Trans Onur Haftası: “Özgürce var olduğumuz bir yürüyüş tahayyül ediyoruz”

Bu sene 12’ncisi düzenlenecek olan İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren, Trans+’ları sınıflandıran ve “makul” olmaya zorlayan tüm tahakküm biçimlerini reddettiklerini belirtiyor: “Biz Trans+’lar, sadece kendimiz için değil, Filistin, Kürdistan ve Türkiye halkları için de eşitliği, barışı ve özgürlüğü tahayyül ediyoruz.”

2025’te düzenlenen 11. Trans Onur Yürüyüşü. Fotoğraf: Ateş Alpar

İstanbul Trans Onur Haftası (Trans Pride) Komitesi, bu sene 15 ile 21 Haziran arasında 12. Trans Onur Haftası’nı ve 12. Trans Onur Yürüyüşü’nü düzenleyecek. Hafta Komitesi, bu sene etkinlik ve yürüyüşlerde “Trans Tahayyül” temasını işleyeceğini duyurdu. Geçen sene “Başkaldırı” temasıyla yürüyüş gerçekleştiren komite, bu sene transların geleceği hayal etme gücüne odaklanıyor.

İlk kez 2010’da, İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’ndan 1 hafta önce Trans Onur Haftası, bu haftanın son günü ise Trans Onur Yürüyüşü düzenlenmeye başlamıştı. Senelerdir resmi yasaklamalar ve polis müdahaleleri ile geçen Trans Onur Haftalarını her sene özgün temalarıyla örgütlemeye devam eden Translar, bu Onur Ayı’nda da engelleri “Trans Tahayyül” perspektifiyle aşmayı hedefliyor.

Beren: “Trans tahayyül sınır tanımayan bir mücadele ifade ediyor”

Trans Onur Haftası’nın temasına ve yaklaşımına ilişkin Niha+‘ya görüş belirten İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren, bu seneki “Trans Tahayyül” temasının birkaç katmanda anlam kazandığını ifade etti.

İstanbul Trans Onur Haftası gönüllüsü Beren


Beren’e göre trans tahayyül, sisteme karşı tahayyül, ikiliğin reddi ve somut bir gelecek tahayyülü demek:

“Patriyarkal kapitalizmin, devlet ve aile şiddetinin, ırkçı cinsiyet-emek tahakkümlerinin çizdiği sınırları kabul etmeden bir hayal kurma pratiği. Buradaki tahayyül, doğrudan bir reddetme ve yeniden kurma aracı bizim için. Kaybettiklerimizin, yaşayamadıklarımızın, katledilerek yaşamdan koparılanlarımızın yasını tutarken bile tahayyülden vazgeçmemek.”

Beren, İstanbul Trans Onur Haftası olarak hiçbir şeyin ikili olmadığını söylerken yalnızca cinsiyeti değil, Trans+’ları sınıflandıran, hizaya sokmaya ve ‘makul’ olmaya zorlayan tüm tahakküm biçimlerini hedef aldıklarını belirtti. Bu sebeple tahayyül etmenin bir “temsiliyet” durumu olmadığını ifade eden Beren, “doğrudan iktidarın kurduğu dünyayı geçersiz kılan, disipline edilemeyen, ahlaka sıkıştırılamayan, sınır tanımayan bir mücadele” olduğunu söyledi:

“Katliam yasalarıyla, yasaklarla, bombalarla, işgallerle, abluka ve nefretle kuşatılmış bir dünyada biz Trans+’lar, sadece kendimiz için değil; Filistin, Kürdistan ve Türkiye halkları için de eşitliği, barışı ve özgürlüğü tahayyül ediyoruz.”

“Aile bir denetim mekanizması”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından gündeme getirilen “Aile ve Nüfus 10 Yılı” uygulamalarına dair konuşan Beren, “aile” adı altında kutsanan olgunun, patriyarkanın, heteroseksizmin ve emek sömürüsünün birlikte çalıştığı bir denetim mekanizması olduğunu vurguladı:

“Bu mekanizma, kimlerin ‘makbul’, kimlerin ‘silinebilir’ olduğuna karar verirken biz Trans+’ları sistematik olarak doğrudan hedefe koyuyor. Sağlığa erişimimizin kısıtlanması, hormonlarımıza ulaşımımızın fiilen engellenmesi, cinsiyet uyum süreçlerimizin mahkeme ve kurul denetimine bağlanması; bunların hepsi aslında bedenlerimizi devletin, tıbbın ve ailenin birlikte bir “ortaklık” kontrolüne açma girişimlerine dönüşüyor.”

Medyada ve kamusal alanlarda üretilen “aile yapısını bozma” söylemlerini eleştiren Beren, Trans+’ların varoluşunu bir tehdit unsuru olarak üreterek bu durumun hem toplumsal nefreti örgütlediğini hem de uygulanan şiddeti meşrulaştırdığını belirtti. “Bütün bu söylemlerin Trans+’ların gündelik hayatında karşılığı var” diyen Beren, şu ifadeleri kullandı:

“Bunların gündelik hayatımızdaki karşılığı: evden atılmak, iş bulamamak, sağlığa erişimimizin kısıtlanması, sokakta ve her yerde hedef gösterilmek ve sürekli şiddet maruz kalmak ve şiddet tehdidi altında yaşamak. Yani bütün bunlar sadece sözde kalmıyor, doğrudan hayatlarımıza saldırı olarak geri dönüyor. Dolayısıyla bu saldırılar, hedef göstermeler ve şiddet biçimleri yalnızca Trans+’lara yönelik değil; aynı zamanda tüm yaşamı hiyerarşi, heteronormativite ve mülkiyet üzerinden kuran iktidar ilişkilerinin doğrudan sonucudur.”

Beren, hak ihlallerinin süreklileştiği ve şiddetin örgütlendiği bir sistemde Trans+’lar için güvenli alanların dışarıdan verilen bir hak olmadığını, bu alanların kolektif dayanışma ile anlık olarak üretilen bir koruma biçimi olduğunu söyledi:

“Bizim için güvenlik sürekli yeniden kurulması gereken bir direniş kapasitesine, kırılgan ama yaşamakta ısrarcı ve başkaldıran bir örgütlenme biçimine dönüşüyor.”

Fotoğraf: 10. İstanbul Trans Onur Haftası

“Bu mücadele baskı ve şiddete maruz kalan herkes için”

Beren, Trans Onur Haftası’nda uygulanan ve yöneltilen şiddetin sadece Trans+’ların meselesi olmadığını söyledi. Bu durumun patriyarkal kapitalizmin, devlet şiddetinin, emek sömürüsünün ve heteronormatif aile rejiminin birlikte ürettiği bir şiddetin ve iktidar ağının sonucu olduğunu söyleyen Beren, şöyle konuştu:

“Bu mücadeleyi tek başımıza yürüteceğimiz tecrit edilmiş bir ‘kimlik siyaseti’ olarak değil de doğrudan bu şiddetin, baskının tamamına karşı dayanışılması ve desteklenmesi gereken ortak bir mücadele olarak görmeliyiz. Bu noktada feminist hareketlere, emek örgütlerine, göçmen dayanışma ağlarına, hayvan hakları örgütlerine ve tüm toplumsal harekete çağrımızı yineliyorum: Bu mücadele sadece kendimiz için değil, baskı ve şiddet biçimlerine maruz kalan herkes için.”

“Özgürce var olduğumuz bir yürüyüş tahayyül ediyoruz”

Bu seneki Trans Onur Haftası etkinliklerini ve yürüyüşünü olabildiğince fazla kişiye ulaşacak şekilde kurmaya çalıştıklarını ifade eden Beren, öte yandan devlet şiddetinin sürekliliğini göz ardı etmeden yürüyüş ve etkinlikleri yürüteceklerini belirtti:

“2015’teki ilk saldırıdan ve özellikle 2022’de tüm hafta etkinliklerinin yasaklanmasından sonra, güvenlik meselesini dışsal bir konu değil olarak değil de örgütlenmenin doğrudan bir parçası olarak ele alıyoruz. Aynı zamanda etkinliğimize katılan kişilerin güvenliğini birlikte üreten bir dayanışma anlayışıyla ilerliyoruz. Katledilmediğimiz, özgürce var olduğumuz, trans çocukların yok sayılmadığı, örgütlü nefrete karşı birbirimizi gülüşlerimizden bulduğumuz, götümüzün başımızın ayrı oynadığı, mahallelerimize, parklarımıza, meydanlarımıza, sürekli geçtiğimiz sokaklara yayıldığımız bir yürüyüş tahayyül ediyoruz.”

2025’te düzenlenen 11. Trans Onur Yürüyüşü. Fotoğraf: Ateş Alpar

  • İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası ise bu sene “AÇIK S’AÇIK” temasıyla 22-28 Haziran’da düzenlenecek.

Geçen sene Trans Onur Haftası’nda ne olmuştu?

İstanbul Trans Onur Haftası Komitesi, geçen sene (2025) 16-22 Haziran’da 11’incisini gerçekleştirdiği Trans Onur Haftası’nın temasını “Serhildan” olarak duyurmuştu.

İstanbul’un Acıbadem semtinde 22 Haziran 2025’te gerçekleştirilen 11. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü sırasında İstanbul Barosu’nun verdiği bilgiye göre 46 kişi gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan kişilerin 39’una “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” iddiasıyla dava açılmıştı.

Açılan davanın ilk duruşması 10 Mart’ta ve 12 Mart’ta İstanbul Anadolu Adliyesi’nde görüldü. Trans Onur Haftası, savunması alınan herkesin adli kontrollerinin kaldırıldığını duyurdu. Bir sonraki duruşma ise 9 Ekim’e ertelendi.

Trans haklarının ve kimliklerinin görünür kılınması için çeşitli etkinlik veya anmaların düzenlendiği bazı günler:

  • 31 Mart Uluslararası Trans Görünürlük Günü, Transların toplumdaki varlığını görünür kılmak ve ayrımcılığa dikkat çekmek amacıyla düzenlenen bir gündür.
  • Trans Onur Haftası, translara yönelik ayrımcılık, şiddet ve nefret suçlarına karşı trans haklarının dile getirilip trans kimliklerin kutlandığı bir haftadır. Bu hafta, Haziran ayının son haftasında düzenlenen LGBTİ+ Onur Haftası’ndan bir hafta önce kutlanır.
  • Trans Onur Yürüyüşü, Trans Onur Haftası’nın son gününde transların taleplerini yürüyerek dile getirdiği günde yapılır.
  • Trans Farkındalık Haftası, her sene 13-19 Kasım tarihlerinde transların karşılaştığı zorluklara dair toplumsal anlayışı ve farkındalığı arttırmayı hedefliyor.
  • 20 Kasım Nefret Suçuna Maruz Kalan Transları Anma Günü (Transgender Day of Remembrance, TDoR), transların uğradığı şiddet ve nefret suçlarına karşı farkındalık yaratmayı ve kaybedilen transları anmayı amaçlıyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde son 3 günde ne oldu?

22 Mayıs’ta yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılmasının ardından kapatılma kararını öğrenciler, akademisyenler ve personeller 3 gün boyunca protesto etti. 24 Mayıs gecesi ise kapatılma kararının yine Cumhurbaşkanı kararı ile kaldırıldığı açıklandı.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü. Fotoğraf: Sosin Aslan

22 Mayıs gecesi Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kararıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin öğrencilere, akademisyenlere ve personellere herhangi bir bilgilendirme yapılmaksızın kapatılmasının ardından üniversite kampüsü içinde protestolar başlamıştı. Üniversitenin kapatılmasından üç gün sonra tekrar bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla üniversitenin açıldığı açıklandı. Bu üç günde neler yaşandı?

Birinci gün (22 Mayıs)

22 Mayıs’ta gece saatlerinde Resmi Gazete’de İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararı yayımlandı. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11. maddesi gereğince verilen bu karar, vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumlarının eğitim ve öğretim düzeylerindeki yetersizliklerin Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından tespit edilmesi ve uyarılara rağmen düzeltilmemesi halinde, bu kurumların faaliyetlerinin YÖK tarafından durdurulmasını düzenlemesini öngörüyor.

YÖK ve üniversite yönetimi sabahın erken saatlerinde mağduriyet yaşanmayacağına dair açıklama yaptı. Bilgi Üniversitesi Öğrenci Dayanışması, açıklamadan kısa bir süre sonra çalışanların yemek kartları ve özel sağlık sigortaları iptal edildiğini belirtti.

Öğrenciler, akademisyenler ve personeller, kararı protesto etmek amacıyla aynı gün saat 14.00’te Santral Kampüsü’nde bir araya geldi. Girişler çevik kuvvet tarafından barikatlarla çevrildi, üniversitedeki tarihi kapıya kilit vuruldu. Öğrencileri kampüse alan güvenlik birimleri, mezunları ilk başta kampüse sokmadı. Daha sonra mezunlar ve sendika üyelerinin yürüttüğü müzakerelerle birçok kişi kampüse girebildi. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, Eğitim-SEN gibi birçok sendika kampüste bulunuyordu.

Rektörlüğe yürünerek bina önünde basın açıklamaları yapıldı, ardından kampüsteki çimlerde süresiz oturma eylemi başlatıldı. Konuşmaların ve sloganların ardından İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü de enstrümanlarla oturma eyleminin yapıldığı alana geldi.

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Öğrenciler akşama doğru forum düzenledi. Forumun ardından kampüsteki herkes geceyi üniversite içinde geçirdi. Rektörlükle yapılan görüşmeler sonucunda kalacak öğrenciler için barınma sağlanması, etkinlik çadırı açılması, yemek/su giriş çıkışına izin verilmesi, içerideki öğrencilerin dışarı çıkartılmaması ve bayramdan sonra örgün eğitime devam edilmesi yönünde kararlar alındı.

İkinci gün (23 Mayıs)

Saat 14.00’te herkes kampüste buluştu. Bu sefer mezun ve sendika üyelerinin girişine izin verilmedi. Özel güvenlik birimi tarafından sendikalı bir akademisyenin ayağı kapıya sıkıştırıldı. Yürütülen müzakereler sonucu içeri girildi.

Öğrenciler üç gün içinde üniversitenin kamulaştırılıp faaliyete geçmesi amacıyla basın açıklaması düzenledi. “Bilgi bizimdir, bizim kalacak”, “Bilgi burada hocasının yanında”, “Yaşasın öğrenci dayanışması” gibi sloganlar atıldı. Rektörlük binası önüne yürüyüş yapıldı ve bina önünde oturma eylemi ve forum gerçekleştirildi. Forum esnasında konuşan bazı akademisyenler ve Rektör Ege Yazgan Bilgi Üniversitesi bünyesindeki herkesin hakkının korunacağına dair söz verdi.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü akademisyen ve öğrencileri konser verdi. Öğrenciler geceyi tekrar okulda geçirdi.

Gece saatlerine doğru okul otoparkındaki çevik kuvvet ve gözaltı araçlarının sayısı önemli oranda arttı. Saat gece 12 itibarıyla Rektör Ege Yazgan tarafından kampüsün fiilen kapatılacağı bildirildi. Öğrenci, akademisyen ve mezunların girişleri yasaklanırken dışarıdan gıda ve su erzakı sokulmayacağı belirtilerek kararlar fiilen uygulanmaya başlandı.

