Viktor Orbán’ın muhafazakar yönetiminin sona ermesiyle Macaristan’da yeni bir dönem başlarken seçimlerde çoğunluğu elde eden Péter Magyar ve Tisza Partisi’nin LGBTİ+ hakları konusundaki sessizliği soru işaretleri yarattı. Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik: “Enacil talebimiz toplanma ve yürüyüş hakkının iadesi.”
Kaynak: Budapeşte Pride
12 Nisan’da Macaristan’da yapılan genel seçimlerde, 16 yıldır iktidarda olan Viktor Orbán’ın aşırı sağcı Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) partisi gücünü kaybetti. Başlangıçta Orbán’a yakın olan ancak daha sonra Fidesz’den ayrılarak merkez sağ bir tutum benimseyen Péter Magyar ve TISZA (Saygı ve Özgürlük Partisi) partisi ise seçimden zaferle çıktı.
Seçim sonuçlarına göre, oyların neredeyse tamamı sayılmışken TISZA, 199 üyeli parlamentoda 138 sandalye kazandı. 133 sandalyenin aşılması, Tisza’nın anayasayı değiştirmek için yeterli çoğunluğa ulaştığını gösteriyor.
Nisan 2026’daki seçim yenilgisine kadar 16 yıl boyunca Macaristan Başbakanı olarak görev yapan Viktor Orbán, LGBTİ+ topluluğunu hedef alan bir dizi yasa ve politikayı hayata geçirmesiyle gündeme gelmişti.
Orbán, 2012 yılında anayasanın sadece iki cinsiyeti tanıdığına dair bir değişiklik yapmıştı. 2020’de bu düzenleme, eşcinsel çiftlerin evlat edinmesini fiilen yasaklayacak şekilde sertleştirildi.
Haziran 2021’de “çocukları koruma” maskesi altında kabul edilen Çocuk Koruma Yasası (LXXIX sayılı Yasa), LGBTİ+’ları çocuk istismarcılarıyla bir tutmaktadır. Bu mevzuat; eğitim, medya ve reklam alanlarında 18 yaş altındaki küçüklere eşcinselliğin veya cinsiyet değiştirmenin “tasvir edilmesini veya teşvik edilmesini” yasaklamaktadır. Yasa, LGBTQ+ içeriği gösteren televizyon programlarını ve LGBTİ+ temaları içeren kitapları kısıtlamaktadır. Ek olarak, Mart 2025’te Orbán hükümeti, LGBTİ+ Onur yürüyüşlerini fiilen yasaklayan ve katılımcıların tespiti için yüz tanıma teknolojisinin kullanılmasına izin veren bir yasayı kabul etmişti.
Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik, Macaristan seçimlerinin ardından Budapeşte Pride’ın taleplerini aktardı. Majercsik, Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının çöküşünü, Macaristan’ın hukuk devletine dönüşü için açılan bir yol olarak tanımladı: “LGBTQ+ hakları da dahil olmak üzere insan hakları olmadan adil ve dürüst bir demokrasi var olamaz.”
Majercsik, üçte iki çoğunlukla Orbán hükümeti tarafından çıkarılan tüm LGBTİ+ karşıtı yasaların yürürlükten kaldırılabileceğini belirtti:
“En acil mesele, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının iadesidir. 27 Haziran’da Budapeşte Onur Yürüyüşü’nü gerçekleştireceğimiz için bu durum özellikle aciliyet arz ediyor. Ancak bunun da ötesinde, önceki hükümet anayasaya işlenmiş çok sayıda kuir karşıtı yasa çıkardı. Üçte iki çoğunlukla bunlar da iptal edilebilir.”
“Magyar’ın LGBTQ+ hakları konusundaki tutumunu bilmiyoruz”
Majercsik, Péter Magyar’ın seçildiği TISZA Partisi’nin programında LGBTİ+ topluluğundan hiç bahsedilmediğini belirtti:
“Kamuoyuna yaptığı konuşmalarda, 13 Nisan’daki uluslararası basın toplantısında belirttiği gibi, ‘yasaları çiğnemedikleri sürece herkesin istediği kişiyi sevmekte özgür olduğunu’ söylerken oldukça muğlak ifadeler kullanıyor. Maalesef bu ifadelerden, eşcinsel çiftlerin evlenmesine ve evlat edinmesine izin verecek bir yasal düzenleme yapma niyetinde olup olmadığını anlamak imkansız. Ayrıca yasal cinsiyet ve isim değişikliği konusundaki tutumu hakkında da hiçbir şey bilmiyoruz.”
Majercsik, Macaristan’daki LGBTİ+ topluluğunun şu anda korku, rahatlama, güvensizlik ve umudu aynı anda hissettiğini belirtti. Bu karmaşık duyguların nedenlerini ise şöyle sıraladı:
“TISZA Partisi’nin programında LGBTQ+ topluluğundan bahsedilmiyor, Péter Magyar bu konuda muğlak konuşuyor, ayrıca Viktor Orbán geçen yıl Onur yürüyüşlerini yasaklamaya niyetlendiğinde o dönem Magyar sessiz kalmıştı ve LGBTQ+’lar için sesini yükseltmemişti.”
İnsanların artık tahammülü kalmadı
Majercsik, geçen yıl Budapeşte’deki Onur Yürüyüşü’ne 300.000’den fazla kişinin katıldığını, önceki yürüyüşlerdeki 35.000 katılımcı sayısıyla kıyaslandığında bunun tüm zamanların rekoru sayılabileceğini söyledi. Majercsik, geçen seneki katılımcı sayılarının, açıkça insanların haklarının yok sayılmasına tahammülleri kalmadığını gösterdiğini ifade etti:
“2025 yılında halk, iktidardakilere temel haklarının sarsılmasına artık müsamaha göstermeyeceklerine dair net bir mesaj verdi ve toplanma hakkının herkese ait olduğunu ilan etti. Geçen yılki Onur Yürüyüşü, Orbán rejiminin devrilmesinde kritik bir rol oynadı: İnsanların artık yettiğini ve değişim istediklerini ifade etmek için devasa sayılarda bir araya geldiği kilit etkinliklerden biriydi.”
14 ve 15 Nisan’da sırasıyla Urfa ve Maraş’taki okullarda gerçekleştirilen silahlı saldırılara ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) açıklama yaptı: “Yaşanan bu vahim olaylar birer sonuçtur.”
14 Nisan’da Urfa’nın Siverek ilçesindeki Siverek Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Lisesi’ne, okulun bir öğrencisi tarafından silahlı saldırı gerçekleştirildi. Saldırı sonucunda en az 16 kişi yaralandı. Bu olayın ardından 15 Nisan’da Maraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu’na bir öğrenci tarafından silahlı saldırı gerçekleştirildi. Maraş’taki saldırıda en az 9 ölünün ve 20 yaralı bulunduğu basına yansıdı.
Art arda gerçekleşen bu saldırıların ardından birçok eğitim sendikası 2 günlük greve gideceklerini duyurarak bütün kamuoyunu İl Milli Eğitim Müdürlükleri önündeki yaşam nöbetine çağırdı.
İnsan Hakları Derneği (İHD), meydana gelen saldırılara ilişkin bugün (16 Nisan’da) açıklama yayınladı. Açıklamada Urfa’da ve Maraş’ta art arda gerçekleşen saldırıların çocukların temel haklarının korunmasına ilişkin yapısal sorunları tekrar açığa çıkardığı vurgulandı.
İHD, konuya ilişkin şiddetin her yerde olağan bir duruma dönüştüğünü ve Türkiye’de son dönemlerde şiddetin bir kültür haline gelerek toplumsal yaşamı tehdit ettiğini belirtti. Açıklamada şiddetin meşrulaştırılmasının, politikacıların ve medyanın kullandığı şiddeti ve nefreti yücelten dilden kolay silaha erişebilmeye kadar birçok sebebi olduğu ifade edildi:
“Kimlik ve inanç temelli hedef gösterme, muhaliflere karşı kullanılan dil ve siyasi operasyonlar, LGBTİ’ler, göçmen ve mülteci karşıtı söylemler ile medya ve sosyal medya üzerinden üretilen şiddet ve nefret söylemleri, kurumsallaşmış cezasızlık politikalarıyla birlikte değerlendirildiğinde bu ve benzeri saldırılara zemin hazırlamaktadır. Yani yaşanan bu vahim olaylar birer sonuçtur.”
“Şiddeti meşrulaştıran yargının seçici tavrı ve katmerleşmiş cezasızlık politikalarıdır“
İHD; açıklamasında başta siyasi aktörler ve medya olmak üzere şiddet ve nefret dilini kullanan herkesi bu dili terk etmeye, yargı sistemini ise şiddet ve nefret söylemleri konusunda seçici olmaktan vazgeçmeye çağırdı. Şiddeti meşrulaştıran en önemli etken olarak yargının cezasızlık politikaları ve seçiciliği olduğu vurgulandı. Yargının bir yandan şiddet ve nefret söylemlerine tolerans göstermesinin diğer yandan ise muhalif, hak temelli ya da azınlıkları ve kırılgan grupları gözeten ifadeleri hedef alan hukuki baskı uygulamasının bir çifte standart olduğu belirtildi. Bu yaklaşımın nefret söylemleri şiddet eylemlerine dönüştürdüğü ve bazı gruplar için şiddeti meşrulaştırdığı ifade edildi.
Çatışmayı meşrulaştıran TV programlarının, dizilerin, filmlerin ve oyunların da şiddetin normalleşmesine katkı sunduğunu belirten açıklamada bu duruma ilişkin yazılı, görsel ve sosyal medyada şiddet ve nefret söylemlerine karşı etkili tedbirlerin alınması gerektiği aktarıldı. Siyasi aktörlerin ise şiddet ve nefret söylemlerini terk etmeleri gerektiği söylendi.
“Çocuklar başta olmak üzere yaşam hakkı, güvenlik hakkı ve nitelikli, güvenli eğitim ortamına erişim hakkı devletin mutlak yükümlülüğüdür. Bu yükümlülük yalnızca olay sonrası müdahaleyi değil; şiddeti önleyici, riskleri ortadan kaldırıcı ve çocukları her koşulda koruyucu politikaların hayata geçirilmesini gerektirir.
Taraf olunan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme uyarınca çocuklar her türlü şiddete karşı korunmalıdır. Buna rağmen eğitim alanlarının silahlı saldırılara açık hale gelmesi, koruma mekanizmalarının yetersizliğini ve ihmalin sonuçlarını ortaya koymaktadır.”
“Müfredat ayrımcı ve militarist söylemlerden arındırılmalıdır”
Bu olayın bireysel bir şiddet eylemi olmadığını ve rutinleşen şiddet ve nefret politikaların bir sonucu olduğunu belirten İHD, bu durumların önüne geçmek için taleplerini sıraladı:
1-) Olay tüm boyutlarıyla etkili ve bağımsız biçimde soruşturulmalı, sorumlular hakkında cezasızlığa izin verilmemelidir.
2-) Okullarda çocukların güvenliğini esas alan, hak temelli ve bütüncül koruma politikaları derhal oluşturulmalıdır.
3-) Çocuklara yönelik şiddeti önlemeye dönük erken uyarı ve izleme mekanizmaları kurulmalı, müfredat ayrımcı ve militarist söylemlerden arındırılmalıdır.
4-) Bu şiddet olayından etkilenen tüm çocuklara uzun süreli, erişilebilir ve ücretsiz psikososyal destek sağlanmalıdır.
İHD, bu tür olayların ardından getirilen yayın yasaklarının ve kamuoyunun doğru bilgiye erişimini engelleyen uygulamaların, şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe zarar vererek yaşananların görünmez kılınmasına yol açtığını ifade etti. Açıklamada, bu olaylarla etkin mücadelenin ancak gerçeklerin açıkça konuşulabildiği bir ortamda gerçekleşebileceği yer aldı.
İHD açıklamasında Urfa ve Maraş’ta meydana gelen olaylara benzer ihlallerin bir daha yaşanmaması için yetkilileri etkili önlemler almaya, sorumluluklarını yerine getirmeye ve çocukların yararını esas alan politikaları bir an önce hayata geçirmeye çağırdı.
Niha+,21 Ağustos’ta kaybolan ve cansız bedeni 19 gün sonra bulunan Narin Güran’a yönelik süren soruşturmanın gelişmelerine ve medyanın söylemlerine dair kronoloji hazırladı.
