Conflict and Environment Observatory (CEOBS) verilerinin ortaya çıkardığı İran’daki çok katmanlı çevresel hasar tablosunu bir infografi olarak derledik.
Fotoğraf: Wikipedia
EKOLOJİ / İRAN / SAVAŞ
Ortadoğu’da süren İran merkezli savaş yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmıyor. Conflict and Environment Observatory (CEOBS) tarafından yayımlanan son değerlendirmeye göre, savaşın ilk günlerinden itibaren çevresel yıkım sistematik bir boyuta ulaştı.
CEOBS’un paylaştığı verilere göre, 28 Ocak’tan 10 Mart’a kadarki süreçte 300’den fazla çevresel risk içeren olay tespit edildi ve bunların 232’si detaylı risk analizine tabi tutuldu. %77’si kentleşmiş olan İran’da ortaya çıkan tablo yalnızca hava kirliliği değil; deniz kirliliği, kimyasal yayılım, sanayi hasarı gibi uzun vadeli ekolojik bozulma riskini birlikte büyütüyor.
300+
Kayıt altına alınan çevresel risk olayı
CEOBS’un 10 Mart 2026 itibarıyla saptadığı toplam olay sayısı.
232
Risk analizi yapılan olay
Uzaktan doğrulama ve temel çevresel risk değerlendirmesi yapılan olay sayısı.
123
Etkilenen askeri tesis
26
En çok etkilenen alt tür: hava üssü
Askeri nesneler içinde en sık vurulan alt tesis grubu.
Hasarın yoğunlaştığı başlıklar
43+
ABD açıklamasına göre İran donanmasına ait hasarlı ya da batmış olabilecek gemi sayısı.
20 km
Dena firkateyninin torpido saldırısına uğraması sonrası gözlenen petrol sızıntısının uzunluğu. Kıyı şeridindeki bölgeleri ve su ekosistemini tehdit ediyor.
12+
Körfez’de veya limanlarda vurulduğu belirtilen ticari gemi sayısı.
30
Hedef alınan petrol işleme ve depolama tesisi
Çevresel hasar yaratan olayların coğrafi yayılımı
İran
Irak
İsrail
Kuveyt
Ürdün
Kıbrıs
Bahreyn
Katar
BAE
Suudi Arabistan
Umman
Azerbaycan
Risk zinciri
1. Aşama
Askeri üsler, füze tesisleri, limanlar ve petrol altyapıları hedef alınıyor.
2. Aşama
Yangınlar ve ikincil patlamalar yakıt, ağır metal ve toksik madde yayıyor.
3. Aşama
Duman, partikül, dioksin, furan ve organik kirleticiler havaya karışıyor.
4. Aşama
Deniz, kıyı, toprak ve kent ekosistemleri zarar görüyor.
5. Aşama
Biyoçeşitlilik azalıyor, doğal kaynaklar yok oluyor, iklim değişiyor.
Tahran özelinde kritik veri
CEOBS, İsrail’in 7-8 Mart saldırılarında Tahran’daki dokuz milyonluk nüfusun tehlikeli kirlilik düzeylerine maruz kaldığını, is ve kirleticilerin yağışla geri dönmesi nedeniyle “siyah yağmur” etkisinin Tahran’da görüldüğünü aktarıyor.
İran’ın iklim yapısı
35.5%
Aşırı kurak (hyper-arid)
29.2%
Kurak (arid)
20.1%
Yarı kurak (semi-arid)
5%
Akdeniz iklimi
10%
Nemli bölgeler
Atlantic Council’in paylaştığı verilere göre, İran’ın %80’den fazlası kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer alıyor. Bu koşullar İran’ı Ortadoğu’da çevresel hasara en hassas ülke yapıyor.
İran neden zaten kırılgandı?
Geopoliticalmonitor’e göre Tahran’daki eski yeraltı qanat/kariz sistemi dahil su altyapısının eskimesi, büyük su kayıplarına yol açıyordu. Bu nedenle normal yağışlı yıllarda bile su kıtlığı ağırlaşıyor. Bazı bölgelerde yeraltı sularının aşırı çekilmesi, geri döndürülemez tarım arazilerinin çökmesine neden oldu. Her yıl on binlerce insan, şiddetli hava ve su kirliliğinden dolayı erken yaşta hayatını kaybettiği biliniyor.
~10 milyon
Tahran şehir merkezi nüfusu. Tahran, çevresi dağlarla çevrili ve kirleticileri tutan coğrafi yapısı nedeniyle yüksek maruziyet riski taşıyan bir metropol. 10 milyon nüfuslu şehir, Alborz sıradağları ile çevrili olup, bu dağlar sıklıkla şehir içinde sis ve kirliliği hapsediyor.
450
Körfez genelinde içme suyu sağlayan tuzdan arındırma tesislerinin sayısı. Tuzdan arındırma sürecinde kullanılan kimyasallar: Sodyum hipoklorit, ferrik klorür ve sülfürik asit. Bu sebeple tesislere verilen hasar, çevreye zarar verir.
~100 milyon
Bu tesislerin içme suyu sağladığı yaklaşık nüfus. Bu da savaşın altyapı boyutunun ekolojik etkisini büyütüyor.
Altyapı ve eşik verileri
30 köy
Hürmüz Boğazı’ndaki Keshm Adası’ndaki tuzdan arındırma tesisine saldırı
7 Mart’taki saldırı sonrası su tedariki etkilenen köy sayısı. İran, saldırı için Amerika ‘yı suçlamıştı.
2 Mart
Natanz saldırısı
Nükleer tesislere dair risklerin yeniden öne çıktığı tarih.
5 km
Kentin kuzeydoğusunda hedef alındığı öne sürülen tesisin yaklaşık uzaklığı.
~150
Savaş başında Körfez’deki demirli ham petrol ve LNG tankeri
Enerji, deniz ve kirlilik riskini büyüten yığılma düzeyi.
CEOBS’nin öne çıkardığı çevresel hasar türleri
Askeri tesislerde yangın ve patlamalar
Petrol depoları ve rafinerilerde kirletici yayılımı
Deniz kirliliği ve petrol tabakaları
Liman ve gemi hasarına bağlı yakıt sızıntıları
Nükleer tesislerde belirsizlik ve potansiyel risk
Tuzdan arındırma tesislerindeki hasar
Çevresel yönetimde zayıflama
Ana çerçeve
CEOBS verileri, İran’daki çevresel hasarın yalnızca hava kirliliği ya da su altyapısıyla sınırlı olmadığını; askeri alanlar, enerji tesisleri, denizcilik, kıyılar, nükleer sahalar ve yönetişim kapasitesi boyunca genişleyen çok katmanlı bir ekolojik yıkım ürettiğini gösteriyor.
Veri notu: Bu tasarım CEOBS’nin 10 Mart 2026 tarihli “Operation Epic Fury: emerging environmental harm and risks in Iran and the region” değerlendirmesindeki sayısal bulgular temel alınarak hazırlandı.
Mart sonunda yeniden başlayan seller Afganistan’da en az 11 ilde onlarca can aldı.
Afganistan ve Pakistan bölgelerinde her yıl olduğu gibi bu yıl da sel felaketi Mart sonunda baş gösterdi. Dün ayrıca (4 Nisan) Afganistan’da 5,8 büyüklüğünde deprem meydana geldi.
Afganistan Ulusal Afet Yönetim Kurumu, 26 Mart’tan bu yana ülke genelinde yağış ve seller sebebiyle 77 kişi hayatını kaybettiğini ve 137 kişinin yaralandığını duyurdu. Son 48 saatte ise 26 kişinin deprem, sel, toprak kayması ve yağış sebeplerinden ötürü yaşamını yitirdiği açıklandı.
Geçen sene, Afganistan’da yaşanan bir deprem felaketinde en az bin ölü vardı.
Yoğun hava koşullarının 130 evi yok ettiğini ve 430 eve de hasar verdiğini açıklayan afet kurumu, en az 240 hayvanı da öldürdüğünü söyledi.
Afganistan Kadın Haber Ajansı’nın (AWNA) haberine göre Samangan şehrinde şiddetli yağış sonucu üçü kadın olmak üzere 4 kişi yaralandı. 3 Nisan gecesi Kabul’de yaşanan deprem sonrası binaların çökmesi sonucu ise kadınların ve çocukların da dahil olduğu bir aileden 8 kişi hayatını kaybetmişti.
Afganistan’da neden sel bu kadar yoğun?
Yılın başında yaşanan yoğun kar yağışı ve yağmur, Afganistan’da bahar aylarında yüzlerce veya binlerce kişiyi öldüren ciddi sel felaketine sebep oluyor. Afganistan, artan sıcaklık ve yağışlarla iklim değişikliğinden en sert etkilenen ülkelerden biri.
Afganistan’daki ölümlerin başlıca sebepleri; yağışların şiddetinin artması, kurak toprağın bu yağışı emememesi ve dağlık alanlardan eriyerek gelen kar suları oluyor. Bu afetlerin özellikle Mart – Mayıs döneminde görüldüğü biliniyor.
Evlere ve insanlara en önemli boyutta hasar veren felaketlerden birisi de de toprak kayması. Ormansızlık ve yağış miktarında artış gibi etkenler, toprak kaymasının ana sebeplerinden sayılıyor.
NATO’nun kuruluş amacı, bugün geldiği nokta ve Türkiye’nin ittifak içindeki rolü tekrar tartışılırken konuyu değerlendiren akademisyen Müzeyyen Ezel Ünal, “Türkiye NATO’da ileri karakolişlevi görüyor” dedi.
NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), 2. Dünya Savaşı sonrası ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, İtalya, Hollanda, Norveç, Portekiz, Lüksemburg, İzlanda, Danimarka, Belçika olmak üzere 12 ülkenin imzasıyla 4 Nisan 1949’da kuruldu. NATO’nun kuruluş amacı, kuruluşunda yer alan Batı ülkelerini Sovyetler Birliği’nin “sosyalizmine” karşı korumak ve güç birliği sağlamaktı.
Sovyetler Birliği dağılmasına rağmen varlığını sürdüren NATO, şu an bünyesinde bulunan 32 ülke ile “güvenlik” ve “özgürlük” adı altında birçok siyasi ve uluslararası müdahaleyi sürüdüyor. Türkiye ise 1952’de NATO’ya kabul edildi ve hala NATO’ya dahil.
Ayrıca, 36. NATO zirvesi bu sene 7-8 Temmuz tarihlerinde Türkiye’nin başkenti Ankara’da yapılacak.
Kocaeli Üniversitesi’nde akademisyen olan Müzeyyen Ezel Ünal; 4 Nisan NATO’nun kuruluş yıldönümünde NATO’nun kuruluş amacına, bugün geldiği noktaya ve Türkiye’nin ittifak içindeki rolüne ilişkin Niha+‘ya değerlendirmede bulundu.
“NATO yalnızca askerî değil, ideolojik bir bloklaşmanın ifadesiydi”
Ünal’a göre NATO, 1949’da kurulduğunda temel hedefi, 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni uluslararası sistemde özellikle Sovyetler Birliği’nden kaynaklandığı iddia edilen güvenlik tehdidine karşı Batı Avrupa’yı kolektif bir “savunma” şemsiyesi altında toplamaktı.
Bu yönüyle NATO’nun sadece askerî bir ittifak olmadığını vurgulayan Ünal, “NATO aynı zamanda transatlantik dünyada siyasi ve ideolojik bir bloklaşmanın kurumsal ifadesiydi” dedi. Kolektif savunma ilkesinin, bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasının, bu yapının merkezinde yer aldığını belirtti.
Ancak bu amacın Soğuk Savaş koşullarına ait olduğunu hatırlatan Ünal, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla NATO’nun varlık gerekçesinin de tartışmaya açıldığını söyledi. Buna rağmen ittifakın dağılmadığını, aksine kendini yeniden tanımladığını ifade etti. Ünal, “Terörizm, siber tehditler, bölgesel istikrarsızlıklar ve ‘hibrit savaş’ gibi daha muğlak riskler NATO’nun yeni misyon alanları olarak öne çıktı” dedi ve bugün NATO’nun kuruluş amacının birebir geçerliliğini koruduğunu söylemenin zor olduğunu vurguladı.