Üçüncü gün (24 Mayıs)

Polisler ve özel güvenlik biriminin öğrencilerin ve personellerin dışarıdan içeriye girmelerine izin verilmedi.

Dışarıda olan kişiler içerideki öğrencilere teller üzerinden gıda ve atıştırmalık fırlattı.

Kampüs içindeki öğrenciler işkence ile dışarı çıkartıldı. Polis öğrencilere karşı fiziksel şiddet ve biber gazı kullandı. Yaralanan birçok öğrenci, haber takibi yapan muhabirler aracılığıyla işkence beyanlarını duyurdu. Bazı öğrencilerin yüzünün, kollarının ve bacaklarının kanadığı kaydedildi.

Öğrencilere yönelik polis müdahalesinin ardından saat 17.00 civarında öğrenciler ve personeller, “Bilgi için kornaya bas” adlı pankart ile caddeden geçen arabalara seslendiler. Herkes kampüsün dışına zorla çıkarıldıktan sonra okulun önünde oturma eylemine devam edildi.

Gece saatlerinde Resmi Gazete’de yayımlanan bilgiye göre Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararı Cumhurbaşkanı kararı ile geri çekildi.

YÖK Başkanı Erol Özvar bu sabah (25 Mayıs) konuya ilişkin sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “İlk karar, yürürlükteki mevzuat çerçevesinde yerine getirilmesi gereken zorunlu bir hukuki işlemdi. Ancak sonrasında sunulan raporlar ve güncel durum değerlendirmeleri doğrultusunda Sayın Cumhurbaşkanımız, her zaman olduğu gibi öğrencilerimizin, ailelerimizin ve üniversite çalışanlarımızın beklentilerini hassasiyetle gözetmiştir.” dedi.

Türkiye’de 7 kitap için toplatma kararı verildi

Dêrsim’de bir mahkemenin “Materyalist Felsefe” adlı kitap dahil 7 kitap hakkında yasak kararı alması, akla Türkiye tarihinde yasaklanan, toplatılan ve imha edilen kitapları getirdi.

Dêrsim’de Tunceli Sulh Ceza Hakimliği aralarında “Materyalist Felsefe” ve 1992 basımı “Kahramanlık Kılamları” kitaplarının da olduğu 7 kitap hakkında toplatma, satış ve yasaklama kararı verdi.

Hakimlik Tunceli Cumhuriyet Savcılığının talebi doğrultusunda verdiği kararda “MLKP fikir ve ideolojisi doğrultusunda yayın yaptığı iddiasıyla” kitapların toplatılmasını istedi. Hakimlik kararında Muzaffer Oruçoğlu’nun “Kahramanlık Kılamları”, Arif Çelebi’nin “Komünizmin Şafağı, Nazlı Gürbüz Top’un “Cüretin Kılavuzu”, Mukaddes Erdoğdu Çelik’in “Bizim Çakır, Bir İhtilalcinin Yaşamı”, Kutsiye Bozoklar’ın “Yaşama Dair”, İbrahim Okçuoğlu’nun “Materyalist Felsefe”, Serkan Günebakan’ın “Kavganın Işıklı Yamaçlarında” kitaplarının basım, dağıtım ve satışı yasaklandı. Hakimlik bu kitapların tüm nüshalarına el konulmasına, toplatılmasına da hükmetti.

TMK’ya dayandırıldı

Sulh Ceza Hakimliği kararında “Kitapların içeriklerinde “terör örgütü” propagandası niteliğinde söylem ve açıklamalara yer verildiği değerlendirildiğinden ilgili kanunlar çerçevesinde 3713 sayılı terörle Mücadele Kanunun 7/2 ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 25/2 maddesine göre basım, dağıtım, satış yasağı ve tüm nüshalarına el konulması (toplatılması) yönünde karar verilmiştir” denildi.

Kararla ilgili olarak Ceylan Yayınları sosyal medya hesabından bir açıklama yayınlayarak “Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi, 4’ü yayınevimize ait toplam 7 kitap hakkında toplatma kararı verdi. Bu, düşünce özgürlüğüne toplu infazdır! Ancak… Devrimci mücadelede bir nirengi noktası olan yayıncılık faaliyetini felç edemezler yasaklamalarla. Mücadelemizi sürdüreceğiz!” dedi.

Cumhuriyet tarihi boyunca kitap yasaklandı

Dêrsim’de hakimliğin “Materyalist Felsefe” adlı kitap dahil 7 kitap hakkında yasak kararı alması, akla Türkiye’nin yakın dönem tarihinde yasaklanan, toplatılan ve imha edilen kitapları getirdi.

Resmi arşivlere ve basında yer alan haberlere bakıldığında, sansürün 1952’den 2012’ye uzanan geniş zaman diliminde tam 22 bin 601 gazete, dergi ve kitap polis yahut savcılık zoruyla raflardan indirildi.

Yasaklanan, toplatılan hatta imha edilen kitaplar arasında Charles Darwin’in “Türlerin Kökeni” de George Orwell’in 1984’ü de var. Georges Politzer’in “Felsefe’nin Başlangıç İlkeleri” de Sabahattin Ali’nin ‘Sırça Köşkü” de. Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Aziz Nesin, Nazım Hikmet, Sait Faik Abasıyanık, Musa Anter, Kemal Badıllı, Che Guevara, Seyid Kutup ve daha pek çok yazar bu listede yer aldı.

Hatta Mustafa Kemal. Atatürk’ün 1914’te Sofya’da yazdığı kitap, yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar’la birlikte 1918’de Mondros Mütarekesi dönemi başlarında İstanbul’da bir süre çıkardıkları Minber Gazetesi’nin matbaasında bin nüsha olarak basıldı. 7,5 kuruş fiyat konan kitabın birkaç nüshasını tanıdıklarına hediye etmek için yanına alan Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçtikten sonra kitabın kalan nüshaları Damat Ferit Paşa tarafından toplatılarak imha edildi. 1956 yılında Hasan Ali Yücel öncülüğünde İş Bankası Kültür Yayınları’nın ilk kitabı olarak yeniden yayımlandı.

Ancak Mustafa Kemal ve sonrasında gelecek olan İsmet İnönü dönemlerinde de çeşitli kitaplar yasaklandı. Franz Ferfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün, Kâzım Karabekir’in İstiklal Harbimiz, Sait Faik’in Medarı Maişet Motoru, Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk, Rıfat Ilgaz’ın Sınıf ve John Steinbeck’in Bitmeyen Kavga kitapları bu listelerde yer alıyor.

Çok partili dönemde de devam etti

Çok partili döneme geçişin ardından da kitap yasaklamaları devam etti. Birçok dünya klasiği bu dönemde listeye girdi.

Celal Bayar döneminde Dostoyevski’nin Bir Yazarın Günlüğü, Ilias Venezis’in Numero 31328’i, Metin Eloğlu’nun Düdüklü Tencere’si, Melih Cevdet Anday’ın Yan Yana ve Fethi Naci’nin İnsan Tükenmez kitapları örnek gösterilebilir.

Cemal Gürsel döneminde ise Babeuf, Musa Anter, Kemal Badıllı, Minorksky, Said Kurdî ve Ali Faik Cihan, Cevdet Sunay döneminde Marx ve Engels, Emin Türk Eliçin, Che Guevara, L. Lockwodd, Rıza Nur, Ehmedê Xanî, Mao, Seyit Kutup ve Nikos Kazancakis’in adları vardı.

Cevdet Sunay’ın ardından göreve gelen Fahri Korutürk döneminde de sol sosyalist ve Kürt sorunu eksenli kitaplarla ilgili toplatma kararları olduğu görülüyor. İsmail Beşikçi’nin Kürtlerle ilgili bütün kitapları, Mahir Çayan, Mehmet Kemal, Hikmet Kıvılcımlı, Harun Karadeniz, İbrahim Kaypakkaya, Dr. Nuri Dersimi gibi yazarların ve düşünürlerin kitapları hakkında toplatma, yasaklama ve imha kararları alındı.

12 Eylül: Kitapların SEKA yolculuğu

Yayıncılık dünyasının en ağır travması tartışmasız 12 Eylül 1980 askeri darbesi. 50 civarında yayınevinin kapısına mühür vurulması, milyonlarca kitabın SEKA’da hamur edilmesi o dönemin sıradan manzaralarıydı. Akademisyen Deniz Güner’in 1980-1987 arası Bakanlar Kurulu kararlarını mercek altına aldığı araştırması, cuntanın bu konudaki karnesini detaylandırıyor. O yedi yıllık kesitte yasaklanan 379 yayının yüzde 56’sı Marksist-Leninist fikriyatı temsil ettikleri iddiasıyla toplatıldı. Darbe sonrası yasaklanan ilk kitaplardan biri Georges Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri oldu. Liste elbette bununla sınırlı kalmadı. Ermeni meselesine, Kürt kimliğine veya laiklik eleştirilerine değinen satırlar da bu furyadan nasibini aldı.

Cuntanın yasak listesi sadece siyasi manifestolarla sınırlı kalmadı. Özgürlüğü, dogmaları sorgulamayı anlatan Samed Behrengi’nin dünyaca ünlü çocuk masalı Küçük Kara Balık dahi 12 Eylül karanlığında toplatılan kitaplar arasındaydı. Keza Nihat Behram’ın Darağacında Üç Fidan belgeseli ve Can Yücel’in Rengahenk şiir kitabı da cuntanın hışmına uğrayan eserlerdendi.

Bu dönemde yasaklanan kitaplar arasında Çizgilerle Nâzım Hikmet- Müjdat Gezen/Savaş Dinçel, Kökten Ankaralı-Talip Apaydın, Eski Sol Üstüne-Mete Tunçay, Benden Selam Söyle Anadolu’ya-Dido Sotiriyu, Seçme Şiirler-Bertolt Brecht, Yengeç Dönencesi-Henry Miller, Asılacak Kadın-Pınar Kür, Rengahenk-Can Yücel, Burgu-Füsun Erbulak yer alıyor. Sonrasında ise İsmail Beşikçi’nin Belge ve Yurt Yayınları’ndan çıkan Kürt sorununa dair kitapları, İnsight Gluide Turkey-Sevan Nişanyan, Dersim Tertelesi-Haydar Işık, Siyabend û Xecê-Hüseyin Erdem, Biri Yitik İki Ülke-Soysal Ekinci, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Savaşları-Lenin, Yeni Dünya Düzeni ve Kürt Sorunu-Haluk Gerger, 12 Eylül İdamları-Hayri Argavi, Ermeni Tabusu-Yves Temon, Pontos Kültürü-Ömer Asan, Mehmed’in Kitabı- Nadire Mater, Bozkurt/Atatürk’ün Yaşamı), M. C. Armstrong listeye dahil olan diğer kitaplar oldu.

5 yılda 284 kitap yasaklandı

Türkiye’de 2000’in başından 26 Mayıs 2005’e kadar geçen sürede hakkında toplatma kararı verilen yasak kitapların sayısı 284 olarak belirlendi. Bu kitaplardan 47’sinin yasağının kalktığı, 237’sinin yasağının sürdüğü belirtildi. Yasaklı kitaplar arasında Abdullah Öcalan’ın 15 kitabının de yer aldığı, ancak bu kitaplardan “Partileşme Sorunları ve Görevlerimiz” adındaki 2003 basımı kitabın üzerindeki yasağın kaldırıldığı belirlendi. Yasakların büyük bölümü Ankara, İstanbul ve İzmir’deki çeşitli mahkemelerce konuldu. Yasak kapsamına bazı mizah dergileri ve cinsel içerikli kitapların yanı sıra ‘bölücü’, ‘dinci’ ve ‘yıkıcı’ yayınların girdiği ifade edildi:

Hüseyin Baybaşin’in “Bir Kürt işadamı H.Baybaşin”, İmam Humeyni’nin “İslamda Devlet“, Fethullah Gülen’in “Fasıldan Fasıla” adlı kitapları, Emine Şenlikoğlu”nun üç kitabı, Kemal Burkay’ın “PKK ne diyor, biz ne diyoruz”, Mahir Kaynak’ın “Yel üfürdü, sel götürdü”, mizahçı Murat Kürüz’ün “Kadın Erkek Faaliyet Raporu”, Ankara Çetesinin Vatan Kurtarma Operasyonları (Salman Yüksel), Hizb-ut Tahrir ve Hilafet (Süha Taci Faruki), İslamda yönetim nizamı (Takiyuddin Enneblani), Kıvrak Zeka (Takiyuddin Enneblani), İslama davet (Ahmet El-Mahmut), Gerçeğin dili ve eylemi (Abdullah Öcalan), PKK Olağanüstü 7. Kongresi’ne sunulan politik rapor (Abdullah Öcalan), Tarih günümüzde gizli ve biz tarihin başlangıcında gizliyiz (Abdullah Öcalan), Ben kimin kurbanıyım (Emine Şenlikoğlu), Burası Cezaevi (Emine Şenlikoğlu), Barışa Doğru Roma Konuşmaları (Abdullah Öcalan), Biz bu ülkenin nesi oluyoruz (Emine Şenlikoğlu), Lombak (Fatih Solmaz-Bahadır Baruter), Elma (Enis Batur), Özgürlük için Kürt yazıları (Vedat Türkali), Porno (Çev: Kıvanç Güney), PKK’nin yeniden inşası, sorunlar ve görevlerimiz (Mustafa Karasu-A.Haydar Tutan), Seks isyanları, toplumsal cinsiyet, başkaldırı ve Rock’n Roll (Mehmet Küçük), Bütün yazılar Mahir Çayan (Boran yayınları), Düş ve yaşam (Yılmaz Odabaşı), Geçmişten günümüze Kürt kadını (Mehmet Bayrak), Kürt müziği dansları ve şarkıları (Mehmet Bayrak), Sürgün ve Kürtler (Cem Doğan), Pontus Kültürü (Ömer Asan), Yatak Odasında Felsefe (Kerim Sadi), Travesti Pinokyo (Sibel Torunoğlu), Sevimli Çocuk Lo Bıra (Cihan Aydın), İslamın Hareket Metodu 2 (Abdurrahman El Muhacir), Kasırga Taburu (Mehmet Sebatlı).

Aynı dönemde yasağı kaldırılan eserlerden bazıları da şöyle: Kim bu Fethullah Gülen (Faik Bulut), PKK Tarihi idelojisi ve yönetimi (Nihat Ali Özcan), Kemik Olgun ve Yetişkinlere Bir Roman (Bedri Baykam), Korku Tapınağı (Celal Başlangıç), Pazar Sevişgenleri (Metin Üstündağ), Evlilik Rehberi (Mustafa Gazel), Paradigmanın İflası (Fikret Başkaya), İlahi Rahmet Pırıltıları (Halis Kestane).

Yasak kararları kalksa da yasak devam ediyor

2011 yılında Anadolu Ajansı’nın yayınladığı bir habere göre, Kayıtların tutulmaya başlandığı 1952 yılından beri, adli ve idari birimlerce hakkında toplatma, yasaklama, dağıtım ve satışın engellenmesi kararı alınan yaklaşık 22 bin 600 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasak kalktı.