Narin Güran Davası
Kronoloji + Medya Analizi · Ağustos 2024 – 2026
Olay / Soruşturma / Yargı
Medya haberi / Analiz
21 Ağustos 2024Olay
Narin Güran kayboldu
Kur’an kursundan dönerken kaybolan 8 yaşındaki Narin için ağabeyi Baran saat 20.43’te 112’yi aradı. Aile önce köyde arama başlattı, baba kızının kaçırılmış olabileceğini söyledi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
22–26 Ağustos 2024Olay
Jandarma ve AFAD aramaya başladı
Jandarma, AFAD ve sağlık ekipleri köyde arama başlattı. Narin’e ait olduğu düşünülen bir terlik köyün 3 km uzağında bulundu; aile önce kabul etti, sonra reddetti. Yüzlerce arama kurtarma personeli bölgeye sevk edildi.
Kaynak: Wikipedia (TR), The National
22–26 Ağustos 2024Medya
Sahte sosyal medya hesabı haberlere kaynaklık etti
Çeşitli yayın organlarında, benzin istasyonu çalışanı olduğu öne sürülen bir kişinin sosyal medya paylaşımına dayanılarak Narin’in amcasının aracında battaniyeye sarılı halde görüldüğü iddia edildi.
Sonradan ne anlaşıldı?
Böyle bir çalışanın var olmadığı, hesapların sahte olduğu ortaya çıktı. Haber doğrulanmadan yayılmıştı.
Kaynak: T24
27 Ağustos 2024Soruşturma
Amca Salim Güran tutuklandı
Amca ve köy muhtarı Salim Güran, aracının şoför koltuğunda Narin’e ait DNA izi, silinmiş arama kayıtları ve mesajlar gerekçesiyle tutuklandı.
Kaynak: Wikipedia (TR)
28 Ağustos 2024Medya
Annenin sözleri “itiraf” olarak sunuldu
Annenin canlı yayında söylediği bir ifade bağlamından koparılarak çeşitli siteler tarafından “İtiraf: Şüphelenirler diye söylemedim” başlığıyla sunuldu. Gazeteci Ali Duran Topuz’a göre bu başlık anneyi baştan suçlu kabul eden bir çerçeve kuruyordu.
Hangi yayın organları?
28 Ağustos 2024 ve sonrasında pek çok haber sitesi ve sosyal medya hesabı bu başlığı yaydı. Kaynak gösterilmeden kopyalandı. CNN Türk, anne Yüksel’in söylediklerini çarpıtarak “Anneyi ele veren soru: Enes için ne yapabilirim?” başlıklı haber yayınladı.
Kaynak: Ali Duran Topuz / Serbestiyet, CNN Türk
28 Ağustos 2024Soruşturma
Ağabey Enes tutuklandı, serbest bırakıldı
Ağabey Enes Güran’ın kolunda ısırık izi tespit edildi ve tutuklandı. Ancak ısırık izinde Narin’e ait DNA tespit edilemedi; ertesi gün serbest bırakıldı.
Kaynak: Wikipedia (TR), Hürriyet
30 Ağustos 2024Soruşturma
Yayın yasağı getirildi
Narin Güran haberleri hakkında yayın yasağı kararı alındı. Tüm aile çapraz sorgu için ifadeye çağrıldı; anne ve baba serbest bırakılırken bazı aile fertlerinin gözaltı süresi devam etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8 Eylül 2024Olay
Narin’in cesedi Eğertutmaz Deresi’nde bulundu
Sabah 8.45’te Narin’in cesedi, köyün yaklaşık 2 km uzağındaki dere yatağında taşlar ve çalılarla gizlenmiş bir çuval içinde bulundu. Anne dahil 24 kişi gözaltına alındı. Komşu Nevzat Bahtiyar cesedi dereye sakladığını itiraf etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8–9 Eylül 2024Medya
Gazeteciler köyde “savcı gibi” haber yaptılar
Gazeteci Faruk Bildirici’nin analizine göre Tavşantepe’ye giden pek çok gazeteci, kendisini polis ya da savcı gibi konumlandırdı. Haberlerin büyük çoğunluğu Salim, Yüksel ve Enes Güran’ı baştan suçlu kabul eden bir çerçevede yapıldı.
Hangi kanallar öne çıktı?
CNN Türk, Haber Global, Show TV, TGRT, Halk TV, Sabah ve Hürriyet yoğun canlı yayın ve özel haber takibi yaptı. Avukat Mustafa Demir’e göre “muhabirler durmaksızın haber istedikleri için doğrulanmamış söylentileri aktardılar.”
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet, CNN Türk
8 Eylül 2024Medya
AKP’li Ensarioğlu: “Güran ailesiyle 40 yıllık dostluğumuz var”
Güran ailesi ile 40 yıllık dostluğunun bulunduğunu ifade eden AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, “Hizbullahçı olduğunu söyleyenler de var ancak aile Refah Partisi geleneğinden gelen bir aile” dedi.
Kaynak: Sözcü TV
9 Eylül 2024Medya / Show TV
Didem Arslan Yılmaz: “Yüzde 99, yasak ilişki var”
Show TV sunucusu Didem Arslan Yılmaz programında “Yüzde 99 diyorum, haber kaynağıma göre anne ile amca arasında bir ilişki var; cinayetin nedeni Narin’in bunu görmesi” dedi. Bu söylem sosyal medyada hızla yayıldı ve diğer medya kuruluşlarını tetikledi.
Mahkemede ne çıktı?
Mahkeme başkanı duruşmada Nevzat Bahtiyar’a “Hangi arada Yüksel ile ilişkiye girdi de Narin gördü?” diye sordu; Bahtiyar “Bilmiyorum” dedi. İddia kesin bulgu olarak karara yansımadı.
Kaynak: Show TV
11 Eylül 2024Medya / Hürriyet & Sabah
“Dört senaryo” manşeti ve “Yasak ilişki itirafı”
Hürriyet, “Narin cinayetinde dört senaryo” manşetinde senaryolardan biri olarak “Yasak ilişkiyi mi gördü?” başlığını kullandı. Sonraki günlerde Sabah gazetesi ise “Yasak ilişki itirafı: Katil amcanın itirafları ortaya çıktı” haberini yaptı.
Sonradan ne anlaşıldı?
Bu haberler, Nevzat Bahtiyar’ın sonradan verdiği ve daha önce çelişen ifadelerine dayanıyordu. Mahkeme gerekçeli kararında kesin bulgu olarak yasak ilişki tespitine yer vermedi.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
12 Eylül 2024Soruşturma
Anne Yüksel ve diğer aile fertleri tutuklandı
Anne Yüksel Güran, ağabey Enes ve birçok aile ferdi tutuklandı. Salim Güran’ın telefonundan kurtarılan ses kaydında işçisi R.A.’nın söylediği ifade soruşturmada kritik hale geldi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
12–13 Eylül 2024Medya
Kürtçe ses kaydının yanlış çevrilmesi ve Baran Güran’ın görüntüleri
Salim Güran ile 15 yaşındaki işçisi R.A. arasındaki Kürtçe konuşma pek çok yayın organında “Daha ölmemiş” olarak çevrildi ve büyük yankı uyandırdı. R.A. bu ifadeyle yeniden gözaltına alındı. Ayrıca 12 Eylül’de Yeni Şafak Gazetesi, Narin’in abisi Baran Güran’ın Newroz alanından olduğu tahmin edilen görüntülerini medyaya çarpıtarak servis etti.
Sonradan ne anlaşıldı?
Sonraki bilirkişi incelemesinde çevirinin hatalı olduğu ve bu ifadenin o konuşmada yer almadığı ortaya çıktı.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
19 Eylül 2024Soruşturma
ATK raporu açıklandı
Adli Tıp Kurumunca Narin’in kaybolduğu 21 Ağustos günü “ağız burun kapanması ve boyuna bası sonucu oksijensiz bırakılmasına bağlı” olarak öldüğü belirtildi.
Kaynak: euronews
6–8 Ekim 2024Medya / Hukuk
Aile medya kuruluşları hakkında suç duyurusunda bulundu
Ailenin avukatları yazılı açıklama yaparak “Aile fertlerinden alınan ifadeler ve röportajlar gerçek bağlamından koparılarak kamuoyu yanlış yönlendirilmiştir” dedi. Özellikle annenin “sabah çamaşır verdi” ifadesinin “tüm halı ve nevresimler yıkandı” olarak aktarılmasını somut örnek olarak gösterdi.
Kaynak: NTV
7 Ekim 2024Soruşturma
Sabit diskte 8 günlük kayıt silinmiş bulundu
Narin Güran’ın bir amcasının evinde ele geçirilen kamera sabit diskinde 15 günlük kayıt olduğu, ancak 8 günlük verinin silindiği açıklandı.
Kaynak: NTV
7 Kasım 2024Yargı
İlk duruşma başladı
Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşma görüldü. Sanık ve tanık ifadeleri dinlendi. Enes Güran kolundaki ısırık izini mahkemede göstererek kendi kendini ısırdığını öne sürdü. Dava 26 Aralık’a ertelendi.
Kaynak: Hürriyet
Kasım 2024Akademi
DergiPark araştırması: 268 haberde etik ihlal
Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan çalışma, en çok tıklanan 3 haber sitesinde 8–15 Eylül 2024 arasındaki 268 haberi içerik analizi yöntemiyle inceledi. Bulgular: kurban ve yakınlarının kimliği ve fotoğrafları açıkça paylaşılmış; cinayet sansasyonelleştirilmiş, siyasetçilerin doğrulanmamış açıklamaları esas alınmış.
Kaynak: DergiPark / Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi
28 Aralık 2024Yargı
Karar: Ağırlaştırılmış müebbet
Saat 21.35’te mahkeme kararını açıkladı. Anne Yüksel, ağabey Enes ve amca Salim Güran’a “iştirak halinde çocuğa karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Nevzat Bahtiyar’a ise “suç delillerini yok etme” suçundan 4 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
Kaynak: Hürriyet
Mayıs 2025Yargı
İstinaf: Cezalar oy çokluğuyla onandı
Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi dört sanığın cezalarını oy çokluğuyla onadı ve dosyayı Yargıtay’a iletti. Mahkeme başkanı muhalefet şerhinde dosyada eksik inceleme olduğunu vurguladı.
Kaynak: Anadolu Ajansı
Aralık 2025Yargı
Yargıtay: Müebbet onandı, Bahtiyar yeniden yargılanacak
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Salim, Yüksel ve Enes Güran’ın ağırlaştırılmış müebbet cezalarını onadı. Nevzat Bahtiyar’ın cezasını ise “nitelikli kasten öldürmeye yardım” kapsamında yeniden yargılanması için bozdu.
Kaynak: Anadolu Ajansı
6 Nisan 2026Yargı
Nevzat Bahtiyar yeniden yargılanıyor
Bahtiyar’ın ilk duruşması 6 Nisan 2026’da Diyarbakır 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Ailenin duruşma sırasında sanığa tepki gösterildiği belirtildi. Bahtiyar’ın mahkemedeki ve emniyetteki ifadelerinin uyuşmadığı ortaya çıktı.
Kaynak: bianet
16 Nisan 2026Yargı
Bahtiyar’a 17 yıl hapis cezası
Mahkeme Bahtiyar’ın “nitelikli kasten öldürmeye yardım” suçundan 17 yıl hapse çarptırılmasına karar verdi.
“Pennywise gerçek değilse onun kurbanlarını öldürene ne diyeceğiz? Yatağın altındaki timsah gibi Pennywise da gerçektir. Onun bizi yemesini istemiyorsak da onun karşısına çıkmak ve onu üretenin neden bilgisine sahip olmak zorundayız.”
“O” filminden bir kare
Baran Sarkisyan yazdı.
Stephen King’in “IT” romanından uyarlanarak iki bölümlük mini bir televizyon dizisi formatında 1990* yılında yayınlanmış, korku klasikleri içinde yerini almış bir yapım olan “O” aynı zamanda o yıllardan itibaren başlayan palyaço fobisinin nedenlerinden biri olarak gösterilir.
Filmde O veya Pennywise adıyla anılan palyaço, kurbanları dışında görünmezliği nedeniyle her ne kadar dünya dışı bir varlık olarak bahsedilse de gayet tabii dünyaya içkin, bireysel ve kolektif korkuların bilinçdışı yansımasıdır. Film gösteriminden sonra palyaço fobisinin oluşumu dahi bilinçdışı arzuların ve kaygıların simgesel bir nesneye aktarılmasının sonucudur.