Ünal, ortada artık aynı türden, açık ve tanımlı bir bloklar arası askerî tehdit olmamasına dikkat çekerek “Buna karşılık NATO, varlığını sürdürebilmek için tehdit tanımını genişleten ve zaman zaman esneten bir yapı haline gelmiştir.” dedi.
“ABD’nin belirleyici ağırlığı tartışmasız”
NATO’nun ABD çıkarlarına hizmet ettiği yönündeki eleştirileri değerlendiren Ünal, ittifakın temel aktörünün ABD olduğunu açık biçimde ifade etti:
“NATO’nun askerî, teknolojik ve finansal kapasitesine bakıldığında ABD’nin belirleyici ağırlığı ortadadır, burada tartışılacak bir yan yok. NATO’nun kolektif savunma örgütü olmaktan ziyade ABD’nin stratejik çıkarlarına hizmet eden bir yapı olduğu yönündeki haklı eleştiriler de yeni değildir; özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde bu eleştiriler daha da artmıştır.”
Ünal, NATO’nun karar alma süreçlerinde formel olarak eşitlik ilkesine dayansa da pratikte asimetrik bir güç yapısı bulunduğuna dikkat çekti.
Bununla birlikte Avrupa ülkelerinin de kendi güvenlik kaygılarını NATO üzerinden kurumsallaştırdığını hatırlatan Ünal, ABD’nin küresel askerî kapasitesi ve “liderlik” iddiasının ittifakın yönelimini belirlemede hala merkezi olduğunu ifade etti. Ünal, NATO’nun Soğuk Savaş sonrası genişleme politikasını da ABD’nin jeopolitik nüfuzunu artırma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirdi.
“ABD’siz NATO, bildiğimiz NATO olmaz”
İspanya başta olmak üzere Avrupa devletlerinden gelen “ABD NATO’dan çıkarılsın” yönündeki eleştirel söylemleri değerlendiren Ünal, bu tür söylemlerin daha çok sembolik ve siyasi bir itiraz olduğunu belirtti.
“NATO’nun kuruluşundan itibaren ABD yalnızca bir üye değil, ittifakın ana taşıyıcısıdır. Bu nedenle ABD’siz bir NATO’nun bildiğimiz haliyle bir NATO olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz” diyen Ünal, NATO’da bir üyenin çıkarılmasına dair uygulanabilir bir mekanizma bulunmadığını hatırlattı.
“Türkiye NATO’da ileri karakol rolüyle konumlandı”
Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılımını değerlendiren Ünal, ülkenin ittifak açısından Sovyetler Birliği’ne karşı güney kanadında bir “ileri karakol” işlevi gördüğünü ifade etti.
Dönemin iktidarı açısından NATO üyeliğinin iç politikayı tahkim eden bir araç olarak da kullanıldığını belirten Ünal, “Bugün NATO üyeliği ve üslerin gerçekten Türkiye’nin güvenliğine mi yoksa NATO politikalarına mı hizmet ettiği sorusunun daha fazla önem kazanmış durumda.” dedi.
“Adana’daki MNC, NATO’nun yeni stratejisinin parçası”
Adana’da kurulması planlanan Çokuluslu Kolordu (MNC) hakkında konuşan Ünal, bu adımların NATO’nun son dönemdeki ileri konuşlanma stratejisinin bir parçası olduğunu belirtti.
Rusya-Ukrayna savaşı sonrası NATO’nun daha hızlı tepki verebilen askerî yapılar kurma eğiliminin belirginleştiğini ifade eden Ünal, Adana’daki yapılanmanın Türkiye’nin NATO’nun operasyonel planlamasında aktif rolünü sürdürdüğünü söyledi.
“Halihazırda Türk ordusu NATO’ya o denli angaje ve entegre bir ordu ki -tarihsel olarak 1952’den beri böyle- NATO’nun dönemsel planlamalarına göre şekillenmesinde şaşılacak bir yan da yok. Dolayısıyla bir süreklilikten söz ediyoruz.”
“NATO zorunluluğu söylemi egemen ideolojinin bir sonucu”
NATO’nun Türkiye için bir zorunluluk olup olmadığı tartışmasına değinen Ünal, bu meselenin politik bir mesele olduğunu vurguladı. “NATO’nun Türkiye için bir zorunluluk olduğunu söylemek güvenlikçi bir yaklaşımı ifade eder” diyen Ünal, bunun ABD’nin geliştirdiği güvenlik yaklaşımı olduğunu belirtti.
NATO üyeliğinin “tek seçenek” gibi sunulmasının ise Türkiye’nin dünya kapitalizmiyle kurduğu bağımlılık ilişkisiyle ve egemen ideolojiyle bağlantılı olduğunu ifade etti.
“Kolektif güvenlik ancak eşitlikçi mücadeleyle mümkün”
Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO zirvesi öncesi yükselen protestolara da değinen Ünal, bu tür eylemlerin anti-emperyalist politik tutumları örgütlediğini ve toplumsal mücadeleler açısından ivme yaratma potansiyeli taşıdığını söyledi.
NATO’dan çıkılması ve üslerin kapatılması taleplerinin yalnızca güncel politik talepler olmadığını belirten Ünal, bu taleplerin aynı zamanda alternatif bir dünya tahayyülünün ifadesi olduğunu vurguladı.
Ünal, sözlerini “Kolektif bir güvenlik daha fazla askerî ittifakla değil, eşitlikçi ve sömürüsüz bir dünya için mücadeleyle mümkün olabilir.” diyerek tamamladı.
Müzeyyen Ezel Ünal Hakkında
lisans eğitimini 2009 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, yüksek lisans eğitimini 2014 yılında Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde, doktora eğitimini ise 2022 yılında Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. 2014 yılından beri Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyasi Tarih Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Türkiye’nin siyasal ve sosyal yaşamı ve diplomasinin sosyal tarihi üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. İletişim Yayınları'ndan “Cumhuriyetin Diplomatı Olmak: Erken Cumhuriyet Dönemi Büyükelçileri Üzerine Pospografik Bir İnceleme” adlı bir kitabı bulunmaktadır.
Amerika merkezli Ignis şirketinin Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yapacajı JES projeleri, insan hayatının yanı sıra, doğal hayatı ve diğer canlıların hayatını da derinden etkileyecek.
Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yapılacak olan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projeleri, toplam 22 köyün doğal yaşam alanlarını etkileyecek. ABD merkezli IGNIS H2 Enerji Üretim A.Ş. tarafından hayata geçirilecek olan iki ayrı jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı uzmanlar ve bölge halkı, bu projelerin sadece insan hayatını değil, doğal hayatı ve hayvanların hayatını da çok olumsuz edeceğini söylüyorlar.
JES’lerin yapılması durumunda yok olacak olan doğal hayat alanları:
Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin petrol ihracatları, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla Mart ayı içinde %82 oranında düştü.
Irak’ın mart ayı petrol verileri, ani bir çöküşe işaret ediyor. SOMO verilerini aktaran Reuters’a göre, Irak Mart’ta yaklaşık 18 milyon varil petrol ihraç ederek yaklaşık 2 milyar dolar gelir elde etti.
Şubatta ise ihracat yaklaşık 100 milyon günlük varil, gelir ise 6.814 milyar dolardı. Başka bir ifadeyle, Şubat’ın sonunda kapatılan Hürmüz Boğazı ve bazı petrol tesislerine yapılan saldırılar sebebiyle bir ay içinde hem ihracat hem de gelir bakımından ciddi bir çöküş gözlemlendi.
Rûdaw’ın paylaştığı bilgilere göre, Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin toplam günlük üretimi 4,5 milyon varil seviyesindeydi. Bunun 314 bin varili Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki sahalardan sağlanıyordu. Rûdaw, güncel verilere göre Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin toplam üretiminin, 80 bin varil Kürdistan bölgesinden olmak üzere, günlük 1 milyon 332 bin varile gerilediğini söyledi.
The National Context’in aktardığına göre, Mart ayında 2 milyar dolar gelir elde eden Irak devletinin aylık ortalama toplam harcaması yaklaşık 11.1 trilyon dinar.
18 milyon
Mart ihracatı
Bir ayda 99.87 milyon varilden 18 milyona düştü.
%82
Hacim çöküşü
Şubata kıyasla petrol ihracatındaki azalma.
$2 milyar
Mart geliri
6.814 milyar dolardan 2 milyar dolara geriledi.
Günlük 580 bin
Mart’ta günlük ihracat
Şubattaki günlük 3.567 milyon varilden sert düşüş.
Günlük 1.4 milyon varil
Mart üretimi
Şubatta 4.15 milyon bpd olan üretim seviyesi.
Günlük 200 bin varil
Kuzey hattı
Kerkük’ten Ceyhan’a taşınan petrol çöküşü telafi etmedi.
Çöküşün zaman çizelgesi
ŞUBAT
Irak yaklaşık 99.87 milyon varil petrol ihraç etti. Gelir 6.814 milyar dolara ulaştı.
MART BAŞI
Hürmüz Boğazı kapandı fakat güney çıkışları kısa süre daha çalıştı. Ancak tankerlerin hedef alınma korkusu yüklemeyi kırılgan hale getiriyordu.
25 MART
Kuzeyde Ceyhan hattından yaklaşık günlük 200 bin varil akışı sağlandı. Bunun yaklaşık %20’si Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden, %80’i ise Kerkük’ten kaynaklıydı.
MART SONU
Aylık ihracat yaklaşık 18 milyon varile, günlük ortalama ise 580 bin varile düştü.
İBB’ye yönelik yapılan kapsamlı soruşturmada mahkeme ara kararıyla 18 kişinin tahliyesine ve 89 kişinin tutukluğunun sürmesine hükmedildi.Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğu ise hâlâ sürüyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik “yolsuzluk” soruşturması kapsamında görülen davada mahkeme heyeti ara kararını açıkladı. Mahkeme, 18 kişi hakkında tahliye kararı verirken görevinden uzaklaştırılan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu dahil 89 sanığın tutukluluk halinin devamına hükmedildi.
Duruşmada ne oldu?
İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu karşısındaki salonda görülen davanın 15’inci duruşması, tutukluluk incelemesi için verilen 1,5 saatlik aranın ardından devam etti.
Mahkeme heyeti, tutuklu sanıklardan Kadriye Kasapoğlu’nun da aralarında bulunduğu 18 isim hakkında tahliye kararı verdi. Tahliye edilen isimler arasında Sabri Caner Kırca, Fatih Yağcı, Nazan Başelli, Ebubekir Akın, Sırrı Küçük ve Davut Bildik gibi isimler de yer aldı.
Buna karşılık mahkeme, başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere 89 sanığın tutukluluğunun devamına karar verdi.
Duruşma, 6 Nisan’a ertelendi.
İBB’ye yönelik operasyonların başlangıcı olarak görülen 19 Mart süreci, yalnızca bir yolsuzluk soruşturması değil, aynı zamanda yerel yönetimlere dönük siyasi müdahaleleri de içeriyordu. 19 Mart’ta başlatılan operasyonlarda çok sayıda belediye çalışanı ve yönetici gözaltına alınmış, ardından geniş çaplı tutuklamalar gerçekleştirilmişti.
Suriye’de Rojava’ya yönelik saldırıların olduğu Ocak 2026 ile İran’a yönelik İsrail-ABD tarafından saldırıların başladığı 28 Şubat’tan bu yana ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye’de Abdullah Öcalan ile iktidar ve devlet organları arasında sürdüğü belirtilen “süreci” de etkiliyor.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te PKK lideri Abdullah Öcalan’ı kastederek “tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiğini, örgütün lağvedildiğini haykırsın” sözleriyle yaptığı çağrının üzerinden yaklaşık bir buçuk yıl geçti.
O tarihten bu yana Türk devletinin “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı, kamuoyunda ise “İkinci Çözüm Süreci”, “Barış Süreci” ya da “Süreç” olarak ifade edilen dönemde, Kürt tarafı, PKK’nin feshi ve silahların yakılması gibi atılan somut adımlarla gündeme geldi. Sürecin devamı açısından gerekli olduğu ifade edilen yasal düzenlemelere ilişkin devlet kanadında ise henüz somut bir ilerleme sağlanmış değil. Meclis’te grubu bulunan bir parti dışında tüm partilerin katılımıyla “süreç komisyonu” kurulması ve uzun bir çalışma takvimi sonrasında bu komisyon tarafından hazırlanan rapor da şu ana kadar öne çıkan tek somut adım sayılıyor.
