Malatya’da Domların istihdam çıkmazı: Ayrımcılık derinleşiyor

Roman Hafıza Çalışmaları Derneği’nin yayımladığı yeni rapor, Malatya’da yaşayan Domların çalışma yaşamında yalnızca ekonomik zorluklarla değil, ayrımcılık, kayıt dışı çalışma ve kurumsal görünmezlik gibi iç içe geçmiş sorunlarla karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. Rapora göre 6 Şubat depremlerinin ardından mevcut kırılganlıklar daha da derinleşti.

Fotograf: nehaberajansi.com

Roman Hafıza Çalışmaları Derneği tarafından hazırlanan “Malatya’da Domların Emek Piyasasındaki Konumu: İnsan Onuruna Yakışır İşe Erişim ve Çalışma Koşullarının Analizi” başlıklı rapor yayımlandı. Araştırma, Domların çalışma yaşamında karşı karşıya kaldıkları ayrımcılık, güvencesizlik ve dışlanma pratiklerini görünür kılıyor.

Nüfus oranları

Türkiye’deki Tahmini Dağılım

HÜ Nüfus Etütleri Enstitüsü & TÜBİTAK (2024) verilerine göre Türkiye’deki peripatetik toplulukların oranları.

Rom (Roman)
%55
Lom
%25
Dom
%15
Diğer (Abdal vb.)
%5

“Biz onlardan olmadığımız için bizi dışlıyorlar”

13 Temmuz 2026’da yayımlanan raporda, Domların büyük ölçüde geçici, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kaldığı belirtilirken, düzenli istihdama erişimin önündeki engeller arasında ayrımcılık, eğitim olanaklarına sınırlı erişim ve sosyal koruma mekanizmalarından dışlanma öne çıkıyor. Araştırma, iş arama süreçlerinden etnik kimliğe ve yaşanılan mahalleye kadar önyargıların istihdama erişimi zorlaştırdığına dikkat çekiyor.

İstihdamda Sistematik Engeller

İş arama ve çalışma süreçlerinde etnik kimliğe ve adrese dayalı damgalama deneyimleri.

“Mesela tekstile gittiğim zaman ya da hastanede çalıştığım zaman, beyaz tenli olduğum için beni daha çabuk kabul ediyorlardı… Ama yanımdaki diğer insanlar ten renginden ya da kıyafetinden dolayı daha geride kalıyordu.”
Adres/Mahalle Nedeniyle Dışlananlar
%100
İş Ararken Olumsuz Muamele Görenler
%70

Araştırma kapsamında yapılan görüşmeler, birçok katılımcının çalışma yaşamında dışlandığını ve eşit muamele görmeme deneyimi yaşadığını ortaya koyuyor. Rapora göre ayrımcılık yalnızca işe giriş aşamasında değil, çalışma koşulları ve iş yerindeki görev dağılımında da etkisini gösteriyor.

Çalışma Koşulları ve Güvencesizlik

Malatya’da yaşayan Dom topluluğunun istihdam durumunu gösteren çarpıcı istatistikler.

%87,2 Düzenli ve Güvenceli İstihdam Dışında Kalanlar
%40 Asgari Ücretin Altında Gelire Sahip Olanlar

6 Şubat depremi kırılganlıkları daha da derinleştirdi

Rapor, 6 Şubat depremlerinin ardından geçim kaynaklarında yaşanan değişime de dikkat çekiyor. Özellikle tarım, geri dönüşüm ve sokak temelli bazı iş alanlarının daralmasıyla birlikte birçok kişinin daha düzensiz ve güvencesiz işlere yönelmek zorunda kaldığı belirtiliyor. Deprem sonrasında oluşan ekonomik koşulların, zaten kırılgan durumda bulunan topluluklar üzerindeki etkisinin daha ağır hissedildiği vurgulanıyor.

6 Şubat Depremi ve Daralan Kapasite

Deprem sonrası ekonomik çöküşün kurumsal verilere yansıması: İŞKUR aracılığıyla işe yerleştirilen kişi sayısındaki dramatik düşüş.

15.555
6.013
2022 Yılı
2023 Yılı
“Önceden Kayseri’ye mevsimlik işlere gidiyorduk, tarlalara, bağlara gidiyorduk. Şimdi o işler olmadığı için daha çok temizlik işlerine yöneldik. İnşaat temizlikleri çok yoğunlaştı, TOKİ işleri oluyor, oralara gidiyoruz. Oraya gittiğimiz için hastalıklarımız arttı. İşçilerin kullandığı banyoları temizliyoruz, fırçayla toz süpürüyoruz, hep öksürüyoruz. Çoğumuzda bronşit, astım var.”

“Önce varlığını ispat edelim”

Araştırmanın dikkat çektiği bir diğer başlığı ise kurumsal görünürlük eksikliği. Raporda, Domlara ilişkin istihdam verilerinin sınırlı olduğu, yerel düzeyde bu topluluğun ihtiyaçlarını doğrudan hedefleyen politika ve programların yetersiz kaldığı ifade ediliyor. Kurumlarla gerçekleştirilen görüşmelerde de konuya ilişkin veri eksikliği ve sınırlı farkındalığın öne çıktığı aktarılıyor.

Rapora ilişkin Niha+’a değerlendirmede bulunan Romani Godi kurucularından Sergen Gül, “Kurumsal görünmezlikten kastımız, Romanlar denildiğinde aslında tek bir topluluktan söz etmiyor olmamız. Romanlar, Domlar, Lomlar ve Abdallar gibi farklı gruplar var. Romanlar diğer gruplara göre daha görünür bir konumda bulunuyor; örgütlenmeleri, dernekleri ve temsil mekanizmaları bir tık daha fazla. Ancak Domlar ve Abdallar çoğu zaman görünmez kalıyor, hatta yok sayılıyor” dedi.

Romani Godi kurucularından Sergen Gül

Gül, görünmezliğin aynı zamanda politik bir mesele olduğuna dikkat çekiyor: “Görünmezlik aynı zamanda politik bir mesele. Bir topluluk ne kadar görünmezse, o topluluğa yönelik politika üretme zorunluluğu da o kadar azalıyor. Görünürlük arttığında ise ihtiyaçlar ve sorunlar daha net ortaya çıkıyor, dolayısıyla kurumlar da sorumluluk almak durumunda kalıyor. Romanlar ve diğer Roman toplulukları bu nedenle çoğu zaman ‘ötekinin de ötekisi’ olarak konumlanıyor.”

Kuşaktan kuşağa ayrımcılık

Raporun sonuç bölümünde ayrımcılıkla mücadele mekanizmalarının güçlendirilmesi, kayıt dışı çalışmanın azaltılması, mesleki eğitim ve istihdam desteklerinin yaygınlaştırılması ile yerel ve ulusal düzeyde kapsayıcı politikaların geliştirilmesi öneriliyor.

Ayrımcılıkla mücadelenin yalnızca yasal düzenlemelerle sınırlı kalmaması gerektiğini belirten Gül ise öncelikle sorunun kabul edilmesi gerektiğini vurguluyor. “Devletin ve kamu kurumlarının bu ayrımcılığı tanıması önemli bir başlangıç olur” diyen Gül, eğitim ve istihdam alanlarında yaşanan eşitsizliklerin giderilmesine yönelik uzun vadeli ve uygulanabilir politikaların hayata geçirilmesi gerektiğini ifade ediyor.

Sergen Gül’e göre kalıcı çözüm, günü kurtaran uygulamalardan değil, sürdürülebilir politikalardan geçiyor. Ayrımcılığın yalnızca kamu kurumlarında değil, toplumun içinde de yaşandığını hatırlatan Gül, geliştirilecek politikaların toplumsal farkındalığı artırması ve farklı kimliklerle birlikte yaşam kültürünü güçlendirmesi gerektiğini söylüyor.

Araştırma, Malatya’da yaşayan Domların çalışma yaşamına ilişkin sorunların bireysel tercihlerden değil, uzun yıllardır devam eden yapısal eşitsizliklerden kaynaklandığını ortaya koyarken, istihdama erişim, sosyal koruma ve eşit yurttaşlık haklarının birlikte ele alınması gerektiğine dikkat çekiyor.

Romani Godi hakkında

Romanes dilinde “Roman Aklı”

Romanların eşitsizlik, ayrımcılık, hak ihlalleri, Roman dilinin ve kültürünün yaşadığı yok olma tehlikesini dert eden bir grup genç aktivistin çıktıkları bir yolculuktur. Kurum, Romanlar hakkında tarihsel ve toplumsal bir hafıza oluşturarak mevcut durumun iyileştirilmesi için hak temelli çözümler üretmeyi amaçlamaktadır.

Kuruluş 2022
Slogan Opre Roma
Odak Toplumsal Hafıza ve Eşit Haklar

BM Kadın Birimi: 1 milyon kadına destek kesildi

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi tarafından yayımlanan “Kırılma Noktasının Ötesindebaşlıklı güncel rapora göre, küresel insani yardım fonlarının kesilmesi sebebiyle kadın hakları odaklı çalışma yapan örgütlerden %88’i kadın ve kız çocuklarının mevcut ihtiyaçlarını karşılayamıyor.

Fotoğraf: UN Women

Birleşmiş Milletler (BM) Kadın Birimi’nin (UN Women) “Kırılma Noktasının Ötesinde – İnsani Yardım Alanlarındaki Fon Kesintilerinin Kadın Örgütleri Üzerindeki Süregelen Etkisi” adlı 2026 tarihli raporu, uluslararası insani yardım fonlarındaki kesintilerin kriz bölgelerindeki kadın ve kız çocuklarının durumunun Ocak 2025 öncesi verilerine kıyasla kötüleştiğini ortaya koydu.

52 ülkede kadın hakları savunucusu 855 örgütle yapılan bir anket ve nitel görüşmelere göre hazırlanan araştırma, 855 örgütün %33’ünün kapandığını veya kriz durumunda olduğunu belirtti. Örgütlerin yaklaşık %59’unun Ocak 2025 öncesine kıyasla daha az kadına ulaşabildiğini grafikle gösteren rapor, bu durumun daha önce destek alan yaklaşık bir milyon kadın ve kız çocuğunun artık insani yardımdan mahrum kalması anlamına geldiğini söyledi.

Katılımcıların %41’i önümüzdeki bir yıl içinde faaliyetlerini tamamen askıya almayı veya kapanmayı olası görürken örgütlerin %45’inin ise yalnızca 6 ay veya daha az süre yetecek fonu kalmış durumda. Rapora göre bu durumdaki kurumlar, nitelikli personelini kaybediyor ya da çalışanların maaşlarını düşürmek zorunda kalıyor.

Kadınlar kapıdan geri çevriliyor

Ankete katılan örgütlerin %84’ü destek talep eden kadın ve kız çocuklarının sayısının arttığını belirtirken %88’i ise mevcut ihtiyaç düzeyini karşılayamadığını doğruladı. Buna göre faal durumdaki örgütlerin yarısı, kapasite yetersizliği nedeniyle yardım arayan kadınları kapıdan geri çevirmek zorunda kaldı.

Venezuela’daki bir kadın örgütünden birisi, bu durumu örneklendirerek şu ifadeleri kullandı:

“Yapılan kesintiler, artık kurumumuzda bulunmadığı için vitamin alamayan hamile kadınları da etkiledi. Kendilerine zarar veren genç kızlar ise destek personeli eksikliği ve ilgili hizmetlerin yaşadığımız bölgelerden uzakta olması nedeniyle gereken bakımı alamıyor.”

Endonezya’dan bir anket katılımcısı ise eskiden 500 kadına ve kız çocuğuna ulaştıklarını fakat şu an yıllık bazda bu sayının 300 civarında olduğunu söyledi.

Kesintilerden en çok etkilenen alanların kadınların güvenliği ve iyileşmesini sağlayan programlar olduğunu belirten raporda, geçim kaynaklarını güçlendirme programları, kadın merkezleri ve güvenli alanlar, şiddet mağdurlarına yönelik vaka yönetimi, eğitim, hukuki destek, psikososyal destek ile cinsel sağlık hizmetlerinin en çok kısıtlanan hizmetler arasında olduğu ifade edildi. Bu hizmetlerin daralmasının da özellikle çatışma bölgelerinde yaşayan, engelli, yerinden edilmiş ve tek ebeveynli hanelerde yaşayan kadınlar için riskleri daha da arttırdığı belirtildi.

Kadın örgütlerinin gözlemlerine göre destek sistemleri daralırken kadınların karşı karşıya kaldığı tehlikeler de ters orantılı olarak arttı. Örgütlerin neredeyse tamamı kadınlar arasında ekonomik kırılganlığın arttığını belirtirken %88’i ruh sağlığı sorunlarında ve psikolojik zararlarda artış gözlemledi. Yine örgütlerin %86’sı toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin, %72’si ise erken yaşta ve zorla evliliklerin tırmandığını da aktardı. Ayrıca kız çocuklarının okulu bırakma oranlarında ve hayatta kalabilmek için takas usulü sekse (survival sex) başvurma oranlarında da artışlar raporlandı.

Talepler: Donörlere doğrudan erişim

Rapor, uluslararası fon donörlerinin ve insani yardım aktörlerinin finansman yaklaşımını kökten değiştirmesi gerektiğinin altını çizdi. Donörlerin %43’ünün fonları doğrudan yerel aktörlere aktarmak yerine büyük uluslararası sivil toplum kuruluşlarını tercih etmesi yerel kadın örgütlerinin önündeki en büyük engellerden biri.

Kadın örgütleri çok yıllı ve esnek fonların önceliklendirilmesini, donörlere doğrudan erişimi, aracı kurumların azaltılmasını, fonların doğrudan yerel yapılara ulaşmasını, finansmanın sadece kısa vadeli projelere sıkıştırılmamasını ve kirası, idari giderler ve personel maaşları gibi temel maliyetleri de kapsamasını talep etti.

Raporda yer alan ülkeler arasında Afganistan, Cezayir, Ermenistan, Bangladeş, Brezilya, Burundi, Kamboçya, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kolombiya, Kongo, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Ekvador, Mısır, Etiyopya, Guatemala, Haiti, Honduras, Endonezya, Irak, Ürdün, Kenya, Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti, Lübnan, Liberya, Libya, Malavi, Mali, Moğolistan, Mozambik, Myanmar, Nepal, Nijer, Nijerya, Filistin, Pakistan, Filipinler, Moldova Cumhuriyeti, Suudi Arabistan, Senegal, Sierra Leone, Somali, Güney Sudan, Sudan, Suriye Arap Cumhuriyeti, Timor-Leste, Türkiye, Uganda, Venezuela (Bolivarcı Cumhuriyeti), Yemen ve Zimbabve var.

BM Kadın Birimi’nin raporu, bu durumun düzelmesine ilişkin bir adım atılmadığı müddetçe faturanın “bekleyecek vakti olmayan savunmasız kadın ve kız çocuklarına” kesileceğini söyledi. Raporun sonuç kısmında işe şu ifadeler kullanıldı:

“İçinde bulunduğumuz dönem, yerelleştirme ve cinsiyet eşitliğine dair uzun süredir var olan taahhütleri hayata geçirmek ve yerel kadın liderliğindeki kuruluşlar ile kadın hakları örgütleriyle adil ortaklıkları güçlendirmek adına bir fırsat sunuyor. Bunlar yeni talepler değil. Bu raporun ortaya koyduğu şey ise, söz konusu taleplerin karşılanmamasının yol açtığı yıkıcı bedele dair kanıtlardır.”

Raporun tamamı için tıklayın.

Özgür Özel yönetimi olağanüstü kurultay için mahkemeye başvurdu

CHP’nin seçilmiş yönetimi, partiyi olağan üstü kurultaya götürecek üç kişilik çağrı heyetinin oluşturulması için Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvuruda bulundu.

Özgür Özel, Foto: Agos

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel yönetimi, bugün (14 Temmuz) olağanüstü kurultayın toplanması için Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvuruda bulundu. Özel yönetimi, yaptığı başvuruda olağanüstü kurultayı toplamak için üç kişilik bir çağrı heyeti görevlendirilmesini talep etti.