Korkuyla Mücadele Etmek
Umut gibi korku da aklın hayaletlerini yaratır. O hayalet, bir kabus olarak ne kadar bastırılmaya veya unutulmaya çalışılsa da ne kadar çok mülk, kariyer, başarı elde edilse de hatta görülen hayaletleri “gerçek değil” deyip savuşturmaya çalışılsa da o korku veya hayalet, kişinin hayatını kontrol etmektedir; ta ki cesaretle onun karşısına çıkana dek, ta ki onla nasıl mücadele edileceğini öğrenene dek.
Küçük ve yoksul bir kasabada palyaço kılığında bir hayalet dolaşmaktadır, onu bir gören ya ölmektedir ya da ondan kaçmayı başarmaktadır. Öyle bir gizemdir ki kasabada ardı arkası kesilmeyen seri cinayetler sürecinde kimsenin ne sesi çıkmaktadır ne de bir karşı koyuş olmaktadır. Çünkü bu hayalet/canavar/pennywise, kurbanları haricinde görünmez olmasının yanı sıra toplumsaldır. Kasaba halkının korkularının, zaaflarının, kültürünün, kötülüklerinin bir temsili, üretimidir. Tıpkı bir diktatörün, bir seri katilin, bir tecavüzcünün aslında o toplumun ortalama reaktif arzularının vücut bulmuş, eyleme geçmiş olan kişisi gibi. Öte yandan hayalet kurbanlarının korkularına, travmalarına göre fiziksel forma girebildiğinden de aynı zamanda bireysel bir yapıdadır.
Çocukların kötülük karşısında birliği!
Filmde bu kasabada yaşamakta olan 7 çocuğun ortak özelliği, çeşitli nedenlerle dışlanmışlıklarıdır ve “sıradaki kurban” olacağı toplumsal konumları, zayıflıkları, mağduriyetleri, korkuları, kabusları nedeniyle malum olan bu yedi çocuk kasabada tehlike karşısında aslında çok doğal bir güdüyle bir araya gelerek bu birliklerinden aldıkları güçle hem kendilerini tehdit eden çetelerden korurlar hem de karşılarına çeşitli formlarda çıkmakta olan bu canavarın karşısına çıkmaya cesaret ederler. Fakat bu canavarın tam olarak neyin ürünü olduğu bilgisine sahip değildirler, dolayısıyla birlik olmalarının etkisiyle bu canavarı bir süreliğine etkisiz hale getirmeyi başaracak olsalar da nihai bir başarı değildir bu. Sadece çocukların oluşturduğu birlik kötülük karşısında ne kadar dirençli olabilir? Ki bu canavar salt kendi korkularının ürünü değilken, kendi şahsi korkularının dahi toplumsal bir altyapısı mevcutken.
Bu yedi çocuğun da birbiriyle yakın ve uzak pek çok toplumsal problemi vardır. Kimi babasını savaşta yitirmiş, bir baba yoksunluğu yaşamaktadır, kimi babası var olsa da baba şiddetine maruz kalmaktadır, kimi sırf siyahi olduğu için ötekileştiriliyordur, kimi kekeme olduğu için alaya alınıyordur, kimi annesinin esareti altında yaşamaktadır. Onları bir araya getiren bu mağduriyetleri, zayıflıkları ama her şeye rağmen bunlarla mücadele etme zorunluluğudur. Bu nedenle de kendi gruplarına “kaybedenler kulübü” demeyi uygun görüyorlarken aynı zamanda “şanslı yedili” demektedirler çünkü hayatlarını bu birliklerine ve cesaretlerine borçludurlar.
Korkunun Neden Bilgisine Sahip Olmak
Zupančič, Gerçeğin Etiği adlı kitabında her kaygının bir nesnesi olduğunu ironik bir hikayeyle anlatır:
“Bir hasta, yatağının altında bir timsahın saklandığı şikâyetiyle psikanaliste gelir. Birkaç seans boyunca psikanalist hastayı bunun kendi hayâl gücünün ürünü olduğuna ikna etmeye çalışır. Diğer bir deyişle, hastaya bunun tamamıyla ‘öznel’ bir duygu olduğuna ikna etmeye çalışır. Hasta, kendisini tedavi ettiğine inanan psikanaliste gitmeyi bırakır. Bir ay sonra, psikanalist hastayı tanıyan bir arkadaşına rastlar ve ona eski hastasının nasıl olduğunu sorar. Arkadaşı cevaplar: ‘Timsahın yediği arkadaştan mı bahsediyorsun?’ Öyküden alınacak ders ciddî biçimde Lacancıdır (Jacques Lacan): Eğer kaygının bir nesnesi olmadığı fikrinden yola çıkarsak, o zaman özneyi öldüren, onu ‘yiyen’ bu şeye ne diyeceğiz?”
Filme uyarlayacak olursak, kasabada Pennywise gerçek değilse onun kurbanlarını öldürene ne diyeceğiz? Yatağın altındaki timsah gibi Pennywise da gerçektir. Onun bizi yemesini istemiyorsak da onun karşısına çıkmak ve onu üretenin neden bilgisine sahip olmak zorundayız.
Filmin iki etabı ve o iki etap arasındaki pasif süreci vardır. İlki, korkunun karşısına çıkma cesareti gösterme etabıdır. Korkunun görünür kısmının etkisini kırdıktan sonraki süreç ise birliğin çeşitli şehirlere dağılarak bireysel hayatlarını inşa etme ve bireysel olarak bastırma, yok sayma etabıdır. Son etap ise, tehlikenin tekrar ortaya çıkması ve bu korkunun neden bilgisine sahip olarak daha donanımlı bir şekilde ve yine birlik halinde karşısına çıkmaktır. Ve bu karşı çıkışta sadece sonuna kadar dirayetli olanlar yaşamayı hak edecektir. Bu iki etapta ortaya çıkan şey bireysel ve kolektif korkuların ürünleriyle mücadele edilebilir ancak nihai başarı elde edilemez, nihai zafer için o korkuların nedenlerini de bilmek ve esas o nedenleri yok etmek gerektiğidir.
İster kederimizin isterse öfkemizin hatta isterse sevincimizin olsun neden bilgisine sahip olmamak duygularımızın kolaylıkla manipüle edilmesini, hedefini şaşırmasını da beraberinde getireceğinden bize bazen salt duygu veya çaresizliğe bazen de sanrı veya halisünasyona neden olacaktır.
Adı bile olmayan bu varlıktan film boyunca “O” diye bahsedilir, bilinmez, tanınmazdır. Bilindiği takdirde kendini yok edecektir. Çünkü bize keder veren, baskılayan, sınırlayan bir şeyin neden bilgisine sahip olup onunla nasıl mücadele etmeyi öğrendiğimiz takdirde o şey bizde etkisini tümüyle yitirecektir. Ancak bu mücadele süreklilik gerektirmektedir. Karşımıza her an bu canavar bir tanrı, bir iktidar, bir hayalet olarak çıkmaktadır ve “korkmuş et”i çok sevmektedir.
*Film aynı zamanda aynı kitaptan 2017 ve 2019 yılında iki bölüm olarak Andres Muschietti tarafından da yeniden daha modern tekniklerle yorumlanmış ve uyarlanmıştır.
“Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin.“
Foto: Xinhua
Amerikalı dış politika yazarı Lily Lynch‘in UnHerd için yazdığı bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçeye çevirdik.
Geçtiğimiz hafta İran ile ABD arasında son dakikada sağlanan kırılgan ateşkes duyurulduğunda, Pakistan yıllardır elde ettiği en büyük diplomatik zaferine imza attı. Hafta sonu Pakistan’ın başkenti İslamabad’da Amerikalılar ile İranlı mevkidaşları arasında gerçekleşen ve 1979 İslam Devrimi’nden bu yana iki ülke arasındaki en üst düzey temas olma özelliği taşıyan görüşme başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak yaşanan bu hayal kırıklığına rağmen güçlükle sağlanan ateşkes, Pakistan’ı küresel gelişmelerin merkezine oturtmayı başardı. Nixon’ın 1972’de Çin’e yaptığı ziyaret öncesinde Pekin ile Washington arasında yürütülen gizli diplomaside arabuluculuk yapmasından bu yana Pakistan, ABD ile başlıca hasımlarından biri arasındaki diplomatik ilişkilerde böylesine kritik bir rol üstlenmemişti.
Pakistan, son dönemdeki bu diplomatik çabalarında yalnız değildi: Türkiye ve Mısır da perde arkasında tarafları uzlaştırmaya yardımcı olurken aktarılanlara göre Çin de kritik bir dönemeçte ağırlığını koymuştu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, tüm bu sürece sağladığı “paha biçilmez destek” için Suudi Arabistan’a ayrıca teşekkür etti. Yürütülen diplomasi trafiği öylesine kapsamlıydı ki bazı kesimler geçtiğimiz haftalarda yaşananların, ateşkesi sağlamak için inisiyatif alan ülkelerin öncü rol oynayacağı savaş sonrası yeni bir bölgesel düzenin ilk temellerini attığını belirtiyor. Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Pakistan‘ın İngilizce baş harflerinden oluşan ve kimi zaman “STEP” olarak anılan dörtlü yapının, bir yandan İsrail’e karşı bir denge unsuru olarak hareket ettiği, diğer yandan ise İran’la barışçıl şekilde bir arada yaşamayı sürdürmek için potansiyel bir mekanizma olarak öne çıktığı ifade ediliyor.
Bu gelişme, mevcut eğilimleri daha da pekiştiriyor. Savaşta arabuluculuk rolünün tamamen Batı dışı ülkeler tarafından üstlenilmesi, daha iddialı bir “Küresel Güney” in yükselişini sürdürdüğünü gösteriyor. Bunun doğal bir sonucu olarak da karşımıza, nüfuzu giderek azalan bir ABD ve dikkat çekici biçimde denklemde yer almayan bir Avrupa çıkıyor.
Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları geçtiğimiz ay iki kez bir araya geldi. Bu görüşmelerin ilki Riyad’daki İslam ülkeleri zirvesinde, ikincisi ise savaşın başlamasından bu yana türünün ilk örneği olan çok taraflı bir diplomatik toplantı kapsamında İslamabad’da gerçekleşti. İran, ABD ve Çin’le iyi ilişkiler yürüten Pakistan’ın bu toplantıya ev sahipliği yapması oldukça mantıklıydı. İkinci toplantının başlıca amacı bir ateşkes sağlamaktı; ancak bu görüşme, çok daha büyük bir gelişmenin tohumlarını da ekmiş olabilir. Yeterli diplomatik irade sağlandığı takdirde, bu ülkelerin bir araya gelmesi; silah tedarikinden giderek ortadan kaybolan güvenlik garantilerine kadar pek çok alanda bölgenin ABD’ye olan bağımlılığının azalması anlamına gelebilir.
