Kuir şairler: “Kuir şiir ana akım vitrinleri bozmak için var”

Şairler Deniz Erkaradağ ve Ceren Avşar, kuir kimliğin şiirle nasıl kesiştiğini, kuir şiirde kullanılan imgeleri, Türkçenin bu yazıma nasıl bir alan açtığını ve yayıncılıkta karşılaştıkları sansür pratiklerini değerlendirdi.

“Şiir bir lüks değildir. Varlığımızın hayati bir ihtiyacıdır. Umutlarımızı ve düşlerimizi hayatta kalma ve değişim yönünde temellendirme, onları önce dile, sonra fikre ve nihayet somut eyleme dönüştürme sürecindeki ışığın niteliğini biçimlendirir şiir. İsmi olmayanları isimlendirerek düşünülebilir kılmanın bir yoludur.”

-Audre Lorde

Lezbiyen ve siyah feminist şair Audre Lorde’un hatırlattığı haliyle şiir, “ismi olmayanları isimlendirmenin” bir yolu. Kuir şiir de bu noktada kendine özgün bir yük daha üstleniyor: Var olmaya çalıştığı dilin normatif sınırlarını zorlarken o dille kurulmuş bir dünyada “görünmeyen” bir deneyimi anlatmak.

Türkiye’de kuir şiirin kökleri, sanıldığından daha eskiye uzanıyor. Divan edebiyatında örtük biçimde işlenen erkekler arası arzudan, Enderunlu Fazıl’ın yüzyıllar önce toplatılan Defter-i Aşk’ına, Arkadaş Z. Özger’in şiirlerinden, bugün Kaos GL, Lambdaistanbul gibi kuruluşların etrafında büyüyen, çoğu zaman görünmez kılınmış bir çerçeve çiziyor. Çünkü kuir şiir, edebiyat tarihinin “ana akım” kısmında neredeyse hiç yer almadı ve arşivlerden, sözlü tarihten ya da bağımsız alanlardan toplanmak zorunda kaldı.

Niha+’ya konuşan şairler Ceren Avşar ve Deniz Erkaradağ, şiirin bir tema ya da bir konu değil, dilin yeniden kurulduğu bir alanın, imgelerin ve bakışın kendisi olduğunu belirtti. Avşar ve Erkaradağ, bir yandan Türkçenin cinsiyetsiz yapısı gibi beklenmedik özgürlük alanlarını, öte yandan da yayıncılık, dağıtım ve kamusal görünürlük düzeyinde hâlâ işleyen bir sansür gerçekliğini değerlendirdi.

“Kuir şiir de politiktir”

Deniz Erkaradağ

Türkiye’de “politik şiir” kategorisi uzun süredir LGBTİ+ kimlikleri kapsam dışında bırakıyor. Şair Deniz Erkaradağ, bu durumu “Politik şiir denilen bir alan var ve bu alan hiçbir şekilde LGBTİ+ kimlikleri kapsamıyor. Bir kuir şiirden bahsettiğinizde ‘o burjuva şiiri, o zaten politik değil’ gibi bir şeyle karşılaşıyor” sözleriyle açıkladı. Bu ayrımın gerçeği yansıtmadığını belirten Erkaradağ, kendi şiirinin de kuir şiirin de politik olduğunu vurgulayarak “Benim şiirim kesinlikle politik ve kuir şiir de politik. Yazdığımda bunu yansıtmamamın imkanı yok” dedi.

Benzer bir çerçeveden konuşan Ceren Avşar’a göre ise kuir kimlik onun için şiirin üzerine sonradan eklenen bir tema değil, varoluşunun ve dolayısıyla dilinin merkezinde duran kurucu bir alan. Judith Butler’ın Cinsiyet Belası’ndaki performatiflik fikrini şiire taşıyan Avşar, dilin kendisinin iktidarın ve normun diliyle verildiğini, kendisinin bunu yazarken yeniden büktüğünü, bozduğunu ve inşa ettiğini anlattı. Michel Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’ne referansla, şiir yazmayı iktidarın ürettiği söyleme karşı bir “karşı-söylem” pratiği olarak tanımladı.

Ceren Avşar

Cinsiyetsiz bir dilde yazmak

Türkçenin toplumsal cinsiyet açısından şiire katkılarını yorumlayan Erkaradağ, Türkçeyi bu konuda “fakir” bulmadığını ve kimlik veya toplumsal cinsiyet ifadesi açısından bir dil bariyeri yaşamadığını belirtti. Erkaradağ, ayrıca akademideki bazı teorik kavramların (örneğin “kuir” ya da “toplumsal cinsiyet”) tartışmalı olabileceğini de vurguladı.

Türkçenin eril veya dişil takılara sahip olmamasının ona toplumsal cinsiyet ve kuir varoluş bağlamında özgürlük alanı açtığını ifade eden Avşar’a göre ise Türkçe bu anlamda doğrudan bir “fırsat”. Birçok dilde öznenin daha ilk adımdan itibaren ikili cinsiyet rejimine hapsedildiğini, Türkçenin ise “belirsizliğin ve akışkanlığın hüküm sürdüğü nötr bir oyun alanı” sunduğunu anlattı.

Avşar bunu kendi disleksi deneyimiyle de ilişkilendiriyor:

“Disleksiyle yaşayan biri olarak başka bir dili öğrenmek, o dilin yapısına nüfuz etmek ve yazabilmek benim için son derece zor, hatta imkânsız. Bu yüzden üretimin, sığınağın ve bütün ifade evreninin tek merkeze, yani Türkçeye çekilmesi bir bakıma zorunlu bir hale geldi ama bu durum Türkçeyle kurduğum bağı son derece derin ve katmanlı bir ilişkiye dönüştürdü. Başka dillerde yankı bulamamam, beni hakim olabildiğim bu tek dilin damarlarında, esnekliklerinde ve gizli alanlarında daha derin kazılar yapmaya yöneltti.
​
​Türkçenin cinsiyetsiz yapısı, benim bu tek dilli evrenimde iktidarın ve normların cinsiyetçi sınırlarını aşmamı kolaylaştırıyor. Sınırları belirli bir dille sınırlı kalmış olabilirim; ancak Türkçenin sunduğu bu zamansız ve cinsiyetsiz esneklik sayesinde, o sınırların içinde sonsuz bir imge dünyası kurabiliyorum.”

“Kuir şiir vitrinleri bozmak için var”

Kuir şiire yönelik sansür mekanizmalarını değerlendiren Erkaradağ, kuir şiiri görünmez bir şekilde yazmadıklarını belirterek “O kadar anlaşılıyor ki yasaklanıyor” dedi. Erkaradağ, Kitapyurdu’nun kuir kitaplara bilerek yer vermemeye başladığını, D&R gibi zincirlere giremediklerini de iddia etti.

Bu yüzden kuir şiirler için bağımsız yayınlara ve dijital veya bağımsız dağıtım ağlarına tutunmanın artık bir zorunluluk haline geldiğini söyleyen Erkaradağ, “Bir kitapçıya bir kitabın yüzlerce gelmesiyle butik yayınevlerinin tek tek satmaya çalışması çok farklı” diye konuştu.

Erkaradağ’ın bahsettiği sadece bir deneyim değil, bunun gibi yüzlerce örnek mevcut. Türkiye Yayıncılar Birliği, PEN Türkiye ve Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun kararlarına karşı geçmişten bu yana ortak kınama açıklamalarına konu olan “muzır neşriyat” mekanizması üzerinden, LGBTİ+ temalı kitaplar dijital satış platformlarından defalarca kaldırıldı. En bilinen örneklerden biri, kuir içeriği nedeniyle D&R’dan kaldırılan Kalp Çarpıntısı (Heartstopper) serisi oldu. Kitabın satışı, 2021 yılında “18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğu” gerekçe gösterilerek durdurulmuştu.

Avşar, kendi yayıncılık serüveninde doğrudan kaba bir sansüre maruz kalmadığını söylese de sansürün “norm dışı olanı tamamen görünmez kılan muhafazakar bir görmezden gelme hali” ya da “kuir varoluşu pazarlanabilir bir ‘marjinallik’ olarak gören fetişleştirici bir yaklaşım” şeklinde gözüktüğünü anlattı:

“Bazen sansür, metnin basılmaması şeklinde değil; editöryal süreçlerde ‘dili daha evrensel kılma’ veya ‘İmgeyi fazla doğrudan bulma’ kılıfı altında estetik bir müdahale olarak karşımıza çıkıyor. Fetişleştirme ise kuir şiiri metnin kendi poetik gücüyle değil, sırf taşıdığı etiket üzerinden bir ‘ilginçlik’ veya ‘politik cazibe’ olarak algılama eğiliminde kendini gösteriyor.
​
Ana akımın bu sınırlayıcı, sterilize eden ya da metayı dönüştüren yapısına karşı, kuir şiirin kendi özgür alanını bağımsız yayınlar, fanzinler ve alternatif mecralar üzerinden kurması bir tesadüf değil çünkü kuir şiir, kendini kabul ettirmek için ana akımın onayına veya onun yarattığı vitrinlere muhtaç değil. Aksine tam da o vitrinleri ve sınırları bozmak için var.”

Erkaradağ da fetişleştirilmenin özellikle “liberal ve kapitalize edilmiş” kuir hareketin biçimlerinde ortaya çıkabileceğini söyleyerek şu anda LGBTİ+ hareketinin maruz kaldığı yoğun baskı ortamında (Onur Yürüyüşleri’ne polis müdahalesi, derneklerin kapatılması, gönüllülerin gözaltına alınması) böyle bir “fetiş” atmosferinden değil, doğrudan bir tehdit ve dayanışma ihtiyacından bahsedilebileceğini vurguladı.

Arkadaş Z. Özger

1948 Bursa doğan Arkadaş Z. Özger (mahlası), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 24 Ocak 1971’de SBF yurduna yapılan polis baskını ve gözaltı sırasında işkenceye maruz kalan Arkadaş, başına ağır darbeler aldı. Arkadaş, 1973’te henüz 25 yaşındayken Ankara Meşrutiyet Caddesi’nde ağır yaralı bir şekilde bulundu. Ölüm nedeni resmi olarak beyin kanaması olarak açıklansa da kimisine göre Arkadaş, kimliği sebebiyle uğradığı bir saldırının izlerini taşıyordu. Arkadaş’ın “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” adını vermek istediği kitabı, aynı isimle ancak 2014’te, ölümünden onlarca yıl sonra yayımlanabildi.

Erkaradağ, Arkadaş’ın bugün hala tam anlamıyla “sahiplenilmiş” bir kuir kimlikle anılmadığını, eski solcu çevrelerince zaman zaman bu kimliğin görmezden gelindiği ya da reddedildiği bir “konduramama” durumunun sürdüğünü ifade etti.

Kimin sesi duyuluyor?

Avşar, yazdıklarında veya kamusal alandaki varlığında “ne kadar cesur olmaya çalışsa da yaşadığı coğrafyanın karanlık gerçekliğinin” ister istemez kendisine bir otosansür uyguladığını söyledi. Avşar, kendi otosansürünü bir “geri çekilme” değil, “içinde büyüyen ağır bir sorumluluk duygusuyla sürekli çatışan bir hayatta kalma refleksi” olarak tanımladı:

“Hayatları ellerinden alınan, sesleri kısılan her bir kadın ve lubun için yazmak, konuşmak ve var olmak benim gözümde artık kişisel bir tercih değil, kaçınılmaz bir vazife. Bu yüzden, yaşadığım o insani kaygıya ve içsel engellere rağmen görünür olmayı bir zorunluluk olarak görüyorum. Katledilenlerin, yok sayılanların, kimliği ve varoluşu yüzünden hedefe konanların sesi olmak, onların çığlığını kelimelere ve imgelere taşımak boynumuzun borcu. Otosansürün o boğucu sınırlarını her defasında yeniden zorlamak, ne pahasına olursa olsun ‘buradayız’ demek ve kendi hakikatimizden taviz vermeden kamusal alanda var olabilmek yitirdiklerimize karşı en büyük sorumluluğumuz.”

Erkaradağ’ın ise altını çizdiği başka bir nokta var. Kuir edebiyat alanının kendi içindeki eşitsizliği yorumlayan Erkaradağ, “gay bir erkek şairin” ana akımda görünür olma, televizyona çıkma, hatta bir ölçüde “mainstream” olma şansı bulabildiğini ama erkek egemen ortama girmeyi reddeden kuir kadın şairlerin Türkiye’de aynı görünürlüğü yakalayamadığını ifade etti.