Yasaklı yayınları tekrar inceleyen mahkemelerle yasak kararı alan aralarında valiliklerin de bulunduğu idari birimler, hakkında yasak bulunan yaklaşık 23 bin yayından 402’si hakkındaki toplatma yasaklama ve satışının engellenmesi kararının devamına hükmetti. 22 bin 600 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasak ise kalktı.Hakkında yasak kararı olan 23 bin yayın arasında 2 bin 336 kitap da bulunuyordu. Mahkemeler, 115 kitap hakkındaki toplatma yasaklama ve satışının engellenmesi kararının devamına hükmederken 2 bin 221 kitabın yasağı kaldırıldı. Polis artık bu kitaplar hakkında herhangi bir işlem yapmayacak.

Yasağı kalkanlar arasında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın 3 kitabının yanı sıra, Dursun Karataş’ın Seçme Yazılar, Abdurrahim Karakoç’un Vur Emri, Yalçın Küçük’ün Yürüyüş, Nazım Hikmet’in Türkiye İşçi Sınıfına Selam, Mahir Çayan’ın Toplu Yazılar, Doğu Perinçek’in Kıbrıs Meselesi, Seyyid Kutup’un İslam’da Sosyal Adalet adlı eserleri de bulunuyor.

En ağır fatura Kürtçe yayıncılığa kesildi

Fakat yasakların ve toplatma kararlarının en istikrarlı, en sert uygulandığı alan hep Kürt kültürel yayıncılığı oldu. Türkiye’de Bakanlar Kurulu’nun toplattığı ilk kitaplardan biri, 1920’li yılların başında Şam’da gizlice basılan Kürtçe kitap Gonca-i Bahar’dı.

1925 Şubat ayı ortalarında Şeyh Sait önderliğinde geliştirilmeye çalışılan Kürt hareketinin yenilmesinin ardından Misak-ı Milli sınırları dışındaki Kürt örgütleri tarafından, Xoybun (Bağımsızlık) adında bir cemiyet kuruldu. Cemiyet aynı yıl Hoybun Yayını olarak birkaç kitap ve broşür yayımladı. Bakanlar Kurulu’nca toplatılan bu kitaplardan bazıları şunlar: Türk Affı Umumisi Karşısında Kürtler / Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine Mektup / Bir Ermeni Nokta-i Nazarına göre Kürt Meselesi/ Elkaziyetülkürdiye.

Cumhuriyet tarihi boyunca bu durum devam etti. Kürt basın ve hak ihlalleri izleme verileri, özellikle birinci “Çözüm Süreci’nin sona ermesiyle birlikte sansür ivmesinin inanılmaz bir hıza ulaştığını belgeliyor. Araştırmacı Reha Ruhavioğlu’nun verilerine göre 2009’dan itibaren sadece Aram ve Avesta yayınlarından çıkan 100’ü aşkın kitap hakkında toplatma kararı verildi.

Süreç artık içerik incelemesinden ziyade doğrudan kelime avcılığına dönüşmüş durumda. Güncel siyasetle hiçbir bağı olmayan, içinde sadece efsanelerin yer aldığı Kürt mitolojisi kitapları bile rahatlıkla yasaklılar listesine girebiliyor. 2025’in hemen başında Yozgat Cezaevi’nde yaşananlar durumun mekanikliğini özetliyor aslında. Yazar Mehmet Dicle’nin Berfa Sor kitabına, metin içinde sadece “Kürdistan” ve “gerilla” kelimeleri geçtiği için el konuldu, soruşturma açıldı. 2001’de Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yargılanıp cezası çoktan infaz edilen Kürdistan Tarihi gibi hacimli araştırmalar, aradan 17 yıl geçtikten sonra Ayvalık Sulh Ceza Hakimliği tarafından bir kez daha yasaklanabildi.

Dil üzerindeki baskıların hukuki kılıflarla nasıl sürdürüldüğünün en çarpıcı örneklerinden biri 2000 yılında yaşandı. Modern Kürt edebiyatının öncülerinden Mehmed Uzun’un 7 kitabı birden Diyarbakır DGM kararıyla toplatıldı. Bu karara usta yazar Yaşar Kemal’in tepkisi tarihe geçecekti: ‘Kürtçe olduklarından dolayı bu kitapları toplamışlardır diye düşünebiliriz. 12 Nisan 1991’de Kürtçe yasağı yasayla kaldırılmıştır. Günümüzde hiçbir edebiyat yapıtı yasaklanamaz. Biz AB’ye böyle mi gireceğiz?’

Basılmamış taslağa sansür

Yakın dönem Türkiye yayıncılık tarihi, sansürün akıl almaz yeni formlarına da sahne oldu. 2011 yılında gazeteci Ahmet Şık, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklandığında, henüz yazım aşamasında olan İmamın Ordusu kitabının dijital taslağına mahkeme kararıyla el konuldu. Yayınevi basılarak bilgisayarlardaki kopyalar silindi; böylece Türkiye, “daha basılmadan toplatılan kitap” kavramıyla tanıştı.

Dışarıdaki yasakların bir benzeri de cezaevi duvarları ardında, idare kurullarının keyfi kararlarıyla yaşanıyor. Örneğin Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kaleme aldığı Seher adlı öykü kitabı, “şifreli ve kontrolsüz haberleşmeye yol açabileceği” gibi tuhaf bir gerekçeyle Diyarbakır D Tipi Cezaevi’ne alınmadı. Gazeteci Nurcan Baysal’ın Ezidiler: 73. Ferman kitabı “kurum güvenliğini tehlikeye düşürebileceği” bahanesiyle, yazar Ahmet Altan’ın kitapları ise bizzat yazarın cezaevinde olması gerekçe gösterilerek hapishanelerde yasaklılar listesine dahil edildi.

Kaput, renk ve ‘sakıncalı’ kelimeler

Yargı kararlarından bazıları bu tür yasakların absürtlüğünü gözler önüne seriyor. Sait Faik Abasıyanık’ın 1944’te çıkan Medar-ı Maişet Motoru romanı, sırf sivil bir karaktere “eski bir asker kaputu” giydirildiği için sıkıyönetim mahkemesinin hışmına uğradı. Aynı yıl Rıfat Ilgaz’ın Sınıf şiir kitabı, hem ismindeki sınıfsal vurgu hem de matbaadan tesadüfen kırmızı kapakla çıkması yüzünden “komünizm propagandası” sayılarak toplatıldı ve Ilgaz altı ay hapis yattı. Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü romanı da 1981’de “askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif” denilerek okurdan koparıldı.

‘Muzır neşriyat’: Sansürün yeni maskesi

Siyasi yasakların yanı sıra son yılların yükselen sansür trendi ise “genel ahlak” ve “çocuk gelişimi” üzerinden yürüyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesindeki Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, adeta edebiyatın ahlak zabıtası gibi mesai yapıyor.

Kız Çocuk Hakları Bildirgesi adlı çeviri eser, kız çocuklarına “oyuncak arabalarla oynama hakkı” tanıdığı ve geleneksel cinsiyet rollerinin dışına çıktığı için eşcinselliğe özendirdiği iddia edilerek poşete sokuldu. Çevirmeni Burcu Uğuz üç yıl hapis istemiyle yargılanıp beraat etti. Uluslararası listelerde aylarca zirvede kalan Alice Oseman imzalı Kalp Çarpıntısı çizgi roman serisi ise LGBT+ karakterler barındırdığı için doğrudan “muzır neşriyat” ilan edilerek mağazalarda teşhir yasağına uğradı.

Dünyada durum farklı mı?

Kitap yasaklama kararları elbette sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. Otorite her coğrafyada benzer kararlar alınıyor. 1931’de Çin’de Alice Harikalar Diyarında, “hayvanların insan diliyle konuşmasının insanlığa hakaret olduğu” gerekçesiyle yasaklandı. Bugün aynı ülkede Winnie the Pooh, Devlet Başkanı Xi Jinping’e benzetildiği için dijital sansüre takılıyor.

ABD’de Harry Potter serisi okul kütüphanelerinden “büyücülüğü özendiriyor” suçlamasıyla atılırken, sansürün en ironik kurbanlarından biri John Steinbeck’in Gazap Üzümleri oldu. Roman, yazıldığı dönemde ABD’de tarım lobilerini rahatsız ettiği için, 1940’ta ise Sovyetler Birliği’nde “yoksul Amerikalıların bile araba sahibi olabildiğini gösterdiği” için yasaklandı.

TÜRKİYE SANSÜR ARŞİVİ: 100 YASAKLI ESER
#YazarEser Adı
1Ahmet Mithat EfendiDağarcık
2Namık KemalEvrak-ı Perişân
3Mehmet RaufBir Zambak Hikâyesi
4Franz WerfelMusa Dağ’da Kırk Gün
5Kâzım Karabekirİstiklal Harbimiz
6John SteinbeckBitmeyen Kavga
7Melih Cevdet AndayYan Yana
8Fethi Naciİnsan Tükenmez
9BabeufDevrim Yazıları
10Musa AnterKımıl
11Kemal BadıllıKürtçe Gramer
12Vladimir MinorskyKürtlerin Menşei
13Said NursiSözler
14Ali Faik CihanSosyalist Türkiye
15Karl MarxKapital
16Friedrich EngelsKomünist Manifesto
17Emin Türk EliçinKemalist Devrim İdeolojisi
18Fidel CastroFidel Castro Konuşuyor
19Rıza NurHayat ve Hatıratım
20Ehmedê XanîMem u Zin
21Mao ZedongÇin Kurtuluş Savaşı
22Seyyid Kutupİstikbal İslam’ındır
23Nikos KazancakisToda Raba
24ŞnurovTürkiye Proletaryası
25Mehmet KemalSürgün Alayı
26Hikmet KıvılcımlıDeccal Kapımızı Nasıl Çalıyor
27Hasan KıyafetÇağdaş Çocuk Ansiklopedisi
28Harun KaradenizOlaylı Yıllar ve Gençlik
29Nedim GürselUzun Sürmüş Bir Yaz
30İbrahim KaypakkayaBütün Yazılar
31Nihat BehramSol Kendini Anlatıyor
32Nuri DersimiDersim Tarihi
33Talip ApaydınKökten Ankaralı
34Mete TunçayEski Sol Üstüne
35Dido SotiriyuBenden Selam Söyle Anadolu’ya
36Bertolt BrechtSeçme Şiirler
37Füsun ErbulakBurgu
38Sevan NişanyanInsight Guide Turkey
39Hüseyin ErdemSiyabend u Xece
40Soysal EkinciBiri Yitik İki Ülke
41Haluk GergerYeni Dünya Düzeni ve Kürt Sorunu
42Hayri Argavi12 Eylül İdamları
43Yves TemonErmeni Tabusu
44M.C. ArmstrongBozkurt
45George JerjianGerçek Bizi Özgür Kılacak
46Dora SakayanBir Ermeni Doktorun Anıları
47Hüseyin BaybaşinBir Kürt İşadamı H. Baybaşin
48İmam Humeyniİslamda Devlet
49Fethullah GülenFasıldan Fasıla
50Emine ŞenlikoğluBen Kimin Kurbanıyım
51Mahir KaynakYel Üfürdü Sel Götürdü
52Murat KürüzKadın Erkek Faaliyet Raporu
53Salman YükselAnkara Çetesinin Vatan Kurtarma Operasyonu
54Süha Taci FarukiHizb-ut Tahrir ve Hilafet
55Takiyuddin Enneblaniİslamda Yönetim Nizamı
56Ahmet El-Mahmutİslama Davet
57Fatih SolmazLombak
58Kıvanç GüneyPorno (Çeviri)
59Mustafa KarasuPKK’nin Yeniden İnşası
60Mehmet KüçükSeks İsyanları
61Yılmaz OdabaşıDüş ve Yaşam
62Mehmet BayrakKürt Müziği Dansları
63Kerim SadiYatak Odasında Felsefe
64Cihan AydınSevimli Çocuk Lo Bıra
65Abdurrahman El Muhacirİslamın Hareket Metodu 2
66Mehmet SebatlıKasırga Taburu
67Faik BulutKim Bu Fethullah Gülen
68Nihat Ali ÖzcanPKK Tarihi
69Bedri BaykamKemik, Olgun ve Yetişkinlere Bir Roman
70Celal BaşlangıçKorku Tapınağı
71Mustafa GazelEvlilik Rehberi
72Fikret BaşkayaParadigmanın İflası
73Halis Kestaneİlahi Rahmet Pırıltıları
74Hasan CemalDelila
75Tuğçe TatariAnneanne Ben Aslında Diyarbakır’da Değildim
76Francesca CavalloAsi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler
77Bernard FriotŞipşak Hikayeler
78Berkant KırayKafasında Sonsuzluğu Taşıyan Çocuk
79Jul MarohMavi En Sıcak Renktir
80Whitney Gracia WilliamsMakul Şüphe
81Tedvan LieshoutBen Bir Sihirbazım
82Selma AydınYolsuz Dere
83Doris RübelNeden, Niçin, Nasıl?
84Buket UzunerAyın En Çıplak Günü
85Ersan PekinBu Kadınlar Yedi Bitirdi Beni
86Defne Ongun MüminoğluBurcu ve Berk
87Mehmet Gülerİçim Dışım Gökkuşağı
88Adem ÖzbayKin Kanatlılar
89Cinius YayınlarıSünnetçi Kız
90Halime ErdoğanHayalci Çocuk
91İrem DemirbaşTenimdeki İmza
92Rıza ZelyutOsmanlı’da Oğlancılık
93Stephen ChboskySaksı Olmanın Faydaları
94Vladimir NabokovLolita
95Gustave FlaubertMadame Bovary
96James JoyceUlysses
97William S. BurroughsÇıplak Şölen
98Radclyffe HallYalnızlık Kuyusu
99William ShakespeareHamlet
100Thomas Paineİnsan Hakları

Yapay zeka aracı tarafından oluşturulan bu listede, yasaklı binlerce eserden sadece 100 tanesi yer alıyor

Daşlı: “Barış masası” ulus ötesi bir alana bağlı

Barış süreçlerini araştıran akademisyen Dr. Güneş Daşlı’ya göre, Türkiye’deki sürecin özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı, AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirtti.

PKK’li bir grubun silah yakma töreni, 11 Temmuz 2025, Foto: Rûdaw

1 Ekim 2024 tarihinde Devlet Bahçeli’nin Meclis Genel Kurulu sırasında DEM Parti milletvekillerinin sıralarına giderek onlarla tokalaşmasıyla başlayan ve 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın İmralı Heyeti aracılığıyla yaptığı çağrı sonrasında devam eden “sürecin” yansımaları ve etkileri devam ediyor. İktidar çevrelerinin “Terörsüz Türkiye”, Kürt tarafının ise “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak isimlendirdiği bu dönem, gelinen aşamada iktidar tarafının PKK’nin silah bırakmasına endekslediği, Kürt tarafının ise Abdullah Öcalan’ın şartlarının düzeltilmesi ve diğer yasal adımların atılmasını beklediği bir tartışmaya sahne oluyor.

Loughborough Üniversitesi’nde çatışma ve çözüm süreçlerine yönelik araştırmalar yapan Dr. Güneş Daşlı, Abdullah Öcalan ve devletin çeşitli kurumları arasında devam eden bu “sürecin” geldiği aşamayı ve bundan sonra neler olması gerektiğini Niha+‘a değerlendirdi.