Kuvvetle muhtemeldir ki zayıflayan ABD’nin geride bıraktığı boşluğu doldurmak için bölgesel güçlerin devreye girmesi gerekecek. New York Times‘a göre, bölgede Amerikan birlikleri tarafından kullanılan 13 askeri üssün önemli bir kısmı, “neredeyse barınılamaz durumda” olarak nitelendiriliyor. George Washington Üniversitesi Orta Doğu Siyaset Bilimi Projesi Direktörü Marc Lynch, geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, “Bu, Amerikan hegemonyasının fiziksel mimarisidir ve İran, yalnızca bir ay gibi kısa bir sürede bunu fiilen işlevsiz hale getirdi” ifadelerini kullandı. Ortaya çıkan bu yeni gerçeklik, büyük olasılıkla koordineli bir yanıtı gerektirecektir. Eski ABD Suudi Arabistan Büyükelçisi Chas Freeman ise durumu bana şu şekilde ifade etmişti: “Batı Asya da tıpkı Avrupa gibi, artık Pax Americana’nın (Amerikan Barışı) yerini alacak yeni bir düzen arayışı içinde.“
Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye Dışişleri Bakanları, Foto: Kashmir Observer
Dört ülkenin de barışın tesis edilmesi ve korunması konusundaki çıkarları ortak. Suudi Arabistan savaş başlamadan önce buna karşı çıkmış olsa da defalarca İran’ın misilleme saldırılarının hedefi olması, ülkenin çatışmanın ortasında tutum değiştirmesine yol açtı. Birkaç hafta sonra Suudiler, savaşı ABD başlattıysa yine ABD’nin bitirmesi gerektiğine karar verdiler. Yine de bu dörtlü inisiyatife katılmaları, onların bir yandan da diplomatik riskleri dengeleyerek her ihtimale karşı pozisyon aldıklarını gösteriyor. Öte yandan Pakistan ve Türkiye’nin, İran’daki rejimin yaşayabileceği olası bir çöküşünün etkilerinin kendi sınırlarına sıçramasından endişe etmek için haklı nedenleri var. Gulf State Analytics CEO’su Giorgio Cafiero durum hakkında bana şu değerlendirmede bulundu: “İran ulus devletinin çökmesi halinde, İran’ın Sistan ve Belucistan eyaletinde kaosun daha da derinleşme potansiyelini, Pakistan hükümetiyle savaşan silahlı gruplar fırsata çevrilebilir.“
Benzer şekilde, İran ile 534 kilometrelik bir sınırı paylaşan Türkiye, olası bir rejim çöküşü veya ABD ve İsrail’in kışkırtmasıyla patlak verecek bir ayaklanma durumunda Kürt militan grupların sınır ötesi bir güvenlik tehdidi oluşturabileceğinden endişe duyuyor. Diğer yandan Mısır’da hızla artan enerji fiyatları ve başta Süveyş Kanalı ile Kızıldeniz’deki deniz taşımacılığını etkileyen ticaret yollarındaki aksamalar, halihazırda kırılgan olan ekonomi üzerinde daha fazla baskı yaratmış durumda. Pakistan’ın ekonomik durumu da bir o kadar hassas: Savaş başladığında ülke, tarihinin en yıkıcı ekonomik krizlerinden birinden henüz yeni yeni toparlanmaya başlamıştı. Pakistan’ın başka endişeleri de vardı: Ülke, İran’ın ardından dünyadaki en büyük ikinci Şii nüfusa ev sahipliği yapıyor. Nitekim İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney‘in geçtiğimiz ay bir ABD-İsrail hava saldırısında öldürülmesinin ardından Pakistan’da polis ile protestocular arasında çıkan çatışmalarda en az 26 kişi hayatını kaybetti. Pakistan’daki Şii nüfusun büyük bir kısmı, Hamaney’i kendi ruhani liderleri olarak kabul etmekteydi.
Daha da önemlisi, bu dört ülkenin tamamı ABD Başkanı Donald Trump ile iyi ilişkiler kurma ve bu ilişkileri koruma konusunda oldukça istekli bir tutum sergiliyor. Hepsi de Trump’ın sözde “Barış Kurulu“nun kurucu üyeleri arasında yer alıyor. Ayrıca Trump’ın ikinci döneminde ikili ilişkilerde de dikkate değer ilerlemeler kaydedilmekteydi. Geçtiğimiz yıl Trump, Körfez’e yaptığı bir ziyaretten Suudi Arabistan’ın ABD’ye 600 milyar dolarlık yatırım taahhüdünde bulunduğunu gururla duyurarak dönmüştü.
Türkiye-ABD ilişkileri de daha sağlam bir zemine oturmuş gibi görünüyor. Bu gelişmenin temelinde hem Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki kişisel uyum hem de ABD’nin gözden geçirilmiş politikası yatıyor: Trump yönetimi geçtiğimiz yıl Suriye üzerindeki yıkıcı yaptırımları kaldırdı ve Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri‘nin (HSD) Suriye ordusuna entegre edilmesini destekledi. Bu iki gelişme de Türkiye’nin Esad sonrası Suriye için en temel talepleri arasında yer almaktaydı.
Pakistan hükümeti geçtiğimiz yıl Trump’ı 2026 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiğini duyururken, Pakistan genelkurmay başkanı ve ülkenin fiili yöneticisi Mareşal Asım Munir, Beyaz Saray’da “Trump’ın favori mareşali” olarak anılıyor. Keza Trump, geçtiğimiz yıl Gazze’deki sözde ateşkesi duyururken de bunu Mısır’ın tatil beldesi Şarm El-Şeyh’te, üzerinde gösterişli harflerle “Orta Doğu’da Barış” yazan bir arka planın önünde gerçekleştirmişti.
Tüm bu Trump tarzı karşılıklı sırt sıvazlamalara rağmen, İsrail ve ABD’nin İran’a açtığı savaş kaçınılmaz olarak bazı ülkeleri kendi pozisyonlarını gözden geçirmeye itti. Pek çoğu için Amerikalılar, hem güvenilir birer müzakereci hem de güvenliğin garantörü olma vasıflarını yitirmiş durumda. Freeman bu durumu şöyle açıklıyor: “Trump yönetimi tarafından görevlendirilen elçiler, sürpriz saldırılara zemin hazırlayan yanıltmacalara defalarca alet olmaları ve amatörce beceriksizlikler sergilemeleri nedeniyle İran nezdinde ‘istenmeyen kişi’ (persona non grata) konumundalar.” Freeman ayrıca, İran’a yönelik İsrail-ABD saldırılarının, bölgedeki birçok müttefike karşı nasıl kayıtsız kalındığını da gözler önüne serdiğini belirtiyor. Freeman, “ABD’nin bu ülkeleri İran’a karşı savunamayacağı ve askeri önceliği onlara değil İsrail’e verdiği artık açıkça görülmüştür” ifadelerini kullanıyor.
Gelinen noktada şurası ise çok net: Bölge ülkelerinin, “İran’la barışçıl bir şekilde bir arada yaşayabilmek ve İsrail’in doğrudan ya da dolaylı tehditlerinin yanı sıra İsrail saldırganlığına verilen koşulsuz Amerikan desteğiyle başa çıkabilmek için kendi bölgelerinde yeni bir güvenlik mimarisine” ihtiyaçları var.
Son yaşanan gelişmelerin daha güçlü bir bölgesel işbirliğine zemin hazırlaması kuvvetle muhtemel. Kaldı ki bu süreç, İran’a yönelik son savaş başlamadan çok önce zaten ciddi bir ivme kazanmıştı. Geçtiğimiz yıl İsrail’in Katar’a yönelik saldırısının Washington’dan yalnızca cılız bir tepki görmesinin ardından Pakistan ve Suudi Arabistan, bir Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzaladı. Tıpkı NATO’nun 5. Maddesi’nde olduğu gibi bu anlaşma da “ülkelerden birine yönelik herhangi bir saldırının her ikisine birden yapılmış sayılacağını” hükme bağlıyor. Bu hamle, Suudilerin savunma konusunda artık ABD’ye bel bağlamadıklarının bir işareti olarak geniş çapta yankı bulmuştu.
Ocak ayında, bir NATO üyesi olan Türkiye’nin de Suudi Arabistan-Pakistan savunma paktına katılmayı değerlendirdiği basına yansımıştı. Bu durum, sözde bir “Müslüman NATO’su” tartışmalarını alevlendirmişti. Ancak bırakın bunun mümkün olup olmamasını, böyle bir gelişme muhtemelen henüz ufukta görünmüyor. Öte yandan, daha dar kapsamlı ve parçalı savunma paktlarının kurulması ise oldukça güçlü bir olasılık. Uzmanlar, bu ülkelerin birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğuna dikkat çekiyor: Türkiye geniş bir savunma sanayi altyapısına sahipken Pakistan’ın nükleer silahları var. Suudilerin finansmanı ise her iki ülkenin de zorluk çeken ekonomileri için adeta bir can simidi olacak gibi görünüyor.
Öte yandan Avrupa ise adeta ortalarda yok. Avrupa Birliği’nin bölge ve dünya genelindeki nüfuzu, yakın tarihin en düşük seviyesine gerilemiş durumda. Bütün dikkatini yalnızca Ukrayna’ya veren Avrupa, fiilen tek gündemli bir kıta haline geldi. Nitekim, Avrupa’nın İran Savaşı’na yönelik arabuluculuk çabalarında esamesi dahi okunmadı. Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, geçtiğimiz çarşamba günü ateşkese desteğini göstermek üzere Körfez’e gideceğini duyurduğunda İngiltereli acizliğinin ve önemsizliğinin vücut bulmuş hali olarak sosyal medyada ağır alay konusu oldu. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de ateşkese desteğini ve Pakistan’ın arabuluculuğuna duyduğu minnettarlığı dile getirdiğinde Avrupa’nın sergilediği pasif tutum nedeniyle benzer tepkilerin ve kınamanın hedefi oldu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ise geçtiğimiz çarşamba günü Trump’ı, ABD’yi NATO’dan çekme tehditlerini hayata geçirmekten vazgeçirmek için apar topar ABD’ye uçtu. Rutte, CNN‘e verdiği yaltaklanma dolu röportajda dünyanın, “Trump’ın liderliği sayesinde” daha güvenli bir yer haline geldiğini savundu. İspanya ile birlikte Avusturya ve Fransa’nın bağımsız irade göstermeye yönelik bazı cılız hamleleri istisna tutulursa Avrupalı liderlerin büyük çoğunluğu itaatkâr birer tebaa rolü oynamaktan gayet memnun görünüyor.
İran heyeti barış görüşmelerine katılmak için İslamabad’da, Foto: Xinhua
Avrupa’nın bu itaatkâr tavrı, Türkiye’nin girişken tutumuyla tam bir tezat oluşturuyor. Öyle ki Ankara, şekillenmekte olan yeni düzeni kendi vizyonuna göre yönlendirme konusunda özellikle kararlı görünüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 28 Mart’ta İslamabad’da gerçekleştirilen dörtlü toplantıya hareket etmeden önce İstanbul’da yaptığı bir konuşmada, bölgenin kendi sorunlarının sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğine vurgu yaptı. Fidan, “Bölgemiz artık dış müdahalelere karşı savunmasız kalmamalı. Ortak bir vizyon ve çabayla bu kısır döngüyü kırmamız gerekiyor. Bunu da bölgesel sahiplenme anlayışıyla başaracağız” dedi.
“Bölgesel sahiplenme” kavramı, Türkiye hükümetinin son yıllarda üzerinde sıklıkla durduğu ve teşvik ettiği bir yaklaşım. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’nden Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Caner durum hakkında bana şunları aktardı: “Bu kavram, bölgedeki büyük gelişmelerin Türkiye’yi doğrudan etkilediği, dolayısıyla Türkiye’nin bu sürecin gidişatını şekillendirmek adına sürece dahil olmak gibi bir yükümlülüğü bulunduğu anlamına geliyor. Şayet bölge dışı büyük güçler pervasızca ve sorumsuzca hareket ediyorsa, bölge ülkeleri inisiyatif alarak sorumluluğu bizzat üstlenmek zorundadır.“
Dörtlü girişimin diğer üyeleri de bu görüşe katılmakta. Bir Pakistanlı yetkili, durumu bana şu şekilde ifade etti: “Bu dört ülke birlikte, bölgede çok uzun zamandır eksikliği hissedilen, işbirliğine dayalı ve eylem odaklı bir diplomasi modelini temsil ediyor.“
Ancak geçtiğimiz çarşamba günü Financial Times, Pakistan’ın arabuluculuğunun aslında o kadar da kendi inisiyatifiyle gerçekleşmediğini iddia etti. Habere göre Trump, Pakistan’a bir ateşkes sağlama talimatı vermişti. Zira iddialara göre ABD teklifin, “Müslüman çoğunluğa sahip komşu bir devlet tarafından iletilmesi halinde” İran’ın bunu kabul etme ihtimalinin daha yüksek olacağına inanıyordu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in yaptığı bir gaf da Pakistan’ın Trump’ın isteklerini harfiyen yerine getirdiği yönündeki spekülasyonları körüklemişti. Başbakan, ateşkes teklifini X platformunda paylaşırken yanlışlıkla metne “taslak — Pakistan Başbakanı’nın X mesajı” şeklinde bir konu başlığını da eklemişti. Bazı kesimler bunu, Şerif’in ekibinin bizzat Trump yönetimi tarafından kaleme alınmış bir açıklamayı paylaştığının kanıtı olarak yorumladı.
