Suriye’nin silahlara el koyması, Washington’a Hizbullah üzerinde koz sağlıyor

“Suriye yetkilileri, Irak petrolü taşıyan ve içinde İran kanalları üzerinden Lübnan’daki Hizbullah’a ulaştırılacak uzun menzilli füzeler ve insansız hava araçları da dahil olmak üzere bir silah sevkiyatı sakladığı tespit edilen bir kamyonu ele geçirdi. Bu olay, bu koridorda enerji akışları ile güvenlik hesaplamalarının nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor“

Fotoğraf: Rûdaw

Suriye İçişleri Bakanlığı, Suriye makamlarının Irak sınırı yakınlarında, arasında insansız hava araçları ve uzun menzilli füzelerin de bulunduğu bir silah sevkiyatını engellediğini duyurdu. Ortadoğu dinamikleri ve Kürtlerle ilgili analiz yazıları yayımlayan The National Context’in “Syria’s Arms Seizure Sells Washington Its Leverage Over Hezbollah” adlı yazısını sizler için Türkçeye çevirdik.

Suriye yetkilileri, Irak petrolü taşıyan ve içinde İran kanalları üzerinden Lübnan’daki Hizbullah’a ulaştırılacak uzun menzilli füzeler ve insansız hava araçları da dahil olmak üzere bir silah sevkiyatı sakladığı tespit edilen bir kamyonu ele geçirdi. Suriye-Irak sınırındaki el-Tanf sınır kapısında gerçekleşen bu operasyon, Washington’ın, Hizbullah’ı köşeye sıkıştırmak için Suriye’nin rolünü tartıştığı bir döneme denk geldi. Bu adım aynı zamanda Şam’ın, Irak-Suriye kara petrol hattı üzerinde kurulan lojistik ağı baltalamaya yönelik hamlelerinin en son örneğini oluşturuyor.

Arka plan: Irak petrolü, Hürmüz Boğazı krizinin tetiklediği güzergâh değişikliği kapsamında karadan Suriye’ye akmaktadır. Bu kriz, Bağdat’ı Suriye’nin Baniyas limanı üzerinden alternatif ihracat ve transit koridorları aramaya itmiştir. Bu trafik, Irak’ın petrol ve sınır patronaj ağlarına yerleşmiş, milislerle bağlantılı olduğu düşünülen dört tüccar üzerinden geçmekte ve bu tüccarların yeni ortaya çıkan güzergâhta varil başına 5-10 dolar kazandıkları bildirilmektedir. Bu düzenleme, sessizce önemli bir sınır ötesi ticaret kanalı haline gelmiş ve bu ele geçirmenin de gösterdiği gibi, yasadışı yükleri de taşıyabilen bir vektör haline gelmiştir.

Analiz: Bu ele geçirme olayından üç noktaya dikkat çekmek gerekir.

İlk olarak bu zamanlama, Trump’ın, Hizbullah’la mücadelede İsrail yerine Suriye’nin rol üstlenmesi gerektiğine dair açıklamalarını sıklaştırdığı bir dönemde, Suriye’nin elini güçlendirmek için bilinçli bir hamle yaptığını gösteriyor. Ele geçirilen bu sevkiyat, İran’dan Hizbullah’a uzanan lojistik hattı kesmenin ancak Suriye’nin iş birliğiyle mümkün olabileceğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu da Şam’a pazarlık için somut bir koz sağlıyor. Muhtemel talepler arasında, Süveyda anlaşmazlığıyla bağlantılı tampon bölgeler de dahil olmak üzere, İsrail’in son dönemde Suriye topraklarında ilerlediği noktalardan geri çekilmesi yer alıyor. Ele geçirmenin Trump’ın Netanyahu’dan İsrail güçlerini Suriye’den çekmeye başlaması için çağrıda bulunmasından sadece iki gün sonra gerçekleşmesi de dikkat çekicidir.

Bununla birlikte dikkate alınması gereken bir başka yorum da var. eş-Şara yönetimi, Trump’ın ısrarla dayattığı “Hizbullah’la doğrudan çatışma” seçeneğine pek sıcak bakmıyor. Örgütle açık bir savaşa girmek, henüz kırılgan bir aşamada olan başkanlık için ciddi riskler barındırır ve hem Hizbullah’ın kendisinden hem de Suriye’nin doğusundaki Irak’ta İran yanlısı milislerden misillemesiyle karşılaşma tehlikesini taşır. Üzerindeki baskı ne düzeyde olursa olsun, eş-Şara’nın bu denli riskli bir rolü doğrudan üstlenmesi pek olası değil. Bu açıdan bakıldığında silahların ele geçirilmesi, Şam’ın doğrudan çatışmaya girmediği yollarla Hizbullah meselesinde yardımcı olabileceğini, bir yandan da İsrail’in çekilmesi ve Süveyda konusunda istediği baskı gücünü de oluşturmaya devam edebileceğini gösteren dolaylı bir sinyal işlevi görüyor.

İkincisi, Suriye’ye gönderilen petrol, Irak devlet petrol pazarlama şirketinin Iraklı dört tüccarla yaptığı vadeli sözleşmeler kapsamında taşınıyor. Bu sevkiyat, ABD Hazine Bakanlığı’nın yaptırım listesinde yer alan ve İran yanlısı milislerle bağlantılı olan bir petrol ve sınır ekonomisi üzerinden geçiyor. Hatta KDP Milletvekili Majid Shingali’nin iddiasına göre, siyasi gruplar bu güzergah üzerinden varil başına 5 ile 20 dolar arasında komisyon alıyor.Elbette tüm bunlar, bu zincirdeki herhangi birinin bilerek Hizbullah’a silah taşıdığını kanıtlamaz. Durumu açıklayan asıl unsur, sevkiyatın hacminde saklı: Bu koridordaki kontrol noktaları nakit parayla dönüyor, denetlenmesi zor ve rüşvete son derece açık. Konvoylar her hafta aynı evraklarla aynı noktalardan geçerken, bu yoğun akışın arasına gizli bir sevkiyatı sıkıştırmak oldukça kolay.

Üçüncüsü, Şam yönetimi bu güzergahtan zaten haberdar olabilir. Bu durum, ağı tamamen çökertmeye yönelik yeni bir kararlılıktan ziyade baskı kurmak amacıyla zamanlaması ayarlanmış, gerçek bir operasyondan çok seçici bir uygulama tercih etmiş olabilir. Nitekim Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Nisan ayında yaptığı açıklamada örgütün Suriye’nin yeni liderliğiyle bir sorunu olmadığını belirtip tek düşmanlarının İsrail olduğunu vurgulamıştı. Bu söylem, Şam’ın sürece karşı çıkmadığını, aksine zımnen onay verdiğini düşündürüyor. Ayrıca Al-Marsad’ın aktardığı bir kaynak da Suriyeli yetkililerin Hizbullah’a giden silah sevkiyatlarının ülkeden geçişine bilerek göz yumduğunu ifade ediyor. Tüm bu arka plan dikkate alındığında, bu son el koyma operasyonunun zamanlamasındaki nokta atışı hassasiyeti “tesadüf” diyerek geçiştirmek pek mümkün görünmüyor.

Genel olarak bakıldığında bu olay, bu koridorda enerji akışları ile güvenlik hesaplamalarının nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor, bu bağlamda yaptırımların kendisi bir politika olmaktan ziyade bir pazarlık kozu olarak işlev görüyor.

BM Kadın Birimi: 1 milyon kadına destek kesildi

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi tarafından yayımlanan “Kırılma Noktasının Ötesinde” başlıklı güncel rapora göre, küresel insani yardım fonlarının kesilmesi sebebiyle kadın hakları odaklı çalışma yapan örgütlerden %88’i kadın ve kız çocuklarının mevcut ihtiyaçlarını karşılayamıyor.

Fotoğraf: UN Women

Birleşmiş Milletler (BM) Kadın Birimi’nin (UN Women) “Kırılma Noktasının Ötesinde – İnsani Yardım Alanlarındaki Fon Kesintilerinin Kadın Örgütleri Üzerindeki Süregelen Etkisi” adlı 2026 tarihli raporu, uluslararası insani yardım fonlarındaki kesintilerin kriz bölgelerindeki kadın ve kız çocuklarının durumunun Ocak 2025 öncesi verilerine kıyasla kötüleştiğini ortaya koydu.

52 ülkede kadın hakları savunucusu 855 örgütle yapılan bir anket ve nitel görüşmelere göre hazırlanan araştırma, 855 örgütün %33’ünün kapandığını veya kriz durumunda olduğunu belirtti. Örgütlerin yaklaşık %59’unun Ocak 2025 öncesine kıyasla daha az kadına ulaşabildiğini grafikle gösteren rapor, bu durumun daha önce destek alan yaklaşık bir milyon kadın ve kız çocuğunun artık insani yardımdan mahrum kalması anlamına geldiğini söyledi.

Katılımcıların %41’i önümüzdeki bir yıl içinde faaliyetlerini tamamen askıya almayı veya kapanmayı olası görürken örgütlerin %45’inin ise yalnızca 6 ay veya daha az süre yetecek fonu kalmış durumda. Rapora göre bu durumdaki kurumlar, nitelikli personelini kaybediyor ya da çalışanların maaşlarını düşürmek zorunda kalıyor.

Kadınlar kapıdan geri çevriliyor

Ankete katılan örgütlerin %84’ü destek talep eden kadın ve kız çocuklarının sayısının arttığını belirtirken %88’i ise mevcut ihtiyaç düzeyini karşılayamadığını doğruladı. Buna göre faal durumdaki örgütlerin yarısı, kapasite yetersizliği nedeniyle yardım arayan kadınları kapıdan geri çevirmek zorunda kaldı.

Venezuela’daki bir kadın örgütünden birisi, bu durumu örneklendirerek şu ifadeleri kullandı:

“Yapılan kesintiler, artık kurumumuzda bulunmadığı için vitamin alamayan hamile kadınları da etkiledi. Kendilerine zarar veren genç kızlar ise destek personeli eksikliği ve ilgili hizmetlerin yaşadığımız bölgelerden uzakta olması nedeniyle gereken bakımı alamıyor.”

Endonezya’dan bir anket katılımcısı ise eskiden 500 kadına ve kız çocuğuna ulaştıklarını fakat şu an yıllık bazda bu sayının 300 civarında olduğunu söyledi.

Kesintilerden en çok etkilenen alanların kadınların güvenliği ve iyileşmesini sağlayan programlar olduğunu belirten raporda, geçim kaynaklarını güçlendirme programları, kadın merkezleri ve güvenli alanlar, şiddet mağdurlarına yönelik vaka yönetimi, eğitim, hukuki destek, psikososyal destek ile cinsel sağlık hizmetlerinin en çok kısıtlanan hizmetler arasında olduğu ifade edildi. Bu hizmetlerin daralmasının da özellikle çatışma bölgelerinde yaşayan, engelli, yerinden edilmiş ve tek ebeveynli hanelerde yaşayan kadınlar için riskleri daha da arttırdığı belirtildi.

Kadın örgütlerinin gözlemlerine göre destek sistemleri daralırken kadınların karşı karşıya kaldığı tehlikeler de ters orantılı olarak arttı. Örgütlerin neredeyse tamamı kadınlar arasında ekonomik kırılganlığın arttığını belirtirken %88’i ruh sağlığı sorunlarında ve psikolojik zararlarda artış gözlemledi. Yine örgütlerin %86’sı toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin, %72’si ise erken yaşta ve zorla evliliklerin tırmandığını da aktardı. Ayrıca kız çocuklarının okulu bırakma oranlarında ve hayatta kalabilmek için takas usulü sekse (survival sex) başvurma oranlarında da artışlar raporlandı.

