Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri anlattı: “Öğrenciler açken kayyımlara huzur yok”

6 Ekim’den itibaren her akşam yemekhane zammına karşı haklarını arayan Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinden Kerem ve Rüzgar, kampüsteki polis yoğunluğunu ve öğrencilerin hak arayışlarını değerlendirdi.

Fotoğraf: Kerem Mazman / Şevval Ay

Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri 6 Ekim’den bu yana her akşam saat 17.00’de Kuzey Kampüs yemekhanesi önünde haklarını aramak için bir araya geliyor. Öğrencilerden sayıca fazla çevik kuvvet polisi de her gün aynı saatte aynı yerde öğrencilerin karşısına geçiyor.

Öğrenciler yemekhanelerinin kapısında barikatlar ve yoğun polis varlığıyla karşılaşıyor. Anayasal protesto haklarını kullanan gençler, sürekli polis kameralarıyla kayıt altına alınırken gözaltı ve soruşturma endişesi kampüsteki gerilimi daha da arttırıyor.

Dışarıdan bakıldığında sıradan bir üniversite kampüsünden ziyade adeta ablukaya alınmış bir alan görülüyor. Kampüste “Öğrenciler açken kayyımlara huzur yok” sloganı yankılanıyor.

Turnike eylemi ve tarihsel hafıza

6 Ekim Pazartesi günü öğrenciler yemekhanede turnikelerden atlayarak birbirlerine ücretsiz yemek dağıttı. Bu eylemin ardından öğrenciler, üniversite yönetimi tarafından açılan disiplin soruşturmalarıyla karşılaştı. Boğaziçi Üniversitesi Tarih bölümü son sınıf öğrencisi Kerem, bu eylemlerin münferit olmadığını, tarihsel bir “hak geleneğine” dayandığını aktardı:

“Yakın zamanda Hacettepe öğrencileri de benzer eylemliliklerde bulundu. 2018’de Boğaziçi’nde de benzeri yapıldı. Bunlar yapılan eylemler ve genelde sonuç alınıyor. Öğrenciler tarafından da böyle bir protestonun tercih edilmesinin sebebi bu.”

Kerem, taleplerinin ücretsiz ve nitelikli yemekhane olduğunu belirterek devletin yemekleri sübvanse etmesinin kamusal bir sorumluluk olduğunu iddia etti. Talepleri karşılanıncaya kadar ve yemekhane açılana kadar her gün aynı yerde olmaya devam edeceğini ekleyen Kerem, kampüs içinde ve dışında bekleyen polis yoğunluğunu ise “anormal” olarak yorumladı.

“85 TL’ye sağlıksız öğünler tüketmek zorunda kalıyoruz”

Yaşadıkları ekonomik sıkıntıları ve eylemin mantığını aktaran bir diğer Boğaziçili öğrenci Rüzgar ise tepkilerin kaçınılmaz olarak ortaya çıktığına dikkat çekti. Bir öğün fiyatının 85 TL’ye yükseldiğini belirten Rüzgar, tablonun vehametini şu sözlerle özetledi:

“Bu yıl gelen üçüncü zamla birlikte 85 lira olan bir öğün yemek, öğrencilerin ekonomik koşullarıyla kesinlikle bir çelişki içerisinde. Bir öğrencinin aylık geçimini sağlayacağı iddia edilen KYK bursu ayın yarısına gelmeden bitiyor. Üstelik bu paraya karşılık yemekhanede sağlıksız ve haşeratlı öğünler tüketmek zorunda kalıyoruz. Bu şartlarda öğrencilerin turnilkelerden atlayıp yemeklerini geri alması ve dayanışmayla paylaşması şaşırılacak bir durum değil.”

Rüzgar, konuşmasını barikatlara, polis takiplerine, soruşturmalara ve tehditlere rağmen taleplerini alana kadar yemekhaneyi terk etmeyeceğini belirterek bitirdi.

Açılan disiplin soruşturmalarına ve polis müdahalelerine rağmen öğrenciler geri adım atmayacaklarını vurguluyor. Kampüsteki tablo ise çok net: Bir tarafta zamlar, bütçe kesintileri ve polis barikatlarıyla kapatılan yemekhane kapısı; diğer tarafta ise insani hakları olan nitelikli ve erişilebilir beslenme hakkı için direnen öğrenciler. Eylemlerin ne kadar devam edeceği ise belli değil.

