile bu kişilerle bağlantılı olduğu iddia edilen kişilere yönelik ikinci bir gözaltı dalgası başladı ve 26 Nisan 2025’te 18 kişi tutuklandı.

Üçüncü ve dördüncü gözaltı dalgası

İBB soruşturması kapsamında, belediyeye bağlı bazı iştiraklerde yolsuzluk iddiasıyla yeni bir soruşturma başlattı. 20 Mayıs’ta İBB Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı Taner Çetin’in de arasında bulunduğu 22 kişi hakkında gözaltı kararı verildi ve bu kişilerden 13’ü tutuklandı. 23 Mayıs’ta ise dördüncü gözaltı dalgası kapsamında 45 kişi daha gözaltına alındı. Bu kişilerden İBB Özel Kalem Müdürü Kadriye Kasapoğlu ile İmamoğlu’nun Koruma Müdürü Mustafa Akın, KİPTAŞ Müdürü Ali Kurt, İSTAÇ Genel Müdürü Ziya Gökmen Togay, İBB Muhtarlık İşleri Daire Başkanı Yavuz Saltık ve İBB Genel Sekreter Yardımcısı Arif Gürkan Alpay dahil 25 kişi tutuklandı.

Beşinci dalga gözaltı

31 Mayıs’ta aralarında milletvekili ve belediye yöneticilerinin bulunduğu 47 kişinin gözaltına alındığı duyuruldu. Bu operasyon kapsamında, Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hakan Bahçetepe, Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara, Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar, Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin, Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün, CHP Parti Meclisi Üyesi Baki Aydöner ve eski CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu’nun da aralarında olduğu 22 kişi tutuklandı.

İzmir, Antalya, Adana’da da operasyonlar yapıldı

CHP’li belediyelere yönelik operasyonların İstanbul dışındaki ayaklarından biri İzmir’deydi. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, 1 Temmuz’da “İzmir Büyükşehir Belediyesi iştiraki İZBETON AŞ’de taşeron şirketler eliyle yolsuzluk yapıldığı” iddiası üzerine soruşturma başlattı. Soruşturma kapsamında, Sayıştay raporu, mülkiye müfettişi raporu, bilirkişi raporlarına istinaden “ihaleye ve edimin ifasına fesat karıştırma” ve “nitelikli dolandırıcılık” suçlamasıyla aralarında eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in de olduğu 157 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi.

Gözaltındaki ve savcılıktaki işlemlerin ardından tutuklama talebiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edilen Soyer, 4 Temmuz’da tutuklandı.

5 Temmuz 2025 tarihinde Antalya, Adana ve Adıyaman Büyükşehir Belediye Başkanları gözaltına alındı.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek, Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen ‘rüşvet’ soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Böcek, 6 Temmuz 2025 tarihinde tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, 7 Temmuz’da Böcek’i görevden uzaklaştırdı. 11 Temmuz’da yapılan seçimde Belediye Başkanvekilliği’ne CHP’li Meclis Üyesi Büşra Dirgen Özdemir seçildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ‘yolsuzluk’ soruşturması kapsamında Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar gözaltına alındı. Karalar, 8 Temmuz 2025’te tutuklandı. İçişleri Bakanlığı, 9 Temmuz’da Karalar’ı görevden uzaklaştırdı. Belediye Başkanvekilliği’ne 18 Temmuz’da CHP’li Meclis Üyesi Güngör Geçer seçildi.

Karalar, “Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü Davası” olarak bilinen ve aralarında 5’i tutuklu olmak üzere 7 CHP’li belediye başkanının yer aldığı davanın, 5 Şubat’ta görülen duruşmasında verilen ara kararla tahliye edildi. Ancak henüz göreve iade edilmedi.

5 Temmuz’da gözaltına alınan diğer bir belediye başkanı da Adıyaman Büyükşehir Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere oldu. Soruşturmayı yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yürütttü. ‘Yolsuzluk’ soruşturması kapsamında gözaltına alınan Tutdere hakkında, 8 Temmuz 2025 tarihinde ‘konutu terk etmeme’ şeklinde adli kontrol tedbiri kararı verildi. İçişleri Bakanlığı, 10 Temmuz’da Tutdere’yi görevden uzaklaştırdı. Belediye Başkanvekilliği’ne 18 Temmuz’da CHP’li Meclis Üyesi Ufuk Bayır seçildi. Tutdere hakkındaki ev hapsi kararı 25 Temmuz’da kaldırıldı. İçişleri Bakanlığı, Tutdere’yi 5 Ağustos’ta görevine iade etti.

“Suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “rüşvet”, “irtikap” ve “ihaleye fesat karıştırma” iddiasıyla Şile Belediye Başkanı Özgür Kabadayı’nın aralarında bulunduğu toplamda 6 şüpheli 10 Temmuz’da gözaltına alındı. Başkan Kabadayı ile eski Özel Kalem Müdürü Oğuz Kaçmaz, Belediye Başkan Yardımcısı Tuncay Tolga Özçakmak, Belediyenin Hukuk İşlerinden Sorumlu avukat Ali Şafak ve Ruhsat Şefi Evren Buçhan 14 Temmuz’da tutuklandı.

Altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu dalgalar

İBB’ye operasyonların 18 Temmuz’daki altıncı dalgasında 17 kişi gözaltına alındı. 21 Temmuz’da ise 8 kişi tutuklandı. 29 Temmuz’daki yedinci dalgasında İstanbul, Antalya, Çanakkale, Trabzon, Bursa ve Giresun’da gözaltına alınan 25 kişiden 5’i tutuklanırken, 12 Ağustos’ta İstanbul ve Antalya Büyükşehir Belediyeleri’nden 30 kişi gözaltına alındı ve bunlardan 8’i tutuklandı.

Dokuzuncu gözaltı dalgası olarak ise 15 Ağustos’ta Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’in de arasında olduğu 44 kişinin gözaltına alındı ve 17 kişi tutuklandı.

İBB davası kapsamında İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 414 sanığın duruşmaları 9 Mart 2026’da Marmara Cezaevi yerleşkesinde başladı. Bu davada yargılanan 89 kişinin tutukluluğu hala sürüyor.

Kargapazar köyü JES’e karşı: “Bilimsel gerçekler gözardı ediliyor”

Kar yağışına rağmen jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı eylem düzenleyen Kargapazar Ekoloji Platformu, “Halkın rızası olmadan hiçbir çalışma yapılmamalıdır” dedi.

Bingöl’ün (Çewlig) Karlıova (Kanîreş) ilçesine bağlı Kargapazar (Qerxebazar) köyü halkı, Jeotermal Enerji Santrali (JES) projelerine karşı bir eylem düzenledi.

Amerika merkezli Ignis şirketi, Varto’nun (Gimgim) ardından Bingöl’ün Karlıova ilçesinde de bir JES projesini hayata geçirmek istediği ortaya çıkmıştı. Söz konusu proje Varto’daki projede olduğu gibi fay hattının üstünde bulunan bir alanda gerçekleştirilecek. Yaratacağı olumsuz ekolojik etkileri sebebiyle bölge halkı projeye onay verilmesine tepkili. Bu projenin Kargapazar dahil Karlıova’daki 6 köyü kapsadığı biliniyor.

Mezopotamya Ajansı’na (MA) göre, kar yağışına rağmen, halk protestolarını gerçekleştirdi.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği önünde yapılan eylemde “Jeotermale Geçit Yok” yazılı bir pankart taşındı.

