Ailesiyle yıllardır mevsimlik fındık işçiliği yapan Diyarbakırlı Kayalp, maruz kaldıkları koşulları “Ben birkaç ay önceden gelip o yaz çalışacağımız yeri ayarlamaya çalışırdım. Haziran geldiğinde çoluk çocuk toplanır giderdik. Fakat bazen sözünden cayan patronlar da olurdu. Öyle olunca Köpek Meydanı’na gitmek durumunda kalıyorduk. Orası sahipsiz Kürt işçilerin iş bulmak için beklediği bir amele pazarıydı.” diyerek anlattı.
Geçtiğimiz günlerde Zonguldak Alaplı ve Düzce’de çalışan mevsimlik tarım işçilerine yönelik saldırılar Kürt halkına yönelik ırkçılığı yeniden gündeme getirse de mevsimlik tarım işçiliğinde ırkçılık yeni bir konu değil.
1980’lerden beri ailesiyle Diyarbakır’dan Batı Karadeniz’de yer alan şehirlere fındık toplamaya gelen Sinan Kayalp, kendilerini her yaz göçe zorlayan koşulların yanı sıra bölgedeki çalışma koşullarını ve yaşadıkları ırkçılık deneyimlerini Niha+’ya anlattı.
Eski fındık işçisi Kayalp, muhabirimizle Köpek Meydanı’na gidiyor. Fotoğraf: Sabri Ülker
Kürt illerinde sanayinin ve istihdam olanaklarının yaratılmamış olması nedeniyle her yaz ailesi ile Sakarya’nın çeşitli ilçelerinde fındık toplamaya geldiklerini söyleyen Kayalp, geçimlerini sağlamak için para kazanmak zorunda olduklarını ve bu nedenle kötü çalışma koşullarına rağmen iş buldukları zamanlarda mutlu olduklarını söyledi:
“Ben birkaç ay önceden gelip o yaz çalışacağımız yeri ayarlamaya çalışırdım. Haziran geldiğinde çoluk çocuk toplanır giderdik. Fakat bazen sözünden cayan patronlar da olabiliyordu. Öyle olunca Köpek Meydanı’na gitmek durumunda kalıyorduk. Orası sahipsiz Kürtlerin iş bulmak için beklediği bir amele pazarıydı. Konaklama imkânları o kadar kötüydü ki bulduğumuz ilk işi kabul ederdik.”
“Verilen çadırlar sağanak yağmurlarda yırtılırdı”
Patronların kalacak yer sağladığı gerekçesiyle yerli işçilere kıyasla kendilerine daha az ücret ödediğini söyleyen Kayalp, gerçekte ise kendilerine verilen konaklama olanağının naylon çadırlardan ibaret olduğunu ve şiddetli bir yağmur durumunda bu çadırların kullanılamaz hâle geldiğini de söyledi.
Yemek ihtiyaçlarının işveren tarafından karşılandığı durumlarda da ücretlerinden kesinti yapıldığını anlatan Kayalp, “Kürdün getirdiği buğday bile kokar” denilen bir anlayışın var olduğunu ve bu nedenle çoğu zaman patronların zorla yemek giderlerini kendilerinin karşılamak istediğini belirtti. Kayalp, “bunun bir diğer nedeni de yemeklerin yapıldığı durumda bir aile ferdinin “evci” olarak istihdam edilmek zorunda olmasıydı” dedi.
Kayalp’a göre konaklama imkânları gelişmiş olsa da Kalkınma Atölyesi’nin yürüttüğü araştırmaya göre çadılar, mevsimlik tarım işçiliğinde hâlâ en yaygın konaklama şeçeneği. (2020)
Karasu’da Çağlayan ailesi ile tanışmasının ardından yıllar boyunca onlar için çalıştığını söyleyen Kayalp, bir daha Köpek Meydanı’na gitmek zorunda kalmasa da orada bekleyen akrabalarının olduğunu ve tuvalet, duş vb. hiçbir imkânı olmayan bu meydanda işçi ailelerinin günlerce beklemek zorunda kalabildiğini de hatırlattı.
Arifiye tren istasyonunda indikten sonra kalabalık aileler hâlinde fındık tarlalarının bulunduğu ilçelere hayvan kamyonları kiralayarak ulaştıklarını anlatan Kayalp, 1990’ların politik atmosferi nedeniyle çoğu zaman jandarma tarafından kimliklerinin toplandığını söyledi.
Kayalp ailesi ile 20 seneden fazla çalışan fındık üreticisi ve toprak sahibi Bahattin Çağlayan da Kürtlerin o yıllardan beri yaşadıklarını Niha+’ya değerlendirdi.
Görüştüğümüz fındık üreticisi, Kürt işçilerin maruz kaldığı ayrımcılıkları ve bunların nedenlerini şu sözlerle anlattı:
“Evet, Kürtler çok hoş görülmedi ve karşılanmadılar. O dönem özellikle Doğu’ya asker olarak giden yakınlarını kaybeden aileler ciddi bir önyargı içerisindeydi ancak bizim gibi aileler bu konunun aşılmasında yardımcı oldular. Doğu’dan gelenleri ilk çalıştıran ailelerden biriyiz. Bu konuda komşularımız tarafından yadırganmışızdır da. Çanakkale, Balıkesir gibi illerden de işçi gelirdi çünkü o dönemlerde. Onları tercih etmemiz beklenirdi.”
“Politikacılar birbirine saygı duyarsa insanlar da duyar”
İnsanların önyargılarının ve alışkanlıklarının kolay değişmediğini söyleyen Çağlayan, kendi ailesi gibi örnekler sayesinde yerel halkın Kürtlerin de normal insanlar olduğunu keşfettiğini söyledi.
Çağlayan, “Birbirimizi tanıdıkça konu farklı yerlere gitti. Kürtlerle birlikte çalıştıkça baktık ki onlar da aileleri, düzenleri ve duyguları olan bizim gibi sıradan insanlarmış.” diye konuştu.
Önyargıların hâlâ tamamen çözülmediğini belirten Çağlayan, bunun ise ülkedeki siyasal durumdan kaynaklandığını savundu. Çağlayan, politika yapan insanların birbirlerine saygı duyduğu takdirde yurttaşların da birbirine saygı ve sevgi duyabileceğini belirtti.
Düşüncelerini “Birbirimizi birbirimize düşman etmişler” diyerek ifade eden Çağlayan, bugün ise farklı bir süreçten geçildiğini hatırlatarak “birbirimizi anlayabiliriz.” dedi.
Sakarya Kocaali’de Köpek Meydanı olarak anılan işçi meydanını çok fazla hatırlamasa da “söylenmemiştir diyemem” diyen Çağlayan, yıllar sonra belediyenin bu alanda bekleyen işçilerin daha rahat konaklayabilmesi için tuvalet, vb. gereklilikleri yerine getirdiğini fakat kentsel dönüşüm ile bugün bu meydanın yerini yazlık konutların aldığını söyledi.
Prof. Dr. Lordoğlu: Irkçılığın temelinde ekonomik nedenler var
Prof. Dr. Kuvvet Lordoğlu, Niha+’dan Abbas Vural ile konuşurken
Mevsimlik tarım işçiliği üzerine çalışan emekli çalışma ekonomisi profesörü Kuvvet Lordoğlu da göçmen işçilere yönelik ayrımcılığın yeni olmadığını vurguladı.
Yabancı işçiye yönelik ayrımcılığın Suriyeli ve Kürt işçiler üzerinde yoğunlaştığını belirten Lordoğlu, dışarıdan gelen her türlü işçi için geçerli olabilen bu durumun her yerde görülebilecek olsa da Türkiye’de çok daha fazla gerçekleştiğini söyledi.
Son yıllarda basına yansıyan Kürt tarım işçilerine yönelik saldırı haberleri Kaynak: Gazete Duvar, T24, Kısa Dalga, Güneydoğu Ekspres
Yaşanan ırkçılığın temelinde ekonomik nedenlerin yatıyor olduğunu belirten Lordoğlu, ırkçılık pratiklerinin yerel halka mensup yurttaşlardaki yabancı işçiye yönelik önyargılardan kaynaklandığını belirtirken bunu önlemenin ise bu bölgede yaşayan yurttaşların sınıf bilincini güçlendirmekten geçtiğini söyledi:
“Bunu engellemenin tek yolu bu insanların da oradaki yerli yurttaşlar gibi işçi sınıfının parçası olduğunu anlatmaktan geçiyor. Bu da kamusal mekanizmaların işletilmesi ile mümkün olabilir.”
Ne olmuştu?
Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyüne mevsimlik fındık işçisi olarak çalışmaya giden 70’ten fazla Kürt işçinin iki gün boyunca saldırıya uğraması üzerine saldırı anındaki görüntüler sosyal medyada paylaşıldı.
Yaşanan olaylara dair işçilerin kendisine ulaştığını belirten DEM Parti Şırnak Milletvekili Newroz Uysal, Zonguldak Valiliği ve Alaplı Kaymakamlığı ile görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtmişti. Zonguldak Valiliği ise yaşananların “münferit anlaşmazlık” olduğunu öne süren bir açıklama yaptı.
Açıklamanın ardından Kürt işçilere dönük benzer saldırılar Düzce’de de yaşandı. Düzce Valiliği de yaşananların münferit olduğunu savundu.
DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan’ın da katıldığı Diyarbakır ve İstanbul’daki mitinglerde binlerce kişi barış talebini yineledi.
Fotoğraf: Yekta Armanc Hatipoğlu / Niha+
1 Eylül Dünya Barış Günü, Diyarbakır ve İstanbul’da düzenlenen yürüyüş ve mitinglerle kutlandı. İki kentte de binlerce yurttaş, siyasi parti temsilcileri ve sivil toplum örgütleri barış talebiyle sokağa çıktı.
İki şehirde de akşam yapılan mitinglerde telefon ışıkları yakıldı ve yürüyüşe çevredeki kişiler alkış ve zılgıtlarla destek verdi.
Diyarbakır: “Özgür önderlikle barışa yürüyoruz”
Amed Demokratik Kurumlar Platformu’nun çağrısıyla Bayramoğlu NCity AVM önünde toplanan kalabalık, “Özgür Önderlikle barışa yürüyoruz” şiarıyla Ofis AZC Plaza’ya doğru yürüdü. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın da aralarında bulunduğu yürüyüşe çok sayıda siyasi parti ve kurum temsilcisi katıldı. Abdullah Öcalan’ın posterinin taşındığı yürüyüşte “Bê serok jiyan nabe” ve “Bijî aşitî” sloganları atıldı.
Fotoğraf: Yekta Armanc Hatipoğlu / Niha+
Diyarbakır’da 1 Eylül için toplanan kalabalığın vurgusu Abdullah Öcalan’a özgürlük oldu.
AZC Plaza önünde ilk konuşmayı yapan Demokratik Birlik Platformu (DBP) Diyarbakır İl Eşbaşkanı Ahmet Doğan, Öcalan’ın yıllardır sürdürdüğü barış ısrarına dikkat çekerek “toplumun sabrının sınanmaması” gerektiğini söyledi.
Fotoğraf: Yekta Armanc Hatipoğlu / Niha+
Ardından söz alan Hatimoğulları, konuşmasına barış için bedel ödeyenleri anarak başladı ve süreci “geçmişin acılarını unutmadan onurlu bir barış inşa etme” çabası olarak tanımladı.
Fotoğraf: Yekta Armanc Hatipoğlu / Niha+
Hatimoğulları, barışı anadilde eğitim, tutuklu gazeteci ve siyasetçilerin serbest bırakılması, Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü, madencilerin ücretlerini alabilmesi, gençlerin geleceğe güvenle bakabilmesi ve kadına yönelik şiddetin sona ermesiyle birlikte tanımladı ve “Jin jiyan azadî”yi de barışın felsefi karşılığı olarak andı.
