Sakîna Têyna: “Sûret” benim hayat hikayem

Kürt müzisyen Sakîna Têyna, Kürtçe’nin Kurmancî, Zazakî ve Soranî lehçelerinden 9 şarkının yer aldığı “Sûret” albümünde dinleyicilerin yüzünü “Sûret”lerde genç kalan ve hep genç kalacak olanların hikayelerine çeviriyor.

Foto: Derya Schubert Gülcehre

“Sûret, bir fotoğrafın hikayesi, bir yüzün hikayesidir. Kürdistan’daki neredeyse her evin duvarında asılı duran veya fotoğraf albümlerinin sessiz sayfalarında saklanan o yüzlerin sessiz hikayelerini fısıldayan bir hikaye. Bazıları yaşayanların dünyasına sadece çok kısa bir ziyarette bulunur. Onlar şafak sökmeden, isimleri genişçe telaffuz edilmeden, yüzleri başkalarının anılarına kazınmadan göçüp giderler. Henüz dünyada iz bırakacak zamanı bulamamış yüzler vardır. Ancak onları geride bırakanların zihinlerinde sayısız an, sayısız bağ, sayısız manzara oluşturur. Onların yarım kalan hikayeleri, yaşlarından çok daha uzun gölgeler bırakır arkalarında.”

Têyna, birkaç gün önce “Sûret” adlı albümünün ilk şarkısını yayınladı. Yukarıdaki metin, Sakîna Têyna’nın yeni albümünün tanıtım yazısından bir bölüm. Yıllardır müzikle uğraşan Sakîna Têyna, üniversite yıllarından kalma bir “Sûret” yüzünden derin ve uzak bir yolculuğa çıkıyor. Bu albümle dinleyicileri, artık aramızda olmayan gençlerin yolculuğuna çıkarmak istiyor. Bu yolculuk “Fotoğraflarda kalan ve yaşları hep aynı kalan gençler”in yolculuğu.

Tanıtım yazısının devamında Sakîna Têyna şunları söylüyor: “Yıllardır Kürdistan zamansız gidişlerin diyarı oldu. Her kayıp ardında sadece bir boşluk bırakmadı, aynı zamanda derin yaralar ve kalıcı izler de açtı. Bu albüm, boşlukta kaybolan, göçüp gitmiş seslerin şarkılarını söylüyor. Sûret, zamanda asılı kalan yüzlerin yasından doğdu. Asla çoğalamayacak yüzler, fotoğraflarının çekildiği o yaşta her zaman kalacak yüzler. Onlar, kendilerine verilen sözlerle, ortak anılarla, hala nefes alan umutlarla ve zulme karşı direnişle besleniyor ve bu şekilde sonsuza dek canlı kalıyorlar.”

Ekip

Sakîna Têyna – vokal

Mahan Mirarab – guitar

Dalina Ugarte – violin

Nora Romannof Schwarzberg – viola

Ivan Turkalj – cello

Marko Ferlan – double bass

Amir Wahba – percussion

Misagh Joolaee – kamancheh (track 4)

Arrangements & musical direction: Mahan Mirarab

Bu “Sûret”leri dinletmek için Haziran ayının başından beri Almanya’nın Osnabrück, Köln ve Frankfurt şehirlerinde ve Avusturya’nın Viyana kentinde konserler düzenledi.

Ayın 19’unda Viyana’daki konserden önce, telefon yoluyla Sakîna Têyna’dan bu “Sûret”lerden bahsetmesini istedik.

Albümde 3 Zazaca/Dimilkî, 5 Kurmanci ve bir de Soranice şarkı bulunuyor. Têyna, 6 şarkının bazılarının sözlerini kendisi yazmış, bazılarının müziklerini bestelemiş. Ayrıca bir şarkı Soranice müziğin önemli isimlerinden Mamlê’nin, biri Pervin Gürsoy’un, biri de Ali Hazır Beyazyıldırım’a ait. Diğer şarkıların söz ve müziklerinde, albümün aranjörü Mahan Mirarab’ın katkısı var.

Bu albümünüzde müzik tarzını biraz değiştirmiş gibisiniz. Uzun zamandır müziğinizde caz ve klasik müziğin renkleri ve sesleri olsa da, bu albümde sanki bu türler daha baskın olmuş.

Buna “Sakina & Friends” ile başlamıştık zaten. Ben burada caz ve klasik müzisyenleriyle çalışıyorum. Şüphesiz bu benim müziğimin üzerinde de etkisini yaratıyor. İçinde birçok farklı nüans var. İçinde hem cazın etkisini hem de batı klasik müziğinin etkisini görebilirsiniz. Ama ben hala içinde köklerimizin olduğunu iddia ediyorum. Şarkı söyleyişte elimden geldiğince kökümü korudum. Ancak bu yabancı müziklerin müziğim üzerindeki etkisi de kuşkusuz var. Çünkü içinde deneysel, experimental müzik var ve farklı denemeler barındırıyor.

Bu bir tercih mi, yoksa yaşadığınız ülkenin şartları, o ülkelerin müziklerinin ve çevrenin etkisi mi?

Bu benim tercihim. Çünkü görüyorum ki, bu zamanda yapay zeka ve dijital şeyler aracılığıyla her şeye ulaşmak çok kolay. Ve insanlar kolay gelen şeyleri dinlemek istiyor. Bizim yaptığımız bu müzikte, aranjeleri yapan arkadaşım gerçekten çok ince düşündü. İçinde büyük bir emek var ve her şey çok ince bir şekilde tasarlandı. Dinlemesinin rahat olmadığını biliyorum. Yani insanlara öyle rahatça ulaşacak bir müzik değil. Ama ben bu şekilde bir yol yürümek istiyorum. Emeğin kıymeti bilinsin, bir şeyleri dinlemek için biraz sabır gösterilsin. Yani evet, bu benim tercihim.

Acaba bu değişimin şimdiye kadar sizi dinleyen kişileri de etkileme ihtimali var mı? Müzik tarzınızdaki değişiklikten dolayı, mevcut dinleyici kitlesinin etkileneceğini düşünüyor musunuz?

Bir korkum yok. Tecrübe ettiğim şey şu; ben bu müziği dijital olarak halka ulaştırdığımda ve canlı olarak onların karşısına çıktığımda, aynı insanların tepkileri farklı oluyor. Aynı kişiler bu şarkıları dijital platformlarda dinlediğinde farklı bir his alıyor ama sahnede bizi canlı gördüklerinde başka bir şey yaşıyor. Zaten müziğimiz canlı. Şunu belirtmek önemli, albümde yer verdiğimiz bu 9 şarkının tamamı canlı kaydedildi. Yedi kişi hep birlikte stüdyoya girdik. Şarkıları hep birlikte söyledik ve öyle kaydettik. İçinde yapay hiçbir şey yok. Elbette miks ve mastering yapıldı ama biz birlikte çaldık. Bu bir hazırlık sonucunda oluştu. Kendi şarkılarımızı yapmak ve birlikte prova yapıp üç gün içinde birlikte kaydedebilmek için aylarca emek verdik. İki günde tamamladık. Üçüncü gün perküsyon sadece bazı şeyleri yeniden denemek istedi, onu üzerine ekledik. Bunun dışında başka bir şey yok. Şimdi aynı insanlar bizi canlı dinlediklerinde, mesela konser verdiğimiz o üç yerde, insanlar oldukça duygusallaştı. Ben dinlemeye gelen halka dikkatimi vermiştim. Acaba tepkileri nasıl olacak diye bakıyordum. Çok iyi tepkiler aldım. Şu ana kadar kimse “Müziğini neden böyle yaptın?” demedi. Elbette yine de benden “Gula min” şarkısını dinlemek istiyorlar.

“Arkadaşlarımla müzik yapmak istiyoruz”

Sizi dinlediklerinde bunu size hissettiriyorlar mı?

Kuşkusuz bunu hissediyorum. Ancak en başta söylediğim şey şuydu: Maalesef dinleyicilerimle bir salonda yüz yüze gelip müziğimi paylaşma şansım yok.

Neden?

İnsanlar bizi kendi gözleriyle sahnede gördüğünde, benim ve müzisyen arkadaşlarımın iletişimini gördüğünde çok etkileniyor. Mesela festivale gelen Britanyalı bir kadın gazeteci bana şöyle dedi: “Aranızdaki sevgiyi insan çok derin ve etkileyici bir şekilde hissedebiliyor.” Arkadaşlarım sadece iyi müzisyenler değiller. Biz birlikte müzik de yapmak istiyoruz. Bu para için değil. Gerçekten bu müziği benimle yapmak istiyorlar. Bu yüzden bu his halka da geçiyor. Biz kendimiz için müzik yapıyoruz, birlikte yapıyoruz ve bu halka da ulaşıyor. Bejan Matur da bana, “Sakîna, seni canlı dinlediğimde bende farklı bir his uyanıyor” demişti. Bu yüzden halkımıza doğrudan ulaşamamamızın çok önemli olduğunu ve onlara ulaşamamamın büyük bir dezavantaj olduğunu söyledim. Umarım bu müzik dinleyicilerine ulaşır.

Sakîna Têyna Hakkında

Sakîna Têyna, Muş’un Varto ilçesinde Kürt-Alevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ergenlik döneminde Türkçe korolar ve müzik gruplarıyla şarkı söylemeye başladı; ancak Kürt müzik gelenekleriyle tanışması ve kültürel asimilasyona karşı durmaya karar vermesi üniversite yıllarına denk gelir. 1991 yılında, Kürt kültürünü destekleyen İstanbul’daki Mezopotamya Kültür Merkezi’ne vokalist olarak katıldı. Pek çok diğer Kürt müzisyen gibi o da müziğini icra edebilmek için fiilen yeraltına çekilmek zorunda kaldı ve kısa süre sonra sanat ile siyasi aktivizm arasında bir seçim yapmak durumunda kaldı.

2006 yılında siyasi mülteci olarak Avusturya’ya gidene kadar müziği tam zamanlı bir uğraş haline getiremedi. Yoğun yaratıcı çalışmalarının ilk meyvesi, ilk solo albümü Royé mı oldu.

Sakîna, piyanist Nazê Îşxan ve kemancı Nurê Dilovanî ile güçlerini birleştirerek tamamen kadınlardan oluşan Trıo Mara’yı kurdu.

Grup, çoğunlukla kadınlar tarafından söylenen ve kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel Kürt şarkılarından beslenirken, bu materyalleri Batı klasik müziği ve çağdaş yaklaşımlarla zenginleştirdi.

2013 yılından bu yana Anadolu Quartet ile çalışan Sakîna, Avusturya ve Almanya’da turnelere çıkmaktadır. Tüm bunların yanı sıra Sakîna, İran, İspanya, Avusturya ve Türkiye’den müzisyenlerin yer aldığı Viyana merkezli “Sakina & Friends” topluluğunu kurdu.

Düzenli olarak Avusturya’nın dört bir yanında sahne alan Sakîna, diğer sanatçıları desteklemekten hiç yorulmadan birçok albüm projesinde ve konser programında yer almaya devam ediyor.

Ama herkesin sevmeyeceğini de biliyorum. Çünkü enstrümanlarımız arasında fretless yani perdesiz gitar ve mikrotonal sesler var. Çalan arkadaşlarımız farklı yerlerden. Biri İran’dan, biri Avusturya’dan, yarı Mısırlı biri, diğeri Venezuela’dan, bir diğeri Slovakya’dan ve biri de Hırvatistan’dan. Müzik üzerinde çabuk anlaşıyoruz ve hislerimi anlıyorlar. Birlikte güzel bir uyum yakaladığımıza inanıyorum, ama elbette dinleyicilerin takdiri farklı olacaktır ve ben bunu değiştiremem.

Müzikte kullanılan dijital teknolojiden de bahsettiniz. Acaba tarzınız, “yapay zeka” (AI) ile yapılan müzik sistemine karşı bir ısrar mı? Son dönemlerde Kürtler arasında da yapay zeka ile yapılan müzikler üretilip yayılıyor.

Ben bir şeye karşı ısrar etmiyorum. Ben kendiminkinde ısrar ediyorum. O tür şeylerden artık uzaklaştım. Başkalarının ne yaptığı, müziklerini hangi tarzda sunmak istedikleri benim eleştireceğim bir iş değil. O, müzik eleştirmenlerinin işi. Ben bir müzisyenim ve kendi tarzımda ısrar etmek istiyorum. Diğerlerinin müziğini ne şekilde yayacakları onların takdiri. İnternet bu kadar gelişmeden önce insanlar mektup yazardı, artık o yok. Kitap okurlardı, o yok. Salonlara gidip müzik dinlerlerdi ve verilen emeğin bir kıymeti vardı. Şimdi her şeye ulaşmak çok hızlı. Instagram’da paylaşılan “story”ler için on saniyelik bir sabır bile yok. Bunların hepsi bu çağın sorunları. Maalesef biz bu döneme denk geldik. Birçok şey artık anlamını değiştiriyor. Çoğu insan beni klasik bulabilir ama ben biraz romantiğim ve kendi tarzımda kalmak istiyorum. İçinde emek olsun. Elbette içinde yeni şeyler de var. Elektronik altyapı veya doğaçlama kullanabiliriz. Müziğin bir sınırı yok. Ancak başkalarının kararı onların tercihi.

“Xewn şarkısını rüyamda gördüm”

Albümde yer verdiğiniz “Bêrîvan” şarkısı, daha önce seslendirdiğiniz bir şarkı. Bu şarkı, eski tarzınızla şimdiki tarzınız arasında bir köprü mü kuruyorsunuz?

Şarkının bu albümde olmasının çok basit bir hikayesi var. Arkadaşım, bu albümün müzik direktörü Mahan Mirarab, bu şarkıyı Berlin Metropol Orkestrası için aranje etmişti ve biz de orada söylemiştik. Onun o aranjesi çok hoşuma gitmişti. Mahan, “Sakîna, ben Bêrîvan’ın da içinde olmasını istiyorum” dedi ve biz de ona yer verdik. Eğer seçilen şarkıların sözlerine dikkat ederseniz, hem onlarda hem de benim kendi yazdıklarımda, geçmişimle ve kaybettiğim arkadaşlarımla güçlü bir bağım var. Örneğin “Xewn” (Rüya) şarkısını rüyamda gördüm. Uykudan uyandım, o melodi beynimdeydi ve hemen telefonumla kaydettim. Yanımda Nuray Şen’in bir kitabı vardı. Oradaki sözler beni etkiledi ve ondan ilham aldım. Kendisinden izin istedim ve adını albüme yazdım. Kelimesi kelimesine ondan almadım ama üzerimde etkisi oldu.

“Onlar tıpkı fotoğraftaki gibi hep gençler”

Albümünüzün ve albümden yayınladığınız ilk şarkının adı “Sûret”. Sûret aynı zamanda albümün genel ruhunu da belirliyor. Bahsettiğiniz “Sûret” nasıl bir sûret?

Şarkının müziği bana ait değil. Sözleri bana ait. Bir gün Mahan’ın yaptığı enstrümantal bölümü dinliyordum. Aklıma bir “sûret” geldi. Üniversitede okuduğumuz dönemden, arkadaşım Sakine Yaylagül’nün de içinde olduğu bir fotoğraf. Ben Sakine’nin adını aldım. Benim kimliğimdeki adım farklıydı. O fotoğrafa bakıyordum. O fotoğraftaki dört arkadaşımız artık yoktu, şehit düşmüşlerdi. Onlar hep o fotoğraftaki gibi genç kalacaklar ve yüzleri hiç yaşlanmayacak diye düşündüm. Kalbimizin duvarlarına asılı kaç tane fotoğraf var? Onlarla binlerce anımız var ama kimse onları görmüyor. Sadece biz görüyoruz ve unutamıyoruz. Şöyle bir hisse kapıldım: Kürdistan, artık görülmeyen yüzlerin ülkesi olmuş. Fotoğraflarda kalan ve yaşları aynı kalan gençlerin… Onların, o genç insanların ülkesi. Zamansız gidişler. Bu his her zaman benimle ama bazen çok yoğunlaşıyor.

Qemer Söylemez’in yazdığı “Ez Son” (Ben Gidiyorum) şarkısı da on yıldır bendeydi. Zamanı geldiğinde tamamen doğaçlama olarak ortaya çıktı. Bir kadının yolculuğunu anlatıyor ve şöyle diyor: “Beni öldürseniz de beni yalnız bırakın, ben kendi yolumda gidiyorum.” Yani o ikiyüzlü dünya beni ilgilendirmiyor, ben gideceğim. Gidiş bazen insanın ölmesine neden olur, bazen de insan kendi yolunda gider ve bedeller öder ama yalnız kalır. İçeriği ve tüm şarkılarıyla genel olarak bu albümün teması, benim hayat hikayem ve hayat tecrübemdir. Vardığım kararlardır. Ben bunları şarkılara döküyorum.

“Jin, Jiyan, Azadî” son yılların bir sloganı ve dünyaya yayıldı, aynı zamanda albümdeki bir şarkının adı. Bunun hikayesi gündemle mi bağlantılı, yoksa sizin ayrıca özel bir hikayesi var mı?

Jin, Jiyan, Azadî hareketi ortaya çıktığında ve Jîna Emînî katledildiğinde, dünyanın ikiyüzlülüğü beni çok incitti. Kürt kadınları 1990’ların sonlarından beri bu sloganı mücadelelerinde kullanıyorlar. Ancak popülerleştiğinde, birçok kişi Kürt kadınlarının adını hiç anmamak istedi. Sanki Kürt kadınlarının hiçbir emeği yokmuş gibi. Bu sloganın dili Kürtçe, Farsça değil. Bunu İranlı arkadaşlarımla tartıştım. Onlar milliyetçi değiller ve bunu kabul ettiler. Ben geçmişin mücadelesi ile bugünün mücadelesini birleştirmek istedim ki böylece Kürt kadınının emeği kaybolmasın. Elbette İranlı ve Afgan kadınlar da emek veriyor ve mücadele yürütüyorlar. Bunun da hakkı verilmeli. Ben bu şarkıyı o dönem Londra’daki büyük bir konser için hazırlamış ve sahnede canlı söylemiştim. En son versiyonu da bu albüme girdi.

“Ben politik bir sanatçıyım”

Hem bir müzisyen hem de bir aktivist olarak kadın hakları için çalışan birçok hareketin içinde yer alıyorsunuz. Sizin, Kürt müziği ve söz konusu aktivist çevreler nasıl bir ilişki etkileşim halindesiniz?

Dünyada kimliğimizin tanınmasında hala sorunlar var. Beni davet ettiklerinde, kimliğimin çok net bir şekilde “Kürt şarkıcı” olarak yazılmasını istiyorum. Bu politik bir duruştur. Bazen organizatörler politik bilgi eksikliğinden dolayı müziğimi Türkiye adı altına koymak istiyorlar. Ben derhal düzeltiyorum. Lütfen bunu düzeltin diyorum. Benim hiçbir dile düşmanlığım yok. Ancak kimliğim bağımsız olarak kabul edilmelidir. Beni öldürseniz de bunu benden alamazsınız. Bu politik bir duruştur. Ben o kimliğimin kabul edilmesini istiyorum. Festivallere neden “Anadolu Festivali” diyorlar? “Kürdistan” desinler. Benim bir duruşum var, bunu korumak istiyorum. Ben siyasetçi değilim ama politik bir sanatçıyım. Dünyaya dair bir bakış açım var. İnsanların gözüne sokmak için değil. Saklayacağım bir şey de yok. Bu benim için çok önemli.

Foto: Victoria Nazarova

Şimdi biz burada hem göçmeniz… Avrupa’daki göçmenliğimiz omuzlarımıza ağır bir yük bindiriyor. Dünya müziğinde kendimize bir yer açmak istiyoruz. Burada da köşeler beyaz zihniyet tarafından tutulmuş durumda. Egemen zihniyet kolay kolay yol açmak istemiyor. Yaptığın müziğin standartları ne kadar yüksek olursa olsun, kabul etmek istemiyorlar. Varlık ve yokluk mücadelesini burada da sürdürüyoruz. Bir de sahip olduğumuz kimlikler var, onlar da üzerine ekleniyor. Kürt olmamız her yerde çok zor. Ülkeni işgal edenlerin milliyetçiliğiyle karşılaşıyorsun. Ya da organizatörler seni sömürgecinle tanıtmak istiyorlar. Sanki o toplumlardan gelmişsin gibi tanıtmak istiyorlar. Her anlamda diken üstündesin. Çok dikkatli olman gerekiyor. Bu, insanın özgür olduğunu asla hissettirmiyor. Bazen keşke bizim de sorunumuz olmasaydı da, biz de öylesine boş şarkılar söyleseydik diyorum. Ama maalesef öyle değil. Avrupalılar benimle röportaj yaptıklarında bunu onlara da sık sık söylüyorum. Ben de misyonsuz, omuzlarına yük almayan bir müzik yapmak isterdim. Bunu çok bilinçli bir şekilde de yapmıyorum. Ama doğal bir şekilde artık bizde oluştu. Çünkü devam eden bir mücadele var ve kimliğimiz tehlike altında. Varlık ve yokluk mücadelesi devam ediyor. Savaş bitmiyor. İster istemez sorumluluğu kendi omuzlarına alıyorsun ve bu senin sözlerine, müziğine yansıyor.

Kürt müzisyenler iyi adımlar atıyor

Birçok uluslararası festival gördünüz, dünyadaki müzisyenler Kürt müziğine hangi gözle bakıyorlar? Kürt müziği ne kadar tanınıyor?

Son yıllarda arkadaşlarımız çok aktifler. Artık dünyada çok iyi işler yapıyorlar. Biz “World Music” (Dünya Müziği) tabirini kabul etmiyoruz. Avrupalı zihniyeti bunu kullandığında ayrımcılık yapıyor. Onlar kendi müziklerini klasik veya caz yapıyorlar ama bizim müziğimizi “World Music” yapıyorlar. Neden? Kürtlerin, Farsların ve Türklerin de klasikleri var. Biz bu sömürgeci zihniyete karşı duruyoruz. Kürt müziği, dünya etnomüzikologlarının önünde hala keşfedilmemiş bir hazine gibi duruyor. Eskiden batı müziğinde olup da sonradan atılan mikrotonal sesler, bizim müziğimizde hala mevcut. Makamlarımız ve gırtlak yapımız onların çok ilgisini çekiyor. Birlikte olduğum müzisyenler bundan çok etkileniyorlar. Birlikte şarkı söylüyoruz, onlar Kürtçe söylüyor ve birbirimizin dillerinde şarkılar söylüyoruz. Müzik çok avantajlı bir disiplindir. Dilini bilmesen bile, bir pencerenin önünden geçtiğinde o müzik seni etkiler. Güçlü Kürt müzisyenler çok iyi adımlar atıyorlar ve Kürt müziği daha çok tanınacak.

Albümde 5 Kurmanci, 3 Zazaca/Dimilkî ve bir de Soranice şarkı var. Soranice şarkı, en önemli Soranice şarkıcılarından biri olan Mamlê’nin “Car Cara” adlı eseri. Bu şarkı için ne söylemek istersiniz?

Evet. Mamlê ailesinden izin istediğimde şöyle dediler: “Çok mutluyuz. Babamız, ‘Ben tüm şarkılarımı Kürtlere bağışladım’ demişti. Her Kürt, şarkılarımı sorunsuz bir şekilde söyleyebilir. Mirasını Kürtlere bıraktı.” Şarkıyı söyledim ve ses kaydını onlara gönderdim. Daha sonra dinlediler ve şöyle dediler: “Seni çok tebrik ediyoruz. Babamın ruhu Mahabad’dan kalktı, Süleymaniye’ye ulaştı ve oradan da Amed’e (Diyarbakır’a) vardı.” Bu benim için çok değerli bir şey.

Almanya: Kürtler’in Kürtçe eğitimle imtihanı

Almanya’da yaşayan Kürtlerin anadil mücadelesi eğitim alanında yeni bir boyuta taşınıyor. Asimilasyon politikalarına ve sistemdeki engellere karşı yıllardır çift dilli anaokullarıyla hizmet veren Yekmal, şimdi de Berlin’de Kürtçe ve Almanca eğitim verecek ilk resmi ilkokulu açmaya hazırlanıyor.

Yekmal’in kreşlerinden biri, Foto: Yekmal

Resmi olmayan istatistiklere göre Almanya’da yaklaşık bir buçuk milyon Kürt yaşıyor. Almanya’daki sistemde mülteci veya göçmenler geldikleri ülkelere göre kayıt altına alındığı için Kürtlerin net bir sayısı bulunmuyor. Bu sayıya rağmen, Almanya’da yedi eyalette resmi olarak Kürtçe dil dersleri veriliyor ve yaklaşık 3.500 öğrenci bu derslere katılıyor. Ayrıca Kürtçe dil kursları düzenleyen birkaç kurum bulunuyor ve toplumun bir kesimi buralarda Kürtçe dersleri alıyor. Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği) de bu kurumlardan biri.

Yekmal Koordinatörü Günay Darıcı, diasporadaki Kürtçenin durumunu ve Almanya sistemini değerlendirerek kurumu hakkında Niha+’ya kapsamlı bilgiler verdi.

“Karamsar değiliz”

Günay Darıcı, Kürtçe ve diaspora toplumunun tutumuna ilişkin değerlendirmelerinde mevcut potansiyele dikkat çekti. Engellere ve tarihsel asimilasyona rağmen, Kürt toplumunun eğitim çalışmalarına açık olduğunu ve kaliteli projelere destek verdiğini belirtti:

“Elbette özellikle Kuzey Kürtleri üzerinde yüz yıldır devam eden çok yoğun bir asimilasyon olduğunu biliyoruz. Ayrıca, yıllarca dilimize ve kimliğimize yeterince önem vermememiz bizim de bir eksiğimizdir. Ancak ben kesinlikle pesimist değilim, optimistim. İnsanlar iyi, kaliteli ve pedagojik bir iş ortaya koyduğunda, dört parçadan Kürt aileler büyük ilgi gösteriyor.”

Günay Darıcı

Darıcı, Alman devletinin Kürtçeye ve Kürt kimliğine yaklaşımının da iyiye doğru değiştiğine işaret etti. Eskiden Kürtlerin ve Kürtçenin hiç görülmediğini, Türkiye’den gelen Kürtlerin Türk, diğer ülkelerden gelenlerin ise Arap ve Fars olarak kabul edildiğini dile getirdi. Ancak bugün, anaokullarında ve eğitim çalışmalarında Kürtçenin bağımsız bir dil olarak saygı gördüğünü söyledi.

Okullarda sistem engeli

Bu olumlu gelişmelere rağmen Darıcı, yasal ve istatistiksel büyük bir eksikliği de hatırlatarak, Kürt kimliğinin Almanya’da halen resmi olarak tanınmadığını belirtti. Almanya’da 12 ailenin talep etmesi halinde devlet, anadil dersini açmak zorundadır. Ancak Darıcı, pratikteki engellere dikkat çekti:

“Sistem yıllarca kendini sözde ‘Türkiye’den gelen herkes Türk’tür’ şeklinde inşa etmiş. Okul formlarında Türkçe ve Arapça var ama Kürtçe yok. Bunun dışında, bazen ırkçı Türk aileler Kürt çocuklarına karşı ayrımcılık yapıyor ve bazı okul yönetimleri de ‘sorun çıkmasın’ diye Kürtçeyi görmezden geliyor.”

Bu engellere karşı ailelere çağrıda bulunan Darıcı: “Kürt aileler ‘biz evde Kürtçe konuşuyoruz ve Kürtçe eğitim istiyoruz’ dediklerinde, okullarda bu imkan ve hak mevcuttur. Aileler bu hakka sahip çıktığında, bizim ve Kürt kurumlarının eli daha da güçlenecektir.”

Yekmal Hakkında

Yekmal (Almanya’daki Kürdistanlı Aileler Birliği), toplum yararına çalışan, göçmenlerin kendi kendini yönettiği sivil bir kuruluştur. 9 Mayıs 1993’te Berlin’de kurulan dernek, sosyal adalet, fırsat eşitliği ve çok dilliliğin teşvik edilmesi için mücadele ediyor.

Başlangıçta sadece Berlin’de faaliyet gösteren Yekmal, artan talepler üzerine 2020 yılında tüzüğünü değiştirerek federal düzeyde çalışmalara başladı. Kurum şu anda Almanya’nın dört eyaletinde (Berlin, Kuzey Ren-Vestfalya, Rheinland-Pfalz ve Bremen) siyaset ve hükümetin bir ortağı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Genel merkezi Berlin’de bulunan kurumun 130 civarında maaşlı çalışanı bulunmakta olup projelerle birlikte toplamda 220’ye yakın kişi istihdam ediliyor. Yekmal’in çalışmaları Berlin Senatosu, belediyeler ve Alman devleti tarafından finanse ediliyor.

Kurum, topluma yönelik çok yönlü hizmet, destek ve inisiyatifler sunuyor:

  • Aile ve Danışmanlık Çalışmaları: Günlük yaşam sorunları ve kriz durumlarında çocuklara, gençlere ve ailelere destek veriyor. Bu kapsamda ebeveyn-çocuk grupları, eğitim danışmanlığı, evlere yönelik pedagojik ziyaretler ve açık buluşma merkezleri organize ediyor. Şu anda Yekmal çatısı altında 4 aile merkezi ve iki dilli eğitim veren 2 anaokulu faaliyet gösteriyor. Ayrıca, kurum bünyesinde ırkçılık ve ayrımcılığa karşı aktif olarak çalışan özel bir birim de bulunuyor.
  • Eğitim ve Kurslar: Anadilin gelişimi ve korunması amacıyla çocuklar için “Cumartesi Okulları” düzenliyor. Aynı zamanda yetişkinler için farklı seviyelerde Kürtçe (Kurmanci, Zazaca, Soranice) dil kursları veriyor.
  • Yekmal Akademisi (Yekmal Akademie gGmbH): Yekmal’e bağlı bir enstitü olarak faaliyet gösteren akademi, çok dillilik üzerine uzmanlaşmış durumda. Profesyonel çeviri hizmetleri sunan ve eğitim materyalleri hazırlayan enstitü, aynı zamanda “TESTKURD” adıyla Kürtçe için standartlaştırılmış dil yeterlilik sınavları gerçekleştiriyor.

İlkokul açacaklar

Bu toplumsal potansiyel ve kurumun tecrübesi temelinde, Yekmal şu anda eğitim alanındaki en büyük adımın hazırlığını yapıyor. Yekmal Koordinatörü, 2014 ve 2016 yıllarında iki anaokulu açtıklarını ve ailelerin sürekli olarak bir okul talebinde bulunduğunu belirtti. Bunun üzerine, 2021 yılından bu yana Berlin’de bir ilkokul açma projesini başlatmış durumdalar.

Yeni okul Berlin yasalarına göre inşa edilecek ve doğrudan Almanya ile Berlin’in eğitim sistemine bağlı olacak. Okul iki dilli (bilingual) olacak; hayat bilgisi, beden eğitimi ve müzik gibi tüm dersler hem Kürtçe hem de Almanca olarak öğretilecek. Darıcı, gelecekte Kurmancinin yanı sıra Soranice ve Zazaca eğitimin de bu sisteme eklenmesini umut ediyor.

Hedeflerinde lise açmak var

Darıcı, öğretmen konusunda hiçbir sıkıntıları olmadığını, ülkede çalışmış, Kürtçeyi iyi bilen ve Almanya’da Almanca öğrenmiş birçok öğretmenin ders vermek için hazır olduğunu ifade etti.

Okuldaki eğitim 2027 yılında başlayacak. Dernek bağımsız olduğu için, başlangıçta en fazla 24 çocukla işe başlanacak ve ilk iki yılın masrafları (öğretmen maaşları, kira ve diğer giderler) Yekmal tarafından karşılanacak. İki yılın ardından, eğer başarılı olunursa, Berlin Senatosu masrafların yüzde 95’ini üstlenecek. Darıcı, ilkokulun oturmasının ardından Gymnasium, yani bir lise de açmak istediklerini ve aynı projeyi Kürt nüfusunun yoğun olduğu Köln gibi diğer şehirlere de taşımayı planladıklarını söyledi.

Kışanak: Komisyon için olduğu gibi yasa için de mücadele edeceğiz

Kürt siyasetçi Gültan Kışanak kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturmaktan bahsederek “Değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş dayanmış. Artık böyle sürdüremeyiz. Yol almamız lazım” dedi.

Gültan Kışanak, Foto: CDDKonferans/X

13-14 Haziran 2026 tarihinde İstanbul’da Bakırköy Belediyesi Cem Karaca Kültür Merkezi’nde gerçekleşen “İkinci Yüzyılında Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”na katılan Kürt siyasetçi Gültan Kışanak, konferansın açılış konuşmasında “Kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” diye sordu.

Konferansın gerçekleşmesinden kısa bir süre önce Avrupa’da çeşitli temaslarda bulunan Kışanak hem Avrupa seyahatine hem de konferansta yapmış olduğu konuşmanın içeriğine dair Niha+’ya değerlendirmelerde bulundu.

Fransa ve Almanya’da toplantı ve etkinliklere katılan Gülten Kışanak oradaki herkesin “Yasa ne zaman çıkacak?” diye sorduğunu belirterek “Valimizi hazırladık. Gelmek istiyoruz. Artık yasa çıksın diye bir özlem ve hasret ifade ediyorlar buraya dair. Aynı zamanda demokratik dönüşüme dair” bilgisini verdi.

“İktidardan talep hali bir yere götürmüyor”

Kışanak konferansın açılış konuşmasında dile getirdiği “kapsayıcı bir hukuk sistemi oluşturabilecek miyiz?” sorusu için “bunun için mücadele vermek gerekir” dedi:

“Bir şeyi istersek yaparız. Ama hemen yarın birileri bunu hazırlayıp bizim önümüze getirsin istersek bu mümkün değil. Onun için bir şey istiyorsan onun mücadelesini vermek, onun çabasını ortaya koymak, onun toplumsal gücünü açığa çıkarmak durumundasın. Bu iktidardan talep etme hali bence çok bizi bir yere götürmüyor.”

Bunun gerçekleşmesi için siyasi zorlukların olduğunu kaydeden Kışanak, “Bir değişim ve dönüşüm kapıya gelmiş, dayanmış. Artık böyle sürdüremiyoruz, götüremiyoruz. Yol almamız lazım. Bunun için de toplum olarak bizim sorumluluk almamız bir şeyler yapmamız gerekiyor. Aynı zamanda böyle kestirme bir çözüm yok. Bu yol uzun ve zorlu, zahmetli. Bu yolu yürümek dışında ama bir seçeneğimiz yok” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Haziran 2026 tarihinde Edirne’de katıldığı bir programda süreç için söylediği “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe katettik. İnşallah tempomuzu biraz daha artıracağız” sözleri için ise Gülten Kışanak “Taahhütleri var. Biz hepimiz de bu taahhüdün takipçisi olmalıyız. En yetkili ağızlardan Cumhurbaşkanının ağzından bile meclis kapanmadan yasanın çıkacağına dair söylemler var. Biz hepimiz artık bunun gereğinin yapılmasını bekliyoruz” değerlendirmesini yaptı.

Kulislere yansıyan çerçeve yasanın beklentileri karşılayıp karşılamayacağına dair soruya ise, “Karşılaması için mücadele ediyoruz. Mecliste o komisyon raporunun yazılabilmesi için nasıl mücadele ettik? Bu yasanın da bütünlüklü bir şekilde çıkması ve kapsamlı çıkması için mücadele edeceğiz” dedi.

Doğan: Erdoğan’ın açıklaması sonrası somut adım bekliyoruz

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, silahların bırakılması ile ilgili süreç için henüz siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak olmadığını kaydederek, Cumhurbaşkanı’nın sürecin temposunun artacağı yönündeki açıklaması için “Biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir” dedi.

Ayşegül Doğan

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 12 Haziran tarihinde, Selimiye Camii Şerifi’nin yeniden ibadete açılması ile ilgili gerçekleştirilen törende yaptığı konuşmada, silahların bırakılması ile ilgili süreç için, “Bu hedefe giden yolda şimdiye kadar çok önemli mesafe kat ettik, inşallah, tempomuzu biraz daha artıracağız” dedi.

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan Niha+’ya yaptığı değerlendirmede, Erdoğan’ın yaptığı açıklamayı önemsediklerini belirterek bunu bir taahhüt olarak gördüklerini kaydetti:

“İktidar cenahından yapılan açıklamaların yanı sıra ülkenin cumhurbaşkanının işt daha dün yaptığı bir açıklama var. Sürecin temposunun hızlanacağını ifade ettiği açıklama. Dolayısıyla biz bu açıklamayı önemsiyoruz. Bir taahhüt olarak görüyoruz aynı zamanda. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekir. İhtiyaç duyulan somut adımlar ne? Hızlıca bir yasal çerçevenin takvimini oluşturmak, Meclis çalışmalarını ara vermeden bunu konsensüsle Genel Kurula getirmek ve bu yasal çerçeveyi artık oluşturmak.”

“Geçiş hukuku yasası gerekiyor”

Basına ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, PKK’liler ile ilgili olarak bir çerçeve yasa hazırlanıyor ve bu yasa 9 maddeden oluşuyor.

“Henüz bir taslak yok. Siyasi partiler arasında uzlaşıya varılmış bir taslak yok” diyen Doğan, kendilerinin çalışmalarının olduğunu belirtti:

“Bizim çalışmalarımız var zaten. Hep Türkiye’de demokratik siyaset alanının genişlemesine dönük çalışmalar yapan bir siyasi partiyiz. Bizim programımız var. Komisyonla sunduğumuz rapor var. Sonra komisyondan çıkan bir ortak rapor var. Bu raporun bir konsensüsle çıktığı birtakım eleştirilere, itirazlara, hatta şerhlere rağmen de kamuoyunca biliniyor. Yani yapılması gerekenler çok aşikar. Öyle gizli saklı bilinmeyen bir şey yok. Bizim yaklaşımımızı da yinelemek gerekirse DEM Parti olarak biz teknik bir hukuk yaklaşımıyla değil, sıradan bir yasal düzenleme çalışması olarak değil, çatışmalı bir dönemden kalıcı olarak çatışmaları sonlandırabilecek niteliğe sahip bir geçiş hukuku yasasının oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu da kategorik bir bakış açısı içermeyecek, kategorik bir yaklaşım içermeyecek, kapsayıcı olacak ve bütüncül bir hukuk yaklaşımıyla bir başlangıç adımı gibi düşünelim. Bu önemli bir başlangıç adımı. Sürecin aynasını oluşturacak ve bundan sonra da bir takım yeni düzenlemelerle infaz kanununu düzenlemeye ihtiyaç var. Anayasal bir takım gereklilikleri olan bir süreçten bahsediyoruz.”

“Beklenti silahların tümden devre dışı kalması”

Silahların bırakılması süreci ile ilgili olarak da konuşan DEM Parti sözcüsü Ayşegül Doğan “beklentimiz silahların tümden devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve kalıcı bir biçimde devre dışı kalabileceği bir yol haritasının ve bir takvimin hızla oluşturulması” dedi. Doğan

Abdullah Öcalan’ın yasal çerçeveye ve sürecin hızlanmasına ilişkin son görüşmede İmralı heyeti ile bir takım öneriler paylaştığını ifade ederek şöyle devam etti: “Kamuoyuna açık dolayısıyla yapılması gerekenler aşikar. Aşina olmadığımız ancak deneyimli olduğumuz bir zaman diliminden geçiyoruz. Burada önemli olan bu negatif süreci pozitif bir sürece dönüştürmek ve bundan sonra yasal çerçevelerle birlikte başlayan yeni bir dönemi konuşmak.”

Doğan İmralı Heyeti dışında Abdullah Öcalan ile görüşmek isteyen isimlerle ilgili bir gelişme olup olmadığı sorusuna henüz bir gelişme olmadığını söyledi: “Olması gerekir. Geç kalmış bir çalışma bu. Bizzat Öcalan’ın da kamuoyuna ulaştırmak istediği, doğrudan temas kurmak istediği yönünde mesajları da paylaştık. Yani kendi ifadesi de topluma doğrudan ulaşabilmek. Ve olması gereken de bu. Sürecin doğal ihtiyacıdır. Ana muhatap, baş aktör, çok kritik bir konuda müzakereci pozisyonunda iletişim koşullarının, çalışma koşullarının da bu sürecin hızlanacak temposuna uygun olması gerekir.”

Göral: Türkiye ırkçılık için çok zengin bir memba

“İyi/kötü Kürt” ayrımı, makbul mağdurluk ve sömürgeci ikilikler kavramları üzerinden güncel ve tarihsel dinamikleri değerlendiren Özgür Sevgi Görel, ırkçılıkla mücadelenin salt hukuki mekanizmalarla sınırlanamayacağı, toplumsal hareketlerin programlarında politik bir hat kurulması gerektiğini aktarıyor.

Özel harekat polisleri Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde 12 gün boyunca süren ablukada duvarları ırkçı yazılarla donattı. 2015, Foto: Özgür Politika

Türkiye’de özellikle futbol maçlarında siyahi futbolcular dönem dönem ırkçı tezahüratlar ve saldırılarla karşılaşırlar. Yine son yıllarda Türkiye futbol dünyasında ismini çok sık duymaya başladığımız Amedspor üzerinden Kürtler’e yönelik ırkçı, ayrımcı ifadeler ise “Ama o, teröristlerin takımı” gibi ifadelerle savunulur.

Ya da “nerelisin diye” sorulan kişinin cevabı, Muş, Mardin, Diyarbakır gibi Kürt bölgesinden herhangi bir yerleşim yerinin adı ise, “Olsun o da insan” gibi yine kaynağını ırkçılıktan alan tepkilerle karşılaşılır.

Bu tür durumlar söz konusu olduğunda, siyaset, medya ve toplumun genelinde “Türkiye’de ırkçılık yoktur” sesleri yükselir. Geçen hafta Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından birinin sahibi olan Rahmi Koç’un kameralar karşısında anlattığı ve etrafındakilerle birlikte kahkaha attığı ırkçı fıkraya yönelik tepkide olduğu gibi.

Türkiye’de ırkçılığı, ırkçılığın türlerini, yansıma biçimlerini ve buna karşı verilen mücadeleleri, ırkçılık ve faşizm gibi konuları uzun yıllardır çalışan, Hafıza Merkezi’nin kurucularından, akademisyen Özgür Sevgi Göral ile konuştuk.

Özgür Sevgi Göral hakkında
Özgür Sevgi Göral

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde erken cumhuriyet döneminde çocuk sorunu ve çocuk suçluluğu üzerine yüksek lisansını tamamladı. 2017 yılında, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de (EHESS) Kürt Çatışması Bağlamında Zorla Kaybetme ve Zorunlu Göç: Kayıp, Yas ve Sınırda Siyaset başlıklı teziyle doktora derecesini aldı.

Türkiye’nin farklı üniversitelerinde çeşitli dersler veren Göral, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin kurucuları arasında yer aldı ve 2018’e kadar burada çalışmalar yürüttü. Ardından Paris 8 Üniversitesi’nde Türkiye ve Fransa’nın kolonyal hafıza rejimleri üzerine doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı. Sciences PO Paris ve INALCO’daki öğretim görevliliğinin ve Cambridge Üniversitesi’ndeki misafir araştırmacılığının ardından, Kasım 2023’ten itibaren EHESS’te Türkiye’deki politik ve toplumsal hareketler hakkındaki projesini yürütmektedir.

Zorla kaybetmeler, devlet şiddeti, hafıza çalışmaları, toplumsal cinsiyet çalışmaları ve hukuk antropolojisi üzerine çeşitli kitap ve makaleleri bulunan Özgür Sevgi Göral, aynı zamanda Yaramız Derindir: Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi kitabının yazarıdır.

“Irkçılığın olmadığı toprak parçası yok”

Özellikle Afrikalılar, siyahiler özelinde ırkçılık konuşulduğunda, “Türkiye’de ırkçılık yoktur” gibi bir refleks var. “Türkiye’de ırkçılık yok. Biz ırkçı değiliz” deniyor. Türkiye’de ırkçılık yok mu?

Birincisi, ırksallaştırılmış küresel kapitalizm içinde yaşıyoruz. Irkçılığın olmadığı bir toprak parçası yok. Üstelik Türkiye, çok farklı ırkçılık biçimlerinin, çok farklı ırkçılık yapılarının, çok farklı ırkçı söylemlerin çeşitli gruplar tarafından dolaştırıldığı, zaman zaman bir yorumunun öne çıktığı, zaman zaman başka bir yorumunun geride kaldığı ve bence en önemlisi, “Irkçılık Türkiye’de yoktur” söyleminin çok geçer akçe olduğu bir yer.

Yani Türkiye’de çok güçlü sistematik ırkçılık yapıları sadece var olmakla kalmıyor, aynı zamanda “Türkiye’de ırkçılık yoktur” ya da “varsa bile çok ciddiye alınmayacak bir düzeydedir” ön kabulü yüzünden mevcut ırkçılık biçimleri, yapıları, söylemleri de doğallaştırılıyor. Kabaca, Türkiye’deki sağcılıklara ve farklı türdeki milliyetçiliklere tonunu veren şeyin ırkçılık değil, milliyetçilik olduğu düşüncesi hâkim. Dolayısıyla Türkiye ırkçılık için çok zengin bir memba olmasına rağmen bunun köklü biçimde inkar edildiği bir yer.

Dünyanın her yerinde ırkçılık, kapitalizme eklemlenen bir tahakküm biçimi. Onun sömürü yapılarıyla da çok güçlü ilişkiler kuruyor. Kapitalizm zaten göçmen işçilerle, Türkiye gibi vatandaş işçilerin de çok kötü koşullarda çalıştığı ülkelerde bile, göçmenlerin çok daha düşük ücretle, sigortasız, sendikasız modern kölelik dediğimiz koşullarda çalıştırılabilmesinin bir nedeni zaten ırkçılık. Sendikalaşma oranının en düşük olduğu, emek ücretlerinin baskılandığı bir ülke Türkiye.

Dolayısıyla “Irkçılık var mı, yok mu?” yanlış bir soru bence. Bence konuşulması gereken, Türkiye’deki ırkçılık yapıları, biçimleri neler? Bugün galebe çalan hangisi? Bunlar hangi propaganda ve ikna biçimleriyle dolaşımda normalleştiriliyor, üstü örtülüyor, genç kuşakları zehirliyor? Bunları konuşmalıyız gibime geliyor.

“Eşitlikçi yaklaşımlar da var”

Irkçılık gündemi Kürtler başlığı altında tartışıldığında “Kürtlerle kız alıp vermişiz, onlara nasıl ırkçılık yapabiliriz!” gibi bir yaklaşım söz konusu. Ya da “Biz daha önce kim Kürttü, Türktü, Aleviydi, Sünniydi bilmiyorduk, sonradan bu meseleler çıktı, dış güçler getirdi” deniyor.

Kürtler, Aleviler, Romanlar… Onlar her zaman biliyordu ne olduklarını. Egemen grupların bilmemesi, zaten onun konuşulmadığını ve saklandığını gösterir. Ama orada söylenmek istenen şey şu tabii esasen, onu duyuyorum ben: “Bir zamanlar öyle güzel bir dünyaydı ki bu kötü Amerikan emperyalizmi ve Batı menşeli kimlik eksenli hareketler yoktu ve biz bu konuları temel konulardan biri olarak konuşmazdık.” Yine bu konuları, bu sistematik tahakküm yapılarını konuşmayalım çağrısı o aslında.

Bu birkaç açıdan yanlış. Birincisi, bu meseleler kimlik temelli hareketlerin, ki kimlik temelli hareketler terimine de şerh düşeyim, ben o ayrıma zaten katılmıyorum, bastırmasıyla falan tarih sahnesine çıkmadı. Yani 18. yüzyılda, 19. yüzyılda İngiltere’de işçi sınıfının oluşumunun tartışıldığı metinlerden tutalım da 19. yüzyıl feminizmlerinin metinlerine bakalım. Burada her zaman ulusal farklar ya da ırksal farklar, bu farkların nasıl üretildiği ve farklı özgürlük mücadelelerinde nasıl işlediğine dair nüveler, izler, tartışmalar diyebileceğimiz şeyler var. Bu ulusal ve ırksal farkların nasıl üretildiği, nasıl yaratıldığı, kapitalizm tarafından belirli mücadeleleri parçalamak amacıyla nasıl harekete geçirildiği, bunun o mücadelelerin bağrında nasıl kimi kabuller gördüğü meselesi son derece eskidir. Ama aynı zamanda ilk andan itibaren buna itiraz eden eşitlikçi yaklaşımların da olduğunu görebilirsiniz. Mesela İngiliz işçi sınıfının oluşumunda, Atlantik dünyasının köklü etkisini, zaten kendisi olarak çok dinli, çok etnikli, ulus ötesi, enternasyonal biçimde oluyor. İrlanda meselesi örneğin hep var. Bunlar zaten konuşuluyor, tartışılıyor. Şüphesiz her farklı zamansallıkta farklı kelimeler ve kavramlarla.

Elbette 1970’lerden itibaren bu meseleler daha fazla gündemde ancak dile getiren hareketler, sadece etnopolitik ya da ulusal temelli hareketler değil. Feminist hareket, LGBTİ+ hareketi, pek çok kurtuluş ve özgürlük hareketi, kendi meselelerinin sınıf indirgemeci yaklaşımlar tarafından ikincilleştirilmesine itiraz ediyor. Ben bunu olumlu bir şey olarak görüyorum. Çünkü bu bize enternasyonalist bir işçi sınıfı mücadelesi için imkân açıyor. Irksallaştırılmış kapitalizmi ve patriyarkayı birlikte işlerken düşünmek emek mücadeleleri açısından da çok temel politik imkanlar, alanlar açıyor. Burada tabii ki eleştiri konusu edilebilecek perspektifler olabilir, vardır. Bunlar politik ve toplumsal hareketler arası tartışmalarda ifade edilir ve ediliyor. Ama “Biz eskiden bunları bilmezdik, ne oldu da bunları bilir olduk?” lafları, tam da bu meselelerin, sömürgeciliğin, ırkçılığın ana meselelerden biri olarak konuşulmasına itiraz etmek için söyleniyor.

Eşitlik dalgası ve eşitlik nefreti

Öte yandan, Türkiye’de çok farklı ırkçılık biçimleri var: Göçmen karşıtı ırkçılık, Arap karşıtı ırkçılık, Roman karşıtı ırkçılık. Kürt karşıtı ırkçılık bunların arasında bence başat bir yerde duruyor. Çok önemli bir yerde duruyor. Hem tarihsel olarak çok güçlü bir ırkçılık yapısı, sistemi ve çok farklı söylemleri var hem de son Kürt isyanının başlamasıyla birlikte klasik Kürt karşıtı ırkçılıkların bir bölümü aşındırmasıyla birlikte yeni şekillerde tezahür etti. Kürt hareketinin mücadelesinin yarattığı birikimin, açtığı kapının Türk üstünlükçü kesimler arasında uyandırdığı “eşitlik nefreti” aynı zamanda yeni ırkçılık biçimleri doğurdu. Bu başka hareketler için de benzer biçimlerde ortaya çıkabiliyor. Örneğin feminist hareketin güçlenmesi, farklı feminizmlerin güçlenmesi aynı zamanda yeni kadın düşmanlıklarını, yeni mizojinileri de doğuruyor. Çünkü güçlü bir eşitlik dalgası geliyor orada ve karşısında Jacques Rancière’in ifade ettiği şekliyle söylersek “eşitlik nefreti” de oluşuyor, örgütleniyor.

Dolayısıyla bugün Türkiye’de son 40 yılda oluşmuş, çeşitlenmiş, farklı dönemlerde farklı söylemler kullanmış bir “Kürt Hareketi etrafında örgütlenmiş Kürtler karşıtı ırkçılık” da var. Bu, son 10 yılda, yani 2015’teki çözüm sürecinin çok gürültülü bir biçimde bitmesi ve çatışmanın şiddetlenerek yeniden başlamasıyla birlikte de güçlendi. Son 10 yılda oluk oluk milliyetçilik, şovenizm, ırkçılık, kadın düşmanlığı akıtıldığı için bu özgün ırkçılık biçimi güçlendi.

Şimdi bana göre son 2 yıldır başlayan süreç kapsamında yeni diller buldu, yeni aktörler çıkardı. Yani başka bir şekilde söylersem ırkçılık ezelden gelip ebede giden, tek bir şekilde üretilen ve tecrübe edilen bir şey değil. Farklı dönemlerde değişiyor, dönüşüyor. Farklı devlet klikleri, farklı toplumsal kesimler buna farklı biçimde iştirak ediyor.

Farklı kliklerin yaklaşımını, belki de Rahmi Koç özelinde de tam aslında güncel olduğu için konuşacağız ama ona gelmeden önce şunu sormak istiyorum: “Daha önce kim Kürt, kim Türk yoktu” meselesinin kaynağında, resmî söylemin “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” yaklaşımı yok mu?

Yani evet, kabaca bunu söyleyebiliriz. Ama öte yandan bu “Herkes Türk’tür” ön kabulü, aslında dile getirenler tarafından bile içindeki gerilimleri bilinen bir ön kabul. Kürtler burada biraz özgün bir yerde duruyor. Şöyle söyleyeyim: Türkiye’de Müslüman olmayan kesimler, örneğin Ermeniler, Rumlar, Yahudiler. Bunlar, Türkiye’deki farklı ırkçılık biçimleri üzerine çalışan pek çok sosyal bilimcinin de ileri sürdüğü gibi, Türkleşmesi mümkün olmayan kesimler. Onlar Türkleşme çağrısına dâhil değiller örneğin. Dolayısıyla onlarla ilgili hem Türk olmadıkları biliniyor hem Türk olmaları da arzulanmıyor. Ama buna rağmen bu söz söyleniyor.

Öte yandan Kürtler için durum biraz farklı. Kürtler asimilasyon çemberinden geçerek Türk olmaya davet ediliyorlar. Eğer Kürt olmaktan vazgeçerlerse, özellikle de mücadele eden, direnen Kürt olmaktan vazgeçerlerse, Türklük sahnesinin gönüllü olarak bir unsuru olurlarsa, onlara Türkleşme imkânı, kapısı açık. Çeşitli düzeyler var burada. Şimdi bu tabii genel bir doğru, ama bunun içinde pek çok farklı düzey, nüans var.

“Mücadele edenler devleti dönüştürüyor”

Bir “Türklük” dayatması elbette var. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda örneğin 54 yerde Türk kelimesi geçiyor mesela ve çok ilginç yerlerde geçiyor: Egemenlikte geçiyor, başlangıçta geçiyor, yasama ve yargı yetkisinin kullanımında geçiyor, vatandaşlıkta geçiyor. Dolayısıyla elbette böyle bir buyruk cümle olarak, bir çağrı olarak aynı zamanda, bu cümle var. Ama bu da, tıpkı ırkçılık biçimleri gibi, ezelden gelip ebede giden bir çağrı değil. Bu çağrı değişiyor; bazı dönemlerde açılıyor, bazı dönemlerde kapanıyor. Sadece egemenlerin farklı yaklaşımları nedeniyle de değil mücadele edenler dönüştürüyor bunu. Mücadele edenler devleti “Türkiye’de sadece Türkler yoktur, başka birileri de vardır ve biz bunu kabul etmek zorundayız” demeye mahkûm ediyor. Kürt meselesinde bu öyle olmuştur.

Bunu hiç görmemek bana politik olarak yanlış geliyor. Çünkü politik mücadelenin gücünü görmemek, politik mücadelenin birikimini görmemek anlamına gelir. Ya da Hrant Dink’in örneğin canıyla ödeyerek ortaya koyduğu, Agos’un ortaya koyduğu: “Türkiye’de Ermeniler vardır ve rehin değildir. Türkiye’ye, Türkiye siyasetine, Türkiye toplumuna söyleyecek sözü olan Ermeniler de vardır” cümlesi… Yani farklı mücadeleler, bu cümleyi kuranların da çok iyi bildiği gerçeği, söylemeye ve tanımaya mecbur bırakabiliyor. Bu “Türkiye’de Türk’ten başka kimse yoktur” cümlesini bence farklı biçimlerde söyletiyor. Biraz dönüştürüyor, bazen kapıları aralıyor. Sonuçta Kürt hareketinin kimi taleplerini, özellikle bu Kürt toplumunun pek çok farklı kesimlerinin talepleriyle de birleştiyse kabul etmek durumunda kaldı Türkiye Cumhuriyeti. Bunu aşağıda mücadelenin birikimi, tepede ise bu mücadele birikimine verilecek yeni cevaplar, farklı politik ittifaklar, yeni emperyal arzulardan oluşan bir toplam mümkün kıldı.

Dolayısıyla temelde çok değişmeyen, ırkçı, Türk üstünlükçü, milliyetçi bir çekirdek var. Bu doğru. Ama bence iki şey önemli. Bir, bu çekirdek çok farklı dönemlerde çok farklı yapılarla ittifak yaparak, farklı diller kurarak, kendisini yeniden üreterek tezahür ediyor. Yani tek bir şekilde tezahür etmiyor. Bir yandan o sert çekirdek anlamında doğru, ama onun nasıl dönemselleştirebileceğimizi, nasıl ittifaklar kurduğunu görmemek anlamında bana doğru gelmiyor.

İkincisi de söylediğim şey, bu çekirdeğe karşı büyük bir mücadele var Türkiye’de. Pek çok farklı politik ve toplumsal hareketin buna karşı ayağa kalktığı bir yer Türkiye. O mücadele birikimini de dikkate almak gerekir. O mücadele birikimi derken Kürt özgürlük hareketini, sömürgecilik karşıtı feminist birikimleri, ırkçılık karşıtı feminist birikimleri, sömürgecilik karşıtı LGBTİ+ birikimini, Türkiye radikal sollarını, hak örgütlerinin oluşturduğu birikimi ve tüm bu farklı hareketlerin oluşturduğu ortak alanı kastediyorum. Bunların oluşturduğu güçlü bir birikim var. Bu birikim ve içinde çatışmalar içeren ortak alan diyeyim, zaman zaman geriliyor, zaman zaman zayıflıyor. Bu da olağan. Onun yarattığı sonuçlar da var, bunu da görmek gerekiyor. Sadece bu şerhleri düşerek o cümleye katılırım.

“Türk milliyetçiliği makbul mağduru sever”

Türkiye’deki ırkçılık hallerini anlatırken müslüman olmayan toplulukların Türkleştirme parantezine alınmak gibi bir politikayla karşı karşıya olmadığını, Kürtler’in ise o paranteze alındığını belirttiniz. Başka ne tür ırkçılık türlerinden bahsedilebilir?

Epey konuştuk aslında; Türkiye’de çok güçlü bir Kürt karşıtı ırkçılık var. Özel olarak bence Kürt hareketi etrafında şekillenmiş, Kürtlere karşı bir ırkçılık var. Mesela yeni ırkçılık biçimleri çok fazla “İyi Kürt / Kötü Kürt” ayrımı üzerinden gidiyor. Kürtler vatanına, milletine saygılı olursa, devletine bağlı olursa, sosyal medyada bu çok dolaşıyor, işte elektrik faturalarını öderse, çok çocuk yapmazlarsa… Burada tabii çok farklı ırkçılık örüntüleri içine giriyor. Medeniyet, barbarlık, kültürün içinde olmak, olmamak vesaire gibi çok eski ikilikler bunlar.

Bu çerçeveye giren Kürtler, iyi Kürtler. Bu çerçeveye girmeyen Kürtler ise kötü Kürtler. Kim onlar? Onlar esas olarak Kürt özgürlük hareketini destekleyen Kürtler. Farklı şekillerde ifade edilmesi, o gerçeğin ismini örtmek için söyleniyor. Bunlar mağdur olmayan, sadece mağdur olma kaderini kabul etmeyen, itiraz eden, eşitlik talep eden, politika yapan, sokağa çıkan, Türkiye politik sahasını değiştiren Kürtler. Makbul olmayan mağdurlar bunlar. Bence Türk milliyetçiliğinin kahir ekseriyeti “makbul mağduru” sever. Hatta onu anmaya da itiraz etmez, politik içeriğinden tamamen kopartılmış mağdurlarla sorunu olmaz. Yeter ki gerçek bir politik özne olmasın, bir şeyleri değiştirme iradesiyle Türkiye siyasi sahasına çıkmasın. Kürt özgürlük hareketine yakın Kürtlere yönelik ırkçılık temelinde böyle bir şeyden işliyor bence: “Kaderine itiraz etmek mi, ne hakla? Ne hakla bunu yapabilir?”

Bir de tabii böyle söylenince sadece sözler gibi kalıyor, öyle anlaşılma riski var. Unutmamak lazım: Türkiye’de Kürt meselesi ekseninde yaşanan çatışma çok şiddetli, uzun bir 45 yıl boyunca sürdü. Türkiye’nin ana akım gazetelerinde öldürülen gerilla cenazelerinin panzere bağlanıp sokaklarda gezdirildiğini izledi Türkiye toplumu, hep birlikte. Yapılan işkenceyi izledi. İşleyen şiddeti izledi. Bunu büyük ölçüde onayladı. Bununla bir bağ kurdu.

Elbette buna itiraz eden kesimler de oldu ve zaten Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin alametifarikası da bu. Kendisine çizilen sınıra hapsolmayıp, Türkiye’nin tamamında buna karşı ortak, özgür ve eşit bir arada yaşam çağrısı için politika yapmak. Özgür ve eşit yeni bir ortak yaşam çağrısı, yeni bir siyasi sözleşme. 100 yıl önce Ermeni devrimcilerinin çağrısı da buydu. Bütün bu 100 yıllık süreçte farklı hareketlerin çağrısı da buydu: Özgür ve eşit yeni bir yaşam, ortak yaşam çağrısı. Dolayısıyla elbette hem Kürt hareketinin mücadelesiyle hem de Türkiye radikal politik hareketlerinde de kısmen nüveleri olan bu eşitlik, enternasyonalizm, sömürge karşıtı ufukla birlikte buna itiraz eden hareketler, yapılar da oldu. Çok farklı alanlarda oldu. Politik hareketler içinde oldu, hak örgütleri içinde oldu, siyasi partiler içinde oldu, taban örgütleri içinde oldu.

Fakat bu ikili ırkçılık yapısının işleyişi, genel bir Kürt karşıtı ırkçılıkla, Kürt özgürlük hareketi içinde mobilize olmuş Kürt kesimlerine karşı ırkçılık önemli sonuçlar yaratıyor. Mesela kadın düşmanlığı, mizojininin bu bağlamdaki kullanılma biçimleri. Sosyal medyada çok sık görürsünüz. Farklı dönemlerdeki Kürt kadın milletvekillerinin fotoğraflarını alıp “Şu çirkinliğe bak, içinin çirkinliği yüzüne yansıyor” diyerek hem kadın hem Kürt olmaya birlikte saldırmak mesela.

Yani ırkçılık kendisiyle birlikte cinsiyetçiliği de üreten bir şey.

Elbette. Cinsiyetçiliği tek başına o üretmiyor şüphesiz, ama cinsiyetçilik ile ırkçılık, iki tahakküm ve sömürü yapısı birlikte işliyor. Birbirinin içine girerek, eklemlenerek işliyor. Oradaki kadın düşmanlığını da güçlendiriyor, öte yandan o kadın düşmanlığı Kürt düşmanlığını da güçlendiriyor. Eklemlenme ilişkisi demeyi tercih ederim buna. Patriyarkanın, sömürgeciliğin ve ırkçılığın ürettiği ikili karşıtlıkları birlikte düşünmek önemli. Bu ikili karşıtlıkların işleyişine dair Fanon’la düşünebiliriz örneğin. Gerçi son zamanlarda çok farklı kesim de Fanon’a referans yapıldığı için, Fanon referansı vermekten biraz da imtina ediyorum. Bununla ilgili hatta yazmak istiyorum: “Fanon’un Türkiye ve Kürdistan siyasi sahalarındaki kullanımları” diye. Çünkü çok ilginç bir seyir izliyor bence.

Birçok kavram tüketildiği gibi bu da tüketiliyor galiba.

Tüketmekten öte, sömürgecilik çerçevesi, gerçek sömürgecilik karşıtı politik mücadeleyi sürdüren hareketlere karşı kullanılan bir şeye dönüşüyor Türkiye’de. Önemli bir dönüşüm o yüzden. O çok uzun bir tartışma. Ama Fanon, sömürgeciliğin işleme biçimlerini anlatırken çok önemli bir şey söylüyor bence. Ve aslında bu, genel olarak sömürü ve tahakküm yapıları için geçerli bir şey: İkili karşıtlıklar kurmak. “Yeryüzünün Lanetlileri”nde kolonyal dünyanın en önemli özelliklerinden birinin, katı ikiliklerle belirlenmiş ve bu ikili karşıtlıklara dayanarak kompartımanlara, bölmelere ayrılmış, hareketsiz, bir dünya kurmak olduğunu söyler. Ona göre, Maniheist bir dünya kurmak, bölmelere ayırmak, sömürge düzeninin temel hamlesidir. Toplulukları ve dünyaları birbirinden ayırmak, kolonyal asimetrileri sürdürmek açısından hayati önemdedir. Siyahı beyazdan, sömürgeyi metropolden, kültürü barbarlıktan ayırmak buna dayalı olarak inşa edilir. Bu dünyalar arasına maddi ve sembolik duvarlar örmeye yarar: İkili yasa, ikili hukuk, ikili politik düzen, ikili sosyal dünya ve o iki dünyanın arasındaki duvarlar. Bir dünyadan öbür dünyaya geçemezsin. Ama en önemlisi, bu ikilikler bizim zihnimizde de vardır. Biz de o ikilikleri birbirinden ayrı olarak görürüz. Onları bir arada düşünmeye, bağlantılı görmeye cesaret edemeyiz.

Son 40 yıllık Kürt çatışması, o çatışmanın askeri yöntemlerle ele alınması, militarizmle yanıtlanması, kontrgerilla taktikleri, bunun yarattığı şiddet, o şiddetin basında kullanımı, Türkiye düşün dünyasındaki etkileri, bugün sosyal medyadaki tezahürleri… Bunların hepsini birlikte düşünürsek, araya örülen maddi ve sembolik/düşünsel duvarların gücünü görürüz. Bu zaten vardı, ama son 10 yılın buna özgül katkılar yaptığına inanıyorum.

Dolayısıyla eğer ırkçılık karşıtı mücadeleden ve düşünme biçimlerinden bahsedeceksek, bunu Kürt meselesi bağlamında konuşunca yanına hep sömürgecilik karşıtlığı da ekleniyor bence. Kürt karşıtı ırkçılığın kısmen özgül bir yanıdır bu. Bundan bahsedeceksek bu ikilikleri kırmaktan bahsetmeliyiz. Yani bu ikilikleri aşan bağlantılı tarihler, bağlantılı politikalar ve bağlantılı toplumsallıklar. Türkiye’de Kürt kadınları bu tip bir şedit, sömürgeci, ırkçı kadın düşmanlığıyla damgalanırken Türkiyeli diğer kadınlara yönelik mizojini de bundan payını alacaktır. Birebir aynı şeyi yaşamak anlamında söylemiyorum bunu, ama bunlar birbiriyle ilişkilidir. Yani Türkiye’de bir alanda bu kadar büyük bir şiddet beslenirken, diğer alanlarda steril ve kurtarılmış bölgeler olmayacaktır. Bence Türkiye’nin son 10 yılı, çok sert bir biçimde bunu yeniden gösterdi zaten.

“Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiren bir isim”

Bir kaç gün önce Türkiye’nin önde gelen sermayedarlarından Rahmi Koç’un bir konuşmasının yer aldığı bir video yayıldı internette. Kürt kadınlarına yönelik aşağılayıcı ifadelerin kullanıldığı o videoya yoğun tepki oldu. Rahmi Koç’un yaşlığı olduğu, Türkiye’de Karadenizliler, Lazlarla ilgili de pek çok fırka olduğu ve takılmamak gerektiği gibi ifadeler de dile getirildi. Bütün bu konuştuklarımızdan da yola çıkarak Rahmi Koç’un Kürt kadınlarına yönelik bu söylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir şerh düşmek istiyorum. Ben bu konularda, böyle bir şey olup onun üzerinden hararetlenilmesi, büyük büyük laflar savrulması ve iki gün sonra unutulmasından rahatsızım. Meseleyi konuşurken böyle konuşulmasından rahatsız olduğumu bir kere söyleyeyim.

Türkiye’de ırkçılık o kadar gani gani ifade ediliyor ki, bu, ırkçılığın farklı biçimlerde nasıl tezahür ettiğini görmemiz açısından güzel bir örnek olabilir. “Rahmi Koç yaşlı bir adam” kısmını gülerek geçiyorum. Ona cevap vermek istemiyorum gerçekten. Yani evet, yaşı ilerlemiş biri ama konunun bununla ilgisi yok. Tabii Rahmi Koç pek çok şeyi bedeninde cisimleştiriyor. Rahmi Koç demek, Türkiye kapitalizminin mühim isimlerinden, sermaye sınıfının, Türkiye’nin üstelik en saldırgan, sömürücü kapitalist sermaye sınıfının, kurucularından, sahiplerinden, sürdürücülerinden biri demek. Her döneme adapte olan, her dönemde kâr paylarını muazzam artıran bir sermaye grubunun öndeki isimleriden biri. Hayatının her alanına yayılmış bir rahatlık vardır muhtemelen. Yaşından çok, dünyanın sahiplerinden birisi olmanın, Türkiye’nin sahiplerinden birisi olmanın verdiği rahatlık belki burada parametre olabilir.

Öte yandan, anlattığı hikayenin pespaye ırkçılığı, bunu ifade edişindeki rahatlık bir yana yayınladığı özür de son derece sorunlu. Verdiği cevap da ırkçılığı tanıyan bir cevap değil. Anlattığı hikâyede adıyla sanıyla “Kürt kadın” geçiyor, verdiği cevapta, dilediği özürde Kürt kelimesi geçmiyor. Koç Grubu’nun sermaye birikimi sürecinde acaba Türkiye’nin soykırımlarının, pogromlarının, Kürt çatışması eksenindeki savaşının katkısı ne diye kabaca bir bakarsak zaten tablo ortaya çıkar. Dolayısıyla bu örnek hem Türkiye’deki ırkçılığın ferah feza ifade edilmesine daha genel bir durumu hem de Koç grubunun temsil ettiği şeylere dair daha spesifik durumu ifşa etti.

Koç bir figür, sermaye sınıfının, topluluğunun özelliklerinin cisimleştiği bir kişi olduğu için daha önemli mi oluyor?

Onu “Rahmi Koç” yapan arkadaki büyük yapıdır en nihayetinde. “Böyle şakalar zaten her zaman yapılır ve bu da ırkçı değildir” görüşüne tabii ki katılmıyorum. Böyle şakalar her zaman yapılır ve bunların hepsi ırkçıdır. Ama bununla nasıl mücadele edeceğiz? Bence soru bu. Böyle şakalar en tepeden en aşağıya kadar farklı kesimler arasında yapılır ve normalleştirilir.

Rahmi Koç söz konusu ırkçı fıkrayı anlatırken “Kürt kadını” diyor. Aslında resmi söylemde, Kürt değil ama “Kürt kökenli”dir. Bu tür örneklerde Kürt olarak karşımıza çıkmasını nasıl yorumlamak gerekiyor?

Çok doğru. Bir de malum süreç, hani artık “Kürt” demek birkaç yıl öncesine kıyasla daha kolay, o da kolaylaştırmıştır. Bir yandan, olayın sonrası da süreçle ve başka güç ilişkileriyle birlikte ve onlarla ilgili işledi. Bu sahne faş olabilirdi, açığa çıkabilirdi ve böyle bir patırtı yaratmayabilirdi de. Mutlaka Kürt Özgürlük Hareketi itiraz ederdi, ama böyle büyük bir şeye dönüşmeyebilirdi. O da bence Türkiye’nin içinde bulunduğu politik süreçle, güç ilişkileriyle alakalı.

“Uzun soluklu bir mücadele hattı kurmalı”

Irkçılıkla mücadele için ne tür yol ve yöntemler olmalı? Türkiye’de buna yönelik verilen mücadele için neler söylenebilir?

Bütün politik mücadeleler gibi çok uzun soluklu bakmak gerekiyor bu işe gerçekten. Bir günlük, iki günlük bir olay üzerine değil. Bir, Türkiye’de çok güçlü ırkçılık yapılarının var olduğunu, ikiincisi, bunun çok farklı aktörler eliyle sürdürüldüğü, farklı retoriklerin dolaşıma sokulduğunu, üçüncüsü, bunun çok güçlü bir toplumsal katılımla işlediğini ve dördüncüsü de her zaman da Türkiye devrimci hareketlerinin tarihinde, bazen azınlık olsa, bazen unutturulsa da, buna karşı seslerin olduğunu hatırlatarak uzun soluklu bir mücadele hattı kurmak gerekiyor bana göre.

Bunu günlük mücadelelerin kalbine koymak şart. Türkiye’deki işçi sınıfı mücadeleleri, feminizm mücadelesi, LGBTİ+ mücadelesi ya da Kürt özgürlük mücadelesi bir yerde, ırkçılık karşıtı mücadele başka bir yerde gibi görmemek gerekiyor. Irkçılık karşıtı mücadeleyi hareketlerin kendi programlarının, günlük mücadelelerinin bir parçası olarak görmesi ve çalışması gerekiyor. Naçizane görebildiğim bu.

Aynısı bilgi üretenler için de geçerli. Akademi içi ya da akademi dışı, bilgi üretiminin ya da Türkiye düşün dünyasının diyelim, ırkçılık konusunu böyle tali, zaman zaman göçmen karşıtı pogromlarla ya da en son örnekte olduğu gibi yanıp sönen bir hevesle ve bu biçimde ele alması değil, bunun üzerine sürekli düşünmesi, çalışması gerekiyor.

Ve tabii insanların konum değiştirebileceğini unutmamak gerekiyor bence. En sert eleştiriyi yaparken bile, politika diye bir şeye inanıyorsak onun dönüştürme gücüne, kapasitesine inanıyoruz demektir. Dolayısıyla en sert tartışmayı yaparken bile kendi kendini rahatlatan bir tarzdan çıkıp karşı tarafı yanına çağırmak gerekiyor. Irkçılık yapılarından, söylemlerinden farklı bir “bir arada varoluş” üzerine politika yapmaya, düşünmeye, kafa yormaya davet eden bir dil olması gerekiyor.

“Irkçılığı politik olarak yenebiliriz”

Bu zor bir mesele. Bence bu dünyadaki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin, Türkiye’deki özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin de, uzun zamandır aradığı bir dil. Nasıl bir dil bu? Örneğin Adorno faşizm üzerine yazarken şunu söylüyor: “Faşist potansiyel, insanların isterlerse çok sınırlı olan çıkarlarında dayanak buluyorsa eğer, en etkin panzehir, onların çıkarlarının, hem de dolaysız çıkarlarının nerede yattığını inandırıcı, çünkü doğru bir şekilde göstermek olabilir.” Uzak idealler ya da başkalarının kolaylıkla unutulabilecek acılarına yapılacak göndermeler yerine, insanlara dolaysız çıkarlarının nerede olduğunu göstermekten söz ediyor Adorno. Bunu ırkçılık karşıtı bir mücadele bağlamında düşünürsek neler çıkar mesela? Çıkarların yanı sıra, hayal ettiğimiz dünyaları bugün’de kurmak için ısrar etmek gibi bir hatta daha fazla vurgu yapanlar da var örneğin. Bunlar köklü tartışmalar. Öyle bir dil olacak ki hem mevcut durumu hak ettiği bir dille ifşa edecek, ama öte yandan bunu yaparken çok geniş kesimleri ırkçılık karşıtı bir politikada, bir koalisyonda/ittifakta, çünkü bu ancak bir ittifakla olur en nihayetinde, bir arada olmaya, bir arada düşünmeye, bir arada politika yapmaya davet edecek.

Ben bunun ancak çoğul hatta eklektik yöntemlerle yapılabileceğini düşünüyorum. Bir yerde çok pedagojik yöntemler, bir yerde daha fazla açıktan karşına alan yöntemler, bir yerde daha fazla taban örgütlerinde işleyen çalışma tarzları, bir yerde ana akıma da hitap eden bir şeyler… Tek bir yöntemle olmaz bu bence. Çok güçlü bir çoğulluğu oluşturmak, kurmak gerekiyor.

Şuna pek inanmıyorum: Bunu “Yaramız Derindir” kitabımda da uzun uzun anlattım, ben bu işlerin salt hukuki mekanizmalarla çözülebileceğine inanmıyorum. Suç duyurusunda bulunulabilir, yasalara göre suçsa elbette. Ama biz ırkçılığı esasen politik olarak yenebiliriz bence, hukuki olarak değil.

Bu tabii çok uzun bir tartışma. Türkiye’deki hareketlerin hukuku nasıl kullandığı, insan hakları söylemini nasıl kullandığı falan… Ama ben “Irkçılık suçtur” demekten çok “Irkçılığı yeneceğiz; çünkü biz enternasyonalistiz, çünkü biz eşitlikçiyiz, özgürlükçüyüz, çünkü biz ırkçılıktan azade bir dünyaya inanıyoruz ve onu kuracağız” demeye politik olarak daha yakın birisiyim.

“Sizinle dövüşe dövüşe, bir bölümünüzü ikna ede ede, bir bölümünüzü yene yene, bir bölümünüzü yanımıza çeke çeke bunu kuracağız” demeyi daha doğru görüyorum. O yüzden bu işleri sadece hukuki meseleler üzerinden konuşmak, hem o hukuki meseleler en nihayetinde dönüp dolaşıp özgürlük ve eşitlik hareketlerine karşı kullanıldığı için, ama hem de esasen politikanın bu kadar hukuki bir dille yapılmasının bütünsel perspektifimizi zayıflattığını düşündüğüm için bana eksik geliyor. Hukuki mücadele yapılmasın anlamında söylemiyorum bunu. Elbette yapılsın ama buna indirgemeyelim.

Bizim ırkçılık karşıtlığımızın temeli, ırkçılığın bugünkü yasalarda suç olmasına dayanmıyor. Bu elbette ırkçılık karşıtı eşitlikçi hareketlerin bir kazanımıdır. Ama yarın bir gün, Türkiye Cumhuriyeti yasalarında ya da başka ülkelerin yasalarında ırkçılık suç olmaktan çıksa bile örneğin, biz ırkçılığa karşı olacağız. Biz ırkçılığa politik olarak karşıyız. Çünkü bizim hayal ettiğimiz dünya, kuracağımız başka alem, onun olmadığı bir dünya, onu aşındırdığımız, gerilettiğimiz, nihai olarak da ortadan kaldırdığımız bir dünya. Bu ikisi arasında bir fark olduğunu ve o farkı unutmamak gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla elbette hukuk önünde mücadele verilebilir taktik bir mücadele olarak. Ama ırkçılığa karşı mücadelenin dilinin ve ufkunun bundan çok daha geniş olması gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye futbolunda ırkçılık örnekleri
8 Aralık 2020’deki PSG – Başakşehir maçında yaşananların ardından öne çıkan “Türkiye’de ırkçılık yoktur” söylemine karşın, futbol arşivleri siyahi oyunculardan farklı etnik kimliklere kadar uzanan kabarık bir ayrımcılık tablosunu ortaya koyuyor.
1999 Kevin Campbell
Trabzonspor Başkanı Mehmet Ali Yılmaz, İngiliz siyah futbolcu için, “Bizim yamyamı gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı” ifadelerini kullandı. Tepkiler üzerine “Türkiye’de ırkçılık olmadığı için aklımıza gelmez” savunması yapıldı.
2012 Didier Zokora
Fenerbahçeli Emre Belözoğlu, saha içinde Trabzonsporlu Zokora’ya ırkçı hakarette bulundu. Emre, bu eylemi nedeniyle ceza (hem sportif hem adli) alarak Türkiye’de ırkçılıktan ceza alan ilk futbolcu oldu.
2013 Eboue & Didier Drogba
Derbi maçında bir Fenerbahçe taraftarı, Galatasaraylı siyah futbolculara muz salladı. Taraftar daha sonra, “Sindirim sistemi rahatsızlığım var, meyveyle besleniyorum” şeklinde bir savunma yaptı.
2014-2018 Deniz Naki
Gençlerbirliği’nde oynarken “Kürt Alevi Naki sen misin?” denilerek saldırıya uğradı. Afrin operasyonuna yönelik sosyal medya mesajı sonrası TFF tarafından futbol tarihinin en büyük cezasıyla sahalardan ömür boyu men edildi.
2016 Sonrası Amed SK Taraftarı
Başakşehir deplasmanında “Çocuklar ölmesin maça da gelsin” tezahüratı yapılması üzerine haklarında dava açıldı (beraat ettiler). Ancak o süreçten itibaren Amed SK taraftarına yaklaşık 70 maç boyunca aralıksız deplasman yasağı uygulandı.
2020 M’Baye Diagne
Spor yorumcusu Emre Bol, canlı yayında Galatasaraylı siyah futbolcu için “Senegal’de timsah yiyordu, geldi burada topçu oldu” ifadelerini kullandı.
Kaynak: DW Türkçe / Volkan Ağır (2020)

Akdeniz: Dijital sansürde 19 Mart 2025 bir dönüm noktası

İfade Özgürlüğü Derneği kurucusu Yaman Akdeniz, Cumhuriyet gazetesinin hesabına yönelik engelleme kararının gazeteye tebliğ edilmediğini belirterek, bu kararın yıllardır özellikle Kürt basınına ve diğer alternatif mecralara uygulanan baskının devamı olduğunu kaydetti.

Elazığ 2. Sul Ceza Hakimliği, 29 Nisan 2026 yılında verdiği bir kararla, Cumhuriyet Gazetesi’nin X platformundaki resmi hesabı engelledi.

Kararı, Türkiye’deki dijital mecralarda uygulanan sansür ve engellemeleri izleyen Engelli Web’in duyurdu. 2026/2312 sayılı kararın dayanağı, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması olarak gösteriliyor. Bu kararın ardından, X’in Cumhuriyet’in hesabını Türkiye’den görünmez kılması gerekiyordu. Ancak bu karar henüz uygulanmış değil.

Engelli Web’in erişim engeli kararını duyurmasının ardından Cumhuriyet Gazetesi kullanıcı adını @cumhuriyetgzt1 olarak değiştirdi. Boşa çıkan @cumhuriyetgzt kullanıcı adını alan başka bir hesap kısa süre sonra X tarafından askıya alındı.

Bu kararın duyurulduğu dönemde yine Kısa Dalga’dan Canan Coşkun’unun “Vize İmparatorluğu” yazı dizisinin 5 bölümü İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği tarafından engellendi. Söz konusu haberle ilgili X platformunda yapılan paylaşımlar da ayın akibeti yaşadı.

Söz konusu engellemelerin gerekçesi, Cumhuriyet Gazetesine yönelik engellemeler için sunulan gerekçeyle: “Milli güvenlik ve kamu düzeni.”

İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) projesi olan Engelli Web’in verilerine göre, 2025 boyunca kullanıcılar toplam 63 saat sosyal medyaya erişemedi, en çok kullanılan platformlardan üçü hâlâ kapalı ve erişim yasaklarının temel gerekçesi ‘millî güvenlik ve kamu düzeni’.

Kasım ayında, ikinci el bilet satış platformları olan Viagogo, Seatpin, Bilettw, BiletApp, Banabilet, Biletalsat, Ticketfoni, KombineDevret, Varbilet, Ticketbix ve Maçbiletial erişime engellendi.

“CBAdayOfisi” adlı X hesabı 13 Kasım’da, hesap adı değiştirilince 14 Kasım’da, yeniden açıldığında 16 Kasım’da aynı gerekçeyle erişime engellendi ve Türkiye’den görünmez kılındı.

Bir karikatür sonrası başlatılan soruşturmanın ardından Leman’ın web sitesi ve X hesabı, 1 Temmuz 2025’te erişime kapatıldı. Grup Yorum’un 2006–2024 arasında yayımlanan 454 videosu, 657 bin aboneli Jahrein’in kanalı, Fatih Altaylı’nın YouTube kanalı “milli güvenlik ve kamu düzeni” gerekçesiyle engellendi. Altaylı’nın kanalı için verilen engelleme kararının YouTube tarafından henüz uygulanmadığı belirtildi.

Akdeniz: Kararın gerekçesini bilmiyoruz

İFÖD kurucusu Prof Dr. Yaman Akdeniz, Cumhuriyet gazetesi ile ilgili karar için fiilen uygulanmayan bir karar olduğunu belirterek, Cumhuriyet gazetesi ile ilgili kararın gazeteye dahi tebliğ edilmediğini, kendilerinin duyurusu ile gazete yönetiminin ve avukatlarının karardan haberdar olduklarını söyledi.

Yaman Akdeniz, foto: euronews

Akdeniz bu kararın yıllardır Kürt basını, gazetecilerine yönelik kararlar başta olmak üzere hayata geçirilen engelleme kararlarının bir devamı olduğunu ifade etti:

“2018’den bu yana yayınladığımız engelli web raporlarına bakarsanız ağırlıklı olarak 5651 sayılı Kanunun 8A maddesi kapsamında 2015’ten bu yana Kürt haber sitelerinin, Kürt gazetecilerin, siyasetçilerin, web sitelerinin, X hesaplarının, sosyal medya hesaplarının da sıklıkla ve arka arkaya kapatıldığı görülür. İsimler değiştiği zaman bile bu söz konusu oldu. Mesela Mezopotamya Ajansı örneği bu anlamda çarpıcı. Aynısı sendika orgunda başına geldi. Dolayısıyla yıllardır devam eden bir süreç diyelim. Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen. Anayasa Mahkemesi defalarca Birgün Gazetesi’nin yaptığı başvuruda, Sendika Org’un’un yaptığı başvuruda yine keza Artı Gerçek’in yaptığı başvurularda hep ihlal kararı verdi.”

“Milli Güvenlik ve Kamu Düzeninin Korunması” maddesi ile ilgili bir hesabın, tekil bir paylaşımın veya haberin erişime engellenmesinden ziyade tamamen bir hesabın erişime engellenmesinin çok sık karşılaşılan bir şey olduğunu belirten Yaman Akdeniz, Cumhuriyet Gazetesinin Barış Terkoğlu olmak üzere köşe yazarlarının yazılarına yönelik engellemeleri örnek gösterdi. Akdeniz, 2015 ve 2016 yıllarında alınan engelleme kararlarını, yine 15 Temmuz Darbe Girişimi öncesinde Birgün gazetesinin hesabı ile HDP’nin resmi hesabının kapatılma kararlarını hatırlatarak o kararların Elon Musk öncesindeki X platformu tarafından kararların uygulanmadığını kaydetti.

İmamoğlu’nun hesabının kapatılması

“19 Mart 2025 sürecinde yani Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması sonrasında da yüzlerce hesap Türkiye’den erişime engellendi” diyen Yaman Akdeniz “bunların büyük bir çoğunluğu Türkiye’den görünmez kılındı. Yani X tarafından karar uygulandı. Fakat bazı hesaplarla ilgili yine seçmece davranıp X uygulamadı” bilgisini verdi. Akdeniz, İmamoğlu’nun hesabının kapatılmasının sansür açısından bir milat olduğunu dile getirerek şu değerlendirmeyi yaptı:

“19 Mart 2025 tarihi bir dönüm noktası. Çünkü öncesine baktığımız zaman, 2025 öncesine baktığımız zaman, sosyal medya platformlarının bu suç ceza hakimlikleri tarafından alınan kararları çok seçmece uyguladıklarını görüyoruz. Son genel seçimleri hatırlayacaksınızdır. Elon Musk’ın ‘bazı hesapları kapatmazsak, Türkiye’den bant daraltma uygulanacak. Hatta platformu engelleyecekler. Mecbur kaldık, engelledik’ gibi bir açıklaması var. 2025’e geldiğimizde artık bu platformların üstündeki baskılar iyice arttı. Ekim 2022’de 5651 sayılı yasada yapılan değişikliklerle cezaları arttırdılar. Şimdi mevcut düzende yıllık cirosunun %3’ü falan gibi çok yüksek miktarlarda idari para cezaları var. Dolayısıyla bunlarla tehdit etmeye başladılar geri planda. Maalesef sosyal medya platformları çıkıp konuşmuyorlar. Yani açık bir şekilde kamuoyunu bu süreçlerle bilgilendirmiyorlar.

“En çarpıcı örneklerden bir tanesi Instagram’ın geçtiğimiz 2 yil öncesi Türkiye’de 10 gün boyunca erişime engellenmesiydi. Bu süreçte sadece iki satırdan öteye gitmeyen açıklamalar yapıldı. Daha yeni gündeme gelen 15 yaş altına sosyal medyanın engellenmesi ile ilgili sosyal medya platformları herhangi bir açıklama yapmadı.”

“Her şeye hazırlıklı olmak gerekiyor”

Basın ve ifade özgürlüğü ile sivil toplum örgütleri söz konusu olduğunda risklerin çok fazla olduğunu kaydeden Akdeniz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kapatılması örneği vererek “Her an her şeye hazırlıklı olmak gerekiyor ve alternatif planlar olması gerekiyor. Risk analizlerinin yapılması gerekiyor. Buna hazırlıklı olmak gerekiyor” dedi.

Çünkü hakikaten nasıl bir gece ansızın İstanbul Bilgi Üniversitesi kapatılabiliyorsa bir gece ansızın Cumhuriyet Gazetesi’nin X hesabı da erişime engellenir ve Türkiye’den görünmez kılınabilir veya işte kendi web sitesi dahi böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilir. Olmaz katiyetle olmaz diyemiyorum.

İFÖD EngelliWeb 2024 raporu

İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) 2024 yılında meydana gelen internet sansürünü konu edinen EngelliWeb raporuna göre 2024 içinde 311 bin 91 web sitesine erişim engellendi.

Yıllara Göre Erişime Engellenen Web Siteleri (2018 – 2024)
2024
311.091
2023
240.857
2022
137.717
2021
107.714
2020
58.872
2019
61.383
2018
94.601

5651 sayılı İnternet Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 2007’den bu yana Türkiye, 1 milyon 264 bin 506 web sitesi ve alan adını, 852 farklı kurum ve hakimlikler tarafından verilen kararlarla erişime engelledi.

İFÖD ayrıca 2024’te sosyal medya platformlarında ve diğer dijital mecralarda gerçekleşen engellemelere dair şu çarpıcı verileri paylaştı:

  • 270 bin URL adresine,
  • 17 bin Twitter/X hesabına,
  • 75 bin tweet ve X paylaşımına,
  • 25 bin 500 YouTube videosuna,
  • 16 bin 700 Facebook içeriğine,
  • 16 bin Instagram içeriğine erişim engellendi.

311 bin 91 erişim engelinden sadece 938’i yargı kararı

Rapordaki en dikkat çekici veri, erişim engeli kararlarının idari kurumlar ve yargı organları arasındaki dağılımı oldu. Kararların kurumsal kırılımı şu şekildedir:

BTK Başkanı: 254.130 (%82)
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF): 50.120
Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü: 2.796
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK): 1.834
Hakimlik, savcılık ve mahkemeler: 938
Tütün ve Alkol Dairesi Başkanlığı (Tarım ve Orman Bak.): 768
Sağlık Bakanlığı: 310
Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu: 132
Spor Toto Teşkilat Başkanlığı: 62
Reklam Kurulu: 1

5 binden fazla haber sansürlendi

İFÖD, 2024 içinde, 5651 sayılı Kanun’un 9. maddesi dayanak gösterilerek, 257 farklı sulh ceza hakimliği tarafından verilen toplam 803 farklı karar ile yaptırım uygulanan 5 bin 740 haber adresi (URL) tespit etti.

2024 yılı içinde “en çok yaptırım uygulanan haber sitesi” kategorisinde 248 haberle Hürriyet ilk sırada yer aldı. Onu 246 haberle Sabah, 196 haberle de Borsa Gündem takip etti.

10 Yıllık Karar Özeti (2014 – 2024)

605 farklı sulh ceza hakimliği tarafından verilen toplam 8 bin 793 farklı kararla yaptırım uygulanan toplam 49 bin 533 haberin yıllara göre dağılımı:

2023
8.658 haber
2022
6.601 haber
2021
5.449 haber
2020
5.756 haber
2019
5.760 haber
2018
5.111 haber
2017
2.600 haber
2016
2.108 haber
2015
1.303 haber
2014
537 haber

Dinç: En çok Kürdistan ve Doğu Karadeniz’de isimler değiştirildi

Tarihçi Namık Kemal Dinç, Cumhuriyet’in ilanından bir süre önceden başlamak üzere günümüze kadar 75 bin yer isminin incelendiğini, bu süre zarfında 28 bin yerin isminin değiştirildiğini belirtiyor. Dinç’e göre bu durum “Anadolu’dan bir ana vatan yaratma meselesidir. Bunu yaparken Kürdistan, Ermenistan, Pontus vb. tarihsel coğrafyanın yok edilmesidir. Yani Anadolu isminin yayılmacı, gizleyen bir yönü de vardır.”

Türkiye haritası

15 Mayıs Kürt Dil Bayramı dolayısıyla yine çok yoğun bir şekilde Kürtçe üzerindeki baskılar gündeme geliyor. Kürtçenin Kürt toplumunda küçük çocuklar arasında bile artık yeterince konuşulmadığı, bunun dilin geleceği için ciddi tehlikeler doğuracağını ifade eden dil bilimciler ve hak savunucuları; bu yüzden Kürtçenin eğitim ve pazar dili olmasını istiyorlar.

Kürtçenin bugün eğitim ve pazar dili olarak kullanılamamasının, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürtçe üzerinde yürütülen hem resmî hem de pratik engeller ve yasaklarla bağlantısının olduğu belirtiliyor. İlk dönemlerden bu yana çeşitli şekillerde uygulanan engel ve yasaklardan bir tanesi de yer adlarının değiştirilmesi. Cumhuriyet henüz kurulmadan başlandığı anlaşılan bu politika ile Türkiye sınırları içerisinde orijinali Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Rumca olan binlerce yer adı değiştirildi.

Tarihçi Namık Kemal Dinç, yer adlarının değiştirilmesinin sistematik politikalar çerçevesinde yapıldığını düşünüyor. Bunun için çeşitli kurulların oluşturulduğunu ve kararların alındığını belirten Dinç, bu politikanın amacının “tarih ve hafıza silmek” olduğunu ifade ediyor.

Türkiye’de yer isimlerinin değiştirilmesi ilk ne zaman uygulanmaya başlanıyor?

5 Ocak 1916 tarihinde Enver Paşa, Başkumandan Vekili unvanı ile bütün vilayetlere bir talimatname gönderiyor. Bu, tarihî önemdeki bir talimatnamedir. Öncelikle altındaki unvana bakmak lazım. Başkumandan vekili yazıyor; savaşa girmiş bir ordunun tepesindeki isim, başkumandan. Padişahın savaşı sürdürecek durumu olmadığı, Enver Paşa’nın sarayın damadı olduğu düşünüldüğünde imza atan kişi devletin en yetkili ismi.

Bu talimatnamenin birinci maddesinde ne diyor? “Bu müsait zamandan yararlanarak süratle yer isimleri değiştirilsin.” Ocak 1916 nasıl müsait bir zaman oluyor? Osmanlı ordusu savaşta, birçok cephede yenilgi almış, müttefiklerin ilerleyişi Çanakkale’de zorla durdurulmuş, Ruslar Doğu’da ilerlemeye devam ediyor ama Enver Paşa “müsait zaman” diyor. Ermeni Soykırımı tamamlanmış, Balkan Savaşları’nda yaşanan yenilginin ve kayıpların hıncı Ermenilerden çıkarılmış, Rumlar akın akın kaçıyorlar. Böyle bir zaman.

Enver Paşa, Foto: Wikipedia

Talimatname ile ne hedefleniyor?

Talimatnamenin hedeflediği yer isimleri, gayrimüslim olan Ermenice, Rumca ve Bulgarca isimler. Yer isimlerinin değiştirilmesine gayrimüslimlere ait yerleşimlerden başlanması tesadüf değil. Bu, bir Türk ulusu ve Türk vatanı yaratmada ilk aşama. Önce Müslüman olmayan toplumsal gruplar, sonra da Müslüman ama Türk olmayan toplumsal gruplar hedeflenecektir.

İkinci maddede yer isimlerinin değiştirilmesinin kimler tarafından yapılacağı anlatılmakta. Burada dikkat çeken, askerî yetkililer ile mülki memurların birlikte çalışacaklarının söylenmesi. Nihai karar ise Harbiye Nezareti tarafından veriliyor. Cumhuriyet döneminde de askerî yetkililerin hep bu işin merkezinde oldukları görülüyor.

Üçüncü madde, yerleşim yerlerine yeni isimler konulurken nelere dikkat edilmesi gerektiğini ayrıntılı anlatıyor.

Nelere dikkat edilmesi isteniyor?

Aslında eski hafızayı silerken yeni bir hafızanın nasıl inşa edilmesi gerektiği üzerinde duruyor. Bunun için askerî olayların ve iftihar edilecek şeylerin isimlerinin konulmasına öncelik verildiği görülüyor. Vatanı, savaş, kan ve öldürme edimiyle algılayan bir yaklaşım bu. Yine burada dil açısından dikkat edilmesi gerekenlere vurgusu önemli. Zira bu da Cumhuriyet döneminde de devam eden bir uygulama olacaktır. Örnek veriyor: Erkli, Erikli veya Oraklı olsun. Yapabildikleri değişiklikleri yapacaklardır.

Yeni konulan isimlerin bazen katliamlara karışmış askerî kimlikli kişiler olması ya da ırkçı, milliyetçi göndermeler içermesi dikkat çekmekte. Örneğin Dêrsim’de Abdullah Alpdoğan isminin caddelere verilmesi ya da Rumca ismiyle Tatavla olan Şişli ilçesinin mahallesinde sokak ve cadde isimlerinin Ergenekon, Bozkurt, Talat Paşa gibi isimlerle dolu olması gibi.


Enver Paşa'nın tüm vilayetlere gönderdiği talimatname


DH/ İ-UM
48/17
S.N. 1333
İstanbul Vilayeti
Hulasa: Suret Melfuf

1-Osmanlı ülkesinde Ermenice, Rumca veya Bulgarca kısaca İslam olmayan milletlerin lisanıyla anılan vilayet, sancak, köy, dağ, nehir ve benzeri bütün isimlerin Türkçeye dönüştürülmesi kararlaştırılmıştır. Şu müsait zamanımızdan istifade ederek, süratle bu amacın uygulamaya konulması hususunda çalışmanızı rica ederim.

2- Mıntıkanız dâhilindeki asker alma reisleri ile mülkiye memurları bir araya gelerek bu değişiklikler için müşir cetvelleri düzenlesinler ve öncelikle vilayet, sancak, kaza merkezlerinden başlayarak tamamlanan cetvelleri peyderpey genel karargâha göndersinler. Toplanan cetveller incelenecek ve birbirine çok benzeyen isimler muhabere edilerek değiştirildikten sonra bunlar İç İşleri ve Posta bakanlıklarına genelge ile uygulanmak için gönderilecektir.

3- Yeni konulacak isimlerin daima çalışmak için ibret olacak iftihar duyduğumuz askeri tarihimizi kapsaması gerekmektedir. Gerek şimdi gerekse daha önce askeri olaylara maruz kalmış mevkiler orada yaşanmış şanlı olayları hatırlatmalı. Eğer böyle bir olay yoksa en namuslu ve memlekete yararlı hizmetlerde bulunup da vefat etmiş kişilerin isimleri konulmalı. Veyahut o mevkiinin daima çok bilinen ürünleri, sanayisi veya ticaretine sabit kalacak ve sanat ve coğrafya şekline yakışan isimler bulunmalı. Kısaca mektep hocaları öğrencilerine coğrafya öğrettikleri zaman vatanımızın her parçasını anarken onlara aynı zamanda her mevkiinin şanlı tarihine, iklim, mahsul, sanat ve ticaretine ait faydalı mevzular bulabilmelidir. Bir de öteden beri yabancı da olsa nasılsa dil açısından alışılmış isimlerin birden bire lafzen hiç de benzeri olmayan isimlere dönüştürülmesi hem bazı yanlışlıklara hem de ahalinin dilinde eski isimlerin kullanılmasına sebep olacağından ahalinin doğal kabiliyeti dikkate alınmalı ve ona göre isim bulmaya özen gösterilmelidir. Mesela: bu belirtilen esas dâhilinde isim bulmak mümkün olmazsa “Erkli” yi “Erikli” veyahut “Oraklı”, “Gelibolu” yu “Velibolu” diyerek her şekilde eskisi ile uyum sağlanmış olur.

5 Ocak 1916

Başkumandan Vekili
Enver

Bu talimatname ne kadar süre uygulanıyor?

Yer isimlerinin değiştirilmesi talimatını veriyor. Uygulamaya başlıyorlar ama ne oluyor? 6 ay sonra, yani 15 Haziran 1916’da geçici olarak durduruluyor. Gerekçesi, yer isimlerinin değiştirilmesinin yarattığı karışıklıktır. Haberleşmede yarattığı sıkıntılar nedeniyle talimatnamenin savaş sonrasında uygulanmak üzere geçici olarak bekletilmesine karar veriliyor. Çünkü savaş zamanı karmaşa doğuyor. Şimdi eski ismi var, yeni ismi var. Telgrafta hangisini yazacaksın? Onu yazıyor, öbür tarafa gidiyor. Dolayısıyla bir karışıklık oluyor. Ondan sonra diyorlar ki “Bunu bir durduralım.”

Ama aslında durdurulmasına rağmen talimatname bugüne kadar uygulanmaya devam etmektedir.

Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca değişik şekillerde uygulanan yer adlarını değiştirme politikası ile hedeflenen neydi? Neden böyle bir çalışma yapılıyor?

O zaman yapılmak istenen ve bugün de devam eden şey, Türk ulusunun inşası ve Türkler için bir vatan inşa etmektir. Yer isimleri açısından mesele, Anadolu’dan bir ana vatan yaratma meselesidir. Bunu yaparken Kürdistan, Ermenistan, Pontus vb. tarihsel coğrafyanın yok edilmesidir. Yani Anadolu isminin yayılmacı, gizleyen bir yönü de vardır.

Balkan Savaşları sonrası Avrupa’daki toprakları tamamıyla kaybeden Osmanlı elitleri, modern zamanlara uygun bir vatan yaratma telaşına girdiler. Anadolu’yu bilmiyorlardı, onların gözdesi Balkanlar’dı ve çoğu orada doğmuştu. Balkanlar’dan kovulunca devletin tutunacağı, Türklerden oluşan bir vatan yaratmak istediler. Ama Anadolu dedikleri coğrafyada Rumlar ve Ermeniler, bu coğrafyanın yerleşik halkları olarak bin yıllardır yaşıyorlardı. Savaştan önce bu bölgede nüfusun en az yüzde 20’sini oluşturuyorlardı. Savaş aslında bu nüfusu buradan söküp atmak için bir fırsattı. O yüzden Enver Paşa “müsait zaman” diyor. Yani bu planı önceden hazırlamışlar, fırsatı yakalayınca da “uygulayalım” diyorlar.

HAFIZA SİLME OPERASYONU: VERİLERLE YER ADLARI DEĞİŞİMİ
75.000 İncelenen Toplam Yerleşimi
28.000 Resmi Değişim Kararı
%35 Toplam Değişim Oranı
~30.000 Tahmini Toplam Değişiklik

Bölgesel ve Sayısal Dağılım

Diyarbakır: 795 yerleşim ismi değiştirildi (Sayısal Birinci).
Artvin: %88 oransal değişim (359 yerleşim).
%80 Üzeri Değişim: Mardin, Muş, Bitlis, Batman, Siirt, Hakkari.
%60 Alt Sınırı: Kürdistan coğrafyasında bu oranın altında il bulunmuyor.

Kurumsal İşleyiş ve Süreç

Mesai Süresi: 1957 – 1978 (Tam 21 yıl kesintisiz çalışma).
1983-1986 Dönemi: Kurulun tekrar faaliyetiyle 280 yerleşim daha değiştirildi.
Nihai Onay: Kararlar Harbiye Nezareti (eski) ve İçişleri Bakanlığı koordinasyonuyla alındı.

Ad Değiştirme İhtisas Kurulu Bileşenleri

Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve Türk Dil Kurumu temsilcilerinden oluşan geniş kapsamlı bir heyet tarafından yürütülmüştür.

Bu uygulamaların Ermeni, Pontus ve Rum halklarının soykırıma uğratılması politikalarıyla bağlantısı var mı?

Mekânı değiştirip bir Türk vatanı yaratmak için ilk adım Müslüman olmayan halklardan kurtulmaktır. Bu amaçla soykırım, tehcir vb. politikalar uygulanır. İkinci aşamada ise Müslüman olan ama Türk olmayan gruplar hedeflenecektir. Bu anlamda İttihat ve Terakki’nin verdiği start mesajı, sonraki devirlerde de aralıksız uygulanmaya devam etmiştir.

Küçük Asya, Yukarı Mezopotamya, Güney Kafkasya’yı kapsayan bu coğrafya, uygarlığın yeşerdiği merkez. Tarihi, kültürü ve yarattığı değerlerle onlarca uygarlığa beşiklik yapmış. Yer isimleri de bütün bunların izlerini taşıyor. Dolayısıyla yapılan, bu izlerin tamamının silinmesidir. Yani tam bir kültür ve tarih katliamıdır.

Enver Paşa’nın talimatnamesi nerelerde uygulamaya konuldu? Örnekler var mı?

Örneğin Dêrsim’de Kızıl Kilise kazası Nazimiye, Muğla’da Megri kazası Fethiye, 1918’de ismi Bursa yapılan Hüdavendigâr’a bağlı Atranos kazası Orhaneli, yine Bursa’da Mihaliç kazası Karacabey, İzmir’deki Ayasluğ kazasının ismi ise Selçuk olarak değiştirilmiştir. Savaştan sonra bu politikanın Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti tarafından devam ettirildiği görülmektedir.

Yani Enver Paşa’nın aldığı bir karar sonradan Meclis eliyle bir devlet politikası haline mi getirildi?

1920’li yılların başında, yani daha Cumhuriyet’in ilanından önce TBMM’ye isimlerin değiştirilmesi için girişimlerde bulunulmuştur. Bu dönemde Meclis’e 2-3 tane önerge verildiği görülmektedir. Yer isimlerinin “millîleştirilmesi” amacıyla ilk teklif, 20 Aralık 1920 tarihinde İzmit Milletvekili Sırrı Bey tarafından yapılıyor. Sırrı Bey, ülkedeki yer isimlerinin “gayrimillî” kalmasından şikâyet ediyor. Isparta Milletvekili Nadir Bey ise “ecnebi isimleri taşıyan köy isimlerinin değiştirilmesine dair” bir önerge veriyor.

Ancak yer isimlerinin değiştirilmesi meselesi en çok Kürtlerin yerleşim yerleri ve Kürtçe ile ilişkili tartışılıyor. Siz ise bunun Müslüman olmayan diğer halklarla başladığını söylüyorsunuz. Kürtçe yer isimlerinin değiştirilmesi ne zaman başlıyor?

Cumhuriyet dönemi, bir Türk ulusu ve devleti inşa etmek gayesiyle gayritürk olan her şeye şiddetle yönelmişti. Artık Müslüman olmayanların dışında Kürtler gibi Müslüman gruplar da hedef seçilmeye başlandı. Kürt, Kürtçe, Kürdistan gibi isimler de yasaklandı. 8 Aralık 1925’te yayımlanan bir genelge var, ismi “Türk birliğini parçalamaya çalışan cereyanlar”. Bu genelgede açıkça Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan isimlerinin kullanılması yasaklanmıştır. Yani artık Müslüman olmayanlar dışında Müslümanlar da hedefe konuluyor. Tek bir hedef vardır: Millîleştirmek dedikleri Türkleştirme… Bu dönemin politikasının temel ismi budur.

Yer isimleri en çok değişikliğe uğrayan yerlerin başında Kürdistan gelir, onu ise Doğu Karadeniz Bölgesi takip eder. Bu iki bölgenin halkı Cumhuriyet döneminde hayli baskıya uğramıştır. Kürdistan’da Kürtler, Doğu Karadeniz’de Gürcü, Rum, Laz, Hemşin kimlikleri üzerinde yapılan baskının göstergesidir bunlar. Demek ki Kürdistan’da ağırlıklı Kürtçe isimler değiştirildiği gibi Ermenice ve Süryanice isimlerin de değiştirildiği görülmektedir. Zira bölgenin otokton halkları olan Ermeniler ve Süryaniler de bin yıllardır bu topraklarda yaşamaları nedeniyle damgalarını vurmuşlardır.

Ama sanki çok başarılı olunmadı gibi. Kürdistan’ın pek çok yerinde hâlâ Kürtçe ya da Süryanice, Ermenice isimleri söylenir.

Hayır, öyle değil. Yani sadece Kürtler bağlamında da bakmamak gerekiyor. Şimdi Karadeniz’i düşünelim, Ege’yi düşünelim. Yıllar önce Antalya’da Adrasan diye bir yer var, oraya gitmiştim. Tarla tapan gezmeyi severim. Bir tarlanın yanında bir çiftçi gördüm. “Abi nasılsın? Ne ekiyorsun? Domates momates işte şu bu…” diye sohbet ettim. “Bu Adrasan ismi nereden geliyor?” diye sordum. Orada bir şey üretmişler ki… “Ya işte ardından gelen demek Türkçede” diye bir şeyler söyledi. “Şuradan geliyor” gibi bir sürü şey uydurmuşlar. Adrasan’ın bununla ne alakası var şimdi? Rumların yaşadığı bir memleket. Orada bir sürü medeniyet var. Şimdi oradan gelmiş yani. “Ardından gelen” şu bu falan filan… Atmasyon yani ama adamın bilincine yerleşmiş.

Sonrasında ne tür şekillerde devam ediyor? Özellikle Kürt isyanlarının bastırılması sonrasında yer isimlerinin değiştirilmesine dair neler biliyoruz?

Cumhuriyet döneminde yer isimlerinin değiştirilmesi politikasını uygulama açısından iki döneme ayırmak mümkün gibi geliyor. Biri 1957’ye kadar gelen süreçtir. Bu dönemde devlet elitleri, Enver Paşa’dan devraldıkları politikayı dağınık da olsa sürdürüyorlar. Yani çok sistematik işlemeyen ama durmayan da bir süreç olarak devam ediyor. 1957’den sonra ise kurumsal bir çatı altında sistematik bir çalışma var.

Bu dönemde devlet Kürt direnişleriyle uğraşıyor, bunları tek tek kırarken yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesine devam ediyor. En bilineni 1935’te Dêrsim’in isminin Tunceli olarak değiştirilmesi. Özel bir kanun çıkarılıyor. Bir soykırım eşliğinde bunun yapılması ayrıca manidardır. 1937’de Mamuretülaziz’e bizzat Mustafa Kemal tarafından “bereket-bolluk” anlamına gelen “El’azık” ismi veriliyor; sonra bu, telaffuz sorunlarından dolayı Elazığ’a dönüştürülüyor. Bizzat Mustafa Kemal’in müdahale ettiği isimlerden biri de Diyarbakır’dır. Şehrin ismi 1937 Kasım’ına kadar Diyarbekir’dir ve Osmanlı evrakında da Diyarbekir olarak geçer. Ama şehir merkezine, kale içine Amed derler. Yani Amed, Amid ismi de kullanılır. Fakat vilayetin genel ismi Diyarbekir’dir. Bu yaygın olarak böyledir, 1937’ye kadar. Mustafa Kemal, “Dêrsim Harekâtı” sırasında Diyarbakır’a gidiyor. Orada şehirde bir konuşma yapıyor. Konuşmada “Diyarbekir” demiyor, “Diyarbakır” diyor. Anında vali, hepsi harekete geçiyorlar. “Tamam” diyorlar, “İsmimiz bundan sonra Diyarbakır’dır.” Sonra işte Cumhurbaşkanının elemanları; Tarih Kurumuna, Dil Kurumuna, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine telgraflar çekiyorlar bunun ispatı için. “Yüce Atatürk’ümüzün, yüce liderimizin işte büyük buluşu” diye.

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan “Osmanlı Yer Adları” kitabı

Eski yazışmalarda da Amed ya da Amid olarak geçiyor mu?

Tabii Amed derler, Amid derler. Yani İstanbul için Konstantinopolis kullanılır Cumhuriyet’e kadar. İstanbul isminin değişimi de çok daha yenidir. 1939’da İskenderun sancağının Hatay olarak değiştirilmesi söz konusudur. 1930’larda, 1940’larda Halkevlerinin bu çalışmalarda aktif olduğunu görüyoruz. Ancak asıl sistemli çalışma, 1957 yılında Demokrat Parti döneminde kurulan “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” eli ile yapılıyor.

Bir tarih yazılıyor, yaratılıyor aslında değil mi?

Tabii, tabii. Talimat çıkıyor. Bunların hepsi Şevket Beysanoğlu’nun Diyarbakır kitabında var. Bütün safhaları yazmış. Bir de kurul oluşturuyorlar. Hasan Reşit Tankut ve başka isimler kurulda yer alıyorlar. Bütün o kelle adamların hepsi, Türk Tarih Tezi’ni yazanlar orada yer alıyorlar ve Diyarbekir isminin aslında nasıl Diyarbakır olduğunu ispatlıyorlar. “Burası” diyorlar, “aslında bakır diyarı anlamında Diyarbakır’dır. Aslında eskiden de burası bakır diyarıydı. Hatta Yakutya’da da bakır, Amida demektir. Amida, bakır sikkeye verilen isimdir. Dolayısıyla burası Amida ismi de Yakutçadan gelir” tarzında anlatır.

Bu çalışmayı yapmak için bir kurul mu kuruluyor yani?

Evet. Görevi yer isimlerinin değiştirilmesi olan bu İhtisas Kurulu, Genelkurmay Başkanlığı, İçişleri, Savunma ve Millî Eğitim bakanlıkları, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumunun temsilcilerinden oluşacaktır. Bu kurul 1957 ile 1978 arasında tam 21 yıl boyunca çalışıyor. Ve bunun tek işi bütün yer isimlerini; dağları, ovaları, ırmakları, köyleri vesaire hepsini değiştirmek üzerinedir. Bütün rolü bu.

1978’den sonra neden devam etmediğine dair bir bilgi var mı?

1978’de hedefine ulaşmış gibi oluyor. 12 Eylül Darbesi’nden sonra bir daha oluşturuyorlar, 1983 gibi. Kısa süre yine bir faaliyette bulunuyor ama “Artık önemli oranda amaca ulaştı herhâlde” diye düşünüyorlar ve uzatmadan kapatıyorlar o mevzuyu. Tabii biraz konjonktür de artık değişiyor; Kürt Hareketi’nin gelişimi, yaygınlaşması ve başka şeyler var. Daha da fazla uzatmadan mevzuyu kapatıyorlar.

Burada altı çizilmesi gereken hususlardan biri de söz konusu kurulun Demokrat Parti döneminde kurulmasıdır. Hani liberal bir izlenimi olan bir partidir Demokrat Parti.

Bundan nasıl bir sonuç çıkarmak gerekiyor?

Bu bize bahsedilen politikanın devlet politikası olduğunu, hükümetler değişse de değişmediğini gösterir. Sağda görünse solda görünse bunu uyguluyor. Tıpkı iskân politikaları gibi; Kürtlerin batıya göç ettirilmesi, Türklerin de Kürdistan’a yerleştirilmesi hükümetler üstü bir siyaset olarak her daim devam edecektir.

Peki, bu kurul oluşmadan önce ve önceki süreçlerde bu isimler resmî kayıtlarda hep orijinal şekilde geçiyor değil mi? Mesela Kürtçe ise Kürtçe, Ermenice ise Ermenice değil mi?

Aslında o konuda bir kaynak var: Osmanlıca. 1927 yılında bu nüfus sayımı sürecinde herhâlde yine bu yer isimlerinin bir envanterini çıkartıyorlar. Sanki o Latinize edilmedi diye hatırlıyorum. Orada bildiğin bütün bu isimlerin evveliyatını görebiliyorsun. 1927’de diyelim ki o yerleşimler nasıl? İşte Güneysu değil de Potomya diye geçiyor. Bahçesaray değil de Miks diye geçiyor gibi… Hepsi öyle. Yani adım adım süreç içerisinde bunlar değiştiriliyor. Bir kısmının değişim tarihi çok daha yakın zamanlara kadar geliyor; 1950’ler, 1960’lar, 1970’ler, 1980’ler…

Yüzyıla yayılan bir politikadan bahsediyorsunuz. Bütün bu süreci nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Yani bu bir devlet politikası olarak bütün zamanlar istisnasız sürüp giden bir uygulama. Bir Türkleştirme politikasının devamı aslında. Ad koymak bir anlamda ona ruh vermektir, ona sahipliktir. Ad koymak o yüzden çok önemli. Türkleştirme dediğimizde, coğrafyanın mekân üzerindeki dönüşümüne baktığımızda; eski isim sürekli bir hafızayı ve çağrışımı yaratacaktır. Dolayısıyla o eski ismi değiştirmesi lazım ki yeni hafıza, yeni bir tarih, yeni bir bilinç bunun üzerine inşa edebilsin. Dolayısıyla eskiyi silgiyle silerken yeni bir kalemle yeni bir tarih yazıyorlar.

Ad değiştirme kurulunun misyonları arasına baktığımızda amaç biraz daha anlaşılıyor. Mesela “Şıh” gibi Alevi kökenli isimler “Şeyh” yapılarak Sünnileştirildi. İçinde “kızıl”, “çan”, “kilise” gibi kelimeler olan yer isimlerinin kesinlikle değiştirilmesi kararı var. “Kızıl” hem Kızılbaş kelimesinden dolayı Alevileri çağrıştırıyor hem de komünizmi çağrıştırıyor diye ambargo yiyor. “Çan” ve “kilise” ise oradaki Hristiyan geçmişine gönderme yaptığı için yasaklanıyor.

Dilbilimci Demir: Kürtçe’ye yönelik kırım politikası uygulanıyor

Bir dilin tehlike altında olup olmadığı ile ilgili en önemli ölçütün çocuklar olduğunu belirten dilbilimci Netice Altun Demir, Türkiye’de devletin Kürt diline yönelik bir “kırım” uyguladığını, Kürtlerin de “dil-intiharı” yaptıklarını düşünüyor.

Kürt Dil Günü etkinliği, Foto: Sosyal medya

Kürt Dili Hakları İzleme ve Raporlama Platformu (Kurdish Monitoring) verilerine göre; 2025 yılında Kürtçe kullanımı toplamda en az 70 kez engellenmiştir. Bu ihlallerin 25’i kamusal alanda, 15’i medyada, 18’i kültür-sanat alanında ve 12’si cezaevlerinde gerçekleşmiştir.

Parlamentoda milletvekilleri Kürtçe konuştuğunda konuşmalarının kesilmesi, Kürtçenin “bilinmeyen bir dil” olarak tanımlanması ve tutanaklarda Kürtçe kısımların yerine “X” işareti konulması uygulaması hâlâ devam etmektedir. Kürtler anadilde eğitim talebinde bulunsa da, hükümet programında bu talebe yönelik somut bir adım görülmemektedir.

Resmi olmayan verilere göre Kürtçe kullanımı sokaklarda, sosyal alanlarda ve giderek ev içlerinde bile azalmaktadır. Dilbilimci Netice Altun Demir, Kürtçenin Türkiye’deki mevcut durumunu “dil kırım” (linguicide) olarak nitelendiriyor. Ona göre “asimilasyon” kelimesi Kürtçenin durumunu tarif etmek için hafif kalmaktadır. Ayrıca Kürtlerin kendi dillerine karşı tutumunu da “kendi dilini öldürme” (dil-intiharı) olarak tanımlıyor.

Altun Demir, Kirmançkî (Zazaki) lehçesinin durumunun Kurmanci’ye göre çok daha kötü olduğunu belirtiyor.

Pek çok kişi Türkiye’de Kürt coğrafyasında Kürtçenin tehlike altında olduğunu söylüyor. Sizin görüşünüze göre de Kürtçe üzerinde bir tehlike var mı?

Elbette var. Eğer bir dili sadece yaşlılar konuşuyorsa tehlike çok büyüktür. Eğer yetişkinler ve yaşlılar konuşuyor ama çocuklar konuşmuyorsa yine büyük bir tehlike vardır; o dilin ölmesine iki nesil kalmış demektir. Burada en önemli ölçüt çocuklardır. Eğer çocuklar dili konuşuyorsa, o dil henüz tehlike yoluna girmemiş demektir. Kirmançkî/Zazakî’de tehlike çok büyüktür. Zazakî’nin sadece Türkçe ile değil, Kurmancî ile ilişkisinde de sorunlar var. Kurmancî’nin durumu da iyi değil ama nüfusu fazla olduğu ve devlet baskısı her anlamda sürdüğü için, bu baskı beraberinde bir tepki de doğuruyor. Bu iki nedenden dolayı Kurmancî, Zazakî kadar büyük sorunlar yaşamıyor. Ayrıca Kurmancî Kürdistan’ın dört parçasında konuşulduğu için özel bir duruma sahip. Kısacası tehlike var, önemli olan tehlikenin hangi aşamada olduğudur.

Nasıl bir tehlikeden bahsediyorsunuz?

Kürdistan’da en çok asimilasyondan bahsedilir. Ancak durumu daha iyi ifade edebilecek başka terimler de var. Çünkü asimilasyon çok yumuşak bir kelime. Bu terim ilk olarak Amerika’da hedeflenen bir entegrasyonu ifade etmek için kullanıldı. Devletin sistematik saldırısı ‘linguicide’ yani ‘dil kırım’ kapsamına girer. Bir dilin ‘kendi kendini öldürmesi’ ise, bir kişinin bilinçli olarak ve kendi çıkarı için bu dilin artık kendisine veya çocuğuna fayda sağlamayacağına karar verip, kendi dilinden vazgeçerek egemen dili seçmesidir. Kürtler arasında devlet tarafından yapılan asimilasyon değil, dil kırımdır; halk tarafından yapılan ise asimilasyon değil, ‘kendi dilini öldürme’dir (bunun yumuşak versiyonu oto-asimilasyondur). Şimdi devlet Kürtçeyi öldürmek istiyor, Kürtler de artık buna yardım ediyor. Kirmançkî daha yakın bir zamanda, Kurmancî ise aynı yolda; buna ‘hastalık yolu’ diyebiliriz. Eğer yara tedavi edilmezse ölüme gider.

Bunun sebebi nedir?

Pek çok sebebi var. Yüz yıllık, ilk günden bugüne zulüm ve baskıyla devam eden bir hikaye var. Entegrasyona sırtını dayamış, sözde Kürtler için ve Kürtler adına hareket eden ama Kürtçe olmadan yol alan bir Kürt siyaseti var. Zaten ezen ve ezilen arasında bir ‘birlikte yaşam’ söz konusuysa, orada asla eşit bir ilişki kurulamaz. Egemenlerle ilişki, ancak onlar egemenliklerini sürdürdükleri sürece mümkündür. Bir vatandaş, Kürt liderlerin ve aydınların sistemle barışık olduğunu gördüğünde, kendisi de prestiji olmayan dilinden kolayca vazgeçer. Kürtler Kürt olmayı kabul etmişler ama hâlâ kendilerine düşmanlarının gözüyle bakıyorlar; hâlâ kendilerini ve dillerini sevmiyorlar. Elbette istisnalardan değil, sıradan insanlardan veya büyük kitlelerden bahsediyorum. Çok değerli kişiler ve çalışmalar da var ama bunlar derde derman olacak kadar büyük değiller.

Kürtçenin bu tehlikeden kurtulması için ne yapılmalı? Kimler sorumluluk almalı?

Sorumlular yukarıdan aşağıya siyasetle uğraşanlar ve aydınlardır. Dilin prestij kazanması ve korunması için statü lazımdır. Statü için de Kürtlerin kendi topraklarında yetki sahibi olması gerekir. Eğer Bakur’daki Kürtler Türklerle, Rojhilat’takiler (İran) Farslarla, Rojava’dakiler (Suriye) Araplarla yaşarsa —ki siyasetimiz bunu savunuyor— o zaman Kürtlerin birbirleriyle bağı kalmaz. Diğer dillerin egemenliği sürer. Bugün olmazsa yarın Kürtçe yerini egemenlerin dillerine bırakır. Sorun sadece Bakur Kürtleri değildir; Rojhilat’ta az sayıda kişi tarafından konuşulan lehçeler yavaş yavaş Kürtlüklerinden de vazgeçiyorlar. Eğer Bakur’daki Kürt hareketi entegre olmak istiyorsa kurtuluş yoktur. Ancak iki millet ve iki devlet gibi yaşarlarsa; o zaman Kürtlerin ikinci dili Türkçe, Türklerin ikinci dili ise Kürtçe olur. Üçüncü dil ise her ikisi için İngilizce olur. Bu çözüm bile tek başına yetmez çünkü bir taraftaki Kürtleri kaderlerine terk edemeyiz. Orta Doğu’da ne kadar mümkünse o kadar, yüzde yüz bir eşitlik lazımdır. Eğer olmazsa, dilimiz bir süre daha ‘uzun’ süre yaşayacaktır ama hikayenin sonu iyi olmayacaktır.

Rojava’da Kürtçe eğitimin geleceği tartışılıyor

10 yılı aşkın bir süredir Rojava’da bütün eğitim kurumlarında Kürtçe eğitim veriliyor. Ancak 29 Ocak’ta Özerk Yönetim ile geçici Şam yönetimi arasında imzalanan anlaşmadan sonra başlayan entegrasyon sürecinde Kürtçe eğitim, tartışma başlıklarından biri olmuş durumda.

Çalakiya ji bo zimanê kurdî li Qamişloyê, Foto: ANHA

Rojava Özerk Yönetim ile Şam’daki geçici yönetim arasında 29 Ocak 2026 tarihinde imzalanan anlaşmanın ardından entegrasyon süreci başladı. Bu süreç öncelikle askeri alanda, ardından eğitim ve diğer bazı alanlarda yürütülüyor. Ancak eğitim konusunda bölgeden gelen bilgilere göre, Özerk Yönetim ile Şam’daki geçici yönetim arasında sorunlar yaşanıyor.

Şam’daki geçici yönetime bağlı güçler, Mayıs ayının başında Haseke’deki adliye binasındaki Kürtçe, İngilizce ve Arapça tabelayı indirerek yerine sadece Arapça olan bir tabela astı. Ardından Haseke sakinleri bu duruma tepki göstererek Arapça tabelaları indirdi ve yerine tekrar Kürtçe olanları yerleştirdi. Bu konu birkaç gün boyunca bazı gerginliklere neden oldu.

Bu sorunun Haseke’de yaşandığı günlerde, Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, 13 Mayıs’ta Hawar Haber Ajansı’na (ANHA) yaptığı açıklamada, bu sorunun entegrasyon sürecinin durmasına neden olduğunu ve çözüm için Arapçanın bir süreliğine binada kalmasını kabul ettiklerini, ancak daha sonra Haseke’de de Rojava’nın diğer yerlerinde olduğu gibi Kürtçenin yerleştirileceğini söyledi.

Abdi, 14 Mayıs’ta ise Al-Monitor sitesine yaptığı açıklamada, eğitim konusu ve diploma krizi için Şam ile nihai bir anlaşmaya vardıklarını belirtti. Bu açıklamaya göre, Suriye devleti, Özerk Yönetim eğitimine göre eğitim görmüş öğrencilerin diplomalarını resmi olarak kabul edecek. Ayrıca, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde eğitimin Kürtçe olması şartıyla, ulusal müfredata geçiş için ortak komisyonlar kurulacak.

On yıldır Rojava’da eğitim Kürtçe

Suriye’de 2011 yılında savaşın patlak vermesi ve Rojava’da özerk bir bölgenin kurulmasının ardından burada Kürtçe eğitim başladı. O zamana kadar Suriye’de Kürtçe eğitim yoktu ve Kürtçenin kullanımı engelleniyordu.

1971’de başlayan “Araplaştırma politikaları”nın ardından yaşanan engellemelere rağmen Suriye ve Rojava’da Kürt dili için pek çok çalışma yapıldı. Modern Latin alfabesinin temeli Celadet Ali Bedirxan tarafından 1932 yılında Şam’da Hawar dergisinin ilk sayısının yayınlanmasıyla atıldı. Yine Cegerxwîn, Kamuran Bedirxan, Seydayê Tîrêj, Osman Sebrî ve daha pek çok isim burada Kürt dili için çalıştı ve eserler verdi.

2013 yılında Kürt bölgelerinde özerk bir yönetimin kurulmasıyla birlikte Kürtçe eğitim de resmi olarak başladı. O yıl Cizre Kantonu’nda ilk kez resmi olarak Kürtçe eğitim veren okullar açıldı. Kürtçenin yanı sıra Arapça ve Süryanice de resmi diller arasında kabul edildi. Ayrıca bazı yerlerde Ermenice dil eğitimi de başladı.

2014 yılında Cizre, Kobani ve Afrin kantonlarında Özerk Yönetim ilan edildikten sonra, aynı yıl yeni eğitim müfredatının hazırlıkları yapıldı. IŞİD’in Rojava’ya yönelik saldırıları nedeniyle eğitim kesintiye uğradı ancak 2015 yılında çalışmalar yeniden başladı. 2017 yılında Qamışlo’da Rojava Üniversitesi, ardından aynı yıl Kobani’de Kobani Üniversitesi açıldı. Bu yıllarda on binlerce öğrenci okula giderek Kürtçe eğitim gördü. Ancak şu anki durum nedeniyle bu kazanımların ortadan kalkması riski bulunuyor.

Evdilfetah: Kazanımlarımızı bırakmayacağı

Dilbilimci Deham Evdilfetah, Rojava’daki mevcut durumla ilgili Niha+’ya yaptığı açıklamada, “Bugünlerde ortalık karışık” diyerek “ne olacağını bilmediklerini” ifade etti.

Zimanzan Deham Evdilfetah, 2019, Qoser, Foto: Ferid Demirel

Evdilfetah, bir süredir herkesin Kürt dilini korumak için harekete geçtiğini belirtti. Verdiği bilgilere göre, Özerk Yönetim’den bir heyet bu konu için Şam’da bulunuyor ve 15 Mayıs (Kürt Dil Bayramı) için ortak bir etkinlik düzenlenmesini talep edecekler.

Deham Evdilfetah, Şam’daki yönetimin Kürtlere, Türkiye’deki gibi seçmeli Kürtçe derslerini kabul edeceklerini söylediğini aktardı: “İki saat mi, üç saat mi artık neyse. Bazen dil özgürdür diyorlar. İstediğiniz gibi vereceğiz diyorlar. Doğrudan net bir şey ortaya çıkmıyor. Nasıl olacağını bilmiyoruz.”

Evdilfetah’ın ifadesine göre, Halep’in iki Kürt mahallesi olan Şeyh Maksut ve Eşrefiye’deki gelişmelerden sonra ellerinde fazla seçenek kalmadı ve halkta bir kırılma yaşandı. Bu nedenle Şam’daki geçici yönetim somut bir şey belirtmiyor: “Onlara ne dersen ‘evet evet’ diyorlar ama bunu anayasaya koyacaklarına dair bir inanç yok. Anayasa yok. Geçici bir hükümettir. ‘Hükümet kurulana, anayasa yapılana, parlamento oluşana kadar bekleyin, o zaman size her şeyi vereceğiz’ diyorlar. Onlara da güvenilmiyor.”

“Direniyoruz”

Pek çok yerdeki Kürt dili etkinliklerinden bahseden Evdilfetah, Kürt dili için yapılacak bir etkinliğe katılmak üzere Qamışlo’ya gideceğini söyleyerek şunları ekledi: “Biz kendimiz de eylemler yapıyoruz. Direniyoruz. Seminerler veriyoruz. Dilimiz varlığımızdır. Biz dilimizi ne kadar korursak, dilimiz de bizi o kadar koruyacaktır. Örneğin Kuzeydeki parçamız çok eridi. Dil gitti. Dil geri dönerse onlar da dönecektir. Herkes diliyle vardır. Bu sloganla çalışmalarımızı yürütüyoruz. Geçtiğimiz günlerde SZK (Kürt Dili Kurumu) ve KNK (Kürdistan Ulusal Kongresi) birlikte çok iyi bir toplantı yaptı. Hepsi dil üzerinde duruyor; dil her şeyden önce gelmeli diyor herkes. Dil, kimlik ve varlıktır. Gerçekten de varlık-yokluk meselesidir. Benim görüşüme göre Özerk Yönetim’de pek çok hata yapıldı. Sonra o felaket yaşandı. Ama yine iyi şeylerin yapılmadığı anlamına da gelmiyor . Çocuklarımız evde Kürtçe okuyor. Birbirleriyle konuşuyorlar.

Haseke, Rojava, Foto: ANHA

Bunlar kutsal şeylerdi. Üzerimizde ne kadar baskı olursa olsun, dil yasaklansa bile, bu çocukların dili unutacağına inanmıyorum. 11-12 yıldır bu eğitimi alıyorlar. Ne kadar eksikleri olsa da bir temel atıldı. Hatalar varsa düzeltilir. Ama o temel atıldı. Rüyamız ve umudumuz onu korumaktır. Geçtiğimiz bu deneyim devam ediyor. Bazı eksikler vardı, şikayetler vardı, eleştiriler vardı, bazen birbirimizle kavga ediyorduk ama yine de kendimize dönüyoruz. Yapılan şeyler, eğer onlar olmasaydı elimize geçmezdi. Ama şimdi elimizde ne kaldı, bilmiyoruz. Elimize ne geçmişse onu bırakmamalıyız. Şimdi Kürtçe okuyan o çocukların her birinin evinde küçük bir kütüphane var.”

Özerk Yönetim heyeti Şam’da

Rûdaw’ın geçtiği habere göre, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed ve Demokratik Birlik Partisi (PYD) Eş Başkanı Xerîb Hiso, Kürt Dil Bayramı vesilesiyle Suriye’nin başkenti Şam’da bulunan Mîr Bedirxan, Mîr Celadet Ali Bedirxan ve Rewşen Bedirxan’ın mezarlarını ziyaret etti.

İlham Ahmed, Kürtçenin resmiyet kazanması için mücadelenin yükseltilmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi: “Dilimizi bu ülkede resmi yapmak istiyoruz. Bunu kabul etmeyen bir zihniyet ve akıl olsa da 13 Sayılı Kararname uyarınca bazı okullarda Kürtçe eğitim izni verilmiştir. Kürtçenin resmi dil olması Suriye’nin zenginleşmesine ve güçlenmesine vesile olacaktır.”

TÜİK’in listesinde olmayan Kürtçe isimler: Jan, Ciwan, Arîn

TÜİK’in Türkiye’de en çok kullanılan ve yeni doğan çocuklara en çok verilen isimlerle ilgili verileri, Türkiye’de dini-geleneksel isimlerin yerine milliyetçi isimlerin geçtiğini gösteriyor. Kanunî ve pratik engellerden dolayı Kürtçe isimler her zaman kayıt altına alınmazken, TÜİK’in veri sisteminde Kürtçe isimlerle ilgili bilgilere ulaşmak imkansız.

Kolaj: Niha+

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2025 yılı içerisinde Türkiye’de en çok kullanılan isimleri ve en çok verilen bebek isimlerine dair verileri yayınladı. Kurumun verilerine göre, Türkiye’de erkeklerde en çok Mehmet, Mustafa, Ahmet ve Ali, kadınlarda ise Fatma, Ayşe, Emine ve Hatice ismi kullanılıyor. Bu dört ismin 2018 yılından bu yana sıralamayı koruduğu görülüyor verilerde.

TÜİK’in istatistiklerine göre yeni doğanlarda da en çok tercih edilen erkek isimleri arasında Alparslan birinci sırada yer alıyor. Toplamda 7 bin 509 yeni doğan erkek bebeğe aileleri bu ismi vermeyi tercih etmiş. Göktuğ, Metehan, Yusuf ve Kerem ilk sıraları paylaşıyorlar.

Kız Bebek İsimlerinde “Görünürlük” (2025)
Alya
8.739
Defne
7.716
Gökçe
7.582
Zeynep
6.228
Kayıt Sistemindeki Fonetik Engel

Kız bebek isimlerinde Alya ve Defne gibi modern isimler zirveye yerleşirken; kültürel hafızada yer eden Rozerîn, Bêrîvan ve Zîlan gibi isimler resmi istatistiklerin “bilinmeyen” veya “dönüştürülmüş” kategorisinde kalmaya devam ediyor. Bu durum, 100 yıllık dil politikasının istatistiksel bir yansımasıdır.

Yeni doğan en çok tercih edilen kadın isimler Alya, Defne, Gökçe, Zeynep ve Asel şeklinde gidiyor.

TÜİK’in sitesinde 2018 yılına kadar olan veriler var. Her bir kategori için 30’a kadar sıralama yapılmış. Yani ilk 30 ismi görmek mümkün.

Verilerle İsimlerin Dönüşümü (2025)

Yeni Doğan Erkek Bebek Tercihleri (Sayı Bazlı)

Alparslan
7.509
Göktuğ
6.029
Miran
3.751
Mustafa
2.407
Ahmet
2.280
Geleneksel Miras

Mehmet, 1.2 milyonun üzerindeki sayısıyla Türkiye genelinde hala 1. sırada. Ancak yeni doğanlarda 11. sıraya gerilemiş durumda.

Yeni Eğilim

Miran, 2018’de ilk 30’da yokken, 2025’te Ömer ve Miraç gibi köklü isimleri geride bırakarak 6. sıraya yükseldi.

Kaynak: TÜİK 2018-2025 İsim İstatistikleri Veri Seti. Grafik, Niha+ Özel Haber birimi tarafından hazırlanmıştır.

Bu verilere dayanarak, 2018 yılından bu yana Türkiye’de erkekler açısından Ahmet, Mehmet, Mustafa gibi geleneksel-dini kökenli isimlerin yerine Alparslan, Göktuğ, Metehan gibi daha milliyetçi isimler tercih edilmeye başlandığını söylemek mümkün. Çünkü Türkiye’de en çok kullanılan isimler sıralamasında hala Mehmet, Mustafa gibi isimler ilk sıralarda yer alırken, yeni doğanlar açısından 2018 yılından bu yana bu isimlerin daha az kullanıldığını görüyoruz. Bu da bir değişim yaşandığına işaret ediyor.

Listedeki “aykırı” isim

Aslında TÜİK’in ilk 30 ismi arasında “aykırı” bir isim var. O da, Mîran. Bu isim Türkçe’ye dizi sektörü aracılığıyla girdi.

Kürtçe “Mirler”, “Beyler” anlamına gelen “Miran”, 2025 yılı listesinin 6. sırasında yer alıyor. “Miran” 2018 yılı içerisinde ilk 30 ismin arasında yer bulamazken, 2019’da 8. sıradan giriş yapmış. Bunda 2019 yılında yayınlanan Hercai dizisinin etkisi olduğu görülüyor. Dizinin başkarakterinin ismi Miran Aslanbey. Bu dizinin ardından Türkiye’de erkek isimleri arasında “Miran” hızlı bir sıçrayış yaşadı.

Miran, 2020-2023 arası ilk 30 isim içinde yükselişini devam ettirdi; 2024’te 12., 2025’te 6. sırada yer aldı.

Bu örnek, hem ismin kökeninin kimi mecralarda Farsça olduğu gibi bir bilgiye dayanması, hem popüler kültür öğesi olmuş bir ismin kabulünün daha kolay olması hem de Kürtçe alfabenin ayırt edici harfleri olan “X, Q, W” gibi harfleri içermemesini anlatan bir örnek olarak verilebilir.

Bu durum, ismin popüler kültür aracılığıyla ‘etnik politik’ bağlamından sıyrılarak farklı kökenlerden ebeveynler için de estetik bir tercih haline geldiğini gösteriyor.

“Harf” engeline takılan Kürtçe isimler

Ancak Mîran adı dışında listenin tuttuğu aynada, kör bir nokta bulunuyor. O kör noktada çocuklarına seçtikleri Kürtçe isimler bir ‘‘harf’ engeline takılan ve kimlik belgesi alabilmek için hukuk mücadelesi veren ailelerin gerçekliği var.

Anayasa’nın 66. Maddesi’nde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” deniliyor. Ancak Türkiye’de Türk etnik kökeni dışında da pek çok etnik kökene sahip insanların yaşadığı biliniyor.

Ayrıca, Türkiye’deki kanunî ve pratik engellerden dolayı, etnik ve dilsel kökene dair resmi bir kayıt tutulmadığı için bu konuda elde somut bir veri bulunmamakla birlikte günlük pratikler, Kürt anne ve babaların da yeni doğan çocuklarına Kürtçe isimler verdiğini gösteriyor. Özellikle son yıllarda bu durum çok daha gözle görülmeye başlandı.

İşte, sokakta, kafede, üniversitelerde, herhangi bir kurum ve kuruluşta Bêrîvan, Zîlan, Baran, Sosin, Rojbîn, Rojhat gibi isimler daha fazla duyuluyor. Buna rağmen resmi istatistikler, bu isimlerden bahsetmiyor. TÜİK’in verilerinde en çok kullanılan ve verilen listesinde ilk 30 isim olduğu için 30. sıradan sonraki isimlerle ilgili elde bir bilgi bulunmuyor. O yüzden objektif bir değerlendirme yapmak zor elbette. Kimi günlük pratikler ve engeller, Kürtçe isimlerin ilk 30’da yer almama nedenlerine dair kimi ihtimalleri gündeme getiriyor.

Acaba bu adlar sayı itibariyle daha az olduğu için mi TÜİK’in en çok kullanılan ve verilen isimlerle ilgili verilerine dahil olmuyor yoksa 1353 Sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun‘nda zaman içerisinde kimi değişiklikler yapılmasına rağmen nüfus müdürlüklerinin bu tür isimleri kimliğe yazmayı engelledikleri için mi görünmüyor?

İki isimli hayatlar

Bir süredir basına bu konuda haber yansımamış olsa da, bundan bir kaç yıl öncesine kadar çocuklarına Kürtçe isimler veren ailelerin pek çok zorluk yaşadıklarına dair haberler yayınlanıyordu.

Bundan yıllar önce nüfus müdürlüğüne giden ve çocuğuna “Rojhat” ismini koymak isteyen bir babanın hikayesini bu haberle ilgili araştırma yaparken öğreniyoruz. Nüfus müdürlüğündeki yetkili, “Rojhat” ismi için “Bu isim olmaz, başka bir isim olması gerekiyor” diyor ve kendi ismini çocuğun ismi olarak babaya kabul ettirerek kimliğe yazdırıyor.

“Jan” “Can” olsun?

2022 yılında yaşanan bir olayda bir çiftin yaşadığı olay, TÜİK’in verilerindeki “gri alanlara” dair kimi ipuçları veriyor. Güvenlik kaygıları nedeniyle ailenin ismi ve soyismi kullanamıyoruz.

Aile yeni doğan çocuklarına Jan Arvîn ismini vermek istiyor. Yaşadıkları şehrin nüfus müdürlüğüne gidiyorlar. Nüfus müdürlüğündeki yetkili, “Jan hangi dilde?” diye soruyor. Aile “hem Kürtçe hem de Çerkezce” diyor. Yetkili, “Yok, olmaz, Kürtçe kabul edemiyoruz” diye cevap veriyor. Ancak Türkçe bir isim olursa kabul edebileceğini belirtiyor. Aile Jan isminde ısrar ediyor ve daha geçen hafta ünlü birinin Kürtçe bir isim kullandığını belirtiyor. Yetkili, “Onlar sanatçılar, elleri uzundur, onlar yaparlar” diye cevap veriyor. Sonra da başka bir örnek veriyor. Diyor ki “Mesela geçen hafta bir kişi daha geldi. İsmi Ciwan. Biz Civan yazarak sorunu hallettik. Gelin sizin J harfini değiştirip Can yapalım.” Sonra da devam ediyor: “Bakın, bu çocuk bu isimden kaynaklı ileride okulda, arkadaşları arasında, başka yerlerde çok problemler yaşayacak. Bu sefer çocuk mahkeme mahkeme dolaşıp ismini değiştirmek için uğraşacak.”

Aile ısrarcı olunca bir üst yetkiliye gönderilirler. Orada da aynı şekilde karşılanırlar. En son bütün sorumluluğu üzerlerine aldıklarına dair bir belge imzalatarak Jan ismini kabul eder nüfus müdürlüğündeki yetkililer.

İsmi gerçekte Rojbîn olan ancak kimlikte Zeynep olarak kaydedilmiş, Rozerîn olan ancak kimlikte Ayşe olarak kaydedilmiş insanlar var.

Evde Rozerîn, Botan, Rojbîn olup dışarıda, devlet dairelerinde, okulda Zeynep, Ayşe, Ahmet olan insanlar bulunuyor.

Gerçek ismi Rojbîn olan ama kimlikte Ayşe yazılı olan kadın, maddi durumu kötü olmasına rağmen kredi çekerek ismini mahkeme aracılığıyla değiştirmek istedi. Mahkeme henüz devam ederken kadın hayatını kaybetti ve Ayşe ismiyle gömüldü.

Bu ve bunun gibi örnekler, kimi ailelerin istemelerine rağmen, çocuklarına Kürtçe isim koyma kararlarını etkiliyor. Çünkü işin ucunda uzun sürecek ve belki de sonuçsuz kalacak mahkeme süreçleri var.

Kanunlara yaslanan yasaklar kronolojisi

Jan Arvîn’in ailesinin yaşadığı ‘belge imzalatarak isim alma’ süreci, aslında Türkiye’nin son 100 yıllık dil ve kimlik politikalarının günümüze sarkan bir yansıması gibi. İşte yasaklar, genelgeler ve ‘alfabe’ engelleriyle dolu o kronoloji:

Kürtçe’nin 100 Yıllık İsim Sancısı
1925 Takrir-i Sükûn ve Şark Islahat Planı

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Türkçe dışındaki dillerin kullanımı yasaklandı. Şark Islahat Planı (Madde 41) ile çarşıda ve dairelerde Türkçe dışında dil kullananlara ceza verildi.

1928 1353 Sayılı Türk Harflerinin Tatbiki Kanunu

Latin alfabesine geçiş kanunu, Kürtçe isimlerin (özellikle q, w, x harfleri nedeniyle) nüfusa kaydının engellenmesinde temel gerekçe yapıldı.

1980 – 1991 2932 Sayılı Kanun: Mutlak Yasak

12 Eylül sonrası Kürtçe kullanımı tamamen yasaklandı. 1991’de kaldırılsa da pratikteki yasak ve engeller devam etti.

2002 – 2003 AB Uyum ve “Şartlı” İsim Hakkı

İçişleri Bakanlığı genelgesi ile isim yasağı “Türk alfabesine uygunluk” şartıyla kaldırıldı.

Nüfus müdürlükleri bu dönemde “genel ahlak” gibi gerekçelerle Kürtçe isimleri reddetmeyi sürdürdü.
2006 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu

Yeni kanunla çocuklara isim verme hakkı güvenceye alındı; ancak bürokratik engeller ve “harf yasağı” baki kaldı.

Günümüz Alfabe Duvarı ve Yargı Süreçleri

“Awin, Bawer, Xunaw” gibi isimler, alfabede olmayan harfler nedeniyle hala bürokratik engellere ve davalara konu oluyor.

Anayasal Engeller

Madde 3: “Türkiye Devleti’nin dili Türkçedir.” (Resmi tanınma engeli)

Madde 42: “Türkçeden başka hiçbir dil, ana dil olarak okutulamaz ve öğretilemez.” (Eğitim engeli)

*İnfografiler yapay zeka aracı Gemini tarafından oluşturuldu. Kimi isimler bireylerin talepleri ve güvenlik gerekçesiyle değiştirildi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.