Daşlı bu sürecin daha önceki çözüm süreçlerinde olduğu gibi Kürt sorununa dair bir planlama içermediğini söylüyor. Politik bir soruna yönelik kabaca bir projenin tasarlanmamasının iki taraf arasında bir eşitsizlik yarattığını düşünen Daşlı, devlet tarafındaki duruma karşılık Kürt hareketinin bir politik önermesinin olduğunu, barış ve demokrasiyle ilgili ne düşündüğünü söylediğini belirtti.

“Devlet ve barış isteyenler arasında bir asimetri var”

Şu an tek adam dediğimiz bir başkanlık rejiminin olduğu Türkiye’de böyle bir süreç yürütülmesinin belli sıkıntıları getirdiğini belirten Daşlı, sürecin sadece bir kişi ya da onun etrafındaki kişilerin söz sahibi olabildiği bir süreç olduğunu ifade etti.

Dr. Güneş Daşlı

Ancak Daşlı, bu sürecin bir demokrasi müzakeresine dönüşmesi gerektiğini söyledi:

“Bu demokrasi farklı yanlardan anlaşılabilir. Bir taraf daha liberal, merkezi bir demokrasi tanımlayabilir. Bir taraf da radikal demokrasi. Buna yönelmesi lazım ama buna yöneltecek bir sistem yok Türkiye’de. Bence bunun da sıkıntıları yaşanıyor. Dolayısıyla aslında Kürt sorunu nedenlerini işaret etmedi. Birazcık daha güvenlik ekseninden çıkarıp rekabetçi, yine zorlu ama daha müzakereci bir dil kurulmalı.”

Suriye’de Esad dönemi sonrasında kurumsal bir geçiş dönemi adaleti kurulduğunu söyleyen Daşlı, “Türkiye’ye baktığımızda ise hiç böyle bir çabanın olduğunu görmüyoruz. Bu devlet ile barışı talep eden ya da barışa ihtiyaç duyan toplum arasında bir asimetri yaratıyor” dedi.

Türkiye’deki süreç dar bir çevrede ilerliyor

Kuzey İrlanda süreci örneğini veren Dr. Güneş Daşlı, İngiltere hükümetinde daha liberal bir başkan olsa da çok sorunlar yaşandığını hatırlattı:

“Çok geri adımlar atıldı. Hala İrlandalıları terörist olarak gören zihniyetin polis sisteminde, askeri sistemde olduğu bir süreç vardı.”

“Her barış sürecinin kendine özgü bağlamı vardır” diyen Daşlı’ya göre 1990’larda Kuzey İrlanda örneğinde olduğu gibi karşı tarafın açıkça muhatap kabul edildiği, kamuoyuna açık görüşmelerin yürütüldüğü ve hükümet ile hükümetin “terörist” dediği bir örgütle yetki paylaşımı yapmasını da kapsayan liberal süreçler yaşandı. 2007-2008 sonrasında ise eşitlikçi olmayan ve müzakere ruhuna uymayan, otoriterleşen modeller çıkmaya başladığını kaydeden Daşlı, bu yıllardan sonra devletin müzakere sürecinde bile hegemonyasını tek elde tutmaya çalıştığını ve karşı tarafı muhatap olarak tanımaktan geri durduğunu vurguladı.

“Kuzey İrlanda, Güney Afrika ve Kolombiya dönemlerinin ortak özelliği çok aktörlü olmalarıydı. Sivil toplumun, kadın gruplarının ve toplumsal hareketlerin sürece dahil olduğu bu deneyimlerin aksine, Türkiye’deki süreç dar bir çerçevede ilerliyor.

“Şimdi biraz daha literatürde dediğimiz elit müzakere süreci var. Elitten öte, devletin karşı tarafı tanımaktan çok net bir şekilde geri durduğu bir süreçten bahsediyoruz. Ana aktörü bile tam tanımakta zorluk çeken bir süreç.”

Sri Lanka’daki negatif barış örneğini de veren Daşlı, orada ve birçok ülkede toplumsal hafızanın diri kaldığını söyledi:

“Hala diasporadaki Sri Lankalı insanlar, çoğu Tamil grubundan olanlar hala Avrupa’da adalet için eylemler yapıyorlar. Çünkü Sri Lanka çok otoriter bir devlet ama buldukları her alan adalet neredeyse 15 yıl geçti ve negatif bir barış. Yani o mevzu bitmiyor. Belki son olarak İspanya örneğini verebilirim. İspanya Franko diktatörlüğünü yaşadı ve neredeyse yarım asır geçti. Ve iyi bir yüzleşme yapmadı. Gerçekten o failler, yüzleşilmeyen travmalar sanki bir hayalet gibi bu İspanyol toplumunun üzerinde dolaştı. Ki İspanya ekonomik olarak ilerledi, demokrasi anlamında ilerledi. Buna rağmen travmatik bir toplumla devam etti. Hâlâ hafıza, adalet istiyor mağdurlar 1970’lerden, 1980’lerden beri. Sonunda şu an bir soru hükümeti olduğu için yeni hakikat komisyonu kurdular 50 yıl sonra. Niye? Çünkü kaçamıyorsun.”

Süreç Rojava’nın geleceğiyle ilgili

Daşlı’ya göre Türkiye’deki sürecin bir diğer özgün yanı, Rojava’nın geleceği ile ilişkili olması. “Barış masasının” ulus ötesi bir alana bağlandığı böyle bir örneğin dünya deneyimlerinde karşılığının olmadığını da ifade eden Daşlı AKP’nin Suriye’deki politikasının güvenlikçi ve merkeziyetçi olduğunu belirterek “Asla birbiriyle uzlaşmayacak grupların da dahil olduğu çok aktörlü bir sürece evrilmesine ihtiyaç var” dedi.

Şu an fiilen bir barış masasının kurulmuş olduğunu kaydeden Dr. Daşlı, İmralı’daki görüşmelerin yanı sıra MİT üzerinden Kandil’de de görüşmeler olduğuna dair haberlere dikkat çekti ve sürecin toplumsallaşması için devletin bu gerçeği tanıması gerektiğine değindi:

“Bu barış masasıdır. Aslında kurulmuş durumda. Asıl sorun devletin bu gerçeği kamuoyu önünde açıkça kabul etmemesi. Devlet buna başka bir ad koyabilir, önemli değil. Ama bu eşit muhataplığı kabul etmesi gerekiyor.”

“Kayyım uygulamaları sürecin önündeki en büyük engel”

Sürecin toplumsallaşabilmesi için öncelikle Kürtlerin kolektif çalışmalarının görünür kılınması ve merkeze alınması gerektiğini söyleyen Daşlı, hafızanın ve hesap verilebilirliğin öneminden bahsetti:

“Barış anneleri 95’ten bu yana sistematik bir baskı altında ve resmi herhangi bir mekanizma olmaksızın hafızayı ve hesap verilebilirlik talebini ayakta tutmayı başardılar. Savaştan doğrudan etkilenen kişilerin bu şiddeti kabul etmeyip aslında karşı bir mücadele yürütmüş kesimlerin, kurumların, inisiyatiflerin deneyimlerini sürece dahil etmek gerekiyor.”

Süreçte ciddi bir tıkanma olduğunu düşünen Daşlı’ya göre, bunun en büyük sebebi kayyım uygulamaları ve yerelde bile demokrasiye erişimin mümkün olmaması:

“Bunu engellemek için kapatılan sivil toplum kuruluşlarının yeniden faaliyete geçirilmesi, tazminat mekanizmalarının oluşturulması ve muhalif medya üzerindeki baskıların azaltılması gerekiyor. Negatif uygulanan şeylerin sonlandırılması bile zaten Türkiye gibi uzun süreli barış ve hakikat mücadelesi, hafızası olan bir ülke için bence yeterli olur.”

Devletin barış dilini kendi tekelinde şekillendirme çabasından da çekilmesi gerektiğini ifade eden Daşlı, “Barışı toplumdaki farklı kesimler konuşabilmeli ve demokratik alanda çatışabilmeli” dedi.

“Barış anneleri dayatılan anneliği dönüştürdü”

Uzun süreli silahlı çatışmaların toplumsal cinsiyet normlarını köklü biçimde şekillendirdiğini belirten Daşlı, ev içi şiddeti üretebilecek güce sahip, savaşan erkek figürünün şehitlik, gazilik üzerinden de kurulabildiğini söyledi. Öte yandan, kadının daha acı çeken, bekleyen ve yas tutan bir kadın tanımına sıkıştırıldığını ve bunun bir ikilik yarattığını da ekledi.

“Bu tarz ikililikler özellikle militarizm ve erkeklik değerlerinin kesişiminde çok fazla üretiliyor” diyen Daşlı, üretilen militarist erkeklik modellerinin Türkiye toplumunda derin izler bıraktığını söyledi. Feminist barış çalışmaları ve feminist aktivistlerin, akademisyenlerin bu militarist erkeklik anlayışına müdahale ederek barış sürecinde erkek toplumun dönüştürülmesi ve erkek-kadın ikiliğinin dışına çıkılacak bir dilin kurulmasının önemli olduğunu ifade etti.

Bu sebeple barış süreçlerine kadınların ve LGBTİ+’ların katılımlarının çok kritik olduğunu söyleyen Daşlı, ikili dilden çıkıp mağduriyet deneyimlerinin dahil edildiği, korkmadan toplumsal iyileşme taleplerinin rahat rahat söylenebildiği ya da feminist kolektiflerin, vicdani red gibi hareketlerin bu süreçlere aktif aktörler olarak dahil edilmesinin bir dönüşüm göstergesi olacağını belirtti:

“Barış Anneleri önemli bir sembol. sivil bir dil üretti barış adına. Kendilerine dayatılan ağlayan, sızlayan ama evinde cenazesinin başından öteye gitmeyen o annelik rolünü dönüştürerek daha politik ve barışı isteyen bir annelik ürettiler. Barış annelerinin Meclisi ziyareti bence buna yönelik bir tavırdı.”

Daşlı, kurban-fail, savaşçı erkek-mağdur kadın gibi ikililiklerin aşılması gerektiğini belirterek LGBTİ+’ların görünmez kılınan mağduriyetlerini ortaya çıkaran bir adalet anlayışına ihtiyaç duyulduğunu söyledi: “Dönüştürücü bir adalet istiyorsak bu ikililiklerin aşıldığı, marjinalize edilmiş kesimlerin aktif özne olarak katıldığı süreçler kurgulanmalı.”

“Kürt kadınları çift katmanlı mağduriyet yaşadı”

Daşlı, savaşın toplumsal cinsiyet boyutunun sadece aktif savaşla sınırlı olmadığını belirterek, 1990’larda zorla yerinden edilen Kürt kadınların İstanbul’a geldiklerinde hem etnik kimlikleri hem de cinsiyetleri nedeniyle katmanlı bir mağduriyet yaşadığını hatırlatarak, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş davaları örneğine dikkat çekti:

“Gülistan Doku, birkaç feminist aktivist ve aile olmasaydı gündemden çoktan düşürülmüştü. Devlet hem fail hem de orada soruşturmacı konumunda. Dolayısıyla devlete de hesap verilmesi açısından bir çağrı var ve bir şekilde bence bu başarıldı. Devlet kabul etmek zorunda kaldı.

“Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi davaları Kürt kadınlarına yönelik devletin birçok kurumu tarafından uygulanan sistematik şiddetin bir göstergesi. Bu, Kürt coğrafyasında 1990’lardan bu yana kadınlara yönelik uygulanan sistematik polis şiddeti, gözaltı şiddeti, taciz ve tecavüzün semptomatik biçimde ortaya çıkmasıdır. Münferit bir askerin ya da savcının yaptığı bir şey değil.”

Devletin ürettiği bu şiddetin deşifre edildiğini söyleyen Daşlı, devam eden çözüm süreciyle ilişkili olarak devletin bu şiddetin bir daha yaşanmamasına dair taahhütte bulunabileceğini söyledi.

Geçiş dönemi adaletinin bu çift katmanlı mağduriyeti onarabileceğini belirten Daşlı, bunun için doğrudan özne olan Kürt kadın hareketi, Barış Anneleri ve farklı kesimlerin sürece etkin biçimde dahil edilmesi gerektiğini vurguladı. Güneş Daşlı, birçok delilin kaybedildiği ve dosyanın kapatılmaya çalışıldığı Gülistan Doku davası örneğinde kadının pasif ve mağdur bir konuma ittiğini belirterek “Kadınlar kendi hakikat talebini kendileri tarif edebilir. Nasıl bir mekanizma istediklerini, nasıl bir adalet istediklerini söyleyebilirler. Kadınların dahil edildiği barış süreçleri ve kadın hakikatini tanıyan geçiş dönemi adaleti çok daha kalıcı bir barışa ve uzun süreli bir toplumsal uzlaşıya yol açıyor. Bu verisel olarak da barış çalışmalarında kanıtlanmış bir bilgi” diye konuştu.

“Yüzleşilmemiş geçmiş toplumsal hafızayı etkiliyor”

Hesap verilebilirliğin ya da onarımın olmadığı bir barışı “negatif barış” olarak tanımlayan Daşlı, buna karşılık adaletin inşa edildiği, geçmişle hesaplaşıldığı bir süreci “pozitif barış” olarak tanımlıyor.

Adalet olmadan kurulan barış süreçlerinin kolektif ve toplumsal hafızadaki etkilerini değerlendiren Dr. Güneş Daşlı, bu hafızalardaki izlerin kuşaklar arası aktarıldığını düşünüyor: “Uzun vadede gerçekten yüzleşilmemiş, hesaplaşılmamış bir ağır geçmişin yüküyle yaşamak sadece bireysel değil toplumsal olarak da etkiliyor.

“Şu an bir bir şekilde bir geçiş süreci olarak alan açıldıysa adaleti de bu alanla konuşmak gerekiyor. Bu noktada küçük adımlarla da olsa adaleti inşa etmek mühim. Sonra çok geç olacak, geç olduğunda bambaşka aslında katmerlenmiş travmalarla, acılarla ve başka toplumsal sorunlarla da yüzleşmek zorunda kalacak. Umarım adalet ve özellikle faillerin yargılanması kısmı daha çok konuşulmaya başlanılır.”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararına tepki: “Üniversiteler bizimdir!”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanı Kararı ile kapatılmasına tepki göstermek için okul kampüsünde buluşan öğrenciler ve akademisyenler, bu kararın herkesi mağdur ettiğini, eğitim ve iş hakları için mücadele etmeye devam edeceklerini belirtti.

Fotoğraf: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile kapatıldı. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11’inci maddesi uyarınca alınan bu karar, kurucu vakfına kayyım atanan vakıf üniversitelerinin faaliyet izinlerinin iptal edilmesini öngörüyor.

Kampüste protestolar başladı

Kapatılma kararının yayımlanmasının ardından, karara tepki gösteren çok sayıda öğrenci ve akademisyen, üniversitenin santral kampüsündeki bahçede bir araya gelerek kararı protesto etti.

Video: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi girişlerinde çok sayıda TOMA, çevik kuvvet ve güvenlik şube birimleri bulunuyordu. Saat 14.00 civarında kampüse girmeye çalışan mezunlar ve öğrenciler, polis ve özel güvenlik birimlerinin onları içeri almadığını belirtti. Daha sonra çok sayıda öğrenci ve mezun, kampüsün içine girebildi.