Şiirde kimliğin imgeleri

Her iki şair de kimliklerini şiirde imgelerle ördüklerini anlattı.

Erkaradağ, şiirinde tekrar eden sabit bir sembol kullanmadığını, ama fantastik/bilim kurgu okurluğundan gelen fantastik ögeleri zaman zaman şiirine taşıdığını söylerken Avşar için ise merkezi imge “ev.”

Avşar, Bachelard’ın “ruhun barınağı” olarak tanımladığı ev fikrini alıp bunu heteronormatif, sabit bir yapı olmaktan çıkararak evi “duvarları bükülebilen, kapıları belirsizliğe açık, sürekli yeniden inşa edilen bir ev” olarak tanımladı. Bu imgeye eşlik eden beden, su, kabuk, gölge, yankı ve eşik gibi motifleri de aynı akışkan varoluşun parçaları olarak tanımladı.

Şairlerden birer şiir: “Parla” ve “Anneannem öldü”

Erkaradağ, “Parla” isimli şiirini paylaşarak kendi yaşadıklarının bu şiirde politik bir anlam bulduğunu ve şiirin fantastik bir tema taşıdığını belirtti.

Parla

ürkütücü söylemsel, dönüştürücü bir an

Sihirbaz büyülendiğinde Tek Boynuzlu At nasıl lanetlenir

ruhaniliğime asla karşı konulamaz, komplona inandığın gibi

bu gece son denemen olacak

bu kahramanca taç, garip, ben ufuk

vizyonunu genişlet biraz,

bıçak bulundu !

devlerle dost karahindiba

Krallıklar örgüye döndüğünde

yaprakların ruhu mu satılan yoksa Ejderhalar mı?

sorgularsanız Goblininiz çıkar

biri bu hikâyeleri anlatacak, kırmızı elma pembe değil

aşağıda halsiz titreme

ezici çoğunluk çiçek kocasının altında

ben postu korurum, genellikle barış daha derindir

görev değil ama korkunç bir şekilde, düşen çığlığı bilir

onların öpüşmesi yarığa geliyor

dramatik inançlar, felaket aroması

bu büyüleyici kar

şarkı söylemek geriye dönük

günahlarım büyülendi.

Avşar ise “Anneannem öldü” adlı şiirini paylaşarak şiirin kendisi için anlamını şu şekilde ifade etti:

​“Bu şiir sadece benim anneanneme yakılmış bir ağıt değil, bir kadının bir başka kadına el vermesinin, yokluğun bile bir varlığa dönüştüğü o bükülmez kadın dayanışmasının hikayesi. Anneannesi ölen, annesinin susuşunu duyan, teyzesinin gözünden anlayan, kız kardeşinin yarasına dokunan bütün kadınların şiiri çünkü biz, geçmişin kağıt kesiğiyle yaralanmış ama o yaradan kendi dilini, kendi sığınağını ve kendi hakikatini doğurmuş kadınlarız. Anneannem öldü ama hep var çünkü onun fısıldadığı o gizli bilgi, bugün bu dizelerde ve birbirimizin gözlerine baktığımız her yerde yaşamaya devam ediyor. Hep söylerim, kadın kadının yurdudur.”

Anneannem öldü


Bunun ne demek olduğunu
anneannesi ölen kadınlar anlar

Bana bi şeyler anlatırdı
anneannem gizli gizli
Gizli gizli anlatırdı
çünkü erkek doğmamıştı
ve bizim topraklarımızda
kadınların bi şeyler bilmesi ayıptı

Bizim dışımızdaki bütün sülale eşrafı erkekti sanki
sanki bilgiye bi biz vakıftık
Anneannem bana bilgiyi aramanın
bilginin kendisinden daha önemli olduğunu anlattı

Öldükten sonra da bana bi şeyler anlattı anneannem
Mezar taşına yazdı
ben taştan okudum
yokluğun doldurulabildiğini
gözün geleceği görebildiğini
geçmişin kağıt kesiği olduğunu
erkekleri anlayamamayı
anlamayı başka şeyleri
kadınları sevmeyi
aşk üzerine konuşulmaması gerektiğini
konuşunca porçöz görmüş kireç gibi cozurdayıp
yok olacağını anlattı

Kuzuların kuru üzüm sevdiğini
Sinamekinin bağırsaklara iyi geldiğini
Seçmeyi en güzel karpuzu
Nevresimi ütülü gibi katlamayı
Resimde zıt renklerin bir arada kullanılması gerektiğini

Anneannem anlatmadı kendini
nerede doğduğunu nerede öldüğünü neden öldüğünü

Anneannem bi vardı bi yoktu
Benim anneannem öldü
bunun ne demek olduğunu
anneannesi ölen
kadınlar anlar

Hep vardı anneannem öldü ama hep vardı
bunda tuhaf bi yan vardı

GÜLİSTAN DOKU SORUŞTURMASI

10 kişi gözaltına alındı, yeni bulgulara ulaşıldı

Adalet Bakanı Akın Gürlek, soruşturmada yeni PTS ve iletişim kayıtlarının yanı sıra Gülistan Doku’nun Instagram hesabına yönelik şüpheli erişim ve işlemler ile su altı aramalarına ilişkin dikkat çekici bulgulara ulaşıldığını bildirdi.

Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında bugün yeni bir gözaltı operasyonu daha gerçekleşti.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, soruşturmanın beşinci dalgasında 10 şüphelinin gözaltına alındığını duyurdu.

Yeni bulgular

Bakan Gürlek, soruşturmada yeni PTS ve iletişim kayıtlarının yanı sıra Gülistan Doku’nun Instagram hesabına yönelik şüpheli erişim ve işlemler ile su altı aramalarına ilişkin dikkat çekici bulgulara ulaşıldığını bildirdi. Adli makamlardan gizlendiği belirlenen dalgıç defterindeki kayıtlarla resmi arama tutanaklarının uyuşmadığı, Gülistan Doku’ya ait bazı kişisel eşyaların ise intihar ihtimalini destekleyen bir görüntü oluşturmak amacıyla su altına sonradan yerleştirilmiş olabileceğine ilişkin bulgular elde edildiği açıklandı.

Soruşturma kapsamında dönemin İl Jandarma Komutan Vekilliği ve İl Jandarma Alay Komutan Yardımcılığını yapan Ali Kahraman ve eşi Burçin Hızlı Kahraman, 3 dalgıç polisi ve soruşturma kapsamında şu anda tutuklu bulunan korucu Ferhat Özmen’in ailesinden 5 kişi gözaltına alındı.

Arama kayıtları

Öte yandan soruşturmada yeni bulgular da ortaya çıktı. Yapılan incelemeler sonucu Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020 saat 12.25 sıralarında Sarı Saltuk Viyadüğü’nde son kez görüntülenmesinden yaklaşık 2 dakika sonra, Halkbank tarafından kiralanan ve dönemin banka yöneticisi Burçin Hızlı Kahraman’ın kullanımında olduğu belirlenen otomobilin viyadükten geçtiği tespit edildi. Aynı dakikalarda Burçin Hızlı Kahraman’ın, soruşturma kapsamında tutuklanan Handan Sonel’i aradığı belirlendi. HTS incelemesinde iki isim arasında olay günü art arda telefon ve internet tabanlı görüşme kayıtları bulundu. İki isim arasında 7 Ocak 2019 ve 20 Aralık 2022 tarihleri arasında toplamda 536 arama kaydı tespit edildi. Burçin Hızlı Kahraman’ın ayrıca dosya kapsamına tutuklu bulunan dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel 64, Şükrü Eroğlu ile 273 kez irtibat kaydının bulunduğu belirlendi.

Öte yandan Ali Kahraman’ın da dosya kapsamında şu anda tutuklu bulunan kişilerle çok sayıda telefon görüşmesi yaptığı görüldü. Kahraman’ın Şükrü Eroğlu ile 218, Tuncay Sonel ile 66 ve Erdoğan Elaldı ile 14 irtibat kaydının bulunduğu belirlendi. Ali Kahraman ile Gülistan Doku arasında ise doğrudan bir HTS bağlantısı tespit edilmedi.

HTS kayıtlarının ayrıntılı incelenmesinde Burçin Hızlı Kahraman ile Ali Kahraman’ın 06 AAU 730 plakalı otomobille 2 Ocak 2020’de Dîlok’tan yola çıkarak Dêrsim’e geldikleri tespit edildi. Ali Kahraman’ın aynı gün saat 23.40 sıralarında Şükrü Eroğlu’nu aradığı, Eroğlu’nun bu görüşmenin ardından Tunceli Öğretmenevi’nde çalıştığı değerlendirilen 2 kişiyi aradığı belirlendi. Ali Kahraman’ın 3-5 Ocak 2020 tarihleri arasında Tunceli Öğretmenevi’nde tek kişi olarak konaklama kaydının bulunduğu da tespit edildi. İki isim Gülistan Doku’nun son olarak görüldüğü 5 Ocak günü kentten ayrılarak Dîlok’a gittikleri belirlendi.

Arama faaliyetlerine katılan dalgıçlar

Öte yandan elde edilen yeni bulgularda Gülistan Doku için Munzur Nehri’nde yapılan aramalara 6 dalgıcın katıldığı tespit edildi. Daha önce yapılan operasyonlarda Cengizhan Aydoğan ve Necmi Acar tutuklanırken, Ramazan Karadeniz hakkında ise adli kontrol tedbiri uygulanmıştı. Yeni operasyonla birlikte dalgıç polis memurları Alaattin Kocamemik, Gürkan Gürdal ve Vahit İlgör gözaltına alındı.

Doku’nun hesabına giren kişi tespit edildi

Yine soruşturma kapsamında Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı, Gülistan Doku’nun Instagram hesabına Gülistan Doku’nun kaybolmasından 3 gün sonra farklı bir cihaz ve IP adresi üzerinden giriş yapıldığını açıkladı. Başsavcılık, IP adresine ilişkin incelemelerde Dêrsim’den bağlantı kuran kullanıcının Perihan Benzer olduğunun belirledi. Soruşturmadaki rapora göre Gülistan Doku’nun Instagram hesabına 8 Ocak 2020 günü saat 08.47’de 37.155.156.79 IP adresli kullanıcı tarafından giriş yapıldı. Hesapta saat 18.18’e kadar kalındığı, aynı gün saat 18.17’de “marcoscafe62”, saat 18.18’de ise “Ferhat Girişen” kullanıcı adlı iki hesabın engellendiği tespit edildi. Perihan Benzer’in olay tarihi olan 5 Ocak 2020’de Munzur Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi öğrencisi olduğu bildirildi.

Özmen ailesi

Soruşturma kapsamında Perihan Benzer adına kayıtlı GSM hatları ile dosyada yer alan kişilerin HTS kayıtları incelendi. Benzer adına kayıtlı 552 817 ** ** numaralı hat ile tutuklu bulunan korucu Fatih Özmen adına kayıtlı 552 593 ** ** numaralı hat arasında 1 Haziran 2021’de 117 saniyelik görüşme bulunduğu tespit edildi. Perihan Benzer’in hattının ayrıca Fatih Özmen’in çocukları olduğu değerlendirilen Dilara Özmen (Öz), Sıla Özmen ve Nurettin Mert Özmen tarafından kullanılan hatlarla irtibatlı olduğu bildirildi.

Soruşturma kapsamında Perihan Benzer, Dilara Özmen (Öz), Sıla Özmen, Nurettin Mert Özmen ve Sayime Özmen gözaltına alındı.

Ne olmuştu?

Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü’ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.

Kameralarda yapılan incelemelerde Doku’nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.

Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü’nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan’ın izine rastlanmadı.

Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov, olaydan iki sene sonra 2022’de Antalya’da gözaltına alındı ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.

Haziran 2024: HSK kararnamesiyle Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanan Ebru Cansu, dosyayı yeniden ele aldı. JASAT’tan özel bir ekip kuruldu, yaklaşık 700 saatlik güvenlik kamerası (KGYS) görüntüsü ve plaka tanıma sistemi (PTS) kayıtları yeniden incelendi.

2025: Ortaya çıkan bir gizli tanık ifadesi, Doku’nun cesedinin birden fazla kez taşındığını ve valinin oğlunu Gülistan Doku’ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.

14 Nisan 2026: Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, oğlu Mustafa Türkay Sonel, Doku’nun eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov ile anne ve babası, firari şüpheli Umut Altaş’ın anne ve babası, ihraç edilmiş polis memuru Gökhan Ertok, Sonel’in dönemin korumalarından Şükrü Eroğlu, İl Özel İdaresi çalışanı Erdoğan Elaldı, Munzur Üniversitesi’nde kameralardan sorumlu görevliler Savaş Gültürk ve Süleyman Önal gözaltına alındı, Gültürk ve Önal hariç herkes tutuklandı. ABD’de bulunan Umut Altaş hakkında kırmızı bülten çıkarıldı, daha sonra orada yakalanıp tutuklandı.