Fotoğraf: Yekta Armanc Hatipoğlu / Niha+
İstanbul: Kadıköy’den barış çağrısı
İstanbul’da İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri bileşenleri “Savaşa ve sömürüye karşı demokrasi ve barış kazanacak” şiarıyla Kadıköy Boğa Heykeli’nde bir araya geldi. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın da yer aldığı grup, Kadıköy İskelesi’ne yürüdü.
Fotoğraf: Niha+
Yürüyüş esnasında bir grup bariyerlerin arkasından yürüyen kişilere “bozkurt” işareti ve bayraklarıyla tehdit ve hakaretler savurdu. Yürüyüşü gerçekleştirenlerden bazıları kendilerine doğru bağıran gruba karşı “Kurdistan ji bo faşîstan” sloganı attı. Grup kısa bir süre sonra alandan uzaklaştırıldı.
Fotoğraf: Niha+
Basın açıklamasının Kürtçesini DEM Parti İstanbul İl Örgütü’nden Figen Yaşar, Türkçesini ise DİSK Marmara Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu okudu.
Arslanoğlu, 1 Eylül’ün İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün olarak Dünya Barış Günü ilan edilişinin 87. yılında olunduğunu hatırlattı ve Filistin’den Lübnan’a, İran’dan Afrika’ya uzanan coğrafyalarda süren savaşlara, NATO’nun yayılmacı politikalarının Avrupa’da yarattığı riske dikkat çekti.
Savaşın faturasının yalnızca cephelerde değil, evlerde, sofralarda, okul ve hastanelerde hissedildiğini söyleyen Arslanoğlu, silahlanmaya ayrılan kaynakların eğitim, sağlık ve sosyal güvenlikten kısıldığını belirtti. Basın ve örgütlenme özgürlüğünün kısıtlandığı, gazeteci ve siyasetçilerin baskı altında olduğu bir siyasi ortama işaret eden Arslanoğlu, Abdullah Öcalan ile devlet arasındaki görüşmeler ve PKK’nin kendisini feshetmesinin ardından Kürt meselesinin çözümü açısından yeni bir dönemin tartışılmaya başladığını söyledi. Sözlerini “Barış, demokratik hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması ve toplumun tüm kesimlerinin söz sahibi olmasıyla kalıcılaşabilir” diyerek tamamladı.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, savaşların emekçilerin, yoksulların, halkların ve ezilenlerin aleyhine olduğunu ifade etti. Bakırhan, “Emekçiler ve ezilenler her daim barıştan yana olurlar. Emperyalist ve hegemonik güçler çıkarları ve menfaatleri için savaşı örgütlerler. Onlar savaşın sonuçlarından yararlanır, biz emekçiler, ezilenler, halklar ve inançlar da savaşın sonuçlarından zarar görürüz. Yaşamlarını yitirenler emekçilerdir, yoksullardır. Savaşın rantını yiyenler ise silah tüccarları, hegemonik ve emperyalist güçlerdir” diyerek Türkiye’de barış açısından yeni bir imkan ortaya çıktığını belirtti.
Demos Araştırma Kolektifi, 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle TBMM’de kabul edilen Çerçeve Yasa’nın düşündürdüklerini yazdı.
*Bir grup PKK gerillasının silah yakma töreninden
7595 Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun (kamuoyunda bilindiği ismiyle Çerçeve Yasa) 18 Ağustos 2026’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Kurulduğumuz 2015 yılından bu yana barış, geçmişle yüzleşme, çatışma dönüşümü ve toplumsal hafıza üzerine eleştirel ve erişilebilir bilgi üretme misyonuyla örgütlenen Demos Araştırma Kolektifi olarak, 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle Çerçeve Yasa’nın bize düşündürdüklerini paylaşmak için bu yazıyı kaleme alıyoruz.
Amacımız, konumumuz ve yaklaşımımız
Barışın en imkânsız gözüktüğü, barış talebini dile getirmenin kendisinin hedef hâline getirilmeye yettiği yıllarda, “Siz neden hâlâ barış konuşuyorsunuz?” diye sorulurken dahi barışı tartışmakta ısrar eden bir örgüt olarak Çerçeve Yasaya dair düşüncelerimizi paylaşmayı sorumluluğumuz olarak görüyoruz. Ekim 2024’te kamuoyunda duyurulan müzakereler ile başlayan bu yeni süreci yakından takip ediyor ve 10 yılda biriktirdiklerimizle katkı sunmaya çalışıyoruz. Demos’u çoğunuz barış ve geçmişle yüzleşmeye dair dünya deneyimleri, bu alanların toplumsal cinsiyet ile ilişkisi ve barış/geçmişle yüzleşmede sivil toplumun rolüne ilişkin üretimlerimiz ile tanıyorsunuz. Bu doğrultuda yeni süreçte de 11 Temmuz 2025’teki sembolik silah yakma törenine katılımımıza ilişkin içerikler; İnsan Hakları Derneği (İHD) ile ortak yayınladığımız, TBMM çatısı altında kurulan Komisyona sivil toplum katılımına dair araştırma; ve resmi adımların ötesinde, sivil alanı odağa alarak tuttuğumuz süreç kronolojisi başta olmak üzere üretimlerimize devam ettik.
PKK’nin 12. Kongresi’nde aldığı, örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadelenin sonlandırılması kararıyla birlikte sürece dair silahsızlanma tartışmaları hız kazandı. Bu doğrultuda biz de silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon (disarmament, demobilization and reintegration – “DDR”) konusunu çalışma alanlarımıza dahil etmeye karar verdik. Araştırmaya başladıkça gördük ki DDR, güvenliği salt devlet eksenli ele alan bir saha. Tartışmalar çoğunlukla Birleşmiş Milletler’in önerdiği DDR çerçevesi (IDDRS) ve bu çerçevenin büyük ölçüde şekillendiği Afrika ülkelerindeki deneyimler üzerinden yürütülüyor; Sierra Leone, Liberya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti özellikle “klasik” referans vakalar olarak tekrar ediyor. Bu çerçeve, feminist ve eleştirel kaynak üretimini zorlaştırıyor; alanda uzmanlaşan araştırmacı sayısı sınırlı, üretilenin önemli bir kısmı da devletçi/güvenlikçi bir paradigmadan geliyor. Yani Demos’un araştırmalarında esas aldığı ana akıma alternatif, yerelden, özne odaklı ve toplumsal cinsiyete duyarlı yaklaşımların nadir benimsendiği bir saha. Öyle ki, erişilebilir ve eleştirel bilgi üretme hedefi olan bir araştırma kolektifi olarak bu alanda beslenebileceğimiz eleştirel literatürün dahi kısıtlı olduğunu gördük. Bu da bizi DDR üzerine kendi içimizde öğrenmeye, tartışmaya ve başka deneyimleri araştırmaya teşvik etti. Yakınlarda QAD Barış Araştırmaları Derneği’nin desteğiyle araştırmacılarımızdan Ruken Ay Adın ve Dr. Nisan Alıcı’nın Resmi Anlaşma Olmaksızın Silahsızlanma: Kolombiya, Kuzey İrlanda ve Nepal Deneyimlerinden Derslerle Türkiye Barış Sürecinde DDR’nin İmkânları ve Önündeki Engeller başlıklı araştırmasını yürütmeye başladık.
Bu yazıda Çerçeve Yasaya dair girişte yaptığımız Genel Değerlendirme dışında çoğunlukla DDR alanından bakarak düşündüklerimiz yer alıyor. Yasanın ve sürecin Kürdistan, Türkiye ve bölge halkları için doğurması beklenen olumlu/olumsuz sonuçlarına dair siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, akademisyenler, hukukçular ve gazeteciler tarafından çok sayıda analiz, eleştiri ve tutum yazısı yazıldı, yazılmaya devam ediyor. Bunların bazılarını tekrar, bazılarına itiraz eder bir yazı kaleme almanın sürece yeni ve yapıcı bir katkı oluşturmayacağını düşündük. Bununla birlikte DDR ekseninde -ki Kürt hareketinin bu yasanın bir barış yasası değil silahsızlanma yasası olduğuna dair tutumu dikkate alındığında elzem olan- analizlerin az olduğunu gördük. Bu boşluğu tek bir yazıyla doldurmak mümkün olmadığı gibi böyle bir hedefimiz de yok; ancak bu yazının açtığı soruların, DDR alanında başkaca üretimleri de teşvik edeceğini umuyoruz.
Elbette bu yazının açtığı soruların bir kısmını sormak için erken olduğunu biliyoruz – yasanın uygulanacağına dair haklı tereddütler bu kadar yoğunken, uygulamanın ilerleyen aşamalarına dair ortaya attığımız soru(n)ların en iyi ihtimalle gereksiz, en kötü ihtimalle zararlı olduğunu düşünenler olacaktır. Bu riski göze alıyoruz çünkü DDR’nin ilk ayağı olan silahsızlanmanın ve devamında gelmesi beklenen terhis ve yeniden entegrasyonun kapsamını, ilkelerini ve işleyişini ve barış/geçmişle yüzleşmeyle ilişkisini birlikte tartışmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. İçerisine yeni girdiğimiz ve alıştığımız politik/metodolojik kapsamdan uzak DDR alanını Demos olarak tek başımıza öğrenemeyeceğimizi biliyoruz. Bu nedenle DDR üzerine yapacağımız tüm çalışmalarda birlikte öğrenerek eleştirel bilgi üretmeyi bir yöntem olarak esas alıyoruz. Dolayısıyla bu yazı da başta sivil alan ve akademi olmak üzere barış mücadelesinde ortaklaştığımız herkese birlikte öğrenme ve tartışmaya davet niteliği taşıyor.
Yasanın ortaya çıkışını, devam eden sürecin önemli bir hukuki adımı olarak değerlendiriyoruz. Bu adımın ne anlama geldiğini yalnızca yasa metninden hareketle belirlemek kolay değil; sürecin bir barış anlaşması metni yokluğunda, atipik yürütülen bir barış müzakeresi olduğunu, başından bu yana barış-demokratikleşme ikiliğine sıkıştırıldığını ve bunların barış hedefine ulaşmakta yarattığı zorlukları görüyoruz.
PKK-devlet arasındaki çatışmayı ilgilendiren başkaca yasal metinler de daha önce TBMM’den geçti. 2003 tarihli ve 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu, pişmanlığı adında gizlese de özünde esas alan ve bu yönüyle dönüşleri teşvik etmekte başarısız olan bir metindi. Yine 2014 tarihli ve 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun ise hükümetin çözüm sürecine yönelik (arkasında durmadığı) irade beyanını ve süreçte yer alan kamu görevlilerinin sorumsuzluğunu ortaya koymaktan öteye geçemedi; Çözüm Süreci’nde rol alan Kürt hareketinden siyasetçiler, sürece dair çalışmaları nedeniyle yargılandı ve ağır cezalara çarptırıldı. Önceki barış denemelerine dair bu yasal tarihe göz attığımızda Çerçeve Yasa’nın çatışma çözümünü nerelerde geçmişe kıyasla ileri götürdüğünü, nerelerde geri kaldığını daha iyi görüyoruz. Bu tarihsel bakış, bir infaz düzenlemesi olarak Çerçeve Yasa’nın geçirilmesi sürecinde, PKK’nin ilkesel olarak reddettiği pişmanlık kavramından uzaklaşılmasının barışı mümkün kılan koşullar açısından bir kazanım olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte Çerçeve Yasa’nın cezai sorumsuzluğu yine kamu görevlileriyle sınırlı tutması, yargı bağımsızlığının olmadığı Türkiye’de sürece yönelik güvensizliği pekiştiriyor. Çerçeve Yasa’nın “ilk hukuki metin” veya “aslında af/pişmanlık niteliği taşıdığı” gibi farklı tespitler mevcut, ancak Yasa’nın bu eski metinlerle karşılaştırıldığı daha nüanslı tarihsel, politik ve normatif analizlere de ihtiyaç var.