Fotoğraf: Sosin Aslan

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri ile dayanışmaya gelen birçok üniversite, sendika ve platform bulunuyordu. Yüzlerce kişi kampüs bahçesini doldururken kitle içinden “İsyan, Devrim, Özgürlük”, “Üniversiteler Bizimdir”, “Asla Yalnız Yürümeyeceksin” sloganları yükseldi. Rektörlüğün önünde açıklama yapıldıktan sonra birçok öğrenci kampüsteki çimenlerde oturma eylemi yaparak karara karşı durduklarını belirtti.

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Burak Çetiner: “Bu karar iş güvencesine ve eğitim hakkına bir saldırıdır”

Kampüsteki protestolara katılarak öğrencilere ve akademisyenlere destek veren Eğitim-Sen (Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası) 6 No’lu Şube Başkanı Burak Çetiner, kapatılma kararını hem çalışanların hak gaspı hem de öğrencilerin eğitim hakkının ihlali olduğunu söyledi.

Niha+’ya değerlendirmede bulunan Çetiner, tek imza ile alınan bu tür kararlara karşı ancak birlikte mücadele edilerek karşı durulabileceğini vurguladı:

“Böyle bir karar verilmesi zaten kabul edilemez. Ancak şunu vurgulamak lazım; bugün burada gördüğümüz tabloda aslında şu: Öğrenciler, sendikalar, akademisyenler olarak bir arada durulduğu zaman, ancak bu şekilde cevap verilebilir. Öbür türlü Türkiye’de alınan bütün kararların tek imzayla alındığını görüyoruz. Buna karşı mücadele etmekten, birleşik mücadeleyi güçlendirmekten başka bir çare olduğunu düşünmüyorum.”

Öğrenci: “Herkesi mağdur eden bir karar alındı”

Niha+’ya konuşan ve isim vermek istemeyen bir öğrenci, kararın aniliğine ve kendilerine hiçbir resmi açıklama yapılmamış olmasına tepki gösterdi. Binlerce öğrenci ve personelin büyük bir belirsizlik içinde bırakıldığını belirten öğrenci, garantör üniversite senaryolarına dair de net bir bilgi akışı olmadığını ifade etti.

“Yani söylenecek söz yok. Burada 20 bini aşkın öğrenci var, personel ve öğretmen var. Bu insanların hepsinin mağdur olabileceği şekilde bir karar alındı. Nereye gideceğiz, ne yapacağız hiçbir şey belli değil. Hiçbir açıklama da yapılmadı. Saatlerdir bekliyoruz YÖK’ten bir ses gelsin diye. Bu kadar insanı bu kadar ani bir şekilde kötü bir duruma düşürdüler. Burası bir eğitim alanı ve bir anda işlevini, yitirdi.”

Mimarlık fakültesi öğrencisi: “Üniversiteler bizimdir!

Beş yıldır İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde eğitim gören bir öğrenci, kararın gece yarısı hiçbir açıklama yapılmadan alınmasını “haksızlık ve usulsüzlük” olarak nitelendirdi. Akademisyenlerin işsiz, öğrencilerin ise okulsuz kaldığını belirterek tek taleplerinin okullarını geri almak olduğunu vurguladı:

“Hiç kimsenin haberinin olmasının dışında hocalar da işsiz kaldı, öğrenciler de okulsuz kaldı. Ve bu kesinlikle bir haksızlık, usulsüzlük. Biz okulumuzu geri istiyoruz ve okulumuzu almayı talep ediyoruz. Ve zaten öğrencilerin talebi de tek bu olabilir. Üniversiteler bizimdir!”

Öğrenciler müzik aletleriyle kampüste buluştu

Öğrencilerin olduğu alana giriş yapan Bilgi Üniversitesi müzik ekibi davul, trombon gibi birçok müzik aletiyle öğrencilerin yanına gitti. İşte alana giriş yapan müzik ekibinin birkaç fotoğrafı:

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Alanda buluşan öğrenciler, sloganların ve konuşmaların ardından bir forum gerçekleştirdi.


Eğitim süreci nasıl devam edecek?

Üniversitenin kapatılmasının ardından 20 bini aşkın öğrencinin eğitim hayatına nerede devam edeceği merak konusu oldu. Mevzuat gereği bu tür durumlarda öğrencilerin garantör üniversiteye aktarılması beklense de İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin garantör kurum olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne (MSGSÜ) transfer edilip edilmeyeceğine dair YÖK henüz resmi bir açıklama yapmadı. Eğitim sürecinin önümüzdeki günlerde netleşmesi bekleniyor.

Öğrencilerin MSGSÜ’ye aktarılmasını endişeyle takip ediyoruz

Garantör üniversite olan MSGSÜ’deki öğrenciler ise İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki öğrencilerin mağdur edileceğini belirtiyor. MSGSÜ’den Niha+’ya görüş belirten Asosyoloji Dergisi ekibi, “MSGSÜ’nün kendi öğrencilerine sağlayamadığı niteliksiz koşullar göz önünde bulundurulduğunda Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin MSGSÜ’ye aktarılma durumunu büyük bir endişeyle takip ediyoruz” dedi.

Alınan bu kararın eleştirel düşünceyi, özerk akademiyi ve üniversitenin kamusal niteliğini yıktığını söyleyen Asosyoloji Dergisi ekibi, bu kapatılma kararını kabul etmediklerini ifade etti:

“Özellikle sosyal bilimler alanında yıllardır yürüttüğü eleştirel üretim, akademik özgürlük alanını koruma çabası ve kamusal düşünceye açtığı alanlarla Bilgi Üniversitesi, Türkiye akademisinin önemli bir parçasıdır. Çocuk Hakları çalışmaları, Hayvan Hareketi gibi bağımsız araştırma ve düşünce alanlarının yanı sıra kapatılan Tarlabaşı Toplum Merkezi gibi kamusal fayda odağında çalışan birimler; üniversitenin toplumsal meselelerle kurduğu ilişkinin önemli örnekleri arasında yer almıştır. Bu alanların zaman içerisinde çeşitli idari müdahaleler, kapanmalar ve kurumsal dönüşümlerle karşı karşıya kalmış olması, yükseköğretim alanındaki yapısal kırılganlıkların ve akademik özerklik tartışmalarının uzun süredir devam ettiğini göstermektedir.”


YÖK’ten açıklama: “Mağduriyete izin verilmeyecektir”


Gelişmeler üzerine Yükseköğretim Kurulu (YÖK) yazılı bir açıklama yaparak kamuoyunu bilgilendirdi. YÖK, Cumhurbaşkanı Kararı doğrultusunda eğitim-öğretim faaliyetlerinin aksamaması ve hem öğrencilerin hem de personelin korunması için acil önlemlerin alındığını duyurdu.

YÖK tarafından yapılan resmi açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“İstanbul Bilgi Üniversitesinin kurucu vakfına mahkemece kayyım atanması üzerine 2547 sayılı Kanun’un ek 11. Maddesi gereğince alınan faaliyet izninin kaldırılmasına dair Cumhurbaşkanı Kararı bugünkü Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.

Yükseköğretim Kurulu, öğrencilerimizin herhangi bir mağduriyet yaşamaması ve eğitim-öğretim faaliyetlerinin aksamadan yürütülmesi hususunda gerekli tedbirleri ivedilikle almaktadır.

Öğrencilerimizin yanı sıra üniversitemizde görev yapan idari ve akademik personele dair herhangi bir mağduriyete fırsat vermeden gerekli işlemler yerine getirilecektir.

Konuyla ilgili detaylı açıklamalar önümüzdeki günlerde yapılacak olup, kıymetli öğrencilerimizin, ailelerinin ve yükseköğretim camiasının süreçle ilgili doğru ve güncel bilgileri yalnızca Yükseköğretim Kurulunun resmî iletişim kanallarından takip etmelerini önemle rica ederiz.”


Ne olmuştu?

2019 yılında beri Can Holding bünyesinde olan İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne holdinge yönelik gelişen hukuki süreçlerin ardından kayyım atanmıştı. Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 11 Eylül 2025 tarihinde Can Holding’e yönelik “suç örgütü kurmak”, “kara para aklama”, “kaçakçılık” ve “dolandırıcılık” suçlamalarıyla bir operasyon başlatılmış ve bu kapsamda üniversite yönetimi Eylül 2025’ten itibaren Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından atanan kayyıma devredilmişti.

Dilovası Davası’nda 2. duruşma sona erdi: 3 sanık tahliye edildi

Dilovası Davası’nın ikinci duruşmasında verilen ara karar sonucunda üç sanık tahliye edildi. Mahkeme salonunda sanıkların çelişkili konuşmaları ile çocuk işçiden usulsüz ifade alınması tepki topladı. Fabrikada çalışan Rojavalı çocuk işçinin babasının ifadesi, Kürtçe tercüman yerine, Suriye’nin resmi dilinin Arapça olması gerekçesi ile Arapça tercüman eşliğinde alındı.

Mağdur aileleri duruşma öncesinde basın açıklaması yaptı, Foto: Abbas Vural/Niha+

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde usulsüz şekilde parfümeri üretimi yapan Ravive Kozmetik Fabrikası’nda yaşanan patlama sonucu 3’ü çocuk, 6’sı kadın toplamda 7 işçinin yaşamını yitirdiği olaya ilişkin açılan davanın ikinci duruşması sona erdi.

20 Mayıs günü başlayan ikinci duruşma 21 Mayıs tarihine kadar devam etti. İlk gün duruşmaya gelen firari sanığın tutuklanmasıyla tutuklu sayısı 8’e yükseldi. Tutuksuz sanıkların SEGBIS üzerinden dinlendiği duruşmada, SEGBIS’teki ses sorunu nedeniyle, bağlantı sırasında sanıklar ile mahkeme arasında iletişim sıkıntısı yaşandı. Yine SEGBİS üzerinden bir tanığın dinlendiği sırada ses sorununun giderilememesi üzerine tanığın salonda dinlenmesine karar verildi.

Kandıra Cezaevi Kampüsü’nde görülen duruşmada basın mensuplarının bilgisayar, tablet, telefon vb. ekipmanları kullanması yine engellendi. Duruşma, Gebze Adliyesi’nin kapasitesinin yetersizliği nedeniyle, Kandıra Cezaevi kampüsüne taşınmıştı.

Sanıkların çoğunun bir önceki duruşmadaki ifadesini tekrarladığı duruşmada incelenen telefon kayıtları sanık ifadelerindeki çelişkileri bir kez daha ortaya koydu. Patlama sonrası suçu kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren Kurtuluş Oransal’a atan sanıklar Gökberk Oransal ve Aleyna Oransal’ın arasındaki yazışmalar, fabrikanın yapısı ve üretim süreçleri ile ilgili durumu gözler önüne serdi.

Üretim ruhsatı bulunmayan fabrikada yalnızca dolum yapıldığını iddia eden Gökberk ve Aleyna Oransal çifti arasındaki yazışmalarda Aleyna Oransal, eşi Gökberk Oransal’ın eve geç kalma sebebini sorduğu mesajlaşmada, “Üretim mi var?” diye bir mesaj atmış. Eşi ise “hayır” diye cevap vermiş. Bu durum, fabrikada sadece dolum yapılmadığını, ayrıca üretim yapıldığını da akla getirdi.

Yine Gökberk Oransal’ın Ravive Kozmetik’ten “Bizim fabrika dandik” diye bahsetmesi de dikkat çekti. “Bizim fabrika dandik” kelimesini de sipariş aldıkları bir şirketle kıyaslama yapmak için kullanan Gökberk Oransal’in bu ifadesi üzerine hakim bununla neyi kastettiğini sormuş ve koşulları yetersiz ise niye sipariş aldıklarını sordu. Oransal ise Evyap firmasının normalde kendi üretimini yapan bir firma olduğunu ama yoğun dönemlerinde fason da yaptırabildiğini anlattı.

Annem koruyucu ekipmanları eşimden isterdi”

Mağdurların ifadeleri de fabrikadaki çalışma koşullarını ve ihmalleri bir kez daha gözler önüne serdi.

Ölen işçilerin aileleri ile patlamadan sağ kurtulan işçiler kazandıkları paranın her zaman asgari ücretin altında kaldığını anlatırken sigortasız çalıştırıldıklarını ve siparişlerin yoğun olduğu dönemlerde gece mesailerine kaldıklarını belirtti. Mağdurlar, zaman zaman İsmail Oransal’ın firması için de üretim yaptıklarının bilgisini verdi. Herhangi bir iş güvenliği eğitimi almadıklarını ve koruyucu ekipman verilmediğini söyleyen mağdurlardan Tuğba Dilektaş, fabrikadaki çalışma koşullarına değindi:

“Annem orada kazandığı parayı bana söylerdi. Hiçbir zaman asgari ücrete ulaşmazdı. Ben işten çıkmasını istiyordum. O ise sigorta yapacaklar derdi. 2 sene önce bir kere ziyarete gittim. Koruyucu ekipman vermiyorlardı. Bu nedenle annem eşimden iş kıyafeti isterdi. Çünkü eşimin çalıştığı yerde bu ekipmanlar kolayca temin edilebiliyordu. Ben yaşanan patlamanın son dönemde yoğun bir üretim temposu içerisinde olmalarından kaynaklandığını düşünüyorum. Sanıklardan şikayetçiyim.”

Çocuk işçiden usulsüz ifade alındı

Patlamadan sağ kurtulan 17 yaşındaki işçinin ifadesi, avukatların talebine rağmen psikolog, pedagog ve tercüman olmadan alındı. 18 yaşından küçüklerin ifadelerinin bu şartlar sağlanmadan alınamayacağı hususuna rağmen, Suriye iç savaşı nedeniyle Rojava’dan göç ederek Kocaeli’ye yerleşen ve 2 sene boyunca Ravive Kozmetik’te çalışan Z. H., ifade verdiği esnada dil ve algı bariyeri yaşadı.

Ravive Kozmetik’te sigortasız şekilde paketleme işi yapan çocuk işçinin üretim faaliyetine de şahit olduğunu ve bunun bizzat İsmail Oransal tarafından yapıldığını söylemesi üzerine Z. H., sanık avukatları tarafından birçok yönlendirici soruya maruz bırakıldı.

LC Waikiki, DeFacto, Koton, Altınyıldız, Zara ve Victoria’s Secret gibi markalar için üretim yapıldığını hatırladığını söyleyen işçi, Gökberk Oransal’ın kendi şirketi için de üretim yapıldığını söyledi. Bunun üzerine yönlendirici fotoğraflarla müvekkillerini aklamaya çalışan sanık vekilleri, Z. H.’nin bu durumunu kendi vekillerinin lehine işleyecek şekilde kullanmak istediler. İşçinin kendini ifade etmekte zorlanması üzerine avukatlar, mağdurun ifadesinin usule uygun alınmadığını savunarak mahkeme heyetine itiraz etti. Bursa Barosu avukatının bu konudaki konuşması esnasında sözü kesildi.

Kürtçeye bilinmeyen dil muamelesi

Türkçe bilmeyen Muhammed H.’nin Arapça tercüman eşliğinde dinlenmesi de yargı süreçlerinde Kürtçe’ye yönelik tutumu gösterir nitelikteydi.