Ancak benimle isminin gizli tutulması kaydıyla görüşen Pakistanlı bir yetkili, Pakistan’ın yalnızca Trump adına hareket ettiği yönündeki imâlara karşı çıktı. Yetkili durumu şu sözlerle ifade etti: “Başarılı bir kolaylaştırıcı rolü üstlenebilmek için her iki tarafın da güvenini kazanmanız ve masaya oturmanın kendi çıkarlarına daha uygun olacağı yönünde ortak bir inanca sahip olmalarını sağlamanız gerekir. Dolayısıyla, taraflardan birinin Pakistan’ı belirli bir rol oynamaya zorlaması gibi bir durum söz konusu dahi olamaz.“
Diğer üç STEP ülkesi de dünyaya kendilerini birer “barış elçisi” olarak tanıtma arzusunda. Geçtiğimiz kasım ayında Giza’daki Büyük Mısır Müzesi’nin açılış töreninde Mısır savaş uçakları gökyüzünde, “Barış diyarına hoş geldiniz” yazılı bir pankart dalgalandırdı. Ülke, kendisini “istikrarsız bir bölgede barışın ve medeniyetin feneri” olarak konumlandırma konusunda son derece istekli bir tutum sergiliyor.
Son yıllarda Türkiye, Ukrayna ile Rusya arasındaki pek çok barış görüşmesine ev sahipliği yaptı ve Batı’nın arabuluculuğuna güvenilir bir alternatif olarak öne çıkmak amacıyla iki dünyanın “tam ortasında” yer alan coğrafi konumunu etkin bir şekilde kullandı. Trump’ın ikinci döneminin başlarında ise Suudi Arabistan, ABD ile Rusya arasında gerçekleştirilen üst düzey müzakereler için adeta kırmızı halı serdi.
Duruma şüpheci yaklaşanlar ise ülkelerin bu “barış elçisi” olarak markalaşma çabasını bir tür “barış maskesi takma” (peace-washing), yani otoriter liderlerin içeride giderek büyüyen sıkıntılardan dikkatleri başka yöne çekmek ve dünyaya insancıl bir yüz göstermek için başvurdukları bir girişim olarak yorumlama eğiliminde olabilirler. Buna rağmen, en sert eleştirmenler dahi muhtemelen bu barış girişimlerinin hiç olmamasındansa var olmasını yeğleyecektir.
Dörtlü inisiyatifin yürüttüğü diplomasinin daha kalıcı bir yapının tohumlarını taşıyıp taşımadığını ise zamanla göreceğiz. JD Vance, pazar sabahı İslamabad’daki başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerden ayrılırken yakın zamanda bir barış anlaşmasına varılması ihtimalinin hala masada olduğunu ima etmişti. Mevcut çatışmalarda sergilenecek başarılı bir arabuluculuk, daha sağlam temellere dayanan bir bloğun kök salması için dörtlüye ihtiyaç duyduğu özgüveni ve ivmeyi kazandırabilir.
Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin. Siyasi iradeye ve diplomatik vizyona sahip olanlar açısından bu durum, yeni bir düzenin doğuşuna zemin hazırlayacaktır.
Macaristan’daaşırı sağcı Orban ve partisi Fidesz, 16 yıllık iktidarını kaybetti. Merkez sağda bulunan Magyar ve partisi Tisza ise, büyük bir seçim zaferi kazandı.
Peter Magyar, seçim zaferinin ardından Macaristan Parlamentosu karşısında konuşuyor, Foto: Xinhua
Macaristan’da dün (12 Nisan) yapılan genel seçimlerde, 16 yıldır iktidarda bulunan aşırı sağcı Victor Orban‘ın partisi Fidesz (Macar Yurttaş Birliği), iktidarını kaybetti. 2024’e kadar Orban çevresinde bulunan ve sonrasında Fidesz’ten ayrılan ve merkez sağ çizgide bulunan Peter Magyar ile partisi Tisza (Saygı ve Özgürlük Partisi) büyük bir başarı elde etti.
Sandıkların neredeyse tamamının açıldığı seçimin sonuçlarına göre Tisza, 199 üyesi bulunan mecliste 138 sandalye kazandı. Buna karşın Fidesz-KDNP ittifakı 55 sandalyede kalırken aşırı sağcı Mi Hazank 6 vekillik kazandı. Tisza’nın 133 sandalyeyi geçmesi ise anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa eriştiğini gösteriyor.
Seçim Sonuçları · 12 Nisan 2026
Macaristan Genel Seçimleri:
Açılan sandık: %98,94
199
Toplam Sandalye
Tisza (138)
Fidesz-KDNP (55)
Mi Hazánk (6)
Tisza
138 sandalye
Ulusal Liste
45
Bireysel
93
Oran
%69,3
Fidesz – KDNP
55 sandalye
Ulusal Liste
42
Bireysel
13
Oran
%27,6
Mi Hazánk
6 sandalye
Ulusal Liste
6
Bireysel
0
Oran
%3,0
Kaynak: Macaristan Ulusal Seçim Ofisi (NVI) – Grafik: Nihaplus
Aynı zamanda bu seçim, 1989'dan beri Macaristan'da yapılan en geniş katılımlı seçim olarak kayıtlara geçti. Seçmenlerin %79,56'sının oy kullandığı seçim, hem Macaristan hem de Avrupa'da son dönemdeki en yüksek katılımlı seçimlerden biri oldu. 2022 yılında altı partili bir ittifakın Orban'a karşı kaybettiği seçime katılım oranı yüzde 69,59'du. Seçime katılım oranının yüksek olması, Magyar'ın seçimi kazanmasındaki etkenlerin başında geliyor.
Magyar, bu seçimde Orban'ın kaleleri olarak adlandırılan kırsal kesimlerde de büyük başarı elde etti. 2022'de Fidesz, kaleleri Szabolcs-Szatmár-Bereg ve Hajdú-Bihar bölgelerindeki altışar sandalyenin tamamını kazanmasına rağmen Orban dün, Szabolcs-Szatmár-Bereg'de 3, Hajdú-Bihar'da ise sadece 1 vekillik kazanabildi.
Seçim sistemi ve etkileri
Macaristan, Türkiye veya diğer Avrupa ülkelerine göre daha farklı bir seçim sistemine sahip. 2010'da yeniden iktidara gelen ve üçte ikilik anayasal çoğunluğa erişen Orban hükümeti, seçim sisteminde değişikliğe gitmişti. Değişen bu sisteme göre, tek turlu seçimlere geçilmiş ve ülke 106 dar bölgeye bölünmüştü. Bu bölgelerin her birinden 1 milletvekilinin seçilmesinin yanında ulusal listeden de 93 milletvekili seçilecekti. Ayrıca partilerin dar bölgelerde aldıkları oylardan arta kalanların da ulusal listeye dahil edilmesi, iktidar partisine büyük bir avantaj sağlıyordu.
Victor Orban seçimi kaybettiğini açıklıyor, Foto: Xinhua
Fidesz, kendisine büyük bir avantaj sağlayan bu seçim sistemiyle ülkeyi yıllarca yönetmesine karşın bu seçimde gelen dip dalgasıyla seçmenlerin tercihi muhalefetten yana olunca ibre tersine döndü ve Tisza adeta bir tsunami etkisi yaratarak anayasal çoğunluğu elde etti. Tisza, bu sistem sayesinde oyların %53,07'sini almasına karşın meclisin %69,3'ünü kontrol edecek.
Peter Magyar ve Tisza
16 Mart 1981 Budapeşte doğumlu olan Peter Magyar [soyadı Macarca'da "Macar" anlamına geliyor], gençliğinde Fidesz içerisinde bulunuyordu. 2024'te partiyle tüm ilişiğini kestiğini açıkladığı zamana kadar parti içinde ve devlete bağlı çeşitli kurumlarda görevler aldı. 2003 yılında Judit Varga ile evlendi ve evlilikleri 2023'e kadar sürdü. Varga 2019'da Adalet Bakanı oldu. Magyar için, 2024'te patlayan Çocuk Esirgeme Kurumu'ndaki çocuk istismarı skandalı bir dönüm noktası oldu.
Bu skandala adı karışan bir müdürün cumhurbaşkanlığı affından yararlanmasıyla birlikte ülkenin ilk kadın Cumhurbaşkanı Katalin Novak ve Adalet Bakanı Judit Varga, görevlerinden istifa etti. Bu istifalar ülke kamuoyunda, daha ileri soruşturmaların önünü kapatmak için verilen kurbanlar olarak görüldü. Bu dönemde Magyar, Adalet Bakanı'nın eski eşi olarak bir podcast yayınına konuk oldu. Bu yayında söylemleri ve değindiği noktalarla popülerliği ve bilinirliği artan Magyar, o dönem her ne kadar siyasete girmek konusunda kesin bir şey söylemese de sonrasında 2024 Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri için aday olacağını açıkladı.
Foto: Xinhua
Magyar ve çevresi, seçime girmek için bir parti kurmak yerine halihazırda var olan ve faal durumda olmayan Tisza'dan aday oldular. Seçim sonucunda %30'a yakın oy alarak AP'ye seçilen Magyar, bu vakitten sonra Orban hükümeti tarafından bir rakip olarak görüldü. Bu süre içerisinde iktidar tarafından Magyar'a özel hayatıyla ilgili çeşitli suçlamalar yöneltildi. Bunların bir sonucu olarak Eylül 2024'te Orban hükümetine yakın Başsavcı Peter Polt, AP'den Magyar'ın dokunulmazlığının kaldırılmasını resmi olarak talep etti ancak AP bunu reddetti.
2026 seçimlerinde, Orban iktidarına son vermek amacıyla yer alacağını açıklayan Magyar ve Tisza; Momentum, MSZP (Sosyalist Parti), LMP (Yeşiller), Párbeszéd (Diyalog) ve Jobbik gibi partilerin, "muhalefetin en güçlü adayını" destekleme kararıyla geniş bir toplumsal desteği yanında buldu.
Tisza'nın vaatleri
Tisza'nın Şubat 2026'da yayımladığı "İşleyen ve İnsani Bir Macaristan" başlıklı seçim manifestosunda yer alan vaatler; ekonomiden sağlığa uzanan bir yapılanmayı hedefliyor. Parti temel gıda ve ilaçlarda KDV'yi düşürmeyi, asgari ücretlilerin gelir vergisini azaltmayı vaat ediyor. Bununla birlikte, eğitimde zorunlu yaşı 18'e yükseltip öğretmenlerin maaşlarına %25 zam yapmayı planlarken Orban hükümetinin getirdiği ve dünya kamuoyunda pek çok tartışmaya yol açan güney sınırındaki tel örgüleri muhafaza edeceğini, yasadışı göç konusunda katı bir tutum sergilenmeye devam edileceğini ve AB/NATO müttefikliğine bağlı kalırken Avrupa dışından misafir işçi alımını durduracağını belirtiyor.
Orban ve kaybedenler kulübü
Orban hükümeti, hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le iyi ilişkilere sahip olmasıyla dikkat çekiyordu. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı ve Avrupa Birliği (AB) tarafından dondurulan Rusya varlıklarının Ukrayna lehine kullanılması tasarısını veto etmesiyle ön plana çıkan Orban, Brüksel'deki AB bürokratlarıyla da anlaşmazlıklar yaşıyordu.
Orban ve Vance Budapeşte'de, Foto: Xinhua
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić'le de iyi ilişkilere sahip olan Orban, seçimden yalnızca günler önce ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'i başkent Budapeşte'de ağırlamıştı. Burada Orban lehine bir miting düzenleyen Vance, mitingte Trump'ı da telefonla aradı. ABD'nin Orban'a destek verdiğini belirten Vance, AB'yi Macaristan'ın seçim kampanyasına müdahale etmek ve sansürle suçladı. Vance sözlerine şöyle devam etmişti: "Brüksel'deki bürokratlar Macaristan ekonomisini yok etmeye çalıştılar, Macaristan'ı enerjide daha az bağımsız hale getirmeye çalıştılar, Macar tüketiciler için maliyetleri arttırmaya çalıştılar."
Magyar'a tebrik mesajları
Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesinden liderler Magyar'ı seçim zaferi için tebrik etti. Dün gece oyların henüz yarısı sayılmışken Başbakan Victor Orban yenilgiyi kabul ederek Magyar'ı kutladı. İlerleyen saatlerde ve bugün de Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodemir Zelensky, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Şansölyesi Friedrich Merz gibi isimler de tebrik açıklamaları yaptı. ABD Başkanı Donald Trump ise henüz bir açıklama yayımlamadı.
Ayrıca, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel ve şu anda tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da Magyar'ı kutladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise henüz Macaristan'daki seçimlerle ilgili bir açıklama yapmadı.