Yasanın kendisinin nasıl tanımlandığı, tarafların yasaya yüklediği anlamlar ve kamuoyundaki tartışmalar da çeşitli. Bir taraftan Kürt hareketinin yasayı bir “barış yasası” olmaktan ziyade silahsızlanmaya ilişkin bir düzenleme olarak değerlendirdiğini görüyoruz. Diğer taraftan, yasanın “çerçeve/kök yasa” olarak tanımlanması karşısında “terör örgütü” tanımı, uygulamanın devletin güvenlik aygıtının tek taraflı teyit ve tespitine bağlanması ve demokratikleşmeye yönelik herhangi bir hüküm içermemesi gibi meseleler etrafında devam eden tartışmalar var. Demos olarak Komisyon’a ilişkin çalışmamızda ifade ettiğimiz gibi, silahsızlanmanın geçmişle yüzleşme ve demokratikleşmeye dair adımların ön koşulu olarak görülmesi sürecin başarıya ulaşma ihtimalini azaltıyor. Bunun yerine bu üç ayağın -silahsızlanma (hatta DDR), geçmişle yüzleşme ve demokratikleşme- birbiriyle uyumlu ve eşzamanlı programlar olarak ele alınması, silahsızlanmayı sağlayacak ve devam ettirecek koşulları oluşturmaya daha elverişli olacaktır. Nitekim anti-demokratik uygulamaların devam etmesi, geri dönüşler için elzem olan güven ortamının oluşmasının önünde bir engel teşkil ettiği gibi toplumu barış gündemine ikna etmeyi de zorlaştırıyor.
Silahsızlanmanın gerçekleşmesi, kendi başına barışın toplumsallaşması, çatışmanın nedenlerinin ortadan kalkması veya demokratikleşmenin sağlanması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda silahsızlanma sürecinin nasıl yürütüleceği de sonraki aşamaların niteliğini doğrudan etkileyecektir. Bu nedenle yasayı değerlendirirken yalnızca silahların bırakılmasına ilişkin hukuki düzenlemelere değil, bunun sonrasında ortaya çıkacak terhis ve yeniden entegrasyon süreçlerine ve bunların toplumsal yaşamla ilişkisine de bakılması, bunların geçmişle yüzleşme ve demokratikleşmeyle ilişkisinin kurulması gerektiğini düşünüyoruz.
Farklı çatışma deneyimleri, silahsızlanmanın tek başına ele alınamayacağını; savaşan kişilerin sivil ve toplumsal yaşama dönüşlerinin, toplumsal kabulün, barış eğitiminin, ekonomik ve sosyal koşulların, psikososyal ihtiyaçların ve çatışmanın etkilediği toplumsal ilişkilerin de sürecin bir parçası olduğunu gösteriyor. Türkiye açısından hangi unsurların nasıl uyarlanabileceği ise henüz cevaplanmamış bir soru ve bizim araştırmamızın da temel meselelerinden biri. Dolayısıyla Çerçeve Yasa ile birlikte önümüzde yalnızca “silahların bırakılması nasıl gerçekleşecek?” sorusu bulunmuyor. Aynı zamanda “bundan sonra nasıl bir toplumsal ve siyasal hayat kurulacak?”, “silahsızlanan kişilerin dönüşü nasıl gerçekleşecek?”, “toplum bu dönüşüme nasıl hazırlanacak?”, “güven nasıl inşa edilecek?” ve “bu süreçte farklı toplumsal grupların ihtiyaçları nasıl gözetilecek?” gibi sorular da önem kazanıyor.
Bu soruların önemli bir kısmının cevabını bugün için bilmiyoruz. Ancak bize göre yalnızca mevcut hukuki düzenlemelerin uygulanmasını beklememek, ilerleyen aşamalarda ortaya çıkabilecek ihtiyaçları, riskleri ve imkânları şimdiden tartışmaya başlamak önemli. Barış isteyenlerin sürece yapıcı katkı koymasına yönelik çağrıların buna karşılık geldiğini düşünüyoruz. Bu sürecin çatışma bağlantılı doğrudan şiddeti sona erdirdiği gibi demokratikleşme tartışmaları için kapı araladığını görmek şart; yıllarca barış üzerine söylediğimiz her sözü, yazdığımız her yazıyı olası yargı tacizleri riskiyle değerlendirirken bugün barış üzerine daha serbest konuşabilmemiz bunun açık bir göstergesi. Bir yandan cezaevlerinden, dağdan, sürgünden geri dönüşlerin gerçekleşmesi için PKK ile devletin üzerinde uzlaştığı ve TBMM’den çoğunluğun evet oyuyla geçen bu Çerçeve Yasa’nın uygulanmasını talep eder ve izlerken, bir yandan Yasa’nın eksikliklerine dikkat çekip demokratikleşmeye dair mücadelenin sorumluluğunu üstlenmemiz gerekiyor. Bu kuşkusuz ki devletin silahsızlanma gerçekleşirken dayattığı koşulların geçmişle yüzleşme ve demokratikleşme üzerindeki etkilerini, teknik bir silahsızlanma sürecinin üzerini örttüğü hak ihlallerini ve bunların toplumsal muhalefette yarattığı ve yaratabileceği ayrışmaları da tartışmayı gerektiriyor. Bu nedenle aşağıdaki başlıklarda, yasanın doğrudan düzenlediği alanların yanı sıra, yasanın uygulanmasıyla birlikte gündeme gelebilecek toplumsal meseleleri de tartışmaya açıyoruz.
Çatışmadan barışa geçiş süreçlerinde toplumsal cinsiyetin DDR tasarımına dahil edilmesi gerekiyor. Bu, kadınların sürece yalnızca biçimsel bir “bileşen” olarak eklemlenmesi, yani salt temsil amacıyla dahil edilmesi anlamına gelen bir dahiliyet değil; savaşan öznelerin toplumsal cinsiyete dayalı olarak farklılaşan risk ve ihtiyaçlarının sürecin her aşamasına içkin kılınmasını gerektiren bir dahiliyet.
Geri dönecek olan kadınların toplumsal cinsiyetlendirilmiş deneyimlerinin dikkate alınması, sürecin bu yeni aşamasına kadınların etkili katılımıyla mümkün olabilir. Nitekim kadınlar bu talebi başından beri dile getiriyor. Ancak sürecin yine demokratikleşme başlığıyla birlikte değerlendirilmesi gereken bir başka özelliği de, iktidarın toplumsal cinsiyet karşıtı politikalarını eş zamanlı yürütmesi. Çerçeve Yasa tartışmalarıyla Anayasa Mahkemesi’nin nafaka hakkını sınırlandıran kararı ve LGBTİ+’ları bu sefer açıktan ve doğrudan kriminalize eden yargı paketi tekliflerinin aynı zamanlara denk gelmesi iki ayrı gündem değil. Bu gündemlerin arasındaki bağı, yani patriyarkayla militarizmin, şidddetin, ayrımcılığın ilişkisini dile getiren kadınların ve LGBTİ+’ların görüşlerinin ve taleplerinin daha fazla gündeme alınması, Çerçeve Yasa’nın açtığı demokratikleşme penceresini görmek demek.
Yasa’nın kurduğu İcra Kurulu (resmi adıyla “Takip ve Değerlendirme Kurulu”) ve bunun altında oluşturulan alt kurul/komisyonlar, silahsızlanma ve terhis sürecinde kimin “savaşçı” sayılacağına, kimin yeniden entegrasyon desteğinin kapsamına gireceğine dair kriterleri henüz belirlemedi. Uluslararası deneyimler, bu kriterlerin -eğer kadınlar sürece dahil edilmeden, salt devletin güvenlik bürokrasisi tarafından belirlenirse- muharebe-dışı rollerde (kuryelik, istihbarat, lojistik, aşçılık vb.) yer almış kadınları büyük ölçüde dışarıda bırakma riski taşıdığını gösteriyor. Bunun yanında geri dönüşün toplum ve aileler tarafından nasıl karşılanacağı sorusunu genellenebilir bir kabul senaryosuyla yanıtlayamayız. Kadın gerillalara yönelik güçlü bir toplumsal saygı/kabul olabileceği gibi bu kabul herkes için aynı işlemeyebilir; damgalanma riski farklılaşabilir. Başka deneyimler, geri dönüşte hem bu damgalanmayla başa çıkmanın hem de bakım emeğinin büyük ölçüde yine kadınların üzerine kaldığını gösteriyor.
Kadınların talepleri sürecin başından beri süren bir mücadele hattı olarak devam ediyor. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin açıklamalarında yer verdiği üzere, yasada bahsedilen komisyon ve kurullarda kadınların eşit temsille yer alması, kadın hareketinin kendi mekanizmalarıyla oluşturacağı bağımsız bir komisyonun sürecin resmi izleme yapısının parçası olarak tanınması, savaş yıllarında kadınlara yönelen militarist şiddetin sorgulanması için kadın hakikat komisyonlarının kurulması, koruculuk ve bekçilik sistemlerinin kaldırılması bu taleplerin başında geliyor. Şubat 2026’da açıklanan Meclis Komisyonu raporu bu talepleri içermedi. Farklı çatışma sonrası süreçleri karşılaştıran araştırmalar, kadınların barış müzakerelerine anlamlı katılımı sağlandığında imzalanan anlaşmaların başarılı olma ihtimalinin önemli ölçüde arttığını gösteriyor. Kadın örgütlerinin sürece dahil olduğu durumlarda, anlaşma hükümlerinin on yıllık bir süre boyunca fiilen uygulanma oranı da belirgin biçimde artıyor. Kolombiya’da toplumsal cinsiyet eşitliği bölümünün anlaşma metnine girmesi, Kuzey İrlanda’da mağdur hakları ve eğitim gibi başlıkların müzakere masasına taşınması, kadınların masada bulunması ile mümkün oldu. Türkiye’de, özellikle de bir barış anlaşmasının yokluğunda kadınların komisyon ve kurullarda yer alması, DDR’nin ve genel olarak barış sürecinin hem kapsayıcılığını hem de kalıcılığını doğrudan belirleyecek.
Silahların susması toplumun barışa hazır olduğu anlamına gelmiyor. Nitekim Zonguldak ve Düzce’de Kürt işçilere yönelik ırkçı saldırılar, Amedspor maçında devletin Kürt halkına yönelik işlediği suçları sembolize eden sarı torbaların sallanması gibi olaylar sürecin toplumsallaşmasındaki eksikleri ortaya koyuyor. Barış eğitimi veya diyalog zeminleri bu meselenin önemli bir bileşeni olarak ele alınmalı. Sürece açık olmayan kesimler için olduğu kadar, savaştan dönenlere yönelik düşmanlık besleyebilecek kesimlerin yeni toplumsal düzeni kabul edip içselleştirmesi için de toplumsal düzeyde eğitim programlarını hazırlanması gerekebilir. Ama bu, örgün eğitim ya da klasik bir müfredat anlamına gelmek zorunda değil, en azından şimdilik. Mahalle ölçeğinde, yerel yönetimler eliyle yürütülecek diyalog çalışmaları bu aşamada daha uygulanabilir ve gerçekçi bir seçenek olabilir. Kürdistan’ın ihtiyaçları şehirden şehre farklılaşırken, Türkiye’nin geri kalanı da bu tabloya dahil edildiğinde bambaşka ihtiyaç setleri karşımıza çıkar. İlçe belediyeleri gibi görece küçük ölçekli yerel yönetim birimlerinde dahi toplumu barışa hazırlamaya ve bir arada yaşamayı mümkün kılmaya yönelik diyalog çalışmaları düzenlenmesi gibi örnekler üzerine düşünebilmeliyiz. Bu çalışmaların toplumsal cinsiyete duyarlı ve hak temelli olması için sivil toplumun da sorumluluk alması ve etkin katılım göstermesi gerekir.