Rojavalı babanın Kürtçe konuşması Suriye’nin resmi dilinin Arapça olması gerekçe gösterilerek engellenirken sanık avukatlarının hâkime “Anlamıyorlarsa Kürtçe de sorabilirim” demesine rağmen hâkim bu talebi duymamış gibi davrandı.

Dil bariyerine rağmen kızının sigortasız ve düşük ücret ile çalıştığını doğrulayan Muhammed H. “Ben orada çalışmadım ama kızım şikayetçi ise ben de şikayetçiyim” diyerek kızının cesaretini doğrular bir tavır gösterdi.

3 sanık tahliye edildi

Duruşma çıkışı mağdur ailelerin basın açıklamasından, Foto: Abbas Vural/Niha+

Duruşmada Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’ne mensup polis memurları da ifade verdi. Dosya kapsamında sanıkları tutuklayan polisler, hâkimin pek çok sorusuna “bilgim yok” diyerek cevap verirken avukatların sorularına ise cevap vermekte zorlandılar. Ayrıca duruşmanın ikinci gününde İletişim Fakültesi mezunu bir kişinin yangın uzmanı olarak dinlenmesi de tepki topladı. Yangın uzmanının konuşmasında işçileri dışarıya çıkmamakla suçlaması da tepki çekti.

İkinci gün alınan savunmaların ardından Aleyna Oransal suçta hiçbir değişiklik olmamasına rağmen hamileliği gerekçe gösterilerek ev hapsi ile tahliye edildi. Taksirle ölüme sebep olmaktan yargılanan Güven Demirbaş ve Ünal Arslan da tahliye edildiler.

Mahkeme, mağdur avukatlarının dosyayı genişletecek yöndeki taleplerinin hepsini reddetti. Mağdur aileler, duruşma sonunda adliyenin önünde basına açıklamada bulundular. Aileler verilen kararlara tepki göstererek dayanışmayı çağrısı yaptı.

Zorla kaybedilmenin hafızası: Sayılar, davalar ve cezasızlık

Birleşmiş Milletler’e göre bugüne kadar 100’den fazla ülkeden 60 bini aşkın zorla kaybedilme dosyası BM mekanizmalarına taşındı. Ancak insan hakları örgütleri, devletlerin kayıt tutmaması ve dosyaların gizlenmesi nedeniyle gerçek sayının çok daha yüksek olduğunu belirtiyor. Türkiye’de kayıp yakınlarının en uzun soluklu mücadelesini ise Cumartesi Anneleri yürüttü.

Cumartesi Annelir/İnsanları’nın Galatasaray Meydanındaki eyleminden

Kayıp” kelimesi gündelik dilde çoğu zaman basit bir yokluğu tarif eder. Kaybolan bir eşya, izi sürülemeyen bir nesne, bulunamayan bir adres… Oysa insan hakları literatüründe “kayıp” bambaşka bir politik ve hukuki anlama sahip. Çünkü burada söz konusu olan şey, sıradan bir kaybolma hâli değil; zorla kaybettirilme. Bu kayıp; politik olarak üretilmiş, hukuki olarak inkâr edilmiş, toplumsal olarak derin yaralar bırakmış bir yok etme biçimi.

Zorla kaybedilme; bir kişinin devlet görevlileri ya da devlet destekli yapılar tarafından gözaltına alınması, ardından akıbetinin inkâr edilmesi ve hukuki koruma dışına çıkarılması anlamına geliyor. Uluslararası hukukta “enforced disappearance” olarak tanımlanan zorla kaybedilme; “insanlığa karşı suç” kapsamında değerlendirilen bu suç tipi, yalnızca kaybedilen kişileri değil; aileleri, toplumsal hafızayı ve adalet mekanizmasını da hedef alıyor.

İşte tam burada modern devletin ironilerinden biri ortaya çıkmakta. Peki bu devlet her şeyi kayıt altına almak isterken nasıl olur da insanlar kaybolur?

“Desaparecidos”: Kavramın doğuşu

Her ne kadar kaybettirme pratiğinin kökleri daha eskiye uzansa da modern anlamıyla zorla kaybettirme pratiği özellikle 20. yüzyılda sistematikleşti. Nazi Almanyası’nın Nacht und Nebel Kararnamesi, modern devletin görünmezleştirme tekniklerinin erken örneklerinden biri olarak kabul edilir. “Gece ve Sis” adı verilen bu uygulamada rejim muhaliflerinin iz bırakmadan ortadan kaldırılması amaçlanıyordu. Kavramın politik literatürde yaygın biçimde kullanılmaya başlanması ise Latin Amerika askeri diktatörlükleri ile oldu. Zorla kaybedilme kavramı, özellikle Arjantin’de 1976-1983 askeri cunta döneminde yaklaşık 30 bin kişinin kaybedilmesiyle birlikte “desaparecidos” kavramı dünya literatürüne girdi.

Askeri cunta döneminde:
  • Yaklaşık 340 gizli gözaltı merkezi kuruldu,
  • Binlerce kişi işkence merkezlerinde tutuldu,
  • Hamile kadınların çocukları ailelerinden koparıldı,
  • İnsanlar “ölüm uçuşlarıyla” denize atıldı.

Askeri rejim, kaybedilen kişiler için “yok oldular” diyordu. Böylece “desaparecidos” yani “kaybolanlar” kavramı doğdu. Bu süreçte ortaya çıkan Plaza de Mayo Anneleri hareketi, dünyanın en uzun soluklu hafıza mücadelelerinden biri oldu. Anneler, yıllarca Buenos Aires meydanlarında çocuklarının fotoğraflarıyla yürüdü. Daha sonra Plaza de Mayo Anneleri hareketi, kayıplara karşı küresel hafıza mücadelesinin sembolü haline geldi. (OHCHR, 2006)

Arjantin, çocukları zorla kaybedilenlerin Plaza de Mayo’daki eyleminden

Dünyada 60 binden fazla resmî başvuru

Birleşmiş Milletler Zorla veya İrade Dışı Kaybetmeler Çalışma Grubu’na göre bugüne kadar 100’den fazla ülkeden 60 bini aşkın zorla kaybedilme dosyası BM mekanizmalarına taşındı. Ancak insan hakları örgütleri, devletlerin kayıt tutmaması ve dosyaların gizlenmesi nedeniyle gerçek sayının çok daha yüksek olduğunu belirtiyor. Suriye’de iç savaş boyunca 100 binden fazla kişinin kaybedildiği tahmin edilirken, Meksika’da kayıp kişi sayısı resmî verilere göre 110 bini geçti. Bosna Hersek’te savaş sonrası yaklaşık 30 bin kayıp dosyası açıldı. (ICMP, 2024; Human Rights Watch, 2024)

Dünyada öne çıkan bazı veriler
ÜlkeTahminî Kayıp SayısıDönem
Arjantin30.0001976–1983
Şili3.200+Pinochet dönemi
Bosna Hersek30.000 civarı1992–1995
Sri Lanka60.000–100.000İç savaş yılları
Suriye100.000+2011 sonrası
Meksika110.000+Güncel resmî veri

Özellikle Meksika bugün dünyanın en büyük kayıp krizlerinden biriyle karşı karşıya. Ülkede hemen her gün yeni toplu mezarlar bulunurken, kayıp yakınları devlet kurumlarının önünde nöbet tutuyor.

Türkiye’de en yoğun dönem: 1993–1996

1990’lı yıllarda Türkiye’nin özellikle Kürt bölgesinde, insanlar gündüz vakti evlerinden, işyerlerinden ya da sokaktan alındı; bir kısmı gözaltına götürüldü, bir kısmı ise kendilerini “güvenlik görevlisi” olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldı. Günler, aylar ve yıllar boyunca aileler çocuklarından, eşlerinden ya da kardeşlerinden haber almaya çalıştı. Karakollar “bizde yok” dedi, savcılıklar dosyaları ilerletmedi, tanıklar susturuldu. Bazı kayıpların bedenleri işkence izleriyle kimsesizler mezarlıklarında bulundu; bazıları ise hâlâ kayıp. İnsan hakları örgütleri ve hukukçulara göre Türkiye’de zorla kaybedilmeler, özellikle 1990’larda sistematik bir devlet şiddeti ve cezasızlık rejiminin parçası haline geldi. (İHD, 2025; Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2025)

Türkiye’de zorla kaybedilmelerin en yoğun yaşandığı dönem ise 1993–1996 yılları oldu. CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu tarafından hazırlanan “1980–2020 Türkiye’de Gözaltında Kayıplar Raporu”na göre yalnızca 1994 yılında 532 kişi gözaltında kaybedildi. Raporda 1993 yılı için 108, 1995 yılı için 235, 1996 yılı için ise 166 kayıp vakası kaydedildi. Rapora göre 1980–2020 arasında kayıtlara geçen toplam gözaltında kayıp sayısı en az 1.352 oldu. (Tanrıkulu, 2020)

Zorla kaybetmelerin özellikle 1990’lı yıllarda sistematik hale geldiğini ortaya koyuyor.

Yıllara Göre Gözaltında Kayıp Sayıları
YılGözaltında Kayıp Sayısı
1980–199033
199117
199227
1993108
1994532
1995235
1996166
199787
199853
199952
2000 sonrası28
Tarihi bilinmeyen14

Rapora göre toplam gözaltında kayıp sayısı en az 1.352 olarak kayıtlara geçti. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verileri ise daha yüksek bir tablo ortaya koyuyor. İHD Kayıplar Komisyonu’na göre 1990’lardan bugüne gözaltına alındıktan sonra kaybedilen kişi sayısı 1.388’e ulaştı. Özellikle Diyarbakır, Şırnak, Batman, Mardin ve İstanbul en yoğun kayıp vakalarının yaşandığı merkezler olarak öne çıktı. (İHD, 2025)

253 toplu mezar, 4 binden fazla cenaze

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi ve insan hakları örgütlerinin çalışmalarına göre Türkiye’de bugüne kadar en az 253 toplu mezar tespit edildi. Bu mezarlarda 4 binden fazla kişinin gömülü olduğu belirtiliyor. Özellikle Diyarbakır, Şırnak, Batman ve Bitlis çevresindeki toplu mezar iddiaları yıllardır insan hakları örgütlerinin gündeminde yer alıyor. Ancak birçok bölgede etkili kazı çalışmaları yürütülmediği ve delillerin korunmadığı belirtiliyor. (Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2025; Tanrıkulu, 2020)

Terkos Mezarlığı, İstanbul, Foto: Ferid Demirel/Niha+

Türkiye’de zorla kaybedilmeler denildiğinde öne çıkan dosyalar arasında Hasan Ocak, Fehmi Tosun, Murat Yıldız, Rıdvan Karakoç ve Cemil Kırbayır yer alıyor. Hasan Ocak’ın işkence izleri taşıyan bedeni haftalar sonra kimsesizler mezarlığında bulunurken, Fehmi Tosun’dan ise hâlâ haber alınamadı. Cemil Kırbayır dosyasında ise yıllar sonra Devlet Denetleme Kurulu, Kırbayır’ın işkence altında öldüğünü kabul etti. (Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2025)

Zamanaşımı, takipsizlik, cezasızlık,

Bu dosyaların büyük bölümü ise cezasızlıkla sonuçlandı. Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin verilerine göre incelenen 344 kayıp dosyasının yüzde 63’ü yıllarca sürüncemede bırakıldı. Dosyaların yüzde 7’si zamanaşımı nedeniyle kapatılırken, yüzde 5’inde takipsizlik kararı verildi. Sadece yüzde 24’ünde dava açıldı. Açılan 15 davanın ise 8’i beraatle sonuçlandı. Yalnızca iki dosyada mahkûmiyet kararı çıktı. (Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, 2017)

Türkiye’de zorla kaybedilmelerle ilgili en çarpıcı verilerden biri soruşturma süreçlerine ilişkin.

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi çalışmalarına göre 2017 itibarıyla ulaşılan 344 dosyada:

Soruşturma Durumu (Veri Dağılımı)
Sürüncemede Bırakılan %63
Dava Açılan %24
Zamanaşımı %7
Takipsizlik %5
Analiz: Toplam veriye göre 218 dosya yıllarca ilerletilmedi, 24 dosya zamanaşımına uğradı ve yalnızca 84 kişiyle ilgili dava açıldı.

Açılan 15 davanın çoğu beraatle sonuçlandı

84 kişinin zorla kaybedilmesine ilişkin toplam 15 dava açıldı. Ancak bu davaların çoğu cezasızlıkla sonuçlandı.

Yıllara Göre Dava Durumları
Dava DurumuDosya Sayısı
Beraatle sonuçlanan10
Mahkumiyetle sonuçlanan16
Devam eden32
Yargıtay/İstinaf aşamasında26

AİHM’den 55 mahkumiye kararı

Türkiye hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararlar da cezasızlık tablosunu ortaya koyuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’nin yaşam hakkını ihlal ettiğine, etkili soruşturma yürütmediğine ve kayıp yakınlarını insanlık dışı muameleye maruz bıraktığına ilişkin çok sayıda karar verdi. “Kurt/Türkiye”, “Timurtaş/Türkiye”, “Çakıcı/Türkiye” ve “Taş/Türkiye” kararları, zorla kaybedilmelerin uluslararası hukuk bakımından kayıt altına alınmasında kritik rol oynadı. Tanrıkulu raporuna göre AİHM, 103 kişiye ilişkin 55 başvuruda Türkiye’yi mahkûm etti. (AİHM HUDOC; Tanrıkulu, 2020)

Yargılama Sonuçları ve AİHM Raporu
Yargılama SonucuDosya Sayısı
Beraatle sonuçlanan8
Devam eden5
Mahkûmiyet çıkan2
Mahkûmiyet çıkan dosyalara dair not:
  • Bazı sanıklara 30 yıl, bir dosyada ise 24 yıl hapis cezası verildi.
Tanrıkulu Raporu ve Öne Çıkan AİHM Davaları
  • 103 kişiyle ilgili 55 başvuruda Türkiye’nin hak ihlali kararı.
  • 11 kişiye ilişkin 6 başvuruda “dostane çözüm” süreci.
  • Yalnızca 1 dosyada “ihlal yok” kararı.

Öne çıkan davalar: Kurt, Timurtaş, Çakıcı, Taş / Türkiye

Mahkeme kararlarında vurgulananlar:

  • Yaşam hakkı ihlali ve etkili soruşturma yürütülmemesi,
  • İşkence yasağı ve yakınların maruz kaldığı ağır psikolojik yıkım.