Talepler: Donörlere doğrudan erişim

Rapor, uluslararası fon donörlerinin ve insani yardım aktörlerinin finansman yaklaşımını kökten değiştirmesi gerektiğinin altını çizdi. Donörlerin %43’ünün fonları doğrudan yerel aktörlere aktarmak yerine büyük uluslararası sivil toplum kuruluşlarını tercih etmesi yerel kadın örgütlerinin önündeki en büyük engellerden biri.

Kadın örgütleri çok yıllı ve esnek fonların önceliklendirilmesini, donörlere doğrudan erişimi, aracı kurumların azaltılmasını, fonların doğrudan yerel yapılara ulaşmasını, finansmanın sadece kısa vadeli projelere sıkıştırılmamasını ve kirası, idari giderler ve personel maaşları gibi temel maliyetleri de kapsamasını talep etti.

Raporda yer alan ülkeler arasında Afganistan, Cezayir, Ermenistan, Bangladeş, Brezilya, Burundi, Kamboçya, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kolombiya, Kongo, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Ekvador, Mısır, Etiyopya, Guatemala, Haiti, Honduras, Endonezya, Irak, Ürdün, Kenya, Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti, Lübnan, Liberya, Libya, Malavi, Mali, Moğolistan, Mozambik, Myanmar, Nepal, Nijer, Nijerya, Filistin, Pakistan, Filipinler, Moldova Cumhuriyeti, Suudi Arabistan, Senegal, Sierra Leone, Somali, Güney Sudan, Sudan, Suriye Arap Cumhuriyeti, Timor-Leste, Türkiye, Uganda, Venezuela (Bolivarcı Cumhuriyeti), Yemen ve Zimbabve var.

BM Kadın Birimi’nin raporu, bu durumun düzelmesine ilişkin bir adım atılmadığı müddetçe faturanın “bekleyecek vakti olmayan savunmasız kadın ve kız çocuklarına” kesileceğini söyledi. Raporun sonuç kısmında işe şu ifadeler kullanıldı:

“İçinde bulunduğumuz dönem, yerelleştirme ve cinsiyet eşitliğine dair uzun süredir var olan taahhütleri hayata geçirmek ve yerel kadın liderliğindeki kuruluşlar ile kadın hakları örgütleriyle adil ortaklıkları güçlendirmek adına bir fırsat sunuyor. Bunlar yeni talepler değil. Bu raporun ortaya koyduğu şey ise, söz konusu taleplerin karşılanmamasının yol açtığı yıkıcı bedele dair kanıtlardır.”

Raporun tamamı için tıklayın.

Özgür Özel yönetimi olağanüstü kurultay için mahkemeye başvurdu

CHP’nin seçilmiş yönetimi, partiyi olağan üstü kurultaya götürecek üç kişilik çağrı heyetinin oluşturulması için Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvuruda bulundu.

Özgür Özel, Foto: Agos

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel yönetimi, bugün (14 Temmuz) olağanüstü kurultayın toplanması için Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvuruda bulundu. Özel yönetimi, yaptığı başvuruda olağanüstü kurultayı toplamak için üç kişilik bir çağrı heyeti görevlendirilmesini talep etti.

Başvurunun ardından kamuoyuyla paylaşılan bilgi notuna göre sürecin başlangıcı Haziran ayına dayanıyor. Parti kurultayının 833 delegesi, “parti içi demokratik meşruiyetin yeniden tesis edilmesi ve partinin en yüksek karar organı olan Kurultayın toplanması” gerekçesiyle ortak gündemli ve noter onaylı bir olağanüstü kurultay talebinde bulundu. Söz konusu sayı ise kurultay üye tam sayısının üçte ikisinden fazlasına karşılık geliyor.

İmzalar, CHP Tüzüğü’nün öngördüğü 15 günlük süre içinde toplanarak 17 Haziran 2026’da Genel Merkez’e teslim edildi. Ancak aradan geçen sürede kurultay çağrısı yapılmaması sebebiyle Özel kanadı, delegelerin ortak iradesinin sonuçsuz bırakıldığını savunuyor.

“Parti yönetiminin takdirine bırakılamaz”

Dava, Medeni Kanunu’nun 75. maddesine dayandırılırken ilgili madde, yönetim organının genel kurulu toplantıya çağırmaması hâlinde, üyelerden birinin başvurusu üzerine sulh hukuk hâkimine üç üyeyi bu görevle yetkilendirme imkânı tanıyor. Dilekçede, isimleri sonradan bildirilecek üç kurultay delegesinin olağanüstü kurultayı toplamakla görevlendirilmesi isteniyor.

Bilgi notunda Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay içtihatlarına da atıf yapıldı. Ayrıca, yeterli sayıda delegenin kurultay isteminin parti yönetiminin takdirine bırakılamayacağı, bu iradenin parti yönetimini hukuken bağladığı öne sürüldü. Açıklamada davanın amacı, 833 delegenin kanundan ve tüzükten doğan haklarını kullanabilmesi, parti içi demokratik işleyişin sağlanması ve partinin en yüksek karar organı olan kurultayın toplanması olarak belirtildi.

Emre: “Heyet, yalnızca kurultayı toplamakla görevli olacak”

CHP Sözcüsü Zeynel Emre, dün (13 Temmuz) yaptığı açıklamada mahkemenin görevlendireceği heyetin yetkisinin sınırlarını da belirtmişti. Emre’ye göre üç kişilik çağrı heyeti yalnızca kurultayı toplamakla görevli olacak ve maaş ödemeleri dışında herhangi bir harcama ya da idari işlem yapamayacak.

Yapay zeka imparatorluğunu yıkmak

“Yapay zekayı küresel bir ‘iyiler ve kötüler’ mücadelesi olarak algılamak yerine, nasıl bir toplumsal vizyonumuz olduğuna, bu vizyonu besleyecek teknolojilere ve gerekli kaynaklara odaklanmalıyız. Silikon Vadisi’nin çizdiği sınırlar içinde değil, kendi savunduğumuz fikir ve değerler doğrultusunda rekabet etmeliyiz.”

Fotoğraf: bianet

Green European Journal’da yayımlanan ve ödüllü gazeteci, podcast sunucusu ve yazar Karen Hao ile yapılan söyleşiyi sizler için Türkçe’ye çevirdik.

Green European Journal (Yeşil Avrupa Dergisi), Avrupa Yeşil Partisi (European Green Party) ve Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller hareketi ile ilişkili olan Yeşil Avrupa Vakfı (Green European Foundation – GEF) tarafından desteklenen siyasi bir ekoloji dergisidir. Sitesinde yazan bilgilere göre, Yeşil Avrupa Vakfı ile organik bağı bulunmasına rağmen editöryel olarak bağımsız bir yayın politikası bulunuyor.

Alessio Giussani: Mevcut yapay zeka geliştirme modelini tanımlamak için pek çok metafor kullanıldı, örneğin papağan ya da ayna gibi. Siz neden imparatorluk metaforunu seçtiniz?

Karen Hao: Bence bu metaforların hepsi son derece kullanışlı. İmparatorluk metaforuna odaklanıyorum çünkü sadece teknik ürünü ve toplumda kullanıldığında neler olduğunu incelemekle kalmıyorum, aynı zamanda bu teknolojinin üretimini ve onu üretmek için olağanüstü miktarda ekonomik ve siyasi gücü elinde toplayan aktörleri de inceliyorum.

Bu sistemi bir imparatorluk olarak adlandırmamın dört ana nedeni var. Birincisi, bu şirketler kendilerine ait olmayan kaynaklar üzerinde hak iddia ediyorlar: bireylerin verileri ile yazarların ve yaratıcıların eserleri. İkincisi, olağanüstü miktarda işgücünü sömürüyorlar. Bu, üretim sürecinde ve bu teknolojilerin tedarik zincirinde sömürdükleri işçiler için olduğu kadar, teknolojinin kullanıma sunulmasıyla iş hakları sarsılan işçiler için de geçerli.

Üçüncü unsur ise bilgi kontrolüdür. İmparatorlukların genişlemesinin en önemli yönlerinden biri, tüm bilgi üretimini ve bilgiyi kendi imparatorluk gündemlerinin merceğinden süzme yeteneğidir, ve yapay zeka şirketleri tam da bunu yapıyor. Çoğu yapay zeka araştırmacısına finansal destek sağlayarak üretilen bilimi kontrol edip sansürlüyor ve eğitim de dahil olmak üzere herkesin dünyayla etkileşime girdiği merkezi bir portal haline getirmeyi amaçladıkları bir bilgi teknolojisi inşa ediyor.

Son olarak, tüm bunları bir medenileştirme misyonu kisvesi altında sunuyorlar. Bu çalışmaya, nihayetinde insanlığı ütopik bir duruma yükseltecek bir teknolojiyi sunmak amacıyla giriştiğini söylüyorlar, ve eğer “kötü adamlar” ki genellikle Çin’i kastediyorlar, bu teknolojiyi bizden önce geliştirirse, o zaman bunun yerine distopik bir duruma düşeceğimizi iddia ediyorlar. Bu, eski imparatorluklar arasında da yaygın olan bir tür dini anlatıdır.

“Mesele ekonomik ve ideolojik”

Sizin tarif ettiğiniz şekliyle yapay zeka imparatorluğu, bir şirketle sınırlı değil, bu bir sistem, bir mantık. OpenAI’ye ve CEO’su Sam Altman’a odaklanmanızın ardında ne yatıyor?

Buna bir cevap, insanların aksi takdirde soyut kalacak bir fikri somutlaştırmaya yardımcı olacak hikâyelere ihtiyaç duymalarıdır. Ancak OpenAI, sektördeki normları değiştiren ve sektörü imparatorluk kurmaya iten tüm önemli kararları aldığı için de özellikle ilginçtir. Günümüzde kamuoyunun yapay zekayla ilişkilendirdiği hemen hemen her şey, ilk olarak OpenAI’nin duvarları içinde kararlaştırıldı.

Bu tarihi anlatarak, yapay zekanın kaçınılmaz olmadığı çok daha açık hale geliyor. Çünkü bu kararları, kendi değerlerine, dünya görüşlerine, kişisel intikamlarına, yapay zeka gelişiminin gidişatını şekillendiren her ne ise dayanarak alan gerçek insanlar olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz. Sam Altman’ın ideolojileri, sadece soyut bir anlamda değil, modele de işlenmiştir. Modellerin yaratıcılarını yansıttığına dair sıkça duyulan bir klişe vardır, ancak ben bunun gerçekte nasıl gerçekleştiğini göstermek istedim. Mesele şirketler, insanlar ve onların parçası oldukları ekonomik ve ideolojik ortamla ilgilidir.

“Hesap verme halk tarafından sağlanmalı”

Bu teknolojiler giderek daha güçlü hale geldikçe, bunların kullanımına ilişkin kontrolü ele geçirmek varoluşsal bir mesele haline geliyor. Büyük teknoloji şirketlerinin Trump’ın ikinci göreve başlama töreninde ona boyun eğdiğini gördük, ancak aynı zamanda yapay zeka şirketlerinin CEO’larının hükümetle giderek daha fazla çatışmaya girdiğini de gözlemliyoruz. Son sözü kim söyleyecek – devlet mi, yoksa özel şirketler mi?

Kararları kimin vereceği konusunda süregelen bir mücadele var. Washington ile Silikon Vadisi arasındaki ilişkiyi, çıkar birliği üzerine kurulu ancak oldukça gergin bir ittifak olarak görüyorum. Her ikisi de kendi imparatorluk gündemine sahip iki farklı imparatorluk modelini temsil ediyor. Her ikisi de genişlemeye ve kelimenin tam anlamıyla diğer ülkelerden daha fazla toprak ele geçirmeye çalışıyor, ancak Trump yönetimi yapay zeka şirketlerini devletin imparatorluk hırslarının elindeki araçlar olarak görüyor. Öte yandan, Silikon Vadisi de Trump yönetimini kendi imparatorluk hırslarının bir aracı olarak görüyor, ancak aslında aynı fikirde değiller, çünkü her ikisi de en üstte yer alan egemen güç olmak istiyor.