Öte yandan, Bahçeli’nin 24 Mart 2026’da TBMM grup toplantısında yaptığı “Süreci boğmanın, aceleye getirmenin, tartışmaları alevlendirmenin alemi yoktur” açıklaması ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle Newroz kutlamaları sonrasında verdiği sert mesajlar sürecin seyrine ilişkin soru işaretlerini artırdı.
DEM Parti kaynakları Nisan ve Mayıs aylarına işaret ederek yasal düzenleme beklentilerini dile getirirken, son gelişmeler sürecin geçmişten bugüne nasıl ilerlediğine dair bütünlüklü bir değerlendirmeyi yeniden gündeme taşıyor.
2015 Kırılması: Çözüm Sürecinden Güvenlik Politikalarına
Foto: ANF
Aslında Öcalan ve PKK, 1993’ten beri, fakat daha yoğun biçimde 2000 ve sonraki yıllarda radikal bir ideolojik dönüşümle Kürt meselesini siyasi yollarla çözmek istediklerini pek çok kez dile getirdiler, barışı stratejik bir konu olarak ele aldıklarını açıkladılar. Ancak Türkiye, Kürt sorununda çözüme iç ve dış konjektürel nedenlerle yanaştığı için, bu zamana kadar yapılan diyaloglar ve süreçler kalıcı bir çözüme ulaşamadı.
Bu bağlamda en dikkat çekici dönem, 2012-2015 yılları arasında yürütülen çözüm süreci dönemidir. Bu çözüm süreci, Suriye’deki Kürtler Kobani’de IŞID’i yenince, Haziran 2015 seçimlerinde AKP Hükümeti’nin iktidar olamayacağı ve Kürt siyasi hareketiyle “başkanlık” anlaşması yapılamayacağı anlaşılınca, 22 Mart 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dolmabahçe Mutabakatı’nı doğru bulmuyorum” açıklamasıyla fiilen sona erdi. Ardından, Ekim 2014’teki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında alınmış olan “Çöktürme Planı” kararı doğrultusunda PKK ve genel olarak Kürt siyasi hareketine yönelik kapsamlı güvenlik operasyonları başlatıldı. Takip eden dokuz yılda sadece Kuzey Kürdistan değil, Güney (Federe Kürdistan) ve Batı (Rojava) parçaları da dahil olmak üzere Kürt halkı ve PKK, Türk devletinin var gücüyle yürüttüğü topyekün bir savaşın hedefi haline geldi.
Dolmabahçe Mutabakatı
Devletin Kürt meselesinde yıllardır izlediği “terörü bitirme” politikaları devam ederken, 2024 yılının sonlarına doğru devlet cephesinden beklenmedik açıklamalar geldi ve 43 ay aradan sonra ağır tecrit altında tutulan Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirildi. Böylece Kürt sorununda yeni bir süreç tekrar tartışılmaya başlandı.
Yeni Dönemin Sinyalleri
1 Ekim 2024Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti sıralarıyla tokalaşması.
1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında yaşanan dikkat çekici bir temas, kamuda “yeni bir siyasi iklimin” habercisi olarak yorumlandı. Bahçeli, DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve diğer milletvekilleriyle tokalaştı. Bu jest hem Meclis salonunda hem de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Gazetecilerin bu tokalaşmanın anlamını sorması üzerine Bahçeli, “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde de barışı tesis etmeliyiz” dedi.
Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Meclis Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, “Artık şu hakikat kabul edilmelidir. Bugün İsrail saldırganlığına karşı hem içeride hem dışarıda çatışma alanlarından çok uzlaşma zeminlerinin öne çıkarılması gerekmektedir” ifadelerini kullandı.
22 Ekim 2024Bahçeli’nin grup toplantısındaki Öcalan çağrısı.
Bu açıklamaları takiben 22 Ekim 2024’te Bahçeli, partisinin grup toplantısında, Öcalan’a doğrudan seslenerek şu çağrıyı yaptı: “Tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiği, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığını gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. …Hodri meydan, buna varız.”
24 Ekim 2024Ömer Öcalan’ın İmralı mesajı.
24 Ekim 2024’te ise DEM Parti Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, bir gün önce İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüklerini açıkladı ve Öcalan’ın şu mesajını paylaştı: “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.”
Kayyımların ve Yasakların Gölgesinde Bir Süreç!
30 Ekim 2024Ahmet Özer’in tutuklanması ve kayyım süreci.
Ancak Kürt meselesinde çözüme ve barışa yönelik bu işaretler, devam eden kayyım atamaları ve yasak kararlarıyla gölgelendi. İçişleri Bakanlığı’nın uygulamaları, “Gerçekten Kürt meselesinde çözüm isteniyor mu?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Yerel seçimlerde CHP ve DEM Parti arasında yapılan “kent uzlaşısı” kapsamında Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Ertesi gün yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy kayyım olarak atandı.
Kasım 2024DEM Partili belediyelere kayyım atamaları.
Ardından Kasım 2024’te, sırasıyla DEM partili Mardin, Batman, Urfa Halfeti, Dersim ve Van Bahçesaray belediyelerine de belediye eş başkanlarının “terör” cezaları gerekçe gösterilerek kayyım getirildi.
21 Kasım 2024Öcalan’a getirilen yeni avukat görüş yasağı.
Tüm bunların üzerine, 21 Kasım 2024’te, Öcalan’la görüşme talep eden Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleri Öcalan’a 6 Kasım’da yeni bir altı aylık avukat görüş yasağı getirildiğini öğrendi.
26 Kasım 2024Bahçeli’nin temas çağrısını yinelemesi.
26 Kasım’da Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda “22 Ekim 2024 tarihli grup toplantımızdan itibaren ne demişsek aynen yanındayız. İmralı’yla DEM Grubu arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyor, çağrımızı kararlılıkla tekrarlıyoruz” dedi.
DEM Parti Heyeti İmralı’da
28 Aralık 2024DEM Parti milletvekillerinin İmralı ziyareti.
Uzun bir sürenin ardından 28 Aralık 2024’te DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, İmralı’da Öcalan’la görüştü. Heyet ertesi gün kamuoyuyla Öcalan’ın, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluktur” mesajını paylaştı.
30 Aralık 2024KCK’den çözüm iradesi açıklaması.
Ardından 30 Aralık 2024’te KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, Medya Haber’e yaptığı açıklamada, “Önderliğimizin ortaya koyduğu çözüm iradesinin arkasındayız. Türk devleti, AKP-MHP iktidarı, iktidarı ve muhalefetiyle bir bütünen devletin kendisi, gerçek bir çözüm iradesi ortaya koymalıdır” dedi.
Ocak 2024İmralı Heyeti’nin meclis görüşmeleri.
Ocak 2024 boyunca İmralı Heyeti, TBMM’de grubu bulunan MHP, AKP, CHP, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi’yle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin ardından heyet, 22 Ocak 2025’te Öcalan ile ikinci kez buluştu.
13 Şubat 2025KCK’nin Öcalan’dan gelen mektubu açıklaması.
13 Şubat 2025’te ise KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık Öcalan’dan bir mektup aldıklarını belirterek, “Kürt sorununu savaş zemininden çıkarıp demokratikleşme zeminine çekmek için bir çalışma yürütüyor” dedi. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra, 15 Şubat’ta, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde, İçişleri Bakanlığı Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atadı.
18 Şubat 2025HDK operasyonları ve tutuklamalar.
Bu gelişmeler olurken, 18 Şubat 2025’te Halkların Demokratik Kongresi’ne (HDK) operasyonlar yapıldı. Aralarında siyasi parti yöneticileri, sendikacılar, sanatçılar ve gazetecilerin bulunduğu 52 kişi gözaltına alındı; 21 Şubat’ta bunların 30’u tutuklandı. HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş bu operasyonları “barışa komplodur” diyerek eleştirdi.
Öcalan’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”
27 Şubat 2025Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”.
DEM Parti heyeti, 27 Şubat 2025’te, İmralı’da Öcalan ile görüştü. Heyet görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajını İstanbul’da kamuoyuyla paylaştı.
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyan mesajda Öcalan şu ifadeleri kullandı: “Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”
1 Mart 2025PKK’nin ateşkes ilanı.
PKK, Öcalan’ın bu çağrısının ardından 1 Mart’ta ateşkes ilan ettiğini duyurdu. PKK’nin yaptığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hayata geçmesinin önünü açmak için, bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. Bundan öte silah bırakma gibi hususların pratikleşmesini ancak Önder Apo’nun pratik öncülüğü gerçekleştirebilir. Önder Apo’nun istediği şekilde parti kongresini toplamak için hazırız. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için uygun güvenlikli ortamın oluşması ve kongrenin başarısı için de Önder Apo’nun bizzat yönlendirmesi ve yürütmesi gerekir” denildi.
21 Mart 2025Milyonların katıldığı Newroz kutlamaları.
Ardından Kürtler, 21 Mart 2025 Newrozu’nu başta dört parça Kürdistan olmak üzere, dünyanın pek çok kentinde milyonlarca kişinin katılımıyla kutladı. Newroz’a katılım yoğunluğu Kürt basını tarafından Öcalan’ın çağrısına destek olarak yorumlandı.
İmamoğlu Tutuklaması, Sırrı Süreyya’nın “Şüpheli” Ölümü
19 Mart 2025Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması.
Newroz’un ardından gündem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sarsıldı. 19 Mart 2025’te, “Kent uzlaşısı” konulu “terör” ve “yolsuzluk” iddialarıyla başlatılan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan İmamoğlu, 23 Mart 2025 tarihinde tutuklandı. Kürt hareketi İmamoğlu’nun tutuklanmasını sürece yapılan “provakatif bir müdahale” olarak değerlendirdi.
15 Nisan 2025Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlanması ve vefatı.
Çok geçmeden İmralı heyeti üyesi ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 15 Nisan günü İstanbul’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Önder 18 gün yoğun bakımda yaşam savaşı verdi ancak kurtarılamadı ve 3 Mayıs 2025’te hayatını kaybetti. Binlerce kişi Önder’i son yolculuğuna “Sırrı’ya sözümüz barış olacak” sloganlarıyla uğurladı.
8 Mayıs 2025DEM Parti’nin suikast şüphesi açıklaması.
Cenazeden beş gün sonra DEM Parti, “2 Nisan’da, otopark görevlisi Sırrı Süreyya Önder’in aracını kullanırken lastiklerden gelen sesten şüphelenmiş ve aracı servise götürmüştür. Yapılan incelemede, aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiği tespit edilmiştir” açıklamasını yaptı. Bu bilginin paylaşılmasının ardından kamuoyunda “Sırrı Süreyya’ya suikast mı yapıldı?” sorusu tartışılmaya başlandı.
PKK Kendini Feshetti, Silahlar Yakıldı
12 Mayıs 2025PKK’nin kendini feshetme kararı.
Önder’in yasının tutulduğu günlerde, 12 Mayıs 2025’te, PKK kendini feshettiğini ve silahları bıraktığını duyurdu. PKK açıklamasında, “Kongremiz çatışmaların devam ettiği, havadan karadan saldırıların sürdüğü, alanlarımız üzerindeki kuşatma ve KDP ambargosunun devam ettiği zorlu koşullara rağmen güvenlikli bir şekilde gerçekleştirildi. …PKK tarihi misyonunu tamamladı. PKK 12. Kongresi, PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı” dendi. Bu karar üzerine farklı çevrelerde lehte ve aleyhte pek çok tartışma başladı, “Devlet hangi adımları atacak?” sorusu toplumun gündemine oturdu. KCK’den yapılan açıklamada ise, PKK’nin silah bırakmasını istemeyen birçok gücün KCK ile görüşmek istediği duyuruldu.
9 Temmuz 2025Öcalan’ın 1999’dan beri ilk videolu çağrısı.
Öcalan 9 Temmuz 2025’te yeni bir çağrıda bulundu. Ancak bu seferki çağrısı videolu bir çağrıydı. Bu, Öcalan’ın 1999 yılından beri ilk videolu görüntüsüydü. Öcalan videoda “27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı savunmaya devam etmekteyim” ifadelerini kullanarak, “Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir” dedi.
11 Temmuz 2025Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silah yakma töreni.
Bu videolu mesajda yer alan Öcalan’ın “Önce sen ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır” sözlerine istinaden KCK ilk adımı attı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat öncülüğünde 15’i kadın 30 gerilladan oluşan “Barış ve Demokratik Toplum Grubu”, 11 Temmuz 2025’te, pek çok gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldığı bir törenle silahlarını yaktı.