Başvurunun ardından kamuoyuyla paylaşılan bilgi notuna göre sürecin başlangıcı Haziran ayına dayanıyor. Parti kurultayının 833 delegesi, “parti içi demokratik meşruiyetin yeniden tesis edilmesi ve partinin en yüksek karar organı olan Kurultayın toplanması” gerekçesiyle ortak gündemli ve noter onaylı bir olağanüstü kurultay talebinde bulundu. Söz konusu sayı ise kurultay üye tam sayısının üçte ikisinden fazlasına karşılık geliyor.

İmzalar, CHP Tüzüğü’nün öngördüğü 15 günlük süre içinde toplanarak 17 Haziran 2026’da Genel Merkez’e teslim edildi. Ancak aradan geçen sürede kurultay çağrısı yapılmaması sebebiyle Özel kanadı, delegelerin ortak iradesinin sonuçsuz bırakıldığını savunuyor.

“Parti yönetiminin takdirine bırakılamaz”

Dava, Medeni Kanunu’nun 75. maddesine dayandırılırken ilgili madde, yönetim organının genel kurulu toplantıya çağırmaması hâlinde, üyelerden birinin başvurusu üzerine sulh hukuk hâkimine üç üyeyi bu görevle yetkilendirme imkânı tanıyor. Dilekçede, isimleri sonradan bildirilecek üç kurultay delegesinin olağanüstü kurultayı toplamakla görevlendirilmesi isteniyor.

Bilgi notunda Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay içtihatlarına da atıf yapıldı. Ayrıca, yeterli sayıda delegenin kurultay isteminin parti yönetiminin takdirine bırakılamayacağı, bu iradenin parti yönetimini hukuken bağladığı öne sürüldü. Açıklamada davanın amacı, 833 delegenin kanundan ve tüzükten doğan haklarını kullanabilmesi, parti içi demokratik işleyişin sağlanması ve partinin en yüksek karar organı olan kurultayın toplanması olarak belirtildi.

Emre: “Heyet, yalnızca kurultayı toplamakla görevli olacak”

CHP Sözcüsü Zeynel Emre, dün (13 Temmuz) yaptığı açıklamada mahkemenin görevlendireceği heyetin yetkisinin sınırlarını da belirtmişti. Emre’ye göre üç kişilik çağrı heyeti yalnızca kurultayı toplamakla görevli olacak ve maaş ödemeleri dışında herhangi bir harcama ya da idari işlem yapamayacak.

Bilirkişi raporu Afşin-Elbistan A Santrali için “ciddi bir tehdit” dedi

Afşin-Elbistan’daki Termik A Santrali’ne ilişkin yayınlanan bilirkişi raporunda kükürt dioksit ve azot dioksit için konulmuş yasal sınırların aşıldığı ifade edildi. Afşin Elbistan Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu’ndan Mehmet Dalkanat, “Mesele sadece bir bölge değil, toprak meselesidir dedi.

Bilirkişi raporunda yer alan fotoğraf

Yıllardır bölgede ciddi sağlık ve ekolojik riskler oluşturmasıyla bilinen Afşin-Elbistan A Termik Santrali’ne eklenmesi planlanan 5 ve 6. ünitelere ilişkin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu kararı 8 Temmuz’da iptal edilmişti. Greenpeace Türkiye’nin Afşin-Elbistan A Termik Santrali 4. ünitesinin çevre izninin ve lisans belgesinin iptali için bölge halkıyla birlikte 2024 yılında açtığı davadaki bilirkişi raporu da bugün açıklandı.

Rapor, Afşin-Elbistan A Termik Santrali’nin 4. Ünitesinden yayılan hava kirliliğinin insan sağlığı, tarımsal üretim, su kaynakları ve ekosistem bütünlüğü üzerinde “ciddi ve sürekli bir risk” oluşturduğunu ortaya koydu. Raporda santralden yayılan zehrin yerel halkın sağlığı, tarım ve su kaynakları üzerinde “arızi bir hata” değil, “yapısal ve sürekli bir tehdit” oluşturduğu doğrulandı.

4’er ünitelik 1355 Megawatt’lık (MW) Afşin-Elbistan A Termik Santrali 42 yıldır, yine 4’er ünitelik 1440 MW’lık Afşin-Elbistan B Termik Santrali ise 22 yıldır Maraş’ta elektrik üretimi yapmaktadır. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, söz konusu Afşin-Elbistan A Termik Santrali’ne yeni bir termik santral büyüklüğünde olan toplam 688 MW kapasiteli ek 2 ünite için 27 Aralık 2024’te “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Olumlu Kararı” verdi. Santralin 5. ve 6. ünitelerine ilişkin ÇED olumlu kararının iptali istemiyle açılan davaların duruşmaları 11 Haziran’da görüldü. Eylül 2025’te hazırlanan ilk bilirkişi raporunda ek üniteler için planlanan projenin kamu yararı taşımadığı, Şubat 2026 tarihinde açıklanan ikinci bilirkişi raporunda da projenin uygun olmadığı yönündeki tespitler belgelenmişti.


Afşin Elbistan Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu’ndan Mehmet Dalkanat, ÇED iptal kararı ve bilirkişi raporunun ardından bölgedeki durumu ve çevre mücadelesini anlattı. Dalkanat, 5. ve 6. ünitelerin kapatılması için açılan davaların Greenpeace, Tema Vakfı, Türk Tabipler Birliği, İklim Adalet Koalisyonu, Avrupa İklim Eylem Ağı, 350.org, Elbistan ve Nurhak Belediyeleri gibi birçok kurumun desteğiyle yürütüldüğünü hatırlatarak bu sonucun yerelin ve çevre örgütlerinin mücadelesiyle elde edildiğini vurguladı ve ilerideki günlerde mahkeme kararıyla sağlıkla ilgili istatistik bilgilerini de alacaklarını belirtti.

Mehmet Dalkanat

Dalkanat: “Santraldeki birçok işçi sakat kaldı”

İptal edilen ek ünite projesinin aslında 688 MW gücünde devasa yeni bir santral anlamına geldiğini belirten Dalkanat, bu kararla bölgenin şimdilik büyük bir yıkımdan kurtulduğunu ifade etti. Dalkanat, santralin açık işletme şeklinde çalıştığını, kömürü usulsüzleştirmek için yeraltından 1500 – 2000 pompayla sürekli su çektiğini ve bunun da yeraltı su seviyelerini ve birçok ekosistemi de beraberinde etkilediğini söyledi.

Dalkanat, bilirkişi raporunun ardından asıl hedefin mevcut santralin tamamen kapatılması olduğunu vurguladı:

“Karşımızda 42-43 yıllık çok eski bir metal yığını var. Patlamaya hazır bir bomba gibi. Arızalı olmadığı bir gün bile yok. Bu zamana kadar birçok işçi kardeşimiz yaşanan kazalardan dolayı sakat kaldı, bu durum hâlâ da oluyor.”

“Ölsek de karnımız tok ölelim”

Santralin bölgeye istihdam sağladığı yönündeki iddiaların bir aldatmaca olduğunu söyleyen Dalkanat, santral yetkililerinin yabancı işçi çalıştırarak ucuz iş gücünden faydalandığını belirtti ve “Nepal’den, Pakistan’dan, Afganistan’dan işçi getiriyorlar. Bu insanları 300 dolara, sigortasız çalıştırıyorlar” dedi.

Bu durumda çaresiz bırakılan bölge halkının onlara “Biz bunun zararını biliyoruz, hepimiz hastayız. Bu hastalıktan öleceğimizi de biliyoruz ama ölsek de karnımız tok ölelim diye çalışıyoruz” dediklerini söyledi ve ekledi: “Burada böyle bir facia, böyle bir vahamet yaşanıyor.”

“Kanser vakasının uğramadığı ev yok”

Yıllardır bölgedeki sağlık verilerinin kamuoyundan gizlendiğini, ancak verdikleri hukuk mücadelesiyle bu verileri almaya hak kazandıklarını belirten Dalkanat, bölgedeki kanser gerçeğine dikkat çekti:

“Bölgede kanser vakasının uğramadığı ev yok, herkes bir kurban vermiş. İlçe merkezlerinde kanser vakaları Türkiye istatistiklerinin çok çok üzerinde. Oradan emekli olan memur arkadaşlardan 70 yaşını gören yok, yaşayanlar da 3-4 stentle yaşıyor. 25 yıl boyunca sülfür dioksit, kükürt dioksit ve diğer zehirli maddelerle muhatap olan bu insanlar değişik kanser türleriyle gidiyorlar. Genellikle akciğer kanseri.”

Greenpeace gibi iklim alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının paylaştığı bilgilere göre, Afşin-Elbistan A Termik Santrali’nin emisyon verileri yasal sınırlarının sekiz katına kadar aşıldı ve Afşin Elbistan A Santrali’nin açılışının ardından bölgedeki kanser vakaları sekiz kat yükseldi. Bu kuruluşlar ayrıca, ÇED raporuna göre ek ünitelerin Afşin ilçesinin bir yılda tükettiği suyun sekiz katı su tüketeceğini, eklenmesi planlanan iki ünitenin de tüm baca gazı filtreleri eksiksiz yapılsa bile 2 bin 268 erken ölüme yol açacağını ve santrale yakın topraklarda arsenik, kadmiyum, kurşun, çinko, mangan ve molibden gibi ağır metallerde ve iz elementlerde önemli artışlar olduğunu da açıklamıştı.

“Santraller yılda en az 4 milyon ton kül bırakıyor”

Santralin filtre sistemlerinin yetersizliğine de değinen Dalkanat, “Dünyanın en gelişmiş termik santrali bile olsa yüzde 2’lik bir sızıntı yapıyor. Bu santral senede 22 milyon ton kömür yakıyor. Havaya, atmosfere 4 milyon tonun üzerinde kül bırakıyor. Bu oran bile buradaki ekosistemi, su havzalarını, yer altı su dengesini bozmaya yetiyor” dedi.

Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması’na imza attığını ve önümüzdeki süreçte bu sene Antalya’da gerçekleştirilecek İklim Zirvesi olan COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlandığını hatırlatan Dalkanat, bu süreçte kömür yatırımlarına devam edilmesinin büyük bir çelişki olduğunu söyledi. Yerel ve ulusal çevre örgütlerinin ortak dayanışmasıyla bu kararın alındığını belirten Dalkanat, sözlerini şöyle tamamladı:

“Hem iklim zirvesine talip olmak hem de karbon salınımı en yüksek olan sektöre ruhsat vermek büyük bir çelişki. Biz bu mücadeleyle devletin uluslararası kamuoyundaki itibarını da kurtarmış olduk. Şimdi Çanakkale Karabiga’da ithal kömürle çalışan yeni bir proje var. Mesele sadece bir bölgenin değil, ülkenin toprak meselesidir. Karabiga’daki arkadaşlarımızla da dayanışma içinde olacağız.”

Çanakkale’nin Biga ilçesine bağlı Karabiga beldesinde faaliyet gösteren ve 1320 MW güce sahip olan Cengiz Holding'e bağlı CENAL Entegre Termik Enerji Santrali, kapasite artışı adı altında 1050 MW gücünde yepyeni bir ünite daha eklenmesi için şirket ÇED başvurusunda bulunmuştu.

Bilirkişi raporu: Yasal sınırların aşılması ciddi bir risk

Afşin-Elbistan Termik A Santrali’ne ilişkin yayınlanan bilirkişi raporu, termik santralin 4. ünitesinden yayılan hava kirliliğinin insan sağlığı, tarımsal üretim, su kaynakları ve ekosistem bütünlüğü üzerinde “ciddi ve sürekli bir risk” oluşturduğunu ortaya koydu.

Raporda bilirkişi heyeti, “ortak kanaat”ini şöyle açıkladı:

  • Tesis hava emisyonu yönünden Çevre İzin ve Lisans Belgesi’nin asgari teknik şartlarını karşılamıyor, yönetmelik kapsamındaki entegre değerlendirme yükümlülüğünü yerine getirmiyor,
  • Bu yetersizlikler yapısal ve sürekli nitelik taşıyor,
  • Alınan önlemler ülke ve dünya standartlarıyla kıyaslandığında yetersiz ve elverişsiz kalıyor,
  • Hava emisyonu aykırılığı insan sağlığı, tarımsal üretim, su kaynakları ve ekosistem bütünlüğü üzerinde ciddi ve süregelen bir risk oluşturuyor.

Raporun ardından mahkemenin bilirkişi raporuna itirazları değerlendirdikten sonra yürütmeyi durdurma talebi hakkında karar vermesi ve duruşma tarihi belirlemesi bekleniyor.

Greenpeace Türkiye İklim ve Enerji Kampanya Sorumlusu Emel Türker Alpay, termik santralin çevre ve insan sağlığına yönelik olumsuz etkilerinin bilirkişi raporuyla ortaya konduğunu belirtti ve şu ifadeleri kullandı:

“Bilirkişi raporunda öne çıkan en önemli bulgulardan biri, hava kirliliği aşımının münferit olmadığı. Bizim 2024 yılında ilk kez elde ettiğimiz Sürekli Emisyon Ölçüm Sistemi (SEÖS) verileri de ortalama değerlerin yönetmelik sınırlarını 1 buçuk kattan 8 kata kadar aştığını gösteriyordu. Rapordaki bulguların anlamı açık: Yaşanan sorunlar bakımla giderilecek arızalar değil. Azot oksitler için tesiste arıtma ünitesi hiç yok, kükürt arıtma sisteminin verimi olması gerekenin çok altında; ünite kırk yıllık ve teknolojik ömrünü tüketmiş. Bölge için yapılması gereken bu ömrünü tüketmiş santrallere yatırım yapmaya devam etmek yerine bölgenin kömürden adil bir geçiş ile nasıl kurtarılacağını planlamak olmalı.”

Bilirkişi raporunda öne çıkan bulgular şu şekilde:

  • Rapora göre tesisin saptanan kazan arızasını giderdikten sonra “artık ölçüme hazırız” diyerek ölçüm anını kendisi belirlediği durumda bile havaya saldığı kükürt dioksit ve azot dioksit için konulmuş yasal sınırlar aşıldı. Bilirkişi heyeti bunu “arızi bir hata” olarak değil, “yapısal ve sürekli bir yetersizlik” olarak niteledi.
  • Dört üniteli tesiste izin yalnızca bir üniteye verilmiş; yönetmeliğin zorunlu kıldığı bütünsel değerlendirme yapılmamış. Rapor, aynı adresteki tüm tesislerin birlikte değerlendirilmesini zorunlu kılan yönetmelik kuralının yerine getirilmediğini tespit etti.
  • Sağlık riskinin değerlendirilebilmesi için gereken veri bugüne dek eksiksiz üretilip paylaşılmadı. Bir çevresel riskin sağlık sonuçları, ancak bu veri eksiksiz ortaya konduğunda ölçülebilir, çünkü çevresel kaynaklı kronik hastalıkların kayıtlara geçmesi on yıllar alır. Bilirkişi de bu nedenle riski, gerçekleşmiş bir zarar üzerinden değil, “devam ettirilmesi kabul edilemez nitelikte ciddi bir tehdit” olarak tanımladı.
  • Yaklaşık 40 yıllık ünite, düşük verimiyle (yüzde 30-33) modern santrallerin (yüzde 45+) ve ülke-dünya standartlarının gerisinde; alınan önlemler “yetersiz ve elverişsiz” bulundu.

Yapay zeka imparatorluğunu yıkmak

“Yapay zekayı küresel bir ‘iyiler ve kötüler’ mücadelesi olarak algılamak yerine, nasıl bir toplumsal vizyonumuz olduğuna, bu vizyonu besleyecek teknolojilere ve gerekli kaynaklara odaklanmalıyız. Silikon Vadisi’nin çizdiği sınırlar içinde değil, kendi savunduğumuz fikir ve değerler doğrultusunda rekabet etmeliyiz.”

Fotoğraf: bianet

Green European Journal’da yayımlanan ve ödüllü gazeteci, podcast sunucusu ve yazar Karen Hao ile yapılan söyleşiyi sizler için Türkçe’ye çevirdik.