25 Nisan 2026: Soruşturma kapsamında Dersim Devlet Hastanesi bilgi işlem görevlileri B.Y. ve Y.E, gözaltına alındı.

21 Temmuz 2026: Elazığ, Malatya, Ankara, İstanbul ve Dersim’de eş zamanlı operasyon düzenlendi. 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş personeli, eski Vali Sonel’in eşi Handan Sonel, Doku’nun telefonuna müdahale ettiği değerlendirilen bilişim şirketi sahibi Mehmet Aca, 1 iş insanı ve 2 güvenlik korucusu olmak üzere 15 kişi gözaltına alındı.

24 Temmuz: soruşturma kapsamında gözaltına alınan şüphelilerden korucu Fatih Özmen tutuklanırken, Okan Yarıcı adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

25 Temmuz: Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel ile Doku’nun telefonuna müdahale edildiği iddia edilen bilişim şirketinin sahibi Mehmet Aca tutuklandı, korucu Yılmaz Arslan adli kontrolle serbest bırakıldı. Mehmet Aca, Handan Sonel ve Fatih Özmen, kolluk, savcılık ve hakimlik ifadelerinde hakkındaki suçlamaları reddetti.

Afgan kadınlarının sesi: Meena Keshwar Kamal

Meena Keshwar Kamal, Afgan bir feminist ve şairdi. Afganistan Devrimci Kadınlar Derneği’nin (RAWA) kurucusu olan Meena, kısa hayatını vatanı ve halkı için mücadeleye adadı: “Ben uyanmış bir kadınım, yolumu buldum ve bir daha asla geri dönmeyeceğim”

Fotoğraflar: rawa.org

ASLA GERİ DÖNMEYECEĞİM

Ben uyanmış kadınım

Ayağa kalktım ve yanmış çocuklarımın küllerinden bir fırtına oldum

Kardeşimin kanından akan derelerden yükseldim

Ulusumun öfkesi bana güç verdi

Yıkılmış ve yanmış köylerim, düşmana karşı nefretle dolduruyor beni

Ey yurttaşım, artık beni zayıf ve aciz görme,

Sesim, ayağa kalkan binlerce kadının sesiyle birleşti

Yumruklarım, binlerce yurttaşımın yumruklarıyla sıkı sıkıya kenetlendi

Tüm bu acıları, tüm bu kölelik zincirlerini kırmak için.

Ben uyanmış bir kadınım,

Yolumu buldum ve bir daha asla geri dönmeyeceğim.

Kadınların özgürleşmesi ile demokrasinin birbirinden ayrılamaz olduğunu savunan Meena Keshwar Kamal, 31 yaşında suikasta kurban giden bir kadın olarak Afganistan’ın toplumsal hafızasında yerini korudu.

Meena, 27 Şubat 1956’da Kabil’de doğdu. Okul yıllarında, Kabil ve diğer Afgan şehirlerindeki öğrenciler sosyal aktivizm ve yükselen kitle hareketlerine yoğun bir şekilde katılıyordu. Meena ortaöğretimini tamamladıktan sonra Kabil Üniversitesi’ne girdi. rawa.org’un aktardığına göre, o dönemde okula giderken kadın öğrencilere asit atan erkeklere direniş gösterdi. Üniversiteyi bırakarak kendini bir sosyal aktivist olarak kadınları örgütlemeye ve eğitmeye adadı.

Hâlâ öğrenciyken, ergen yaşta evliliğin bir zorunluluk olduğu bir kültürde evlenmesi için giderek artan bir baskı altında kaldı. Kocasının, eğitimine devam etmesine izin vermesi ve siyasi ve mesleki faaliyetlerini kısıtlamaması, evliliğin tek eşli olması, peçe takmaması ve başlık parası ödenmemesi şartlarını kabul etmedikçe evlenmeyi reddetti. Meena’nın daha sonra evlendiği Faiz Ahmad, maoist genç bir radikaldi. Meena’nın kendisi de soldan etkilense de kadınların özgürleşmesini herhangi bir sol örgütün “kadın koluna” indirgemeyi reddediyordu.

RAWA’nın çalışmaları

Şair ve mücadele kadını Meena, Afganistan’da yoksun bırakılmış ve sesleri bastırılmış kadınlara ses vermek amacıyla Afganistan Devrimci Kadınlar Derneği’ni (RAWA) 1977’de kurdu. Afgan kadınları için yaptığı bir diğer büyük hizmet ise 1981’de iki dilli bir dergi olan Payam-e-Zan’ın (Kadınların Mesajı) yayın hayatına başlatılması oldu. RAWA, bu dergi aracılığıyla Afgan kadınlarının davasını cesurca ve etkili bir şekilde gündeme getirdi. Payam-e-Zan, köktendinci grupların suç niteliğindeki yapısını sürekli olarak ortaya koydu. Meena ayrıca, Afgan kadınlarına maddi destek sağlamak amacıyla Pakistan’da mülteci çocuklar için Vatan Okulları’nı açtı. Afgan mülteci çocuklara ve annelere hastane olanağı sundu ve mülteci kadınlar için el sanatları merkezlerini kurdu.

Kadın haklarını ve demokrasiyi teşvik eden bir örgütlenme olan RAWA, şiddet içermeyen bir stratejiyi benimsiyor ve karşılıklı silahsızlanmayı savunuyor. RAWA, Afgan kadınlarını insan haklarını elde etmeye dönük siyasi ve sosyal faaliyetlere katmayı, köktenciliğe karşı demokratik ve laik ilkelere dayalı ve kadınların da katılabileceği bir yönetim sisteminin yaratılmasını amaçlamaktadır.

RAWA 1977’de Kabil’de insan hakları ve sosyal adalet için mücadele eden Afgan kadınlarının bağımsız bir sosyal ve politik örgütü olarak çalışmalarına başladı. Daha sonra Meena’nın Kabil’den Pakistan’daki Belucistan Eyaleti’nin Başkenti Quetta’ya gitmesiyle RAWA’nın ana üssü oraya taşındı ve Afgan kadınları için çalışmalar oradan yürütüldü. 27-28 Nisan 1978’de General Muhammed Davud’u devirerek iktidarı alan Afganistan Halk Demokratik Partisi’nin kadın haklarını gündeminin üst sıralarına koymasına rağmen bu konuda fazla adım atmadığını gören Meena, Sovyet işgaline ve Sovyet destekli Afgan hükümetine karşı, ifade özgürlüğünü ve siyasi faaliyeti savunmak için 1979 yılında bir kampanya başlattı, gösteriler ve okullarda toplantılar düzenleyerek kampanyaya desteği güçlendirmeye çalıştı.

Sovyetlerin Afganistan’a girmesi

28 Nisan 1978 tarihinde Saur Devrimi olarak bilinen süreçte Serdar Muhammed Davud Han’ı öldüren Afganistan Halk Demokratik Partisi iktidara geçti.

Sovyetler 1979’da Afganistan’a doğrudan askeri müdahalede bulundu. Meena bunu Afganistan’ın egemenliğinin ihlali ve bir emperyal müdahale olarak gördü. Meena, 1979’da Sovyet rejimine karşı bir kampanya başlattı ve kamuoyunu harekete geçirmek için okullarda, kolejlerde ve Kabil Üniversitesi’nde sayısız yürüyüş ve toplantı düzenledi. RAWA’nın karşı çıktığı yalnızca Sovyet askerleri değildi, Meena öncülüğündeki bu örgüt kadınların özgürleşmesinin devlet tarafından kadınlara “verilebilecek” bir şey olmadığına inanıyordu. RAWA ayrıca ABD ve Pakistan’ı radikal islamcı gruplara para ve silah desteği vermesiyle suçladı. RAWA, Karzai hükümetini eleştirdiği 2009 tarihli bir açıklamada, örgütün durduğu konumu “RAWA, ne ABD’den ne de başka herhangi bir ülkeden bize demokrasi, barış ve refah sunmasını beklemememiz gerektiğine kesin olarak inanmaktadır” şeklinde tanımladı.

RAWA, 13 Kasım 2001’de Birleşmiş Milletler ve dünya kamuoyuna yaptığı açıklamada bombalara da Taliban’a da Kuzey İttifakı’na da karşı olduğunu söyledi. Bunların aksine örgüt, demokratik değerler üzerinde yükselecek, geniş tabanlı bir hükümet kurulmasını talep ediyor.

1981 yılının sonunda, Fransız Hükümeti’nin daveti üzerine Meena, Fransız Sosyalist Partisi Kongresi’nde Afgan direniş hareketini temsil etti. Fransa’nın yanı sıra, birkaç başka Avrupa ülkesini de ziyaret etti ve bu ülkelerin önde gelen şahsiyetleriyle bir araya geldi. 1981’de Avrupa’daki Dünya Sosyalist Kongresi’ndeki Sovyet delegasyonununa insan hakları ve kadın hakları konusunda taviz vermeyeceği mesajını ilettiği konuşması ayakta alkışlandı.

Ölümüne doğru

Afganistan’a döndüğünde, rejimin en önemli hedeflerinden biri haline geldi. Fotoğrafı yaygınlaştırıldı ve ülke içinde seyahatleri kısıtlandı. Okullu kızlar ve üniversiteli kızlar arasında geniş bir destek tabanına sahip olan genç RAWA aktivistleri, kadınların farkındalığını artırmak için Afganistan’ın dört bir yanını dolaştı, Meena ise sahte belgeler kullanarak ve bir burka altında gizlenerek Pakistan’a kaçmayı başardı. Orada mülteci kamplarında dul kadınlar ve çocuklarıyla çalıştı, kadınlar ve kızlar için okuma yazma dersleri düzenledi, ders kitaplarını ülkeye kaçak olarak soktu. Ayrıca kadınların nakış işleri ve halı dokumacılığı yoluyla bağımsız gelir kaynakları geliştirmelerine destek vererek onları ataerkil aile ekonomisine bağımlılıktan kurtarmaya çalıştı.

Kasım 1986’da kocası rejim tarafından kaçırıldı ve öldürüldü.

Meena ise, aktif kadın çalışmaları ve insan hakkı savunuculuğu sonucunda 4 Şubat 1987’de Pakistan’ın Quetta kentinde KhAD (KGB’nin Afganistan şubesi) üyeleri ve radikal islamcılar tarafından suikasta kurban gitti.

Meena, bütün hayatını vatanı ve halkı için mücadeleye adadı. Okuma yazma bilmemenin karanlığına, Afganistanlı kadınlara dayatılan yoksulluk ve yozlaşmaya rağmen, kadınların “uyanacağına” ve özgürlük, demokrasi ve kadın haklarına giden yolu aşacağına dair güçlü bir inancı vardı.

Kaynak: rawa.org, JINHAGENCY

Dijital şiddetin odağında kadın ve LGBTİ+’lar

Dijital şiddet: “Aile içindeki zihniyet dijital ortama taşındı”

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’ne (UN Women) göre her iki kadından biri yaşamı boyunca bir tür dijital şiddete maruz kalıyor. Feminist yazar Berrin Sönmez dijital şiddetin temel motivasyonunu “Tüm hedef kadınların söz kurmasını engellemek. Kadınların kamusal görünümlerini, kamusal yetkilerini engellemek,” olarak açıkladı. KADAV gönüllüsü Özgül Kaptan ise dijital şiddetle mücadele alanındaki yetersizlikler için “Doğrudan teması da içeren farklı örgütlenme ve mücadele biçimlerine ihtiyaç var,” dedi.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Dijital şiddet, kadın ve LGBTİ+’lara yönelik halihazırda mevcut olan baskı ve şiddetin sanal ortama taşınması olarak tanımlanıyor. Kadın hakları savunucuları, dijital şiddet için şiddetin en elverişli yöntemlerden biri olmasına rağmen takipçisi olmanın ve bu alanda adalet aramanın da bir o kadar zor olduğunu vurguluyor. Sosyal medyada en sık hedef haline gelen kesimler, gazeteciler, siyasetçiler ve hak savunucuları gibi kamusal görünürlüğü yüksek kadın ve LGBTİ+’lar oluyor.