5 Ağustos 2025Meclis’teki komisyonun ilk toplantısı.
Bu töreni takiben, başkanlığını TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı, Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin yer aldığı (İYİ Parti hariç) 51 kişilik bir komisyon, çözüm süreci kapsamında ilk toplantısını 5 Ağustos’ta gerçekleştirdi. Komisyonun ismi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak belirlendi.
Ağustos 2025’ten günümüze yaşananlar
10 Ağustos 2025Bahçeli’nin TV100 açıklaması.
10 Ağustos’ta TV100’e konuşan Bahçeli, sürecin yıl sonuna kadar tamamlanacağını, PKK’nin silahları yakmasının güçlü bir mesaj taşıdığını ifade ederek, “Silah gömülürse tekrar çıkarılabilir; yakmak ise ‘bir daha elimizi silaha sürmeyeceğiz’ demektir” dedi.
19 Ağustos 2025TBMM önünde beyaz toros olayı.
19 Ağustos’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun dördüncü toplantısı öncesinde TBMM önünde beyaz bir toros ateşe verildi.
28 Ağustos 2025DEM Parti’nin İmralı görüşmesi.
28 Ağustos’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Öcalan’ın görüşmede, “Demokratik toplum, barış ve entegrasyonun, bu sürecin üç kilit kavramı olduğunu, bu temelde sonuca ulaşabileceğini belirttiği” ifadelerine yer verildi. Açıklamada ayrıca Öcalan’ın bunun için “bütün boyutlarda adımların ivedilikle atıldığı yeni bir aşamanın gereğine” vurgu yaptığı belirtildi.
25 Eylül 2025DEM Parti’nin yasal düzenleme açıklaması.
25 Eylül’de DEM Parti yaptığı açıklamada Meclis’teki komisyonun dinleme aşamasını tamamlamak üzere olduğunu belirterek, “Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır” dedi. DEM Parti, sürecin ikinci aşamasında Komisyon’un yasama çalışmalarına odaklanacağını belirterek, Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’daki değişiklikler ile kayyım düzenlemeleri, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve anadilinde eğitim gibi konularda öneriler hazırladıklarını duyurdu.
1 Ekim 2025Erdoğan’ın teşekkür mesajı.
1 Ekim’de, TBMM 28. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Toplantısı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yürüten Devlet Bahçeli’ye ve DEM Parti’ye teşekkür etti.
7 Ekim 2025Bahçeli’nin komisyon görüşmesi önerisi.
7 Ekim tarihli MHP Meclis Grup Toplantısı’nda Bahçeli, komisyon üyelerinden bir heyetin Öcalan ile yüz yüze görüşmesini önerdi ve SDG’nin silah bırakması için Öcalan’ın çağrı yapmasını istedi.
13 Ekim 2025Asrın Hukuk Bürosu’nun İmralı ziyareti.
13 Ekim’de, Asrın Hukuk Bürosu avukatları İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etti. Öcalan “Umut ilkesi devletin atması gereken bir adımdır. Bu bagajı kaldırması lazım. Bu, binlerce insanı etkileyen bir meseledir” dedi.
26 Ekim 2025KÖH’ün çekilme açıklaması.
26 Ekim’de, PKK kendini feshettiği için Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) Yönetimi adıyla Kandil’de düzenlediği basın toplantısında, Türkiye sınırları içinde çatışma riski oluşturan tüm gerilla güçlerinin “Medya Savunma Alanları”na çekilmekte olduğunu açıkladı. 17 Kasım’da ise silahlı güçlerin Irak’ın kuzeyinde yer alan Zap alanından da çekildiği duyuruldu. KÖH Yönetimi, “atılan bu yeni adımın Türkiye’de barışa ve demokratikleşmeye hizmet edeceğine inandığını” belirtti.
18 Kasım 2025Bahçeli’nin İmralı’ya gitme çıkışı.
18 Kasım’da Bahçeli, MHP grup konuşmasında kimsenin Öcalan ile görüşmemesi halinde üç arkadaşı ile İmralı’ya gideceğini duyurdu.
21 Kasım 2025CHP’nin itirazı ve komisyondan çıkan evet oyu.
21 Kasım’da CHP, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun Öcalan ile görüşmesine karşı olduğunu açıkladı. Aynı gün Komisyonu’nun on sekizinci toplantısı gerçekleştirildi. Toplantının kapalı oturumunda AK Parti, MHP, DEM Parti, TİP ve EMEP’in “Evet” oyları sonucu Öcalan ile görüşme önerisi kabul edildi.
24 Kasım 2025Komitenin İmralı ziyareti.
24 Kasım’da “Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”ndan, AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin oluşturduğu bir komite İmralı’ya giderek Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi.
2 Ağustos 2025Suriye’de başlayan çatışmalar.
Bu arada Ağustos 2025’ten itibaren Suriye ve Rojava’da Türkiye’deki süreci etkileme ihtimali yüksek pek çok gelişme yaşandı. Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile omurgasını Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında, 2 Ağustos 2025’te Deyr Hafir ve El-Kefse yakınlarında ilk çatışmalar yaşandı. Çatışmalar Eylül’de Halep ve çevresinde yoğunlaştı.
26 Aralık 2025Şêx Meqsûd ve Eşrefiye çatışmaları.
26 Aralık’ta, Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt asayiş güçleri arasında çatışmalar başladı. Taraflar, 1 Nisan 2025’te Kürt mahallelerinde sadece Kürt asayiş güçlerinin kalmasını, SDG’nin Halep’te kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini öngören bir anlaşma imzalamıştı. Ancak sonrasında Şam SDG’yi anlaşmaya uymamakla suçlayarak, mahallelerin yakınlarına Suriye ordusu tanklarını konuşlandırdı.
27 Aralık 2025SOHR’un Suriye hükümetinin yolları kapattığına dair açıklaması.
27 Aralık’ta Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Suriye hükümetinin Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’ye giden ek yolları kapattığını ve sivillerin bu bölgelere erişimini engellediğini bildirdi.
4 Ocak 2026SDG ve Şam görüşmeleri.
4 Ocak 2026‘da SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi başkanlığındaki Kürt heyeti Şam’da geçici yönetim yetkilileriyle görüştü. Toplantıya ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD karşıtı koalisyonun komutanlarından Kevin Lambert de katıldı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada SDG’nin entegrasyonu konusunun görüşüldüğü ve sonuca ulaşıncaya kadar toplantılara devam edileceği duyuruldu.
Ocak Ayı Başı (Görüşmeler)Paris’te eşzamanlı görüşmeler.
Şam’da SDG ile görüşmelerin yapıldığı günlerde Paris’te de önemli görüşmeler vardı. Görüşmelerde Suriye’yi Dışişleri Bakanı Esad Şabani ve İstihbarat Başkanı Hussein Salameh, İsrail’i ise İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter başkanlığındaki heyet temsil etti. ABD adına görüşmelere ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Trump’ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı. Aynı günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Paris’te bulunması dikkat çekti. Görüşmelerin ardından İsrail ve Suriye arasında bazı konularda anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
Birkaç Gün SonraSDG’den Şam toplantısının sabote edildiği açıklaması.
Birkaç gün sonra SDG Genel Komutanlık üyesi Siphan Hemo, 4 Ocak Şam toplantısının sabote edildiğini açıkladı. Hemo, “Oldukça olumlu bir toplantıydı. Çünkü iki taraf da maddeleri kabul etmişti. Hatta uluslararası güçler bu gelişmenin kamuoyuna duyurulmasını istiyordu. Tam bunları konuşurken ismini vermeyeceğim bir devlet yetkilisi içeri girdi. Baktı ki toplantı olumlu geçiyor, istihbarat sorumlusu ve Savunma Bakanını yanına alıp çıktı. Döndüklerinde ‘şu aşamada hiçbir açıklama yapmayacağız. Ayın 7 veya 8’ine bırakalım’ dediler. Bir oyun gelişeceği açıktı. Ama Şêx Meqsûd mu, başka bir yer miydi, henüz belli değildi. Bir oyunun kokusu geliyordu” açıklamasında bulundu.
Ocak Ayı BaşıReuters’ın İsrail-Suriye pazarlığı haberi.
Reuters’ın haberine göre ise Ocak ayı başında Şam, Paris ve Irak’ta kapalı kapılar ardında bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirildi. Paris’teki görüşmede Suriyeli yetkililer İsrail tarafına SDG’ye verdiği desteği kesmesini istedi. Suriye hükümetinin, SDG kontrolündeki bazı bölgelerde sınırlı bir operasyon fikrini de gündeme getirdiği ve çekinceyle karşılaşmadığı belirtildi. İsrail’in ise karşılığında, Suriye’nin güneyinin silahsızlandırılması başta olmak üzere bir dizi talebini Şam yönetimine kabul ettirdiği ileri sürüldü. Reuters’ın bu haberine Suriye ve ABD’den doğrulama ya da yalanlama gelmedi.
7 Ocak 2026Kürt mahallelerine yönelik artan saldırılar.
7 Ocak 2026’da Suriye geçiş hükümeti Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki tüm Kürt asayiş noktalarını “askeri hedef” ilan etti ve mahallelere yönelik saldırılar arttı. Suriye Arap Ordusu mensubu silahlı kişilerin işlediği savaş suçlarıyla büyük bir insani kriz yaşandı. Çatışmada yaşamını yitiren Kürt kadın asayiş görevlisi Deniz Çiya’nın cansız bedeninin bir binadan, “Allahu Ekber” sloganları eşliğinde aşağı atıldığı görüntüler Kürtlerde infial yaratırken, insan hakları örgütlerinin büyük tepkisine neden oldu.
8 – 11 Ocak 2026Suriye Ordusunun Halep kontrolü.
Yaşanan yoğun çatışmaların ardından Suriye Ordusu 8 Ocak 2026’da Eşrefiye Mahallesi’ne, 11 Ocak 2026’da ise Şêx Meqsûd Mahallesi’ne girerek Halep ilindeki kontrolün Suriye ordusunda olduğunu ilan etti.
9 Ocak 2026AB heyetinin Şam ziyareti.
9 Ocak 2026’da AB Konseyi Başkanı António Costa ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Şam’a giderek Ahmed Şara ile görüştü. Von der Leyen Suriye için 620 milyon euroluk destek paketi açıkladı. Kürt mahallelerine yönelik saldırılar devam ederken, AB’nin Şam ziyareti kamuoyunda eleştirilere neden oldu
17 Ocak 2026DEM Parti heyetinin İmralı ziyareti.
17 Ocak 2026’da DEM Parti heyeti İmralı’da Öcalan ile görüştü. Çatışmalar nedeniyle son derece endişeli olduğunu belirten Öcalan, bu durumu Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak değerlendirdi.
17 Ocak 2026Suriye hükümetinin kapalı askeri bölge ilanı.
17 Ocak’ta Suriye hükümeti, SDG kontrolündeki Rakka dahil Fırat’ın batısındaki bölgeyi “kapalı askeri bölge” ilan ederek Tabka’nın bazı bölgelerine taarruz başlattı. SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekileceğini açıklamasıyla birlikte Şam yönetimi güçleri kente girmeye başladığını duyurdu.
17 Ocak 2026Erbil toplantısı.
17 Ocak’ta Mazlum Abdi, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Tom Barrack ve KDP Başkanı Mesud Barzani Erbil’de bir araya geldi. Görüşme sonrası Federe Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Her iki taraf, sorunların barışçıl çözümü ve yeni Suriye’nin bileşenleri arasında barış içinde bir arada yaşamın sağlanması için tek yolun diyalog olduğu konusunda hemfikir kaldı” denildi.
18 Ocak 2026Suriye ordusunun Tabka ve Rakka’ya girişi.
18 Ocak’ta Suriye ordusu Tabka, Tabka Barajı ve Tabka Hava Üssü’nü aldı. Ayrıca tüm kasaba ve köyleriyle birlikte Deyrizor’un doğu kırsalının tamamına ve bölgedeki petrol ile doğalgaz sahalarına el koydu. Aynı günün öğlen saatlerinde Arap aşiret güçleri Rakka’nın kontrolünü ele geçirdi ve Suriye ordusu birkaç saat sonra şehre girdi.