Green European Journal (Yeşil Avrupa Dergisi), Avrupa Yeşil Partisi (European Green Party) ve Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller hareketi ile ilişkili olan Yeşil Avrupa Vakfı (Green European Foundation – GEF) tarafından desteklenen siyasi bir ekoloji dergisidir. Sitesinde yazan bilgilere göre, Yeşil Avrupa Vakfı ile organik bağı bulunmasına rağmen editöryel olarak bağımsız bir yayın politikası bulunuyor.

Alessio Giussani: Mevcut yapay zeka geliştirme modelini tanımlamak için pek çok metafor kullanıldı, örneğin papağan ya da ayna gibi. Siz neden imparatorluk metaforunu seçtiniz?

Karen Hao: Bence bu metaforların hepsi son derece kullanışlı. İmparatorluk metaforuna odaklanıyorum çünkü sadece teknik ürünü ve toplumda kullanıldığında neler olduğunu incelemekle kalmıyorum, aynı zamanda bu teknolojinin üretimini ve onu üretmek için olağanüstü miktarda ekonomik ve siyasi gücü elinde toplayan aktörleri de inceliyorum.

Bu sistemi bir imparatorluk olarak adlandırmamın dört ana nedeni var. Birincisi, bu şirketler kendilerine ait olmayan kaynaklar üzerinde hak iddia ediyorlar: bireylerin verileri ile yazarların ve yaratıcıların eserleri. İkincisi, olağanüstü miktarda işgücünü sömürüyorlar. Bu, üretim sürecinde ve bu teknolojilerin tedarik zincirinde sömürdükleri işçiler için olduğu kadar, teknolojinin kullanıma sunulmasıyla iş hakları sarsılan işçiler için de geçerli.

Üçüncü unsur ise bilgi kontrolüdür. İmparatorlukların genişlemesinin en önemli yönlerinden biri, tüm bilgi üretimini ve bilgiyi kendi imparatorluk gündemlerinin merceğinden süzme yeteneğidir, ve yapay zeka şirketleri tam da bunu yapıyor. Çoğu yapay zeka araştırmacısına finansal destek sağlayarak üretilen bilimi kontrol edip sansürlüyor ve eğitim de dahil olmak üzere herkesin dünyayla etkileşime girdiği merkezi bir portal haline getirmeyi amaçladıkları bir bilgi teknolojisi inşa ediyor.

Son olarak, tüm bunları bir medenileştirme misyonu kisvesi altında sunuyorlar. Bu çalışmaya, nihayetinde insanlığı ütopik bir duruma yükseltecek bir teknolojiyi sunmak amacıyla giriştiğini söylüyorlar, ve eğer “kötü adamlar” ki genellikle Çin’i kastediyorlar, bu teknolojiyi bizden önce geliştirirse, o zaman bunun yerine distopik bir duruma düşeceğimizi iddia ediyorlar. Bu, eski imparatorluklar arasında da yaygın olan bir tür dini anlatıdır.

“Mesele ekonomik ve ideolojik”

Sizin tarif ettiğiniz şekliyle yapay zeka imparatorluğu, bir şirketle sınırlı değil, bu bir sistem, bir mantık. OpenAI’ye ve CEO’su Sam Altman’a odaklanmanızın ardında ne yatıyor?

Buna bir cevap, insanların aksi takdirde soyut kalacak bir fikri somutlaştırmaya yardımcı olacak hikâyelere ihtiyaç duymalarıdır. Ancak OpenAI, sektördeki normları değiştiren ve sektörü imparatorluk kurmaya iten tüm önemli kararları aldığı için de özellikle ilginçtir. Günümüzde kamuoyunun yapay zekayla ilişkilendirdiği hemen hemen her şey, ilk olarak OpenAI’nin duvarları içinde kararlaştırıldı.

Bu tarihi anlatarak, yapay zekanın kaçınılmaz olmadığı çok daha açık hale geliyor. Çünkü bu kararları, kendi değerlerine, dünya görüşlerine, kişisel intikamlarına, yapay zeka gelişiminin gidişatını şekillendiren her ne ise dayanarak alan gerçek insanlar olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz. Sam Altman’ın ideolojileri, sadece soyut bir anlamda değil, modele de işlenmiştir. Modellerin yaratıcılarını yansıttığına dair sıkça duyulan bir klişe vardır, ancak ben bunun gerçekte nasıl gerçekleştiğini göstermek istedim. Mesele şirketler, insanlar ve onların parçası oldukları ekonomik ve ideolojik ortamla ilgilidir.

“Hesap verme halk tarafından sağlanmalı”

Bu teknolojiler giderek daha güçlü hale geldikçe, bunların kullanımına ilişkin kontrolü ele geçirmek varoluşsal bir mesele haline geliyor. Büyük teknoloji şirketlerinin Trump’ın ikinci göreve başlama töreninde ona boyun eğdiğini gördük, ancak aynı zamanda yapay zeka şirketlerinin CEO’larının hükümetle giderek daha fazla çatışmaya girdiğini de gözlemliyoruz. Son sözü kim söyleyecek – devlet mi, yoksa özel şirketler mi?

Kararları kimin vereceği konusunda süregelen bir mücadele var. Washington ile Silikon Vadisi arasındaki ilişkiyi, çıkar birliği üzerine kurulu ancak oldukça gergin bir ittifak olarak görüyorum. Her ikisi de kendi imparatorluk gündemine sahip iki farklı imparatorluk modelini temsil ediyor. Her ikisi de genişlemeye ve kelimenin tam anlamıyla diğer ülkelerden daha fazla toprak ele geçirmeye çalışıyor, ancak Trump yönetimi yapay zeka şirketlerini devletin imparatorluk hırslarının elindeki araçlar olarak görüyor. Öte yandan, Silikon Vadisi de Trump yönetimini kendi imparatorluk hırslarının bir aracı olarak görüyor, ancak aslında aynı fikirde değiller, çünkü her ikisi de en üstte yer alan egemen güç olmak istiyor.

ABD hükümetinin hâlâ üstün olduğunu gösterdiği anlar oldu. Trump ile Musk çatıştığında, Musk kovuldu. Ancak, Savaş Bakanlığı ile Anthropic arasında çatışma yaşandığında, o durumda daha güçlü olanın şirket olduğu ortaya çıktı: Savunma Bakanı Pete Hegseth, nükleer seçeneği gündeme getirerek, Anthropic’i hizaya getirmek için kullanabileceği en son koz olarak şirketi “tedarik zinciri riskli” olarak ilan etmekle tehdit etti, ancak şirket yine de hizaya gelmedi. Oldukça utanç verici bir şekilde, Savaş Bakanlığı, hükümetin şartlarına göre işbirliği yapmaya isteksiz olan özel bir aktöre derin bir bağımlılık içine girmiştir ve hükümet bu konuda hiçbir şey yapamamaktadır.

Bu iki emperyal aktörün de hesap vermesi gerekmektedir ve bu hesap verme, ikisinden de gelmeyecektir, halk tarafından sağlanmalıdır. ABD dahil olmak üzere dünyanın her yerinde yeşermeye başladığını gördüğümüz, tabandan yukarıya doğru, halk tabanında örgütlenme yoluyla. Bu çıkar ittifakı ne kadar sarsılmaz görünse de, aslında son derece kırılgandır ve zayıf noktalarına daha fazla baskı uygulayarak çöküşünü hızlandırma imkânları mevcuttur.

“Üçüncü bir yol mümkün”

Yapay zeka alanındaki gelişmelerin durumu, rakip şirketler ve küresel süper güçler arasında bir “aşağıya doğru rekabet” yarışına benziyor. Çin ile yaşanan jeopolitik rekabet, yapay zekanın bugünkü çıkmaza girmesinde nasıl bir rol oynadı?

Çin, Silikon Vadisi’nin on yıldır, yani Çin’den kovulduğundan beri oynadığı bir karttır. Ancak bu argümanın geçmişine baktığınızda, yaşananların Silikon Vadisi’nin olacağını söylediği şeylerin tam tersi olduğunu görürsünüz.

Silicon Valley şirketlerini düzenlemeden – ve Çin’i ihracat kontrolleri yoluyla düzenleyerek – Amerikan teknolojisinin dünya çapında hakim olacağını söylemişlerdi. Oysa TikTok şu anda en popüler sosyal medya platformu ve Çin’in açık kaynaklı yapay zeka modelleri, ABD dahil olmak üzere dünya çapında giderek daha popüler hale geliyor. Ayrıca, Silicon Valley’in hakimiyetinin dünya üzerinde liberalleştirici bir etki yaratacağını vaat etmişlerdi, ancak bu da gerçekleşmedi; aksine, yarattıkları etki son derece illiberal olmuştur. Silikon Vadisi platformları ve yapay zeka teknolojilerinin de katkısıyla, demokratik kurumlarda olağanüstü bir erozyon yaşandı ve demokratik gerileme hızla ivme kazandı.

Yapay zekayı, iyilerle kötüler arasındaki küresel bir yarış olarak görmek yerine, toplum için nasıl bir vizyonumuz olduğunu, bu vizyonu hangi tür yapay zeka teknolojilerinin destekleyeceğini ve bunu hayata geçirmek için hangi kaynaklara ihtiyacımız olduğunu düşünmeliyiz. Silikon Vadisi’nin tanımladığı bir yarışta değil, savunmak istediğimiz fikirler ve değerler üzerinden rekabet etmeliyiz. Ve bence Avrupa’nın burada, ABD ve Çin’inkinden farklı, oyunun kurallarını yeniden belirleyen üçüncü bir yolu dünyaya gösterme fırsatı var.

Avrupa Komisyonu, Avrupa’nın kendi teknolojik yol haritasını çizme çabalarının bir parçası olarak kısa süre önce bir “teknolojik egemenlik paketi”ni kabul etti. Gözetim temelli, oligarşik bir iş modelinin Avrupa versiyonuyla sonuçlanmaktan kaçınmak için bu vizyonu nasıl ifade etmeliyiz?

Avrupa’nın izlemesi gereken yol, egemenlik uğruna egemenlik değil, bu egemenliğe ulaşmanın amacıdır. Avrupa, ya da en azından büyük bir kısmı, dünyadaki demokrasinin son kalelerinden biridir. İnsan haklarını ve özgürlüklerini savunur ve bu değerleri ilerletmek için teknoloji egemenliğine ihtiyaç duyar. Son derece otoriter bir şekilde geliştirilen ve Avrupa toplumlarını zayıflatmaya çalışan sistemlere aşırı derecede bağımlı kaldığı sürece, değerlerini savunamaz. Egemenlik kavramı, sadece kendi başına bir hedef olarak düşünülmeye başlandığında belirsizleşmeye meyillidir. Bu, bir amaca ulaşmak için bir araç olmalıdır.

“Topluma söz hakkı tanınmazsa sorunlar tekrarlanır”

Bu alternatif vizyonu inşa etmek için ne tür koalisyonlardan, paydaş gruplarından veya çatışma alanlarından yola çıkmalıyız?

Her şeyden önce, yapay zeka yönetişimini geniş bir bakış açısıyla anlamalıyız. Örneğin, işçi haklarını güçlendirmek ve sivil toplumu korumak da yapay zeka yönetişiminin bir parçasıdır. Öğrenciler, öğretmenler ve sağlık çalışanları da, yapay zekanın toplumda nasıl geliştirilip kullanıldığına dair şekillendirme ve itiraz sürecine katkıda bulunmak üzere masada yer almalıdır. Eğitim, hem dahil etmemiz gereken bir sektör ve koalisyon olarak hem de yapay zeka konusunda halkın bilgilendirilmesi açısından kilit öneme sahiptir.

Bir diğer önemli husus ise, inşa etmeye çalıştığınız şeyin ve bunu nasıl uygulamak istediğinizin daha teknik yönlerini ortaya çıkarmak için yapay zeka araştırmacılarına ve girişimcilere finansman sağlamaktır. Ancak toplumun geri kalanına söz hakkı tanımadan onlara öylece para veremezsiniz, aksi takdirde, esasen teknokratların ya da tekno-otoriterlerin ipleri elinde tuttuğu ABD’deki sorunları tekrarlamış olursunuz.

Sıfırdan başlamıyorsunuz. Toplumun ulaşmaya çalışması gereken ortak hedefleri belirlemek için zaten çok çalışma yapılmıştır. Örneğin, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinden bahsediyorum. Bu, yapay zeka inovasyonuna nasıl finansman sağlanacağını belirlemek için bir başlangıç noktası olabilir.

Mevcut yapay zeka teknolojileriyle ilgili söylemler son derece kutuplaşmış durumda. Bir yanda, bu teknolojilerde özellikle yeni bir şey olmadığını ve balonun patlamak üzere olduğunu söyleyenler var. Diğer yanda ise yapay zekanın hayatlarımızı dönüştüreceğine, tedarik zincirlerinde devrim yaratacağına ve hepimizi işsiz bırakacağına inananlar var. Bu farklı tutumlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Doğru, birçok kişi bu teknolojilerin maliyetlerini dikkate almadan faydalarını abartma ya da faydalarını görmeden maliyetlerini aşırı vurgulama eğilimindedir. Ancak bence, yapay zekanın faydalarından yararlanmak istediğimizi, ancak bunu iyi sağlık hizmetlerine erişim, ekonomik fırsatlar, sağlıklı bir çevre ve gelişen bir gezegen ile onurlu bir yaşam sürme yeteneğimizden ödün vermeden yapmak istediğimizi kabul eden oldukça büyük bir kesim var. Bu izlenebilecek en dengeli yaklaşımdır.

Yapay zeka, pek çok farklı teknoloji türünü kapsayan bir terimdir; bu nedenle, hangilerine yatırım yapacağımızı ve hangi yeni teknolojileri geliştirmek istediğimizi dikkatlice düşünmeliyiz, çünkü her birinin kendine özgü bir dizi artı ve eksisi vardır; bunlardan bazıları inşa etmek istediğimiz gelecekle uyumluyken, diğerleri değildir. Seçimlerimizi akıllıca yapmalıyız.

“Yapay zeka araçlarını kullanmıyorum”

Mevcut yapay zeka araçlarıyla ilişkiniz nedir?

Bu araçları üç ana nedenden dolayı kullanmıyorum. Birincisi, etik duruşum. İkincisi, gizlilik konusundaki duruşum: Bu şirketleri araştırıyorum ve bunlar nihayetinde şimdiye kadar icat edilmiş en etkili gözetim teknolojileridir. Üçüncüsü, bu araçlar işimi yapmak için ihtiyaç duyduğum özel beceri seti açısından pek kullanışlı değil.

Herkesin aynısını yapması gerektiğini söylemiyorum. Bu araçlardan açıkça fayda sağlayan ya da mesleki görevlerinin bir parçası olarak bunları kullanmak zorunda olan birçok kişiyle konuştum. Aksine, mevcut sorundan kurtulmanın yolu, geçmişte moda endüstrisi gibi diğer sektörlerde yaptığımızın aynısını yapmaktır. Giysilerimizin çoğunun gerçekten korkunç koşullarda üretildiğini keşfettiğimizde, giysilerden vazgeçmedik. Sektörü dizginleyen çok sayıda tüketici ve işçi örgütlenmesi, hükümet düzenlemesi ve genel kamuoyu tepkisi oldu. Elbette moda endüstrisi hâlâ mükemmel olmaktan çok uzak, ancak en azından artık alternatifler mevcut ve tüketiciler, hangi tür tedarik zincirini ve kurumsal uygulamaları desteklediklerini cüzdanlarıyla belirtebilirler.

Aynı şeyi yapay zeka konusunda da yapmalıyız. Şu anda kullanıcılar için yeterli alternatif yok ve bunun değişmesi için işçi örgütlenmelerinin artması ve kamuoyundan daha fazla tepki gelmesi gerekiyor. Bu teknolojilerden uzak durabilenler kesinlikle bunları boykot etmeli ve hükümetler, alternatifler için yeni pazarlar yaratılmasına yardımcı olmak üzere devreye girmelidir. Tüketicilerin elinde önemli bir koz var, ancak bu tek koz değil. İnsanlar olarak, bireyler olarak, aynı zamanda işçi, eğitimci ve vatandaş rollerini de üstleniyoruz ve yapay zekanın gelişimi bağlamında tüm bu rolleri nasıl kullanarak onu daha iyi hale getirebileceğimizi düşünmeliyiz.