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA)’nın 3 Aralık 2025 tarihinde yayınladığı “Dijital Şiddet – Teknoloji Destekli Cinsiyete Dayalı Şiddet Rehberi”ne göre, her iki kadından biri yaşamı boyunca bir tür dijital şiddete maruz kalıyor ve kadınların çevrimiçi tacizle karşılaşma olasılığı erkeklere göre 27 kat daha fazla. Türkiye’de her beş genç internet kullanıcısından biri dijital şiddete maruz kaldığını bildiriyor.

Yakın zamanda kamuoyuna yansıyan örnekler

“Israrlı takip dijital ortama taşındı”

Toplumsal Bilgi ve İletişim Derneği’nin (TBİD)’nin KONDA Araştırma Şirketi’yle birlikte Kasım 2021’de yayımladığı “Türkiye’de Dijital Şiddet Araştırması” sonuçlarına göre kadınların %51’i dijital ortamlarda yazılı, sesli veya görüntülü taciz mesajları alıyor, %46’sı ise ısrarlı takibe uğruyor. BM Kadın Birimi Dijital Şiddet Rehberi’nde ise en yaygın dijital şiddet türleri, çevrimiçi taciz, görsel odaklı cinsel taciz, çevrimiçi ısrarlı takip ve cinsiyetçi nefret söylemi olarak listeleniyor.

Yine aynı rehberde dijital şiddeti diğer şiddet biçimlerinden ayıran özellikler olarak şu maddeler yer alııyor:

  • Anonim olabilir,
  • Uzaktan uygulanabilir (fiziksel temas olmadan dünyanın her yerinden işlenebilir),
  • Failler için kolay erişilebilir (failler için maliyeti ve zorluğu düşüktür),
  • Yayılma hızı yüksektir (internet üzerinden kolayca yayılır, şiddete maruz kalanları yeniden travmatize eder),
  • Cezasızlık riski barındırır, Otomasyona açıktır (sınırlı zaman ve çabayla otomatikleştirilebilir),
  • Kolektif olarak organize edilebilir,
  • Şiddetin normalleşmesine katkı sağlar (şiddetin dijital alanda daha az ciddi algılanmasına katkıda bulunur),
  • Sürekli olabilir (görüntüler ve dijital materyaller süresiz olarak varlığını sürdürebilir)

Feminist yazar Berrin Sönmez ve Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV) gönüllüsü Özgül Kaptan, kadın ve LGBTİ+’ların maruz bırakıldığı dijital şiddete ilişkin değerlendirmede bulundu.

Sönmez, teknolojinin gelişmesi ile birlikte birçok şiddet türünün dijital ortama taşındığını söyledi:

“Teknolojinin gelişmesi ile birlikte ‘stalking’ denilen ısrarlı takip diye Türkçede kullandığımız şey bu sefer dijital ortama taşındı. Sosyal medya hesapları açık olduğu için o açık hesaplardan bu tür takipler yapılıyor ve bu takipler zaman içerisinde bıktırıcı tehditkar ya da sosyal medyada kullanılan fotoğrafları yeniden kullanarak bir tehdit unsuru haline getirerek kadınları, LGBTİ+’ları büyük bir endişeye sevk edecek boyuta ulaşabiliyor.”

Berrin Sönmez, Fotoğraf: T24

AI destekli istismar

Nisan 2026’da yayımlanan 119 ülkeden 641 kadınla yapılan “Kırılma Noktası: Yapay Zeka Çağında Dijital Şiddet Etkileri, Tezahürleri ve Çözümleri” adlı BM Kadın Birimi’nin raporunda 4 kadından birinin yapay zeka (AI) destekli istismara uğradığı belirtildi. Raporda kadın katılımcıların yüzde 12’sinin rızaları olmadan kişisel fotoğraflarının paylaşılmasına, yüzde 6’sının fotoğraf ve videolarının “deepfake” yoluyla veya yapay zekayla oynanmasına maruz kaldığına ve yüzde 27’sinin rızası olmadan cinsel içerikli mesajlara maruz bırakıldığı belirtildi. Rapordaki AI ve görsel tabanlı online şiddete maruz kalan kadınların mesleğe göre dağılımında ise en fazla yazarlar ve diğer kamu iletişimcilerinin mesaj yoluyla taciz vakalarına maruz kaldığı görülüyor.

8 Nisan 2026’da yayınlanan AI Forensics’in Telegram’ın toplumsal cinsiyete dayalı şiddete nasıl bir altyapı sağladığını ele alan araştırması, İtalya ve İspanya’daki telegram gruplarını inceledi. Araştırma yaklaşık 6 haftalık bir süreçte 16 grup ve kanalı inceleyerek 3 milyona yakın mesaja ulaşıyor. İtalya ve İspanya’daki grupların birbirinden bağımsız olmadığını, genellikle kadınların ve çocukların mahrem görüntülerinin veya “nudifing bots” denen botlar aracılığıyla yapay olarak çıplak hale dönüştürülmüş fotoğraf ve videolarının abonelikler şeklinde satıldığı bir ticaret ağına ulaşıyor. Araştırmanın sonunda ise söz konusu ülkelerin ve AB’nin bu konuda daha güçlü adımlar atması gerektiğini, telegram platformunun belli denetimlere tabi tutulması gerektiği öneriliyor.

“Genç kadınlar dijital şiddete daha çok uğruyor”

Kaptan’a göre, dijital şiddete uğrayan kesimlerde iki grup önce çıkıyor:

“İlki, kamusal görünürlüğü, söz söyleme gücü ve karar alma mekanizmalarındaki konumu arttıkça kadınların cinsiyet temelli dijital şiddete maruz bırakılma riski de yükseliyor. Yani, kadın siyasetçiler ve seçilmiş kadınlar, kadın gazeteciler, kadın insan hakları savunucuları, feminist aktivistler ve kadın hakları savunucuları daha yüksek risk grubunu oluşturuyor. Yaş grubu olarak ise daha çok genç kadınlar ve kız çocukları öne çıkan gruplar.”

Özgül Kaptan, Fotoğraf: İndependent Türkçe

Sönmez ise dijital şiddetin, siyaset alanındaki kadınlar ve feminist örgütlerdeki kadınların hepsinin başına geldiğini belirtti. Sönmez, özellikle yakın zamanlarda suça sürüklenen çocuklar konusunda çıkarılan yasanın çocuk haklarına aykırı olduğunu söyleyen kadınların ve LGBTİ+’ların da dijital şiddete maruz kaldığını hatırlattı.

Sönmez, dijital şiddet meselesinde tek bir kişiyi hedef alan saldırıların kadınların hayatını “muazzam derecede” zorlaştırdığını aktardı:

“Bir dijital taciz durumu var. Ama diğer taraftan da politik olarak pek çok partinin trolleri var ve o troller derhal harekete geçebiliyorlar. Bu politik ortamda kadın politikasını aşağılamak, değersizleştirmek, kadınları aynı şekilde susturmak için hareket ediyorlar. Buna karşı yapılacak şeyler basit aslında.

Ya tartışmaya devam edeceksin ya da insan haklarını aşağılayan boyutlara ulaştığında şikayet edeceksin. Ama şikayetlerimize kim ne cevap verecek? Onu da biliyoruz. Kimse vermeyecek.”

Dijital şiddet sonrası depresyon

BM Kadın Birimi’nin “Kırılma Noktası: Yapay Zeka Çağında Dijital Şiddet Etkileri, Tezahürleri ve Çözümleri” raporuna göre dijital şiddet, birçok kadın için kalıcı zararlar bırakıyor. Ankete katılımcı kadınların neredeyse çeyreğinin tamamı dijital şiddet deneyimleriyle bağlantılı anksiyete ve/veya depresyon tedavisi gördüklerini ya da tanı aldıklarını bildirdi. Katılımcıların %13’ü ise travma sonrası stres bozukluğu tanısı aldı. Ruh sağlığına ilişkin bu veriler mesleki yönelimler bazında değerlendirildiğinde ise kendisini yazar veya kamu iletişimcisi olarak tanımlayan grubun öne çıktığı görülüyor. Dijital şiddete maruz kalmaları ile bağlantılı olarak bu meslek grubu katılımcılarının %39’u anksiyete ve/veya depresyon tanısı almışken %22’si travma sonrası stres bozukluğu tanısı almıştır.

Yapay zeka ve görsel temelli dijital şiddet: Meslek gruplarına göre tablo

Gazeteciler ve medya çalışanları
İnsan hakları savunucuları ve aktivistler
Yazarlar ve diğer kamusal iletişimciler
Yapay zeka ve görsel temelli çevrimiçi şiddet biçimleri

“Aşağıdakilerden hangilerine çevrimiçi ortamda kişisel olarak maruz kaldınız?” sorusuna verilen yanıtların yüzdesi

Kişisel görüntülerin (cinsel veya mahrem içerikli olanlar dahil) rıza dışı paylaşımı
Gazeteciler
9.1%
İHS/Aktivist
15.3%
Yazar/İletişimci
14.5%
Derin sahteler (deepfake) veya manipüle edilmiş görsel/video içerikler
Gazeteciler
4.5%
İHS/Aktivist
8.4%
Yazar/İletişimci
9.7%
Direkt/özel mesaj yoluyla istenmeyen cinsel yaklaşım (istenmeyen mahrem görsel, siber çiçeklenme (cyberflashing), cinsel imalar vb.)
Gazeteciler
23.8%
İHS/Aktivist
32.9%
Yazar/İletişimci
40.3%
Çevrimiçi şiddetin ruh sağlığı üzerindeki etkileri

“Çevrimiçi şiddetle bağlantılı olarak aşağıdaki kişisel etkilerden hangilerini yaşadınız?” sorusuna verilen yanıtların yüzdesi

Anksiyete ve/veya depresyon tanısı almış/tedavi görmüş olma
Gazeteciler
24.7%
İHS/Aktivist
26%
Yazar/İletişimci
38.7%
TSSB (travma sonrası stres bozukluğu) tanısı almış/tedavi görmüş olma
Gazeteciler
12.8%
İHS/Aktivist
14.9%
Yazar/İletişimci
21.9%
Yukarıdaki veriler BM Kadın Birimi’nin “Kırılma Noktası: Yapay Zeka Çağında Dijital Şiddet Etkileri, Tezahürleri ve Çözümleri” raporuna göre derlenmiştir.

Dijital şiddet otosansüre sebep oluyor

Ruh sağlığı etkilerinin yanı sıra raporda katılımcıların belirttiği diğer sonuçlar dijital şiddetin etkisinin ciddiyetini ve etkisini gözler önüne seriyor. Katılımcıların %41’lik büyük bir bölümü dijital şiddetin sosyal medyada otosansür uygulamalarına sebep olduğunu belirtti. Katılımcıların %19’u ise iş yerlerinde otosansür uygulamalarına sebep olduğunu söyledi.

Yazar ve diğer kamu iletişimcisi katılımcı grubunun %50’si dijital şiddet sebebiyle sosyal medyada otosansür uyguladıklarını belirtirken gazeteciler ve medya işçileri için de veriler pek farklı değil. Aynı zamanda rapora göre 2020 yılında yapılan ankete kıyasla kadın gazeteci ve medya işçilerinin otosansür uygulama oranında %50 oranında bir artış mevcut.

“’Mağdur suçlayıcılık’ binlerce yıllık bir gelenek”

Dijital şiddetin kadınlar ve LGBTİ+’lar üzerindeki etkisine ilişkin görüş bildiren Sönmez, “Kadını suçlamak, ‘mağdur suçlayıcılık’ dediğimiz kavram binlerce yıllık bir gelenek maalesef. Çok fazla toplumlarda da gördüğümüz bir şey. Yakın zamanlara kadar da devam eden kültüre yerleşmiş bir unsur” dedi.

“Kuyruk sallamasa yapmazlardı” veya “akıllı kadın dayak yemez” gibi halk arasındaki sözlerin kullanıldığını hatırlatan Sönmez, “Ama şu anda bu yaklaşımın geri getirilmesi, tekrar toplumun kültürüne egemen olması için çalışıyorlar. Eskiden aile içinde, mahalle ortamında iken şu anda dijital ortamda yaşanıyor bu zihniyet. Başka kelimelerle, başka isimlerle değersizleştirmek yönünde. Tüm hedef kadınların söz kurmasını engellemek. Kadınların kamusal görünümlerini, kamusal yetkilerini engellemek” diye konuştu.

Sönmez, inançlı kadınların da benzer durumlarla karşı karşıya kaldığını anlattı:

“Dindar kadınların da fikir üretmesi, politika yapması, görüş belirtmesi, kamusal alanda çalışması, yetkin olması, karar verici mekanizmalara gelmesini kadınlar için suç gibi gören, gösteren zihniyet güçleniyor günümüzde. Özellikle tarikat cemaatler çok kolay organize edebiliyorlar bu tür saldırıları. En çok oradan doğru geliyor bu saldırılar ve iktidar da buna göz yumuyor. Belki besliyor, destekliyor. Kolluk gücünün ve yargının da burada kadınların yanında değil, onların yanında.”