Diyalog ve güven inşası bu hazırlığın ayrılmaz bir parçası olarak görülmeli; kolaylaştırıcılık, yerel düzeyde diyalog mekanizmaları, sürece mesafeli ama demokrasi yanlısı sivil toplum kesimleriyle temas gibi araçlar da bu kapsamda ele alınmalı. Ancak diyalog zemininin sağlıklı işleyebilmesi için tarafların sürece dair algı ve beklentilerindeki farklılıkların da görünür kılınması gerekiyor. Bu farklılıklar bir maliyet-fayda hesabına indirgendiğinde, toplumsal düzeyde ortak bir zemin kurmak güçleşebiliyor. Bununla birlikte, silahsızlanma sürecinin ilerlemesi bunu zamanla dönüştürebilecek bir potansiyel taşıyor; güven inşası ile silahsızlanma birbirini besleyen, karşılıklı olarak güçlendiren süreçler olarak da okunabilir. Çerçeve Yasa toplumu bu sürece hazırlayacak diyalog ve barış eğitimi mekanizmalarına dair açık bir hüküm sunmuyor; İcra Kurulu’nun ve alt komisyonların görev tanımları da bu boşluğu şimdilik kapsamıyor. Yasanın DDR’yi büyük ölçüde teknik bir silahsızlanma ve entegrasyon sürecine indirgeyen yaklaşımı, toplumsal düzeydeki kabul ve yüzleşme boyutunu ikincil bırakıyor. Ancak yasanın uygulama sürecinin henüz başında olması, bu tür mekanizmaların yerel yönetimler, sivil toplum ve özellikle kadın hareketinin girişimleriyle zaman içinde şekillenebileceği bir alan da olabilir. DDR’nin teknik boyutunun yanına toplumsal kabul ve yüzleşme boyutunun eklenmesi, sürecin ilerleyen aşamalarında hâlâ mümkün.
D. Kamuoyu iletişimi ve medya
Yasanın ve sürecin/DDR’nin kamuoyunda nasıl anlatılacağı, hangi dille ve hangi çerçeveden aktarılacağı, yukarıda bahsedilen toplumsal kabul sürecinin doğrudan bir uzantısı. Nefret söylemi ve damgalamayla mücadele, kazanan-kaybeden ikiliğini kıracak bir dil bu başlığın merkezinde duruyor. Bu damgalanmanın kadın savaşçılar söz konusu olduğunda katmanlaştığını da unutmamak gerekiyor: hem eski savaşçı olmanın hem de toplumsal cinsiyet rollerinin dışında bir yaşam sürmüş olmanın getirdiği çifte bir ötekileştirme riski var.
Bu noktada barış gazeteciliği kavramı da öne çıkıyor; medyanın çatışmayı yeniden üretmek yerine diyaloğu ve ortak zemini görünür kılacak bir dil kurması, sivil toplum-medya işbirliğinin geliştirilmesi ile mümkün olabilir. Ama bu sorumluluk yalnızca gazetecilere düşmüyor, barış diline uygun bir söylemin yargı ve güvenlikten sorumlu devlet kurumlarının dilinde de karşılık bulması gerekiyor; aksi halde medyanın tek başına üstlendiği bir dil değişimi kalıcı olmuyor.
Bugüne kadarki deneyim, bu tür işbirliği zeminlerinin henüz kurumsallaşmadığını gösteriyor. Meclis Komisyonu’ndaki “dinleme” usulü dışında sivil toplumun resmi katılımına imkân tanınmaması, DDR-geçmişle yüzleşme-demokratikleşme arasındaki kopukluğu derinleştiriyor. Çerçeve Yasa’yla kurulan/kurulacak İcra Kurulu’nun, bunun kuracağı alt kurul ve komisyonların ve TBMM’de kurulacak İzleme Komisyonu’nun bu ilk komisyon deneyiminden çıkarması gereken en önemli derslerden biri, sembolik bir katılımın sürece anlamlı bir katkı sağlamayacağı.
DDR devlet merkezciliği gereği devlet dışı silahlı aktörlerin silahsızlanmasını gündeme alırken devletlerin silahsızlanmasını tamamen kapsam dışı bırakıyor. Oysa feminist barış aktivistlerinin on yıllardır -başta nükleer silahlara karşı- yürüttüğü silahsızlanma kampanyaları, devletlerin artan silah ve mühimmat harcamalarının halklar ve özellikle de kadınlar için güvenlik değil yıkım anlamına geldiğini ortaya koyuyor.
PKK’nin silahsızlanması tartışmaları sürerken, devletlerin silahlanma trendi Türkiye için de devam ediyor. Cumhurbaşkanlığı verilerine göre Türkiye’de 2025 yılı “savunma” (yani savaş) harcamaları, gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) %2,33’üne yükseldi; bu oran 2024’te %2,08, 2023’te %1,5’tu. 2025 NATO zirvesinde kabul edilen, üye ülkelerin 2035’e kadar yıllık GSYH’nin %5’ini savunma harcamalarına yatırması anlaşması, eğitime, sağlığa, barınmaya ve sistematik eşitsizliklerin giderilmesine ayrılması gereken bütçenin daha fazla silah, daha fazla şiddet, daha fazla yoksulluk satın alması demek. Bu arka planda, PKK’nin devlete teslim edeceği silahların envanteri çıkarıldıktan sonra TSK’nın kullanımına geçirilmesi veya satışı gibi ihtimaller kamuoyuna yansıyor. Tam da emperyalist işgaller ve bölgesel savaşlara atıfla başlatılan bu sürecin böyle bir sonucu olması şaşırtıcı olmayabilir, ancak silahsızlanmanın bu boyutunun daha fazla tartışılması gerektiğini düşünüyoruz. Teslim edilen silahların yok edilmesi talebini zamanı geldiğinde gündeme almalıyız.
Buna ek olarak, devletin PKK ile çatışma gerekçesiyle oluşturduğu, kalekollar, koruculuk sistemi, arama/kontrol noktaları gibi militarize yapıların tasfiyesi de yeterince gündeme gelmiyor. Haziran 2026’da İçişleri Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre 2.763 kontrol ve arama noktası uygulamasına son verildi. Ancak koruculuk sistemi devam ettiği gibi Bakan, korucuların köy okullarına güvenlik görevlisi olarak atanacağını açıkladı. Militarizasyonun kim için güvenlik, kim için şiddet anlamına geldiğini Kürdistan’da kadınların maruz kaldığı üniformalı şiddetten, Gülistan Doku soruşturmasında ortaya çıkan erkek-devlet-çete işbirliklerinden biliyoruz. Güvenliği daha fazla silah, daha çok kolluk/asker ve daha güçlü orduya indirgeyen yaklaşımların karşısında devletin militarizasyonuna dair itirazları, bölgesel savaşlar ve güvenliğe feminist yaklaşımları yaygınlaştırmaya ihtiyaç var.
F. Çeşitlenen ihtiyaçlar ve erişilebilirlik
DDR süreci tasarlanırken en temel ilkelerden biri, herkese aynı uygulamayı sunan tek tip bir modelden vazgeçmek olmalı. Bunun yerine kişinin somut ihtiyacına göre şekillenen ve gerçekten herkesin erişebildiği bir yaklaşım kurulmalı. Bunu, önümüzdeki aşamaları ve geri dönüşleri düşünerek yazıyoruz. Kırk yılı aşkın bir çatışmanın içinde dağda, cezaevinde, sürgünde ya da Güney Kürdistan’da 1998’den bu yana varlığını sürdüren Mahmur Kampı’nda geçen onlarca yıl var; bu kadar uzun bir sürecin ardından dönen insanların ihtiyaçları da birbirinden çok farklı olacaktır. Kimi ileri yaşta, kimi bedensel ya da zihinsel bir engelle yaşıyor, kimi Türkçe konuşmuyor olabilir; az da olsa bazıları hiç okuma yazma öğrenememiş olabilir. Bunu görmeyen bir DDR tasarımı, en kırılgan olanları daha en baştan dışarıda bırakma riskine sahip. Bu nedenle somut olarak bedensel ya da zihinsel engeli bulunan savaşan kadın ve erkeklerin, silahsızlanma ve terhis aşamasının her adımında fiziksel erişime, uygun iletişim yöntemlerine ve uzman desteğe kavuşması sağlanmalı. Okuma yazma bilmeyenlerin ihtiyaçları formlarda, bilgilendirme metinlerinde ve süreçle ilgili tüm yazılı materyallerde gözetilmeli; bu materyaller sözlü ya da görsel alternatiflerle desteklenmeli. Türkçe konuşmayanlar için sürecin her aşamasında Kürtçe materyaller hazırlanmalı ve yeterli sayıda ve nitelikte tercüman bulunmalı. Görme engeli olanların ihtiyaçlarına uygun materyal ve destek mekanizmaları hazır bulundurulmalı. Kısacası, DDR’nin başarısı büyük ölçüde bu çeşitliliği ne kadar gördüğüne ve buna göre esnekleşebildiğine bağlı olacak.
G. Topluluk temelli psikososyal destek
DDR’nin özellikle yeniden entegrasyon aşamasında hem silah bırakanların hem de onların ailelerinin ve yakın çevrelerinin psikososyal desteğe erişebilmesi önem taşıyor. Kamuoyuna yansıdığı üzere, Çerçeve Yasa’nın uygulanması kapsamında Sosyal Uyum ve Bütünleşme Alt Komisyonu başlıklı bir kurul oluşturuldu; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’ndan uzmanların da bu kurulda yer alması bekleniyor. Ancak “psikososyal destek” denildiğinde çoğu kişinin aklına yalnızca bireylerin psikologa erişimi geliyor; bu bireyci/klinik indirgeme, özellikle cezaevlerinde psikolojik danışmanların etik dışı, hatta düşmanca muamelelerine maruz kalmış kişiler tarafından tepkiyle karşılanıyor. Bu tepkinin haklı bir zemini olduğunu ve güvensizliğin bir hakikat olduğunu görmek gerekiyor. Ancak bu haklı güvensizlik, DDR’nin psikososyal boyutunu tümden bir kenara bırakmak anlamına gelmemeli; çünkü DDR’nin psikososyal etkileri, en az politik etkileri kadar gerçek ve dikkate alınmaya değer.
Topluluk temelli psikososyal destek, bireyci ve asimilasyoncu rehabilitasyon süreçlerinden ayrılıyor. Öncelikle, savaşan kişilerin döndüğü topluluğun parçası olan, onların ana dillerini konuşan, bir tarih ve kültürü paylaşan kişilerin bu desteği sağlaması gerekiyor. Söz konusu destekler ihtiyaç halinde bireysel terapi ilişkisini içerebilir ancak bununla sınırlı değil; topluluk bağlarını güçlendiren, örgütlenirken iyileştiren kolektif çalışmalar öne çıkıyor. Bu desteğin kapsamı, uzun zamandır teknolojiyle teması sınırlı kalmış kişilerin günlük hayatını kolaylaştıracak dijital beceri kazandırma eğitimlerinden, birlikteliği destekleyecek müzik ve spor etkinliklerine kadar uzanan bir yelpazede, farklı görünümlere sahip olabilir. İçerik, hem geri dönenlerin hem de topluluğun ihtiyaçlarına göre şekillendirilebilir. Tüm bunlar planlanırken kişilerin yaşı, toplumsal cinsiyeti, büyüdüğü ve geri döndüğü çevre gibi faktörlerin de dikkate alınması gerekir.