İran’da kadın hakları raporu: 6 ayda en az 9 kadın idam edildi

Bağımsız insan hakları örgütü Hengawın yayımladığı rapora göre 2026’nın ilk altı ayında dokuz kadın idam edilirken en az kırk beş kadın aile içinde katledildi. Hak savunucusu kadınlar hakkında ölüm, hapis ve kırbaç cezaları istendi. İran’daki internet kısıtlaması nedeniyle kadınların kimliklerine erişilemiyor.

Fotoğraf: Pexels.com

Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw, 7 Temmuz’da “2026’nın İlk Yarısında İran’da Kadın Hakları İhlalleri” başlıklı bir rapor yayımladı. Rapor, yılın ilk altı ayında kadınlara verilen cezaların yanı sıra dokuz kadının idamını, en az 45 kadın cinayetini ve Ocak protestoları sırasında en az 250 kadının öldürülmesini belgeledi.

Rapora göre en az 5 bin kadın için hapis cezası istenirken, ülke genelinde savaştan beri süren internet kesintileri sebebiyle bu kadınlardan yalnızca 368’inin kimliği doğrulanabildi. Bu kadınlara ek olarak 23 kız çocuğunun da tutuklandığı raporda yer aldı.

Hak savunucusu kadınlar hedefte

Hengaw’ın verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında onlarca kadın aktivist İran İslam Cumhuriyeti yargısı tarafından ölüm cezası, hapis, kırbaç ve ertelenmiş hapis cezaları da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırıldı.

İran mahkemeleri en az 44 kadın hak savunucusu için toplamda 211 yıl 5 ay hapis cezası, en az üç kadın hak savunucusu toplamda 179 kırbaç cezası ve en az dört kadın aktivist toplamda 14 yıl ertelenmiş hapis cezası kararı verdi.

Hak savunucuları Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli ve Bita Hemmati için ölüm cezası istenirken Ocak ayındaki protestolar sırasında gözaltına alınan kadınlardan üçü için de Tahran Devrim Mahkemesi’nin 15 ve 26. şubeleri tarafından ölüm cezası istendi. Rapora göre Hemmati’nin ölüm cezası bozuldu ve yeni mahkeme kararı bekleniyor.

Beş bin tutuklu kadının kimliği tespit edilemiyor

Rapora göre Hengaw, 2026 yılının ilk yarısında tutuklanan 5.000 kadın arasında 368 kadının kimliğini tespit edebildi.

Özellikle Ocak ayındaki protestolar ve İran’ın İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı girdiği 40 günlük savaş sırasında yaşanan ciddi internet kısıtlamaları nedeniyle, Hengaw şu ana kadar tutuklanan kadınlardan yalnızca 368’inin kimliğini tam olarak doğrulayabildiğini belirtti. Tespit edilebilen 368 kişinin verilerine göre en az 29 Bahai, 70 Kürt, 50 Lor, 19 Gilak, 12 Beluç, 11 Türk kadın tutuklandı. Kimliği tespit edilebilen tutuklu kadınların en az altısı öğrenci, en az sekizi ise öğretmen. 368 kadına ek olarak 18 yaşından küçük yirmi üç kız çocuğunun da tutuklu olduğunu belirtti.

İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında bir Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) üyesi, iki Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi ve iki İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi olan en az beş kadın hayatını kaybetti.

Kadınlar hapishanelerde, sokaklarda ve evlerinde katledildi

Hengaw tarafından derlenen verilere göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelindeki hapishanelerde en az dokuz kadın idam edildi. İdamlar yedi vakada kasıtlı cinayet, ikisinde ise uyuşturucuyla ilgili suçlamalarına dayandırıldı.

Doğu Azerbaycan Eyaleti’ndeki hapishanelerde üç, İsfahan ve Kazvin’de ikişer, Zencan ve Ardabil’de ise birer kadın idam edildi.

Ali Hamaney’in ölümünün açıklanmasının ardından İran genelindeki şehirlerde düzenlenen sokak kutlamaları sırasında hükümet güçleri kalabalığa ateş açarak birkaç kişiyi öldürdü. Lorestan Eyaleti’nin başkenti Horramabad’dan Nahal AhouQalandari ve İsfahan Eyaleti’nin Semirom şehrinden Faezeh Afshari, sırasıyla 28 Şubat ve 1 Mart tarihlerinde hükümet güçlerinin doğrudan açtığı ateş sonucu öldürüldüler.

Hengaw İstatistik ve Belgeleme Merkezi’nin verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın kadın cinayeti vakasında öldürüldü. Rapor beş cinayeti, “sözde namus” motifleriyle bağlantılı buldu.

Rapora göre iki kadını çocuk yaşta evlendirildiği kocaları, beş kadını ise “sözde namus cinayetleri” öldürdü. 45 kadın cinayetinin 27’sinde aile içi anlaşmazlıkların tekrar ettiği belirtilen raporda, kadın cinayetlerinin çoğunun kadınlara en yakın kişiler tarafından işlenmesinin tutarlı bir örüntü olmaya devam ettiğine dikkat çekildi.

Rapora göre Tahran ilinde 16, Sistan ve Beluçiştan’da 6, Fars’ta 4, Doğu ve Batı Azerbaycan ve Huzistan’da ikişer; Yazd, Gilan, Lorestan, Mazandra, Kerman, Kürdistan, Golestan, Kazvin, Semnan, Kuzey Horasan, Çaharmahal ve Bakhtiari, İsfahan ve Elborz illerinin her birinde ise birer kadın katledildi.

Veri Dosyası

İran’da Kadınlara Yönelik Hak İhlalleri

2026’nın ilk altı ayına ait rakamlarla bir bilanço

Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi

9
İdam edilen kadın
5.000
Gözaltına alınan kadın
45
Belgelenen kadın cinayeti
250+
Ocak protestolarında öldürülen kadın
1İdamlar

Hengaw’ın derlediği verilere göre 2026’nın ilk altı ayında İran hapishanelerinde en az dokuz kadın idam edildi. İdam edilenlerin en az beşi Azerbaycan Türkü kadınlardı.

Suçlamaya göre dağılım
Kasten öldürme7
Uyuşturucuyla ilgili suçlar2
Eyalete göre dağılım
Doğu Azerbaycan3
İsfahan2
Kazvin2
Zencan1
Erdebil1
2Aktivistlere Verilen Cezalar

İdama mahkûm edilen kadın aktivisten az 4
Toplam hapis cezasına çarptırılan aktivist (211 yıl 5 ay)en az 44
Kırbaç cezasına çarptırılan aktivist (toplam 179 kırbaç)en az 3
Ertelenmiş hapis cezası alan aktivist (toplam 14 yıl)en az 4
İdam kararı verilenler: Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli, Bita Hemmati. Hemmati’nin idam kararı sonradan bozuldu.
3Gözaltılar

2026’nın ilk yarısında 5 bin kadının gözaltına alındığı doğrulandı. Ocak protestoları ve İran-İsrail-ABD arasındaki 40 günlük savaş döneminde yaşanan ağır internet kısıtlamaları nedeniyle bunlardan yalnızca 368’inin kimliği tam olarak tespit edilebildi.

Kimliği belirlenen 368 kadının etnik/mesleki dağılımı
Kürt kadınen az 70
Lor kadınen az 50
Bahai kadınen az 29
Gilek kadınen az 19
Beluç kadınen az 12
Azerbaycan Türkü kadınen az 11
Öğretmenen az 8
Öğrencien az 6
Kimliği tam belirlenen, 18 yaş altı kız çocuğuen az 23
4Kadın Cinayetleri

Hengaw’ın verilerine göre 2026’nın ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın cinayeti işlendi. Bu vakaların beşi (%11) “namus” saikiyle bağlantılıydı. Çoğu vaka, kadınlara en yakın kişiler tarafından işlendi: kocalar, eski kocalar, babalar, erkek kardeşler ve diğer aile fertleri.

Saike göre öne çıkan veriler
Aile içi anlaşmazlık27
“Namus” cinayeti5
Çocuk yaşta evlendirilmiş ve eşi tarafından öldürülen2
Eyalete göre en yüksek sayılar
Tahran16
Sistan-Beluçistan6
Fars4
Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan (Urmiye), Huzistan2’şer
5Hamaney’in Ölümü Sonrası Kutlamalarda Öldürülenler

Ali Hamaney’in öldüğü haberinin ardından İran genelinde çeşitli şehirlerde sokağa çıkan kalabalıklara güvenlik güçleri ateş açtı. Bu saldırılarda en az iki kadın hayatını kaybetti.

Nahal Ahou Qalandari — Loristan eyaletinin merkezi Horremabad’dan, 28 Şubat’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
Faezeh Afshari — İsfahan eyaletine bağlı Semirom’dan, 1 Mart’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
6Hayatını Kaybeden Rojhilatlı Parti Üyeleri

İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında en az beş kadın hayatını kaybetti.

Gazal Molan — Mahabad, Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) peşmergesi, 14 Nisan 2026’da öldürüldü.
Neda Miri — Sine (Sanandaj), İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Samira Allahyari — Divandere, İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Perestu Sefayipur — Meriwan, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi
Zerin Akbaş — Türkiye Kürdistanı, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri üyesi
7Ocak Protestolarında Öldürülen Kadınlar

Hengaw’ın belgelediği verilere göre, Ocak 2026 protestoları sırasında İran genelinde şehirlerde güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle en az 250 kadın öldürüldü, bunlardan 206’sının kimliği tam olarak doğrulandı. 250 kadına ek olarak, 18 yaş altı en az 25 kız çocuğu da yaşamını yitirdi, bunlardan 19’unun kimliği doğrulandı.

En yüksek can kaybının yaşandığı eyaletler
Tahran61
İsfahan29
Elburz24
Gilan23
Rezavi Horasan22
Meslek grubuna göre
Öğrencien az 22
Sağlık çalışanı (doktor, hemşire vb.)en az 7
Öğretmenen az 2
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi — 2026 yılının ilk altı ayına ait veriler

Keskin Bayındır: “Süreç güzel sözlerle yürüyemeyecek aşamada”

Kendisini fesheden PKK’nin 30 gerillasının Irak’ın Süleymaniye şehrinde silahlarını yakmasının üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yıllık süreçte Kürt tarafının üzerine düşeni yaptığını söyleyen DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, iktidarın ve hükümetin ise beklentileri karşılamadığını düşünüyor.

11 Temmuz 2025 tarihinde Kürdistan Bölgesi’nde gerçekleşen silah yakma töreni, Foto: Yeni Yaşam gazetesi

11 Temmuz 2025 tarihinde Irak Kürdistan Bölgesi’nin Süleymaniye şehrinde bulunan Casene Mağarası’nda 30 PKK gerillasının silahlarını yakma törenin üzerinden tam bir yıl geçti.

Kendilerini Barış ve Demokratik Toplum Grubu olarak tanıtan PKK gerillaları, silahlarını yakmadan önce yaptıkları açıklamada”Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz. Attığımız bu adımın başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm halkımıza, Türkiye ve Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa hayırlı olmasını, barış ve özgürlük getirmesini diliyoruz” ifadelerini kullandılar.

DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, Foto: İlke Tv

“Demokratik siyasetin önü açan bir adımdı”

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, bir yıl önce gerçekleşen törende silahların yakılmış olmasını, “Gömülen silahlar çıkarılır, kırılan silahlar onarılır, bırakılan silahlar yeniden alınır ama yakılan silahlar bir daha kullanılamaz” sözleriyle değerlendiriyor. PKK’nin 12. Kongresi’nde silahlı stratejik olarak bir mücadele aracı olmaktan çıkardığını hatırlatarak, 11 Temmuz 2025 tarihinde gerçekleşen töreni de demokratik siyasetin önünü açan somut bir adım olarak yorumluyor:

“Aynı samimiyeti göremedik”

“Sayın Öcalan ve PKK, o günden bu yana üzerlerine düşenleri fazlasıyla yerine getirdiler ve süreçte samimi olduklarını gösterdiler” diyen Bayındır, aynı samimiyeti ve ciddiyeti devlet ve iktidardan göremediklerini belirtiyor.

Meclis’te kurulan Komisyon’un önemli bir adım olduğunu kaydeden DBP Eş Başkanı Keskin Bayındır yazılan raporda “Kürt sorunu” ifadesinin geçmemesini hatırlatıyor: “Biz yine de barışta ve çözümde ısrarcı olduk. Süreç aylarca ‘mağaralar’ meselesine indirgendi, ‘teyit ve tespit’ denen ama süreci yavaşlatmaktan başka bir işe yaramayan mekanizmalarla sürecin önü tıkandı. Doğrusunu söylemek gerekirse devlet ve iktidar bu bir yıllık süreçte üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmekten uzak kaldı. Buna rağmen Sayın Öcalan’ın ısrarlı barış arayışı sürecin devamını sağladı.”

“Somut adım bekleniyor”

Bölgesel ve uluslararası medyanın ve pek çok ülke yetkilisinin tarihi bir adım olarak değerlendirdiği bu törenin ardından geçen bir yılda Kürt tarafının “Kürt sorununu çözümü”, Türkiye’deki iktidarın ise daha çok silahsızlanmanın gerçekleşmesi çerçevesinde ele aldığı süreç, son aylarda “çerçeve yasa” etrafında gelişen tartışmalara kilitlenmiş durumda.

Geçen bir yıllık süreçte toplumun ve demokratik siyasetin, iktidardan somut adım beklendiğini sözlerine ekleyen Bayındır, sürecin, “güzel sözler ve temennilerle yürüyemeyecek aşamaya” geldiğini düşünüyor: “Yasal adımlar elzem hale gelmiştir. Çünkü demokratik siyasetin önünü hukuki anlamda çerçeve yasa açacaktır.”

Bayındır bekledikleri yasaya dair şunları belirtti:

“Bu yüzden, çerçeve yasanın bütünlükçü, kapsayıcı bir şekilde Meclis’e gelmesi gerekiyor. Yasaya dair bir bilgimiz yok, bize gelen bir şey olmadı. Bu yasaya ilişkin basına bir takım söylemler düştür. Şayet, basında çıkan haberler doğru ise yasanın sürece katkısı olmayacaktır.

“Bu süreç, yüz yılı aşan bir meseleyi şiddet sarmalından hukuk zeminine çekme sürecidir. Geleceği konuşulan çerçeve yasa teklifini Sayın Öcalan ‘Kök Yasa’ olarak değerlendirdi. Kök yasa kök hücre gibi kendisinden yeni yasalar çıkarabilecek bir yasa olmalıdır. Kapsayıcı ve bütünlüklü, şiddet zeminini tümüyle ortadan kaldırabilecek güçte olmalıdır. Palyatif yasa teklifleri, pişmanlığı dayatan kanunlarla bu zemin sağlanamaz.”

“Sayın Öcalan’ın hukuki statüsü mutlaka olmalı”

Keskin Bayındır Abdullah Öcalan’ın statüsüne dair de beklentileri olduğunu kaydediyor. Bayındır’a göre sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan’ın hukuki statüsünün mutlaka olması gerekiyor:

“Sayın Öcalan, ‘Ben bu haliyle daha fazla devam edemem’ diyorsa ve devlet müzakereleri yürütmek istiyorsa bu sorunu çözmelidir. Sayın Öcalan’ın hukuki statüsü bizler için Kürt halkının statüsüdür. Yaklaşımın bu ciddiyette olması gerekmektedir.

“Savaşı sonlandırma potansiyeli taşıyan ve Kürt meselesinin demokratik çözümünü hedefleyen bu süreç aynı zamanda ülkenin demokratikleşmesine de kapı aralama sürecidir. Bunu aynı zamanda tarihi bir fırsat olarak da görmek gerekiyor. Bu gerçekliğe rağmen, ayrı ayrı ele alındığında sürecin yürümesi mümkün hale gelmez. Silah bırakan gerilla demokratik siyaset yapabilmeli, tüm toplumsal alanlarda üretim içine girebilmelidir. Barış gündelik siyasete göre, siyasi ajandalar ve seçim hesaplarına kurban edilemeyecek kadar ciddi bir iştir. Herkesin bu hassasiyetle bakması gerektiğini düşünüyorum.”