Şiddetin bildirilme oranları

UN Women 2026 Nisan raporuna göre katılımcı kadınların çeyreği yaşadıkları dijital şiddeti polise bildirirken %15’i ise istismarcılarına karşı yasal aksiyonlar aldığını bildirdi.

Bu verilere göre, içerisinde avukatların da olduğu kadın hakları savunucularının yüzde 30’u yaşadığı olayı polise bildiriyorken %19’u ise yasal aksiyon alıyor.

Raporun devamında ise yasal yollara başvuran halihazırda az sayıda kadının da yalnızca %10’u istismarcılarına suçlamaların yöneltildiğini belirtiyor. Rapor, bu düşük suç duyurusu oranlarının sebeplerini polis teşkilatlarının teknolojiyi kullanmalarındaki yetersizlikler, büyük teknoloji şirketleri ile işbirliği eksikliği gibi sebepleri sıralıyor. Bunlara ek olarak raporda dijital şiddete karşı polise şikayette bulunan kadınların %24’ünün ise “mağdur suçlayıcı”lık deneyimlediği belirtiliyor. Yani şikayette bulunan katılımcı kadınların %24’ü polis memurları tarafından “istismarcıyı tetikleyecek ne yaptın veya ne söyledin?” gibi sorunlarla ve suçlamalarla karşı karşıya kalıyor.

“İktidarın kafasında kadını korumak yok”

Dijital şiddet vakalarına yönelik işleyen sürece yönelik gözlemlerini anlatan Sönmez, şunları söyledi:

”Twitter’da iki kelime iktidar aleyhinde yazan anında bulunuyor ve gözaltına alınıyor. Bu sürecin dijital şiddetin engellenmesi için kullanılacak bir yöntem olarak öne çıkması lazım. Kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik dijital şiddeti önlemek için iktidarın elinde bütün güçler, iletişim başkanlığıdır, emniyetin takip sistemleri vesaire bunların hepsi ellerinde araç olarak var. Ama kafalarında kadını korumak yok. Aksi takdirde dijital şiddetle mücadele çok kolay bu imkanlarla.

Kadınları, çocukları, LGBTİ+’ları koruyacak 6284’ün bir amir hükmü getirdiği yorumuyla o işlemler yapılabilir. Bu da bir şiddettir çünkü. Siyasette de yapıyorlar bunu. Bir politikacı kadın, bir komedyen bir şey söylediğinde herkes ayaklanıyor, bir başörtülü kadın bir barda oturmuşsa anında herkes onu hedef gösteriyor. Ama asıl olan kadınların, çocukların ve LGBTİ+’ların korunması. Maalesef bunun yapılmadığını biliyoruz.

Tam tersine bu şiddetin teşvik edildiği yönünde, en azından göz yumulduğu yönünde, yargılanacak cezasız bırakıldığı yönünde, cezasızlıkla teşvik edildiği yönünde toplumda herkes neredeyse hemfikir gibi. En azından feminist çevrelerde bu hemfikirlik var.”

“Farklı mücadele biçimleri gerekli”

Kaptan ise dijital şiddete karşı etkili bir sistemin kurulmadığını belirterek “Son yıllarda cinsiyet temelli suçlarda adalete erişimde çok çok geriye düşüldü genel olarak ama dijital şiddet alanında sorun çok daha büyük. Sonuç almak çok daha zor. Genel anlamda bilişim suçlarını araştırmak ve sonuçlandırmak konusunda teknik eksiklikler yok aslında. Ama konu kadınların adalete erişimi olunca her alanda olduğu gibi bu alanda da her şey yavaşlıyor ne yazık ki” dedi.

Türkiye kadın hareketinin kadına karşı şiddetle mücadele alanında uzun yıllara dayanan bir mücadele verdiğini hatırlatan Kaptan, “Ancak dijital şiddetle ilgili özel bir strateji ve mekanizma ortaya koyduğunu henüz söyleyemeyiz. Dijital şiddetle mücadele alanında şöyle bir sıkıntı var; dijital alanda genel olarak yoğun bir ‘fake mi acaba’ şüphesi oluşuyor. Bu sebeple doğrudan teması da içeren farklı örgütlenme ve mücadele biçimlerine ihtiyaç var.”

Rus LGBT Ağı, mahkemenin “aşırılıkçı” kararı ardından kapandı

St. Petersburg mahkemesinin kararının ardından Rus LGBT Ağı, kapandığını duyurdu. Rusya Yüksek Mahkemesi’nin 2023’te LGBTİ+ topluluklarını aşırılıkçı ilan etmesinden bu yana Rusya’daki LGBTİ+ topluluklarına ve kişilere yönelik “aşırılıkçılık” kıskacı artmaya devam ediyor.

Rus LGBT Ağı (Russian LGBT Network), St. Petersburg’daki bir mahkemenin 27 Nisan 2026’da ağı “aşırılıkçı” ilan etmesinin ardından faaliyetlerini sonlandırdı. Karar sonrası kamuya açık çalışma biçiminin personel, destekçiler ve yardım arayan kişiler için çok riskli hale geldiğini belirten ağ, kararını Telegram üzerinden duyurdu.

Nisan ayında St. Petersburg mahkemesi, Rusya Adalet Bakanlığı’nın açtığı dava üzerine Rus LGBT Ağı’nı “aşırılıkçı” ilan etmişti. Ağ, bu etiketin önceki kamuya açık çalışma biçimini imkansız hale getirdiğini, çünkü destek vermeye çalıştıkları kişiler için riskler yaratabileceğini açıkladı.

2006 yılında kurulan Rus LGBT Ağı, Rusya’daki lezbiyen, gey, biseksüel ve transların haklarını korumak, hukuki destek sağlamak ve toplumsal kabulü artırmak için kurulan, ülkedeki en büyük sivil toplum kuruluşlarından biridir.

Pink News’in aktardığına göre, Rus LGBT Ağı, uluslararası alanda Rusya’da LGBTİ+ hakları savunuculuğu ve kriz desteği için kilit bir merkez olarak tanınıyordu. Ağ, 2010’ların sonlarında Çeçenya’daki zulümden kaçan LGBTİ+’lara yardım çabalarıyla küresel medyada da anılmıştı.

Facebook’ta yayımladıkları açıklamada uzun yıllar boyunca ülke genelinde girişimleri ve aktivistleri bir araya getirdiğini, kuirlere destek sağladığını belirterek “aşırılıkçı” statüsünün aynı şekilde devam etmeyi imkansız kıldığını ekledi.

Rus LGBT Ağı, ciddi bir risk değerlendirmesi sonrasında kapanma kararı aldığını söyledi. Kamuya açık çalışmalara devam etmenin, faaliyetlere katılan, destek veren ya da yardım alan kişileri tehlikeye atabileceğini vurguladı. Baskıcı ortamı kontrol edemeseler de insanlar için ek risk yaratmamak adına ellerinden geleni yapabileceklerini, insanların güvenliğinin her şeyden önce geldiğini belirttiler.

Rusya’da artan “aşırılıkçılık” baskısı

Rus LGBT Ağı’na yönelik verilen bu karar, Rusya Yüksek Mahkemesi’nin 2023’te var olmayan “uluslararası LGBT hareketi”ni “aşırılıkçı örgüt” ilan edip yasaklamasının bir devamı oldu. Bu karar, devletin LGBTİ+ görünürlüğünü ve örgütlenmesini yeni aşırılıkçılık yasaları kapsamında kovuşturma yetkisini genişletti.

Uluslararası Af Örgütü’nün Doğu Avrupa ve Orta Asya Direktörü Marie Struthers, konuya ilişkin Nisan ayında yaptığı açıklamada “2023 yılının Kasım ayında Yüksek Mahkeme, var olmayan ‘uluslararası LGBT hareketi’ni ‘aşırıcı’ olarak yasakladığında, yetkililerin bununla yetinmeyeceği açıktı. Rus LGBT Ağı ve diğer örgütlerin ‘aşırıcı’ olarak nitelendirilmesi, Rus yetkililerin LGBTI bireylere yönelik zulüm ve adaletsizlik zincirinin birer halkasıdır” diye konuştu.

Nisan 2026’da Oryol bölgesindeki bir mahkeme, Adalet Bakanlığı’nın Phoenix Plus kurucusu Yevgeny Pisemsky’ye açtığı dava üzerine, Rusça konuşulan en büyük LGBTİ+ haber sitesi Parni+’yı da “aşırılıkçı örgüt” ilan etmişti. Parni+ gazetecileri de hem “yabancı ajan” hem de “LGBT propagandası” suçlamalarıyla art arda açılan davalar nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı.

Rusya’nın hukuki ve siyasi ortamı, 2013’teki “LGBT propagandası” yasasından bu yana LGBTİ+ haklarının yıllar süren tahribatının bir parçası olarak sertleşmeye devam ediyor.

HRW: İki ayda dokuz LGBTİ+ topluluğu yasaklandı

İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne (HRW) göre, Mart-Mayıs ayları arasında yedi bölgede Rus mahkemeleri, aralarında Rus LGBT Ağı’nın da bulunduğu dokuz LGBTİ+ topluluğunu “aşırılıkçı” olarak nitelendirip yasakladı. HRW’ye göre yasaklanan topluluklar şunlar: St. Petersburg merkezli Coming Out, Yekaterinburg LGBT Kaynak Merkezi, Moskova LGBT+ Girişimleri Topluluk Merkezi, Samara merkezli Irida, Parni+, Rus LGBT Ağı, Kallisto, T9 NSK ve Centre-T.

HRW Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, LGBTİ+’lara destek verenlerin “suç kapsamına alınmasını yoğunlaştırdığını” belirterek yetkililerin bu asılsız “aşırılıkçılık” suçlamalarına dayanan tüm mahkeme kararlarını ve cezai mahkumiyetleri iptal etmesi gerektiğini söyledi.

LGBTİ+ Hakları

2026 Trans Hakları Endeksi ve Haritası

Transgender Europe (TGEU), ILGA-Europe’un Gökkuşağı Haritası ile iş birliği içinde hazırladığı endekste Avrupa ve Orta Asya’da trans ve non-binarylerin yasal cinsiyet tanınması, iltica, nefret suçları, ayrımcılık yasağı, sağlık ve aile alanlarındaki hak ve erişim durumunu değerlendirdi. Türkiye 32 gösterge üzerinden yalnızca 3 puan alabildi.

Zirvedeki 5 ülke
1
İzlanda 30/32
2
Malta 28/32
3
İspanya 27,18 puan
4
Belçika
5
Norveç
İzlanda neden birinci?

İzlanda, değerlendirilen 32 göstergenin 30’unu karşılayarak listenin zirvesine yerleşti. Ülke yalnızca iltica politikaları ile nefret suçları ve nefret söylemine karşı geliştirilen politikalar başlıklarında puan kaybetti. Son üç yıldır aynı puanı korurken, 2019’dan bu yana puanını 18 artırdı. Almanya da endekste üst sıralarda yer aldı.

Malta ve İspanya

Malta; yasal cinsiyet tanınması, sağlık, aile ve nefret suçları alanlarında tam puan alarak ikinci sırada yer aldı. Üçüncü sıradaki İspanya ise iltica ve sağlık kategorilerinde en yüksek puanı alan ülkeler arasına girdi.

Non-binarylerin tanınmasında öne çıkan 4 ülke
Avusturya Almanya İzlanda Malta

Rapora göre bu dört ülke, non-binarylerin yasal olarak tanınmasına ilişkin tüm kriterleri karşılayan ülkeler oldu.

“Bölgenin büyük bölümünde translara yönelik görünür saldırılar yaşanırken siyasi tepkinin yokluğu endişe verici.”

— TGEU, 2026 Trans Hakları Endeksi değerlendirmesi
Listenin sonu: Türkiye 3 puan, Rusya 0 puan
🇷🇺 Rusya 32 göstergenin hiçbiri karşılanmadı — 0 puan
🇹🇷 Türkiye 32 göstergeden 3 puan
Tacikistan 1 puan
Türkmenistan 1 puan
Özbekistan 1 puan
Gürcistan 1 puan
Azerbaycan 1 puan
Kaynak: PinkNews ve TGEU

Kadın Komün Kent Bostanları'nda ilk hasat yapıldı

“Kadınlar üretime doğrudan dahil olmalı”

Diyarbakır’da belediye tarafından hayata geçirilen Kadın Komün Kent Bostanları’nda ilk hasat yapıldı. Bostanlarda üretim yapan kadınlardan Zozan Halil Müslüm ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer, deneyimlerini anlattı.