18 Ocak 2026Ateşkes ve entegrasyon anlaşması.
18 Ocak’ta SDG ve Suriye geçici hükümeti ateşkes konusunda anlaştı. Ateşkes anlaşmasına göre, Suriye geçici hükümeti Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin askeri ve idari kontrolünü devralacaktı. Buna ek olarak SDG; Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm petrol ve doğalgaz sahalarının ve uluslararası sınır geçişlerinin kontrolünü Suriye geçici hükümetine devredecek, Haseke vilayetindeki sivil kurumlar da Suriye devletine entegre edilecekti.
19 Ocak 2026Rojava Heyeti’nin Şam toplantısını terk etmesi.
19 Ocak’ta Mazlum Abdi başkanlığındaki Rojava Heyeti Şam’da Ahmed Şara başkanlığındaki Şam Yönetimi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü. Rojava Heyeti görüşmede bir gün önce ilan edilen ateşkes anlaşmasına eklenmeye çalışılan yeni maddeleri ve oldu bittiye getirilmeye çalışılan tarzı kabul etmediklerini bildirerek toplantıyı terk etti.
20 Ocak 2026Küresel dayanışma eylemleri.
Mazlum Abdi sonuçsuz kalan görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Şam güçlerinin saldırılarına karşı Kürt bölgelerinin korunmasının “kırmızı çizgi” olduğunu vurguladı. Rojava’nın direniş kararı almasıyla, Kürtler 20 Ocak’ta başta dört parça Kürdistan ve Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki kentlerde sokaklara çıktı. Rojava ile dayanışma eylemleri Şubat ayına kadar kesintisiz bir şekilde devam ederken, eylemlere Kürtlerin birliği talebi damgasını vurdu.
22 Ocak 2026Sosyal medyada dolaşıma giren saç örgüsü videosu ve protestolar.
Bu arada 22 Ocak’ta büyük tepki toplayan bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter yapılarda yer alan Ramî El Deheş’in, Rakka’da yaşamını yitiren YPJ’li bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip “hediye ettiğini” söylediği video dünyanın birçok yerinde öfke ve tepkiyle karşılandı. Kadınlar tüm dünyada saç örgüsü protestosu başlattı. Türkiye’de protestoya katılan bazı kadınlar gözaltına alınıp, tutuklandı.
30 Ocak 2026Kapsamlı entegrasyon açıklaması.
30 Ocak’ta Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’ın Şam’da geçici hükümet yetkilileri ile yaptığı görüşmeye ilişkin bir açıklama yayımlandı. Açıklamada, Suriye geçiş hükümeti ile SDG arasında kademeli askeri ve idari entegrasyonu, SDG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir askeri tümen kurulmasını ve Kobani güçleri için de Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde ayrı bir tugay oluşturulmasını, Haseke ve Kamışlı’ya İçişleri Bakanlığı güçlerinin konuşlandırılmasını, yerel kurumların devlete entegrasyonunu, Kürt toplumu için sivil ve eğitim haklarının güvence altına alınmasını, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü içeren kapsamlı bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
16 Şubat 2026Öcalan’ın değerlendirmesi.
16 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan heyet aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Geride bıraktığımız süreç, öz itibariyle şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır. TBMM Komisyon raporunun temel toplumsal gerçeklerle uyumlu olması gerekir. Sürecin bundan sonraki ilerleyişinde komisyon raporunun bu niteliği son derece önemli olacaktır. ‘Terörü tasfiye’ mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder” dedi.
17 Şubat 2026Komisyonun 60 sayfalık raporu.
17 Şubat’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı 60 sayfalık raporda PKK’nin feshi ve silah bırakma süreci, toplumsal bütünleşme başlıkları yer aldı. Yasal düzenlemelerin “PKK’nin silah bırakmasının fiilen kesinleşmesi ve bunun yürütme organı tarafından tespit edilmesi” şartına bağlandığı belirtildi.
28 Şubat 2026ABD ve İsrail’in İran’a hava saldırıları.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırıları başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey İranlı yönetici öldürüldü. Buna karşılık İran’ın bölgedeki ABD üsleri ile İsrail topraklarını füzelerle hedef almasıyla, savaş bölgesel ve çok boyutlu bir krize dönüştü.
22 Şubat 2026İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nın kurulması.
22 Şubat’ta İran’daki Kürt partileri, “Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı” (İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı) adı altında birleşerek İran rejimine karşı ortak bir cephe kurdu. PJAK, KDP-İ, PAK, Komala ve Xebat gibi yapıların yer aldığı koalisyona, 4 Mart’ta İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu’nun da katılmasıyla parti sayısı 6’ya yükseldi. Bu arada ABD-İsrail’in Kürtlerle olası bir ittifak arayışı içinde olduğu yönündeki iddialar ABD’li kaynaklarca doğrulanırken, Kürt siyasi hareketinin şu ana kadar yaptığı mesafeli ve temkinli açıklamalar ise dikkat çekiyor.
4 Mart 2026DEM Parti heyetinin Ankara görüşmesi.
4 Mart’ta DEM Parti heyeti Ankara’da İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yasal düzenlemeler konusunda bir görüşme gerçekleştirdi.
11 Mart 2026Salih Müslim’in vefatı.
11 Mart’ta PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Müslim, bir süredir yaşadığı böbrek yetmezliği nedeniyle Hewler’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Müslim için Kamışlı’da binlerce kişinin katılımıyla cenaze töreni düzenlendi.
21 Mart 2026Newroz kutlamaları ve Erdoğan’ın tepkisi.
21 Mart’ta Kürtler dünyanın birçok kentinde milyonların katılımıyla Newroz’u kutladı. Kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. Mesajında Ortadoğu’da bin yıldır din, mezhep ve kültür savaşlarının devam ettiğini vurgulayan Öcalan, bölgedeki “bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıkların bugün emperyal müdahalelere bahane oluşturduğunu” ifade etti. Öcalan, “Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir” dedi.
Öte yandan Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 kentte toplam 170 kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da gözaltına alınanlardan 12 kişi tutuklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “süreci baltalamaya çalışan provokasyonlar” diyerek, gözaltı ve tutuklamaları savundu. Erdoğan, kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın posterlerinin açılmasını ve alanlarda taşınan sarı, kırmızı, yeşil renkleri ise “milletin sinir uçlarıyla oynamak” olarak nitelendirdi.
27 Mart 2026Öcalan’ın İran krizi değerlendirmesi.
27 Mart’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan, “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur” dedi.
28 Mart 2026AKP’nin hukukçu komisyonu hazırlığı.
28 Mart’ta AKP Grup Başkanvekili Abdulhamit Gül başkanlığında hukukçulardan oluşan bir komisyonun kurulacağı açıklandı. AKP kurmayları “Haziran veya Temmuz’da Meclis gündemine gelmesi hedeflenen geçici bir kod yasa çıkarılacak; genel af ya da torba yasa olmayacak” açıklaması yaptı.
Ortadoğu’da hegemonya rekabeti
1,5 yıla yayılan süreç, Bahçeli’nin ezberleri bozan bir tokalaşmasıyla başladı. Diyalog sürecinin başlamasıyla birlikte, Kürt meselesinde çözüm ihtimalinin arttığı önceki dönemlerde olduğu gibi bu süreçte de ateşkese rağmen devam eden askeri operasyonlar, kayyım atamaları ve tutuklamalar nedeniyle gerilimli bir tablo ortaya çıktı. Özellikle Rojava’da hem HTŞ’nin hem de Türkiye destekli grupların saldırıları sürecin en kırılgan aşamalarını oluşturdu. Öte yandan, Türk devletinin PKK ile çatışmaların sona erdirilmesine yönelik söylemleri de sürdü. Sürecin neden bu dönemde gündeme geldiği sorusu kamuoyunda tartışılmaya devam ederken, sorunun yanıtı için önce üçüncü dünya savaşı ve Ortadoğu’da şekillenen yeni dengelerle ilgili analizlere bakmak gerekiyor.
1 Ekim 2024 tarihide Meclis açılışında MHP Lideri Devlet Bahçeli, DEM Partililerin sırasına giderek, onlarla tokalaştı
Değerlendirmelere göre, reel sosyalist sistemin çöküşüyle birlikte dünya üçüncü bir küresel savaş sürecine girdi; küresel güçler arasında yeniden paylaşım ve hegemonya kavgası başladı. Bu kavgada, hegemonik güçlerin stratejik hamlelerinin temelinde, enerji ve ticaret tekeli üzerinde hangi güç odağının kontrol sahibi olacağı gerçeği yatıyor. Halen devam eden İran savaşı da bu bağlamdan ayrı değerlendirilmiyor.
Bu temelde, enerjinin ana aktarım güzergahlarından biri Ortadoğu ve bölgenin enerji rezervleri küresel ölçekte hala stratejik bir depo işlevi görüyor. Fosil yakıtların sınırlı oluşu egemen aktörleri farklı ajandalar izlemeye yöneltse de Ortadoğu enerji ve ticaret hattı küresel güçler açısından stratejik değerini korumaya devam ediyor. İsrail, Filistin, Lübnan, Suriye, İran, Irak ve Türkiye’de yaşanan yeni gelişme ve çatışmaların arka planında da bu stratejik değer yatıyor.
Son 15 yılda yaşanan ve bir kısmı hala süren savaşların ortaya çıkardığı tablo (özellikle de enerji jeopolitiği açısından bölgenin kalbi durumundaki Suriye’deki savaş tablosu), hegemonya savaşında üstünlüğü ele geçiren ABD ve İsrail ittifakının, önceki dünya savaşlarında olduğu gibi yeni sınırlar çizmek ya da yeni devletler kurmak yerine, mevcut yapılar üzerinde nüfuz kurmayı tercih ettiğini gösteriyor. Bu ittifakın Ortadoğu’ya biçtiği yeni düzende, askeri ve ekonomik imkanlarıyla “başına buyruk hareket eden” devletler (bu aşamada Türkiye ve İran) zayıflatılarak, bağımlı hale getirilip kendilerine biçilen rolleri kabul etmeye zorlanıyor. Yıllardır bölgedeki bu tekçi merkezi devletlerin baskısından muzdarip etnik ve dini kimlikler ise, süreçte “kullanışlı enstrümanlara” dönüştürülmeye çalışılıyor. Sonuç olarak Ortadoğu’da “İsrail patronluğunda işleyen bir enerji ve ticaret kontrol düzeni” şekillendirilmeye çalışılırken, bölgenin karmaşık ve dinamik yapısı, birçok olmazı ve olasılığı da imkan dahiline alıyor.
İmralı’nın kapısı niye çalındı?
Ortadoğu’da kartlar yeniden karılırken, Türkiye’nin iç ve dış konjonktürel nedenlerle İmralı ile görüşme ihtiyacı duyduğu ifade edilebilir. Ancak çağrının bu kez doğrudan ve ilk kez devletin koruyucu unsurlarından biri olarak görülen MHP liderinden gelmesi, “devletin bekası” söz konusu olduğu için İmralı’ya çağrı yapıldığı yorumlarını gündeme taşıdı.
Çeşitli medya organlarında “Devletin beka” sorununun şekillendirilmeye çalışılan yeni Ortadoğu düzeninden kaynaklandığı ifade edilirken, Türkiye’nin İmralı ile diyalog sürecine girmesinin gerekçeleri şu şekilde sıralanıyor:
Birinci ve temel neden; Türkiye, yeni bölge düzeninde Rojava’nın Suriye’deki de-facto özerkliğinin resmiyet kazanma ihtimalini (Türkiye’nin 100 yıllık Kürt paranoyası) kendisi için risk görüyor. Zira bu, Türkiye’nin tüm güneyi boyunca 910km olarak uzanacak bir Kürdistan demek. Türkiye’de, bu durumun ilerde kendi haritasını etkileyeceği endişesi hâkim. Türk devleti bu nedenle Rojava’nın uluslararası düzlemde tartışılma ihtimalinin olduğu bir sürece Kürtlerle savaş halindeyken katılamayacağını biliyordu.
İkinci neden, Ortadoğu’da “başına buyruk” davranan bir ülke olarak Türkiye’nin “İran’dan sonra sıra bize gelecek” endişesi içinde olması. Zira Türkiye’nin geçmişte İran’a yönelik ekonomik ambargoyu delmesi, Suriye’deki savaşta yer yer batı kutbundan uzaklaşıp Rusya ve İran ile iş tutması bu endişenin nedenleri arasında.