Yeni Dönemin Sinyalleri
1 Ekim 2024 Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti sıralarıyla tokalaşması.

1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında yaşanan dikkat çekici bir temas, kamuda “yeni bir siyasi iklimin” habercisi olarak yorumlandı. Bahçeli, DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve diğer milletvekilleriyle tokalaştı. Bu jest hem Meclis salonunda hem de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Gazetecilerin bu tokalaşmanın anlamını sorması üzerine Bahçeli, “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde de barışı tesis etmeliyiz” dedi.

Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Meclis Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, “Artık şu hakikat kabul edilmelidir. Bugün İsrail saldırganlığına karşı hem içeride hem dışarıda çatışma alanlarından çok uzlaşma zeminlerinin öne çıkarılması gerekmektedir” ifadelerini kullandı.

22 Ekim 2024 Bahçeli’nin grup toplantısındaki Öcalan çağrısı.

Bu açıklamaları takiben 22 Ekim 2024’te Bahçeli, partisinin grup toplantısında, Öcalan’a doğrudan seslenerek şu çağrıyı yaptı: “Tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiği, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığını gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. …Hodri meydan, buna varız.”

24 Ekim 2024 Ömer Öcalan’ın İmralı mesajı.

24 Ekim 2024’te ise DEM Parti Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, bir gün önce İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüklerini açıkladı ve Öcalan’ın şu mesajını paylaştı: “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.”

Kayyımların ve Yasakların Gölgesinde Bir Süreç!
30 Ekim 2024 Ahmet Özer’in tutuklanması ve kayyım süreci.

Ancak Kürt meselesinde çözüme ve barışa yönelik bu işaretler, devam eden kayyım atamaları ve yasak kararlarıyla gölgelendi. İçişleri Bakanlığı’nın uygulamaları, “Gerçekten Kürt meselesinde çözüm isteniyor mu?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.

Yerel seçimlerde CHP ve DEM Parti arasında yapılan “kent uzlaşısı” kapsamında Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Ertesi gün yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy kayyım olarak atandı.

Kasım 2024 DEM Partili belediyelere kayyım atamaları.

Ardından Kasım 2024’te, sırasıyla DEM partili Mardin, Batman, Urfa Halfeti, Dersim ve Van Bahçesaray belediyelerine de belediye eş başkanlarının “terör” cezaları gerekçe gösterilerek kayyım getirildi.

21 Kasım 2024 Öcalan’a getirilen yeni avukat görüş yasağı.

Tüm bunların üzerine, 21 Kasım 2024’te, Öcalan’la görüşme talep eden Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleri Öcalan’a 6 Kasım’da yeni bir altı aylık avukat görüş yasağı getirildiğini öğrendi.

26 Kasım 2024 Bahçeli’nin temas çağrısını yinelemesi.

26 Kasım’da Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda “22 Ekim 2024 tarihli grup toplantımızdan itibaren ne demişsek aynen yanındayız. İmralı’yla DEM Grubu arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyor, çağrımızı kararlılıkla tekrarlıyoruz” dedi.

DEM Parti Heyeti İmralı’da
28 Aralık 2024 DEM Parti milletvekillerinin İmralı ziyareti.

Uzun bir sürenin ardından 28 Aralık 2024’te DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, İmralı’da Öcalan’la görüştü. Heyet ertesi gün kamuoyuyla Öcalan’ın, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluktur” mesajını paylaştı.

30 Aralık 2024 KCK’den çözüm iradesi açıklaması.

Ardından 30 Aralık 2024’te KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, Medya Haber’e yaptığı açıklamada, “Önderliğimizin ortaya koyduğu çözüm iradesinin arkasındayız. Türk devleti, AKP-MHP iktidarı, iktidarı ve muhalefetiyle bir bütünen devletin kendisi, gerçek bir çözüm iradesi ortaya koymalıdır” dedi.

Ocak 2024 İmralı Heyeti’nin meclis görüşmeleri.

Ocak 2024 boyunca İmralı Heyeti, TBMM’de grubu bulunan MHP, AKP, CHP, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi’yle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin ardından heyet, 22 Ocak 2025’te Öcalan ile ikinci kez buluştu.

13 Şubat 2025 KCK’nin Öcalan’dan gelen mektubu açıklaması.

13 Şubat 2025’te ise KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık Öcalan’dan bir mektup aldıklarını belirterek, “Kürt sorununu savaş zemininden çıkarıp demokratikleşme zeminine çekmek için bir çalışma yürütüyor” dedi. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra, 15 Şubat’ta, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde, İçişleri Bakanlığı Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atadı.

18 Şubat 2025 HDK operasyonları ve tutuklamalar.

Bu gelişmeler olurken, 18 Şubat 2025’te Halkların Demokratik Kongresi’ne (HDK) operasyonlar yapıldı. Aralarında siyasi parti yöneticileri, sendikacılar, sanatçılar ve gazetecilerin bulunduğu 52 kişi gözaltına alındı; 21 Şubat’ta bunların 30’u tutuklandı. HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş bu operasyonları “barışa komplodur” diyerek eleştirdi.

Öcalan’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”
27 Şubat 2025 Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”.

DEM Parti heyeti, 27 Şubat 2025’te, İmralı’da Öcalan ile görüştü. Heyet görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajını İstanbul’da kamuoyuyla paylaştı.

“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyan mesajda Öcalan şu ifadeleri kullandı: “Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”

1 Mart 2025 PKK’nin ateşkes ilanı.

PKK, Öcalan’ın bu çağrısının ardından 1 Mart’ta ateşkes ilan ettiğini duyurdu. PKK’nin yaptığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hayata geçmesinin önünü açmak için, bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. Bundan öte silah bırakma gibi hususların pratikleşmesini ancak Önder Apo’nun pratik öncülüğü gerçekleştirebilir. Önder Apo’nun istediği şekilde parti kongresini toplamak için hazırız. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için uygun güvenlikli ortamın oluşması ve kongrenin başarısı için de Önder Apo’nun bizzat yönlendirmesi ve yürütmesi gerekir” denildi.

21 Mart 2025 Milyonların katıldığı Newroz kutlamaları.

Ardından Kürtler, 21 Mart 2025 Newrozu’nu başta dört parça Kürdistan olmak üzere, dünyanın pek çok kentinde milyonlarca kişinin katılımıyla kutladı. Newroz’a katılım yoğunluğu Kürt basını tarafından Öcalan’ın çağrısına destek olarak yorumlandı.

İmamoğlu Tutuklaması, Sırrı Süreyya’nın “Şüpheli” Ölümü
19 Mart 2025 Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması.

Newroz’un ardından gündem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sarsıldı. 19 Mart 2025’te, “Kent uzlaşısı” konulu “terör” ve “yolsuzluk” iddialarıyla başlatılan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan İmamoğlu, 23 Mart 2025 tarihinde tutuklandı. Kürt hareketi İmamoğlu’nun tutuklanmasını sürece yapılan “provakatif bir müdahale” olarak değerlendirdi.

15 Nisan 2025 Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlanması ve vefatı.

Çok geçmeden İmralı heyeti üyesi ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 15 Nisan günü İstanbul’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Önder 18 gün yoğun bakımda yaşam savaşı verdi ancak kurtarılamadı ve 3 Mayıs 2025’te hayatını kaybetti. Binlerce kişi Önder’i son yolculuğuna “Sırrı’ya sözümüz barış olacak” sloganlarıyla uğurladı.

8 Mayıs 2025 DEM Parti’nin suikast şüphesi açıklaması.

Cenazeden beş gün sonra DEM Parti, “2 Nisan’da, otopark görevlisi Sırrı Süreyya Önder’in aracını kullanırken lastiklerden gelen sesten şüphelenmiş ve aracı servise götürmüştür. Yapılan incelemede, aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiği tespit edilmiştir” açıklamasını yaptı. Bu bilginin paylaşılmasının ardından kamuoyunda “Sırrı Süreyya’ya suikast mı yapıldı?” sorusu tartışılmaya başlandı.

PKK Kendini Feshetti, Silahlar Yakıldı
12 Mayıs 2025 PKK’nin kendini feshetme kararı.

Önder’in yasının tutulduğu günlerde, 12 Mayıs 2025’te, PKK kendini feshettiğini ve silahları bıraktığını duyurdu. PKK açıklamasında, “Kongremiz çatışmaların devam ettiği, havadan karadan saldırıların sürdüğü, alanlarımız üzerindeki kuşatma ve KDP ambargosunun devam ettiği zorlu koşullara rağmen güvenlikli bir şekilde gerçekleştirildi. …PKK tarihi misyonunu tamamladı. PKK 12. Kongresi, PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı” dendi. Bu karar üzerine farklı çevrelerde lehte ve aleyhte pek çok tartışma başladı, “Devlet hangi adımları atacak?” sorusu toplumun gündemine oturdu. KCK’den yapılan açıklamada ise, PKK’nin silah bırakmasını istemeyen birçok gücün KCK ile görüşmek istediği duyuruldu.

9 Temmuz 2025 Öcalan’ın 1999’dan beri ilk videolu çağrısı.

Öcalan 9 Temmuz 2025’te yeni bir çağrıda bulundu. Ancak bu seferki çağrısı videolu bir çağrıydı. Bu, Öcalan’ın 1999 yılından beri ilk videolu görüntüsüydü. Öcalan videoda “27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı savunmaya devam etmekteyim” ifadelerini kullanarak, “Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir” dedi.

11 Temmuz 2025 Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silah yakma töreni.

Bu videolu mesajda yer alan Öcalan’ın “Önce sen ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır” sözlerine istinaden KCK ilk adımı attı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat öncülüğünde 15’i kadın 30 gerilladan oluşan “Barış ve Demokratik Toplum Grubu”, 11 Temmuz 2025’te, pek çok gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldığı bir törenle silahlarını yaktı.

5 Ağustos 2025 Meclis’teki komisyonun ilk toplantısı.

Bu töreni takiben, başkanlığını TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı, Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin yer aldığı (İYİ Parti hariç) 51 kişilik bir komisyon, çözüm süreci kapsamında ilk toplantısını 5 Ağustos’ta gerçekleştirdi. Komisyonun ismi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak belirlendi.

Ağustos 2025’ten günümüze yaşananlar
10 Ağustos 2025 Bahçeli’nin TV100 açıklaması.

10 Ağustos’ta TV100’e konuşan Bahçeli, sürecin yıl sonuna kadar tamamlanacağını, PKK’nin silahları yakmasının güçlü bir mesaj taşıdığını ifade ederek, “Silah gömülürse tekrar çıkarılabilir; yakmak ise ‘bir daha elimizi silaha sürmeyeceğiz’ demektir” dedi.

19 Ağustos 2025 TBMM önünde beyaz toros olayı.

19 Ağustos’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun dördüncü toplantısı öncesinde TBMM önünde beyaz bir toros ateşe verildi.

28 Ağustos 2025 DEM Parti’nin İmralı görüşmesi.

28 Ağustos’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Öcalan’ın görüşmede, “Demokratik toplum, barış ve entegrasyonun, bu sürecin üç kilit kavramı olduğunu, bu temelde sonuca ulaşabileceğini belirttiği” ifadelerine yer verildi. Açıklamada ayrıca Öcalan’ın bunun için “bütün boyutlarda adımların ivedilikle atıldığı yeni bir aşamanın gereğine” vurgu yaptığı belirtildi.

25 Eylül 2025 DEM Parti’nin yasal düzenleme açıklaması.

25 Eylül’de DEM Parti yaptığı açıklamada Meclis’teki komisyonun dinleme aşamasını tamamlamak üzere olduğunu belirterek, “Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır” dedi. DEM Parti, sürecin ikinci aşamasında Komisyon’un yasama çalışmalarına odaklanacağını belirterek, Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’daki değişiklikler ile kayyım düzenlemeleri, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve anadilinde eğitim gibi konularda öneriler hazırladıklarını duyurdu.

1 Ekim 2025 Erdoğan’ın teşekkür mesajı.

1 Ekim’de, TBMM 28. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Toplantısı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yürüten Devlet Bahçeli’ye ve DEM Parti’ye teşekkür etti.

7 Ekim 2025 Bahçeli’nin komisyon görüşmesi önerisi.

7 Ekim tarihli MHP Meclis Grup Toplantısı’nda Bahçeli, komisyon üyelerinden bir heyetin Öcalan ile yüz yüze görüşmesini önerdi ve SDG’nin silah bırakması için Öcalan’ın çağrı yapmasını istedi.

13 Ekim 2025 Asrın Hukuk Bürosu’nun İmralı ziyareti.

13 Ekim’de, Asrın Hukuk Bürosu avukatları İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etti. Öcalan “Umut ilkesi devletin atması gereken bir adımdır. Bu bagajı kaldırması lazım. Bu, binlerce insanı etkileyen bir meseledir” dedi.

26 Ekim 2025 KÖH’ün çekilme açıklaması.

26 Ekim’de, PKK kendini feshettiği için Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) Yönetimi adıyla Kandil’de düzenlediği basın toplantısında, Türkiye sınırları içinde çatışma riski oluşturan tüm gerilla güçlerinin “Medya Savunma Alanları”na çekilmekte olduğunu açıkladı. 17 Kasım’da ise silahlı güçlerin Irak’ın kuzeyinde yer alan Zap alanından da çekildiği duyuruldu. KÖH Yönetimi, “atılan bu yeni adımın Türkiye’de barışa ve demokratikleşmeye hizmet edeceğine inandığını” belirtti.

18 Kasım 2025 Bahçeli’nin İmralı’ya gitme çıkışı.

18 Kasım’da Bahçeli, MHP grup konuşmasında kimsenin Öcalan ile görüşmemesi halinde üç arkadaşı ile İmralı’ya gideceğini duyurdu.

21 Kasım 2025 CHP’nin itirazı ve komisyondan çıkan evet oyu.

21 Kasım’da CHP, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun Öcalan ile görüşmesine karşı olduğunu açıkladı. Aynı gün Komisyonu’nun on sekizinci toplantısı gerçekleştirildi. Toplantının kapalı oturumunda AK Parti, MHP, DEM Parti, TİP ve EMEP’in “Evet” oyları sonucu Öcalan ile görüşme önerisi kabul edildi.

24 Kasım 2025 Komitenin İmralı ziyareti.

24 Kasım’da “Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”ndan, AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin oluşturduğu bir komite İmralı’ya giderek Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi.

2 Ağustos 2025 Suriye’de başlayan çatışmalar.

Bu arada Ağustos 2025’ten itibaren Suriye ve Rojava’da Türkiye’deki süreci etkileme ihtimali yüksek pek çok gelişme yaşandı. Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile omurgasını Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında, 2 Ağustos 2025’te Deyr Hafir ve El-Kefse yakınlarında ilk çatışmalar yaşandı. Çatışmalar Eylül’de Halep ve çevresinde yoğunlaştı.

26 Aralık 2025 Şêx Meqsûd ve Eşrefiye çatışmaları.

26 Aralık’ta, Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt asayiş güçleri arasında çatışmalar başladı. Taraflar, 1 Nisan 2025’te Kürt mahallelerinde sadece Kürt asayiş güçlerinin kalmasını, SDG’nin Halep’te kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini öngören bir anlaşma imzalamıştı. Ancak sonrasında Şam SDG’yi anlaşmaya uymamakla suçlayarak, mahallelerin yakınlarına Suriye ordusu tanklarını konuşlandırdı.

27 Aralık 2025 SOHR’un Suriye hükümetinin yolları kapattığına dair açıklaması.

27 Aralık’ta Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Suriye hükümetinin Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’ye giden ek yolları kapattığını ve sivillerin bu bölgelere erişimini engellediğini bildirdi.

4 Ocak 2026 SDG ve Şam görüşmeleri.

4 Ocak 2026‘da SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi başkanlığındaki Kürt heyeti Şam’da geçici yönetim yetkilileriyle görüştü. Toplantıya ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD karşıtı koalisyonun komutanlarından Kevin Lambert de katıldı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada SDG’nin entegrasyonu konusunun görüşüldüğü ve sonuca ulaşıncaya kadar toplantılara devam edileceği duyuruldu.