Türkiyenin en uzun süren sivil itaatsizlik eylemi

Türkiye’de kayıp yakınlarının en uzun soluklu mücadelesini ise Cumartesi Anneleri yürüttü. İlk kez 27 Mayıs 1995’te Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelen kayıp yakınları, yaklaşık 30 yıldır kayıpların akıbetini soruyor. Hareket 1000 haftayı aşan bir hafıza direnişine dönüştü. Ancak özellikle 700. hafta buluşması 2018 yılında polis müdahalesiyle engellendi; çok sayıda insan hakları savunucusu gözaltına alındı ve haklarında dava açıldı. Daha sonra Anayasa Mahkemesi müdahaleyi hak ihlali olarak değerlendirdi. (AYM, 2022)

Cumartesi Anneleri’nden Emine Ocak polis müdahalesi ile gözaltına alınıyor. Foto: Hayri Tunç

Zorla kaybedilmeler yalnızca geçmişe ait bir mesele olarak da görülmüyor. Özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından bazı kişilerin aylarca kayıp kaldığı ve daha sonra ortaya çıktıkları yönündeki iddialar yeniden gündeme geldi. Sezgin Tanrıkulu’nun raporuna göre 2016 sonrası en az 28 kişi zorla kaybedildi; bazı kişiler aylar sonra emniyet birimlerinde ortaya çıktı ve işkence gördüklerini anlattı. 2019 yılında ise BM başvurularının ardından kayıp olduğu belirtilen 5 kişinin sağ bulunduğu açıklandı. (Tanrıkulu, 2020)

Türkiye, ilgili sözleşmeyi imzalamadı

Türkiye, zorla kaybedilmeleri doğrudan düzenleyen en önemli uluslararası belge olan “Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme”yi hâlâ imzalamadı. Birleşmiş Milletler tarafından 2006 yılında kabul edilen sözleşme; devletlere etkin soruşturma yürütme, toplu mezarları araştırma, failleri yargılama ve kayıp yakınlarının hakikat hakkını tanıma yükümlülüğü getiriyor. Sözleşmenin uygulanmasını ise BM Zorla Kaybetmelere Karşı Komite (CED) denetliyor. (OHCHR, 2006)

Barolar: “Hakikat Komisyonu” kurulsun

Son yıllarda Diyarbakır Barosu, insan hakları örgütleri ve kayıp yakınları Türkiye’de bağımsız bir “Hakikat Komisyonu” kurulması çağrısını yeniden gündeme taşıdı. Özellikle devlet arşivlerinin açılması, toplu mezarların araştırılması ve zorla kaybedilmelerin insanlığa karşı suç olarak tanınması talepleri öne çıkıyor. 2025 yılında yapılan çağrıda Diyarbakır Barosu, cezasızlık politikalarının sona ermesi için zamanaşımının kaldırılması gerektiğini vurguladı. (Diyarbakır Barosu, 2025)

Cumartesi Anneleri/İnsanları

Kazanımlar: Hafızanın kurumsallaşması

Tüm bu tabloya rağmen insan hakları savunucuları, zorla kaybedilmeler konusunda en büyük kazanımın hafızanın korunması olduğunu söylüyor. Çünkü kayıp yakınlarına göre bir kişinin akıbeti açıklanmadığı sürece suç sona ermiyor. Tüm cezasızlığa rağmen kayıp yakınlarının ve insan hakları örgütlerinin mücadelesi önemli kazanımlar yarattı:

  • Zorla kaybedilme uluslararası hukukta bağımsız suç olarak tanındı,
  • AİHM kararlarıyla devlet sorumluluğu kayıt altına alındı,
  • toplu mezar çalışmaları yaygınlaştı,
  • DNA eşleştirme teknikleri gelişti,
  • Cumartesi Anneleri küresel hafıza hareketlerinden biri haline geldi,
  • hakikat komisyonu tartışmaları kurumsal gündeme taşındı.

Bu nedenle Cumartesi Anneleri’nin yaklaşık otuz yıldır sorduğu soru hâlâ güncelliğini koruyor: “Onları kim aldı ve neredeler?”

Kaynaklar

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi. (2025). HUDOC karar veritabanı. HUDOC

Diyarbakır Barosu. (2025). Hakikat komisyonu kurulsun çağrısı. T24 Haberi

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi. (2017). Gözaltında kayıp dosyaları araştırması.

Human Rights Watch. (2024). World Report 2024. Human Rights Watch

İnsan Hakları Derneği (İHD). (2025). Gözaltında kayıplar verileri.

International Commission on Missing Persons. (2024). Global missing persons overview. ICMP

OHCHR. (2006). International Convention for the Protection of All Persons from Enforced Disappearance. OHCHR

Tanrıkulu, S. (2020). 1980–2020 Türkiye’de gözaltında kayıplar raporu. Gazete Duvar Haberi

Almanya’da şüpheli bir Kürt mülteci ölümü daha

Brandenburg eyaletine bağlı Lychen kasabasındaki mülteci kampında yaşayan iki çocuk babası Serkan Durmuş’un eşi Türkan Durmuş, ciddi panik ataklar, korku ve uyku problemleri yaşadığını ancak yeterli psikolojik destek alamadıklarını iddia etti.

Almanya’da bir mülteci kampı, Foto: Sosyal medya

Almanya’nın Brandenburg eyaletine bağlı Lychen kasabasındaki mülteci kampında yaşayan iki çocuk babası Serkan Durmuş, yaşadığı ağır psikolojik baskılar ve belirsizlikler nedeniyle 12 Mayıs günü bulunduğu intihar etti. Aile, uzun süredir yardım çağrılarının karşılıksız bırakıldığını söyledi.

Olay sonrası aileyi ziyaret eden Alan Kurdi İnisiyatifi, yaşananlara ilişkin görümeler gerçekleştirdi. Serkan Durmuş’un eşi Türkan Durmuş, eşinin ciddi panik ataklar, korku ve uyku problemleri yaşadığını ancak yeterli psikolojik destek alamadıklarını iddia etti. Durmuş, “Defalarca yardım istedik ama kimse sesimizi duymadı. Kendini ifade edemedi, biz de derdimizi anlatamadık” dedi.

Aile, özellikle dil bariyeri, izolasyon, kamp koşulları ve sınır dışı edilme korkusunun Serkan Durmuş üzerinde büyük bir baskı yarattığını ifade etti. Türkan Durmuş, mültecilerin yalnızca ‘dosya’ ya da ‘istatistik’ olarak değil, insan olarak görülmesi gerektiğini vurgulayarak, “İnsanların yaşama sevincini ellerinden almasınlar” çağrısında bulundu.

Serkan Durmuş

İnisiyatif, görüşmelerin ardından olayla ilgili kapsamlı bir rapor hazırlayacak.

Alan Kurdi İnisiyatifi adına konuşan Hran Kasparyan ise Almanya’daki mülteci politikalarını sert sözlerle eleştirdi. Kasparyan, “Mülteciler arasındaki intihar girişimlerinin temel nedenlerinden biri kurumsal ırkçılık, dışlanma ve sistematik baskıdır” dedi. Açıklamada, mültecilerin devlet kurumları tarafından yalnızlaştırıldığı, psikolojik olarak yıpratıldığı ve birçok kişinin bu nedenle intihara sürüklendiği ifade edildi.

Alan Kurdi İnisiyatifi’nin hazırladığı rapora göre, 2022-2026 yılları arasında Almanya’da en az 19 Kürt mülteci intihar etti ya da şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Raporda; kamp koşulları, psikolojik destek eksikliği, sınır dışı baskısı ve sosyal izolasyonun ciddi hak ihlallerine yol açtığı belirtildi.

İnisiyatif, kamplarda yaşanan hak ihlalleri ve psikolojik krizlerle ilgili destek almak isteyen mültecilerin kendileriyle iletişime geçebileceğini duyurdu.

Mülteci danışma merkezi Pena-Ger’in verilerine göre ise, sadece 2024 yılında Sachsen eyaletinde 32 intihar girişimi yaşandı. Ancak Pena-Ger’e göre, etnik köken kaydı tutulmadığı ve birçok vaka ‘belgelenmediği’ için gerçek rakamlar bunun çok daha üzerinde.

1993–2018 arasında ise Almanya’daki mülteci kamplarında 288 intihar olayı belgelendi. Günümüzde yılda yaklaşık 30 intihar ve 400 girişiminin olduğu kaydediliyor.

Diyadin’de GES gerginliği: “Köylülerin görüşü alınmadı”

Ağrı Diyadin’deki Satıcılar köyünde, resmi belgeleri olmadan alana giren GES şirketi çalışanları ile köylüler arasında gerginlik çıktı. Köylüler “Bu siyasi bir karardır, sonuna kadar mücadele edeceğiz” dedi. Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Erdoğan Ödük ise Kuzey Serhat bölgesinin tamamen GES projeleriyle kuşatıldığını ifade etti.

Bugün Ağrı’nın Diyadin (Gîyadîn) ilçesindeki Satıcılar (Bezirgan) köyünde yapılmak istenen GES projesine karşı şirket çalışanları ile köy halkı arasında gerginlik yaşandı.

Varto ve Karlıova’da hayata geçirilmek istenen jeotermal enerji santrali (JES) projelerinin ardından Ağrı’nın Diyadin ilçesinde yapılmak istenen güneş enerjisi santrali (GES) projeleri gündeme gelmişti. Köylüler, Satıcılar köyünde hayata geçirilmek istenen GES projesi için şirket çalışanlarının resmi belgeleri olmadan alana girdiklerini ifade etti. Bu projeyi onaylamadıklarını belirten bölge halkı ise tepkisini sürdürüyor.

Altındağ: “Köylülerin görüşü alınmadı”

Diyadin’in Satıcılar köyünden Salih Altındağ, bölgedeki GES projesi tehdidine ilişkin Niha+’ya konuştu.

Altındağ, köylülerin görüşü alınmadan GES projesinin hayata geçirilmeye çalışıldığını söyledi. Altındağ, köy arazilerindeki kadastro sorunlarına rağmen projeye izin verilmesine tepki gösterdi.

Köyde yıllar önce yapılan kadastro çalışmaları nedeniyle arazi sınırlarında kaymalar yaşandığını söyleyen Altındağ, “Parseller birbirine girmiş durumda. Projenin bir kısmı meraya, bir kısmı ise şahısların ekili alanlarına denk geliyor” dedi. “Köy arazisi güncellenmeden ne hakla böyle bir projeye izin verilmiş” diyen Altındağ, proje sebebiyle köydeki hayvanların meraya çıkış yolunun da kapatıldığını ifade etti.

“Bunun siyasi bir karar olduğu aşikardır”

Altındağ, söz konusu alanın köyün en verimli hayvan otlak yeri olduğu halde buraya “atıl arazi” (verimsiz taşlık arazi) raporu düzenlenildiğini söyledi. Bu raporun araştırılmasını istediklerini belirten Altındağ, köylüler olarak bu projeye karşı olduklarını ifade etti.

Yapı ruhsatı olmamasına rağmen bu inşaat çalışmalarının sürdüğüne dikkat çeken Altındağ, “Bunun siyasi bir karar olduğu aşikardır” ifadelerini kullandı. Yetkililere çağrıda bulunan Altındağ, mücadeleyi sürdüreceklerini belirterek şunları söyledi:

“Biz köylü olarak kimsenin malına, canına zarar vermeden mücadelemize devam edeceğiz. Bu 9 yıl da olur, 49 yıl da olur ama sonuna kadar sürecek.”

Ödük: “Van’dan Kars’a kadar tüm bölge kuşatılmış durumda”

Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Erdoğan Ödük, Ağrı dahil olmak üzere bütün Kuzey Serhat bölgesinin bir güneş enerjisi santrali alanına dönüştürülmeye çalışıldığını belirtti. Bunun sadece bir ilçeyle sınırlı olmadığını söyleyen Ödük; bütün mera alanlarının, hayvanların geçiş alanlarının, yoğun güneş alan bölgelerin sermayeye ve GES projelerine açıldığını ifade etti.

Bu durumun yalnızca Ağrı’da değil, Van ve Kars gibi yerleşimin seyrek olduğu ve yoğun güneş alan birçok bölgede yaşandığını belirterek “Bütün bölge sermayeye açılmış ve bütün alanlara şu anda çok ciddi bir saldırı var. Şu an başta Van olmak üzere, Van’dan başlayıp o hat boyunca Kars’a kadar bütün bir alan neredeyse güneş enerji santralleriyle kuşatılmış” dedi.

Projelerin başlangıçtaki sınırlarında kalmayıp sürekli genişletildiğine dikkat çeken Ödük, Van Edremit’te yaşanan örneği hatırlattı:

“Diyelim ki 1000 dönümlük bir arazide başlanılmış, iki-üç yıl sonra bir bakıyorsunuz 2000 dönüme çıkmış alanı. Mesela bazı projeler şu an bir dönüm arazide gözüküyor. Fakat onunla sınırlı kalmıyor. Şirket her yıl genişletme izni alıyor. Dolayısıyla net bir alan söylemek bile mümkün değil.”

Üretilen enerjinin yerel halkın yararına kullanılmadığını söyleyen Ödük, ÇED süreçlerinin de şeffaf yürütülmediğini savundu. Sürecin muhtarlar üzerinden veya halktan gizlenerek yürütülmeye çalışıldığını ileri süren Ödük, “Halk için bir enerji üretimi söz konusu değil. Birkaç şirket, sermayedar kazanacak diye maalesef bütün bu alanlar şirketlere peşkeş çekilmiş” ifadelerini kullandı.

Ödük, “Yarın öbür gün ormanları istedikleri düzeye getirebildikleri zaman, yani yakıp kül ettikleri zaman orayı da GES’lere çevirecekler” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Orbán’ın mirası

“Umut edilen o ki bu yeni süreç; ülkenin içinde bulunduğu krizin derinliğini kavrayan ve hırpalanmış işçi sınıfının çıkarlarını ileriye taşımaya niyetli yeni siyasi aktörlere alan açabilir. Ancak bu, hiç de kolay olmayacak.”

Foto: Cain Burdeau/Courthouse News Service

Carl Rowlands tarafından kaleme alınan ve Tribune‘de yayımlanan bu makaleyi, Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Geçtiğimiz ay, 12 Nisan’da, Viktor Orbán‘ın 16 yıllık iktidarı nihayet yerle bir oldu. Medya manipülasyonu, apaçık yalanlar, iftira ve karalama… Macaristan’daki köhnemiş iktidar kliğinin koltuğunu korumak için başvurduğu bu taktiklerin tamamı seçmenler tarafından ağır şekilde sandığa gömüldü. Sandıktan, Orbán’ın yüzde 37’lik oy oranına karşılık oyların yüzde 55’ini alan Péter Magyar liderliğindeki muhalefet ittifakı ezici bir çoğunlukla çıktı. Büyük şehirlerden küçük kasabalara kadar ülke genelinde son derece etkili bir kampanya yürüten Magyar, rejimin ahlaki çöküşünü ve ekonomik başarısızlıklarını gözler önüne serdi. Seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte gençler, zaferi kutlamak için Budapeşte sokaklarına akın etti.

Seçim yarışının ana teması yolsuzluktu. İktidardaki Fidesz; yandaşları adına elektrik santralleri ve oteller satın almaktan Avrupa Birliği (AB) fonlarını zimmete geçirmeye, hatta devlete ait çocuk yurtlarındaki pedofili vakalarını örtbas etmeye kadar uzanan bir dizi suçlamayla karşı karşıya kaldı. Tuna Nehri kıyısında on binlerce destekçisine hitaben yaptığı zafer konuşmasında Magyar, “Sistemin kuklası ve dayanağı olanlar kamusal hayattan çekilmelidir… Bundan böyle bu tarz eylemlerin sonuçsuz kaldığı bir ülke olmayacağız. Bu ülkeyi soyanlar hesap vermelidir” ifadelerini kullandı.