İmralı Adası – Abdullah Öcalan ve DEM Parti Heyeti’nin 27 Şubat 2025 açıklaması
Öte yandan, üçüncü neden 2015’te “çözüm masası” devrildikten sonra başlatılan ve Kürt hareketini bitirmeyi amaçlayan “çöktürme planı”nın başarılı olamaması. Bu savaş sürecinde, özellikle Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra, bir devleti devlet yapan tüm kaideleri rafa kaldırdığı için eleştirilen Türk devleti norm dışı güçlerin koalisyonuna dönüştü. Nihayetinde Ortadoğu’da siyasi ve askeri dengeler sarsılırken, Türkiye, geçen 10 yılda ekonomik, hukuksal ve toplumsal bir krize girerek zayıflamış bir halde bu depreme yakalandı. Türkiye’nin hesabı, yaşanan bu depremi Kürt barışıyla atlatmak ve devlete tekrar bir çeki düzen vermek.
Dördüncü neden devletin AKP kanadının “emperyal hedefleri”. Suriye’nin çok kimlikli yapısı nedeniyle Sunni Şara hükümeti meşruiyetini ancak Kürtleri tanıdığında sağlayabilecek. Kürtlerin Suriye içindeki konumu tartışılırken Sunni Suriye geçici hükümeti üzerinde nüfuz kurmak isteyen Sunni Türk devleti, ayrıca Suriye ile, güçten düşen “Şii hilali” (İran, Eski Suriye, Hizbullah, Hamas,Yemen’deki Husiler) yerine kendi öncülüğünde oluşacak bir Sünni bölgesi (Katar, Suudi Arabistan, Suriye) hedefliyor. Ancak Türk devleti, Kürtlerle savaş sürdüğü sürece bu hedefin temenninin ötesine geçemeyeceğinin farkında. Türkiye bu Sunni bölgenin İsrail’le sorun yaşamayacağını garanti ederken (Abraham Anlaşmaları ile), bölgenin ticarete açılmasını isteyen ABD’ye de Kürtlerle savaşsız stabil bir bölge sözü verdi.
Beşinci neden, AKP’nin etrafında 23 yıldır palazlanan inşaat burjuvazisinin Türkiye içinde sınırlarına dayanıp, bakir Suriye topraklarına açılmak için AKP ile birlikte çatışmasız bir ortama ihtiyaç duyması. Nitekim Mayıs 2025’te Suriye Enerji Bakanlığı ile Türkiye’den Kalyon Holding ve Cengiz Holding, Katar’dan UCC ve ABD’den Power International şirketleri arasında 7 milyar dolarlık stratejik bir iş birliği anlaşması imzalandı. 6 Ağustos 2025’te de Kalyon İnşaat, Cengiz İnşaat ve TAV İnşaat’ın da içinde bulunduğu konsorsiyum ile Suriye Sivil Havacılık Otoritesi, Şam Uluslararası Havalimanı için 4 milyar dolarlık bir anlaşma yaptı.
Kürt cephesinin nedenleri
Öte yandan, “Neden şimdi?” sorusunun diğer muhatabı Abdullah Öcalan ve PKK. Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği 1999 sonrasına bakıldığında, bu soru Kürt cephesi açısından daha net yanıtlanıyor. Öcalan hem yazdığı kitaplarda hem de İmralı görüşme notlarında, PKK’nin reel sosyalizmin etkilerini taşıdığını, Sovyetlerin yıkılışının ardından PKK’nin de ideolojik bir kriz yaşadığını belirtiyor. Bu bağlamda, PKK mücadelesinin yeni bir paradigma ile sürdürüleceğini ifade ediyor.
Öcalan’ın “demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigma” olarak adlandırdığı bu dönüşüm, kapitalist moderniteye karşı “demokratik modernite” mücadelesini esas alıyor. Bu anlayış çerçevesinde Öcalan, devlet sahibi olma hedefini tartışmaya açıyor; iktidarın devrilmesinin özgürleşme getirmeyeceğini, devletin ele geçirilmesinin toplumu özgürleştirmediğini vurguluyor. Devrimi artık iktidarı devirmek değil, zihniyet ve yaşam biçimini dönüştürmek olarak tanımlıyor. Öcalan, devlet kurmaktan vazgeçtiklerini, toplumsal örgütlenmeye ağırlık vereceklerini, konfederal örgütlenmeyi esas alacaklarını, Kürtlerin yaşadığı her ülkede demokratik özerklik temelinde bir yapılanma hedeflediklerini ve Ortadoğu için Ortadoğu Halklar Konfederasyonu önerdiklerini dile getiriyor. Ayrıca, silahlı mücadeleyi temel bir yöntem olmaktan çıkarıp, bunu “öz savunma” araçlarından biri olarak tanımlıyor.
Gelinen aşamada Öcalan, varlık mücadelesi ile özgürlük mücadelesini farklı araçlar gerektiren mücadeleler olarak değerlendiriyor. Hem Öcalan hem de PKK, Kürt varlığını kanıtlayan PKK’nin görevini tamamladığını, bu nedenle PKK’nin feshedildiğini belirtiyor. Savaş nedeniyle yetersiz kalındığını düşündükleri özgür toplumsallığı derinleştirip yaymak amacıyla da silahın gerekmediğini ifade ediyorlar. Bu çerçevede, Öcalan’ın ve PKK’nin bu diyalog sürecini başlatmalarının temelinde, 25 yıllık geçmişe dayanan bu ideolojik nedenler var.
KCK Eş Genel Başkanı Besê Hozat ve bir grup gerillanın “silah yakma” töreni
Konjonktürel nedenler ise Kürt cephesi açısından şöyle sıralanabilir:
Birincisi; Öcalan ve PKK, Ortadoğu yine bir savaş alanıyken, norm dışı devlet güçleri sahadayken ve Türkiye hiçbir savaş sözleşmesini tanımazken, Kürtlerin Sri Lanka’daki Tamiller veya Gazze’deki Filistinliler gibi bir katliama uğrama riskini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu noktada, silahlı mücadelenin bu süreçte “terör” bahanesi yapılarak bir katliama yol açmasının önüne geçmek istiyor.
İkincisi; Öcalan, 2012’den bu yana de-facto özerk statüde olan Rojava’nın, birçok ülkenin “terör listesi”nde yer alan PKK gerekçesiyle önünün kapanmasını istemiyor. 14 yıllık kanton deneyiminin, Esad sonrası Suriye’nin demokratik yapılandırılmasına aktarılabilmesi için Şam hükümetiyle yapılacak müzakerelerde Rojava’nın önüne “terör” bahanesinin getirilmesini engellemeyi hedefliyor.
Üçüncüsü; Egemen güçlerin yeni Ortadoğu dizaynında bölgenin baskı gören etnik ve dini kimliklerini kullanma eğilimini gören Öcalan ve PKK, Kürtlerin bir “kart” olarak kullanılmasını önlemek istiyor. Bu doğrultuda Kürtleri, kaotik ortamda müdahale gücüne sahip “üçüncü yol” olarak konumlandırmayı amaçlıyor. Kürt Özgürlük Hareketi bu “üçüncü yolu”, hâkim güçlerin arasındaki kavgada taraf olmak yerine, halklar adına alternatif bir demokratik toplum inşası olarak tanımlıyor.
Dördüncüsü; Öcalan ve PKK, Birinci Dünya Savaşı sonrasında dört ülke arasında bölünen Kürdistan’ın (Türkiye, İran, Irak, Suriye) ve bu parçalanmanın dezavantajlı konuma düşürdüğü Kürtlerin, 52 yıllık PKK mücadelesiyle politikleştiğini, mobilizasyonu yüksek bu halkın bölünmüşlüğü avantaja çevirip, Kürtlerin yaşadığı dört ülkeyi demokratikleştirebileceğini düşünüyor. Bu nedenle silahsız bir ortam elzem.
Türkiye neyi bekliyor?
Ortadoğu ve Kürt hareketini takip eden çok sayıda sosyolog, siyasetçi ve bölgeden gazeteci, Öcalan’ın attığı adımlara Türk devletinin verdiği yanıtın niteliğinin Rojava ve Suriye’deki gelişmelerde daha görünür hale geldiğini belirtiyor. Yapılan değerlendirmelerde, Suriye’de Esad sonrası ortaya çıkan siyasi ve askeri tabloda Türkiye’nin benimsediği tutum, bölgesel gelişmeler karşısında oluşabilecek yeni bir Kürt statü alanının oluşumunu engellemek olarak yorumlanıyor.
Analizlerde, Türk devletinin süreçte adım atmamasının gerekçesinin Rojava’daki gelişmeler olduğu, ancak Rojava Özerk Yönetimi ile Şam arasında bir uzlaşma zemininin oluşmasının ardından bu kez Şengal ve Mexmûr başlıklarının gündeme taşındığı ifade ediliyor. Bu alanların hem siyasi pozisyon hem de sahadaki askeri ve diplomatik hareketlilik açısından Türkiye’nin politika üretiminde gerekçe olarak kullanıldığı yorumları yapılıyor. Son dönemde ise Türk yetkililerin gündeminde Rojhilat Kürdistanı ve İran’daki gelişmelerin bulunduğu, bazı değerlendirmelerde İran’daki çatışmaların seyri netleşmeden Kürt meselesine ilişkin adımların atılmayacağının dile getirildiği belirtiliyor. Bu bağlamda Hükümete yakın Türkiye gazetesine göre, ismi verilmeyen kaynaklar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İran Savaşı’nın hemen ardından ABD Başkanı Trump ile telefonda görüştüğünü ve Türkiye’nin “İran’a saldırı için ‘terör örgütlerinin’ kullanılmasına izin vermeyeceğini” mesajını ilettiğini aktardı.
Suriye Geçiş Yönetimi Başkanı Şara ve SDG Genel Komutanı Abdi 10 Mart mutabakatını imzalarken/Fotoğraf:SANA
Sürecin zorlukları ve riskleri
Öncelikle, görüldüğü üzere, Öcalan’ın aklındaki barış ile Türkiye’nin aklındaki barış birbirinden farklı. Öcalan’ın barışı ele alışı taktik değil, stratejik. Kürt Özgürlük Hareketi de bu yaklaşımda Öcalan’la senkronizasyon içinde. Ancak Türkiye, pragmatist ve konjonktürel nedenlerle “barış” söylemini dile getiriyor. Türk devletinin içinde kümelenmiş norm dışı devlet güçlerinin ve bölgesel güçlerin olası sabotaj ihtimali de hesaba katıldığında, bu süreç oldukça dikkatli yürünmesi gereken bir sürece dönüşüyor.
Geçen birkaç ay içinde yaşanan Rojava’daki saldırılara karşı Kürt tabanı, her platformda birliğin önemini dile getirdi. Birçok siyasetçi, Kürtlerin ortak ittifaklar geliştirmemeleri ve ulusal birliklerini kalıcı bir şekilde kurumsallaştırmamaları durumunda kazanımlarının tehlikeye gireceği uyarısını yapıyor.
Öte yandan, Öcalan’a göre barış yalnızca silahların susması değil; aynı zamanda demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü bir yaşam biçiminin inşa edilmesi demek. Bu anlamda Kürt hareketi, barış müzakerelerini ve demokrasi mücadelesini eş zamanlı yürütme kabiliyetini sergileme; aynı zamanda Öcalan’ın bahsettiği toplumsal inşa mücadelesini yürütme sınavıyla karşı karşıya. Kürdistan’ın bugün boğuştuğu yoksulluk, işsizlik, gençler arasında artan uyuşturucu kullanımı gibi toplumsal sorunlar ise bu sınavın en zorlu aşamaları.
2026 Newroz’unun hemen ardından Devlet Bahçeli’nin, sürece ilişkin yasal düzenlemelerin aceleye getirilmemesi gerektiği yönündeki açıklamaları kamuoyunda yeniden soru işaretlerine yol açarken, şimdi gözler Nisan ve Mayıs aylarında çıkarılması beklenen yasal düzenlemelerin içeriğine çevrildi.