ABD hükümetinin hâlâ üstün olduğunu gösterdiği anlar oldu. Trump ile Musk çatıştığında, Musk kovuldu. Ancak, Savaş Bakanlığı ile Anthropic arasında çatışma yaşandığında, o durumda daha güçlü olanın şirket olduğu ortaya çıktı: Savunma Bakanı Pete Hegseth, nükleer seçeneği gündeme getirerek, Anthropic’i hizaya getirmek için kullanabileceği en son koz olarak şirketi “tedarik zinciri riskli” olarak ilan etmekle tehdit etti, ancak şirket yine de hizaya gelmedi. Oldukça utanç verici bir şekilde, Savaş Bakanlığı, hükümetin şartlarına göre işbirliği yapmaya isteksiz olan özel bir aktöre derin bir bağımlılık içine girmiştir ve hükümet bu konuda hiçbir şey yapamamaktadır.

Bu iki emperyal aktörün de hesap vermesi gerekmektedir ve bu hesap verme, ikisinden de gelmeyecektir, halk tarafından sağlanmalıdır. ABD dahil olmak üzere dünyanın her yerinde yeşermeye başladığını gördüğümüz, tabandan yukarıya doğru, halk tabanında örgütlenme yoluyla. Bu çıkar ittifakı ne kadar sarsılmaz görünse de, aslında son derece kırılgandır ve zayıf noktalarına daha fazla baskı uygulayarak çöküşünü hızlandırma imkânları mevcuttur.

“Üçüncü bir yol mümkün”

Yapay zeka alanındaki gelişmelerin durumu, rakip şirketler ve küresel süper güçler arasında bir “aşağıya doğru rekabet” yarışına benziyor. Çin ile yaşanan jeopolitik rekabet, yapay zekanın bugünkü çıkmaza girmesinde nasıl bir rol oynadı?

Çin, Silikon Vadisi’nin on yıldır, yani Çin’den kovulduğundan beri oynadığı bir karttır. Ancak bu argümanın geçmişine baktığınızda, yaşananların Silikon Vadisi’nin olacağını söylediği şeylerin tam tersi olduğunu görürsünüz.

Silicon Valley şirketlerini düzenlemeden – ve Çin’i ihracat kontrolleri yoluyla düzenleyerek – Amerikan teknolojisinin dünya çapında hakim olacağını söylemişlerdi. Oysa TikTok şu anda en popüler sosyal medya platformu ve Çin’in açık kaynaklı yapay zeka modelleri, ABD dahil olmak üzere dünya çapında giderek daha popüler hale geliyor. Ayrıca, Silicon Valley’in hakimiyetinin dünya üzerinde liberalleştirici bir etki yaratacağını vaat etmişlerdi, ancak bu da gerçekleşmedi; aksine, yarattıkları etki son derece illiberal olmuştur. Silikon Vadisi platformları ve yapay zeka teknolojilerinin de katkısıyla, demokratik kurumlarda olağanüstü bir erozyon yaşandı ve demokratik gerileme hızla ivme kazandı.

Yapay zekayı, iyilerle kötüler arasındaki küresel bir yarış olarak görmek yerine, toplum için nasıl bir vizyonumuz olduğunu, bu vizyonu hangi tür yapay zeka teknolojilerinin destekleyeceğini ve bunu hayata geçirmek için hangi kaynaklara ihtiyacımız olduğunu düşünmeliyiz. Silikon Vadisi’nin tanımladığı bir yarışta değil, savunmak istediğimiz fikirler ve değerler üzerinden rekabet etmeliyiz. Ve bence Avrupa’nın burada, ABD ve Çin’inkinden farklı, oyunun kurallarını yeniden belirleyen üçüncü bir yolu dünyaya gösterme fırsatı var.

Avrupa Komisyonu, Avrupa’nın kendi teknolojik yol haritasını çizme çabalarının bir parçası olarak kısa süre önce bir “teknolojik egemenlik paketi”ni kabul etti. Gözetim temelli, oligarşik bir iş modelinin Avrupa versiyonuyla sonuçlanmaktan kaçınmak için bu vizyonu nasıl ifade etmeliyiz?

Avrupa’nın izlemesi gereken yol, egemenlik uğruna egemenlik değil, bu egemenliğe ulaşmanın amacıdır. Avrupa, ya da en azından büyük bir kısmı, dünyadaki demokrasinin son kalelerinden biridir. İnsan haklarını ve özgürlüklerini savunur ve bu değerleri ilerletmek için teknoloji egemenliğine ihtiyaç duyar. Son derece otoriter bir şekilde geliştirilen ve Avrupa toplumlarını zayıflatmaya çalışan sistemlere aşırı derecede bağımlı kaldığı sürece, değerlerini savunamaz. Egemenlik kavramı, sadece kendi başına bir hedef olarak düşünülmeye başlandığında belirsizleşmeye meyillidir. Bu, bir amaca ulaşmak için bir araç olmalıdır.

“Topluma söz hakkı tanınmazsa sorunlar tekrarlanır”

Bu alternatif vizyonu inşa etmek için ne tür koalisyonlardan, paydaş gruplarından veya çatışma alanlarından yola çıkmalıyız?

Her şeyden önce, yapay zeka yönetişimini geniş bir bakış açısıyla anlamalıyız. Örneğin, işçi haklarını güçlendirmek ve sivil toplumu korumak da yapay zeka yönetişiminin bir parçasıdır. Öğrenciler, öğretmenler ve sağlık çalışanları da, yapay zekanın toplumda nasıl geliştirilip kullanıldığına dair şekillendirme ve itiraz sürecine katkıda bulunmak üzere masada yer almalıdır. Eğitim, hem dahil etmemiz gereken bir sektör ve koalisyon olarak hem de yapay zeka konusunda halkın bilgilendirilmesi açısından kilit öneme sahiptir.

Bir diğer önemli husus ise, inşa etmeye çalıştığınız şeyin ve bunu nasıl uygulamak istediğinizin daha teknik yönlerini ortaya çıkarmak için yapay zeka araştırmacılarına ve girişimcilere finansman sağlamaktır. Ancak toplumun geri kalanına söz hakkı tanımadan onlara öylece para veremezsiniz, aksi takdirde, esasen teknokratların ya da tekno-otoriterlerin ipleri elinde tuttuğu ABD’deki sorunları tekrarlamış olursunuz.

Sıfırdan başlamıyorsunuz. Toplumun ulaşmaya çalışması gereken ortak hedefleri belirlemek için zaten çok çalışma yapılmıştır. Örneğin, Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerinden bahsediyorum. Bu, yapay zeka inovasyonuna nasıl finansman sağlanacağını belirlemek için bir başlangıç noktası olabilir.

Mevcut yapay zeka teknolojileriyle ilgili söylemler son derece kutuplaşmış durumda. Bir yanda, bu teknolojilerde özellikle yeni bir şey olmadığını ve balonun patlamak üzere olduğunu söyleyenler var. Diğer yanda ise yapay zekanın hayatlarımızı dönüştüreceğine, tedarik zincirlerinde devrim yaratacağına ve hepimizi işsiz bırakacağına inananlar var. Bu farklı tutumlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Doğru, birçok kişi bu teknolojilerin maliyetlerini dikkate almadan faydalarını abartma ya da faydalarını görmeden maliyetlerini aşırı vurgulama eğilimindedir. Ancak bence, yapay zekanın faydalarından yararlanmak istediğimizi, ancak bunu iyi sağlık hizmetlerine erişim, ekonomik fırsatlar, sağlıklı bir çevre ve gelişen bir gezegen ile onurlu bir yaşam sürme yeteneğimizden ödün vermeden yapmak istediğimizi kabul eden oldukça büyük bir kesim var. Bu izlenebilecek en dengeli yaklaşımdır.

Yapay zeka, pek çok farklı teknoloji türünü kapsayan bir terimdir; bu nedenle, hangilerine yatırım yapacağımızı ve hangi yeni teknolojileri geliştirmek istediğimizi dikkatlice düşünmeliyiz, çünkü her birinin kendine özgü bir dizi artı ve eksisi vardır; bunlardan bazıları inşa etmek istediğimiz gelecekle uyumluyken, diğerleri değildir. Seçimlerimizi akıllıca yapmalıyız.

“Yapay zeka araçlarını kullanmıyorum”

Mevcut yapay zeka araçlarıyla ilişkiniz nedir?

Bu araçları üç ana nedenden dolayı kullanmıyorum. Birincisi, etik duruşum. İkincisi, gizlilik konusundaki duruşum: Bu şirketleri araştırıyorum ve bunlar nihayetinde şimdiye kadar icat edilmiş en etkili gözetim teknolojileridir. Üçüncüsü, bu araçlar işimi yapmak için ihtiyaç duyduğum özel beceri seti açısından pek kullanışlı değil.

Herkesin aynısını yapması gerektiğini söylemiyorum. Bu araçlardan açıkça fayda sağlayan ya da mesleki görevlerinin bir parçası olarak bunları kullanmak zorunda olan birçok kişiyle konuştum. Aksine, mevcut sorundan kurtulmanın yolu, geçmişte moda endüstrisi gibi diğer sektörlerde yaptığımızın aynısını yapmaktır. Giysilerimizin çoğunun gerçekten korkunç koşullarda üretildiğini keşfettiğimizde, giysilerden vazgeçmedik. Sektörü dizginleyen çok sayıda tüketici ve işçi örgütlenmesi, hükümet düzenlemesi ve genel kamuoyu tepkisi oldu. Elbette moda endüstrisi hâlâ mükemmel olmaktan çok uzak, ancak en azından artık alternatifler mevcut ve tüketiciler, hangi tür tedarik zincirini ve kurumsal uygulamaları desteklediklerini cüzdanlarıyla belirtebilirler.

Aynı şeyi yapay zeka konusunda da yapmalıyız. Şu anda kullanıcılar için yeterli alternatif yok ve bunun değişmesi için işçi örgütlenmelerinin artması ve kamuoyundan daha fazla tepki gelmesi gerekiyor. Bu teknolojilerden uzak durabilenler kesinlikle bunları boykot etmeli ve hükümetler, alternatifler için yeni pazarlar yaratılmasına yardımcı olmak üzere devreye girmelidir. Tüketicilerin elinde önemli bir koz var, ancak bu tek koz değil. İnsanlar olarak, bireyler olarak, aynı zamanda işçi, eğitimci ve vatandaş rollerini de üstleniyoruz ve yapay zekanın gelişimi bağlamında tüm bu rolleri nasıl kullanarak onu daha iyi hale getirebileceğimizi düşünmeliyiz.

İran’da kadın hakları raporu: 6 ayda en az 9 kadın idam edildi

Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw‘ın yayımladığı rapora göre 2026’nın ilk altı ayında dokuz kadın idam edilirken en az kırk beş kadın aile içinde katledildi. Hak savunucusu kadınlar hakkında ölüm, hapis ve kırbaç cezaları istendi. İran’daki internet kısıtlaması nedeniyle kadınların kimliklerine erişilemiyor.

Fotoğraf: Pexels.com

Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw, 7 Temmuz’da “2026’nın İlk Yarısında İran’da Kadın Hakları İhlalleri” başlıklı bir rapor yayımladı. Rapor, yılın ilk altı ayında kadınlara verilen cezaların yanı sıra dokuz kadının idamını, en az 45 kadın cinayetini ve Ocak protestoları sırasında en az 250 kadının öldürülmesini belgeledi.

Rapora göre en az 5 bin kadın için hapis cezası istenirken, ülke genelinde savaştan beri süren internet kesintileri sebebiyle bu kadınlardan yalnızca 368’inin kimliği doğrulanabildi. Bu kadınlara ek olarak 23 kız çocuğunun da tutuklandığı raporda yer aldı.