Feminist akademisyen Pınar Selek, 1998’de elinden alınan araştırmasına rağmen soru sormayı bırakmadı. Selek’in Kürt Hareketi’ne yönelik yürüttüğü çalışma Şubat 2026’da Fransa’da yayınlandı, 27 yıldır yargılandığı dava ise hala sürüyor.
Pınar Selek; araştırmacı, feminist sosyolog ve yazar. Nice Côte d’Azur Üniversitesi’nde sosyoloji öğretim üyesi ve Göç ve Toplum Araştırma Birimi’nin (URMIS) üyesi olan Selek, güç ilişkileri, kolektif eylem ve toplumsal hareketler üzerine çalışıyor. LGBTİ+’lar, seks işçileri, kadınlar, Kürtler ve sokakta yaşayan çocuklar üzerine kaleme aldığı kitapları ve çevirileri de var.
Selek, özellikle sokakta yaşayan çocuklarla birlikte sanat atölyeleri kurdu. Bunlar arasından “Bizim Atölye”, sokaktan toplanan çöplerin dönüştürülüp tekrar sokağa geri kazandırıldığı ve bu çocuklarla birlikte yaptığı tiyatro gösterilerinin, dergi çalışmalarının yer aldığı bir atölyeydi.
Selek, “Sokak Sanatçıları Atölyesi”nin ve Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi kurucularından birisi olarak veya akademik çalışmalarıyla değil, yargıtay tarafından beraatle sonuçlanan davaların yeniden ve yeniden açılmasıyla daha çok kamuoyunun gündemine geldi.
Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi, 2006’da yayın hayatına başlayan feminist teori ve politika dergisi olan Amargi Dergi’yi hayata geçirti. 2015’ten itibaren internet üzerinden devam etmeye başlayan Amargi Dergi, 4 Ağustos 2016’da yayını sonlandırdığını duyurdu.
Selek, 1998’de Mısır Çarşısı’nda gerçekleştirilen bir patlama olayından sorumlu tutularak örgüt üyeliği iddiasıyla gözaltına alınmıştı ve ciddi işkence görmüştü. Bu suçlamanın ardından bilirkişi raporları ile suçsuz olduğu kanıtlanmasına rağmen Selek’e yönelik soruşturma 27 yıldır sürüyor. Selek, arka arkaya açılan 4 davanın dördünden de beraat etti. Şu an ise hâlâ araştırmalarından dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılanıyor.
Davanın seyri, Türkiye yargı tarihinin en tartışmalı süreçlerinden birini oluşturuyor.
Mısır Çarşısı davası
İstanbul, Eminönü’ndeki tarihi Mısır Çarşısı’nda 9 Temmuz 1998 tarihinde meydana gelen ve 7 kişinin öldüğü, 127 kişinin de yaralandığı patlamadan iki gün sonra Pınar Selek gözaltına alındı.
Birkaç gün sonra bilirkişi raporlarında patlamada bombaya ait hiçbir parça bulunmadığı yazmasına rağmen Pınar Selek, Devlet Güvenlik Mahkemesi askeri hakimliğince tutuklandı.
Olaydan yaklaşık bir ay sonra Abdülmecit Öztürk isimli bir kişinin, “Mısır Çarşısı’na bombalama eylemini Selek ile birlikte gerçekleştirdik” şeklinde ifadesi alındı. Öztürk bu ifadeden üç gün sonra savcılık ifadesinde, “polis ifadesinin işkence altında alındığını ve patlamayla hiçbir ilgisi ve bilgisinin olmadığını” söyledi.
27 yıldır bitmeyen dava
Mısır Çarşısı patlaması davasında İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “patlamadaki bombayı hazırladığı” iddiasıyla yargılanan Pınar Selek, 08.06.2006’da patlamaya neyin neden olduğunun kesin tespiti yapılamadığı gerekçesiyle beraat etmişti. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2007’de bu kararı bozdu ve mahkemenin hüküm kurmasını istedi. Buna yönelik yapılan yargılamada yine patlamanın nedeninin belirlenemediği görüşünü tekrarlayan mahkeme, 23.05.2008’de Selek’in yine beraatına karar verdi. Dosyanın ikinci kez gittiği Yargıtay, Selek için “müebbet hapis istemiyle yeniden yargılansın” demişti. Selek, 9 Şubat 2011’de üçüncü kez beraat etti. 24.11.2013’de ise Pınar Selek‘e ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi, tutuklama yönünde yakalama kararı çıkartıldı. 11.07.2014’de temyiz duruşmasının görüldüğü Yargıtay 9. Ceza Dairesi, mahkemenin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının usulen bozulmasına karar verdi. Bu, Selek hakkında Yargıtay’ın bozduğu üçüncü karar oldu.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 21 Haziran 2022 tarihinde İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2014’te vermiş olduğu beraat kararını esastan bozdu ve Pınar’ın “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” ile cezalandırılması gerektiğine karar verdi. 31 Mart 2023 duruşmasında mahkeme, Selek hakkındaki kırmızı bültenle arama ve tutuklama kararının devamına karar verdi.
Yıllarca süren bu hukuki baskıya rağmen Selek, Fransa’da yaşamını ve öğretim hayatını sürdürüyor.
Yargıtay’ın 2023’te bozduğu beraat kararının en son duruşması 2 Nisan 2026’da görüldü. 2 Nisan’da görülen davayı takip eden Özge Özgüner’in aktardığına göre Fransa merkezli URMIS, duruşmada Selek’in akademik bakımdan en yüksek ünvana sahip olduğunu kanıtlayan bir belge sundu. Mahkeme, tutuklama kararının devamına hükmederek duruşmayı 18 Eylül 2026’ya ertelendi.
Davada Selek’in yanında olan Hâlâ Tanığız Platformu’nun basın açıklaması için tıklayın.
Pınar Selek’in bilim hakkını ve nihai beraatini sonuna kadar savunuyoruz
Sosyolog-yazar, akademisyen, feminist aktivist Pınar Selek’i çevreleyen ve 27. yılına giren Mısır Çarşısı kumpası davasında 2 Nisan 2026 Perşembe günü İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir kez daha buluştuk. Her zamanki gibi yurtdışından kalabalık bir heyetin de katıldığı duruşmada Selek’in ifadesinin alınmasına yönelik usuli eksikliklerin tamamlanması sebep gösterilerek yokluğunda tutuklama kararının devamına hükmedildi. Müdafilerin tutuklama ve yakalama kararlarının kaldırılması yönündeki yazılı talepleri de reddedildi. Mahkeme duruşmayı 18 Eylül 2026 Cuma saat 13:00’e erteledi.
Bu duruşmada sosyolog Pınar Selek’in 2015 yılından bu yana üyesi olduğu, URMIS (Unité de Recherche Migrations et Société) araştırma laboratuvarı direktörü Florence Boyer de kurum adına mahkemeye yazılı bir bilgilendirme notu sundu. Laboratuvarın her duruşmaya en az iki temsilciyle katılarak yargı sürecini yakından takip ettiğini belirten Boyer, Selek’e verilen profesörlük ünvanına ilişkin şu güncel bilgileri paylaştı:
“Pınar Selek, Fransa’daki akademik sistemde en üst düzey diploma niteliği taşıyan ve ‘devlet tezi’ olarak adlandırılan profesörlük tezini sosyoloji alanında elde etmiştir. Dört ciltten oluşan tez dosyası; yayımlanmış tüm çalışmalarını, ‘Göçebe sosyoloji: eşikler epistemolojisi’ başlıklı 89 sayfalık genel değerlendirme raporunu ve daha önce yayımlanmamış bir araştırmayı içermektedir. Selek bu akademik unvanı, çalışmalarının Prof. İsabelle Sommier başkanlığındaki bilimsel jüri tarafından kamuoyuna açık olarak değerlendirilmesi sonucunda kazanmıştır. 27 Ocak 2025 tarihinde Paris 8 Üniversitesi’nde gerçekleştirilen savunma toplantısında, alanlarında uzman altı profesörün raporları doğrultusunda dört buçuk saat süren bilimsel müzakere gerçekleştirilmiştir.”
Selek’in otuz yılı aşkın süredir yürüttüğü geniş bir yelpazedeki araştırmalarının literatüre önemli katkılar sunduğunu belirten Boyer, Selek’in sosyoloji disiplinindeki yetkinliğinin teyit edildiğini ve kendisine profesörlük ünvanının verildiğini duyurdu.
Müdafi avukatlardan Akın Atalay, Boyer’nin bilgilendirme notunda mahkeme açısından önem taşıyacağını düşündükleri bir diğer gelişmeyi de şöyle paylaştı:
“Meslektaşımızın yayımlanmamış tek araştırması olan ve 1996–1998 yılları arasında saha çalışması yürüttüğü Kürt toplumsal hareketlerine ilişkin incelemesi de ele alınmıştır. Türkiye’deki dava sürecini de ilgilendiren bu araştırmanın (178 sayfa) bilimsel çerçevesi ve metodolojisi tartışılmış; jüri tarafından yayımlanması tavsiye edilmiştir. Söz konusu çalışma, savunmanın hemen ardından Paris Cité Üniversitesi tarafından yayımlanmıştır (SELEK Pınar, Lever la tête, Paris, Éditions Université Paris Cité, 2026).”
Tam 27 yıldır suçlu olmadığı bir davadan, bilirkişi ve bomba uzmanlarınca gaz kaçağı olduğu tespit edilen bir patlamadan dört kez beraat eden yol arkadaşımız, bulunduğu her yerden bilim ve aktivizm çalışmalarını verimle sürdürüyor.
Tüm hukuksuzluklar ve dört beraatle tescil edilmiş suçsuzluk apaçık ortadayken, Pınar Selek’i ısrarla müebbet sanıklığa mahkûm etmeye çalışan bu zihniyete karşı sonuna kadar mücadele edeceğiz.
Pınar Selek’in bilim hakkına ve nihai beraatine hep birlikte sahip çıkıyoruz.
Hâlâ Tanığız Platformu
Lever la Tête(Serhildan)– Prologue
Pınar Selek, Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik -kendi deyimiyle yarım bıraktığı- çalışmasını içeren bir kitap yayınladı. İsmi “Başkaldırı” (Lever la Tête) olan bu kitap Universite Paris Cite Yayınları tarafından Şubat 2026’da basıldı. Giriş (prologue) kısmının özeti şöyle:
Pınar Selek, kitaba giriş yazısına başlarken 1995’te 24 yaşındayken Türk devleti ile Kürt hareketi arasındaki savaşın sürdüğü ve Kürt dilinin ve kimliğinin yasaklandığı bir dönemde, Kürt hareketi üzerine sosyolojik bir araştırma başlattığını aktarıyor. Özellikle devletin söylemiyle “terörist”, “şeytan” ve “düşman” gibi yaftalara itiraz ederek “boyun eğmeyen” bir saha çalışması yürüttüğünü belirtiyor.
11 Temmuz 1998’de İstanbul polisi tarafından gözaltına alınmasının ardından tüm araştırma materyallerine el konulduğunu ve uzun bir süre işkenceye maruz kalmasına rağmen görüştüğü kişilerin kimliklerini ifşa etmediğini söylüyor. Bir ay sonra cezaevindeyken, Mısır Çarşısı bombalı saldırısıyla -daha sonra kaza olduğu kanıtlanan bir olayla- ilişkilendirildiğini ve “terörist” olarak yargılandığını aktarıyor: “Gözaltına alınmamdan bir ay sonra, cezaevindeyken, patlamanın bir kaza olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen, Türk iktidarının beni asılsız bir şekilde İstanbul’daki Mısır Çarşısı saldırısına karışmakla suçlayarak benden bir terörist yaratmaya karar verdiğini televizyondan öğrendim” diyor. İki buçuk yıl cezaevinde kaldıktan sonra 2006, 2008, 2011 ve 2014’te dört kez beraat etmesine karşın davanın 27 yıldır sürdüğünü de ekliyor.
Bugün, kendisi için “akademik bir sığınak” olarak tanımladığı Fransa’da yaşayan Selek; öğretmeye, araştırmaya ve yazmaya devam ediyor. Bu son kitabında ise yıllarca gündeminde tutamadığı o “yarım kalan araştırmasına” dönüyor. Materyalleri yok edilmiş ama hafızasında ve bedeninde iz bırakmış bu çalışmayı, yazarak hem keşfetmeyi hem de tamamlamayı amaçlıyor.