Geri dönecek olanların Kürdistan’da coşkuyla karşılanacağını tahmin etmek güç değil. Ancak bu; uzmanlaşmış, düzenli ve erişilebilir desteğe duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmadığı gibi psikososyal desteğe zaten gerek olmadığı yönündeki yaygın yaklaşım da bu talebi dile getirmeyi zorlaştırabilir. Psikososyal desteğe dair eleştirel yaklaşımların yaygınlık kazanması, hem bu desteğe ihtiyaç duyulmasının yaratabileceği damgalanma ve utancın ortadan kalkmasını hem de toplumsal, politik ve kültürel koşullara uygun destek için hazırlık yapılmasını teşvik edebilir. Eleştirel, toplumsal, feminist psikoloji gibi alanlarda çalışan profesyonellerin ve özellikle Kürdistan’daki sivil toplum örgütlerinin ihtiyaçlara uygun, yerelleştirilmiş programlar üzerinde yaptığı ve/veya yapacağı çalışmalar bu alandaki sessizliği kırmaya vesile olabilir.
H. Cenazeler ve yas hakkı
DDR’nin cenazeler ve yas hakkıyla ilişkisi, sürecin en az konuşulan ama en somut boyutlarından biri. Ağustos 2026’daPKK’nin yıllar önce yaşamını yitirmiş mensuplarının isimlerini toplu olarak açıklamaya başlaması -Diyarbakır’da tek bir taziyede kırk dokuz kişi, birkaç gün içinde yüzü aşan isim- bunun hâlâ güncel bir mesele olduğunu gösteriyor. Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi’nin yıllardır belgelediği üzere, Kürdistan’da yas iki yönlü bir kayıp üzerinden şekilleniyor: hem hayatını kaybetme hem cenazenin kendisinin kaybı. Cenazenin dini vecibelerinin engellenmesi, cenaze defnedilirken birkaç kişiyle sınırlı katılım izni verilmesi, taziye çadırı kurulmasının yasaklanması, kimi zaman naaşın yıllar sonra bir kutu içinde teslim edilmesi; bugüne kadar sıkça karşılaşılan uygulamalar arasında. Aynı çatışmada hayatını kaybetmiş insanlara kimliğine göre değer biçilmesi kamusal alandaki bir yas hiyerarşisine işaret ediyor. Silahsızlanma sürecinin bir bölümü olarak konuşulan sosyal uyum ve rehabilitasyon tartışmalarının, geride kalanların ölülerine ve mezarlara kavuşabilmesi ve yasını damgalanmadan tutabilmesi sorusunu da içermesi gerektiğini düşünüyoruz. Bunu geçmişle yüzleşmenin bir parçası olarak da görmek gerekiyor. Savaş sonrası toplumların hakikatle yüzleşmesi, cenazelere, kayıplara ve yasa dair adımlardan bağımsız düşünülemez; ölülerine kavuşamayan, yasını tutamayan bir toplumda hakikatin ve onarımın konuşulması da eksik kalır. Bu nedenle yas hakkını yalnızca ailelerin bireysel bir talebi değil, sürecin bütünlüğü için önemli, kolektif bir adalet meselesi olarak ele almak gerekiyor.
I. Ekoloji
Kırk yılı aşkın süren çatışma, Kürdistan’ın coğrafyasında derin ve çoğu zaman geri döndürülemez ekolojik izler bıraktı. Askeri operasyonlar kapsamında ormanların yakılması, köylerin boşaltılması ve mera alanlarının kullanılamaz hâle getirilmesi, bölgenin hem biyoçeşitliliğini hem de kırsal yaşamın sürdürülebilirliğini derinden etkiledi. Baraj ve gözetleme amaçlı altyapı projeleri güvenlik gerekçesiyle hızlandırılırken doğanın tahribatı çoğu zaman bu güvenlik politikasının doğrudan bir aracı hâline geldi. Sermaye-devlet işbirliği ise hem çatışma öncesi hem de çatışma sonrası dönemde doğanın tahribatına yön veren bir başka dinamik oldu. DDR’nin ekolojik etkileri de bu nedenle, doğanın ağır tahribata uğradığı bölge ve Kürdistan için ayrıca değerlendirilmeli.
Silahların susması, savaşın yarattığı ekolojik yıkımın da sona ermesi anlamına gelmiyor; savaş sona erdikten sonra da askeri faaliyetlerin yol açtığı tahribat devam ediyor. Silah ve mühimmat artıkları, çatışmalardan kalan yapılar ve malzemeler toprağı, su kaynaklarını ve havayı zehirlemeye devam ediyor. PKK’nin silahlarını teslim etmesini müteakip silahlara ne yapılacağı sorusu da yukarıda bahsettiğimiz üzere belirsizliğini koruyor. Silahsızlanmanın doğrudan kapsamında olmasa da çatışmanın bitmesinin sonuçlarından biri, Kürdistan’da artması beklenen ekonomik yatırımlar; bu da bölgedeki HES, JES gibi projelerin artması riskini doğuruyor. Özellikle ekoloji mücadelesi veren örgütlerin, bu alanda birikmiş deneyim ve bilgiyi bu sürece taşımasını; sürecin ekolojik tahribat açısından ortaya çikaracağı riskler ve bunları önlemeye yönelik talepler üzerine görüşlerini daha fazla paylaşmalarını, tartışmayı genişletmelerini umuyoruz.
*Demos Araştırma Kolektifi’nin resmi sayfasından alınan bu yazıyı, Kolektif’in onayı ile niha+ okurları için yayımlıyoruz.
Manuşyan’ın öncelikli görevi, Fransa’da yaşayan Ermenileri ve göçmenleri Nazilere karşı örgütlemekti. Çok geçmeden bu örgütlenme etkisini göstermeye başlayacaktı. Ne zaman? Bombalar Nazilerin ortasında patlamaya başladığında, ardı sıra kesilmeyen suikastlar ülke gündemini sarsmaya başladığında!
Soykırımdan sağ kalan Ermeniler ne yapmıştır, ne yapabilmiştir, ailelerini, arkadaşlarını, memleketlerini yitirmenin acısı yaşamları boyu boynuna asılmışken ve günümüzde dahi Ermenilere nefret devam ediyorken?
Kısmen de olsa bunun izini Misak Manuşyan’ın yaşamından öğrenebiliriz. Soykırımda ailesini yitirdiğinde 9 yaşındaydı. Adıyamanlıydı. Kürt bir ailenin sahiplenmesinden sonra önce Suriye’de Ermeni yetimhanesine, oradan da Fransa’ya geçti. Fransa’da bir süre marangozluk yaptı. Fabrikada işçi olarak çalışmaya başladığında Komünist Parti’ye yakın bir sendikada örgütlendi. Sınıf bilinciyle kuşanan Misak, aynı zamanda arkadaşlarıyla birlikte edebiyat dergileri çıkarmaya başladı. ‘Çank’ (Çaba) ve ‘Mışaguyt’ (Kültür) adlı dergileri en bilindikleri idi. Buralarda şiirlerini ve yazılarını yayımladı. Hayat arkadaşı Meline onun için “Hayatını dile döktüğü kelimeler şiirlerinde akan kanıydı biraz da. Şiirde dile getirse de, hayatını yaşadığı yer ora değildi ama. Hayat kendini eylemlerde yaratır, yeniden üretir, sürdürür.” der.
"Arı olmak istiyor ruhum tabiatın ortasında Bal derlemek çiçeklerden vermek onu ebediyen insanlığa.” (Manuşyan’ın bir şiirinden)
Naziler Fransa’yı işgale geldiğinde yalnızca kalemin yetmediğini, silaha sarılmak gerektiğinin bilincine vardı. Çünkü o Nazileri 1915’te İttihat Terakki’den biliyordu. Dünyanın sessiz kaldığı bu soykırıma o sessiz kalmayacaktı. Öncelikli görevi, Fransa’da yaşayan Ermenileri ve göçmenleri Nazilere karşı örgütlemekti. Çok geçmeden bu örgütlenme etkisini göstermeye başlayacaktı. Ne zaman? Bombalar Nazilerin ortasında patlamaya başladığında, ardı sıra kesilmeyen suikastlar ülke gündemini sarsmaya başladığında!
Manuşyan grubu olarak anılan örgütlenme Nazi işbirlikçileri tarafından deşifre edilip tutuklamalar başlar.
Nazi işbirlikçisi Vichy hükümeti 23’leri karalamak için Paris’in bütün sokaklarını afişlerle donatır. Misak için, afişlerde “Ermeni, çete lideri, 56 saldırı, 150 ölü, 600 yaralı” yazmaktadır. Ama halk bu kara propagandadan etkilenmez.
Bundan sonrasını hayatını ve direnişi paylaştığı Meline Manuşyan anlatsın:
”Fresnes Hapishanesi’nde getirdikleri üç ay boyunca, 23’ler uzun uzun sorgulanır, yani işkence görürler. Yargılanmaları sırasında taşıdıkları yara izleri de bunu kanıtlar. Sorgulamalarda, eylemlerinden ve bunları niçin yapmış olduklarından başka birşey söylemezler. Her biri, onları harekete geçiren ortak nedenlerin yanı sıra, kendi özel gerekçelerini açıklar. Mesela Yahudiler, onları toptan ortadan kaldırmak isteyen Nazi barbarlığına karşı kendilerini savunduklarını; Ermeniler, Birinci Dünya Savaşında Almanların onayıyla katledilmiş halklarının özgürlüğünü korumak için savaştıklarını; İspanyollar, ülkelerinde ortalığı kasıp kavuran faşizme karşı çarpıştıklarını; İtalyanlar, Hitler’in müttefiki Mussolini tarafından kovuldukları memleketlerine dönebilmek amacıyla silaha sarıldıklarını; Polonyalılar Hitler’in haritadan sildiği vatanlarının yok olmaması için mücadele ettiklerini belirtirler.”
Misak Manuşyan 21 Şubat 1944 günü 22 yoldaşıyla birlikte kurşuna dizilir. Vasiyeti gereği şiirleri eşi tarafından kitaplaştırılır. Faşizme karşı direnişin önemli sembollerinden biri haline gelir.
Yararlanılan Kaynak: Meline Manuşyan, Manuşyan – Bir Özgürlük Tutsağı, Aras Yayınları
Barış Akademisyenleri’nin hukuk mücadelesinin 10 yılı
Barış Akademisyenleri, OHAL KHK’si ile ihraç edilmelerinin üzerinden geçen 10 yıllık süreçte 385 başvurunun reddedildiğini, 189 davada ret, 173 davada ise kabul kararı verildiğini açıkladı. Yüzlerce başvurudan sadece 18 tanesi hakkında göreve iade kesinleşti.
Fotoğraf: Barış Akademisyenleri X hesabı
Açıkladıkları “Barış Bildirisi”nin ardından OHAL KHK’leri ile görevlerinden ihraç edilen Barış Akademisyenleri, ilk ihraç kararlarının verildiği günden bu yana geçen 10 yılda yaşananlara dair bir açıklama yaptı.
Kendi sosyal medya hesapları üzerinden yaptıkları açıklama ile 2016 yılından 2026 yılına kadar geçen süreçte yaşananlarla ilgili istatistik bilgiler veren Barış Akademisyenleri’nin verilerine göre, 2016 ile 2018 yılları arasında yayınlanan 10 OHAL KHK’si ile 406 akademisyenin kamu görevinden ihraç edildiğini, OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na yapılan başvuruların 385 tanesinin reddedildiğini açıkladı.
2017 yılında kurulan komisyon, 2021 yılı sonuna kadar red kararlarını açıkladı. Bu tarihten itibaren mahkemeler başvuru yapılabildi. Barış Akademisyenleri, açıklamalarında bu hususa dikkat çekerek “adalete erişim yaklaşık 5 yıl süreyle engellendi” dedi.
Açıklamada idare mahkemeleri ve bölge idare mahkemelerinin yanı sıra Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’ne taşınan davalarla ilgili de bilgiler verildi.
Buna göre idare mahkemelerine taşınan davalardan 189 tanesi için red kararı verilirken, 173 tanesi kabul edildi. Bölge idare mahkemeleri ise 124 davada istinaf başvuruları, davacı aleyhine kabul veya davacı aleyhine kaldırma kararıyla sonuçlandı.