Ancak Macaristan’ın “soyguncu baronlarını” yargı önüne çıkarmak o kadar da kolay olmayabilir. Ana akım analizler ağırlıklı olarak Orbán’ın “illiberal” politikalarına ve çeşitli kamu kurumlarında kurduğu (kurumların bağımsızlığını adım adım baltalayan ve emir kullarını ödüllendiren) kayırmacılık sistemine odaklansa da bu bakış açısı çok daha derin bir dizi sorunu ıskalıyor. Fidesz iktidarı, para ve gücü benzeri görülmemiş bir biçimde harmanlayarak sözde “Ulusal İşbirliği Sistemi” olarak adlandırılan bir tür ahbap-çavuş kapitalizmi inşa etmişti. Bu yapı; parçalanmış ve büyük oranda sendikasızlaştırılmış iş gücünün haklarını gasp ettiği gibi ücretleri ve çalışma koşullarını geriletmiş, “modernleşme”nin bedelini de sıradan işçilerin sırtına yüklemişti.

Tüm bunların sonucunda ortaya çıkan tablo, en iyi niyetli hükümetlerin dahi onarmakta zorlanacağı derin eşitsizliklerin yaraladığı bir toplum oldu. Demokratik hesap verebilirlik ve köklü bir “rejim değişikliği” vaatlerine rağmen Magyar, bu çökmüş sistemi dönüştürmeye yönelik çok az somut taahhütte bulundu. Ülkeyi nasıl yöneteceğine dair bir fikir edinebilmek için, öncelikle devraldığı iktidar yapısını iyi anlamamız gerekiyor.

Çalışma dayatmalı sosyal devlet

Orbán 2010 yılında iktidara geldiğinde Macaristan ekonomisi ağır bir finansal krizin şokunu henüz üzerinden atamamıştı. Ülkeyi Güneydoğu Asya ekonomilerini model alan “gelişmiş” bir ülkeye dönüştürme vaadinde bulunan Orbán, ilk etapta yerli ve geçiş dönemi sonrasında palazlanan oligarkların, küçük işverenlerin ve toprak sahiplerinin oluşturduğu bir koalisyonun desteğini arkasına aldı. Bu kesimler; hükümetin, Macaristan’ın gelişmiş ülkeleri yakalayabilmesi için en iyi yolun liberal-demokratik bir açılımdan değil, tepeden inme bir konsolidasyondan geçtiği tezini benimsedi. Yeni elitler mutabakatı işte bu vaadin etrafında şekillendi.

Fidesz, komünizmin çöküşünün ardından uygulanan acımasız “şok terapisi” programının yarattığı sonuçlardan biri olan iş gücü açığının gölgesinde iktidara gelmişti. Partinin öncelikleri arasında bir tam istihdam rejimi yaratmak yer alıyordu. Bu hedefe ulaşmak için atılan ilk adım, yeniden sanayileşme süreci olarak nitelendirilebilecek bir yaklaşımla, piyasa dostu politikalar ile doğrudan devlet fonlarını harmanlayarak ülkeye yabancı yatırım çekmek oldu. Ancak iktidar, bununla eş zamanlı olarak işçi haklarını ve çalışma mevzuatını adım adım tırpanlamaya başladı. Özelleştirme ve kemer sıkma politikaları sermayeyi cezbetmek için kullanılırken sosyal yardımlara ve sivil katılıma yönelik saldırılar ise emeği (işçi sınıfını) disipline etmenin bir aracı haline getirildi.

Fidesz’in başlıca ekonomik silahlarından biri, insanları açlıkla terbiye edip çalışmaya mecbur bırakarak iş gücü sorununu çözmek amacıyla işsizlik desteklerini neredeyse tamamen ortadan kaldırmasıydı. İktidar ayrıca, işverenlere 400 saate kadar zorunlu fazla mesai dayatma ve bunun ücretini üç yıla kadar ödememe hakkı tanıyan, 2012 tarihli “kölelik yasası”nı da meclisten geçirdi. Genç kuşakların süregelen dış göçüyle de birleşen bu tür “reformlar,” nihayetinde iş gücü piyasasını esnetmeyi başararak Macarların büyük çoğunluğuna iş imkânı ve bununla beraber katı sınırlar çerçevesinde bir sınıf atlama hayali sağladı.

Fidesz’in sendikacılığa karşı yürüttüğü kampanya, toplumun farklı kesimlerini birbirine düşürmeyi amaçlayan daha geniş çaplı bir stratejinin parçasıydı. Bir yandan yoksullara ve işsizlere acımasızca muamele edip sosyal yardımları keserek onlara hayatta kalmanın asgari şartları dışında hiçbir şey sunmayan iktidar; diğer yandan büyük bir kısmı Roman kökenlilerden oluşan sanayi işçilerine yönelik fiili bir ırkçı saldırı başlattı. Macaristan VDSZ sendikası lideri Tamás Székely, “Macar işçilerin durumu Avrupa Birliği’ndeki en vahim tablolardan birini oluşturuyor. Düşük ücretler, güvencesizlik ve zayıf koruma…” değerlendirmesinde bulunuyor. Maaşlar çoğu zaman ödenmiyor, çalışma koşulları tehlike saçıyor ve fabrikalar ansızın kapatılıyor.

Diğer yandan Fidesz, işçi sınıfının üst tabakasını kendi saflarına çekmek amacıyla fatura giderlerini kontrol altında tuttu, mesleki eğitimi teşvik etti, esnaf ve zanaatkârların düşük gelir vergisi ödemesinin önünü açtı ve tüm bu adımları çok uluslu şirketlerdeki istihdam yaratma programlarına aktarılan fonlarla destekledi. Bunun sonucunda, belirli becerilere sahip kalifiye elemanlar için oldukça canlı bir iş gücü piyasası oluştu. Hükümet, orta sınıfa ise milliyetçi söylemler, artan emlak fiyatları ve ev sahipliği rantı ile hitap etti. Buna bir de doğurganlık oranını artırmaya yönelik (ancak nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanan) bir hamle olarak çocuk yapma şartına bağlanan konut kredilerini eklendi. Emeklilere ise ek ikramiyeler dağıtıldı ve onların da faturalardaki tavan fiyat uygulamasından faydalanması sağlandı.

Ancak bu tabloda pürüzler de yok değildi. Pandemi, Macaristan sağlık sisteminin içler acısı durumunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. 2022’den itibaren Orbán, artan enflasyona gıda ürünlerine fiyat kontrolleri getirerek yanıt vermeye çalıştı. Ne var ki, tedarikçiler ve perakendeciler basitçe diğer ürünlere zam yapma yoluna gidince, bu hamle standart bir mutfak alışverişinin maliyetini düşürmekte başarısız oldu. Yine de, Orbán modelinin karakteristik özelliği haline gelen “milli Keynesçi” önlemler ile katı hiyerarşik Thatcher sonrası politikaların bu harmanı, birçok kişinin tahmin ettiğinden çok daha uzun süre ayakta kalmayı başardı. Karşımızdaki; politikalarını farklı seçmen kitlelerine göre uyarlayarak gücünü sürekli yeniden üreten, bir kesime destek dağıtırken diğerini baskı altına alan hibrit ve adeta şekilden şekle giren bir rejimdi.

Yeni muhalefet

Ancak “Orbánizm,” bu bloğu bir araya getirirken bir yandan da sermaye birikiminin ve otoriterleşmenin ulusal refahı inşa etmenin bir aracı olarak değil; sırf dar bir yönetici kliğin ayrıcalıklarını korumak adına, kendi başına birer amaca dönüştüğü bir toplumun doğmasına yol açtı. İktidarın görev süresi boyunca, hükümetin “heterodoks” ekonomi politikalarının, işçi sınıfı ile emeklilerin maaşları ve giderek artan yaşam maliyetleri arasındaki uçurumu kapatamayacağı, zamanla gün yüzüne çıktı. Orbán sistemi, aslen işçi sınıfının en alt tabakalarını ezmek üzerine kurgulanmış olsa da; günün sonunda mülksüz işçilerden alt-orta sınıflara kadar çok daha geniş bir seçmen kitlesini bu ağır maddi baskılarla karşı karşıya bıraktı.

Bu durum, rejimin kleptokratik eğilimlerinin daha fazla mercek altına alınmasına yol açarak geniş çaplı bir “yolsuzluk karşıtı” hareketin şekillenmesine zemin hazırladı. Fidesz’in genç bir diplomatı ve parti bürokratı olan Péter Magyar, işte bu fırsatı değerlendiren isim oldu. Magyar’ın bizzat partinin içinden çıkmış olması; eleştirilerine, itibarı sarsılmış liberal ve sosyal demokrat partilerin kalıntılarından oluşan demoralize muhalefetin asla ortaya koyamayacağı bir ağırlık ve meşruiyet kazandırdı.

Magyar, 2024 yılında bağımsız medya kanalı Partizan‘a verdiği ve devlete ait çocuk yurtlarındaki pedofili skandalının örtbas edilmesinin ardından hükümeti topa tuttuğu röportajla siyaset sahnesine hızlı bir giriş yaptı. Büyük kitle gösterileri düzenleyerek öncesinde Tisza (hem Macaristan’da bir nehir adı hem de Macarca “Saygı ve Özgürlük” kelimelerinin birleşimi) adında bir mikro parti olan siyasi oluşuma katılıp ardından liderliğini üstlenerek kısa sürede adından söz ettirdi. Aynı yılın ilerleyen aylarında gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimleri ise onu ülke içindeki iktidar yarışında en avantajlı konuma taşıyan bir sıçrama tahtası işlevi gördü.

Hükümetin bu yükselişe verdiği tepkiyse oldukça hantaldı. Orbán çevresi, Ursula von der Leyen veya Volodimir Zelenski gibi nefret objesi haline getirdikleri diğer figürlere karşı başvurdukları propaganda taktiklerinin aynılarını tekrar devreye soktular. Fidesz’in giderek kendi yarattığı efsaneye inandığı, etrafını (İngiltere ve ABD’den gelen pek çok sağcı da dahil olmak üzere) dalkavuklar ve menfaatçilerle doldurduğu ve artık ülkenin nabzını tutamadığı açıkça hissediliyordu.

Magyar’ın destekçi kitlesinin omurgasını orta sınıf oluştursa da seçimler yaklaştıkça Fidesz’in kendi çıkarlarına hizmet eden otoriterliğinden rahatsız olan hemen herkesi aynı çatı altında toplayarak hitap ettiği kitleyi genişletti. Orbán ve yakın çevresinin peş peşe yaptığı fahiş hatalar da onun işini epey kolaylaştırdı. Örneğin geçtiğimiz yıl Budapeşte Onur Yürüyüşü‘nü yasaklama girişimi, hiçbir siyasi kazanç sağlamadığı gibi geniş bir seçmen kesiminin tepkisini çekerek etkinliğin devasa bir hükümet karşıtı gösteriye dönüşmesine yol açtı. Beraberinde dağlar kadar bürokratik yük getirecek ve potansiyel olarak kendi çocuklarını mahkeme salonlarına sürüklemelerine neden olacak bir protestoyu bastırmaya polisin de hiç hevesi yoktu. Bu yüzden polis müdahale etmek yerine, (normalde katılımcıları tespit edip cezalandırmak için kurulmuş olan) kendi yüz tanıma kameralarının önünden geçmemesi için yürüyüşün güzergâhını değiştirmekle yetindi.

Ortodoks çizgiye dönüş mü?

Birçoklarına göre Magyar, komünizm sonrası geçiş dönemi Macaristan’ından kesin bir kopuşu temsil ediyor: Sosyalist sistemin bıraktığı boşluğu dolduran ve Fidesz’in bir zamanların serbest piyasacı yeni yetmelerini kemikleşmiş bir “eski tüfekler” kliğine dönüştüren paternalizm ve kayırmacılık ağlarından bir kopuş. Bu yaşlılar hegemonyasını kıyasıya eleştiren ve yükseköğretimde giderek tırmanan krizin pençesinde olan gençler, muhalefetin başarısında kilit rol oynadı. Tisza’nın hükümet programı; milliyetçi söylemi ılımlı reform adımlarıyla harmanlayarak ve arasına bir tutam da merkez sol politika serpiştirerek bu geniş koalisyonu bir arada tutmaya yönelik zorlu bir çabanın ürünüydü. Tisza; sosyal işler, çevre ve eğitimden sorumlu olacak “uzmanlık” liyakatine sahip isimlerin liderlik edeceği yeni bakanlıkların kurulmasını planlıyor.

Ne var ki ekonomi alanında, yeni hükümetin ortodoks politikalara dönüşe imza atacağı görülüyor. Harcanabilir geliri büyük ölçüde eriten dudak uçuklatan KDV oranları ve diğer regresif vergilerle birlikte tek oranlı vergi sistemi varlığını koruyacak. Şahıs şirketlerine yönelik son vergi zamları ise öncesinde olduğu gibi son derece düşük seviyelerine geri çekilecek. Servet üzerinden cüzi bir vergi kesintisi görebiliriz; ancak Orbánizm’i ayakta tutan rantçı çıkarlara veya dev tarım holdinglerine meydan okuyacak hiçbir plan ufukta görünmüyor. Tisza’nın Euro’ya geçiş hedefi ise hayata geçirildiği takdirde büyük olasılıkla yeni bir kemer sıkma dalgasını tetikleyecek.

Fidesz, devletin mali gücünü kendi tabanını inşa etmek için kullanırken bir yandan da baş döndürücü bir hızla ülkeye yabancı yatırım çekmeye çalışıyordu. Buna karşılık Tisza ve müttefikleri ise piyasalara güven vererek ve Orbán hükümeti döneminde askıya alınan Avrupa Birliği fonlarının serbest bırakılmasını sağlayarak çok daha istikrarlı ve oturmuş bir iş ortamı yaratmaya çabalayacak. Bu girişimlerinde, en azından bir süreliğine, pekâlâ başarılı da olabilirler. Ancak giderek derinleşen eşitsizliklerin ve küresel ekonomide esen ters rüzgarların gölgesinde, güvenilirliklerini koruyup seçmen kitlelerini bir arada tutmayı başarıp başaramayacakları tamamen ayrı bir soru işareti.

Magyar’ın elde ettiği ezici zaferin yan etkilerinden biri de yüz yılı aşkın bir süredir ilk kez Macaristan Parlamentosu’nda hiçbir “sol” partinin kalmamış olmasıdır. Macaristan Sosyalist Partisi, yeni Orbán karşıtı bloğun yükselişiyle birlikte adeta siyaset sahnesinden silindi. Sosyalistlerden kopan Demokratik Koalisyon da oyların yalnızca yüzde birini alarak meclisteki yerini kaybetti. Şayet yeni bir güç ortaya çıkacaksa, bunun sıfırdan inşa edilmesi gerekecek. Ülkedeki ilerici güçlerin; farklı vizyonlar, çatışan egolar, mali baskılar ve pratik deneyim eksikliği nedeniyle içinde bulunduğu dağınıklık göz önüne alındığında, bu oldukça göz korkutucu bir durum. Ancak 12 Nisan’daki sözde “demokratik devrim” hakkında kesin olarak söylenebilecek bir şey varsa, o da Macaristan’daki siyasi olasılıklar yelpazesini genişlettiğidir. Umut edilen o ki bu süreç; ülkenin içinde bulunduğu krizin derinliğini kavrayan ve hırpalanmış işçi sınıfının çıkarlarını ileriye taşımaya niyetli yeni siyasi aktörlere alan açabilir. Ancak bu, hiç de kolay olmayacak.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.