Fotoğraflar: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından hayata geçirilen Kadın Komün Kent Bostanlarında ilk hasat geçtiğimiz hafta yapıldı. Kadınlar, yetiştirdikleri sebze ve bitkileri topladı.

Kadın Politikaları Dairesi Başkanlığı bünyesinde faaliyet yürüten Kadın Ekonomisini Güçlendirme Müdürlüğü öncülüğünde kurulan bostanların hedefi kadın ekonomisini güçlendirmek, yerel tohumları yaşatmak ve ekolojik üretimi teşvik etmek.

Bostanlar, Kayapınar ilçesinin Talaytepe mahallesinde bulunan Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yerleşkesinde.

Bostanlarda üretim yapan kadınlardan Zozan Halil Müslüm ve Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer ile Kadın Komün Kent Bostanlarını konuştuk.

“Kadın kentinin ve varlığımızın güçlenmesi gerek”

Zozan Halil Müslüm, “Kadın Yaşam Merkezlerini ve burada verilen destekleri öğrendim. Sadece bostan değil; spor, yakın savunma gibi farklı çalışmaların da olduğunu gördüm. Kadınlarla tanıştıkça kadın kentinin ve kadın varlığımızın ortaya çıkması ve güçlenmesi gerektiğini düşündüm. Bu nedenle ben de Kadın Komün Kent Bostanı’na katıldım” diyerek sözlerine başladı.

Daha sonra birlikte biber, patlıcan, domates, salatalık, kornişon ve bamya ektiklerini söyleyen Müslüm, bunun yanında kekik, lavanta, nane, biberiye gibi “tıbbi bitkiler” de ektiklerini ifade etti, kadınlar olarak sebze ihtiyaçlarını doğal ve taze bir şekilde karşıladıklarını, ürünleri evlerine götürdüklerini söyledi.

“Turşu yapıyor, kurutuyor ve taze halde yemeklerimizde kullanıyoruz. Aynı zamanda tıbbi bitkilerden yağ ve krem gibi ürünler elde etme imkanımız da oluyor” diyen Müslüm, bostanlardaki meselenin sadece üretmek ve ürün elde etmek olmadığını söyledi.

“Aynı zamanda birbirimizin fikirlerine ve kararlarına saygı göstermeyi, birlikte karar almayı öğreniyoruz. Biz kadınlar olarak kendi irademizi de güçlendiriyoruz. Çünkü komün bir yaşamı birlikte öğreniyoruz. Toplum kendi özünden uzaklaşmış ve insanlar giderek daha bireysel hale gelmiş. Biz kadınlar olarak toplumun özüne dönmesi için ne gerekiyorsa yapacağız.”

Müslüm, son olarak böyle alanların açılmasının şart olduğunu, böyle projelerin içinde yer aldığı için kendisini şanslı hissettiğini ve her zaman böyle çalışmaların içinde olmak istediğini söyledi.

“Ortak üretim alanı kuruyoruz”

Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer, demokratik ve kadın özgürlükçü bakış açısına sahip yerel yönetimler olarak kenti sadece yapıların, yolların ve buna bağlı hizmetlerin olduğu bir alan olarak ele almadıklarını; kentin nasıl yönetildiği, yeniden nasıl üretildiği, gıdanın nereden geldiği ve kadınların bu üretim sürecindeki yerinin de kendileri için önemli olduğunu ifade etti. Sümer, Kadın Komün Kent Bostanı’nın da bu yaklaşımın bir parçası olduğunu söyledi:

“Kadınların toprakla, üretimle ve kendi emeğiyle yeniden ilişki kurabildiği bir alan oluşturmak istedik. Burada bizim için önemli olan yalnızca sebze üretmek değil. Ortak üretimin, ortak kararın ve ortak paylaşımın mümkün olduğu bir alan yaratmak.”

Özden Gürbüz Sümer

Bostanda bireysel parseller üzerinden ilerlemediklerini söyleyen Sümer, alanın ortak olduğunu, üretimin de ortak yürütüldüğünü söyledi. Ekim, bakım ve hasat süreçlerinde kadınların birlikte çalıştığını, üretime ilişkin kararları da birlikte aldıklarını aktardı:

“Her kadının kendi parselinin ve kendi ürününün olmadığı, ortaya çıkan üretimin ortak üretim olarak değerlendirildiği bir model kuruyoruz. Bu nedenle bostanın kendisi de birlikte üretme ve karar alma deneyiminin yaşandığı bir alan oluyor.”

Önceliğin üretilen ürünlerin kadınların ve hanelerin ihtiyaçları doğrultusunda değerlendirilmesi olduğunu söyleyen Sümer, ihtiyaç fazlası olan ya da satışa sunulması istenilen ürünlerin değerlendirilebileceği bir pazar alanı oluşturma hazırlıkları da olduğunu belirterek “Böylece kadınlar ürettikleri ürünleri bu alanda doğrudan satışa sunabilecek. Burada amaç, kadınların ürettiği ürünün değerini kendilerinin belirleyebildiği ve emeğinin karşılığını alabildiği bir alan oluşturmak” diye konuştu.

“Burada bireysel kârı merkeze alan bir üretim anlayışımız yok. Önceliğimiz kolektif üretimin devamlılığını sağlamak ve elde edilen değerin yeniden üretime katkı sunması. Bununla birlikte kadınların ihtiyaç fazlası ürünlerini kendi iradeleriyle satışa sunabilecekleri bir alanın olması da önemli. Yani hem ortak üretim ve paylaşım anlayışını korumak hem de kadınların kendi üretimlerinden ekonomik olarak yararlanabilecekleri olanaklar oluşturmak istiyoruz.”

“Kadınlar üretime doğrudan dahil olmalı”

Kadınların yalnızca üretime katıldığı değil üretimin bütün aşamalarında söz sahibi olduğu bir alan oluşturmayı amaçladıklarını söyledi Sümer.

“Özellikle tarım alanında kadınlar tarlada ya da ürünün işlenmesi kısmında emek boyutuyla varlar ancak iş karar alma, ürünü satma ve ondan aracısız gelir elde etme kısmında neredeyse hiç yoklar. Yani bu alanda çok ciddi emek sömürüsü yaşamaktalar. Kadın emeğinin görünür olması bu anlamda önemli ama bununla sınırlı değiliz. Kadınların üretim bilgisine, toprağa ve ekonomik sürece doğrudan dahil olmasını istiyoruz. Bu perspektifle komün kent bostanında kadınlar bir yandan zirai teknik bilgiyi öğrenirken bir yandan komün ekonomisini hem teorik hem de pratik içerisinde deneyimliyor. Yine bireysel olarak güçlenmeleri için toplumsal cinsiyet eşitliğine dair bilinci açığa çıkaran kolektif eğitim atölyelerine katılıyorlar.”

“Komün çalışmaları geliştirmeye devam edeceğiz”

Sümer, bostan sürecinin kendilerine ne gösterdiği sorusuna ise şu cevabı verdi:

“Süreç bize kadınların ortak üretime ciddi bir ilgisinin olduğunu gösterdi. Bostanda birlikte çalışırken kadınların kendi deneyimlerini ve üretim bilgilerini de birbirleriyle paylaştığını gördük. Bu nedenle bostanı tamamlanmış bir proje olarak değil, birlikte üreterek ve deneyimleyerek geliştirdiğimiz bir alan olarak görüyoruz.”

Bostanla ilgili haberler çıktıkça kentte yaşayanlardan da yoğun bir ilgi ve geri dönüş almaya başladıklarını, kendilerine ulaşanlar arasında çalışmaya dahil olmak, bostanı görmek ve üretilen doğal ürünleri satın almak isteyenler olduğunu söyledi.

Sümer, bu ilgiyi kentte üretime ve doğal gıdaya yönelik güçlü bir ihtiyacın olduğunu göstermesi açısından önemli bulduklarını, alanı kısa bir süre içerisinde ziyaretlere açmayı planladıklarını ve böylece kentlilerin bostanı yerinde görmesini, üretim sürecini tanımasını ve kadınların ortak üretim deneyimine daha yakından tanıklık etmesini istediklerini aktardı.

Sümer, bostanlarda ekilen fidelerin Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı tarafından yerel tohumlardan üretilerek hazırlandığını, dolayısıyla yerel tohumun korunması ve yeniden üretime kazandırılmasının sürecin en başından itibaren bostanın içerisinde yer aldığını söyledi.

Sümer, sözlerini şöyle noktaladı:

“Bostanda edindiğimiz deneyimin bundan sonraki çalışmalarımıza doğrudan katkısı olacak. Aslında kadın yaşam merkezlerimizde yürüttüğümüz üretim çalışmaları da bu bakış açısıyla ilerliyor. Tekstil üretim gruplarımız, tıbbi ve aromatik bitkiler üretim grubumuz, epoksi ve geri dönüşüm üretim gruplarımız var. Bu gruplarda da kadınların birlikte ürettiği, üretim sürecine birlikte karar verdiği ve ortaya çıkan üretimi ortak bir anlayışla değerlendirdiği bir çalışma yürütüyoruz. Bostan bizim için bu yaklaşımın farklı bir üretim alanındaki karşılığı. Bundan sonraki süreçte de kadınların kendi emeği ve bilgisi üzerinden üretimin içinde olduğu, ortak üretim ve paylaşımın esas alındığı komün çalışmaları geliştirmeye devam edeceğiz.”

Taliban’ın 5. yılında yeni yasa

Afganistan’da erkekler kadınların “yöneticisi” sayılıyor

Afganistan’da 5 yıldır iktidarda olan Taliban yönetimi, liderleri Hibetullah Ahundzade’ye itaatin zorunlu olduğunu ilan eden ve cihat konusundaki karar yetkisini yalnızca ona veren yeni bir yasa yayımladı. Yasada erkek, kadının “yöneticisi” olarak tanımlanıyor ve kadınlara kocalarını “mutlu etmeleri” ve kendilerine yaptıkları iyilikler için teşekkür etmeleri de emrediliyor.

*Fotoğraf: AWNA

Taliban Adalet Bakanlığı, 16 Ağustos Pazar günü “Nisab-e Muballighin” (Tebliğciler Müfredatı) başlıklı yeni yasa yayımladı. Ahundzade tarafından onaylanan ve altı bölümden oluşan belge, himayeleri altındaki kadınları Taliban’ın belirlediği örtünme kurallarına uymaya zorlamakla yükümlü tutuluyor. Yasada ayrıca erkek “kadının yöneticisi” olarak tanımlanırken, kadınların kocalarını “mutlu etmeleri” gerektiği belirtiliyor.

Adalet Bakanlığı 16 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, Taliban lideri Hibetullah Ahundzade’nin onayının ardından “Tebliğciler Müfredatı”nın bir giriş ve altı bölümden oluşacak şekilde yürürlüğe girdiğini ve resmi gazetede yayımlandığını belirtti.

Yasa, dini yükümlülükler ve ibadetlerden cihada, Taliban liderine itaate, evlilik ve kadınların haklarına ve başörtüsüne kadar birçok konuyu ele alıyor.

Evlilik ve kadınlara ilişkin düzenlemeler

“Koca ve kadının hakları” başlıklı bölümde kadınlardan, “şeriata ilişkin konularda” kocalarına itaat etmeleri isteniyor. Yasada erkek, kadının “yöneticisi” olarak tanımlanıyor ve kadınlara kocalarını “mutlu etmeleri” ve kendilerine yaptıkları iyilikler için teşekkür etmeleri emrediliyor. Buna karşılık kocalar, eşlerinin yiyecek, giysi ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak ve mehirlerini ödemekle yükümlü tutuluyor.

Yasa, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesine izin verirken, erkeklerin eşleri arasında “adil davranması” gerektiğini belirtiyor.

“Kadınların genel hakları” başlıklı bölümde ise hiç kimsenin kadına zulmetmemesi veya onu zorlamaması gerektiği belirtiliyor. Evlilik sırasında yetişkin kadının rızasının gerekli olduğu ifade edilirken, bir kadının anlaşmazlığı çözmek amacıyla “baad” olarak başka bir aileye verilmemesi gerektiği kaydediliyor.

*Baad, bir anlaşmazlık veya suçun bedeli olarak kadın ya da kız çocuklarının başka bir aileye verilmesi anlamına geliyor.

Yasaya göre dul bir kadın, ölen kocasının erkek kardeşiyle evlenmek zorunda değil. Dul kadının yeniden evlendiği eşinden mehir alma hakkının bulunduğu ve kadının kocasının, çocuklarının, babasının ve diğer akrabalarının mal varlıkları üzerinde miras hakkına sahip olduğu ifade ediliyor.

Müfredatın “örtünme ve başörtüsü” başlıklı bölümünde erkekler, himayeleri altındaki kadınları yabancı erkeklerin yanında Taliban’ın belirlediği örtünme kurallarına uymaya zorlamakla yükümlü tutuluyor.

Cihat ve itaate teşvik

Yeni müfredatın temel başlıklarından biri de cihat. Burada cihat, dini mücadele veya silahlı dini savaş anlamına gelebilen bir kavram olarak kullanılıyor.

Taliban’ın din görevlilerine, halka cihadın tanımını, amacını ve faziletlerini öğretmeleri ve bir mücahidin sahip olması gereken nitelikleri ve davranışları anlatmaları talimatı veriliyor. Din görevlilerinden ayrıca insanları cihada hazırlanmaya ve savaşçılara destek vermeye teşvik etmeleri isteniyor.

Belgede cihat sırasında yaralanmak veya öldürülmek bir “fazilet” olarak tanımlanıyor ve din görevlilerine insanları “şehadete” teşvik etmeleri talimatı veriliyor. Müfredat ayrıca namaz, oruç, abdest, gusül, hac, zekât ve öşür gibi dini ibadetlerin halka öğretilmesini öngörüyor. Bazı dini yükümlülüklerin yerine getirilmemesi durumunda karşılaşılacak cezalar konusunda da insanların uyarılması isteniyor.

Yasa, Taliban’ın en üst düzey liderine itaati zorunlu kılıyor. Belgede, emir “salih bir kişi olmasa dahi” ona itaat etmenin zorunlu olduğu belirtiliyor. Cihatla ilgili konularda yetkinin “İmam (Müminlerin Emiri)” olarak tanımlanan lidere ait olduğu ve hiç kimsenin emirle istişare etmeden ve onun onayını almadan bu konularda harekete geçmemesi gerektiği ifade ediliyor.

Taliban’ın kadın karşıtı yasaları

Bu düzenleme, Taliban’ın iktidara gelişinin beşinci yıl dönümünde gündeme geliyor. Çok sayıda insan hakları kuruluşu ve Birleşmiş Milletler, Taliban’a kadınlar ve kız çocuklarına yönelik kısıtlamaları kaldırması ve onların haklarına saygı göstermesi çağrısında bulunuyor.

Taliban yönetimi tarafından kadınların ve kız çocuklarının eğitim ve istihdamına getirilen kısıtlamalar, medya özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ve katı toplumsal düzenlemeler, Taliban’ın beş yıllık bilançosunun arasında yer alıyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde ortaöğretim ve yükseköğretime erişimi engellenmiş durumda. Kadınlar çalışma hayatı ve kamusal yaşama katılım konusunda da ağır kısıtlamalarla karşı karşıya. Bu uygulamalar Afganistan içinde ve uluslararası alanda geniş çaplı eleştirilere neden oluyor.

Taliban daha önce de kadınların özel ve toplumsal yaşamının çok sayıda alanını hedef alan yasa ve kararnameler çıkarmıştı. 2024 yılında onaylanarak resmi gazetede yayımlanan “İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakındırma Yasası”, kadınların kıyafetleri, kamusal alandaki varlıkları, sesleri, hareket özgürlükleri ve yanlarında mahrem bir erkek bulunması gibi konularda kapsamlı düzenlemeler getirmişti. Yasa ayrıca “kötülük” olarak nitelendirilen davranışlara karşı müdahale etmek üzere ahlak polisi görevlilerine çeşitli yetkiler tanımıştı.

2026 yılında ise “Eşlerin Ayrılmasına İlişkin Yönetmelik” gündeme gelmişti. Taliban yetkilileri, belgenin aile içi anlaşmazlıklar ve eşlerin ayrılma taleplerini değerlendiren hakimlere rehberlik etmek amacıyla hazırlandığını belirtmişti. Birleşmiş Milletler Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA), belgede çocuk yaşta evlilik ve kadınların evlilikte rızası da dahil olmak üzere bazı olası sonuçlara ilişkin endişelerini dile getirmişti.

Bunun yanı sıra, Taliban’ın yargı kurumlarında uygulanmak üzere gönderdiği “Taliban Mahkemeleri Ceza Usul ve Esasları” da insan hakları kuruluşlarının eleştirilerine maruz kaldı. Kuruluşlar, belgede yer alan keyfi cezalar, temel özgürlüklerin ihlali ve adil yargılanma hakkına ilişkin sorunlara dikkat çekti.

Taliban yönetiminde kadına yönelik kısıtlamalar: 2021–2026 kronolojisi

Ağustos 2021’de iktidara gelen Taliban, bugüne kadar kadın ve kızları hedef alan onlarca kararname çıkardı. Çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı.

2021

Ağustos 2021

Karma eğitime yasak getirildi, erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi yasaklandı. Ortaöğretim düzeyinde kız öğrencilerin okula dönüşü fiilen engellendi.

Eylül 2021

Kadın İşleri Bakanlığı lağvedildi, yerine Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Bakanlığı kuruldu. Meslek sahibi kadınlara “bir sonraki duyuruya kadar” evde kalmaları emredildi.

Aralık 2021

Kadınların mahremsiz (erkek vasi) 72 km’den uzun mesafeye seyahat etmesi yasaklandı. Toplu taşıma araçları bu direktifi uygulamakla yükümlü kılındı.

2022

Mart 2022

Kadınların mahremsiz yurt dışına çıkışı yasaklandı. Okul açılışı ilan edildikten yalnızca birkaç saat sonra kız okulları yeniden kapatıldı, 7. sınıf ve üzeri kız öğrencilerin okullarına kesin yasak getirildi.

Mayıs 2022

Kadınların dışarıda göz hariç tüm vücutlarını örten burka giymesi zorunlu hale getirildi. Mahremsiz toplu taşıma kullanımı yasaklandı, ehliyetin kadınlara verilmesi durduruldu.

Temmuz 2022

Kadın çalışanlara maaş alabilmek için erkek akrabalarını işe göndermeleri teklif edildi. Uçuş görevlisi kadınlar işten çıkarıldı.

Ağustos 2022

Kadınlara yönelik ahlak polisi teşkilatı kuruldu. Üniversitelerde sınıf ayrımı kesinleşti, kadın öğrencilerin okul içinde yüzlerini kapatmaları emredildi.

Kasım 2022

Kadınların halka açık spor salonları, hamamlar, parklar ve eğlence parklarına girişi yasaklandı.

Aralık 2022

Kadınların üniversiteye girişi tamamen yasaklandı. Uluslararası ve yerel STK’larda kadın çalışanlar işten çıkarıldı, aksi takdirde kuruluşların lisanslarının iptal edileceği açıklandı. Bunun üzerine Save The Children, the Norwegian Refugee Council ve CARE gibi bazı uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmaları durduruldu.

2023

Mart 2023

Cumhuriyet dönemi mahkemelerince verilen binlerce boşanma kararı geçersiz sayıldı.

Nisan 2023

BM ajanslarında çalışan Afgan kadınlara yasak getirildi. Herat’ta kadınların ve ailelerin bahçeli ya da açık alanlı restoranlara girişi yasaklandı.

Temmuz 2023

Güzellik salonları kapatıldı, ülke genelinde binlerce kadın bu kararla işini yitirdi.

Ekim 2023

Kandahar’da kabul edilebilir tek örtünme biçiminin burka olduğu okullara yazılı olarak bildirildi.

2024

Mart 2024

Taliban lideri Akhundzada, kadınların alenen recmedilmesinin yeniden uygulamaya konulacağını açıkladı.

Ağustos 2024

“Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Kanunu” yürürlüğe girdi (35 madde). Mevcut tüm kısıtlamalar resmileştirildi, kadınların sesi “mahrem olmayan” erkeklerin yanında alenen duyulamaz hale getirildi. Kadın ve erkeklerin birbirine bakması yasaklandı. Bakanlığa yargı denetimi olmaksızın gözaltı ve cezalandırma yetkisi tanındı.

Aralık 2024

Kadınların hemşirelik ve ebelik okumalarına yasak getirildi. Üniversitelerdeki kadın idari personelin işine son verilmesi için üniversitelere yazılı talimat gönderildi.

2025

Ocak 2025

Uluslararası Ceza Mahkemesi, Taliban lideri Akhundzada ve Baş Yargıç Haqqani hakkında insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.

Kasım 2025

Afgan kadınların BM ajanslarında çalışması tamamen yasaklandı. İran sınırında kadın doktor ve ebelerin hasta kabul etmesi, personelin başörtüsü gerekçesiyle durduruldu.

2026

Ocak 2026

Yeni Ceza Usul Yönetmeliği yürürlüğe girdi. Kocaların eşlerini, kırık kemik ya da açık yara oluşturmamak koşuluyla, dövmesini meşrulaştıran maddeler içeriyor. Söz konusu yönetmelik üç bölüm, on başlık ve 119 maddeden oluşuyor. Yönetmelik özellikle “golam” (köle) kavramını kullanarak kadınlara, çocuklara yönelik şiddeti yasallaştırıyor.

Mayıs 2026

Adalet bakanlığının 18 No’lu Kararnamesi ile ergenliğe girmiş bir kızın nikaha sessiz kalması evlilik onayı sayılabilir hale getirildi. Yeni ceza kanunu, kadınların kocasının izni olmadan akrabaları ziyaret etmesini suç saydı.

Haziran 2026

Laghman ve Nangarhar illerinde esnafa, mahremsiz alışveriş yapmaya gelen kadınlara satış yapmamaları, aksi takdirde dükkanlarının kapatılacağı ve kendilerinin tutuklanacağı bildirildi.

Not: BM Kadın Birimi verilerine göre Ağustos 2021’den bu yana çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı. Kronoloji, BM Kadın Birimi, Human Rights Watch, Wikipedia ve Hasht-e Subh (8am.media) kaynaklarından derlendi.

Kaynak: AWNA, KabulNow

Hande Kader’siz 10. yıl: “Translar için adalet, herkes için adalet!”

Hande Kader’in 14 Ağustos 2016’da bir nefret cinayetiyle hayattan koparılmasının üzerinden on sene geçti. Geçen on yılda Hande Kader, Türkiye’de trans hakları savunucuları için mücadelesiyle hatırlanan bir simgeye dönüştü.

Fotoğraf: Hande Kader, Facebook

İstanbul’da seks işçiliği yaparak geçinen trans kadın Hande Kader, öldürüldüğünde 23 yaşındaydı. Ağustos 2016’da katledilmesinin ardından adına dayanışma ağları oluşturan ve Kader’in mücadelesini yaşatan translar, onu yalnızca ölüm yıl dönümünde değil “yaşamıyla, neşesiyle, cesaretiyle ve başını eğmeyen direnişiyle” hatırladıklarını söyledi.

2015 İstanbul Onur Yürüyüşü’nde polise direnişiyle ve basın mensuplarına ettiği sitemle akıllara kazındı. İstanbul Onur Yürüyüşü’nde polisin tazyikli su, plastik mermi ve göz yaşartıcı gazla yürüyüşü dağıtma girişimlerine ve saldırılarına direnen Hande Kader, görüntü alan basın mensuplarına “Çekiyorsunuz ama yayınlamıyorsunuz!” diye seslenerek medyanın LGBTİ+’ları maruz kaldığı şiddeti gündemleştirmemesinden şikayet etmişti.

Ertesi sene 7 Ağustos’ta kaybolan Hande Kader, en son gece vakti bir müşterisinin aracına binerken görülmüştü. 13 Ağustos’ta İstanbul, Zekeriyaköy’de cansız bedeni bulundu. Şiddet gördükten sonra yakılmış cansız bedeni, yol kenarına bırakılmıştı.

“Hande Kader için adalet, herkes için adalet”

Katledilmesinden bir hafta sonra, 21 Ağustos 2016’da, ölümünü protesto etmek için bir grup, LGBTİ Dayanışma Derneği’nin çağrısıyla Taksim Tünel Meydanı’nda bir araya geldi. “Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Hande Kader için adalet! Herkes için adalet!” yazılı bir pankart taşıyan kalabalıktan bazı kişilerin Galatasaray Meydanı’na yürümesine polis izin vermedi. Protestoda okunan basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:

Bizler tüm yasal düzenleme çağrılarımıza kulak tıkayanlara, muktedirlere, bizi üçüncü sayfalardan, medyanın taraflı haberlerinden tanıyanlar diye seslendiklerimize, bu cinayetlerin ne anlama geldiğini biliyoruz diye haykırmaya devam ediyoruz.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, cinayetle ilgili soruşturma başlattı. Hande Kader’i öldürülmesine ilişkin yürütülen soruşturmada iki sene dosyada şüpheli yer almadı. Yetkililer, Hande Kader’in cesedinin bulunduğu bölgede “kayda değer delilin bulunmadığını” ve herhangi bir baz istasyonuna erişim sağlanamadığı için soruşturma sürecinin uzadığını iddia etti.