Halkların İklim Meclisi, Türkiye’de yapılacak olan COP31’e alternatif bir buluşma olarak örgütleniyor. Meclis, “COP’lar dünyayı koruyacak bir çözüm üretmiyor” diyor.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (UNFCCC), tarafından 1992’de kabul edilen ve iklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan uluslararası anlaşmaya taraf olan ülkeler, her yıl Taraflar Konferansı (COP) adı verilen zirvelerde bir araya geliyor. İklim finansmanlığı, sera gazı emisyon politikaları, enerji dönüşümü gibi başlıkların tartışıldığı bu toplantıların 31’incisi bu sene 9 Kasım 2026-20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’nin Antalya ilinde yapılacak.
İklim diplomasisinin en kritik anlaşmalarından biri 2015 yılındaki COP21 sırasında yapılan ve 200 ülkenin imzaladığı Paris Anlaşması. Bu anlaşmanın temel hedefi, küresel sıcaklık artışını 2050 yılına kadar 1,5 santigrat derecenin altında tutmak ve ülkelerin kendi emisyon azaltım planlarını düzenli olarak güncellemesi.
Ancak bilimsel raporlar, ülkelerin mevcut uygulamalarının bu hedeflere ulaşmak için yetersiz kaldığını ve yapılan projelerin sürekli sera gazı emisyonlarını ve küresel ısınmayı arttırdığını gösteriyor. Bu nedenle COP toplantıları giderek halk ve ekolojistler tarafından daha sert politik eleştirilere maruz kalıyor.
COP30 geçen sene (2025) Brezilya, Belém’de düzenlenmişti. Zirve öncesinde, konferans trafiğini azaltma gerekçesiyle Amazon yağmur ormanlarının bir bölümünün kesilerek otoyol yapılması büyük tepki çekmiş ve çevre örgütleri tarafından iklim zirvesinin amacıyla çeliştiği yönünde eleştirilmişti.
Bu sene (2026) yapılacak COP31 ise Avusturalya veya Türkiye arasından bir ülkede yapılacaktı. Avusturalya’nın talebi geri çekmesiyle COP31’e Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı netleşti. Avusturalya konferansta başmüzakereci olacak.
9 Kasım 2026 – 20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek olan COP31’den beklenenler ise, iklim krizini yaşayan ülkelerin desteklenmesi, fosil yakıtların kullanımının azaltılması ve yenilenebilir enerji kaynakları için yatırım yapılması. Fakat ekolojistler ve iklim aktivistleri, iklim konferanslarının doğaya ve iklime fayda sağlama amacı gütmediğini söylüyor.
Halkların İklim Meclisi kuruldu
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması netleşince Ekoloji Birliği, İklim Adaleti Koalisyonu ve Türkiye Çevre Platformu geçtiğimiz 29 Kasım’da bir açıklama yayımlamıştı. Türkiye’nin COP sürecine ev sahipliği yapma girişiminin, çözüm üretmeyen iklim politikalarını meşrulaştırma riski taşıdığı ifade edilen açıklamada, iklim kriziyle gerçek bir mücadelenin ancak uluslararası halkların dayanışmasıyla mümkün olabileceği vurgulandı.
Bu çağrının ardından 16 Aralık’ta Ankara’da bir ön hazırlık toplantısı gerçekleştirildi. Sürecin devamında emek örgütlerine, demokrasi örgütlerine, kadın ve LGBTİ+ örgütlerine, hayvan hakları savunucularına, iklim aktivistlerine, sanatçılar ve akademisyenlere çağrı yapıldı. Böylelikle 20 Şubat’ta Halkların İklim Meclisi kurulduğunu duyurdu. COP31 ile eş zamanlı düzenlenecek Halkların İklim Zirvesi, 15-18 Kasım tarihleri arasında Antalya’da gerçekleşecek.
Halkların İklim Meclisi gönüllüsü Çiğdem Özbaş, sürece ilişkin yaptığı değerlendirmede, birçok ülkede COP’lara paralel olarak alternatif halk zirvelerinin düzenlendiğini hatırlatarak şunları söyledi:
“Geçen yıl halkların zirvesi buluşması vardı Belém’de, ona katıldık. Belém’deki buluşmada hem Amazon ormanlarına yönelik saldırılar ifşa edildi hem de halkların kendi yaşam alanlarını savunma hakkı desteklendi. Bu deneyimi Türkiye’ye taşımak istiyoruz. Bu sebeple; Türkiye’de COP31 toplantısı olacağı netleşince Türkiye’deki çevre örgütleri, İklim Adaleti Koalisyonu, Ekoloji birliği ve TÜRÇEP olarak Halkların İklim Zirvesi’ni Antalya’da gerçekleştirmek üzere bir çağrı yaptık.”
“Ekolojik yıkıma karşı birleşik mücadele“
Özbaş; 17 Ocak 2026’da İstanbul’da düzenlenen “Halkların İklim Zirvesi” toplantısına sadece ekoloji hareketini değil, toplumsal muhalefet temsilcilerini, kadın ile gençlik hareketlerini, LGBTİ+’ları ve halkları kapsayacak bir çağrı yaptıklarını ifade etti. Özbaş, mücadeleyi toplumsal bir boyuta ulaştırmanın bu zirvenin amaçlarından birisi olduğunu belirterek,
“Türkiye’de ekolojik saldırılara karşı direnen yerel halkların mücadelesini Antalya’ya taşımak ve ekolojik yıkıma karşı kampanya yürütmek istiyoruz. Doğrudan etkilenen insanların kendi deneyimlerini anlatacağı, uluslararası ve yerel delegasyonların buluşacağı bir alan kurmayı hedefliyoruz” dedi.
“COP’lar çözüm üretmiyor”
COP31’deki zirveye 80 bin kişinin katılmasının beklendiğini söyleyen Özbaş, katılacak kişilerin yalnızca yüzde birlik bir kesimi temsil ettiğini vurguladı. Özbaş, COP zirvelerine ilişkin eleştirileri ve Halkların İklim Meclisi’nin hedeflediği hattı ise şöyle ifade etti:
“Bizim asıl yapmak istediğimiz yeşile boyanmış kapitalizmin sorunlarını çözmekten ziyade uluslararası düzeyde bir iradeyi açığa çıkartmak, o iradenin varlığını göstermek. Egemenlerin bizi kendi gündemleriyle oyalamaya çalıştıkları bir ajandaya mahkum olmadığımızı gösterecek bir buluşma inşa etmeye çalışıyoruz. Bunu da ancak bir hareket inşa ederek yapabileceğimiz görüyoruz.”
İklim krizinin mevcut üretim ve tüketim modeliyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirten Özbaş, COP’ların çözüm üretmediğini söyleyerek,
“Bilimsel olarak gezegenin ciddi bir tehdit altında olduğu ortada. Ancak devletler sıcaklığı 1,5 derecede tutma iddiasını bile hayata geçiremiyor. Bunun yerine COP’lar, sermayenin ittirdiği bir silahlanma ekonomisinin parçası oldu. Bu zirveler, halklarımızı ve dünyamızı koruyacak bir çözüme sahip değil. COP30’un gündeminde Amazon’un korunmasına yönelik finansman ihtiyacı koyulmuştu. Ama Amazon ormanlarının metalaştırılmasından bağımsız bir finansman tartışması değildi” diye konuştu.
14 Kasım’a kadar toplantı ve etkinlikler
7-8 Temmuz’da yapılacak NATO zirvesi için de barış buluşmaları düzenleyeceklerini belirten Özbaş, zirveye kadar birçok etkinlik ve kampanya yapacaklarını açıkladı.
“14-18 Kasım tarihlerinde buluşuncaya kadar bir dizi tematik toplantılar, kampanyalar, yerel düzeyde iklim meclisleri inşa ederek bu buluşmaları güçlendirmek istiyoruz. Şu an da bütün yerellerdeki kurum ve bireyleri bilgilendirmek üzere çeşitli toplantılar yapıyoruz.” diye konuyan Özbaş, 14 Kasım’da bir festivalle başlayacaklarını ve 15’inde ise küresel eylem birliği yapılacağını duyurdu.
Özbaş, yapacaklarını eylem ve etkinliklerinin programını ise şöyle açıkladı: “15’inde dünyanın her yerinde mücadelede verenleri sokağa davet ettiğimiz, Antalya’da da büyük eylem yaptığımız bir gün olacak. 16, 17, 18’inde de uluslararası düzeyde bir program düzenleyeceğiz. Bu süreçte panellerle, forumlarla, atölyelerle çok sayıda toplantıyı yapılandırdığımız üç günlük zirve programı inşa edeceğiz.”
“Savaş gündemi önceliğimiz“
İran’da süren savaşı örnek vererek savaşların sürdüğü bir zamanda buluşacaklarını ifade eden Özbaş,
“Uluslararası düzeyde 3. paylaşım savaşının içindeyiz. Nükleer savaş tehditinin tam ortasındayız. O yüzden nükleer ve savaş politikalarının gezegendeki iklim krizini nasıl arttırdığına yönelik bir gündem önceliğimiz olacak. Pasifik ülkeleriyle de buluşacağız. Akdeniz ülkeleri etrafındaki gaz aramaları, denizaltı petrol arayışlarının getirdiği ciddi bir çatışma ortamı var. Akdeniz ülkeleri arasındaki o işbirliğini güçlendirmeyi hedefliyoruz” diye konuştu.
“İklim karşıtı politikalara teslim olmayacağız“
Özbaş, bütün dünyada ve Türkiye’de yükselen iklim karşıtı politikalara dikkat çekerek bu politikalara teslim olmayacaklarını vurgulayarak,
“Paris Antlaşması’ndan sonra kömürden çıkmayı reddeden, mülksüzleşmeyle bütün zeytinliklerimize, tarım alanlarımıza saldıran yeni yasalar çıkmış durumda. Şu anda Akbelen mücadelesini yürüten köylülerden birisi olan Esra’nın tutuklanmış olması dahil bütün direnen hareketlere yönelik bir göz dağı verme, tutuklama, şiddetle sahnenin dışına atma gibi bir niyet var. Ama buna teslim olmayacağız. Türkiye’de de böylesine bir toplumsal hareket olduğunu bütün dünyaya gösterebilecek bir muhalefet odağı olduğumuzu da göstermiş olacağız” dedi.
Özbaş, barış ve demokrasinin mümkün olabilmesi için her türlü desteğe ihtiyaçları olduğunu belirtti.
“Dünya halklarının geleceği için ortak mücadele”
Halkların İklim Meclisi’nin 20 Şubat’ta kuruluşunu ilan ettiği duyuru şu şekilde:
EKOLOJİK YIKIMA KARŞI YAŞAM İÇİN HALKLARIN İKLİM ZİRVESİ
Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütülen COP (Conference of Parties – Taraflar Konferansı) süreçleri, küresel iklim krizine gerçek çözümler üretmek yerine çoğu zaman devletler ve şirketler arasında pazarlık alanlarına dönüşüyor. Fosil yakıtlardan çıkış için bağlayıcı kararların ortaya konulamaması, iklim felaketinin giderek ağırlaşan yükünü halkların omzuna bırakıyor.
Yangınlar, seller ve kuraklık artık gündelik hayatımızın parçası. Gıda fiyatları artıyor, su kaynakları azalıyor. Kentler ve tarım alanları betonlaşma baskısı altında kalırken kırsal alanlar parçalanıyor. Ormanlar ve biyolojik çeşitlilik hızla yok oluyor. Gelecek, giderek daha güvensiz, belirsiz ve eşitsiz bir hal alıyor. COP31’in bu yıl Türkiye ve Avustralya ortaklığında Antalya’da düzenlenmesi, iklim krizini derinleştiren politikaların yaşadığımız coğrafyada yeniden ele alınması ihtiyacını doğuruyor.
Bu gidişatın seyircisi olmayı reddeden ve yaşamı savunan özneler, COP31 ile eşzamanlı olarak aynı kentte Halkların İklim Zirvesi’nde buluşuyor. Resmi zirvelerde sesi bastırılan, geleceğin yalnızca piyasa hesaplarına bırakılmasına razı olmayan, suyun ve havanın geleceği için mücadele veren, iklim adaletini eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz parçası olarak görenler, bu alternatif zirvede kendi sözünü kuruyor.
Ekolojik felaket yazgı değil, siyasal tercihlerin sonucu
Küresel sıcaklık artışı geri dönüşü zor eşiklere dayanmış durumda. Aşırı hava olayları olağanlaşıyor, türler hızla yok oluyor, ekosistemler kırılganlaşıyor. Gıda, su ve barınma güvencesi zayıflarken eşitsizlikler derinleşiyor.