Hak savunucusu kadınlar hedefte

Hengaw’ın verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında onlarca kadın aktivist İran İslam Cumhuriyeti yargısı tarafından ölüm cezası, hapis, kırbaç ve ertelenmiş hapis cezaları da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırıldı.

İran mahkemeleri en az 44 kadın hak savunucusu için toplamda 211 yıl 5 ay hapis cezası, en az üç kadın hak savunucusu toplamda 179 kırbaç cezası ve en az dört kadın aktivist toplamda 14 yıl ertelenmiş hapis cezası kararı verdi.

Hak savunucuları Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli ve Bita Hemmati için ölüm cezası istenirken Ocak ayındaki protestolar sırasında gözaltına alınan kadınlardan üçü için de Tahran Devrim Mahkemesi’nin 15 ve 26. şubeleri tarafından ölüm cezası istendi. Rapora göre Hemmati’nin ölüm cezası bozuldu ve yeni mahkeme kararı bekleniyor.

Beş bin tutuklu kadının kimliği tespit edilemiyor

Rapora göre Hengaw, 2026 yılının ilk yarısında tutuklanan 5.000 kadın arasında 368 kadının kimliğini tespit edebildi.

Özellikle Ocak ayındaki protestolar ve İran’ın İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı girdiği 40 günlük savaş sırasında yaşanan ciddi internet kısıtlamaları nedeniyle, Hengaw şu ana kadar tutuklanan kadınlardan yalnızca 368’inin kimliğini tam olarak doğrulayabildiğini belirtti. Tespit edilebilen 368 kişinin verilerine göre en az 29 Bahai, 70 Kürt, 50 Lor, 19 Gilak, 12 Beluç, 11 Türk kadın tutuklandı. Kimliği tespit edilebilen tutuklu kadınların en az altısı öğrenci, en az sekizi ise öğretmen. 368 kadına ek olarak 18 yaşından küçük yirmi üç kız çocuğunun da tutuklu olduğunu belirtti.

İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında bir Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) üyesi, iki Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi ve iki İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi olan en az beş kadın hayatını kaybetti.

Kadınlar hapishanelerde, sokaklarda ve evlerinde katledildi

Hengaw tarafından derlenen verilere göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelindeki hapishanelerde en az dokuz kadın idam edildi. İdamlar yedi vakada kasıtlı cinayet, ikisinde ise uyuşturucuyla ilgili suçlamalarına dayandırıldı.

Doğu Azerbaycan Eyaleti’ndeki hapishanelerde üç, İsfahan ve Kazvin’de ikişer, Zencan ve Ardabil’de ise birer kadın idam edildi.

Ali Hamaney’in ölümünün açıklanmasının ardından İran genelindeki şehirlerde düzenlenen sokak kutlamaları sırasında hükümet güçleri kalabalığa ateş açarak birkaç kişiyi öldürdü. Lorestan Eyaleti’nin başkenti Horramabad’dan Nahal AhouQalandari ve İsfahan Eyaleti’nin Semirom şehrinden Faezeh Afshari, sırasıyla 28 Şubat ve 1 Mart tarihlerinde hükümet güçlerinin doğrudan açtığı ateş sonucu öldürüldüler.

Hengaw İstatistik ve Belgeleme Merkezi’nin verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın kadın cinayeti vakasında öldürüldü. Rapor beş cinayeti, “sözde namus” motifleriyle bağlantılı buldu.

Rapora göre iki kadını çocuk yaşta evlendirildiği kocaları, beş kadını ise “sözde namus cinayetleri” öldürdü. 45 kadın cinayetinin 27’sinde aile içi anlaşmazlıkların tekrar ettiği belirtilen raporda, kadın cinayetlerinin çoğunun kadınlara en yakın kişiler tarafından işlenmesinin tutarlı bir örüntü olmaya devam ettiğine dikkat çekildi.

Rapora göre Tahran ilinde 16, Sistan ve Beluçiştan’da 6, Fars’ta 4, Doğu ve Batı Azerbaycan ve Huzistan’da ikişer; Yazd, Gilan, Lorestan, Mazandra, Kerman, Kürdistan, Golestan, Kazvin, Semnan, Kuzey Horasan, Çaharmahal ve Bakhtiari, İsfahan ve Elborz illerinin her birinde ise birer kadın katledildi.

Veri Dosyası

İran’da Kadınlara Yönelik Hak İhlalleri

2026’nın ilk altı ayına ait rakamlarla bir bilanço

Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi

9
İdam edilen kadın
5.000
Gözaltına alınan kadın
45
Belgelenen kadın cinayeti
250+
Ocak protestolarında öldürülen kadın
1İdamlar

Hengaw’ın derlediği verilere göre 2026’nın ilk altı ayında İran hapishanelerinde en az dokuz kadın idam edildi. İdam edilenlerin en az beşi Azerbaycan Türkü kadınlardı.

Suçlamaya göre dağılım
Kasten öldürme7
Uyuşturucuyla ilgili suçlar2
Eyalete göre dağılım
Doğu Azerbaycan3
İsfahan2
Kazvin2
Zencan1
Erdebil1
2Aktivistlere Verilen Cezalar

İdama mahkûm edilen kadın aktivisten az 4
Toplam hapis cezasına çarptırılan aktivist (211 yıl 5 ay)en az 44
Kırbaç cezasına çarptırılan aktivist (toplam 179 kırbaç)en az 3
Ertelenmiş hapis cezası alan aktivist (toplam 14 yıl)en az 4
İdam kararı verilenler: Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli, Bita Hemmati. Hemmati’nin idam kararı sonradan bozuldu.
3Gözaltılar

2026’nın ilk yarısında 5 bin kadının gözaltına alındığı doğrulandı. Ocak protestoları ve İran-İsrail-ABD arasındaki 40 günlük savaş döneminde yaşanan ağır internet kısıtlamaları nedeniyle bunlardan yalnızca 368’inin kimliği tam olarak tespit edilebildi.

Kimliği belirlenen 368 kadının etnik/mesleki dağılımı
Kürt kadınen az 70
Lor kadınen az 50
Bahai kadınen az 29
Gilek kadınen az 19
Beluç kadınen az 12
Azerbaycan Türkü kadınen az 11
Öğretmenen az 8
Öğrencien az 6
Kimliği tam belirlenen, 18 yaş altı kız çocuğuen az 23
4Kadın Cinayetleri

Hengaw’ın verilerine göre 2026’nın ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın cinayeti işlendi. Bu vakaların beşi (%11) “namus” saikiyle bağlantılıydı. Çoğu vaka, kadınlara en yakın kişiler tarafından işlendi: kocalar, eski kocalar, babalar, erkek kardeşler ve diğer aile fertleri.

Saike göre öne çıkan veriler
Aile içi anlaşmazlık27
“Namus” cinayeti5
Çocuk yaşta evlendirilmiş ve eşi tarafından öldürülen2
Eyalete göre en yüksek sayılar
Tahran16
Sistan-Beluçistan6
Fars4
Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan (Urmiye), Huzistan2’şer
5Hamaney’in Ölümü Sonrası Kutlamalarda Öldürülenler

Ali Hamaney’in öldüğü haberinin ardından İran genelinde çeşitli şehirlerde sokağa çıkan kalabalıklara güvenlik güçleri ateş açtı. Bu saldırılarda en az iki kadın hayatını kaybetti.

Nahal Ahou Qalandari — Loristan eyaletinin merkezi Horremabad’dan, 28 Şubat’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
Faezeh Afshari — İsfahan eyaletine bağlı Semirom’dan, 1 Mart’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
6Hayatını Kaybeden Rojhilatlı Parti Üyeleri

İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında en az beş kadın hayatını kaybetti.

Gazal Molan — Mahabad, Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) peşmergesi, 14 Nisan 2026’da öldürüldü.
Neda Miri — Sine (Sanandaj), İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Samira Allahyari — Divandere, İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Perestu Sefayipur — Meriwan, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi
Zerin Akbaş — Türkiye Kürdistanı, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri üyesi
7Ocak Protestolarında Öldürülen Kadınlar

Hengaw’ın belgelediği verilere göre, Ocak 2026 protestoları sırasında İran genelinde şehirlerde güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle en az 250 kadın öldürüldü, bunlardan 206’sının kimliği tam olarak doğrulandı. 250 kadına ek olarak, 18 yaş altı en az 25 kız çocuğu da yaşamını yitirdi, bunlardan 19’unun kimliği doğrulandı.

En yüksek can kaybının yaşandığı eyaletler
Tahran61
İsfahan29
Elburz24
Gilan23
Rezavi Horasan22
Meslek grubuna göre
Öğrencien az 22
Sağlık çalışanı (doktor, hemşire vb.)en az 7
Öğretmenen az 2
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi — 2026 yılının ilk altı ayına ait veriler

Soykırıma giden yol: Srebrenica’nın 31. yılında hâlâ kayıplar var

Her yıl 11 Temmuz’da anılan Srebrenica Soykırımı’nda 8 bin 372 sivil hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler’in “güvenli bölge” ilan ettiği kasabada işlenen savaş suçları; uluslararası topluma duyulan güveni zedeledi, bölge halkları arasında derin yaralar açtı.

Foto: Thomas Brey/dpa/Alamy Live News

Temmuz 1995’te Bosna-Hersek’in doğusunda bulunan Srebrenica’da (Okunuşu: Srebrenitsa), 8 bini aşkın Boşnak erkek ve çocuk öldürüldü. Yıllar içinde kazı ve DNA eşleştirmeleriyle tespit edilen kurban sayısı 8 bin 372‘ye ulaştı. Kurbanlar arasında henüz kimliği belirlenemeyen ya da hâlâ kayıp olan bine yakın kişi bulunuyor.

Katliam, savaş suçu olmasının yanı sıra soykırım olarak da tescillendi. ICTY (International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia – Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi), 2001’de Radislav Krstić davasında verdiği kararla olayları soykırım olarak nitelendirdi. Bu karar 2004’te İstinaf Dairesi tarafından, 2007’de ise ICJ (International Court of Justice – Uluslararası Adalet Divanı) tarafından onandı. Srebrenica Katliamı, böylece II. Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası mahkemelerce soykırım olarak tescillenen ilk olay olarak kayıtlara geçti.

Srebrenica’da ne oldu?

II. Dünya Savaşı sonrasında altı cumhuriyetten oluşan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti, 1980 yılında ülkenin kurucusu ve Devlet Başkanı Josip Broz Tito’nun hayatını kaybetmesi sonrasında çatırdamaya başladı. 1980’li yıllar boyunca zayıflayan merkezi otorite, 1991’de Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesiyle birlikte tamamen dağıldı.

Bosna-Hersek, Yugoslavya’da etnik çeşitliliğin en yüksek olduğu cumhuriyetti. Ülke nüfusunun yaklaşık %44’ü Müslüman Boşnak, %31’i Ortodoks Sırp ve %17’si Katolik Hırvatlardan oluşmaktaydı. Bosna-Hersek 1992’de bağımsızlığını ilan ettiğinde Bosnalı Sırplar bu karara karşı çıktı ve Sırbistan ile Sırpların domine ettiği Yugoslav Halk Ordusu’nun da desteğiyle kendi kontrollerindeki bölgelerde Sırp nüfusun yaşayacağı etnik olarak homojen bir toprak parçası [Republika Srpska] oluşturma amacıyla silahlı mücadeleye başladı. 1992’de Sırp askeri ve paramiliter güçler, Boşnaklara karşı etnik temizlik sürecini başlattı ve bu süreçte binlerce insan öldürüldü ya da yerinden edildi.

Bosna-Hersek’in doğusunda, Sırbistan sınırına yakın bir kasaba olan Srebrenica, çatışmaların ortasında kalmıştı. Republika Srpska ile Sırbistan arasında kesintisiz kara bağlantısı kurulabilmesi için bu bölgeye önem atfedilmekteydi. 1992 sonunda Srebrenica, ağırlıklı olarak Boşnaklardan oluşan Bosna-Hersek Cumhuriyeti Ordusu’nun (Armija Republike Bosne i Hercegovine – ARBiH) kontrolündeydi ve çevre köylerden kaçan on binlerce Boşnak sivil buraya sığınmıştı. Kasabanın nüfusu, savaşın ilk yıllarından bu yana birkaç kat artmış; sağlık, gıda ve barınma koşulları giderek daha da kötüleşmişti.

11 Mart 1993’te UNPROFOR (BM Koruma Gücü) komutanı Fransalı General Philippe Morillon, çevredeki Cerska ve Konjević Polje‘nin Sırp güçlerince ele geçirilmesinin ardından durumu yerinde görmek için Srebrenica’ya gitti. Ayrıca Morillon’un konvoyu gıda ve yardım maddeleri de taşıyordu. Konvoy, Srebrenica’ya gittiği sırada Bosnalı Sırp Ordusu (Vojske Republike Srpske – VRS) tarafından durduruldu ve şehre girilmesi engellendi. Sonrasında yapılan görüşmeler sonucunda gıda maddeleri olmadan konvoyun şehre girişine izin verildi. Şehirde sevinçle karşılanan konvoy, 2 gün kadar şehirde kaldı.

General Morillon, Srebrenica halkına BM koruması altında olduklarını söylüyor, Foto: The Death of Yugoslavia (BBC Belgeseli/1995)

Bu sürenin sonunda Morillon şehirden ayrılmak istediğinde ise halk, BM Koruma Gücü’nün şehri terk etmesini engelledi. Bunun üzerine Morillon, yanına bir BM bayrağı ve megafon alarak postane binasının camından “Artık Birleşmiş Milletler koruması altındasınız, sizi asla terk etmeyeceğim” cümlesiyle şehrin BM koruması altına alındığını ilan etti ve şehirde BM bayrağı dalgalandırıldı. Fakat Morillon, üstlerinden böyle bir yetki almamıştı. Morillon’un bu beklenmedik vaadinden bir ay sonra 16 Nisan 1993’te BM Güvenlik Konseyi Srebrenica’yı resmen “güvenli bölge” ilan etti ve bölgenin “güç kullanımı dahil gerekli her türlü araçla” korunacağını duyurdu. Bu kararın uygulanması için görevlendirilen ise birkaç yüz kişiden oluşan hafif silahlı bir Hollanda BM barış gücü taburuydu (Dutchbat).

Kuşatma ve insani durum

1993’ten 1995’e kadar açlık, ilaç ve tıbbi malzeme yokluğunun yanı sıra ateşkes ihlalleri de kasabadaki yaşam şartlarını kötüleştiriyordu. Mart 1995’e gelindiğinde Republika Srpska lideri Radovan Karadžić‘in verdiği talimatlar doğrultusunda yapılan askeri operasyonlar neticesinde Srebrenica’daki kuşatma daha da sertleşmişti. Mayıs ayı itibarıyla Bosnalı Sırp askerler, gıda ve diğer temel malzemelerin geçişine izin vermemekteydi. Bu durum, kasabadaki Boşnak savaşçıların çoğunu bölgeyi terk etmeye zorlamış, bölgenin savunmasını daha da zayıflatmıştı.

Aynı dönemde, uluslararası müdahalenin önünde de engeller görünüyordu. 4 Haziran 1995’te UNPROFOR komutanı Fransalı General Bernard Janvier, Zvornik’te Sırp General Ratko Mladić ile bir araya geldi. Bu görüşmenin resmi gündemi, Sırplar tarafından esir alınan [çoğu Fransalı] BM askerlerinin serbest bırakılmasıydı. Dönemin Bosna-Hersek Başbakanı Hasan Muratović ve bazı kaynaklara göre Janvier bu görüşmede rehinelerin serbest bırakılması karşılığında NATO’dan hava saldırısı talep edilmeyeceğine dair örtülü bir güvence vermişti. Ancak Janvier bu iddiayı BM soruşturmasında ve 2001’de Fransa Parlamentosu önünde verdiği ifadesinde reddetti.

Haziran ayı sonunda geride kalan birkaç Boşnak savaşçı grubuyla yaşanan küçük çatışmaların ardından VRS, kod adı “Krivaja 95” olan bir operasyon planladı. Bu operasyon ise birkaç hafta içinde soykırımla sonuçlanacaktı. Kasabayı korumakla görevli güç ise hâlâ yalnızca birkaç yüz kişilik hafif silahlı bir Hollanda BM taburuydu.

VRS’nin saldırısı ve Srebrenica’nın düşüşü

6 Temmuz 1995 sabahı başlayan saldırıyla Bosnalı Sırp güçleri, ilerledikleri güzergah boyunca Boşnakların evlerini ateşe verdiler. Sonraki üç gün boyunca VRS’nin bombardımanı yoğunlaştı ve bölgeyi çevreleyen gözlem noktaları teker teker düştü. Dutchbat askerleri, direnmeden kasaba merkezine doğru geri çekilmeye başladı. 9 Temmuz’da, ilerleyişin beklenenden daha kolay olduğunu gören Karadžić, operasyonun kapsamını genişletti ve Srebrenica’nın tamamen ele geçirilmesi için VRS’ye yetki verdi.

10 Temmuz’a gelindiğinde VRS tankları kasabaya yaklaşıyordu ve Dutchbat komutanı Yarbay Thomas Karremans NATO’dan acil hava desteği talep etti. Aynı gün Dutchbat, Bosnalı Sırplara geri çekilmedikleri takdirde hava saldırısı düzenleneceği uyarısını yaptı. Ancak Zagreb’deki kriz toplantısında UNPROFOR komutanı General Bernard Janvier, hava saldırısı kararını ertesi sabaha erteledi.

VRS Generali Ratko Mladić (solda) ve Thomas Karremans (soldan üçüncü) Foto: SIPA/REX

11 Temmuz öğleden sonra saat 14.40’ta NATO iki hava saldırısı gerçekleştirdi. VRS güçleri, Hollandalı ve Fransalı esirleri öldürmekle ve 20-30 bin sivil mültecinin bulunduğu çevre bölgelere saldırmakla tehdit edince, planlanan diğer hava saldırısı iptal edildi. VRS bu sırada 30 Dutchbat askerini rehin aldı.

Aynı gün artık hiçbir direnişle karşılaşmayan General Ratko Mladić; General Milenko Živanović, General Radislav Krstić ve diğer VRS subaylarıyla birlikte saat 16.15’te Srebrenica sokaklarında zafer yürüyüşü yaptı. Bir Sırp televizyonunun kaydettiği görüntülerde Mladić, buradaki “Türklerden” 1804’te başlayan Sırp ayaklanmasının intikamını alma zamanının geldiğini söylüyordu.

Toplu infazlar

Srebrenica’nın düşüşünün ardından [çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı] yaklaşık 25 bin mülteci Potočari’deki BM karargâhında toplanmıştı, fakat Bosnalı Sırp güçler mültecileri buradan çıkmaya zorladı. 12 Temmuz öğleden sonra otobüs ve kamyonlarla kadınlar, çocuklar ve yaşlılar Boşnak kontrolündeki bölgelere sürüldü. Bu tahliye sırasında Sırp askerleri, otobüslere binmeden önce tüm erkekleri kalabalıktan ayırıp “savaş suçu soruşturması” bahanesiyle alıkoydu.

11 Temmuz gecesi 10 bini aşkın Boşnak erkek, güvenli bir bölgeye ulaşabilmek umuduyla sık ormanlık araziden geçerek Srebrenica’dan kaçmaya çalışıyordu. Ertesi sabahtan itibaren Bosnalı Sırp subaylar, ele geçirdikleri BM ekipmanlarını kullanarak ve sahte güvenceler vererek kaçan insanları teslim olmaya ikna etti. Bu insanların büyük bölümü yol boyunca pusu kurularak ve top atışları ile öldürüldü ya da doğrudan infaz edildi. Kaçan insanların ancak üçte biri güvenli bölgelere ulaşabildi. Potočari’den ayrılan ve ormanda yakalanan insanlar, 12-13 Temmuz’da çoğunlukla Bratunac’taki çeşitli noktalara götürüldü. Buradan itibaren ise sistematik infazlar başladı.

ICTY, 11-19 Temmuz arasında dokuz farklı yerde gerçekleştirilen toplu infazları belgeledi:

  • 13 Temmuz sabahı – Jadar Nehri
  • 13 Temmuz öğleden sonra – Čerska Vadisi
  • 13 Temmuz öğleden sonra – Kravica Deposu (bin ila bin 500 kişinin öldürüldüğü tahmin ediliyor)
  • 13-14 Temmuz – Tišća
  • 14 Temmuz – Grbavci Okulu ve Orahovac
  • 14-15 Temmuz – Petkovci Okulu ve Petkovci Barajı
  • 14-16 Temmuz – Pilica Okulu ve Branjevo Askeri Çiftliği
  • 16 Temmuz – Pilica Kültür Merkezi
  • 14-17 Temmuz – Kozluk

Bu infazların en ciddi şekilde belgelenmiş olanı, VRS’nin 10. Sabotaj Müfrezesi’nden asker Dražen Erdemović‘in katıldığı Branjevo Askeri Çiftliği katliamıydı. Erdemović, daha sonra suçunu itiraf edip Krstić davasında tanıklık yapmış ve yalnızca 16 Temmuz’da kendi biriminin bu çiftlikte bin ila bin 200 kişiyi öldürdüğünü tahmin ettiğini söylemişti. Erdemović’in tanıklığına göre kurbanların neredeyse tamamı sivil kıyafetler giyiyordu, bir kısmının gözleri bağlıydı ve elleri arkadan bağlanmıştı. Kaçmaya çalışan tek bir kişi dışında herkes direnmeden kurşuna dizildi.

Mahkemenin incelediği toplu mezarlarda 448 gözbağı ile kurbanların ellerini bağlamakta kullanılan 423 parça bez, ip ya da tel bulundu. Branjevo’daki infazdan sağ kurtulan bir kişi mahkeme ifadesinde, ateş açıldığı anda yere kapaklandığını ve bir başka kişinin onun üzerine düştüğünü, yanındaki bir yaralıya askerlerin “Bırak acı çeksin, onu sonra öldürürüz” dediğini anlatmıştı. Ayrıca, katledilen kişiler sonrasında toplu mezarlara gömüldü.

Toplu mezarlar

Bosnalı Sırp güçleri, işlenen suçları gizlemek amacıyla Eylül ve Ekim 1995 arasındaki birkaç haftalık süre zarfında kurbanların bedenlerini ilk gömüldükleri toplu mezarlardan çıkardılar ve ikincil mezar alanları olarak adlandırılan başka konumlara taşınarak yeniden gömdüler. 1996 ile 2000 yılları arasında ICTY tarafından açılan 21 toplu mezardan yedisinin bu şekilde oluşturulmuş ikincil mezarlar olduğu tespit edildi.

Srebrenica’daki Potočari Anıt Mezarlığı, Foto: Michael Büker/Wikimedia Commons

Bosnalı Sırp güçleri, cesetleri çıkarmak ve başka yerlere taşımak için buldozerler ve diğer ağır iş makineleri kullandı. Bunun sonucunda bazı kurbanların bedenleri parçalandı ve ağır hasar gördü. Ayrıca bazı kurbanlara ait vücut parçaları hem birincil hem de ikincil olmak üzere iki farklı toplu mezarda bulundu. Mahkeme savcılığı, açılan 21 toplu mezar üzerinde kapsamlı adli analizler gerçekleştirdi. Adli tıp uzmanlarının mezarlardan çıkarılan toprak yapısı, mermiler ve diğer materyaller üzerindeki incelemeleri sonucunda birincil ve ikincil mezar alanlarından bazılarının birbiriyle doğrudan bağlantılı olduğu kanıtlandı.

Yargılamalar ve mahkumiyetler

Dönemin Republika Srpska lideri Radovan Karadžić, Srebrenica soykırımı ile diğer savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan dolayı Mart 2016’da suçlu bulundu. Başlangıçta 40 yıl hapis cezasına çarptırılan Karadžić, 2019 yılında ICTY’nin hukuki halefi olan IRMCT (International Residual Mechanism for Criminal Tribunals – Ceza Mahkemeleri Uluslararası Rezidüel Mekanizması) Temyiz Dairesi tarafından ömür boyu hapisle cezalandırıldı. Srebrenica’daki askeri harekâtın bizzat başında bulunan VRS komutanı Ratko Mladić ise 2011’de yakalandı, 2017 yılında soykırım ile insanlığa karşı işlenen suçları kapsayan 11 suçlamanın 10’undan suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Mladić’in bu cezası, 2021 yılının Haziran ayında görülen temyiz davasında da onandı.

Uluslararası ceza mahkemeleri, Srebrenica’daki suçlara dahil oldukları sebebiyle toplamda yirmiden fazla kişi hakkında iddianame hazırladı. Bu iddianamelerin [biri hariç] tamamı operasyonu bizzat planlayan ve emir veren üst düzey komutanlar hakkında oluşturuldu. Yargılamalar sonucunda Karadžić ve Mladić gibi isimlerin yanı sıra Dražen Erdemović, Dragan Obrenović, Vidoje Blagojević, Dragan Jokić ve Momir Nikolić gibi çok sayıda askeri ve istihbarat yetkilisi işledikleri insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçlarından dolayı uzun hapis cezalarına çarptırıldı.

Marš Mira ve hafıza

Srebrenica’nın düşmesinin ardından kasabadaki 10 bini aşkın Boşnak’ın Bosna Ordusu’nun kontrolündeki Tuzla’ya ulaşmak umuduyla ormanlık ve dağlık arazide yürüdüğü güzergah, tarihe “Ölüm Yolu” (Put Smrti) olarak geçti. Soykırımı anmak, unutulmasına engel olmak ve kurbanların anısını yaşatmak amacıyla 2005 yılından bu yana her yıl uluslararası katılımlı düzenlenen “Marš Mira” (Barış Yürüyüşü), bu kaçış güzergahının tam tersi istikamette gerçekleştirilmektedir. Katılımcılar, hayatta kalanların ulaştığı güvenli bölge olan Tuzla’nın Nezuk kasabasında toplanarak Srebrenica’ya yürümektedir.

Yaklaşık 100 kilometre uzunluğundaki bu güzergah, her yıl 8-10 Temmuz tarihleri arasında üç günde yürünmektedir. Katliamdan sağ kurtulanların, kurban yakınlarının ve dünyanın dört bir yanından gelen binlerce kişinin katıldığı kortej, yürüyüş boyunca infazların ve pusuların yaşandığı noktalardan geçerek 10 Temmuz akşamı Potočari Anıt Mezarlığı’na ulaşılmasıyla tamamlanır.

PKK’nin silah yakma töreni: O gün kim ne dedi?

11 Temmuz 2025’te Süleymaniye’deki Casene Mağarası’nda 30 PKK’linin katılımıyla gerçekleşen ve yaklaşık 50 yıllık silahlı mücadeleyi sembolik olarak sonlandıran tarihi silah yakma töreninin üzerinden tam bir yıl geçti. Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan, MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ‘fevkalade önemde’ diyerek selamladığı o ikonik anın perde arkası, törenin tanıkları ve bugüne uzanan sürecin tüm siyasi yankılarını derledik.

PKK’nin 11 Temmuz 2025 tarihinde silah yakma töreninden, Foto: Yeni Yaşam gazetesi

“PKK’nin kurucu önderliği sözünü tutmuş, küresel ve bölgesel tehditleri zamanında görmüştür. Türkiye ve bölge açısından fevkalade önemde günler yaşanmakta.”

Bu sözler 11 Temmuz 2025 tarihinde Irak Kürdistan Bölgesi’nin Süleymaniye şehrinin sınırları içerisinde bulunan Casene Mağarası’nda kendisine fesh eden PKK gerillalarının sembolik bir törenle silahlarını yakmasının hemen ardından açıklama yapan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye ait.

30 PKK gerillasının ikonik görüntülere sahne olan silah yakma töreni kadar hem Bahçeli’nin, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değerlendirmeleri hem de törenin uluslararası arenadaki yankısı, törenin ardından söz konusu sürecin ilerlemesine yönelik beklentilerin oluşmasına yol açtı.

PKK’nin kurucu önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı Süleymaniye’de “silah bırakma” töreninde, aralarında KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat’ın bulunduğu 15 kadın 15 erkek toplam 30 gerilla silahlarını yakarak imha etmişti.

Bu adımla, PKK yaklaşık 50 yıldır sürdürdüğü silahlı mücadelesine sembolik silah bırakma töreni ile son verdiğini göstermiş oldu.

Törene, aralarında siyasetçi, aydın, hak savunucusu ve gazetecilerin bulunduğu yaklaşık 150 kişi katıldı. Heyette DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, DBP Eş Genel Başkanları Çiğdem Kılıçgün Uçar ve Keskin Bayındır, ÖHD Eş Genel Başkanları Ekin Yeter ve Serhat Çakmak, Barış Anneleri Meclisi üyeleri ile DEM Parti milletvekilleri de yer aldı.

Heyet silah bırakma töreninin yapılacağı alana götürülürken, 200 kadar gazeteci töreni Süleymaniye kentine bağlı Dukan ilçesinde kurulan ekranda izledi.

Kendilerine “Barış ve Demokratik Toplum Grubu” adını veren PKK gerillaları, “Bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz” açıklaması yaptı.

Aynı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz.
Attığımız bu adımın başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm halkımıza, Türkiye ve Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa hayırlı olmasını, barış ve özgürlük getirmesini diliyoruz” ifadeleri yer aldı.

Niha+ Özel Değerlendirme
Ruken Ay Adın
Ruken Ay Adın
DEMOS Araştırma Kolektifi
“Barış ve Demokratik Toplum Grubu, Ekim 2024’te başladığı ilan edilen barış sürecinde en önemli adımı attı: on beşi kadın, otuz gerillanın gerçekleştirdiği törenle silahtan vazgeçtiklerini ve demokratik siyaset mücadelelerini sürdürme kararlılıklarını, yüz elliden fazla kişinin katılımıyla gösterdiler. Katılan kurumlardan biri de DEMOS’tu, bendim.”
“Hâlâ o güne ait fotoğraflara uzun uzun bakıyorum; orada bulunmuş olmak, barış için çalışan, barışı isteyen herkes için ne kadar paha biçilmez, ne kadar önemli bir andı, bunu her seferinde yeniden hissediyorum.”
“Bugün bu törenin, bu kararın ilk yıldönümü. Ve biz bu seneyi devrederken, ne törende silahını yakanlar aramızda, ne de onların aramızda olabilmesi için talep edilen şartlar sağlanmış durumda. Bunu karamsar ya da sabırsız bir yerden değil, sürecin şeffaf olmayışına işaret eden bir parmak olması hasebiyle söylüyorum.”
“Süleymaniye’deki silahsızlanma töreni, tek başına bir olay değildi; aylar süren bir dizi eşiğin sonucuydu. PKK, 5-7 Mayıs 2025’te topladığı 12. Kongre’de örgütsel yapısını feshettiğini ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırdığını duyurmuştu. 11 Temmuz’daki silah yakma töreni, bu kararın sahadaki ilk somut karşılığıydı. Ekim ayında ise PKK, Türkiye’deki tüm güçlerini geri çektiğini açıklayarak süreci bir adım daha ileri taşıdı.”
“Devlet tarafında da paralel bir kurumsallaşma yaşandı: 5 Ağustos 2025’te TBMM bünyesinde Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kuruldu. Komisyon, 18 Şubat 2026’ya kadar toplam 21 toplantı yaptı; 137 kişi ve kurumu dinledi; nitelikli çoğunlukla kabul edilen nihai raporunu Şubat ayında kamuoyuyla paylaştı. Bu, sürecin resmî tarihini oluşturuyor.”
“Ortada somut ve yadsınamaz bir kazanım var: silahlı çatışmalardan kaynaklı ölümler neredeyse tümüyle durdu. Bu, on yıllardır süren bir çatışmanın maliyetini yaşamış bu toplum için küçümsenemeyecek bir eşik.”
“Törenin üzerinden geçen yılları saymaya devam edeceğiz muhakkak, ancak ilk yıldönümü için şunu koyuyorum masaya: Kalıcı bir barış, yalnızca güvenlik bürokrasisinin takvimine bağlı bir teyit meselesi değil; toplumun tüm kesimlerinin dahil olduğu, güvenlikçi çerçevenin dışına taşan bir toplumsal barış meselesi. İkinci yılda da bunda ısrar etmeye devam edeceğiz.”

Törenin yankıları

Söz konusu törenin ardından Türkiye devlet ve iktidar yetkilileri ve Kürt yetkililer atılan adımın önemine dair açıklamalar yaptılar. DEM Parti’nin İmralı heyeti üyesi ve TBMM Başkanvekili Pervin Buldan tören sonrası telefonla aradığı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etti. Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye sürece katkılarından dolayı teşekkür eden Buldan, silahların yakılmasıyla birlikte sürecin devam etmesinden duyduğu memnuniyeti bildirdi.

Aynı gün Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile de bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Bahçeli, Erdoğan’a PKK’li bir grubun silahlarını imha etmesinden duyduğu memnuniyeti ifade etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Terörsüz Türkiye hedefimize giden yolda bugün atılan önemli adımın hayırlara vesile olmasını diliyorum. Ülkemizin güvenliği, milletimizin huzuru ve bölgemizde kalıcı barışın tesisi için yürüdüğümüz bu yolda Cenab-ı Allah hedeflerimize ulaşmayı bizlere nasip eylesin” dedi.

Yine ANKA Haber Ajansı’nın edindiği bilgilere göre, MHP lideri Devlet Bahçeli de Buldan’ı telefonla arayarak tebrik etti. Buldan, ANKA Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, Bahçeli’nin bugünkü silah bırakma töreniyle ilgili olarak, “Hem emeğiniz hem katkınız çok fazla o yüzden hem teşekkür etmek istedim. Hem de ‘Hayırlı olsun’ diyorum” dediğini aktardı.

Tarihi adıma kim, ne dedi?
İktidar Cephesi
“Terörsüz Türkiye hedefimize giden yolda bugün atılan önemli adımın hayırlara vesile olmasını diliyorum.”
Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı
“Pozitif ve yüreklere su serpen gelişmeler bir milattır… Kötü anılar geride kalacak, yeni yüzyılın mimarı Türk milleti olacaktır.”
Devlet Bahçeli MHP Genel Başkanı
Kürt Siyaseti
“Dünya silahlanmaya giderken, Ortadoğu savaş yaşarken, biz silahları yakıyoruz. Halkları silahlardan kurtarmak istiyoruz.”
Cemil Bayık KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı
“Kazanan halklar olacaktır. Kazanan eşitlik, demokrasi ve barış olacaktır. Bu süreci onurla, sabırla, inatla savunacağız.”
Tuncer Bakırhan DEM Parti Eş Genel Başkanı
Muhalefet ve Bölgesel Yankılar
“Bu adımın, artık silahların tamamen susacağı bir dönemin başlangıcı olmasını diliyoruz. Süreç Meclis çatısı altında yönetilmelidir.”
Özgür Özel CHP Genel Başkanı
“Şimdi yaraları sarma ve Kuzey Kürdistan ile Türkiye’de barış ve birlikte yaşama dayalı yeni bir sayfa açma zamanı.”
Bafil Talabani YNK Lideri
Satır Başlarıyla Sürece Dair Diğer Açıklamalar
Numan Kurtulmuş – TBMM Başkanı
“Süreç planlandığı gibi gidiyor. Her şey iyi niyetli şekilde gidiyor. Herkesi sürece destek vermeye davet ediyorum.”
Selahattin Demirtaş – Eski HDP Eş Genel Başkanı (Hesabından yapılan Sırrı Süreyya Önder fotoğraflı paylaşım)
“‘Barışın kaybedeni olmaz’ demişti, değerli Sırrı Süreyya. Evet, bugün senin de yüreğini koyduğun çabaların ilk meyvesini aldık. Kaybeden olmadı, olmayacak.”
Hakan Fidan – Dışişleri Bakanı
“Terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda çok önemli ve memnuniyet verici bir adım atılmıştır. KCK bütün bileşenleriyle tehdit olmaktan çıkana dek teyakkuzda kalmaya devam edeceğiz.”
Ali Yerlikaya – İçişleri Bakanı
“Artık silah değil, söz konuşacak. Korku değil, umut büyüyecek. Terörsüz Türkiye hedefinde tarihi bir güne şahitlik ediyoruz.”
Yılmaz Tunç – Adalet Bakanı
“Terör belasından kurtulan Türkiye artık enerjisini istikrara, kalkınmaya ve refaha harcayacaktır.”
Ömer Çelik – AKP Sözcüsü
“‘Terörsüz Türkiye’ hedefine ulaşılması, ülkemizin terör yükünden kurtulmasını ve yakın bölgemizin ‘terörsüz bölge’ hedefine ulaşmasını sağlayacaktır.”
Ali Babacan – DEVA Partisi Genel Başkanı
“Ülkemiz için hayırlı olmasını, kalıcı barış ve huzurun sağlanmasına vesile olmasını temenni ediyorum. Süreci ihtiyatlı bir iyimserlik ile izlemeye devam edeceğiz.”
Ahmet Davutoğlu – Gelecek Partisi Genel Başkanı
Silah yakma töreninin “bir son değil bir başlangıç” olduğunu ifade ederek, daha kat edilmesi gereken çok önemli aşamaların olduğunu kaydetti.
Irak Cumhurbaşkanlığı Basın Ofisi
“Bu adım geleceğe ışık tutuyor, bölgede barış ve bir arada yaşama fırsatları yaratıyor. Bu sürecin tüm tarafların faydalanması için yasal olarak güvence altına alınması önemlidir.”
Üst Düzey Türkiye Devlet Yetkilileri – Reuters’a yapılan anonim açıklamalar
Silah yakma töreninin süreçte “geri çevrilemez bir dönüm noktası” olduğu belirtilerek, sıradaki adımların PKK’lilerin “topluma yasal olarak yeniden kazandırılması” çabaları olacağı ifade edildi.

Kaynak: ANF, DW Türkçe, BBC Türkçe

Abbas Vural: “Şiddet gördüm, hakarete uğradım”

4 gün boyunca gözaltına tutulduktan sonra adli kontrol şartı ve yurtdışı yasağı kararı ile serbest kalan Niha+ muhabiri Abbas Vural, bir an önce beraat etmeleri gerektiğini kaydederek, bugün Türkiye’de çok daha büyük bedeller ödemiş ve ödeyen gazeteciler olduğunu söyledi.

Fotoğraf: Andreas Lamm

7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde yapılan operasyonlar kapsamında çok sayıda gazeteci ve insan hakları savunucusu gözaltına alındı. Gazetecileri Koruma Komitesi’nin açıklamasına göre en az 11 gazeteci gözaltına alındı. 5 Temmuz tarihinde Niha+ muhabiri Abbas Vural da Kocaeli’de kaldığı eve yapılan baskınla gözaltına alındı. Vural gözaltına alındığında darp edildi ve 4 gün boyunca neyle suçlandığını bilmeden Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’nde tutuldu. 9 Temmuz’da ise yurt dışına çıkış yasağı ve adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı. Yaşadıklarını anlatan Vural, gözaltında geçirdiği 4 buçuk günü hak ihlalleri ile dolu bir süreç olarak değerlendirdi.

5 Haziran Pazar günü sabah 7 sularında kaldığı eve şafak operasyonu düzenlenen Vural, Özel harekât polislerinin kapıyı kırması ile uyandığını söyledi. Uyuduğu koltukta kendisinin darp edilmesi ile bilincinin yerine geldiğini belirten Vural, ters kelepçeli şekilde yerde yüz üstü yatırıldığını ifade etti.

TEM şube polislerinin evi aramasıyla kötü muamelenin sürdüğünü belirten Vural, polislerin sözlü ve fiziksel işkencesini de şu sözlerle anlattı:

“Telefonlarımızın ve laptoplarımızın şifrelerini sordular. Kimi polisler ‘okumaya değil teröristlik yapmaya gelmişler’ veya ‘Tiplere bak. İte, uğursuza benziyorlar’ gibi ifadeler kullandılar. Ayrıca serbest bırakıldıktan sonra evdeki bir arkadaşımdan ‘yeleğe bak, gazeteci değil gerilla bildiğin’ gibi ifadeler kullandıklarını ve biz yerde ters kelepçeli şekilde uzanırken bizimle selfie çekilerek alay ettiklerini öğrendim.”

Yaklaşık 2 saatlik bir aramanın sonucunda evden çıkartılarak polis aracına götürüldüğünü söyleyen Vural, bu süreçte başlarının sürekli eğildiğini ve araca götürülürken video kaydına alındığını söyledi.

“Sağlık muayenesindeki beyanlarım yüzünden hakaret ettiler”

Sağlık muayenesi esnasında maruz kaldığı fiziksel şiddete dair beyanlarda bulunan Vural, bunun sonucunda ise polisler tarafından kendisine hakaret edildiğini söyledi:

“Önce sağlık muayenesine götürüldük. Muayenede uğradığım fiziksel şiddete dair beyanlarda bulunmam üzerine muayene raporumu inceleyen TEM polisi ‘şov yapmışsın’ dedi. ‘Şovu siz yaptınız, ben yaşadığımı söyledim’ deyince ise “rahat dursaydınız o zaman” dedi. Bunun üzerine diğer polisler de ‘Yan taraftaki vinci görüyor musun, onu senin g**üne sokarım’ gibi cinsiyetçi ifadeler kullandılar ve kelepçemi daha da sıkarak etrafa bakmamı engellemeye başladılar.”

Sağlık muayenesinin ardından Kocaeli İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen Vural, 3 gün boyunca ne ile suçlandığını bilmeden gözaltında tutuldu:

“4 gün boyunca Kocaeli İl Emniyet Müdürlüğü’nün nezarethanesinde tutulduk. İlk gün dosyada gizlilik kararı olduğu söylenerek benim de aralarında olduğum birkaç kişiye avukat görüşmesi yapma izni verilmedi. Sonraki iki gün avukatlarımız ile görüşebilsek de ne ile suçlandığımızı bilmeden bir hücrede tutulmaya devam edildik. Suçlamaları 4. gün ifadeye çağırıldığımda öğrendim.”

Haber ve paylaşımlar suç sayıldı

Örgüt üyeliği, örgüt propagandası yapmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçlamaları ile toplam 24 sayfa ifade vermek zorunda bırakılan Vural, suçlamaların asılsız olduğunu kaydetti.

Devrimci Sosyalist İşçi Hareketi ‘(DSİH) adlı bir adını duymadığı bir örgütle ilişkilendirilmek istendiğini söyleyen Vural, sorulan soruların ise söz konusu suçlamalar ile ilişkili olmadığını ifade etti:

“Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması üzerine başlayan eylemlerden o süreç ve sonrasında yaptığımız gazete haberlerine, yıllar öncesine dayanan sosyal medya paylaşımlarına kadar birçok soru sordular. Kimi eylemlere gazeteci, kimi eylemlere ise yurttaş olarak katıldığımı söyleyince haberlerimizi ve paylaşımlarımızı ne amaçla yaptığımızı sormaya başladılar. Kocaeli’deki işçi grevlerinden 19 Mart eylemlerine, Kobani ile dayanışma eylemlerine kadar kentteki birçok protesto provokatif eylemler olarak tanımladılar. Bunların demokratik eylemler olduğunu vurguladık ve yöneltilen haber ve paylaşımların basın özgürlüğü kapsamında olduğunu belirttik.”

“İşten atılanlar, sınavını kaçıranlar oldu”

Emniyet sorgusunun ardından hakimliğe sevk edilen Vural, yurt dışına çıkış yasağı ve adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı. Vural yaşananları hukuksuz olarak nitelendirerek özgürlüğüne kavuştuğu için mutlu olduğunu ifade etti:

“Çoğumuz adli kontrol şartı ile serbest bırakıldık ancak 4 günlük gözaltı sürecinden dolayı işten atılan arkadaşlarımız, sınavını kaçırdığı için eğitimi uzayan öğrenciler var. Nezarethanede tanıştığım ve gazeteci olduğunu belirten Türker Demirci NATO karşıtı ve 1968 hareketinin Türkiye’deki önderlerini andığı paylaşımları gerekçesiyle tutuklandı. Yeniden hayata karışmak çok güzel ancak bu hukuksuzlukların son bulması için mücadeleye devam etmek gerekiyor.”

Bir an önce beraat etmeleri gerektiğini kaydeden Vural, bugün Türkiye’de çok daha büyük bedeller ödemiş ve ödeyen gazeteciler olduğunu söyleyerek süreç boyunca dayanışma gösteren kurumlara ve herkese teşekkür etti.

NATO Liderler Zirvesi: Müttefiklerden silaha 50 milyar dolar

Ankara’da zirve için toplanan NATO müttefikleri arasında bulunan Türkiye, “Çelik Kubbe” savunma projesine 24 milyar dolarlık bütçe ayırdığını ve GSYH’sinin %5’ini silaha ayırma hedefine ulaşacağını ilan etmesiyle gündeme oturdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise İran’a karşı Trump’ın gösterdiği tutumu beğendiğini belirtti.

Foto: Mustafa Kaya/via Xinhua

Kuzey Atlantik İttifakı Örgütü (NATO) Devlet ve Hükümet Başkanları, kritik kararların alındığı, küresel güvenlik dengelerinin ve ikili ilişkilerin masaya yatırıldığı 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi için 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeydi. Zirvede, savunma harcamaları, İHA teknolojileri, yaptırımlar ve Orta Doğu’daki gerilimler ön plana çıktı.

Zirve başladı, ABD İran’a saldırdı

NATO Zirvesi’nin ilk günü olan 7 Temmuz’da Hürmüz Boğazı’nda Katar ve Suudi Arabistan’a ait tankerlerin de bulunduğu en az 3 ticari gemi mermilerle ve İHA’larla vuruldu. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ise İran’daki bazı radar sistemleri, füze bataryaları ve İran Devrim Muhafızları’na ait 60’tan fazla küçük botu hedef alan 80’den fazla noktaya hava saldırısı düzenledi.

ABD Başkanı Donald Trump, konuyu İsrail ile Türkiye arasında yaşanan gerilime getirdi, kendisi sayesinde Erdoğan’ın, İran’ın yanında yer alarak savaşa girmediğini iddia ederek “Size şunu söyleyeyim: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı beğeniyorum. Bana kırmızı halıyı serdi. O müthiş biri” dedi.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İran’a saldırı düzenleyen Trump’ın tutumunu beğendiğini belirtti ve “İran krizinin çözüm yoluna girmesinde sabotaj teşebbüslerine rağmen dostum Sayın Trump’ın sergilediği kararlı tutumu takdirle karşılıyorum” dedi.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ABD’nin İran’a yönelik yeni saldırılarını “kesinlikle gerekli” buldu.

Trump, Suriye’yi, ABD’nin terörü destekleyen devletler listesinden çıkarmayı düşündüğünü de ifade etti.

Savunmaya en az 50 milyar dolar

Türkiye’nin ev sahipliğinde 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi’nin sonuç bildirisi yayımlandı. Bildiride müttefiklerin 50 milyar doların üzerinde yeni savunma alımı yapacağı, İran’ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiği ve müttefiklerin Ukrayna’ya 70 milyar avro askeri teçhizat, yardım ve eğitim sağlayacağı belirtildi.

NATO Zirvesi’nin sonuç bildirgesinin tamamı şu şekilde:

• Biz, Kuzey Atlantik İttifakı’nın Devlet ve Hükümet Başkanları olarak, Washington Antlaşması’nın 5. maddesi kapsamındaki ortak savunma taahhüdümüze ve transatlantik bağa olan sarsılmaz bağlılığımızı bir kez daha teyit etmek üzere Ankara’da bir araya geldik.

Birimize yapılacak saldırı, hepimize yapılmış sayılır.

• Birliğimiz, dayanışmamız ve ortak gücümüz; özgür ve demokratik uluslardan oluşan İttifakımızdaki 1 milyar vatandaşın barışının, güvenliğinin ve refahının temelini oluşturmaya devam ediyor. Caydırıcılık ve savunmaya yönelik 360 derecelik yaklaşımımıza bağlılığımızı sürdürüyoruz.

• Rusya’nın Avrupa-Atlantik güvenliği ve istikrarına yönelik uzun vadeli tehdidine ve terörizmin kalıcı tehdidine karşı Müttefikler, Lahey Savunma Taahhüdü’nü hayata geçiriyor. Avrupa’daki Müttefikler ile Kanada, 2025 yılında temel savunma ihtiyaçlarına yönelik yatırımlarını 139 milyar doların üzerinde artırdı. Bu yatırımlar, ihtiyaç duyduğumuz kabiliyetleri kazandırırken savunma sanayimizi ve dayanıklılığımızı da güçlendiriyor.

• Bugün Ankara’da, 50 milyar doların üzerinde yeni savunma alımı yapılacağını açıklıyor; ortak üretim kapasitesini artırmayı ve sanayi ile birlikte çalışarak inovasyonu hızlandırmayı taahhüt ediyoruz. Müttefikler arasındaki savunma ticaretindeki engelleri kaldırmaya ve NATO ortaklıklarını kullanarak savunma sanayisindeki iş birliğini ve üretim kapasitesini en üst seviyeye çıkarmaya devam edeceğiz.

• Geleceği inşa ediyoruz: Daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa ve modernize edilmiş bir İttifak.

• Avrupa’daki Müttefikler ve Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte çalışarak İttifak’ın savunmasında daha fazla sorumluluk üstleniyor. NATO’nun caydırıcılığı ve savunması; nükleer, konvansiyonel ve füze savunma kabiliyetlerinin dengeli birleşimine, uzay ve siber yeteneklerin desteğiyle dayanıyor.

• Muharebe üstünlüğümüzü korumakta kararlıyız. Silahlı kuvvetlerimizi konuşlandırma, destekleme ve sürdürülebilir şekilde görev yapabilme kapasitemize yatırım yapıyor; derin hassas vuruş kabiliyeti, entegre hava ve füze savunması, insansız sistemler, ileri teknolojiler ve istihbarat alanları da dahil olmak üzere tüm harekât alanlarındaki hedeflerimizi hayata geçiriyoruz. Birlikte çalışabilir transatlantik savaş bulutu altyapısı geliştiriyor ve güçlü yapay zekâ modellerini kullanıma alıyoruz.

• Ukrayna, transatlantik güvenliğe katkı sağlıyor. Müttefikler, Ukrayna’nın özgürlüğünü, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmasına verdikleri sarsılmaz desteği sürdürüyor. Avrupa’daki Müttefikler ile Kanada, artık Ukrayna’ya yönelik güvenlik yardımının büyük bölümünü ikili ve çok taraflı mekanizmalar üzerinden finanse ediyor.

• Müttefikler, bu desteğin uzun vadede adil, öngörülebilir ve sürdürülebilir olması gerektiğini vurguluyor. 2026 yılı için Müttefikler, Ukrayna’ya 70 milyar avro tutarında askerî teçhizat, yardım ve eğitim sağlamayı taahhüt ediyor; 2027 yılında da en az aynı düzeyde desteğin sürdürülmesine yönelik egemen kararlarını teyit ediyor. Bu kapsamda, Avrupa Birliği’nin Ukrayna Destek Kredisi aracılığıyla Ukrayna’ya çok yıllı finansman sağlama kararını memnuniyetle karşılıyoruz.

• İttifak; stratejik rekabet, yaygın istikrarsızlık, hibrit tehditler ve güvenlik ortamımızı şekillendiren sürekli krizlere karşı uyum sağlamayı ve gerekli adımları atmayı sürdürüyor. Müttefikler, İran’ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini bir kez daha vurguluyor ve İran’a, Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne tam olarak saygı göstermesi çağrısında bulunuyor.

• Bize gösterdiği cömert misafirperverlik için Türkiye’ye teşekkür ediyoruz. Bir sonraki toplantımızda yeniden bir araya gelmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Salı günü NATO zirvesinde yaptığı açıklamada, NATO’nun Airbus A400M nakliye uçaklarından oluşan stratejik hava nakliye filosunu faaliyete geçireceğini ve mevcut A330 MRTT tanker uçağı filosuna bir uçak daha ekleyeceğini söyledi.

İHA teknolojisine 40 milyar dolar

Rutte, ittifakın insansız hava aracı (İHA) savunmasına önümüzdeki 5 yıl boyunca 40 milyar dolar yatırım yapacağını söyledi. Rutte, “NATO, geniş çapta İHA konuşlandırma ve kullanma kabiliyetini hızla geliştiriyor. Aynı zamanda, İHA’ları tespit etmek, tanımlamak ve etkisiz hale getirmek için güçlü İHA savunma sistemleri de inşa ediyoruz” dedi.

Yurt içi hasılanın yüzde 5’i savvunma sanayiiye

Türkiye Devleti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Lahey Zirvesi’nde müttefiklerin 2035’e kadar Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’ların (GSYH) yüzde 5’ini savunmaya ayırması kararını hatırlattı ve Türkiye’nin bu hedefe planlanandan daha önce ulaşacağını duyurdu:

“Güvenlik ve dayanıklılıkla bağlantılı harcamalarda şimdiden yüzde 1.5’lik bütçe payına ulaştık. Böylece yüzde 5 hedefine Lahey’de belirlenen 2035 yılından 5 sene önce, yani 2030 yılında erişmeyi hedefliyoruz. İttifakta bize tahsis edilen 361 yetenek hedefinin neredeyse tamamını 3 yıl içinde karşılamış olacağız.”

Erdoğan ayrıca, hava savunma sistemlerini güçlendirmek adına “Çelik Kubbe” projesine 24 milyar dolarlık ilave bütçe ayırdıklarını ve Avrupa’nın en büyük kara ordusuna sahip ülkesi olarak yeteneklerini NATO’nun hizmetine sunmaya devam edeceklerini belirtti.

Trump: Türkiye yaptırımlarını kaldıracağım

NATO Zirvesi için Ankara’ya gelen ABD Başkanı Donald Trump, zirveden önce bir gazetecinin CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası) yaptırımlarına ilişkin sorusu üzerine “Yaptırımları kaldıracağımızı söyleyebilirim. Çok yakın çalışıyoruz. Yaptırımları kaldırmanın zamanı. Dostlarımıza yaptırım uygulamak istemiyoruz, bu kadar basit” dedi.

İsrail Cumhurbaşkanı Netanyahu, zirveden önceki pazartesi günü ise ABD merkezli Fox News televizyonuna yaptığı açıklamada, Türkiye’nin F-35 savaş uçakları veya savaş uçağı motorları almaması gerektiğini savunmuştu.

Türkiye 2019 yılında Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri satın alması üzerine F-35 programından çıkarılmıştı.

CAATSA kapsamında Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) ve dönemin SSB Başkanı İsmail Demir ile üst düzey yetkililerin ABD’deki hesaplarının dondurulmuş ve ülkeye girişleri engellenmişti. SSB’ye ABD’den ürün ve teknoloji temini ile Amerikan bankalarının finansman sağlaması bloke edildi. CAATSA nedeniyle belli uçaklara motor temini veya başka silahlar için gerek duyulan teknolojilerin transferi sağlanamıyor.

“Grönland satılık değil”

Ankara’da yaptığı açıklama ile Trump’ın Grönland’ı ilhak talebini bir kez daha geri çeviren Danimarka Başbakanı Frederiksen, “Grönland gayet tabii ki satılık değil” açıklamasını yaptı ve ülkesinin bu konudaki pozisyonunun çok net olduğunu vurguladı. NATO Zirvesi’ne katılan İzlanda Başbakanı Kristrun Frostadottir de Frederiksen’i destekledi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan NATO Zirvesi’ne katılan devlet ve hükümet başkanlarına üzerinde isimlerinin yazılı olduğu Sarsılmaz SR 38 tipi tabanca hediye etti.

Bir sonraki NATO Zirvesi’nin Arnavutluk’ta yapılacağı açıklandı.

Niha+ muhabiri Abbas Vural adli kontrol şartıyla serbest kaldı

NATO Zirvesi öncesinde Kocaeli’de kaldığı eve baskın düzenlenerek gözaltına alınan Niha+ muhabiri Abbas Vural, 4 günlük gözaltı süresinin ardından bugün Kocaeli Adliyesine götürüldü. Vural savcılık ifadesinin ardından adli kontrol talebiyle mahkemeye sevk edildi. Mahkeme, Vural hakkında “yurtdışı yasağı” kararı verdi ve Vural’ı adli kontrol şartı ile serbest bıraktı.

NATO Zirvesi öncesi 5 Temmuz tarihinde Kocaeli’de kaldığı eve baskın düzenlenerek gözaltına alınan Niha+ muhabiri Abbas Vural, savcılık sorgusu ardından adli kontrol talebiyle mahkemeye sevk edildi.

4 günlük gözaltı sürecinin ardından dün Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’ünde ifade işlemlerine başlanan Vural, bugün Kocaeli Adliyesi’ne sevk edildi.

Vural savcılık ifadesinin ardından adli kontrol talebiyle mahkemeye sevk edildi. Avukat Elif Yetigen, Vural’ın “örgüt üyeliği”, “örgüt propagandası” ve “halkı kin ve nefrete sürükleme” suçu iddiasıyla sorgulandığını aktardı.

Abbas Vural, mahkemedeki ifadesinin ardından “yurtdışı yasağı” kararı ve adli kontrol şartı ile serbest kaldı. Vural, 15 günde bir polis merkezine giderek imza verecek.

Ne olmuştu?

Abbas Vural, 5 Temmuz tarihinde Kocaile’nde kaldığı evin basılması sonucu gözaltına alındı. Edinilen bilgilere göre özel harekat ve Terörle Mücadele Şube (TEM) polisleri birlikte dün (5 Temmuz) sabah saatlerinde Vural’ın kaldığı evin kapısın kırarak içeri girdiler. Evdekileri darp ederek uyandıran polisler Vural ve beraberindekileri ters kelepçeyle yere yatırdılar. Telefon ve bilgisayarlara el koyan polisler, elektronik cihazların şifrelerini aldıktan sonra, evdekilerin kimlik tespitini yaptılar ve üzerlerini değiştirmelerine izin vererek gözaltına aldılar.

Avukat Elif Yetigin, dosyada gizlilik kararı olduğu için Vural’ın ne ile suçlandığını henüz bilmediklerini belirterek, savunma avukatlarının ifade işlemlerine kadar dosyayı incelemelerine izin verilmediğini söyledi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.