147 davada ise tam tersi yönde davacı lehine kaldırma veya kabul ile sonuçlandı. 91 davada ise karar yok.
Barış Akademisyenleri’nin davalarının taşındığı Danıştay 5. Daire’de ise 18 davada lehe onama kararı verildi ve göreve iade kesinleşti. 4 Davada aleyhe onama kararı verildi ve dava AYM’ye taşındı. 1 Davada aleyhe bozma kararı verildi ve bu davadaki karar Bölge İdare Mahkemesi kararından farklı olduğu için yeniden BİM’de görüşülüyor.
29 Davada lehe bozma kararı verildi. Bu kararlar BİM kararlarından farklı olduğu için yeniden BİM’de görüşülüyor. Bunlardan dokuz tanesinde, BİM İstinaf başvurusunu davacı aleyhine kabul kararında ısrar etti. Dava Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na taşındı.
219 davada ise karar yok.
4 Dava AYM’de
Barış Akademisyenleri’nin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı 4 dava görüşülüyor. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nda ise 9 dava dosyası var.
Ne olmuştu?
11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan 406 akademisyen, 1 Eylül 2016’da dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. Ayrıca bildiriye imza atan 822 akademisyen Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandı.
Ağır Ceza Mahkemesi bildirinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek beraat kararı verse de Barış İçin Akademisyenler görevlerine iade edilmedi. Çünkü Barış Akademisyenlerinin bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) olan dosyaları için, “önce iç hukukun bitirilmesi gerekir” kararı verildi.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından Barış Akademisyenleri ve Gülen Cemaati bağlantılı tüm dosyalar için OHAL Komisyonu kuruldu. Bu komisyon, neredeyse tüm Barış Akademisyenlerinin iadesine ret kararı verdi. Komisyonun ret kararlarını açıklaması 2021 yılını bulduğu için akademisyenlerin bir üst mahkemeye erişimi yaklaşık 5 yıl gecikti.
Bunun üzerine 2019’dan itibaren BİM davaları başladı. Toplamda 10 yıla yaklaşan hukuki süreç hâlâ devam ediyor.
2023 Haziran itibariyle haklarında KHK ile ihraç kararı verilen çok sayıda Barış Akademisyeninin ise mahkemelerin göreve iade kararlarına rağmen üniversiteler tarafından işe başlatılmadığı kaydedilmişti.
Barış İçin Akademisyenler’in düzenli aralıklar ile yayınladığı rapora göre, göreve iade için açmış oldukları iptal davalarında bazı mahkemeler evet derken bazıları ise hayır diyebiliyor.
Ayrıca, her kademedeki akademisyenlere sosyal medya hesaplarının taranmasından vakıf, dernek vb. üyeliklerine kadar yeniden bir güvenlik soruşturması da yapılıyor. Böylece iade süreçleri daha uzun sürüyor ve akademisyenlerin aktif ve eleştirel bilgi üretimi giderek kısıtlanıyor.
Girne’den Taşucu’na sefer yapan Filo Jet adlı yolcu gemisi, 30 Ağustos’ta zorlu hava koşullarında alabora olarak battı. Kazada 8 kişi hayatını kaybetti. 20 kişiye ulaşmak için arama kurtarma çalışmaları devam ediyor. Soruşturma kapsamında gözaltına alınan 14 kişiden 9’u tutuklandı.
Kuzey Kıbrıs’taki Girne Limanı’ndan Mersin’in Taşucu Limanı’na giden Filo Jet adlı yolcu gemisi, 30 Ağustos’ta Girne’den Taşucu’ya seyir hâlindeyken gemiye su girmesi sonucu alabora oldu. Yaklaşık 270 kişinin bulunduğu feribot için arama-kurtarma çalışmaları başladı.
KKTC Başbakanı Ünal Üstel yaptığı açıklamada 8 can kaybı, 20 kayıp olduğunu kaydetti. Üstel, faciada ihmali veya kusuru bulunan herkesin tespit edileceğini belirterek geminin sefere çıkışına izin veren liman yetkilileri hakkında da işlem yapıldığını açıkladı: “Geminin sefere çıkışına izin veren ilgili liman yetkilileri de görevden uzaklaştırılmış, haklarında soruşturma başlatılmış ve yerlerine yeni sorumlular görevlendirilmiştir.”
Üstel daha sonraki bir açıklamasında, “Bir yandan denizden ve havadan arama kurtarma faaliyetleri sürdürülürken, diğer yandan polis teşkilatımız ve ilgili kurumlarımız tarafından olayın tüm yönleriyle aydınlatılmasına yönelik kapsamlı ve titiz çalışmalar yürütülmektedir” dedi.
8 kişi hayatını kaybetti
Gemideki kişilerden 239’una sağ olarak ulaşıldığını belirten Üstel, “8 vatandaşımızın hayatını kaybettiği kesinleşmiştir. Kayıp durumda bulunan 20 kişimize yönelik arama kurtarma çalışmalarımız ise devam etmektedir” dedi. Üstel, önceliklerinin kayıp 20 kişiye ulaşmak olduğunu vurgulayarak, “Arama kurtarma ekiplerimiz denizden ve havadan çalışmalarını 7/24 esasıyla sürdürmektedir. Kayıplarımıza ulaşabilmek için devletimizin tüm imkanları seferber edilmiş durumdadır” açıklamasını yaptı.
Hayatını kaybedenlerin Nihat Balyemez, Hüseyin Özdemir, Nuray Zeytun, Fahri Ateş, Gülcan Gürel, Reyhan Verim, Nisa Torer ve Nurcan Hilaloğlu olduğu açıklandı.
Üstel, polisin yaptığı incelemeler, alınan ifadeler, yolcu bilgilerinin karşılaştırılması ve kişilere tek tek ulaşılarak yapılan teyitler sonucunda daha önce kurtarılan kişiler arasında değerlendirilen 2 kişinin, yapılan ayrıntılı inceleme neticesinde kayıp kişiler arasında bulunduğunun tespit edildiğini açıkladı.
Üstel ayrıca, kaybolduğu kesinleşen 20 kişi dışında gemi yolcu listesiyle kurtarılan isimleri karşılaştırdıklarında henüz teyit edilemeyen 40 kişilik bir listenin daha olduğunu söyledi.
KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, kazadan duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi ve arama-kurtarma çalışmalarının herkesin akıbeti netleşene kadar süreceğini söyledi.
Mahkeme, olay kapsamında gözaltına alınan 14 şüpheliden 9’u hakkında 3 günlük tutuklama kararı verildi.
Aranması devam eden 20 kişinin isimleri şöyle: Ferdi Törer, Mustafa Demir, Mahmut Demir, Özgür Gönül, Anni Azel Hilaloğlu, Şerif Özdemir, Süleyman Erdoğan, Saliha Miray Biçer, Mehmet Asaf Biçer, Orhan Bekret, Nazmiye Özbolat, Elmas Demir, İsmail Kurt, Yulia Özcan, Ayhan Özcan, Elife Bayır, Nihat Pancar, Mustafa Kemal Yaralı, Mehmet Bayhan, Mehmet Nuri Ayran.
Soruşturma kapsamında gözaltına alınan 14 kişiden 9’u hakkında 3 gün tutuklama kararı verildi.
Artan enflasyon ve düşen alım gücü, çocukların kıyafet ve ayakkabıya erişimini zorlaştırıyor. Derin Yoksulluk Ağı’ndan Önder Uçar, kıyafete erişememenin çocukların eğitim ve sosyal yaşamına etkilerini anlattı: “Kıyafet meselesini basitçe bir tüketim ihtiyacı olarak değil, çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele olarak görüyoruz.”
Fotoğraf:Canva
Artan enflasyon ve beraberinde düşen alım gücü, küçük yaşlardan ergenlik çağına kadar çocukların kıyafete erişimini de zorlaştırıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun paylaştığı verilere göre 2025’te Türkiye’de 0-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 36.8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyordu.
Derin Yoksulluk Ağı’ndan Önder Uçar sahadaki gözlemleri ve çalışmalarından yola çıkarak Türkiye’de çocukların kıyafete erişimde yaşadığı zorlukları anlattı.
“Yoksulluğun temel insan hakkı ihlali olduğunu görüyoruz”
Önder Uçar
Uçar, kıyafet ve ayakkabının derin yoksulluk yaşayan hanelerde mecburen ve sıklıkla ertelenen ihtiyaçlardan biri haline geldiğini sahada gözlemlediklerini söyledi. Uçar, “Hane geliri; kira, gıda, fatura, ulaşım gibi zorunlu giderleri dahi karşılamaya yetmediğinden yeni bir pantolon, mont ya da ayakkabı almak aile bütçesinde sürekli sonraya bırakılıyor” dedi.
Çocuklar büyüdüğü için yetişkinlerde olduğu gibi aynı kıyafeti yıllarca kullanmanın mümkün olmadığını söyleyen Uçar, ayakkabı numarası ve beden ölçüsü değiştikçe ihtiyacın tekrar ortaya çıktığını da belirtti.
Derin Yoksulluk Ağı
234 çocuktan 192’sinin ayakkabısı karşılanamıyor
Uçar, Derin Yoksulluk Ağı olarak 2025 yılında destek verdikleri 90 hanede yaşayan 0-18 yaş aralığındaki 234 çocuğun giyim ihtiyaçlarını incelediklerinde şu sonuçlarla karşılaştıklarını aktardı:
Karşılanamayan Giyim İhtiyaçları (234 çocuk üzerinden)
Ayakkabı / Spor Ayakkabı192 çocuk
%82
Pantolon158 çocuk
%68
Tişört148 çocuk
%63
Yeterli İç Çamaşırı129 çocuk
%55
“Türkiye genelindeki tablonun da bu saha gözleminden çok farklı olmadığını düşünüyoruz çünkü TÜİK’in 2024 verilerine göre 15 yaş ve altı çocukların bulunduğu hanelerin yüzde 9,2’sinde çocuklara maddi yetersizlik nedeniyle yeni giysi alınamıyordu; düzgün iki çift ayakkabıya sahip olamama oranı ise yüzde 9,4 idi.”
Buna karşın ailelerin geliştirdiği çözümlerin “ihtiyacı bir süre daha idare etmeyi” sağladığını söyleyen Uçar, “Görüşmelerimizde ikinci el pazarlardan kıyafet almaya çalışan, belediyelerin desteklerinden yararlanan, elindeki kıyafeti mümkün olduğu kadar uzun süre kullanmak zorunda kalan ailelerle karşılaştık. Çok daha ağır yoksunluk yaşayan hanelerde kıyafetin veya okul çantasının çöpten temin edildiği örnekler de gördük” diye konuştu.
Uçar, uzun süredir çocuklarına mağazadan yeni bir kıyafet ya da ayakkabı alamadığı için çocuğunun güncel beden veya ayakkabı numarasını bilmediğini söyleyen ebeveynler olduğunu ancak burada ailelerin kıyafeti önemsemediği gibi bir sonuç çıkarılmaması gerektiğini, tam tersine, ailelerin çocuklarının ihtiyaçlarının farkında olduklarını fakat sürekli bir tercih yapmak zorunda bırakıldıklarını söyledi:
“O gün eve yemek mi alınacak, elektrik faturası mı ödenecek, çocuk için ayakkabı mı alınacak? Derin yoksulluk koşullarında bu tercihlerin hiçbirinin gerçek anlamda özgür bir tercih olmadığını görüyoruz, yoksulluğun nasıl bir temel insan hakkı ihlali olduğunu görüyoruz.”