Bu yeni tarihsel eşik; fosil yakıt temelli üretim ve tüketim modeli, endüstriyel tarımın yayılması ve sınırsız büyüme ideolojisi tarafından şekillendiriliyor. Atmosferin sınırları bilinmesine rağmen emisyonların artması, bilimsel uyarıların göz ardı edilmesi ve şirket çıkarlarının kamusal yararın önüne geçirilmesi yaşanan yıkımın doğal bir yazgı değil siyasal tercihlerin sonucu olduğunu açıkça gösteriyor.
Eşitsizlik rejimine karşı iklim adaleti
Ekolojik felaket, yalnızca çevresel bir sorun olmanın ötesinde, en az sorumluluğu olanlara en ağır bedeli ödeterek eşitsizlikleri büyüten bir sistem krizi anlamına geliyor. Tarihsel olarak en fazla kirleten küresel kuzeyin yarattığı ekolojik ve toplumsal yıkım nedeniyle taşıdığı iklim borcu, iklim mücadelesinin temel başlıklarından birini oluşturuyor. İnsan dışı tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte emekçiler, kent yoksulları, köylüler, kırsal topluluklar, kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar, gençler, yaşlılar, engelliler, sağlık açısından kırılgan gruplar ve yerinden edilen halklar bu eşitsizlikten orantısız biçimde etkilenirken artan gıda fiyatları, temiz suya erişimdeki kısıtlar, büyüyen sağlık riskleri ve yaşam alanlarının kaybıyla karşı karşıya kalıyor.
İklim adaleti, eşitlik için verilen kolektif bir mücadele ve ancak gezegeni varoluşsal bir yıkımın eşiğine sürükleyen sistemin köklü biçimde dönüştürülmesiyle mümkün. Bu dönüşümün temelinde fosil yakıtlardan adil ve planlı çıkış, enerji demokrasisi ve kamusal varlıkların korunması yatıyor. Gıda egemenliği, agroekoloji ve ekosistemlerin onarımı acil öncelikleri oluşturuyor.
Nükleer enerji çözüm teşkil etmiyor; yüksek riskli enerji yatırımları ve savaş ekonomisi, güvenlik üretmezken kırılganlığı derinleştiriyor. Savaşlar yalnızca insan yaşamını değil toprağı, suyu ve havayı hedef alıyor. Bombardımanlar, askeri yığınaklar, yakılan alanlar ve tahrip edilen altyapılar, ekosistemleri onarılamaz biçimde parçalayarak iklim felaketini derinleştiriyor. İklim adaleti mücadelesi, militarizme karşı barışı da savunmayı gerektiriyor.
Dünya halklarının ortak geleceği için demokratik mücadele
Halkların İklim Zirvesi, yaşamı piyasa araçlarına indirgeyen anlayışa karşı kamusal sorumluluğu, toplumsal denetimi ve demokratik katılımı savunuyor. Adalet, tarihsel emisyon sorumlulukları ile iklim krizinden en fazla etkilenen toplumlar arasındaki eşitsizliklerin giderilmesini gerektiriyor.
İklim adaleti yalnızca emisyon hedeflerini değil emeğin korunmasını, yerinden edilenlerin haklarını, kayıp ve zararların telafisini ve kuşaklar arası adaleti de kapsıyor. Eko-toplumcu bir yaklaşımın geliştirilmesi önceliklendiriliyor.
Hakların İklim Zirvesi, iklim adaletsizliğinin tüm mağdurlarını uluslararası ölçekte bir araya getirme çabasıyla tüm Türkiye’den toplumsal mücadele alanlarındaki örgütlenmelerle bir araya geliyor. Kasımda Antalya’da gerçekleştirilecek Halkların İklim Zirvesi için hazırlıklar sürerken, oluşturulan tematik kozalar ve çalışma grupları dünya halklarının ortak sözünü kurmak ve yaygınlaştırmak için çalışıyor.
İklim felaketi çağında tarafsız olunamaz
Yıkımın sürekliliğini sağlayan politikaların yanında durmakla yaşamdan yana bir dönüşüm iradesi büyütmek arasında seçim yapılması bu ölçüde zaruriyken COP31, fosil yakıtlardan çıkış konusunda güçlü bir irade ortaya koymadan iş insanları ile devlet temsilcilerinin yeni yatırım ve büyüme anlaşmalarının müzakere ettiği bir platforma dönüşme riski taşıyor. Bu tabloda Halkların İklim Zirvesi, yaşamdan yana konumlanıyor. Bu taraf, bir zirve organizasyonunun sınırlarını aşarak halklar arasında kalıcı adalet, dayanışma ve ortak bir gelecek hattını kurma iradesi ortaya koyuyor.
16 Aralık 2025’te üç ekoloji çatı örgütünün ortaya koyduğu bu irade 17 Ocak 2026’da yerel direnişler, emek ve meslek örgütleri, sendikalar, kadın, hayvan hakları, LGBTQI+ örgütleri, gençlik hareketleri, bilim insanları ve sanatçıların katılımıyla büyüdü.
Bu ortak mücadele hattını genişletmek için; ekolojik yıkıma karşı sözünü ve emeğini ortaya koymak isteyen herkesi, Halkların İklim Zirvesi Meclisi etrafında buluşmaya ve 14-18 Kasım’da yapılacak Halkların İklim Zirvesi’nde, COP süreçlerinde sesi duyulmayanların kendi sözlerini kurabilmesi için kolektif iradeyi birlikte büyütmeye davet ediyoruz.
2 Nisan Otizm Günü’ne ilişkin açıklama yapan DEM Parti, bu günün farklı olanı toplumdan dışlayan ve görünmez kılan anlayışa karşı bir itiraz günüolduğunu belirtti.
Bugün 2 Nisan, Dünya Otizm Farkındalık Günü. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 2007 yılında dünya genelinde otizm spektrum bozukluğuna sahip kişilerle ilgili farkındalık oluşturmak amacıyla 2 Nisan’ı Dünya Otizm Farkındalık Günü ilan etti.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Engelliler Komisyonu, Otizmlilerin yaşadıklarına sorunlara ve taleplerine ilişkin yazılı ve videolu bir açıklama yayınladı.
DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi’nin yazılı açıklaması şöyle:
Eğitimden sağlığa, kent yaşamından sosyal politikalara kadar pek çok alanda otistikler ve tüm engelliler erişilemez, parçalı ve dışlayıcı bir sistemin içinde var olmaya zorlanmaktadır. Eğitim hakkı kâğıt üzerinde kalmakta; kapsayıcılık söylemde var olurken, pratikte ayrıştırma sürmektedir. Yetersiz öğretmen istihdamı, kalabalık sınıflar, bireysel farklılıkları gözetmeyen müfredatlar ve piyasa odaklı hizmet anlayışı var olan eşitsizlikleri derinleştirmektedir.
Otizmi bir “bozukluk” olarak tanımlayan anlayışın kendisi ayrımcılığın en görünür biçimlerinden birisidir. Çünkü bu dil; farklılığı değil, norm dışı olanı sorun olarak gören, insanı tek tipe indirgeyen bir bakış açısını her gün yeniden üretir. Oysa otizm bir eksiklik değil insanlığın nöro-çeşitliliğinin doğal bir parçasıdır. Sorun, otistikler ve otistik tavır değildir; onları dışlayan, bastıran ve dönüştürmeye çalışan toplumsal, siyasal ve kurumsal yapılardır.
İhtiyaç duyulan yaklaşım; otistiklerin özerkliğini, özgünlüğünü ve toplumsal katılımını esas alan kamusal politikaların hayata geçirilmesidir. Bu kapsamda eğitim sisteminden kent planlamasına kadar her alanda evrensel tasarım ilkeleri benimsenmeli; fiziksel, dijital, duyusal ve iletişimsel erişilebilirlik bir bütün olarak ele alınmalıdır.
Otistikler adına konuşma, karar alma ve politika üretme hakkı doğrudan otistiklerin ve ailelerinindir. Bu irade yok sayıldığında ortaya çıkan her politika eksik, yanlı, yanlış ve ayrımcı olmaya mahkûmdur. Gerçek dönüşüm, öznelerin söz ve karar sahibi olduğu demokratik süreçlerle mümkün olacaktır.
Bizler için, 2 Nisan Otizm Günü farklı olanı toplumdan uzaklaştıran, görünmez kılan anlayışa karşı bir itiraz günüdür. Ayrı kurumlar yerine birlikte yaşamı, dışlama yerine kapsayıcılığı, merhamet yerine adaleti savunuyoruz.
Unutulmamalıdır ki erişilebilir olmayan kentler, krizler, yoksulluk ve şiddet ortamları en çok otistikleri ve engellileri etkilemektedir. Bu nedenle afet ve kriz politikaları dahil tüm politikalar nöro-çeşitliliği gözeten bir perspektifle yeniden inşa edilmelidir.
Toplumsal dönüşüm yalnızca fiziksel düzenlemelerle değil, zihniyet değişimiyle mümkündür. Önyargıların, kalıpların ve tek tipçi normların yerine kabulü, anlamayı ve çoğulluğu koymak zorundayız. Her bireyin kendini ifade etme hakkı vardır ve iletişim yalnızca sözle sınırlı değildir. Otistikler için alternatif ve destekleyici iletişim yöntemleri eşit yurttaşlıklarının temel unsurlarındandır.
Bugün çağrımız açıktır: Yardım değil hak, merhamet değil adalet, uyum değil kabul istiyoruz. Farklılıklarımız bir tehdit değil insanlığın zenginliğidir. Otistiklerin özgürleşmesi demokratik, eşitlikçi ve barışçıl bir toplum mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Hatice Betül Çelebi Engelliler Komisyonu Eşsözcüsü 2 Nisan 2026
İHD’nin ağır hasta mahpus listesinde yer alan Mehmet Ekim Çam, kaldığı hapishaneden tahliye edildi.
74 yaşındaki ağır hasta mahpus Mehmet Ekim Çam, kaldığı Batman T Tipi Kapalı Hapishanesi’nden tahliye edildi. Çam’ın 3 gün önce Adli Tıp Kurumu’na (ATK) sevk edildiği öğrenildi.
Mehmet Emin Çam, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Siirt İl Eşbaşkanlığı görevini yürütürken 12 Aralık 2012’ta tutuklanmıştı. 10 ayın ardından tahliye edilen Çam, 2022’de tekrar tutuklandı.
İnsan Hakları Derneği, 26 Mart’ta yayınladığı Mehmet Emin Çam için acil çağrıda Çam’ın 25.03.2026 tarihinde Batman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürüldüğünü bildirmişti. İHD’nin paylaştığı bilgilere göre; Çam’ın beyninin sağ kısmında tümörün olduğu, böbrek hastası olduğu ve Çam’ın ileri düzeyde bir kalp hastası olduğu biliniyor. Ayrıca İHD, Çam’ın hapishanede 2 kez kalp krizi geçirdiğini, 2 kez ise böbrek ameliyatı geçirdiğini, sol kolu ve sol bacağında felç bulunduğunu ve beş damarında tıkanıklık olduğunu da aktardı. Bütün bu bulgulara rağmen Adli Tıp Kurumu (ATK) tarafından 03.12.2025 tarihinde “Cezaevinde kalabilir” raporu verildiği ve mahpusun infaz erteleme talepleri 10 Mart’ta reddedildiği belirtildi.
İHD, bu durumun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesindeki yaşam hakkı ile 3. maddesindeki işkence ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele yasağının ihlali olduğunu vurgulamıştı.
2025’te hasta mahkum sayısı
İHD 2025 Yılı Hasta Mahpuslar Raporu‘na göre Türkiye Hapishanelerinde tespit edildiği kadarıyla 161’i kadın ve 1251’i erkek olmak üzere en az 1412 hasta mahkum bulunuyor. Rapora göre, 335 mahkumun sağlık durumu ağır.
Bunların arasından 230’u tek başına yaşamını devam ettiremiyor ve 105’inin de desteğe ihtiyacı bulunuyor. 188 mahkumun ise hastalıkları nedeniyle sürekli olarak kontrol edilmesi gerekiyor.
Raporda hasta mahkumların zamanında revire götürülmemesi, 3. basamak sağlık hizmetlerine sevk işlemlerinde ise aylarca sırada bekletilmeleri ve yetersiz beslenme, ısınma ve hijyen koşullarında yaşadıkları belirtilmişti.