Seyhan Avşar’ın 2 Aralık 2018 tarihli haberine göre bir şüpheli, 19 Ekim tarihinde İstanbul 6. Sulh Ceza Hâkimliği’nce tutuklandı. Aynı habere göre cinayetin aydınlatılması için Cumhuriyet Savcısının nezaretinde, Sarıyer Jandarma Komutanlığı ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Cinayet Masası uzmanları ortak çalıştı. Cumhuriyet Savcılığı’nın talebiyle İstanbul 12. Sulh Ceza Hâkimliği’nin kararıyla soruşturma hakkında gizlilik kararı verildi.

“Hande’yi yalnızca ölümünün yıldönümünde hatırlamıyoruz”

Fotoğraf: 8 Mart 2026, 24. Feminist Gece Yürüyüşü

Hande Kader, beraber mücadele ettiği Türkiye LGBTİ+ hareketinde bir dayanışma ve mücadele mirası bıraktı. Türkiye’nin dört bir yanındaki feminist ve LGBTİ+ eylemlerinde ismi dövizlerde ve sloganlarda yer alıyor.

Trans seks işçilerinin kurduğu bir dayanışma ağı olan Saçak Kolektif ise, Instagram hesaplarından Kader’in ölüm yıl dönümüne ilişkin bir açıklama yaptı. “Hande Kader isyanımızdır” başlıklı açıklamada şu ifadelere yer verildi:

10 yıl önce Hande Kader, trans kadınlara yönelik nefretin, şiddetin ve cezasızlığın karanlığında katledildi. Aradan geçen yıllara rağmen Hande’nin adı unutulmadı; aksine mücadelemizin, direnişimizin ve adalet talebimizin simgelerinden biri oldu.

Biz Hande’yi yalnızca ölümünün yıldönümünde hatırlamıyoruz. Onu yaşamıyla, neşesiyle, cesaretiyle ve başını eğmeyen direnişiyle hatırlıyoruz.

Hande Kader’in ve katledilen tüm trans kadınların hesabını sormaktan vazgeçmeyeceğiz. Trans kadınların yaşam hakkını tehdit eden nefret, şiddet ve cezasızlık düzenine karşı mücadelemizi büyüteceğiz.

10 yıldır adalet istiyoruz.
10 yıldır unutmuyoruz.
10 yıldır susmuyoruz.

Hande Kader isyanımızdır!

Translar için adalet, herkes için adalet!

Saçak Kolektif: “Bizi sokaklardan silemezsiniz”

Taksim’de seks işçisi ve trans kadınlar, sık sık kimliklerine dönük saldırı, tehdit ve tacizlere maruz kalırken trans seks işçisi kadınların dayanışma ağı olan Saçak Kolektif, sosyal medya hesaplarından yayınladığı açıklama ile bu duruma tepki gösterdi.

Trans seks işçilerinin haklarını ve dayanışmasını savunan Saçak Kolektif, son dönemde Taksim bölgesinde trans kadınlara ve seks işçilerine yönelen şiddet, taciz ve tehdit olaylarına karşı sert bir yazılı açıklama yayımladı. Sosyal medya kanalları üzerinden kamuoyuna seslenen kolektif, “Taksim’de seks işçisi kadınlara ve trans kadınlara yönelik saldırılar, tehditler ve tacizler son bulmalıdır!” talebini yineledi.

“Seks işçiliği suç değildir”

Açıklamada, trans kadınların ve seks işçilerinin kimlikleri ile emekleri yüzünden hedef gösterildiğine dikkat çekildi. Hedef göstermelerin ve “Sizi buradan sileceğiz” şeklindeki söylemlerin kişisel bir öfke patlaması değil, aksine marjinalize edilen grupları kamusal alandan tamamen yok etmeyi amaçlayan açık bir şiddet tehdidi olduğu ifade edildi.

Kolektif, var oluşlarının, seks işçiliğinin ve kamusal alanda yer almanın hiçbir şekilde suç sayılamayacağını hatırlatarak şu mesajı verdi:

“Biz bu sokaklarda dün de vardık, bugün de varız. Bizi görünmez kılmaya, sokaklardan kovmaya, korkutmaya ve yalnızlaştırmaya çalışan hiçbir güç karşısında susmayacağız. Seks işçiliği bir suç değildir. Trans olmak bir suç değildir. Kamusal alanda var olmak bir suç değildir. Suç olan, kadınlara ve trans kadınlara saldırmak, tehdit etmek, taciz etmek ve onları şiddet yoluyla sokaktan silmeye çalışmaktır.”

“Özsavunma hakkımız, dayanışma gücümüzdür”

Sokakların kullanım hakkının kimsenin inisiyatifine bırakılamayacağını belirten kolektif, tehditleri kanıksamayacaklarını, şiddeti üstü kapalı bırakmayacaklarını ve kadınlar arasındaki bağı kopardıklarına izin vermeyeceklerini duyurdu.

Açıklama, şu kararlı ifadelerle son buldu:

“Seks işçilerini susturamayacaksınız. Trans kadınları sokaklardan silemeyeceksiniz. Bizi birbirimizden koparamayacaksınız. Korkmayacağız, geri çekilmeyeceğiz, susmayacağız. Taksim başta olmak üzere bulunduğumuz her alanda şiddete karşı dayanışmayı ve örgütlenmeyi büyüteceğiz.”

Bedeni teşhir edilen Ekin Wan Varto’da anıldı

YJA-Star gerillası Kader Kevser Eltürk (Ekin Wan) bedeninin teşhir edildiği yerde anıldı. Anmada DEM Parti Muş İl Eşbaşkanı Çiçek Tutuş konuşma yaptı.

Ekin Wan’ın anma töreninden, Foto: MA

Muş’un Gimgim (Varto) ilçesinde 10 Ağustos 2015 tarihinde öldürüldükten sonra bedeni işkenceye maruz bırakılarak medyada teşhir edilen YJA-Star gerillası Kader Kevser Eltürk (Ekin Wan) bedeninin teşhir edildiği yerde anıldı. Özgür Kadın Hareketi’nin (Tevgera Jinên Azad—TJA) anmasına siyasi parti ve demokratik kurum temsilcileriyle birlikte birçok kadın katıldı.

“Bu acılar bir daha yaşanmasın”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Muş İl Eş Başkanı Çiçek Tutuş, o dönemde Gimgim’deki çatışmaların ve gerillalara yapılan işkencelerin ağırlığını hatırlattı. Ekin Wan’ın cansız bedeninin sosyal medyada teşhir edilmesi ile yakın zamanda Rojava’da DAİŞ’in bir kadının saçını kesip yüksek bir binadan aşağı attığını hatırlatarak kadınların tüm savaşlarda sömürülen taraf olduğunu söyledi:

“O dönem öyle acılar gelişti ki tarifi yok. DAİŞ’in Ortadoğu’daki katliam yöntemlerini Türkiye’de yaşadık. Gerillaların cenazelerine bile işkence yapıldı. Sosyal medyada yayınlandılar. Yakın zamanda Rojava’da da bunu gördük. DAİŞ’in bir kadın arkadaşın saçını keserek, katlardan attığını gördük.”

27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağırıyı hatırlatan Tutuş, “Bir barış süreci başladı. İki yıla yakındır bu acıları yaşamıyoruz. Umuyoruz ki bundan sonraki süreçte bir daha bu acılar yaşanmasın. Barış süreci başta kadınlara gelecektir. Kadınlar bütün savaşlarda hep katledilen, vücudu teşhir edilen, sömürülen taraf oluyor. Burada Ekin Wan’ı anıyoruz. Bugün onun anısına bağlığımızla buraya geldik. Bu acılar bir daha yaşanmasın” diye konuştu.

Anma programı kadınların Ekin Wan’ın bedeninin teşhir edildiği noktaya çiçek bırakması ve “Şehit Namirin” , “Jin Jiyan Azadî” sloganlarıyla sona erdi.

Ne olmuştu?

YJA-Star gerillası Ekin Wan, 10 Ağustos 2015’te Muş’un Varto ilçesinde meydana gelen bir çatışmada yaşamını yitirdi.

Ekin Wan’ın bedeni çıplak bir şekilde teşhir edilerek fotoğrafları medyaya servis edildi. Görgü tanıklarının beyanlarına göre, asker ve polisler olay yerine önce aydınlatma mermisi attı, ardından ise Ekin Wan’ı hedef alarak vurdu. Ekin Wan’ın otopsi raporu kimse ile paylaşılmazken, boynunda ip izleri olduğu böylece teşhir edilen bedeninin ipe bağlanarak sürüklenmiş olabileceği belirtildi.

Olayın kısa süre içerisinde medyada yayılması ve tepki toplaması nedeniyle ilk resmi açıklama 6 gün sonra Muş Valiliği’nden geldi. 16 Ağustos 2015’te olaya dair açıklama yayımlayan Valilik, medyaya servis edilen görüntülere değinerek, “Kamuoyu ve Valiliğimizce kabul edilemeyecek şekildeki bu görüntüleri çeken, yayınlayan ve sosyal medyaya servis eden kişi veya kişiler hakkında, adli ve idari soruşturma başlatılmıştır” ifadelerini kullandı.

Emniyet Müdürü, servis edilen fotoğrafları kendi ekibinden birinin çekmediğini, ancak olay yeri inceleme ekiplerinin çekmiş olabileceğini savundu. Ancak Emniyet Müdürü, olay yeri inceleme ekibinin, “dışarıdan” geldiğini söyleyerek bu ekibin nereden geldiklerini bilmediğini öne sürdü.

İşkence boyutunu raporlamak ve yaşananları kamuoyuna duyurmak adına İnsan Hakları Derneği (İHD), bir komisyon kurarak bölgeye incelemelerde bulunmak için gitti. Yapılan incelemeler sonucunda rapor hazırlayan İHD, 4 Eylül 2015 tarihinde raporu kamuoyuyla paylaştı. Raporda özetle şu ifadelere yer verildi: “Savaşlarda ve silahlı çatışmalarda kadına karşı şiddet bir savaş aracı olarak kullanılmaktadır. Böylece kadına karşı şiddet bir yana, savaşın karşı tarafa olan halkın, toplumsal ve sosyal yapısı da tahrip edilmektedir. Uluslararası hukuk, kadına yönelik şiddet konusunda uzun yıllar çok yetersiz kalmıştır. 1 ve 2’nci Dünya Savaşlarında milyonlarca kadın cinsel şiddete maruz kaldıkları halde, savaşlardan sonra kurulan Tokyo ve Nürnberg mahkemelerinde, bu suç yargılanmamış, gözden kaçırılmıştır. Ancak, Bosna ve Ruanda da yaşanan çatışmalarda, çok sayıda kadına karşı taciz, tecavüz ve her türlü cinsel şiddet, özellikle kadınların çabaları sonucunda, ‘savaş suçu’,’ insanlığa karşı suç’ olarak tanımlanmış ve yargılanmaya başlanmıştır. Yine Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsünde de, kadına yönelik her türlü şiddet, bir’ savaş suçu’ ve’ insanlığa karşı işlenmiş suç’ olarak kabul edilmektedir. Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti UCMY’e taraf olmasa da, suç tanımı olarak Kader Kevser Eltürk’e (Ekin Van) karşı işlenen suç, savaş suçu niteliğindedir.”

Ekin Wan’ın ailesi avukatları “Kişinin hatırasına hakaret” suçundan sorumlu kişiler hakkında suç duyurusunda bulundu. Dilekçede, Ekin Wan’ın cenazesinin Malatya Adli Tıp Kurumundan (ATK) alındıktan sonra, cenaze yıkaması sırasında görgü tanıklarının Ekin Wan’ın boynunda ip izi olduğuna dair ifadelerine de yer verildi.

Ekin Wan’ın cenazesini gören doktor ve kadınların, boynundaki derin ip izlerini ifade ederek doğruladıkları işkenceye karşı, yapılan suç duyurusundan bir sonuç alınamadı.

*Bu haber, niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.