Pınar Selek’in “Maskeler, Süvariler, Gacılar” (2001), “Barışamadık” (2004), “Sürüne Sürüne Erkek Olmak” (2008), “Su Damlası” (2008), “Yolgeçen Hanı” (2011), “Yeşil Kız” (2012) ve “Cümbüşçü Karıncalar” (2018) adlı kitapları yayınlandı.
ABD-İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı saldırıların ardından, 8 Nisan’da uygulanmaya başlanan 2 haftalık ateşkes kararı sonrası taraflar ilk kez, Pakistan’ın arabuluculuğunda başkent İslamabad’da bir araya geldi.
Foto: Seoul Economic Daily
ABD’li ve İranlı yetkililer, 8 Nisan’da Pakistan arabuluculuğunda varılan 2 haftalık ateşkesin ardından bugün (11 Nisan) Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bir araya geldi. Kalıcı barışın sağlanabilmesi adına gerçekleştirilen bu görüşmelere ABD’yi temsilen Başkan Yardımcısı JD Vance’in başkanlığını yaptığı bir heyet katılıyor. Heyette, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ve özel temsilci Steve Witkoff da bulunuyor. İran’ı ise Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf başkanlığındaki heyet temsil ediyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de İran heyetinde bulunuyor.
Reuters‘ın iddiasına göre iki ülke de müzakere masasında karşılarında görmeyi tercih ettikleri muhataplarla görüşecek. Görüşmelere aşina olan İranlı yetkililere dayandırılan söylemlere göre JD Vance, İranlılar tarafından Trump’ın çevresindeki en savaş karşıtı isimlerden biri olarak görülüyor. Bu da İranlıları, Vance ile yapılacak görüşmelerden kârlı çıkabileceklerini düşündürüyor. Reuters’a konuşan bir Beyaz Saray yetkilisi ise, İranlıların bu iddialarını yalanladı. Öte yandan başka bir Beyaz Saray yetkilisi, İranlıların görüşmeler için Vance’i işaret ettiklerini fakat bir sebep sunmadıklarını belirtti. Ayrıca, yönetim içi tartışmalara aşina iki kaynağın belirttiğine göre, bazı Beyaz Saray yetkilileri de son haftalarda, pragmatik bir eğilimi olduğunu sezerek Kalibaf’ı muhatap olarak belirlediler.
Trump tarafından İslamabad’a gönderilen Vance, kendisi için de önemli bir sınav verecek. 2028 ABD Başkanlık seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin aday adaylığı için adı geçen isimlerden olan Vance’in burada göstereceği performans, onun geleceğini de belirleyecek. Olası başarılı bir anlaşma sağlanması, Vance’in siyasi gücünü artırabileceği gibi, başarısız bir sonuç ise kendisini daha da savaşın yüzü olarak gösterebilir.
Ana gündem maddeleri; taraflar ne istiyor
İran, çatışmaların başlamasından bu yana İsrail’in Hizbullah militanlarına yönelik saldırılarında yaklaşık 2 bin kişinin hayatını kaybettiği Lübnan’da da ateşkes istiyor. İsrail ve ABD, Lübnan’ın İran-ABD ateşkesinin bir parçası olmadığını söylerken Tahran, bunun ateşkes kapsamına dahil edilmesinde ısrar ediyor.
İran, ABD’nin dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakmasını ve yaptırımlara son vermesini istiyor. Washington, yaptırımların önemli ölçüde hafifletilmesine açık olduğunun sinyalini verirken, bunun yalnızca İran’ın nükleer programlarından taviz vermesi karşılığında olabileceğini belirtti.
İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki otoritesinin tanınmasını istiyor. ABD ise boğazın petrol tankerlerine ve diğer deniz trafiğine, geçiş ücretleri de dahil olmak üzere, hiçbir sınırlama olmaksızın açılmasını istiyor.
İran’ın altı haftalık savaş boyunca oluşan tüm zararlar için tazminat talep etmesi beklenirken, ABD bu konuda henüz bir açıklama yapmadı.
İran, uranyum zenginleştirmesine izin verilmesini isterken, Trump bu konunun müzakereye kapalı olduğunda ısrar ediyor.
İsrail ve ABD, İran’ın füze kapasitesinin ciddi ölçüde kısıtlanmasını isterken, Tahran ise sahip olduğu füzelerin müzakereye kapalı olduğunu belirtiyor.
İran, ABD muharip güçlerinin bölgeden çekilmesini, tüm cephelerde savaşın sona ermesini ve saldırmazlık taahhüdünde bulunulmasını isterken Trump, bir barış anlaşmasına varılana kadar Orta Doğu’daki askeri unsurlarını bölgede tutacağını belirtiyor.
Kaynak:Reuters
Trump’tan paylaşım
Ayrıca Trump, bugün yaptığı bir sosyal medya paylaşımında “Çin, Japonya, Güney Kore, Fransa, Almanya ve daha pek çok ülke dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerine bir iyilik olarak Hürmüz Boğazı’nı temizleme sürecini an itibarıyla başlatıyoruz. İnanılmaz ama, bu işi kendi başlarına yapacak cesarete ya da iradeye sahip değiller” ifadelerini kullandı.
ABD ve İran arasındaki görüşmeler başlarken Lübnan’da ise çatışmalar hâlâ sürüyor. İran’ın görüşmelerdeki gündemlerinden biri Lübnan’ın da ateşkes kapsamına girmesiyken ABD tarafı, Lübnan’ın anlaşmanın bir parçası olmadığını belirtiyor. Öte yandan arabulucu Pakistan da Lübnan’ın anlaşmaya dahil olduğunu söyledi. Bu doğrultuda, İsrailli ve Lübnanlı yetkililerin 14 Nisan Salı günü ABD’nin başkenti Washington DC’de bir araya gelmesi bekleniyor.
Öte yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bugün Erdoğan’la İran-ABD görüşmeleri ve Ukrayna’daki durum üzerine bir görüşme gerçekleştirdiklerini sosyal medya hesabından açıkladı.
6 Nisan’da ABD Başkanı Trump, İran’a Hürmüz Boğazı’nı ticari trafiğe açması için verdiği mühleti 7 Nisan Salı akşamına kadar uzattı. Boğazın açılmaması halinde ise İran’ın elektrik santralleri ve köprüler gibi sivil altyapı hedeflerini vurmakla tehdit etti. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, tehdit altında pazarlık yapmayacaklarını açıkladı. Tahran yönetimi, Pakistan üzerinden iletilen 45 günlük geçici ateşkes önerisini reddederek 10 maddelik kendi taleplerini sundu.
Verdiği mühletin dolmasına saatler kala Trump, sosyal medya üzerinden bir tehdit mesajı paylaştı. Mesajda, “Bu gece koca bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri getirilmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak. Ne olacağını bilmiyorum ama galiba olacak. […] Kim Bilir? Uzun ve karmaşık dünya tarihinin en önemli anlarından olan bu gecede öğreneceğiz. 47 yıllık gasp, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek” ifadelerine yer verildi.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yaptığı açıklamada, ABD’nin askeri hedeflerinin büyük ölçüde tamamlandığını ve savaşın çok yakında biteceğini belirtti. Vance, İran’ın ya “normal bir ülke olup dünya ticaretine katılacağını” ya da “masaya gelmeyip ekonomik olarak çok kötü bir duruma düşeceğini” ifade etti.
Trump’ın işaret ettiği sürenin dolmasına yalnızca yarım saat kala, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in arabuluculuğuyla bir ateşkes adımı atıldı. Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı “Tam, derhal ve güvenli biçimde açmayı” kabul etmesi şartıyla, bombardıman planını iki haftalığına askıya aldığını duyurdu. Trump ayrıca İran’dan üzerinde çalışılabilir 10 maddelik bir öneri aldıklarını, askeri hedeflere çoktan ulaştıklarını ve onları aştıklarını savundu.
İsrail’in 2 Mart’ta yeniden başlattığı Lübnan saldırıları 40. gününe girerken 8 Nisan’da düzenlenen kapsamlı saldırıyla birlikte Lübnan’daki ölü sayısı 1.953’e, yaralı sayısı ise 6.303’e ulaştı. Beyrut’tan Bekaa Vadisi’ne, Nebatiye’den Sur’a kadar onlarca belde yerle bir edildi.
İsrail’in Lübnan’a saldırıları: 2 Mart’tan bu yana bilanço
2 Mart – 9 Nisan 2026
Hayatını kaybeden
1.953+
Yaralı sayısı
6.303+
Yerinden edilen kişi
1.000.000+
Yerinden edilen çocuk
~390.000
Hayatını kaybeden / yaralanan çocuk (2 Mart’tan bu yana)
600+
8 Nisan tek günde ölü
357
Öne Çıkan Gelişmeler
2 Mart
Saldırı Başladı
İsrail, Lübnan’a yönelik kapsamlı saldırıları yeniden başlattı. Bu tarihten bu yana 1.953’ü aşkın kişi hayatını kaybetti; 6.303’ten fazla kişi yaralandı.
8 Nisan
Yoğun Bombardıman
Eş zamanlı hava saldırılarında tek günde en az 33 çocuk hayatını kaybetti, 153 çocuk yaralandı (UNICEF). Toplam 357 kişi öldü. Nebatiye kentinde yoğun bombardıman; Devlet Güvenlik Ofisi vuruldu, 8 güvenlik personeli hayatını kaybetti.
8 Nisan
Sivil Kayıp
Beyrut’un Tallet el-Hayyat mahallesinde Lübnanlı şair Khatun Salma yaşamını yitirdi. Beyrut Tıp Birliği, son saldırılarda 3 üyesinin hayatını kaybettiğini duyurdu.
8 Nisan
Diplomasi
Netanyahu, Lübnan ile doğrudan müzakere yürüteceklerini açıkladı; ancak aynı gün ateşkes olmayacağını da duyurdu. Saldırılar güneyde Kalile, Şehabiyye, Ansariyye, Tulin, Haruf, Şokin ve Mivdon beldelerinde sürdü.
9 Nisan
Hedef Operasyonu
İsrail ordusu, 8 Nisan’daki Beyrut saldırılarında Hizbullah lideri Naim Kasım’ın sekreteri ve yeğeni Ali Yusuf Harşi’nin öldürüldüğünü duyurdu.
9 Nisan
İnsani Boyut
Hükümet Afet Risk Yönetimi Birimi verilerine göre 36.000’den fazla ailenin bulunduğu sığınaklardan yerinden edildi. 2 Mart’tan bu yana 600’den fazla çocuk ya hayatını kaybetti ya da yaralandı; yaklaşık 390.000 çocuk yerinden edildi.
10 Nisan
Uluslararası
İsrail, İspanya’yı ABD liderliğindeki Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi’nden (CMCC) çıkardı. İsrail Dışişleri Bakanlığı, kararın gerekçesini İspanya hükümetinin “açıkça İsrail karşıtı önyargısı” olarak açıkladı.
Ambulans / sağlık hedefleri: Kefr Tibnit (ambulans), Doğu Zavtar (ambulans), Deyr Kanun Ras el-Ayn (ambulans ve itfaiye araçları), Nebatiye (ambulans)
▼ Doğu Lübnan — Bekaa / Baalbek
Baalbek bölgesi: Şamstar (Şemstar), Buvadi
Bekaa Vadisi: Meşgara, Sahmar
Nebi Şit: Hava saldırısı ve yoğun bombardıman
▼ Beyrut ve Çevresi
Dahiye (güney banliyöler): Düzenli bombardıman; Cinah ve Uzai bölgeleri de hedef alındı
Tallet el-Hayyat: Sivil konut bölgesi; şair Khatun Salma burada hayatını kaybetti
8 Nisan: Başkente ön uyarı yapılmadan eş zamanlı ~100 hava saldırısı düzenlendi
İsrail ordusu 8 Nisan’da Beyrut, Bekaa ve Güney Lübnan’daki 100’den fazla Hizbullah komuta merkezi ve askeri tesisini 10 dakika içinde eş zamanlı hedef aldığını açıkladı. Saldırıların büyük bölümünün sivil nüfusun bulunduğu alanlara isabet ettiği belirtildi.