“Bir varlık mücadelesi”: Kürt kentlerinde insansızlaştırma maden talanlarıyla sürüyor

Diyarbakır ve Dersim’de köylülerin maden projelerine karşı direnişi sürüyor. 1990’larda boşaltılan köyleri şimdi de maden şirketleri tehdit ederken halk toprağını savunmakta kararlı.

Fotoğraflar: Munzur Çevre Derneği

Diyarbakır’ın Lice ve Dersim’in Pülümür ilçelerinde Dimin Madencilik’e karşı köylüler direnişlerini sürdürüyor. Geçmişte köylerinden koparılan halk, bugün yine aynı korkuyu yaşıyor. Şirketler ise geri adım atmıyor.

Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Koçmar (Koçmarin) ve Kılıçlı (Mizag) köylerinde halk, iki seneyi aşkın süredir Dimin Madencilik’in bakır ocağı projesine karşı mücadele ediyor.

Diyarbakır Barosu Çevre ve Kent Komisyonu Başkanı Ahmet İnan, Lice ile Bingöl’ün Genç (Daraheni) ilçeleri arasında kalan köylerin hepsinin 90’larda tamamen boşaltıldığını aktardı.

İnan’a göre maden şirketleri, özellikle bu köyleri seçiyor çünkü köyler eski nüfusuna hiçbir zaman kavuşamadı ve geriye, bu ekolojik tahribatlara direnecek genç bir nüfus da kalmadı.

Dimin Grubun iştiraki olan Dimin Madencilik, Kılıçlı (Mizag) köyü, Koçmar (Koçmarin) mezrasında uzun bir süredir proje planlıyor. Bu projenin Diyarbakır’a kayıtlı Dimin Madencilik ile Dimer Mermer ortaklığında yapılacağı belirtiliyor. Etkilenecek yerleşimler olarak Akçabudak, Kılıçlı, Bayırlı, Saydamlı, Ulucak, Yorulmaz, Baharlar, Güldiken, Üçdamlar ve Hedik sayılıyor. Şirket olumsuz ÇED raporu almamak için yaklaşık 700 hektarlık ruhsat alanına sahipken faaliyet alanını 24,87 hektar olarak bildirmişti ve bu şekilde şirkete 2020’de “ÇED gerekli değildir” kararı verildi.

“Asimilasyon politikasının devamı”

Bugün Diyarbakır’da eko-kırıma karşı devam eden 25’e yakın mücadele süreci olduğunu söyleyen İnan, yaşananları asimilasyon politikalarının devamı olarak nitelendiriyor:

“İki sene önce köylüler bizi çağırdı. Yıllardır mera olarak kullandıkları alanlara şirketlerin gelip ‘Artık burası bizim, biz burayı devletten aldık,’ diyerek el koyduklarını söylediler. Şirketler köy yaşamını kendileri için kolay lokma ve talan yeri olarak görüyor. Onlara bunun teşvikini devlet yapıyor. Şirketler ve devlet ortak olup 90’lardaki köy boşaltmalarının avantajıyla ve vurulan darbenin sağladığı kolaylıkla buraya geliyorlar. Köyde kültürünü, dilini, dini kimliğini korumayı başarmış, ancak hâlâ baskı gören bir halkı yerinden etmek asimilasyon politikasının devamıdır. Bugün yaşananlar, insanları göçe zorlamanın hukuki zemine oturtulmuş bir biçimidir.”

Köylüler, 90’lardan farklı olarak günümüzde daha çok ekolojik tahribatla, Çevresel Etki Değerlendirmeleri (ÇED) raporlarıyla ve bu tahribatlara bağlı sağlık sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalıyor.

“Bu topraklarda 1000 yıldır tarım yapılıyordu”

İnan’ın aktardığına göre şirketler, nüfusunun neredeyse tamamı yok olmuş bu köylerde halkın gelir kaynaklarına el koyarak halkı gün be gün yoksullaştırıyor. İnan, bu dinamiklerin kapitalist sistemin bir sonucu olduğunu söylüyor:

“Bu topraklarda 1000 yıldır tarım yapılıyordu ve 1000 yıl daha yapılacaktı. Ama madencilik faaliyetlerine açıp yok etmeyi tercih ettiler. Yani, 10-20 yıllık ekonomik geliri 1000 yıllık gelire tercih etmiş oldular. Hem de birçok köy ve ailenin geliri yerine bir-iki kişinin refahı gözetilerek.”

Köylülerin direnişi yalnızca alanda değil, hukuki zeminde de sürüyor. İnan, Koçmar ve Kılıçlı köylerinde yaşanan talanın, birden çok davayla yargıya taşındığını söylüyor. ÇED davası anayasa sürecindeyken, bir yandan “ruhsat iptali” ve ”orman izni” davalarının açılması bekleniyor. İnan, tüm bu karamsar tabloya rağmen, verilen mücadeleler sayesinde şirketlerin hiçbir alana giremediğini ve Lice’de hem hukuki hem de toplumsal bir örgütlenmenin olduğunu belirterek direnişin devam edeceğini söyledi.

Endemik bitki örtüsü tehlikede

Lice’de faaliyet göstermeye çalışan Konya merkezli Dimin Madencilik, Dersim’in Pülümür ilçesi Karagöz (Gurik) köyünde de halkı karşısına almış durumda.

Açılması planlanan ve bölgenin endemik bitki örtüsünü tehdit eden krom maden ocağına karşı köylüler 28 Mayıs’ta nöbete başlamış, öncesinde ise Tunceli Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne 2 bin imza teslim etmişlerdi.

Munzur Çevre Derneği’ne göre, Karagöz köyü 1990’larda boşaltılan köylerden biri ve 1938 Dersim Katliamı ile birlikte köyde sürgünler yaşanmış.

“Köyümüz geri dönüşü olmayacak tahribatlarla karşı karşıya”

Karagöz köyünde arıcılıkla uğraşan Uğur Tepe, 1993’te henüz altı yaşındayken zorla göçe tanık olmuş. Bugün ise maden faaliyetleri geri dönen köylüleri gerek maddi gerek manevi zora sokuyor. Döndükten sonra köyde ailecek üretime başladıklarını söyleyen Tepe, maden arama faaliyetlerinin köyün benzersiz endemik yapısına karşı tehlike arz ettiğini bildirdi:

“1993’te köyümüzün tüm haneleri zorla boşaltıldığında ben altı yaşındaydım. Şimdi aynı yaşta bir çocuğum var ve köyde çiçeklerin arasında koşturuyor ama köyümüz geri dönüşü olmayacak tahribatlarla karşı karşıya. Bölgenin kimliksel varlığı sebebiyle bir insansızlaştırma gayreti var. Yaptığımız, bizim açımızdan hem tarihsel hem kültürel hem de üretimsel bir varlık mücadelesi.”

Dedesinin de 1938’de Dersim Katliamı zamanında küçük yaşta sürgün edildiğini paylaşan Tepe, nesillerdir insansızlaştırma politikasına maruz kalan köy halkının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararıyla devletten tazminat aldığını paylaştı. Tepe, bugün madene bırakılan alanların 90’larda baraj yapımına açıldığı ve temiz su kaynaklarının tahrip edildiğini ekledi.

Saha süreçlerinin genişleyen yeni projelerle kuşatıldığına dikkat çeken Tepe, “Ovacık’tan Pülümür’e Munzur Dağları’nın eteğinden geçecek sözde turizm yolu projesinin bile bir maden yolu projesi olduğu açık” diyerek bölgedeki faaliyetin halktan habersiz genişletildiğine değindi.

Dimin Madencilik’in Dersim ilindeki projesi Karagöz köyü civarında, Hel Dağı’nda planlanıyordu. Projedeki toplam ruhsat alanı 686 hektar, ÇED alanı 66 hektar. ÇED raporuna göre proje bedeli 7 milyon 827 bin TL. 65,97 hektarlık alanın 14,27 hektarı ise pasa depolama alanı. 36 hektarlık kısmın doğrudan ocak üretim alanı olması planlanıyor. Ruhsat sahası Karagöz’ün yanı sıra Dağbek, Çakırkaya, Kovuklu, Kaymaztepe, Mezra ve Kocatepe köylerini de kapsıyor.

Şirket 2024’te Bakanlığa başvurdu. Halkın katılımı toplantısı Haziran 2024’te yapıldı fakat halk toplantıyı protesto etti ve katılmadı Daha sonra süreç geri çekilmişti. Şirket ÇED sürecini Ekim 2025’te yeniden başlattı.

“Köyde üretiyoruz, madenlere geçit vermeyeceğiz”

Tepe, Karagöz’ün hayvancılık ve arıcılık için üretime çok müsait olduğunu, flora itibarıyla endemik türlere ev sahibi olan köyde bilimsel literatürde olmayan polen türlerinin tespit edildiğini söyledi. Gelirlerini köyün zengin kaynaklarından elde eden halk ise köylerinde sermayeye yer olmadığını savunuyor. Tepe, tahribatın kendine yetmeye çalışan köylünün geçimini olumsuz etkilediğini söylüyor:

“Hayat bir şekilde bizi köyümüze döndürdü ve burada arıcılık yapıyoruz. Köyde üretiyoruz. Bölgede hasar gören inanç merkezlerinden dolayı manevi aktarım zarar görüyor ama bu işin bir de maddi boyutu var. Madencilere devlet teşviki aşikar. Geçmişte de göç ettirilenler büyükşehirlerdeki fabrikalarda ucuz iş gücü oldular. Dolayısıyla biz bugün madenlere geçit vermeyeceğiz diyoruz.”

Köye yeniden yerleşimin zor olduğunu söyleyen Tepe’nin aktardığına göre, Karagöz halkı köyde elektrik olmadığı için kendi enerjisini güneşten alıp üretiyor. Ulaşımın bile neredeyse imkansız olduğu köye maden şirketlerinin ulaşması devlet teşvikleri sayesinde zor olmamış.

“Rapora rağmen ÇED süreci sonlandırılmıyor”

Mevcut hukuki durum ve ÇED sürecindeki belirsizlikten bahseden Tepe, İl Tarım Müdürlüğünün olumsuz raporuna rağmen sürecin sonlandırılmadığını vurgulayarak, “ÇED süreci aslında sonlandırılması gerekirken durdurulmuş durumda” dedi.

Kamu kurumları ve idarecilerle yapılan temasları aktaran Tepe, “Mevzuat açık olmasına rağmen sonlandırılmaması, ÇED olumlu raporu verilmesi açıkça sermayeden yana tutum alınması anlamına gelecektir” diye belirtti. Tepe, süreçte köyde oldukça gergin bir ortamın oluştuğunu ve köylülerin ciddi anlamda bilinçlendiğini ekledi.

İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü ise daha önce hiçbir projeye bu kadar yoğun dilekçe almadıklarını köylülere bildirdi. Bölgede yöntem değişse de sonuç aynı kalıyor. Kürt halkı yıllar sonra döndükleri köylerinin tekrar ellerinden alınması tehlikesiyle karşı karşıya.

“Gözyaşı Kapısı” petrole kapanıyor: Husiler’den Babülmendep’e abluka

Afrika ile Arap Yarımadası’nı birbirinden ayıran ve petrol ticaretinde Hürmüz Boğazı’na alternatif olan Babülmendep Boğazı, Eylül 2026 itibarıyla fiilen Husilerin kontrolüne geçti.

Temmuz 2026’da Babülmendep Boğazı’nda Suudi Arabistan’a yönelik ilan edilen deniz ablukası Eylül 2026 itibarıyla Yemen’de de facto (fiili) yönetimi elinde tutan Husilerin(Ensarullah Hareketi) sahil şeridinde başlattığı kara harekatıyla somut bir askeri denetime dönüştü.

10 Eylül 2026 tarihinde boğaza stratejik mesafede bulunan liman kenti Muha’nın Zübab ilçesinin ve Perim Adası ile Haniş Adaları’nın denetim altına alınmasıyla ilerleyen süreç, boğazın kontrolünü mümkün kılan tepelere sıçrayarak ve yayılarak sürüyor. Yemen hükümeti Muha’nın düşüşünü Reuters’a doğruladı.

Husi ilerleyişinde başka kritik bir halka ise 11 Eylül’de Babülmendep’in girişindeki küçük volkanik ada Mayun’un ele geçirilmesi oldu. Boğazı ikiye bölen bu adayı kontrol eden güç, geçen her gemiye karşı stratejik bir üstünlük kazanıyor.

Babülmendep, “Gözyaşı Kapısı” anlamına geliyor. Tehlikeli seyir koşulları nedeniyle bu isimle anılıyor. Boğaz, Arap Yarımadası’ndaki Yemen ile Afrika kıyısındaki Cibuti ve Eritre arasında bulunuyor.

Al Jazeera’ya konuşan Avusturyalı siyasetçi Wolfgang Pusztai, Muha’nın alınması durumunda Husilerin Yemen’in Kızıldeniz’e erişimini tamamen keseceğini ve dolayısıyla Babülmendep’i daha kolay kontrol edeceğini ifade etti. Boğazın 20 kilometrelik enini vurgulayan Pusztai, boğaz etrafındaki taktiksel mevzileri ele geçirmenin Kızıldeniz seyrüseferini füzeye gerek kalmadan kitleyecek stratejik bir ilerleme olarak değerlendirdi. Husilerin avantajlı konumunun ise başta Suudi Arabistan olmak üzere uluslararası ticareti baltalayacağını ekledi.

Bölgede askeri gerilim tırmanırken, liman şehri Muha’da geçimini denizden sağlayan ve zaten yıllardır savaşla yaşayan insanlar ateş hattında kaldı. Yaklaşık 1400 Yemenlinin Cibuti’ye kaçtığı bildirildi.

Hürmüz’den sonra sıra Babülmendep’te

Yemen ve Cibuti arasında bir rota sunan ve Orta Doğu’dan gelen petrolün büyük bir kısmını taşıyan boğazın önemi, ABD ile İran arasındaki savaştan dolayı Hürmüz Boğazı’nın kullanılamamasıyla artmıştı. Bu rotanın da devre dışı kalmasıyla gemilerin Ümit Burnu’na yönelmesi ve dolayısıyla maliyetlerin daha da artması bekleniyor. Brent petrol 100 doları gördü.

Bölgedeki uzmanlar, durumu Husilerin deniz ticaretinde tekelleşme çabası olarak okuyor. Husiler yalnızca gemilere saldırmıyor, aynı zamanda boğazdan hangi gemilerin geçeceğine, kimlerin saldırıya uğrayacağına veya imtiyaz göreceğine karar veriyor. Bu da boğazı askeri bir cephe olmaktan çıkarıp siyasi bir kaldıraç haline getiriyor.

Savaş kıyıya vardı

Yemen’deki kriz, 10 yılı aşkındır sürüyor. 2014 senesinde halk öfkesini arkasına alan Ensarullah hareketi, başkent Sana’yı kontrol altına aldı ve ardından güneye ilerledi. Çatışmalar ardından Nisan 2022’de Birleşmiş Milletler öncülüğünde imzalanan ateşkes, tarafların siyasi anlaşma sağlamadığı için ne savaş ne barış ortamı oluşturulabildi.

2023’te Gazze’ye yapılan saldırılarda Filistin halkıyla dayanışma gerekçesiyle Kızıldeniz ve Babülmendep’ten geçen İsrail, ABD ve İngiltere bağlantılı ticari gemileri füze ve İHA’larla hedef almaya başladı.

Çatışmaların fitilini ateşleyen son gelişme, Suudi Arabistan’ın Sana’daki havalimanına yönelik hava saldırısı oldu. Husiler, Babülmendep ablukasını doğrudan bir misilleme eylemi olarak duyurmuştu: “Kuşatmaya kuşatma, tırmandırmaya tırmandırma” diyerek 20 Temmuz’da Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukasını ilan etti.

Bugün ise, Husi kaynakları Suudi güçler Muha şehrinden çekilince şehir yaşamının normale döndüğünü iddia ediyor. AFP’nin haberine göre ise çocuklarıyla kaçan insanlar şehirde tek bir ev bulamadığı, sığınak bile kalmadığını söylüyor.

Türkiye ve Pakistan beklemede

Bu süreçte 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması’nın durumu merak konusu. Anlaşmaya göre üç ülkeden birine yönelik saldırı, diğer üye ülkelere yapılmış sayılacak. Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik ambargosuna karşı Türkiye ve Pakistan henüz harekete geçeceğini net olarak duyurmadı.

İslamabad, İran’dan Husiler üzerindeki etkisini kullanmasını ve saldırıların durdurulmasını sağlamasını istedi. İran ise Husileri kontrol etmediğini belirtti. Pakistan Savunma Bakanı Havace Asif, yaptığı açıklamada Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların devam etmesi halinde üç ülkeyi kapsayan güvenlik anlaşmasının devreye girebileceğini söyledi.

Anlaşmanın Türkiye cephesinde ise Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Suudi Arabistan’dan mevkidaşı Faysal bin Ferhan Al Suud ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi.

Pakt, Riyad tarafından yürürlülüğe sokulmadığı için henüz Türkiye ve Pakistan harekete geçmedi.

Husiler kimdir?

7 Ekim’den bu yana devam eden Filistin-İsrail çatışmaları tırmanırken, ‘bölgesel savaş’ riski de her geçen gün artıyor. 31 Ekim’de ‘Filistin direnişine destek için’ İsrail’i balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla hedef alan Yemen’deki Husiler hakkında bilinenleri derledik.

Yemen’de faaliyet gösteren Ensarullah Hareketi ya da Husiler, ismini kurucusu olan Hüseyin Bedreddin el-Husi’den almıştır. Husiler, ülke nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturduğu tahmin edilen Şiiliğin Zeydilik koluna mensuptur.

Zeydiler, Yemen’in Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetine girdiği 1538’den 1918’e kadar çeşitli aralıklarla Osmanlılar ile mücadele etti. Osmanlı’nın 1918’de Yemen’den çekilmesinin ardından Zeydiler, 1970’e kadar bölgede hâkimiyetini sürdürdü.

1962-1970 yılları arasında ise kraliyet yanlısı Zeydiler, Mısır ordusu destekli Abdullah es-Sellal liderliğindeki cumhuriyetçilerle savaştı. Savaş, cumhuriyetçiler tarafından kazanılsa da Mısır lideri Cemal Abdünnâsır ordusunun binlerce asker kaybetmesinden hareketle, Kuzey Yemen’deki isyancılara yönelik müdahalesini “Mısır’ın Vietnam’ı” olarak nitelendirdi.

Zeydilerin önde gelen kabilelerinden Husiler ise 1979’daki İran İslam Devrimi’nden etkilenen bir gruptu. Çoğunlukla Amran ve Saada bölgelerinde bulunan Husi kabilesinin önderleri Bedreddin el-Husi ve oğlu Hüseyin el-Husi bir süre İran’da yaşadı.

1990’ların başında Hüseyin el-Husi liderliğinde kurulan Ensarullah Hareketi, 1990-2012 yılları arasında Yemen Cumhurbaşkanlığı yapan Ali Abdullah Salih’e karşı aktif bir mücadele yürüttü.

2004 yılında Hüseyin el-Husi’nin Yemen ordusu tarafından öldürülmesinin ardından başlayan Husi isyanı çeşitli aralıklarla 2011’e kadar sürmüş, bu tarihte Arap Baharı’nın da etkisiyle geniş katılımlı bir halk isyanına dönüşmüş ve 21 Şubat 2012’de Ali Abdullah Salih’in başkanlığı bırakmasıyla sonuçlandı.

Husiler ve Suudiler

Salih’in yerine yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi’nin gelmesi ülkedeki ateşi söndürmezken, 2014 Husilerin öncülüğündeki protesto dalgasına güvenlik güçlerinin müdahalesi üzerine çatışmalar başladı. Süreç, Husilerin 21 Eylül 2014’te başkent Sana’yı ele geçirip yönetimi devralmasıyla sonuçlandı.

Yemen’in kuzey komşusu Suudi Arabistan, İran tarafından desteklendiği gerekçesiyle Husilere karşı Mart 2015’te operasyonlara başladı. Bu süreçte Husiler, kısa süreliğine ele geçirdikleri ülkenin güneyindeki ‘başkenti’ olan Aden’den çıkarıldı. Yine de Husiler bu süreçte birçok kez Suudilere ait sınır karakollarına operasyon düzenledi, petrol tesislerini füzeler ve insan hava araçlarıyla hedef aldı.

Kim nereye hakim?

Husiler, başkent Sana ve çevre vilayetleri Zemar, İbb, Reyme, Mahvit ve Amran’ın yanı sıra Sada, Hacce ve Hudeyde vilayetlerinin merkezi ile Beyda ve Cevf’in bir bölümünü elinde bulunduruyor.

Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçleri ve Yemen Başkanlık Konseyi, ülkenin güneybatısında Taiz vilayetine bağlı stratejik Babu’l Mendeb ilçesinden Umman sınırına kadar uzanan Arap Denizi kıyısındaki sahil kentlerinin tümünde kontrolü elinde bulunduruyor.

Geçici başkent Aden başta olmak üzere güneydeki Taiz, Ebyen, Lahic, Hadramevt, Mahra vilayetlerini denetiminde tutan bu güçler, ayrıca ülkenin petrol zengini Marib kentinin yanı sıra Cevf’in bir kısmı ile Dali ve Şebve illerini kontrol ediyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Aden yönetimine paralel olarak farklı isimler altında eğitip desteklediği Güney Geçiş Konseyi’ne bağlı güçler, ülkenin batı kesiminde Taiz’in sahil ilçelerinden başlayıp güneydeki Aden, Ebyen, Şebve ve Hadramevt’in kıyı bölgelerinde aktif olarak öne çıkıyor.

Yemen’deki çatışmalarda taraflardan biri de El-Kaide. Arap Yarımadası’nın en güçlü yapılanmalarından birine sahip örgüt, ağırlıklı olarak çöl bölgeleri ve bazı sahil kentlerinde etkinliğini sürdürüyor.

6 aylık ateşkes ve insani durum

Birleşmiş Milletler himayesinde taraflar, 2 Nisan 2022’de ateşkese vardı. Altı ay süren ateşkes, 2 Ekim 2022’de sona erdi. O günden bu yana çatışmalar düşük yoğunlukta da olsa devam ediyor.

Yıllardır süren çatışmalarda yaklaşık 377 bin kişi yaşamını yitirdi. Birleşmiş Milletler’in 19 Nisan 2023 tarihli raporuna göre, Yemen nüfusunun üçte ikisinden fazlası (21,6 milyon kişi) insani yardıma ihtiyaç duyarken, 2 milyonu çocuk (nüfusun yüzde 14’ü) olmak üzere 4,5 milyon kişi ülke içinde yerinden edildi.

Savaş, ülkedeki ekonomik krizin büyümesine ve kıtlığın tetiklenmesine yol açtı.

BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) 12 Aralık 2022 tarihli raporuna göre, yaklaşık 2,2 milyon Yemenli çocuk yetersiz beslenme ve aşı yokluğu nedeniyle kolera ve kızamık gibi hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesi yaşıyor ve bunların yarım milyondan fazlası 0-5 yaş grubunda.

Kaynakça:

Bir sporu geri almak: “Futbolun Q Hali”

Erkek egemen ve faşist anlatının aracı olan ana akım futbola karşı Futbolun Q Hali kadın+ ve kuirlere alternatif bir alan açıyor: “Öznelerin kolektif şekilde oyun oynaması ve üretmesi futbolun dönüştürülebilirliğini de gösteriyor.”

Fotoğraf: Serra Akcan


Futbol sadece bir spor dalı olmanın ötesinde, erkek egemen zihniyetin, cinsiyetçiliğin ve faşist anlatının yeniden üretildiği ve pekiştirildiği bir alana dönüşmüş durumda. Günümüzde sağ popülizmin yükselişiyle birlikte ana akım futbol giderek ezilen ve dışlanan kimlikleri marjinalize etmeye devam ediyor. Sahalarda sık sık üretilen ırkçı ve cinsiyetçi söylemler, bu alanın nasıl bir propaganda aracına dönüştürüldüğünü de açıkça gözler önüne seriyor.

Sporun her alanında LGBTİQ+ ve kadın öznelerin görünürlüğünü gözeten ve futbolun egemen ideolojinin aracına dönüşmesine göz yummayan “Futbolun Q Hali” bu boşluktan, ana akıma alternatif ve kapsayıcı bir ses olarak ortaya çıktı. Başta LGBTİQ+’lar ve kadınlar olmak üzere ezilen ve dışlananları görünür kılma ihtiyacından doğan proje, yeşil sahalardaki hegemonyaya karşı duruyor.

“Faşizm kendine düşman yaratmadan varlığını sürdüremez”

Son zamanlarda dünya genelinde spor branşlarında yaygınlaşan transfobi ve nefret anlatıları, sporun, özellikle futbolun erkek tekelinde ve şiddetten beslenen bir gereç olduğunu gösteriyor ve hiyerarşide ezilen taraftar, nefretini hiyerarşide kendinden altta gördüklerine kanalize ediyor.

Ağustos 2026’da Kocaelispor taraftarlarının Amedspor’a sarı torba göstermesi, Aralık 2025’te Leyla Zana’ya yöneltilen cinsiyetçi nefret söylemleri sahaların faşist eğilimli erkeklerin tekelinde olduğunun göstergeleri.

2024 Paris Olimpiyatlarında hedef gösterilen sporcu Imane Khelif üzerinden üretilen dezenformasyon ve transfobi bunun uluslararası örneği. “Futbolun Q Hali”nden Atakan Rosa, 2024 olimpiyatlarını bir kırılım noktası olarak gördüğünü dile getirdi:

“2024 Olimpiyatlarının ardından Trump’ın Imane Khelif’in görsellerini seçim kampanyasında kullanması, seçilir seçilmez ilk icraatlarından biri olarak yine ‘kadın sporunu koruyoruz’ kılıfıyla trans+ sporcuları hedef alan kısıtlayıcı politikaları yürürlüğe koyması bu stratejinin parçası. Bu tesadüf değil.”

Imane Khelif’e yönelik nefretin siyasetçiler tarafından transfobik propagandaya dönüştürülmesi, Trump’ın kampanyası ardından bünyesinde trans futbolcu bulunmamasına rağmen İngiltere Futbol Federasyonu’nun trans kadınları ligden çıkarma kararı gösteriyor ki “sağ popülizm ve faşizm kendine düşman yaratmadan, ezilen kimlikleri hedef göstermeden varlığını sürdüremez.”

Imane Khelif kimdir?

Paris 2024 Olimpiyatları’nda kazandığı altın madalya ve hakkında çıkan cinsiyet uygunluğu tartışmalarıyla tanınan Cezayirli boksör Imane Khelif, Paris 2024 Yaz Olimpiyatları’nda kadınlar 66 kilo kategorisinde yarışarak altın madalyanın sahibi oldu. Bu olimpiyatlar sırasında İtalyan boksör Angela Carini ile yaptığı bir maç sırasında Carini, Khelif karşısında 46. saniyede oyundan çekildi.

Imane Khelif, kariyeri boyunca daha önce pek çok şampiyonada yarışsa da galibiyetinin ardından trans kadın olduğu iddiasıyla hedef gösterildi ve Türkiye Boks Federasyonu tarafından olimpiyatlardan diskalifiye edilmesi talep edildi. Bu sırada birçok kurum ve kişi tarafından da hedef gösterildi.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), Türkiye Boks Federasyonu’nun yaptığı bu dışlayıcı başvuruyu, sporcuya yönelik saldırının “uygun prosedür olmadan alınan keyfi karara dayandığını” söyleyerek reddetti.

“Karamsarlık karşısında umut ve dayanışma hala diri”

Türkiye’de kuir olarak varlık gösterebilmek zorlaşırken, spor alanında bu zorluklar katlanarak artıyor. Peki kuir bir futbol pratiği bu baskı altında nasıl ayakta kalıyor?

Futbolun Q Hali logosu

Rosa’ya göre alternatif bir alan kurmak dışarıdan gelecek tehditlere karşı bir kalkan oluşturuyor: “Alternatif, kapsayıcı ve queer bir alan kurabilmek dışarıdaki tehditlere karşı koruyucu kendi içinde güvenli bir alan oluşturuyor. WNBA oyuncularının duruşu, ABD kadın futbol ligi NWSL’deki kapsayıcı taraftar gruplarının mücadelesi ve İngiltere’deki alternatif futbol oluşumları, yaratılmaya çalışılan bu karamsarlık karşısında umudun ve dayanışmanın hala diri olduğunu bize hatırlatıyor.”

Türkiye’de de bunun örnekleri mevcut. Sportif Lezbon, Qlub, Minçoster TK, Küründen United, eskilerden Atletic Dildao, Queer Olympix gibi alanlar da benzer ihtiyaçtan doğmuş kapsayıcı alanlar ve birlikte bir dayanışma ağı sunuyor. 10 yılı aşkın süredir kuir ve kadın+ özneler bu alanlar aracılığıyla kendilerini futbolda var edebiliyorlar.

“Bu alanı dönüştürmeye çalışıyoruz”


Futbolu egemen sistemden bağımsız ele alamayacağımızı söyleyen Rosa, futboldaki köklü dönüşümün ancak sistemsel bir değişimle mümkün olacağına inandığını ve alternatif bir futbol alanı yaratırken olası bir dönüşümün parçası olmayı temenni ettiğini söyledi.

“Futbol tarihsel olarak her zaman bundan ibaret değildi. Geçmişte ve günümüzde futbolda mücadele alanlarının varlığı ve dışlanan öznelerin var olma çabası; bu politikaların yarattığı tahribatı gösteriyor. Paylaşımlarla bu alanı dönüştürmeye çalışıyoruz.”

Kuir ve kadın+ futbol müsabakaları bu dönüşümün somut adımlarından biri. Rosa, kolektif oyunun ve üretiminin futbolu dönüştürebileceğini vurguluyor:

“Futbol müsabakalarının düzenlenmesi kuir ve kadın+’lar için önemli bir yerde. Çünkü onlara kapsayıcı, güvenli ve iyileştirici bir alan sunuyor. Bu öznelerin kolektif şekilde oyun oynaması ve üretmesi futbolun dönüştürülebilirliğini de gösteriyor.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.