Ocak Ayı Başı (Görüşmeler) Paris’te eşzamanlı görüşmeler.

Şam’da SDG ile görüşmelerin yapıldığı günlerde Paris’te de önemli görüşmeler vardı. Görüşmelerde Suriye’yi Dışişleri Bakanı Esad Şabani ve İstihbarat Başkanı Hussein Salameh, İsrail’i ise İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter başkanlığındaki heyet temsil etti. ABD adına görüşmelere ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Trump’ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı. Aynı günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Paris’te bulunması dikkat çekti. Görüşmelerin ardından İsrail ve Suriye arasında bazı konularda anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

Birkaç Gün Sonra SDG’den Şam toplantısının sabote edildiği açıklaması.

Birkaç gün sonra SDG Genel Komutanlık üyesi Siphan Hemo, 4 Ocak Şam toplantısının sabote edildiğini açıkladı. Hemo, “Oldukça olumlu bir toplantıydı. Çünkü iki taraf da maddeleri kabul etmişti. Hatta uluslararası güçler bu gelişmenin kamuoyuna duyurulmasını istiyordu. Tam bunları konuşurken ismini vermeyeceğim bir devlet yetkilisi içeri girdi. Baktı ki toplantı olumlu geçiyor, istihbarat sorumlusu ve Savunma Bakanını yanına alıp çıktı. Döndüklerinde ‘şu aşamada hiçbir açıklama yapmayacağız. Ayın 7 veya 8’ine bırakalım’ dediler. Bir oyun gelişeceği açıktı. Ama Şêx Meqsûd mu, başka bir yer miydi, henüz belli değildi. Bir oyunun kokusu geliyordu” açıklamasında bulundu.

Ocak Ayı Başı Reuters’ın İsrail-Suriye pazarlığı haberi.

Reuters’ın haberine göre ise Ocak ayı başında Şam, Paris ve Irak’ta kapalı kapılar ardında bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirildi. Paris’teki görüşmede Suriyeli yetkililer İsrail tarafına SDG’ye verdiği desteği kesmesini istedi. Suriye hükümetinin, SDG kontrolündeki bazı bölgelerde sınırlı bir operasyon fikrini de gündeme getirdiği ve çekinceyle karşılaşmadığı belirtildi. İsrail’in ise karşılığında, Suriye’nin güneyinin silahsızlandırılması başta olmak üzere bir dizi talebini Şam yönetimine kabul ettirdiği ileri sürüldü. Reuters’ın bu haberine Suriye ve ABD’den doğrulama ya da yalanlama gelmedi.

7 Ocak 2026 Kürt mahallelerine yönelik artan saldırılar.

7 Ocak 2026’da Suriye geçiş hükümeti Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki tüm Kürt asayiş noktalarını “askeri hedef” ilan etti ve mahallelere yönelik saldırılar arttı. Suriye Arap Ordusu mensubu silahlı kişilerin işlediği savaş suçlarıyla büyük bir insani kriz yaşandı. Çatışmada yaşamını yitiren Kürt kadın asayiş görevlisi Deniz Çiya’nın cansız bedeninin bir binadan, “Allahu Ekber” sloganları eşliğinde aşağı atıldığı görüntüler Kürtlerde infial yaratırken, insan hakları örgütlerinin büyük tepkisine neden oldu.

8 – 11 Ocak 2026 Suriye Ordusunun Halep kontrolü.

Yaşanan yoğun çatışmaların ardından Suriye Ordusu 8 Ocak 2026’da Eşrefiye Mahallesi’ne, 11 Ocak 2026’da ise Şêx Meqsûd Mahallesi’ne girerek Halep ilindeki kontrolün Suriye ordusunda olduğunu ilan etti.

9 Ocak 2026 AB heyetinin Şam ziyareti.

9 Ocak 2026’da AB Konseyi Başkanı António Costa ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Şam’a giderek Ahmed Şara ile görüştü. Von der Leyen Suriye için 620 milyon euroluk destek paketi açıkladı. Kürt mahallelerine yönelik saldırılar devam ederken, AB’nin Şam ziyareti kamuoyunda eleştirilere neden oldu

17 Ocak 2026 DEM Parti heyetinin İmralı ziyareti.

17 Ocak 2026’da DEM Parti heyeti İmralı’da Öcalan ile görüştü. Çatışmalar nedeniyle son derece endişeli olduğunu belirten Öcalan, bu durumu Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak değerlendirdi.

17 Ocak 2026 Suriye hükümetinin kapalı askeri bölge ilanı.

17 Ocak’ta Suriye hükümeti, SDG kontrolündeki Rakka dahil Fırat’ın batısındaki bölgeyi “kapalı askeri bölge” ilan ederek Tabka’nın bazı bölgelerine taarruz başlattı. SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekileceğini açıklamasıyla birlikte Şam yönetimi güçleri kente girmeye başladığını duyurdu.

17 Ocak 2026 Erbil toplantısı.

17 Ocak’ta Mazlum Abdi, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Tom Barrack ve KDP Başkanı Mesud Barzani Erbil’de bir araya geldi. Görüşme sonrası Federe Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Her iki taraf, sorunların barışçıl çözümü ve yeni Suriye’nin bileşenleri arasında barış içinde bir arada yaşamın sağlanması için tek yolun diyalog olduğu konusunda hemfikir kaldı” denildi.

18 Ocak 2026 Suriye ordusunun Tabka ve Rakka’ya girişi.

18 Ocak’ta Suriye ordusu Tabka, Tabka Barajı ve Tabka Hava Üssü’nü aldı. Ayrıca tüm kasaba ve köyleriyle birlikte Deyrizor’un doğu kırsalının tamamına ve bölgedeki petrol ile doğalgaz sahalarına el koydu. Aynı günün öğlen saatlerinde Arap aşiret güçleri Rakka’nın kontrolünü ele geçirdi ve Suriye ordusu birkaç saat sonra şehre girdi.

18 Ocak 2026 Ateşkes ve entegrasyon anlaşması.

18 Ocak’ta SDG ve Suriye geçici hükümeti ateşkes konusunda anlaştı. Ateşkes anlaşmasına göre, Suriye geçici hükümeti Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin askeri ve idari kontrolünü devralacaktı. Buna ek olarak SDG; Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm petrol ve doğalgaz sahalarının ve uluslararası sınır geçişlerinin kontrolünü Suriye geçici hükümetine devredecek, Haseke vilayetindeki sivil kurumlar da Suriye devletine entegre edilecekti.

19 Ocak 2026 Rojava Heyeti’nin Şam toplantısını terk etmesi.

19 Ocak’ta Mazlum Abdi başkanlığındaki Rojava Heyeti Şam’da Ahmed Şara başkanlığındaki Şam Yönetimi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü. Rojava Heyeti görüşmede bir gün önce ilan edilen ateşkes anlaşmasına eklenmeye çalışılan yeni maddeleri ve oldu bittiye getirilmeye çalışılan tarzı kabul etmediklerini bildirerek toplantıyı terk etti.

20 Ocak 2026 Küresel dayanışma eylemleri.

Mazlum Abdi sonuçsuz kalan görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Şam güçlerinin saldırılarına karşı Kürt bölgelerinin korunmasının “kırmızı çizgi” olduğunu vurguladı. Rojava’nın direniş kararı almasıyla, Kürtler 20 Ocak’ta başta dört parça Kürdistan ve Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki kentlerde sokaklara çıktı. Rojava ile dayanışma eylemleri Şubat ayına kadar kesintisiz bir şekilde devam ederken, eylemlere Kürtlerin birliği talebi damgasını vurdu.

22 Ocak 2026 Sosyal medyada dolaşıma giren saç örgüsü videosu ve protestolar.

Bu arada 22 Ocak’ta büyük tepki toplayan bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter yapılarda yer alan Ramî El Deheş’in, Rakka’da yaşamını yitiren YPJ’li bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip “hediye ettiğini” söylediği video dünyanın birçok yerinde öfke ve tepkiyle karşılandı. Kadınlar tüm dünyada saç örgüsü protestosu başlattı. Türkiye’de protestoya katılan bazı kadınlar gözaltına alınıp, tutuklandı.

30 Ocak 2026 Kapsamlı entegrasyon açıklaması.

30 Ocak’ta Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’ın Şam’da geçici hükümet yetkilileri ile yaptığı görüşmeye ilişkin bir açıklama yayımlandı. Açıklamada, Suriye geçiş hükümeti ile SDG arasında kademeli askeri ve idari entegrasyonu, SDG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir askeri tümen kurulmasını ve Kobani güçleri için de Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde ayrı bir tugay oluşturulmasını, Haseke ve Kamışlı’ya İçişleri Bakanlığı güçlerinin konuşlandırılmasını, yerel kurumların devlete entegrasyonunu, Kürt toplumu için sivil ve eğitim haklarının güvence altına alınmasını, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü içeren kapsamlı bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

16 Şubat 2026 Öcalan’ın değerlendirmesi.

16 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan heyet aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Geride bıraktığımız süreç, öz itibariyle şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır. TBMM Komisyon raporunun temel toplumsal gerçeklerle uyumlu olması gerekir. Sürecin bundan sonraki ilerleyişinde komisyon raporunun bu niteliği son derece önemli olacaktır. ‘Terörü tasfiye’ mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder” dedi.

17 Şubat 2026 Komisyonun 60 sayfalık raporu.

17 Şubat’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı 60 sayfalık raporda PKK’nin feshi ve silah bırakma süreci, toplumsal bütünleşme başlıkları yer aldı. Yasal düzenlemelerin “PKK’nin silah bırakmasının fiilen kesinleşmesi ve bunun yürütme organı tarafından tespit edilmesi” şartına bağlandığı belirtildi.

28 Şubat 2026 ABD ve İsrail’in İran’a hava saldırıları.

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırıları başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey İranlı yönetici öldürüldü. Buna karşılık İran’ın bölgedeki ABD üsleri ile İsrail topraklarını füzelerle hedef almasıyla, savaş bölgesel ve çok boyutlu bir krize dönüştü.

22 Şubat 2026 İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nın kurulması.

22 Şubat’ta İran’daki Kürt partileri, “Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı” (İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı) adı altında birleşerek İran rejimine karşı ortak bir cephe kurdu. PJAK, KDP-İ, PAK, Komala ve Xebat gibi yapıların yer aldığı koalisyona, 4 Mart’ta İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu’nun da katılmasıyla parti sayısı 6’ya yükseldi. Bu arada ABD-İsrail’in Kürtlerle olası bir ittifak arayışı içinde olduğu yönündeki iddialar ABD’li kaynaklarca doğrulanırken, Kürt siyasi hareketinin şu ana kadar yaptığı mesafeli ve temkinli açıklamalar ise dikkat çekiyor.

4 Mart 2026 DEM Parti heyetinin Ankara görüşmesi.

4 Mart’ta DEM Parti heyeti Ankara’da İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yasal düzenlemeler konusunda bir görüşme gerçekleştirdi.

11 Mart 2026 Salih Müslim’in vefatı.

11 Mart’ta PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Müslim, bir süredir yaşadığı böbrek yetmezliği nedeniyle Hewler’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Müslim için Kamışlı’da binlerce kişinin katılımıyla cenaze töreni düzenlendi.

21 Mart 2026 Newroz kutlamaları ve Erdoğan’ın tepkisi.

21 Mart’ta Kürtler dünyanın birçok kentinde milyonların katılımıyla Newroz’u kutladı. Kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. Mesajında Ortadoğu’da bin yıldır din, mezhep ve kültür savaşlarının devam ettiğini vurgulayan Öcalan, bölgedeki “bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıkların bugün emperyal müdahalelere bahane oluşturduğunu” ifade etti. Öcalan, “Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir” dedi.

Öte yandan Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 kentte toplam 170 kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da gözaltına alınanlardan 12 kişi tutuklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “süreci baltalamaya çalışan provokasyonlar” diyerek, gözaltı ve tutuklamaları savundu. Erdoğan, kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın posterlerinin açılmasını ve alanlarda taşınan sarı, kırmızı, yeşil renkleri ise “milletin sinir uçlarıyla oynamak” olarak nitelendirdi.

27 Mart 2026 Öcalan’ın İran krizi değerlendirmesi.

27 Mart’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan, “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur” dedi.

28 Mart 2026 AKP’nin hukukçu komisyonu hazırlığı.

28 Mart’ta AKP Grup Başkanvekili Abdulhamit Gül başkanlığında hukukçulardan oluşan bir komisyonun kurulacağı açıklandı. AKP kurmayları “Haziran veya Temmuz’da Meclis gündemine gelmesi hedeflenen geçici bir kod yasa çıkarılacak; genel af ya da torba yasa olmayacak” açıklaması yaptı.

1111 Hafta: Cumartesi Anneleri’ni anlatan şarkılar

Cumartesi Anneleri/İnsanları, 1111 haftadır Galatasaray Meydanı’nda kayıplarının akıbetini soruyor. Cumartesi Anneleri/İnsanları için bestelenen ve yorumlanan şarkıları derledik.

Fotoğraf: Cumartesi Anneleri resmi X hesabı / @CmrtesiAnneleri

Cumartesi Anneleri/İnsanları, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanmasını talep etmek amacıyla bugün, 1111’inci kez Beyoğlu’ndaki Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi Kayıplar Komisyonu Üyesi Sebla Arcan, 1111’in bir sayı olmadığını, vazgeçmeyen kayıp ailelerinin, adalet talebinden geri adım atmayan insanların ortak mücadelesi olduğunu vurguladı. Arcan, 1111 haftadır faillerin bulunup yargılanmasına ilişkin söylenilen fakat duyulmayan talepleri yineleyerek şunları belirtti:

“1111 haftadır, her cumartesi aynı soruyu soruyoruz: Gözaltında kaybedilen sevdiklerimiz nerede? Galatasaray Meydanı’nı bariyerlerle kapatt. Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına rağmen meydan yasağını ve kişi sınırlamasını sürdürdü. Galatasaray Meydanı üzerindeki hukuka aykırı engeller kaldırılmalı, kayıp dosyaları etkin biçimde yeniden soruşturulmalı, cezasızlık politikalarına son verilmeli ve ailelerin hakikati bilme hakkı güvence altına alınmalıdır.”

Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 1111. haftadır yürüttüğü mücadeleye karşılık onlara adanan şarkıları aşağıdaki şekilde derledik:

Cumartesi Anneleri’ne Adanan Şarkılar

Öncü Eserler

Cumartesi Türküsü

Sezen Aksu

1995, ilk ve en bilinen şarkılardan.

Beni Bul Anne

Ahmet Kaya

Benim Annem Cumartesi

bANDiSTA

Cumartesi Annelerim

Ali İnanır

Son Şarkı

İlkay Akkaya

Cumartesi Anneleri

Hasan Sağlam

Güzel Ana

Umuda Haykırış

Kürtçe Eserler

Dayikên Şemiyê

Rojînda

Ez Şemî Me Dayê

Deniz Esmer

Yeniden Yorumlar

Cumartesi Türküsü

Melek Mosso

Beni Bul Anne

Ceylan Ertem

Benim Annem Cumartesi

Teoman

Diğer eserler

Cumartesi Anneleri

Garip Dost

Cumartesi Anneleri

Grup Vardiya

Cumartesi Anneleri

Mustafa Kaya

Cumartesi Anneleri

KWB

Diren Anne

Selahattin Demirtaş

Beyaz Toroslar

Şeyda Perinçek

Yabancı Eser

Mothers of the Disappeared

Bono & Zülfü Livaneli

Cumartesi Anneleri/İnsanları kimdir?

1980 ve 1990’larda JİTEM tarafından “beyaz toroslar” aracılığıyla kaçırılan, gözaltında işkence gören ve öldürülen birçok insanın akıbeti mahkeme dosyalarında “faili meçhul” adıyla yer alıyordu. 12 Eylül 1980 darbesinden bugüne olan süreçte ise en az 1.352 kişinin gözaltında kaybedildiği tahmin ediliyor. Özellikle 12 Mart 1995 tarihinde Gazi Mahallesi’nde bulunan Alevilerin çoğunlukta olduğu bir kahvehanedeki sivillere yönelik kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirilen silahlı saldırı sonucunda 22 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralandı ve tutuklandı.

21 Mart 1995’te söz konusu Gazi Mahallesi olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra Hasan Ocak da ortadan kayboldu. Annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün boyunca Hasan Ocak’ı aradı. Ceset, Hasan Ocak gözaltına alındıktan beş gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edildi, 15 Mayıs’ta, Hasan Ocak’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu.

İHD desteğiyle başlayan “Arkadaşıma Dokunma” kampanyasını yürüten bir grup Hasan Ocak’ın cesedinin bulunmasıyla “Her Cumartesi aynı saatte Galatasaray meydanında sessizce oturalım.” fikrini ortaya koydu. Oturma eyleminde “örgüt pankartı olmayacaktı, slogan atılmayacaktı ve her hafta bir gözaltında kaybın öyküsü anlatılacaktı.” Medya oturan insanlara “Cumartesi Anneleri” adını taktı. Ancak zamanla bu mücadeleye kayıp yakınları, aydınlar ve insan hakları savunucuları da katıldığı için Cumartesi İnsanları ifadesi de kapsayıcı bir tanım olarak yaygınlaştı. Bu vesileyle, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından ilk kez 27 Mayıs’ta, aralarında Hasan’ın annesi Emine Ocak’ın da bulunduğu 15-20 kişilik bir grup, Galatasaray Meydanı önünde oturma eylemi yaptı. 15-20 kişi başlayan eyleme katılanların sayısı zamanla binleri buldu. Her hafta, gözaltında kaybedilen bir kişinin hikâyesi anlatıldı, akıbeti soruldu.

Ancak Ağustos 1998’den itibaren polis, eyleme katılanlara her hafta cop ve biber gazıyla müdahale etti, katılanları gözaltına aldı. Bir yıla yakın sürecin ardından, 13 Mart 1999‘da Cumartesi Anneleri/İnsanları eylemlerine ara verdiler, 31 Ocak 2009‘da ise yeniden Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldiler. Aynı yıl bir müzik grubu olan Bandista, “Benim Annem Cumartesi” isimli parçayı yayımladı.

Kaybedilen yakınları sebebiyle ilk kez 27 Mayıs 1995’te bir araya gelen Cumartesi Anneleri/İnsanları, faillerin bulunup yargılanması ve gözaltında kaybetmelerin yeniden yaşanmaması için 1111 haftadır mücadele veriyor. Oğlu için yıllarca verdiği mücadelenin ardından Cumartesi Anneleri’nden biri olan Emine Ocak, 24 Temmuz’da 2025’te hayatını kaybetti.

Emine Ocak, Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 625. hafta eyleminde, 18 Mart 2017. Fotoğraf: Vecih Cüzdan / bianet

Soykırıma giden yol: Srebrenica’nın 31. yılında hâlâ kayıplar var

Her yıl 11 Temmuz’da anılan Srebrenica Soykırımı’nda 8 bin 372 sivil hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler’in “güvenli bölge” ilan ettiği kasabada işlenen savaş suçları; uluslararası topluma duyulan güveni zedeledi, bölge halkları arasında derin yaralar açtı.

Foto: Thomas Brey/dpa/Alamy Live News

Temmuz 1995’te Bosna-Hersek’in doğusunda bulunan Srebrenica’da (Okunuşu: Srebrenitsa), 8 bini aşkın Boşnak erkek ve çocuk öldürüldü. Yıllar içinde kazı ve DNA eşleştirmeleriyle tespit edilen kurban sayısı 8 bin 372‘ye ulaştı. Kurbanlar arasında henüz kimliği belirlenemeyen ya da hâlâ kayıp olan bine yakın kişi bulunuyor.

Katliam, savaş suçu olmasının yanı sıra soykırım olarak da tescillendi. ICTY (International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia – Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi), 2001’de Radislav Krstić davasında verdiği kararla olayları soykırım olarak nitelendirdi. Bu karar 2004’te İstinaf Dairesi tarafından, 2007’de ise ICJ (International Court of Justice – Uluslararası Adalet Divanı) tarafından onandı. Srebrenica Katliamı, böylece II. Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası mahkemelerce soykırım olarak tescillenen ilk olay olarak kayıtlara geçti.

Srebrenica’da ne oldu?

II. Dünya Savaşı sonrasında altı cumhuriyetten oluşan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti, 1980 yılında ülkenin kurucusu ve Devlet Başkanı Josip Broz Tito’nun hayatını kaybetmesi sonrasında çatırdamaya başladı. 1980’li yıllar boyunca zayıflayan merkezi otorite, 1991’de Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesiyle birlikte tamamen dağıldı.

Bosna-Hersek, Yugoslavya’da etnik çeşitliliğin en yüksek olduğu cumhuriyetti. Ülke nüfusunun yaklaşık %44’ü Müslüman Boşnak, %31’i Ortodoks Sırp ve %17’si Katolik Hırvatlardan oluşmaktaydı. Bosna-Hersek 1992’de bağımsızlığını ilan ettiğinde Bosnalı Sırplar bu karara karşı çıktı ve Sırbistan ile Sırpların domine ettiği Yugoslav Halk Ordusu’nun da desteğiyle kendi kontrollerindeki bölgelerde Sırp nüfusun yaşayacağı etnik olarak homojen bir toprak parçası [Republika Srpska] oluşturma amacıyla silahlı mücadeleye başladı. 1992’de Sırp askeri ve paramiliter güçler, Boşnaklara karşı etnik temizlik sürecini başlattı ve bu süreçte binlerce insan öldürüldü ya da yerinden edildi.

Bosna-Hersek’in doğusunda, Sırbistan sınırına yakın bir kasaba olan Srebrenica, çatışmaların ortasında kalmıştı. Republika Srpska ile Sırbistan arasında kesintisiz kara bağlantısı kurulabilmesi için bu bölgeye önem atfedilmekteydi. 1992 sonunda Srebrenica, ağırlıklı olarak Boşnaklardan oluşan Bosna-Hersek Cumhuriyeti Ordusu’nun (Armija Republike Bosne i Hercegovine – ARBiH) kontrolündeydi ve çevre köylerden kaçan on binlerce Boşnak sivil buraya sığınmıştı. Kasabanın nüfusu, savaşın ilk yıllarından bu yana birkaç kat artmış; sağlık, gıda ve barınma koşulları giderek daha da kötüleşmişti.

11 Mart 1993’te UNPROFOR (BM Koruma Gücü) komutanı Fransalı General Philippe Morillon, çevredeki Cerska ve Konjević Polje‘nin Sırp güçlerince ele geçirilmesinin ardından durumu yerinde görmek için Srebrenica’ya gitti. Ayrıca Morillon’un konvoyu gıda ve yardım maddeleri de taşıyordu. Konvoy, Srebrenica’ya gittiği sırada Bosnalı Sırp Ordusu (Vojske Republike Srpske – VRS) tarafından durduruldu ve şehre girilmesi engellendi. Sonrasında yapılan görüşmeler sonucunda gıda maddeleri olmadan konvoyun şehre girişine izin verildi. Şehirde sevinçle karşılanan konvoy, 2 gün kadar şehirde kaldı.

General Morillon, Srebrenica halkına BM koruması altında olduklarını söylüyor, Foto: The Death of Yugoslavia (BBC Belgeseli/1995)

Bu sürenin sonunda Morillon şehirden ayrılmak istediğinde ise halk, BM Koruma Gücü’nün şehri terk etmesini engelledi. Bunun üzerine Morillon, yanına bir BM bayrağı ve megafon alarak postane binasının camından “Artık Birleşmiş Milletler koruması altındasınız, sizi asla terk etmeyeceğim” cümlesiyle şehrin BM koruması altına alındığını ilan etti ve şehirde BM bayrağı dalgalandırıldı. Fakat Morillon, üstlerinden böyle bir yetki almamıştı. Morillon’un bu beklenmedik vaadinden bir ay sonra 16 Nisan 1993’te BM Güvenlik Konseyi Srebrenica’yı resmen “güvenli bölge” ilan etti ve bölgenin “güç kullanımı dahil gerekli her türlü araçla” korunacağını duyurdu. Bu kararın uygulanması için görevlendirilen ise birkaç yüz kişiden oluşan hafif silahlı bir Hollanda BM barış gücü taburuydu (Dutchbat).

Kuşatma ve insani durum

1993’ten 1995’e kadar açlık, ilaç ve tıbbi malzeme yokluğunun yanı sıra ateşkes ihlalleri de kasabadaki yaşam şartlarını kötüleştiriyordu. Mart 1995’e gelindiğinde Republika Srpska lideri Radovan Karadžić‘in verdiği talimatlar doğrultusunda yapılan askeri operasyonlar neticesinde Srebrenica’daki kuşatma daha da sertleşmişti. Mayıs ayı itibarıyla Bosnalı Sırp askerler, gıda ve diğer temel malzemelerin geçişine izin vermemekteydi. Bu durum, kasabadaki Boşnak savaşçıların çoğunu bölgeyi terk etmeye zorlamış, bölgenin savunmasını daha da zayıflatmıştı.

Aynı dönemde, uluslararası müdahalenin önünde de engeller görünüyordu. 4 Haziran 1995’te UNPROFOR komutanı Fransalı General Bernard Janvier, Zvornik’te Sırp General Ratko Mladić ile bir araya geldi. Bu görüşmenin resmi gündemi, Sırplar tarafından esir alınan [çoğu Fransalı] BM askerlerinin serbest bırakılmasıydı. Dönemin Bosna-Hersek Başbakanı Hasan Muratović ve bazı kaynaklara göre Janvier bu görüşmede rehinelerin serbest bırakılması karşılığında NATO’dan hava saldırısı talep edilmeyeceğine dair örtülü bir güvence vermişti. Ancak Janvier bu iddiayı BM soruşturmasında ve 2001’de Fransa Parlamentosu önünde verdiği ifadesinde reddetti.

Haziran ayı sonunda geride kalan birkaç Boşnak savaşçı grubuyla yaşanan küçük çatışmaların ardından VRS, kod adı “Krivaja 95” olan bir operasyon planladı. Bu operasyon ise birkaç hafta içinde soykırımla sonuçlanacaktı. Kasabayı korumakla görevli güç ise hâlâ yalnızca birkaç yüz kişilik hafif silahlı bir Hollanda BM taburuydu.

VRS’nin saldırısı ve Srebrenica’nın düşüşü

6 Temmuz 1995 sabahı başlayan saldırıyla Bosnalı Sırp güçleri, ilerledikleri güzergah boyunca Boşnakların evlerini ateşe verdiler. Sonraki üç gün boyunca VRS’nin bombardımanı yoğunlaştı ve bölgeyi çevreleyen gözlem noktaları teker teker düştü. Dutchbat askerleri, direnmeden kasaba merkezine doğru geri çekilmeye başladı. 9 Temmuz’da, ilerleyişin beklenenden daha kolay olduğunu gören Karadžić, operasyonun kapsamını genişletti ve Srebrenica’nın tamamen ele geçirilmesi için VRS’ye yetki verdi.

10 Temmuz’a gelindiğinde VRS tankları kasabaya yaklaşıyordu ve Dutchbat komutanı Yarbay Thomas Karremans NATO’dan acil hava desteği talep etti. Aynı gün Dutchbat, Bosnalı Sırplara geri çekilmedikleri takdirde hava saldırısı düzenleneceği uyarısını yaptı. Ancak Zagreb’deki kriz toplantısında UNPROFOR komutanı General Bernard Janvier, hava saldırısı kararını ertesi sabaha erteledi.

VRS Generali Ratko Mladić (solda) ve Thomas Karremans (soldan üçüncü) Foto: SIPA/REX

11 Temmuz öğleden sonra saat 14.40’ta NATO iki hava saldırısı gerçekleştirdi. VRS güçleri, Hollandalı ve Fransalı esirleri öldürmekle ve 20-30 bin sivil mültecinin bulunduğu çevre bölgelere saldırmakla tehdit edince, planlanan diğer hava saldırısı iptal edildi. VRS bu sırada 30 Dutchbat askerini rehin aldı.

Aynı gün artık hiçbir direnişle karşılaşmayan General Ratko Mladić; General Milenko Živanović, General Radislav Krstić ve diğer VRS subaylarıyla birlikte saat 16.15’te Srebrenica sokaklarında zafer yürüyüşü yaptı. Bir Sırp televizyonunun kaydettiği görüntülerde Mladić, buradaki “Türklerden” 1804’te başlayan Sırp ayaklanmasının intikamını alma zamanının geldiğini söylüyordu.

Toplu infazlar

Srebrenica’nın düşüşünün ardından [çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı] yaklaşık 25 bin mülteci Potočari’deki BM karargâhında toplanmıştı, fakat Bosnalı Sırp güçler mültecileri buradan çıkmaya zorladı. 12 Temmuz öğleden sonra otobüs ve kamyonlarla kadınlar, çocuklar ve yaşlılar Boşnak kontrolündeki bölgelere sürüldü. Bu tahliye sırasında Sırp askerleri, otobüslere binmeden önce tüm erkekleri kalabalıktan ayırıp “savaş suçu soruşturması” bahanesiyle alıkoydu.

11 Temmuz gecesi 10 bini aşkın Boşnak erkek, güvenli bir bölgeye ulaşabilmek umuduyla sık ormanlık araziden geçerek Srebrenica’dan kaçmaya çalışıyordu. Ertesi sabahtan itibaren Bosnalı Sırp subaylar, ele geçirdikleri BM ekipmanlarını kullanarak ve sahte güvenceler vererek kaçan insanları teslim olmaya ikna etti. Bu insanların büyük bölümü yol boyunca pusu kurularak ve top atışları ile öldürüldü ya da doğrudan infaz edildi. Kaçan insanların ancak üçte biri güvenli bölgelere ulaşabildi. Potočari’den ayrılan ve ormanda yakalanan insanlar, 12-13 Temmuz’da çoğunlukla Bratunac’taki çeşitli noktalara götürüldü. Buradan itibaren ise sistematik infazlar başladı.

ICTY, 11-19 Temmuz arasında dokuz farklı yerde gerçekleştirilen toplu infazları belgeledi:

  • 13 Temmuz sabahı – Jadar Nehri
  • 13 Temmuz öğleden sonra – Čerska Vadisi
  • 13 Temmuz öğleden sonra – Kravica Deposu (bin ila bin 500 kişinin öldürüldüğü tahmin ediliyor)
  • 13-14 Temmuz – Tišća
  • 14 Temmuz – Grbavci Okulu ve Orahovac
  • 14-15 Temmuz – Petkovci Okulu ve Petkovci Barajı
  • 14-16 Temmuz – Pilica Okulu ve Branjevo Askeri Çiftliği
  • 16 Temmuz – Pilica Kültür Merkezi
  • 14-17 Temmuz – Kozluk

Bu infazların en ciddi şekilde belgelenmiş olanı, VRS’nin 10. Sabotaj Müfrezesi’nden asker Dražen Erdemović‘in katıldığı Branjevo Askeri Çiftliği katliamıydı. Erdemović, daha sonra suçunu itiraf edip Krstić davasında tanıklık yapmış ve yalnızca 16 Temmuz’da kendi biriminin bu çiftlikte bin ila bin 200 kişiyi öldürdüğünü tahmin ettiğini söylemişti. Erdemović’in tanıklığına göre kurbanların neredeyse tamamı sivil kıyafetler giyiyordu, bir kısmının gözleri bağlıydı ve elleri arkadan bağlanmıştı. Kaçmaya çalışan tek bir kişi dışında herkes direnmeden kurşuna dizildi.

Mahkemenin incelediği toplu mezarlarda 448 gözbağı ile kurbanların ellerini bağlamakta kullanılan 423 parça bez, ip ya da tel bulundu. Branjevo’daki infazdan sağ kurtulan bir kişi mahkeme ifadesinde, ateş açıldığı anda yere kapaklandığını ve bir başka kişinin onun üzerine düştüğünü, yanındaki bir yaralıya askerlerin “Bırak acı çeksin, onu sonra öldürürüz” dediğini anlatmıştı. Ayrıca, katledilen kişiler sonrasında toplu mezarlara gömüldü.

Toplu mezarlar

Bosnalı Sırp güçleri, işlenen suçları gizlemek amacıyla Eylül ve Ekim 1995 arasındaki birkaç haftalık süre zarfında kurbanların bedenlerini ilk gömüldükleri toplu mezarlardan çıkardılar ve ikincil mezar alanları olarak adlandırılan başka konumlara taşınarak yeniden gömdüler. 1996 ile 2000 yılları arasında ICTY tarafından açılan 21 toplu mezardan yedisinin bu şekilde oluşturulmuş ikincil mezarlar olduğu tespit edildi.

Srebrenica’daki Potočari Anıt Mezarlığı, Foto: Michael Büker/Wikimedia Commons

Bosnalı Sırp güçleri, cesetleri çıkarmak ve başka yerlere taşımak için buldozerler ve diğer ağır iş makineleri kullandı. Bunun sonucunda bazı kurbanların bedenleri parçalandı ve ağır hasar gördü. Ayrıca bazı kurbanlara ait vücut parçaları hem birincil hem de ikincil olmak üzere iki farklı toplu mezarda bulundu. Mahkeme savcılığı, açılan 21 toplu mezar üzerinde kapsamlı adli analizler gerçekleştirdi. Adli tıp uzmanlarının mezarlardan çıkarılan toprak yapısı, mermiler ve diğer materyaller üzerindeki incelemeleri sonucunda birincil ve ikincil mezar alanlarından bazılarının birbiriyle doğrudan bağlantılı olduğu kanıtlandı.

Yargılamalar ve mahkumiyetler

Dönemin Republika Srpska lideri Radovan Karadžić, Srebrenica soykırımı ile diğer savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan dolayı Mart 2016’da suçlu bulundu. Başlangıçta 40 yıl hapis cezasına çarptırılan Karadžić, 2019 yılında ICTY’nin hukuki halefi olan IRMCT (International Residual Mechanism for Criminal Tribunals – Ceza Mahkemeleri Uluslararası Rezidüel Mekanizması) Temyiz Dairesi tarafından ömür boyu hapisle cezalandırıldı. Srebrenica’daki askeri harekâtın bizzat başında bulunan VRS komutanı Ratko Mladić ise 2011’de yakalandı, 2017 yılında soykırım ile insanlığa karşı işlenen suçları kapsayan 11 suçlamanın 10’undan suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Mladić’in bu cezası, 2021 yılının Haziran ayında görülen temyiz davasında da onandı.

Uluslararası ceza mahkemeleri, Srebrenica’daki suçlara dahil oldukları sebebiyle toplamda yirmiden fazla kişi hakkında iddianame hazırladı. Bu iddianamelerin [biri hariç] tamamı operasyonu bizzat planlayan ve emir veren üst düzey komutanlar hakkında oluşturuldu. Yargılamalar sonucunda Karadžić ve Mladić gibi isimlerin yanı sıra Dražen Erdemović, Dragan Obrenović, Vidoje Blagojević, Dragan Jokić ve Momir Nikolić gibi çok sayıda askeri ve istihbarat yetkilisi işledikleri insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçlarından dolayı uzun hapis cezalarına çarptırıldı.

Marš Mira ve hafıza

Srebrenica’nın düşmesinin ardından kasabadaki 10 bini aşkın Boşnak’ın Bosna Ordusu’nun kontrolündeki Tuzla’ya ulaşmak umuduyla ormanlık ve dağlık arazide yürüdüğü güzergah, tarihe “Ölüm Yolu” (Put Smrti) olarak geçti. Soykırımı anmak, unutulmasına engel olmak ve kurbanların anısını yaşatmak amacıyla 2005 yılından bu yana her yıl uluslararası katılımlı düzenlenen “Marš Mira” (Barış Yürüyüşü), bu kaçış güzergahının tam tersi istikamette gerçekleştirilmektedir. Katılımcılar, hayatta kalanların ulaştığı güvenli bölge olan Tuzla’nın Nezuk kasabasında toplanarak Srebrenica’ya yürümektedir.

Yaklaşık 100 kilometre uzunluğundaki bu güzergah, her yıl 8-10 Temmuz tarihleri arasında üç günde yürünmektedir. Katliamdan sağ kurtulanların, kurban yakınlarının ve dünyanın dört bir yanından gelen binlerce kişinin katıldığı kortej, yürüyüş boyunca infazların ve pusuların yaşandığı noktalardan geçerek 10 Temmuz akşamı Potočari Anıt Mezarlığı’na ulaşılmasıyla tamamlanır.

PKK’nin silah yakma töreni: O gün kim ne dedi?

11 Temmuz 2025’te Süleymaniye’deki Casene Mağarası’nda 30 PKK’linin katılımıyla gerçekleşen ve yaklaşık 50 yıllık silahlı mücadeleyi sembolik olarak sonlandıran tarihi silah yakma töreninin üzerinden tam bir yıl geçti. Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan, MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ‘fevkalade önemde’ diyerek selamladığı o ikonik anın perde arkası, törenin tanıkları ve bugüne uzanan sürecin tüm siyasi yankılarını derledik.

PKK’nin 11 Temmuz 2025 tarihinde silah yakma töreninden, Foto: Yeni Yaşam gazetesi

“PKK’nin kurucu önderliği sözünü tutmuş, küresel ve bölgesel tehditleri zamanında görmüştür. Türkiye ve bölge açısından fevkalade önemde günler yaşanmakta.”

Bu sözler 11 Temmuz 2025 tarihinde Irak Kürdistan Bölgesi’nin Süleymaniye şehrinin sınırları içerisinde bulunan Casene Mağarası’nda kendisine fesh eden PKK gerillalarının sembolik bir törenle silahlarını yakmasının hemen ardından açıklama yapan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye ait.

30 PKK gerillasının ikonik görüntülere sahne olan silah yakma töreni kadar hem Bahçeli’nin, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değerlendirmeleri hem de törenin uluslararası arenadaki yankısı, törenin ardından söz konusu sürecin ilerlemesine yönelik beklentilerin oluşmasına yol açtı.

PKK’nin kurucu önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı Süleymaniye’de “silah bırakma” töreninde, aralarında KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat’ın bulunduğu 15 kadın 15 erkek toplam 30 gerilla silahlarını yakarak imha etmişti.

Bu adımla, PKK yaklaşık 50 yıldır sürdürdüğü silahlı mücadelesine sembolik silah bırakma töreni ile son verdiğini göstermiş oldu.

Törene, aralarında siyasetçi, aydın, hak savunucusu ve gazetecilerin bulunduğu yaklaşık 150 kişi katıldı. Heyette DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, DBP Eş Genel Başkanları Çiğdem Kılıçgün Uçar ve Keskin Bayındır, ÖHD Eş Genel Başkanları Ekin Yeter ve Serhat Çakmak, Barış Anneleri Meclisi üyeleri ile DEM Parti milletvekilleri de yer aldı.

Heyet silah bırakma töreninin yapılacağı alana götürülürken, 200 kadar gazeteci töreni Süleymaniye kentine bağlı Dukan ilçesinde kurulan ekranda izledi.

Kendilerine “Barış ve Demokratik Toplum Grubu” adını veren PKK gerillaları, “Bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz” açıklaması yaptı.

Aynı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz.
Attığımız bu adımın başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm halkımıza, Türkiye ve Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa hayırlı olmasını, barış ve özgürlük getirmesini diliyoruz” ifadeleri yer aldı.

Niha+ Özel Değerlendirme
Ruken Ay Adın
Ruken Ay Adın
DEMOS Araştırma Kolektifi
“Barış ve Demokratik Toplum Grubu, Ekim 2024’te başladığı ilan edilen barış sürecinde en önemli adımı attı: on beşi kadın, otuz gerillanın gerçekleştirdiği törenle silahtan vazgeçtiklerini ve demokratik siyaset mücadelelerini sürdürme kararlılıklarını, yüz elliden fazla kişinin katılımıyla gösterdiler. Katılan kurumlardan biri de DEMOS’tu, bendim.”
“Hâlâ o güne ait fotoğraflara uzun uzun bakıyorum; orada bulunmuş olmak, barış için çalışan, barışı isteyen herkes için ne kadar paha biçilmez, ne kadar önemli bir andı, bunu her seferinde yeniden hissediyorum.”
“Bugün bu törenin, bu kararın ilk yıldönümü. Ve biz bu seneyi devrederken, ne törende silahını yakanlar aramızda, ne de onların aramızda olabilmesi için talep edilen şartlar sağlanmış durumda. Bunu karamsar ya da sabırsız bir yerden değil, sürecin şeffaf olmayışına işaret eden bir parmak olması hasebiyle söylüyorum.”
“Süleymaniye’deki silahsızlanma töreni, tek başına bir olay değildi; aylar süren bir dizi eşiğin sonucuydu. PKK, 5-7 Mayıs 2025’te topladığı 12. Kongre’de örgütsel yapısını feshettiğini ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırdığını duyurmuştu. 11 Temmuz’daki silah yakma töreni, bu kararın sahadaki ilk somut karşılığıydı. Ekim ayında ise PKK, Türkiye’deki tüm güçlerini geri çektiğini açıklayarak süreci bir adım daha ileri taşıdı.”
“Devlet tarafında da paralel bir kurumsallaşma yaşandı: 5 Ağustos 2025’te TBMM bünyesinde Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kuruldu. Komisyon, 18 Şubat 2026’ya kadar toplam 21 toplantı yaptı; 137 kişi ve kurumu dinledi; nitelikli çoğunlukla kabul edilen nihai raporunu Şubat ayında kamuoyuyla paylaştı. Bu, sürecin resmî tarihini oluşturuyor.”
“Ortada somut ve yadsınamaz bir kazanım var: silahlı çatışmalardan kaynaklı ölümler neredeyse tümüyle durdu. Bu, on yıllardır süren bir çatışmanın maliyetini yaşamış bu toplum için küçümsenemeyecek bir eşik.”
“Törenin üzerinden geçen yılları saymaya devam edeceğiz muhakkak, ancak ilk yıldönümü için şunu koyuyorum masaya: Kalıcı bir barış, yalnızca güvenlik bürokrasisinin takvimine bağlı bir teyit meselesi değil; toplumun tüm kesimlerinin dahil olduğu, güvenlikçi çerçevenin dışına taşan bir toplumsal barış meselesi. İkinci yılda da bunda ısrar etmeye devam edeceğiz.”

Törenin yankıları

Söz konusu törenin ardından Türkiye devlet ve iktidar yetkilileri ve Kürt yetkililer atılan adımın önemine dair açıklamalar yaptılar. DEM Parti’nin İmralı heyeti üyesi ve TBMM Başkanvekili Pervin Buldan tören sonrası telefonla aradığı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etti. Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye sürece katkılarından dolayı teşekkür eden Buldan, silahların yakılmasıyla birlikte sürecin devam etmesinden duyduğu memnuniyeti bildirdi.

Aynı gün Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile de bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Bahçeli, Erdoğan’a PKK’li bir grubun silahlarını imha etmesinden duyduğu memnuniyeti ifade etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Terörsüz Türkiye hedefimize giden yolda bugün atılan önemli adımın hayırlara vesile olmasını diliyorum. Ülkemizin güvenliği, milletimizin huzuru ve bölgemizde kalıcı barışın tesisi için yürüdüğümüz bu yolda Cenab-ı Allah hedeflerimize ulaşmayı bizlere nasip eylesin” dedi.

Yine ANKA Haber Ajansı’nın edindiği bilgilere göre, MHP lideri Devlet Bahçeli de Buldan’ı telefonla arayarak tebrik etti. Buldan, ANKA Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, Bahçeli’nin bugünkü silah bırakma töreniyle ilgili olarak, “Hem emeğiniz hem katkınız çok fazla o yüzden hem teşekkür etmek istedim. Hem de ‘Hayırlı olsun’ diyorum” dediğini aktardı.

Tarihi adıma kim, ne dedi?
İktidar Cephesi
“Terörsüz Türkiye hedefimize giden yolda bugün atılan önemli adımın hayırlara vesile olmasını diliyorum.”
Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı
“Pozitif ve yüreklere su serpen gelişmeler bir milattır… Kötü anılar geride kalacak, yeni yüzyılın mimarı Türk milleti olacaktır.”
Devlet Bahçeli MHP Genel Başkanı
Kürt Siyaseti
“Dünya silahlanmaya giderken, Ortadoğu savaş yaşarken, biz silahları yakıyoruz. Halkları silahlardan kurtarmak istiyoruz.”
Cemil Bayık KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı
“Kazanan halklar olacaktır. Kazanan eşitlik, demokrasi ve barış olacaktır. Bu süreci onurla, sabırla, inatla savunacağız.”
Tuncer Bakırhan DEM Parti Eş Genel Başkanı
Muhalefet ve Bölgesel Yankılar
“Bu adımın, artık silahların tamamen susacağı bir dönemin başlangıcı olmasını diliyoruz. Süreç Meclis çatısı altında yönetilmelidir.”
Özgür Özel CHP Genel Başkanı
“Şimdi yaraları sarma ve Kuzey Kürdistan ile Türkiye’de barış ve birlikte yaşama dayalı yeni bir sayfa açma zamanı.”
Bafil Talabani YNK Lideri
Satır Başlarıyla Sürece Dair Diğer Açıklamalar
Numan Kurtulmuş – TBMM Başkanı
“Süreç planlandığı gibi gidiyor. Her şey iyi niyetli şekilde gidiyor. Herkesi sürece destek vermeye davet ediyorum.”
Selahattin Demirtaş – Eski HDP Eş Genel Başkanı (Hesabından yapılan Sırrı Süreyya Önder fotoğraflı paylaşım)
“‘Barışın kaybedeni olmaz’ demişti, değerli Sırrı Süreyya. Evet, bugün senin de yüreğini koyduğun çabaların ilk meyvesini aldık. Kaybeden olmadı, olmayacak.”
Hakan Fidan – Dışişleri Bakanı
“Terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda çok önemli ve memnuniyet verici bir adım atılmıştır. KCK bütün bileşenleriyle tehdit olmaktan çıkana dek teyakkuzda kalmaya devam edeceğiz.”
Ali Yerlikaya – İçişleri Bakanı
“Artık silah değil, söz konuşacak. Korku değil, umut büyüyecek. Terörsüz Türkiye hedefinde tarihi bir güne şahitlik ediyoruz.”
Yılmaz Tunç – Adalet Bakanı
“Terör belasından kurtulan Türkiye artık enerjisini istikrara, kalkınmaya ve refaha harcayacaktır.”
Ömer Çelik – AKP Sözcüsü
“‘Terörsüz Türkiye’ hedefine ulaşılması, ülkemizin terör yükünden kurtulmasını ve yakın bölgemizin ‘terörsüz bölge’ hedefine ulaşmasını sağlayacaktır.”
Ali Babacan – DEVA Partisi Genel Başkanı
“Ülkemiz için hayırlı olmasını, kalıcı barış ve huzurun sağlanmasına vesile olmasını temenni ediyorum. Süreci ihtiyatlı bir iyimserlik ile izlemeye devam edeceğiz.”
Ahmet Davutoğlu – Gelecek Partisi Genel Başkanı
Silah yakma töreninin “bir son değil bir başlangıç” olduğunu ifade ederek, daha kat edilmesi gereken çok önemli aşamaların olduğunu kaydetti.
Irak Cumhurbaşkanlığı Basın Ofisi
“Bu adım geleceğe ışık tutuyor, bölgede barış ve bir arada yaşama fırsatları yaratıyor. Bu sürecin tüm tarafların faydalanması için yasal olarak güvence altına alınması önemlidir.”
Üst Düzey Türkiye Devlet Yetkilileri – Reuters’a yapılan anonim açıklamalar
Silah yakma töreninin süreçte “geri çevrilemez bir dönüm noktası” olduğu belirtilerek, sıradaki adımların PKK’lilerin “topluma yasal olarak yeniden kazandırılması” çabaları olacağı ifade edildi.

Kaynak: ANF, DW Türkçe, BBC Türkçe

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.