“Kıyafet çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele”
Kıyafete erişim sorununun, yaşa bağlı olarak farklı biçimler aldığını varsayabileceklerini söyleyen Uçar, küçük çocuklarda çok hızlı değişen beden ve ayakkabı ölçülerinin ihtiyacın daha sık yenilenmesine yol açtığını, okul çağında ise giyim ihtiyacının eğitim yaşamıyla doğrudan birleştiğini; okul kıyafeti, ayakkabı, eşofman ve spor ayakkabısı gibi yeni kalemler ortaya çıktığını belirtti. Uçar, ergenlik döneminde ise çocuğun kendi bedeniyle ilişkisi, akranları tarafından nasıl görüldüğü, gruba ait hissetmesi ve kendi tercihlerini oluşturmasının daha fazla önem kazandığını, bu nedenle aynı maddi yoksunluk ergen bir çocuk için utanma, kendisini arkadaşlarıyla kıyaslama veya sosyal ortamlardan geri çekilme biçiminde daha görünür hale gelebildiğini ifade etti:
“Nitekim saha görüşmelerimizden birinde bir anne, ergenlik çağındaki kızının kıyafetleri nedeniyle zaman zaman okula gitmek istemediğini aktarmıştı.”
Uçar, mevsim açısından da en kritik dönemlerden birinin okulların açılmasıyla sonbahar ve kış koşullarının birbirini takip ettiği dönem olduğunu aktardı. “Birkaç ay içerisinde okul kıyafeti, kapalı ayakkabı veya spor ayakkabısı, mont, kazak ve benzeri ihtiyaçlar aynı hanenin önüne birlikte geliyor” diyen Uçar, kış aylarında bu ihtiyaçların çocukların soğuk ve yağışlı hava koşullarına karşı korunması açısından daha da kritik hale geldiğini de sözlerine ekledi.
Uçar, Giyim Güvensizliği çalışmalarında karşılaştıkları durumu ise şöyle anlattı:
“Giyim Güvensizliği çalışmamızda spor ayakkabısı olmadığı için beden eğitimi dersine katılamayan çocuklara rastladık. Okula terlikle gittiği için akran zorbalığına maruz kalan çocuklar vardı. Ayakkabısı yağmurda ıslandığı için soğuk havalarda okula gönderilemeyen çocuklar gördük. Bunların her biri ilk bakışta küçük bir ihtiyaç gibi görülebilir ama çocuğun eğitim hayatına doğrudan etki ediyor. Bir çocuk okula gitmediğinde bunu hemen çocuğun isteksizliğiyle ya da ailenin eğitime verdiği önemle açıklamak çok kolay. Oysa bazen arkasında son derece somut bir yoksunluk bulunuyor. Çocuk uygun ayakkabısı olmadığı için okula gidemiyor, spor dersine katılamıyor ya da arkadaşlarının kendisiyle alay etmesinden çekindiği için geri duruyor.”
Akran ilişkileri açısından da benzer bir durum olduğunu, özellikle okul çağında çocukların birbirlerinin nasıl giyindiğinin, hangi ayakkabıyı kullandığının, aynı kıyafeti ne kadar sık giydiğinin farkında olduklarını, dolayısıyla yoksulluk çocuk açısından utanma, zorbalığa maruz kalma, arkadaşlarından geri çekilme ya da bazı etkinliklere hiç katılmama sonucunu doğurabildiğini ifade etti:
“Bu nedenle kıyafet meselesini basitçe bir tüketim ihtiyacı olarak değil, çocuğun eğitim ve sosyal yaşama katılımıyla ilgili bir mesele olarak görüyoruz.”
“Çocuğun gerçekten kullanabileceği ürüne ihtiyacı var”
İkinci el kıyafetlerin ihtiyacın ne kadarını karşıladığına ilişkin oran verebileceği bir veri olmadığını söyleyen Uçar, “Örneğin biz de ikinci el kıyafet bağışı kabul ediyoruz ancak bunun için ürünlerin çok iyi korunmuş, temiz ve yıkanmış, düzgün biçimde paketlenmiş olması gibi koşullarımız var. Bunun yanında hiç kullanılmamış ürünleri de bağış olarak kabul ediyor ve ihtiyaç sahibi hanelere ulaştırıyoruz. Bunların hepsi ihtiyacı karşılamak açısından şüphesiz önemli” diye konuştu.
Uçar, aynı bağışların doğal bir sınırı olduğunu da söyledi:
“Gelen ürünle çocuğun gerçek ihtiyacının her zaman birebir eşleşmesi mümkün olmayabiliyor. Burada sadece beden ya da ayakkabı numarasından söz etmiyoruz. Mevsim, kullanım amacı, model ve çocuğun neyi giymek istediği de önemli. Çocuğun herhangi bir monta ya da herhangi bir ayakkabıya değil, kendisine uyan ve gerçekten kullanabileceği ürüne ihtiyacı var. Tam da bu nedenlerle biz ağırlıklı olarak, özellikle bayram dönemlerinde açtığımız kampanyalarla kıyafet kodu satın alıp ailelere ulaştırıyoruz. Aileler ve çocuklar bu kodlarla kendi ihtiyaçlarını önceliklendirerek alışveriş yapabiliyor; bedenine, ihtiyacına ve tercihine uygun ürünü kendileri seçebiliyor. Bizim açımızdan en işlevsel ve en hak temelli model de bu. Çünkü burada tercih hakkını da gözetmek gerekiyor. Yoksulluk yaşayan bir çocuğun kıyafetinin sürekli başkaları tarafından belirlenmesi, onun zaten daralmış olan özgür alanını daha da daraltabiliyor. Kıyafet kodu ise hangi ihtiyacın önce karşılanacağına, hangi bedenin ya da modelin alınacağına aile ve çocuğun kendisinin karar vermesine imkân tanıyor.”
Uçar, bu yöntemin bir başka önemli tarafının da desteği alan kişiyi pasif bir yardım alıcısı konumuna yerleştirmemesi olduğunu belirtti. Kendi alışverişini yapabilmenin, kendi önceliğini ve tercihini belirleyebilmenin “yardım alıyorum” hissini ve bunun yaratabileceği damgalanmayı mümkün olduğunca azalttığını söyledi.
“Aile hangi ürüne ihtiyaç varsa ona ulaşabilmeli”
Uçar, “Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 27. maddesi de giyimi çocuğun yeterli yaşam standardının açık bir unsuru olarak tanımlıyor. Türkiye’de ihtiyaç sahibi hanelere yönelik eğitim yardımları var, Örneğin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları okul ihtiyaçlarına yönelik destek verebiliyor, Şartlı Eğitim Yardımı uygulanıyor” dedi. Ancak kıyafet ve ayakkabı açısından bakıldığında ailelerin ihtiyaç ortaya çıktıkça yeniden destek aramak zorunda kaldığını gördüklerini de ekledi.
Uçar’a göre burada yapılabilecek en somut şeylerden birinin düşük gelirli hanelerde yaşayan çocuklar için düzenli bir giyim ve ayakkabı desteğinin tanımlanması olabilir.
“Örneğin okul yılı başında ve kış öncesinde çocuk başına belirli bir destek sağlanabilir ve bu tutar güncel fiyatlara göre düzenli olarak yenilenebilir. Aile mont, ayakkabı, okul kıyafeti, iç giyim veya eşofman gibi o sırada gerçekten hangi ürüne ihtiyaç varsa ona ulaşabilmeli.”
Uçar’a göre bu desteğin aynı paketler yerine mümkün olduğunca nakit ya da belirli ürünlerde kullanılabilecek bir alışveriş desteği biçiminde olması da önemli:
“Çünkü her çocuğun bedeni, ihtiyacı ve tercihi farklı. Bazen aileye standart bir paket vermek yerine ona ihtiyacı olan ürünü seçebileceği alanı açmak hem daha işlevsel hem de daha onurlu bir destek biçimi oluyor.”
Uçar, kıyafet desteğinin tek başına çocuk yoksulluğunu çözmeyeceğini belirtti:
“Aynı aile kira, gıda, fatura, ulaşım ve eğitim giderleri arasında sürekli seçim yapmak zorunda kalıyorsa bir ihtiyacı çözünce diğeri ortaya çıkıyor. Bu nedenle kıyafet ve ayakkabı desteğini ücretsiz okul yemeği, eğitim giderlerinin karşılanması ve düzenli gelir desteği gibi politikaların parçası olarak düşünmek gerekiyor.”
26 Ağustos’ta gerçekleşen Nepal’in Rasuwa bölgesindeki sel felaketi sonucu ölü sayısı 939’a ulaştı. Ulusal Afet Riskini Azaltma ve Yönetim Kurumu (NDRRMA)’e göre kayıp sayısı 3,925.
Fotoğraf: The Kathmandu Post / Nepal Photo Library
Nepal İçişleri Bakanlığı’na bağlı Ulusal Afet Riskini Azaltma ve Yönetim Kurumu (NDRRMA) 31 Ağustos akşamında Rasuwa’daki Bhoste Koshi Nehri’nde gerçekleşen sele yönelik güncel verileri paylaştı. Nepal ve Çin’deki yetkililere göre Nepal’de raporlanan ölüm sayısı 939, toplam kayıp sayısı ise 3,925. Kayıpların 3.655’ini oluşturan Nepallilerin 933’ü Hidroelektrik projeleri işçileri, 45’i Nepal ordusu askeri, 38’i polis personeli, 19’u ise gümrük ve göçmenlik memuru. 592 kişinin ise yabancı olduğu biliniyor.
Tibet’te ise toplam ölüm sayısı 16 iken 546 kişi de kayıp. Yetkililer toplamda 279 kişinin yaralı olduğunu söylüyor.
NDRRMA’ya göre, toplam 20,819 güvenlik personeli kurtarma için sahaya gönderildi ve 2933 Nepalli ile 209 yabancı kurtarıldı. Yetkililer, bu sabah yaptıkları açıklamada şu ana kadar 10.451 kişinin kurtarıldığını belirtmişti.
11 hidroelektrik santralde 933 işçi hala mahsur
Nepal’in Çinli ve Hintli uzmanları yardımıyla ekipler sel sonucu bloke edilmiş hidroelektrik proje tünellerinde sıkışan toplamda 933 işçiye ulaşabilmek için pazartesi günü çalışmaları hızlandırdı. Nepal ordusu, arama kurtarma ekiplerinin mahsur kalan işçilere ulaşabilmek için kontrollü patlamalar ve ekskavatörler ve projektörler kullanarak suyu ve çamuru temizlemeye çalıştığını söyledi. Ekipler iki tünele girdikten sonra üç cesede ulaştığını, diğer kısımların ise çamura gömüldüğünü ve arama çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti. Nepal ordusu sözcüsü Raja Ram Basnet, “Büyük miktarda enkaz biriktirildi ve bu bize tünelleri açmak için büyük bir zorluk teşkil ediyor. Ana odak noktamız tünelleri açmak” dedi.
Kızılhaç ise Çin’in iklim değişikliği etkileriyle açıkladığı felaketten en az 90.000 kişinin etkilenmiş olduğunu tahmin ediyor. Dağlık bir ülke olan Nepal, kronik iç güç kıtlığını gidermek ve güney komşusu Hindistan’a elektrik satma umutlarını sömürmek için Himalaya’nın su kaynaklarından yararlanmaya çalıştığı için yüzyılın başından bu yana Nepal’deki hidroelektrik projelerinde bir patlama yaşandı. Başbakan Balendra Şah ise sel için “benzeri görülmemiş ve yıkıcı bir doğal afet” olduğunu ve hasarın tam değerlendirmesini derlemenin zor olduğunu söyledi.