Kargapazar Ekoloji Platformu üyesi Mehmet Ali Harmancı; proje kapsamında yaşam alanlarına, tarım ve hayvancılık yapılan meraların olumsuz etkileneceğini aktardı. Harmancı, bu projenin doğrudan yayılmacı ve emperyalist politikalarla ve kurumlarla ilişkin olduğunu belirterek doğal kaynakların bu politikalar sebebiyle hedeflendiğini anlattı.

Deprem riski binlerce yaşamı tehdit ediyor

Harmancı’nın ardından basın açıklamasını okuyan Kargapazar Ekoloji Derneği üyesi Kasım Demiralp, JES projesinin bilimsel gerçekleri gözardı ederek yapıldığını belirtti:

“Yaşadığımız coğrafya, aktif fay hatlarının bulunduğu, deprem riski yüksek bir bölgedir. Bu hassas yapıya rağmen onlarca jeotermal kuyunun açılmak istenmesi, sadece doğayı değil, insan hayatını da ciddi şekilde tehlikeye atmaktadır. Bilimsel gerçekler göz ardı edilerek yürütülen bu projeler, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir.”

Demiralp, ayrıca fay hatları üzerinde gerçekleştirilecek sondaj ve enjeksiyon işlemlerinin deprem riski taşıdığına ve binlerce insanın yaşam alanını tehdit ettiğine değindi.

“Sağlıklı yaşama hakkımız hiçbir çıkar uğruna yok sayılamaz”

Açıklamada bu duruma ek olarak JES projesinin yeraltı su kaynaklarını kirleteceği, tarım alanlarını verimsizleştireceği, hayvancılığı ve ekosistemi olumsuz etkileyeceğine vurgu yapıldı.

Anayasa’nın 56. maddesindeki “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” kısmı vurgulayan Demiralp, bu hakkın hiçbir proje, hiçbir şirket ve hiçbir çıkar uğruna yok sayılamayacağını ifade etti.

Demiralp sözlerini “Kargapazar ve çevresinde planlanan jeotermal projeler derhal durdurulmalıdır. Halkın rızası olmadan hiçbir çalışma yapılmamalıdır” diyerek sonlandırdı.

Türkiye’de 414 bin mahpus var


Hapishanelerde 207’si kız çocuk olmak üzere 12-18 yaş arası 4 bin 524 çocuk tutulmaktadır. 19 bin 809 kadın mahpusun yanında annesi ile 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 891‘dir.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Nisan 2026 yılı açıklamasına göre, Türkiye’de, toplam 304 bin 956 kapasiteli 403 hapishanede 414 bin 401 mahpus tutuluyor. 116 bin 66 mahpus açık, 298 bin 335 mahpus kapalı hapishanelerde kalıyor.

CİSST · Nisan 2026 · Türkiye Ceza İnfaz Sistemi
Türkiye Hapishanelerinde Kapasite Krizi
Resmi kaynaklar temelinde derlenen veriler ışığında hazırlanmıştır
403 Hapishane Sayısı
414.401 Toplam Mahpus
Kapasite: 304.956
+%35,9 Doluluk Fazlası
109.445 kişi kapasitesi üstünde
Kapasite — Doluluk Oranı
Resmi Kapasite: 304.956 Mevcut: 414.401
%100 kapasite dolduğunda %135,9 — her 100 kapasiteye 136 mahpus
116.066 Açık Hapishanelerde %28,0
298.335 Kapalı Hapishanelerde %72,0
Hukuki Durum
351.887
Hükümlü (%84,9)
62.514
Tutuklu (%15,1)
Özel Gruplar
19.809 Kadın mahpus
891 Annesiyle kalan çocuk (0–6 yaş)
4.524 Çocuk mahpus (12–18 yaş) — 207’si kız
6.638 65 yaş üstü mahpus
14.276 Yabancı uyruklu mahpus
200 LGBTİ+ mahpus
Engelli Mahpuslar
476
Hapishanelerde engelli mahpus bulunmaktadır. Türlere göre dağılım aşağıda gösterilmektedir.
252 Ortopedik Engel
96 Görme Engeli
68 İşitme Engeli
34 Dil & Konuşma Engeli
26 İşitme + Konuşma Engeli
Eğitim ve İstihdam (2025 Verisi)
77.014
Öğrenimini sürdüren mahpus
58.500
Sigortalı mesleki faaliyette bulunan mahpus
Günlük İaşe Bedeli (2025)
144 ₺
Yetişkin hükümlü ve tutuklular ile görevdeki personel için
275 ₺
Çocuk hükümlü/tutuklular; annesiyle kalan çocuklar; süt emziren ve hamile mahpuslar için
Kaynak: CİSST (Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği) — Nisan 2026 açıklaması; resmi verilere dayanmaktadır NihaPLUS · Nisan 2026

Resmi kaynaklardan elde edilen veriler ışığında yapılan açıklamaya göre, bu mahpusların 351 bin 887’si hükümlü, 62 bin 514’ü tutuklu. 200‘ü LGBTİ+, 14 bin 276’sı yabancı mahpus. Hapishanelerde dil ve konuşma engelli olan 34, görme engelli 96, işitme engeli olan 68, işitme ve konuşma engeli olan 26 ve ortopedik engeli olan 252 kişi olmak üzere 476 engelli mahpus var.

Hapishanelerdeki mahpusların 6 bin 638’i 65 yaşın üstünde. 2025 yılında açıklanan son rakama göre hapishanelerde öğrenimini sürdürebilen mahpus sayısı 77 bin 14 ve sigortalı olarak mesleki faaliyette bulunan 58 bin 500 mahpus bulunuyor. Hapishanelerde 207’si kız çocuk olmak üzere 12-18 yaş arası 4 bin 524 çocuk varken, 19 bin 809 kadın mahpusun yanında, annesi ile 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 891‘dir.

Derneğin verdiği diğer bir bilgiye göre, 2025 yılı itibarıyla ise iaşe bedeli, hükümlü ve tutuklular ile görev başında bulunan personel için 144 TL, çocuk hükümlü ve tutuklular için 275 TL, kurumda annesiyle birlikte kalan çocuklar ile süt emziren hükümlü ve tutuklu anneler ve hamileler için de 275 TL’dir.

Vietnam’dan İran’a ABD’nin ‘sonuçsuz’ savaşları

İran’da İsrail ve ABD’nin başlangıçta belirledikleri hedeflere ulaşamaması, ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan bu yana yaşadığı diğer askeri müdahelelerdeki sonuçları tekrar hatırlatmaya yol açtı.

Donald Trump / Foto: Beyaz Saray

28 Şubat 2026 tarihinde ABD ile İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı saldırısı ile başlayan “İran Savaşı” 8 Nisan’da iki haftalık bir ateşkes anlaşması ile bir süreliğine ertelenmiş oldu.

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif sosyal medya hesabında bir mesaj paylaşarak İran, ABD ve müttefiklerinin derhal ateşkes konusunda anlaştığını duyurdu.

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun aksi yöndeki beyanatına rağmen, Şerif, ateşkesin yalnızca belirli bölgelerde değil, Lübnan dahil “her yerde” geçerli olacağını söyledi.

Pakistan Başbakanı, “tüm anlaşmazlıkların nihai olarak çözülmesi için müzakereleri sürdürmek üzere heyetlerini 10 Nisan Cuma günü İslamabad’a davet ediyorum” diyerek kırılgan olan bu sürecin, nihai bir anlaşma ile sonuçlanmasına yönelik çabaların devam edeceği işaretini verdi.

Trump, İran'ın ABD ve İsrail'e 10 maddelik bir plan sunduğunu söyledi.

İran devlet televizyonuna göre 10 maddelik plan şu unsurları içeriyor:

* Irak, Lübnan ve Yemen'deki savaşın tamamen sona erdirilmesi
*İran'a yönelik savaşın süre sınırı olmaksızın tamamen ve kalıcı olarak sona erdirilmesi
*Bölgedeki tüm çatışmaların bütünüyle sona erdirilmesi
*Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması
*Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğü ve güvenliğini sağlamak için bir protokol ve koşullar oluşturulması
*İran'a yeniden inşa maliyetleri için tam tazminat ödenmesi
*İran'a yönelik yaptırımların tamamen kaldırılması taahhüdü
*ABD tarafından tutulan İran'a ait fonların ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması
*İran'ın hiçbir şekilde nükleer silah edinmeyeceğine tam bağlılık göstermesi
*Yukarıdaki koşulların onaylanmasının ardından tüm cephelerde derhal ateşkesin yürürlüğe girmesi

ABD Başkanı Donald Trump, İran devlet yetkilileri ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun kabul ettiğini açıkladığı bu ateşkes anlaşması, sürecin buraya nasıl geldiği ile ilgili çeşitli tartışmaları da alevlendirdi.

Mevcut değerlendirmeler ABD ve İsrail’in savaş hedeflerinin kısmen başarısız olduğunu, İran’da istenen çapta rejim değişikliğinin gerçekleşmediği ve İran’ın bölgesel etkisinin sürmeye devam ettiğini göstermektedir. Bu durum ABD ve İsrail açısından başarısızlık olarak değerlendiremezse de başarılı oldukları yönünde kesin bir yorum yapılmasını da zorlaştırır.

Trump’ın “bütün bir medeniyeti yok etmek” ile tehdit ettiği 7 Nisan’dan 8 Nisan’a geçişte ortaya çıkan ateşkes anlaşması,

ABD ve İsrail açısından başarısızlık ve kısmı hedef sapmaları şeklinde yorumlanırken, bu durum ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan bu yana yaşadığı diğer askeri müdahelelerdeki sonuçları tekrar hatırlatmaya yol açtı. Vietnam, Somali, Afganistan ve daha bir kaç yerde, ABD çeşitli gerekçelerle saldırılar başlatmış, ancak gerekçeleri ve hedefleriyle uyumlu olmayan sonuçlar elde etmişti.

Stratejik Analiz Dosyası

ABD Askeri Müdahaleleri ve Hedeflerinin İflası

Vietnam’dan İran Ateşkesine (1960 – 2026)

8 Nisan 2026 gece yarısı itibariyle yürürlüğe giren iki haftalık İran ateşkesi, ABD’nin yarım yüzyılı aşkın müdahale tarihindeki yeni bir düğümü temsil ediyor. İlan edilen siyasi hedeflerin sahadaki sosyolojik ve askeri gerçeklerle çarpıştığı bu kronoloji, stratejik bir geri çekilme döngüsünü işaret etmektedir.
Müdahale Kronolojisi
  • 01 Vietnam Savaşı 1960 – 1973 ▼
    Resmi Söylem Komünizmin yayılmasını (Domino Teorisi) durdurmak ve Güney Vietnam’ın bağımsızlığını korumak.
    Stratejik Sonuç ABD 50 binden fazla kayıp vererek çekildi; Kuzey Vietnam ülkeyi kendi idaresinde birleştirdi.
  • 02 Irak’ın İşgali 2003 – 2011 ▼
    Resmi Söylem Kitle imha silahlarını tasfiye etmek ve Baas rejimini devirerek demokrasi inşa etmek.
    Stratejik Sonuç Silah bulunamadı; ülke kaosa sürüklendi, bölgesel nüfuz İran lehine değişti ve IŞİD ortaya çıktı.
  • 03 Afganistan Savaşı 2001 – 2021 ▼
    Resmi Söylem El-Kaide’yi yok etmek ve Taliban rejimini kalıcı olarak tasfiye etmek.
    Stratejik Sonuç 20 yılın sonunda ABD mağlubiyeti kabul ederek çekildi; Taliban Kabil’de yönetimi devraldı.
  • 04 İran Savaşı 2025 – 2026 ▼
    Resmi Söylem Nükleer programı durdurmak ve bölgesel güvenlik tehdidini bertaraf etmek.
    Stratejik Sonuç 8 Nisan 2026 Ateşkesi: Rejim değişikliği hedefi başarısız oldu; Hürmüz Boğazı krizi küresel ekonomiyi sarstı.

Suriye ve HTŞ Gerçeği

ABD’nin Suriye’deki proksi savaşları ve radikal gruplarla olan dolaylı mücadelesinde, Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) yerel ve bölgesel dengeleri kökten değiştiren bir aktör olarak öne çıktı.

2011-2017 Nusra Cephesi’nden kopuş ve yerelleşme süreci.
2024-2026 İdlib merkezli sivil yönetim ve Şam’a yönelik stratejik baskı.

Stratejik Analiz: Ortak Desenler

Lojistik Teknolojik üstünlük, asimetrik direniş ve yerel sosyoloji karşısında stratejik olarak yetersiz kalmaktadır.
Meşruiyet İstihbarat fiyaskoları ve suni gerekçeler (KİS, demokrasi vb.) küresel kamuoyu desteğinin kaybına yol açmaktadır.
Maliyet Trilyonlarca dolarlık askeri harcama, sahada kalıcı siyasi istikrar üretmek yerine “güvenlik boşluğu” yaratmaktadır.
Sonuç 28 Şubat 2026’da başlayan süreç, 8 Nisan ateşkessiyle ABD’nin müzakere masasına “hedeflerine ulaşamadan” dönmesiyle sonuçlanmıştır.

Vietnam sendromu

Vietnam savaşı, ABD tarihinin en çok etki bırakan savaşlarından biri oldu. 1955 ile 1975 yılları arasında Kuzey Vietnam ile Güney Vietnam arasında süren bu savaşta ABD, Kuzey Vietnam ve Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne karşı Güney Vietnam yönetimine destek verdi. ABD’nin “Domino Teorisi” doktrinini çerçevesinde gerçekleşen bu savaş, 1965 ile 1973’te en yoğun halini yaşadı.

1 Kasım 1955’te başlayan savaş, 30 Nisan 1975’te Kuzey Vietnam’ın Saygon’u ele geçirmesiyle sona erdi.

Gerilla taktikleri kullanan Viet-Kong (Kuzey Vietnam destekli Güney’deki gerillalar), gelişmiş ABD teknolojisine karşı psikolojik üstünlük sağladı.

Foto: Derin Tarih dergisi

Yaklaşık 2 milyon sivil ve 1 milyondan fazla asker hayatını kaybetti. 58.000’den fazla ABD askeri öldü. Sonuçta ABD, Vietnam’dan çekildi, Güney Vietnam düştü ve ülke Kuzey Vietnam yönetiminde birleşti.

Domino Teorisi, Soğuk Savaş döneminde (1950’ler-70’ler) ABD’nin, Vietnam’daki gibi bir ülkenin komünist yönetime geçmesinin, bölgedeki diğer ülkelerin de sırayla komünizme “düşmesine” (domino etkisi) yol açacağı korkusuna dayanan dış politika doktrinidir.

Komünizmin Güneydoğu Asya’da yayılmasını engellemek ve “ilk domino taşı” olarak görülen Vietnam’ı koruyarak Laos, Kamboçya, Tayland gibi çevre ülkeleri güvence altına almaktı. Aynı amaçlarla sonraları Laos ve Kamboçya gibi yerlere müdaheleler gerçekleştirdi. ABD, bu teori gereği Güney Vietnam’daki komünist olmayan hükümeti desteklemek için doğrudan askeri müdahalede bulundu.

Somali: Kara Şahin Düştü

ABD’nin Somali İç Savaşı’na insani yardım misyonuyla başlayıp, Muhammed Farah Aidid’e bağlı milislerle çatışmaya dönüştüğü ve 18 Amerikan askerinin öldüğü ağır bir hezimetle sonuçlanan savaş yaşandı. 3-4 Ekim 1993’te yaşanan bu olay, ABD’nin Afrika’daki askeri müdahale politikasını değiştirerek birliklerini çekmesine yol açtı.

1992 yılında BM, Somali’deki kıtlık ve iç savaş ortamında insani yardımları korumak için “Restore Hope” (Umutu Yenile) operasyonunu başlattı.

Foto: Alexander Joe

ABD özel kuvvetleri (Rangers ve Delta Force), Mogadişu’da Somali askerî subay, politikacı ve iç savaşının en etkili isimlerindin biri Muhammed Farah Aidid’i yakalamak için operasyonlar düzenledi. ABD kuvvetleri, iki Black Hawk helikopterinin düşürülmesiyle şehir merkezinde kapana kısıldı. Çatışmalarda 18 ABD, 1 Malezya ve 1 Pakistan askeri ölürken, yüzlerce Somalili sivil ve milis hayatını kaybetti. Ölen ABD askerlerinin cesetlerinin sokaklarda sürüklenmesi ABD kamuoyunda büyük tepki yarattı. Başkan Clinton, 1994’te birliklerin geri çekilmesini emretti ve BM güçleri 1995’te Somali’den ayrıldı.

Her ne kadar ABD ve BM, “Somali’de açlık ve kaos nedeniyle insani yardım” adı altında bu işe giriştilerse de, bu hareketin amacı, ABD’nin özellikle Mogadişu civarında askeri ve lojistik varlığını arttırmasıydı. Analizler, insani gerekçenin sadece bir meşruiyet söylemi olduğunu vurgular. ABD, bölgede stratejik bir varlık göstermek ve Kuzeydoğu Afrika’da etkili olmak istedi.Yerel klanların güçlenmesini ve ABD’ye karşı direncini kırmak da operasyonun dolaylı amaçları arasındaydı.

ABD’nin en uzun savaşı: Afganistan

Afganistan Savaşı, 7 Ekim 2001 tarihinde başladı. ABD’nin en uzun savaşı olarak tarihe geçti.

ABD tarafından 11 Eylül saldırıları gerekçesi ile başlayan bu savaş, ABD Başkanı George W. Bush‘un “terörle mücadele” politikası çerçevesinde gerçekleşti. Savaş Usame bin Ladin‘in yakalanmasına değin sürecekti. Aynı zamanda diğer Taliban güçlerin ortadan kaldırılması ile sona erecekti. Böylelikle Afganistan’da iç güvenlik sağlanmış olacaktı.

ABD ve Birleşik Krallık önce hava bombardımanı daha sonra da takviye güçlerle beraber Afganistan’a asker indirdi. 2002’de Amerikan ve İngiliz askerleri Kuzey İttifakı ile savaşa katıldı. Daha sonra gerginlikler üzerine NATO güçleri (Koalisyon güçleri) Afganistan’a asker indirdiler. Amerikan hükûmeti kalıcı barışı sağlamak amacı ile bölgede asker bulundurup varlıklarını hissettireceklerini açıkladı.

Foto: Wikipedai

27 Mayıs 2014 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama, ABD birliklerinin savaş misyonunun yıl sonuna kadar sona ereceğini duyurdu. Geriye ise 9,800 kişilik bir grup kalacaktı ve Afgan güçlerini eğitecek, danışmanlık verecekti. Fakat 2015 tarihinden itibaren koalisyon güçleri kara çarpışmalarına katılmayacaktı. Obama ayrıca 2016 yılı sonuna kadar tüm Amerikan birliklerinin ülkeden çekileceğini duyurmuştu ancak ABD başkanlığı değişip yeni başkan Donald Trump olunca bu plan 2019 yılının sonlarına kadar rafa kalktı.[18] ABD ve Taliban 2020’nin Ocak ayında Katar’ın başkenti Doha’da bir araya gelerek Doha Anlaşmasını imzalayarak ABD askerlerinin 1 Mayıs 2021 tarihine kadar ülkeyi terk etmesi üzerine anlaştı.[19] Trump, Amerikan askerlerinin Noel’e kadar Afganistan’ı terk edeceğini söyledi ancak bu gerçekleşmedi. ABD’de seçimler yaklaşırken askerlerin ayrılması seçim sonrasına kaldı.[20]

Trump’ın ardından iktidar yine Demokratların eline geçti ve seçim sonrasına kalan Afganistan’dan çekilme politikası Joe Biden’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte kademeli şekilde başladı ve bu geri çekilme ile Taliban saldırısı başladı. Taliban, beş gün içerisinde 15 Ağustos 2021’de Kabil’e girdi.[21] Ertesi gün Taliban, Afganistan İslam Emirliği’ni ilan etti. Böylece 20 yılın ardından Afganistan’da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.

30 Ağustos’ta ABD’nin son askerlerinin de çekilmesiyle Amerika’nın en uzun savaşı sona erdi.

ABD’nin hedefleri (kalıcı iç güvenlik ve Taliban’ın devrilmesi) gerçekleşmedi. ABD, 20 yıl süren savaş boyunca sahada kalıcı sonuç alamadı; Taliban bölgesel ve toplumsal bir güç olarak geri döndü.

Irak savaşı

20 Mart 2003’te ABD liderliğindeki müttefik güçler Irak’ı işgale başlayarak Saddam Hüseyin rejimine son verdi.

ABD, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmasının uluslararası barışı tehdit ettiğini savundu ancak birçok ülke askeri harekatı desteklemeyi reddetti.

1990-1991 Körfez Savaşı’nda ABD, Irak güçlerinin Kuveyt’ten püskürtüldüğü çok uluslu bir koalisyona liderlik etmişti.

Daha sonra Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, Irak’ın tüm kitle imha silahlarını imha etmesini zorunlu kılan 687 sayılı kararı kabul etti. Karar nükleer, biyolojik, kimyasal silahları ve uzun menzilli balistik füzeleri kitle imha silahı olarak tanımlıyordu.

ABD’nin Irak İşgali’nden sonra, halk Saddam Hüseyin’in heykellerini devirdi, Foto: Rojnews

1998’de Irak, BM silah denetçilerine izin vermeyi reddetti, ABD ve İngiltere de buna hava saldırılarıyla karşılık verdi.

El Kaide’nin 11 Eylül 2001’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Washington’daki Pentagon’a düzenlediği saldırılardan sonra, dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Irak’ı işgal etme planları yapmaya başladı.

Bush, Saddam Hüsey’nin kitle imha silahları üretmeye ve saklamaya devam ettiğini, Irak’ın İran ve Kuzey Kore ile birlikte uluslararası bir “şer ekseninin” parçası olduğunu iddia etti.

ABD Kongresi izin verdi

ABD Kongresi, Ekim 2002’de Irak’a askeri operasyon düzenlenmesine izin verdi.

Şubat 2003’te dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, BM Güvenlik Konseyi’nden Irak’a askeri harekata onay vermesini istedi. Powell, Irak’ın kitle imha silahları programıyla önceki kararları ihlal ettiğini iddia etti.

Ancak Powell, Konsey’i ikna edemedi. BM üyelerinin çoğunluğu, BM ve Uluslararası Enerji Kurumu’nun Irak’ta daha fazla kanıt bulması gerektiğine karar verdi.

ABD, denetim raporlarını beklemeyeceğini söyledi ve Irak’a karşı bir “gönüllüler koalisyonu” kurdu.

Koalisyondaki 30 ülkeden İngiltere, Avustralya ve Polonya işgalde fiilen yer aldı.

İngiltere 45 bin, Avustralya 2 bin birlik gönderdi. Polonya 194 özel harekat timiyle işgali destekledi. Kuveyt de işgalin sınırları üzerinden başlamasını onayladı.

İspanya ve İtalya, ABD öncülüğündeki koalisyona diplomatik destek verdi. Bunun yanında Vilnius Grubu adı verilen doğu Avrupa ulusları da Irak’ın kitle imha silahları programı yürüttüğüne ve BM kararlarını ihlal ettiğine inandıklarını açıkladı.

Kimyasal silah iddiaları

Colin Powell, 2003’te BM’de yaptığı konuşmada, Irak’ın biyolojik silah üretmek amacıyla “mobil laboratuvarlar” geliştirdiğini söyledi. Ancak, 2004 yılında iddiasına yönelik kanıtların “pek sağlam görünmediğini” kabul etti.

İngiltere hükümeti, Irak’ın füzeleriyle Doğu Akdeniz’deki İngiltere hedeflerini 45 dakika içinde vurmaya hazır hale geleceğini iddia eden bir istihbarat dosyasını kamuoyuna açıkladı. Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları ürettiğinin “su götürmez bir gerçek” olduğunu söyledi.

Ülkelerin iddiaları büyük ölçüde, Irak’ın kitle imha silahları programı hakkında ilk elden bilgiye sahip olduklarını söyleyen iki Iraklı sığınmacının iddialarına dayanıyordu. Bu sığınmacılar Rafid Ahmed Alwan el-Cenabi adlı bir kimya mühendisi ve Maj Muhammed Harith adlı bir istihbarat görevlisiydi. Her iki isim de daha sonra, müttefiklerin Saddam Hüseyin’i devirmesini istedikleri için sahte kanıtlar öne sürdüklerini açıkladı.

ABD, Saddam rejimini devirdi ama kitle imha silahları bulunamadı. Başlangıç hedefleriyle sahadaki sonuçlar örtüşmedi.

MKG-DFG: “Gerçeğin izini sürenler hakikatten vazgeçmedi”

6 Nisan Öldürülen Gazeteciler Günü’nde açıklama yapan MKG ve DFG, “Katledilen gazetecilerin hakikat mücadelesini büyütmek, ve anılarına sahip çıkmak ve özgür basın çizgisini sürdürmek boynumuzun borcudur.” dedi.

Öldürülen gazeteciler, sırasıyla Nazım Daştan, Cihan Bilgin, Hakan Tosun.

Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) ve Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG), 6 Nisan “Öldürülen Gazeteciler Günü” için açıklama yaptı.

MKG ve DFG ortak açıklaması şu şekilde:

6 Nisan, Türkiye’de gazetecilik faaliyetleri nedeniyle öldürülen gazetecileri anma günüdür. Bu tarihin seçilme nedeni, Gazeteci yazar Hasan Fehmi Bey’in 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü’nde suikast sonucu katledilmesi ve onun gazetecilik mesleğinin ilk kayıplarından olmasıdır.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), 1997 yılında 6 Nisan’ı “Şehit Gazeteciler Günü” olarak kabul etti; 2005 yılında ise günün adı “Öldürülen Gazeteciler Günü” olarak değiştirildi. 6 Nisan, hakikatin peşinde oldukları için katledilen gazetecileri anma günüdür. Gerçekleri açığa çıkardıkları, halkın sesi oldukları ve karanlığı teşhir ettikleri için hedef alınan gazeteciler, özgür basın mücadelesinin hafızasında yaşamaya devam ediyor.

Katledilen gazeteciler şahsında bir kez daha vurguluyoruz ki; kalemi kırılmak istenen her gazeteciyle birlikte hakikat susturulmak istendi. Ancak baskılar, tehditler, katliamlar ve cezasızlık politikaları özgür basın geleneğini durduramadı. Bu topraklarda gerçeğin izini sürenler her dönem bedel ödedi, ama hakikatten vazgeçmedi. Bugün, katledilen tüm gazetecileri saygı ve minnetle anıyoruz. Onların bıraktığı miras, direnişleri ve hakikat uğruna yürüttükleri mücadele yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

Katledilen gazetecilerin kalemi yerde kalmadı, kalmayacak. Onların hakikat mücadelesini büyütmek, anılarına sahip çıkmak ve özgür basın çizgisini sürdürmek boynumuzun borcudur.

DFG, 2 Nisan’da Mart ayında gazetecilere yapılan hak ihlaline ilişkin aylık rapor yayınlamıştı. Raporda şu veriler belirtildi:

  • 5 gazeteci gözaltına alındı
  • 2 gazeteci tutuklandı
  • 1 gazeteci kötü muameleye maruz bırakıldı
  • 2 gazeteci tehdit edildi,
  • 1 gazeteci hedef gösterildi,
  • 3 gazeteciye soruşturma açıldı
  • 5 gazeteciye dava açıldı
  • 3 gazeteci ceza aldı
  • 24 gazetecinin davası sürüyor
  • 5 haber takibi engellendi
  • 6 kez erişim engelli getirildi
  • Dijital medyada 53 hesap ve 75 içerik engellendi.
  • Tutuklu gazeteci sayısı 31

Raporun tamamı için tıklayın.

Puslu manzaralarda yola çıkmak

Theo Angelopoulos’un “Puslu Manzaralar” filminin çekildiği 1988 yılını düşündüğümüzde, Yunanistan’da binlerce çocuğun babasız büyümek zorunda kaldığını, 1967-74 yılları arasındaki “albaylar cuntası” diye adlandırılan diktatörlük döneminden tahmin edebiliriz.

*!Puslu Manzaralar filminden bir kare

Theo Angelopoulos’un “Sessizlik” üçlemesinin 1988 yapımlı son filmi olan “Puslu Manzaralar”, metaforik anlamların da çıkarılabileceği, iki küçük kardeşin babalarını bulmak üzere kendi başlarına yola çıkıp Almanya’ya dek sürecek dolambaçlı, puslu, uzun bir yolun, arayışın hikayesidir.

Filmin hemen başında kardeşlerden birinin diğerine uyumadan evvel sürekli anlattığı bir hikaye dinleriz:

“Başlangıçta her yer karanlıkmış ama sonra ışık belirmiş ve bu ışık karanlığı aydınlatmış, topraktan denize kadar, her tarafta çiçekler varmış ve de dağlar çiçeklerin üzerinde kuşlar ve kelebekler uçuyorlarmış.”

Anneleriyle birlikte babasız yaşayan iki çocuk, yalnızca rüyalarında gördükleri babalarını görmek üzere trene birkaç kez kaçak binme girişiminden sonra nihayetinde yalnız başlarına yola çıkmayı başarabilirler. Filmin asıl hikayesini ise yolun kendisi anlatır.

Yolda iken karşılaşmalar yaşar, inancımızı iyi ve kötü deneyimlerle sınarız. Hatta bazen neden yola çıktığımızı, nereye varacağımızı unuturuz. Unutmadığımızda ise yola çıkarkenki benliğimiz ile vardığımızdaki benlik birbirinden farklı olur. Yola çıkmanın, yani zamanın ve mekanın akışkanlığına etkin bir şekilde dahil olmanın dönüştürücü etkisidir bunun böyle olmasını sağlayan.

Babasız büyümek

Babalı büyümek bir tamlığı ifade etmez ama babasız büyümek bir eksikliği ifade eder. Babalı büyümek, sadece biyolojik babanın yanında, arkasında, önünde büyümek değil babanın veya işlevinin olmadığı durumlarda babanın işlevinin yerine getireceği birinin sevgisinde, ilgisinde, güveninde büyümek demektir. Ama böyle bir baba yoksa, bu eksiklik olarak hissedilir ve bu eksiklik kabullenilip tamir edilmediği sürece de ömür boyu babanın bu yapısal ve işlevsel eksikliği farklı alanlarda, bedenlerde sembolik olarak imkansız bir çabayla tamlanmaya çalışılır.

Filmin çekildiği 1988 yılını düşündüğümüzde Yunanistan’da binlerce çocuğun babasız büyümek zorunda kaldığını, 1967-74 yılları arasındaki “albaylar cuntası” diye adlandırılan diktatörlük döneminden tahmin edebiliriz. Nice sürgünlerin ve özellikle 1974’te Kıbrıs harekatının binlerce Yunan ve Rum’un ölümün bir diğer anlamı binlerce çocuğun belki annesiz ama daha çok babasız kaldığı bir döneme denk gelir. Savaşların, diktatörlüklerin ve akabinde yozlaşmanın, kayıpların, sürgünlerin böylesi sonuçları da vardır, ki travmatiktir. Böylesi dönemleri yakın tarihte yaşayan toplumlar “babasız toplumlar” olarak adlandırılabilir ve bu toplumlar daimi sembolik bir baba ihtiyacıyla içlerinden güçlü, sarsılmaz gördükleri popülist siyasetçileri veya diktatörleri kendilerine dahi ne kadar zarar verdiklerini biliyor olsalar bile kurtarıcı ilan edebilir, omuzları üzerinde taşıyabilir, tapınırcasına ölümüne bağlılık duyabilirler. Almanya’da 1. Dünya Paylaşım savaşından sonra Hitler’e duyulan bağlılık veya Türkiye’de kurtarıcı olarak Atatürk’e duyulan bağlılık gibi. Filmde iki çocuk ise böylesi bir arayışa girmeden direkt olarak kendi babalarını aramaktadır.

Filmde iki çocuk Almanya’da olduğunu düşündüğü babalarını bulmak için yola çıkarlar. Peki babanın adı nedir, ne yapmaktadır, neden kayıptır, hangi şehirdedir, neye benzemektedir, hatta gerçekten Almanya’da mı yaşıyordur? Bunlar belirsizdir. Yalnızca gördükleri rüyalarda sesi, yüzü belli belirsiz var gibidir ve karşılarına çıktıklarında da “işte bu bizim babamız” diyeceklerine inanıyor gibidirler. İnançtır bu ve inancın nesnesi olmayabilir ama ihtiyacın vardır. Bu ihtiyaç, film boyunca “bir kez olsun görmek” olarak çocukların ağızlarından, rüyalarından dillendirilir. Çünkü böylelikle eksiklik tamamlanmayacaksa da “babalarının çocukları” olduklarını en azından “kimlik” problemine geçici bir çözüm olarak kayıt altına alabileceklerdir. Babalarını bulabilseler belki ona öfkelerini kusacaklar, belki ağlayacaklar, belki sarılacaklar, belki kaçacaklar… Önemli değildir, önemli olan bulabilmek ve bir babalarının olduğunu kayıt altına almak veya bulamayacak olsalar dahi babasızlığı kayıt altına almak, bunu kabul etmektir.

Yola çıkma cesaretinin kaynağı

Köklerimiz her ne kadar göçebe olsa dahi kültürel ve ekonomik olarak yerleşik yaşam tarzlarımız vardır. Yola çıkmak bu toplumsal sunakta ancak bir zorunlulukla gerçekleşebilir. Bu sadece bir tatil için bile olsa nefes alma, yer değiştirme zorunluluğuyla gerçekleşir. Ötesi yerleşik yaşamın kapitalist etkileri altında savaşlar, zorunlu sürgünler, ekonomik krizler, doğal afetler nedeniyle yola çıkarız. Yola çıktıktan sonra vardığımızda dahi vardığımız yere yerleşik ve aidiyet hissetmeyiz. Günümüz halklarının, özellikle ötekileştirilmiş, yoksullaştırılmış, kayıplar vermiş halklarının genel durumu budur.

Coğrafyalar arasındaki sınırlar da tüm bu zorunluluklara rağmen ölümcül bir problemdir. Sınır problemi filmde çocukların sınır kontrolünde yine sınır dışı edilecekleri üzerinden özüyle tarif edilir: “Para eksik”. Tahrif edilemeyen ancak alternatif yollarla telafi edilmeye çalışılan ölümcül sınırlar. Hem de sınırın ardı her ne kadar idealize edilirse edilsin sınırı geçerken, sınırı geçtikten sonra başa neler geleceği bilinmemesine rağmen sınırı geçme zorunluluğunu duyumsamak.

Ergin olmayan iki çocuğun yalnız başlarına trene kaçak olarak binip adressiz, pusulasız, parasız yola çıkmaları tuhaf görünüyor olsa da bu cesur atılımın ancak bir zorunluluğun gerekliliğiyle açıklanabilir. Bu zorunluluk telafi edilmesi gereken ihtiyacın kendisidir. Filmde biz bu zorunluluğu “babalarını bulmak için yola çıkan çocuklar” olarak izleriz.

Yol boyunca başlarına gelen onca kötü karşılaşmalara, açlığa, üşümelere, kovulmalara, hatta tecavüze değin yaşanan deneyimlere rağmen yoldan vazgeçmemeleri de bunu gösterir. Çünkü bu deneyimler onlara aynı zamanda babasız olmanın ya da evden kaçmış olsalar dahi işlevsel anlamıyla onları koruyan, gözeten birinin yokluğunda başına neler geleceğini, böylesine kötü bir dünyada yalnız başlarına olmanın imkansızlığını da kanıtlar, dolayısıyla babalarını bulmaları şarttır ve pek tabii yoldan dönülmeyecek ve vazgeçilmeyecektir.

Peki çocuklar babalarını bulabilecekler midir? Çocuklar gibi bunu biz de bilemiyoruz. Sadece umut ediyoruz. Bu karşılaşma yaşansın istiyoruz. Ama bulamayacak olsalar dahi, hatta bu yolu salt bir düş peşinde koşmak olduğunu düşünsek bile yola çıkmanın gerekliliğini, yol boyunca yaşanan deneyimlerde iki kardeşin birbirine olan bağlılığı ve dayanışmasının gelişimini ve önemini gözlemleme fırsatını yakalıyoruz. Bu dayanışmanın karşısında hiç bir sınırın, hiç bir eksikliğin engel olamayacağını anlıyoruz.

Hem sınırlara ve aldatan tabelalara rağmen iyi ki yollar vardır, ya olmasaydı?

Kürtler ABD silahı aldı mı? PJAK’tan yanıt, PDKI’dan açıklama

PJAK ve PDKI temsilcileri, Trump’ın Kürtler’in ABD’nin gönderdiği silahları aldığı açıklamalarını yalanladı.

ABD Başkanı Donald Trump, 5 Nisan 2026 tarihinde Fox TV’de yayınlanan bir habere göre, “İran protestolarından sonra Kürtler üzerinden silah yolladık. Sanırım Kürtler silahları kendileri aldı” dedi.

Trump’ın 5 Nisan tarihli bu açıklamasının doğru olup olmadığını Niha+ olarak PJAK Dışişleri Komitesi Üyesi Zegrus Enderyarî’ye sorduk. Enderyarî, bu konunun doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında hiç bir bilgilerinin olmadığını söyledi. Ayrıca PJAK olarak kendileri ile ABD arasında, bu tarzda bir ilişkinin olmadığını da belirtti.

Zegrus Enderyarî İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu’nun (CPFIK) ABD ile böylesi bir iletişimin olup olmadığı sorusuna da aynı şekilde “Koalisyon olarak da böyle bir şey yok” cevabını verdi.

PDKI de yalanladı

Bu arada, İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI) ABD Temsilcisi Hejar Berenji de sosyal medya hesabından yaptığı bir açıklama ile “İran Kürdistan Demokrat Partisi olarak, Fox News tarafından bildirilen bilgileri kesinlikle reddediyoruz. Herhangi bir yönetimden silah aldığımız yönündeki iddialar yanlıştır ve gerçeği yansıtmamaktadır.” dedi.

Trump daha önce de açıklama yapmıştı

İran’a yönelik saldırıların başladığı 28 Şubat tarihinden bir kaç gün sonra, 5 Mart’ta Trump Kürtler’in savaşa dahil olması tartışmaları ile ilgili olarak “Kürtler İran’a saldırı düzenlemek isterse yapsınlar. Bunu yapmak isterlerse harika olur” demişti.

8 Mart’ta ise Kürtlerin İran’da yeni bir özerk bölge kurma ihtimali ve savaşa dahil olup olmayacakları yönündeki soruya Trump, “Kürtlerle çok dostuz ancak savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtlerin oraya girmesini istemediğime karar verdim” yanıtını verdi.

Öcalan’ın hayatı beyazperdede

Grafik roman yazarı Sean Michael Wilson’ın otobiyografik eserinden uyarlanan ve kitapla aynı adı taşıyan “Özgürlük Kazanacak” film, Öcalan’ın çocukluk yıllarından başlayarak PKK’nin ortaya çıkışını ve bugüne uzanan süreci konu alıyor.

Abdullah Öcalan’ın yaşamını, fikirlerini ve mücadelesini konu alan “Özgürlük Kazanacak (Freedom Shall Prevail)” adlı çizgi roman, bu kez animasyon filmi olarak izleyiciyle buluştu. Meyman Yayınları tarafından iki yıl önce 4 Nisan’da Avrupa’da okuyucuyla buluşturulan eser, sinemaya uyarlandı. Film, dün Londra’da gösterildi.

Grafik roman yazarı Sean Michael Wilson’ın otobiyografik eserinden uyarlanan ve kitapla aynı adı taşıyan “Özgürlük Kazanacak” filminin yönetmenliğini ve yapımcılığını İlham Bakır üstlendi. Türkiye’de 2016 yılından sonra yayılan Kanun Hükmünde Kararnameler nedeniyle Cigerxwîn Kültür ve Sanat Akademisi’nden ihraç edilen sinema eğitmeni Bakır, İngiltere’de mülteci olarak yaşamını sürdürüyor. Avrupa’da günlük yayımlanan Yeni Politika gazetesinde ve Türkiye’deki Yeni Yaşam gazetesinde haftalık köşe yazarlığı yapan Bakır’ın “Anne: Sınırı Geçtin” adlı belgeseli, Ekim 2019’da düzenlenen 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamındaki Antalya Film Forumu’nun “Work in Progress” kategorisinde ödüle layık görülmüştü.

Öcalan’ı anlatan ilk animasyon film

“Özgürlük Kazanacak” adlı animasyon filmi, Öcalan’ı ve mücadelesini beyazperdeye taşıyan ilk yapım olma özelliğini taşıyor. Kürt Toplum Merkezi’nin desteğiyle Londra’daki Rio Sineması’nda dün gerçekleştirilen gösterimle, film izleyicilerle buluştu. Bir saat uzunluğundaki, İngilizce altyazılı Türkçe animasyon, Öcalan’ın çocukluk yıllarından başlayarak PKK’nin ortaya çıkışını ve bugüne uzanan süreci konu alıyor.

Yönetmen İlham Bakır film sonrası izleyicilerle bir söyleşi gerçekleştirdi. Animasyon film fikrinin nasıl ortaya çıktığını anlatan Bakır, “Çizgi romanın yazarı Sean Wilson, kitap tanıtımı için Londra’ya geldiğinde kendisiyle tanışıp sohbet ettim. Kitabın animasyonunu yapma fikri o sohbette gelişti” dedi. Belgesel yönetmenliği yaptığını, daha önce animasyon film deneyimi olmadığını da belirten Bakır, eksiklikler konusunda izleyicilerin hoşgörüsüne sığındığını söyledi.

Bakır, filme emeği geçen Gulan Mori, Rodi Mazyar, Saman Hesenpour ve Mehdi Ahmedipurian’a teşekkür ederek, Kürt sanatçıların Kürdistan’daki gerçekliğe daha fazla ışık tutması gerektiğini vurguladı. Bakır ayrıca, “Kürtlerin savaş değil barış istediğini sanat çalışmalarıyla daha fazla anlatmak bizlerin görevi” dedi.

Kürtler’in yanı sıra başka halklardan izleyiciler vardı

Filmi Kürt izleyicilerin yanı sıra başka halklardan insanlar da izledi. Gazeteci Hilal Seven, animasyonun Öcalan şahsında Türkiye’deki Kürtlerin mücadelesini anlattığını belirterek, yapımın Öcalan’a yönelik devletin oluşturduğu yargıyı kıracak önemli bir çalışma olduğunu ifade etti. Seven, filmde zaman zaman kullanılan flashback tekniğiyle geçmişe dönüşlerin anlatımı güçlendirdiğini ve bunu etkileyici bulduğunu dile getirdi.

İtalyan izleyici Arianna Lucanta ise filmle ilgili görüşlerini şöyle dile getirdi: “Öcalan’ın doğayla kurduğu bağın devrimci yürüyüşüne etkisi oldukça ilgi çekiciydi. Bir diğer dikkat çeken nokta, annesinin Öcalan’ı onuru için kavga etmeye zorlamadaki rolüydü. Bu, Öcalan’ın Kürtlerin özgürlüğü için mücadele etme itkisini kadından aldığı anlamına geliyor. Öcalan’ın Kürt özgürlük mücadelesinde kadınların özgürlük mücadelesini öncelemesi bence en dikkat çekici nokta.”

Gulê Asme ise çizgi romanı okumayıp önce animasyonu izleyen biri olarak filmi oldukça bilgilendirici bulduğunu, ancak bazı bilgilerin fazla olmasının sonlara doğru izleyicide zaman zaman kopmaya neden olduğunu söyledi. Seslendirmeleri de eleştiren Asme, “Seslendirmeler bana doğal gelmedi, daha iyi olabilirdi” dedi.

İran’daki ekolojik hasar: Savaşın etkileri büyüyor

Conflict and Environment Observatory (CEOBS) verilerinin ortaya çıkardığı İran’daki çok katmanlı çevresel hasar tablosunu bir infografi olarak derledik.

Fotoğraf: Wikipedia

EKOLOJİ / İRAN / SAVAŞ

Ortadoğu’da süren İran merkezli savaş yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmıyor. Conflict and Environment Observatory (CEOBS) tarafından yayımlanan son değerlendirmeye göre, savaşın ilk günlerinden itibaren çevresel yıkım sistematik bir boyuta ulaştı.

CEOBS’un paylaştığı verilere göre, 28 Ocak’tan 10 Mart’a kadarki süreçte 300’den fazla çevresel risk içeren olay tespit edildi ve bunların 232’si detaylı risk analizine tabi tutuldu. %77’si kentleşmiş olan İran’da ortaya çıkan tablo yalnızca hava kirliliği değil; deniz kirliliği, kimyasal yayılım, sanayi hasarı gibi uzun vadeli ekolojik bozulma riskini birlikte büyütüyor.

300+
Kayıt altına alınan çevresel risk olayı

CEOBS’un 10 Mart 2026 itibarıyla saptadığı toplam olay sayısı.

232
Risk analizi yapılan olay

Uzaktan doğrulama ve temel çevresel risk değerlendirmesi yapılan olay sayısı.

123
Etkilenen askeri tesis

26
En çok etkilenen alt tür: hava üssü

Askeri nesneler içinde en sık vurulan alt tesis grubu.

Hasarın yoğunlaştığı başlıklar

43+

ABD açıklamasına göre İran donanmasına ait hasarlı ya da batmış olabilecek gemi sayısı.

20 km

Dena firkateyninin torpido saldırısına uğraması sonrası gözlenen petrol sızıntısının uzunluğu. Kıyı şeridindeki bölgeleri ve su ekosistemini tehdit ediyor.

12+

Körfez’de veya limanlarda vurulduğu belirtilen ticari gemi sayısı.

30

Hedef alınan petrol işleme ve depolama tesisi

Çevresel hasar yaratan olayların coğrafi yayılımı

  1. İran
  2. Irak
  3. İsrail
  4. Kuveyt
  5. Ürdün
  6. Kıbrıs
  7. Bahreyn
  8. Katar
  9. BAE
  10. Suudi Arabistan
  11. Umman
  12. Azerbaycan

Risk zinciri

1. Aşama

Askeri üsler, füze tesisleri, limanlar ve petrol altyapıları hedef alınıyor.

2. Aşama

Yangınlar ve ikincil patlamalar yakıt, ağır metal ve toksik madde yayıyor.

3. Aşama

Duman, partikül, dioksin, furan ve organik kirleticiler havaya karışıyor.

4. Aşama

Deniz, kıyı, toprak ve kent ekosistemleri zarar görüyor.

5. Aşama

Biyoçeşitlilik azalıyor, doğal kaynaklar yok oluyor, iklim değişiyor.

Tahran özelinde kritik veri

CEOBS, İsrail’in 7-8 Mart saldırılarında Tahran’daki dokuz milyonluk nüfusun tehlikeli kirlilik düzeylerine maruz kaldığını, is ve kirleticilerin yağışla geri dönmesi nedeniyle “siyah yağmur” etkisinin Tahran’da görüldüğünü aktarıyor.

İran’ın iklim yapısı

35.5%

Aşırı kurak (hyper-arid)

29.2%

Kurak (arid)

20.1%

Yarı kurak (semi-arid)

5%

Akdeniz iklimi

10%

Nemli bölgeler

Atlantic Council’in paylaştığı verilere göre, İran’ın %80’den fazlası kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer alıyor. Bu koşullar İran’ı Ortadoğu’da çevresel hasara en hassas ülke yapıyor.

İran neden zaten kırılgandı?

Geopoliticalmonitor’e göre Tahran’daki eski yeraltı qanat/kariz sistemi dahil su altyapısının eskimesi, büyük su kayıplarına yol açıyordu. Bu nedenle normal yağışlı yıllarda bile su kıtlığı ağırlaşıyor. Bazı bölgelerde yeraltı sularının aşırı çekilmesi, geri döndürülemez tarım arazilerinin çökmesine neden oldu. Her yıl on binlerce insan, şiddetli hava ve su kirliliğinden dolayı erken yaşta hayatını kaybettiği biliniyor.

~10 milyon

Tahran şehir merkezi nüfusu. Tahran, çevresi dağlarla çevrili ve kirleticileri tutan coğrafi yapısı nedeniyle yüksek maruziyet riski taşıyan bir metropol. 10 milyon nüfuslu şehir, Alborz sıradağları ile çevrili olup, bu dağlar sıklıkla şehir içinde sis ve kirliliği hapsediyor.

450

Körfez genelinde içme suyu sağlayan tuzdan arındırma tesislerinin sayısı. Tuzdan arındırma sürecinde kullanılan kimyasallar: Sodyum hipoklorit, ferrik klorür ve sülfürik asit. Bu sebeple tesislere verilen hasar, çevreye zarar verir.

~100 milyon

Bu tesislerin içme suyu sağladığı yaklaşık nüfus. Bu da savaşın altyapı boyutunun ekolojik etkisini büyütüyor.

Altyapı ve eşik verileri

30 köy

Hürmüz Boğazı’ndaki Keshm Adası’ndaki tuzdan arındırma tesisine saldırı

7 Mart’taki saldırı sonrası su tedariki etkilenen köy sayısı. İran, saldırı için Amerika ‘yı suçlamıştı.

2 Mart

Natanz saldırısı

Nükleer tesislere dair risklerin yeniden öne çıktığı tarih.

5 km

Kentin kuzeydoğusunda hedef alındığı öne sürülen tesisin yaklaşık uzaklığı.

~150

Savaş başında Körfez’deki demirli ham petrol ve LNG tankeri

Enerji, deniz ve kirlilik riskini büyüten yığılma düzeyi.

CEOBS’nin öne çıkardığı çevresel hasar türleri

  1. Askeri tesislerde yangın ve patlamalar
  2. Petrol depoları ve rafinerilerde kirletici yayılımı
  3. Deniz kirliliği ve petrol tabakaları
  4. Liman ve gemi hasarına bağlı yakıt sızıntıları
  5. Nükleer tesislerde belirsizlik ve potansiyel risk
  6. Tuzdan arındırma tesislerindeki hasar
  7. Çevresel yönetimde zayıflama

Ana çerçeve

CEOBS verileri, İran’daki çevresel hasarın yalnızca hava kirliliği ya da su altyapısıyla sınırlı olmadığını; askeri alanlar, enerji tesisleri, denizcilik, kıyılar, nükleer sahalar ve yönetişim kapasitesi boyunca genişleyen çok katmanlı bir ekolojik yıkım ürettiğini gösteriyor.

Veri notu: Bu tasarım CEOBS’nin 10 Mart 2026 tarihli “Operation Epic Fury: emerging environmental harm and risks in Iran and the region” değerlendirmesindeki sayısal bulgular temel alınarak hazırlandı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.