Kaynaklar: UNICEF · Lübnan Sağlık Bakanlığı · Lübnan Resmi Haber Ajansı (NNA) · Lübnan Hükümeti Afet Risk Yönetimi Birimi · Beyrut Tıp Birliği · Anadolu Ajansı · Mezopotamya Ajansı
FİDE tarafından düzenlenen 2026 adaylar turnuvasında dünya satranç şampiyonlarına rakip olmak için dünyanın önde gelen 8 kadın ve erkek oyuncusunun mücadelesi sürüyor.
Foto: Fide
Uluslararası Satranç Fedarasyonu (FİDE) tarafından her iki yılda bir gerçekleşen Adaylar Turnuvası bu yıl Güney Kıbrıs’ın Pegaia kentinde yapılıyor. 28 Mart’a başlayan turnuvanın 16 Nisan’da bitmesi planlanıyor. Dünyanın en iyi 8 kadın ve 8 erkek oyuncusunun yarıştığı turnuvada birinci gelenler, mevcut dünya şampiyonu ile unvan maçına çıkmaya hak kazanıyor.
Peki FİDE’ye kayıtlı 360 binden fazla oyuncu arasından bu 8 kişi nasıl seçiliyor? Turnuvaya katılacak oyuncular son iki yılda FİDE tarafından düzenlenen turnuvaların şampiyonu veya Dünya Kupası’nda dereceye girmiş oyunculardan oluşuyor. Bunun dışındaki tek oyuncu ise raiting sıralamasına en yüksek puanı olan oyuncu katılabiliyor.
Anna Muzychuk / Fotoğraf: Maria Emelianova-Chess.com
Erkeklerde Hikaru Nakamura ile kadınlarda Bibisara Assaubayeva bu sene turnuvaya katılmaya hak kazananlar arasında. Her oyuncunun birbiri ile karşılıklı birer kez siyah ve beyaz taşlarla oynadığı turnuva boyunca en fazla puanı toplayan kişi, dünya şampiyonun karşısına çıkacak. Toplam 14 karşılaşmanın yapılacağı turnuvada 10. karşılaşmalarda erkeklerde Javokhir Sindarov 8 puanla lider iken kadınlarda ise 6 puanla Vaishali Rameshbab turnuvayı önde götürüyor.
Adaylar turnuvasına kim nasıl katıldı ?
2026 FİDE Adaylar Turnuvası
Kim Nasıl Katıldı?
♟
♟ Erkekler
Oyuncu
Katılım Yolu
Fabiano Caruana · ABD
2024 FİDE Circuit Şampiyonu
Hikaru Nakamura · ABD
FİDE Rating (Dünya Sıralaması)
Anish Giri · Hollanda
2025 FİDE Circuit Şampiyonu
Javokhir Sindarov · Özbekistan
2025 Dünya Kupası (Yarı Finalist)
Praggnanandhaa R · Hindistan
2025 Dünya Kupası (Yarı Finalist)
Andrey Esipenko · FİDE/Rusya
2025 FİDE Grand Swiss Finalisti
Wei Yi · Çin
2025 FİDE Grand Swiss Finalisti
Matthias Bluebaum · Almanya
2025 Dünya Kupası İlk 3 Derecesi
♛ Kadınlar
Oyuncu
Katılım Yolu
Zhu Jiner · Çin
2024–25 FİDE Kadınlar Grand Prix Şampiyonu
Aleksandra Goryachkina · FİDE
2024–25 Kadınlar Grand Prix İkincisi
Divya Deshmukh · Hindistan
2025 Kadınlar Dünya Kupası Şampiyonu
Tan Zhongyi · Çin
2025 Kadınlar Dünya Kupası Üçüncüsü
Vaishali Rameshbabu · Hindistan
2025 Kadınlar Grand Swiss Şampiyonu
Kateryna Lagno · FİDE
2025 Kadınlar Grand Swiss İkincisi
Bibisara Assaubayeva · Kazakistan
FİDE Etkinlik Puanı / Rating
Anna Muzychuk · Ukrayna
Koneru Humpy’nin çekilmesiyle (Yedek Listesi)
NihaPLUSKaynak: FİDE · 2026 Adaylar Turnuvası
Kadınlar kategorisinin galibi, mevcut Kadınlar Dünya Şampiyonu Ju Wenjun ile bu yılın sonbaharında unvan maçına çıkmaya hak kazanacakken, erkekler kategorisinin kazananı ise mevcut dünya şampiyonu Gukesh Dommaraju ile karşılaşacak.
Dünyanın 1 numarası turnuvada yine yok
Gelmiş geçmiş en iyi satranç oyuncuları arasında gösterilen ve dünya 1. Ünvanını halen koruyan Magnus Carlsen beklendiği gibi bu senede turnuvada yer almadı. 2013, 2014, 2016, 2018 ve 2021 yıllarında üst üste 5 kez dünya şampiyonu olarak kırılması güç bir rekor kıran Carlsen 2023’te unvan maçına çıkmayı red ederek bundan sonra dünya şampiyonluğu turnuvasına katılmayacağını ilan etmişti. Satranç dünyası uzun bir süredir klasik satrancın yerini dolduracak arayışlar içinde. Siyah ve beyaz taşların karşılıklı yaptığı 3.hamlede 121 milyondan fazla seçeneğin olduğu bu oyunda oyuncular 8 saate varan uzun ve yorucu oyunlar oynamak zorunda.
Fabiano Caruana ve Magnus Carlsen / Fotoğraf: Mike Klein – Chess.com
Gelişmiş bilgisayar teknolojisi ile açılış, oyun ortası ve oyun sonu gibi teorilerin neredeyse ezberlendiği klasik satranca alternatif olarak Freestyle Chess, (Serbest Stil Satranç) bu satranç sitilinde piyonlar klasik satrançta olduğu gibi aynı yerlerinde kalırken diğer tüm klasik satrançtakine aykırı olarak değişik yerlere diziliyor. Bu formatın ilk fikri tıpkı Carlsen gibi açılış hamlelerinin ezberlenmiş olmasının gerçek yaratıcılığı öldürdüğünü belirten dünya şampiyonu Bobby Fischer tarafından ortaya atıldı. 1996’da Arjantin’in Buenos Aires kentinde “Fischer Random Chess” (Fischer Rastgele Satrancı) adıyla dünyaya tanıtılan bu sitil 20 yıl sonra FİDE’nin turnuvalarına girebildi. Burada amaç artık ezberlenmiş oyun açılışlarından çıkarak oyuncuları daha farklı düşünmeye sevk etmek. Klasik satrancın yorucu temposuna karşın Hızlı (Rapid), Yıldırım (Blitz) ve Kurşun (Bullet) gibi oyunlarda 1-3-5 dakikalık oyunlarda satrancın daha geniş kesimlere ulaşmasına neden oldu. FİDE 2025 verilerine göre dünya genelinde aktif 360 bin satranç oyuncusu varken, dünya genelinde satranç oynayanların sayısının 600 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Dünyanın en büyük satranç portalı olan Chesscom’un üyesi sayısı 250 milyonu aşarken her gün bu platformda 20 milyonu aşkın oyun oynanıyor.
Satrancın tarihçesi
Satrancın ilk ortaya çıkışı kesin olarak bilinmemekle birlikte, günümüzden en az 4000 yıl önce Mısır’da oynandığına dair bulgular piramitlerdeki kabartmalarda bulunmaktadır. Yine Çin ve Mezopotamya’da da milattan öncesine kadar bir tarihi bulunuyor. Oyunun bugünkü adını alması, MS 3. – 4. yüzyıllarda Hindistan’da, oyuna Çaturanga denmesi ile başlar. Satranç ile ilgili ilk yazılı belgeler Hindistan’dan kalmadır. Daha sonra satranç İran’a, onlardan Araplara, Endülüslüler sayesinde de İspanya üzerinden Avrupa’ya yayılmıştır. İspanyol Lucena’nın ilk basılı satranç kitabında (1497) satrancın o zamanki yeni kuralları açıklanmasının ardından o zamandan bugüne kadar, satranç oyununun kuralları değişmeden gelmiştir. İspanya’dan sonra, İtalya, Fransa, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’da satranç hızla yaygınlaştı. 15. yüzyılda İspanyol Lucena, 17. yüzyılda İspanyol El Greco, 18. yüzyılda Fransız Philidor’un satranç kitapları bulunmakta.
19. yüzyıl sonlarında satrancın büyük yıldızları belirdi: Anderssen, Morphy, Rubinstein ve Steinitz. 1850’lerden başlayarak, güçlü oyuncuların katıldığı turnuvalar yapılmaya başlandı. Sonunda, 1886’da o zamanın en kuvvetli iki satranç oyuncusu arasında, ilk dünya satranç şampiyonluk karşılaşması oynandı: Steinitz ve Zukertort. Steinitz bu maçı, 10 galibiyet, 5 beraberlik ve 5 yenilgi (+10 -5 =5) alarak kazandı.1917 Sovyet Devrimi ile birlikte satrancı bir çeşit ulusal spor olarak gören Sovyetler, uzun yıllar boyunca dünya satranç şampiyonluğunu elinde bulundurdu.
Kasparov ve Deep Blue
Soğuk savaş yıllarında da satranç, Sovvyetler ve ABD arasında bir nevi “entelektüel” savaş olarak adlandırıldı. 1972 yılında ABD’li Bobby Fischer Sovyet rakibi Boris Spassky’i yenerek Sovyetlerin satrançtaki üstünlüğüne kısa bir süre son vermeyi başardı. Fischer ve Spassky’in bu mücadelesi Pawn Sacrifice (Şah Mat) filmi ile de beyaz perdeye aktarılmıştır. 1975 yılında Fischer’in dünya şampiyonluk maçına çıkmaması üzerine Anatoly Karpov yeni dünya şampiyonu ilan edilerek bu ünvanını 1985 yılına kadar korudu. 1985 yılında ise Garry Kasparov 15 yıl sürecek dünya satranç şampiyonluğu ünvanını kazanmayı başardı. Dünya şampiyonu olarak bilgisayar ile ilk oynayan kişi de olan Kasparov, 1996 yılında IBM tarafından geliştirilen Deep Blue adlı süper bilgisayarla yaptığı maçı 4-2 kazanırken ertesi yıl yapılan rövanş maçında geliştirilen Deep Blue, 11 Mayıs 1997’de Kasparov’u 3.5 – 2.5’lik skorla yenerek dünya şampiyonunu mağlup eden ilk bilgisayar olmuştur.
1886’dan Bugüne
Dünya Satranç Şampiyonları
♔
Oyuncu
Şampiyonluk Yılları
Klasik Dönem
Wilhelm Steinitz
1886 – 1894
Emanuel Lasker
1894 – 1921
José Raúl Capablanca
1921 – 1927
Alexander Alekhine
1927 – 1935 · 1937 – 1946
Max Euwe
1935 – 1937
Sovyet Dönemi
Mikhail Botvinnik
1948 – 1957 · 1958 – 1960 · 1961 – 1963
Vassily Smyslov
1957 – 1958
Mikhail Tal
1960 – 1961
Tigran Petrosian
1963 – 1969
Boris Spassky
1969 – 1972
Soğuk Savaş & Bölünme Dönemi
Robert J. Fischer
1972 – 1975
Anatoly Karpov
1975 – 1985 · 1993 – 1999 (FİDE)
Garry Kasparov
1985 – 1993 · 1993 – 2000 (ACP/Klasik)
Alexander Khalifman
1999 – 2000 (FİDE)
Viswanathan Anand
2000 – 2002 (FİDE)
Vladimir Kramnik
2000 – 2006 (Klasik/Brain Game)
Ruslan Ponomariov
2002 – 2004 (FİDE)
Rustam Kasımcanov
2004 – 2005 (FİDE)
Veselin Topalov
2005 – 2006 (FİDE)
Vladimir Kramnik
2006 – 2007 (Birleşik Unvan)
Viswanathan Anand
2007 – 2013
Modern Dönem
Magnus Carlsen
2013 – 2023 (5 unvan · gönüllü çekildi)
Ding Liren
2023 – 2024
Gukesh Dommaraju
2024 – Mevcut Şampiyon
* 1993–2006 yılları arasında FİDE ve klasik/ACP kolları ayrı şampiyonluk unvanları taşıdı. Kramnik’in 2006 zaferinin ardından unvan yeniden birleşti.
NihaPLUSKaynak: FİDE
Satrançla ilgili kitap ve film önerileri
Filmler:
*Piyon Fedası (2014) *Bobby Fischer'ı Ararken (1993), *İlham veren Katwe Kraliçesi (2016) * The Queen's Gambit (2020) (Mini dizi)