Risk devam ediyor
Artan yağış gibi kötü hava koşulları ve selden sonra Nepal-Çin sınırı boyunca oluşan bir gölün Nepal’in nehirlerine taşmaya başladıktan sonra yeni selleri tetikleyebileceği endişeleri nedeniyle kurtarma operasyonları birkaç kez askıya alındı. Çin’in devlet televizyonu CCTV, Nepal’de gerçekleşen buzul çöküşünün yakınlarında oyulmuş bir çarpma kraterinin etrafındaki buzulların çökme riski altında kaldığını söyledi. Drone görüntülerinde iki nehir kıyısında da birden çok heyelan birikintisi gözlemlendi, bu da daha fazla çökme ve yeni göllerin oluşumu riski taşıdığını söyledi. Devlet yayıncısı, geçen haftaki selin “küresel ısınmanın uzun vadeli etkileri altında buzul istikrarsızlığından kaynaklandığını” bildirdi ve bunun Tibet platosunda “kriyosfer felaketlerinin yeni ve belirgin bir özelliği” olduğunu söyledi.
Çin Dışişleri Bakanlığı, Pekin’in Nepal’e sürekli olarak meteorolojik ve hidrolojik veriler sağladığını ve Nepal’in afet yardım çabalarını “güçlü bir şekilde desteklemeye” ve iki ülkenin ortak çıkarlarını korumaya devam edeceğini söyledi.
Nepal Polisi ayrıca Rasuwa’daki halkı Bhotekoshi ve Trishuli nehirlerinden alınan balık veya diğer gıda ürünlerini tüketmemeleri konusunda uyardı. Polis, sel sularının cesetleri, ölü hayvanları, atıkları ve diğer kirlenmiş maddeleri nehirlere taşıdığını ve bunun sonucunda suya zararlı patojenlerin karışabileceğini belirtti.
Neler olmuştu?
26 Ağustos’ta Nepal’in Tibet sınırına yakın Rasuwa bölgesinde bulunan Bhotekoshi nehrinde şiddetli bir sel meydana gelmişti. Başta deprem sonucu gerçekleştiği düşünülen selin 5500 metreden 3000 metreye düşen buzul parçasının yarattığı etkiyle gerçekleştiğine ulaşılmıştı. Uzmanlar uydu görüntüleri ve araştırmaları sonucu felaketten 24 saat önce karla kaplı vadideki karların erimiş olduğunu, küresel ısınmanın bağlantılarını anlatmıştı. Kopan buzul parçasının nehirle beraberinde sürüklediği çamur ve enkazla birlikte ölümcül bir sel meydana gelmiş oldu.
Selden sonra ikinci günde raporlanan ölü sayısı 359, kayıp sayısı ise 1500 olarak duyurulmuştu.
Kaynaklar: The Kathmandu Post, Deutsche Welle, Reuters.
*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.
ABD, İran’ın Lark Adası’nı vurduğunu açıklarken, İran Devrim Muhafızları ise, Ürdün’deki ABD üslerini ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Al Minhad tesisini hedef aldığını duyurdu. ABD ile İran arasında yaklaşık bir aydır süren çatışmasızlık ardından gerilim tekrar yükseldi.
ABD dün (30 Ağustos) gece Hürmüz Boğazı’ndaki Lark Adası’na saldırı düzenledi. İlk bilgilere göre, saldırıda 2 kişi yaşamını yitirdi. İran Devrim Muhafızları Ordusu ise, Hürmüz Boğazı semalarında ABD’ye ait bir MQ-9 Reaper İHA’sını Basra Körfezi’ne düşürdüklerini açıkladı.
İran, ayrıca saldırıya misilleme olarak ABD askeri üslerinden Ürdün’deki Kral Hüseyin ve Muvaffak Salti üsleri ile Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) Al Minhad tesisini hedef aldıklarını açıkladı.
Ürdün ordusu saldırıyı doğrulayarak, 31 Ağustos’un ilk saatlerinde sekiz füzeyi engellediğini bildirdi.
Bişkek ziyareti öncesi konuşan İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, “Savaş peşinde değiliz ama saldırılara kararlılıkla yanıt vereceğiz” dedi. İran ordusu ise boğazdaki hakimiyetlerinden taviz vermeyeceklerini açıkladı.
ABD ve İran çatışmalarının tekrar başlamasıyla birlikte Brent petrolün fiyatı yüzde 3 oranda yükselerek 90 doların üzerine çıktı.
Trump: İran gücünün hepsi yok edildi
ABD Başkanı Donald Trump da, Fox News’e verdiği demeçte İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyeceklerini belirterek, “Nükleer silahları olsaydı, onları fırlatırlardı” diyerek İranlı yetkilileri “çok şiddet yanlısı ve kötü insanlar” olarak tanımladı.
ABD tarafından İran limanlarına uygulanan ablukanın ve yürütülen mali baskının “başarılı” olduğunu savunan Trump, İran’ın askeri gücünün büyük kayıplar verdiğini belirterek, “Donanmaları bitti, hava kuvvetleri bitti, komutanları bitti ve tüm uçaksavar savunmaları. Yani, bunların hepsi yok edildi” dedi.
İran’a ikincil yaptırımlar
Öte yandan, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari yük gemisi sayısı günde beşe düştüğü öğrenildi. Birleşik Krallık Denizcilik Bilgi Merkezi, (UKMTO) gemicilere dikkatli olmaları uyarısında bulundu.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Reuters’e verdiği röportajda İran’a baskı uygulama çabalarının bir parçası olarak yeni yaptırımların açıklanmasının muhtemel olduğunu belirtti. Bessent, “Öncelikle bankalardan başlıyoruz ve onlara İran fonlarını tutmalarının veya İran rejimine yardım etmelerinin kabul edilemez olduğunu söylüyoruz” diye konuştu.
Ne olmuştu?
ABD Cumhurbaşkanı Donald Trump, 15 Ağustos’ta ABD Donanması’nın Hürmüz Boğazı’nda tam abluka kurduğunu belirterek İran’ın yenilgiye uğratılmasının ardından boğazı ABD toprağı ilan edeceğini iddia etmişti. Trump, sosyal medya hesabından bu sözlerini hatırlatarak Hürmüz Boğazı’nı “Yeni ABD Toprağı” olarak tanımlayan bir harita görseli paylaştı.
İki ülke arasında 15 Haziran’da sağlanan geçici ateşkese rağmen taraflar Hürmüz Boğazı konusunda uzlaşamadı. Tahran yönetimi, Washington’un 17 Haziran’daki mutabakata uymadığı sürece boğazı trafiğe açmayacağını söylüyor
Kronoloji
ABD–İran Çatışması: Ateşkeslerden Bugüne Saldırı Takvimi
28 Şubat 2026’da başlayan savaşın iki ayrı ateşkes girişimi çöktü, 30–31 Ağustos’ta çatışma yeniden tırmandı.
28 Şubat 2026
Savaşın başlangıcı
ABD ve İsrail, Dini Lider Ali Hamaney dahil üst düzey İran yetkililerini hedef alan suikastlar ve stratejik tesislere yönelik saldırılarla savaşı başlattı. İran; İsrail, Körfez ülkeleri, Ürdün ve Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki ABD üslerine füze ve dronla karşılık verdi, Hürmüz Boğazı’nı kapattı.
Birinci Ateşkes
8 Nisan 2026
Pakistan arabuluculuğunda iki haftalık ateşkes
Pakistan’ın önerisiyle taraflar iki haftalık bir ateşkese vardı. Ancak İsrail’in Lübnan’a saldırması ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı reddetmesiyle ateşkes tehlikeye girdi, 12–13 Nisan’daki İslamabad görüşmeleri başarısız oldu ve ABD deniz ablukası başlattı.
İkinci Ateşkes
14–17 Haziran 2026
Versay mutabakatı imzalandı
14 Haziran’da savaşı sona erdirme mutabakatı açıklandı, 17 Haziran’da Trump Versay Sarayı’nda, Pezeşkiyan ise Tahran’da anlaşmayı imzaladı. Ablukalar ertesi gün kaldırıldı ancak gerilim sürdü.
27–28 Haziran 2026
İlk ihlal iddiaları
Trump, İran’ın saldırılarını “ateşkesin akılsızca ihlali” olarak nitelendirdi. Buna rağmen taraflar 28 Haziran’da karşılıklı saldırıları durdurma konusunda yeniden anlaştı.
7–8 Temmuz 2026
Ateşkes çöktü, saldırılar yeniden başladı
Trump mutabakatın “sona erdiğini” ilan etti. ABD, Hürmüz Boğazı çevresinde İran hedeflerini vurdu; Bandar Abbas, Buşehr ve Sirik’te patlamalar yaşandı, İran devlet televizyonuna göre 8 asker hayatını kaybetti. Pentagon, abluka ihlali gerekçesiyle bir yük gemisine ateş açtı.
Temmuz sonu – Ağustos ortası 2026
Düşük yoğunluklu çatışma
Taraflar arasında haftalarca görece düşük yoğunlukta çatışma sürdü. ABD’nin İran topraklarına yönelik doğrudan yeni bir operasyonu bu dönemde görülmedi, 18 Ağustos, nükleer müzakereler için gayriresmi bir eşik olarak anıldı.
30 Ağustos 2026 (Pazar)
ABD, Larak Adası’nı vurdu
ABD güçleri, Hürmüz Boğazı’ndaki Larak Adası’nda İran’a ait iki füze fırlatma sistemini hedef aldı, gerekçe olarak boğaza deniz mayını taşıyan roketlerin konuşlandırılmaya hazırlandığı gösterildi. Bu, ABD’nin temmuz sonundan bu yana İran topraklarına ilk doğrudan operasyonuydu. İran kaynaklarına göre saldırıda 2 kişi öldü, 2 kişi yaralandı. İran misilleme olarak Ürdün’deki iki ABD üssüne balistik füzeyle saldırdı.
31 Ağustos 2026 (Pazartesi – bugün)
Saldırılar tırmanıyor
ABD, Larak Adası’nı iki kez daha vurdu, İran’ın güneyindeki Sirik’te patlama sesleri duyuldu. İran, Hürmüz Boğazı yönünde ve bölgedeki ABD gemilerine füze ateşledi. Ürdün ordusu, hava sahasına giren 8 füzeyi hava savunma sistemleriyle imha ettiğini duyurdu. Gelişmeler, haftalardır düşük yoğunlukta seyreden çatışmada yeni bir tırmanma evresine işaret ediyor.
Tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren Kürt siyasetçi ve Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana, Diyarbakır’da düzenlenen törenin ardından son yolculuğuna uğurlandı.
Fotoğraflar: Yekta Armanc Hatipoğlu/niha+
Tedavi gördüğü hastanede dün (29 Ağustos) yaşamını yitiren Kürt siyasetçi Mehdi Zana, bugün Diyarbakır’da son yolculuğuna uğurlandı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partili (DEM Parti) milletvekilleri, il ve ilçe eş başkanları, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski eş başkanlarından Gültan Kışanak, belediye başkanları, Kürt siyasetçi Leyla Zana, Zana’nın akrabaları, mücadele arkadaşları ve sevenleri törende ve cenazede hazır bulundu.
Diyarbakır Belediyesi eski başkanı olan Zana’nın fotoğrafı belediye binasına asılırken, belediye önündeki törende konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Serra Bucak, Zana’nın kent hafızasıyla bütünleştiğini söyledi. “Halkın iradesi ve özgürlük mücadelesi yaşadıkça senin bıraktığın iz de yaşayacak” dedi.
Mehdi Zana’nın Diyarbakır Cezaevi’nden mücadele arkadaşı Abdullah Kanat, Zana’nın 12 Eylül’de yoğun bir işkenceye uğradığını hatırlatarak “Hem belediye başkanı olması hem de direniş içinde olması düşmanın ona yönlenmesine yol açmıştır” diye konuştu.
DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, Zana’nınhalkının özgürlüğü için, halklar için sosyalizm ve demokrasi mücadelesi verdiğini söyledi ve başsağlığı diledi, mücadelesine sahip çıkacaklarını söyledi.
Buradaki törenden sonra Ulu Cami’ye yüründü. Ulu Cami’deki namazın ardından Zana, Yeniköy Mezarlığı’na defnedildi.
Zana’nın son yolculuğuna uğurlanışından fotoğraflar: