Soykırıma giden yol: Srebrenica’nın 31. yılında hâlâ kayıplar var

Her yıl 11 Temmuz’da anılan Srebrenica Soykırımı’nda 8 bin 372 sivil hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler’in “güvenli bölge” ilan ettiği kasabada işlenen savaş suçları; uluslararası topluma duyulan güveni zedeledi, bölge halkları arasında derin yaralar açtı.

Foto: Thomas Brey/dpa/Alamy Live News

Temmuz 1995’te Bosna-Hersek’in doğusunda bulunan Srebrenica’da (Okunuşu: Srebrenitsa), 8 bini aşkın Boşnak erkek ve çocuk öldürüldü. Yıllar içinde kazı ve DNA eşleştirmeleriyle tespit edilen kurban sayısı 8 bin 372‘ye ulaştı. Kurbanlar arasında henüz kimliği belirlenemeyen ya da hâlâ kayıp olan bine yakın kişi bulunuyor.

Katliam, savaş suçu olmasının yanı sıra soykırım olarak da tescillendi. ICTY (International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia – Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi), 2001’de Radislav Krstić davasında verdiği kararla olayları soykırım olarak nitelendirdi. Bu karar 2004’te İstinaf Dairesi tarafından, 2007’de ise ICJ (International Court of Justice – Uluslararası Adalet Divanı) tarafından onandı. Srebrenica Katliamı, böylece II. Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası mahkemelerce soykırım olarak tescillenen ilk olay olarak kayıtlara geçti.

Srebrenica’da ne oldu?

II. Dünya Savaşı sonrasında altı cumhuriyetten oluşan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti, 1980 yılında ülkenin kurucusu ve Devlet Başkanı Josip Broz Tito’nun hayatını kaybetmesi sonrasında çatırdamaya başladı. 1980’li yıllar boyunca zayıflayan merkezi otorite, 1991’de Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesiyle birlikte tamamen dağıldı.

Bosna-Hersek, Yugoslavya’da etnik çeşitliliğin en yüksek olduğu cumhuriyetti. Ülke nüfusunun yaklaşık %44’ü Müslüman Boşnak, %31’i Ortodoks Sırp ve %17’si Katolik Hırvatlardan oluşmaktaydı. Bosna-Hersek 1992’de bağımsızlığını ilan ettiğinde Bosnalı Sırplar bu karara karşı çıktı ve Sırbistan ile Sırpların domine ettiği Yugoslav Halk Ordusu’nun da desteğiyle kendi kontrollerindeki bölgelerde Sırp nüfusun yaşayacağı etnik olarak homojen bir toprak parçası [Republika Srpska] oluşturma amacıyla silahlı mücadeleye başladı. 1992’de Sırp askeri ve paramiliter güçler, Boşnaklara karşı etnik temizlik sürecini başlattı ve bu süreçte binlerce insan öldürüldü ya da yerinden edildi.

Bosna-Hersek’in doğusunda, Sırbistan sınırına yakın bir kasaba olan Srebrenica, çatışmaların ortasında kalmıştı. Republika Srpska ile Sırbistan arasında kesintisiz kara bağlantısı kurulabilmesi için bu bölgeye önem atfedilmekteydi. 1992 sonunda Srebrenica, ağırlıklı olarak Boşnaklardan oluşan Bosna-Hersek Cumhuriyeti Ordusu’nun (Armija Republike Bosne i Hercegovine – ARBiH) kontrolündeydi ve çevre köylerden kaçan on binlerce Boşnak sivil buraya sığınmıştı. Kasabanın nüfusu, savaşın ilk yıllarından bu yana birkaç kat artmış; sağlık, gıda ve barınma koşulları giderek daha da kötüleşmişti.

11 Mart 1993’te UNPROFOR (BM Koruma Gücü) komutanı Fransalı General Philippe Morillon, çevredeki Cerska ve Konjević Polje‘nin Sırp güçlerince ele geçirilmesinin ardından durumu yerinde görmek için Srebrenica’ya gitti. Ayrıca Morillon’un konvoyu gıda ve yardım maddeleri de taşıyordu. Konvoy, Srebrenica’ya gittiği sırada Bosnalı Sırp Ordusu (Vojske Republike Srpske – VRS) tarafından durduruldu ve şehre girilmesi engellendi. Sonrasında yapılan görüşmeler sonucunda gıda maddeleri olmadan konvoyun şehre girişine izin verildi. Şehirde sevinçle karşılanan konvoy, 2 gün kadar şehirde kaldı.

General Morillon, Srebrenica halkına BM koruması altında olduklarını söylüyor, Foto: The Death of Yugoslavia (BBC Belgeseli/1995)

Bu sürenin sonunda Morillon şehirden ayrılmak istediğinde ise halk, BM Koruma Gücü’nün şehri terk etmesini engelledi. Bunun üzerine Morillon, yanına bir BM bayrağı ve megafon alarak postane binasının camından “Artık Birleşmiş Milletler koruması altındasınız, sizi asla terk etmeyeceğim” cümlesiyle şehrin BM koruması altına alındığını ilan etti ve şehirde BM bayrağı dalgalandırıldı. Fakat Morillon, üstlerinden böyle bir yetki almamıştı. Morillon’un bu beklenmedik vaadinden bir ay sonra 16 Nisan 1993’te BM Güvenlik Konseyi Srebrenica’yı resmen “güvenli bölge” ilan etti ve bölgenin “güç kullanımı dahil gerekli her türlü araçla” korunacağını duyurdu. Bu kararın uygulanması için görevlendirilen ise birkaç yüz kişiden oluşan hafif silahlı bir Hollanda BM barış gücü taburuydu (Dutchbat).

Kuşatma ve insani durum

1993’ten 1995’e kadar açlık, ilaç ve tıbbi malzeme yokluğunun yanı sıra ateşkes ihlalleri de kasabadaki yaşam şartlarını kötüleştiriyordu. Mart 1995’e gelindiğinde Republika Srpska lideri Radovan Karadžić‘in verdiği talimatlar doğrultusunda yapılan askeri operasyonlar neticesinde Srebrenica’daki kuşatma daha da sertleşmişti. Mayıs ayı itibarıyla Bosnalı Sırp askerler, gıda ve diğer temel malzemelerin geçişine izin vermemekteydi. Bu durum, kasabadaki Boşnak savaşçıların çoğunu bölgeyi terk etmeye zorlamış, bölgenin savunmasını daha da zayıflatmıştı.

Aynı dönemde, uluslararası müdahalenin önünde de engeller görünüyordu. 4 Haziran 1995’te UNPROFOR komutanı Fransalı General Bernard Janvier, Zvornik’te Sırp General Ratko Mladić ile bir araya geldi. Bu görüşmenin resmi gündemi, Sırplar tarafından esir alınan [çoğu Fransalı] BM askerlerinin serbest bırakılmasıydı. Dönemin Bosna-Hersek Başbakanı Hasan Muratović ve bazı kaynaklara göre Janvier bu görüşmede rehinelerin serbest bırakılması karşılığında NATO’dan hava saldırısı talep edilmeyeceğine dair örtülü bir güvence vermişti. Ancak Janvier bu iddiayı BM soruşturmasında ve 2001’de Fransa Parlamentosu önünde verdiği ifadesinde reddetti.

Haziran ayı sonunda geride kalan birkaç Boşnak savaşçı grubuyla yaşanan küçük çatışmaların ardından VRS, kod adı “Krivaja 95” olan bir operasyon planladı. Bu operasyon ise birkaç hafta içinde soykırımla sonuçlanacaktı. Kasabayı korumakla görevli güç ise hâlâ yalnızca birkaç yüz kişilik hafif silahlı bir Hollanda BM taburuydu.

VRS’nin saldırısı ve Srebrenica’nın düşüşü

6 Temmuz 1995 sabahı başlayan saldırıyla Bosnalı Sırp güçleri, ilerledikleri güzergah boyunca Boşnakların evlerini ateşe verdiler. Sonraki üç gün boyunca VRS’nin bombardımanı yoğunlaştı ve bölgeyi çevreleyen gözlem noktaları teker teker düştü. Dutchbat askerleri, direnmeden kasaba merkezine doğru geri çekilmeye başladı. 9 Temmuz’da, ilerleyişin beklenenden daha kolay olduğunu gören Karadžić, operasyonun kapsamını genişletti ve Srebrenica’nın tamamen ele geçirilmesi için VRS’ye yetki verdi.

10 Temmuz’a gelindiğinde VRS tankları kasabaya yaklaşıyordu ve Dutchbat komutanı Yarbay Thomas Karremans NATO’dan acil hava desteği talep etti. Aynı gün Dutchbat, Bosnalı Sırplara geri çekilmedikleri takdirde hava saldırısı düzenleneceği uyarısını yaptı. Ancak Zagreb’deki kriz toplantısında UNPROFOR komutanı General Bernard Janvier, hava saldırısı kararını ertesi sabaha erteledi.

VRS Generali Ratko Mladić (solda) ve Thomas Karremans (soldan üçüncü) Foto: SIPA/REX

11 Temmuz öğleden sonra saat 14.40’ta NATO iki hava saldırısı gerçekleştirdi. VRS güçleri, Hollandalı ve Fransalı esirleri öldürmekle ve 20-30 bin sivil mültecinin bulunduğu çevre bölgelere saldırmakla tehdit edince, planlanan diğer hava saldırısı iptal edildi. VRS bu sırada 30 Dutchbat askerini rehin aldı.

Aynı gün artık hiçbir direnişle karşılaşmayan General Ratko Mladić; General Milenko Živanović, General Radislav Krstić ve diğer VRS subaylarıyla birlikte saat 16.15’te Srebrenica sokaklarında zafer yürüyüşü yaptı. Bir Sırp televizyonunun kaydettiği görüntülerde Mladić, buradaki “Türklerden” 1804’te başlayan Sırp ayaklanmasının intikamını alma zamanının geldiğini söylüyordu.

Toplu infazlar

Srebrenica’nın düşüşünün ardından [çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlı] yaklaşık 25 bin mülteci Potočari’deki BM karargâhında toplanmıştı, fakat Bosnalı Sırp güçler mültecileri buradan çıkmaya zorladı. 12 Temmuz öğleden sonra otobüs ve kamyonlarla kadınlar, çocuklar ve yaşlılar Boşnak kontrolündeki bölgelere sürüldü. Bu tahliye sırasında Sırp askerleri, otobüslere binmeden önce tüm erkekleri kalabalıktan ayırıp “savaş suçu soruşturması” bahanesiyle alıkoydu.

11 Temmuz gecesi 10 bini aşkın Boşnak erkek, güvenli bir bölgeye ulaşabilmek umuduyla sık ormanlık araziden geçerek Srebrenica’dan kaçmaya çalışıyordu. Ertesi sabahtan itibaren Bosnalı Sırp subaylar, ele geçirdikleri BM ekipmanlarını kullanarak ve sahte güvenceler vererek kaçan insanları teslim olmaya ikna etti. Bu insanların büyük bölümü yol boyunca pusu kurularak ve top atışları ile öldürüldü ya da doğrudan infaz edildi. Kaçan insanların ancak üçte biri güvenli bölgelere ulaşabildi. Potočari’den ayrılan ve ormanda yakalanan insanlar, 12-13 Temmuz’da çoğunlukla Bratunac’taki çeşitli noktalara götürüldü. Buradan itibaren ise sistematik infazlar başladı.

ICTY, 11-19 Temmuz arasında dokuz farklı yerde gerçekleştirilen toplu infazları belgeledi:

  • 13 Temmuz sabahı – Jadar Nehri
  • 13 Temmuz öğleden sonra – Čerska Vadisi
  • 13 Temmuz öğleden sonra – Kravica Deposu (bin ila bin 500 kişinin öldürüldüğü tahmin ediliyor)
  • 13-14 Temmuz – Tišća
  • 14 Temmuz – Grbavci Okulu ve Orahovac
  • 14-15 Temmuz – Petkovci Okulu ve Petkovci Barajı
  • 14-16 Temmuz – Pilica Okulu ve Branjevo Askeri Çiftliği
  • 16 Temmuz – Pilica Kültür Merkezi
  • 14-17 Temmuz – Kozluk

Bu infazların en ciddi şekilde belgelenmiş olanı, VRS’nin 10. Sabotaj Müfrezesi’nden asker Dražen Erdemović‘in katıldığı Branjevo Askeri Çiftliği katliamıydı. Erdemović, daha sonra suçunu itiraf edip Krstić davasında tanıklık yapmış ve yalnızca 16 Temmuz’da kendi biriminin bu çiftlikte bin ila bin 200 kişiyi öldürdüğünü tahmin ettiğini söylemişti. Erdemović’in tanıklığına göre kurbanların neredeyse tamamı sivil kıyafetler giyiyordu, bir kısmının gözleri bağlıydı ve elleri arkadan bağlanmıştı. Kaçmaya çalışan tek bir kişi dışında herkes direnmeden kurşuna dizildi.

Mahkemenin incelediği toplu mezarlarda 448 gözbağı ile kurbanların ellerini bağlamakta kullanılan 423 parça bez, ip ya da tel bulundu. Branjevo’daki infazdan sağ kurtulan bir kişi mahkeme ifadesinde, ateş açıldığı anda yere kapaklandığını ve bir başka kişinin onun üzerine düştüğünü, yanındaki bir yaralıya askerlerin “Bırak acı çeksin, onu sonra öldürürüz” dediğini anlatmıştı. Ayrıca, katledilen kişiler sonrasında toplu mezarlara gömüldü.

Toplu mezarlar

Bosnalı Sırp güçleri, işlenen suçları gizlemek amacıyla Eylül ve Ekim 1995 arasındaki birkaç haftalık süre zarfında kurbanların bedenlerini ilk gömüldükleri toplu mezarlardan çıkardılar ve ikincil mezar alanları olarak adlandırılan başka konumlara taşınarak yeniden gömdüler. 1996 ile 2000 yılları arasında ICTY tarafından açılan 21 toplu mezardan yedisinin bu şekilde oluşturulmuş ikincil mezarlar olduğu tespit edildi.

Srebrenica’daki Potočari Anıt Mezarlığı, Foto: Michael Büker/Wikimedia Commons

Bosnalı Sırp güçleri, cesetleri çıkarmak ve başka yerlere taşımak için buldozerler ve diğer ağır iş makineleri kullandı. Bunun sonucunda bazı kurbanların bedenleri parçalandı ve ağır hasar gördü. Ayrıca bazı kurbanlara ait vücut parçaları hem birincil hem de ikincil olmak üzere iki farklı toplu mezarda bulundu. Mahkeme savcılığı, açılan 21 toplu mezar üzerinde kapsamlı adli analizler gerçekleştirdi. Adli tıp uzmanlarının mezarlardan çıkarılan toprak yapısı, mermiler ve diğer materyaller üzerindeki incelemeleri sonucunda birincil ve ikincil mezar alanlarından bazılarının birbiriyle doğrudan bağlantılı olduğu kanıtlandı.

Yargılamalar ve mahkumiyetler

Dönemin Republika Srpska lideri Radovan Karadžić, Srebrenica soykırımı ile diğer savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan dolayı Mart 2016’da suçlu bulundu. Başlangıçta 40 yıl hapis cezasına çarptırılan Karadžić, 2019 yılında ICTY’nin hukuki halefi olan IRMCT (International Residual Mechanism for Criminal Tribunals – Ceza Mahkemeleri Uluslararası Rezidüel Mekanizması) Temyiz Dairesi tarafından ömür boyu hapisle cezalandırıldı. Srebrenica’daki askeri harekâtın bizzat başında bulunan VRS komutanı Ratko Mladić ise 2011’de yakalandı, 2017 yılında soykırım ile insanlığa karşı işlenen suçları kapsayan 11 suçlamanın 10’undan suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Mladić’in bu cezası, 2021 yılının Haziran ayında görülen temyiz davasında da onandı.

Uluslararası ceza mahkemeleri, Srebrenica’daki suçlara dahil oldukları sebebiyle toplamda yirmiden fazla kişi hakkında iddianame hazırladı. Bu iddianamelerin [biri hariç] tamamı operasyonu bizzat planlayan ve emir veren üst düzey komutanlar hakkında oluşturuldu. Yargılamalar sonucunda Karadžić ve Mladić gibi isimlerin yanı sıra Dražen Erdemović, Dragan Obrenović, Vidoje Blagojević, Dragan Jokić ve Momir Nikolić gibi çok sayıda askeri ve istihbarat yetkilisi işledikleri insanlığa karşı suçlar ve soykırım suçlarından dolayı uzun hapis cezalarına çarptırıldı.

Marš Mira ve hafıza

Srebrenica’nın düşmesinin ardından kasabadaki 10 bini aşkın Boşnak’ın Bosna Ordusu’nun kontrolündeki Tuzla’ya ulaşmak umuduyla ormanlık ve dağlık arazide yürüdüğü güzergah, tarihe “Ölüm Yolu” (Put Smrti) olarak geçti. Soykırımı anmak, unutulmasına engel olmak ve kurbanların anısını yaşatmak amacıyla 2005 yılından bu yana her yıl uluslararası katılımlı düzenlenen “Marš Mira” (Barış Yürüyüşü), bu kaçış güzergahının tam tersi istikamette gerçekleştirilmektedir. Katılımcılar, hayatta kalanların ulaştığı güvenli bölge olan Tuzla’nın Nezuk kasabasında toplanarak Srebrenica’ya yürümektedir.

Yaklaşık 100 kilometre uzunluğundaki bu güzergah, her yıl 8-10 Temmuz tarihleri arasında üç günde yürünmektedir. Katliamdan sağ kurtulanların, kurban yakınlarının ve dünyanın dört bir yanından gelen binlerce kişinin katıldığı kortej, yürüyüş boyunca infazların ve pusuların yaşandığı noktalardan geçerek 10 Temmuz akşamı Potočari Anıt Mezarlığı’na ulaşılmasıyla tamamlanır.

PKK’nin silah yakma töreni: O gün kim ne dedi?

11 Temmuz 2025’te Süleymaniye’deki Casene Mağarası’nda 30 PKK’linin katılımıyla gerçekleşen ve yaklaşık 50 yıllık silahlı mücadeleyi sembolik olarak sonlandıran tarihi silah yakma töreninin üzerinden tam bir yıl geçti. Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan, MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ‘fevkalade önemde’ diyerek selamladığı o ikonik anın perde arkası, törenin tanıkları ve bugüne uzanan sürecin tüm siyasi yankılarını derledik.

PKK’nin 11 Temmuz 2025 tarihinde silah yakma töreninden, Foto: Yeni Yaşam gazetesi

“PKK’nin kurucu önderliği sözünü tutmuş, küresel ve bölgesel tehditleri zamanında görmüştür. Türkiye ve bölge açısından fevkalade önemde günler yaşanmakta.”

Bu sözler 11 Temmuz 2025 tarihinde Irak Kürdistan Bölgesi’nin Süleymaniye şehrinin sınırları içerisinde bulunan Casene Mağarası’nda kendisine fesh eden PKK gerillalarının sembolik bir törenle silahlarını yakmasının hemen ardından açıklama yapan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye ait.

30 PKK gerillasının ikonik görüntülere sahne olan silah yakma töreni kadar hem Bahçeli’nin, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değerlendirmeleri hem de törenin uluslararası arenadaki yankısı, törenin ardından söz konusu sürecin ilerlemesine yönelik beklentilerin oluşmasına yol açtı.

PKK’nin kurucu önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı Süleymaniye’de “silah bırakma” töreninde, aralarında KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat’ın bulunduğu 15 kadın 15 erkek toplam 30 gerilla silahlarını yakarak imha etmişti.

Bu adımla, PKK yaklaşık 50 yıldır sürdürdüğü silahlı mücadelesine sembolik silah bırakma töreni ile son verdiğini göstermiş oldu.

Törene, aralarında siyasetçi, aydın, hak savunucusu ve gazetecilerin bulunduğu yaklaşık 150 kişi katıldı. Heyette DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, DBP Eş Genel Başkanları Çiğdem Kılıçgün Uçar ve Keskin Bayındır, ÖHD Eş Genel Başkanları Ekin Yeter ve Serhat Çakmak, Barış Anneleri Meclisi üyeleri ile DEM Parti milletvekilleri de yer aldı.

Heyet silah bırakma töreninin yapılacağı alana götürülürken, 200 kadar gazeteci töreni Süleymaniye kentine bağlı Dukan ilçesinde kurulan ekranda izledi.

Kendilerine “Barış ve Demokratik Toplum Grubu” adını veren PKK gerillaları, “Bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz” açıklaması yaptı.

Aynı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz.
Attığımız bu adımın başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm halkımıza, Türkiye ve Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa hayırlı olmasını, barış ve özgürlük getirmesini diliyoruz” ifadeleri yer aldı.

Niha+ Özel Değerlendirme
Ruken Ay Adın
Ruken Ay Adın
DEMOS Araştırma Kolektifi
“Barış ve Demokratik Toplum Grubu, Ekim 2024’te başladığı ilan edilen barış sürecinde en önemli adımı attı: on beşi kadın, otuz gerillanın gerçekleştirdiği törenle silahtan vazgeçtiklerini ve demokratik siyaset mücadelelerini sürdürme kararlılıklarını, yüz elliden fazla kişinin katılımıyla gösterdiler. Katılan kurumlardan biri de DEMOS’tu, bendim.”
“Hâlâ o güne ait fotoğraflara uzun uzun bakıyorum; orada bulunmuş olmak, barış için çalışan, barışı isteyen herkes için ne kadar paha biçilmez, ne kadar önemli bir andı, bunu her seferinde yeniden hissediyorum.”
“Bugün bu törenin, bu kararın ilk yıldönümü. Ve biz bu seneyi devrederken, ne törende silahını yakanlar aramızda, ne de onların aramızda olabilmesi için talep edilen şartlar sağlanmış durumda. Bunu karamsar ya da sabırsız bir yerden değil, sürecin şeffaf olmayışına işaret eden bir parmak olması hasebiyle söylüyorum.”
“Süleymaniye’deki silahsızlanma töreni, tek başına bir olay değildi; aylar süren bir dizi eşiğin sonucuydu. PKK, 5-7 Mayıs 2025’te topladığı 12. Kongre’de örgütsel yapısını feshettiğini ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırdığını duyurmuştu. 11 Temmuz’daki silah yakma töreni, bu kararın sahadaki ilk somut karşılığıydı. Ekim ayında ise PKK, Türkiye’deki tüm güçlerini geri çektiğini açıklayarak süreci bir adım daha ileri taşıdı.”
“Devlet tarafında da paralel bir kurumsallaşma yaşandı: 5 Ağustos 2025’te TBMM bünyesinde Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kuruldu. Komisyon, 18 Şubat 2026’ya kadar toplam 21 toplantı yaptı; 137 kişi ve kurumu dinledi; nitelikli çoğunlukla kabul edilen nihai raporunu Şubat ayında kamuoyuyla paylaştı. Bu, sürecin resmî tarihini oluşturuyor.”
“Ortada somut ve yadsınamaz bir kazanım var: silahlı çatışmalardan kaynaklı ölümler neredeyse tümüyle durdu. Bu, on yıllardır süren bir çatışmanın maliyetini yaşamış bu toplum için küçümsenemeyecek bir eşik.”
“Törenin üzerinden geçen yılları saymaya devam edeceğiz muhakkak, ancak ilk yıldönümü için şunu koyuyorum masaya: Kalıcı bir barış, yalnızca güvenlik bürokrasisinin takvimine bağlı bir teyit meselesi değil; toplumun tüm kesimlerinin dahil olduğu, güvenlikçi çerçevenin dışına taşan bir toplumsal barış meselesi. İkinci yılda da bunda ısrar etmeye devam edeceğiz.”

Törenin yankıları

Söz konusu törenin ardından Türkiye devlet ve iktidar yetkilileri ve Kürt yetkililer atılan adımın önemine dair açıklamalar yaptılar. DEM Parti’nin İmralı heyeti üyesi ve TBMM Başkanvekili Pervin Buldan tören sonrası telefonla aradığı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etti. Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye sürece katkılarından dolayı teşekkür eden Buldan, silahların yakılmasıyla birlikte sürecin devam etmesinden duyduğu memnuniyeti bildirdi.

Aynı gün Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile de bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Bahçeli, Erdoğan’a PKK’li bir grubun silahlarını imha etmesinden duyduğu memnuniyeti ifade etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Terörsüz Türkiye hedefimize giden yolda bugün atılan önemli adımın hayırlara vesile olmasını diliyorum. Ülkemizin güvenliği, milletimizin huzuru ve bölgemizde kalıcı barışın tesisi için yürüdüğümüz bu yolda Cenab-ı Allah hedeflerimize ulaşmayı bizlere nasip eylesin” dedi.

Yine ANKA Haber Ajansı’nın edindiği bilgilere göre, MHP lideri Devlet Bahçeli de Buldan’ı telefonla arayarak tebrik etti. Buldan, ANKA Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, Bahçeli’nin bugünkü silah bırakma töreniyle ilgili olarak, “Hem emeğiniz hem katkınız çok fazla o yüzden hem teşekkür etmek istedim. Hem de ‘Hayırlı olsun’ diyorum” dediğini aktardı.

Tarihi adıma kim, ne dedi?
İktidar Cephesi
“Terörsüz Türkiye hedefimize giden yolda bugün atılan önemli adımın hayırlara vesile olmasını diliyorum.”
Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı
“Pozitif ve yüreklere su serpen gelişmeler bir milattır… Kötü anılar geride kalacak, yeni yüzyılın mimarı Türk milleti olacaktır.”
Devlet Bahçeli MHP Genel Başkanı
Kürt Siyaseti
“Dünya silahlanmaya giderken, Ortadoğu savaş yaşarken, biz silahları yakıyoruz. Halkları silahlardan kurtarmak istiyoruz.”
Cemil Bayık KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı
“Kazanan halklar olacaktır. Kazanan eşitlik, demokrasi ve barış olacaktır. Bu süreci onurla, sabırla, inatla savunacağız.”
Tuncer Bakırhan DEM Parti Eş Genel Başkanı
Muhalefet ve Bölgesel Yankılar
“Bu adımın, artık silahların tamamen susacağı bir dönemin başlangıcı olmasını diliyoruz. Süreç Meclis çatısı altında yönetilmelidir.”
Özgür Özel CHP Genel Başkanı
“Şimdi yaraları sarma ve Kuzey Kürdistan ile Türkiye’de barış ve birlikte yaşama dayalı yeni bir sayfa açma zamanı.”
Bafil Talabani YNK Lideri
Satır Başlarıyla Sürece Dair Diğer Açıklamalar
Numan Kurtulmuş – TBMM Başkanı
“Süreç planlandığı gibi gidiyor. Her şey iyi niyetli şekilde gidiyor. Herkesi sürece destek vermeye davet ediyorum.”
Selahattin Demirtaş – Eski HDP Eş Genel Başkanı (Hesabından yapılan Sırrı Süreyya Önder fotoğraflı paylaşım)
“‘Barışın kaybedeni olmaz’ demişti, değerli Sırrı Süreyya. Evet, bugün senin de yüreğini koyduğun çabaların ilk meyvesini aldık. Kaybeden olmadı, olmayacak.”
Hakan Fidan – Dışişleri Bakanı
“Terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda çok önemli ve memnuniyet verici bir adım atılmıştır. KCK bütün bileşenleriyle tehdit olmaktan çıkana dek teyakkuzda kalmaya devam edeceğiz.”
Ali Yerlikaya – İçişleri Bakanı
“Artık silah değil, söz konuşacak. Korku değil, umut büyüyecek. Terörsüz Türkiye hedefinde tarihi bir güne şahitlik ediyoruz.”
Yılmaz Tunç – Adalet Bakanı
“Terör belasından kurtulan Türkiye artık enerjisini istikrara, kalkınmaya ve refaha harcayacaktır.”
Ömer Çelik – AKP Sözcüsü
“‘Terörsüz Türkiye’ hedefine ulaşılması, ülkemizin terör yükünden kurtulmasını ve yakın bölgemizin ‘terörsüz bölge’ hedefine ulaşmasını sağlayacaktır.”
Ali Babacan – DEVA Partisi Genel Başkanı
“Ülkemiz için hayırlı olmasını, kalıcı barış ve huzurun sağlanmasına vesile olmasını temenni ediyorum. Süreci ihtiyatlı bir iyimserlik ile izlemeye devam edeceğiz.”
Ahmet Davutoğlu – Gelecek Partisi Genel Başkanı
Silah yakma töreninin “bir son değil bir başlangıç” olduğunu ifade ederek, daha kat edilmesi gereken çok önemli aşamaların olduğunu kaydetti.
Irak Cumhurbaşkanlığı Basın Ofisi
“Bu adım geleceğe ışık tutuyor, bölgede barış ve bir arada yaşama fırsatları yaratıyor. Bu sürecin tüm tarafların faydalanması için yasal olarak güvence altına alınması önemlidir.”
Üst Düzey Türkiye Devlet Yetkilileri – Reuters’a yapılan anonim açıklamalar
Silah yakma töreninin süreçte “geri çevrilemez bir dönüm noktası” olduğu belirtilerek, sıradaki adımların PKK’lilerin “topluma yasal olarak yeniden kazandırılması” çabaları olacağı ifade edildi.

Kaynak: ANF, DW Türkçe, BBC Türkçe

Kürt şehirlerinde mayın ve patlayıcı sorunu: Dört yılda 8 kişi öldü

İHD Hakkari Şubesi’nden Eren Baskın ve Hakkari Baro Başkanı Ergün Canan, Kürt illerinde onlarca yıldır süren mayın, mühimmat ve zırhlı araç kaynaklı ölümlerinin ardındaki pratiğin birçok hak ihlali ve travmaya yol açtığını belirtti: “Sorumluluk vatandaşta değil, devlette.”

Bu sene, 9 Mayıs 2026’da hayvanlarını otlatan 17 yaşındaki Muhammed Aykut, bastığı mayınla yaralanmış ve birçok hayvan da hayatını kaybetmişti. İki yıl önce 24 Temmuz’da yine Hakkari’de koyunlarını otlatan çoban Bedrettin Düzen ise mayın patlaması sonucu hayatını kaybetmişti. Bu olaylarla birlikte Kürt şehirlerindeki mayın ve patlayıcı kaynaklı ölüm ve yaralanmaları, bu davalardaki soruşturma süreçlerini tekrar gündeme getirdi.

Türkiye’deki çoğu Kürt kentinde hâlâ binlerce mayın ve patlamamış mühimmat sivillerin olduğu alanlarda bulunuyor. Mayınsız Bir Türkiye Girişimi’nin verilerine göre ülke genelinde yaklaşık 1 milyon mayın toprak altında, Milli Savunma Bakanlığı’nın 2021 verilerine göre ise bu rakam 850 bine, alan sayısı da 3.800’e yakın.

Diyarbakır Barosu’nun 2011-2021 dönemine ilişkin hazırladığı “Zırhlı Araç, Mayın ve Çatışma-Savaş Atığı Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri” raporu, bu mayın ve savaş atıklarının en çok çocukları etkilediğini ortaya koymuştu. Buna göre, bu on yıllık dönemde savaş mühimmatı veya mayın patlaması sonucu 45 çocuk yaşamını yitirirken 135 çocuk ise yaralandı. Zırhlı araç kaynaklı ölen çocuk sayısı ise 22, yaralanan çocuk sayısı da 27. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) yıllık hak ihlali raporlarında ise bu tablo hala devam ediyor. İHD verilerine göre 2020-2024 arasında mühimmat ve mayın patlamaları sonucu en az 8’i çocuk 23 kişi yaralanırken 3’ü çocuk 8 kişi hayatını kaybetti. Ölüm ve yaralanmaların en yoğun yaşandığı iller ise Diyarbakır, Şırnak, Hakkari ve Mardin.

Toplu mayın döşenmesinin durması ve sınır hattındaki büyük ölçekli temizleme uygulamalarıyla zırhlı araç kaynaklı veya savaş mühimmatı ve mayın patlaması sonucu ölüm ve yaralanmaların 2000’li yıllara göre azaldığı gözlemlense de bu durum, Kürt illerinde onlarca yıldır sürüyor. Çünkü bu temizlik ağırlıklı olarak Ermenistan ve İran sınır hattında yapıldı. Avrupa Dış İlişkiler Servisi‘nin raporladığına göre 2021-2023 arasında toplam 50 bin kara mayını Ermenistan ve İran sınırından arındırıldı. Asıl risk ise iç kesimlerde: 90’larda boşaltılıp daha sonra geri dönüşe açılan köylerin meraları, eski askeri karakol ve üs çevreleri hâlâ temizlenmedi.

Mayın ve Mühimmat Patlamaları İnfografik

Kürt Şehirlerinde Mayın ve Mühimmat Patlamaları

İnsan Hakları Derneği yıllık Hak İhlalleri Raporları verileriyle (2020–2024)

8
Hayatını kaybeden
3’ü çocuk
23
Yaralanan
8’i çocuk

2020–2024 arası toplam, İHD verileri

Yıllara göre ölü ve yaralı sayısı

Mayın ve sahipsiz patlayıcı/mühimmat kaynaklı

2020
Ölü
1
Yaralı
4
1 ölüm ve 2 yaralanma çocuk
2021
Ölü
4
Yaralı
6
2 ölüm ve 2 yaralanma çocuk
2022
Ölü
0
Yaralı
8
3 yaralanma çocuk
2023
Ölü
0
Yaralı
1
Çocuk bilgisi belirtilmemiş
2024
Ölü
3
Yaralı
4
1 ölüm ve 1 yaralanma çocuk
Ölü
Yaralı

Türkiye’nin 2003’te taraf olduğu Ottawa Sözleşmesi’ne göre mayınların temizlenmesi gereken tarih defalarca ertelendi, hatta son uzatma talebi 2025 sonuna kadar geçerliydi. Bu süre boyunca yaralanma ve ölümle sonuçlanan davalarda sorumluların çoğunlukla cezasız bırakıldığı, etkin bir soruşturmanın yürütülmediği görülüyor. Hakkari Baro Başkanı Ergün Canan ve İHD Hakkari Şubesi’nden Eren Baskın bu ölümlerin ardındaki hukuki ve siyasi tabloyu değerlendirdi.

Uluslararası Mayın Yasağı Sözleşmesi (Ottawa Sözleşmesi), anti-personel mayınlarının kullanılması, üretilmesi, depolanması ve devredilmesini yasaklayan ve bu mayınların imhasını şart koşan uluslararası bir anlaşmadır. Türkiye, sözleşmeye 2003 yılında taraf olmuş ve sözleşme Türkiye için 1 Mart 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Önceleri yasadışı sınır ihlallerini engellemek amacıyla Türkiye tarafından Ermenistan, İran ve Irak sınırının yanı sıra 1956-1959 arasında Suriye sınırına döşenen antipersonel mayınlar, daha sonra 1984 yılında başlayan çatışmalı ortam ile iç bölgelerde de döşenmeye başlanmıştır. Kürdistan İşçi Partisi (PKK), Temmuz 2006’da, Geneva Call Sözleşmesi’ni imzalayarak, mayın kullanımına son verdiğini açıklamıştır.

2013’te Milli Savunma Bakanı, Ottawa Sözleşmesi’ne göre Türkiye’nin toprak altı mayınlarını temizlemesi için son tarih olan 1 Mart 2014’ün 2022’ye dek uzatılması talebinde bulunduklarını açıkladı. Türkiye, 22-24 Haziran tarihleri arasında yapılan Mayın Yasağı Sözleşmesi Oturumlar arası Toplantısı’nda 1 Mart 2022 ile 31 Aralık 2025 arasını kapsayan üç yıl dokuz aylık yeni bir ek süre talebinde bulunmuş, bu süre sonunda da tekrar ek bir uzatmaya ihtiyaç duyacağını açıklamıştı.

Kara Mayınlarının Yasaklanması için Uluslararası Kampanya (ICBL), “2023 Kara Mayını Takip Raporu”na göre, Ottawa Anlaşması’nın taraflarından Bosna Hersek, Kamboçya, Hırvatistan, Etiyopya, Irak, Türkiye ve Ukrayna, en çok kara mayını bulunan ülkeler arasında yer alıyor.

“Sorumluluk vatandaşa yüklenemez”

Ergün Canan, Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Hakkari Baro Başkanı Ergün Canan, Hakkari’de hayatını kaybeden Bedrettin Düzen’i ve ağır yaralanan Muhammed Aykut’un koyunlarını otlatırken mayına bastığını hatırlattı. Bu bölgede çatışma dönemlerinden kalan patlamamış mühimmatların her yerde olduğunu belirten Canan, “Buradaki sorumluluk vatandaşa yüklenemez. Burada hukuken öncelikli sorumluluk tabii ki devlete aittir” dedi.

Canan’a göre uzun yıllar çatışmalı sürecin ağır sonuçlarını yaşamış bir kentte sivillerin yaşamını koruma, riskli alanları temizleme, güvenlik altına alma ve etkili soruşturma yürütme yükümlülüğü devlete ait. Canan, bu bağlamda devletin yükümlülüklerini yerine getirmesinin hayati bir mesele olduğunu vurguladı:

“Çocukların ya da yetişkilerin hem merada, hem köy yollarında, hem kırsalda ve yerleşim alanına yakın bölgelerde mayın ya da mühimmatla karşılaşılması bir kere kabul edilebilir bir durum değil. Bu alanların bir an evvel temizlenmesi gerekmektedir. Aksi halde buna benzer olaylarla karşılaşmamız mümkündür. İnsanların buradaki tek geçim kaynağı tarımcılık, hayvancılıktır. O meralara hayvanlarını götürüp otlatacak. Güvenli alanlar olmadığı zaman insanlar bir taraftan da mecburen o alanları kullanmak zorunda kalıyor. Burada bir güvenlik zaafı da söz konusu. Devlet de maalesef bugüne kadar bu konularla ilgili bir çalışma yürütmüş değil, en azından Hakkari bölgesinde öyle.”

“Hakikatle yüzleşme komisyonu kurulmalı”

Barış süreci dönemlerinde hakikatle yüzleşmenin, mağdurların sesini duyurmanın ve çözüm ihtimalinin daha fazla konuşulabildiğini aktaran Canan, çatışmalı dönemlerde ise güvenlikçi yaklaşımın ağır bastığını ve ailenin adalet arayışının ikinci plana atıldığını belirtti. Şu an bahsedilen barış sürecinin sonuç alabilmesi için öncelikle hakikatlerle yüzleşmek gerektiğini belirten Canan, şu ifadeleri kullandı:

“Hakikatlerle yüzleşme komisyonun bir an evvel kurulması lazım. Bu soruşturmaların ya da bu olayların en azından daha etkin soruşturma yürütülmesi anlamında bir çalışmanın yürütülmesi gerekiyor. Hepimizin destek çıktığı bir toplumsal barış süreci var. Özellikle bu mayınlı alanların mutlaka bir an evvel temizlenmesi gerekiyor.”

Mühimmat ve mayın patlaması, zırhlı araç altında kalma gibi olayların davalarının sonucu genellikle cezasızlık oluyor. Canan’a göre bu tablonun değişmesi için cezasızlık pratiğine son verilmeli, mayınlı ve riskli alanlar şeffaf biçimde haritalandırılmalı, bu alanlar temizlenmeli ve ailelere de bilgi verilmeli, bağımsız ve etkili soruşturma yürütülmeli. Canan, bunların yapılmadığı bir durumda “Dağlarda, kırsal alanlarda ya da şehir içinde yine çocuklarımızı kaybedeceğiz” dedi.

Ottawa Sözleşmesi kapsamında Türkiye Devleti’nin mayınlı alanları temizlemekle yükümlü olduğunu hatırlatan Canan, bu yükümlülüğün 2025’e kadar uzatıldığını ve bu yükümlülüğü sürekli erteleme durumunun da sahada yeterli ve somut ilerleme sağlanmadığını gösterdiğinin altını çizdi. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu yönde kararları bulunduğunu ama Türkiye yargısının sözleşmeye rağmen bu kararlara uymadığını belirten Canan, “Bu sürecin nihayet ermesi halinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde de özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de birtakım somut adımların bundan sonraki süreçlerde sirayet edeceğini düşünüyoruz” dedi.

“Bu dosyalar faili meçhul gibi değerlendiriliyor”

Muhammed Aykut’un davasının hala sürdüğünü ve davayı takip ettiklerini ifade eden Canan, davanın hala fail-i meçhul gibi değerlendirildiğini belirterek şunları söyledi:

Mahkemenin kimin oraya bu mühimmatı koyduğuna dair araştırması yok. Etkin bir soruşturma, etkin bir kovuşturma maalesef yürütülmüyor. Yürütülmediği zaman da bunlar işte ya daimi aramaya kalıyor ya faili meçhul olarak bu şekilde kayıtlarda yer alıyor. Ailenin de manevi anlamda çok büyük zararları var. Ömür boyu sakat kalabilir. Ailelerin de buradaki isteği devletten ve Türkiye yargısından istediği şudur: Gerçekler ortaya çıksın, failler ortaya çıksın ve mahkemeler karşısında yargılansın.

Canan, özellikle mayınlı veya patlamamış mühimmatlı alanların sivillere açılabilmesi için temizlenmesi gerektiğini, temizlenmediği süre boyunca insan benzer olayların yaşanmaya devam edeceğini belirtti.

Mayın ve Zırhlı Araç Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri

Mayın ve Zırhlı Araç Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri

Diyarbakır Barosu, “Zırhlı Araç, Mayın ve Çatışma-Savaş Atığı Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri” raporu (2011–2021)

Mayın / Savaş Atığı
Ölen çocuk 45
Yaralanan çocuk 135
2011–2021
Zırhlı Araç
Ölen çocuk 22
Yaralanan çocuk 27
2011–2021

Çocuk ölüm ve yaralanma sayıları, 2011–2021

Mayın / Savaş Atığı
Ölü
45
Yaralı
135
Zırhlı Araç
Ölü
22
Yaralı
27
Ölü
Yaralı
OHAL döneminde keskin artış
Mayın ve savaş atığı kaynaklı ölüm ve yaralanma oranlarında ciddi artış, OHAL süreci ve sonrasına denk gelen 2015–2018 yılları arasında gözlemlendi.
Zırhlı araç olaylarının yarısından fazlası üç yılda
11 yıllık dönemde zırhlı araçların sebep olduğu ölüm ve yaralanma olaylarının sayısı en az 49. Bu olayların %52’si, güvenlik odaklı devlet politikalarının yoğunlaştığı 2016–2018 yılları arasında yaşandı.
En çok etkilenen iller (2011–2021)
1Mayın / savaş atığıDiyarbakır, Şırnak, Hakkari, Mardin
2Zırhlı araçŞırnak, Diyarbakır, Hakkari, Mardin
Mayın bulunduğu bilinen iller
Ağrı Ardahan Batman Bingöl Bitlis Diyarbakır Gaziantep Hakkari Hatay Iğdır Kars Mardin Siirt Şanlıurfa Şırnak Dersim Van

Kaynak: Diyarbakır Barosu Çocuk Hakları Merkezi, “Zırhlı Araç, Mayın ve Çatışma-Savaş Atığı Kaynaklı Çocuk Hakkı İhlalleri” raporu, 2011–2021 dönemi. Görsel niha özel haber için hazırlanmıştır.

“Mühimmat patladıysa idarenin kusurudur”

Eren Baskın, Fotoğraf: bianet

İHD Hakkari Şubesi’nden Eren Baskın’a göre, Hakkari’de ya da Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Mardin’de mühimmat patlamaları, sadece hukuki bir terim veya kağıt üstündeki rapor verilerinden ibaret değil. Baskın bu meseleyi şöyle özetliyor:

“Bizim için bu mesele; meralarda koyun güden, köylerinin hemen yanındaki patikalarda oyun oynayan çocukların ellerini, ayaklarını, hayatlarını kaybetmesidir. Ceylan Önkol’dur, Nihat Kazanhan’dır, evinin duvarını yıkan panzerin altında can veren çocuklarımızdır.”

Baskın, bir patlama haberi alıp olay yerine gittiklerinde karşılaştıkları ilk duvarın hukukun teorisi ile devlet pratiği arasındaki uçurum olduğunu söyledi:

“Uluslararası sözleşmelere ve Anayasa’nın 125. maddesine göre devlet, egemenlik alanındaki her bir yurttaşın yaşam hakkını korumakla yükümlüdür. Bir mühimmat patladıysa, orada idarenin ‘hizmet kusuru’ vardır. Alanı kapatmamış, tabelalandırmamış, mühimmatı başıboş bırakmıştır.”

Baskın, Hakkari’deki gerçeklikte idare mahkemeleri veya savcılıkların sorumluluğu mağdura yükleme eğiliminde olduğunu aktardı. “Askeri yasak bölgeye girmiş”, “Kendi kusuru var”, “Ebeveynlerin gözetim yükümlülüğü ihmal edilmiş” gibi gerekçelerle çocukların suçlu ilan edildiğini belirten Baskın, “Bir çocuğun askeri yasak bölge sınırını bilmesi beklenemez, ancak devletin o mühimmatı orada bırakmaması ve o alanı bir çocuğun giremeyeceği şekilde tecrit etmesi zorunludur” ifadelerini kullandı.

“Yaşam hakkı eşit değil”

Mayın ve patlayıcı kaynaklı ölüm ve yaralanma dosyalarını faili meçhul değil, faili korunan dosyalar olarak tanımlayan Baskın, Kürt şehirlerinde cezasızlığı adaletsizliğin bir aracı olarak deneyimlendiğini ve bunun bölgede birçok hak ihlali ve travmaya yol açtığını söyledi:

“Bir fail cezalandırılmadığında, aile için ihlal bitmez, aksine büyüyerek devam eder. Patlamadan sonra etkin bir soruşturma yürütülmez. Olay yeri incelemesi ya geç yapılır ya da deliller karartılır. Savcılar, şüpheli kolluk görevlileri hakkında soruşturma açmak istediğinde mülki amirler (valilik veya kaymakamlık) izin vermez. Dosyalar yıllarca adliye raflarında bekletilip zamanaşımına uğratılır. Çocuğunu kaybetmiş bir anneye, mahkeme salonunda ‘Çocuğun orada ne işi vardı?’ sorusunun sorulması, o aile için patlamanın kendisi kadar ağır bir psikolojik şiddettir. Cezasızlık, bu topraklarda yaşayan insanlara şu örtük mesajı verir: ‘Sizin yaşam hakkınız, batıdaki bir yurttaşla eşit korunmuyor.’ Bu, toplumsal barış bağını koparan en ağır ihlaldir.”

“Davanın takipsiz bırakılması isteniyor”

İHD olarak adalet mekanizmasının, Ankara’daki siyasi rüzgara göre nasıl yön değiştirdiğini defalarca raporladıklarını belirten Baskın, güvenlik politikalarının tırmandığı dönemlerde yargının tamamen kolluk güçlerini koruma refleksine büründüğünü, davaların “güvenlik” gerekçesiyle mağdur ailelerin kilometrelerce uzağına (Ankara, İzmir, Karabük gibi yerlere) sürüldüğünü hatırlattı ve “Hakkari’deki yoksul bir köylünün, çocuğunun davasını takip etmek için her ay batı illerine gitmesi fiziken ve ekonomik olarak imkansızdır. Bu, davanın takipsiz kalması için bilinçli yapılan bir stratejidir” dedi.

“Çatışmasızlık dönemlerinde ise adliyelerin kapıları bize biraz daha açılır” diyen Baskın, bu süreçlerde savcıların daha rahat hareket edebildiğini, STK’lar olarak olay yerine gidip bağımsız inceleme raporları hazırlayabildiklerini ifade etti ve ekledi: “Ancak ne yazık ki bu dönemlerde bile geçmişin failleriyle yüzleşme konusunda köklü ve kalıcı yapısal adımlar atılmadı, barış süreçleri geçici bir nefes alma döneminden öteye geçemedi.”

Türkiye’nin de imzacı olduğu Ottawa Sözleşmesi’ni hatırlatan Baskın, verileri inceleyip sınır köylerini gezdiklerinde Türkiye’nin taahhütlerinin çok gerisinde olduğunu gördüklerini söyledi. Baskın’a göre, özellikle uluslararası fonlarla (AB ve UNDP destekli projelerle) İran ve Ermenistan sınır hatlarında bazı somut adımlar atıldı ve çokça mayın temizlendi, fakat asıl sorun bu noktada başlıyor:

“Hakkari’nin, Şırnak’ın iç kesimlerinde; 90’lı yıllarda boşaltılan ve bugün geri dönüşe açılan köylerin meralarında, eski askeri karakol ve üs bölgelerinin çevresinde temizlik yapılmıyor. Haritalar sivil kurumlarla paylaşılmıyor. Sürekli ek süreler alınarak yükümlülükler erteleniyor.”

“Risk eğitimi anadilde verilmeli”

Baskın, ölüm ve yaralanmaların önüne geçebilmek için İHD olarak taleplerini açıkladı:

“Milli Mayın Faaliyet Merkezi (MAFAM) askeri bir yapı olmaktan çıkarılmalı; içinde bizlerin (insan hakları örgütlerinin), yerel baroların ve tabipler odasının da yer aldığı sivil ve şeffaf bir denetime açılmalıdır. Çocukların ölümüne veya sakatlanmasına yol açan mühimmat bırakma eylemleri, yaşam hakkının ağır ihlali kapsamında değerlendirilmeli ve bu davalarda zamanaşımı tamamen kaldırılmalıdır. Hakkari’nin, Yüksekova’nın, Çukurca’nın köylerindeki çocuklara mayın riski eğitimi verilecekse, bu eğitim mutlaka çocukların kendilerini en güvende hissettikleri dilde, yani anadillerinde verilmelidir. Bir çocuğun uyarıyı tam olarak anlaması, hayatta kalması demektir.”

.

Abbas Vural: “Şiddet gördüm, hakarete uğradım”

4 gün boyunca gözaltına tutulduktan sonra adli kontrol şartı ve yurtdışı yasağı kararı ile serbest kalan Niha+ muhabiri Abbas Vural, bir an önce beraat etmeleri gerektiğini kaydederek, bugün Türkiye’de çok daha büyük bedeller ödemiş ve ödeyen gazeteciler olduğunu söyledi.

Fotoğraf: Andreas Lamm

7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde yapılan operasyonlar kapsamında çok sayıda gazeteci ve insan hakları savunucusu gözaltına alındı. Gazetecileri Koruma Komitesi’nin açıklamasına göre en az 11 gazeteci gözaltına alındı. 5 Temmuz tarihinde Niha+ muhabiri Abbas Vural da Kocaeli’de kaldığı eve yapılan baskınla gözaltına alındı. Vural gözaltına alındığında darp edildi ve 4 gün boyunca neyle suçlandığını bilmeden Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’nde tutuldu. 9 Temmuz’da ise yurt dışına çıkış yasağı ve adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı. Yaşadıklarını anlatan Vural, gözaltında geçirdiği 4 buçuk günü hak ihlalleri ile dolu bir süreç olarak değerlendirdi.

5 Haziran Pazar günü sabah 7 sularında kaldığı eve şafak operasyonu düzenlenen Vural, Özel harekât polislerinin kapıyı kırması ile uyandığını söyledi. Uyuduğu koltukta kendisinin darp edilmesi ile bilincinin yerine geldiğini belirten Vural, ters kelepçeli şekilde yerde yüz üstü yatırıldığını ifade etti.

TEM şube polislerinin evi aramasıyla kötü muamelenin sürdüğünü belirten Vural, polislerin sözlü ve fiziksel işkencesini de şu sözlerle anlattı:

“Telefonlarımızın ve laptoplarımızın şifrelerini sordular. Kimi polisler ‘okumaya değil teröristlik yapmaya gelmişler’ veya ‘Tiplere bak. İte, uğursuza benziyorlar’ gibi ifadeler kullandılar. Ayrıca serbest bırakıldıktan sonra evdeki bir arkadaşımdan ‘yeleğe bak, gazeteci değil gerilla bildiğin’ gibi ifadeler kullandıklarını ve biz yerde ters kelepçeli şekilde uzanırken bizimle selfie çekilerek alay ettiklerini öğrendim.”

Yaklaşık 2 saatlik bir aramanın sonucunda evden çıkartılarak polis aracına götürüldüğünü söyleyen Vural, bu süreçte başlarının sürekli eğildiğini ve araca götürülürken video kaydına alındığını söyledi.

“Sağlık muayenesindeki beyanlarım yüzünden hakaret ettiler”

Sağlık muayenesi esnasında maruz kaldığı fiziksel şiddete dair beyanlarda bulunan Vural, bunun sonucunda ise polisler tarafından kendisine hakaret edildiğini söyledi:

“Önce sağlık muayenesine götürüldük. Muayenede uğradığım fiziksel şiddete dair beyanlarda bulunmam üzerine muayene raporumu inceleyen TEM polisi ‘şov yapmışsın’ dedi. ‘Şovu siz yaptınız, ben yaşadığımı söyledim’ deyince ise “rahat dursaydınız o zaman” dedi. Bunun üzerine diğer polisler de ‘Yan taraftaki vinci görüyor musun, onu senin g**üne sokarım’ gibi cinsiyetçi ifadeler kullandılar ve kelepçemi daha da sıkarak etrafa bakmamı engellemeye başladılar.”

Sağlık muayenesinin ardından Kocaeli İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen Vural, 3 gün boyunca ne ile suçlandığını bilmeden gözaltında tutuldu:

“4 gün boyunca Kocaeli İl Emniyet Müdürlüğü’nün nezarethanesinde tutulduk. İlk gün dosyada gizlilik kararı olduğu söylenerek benim de aralarında olduğum birkaç kişiye avukat görüşmesi yapma izni verilmedi. Sonraki iki gün avukatlarımız ile görüşebilsek de ne ile suçlandığımızı bilmeden bir hücrede tutulmaya devam edildik. Suçlamaları 4. gün ifadeye çağırıldığımda öğrendim.”

Haber ve paylaşımlar suç sayıldı

Örgüt üyeliği, örgüt propagandası yapmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suçlamaları ile toplam 24 sayfa ifade vermek zorunda bırakılan Vural, suçlamaların asılsız olduğunu kaydetti.

Devrimci Sosyalist İşçi Hareketi ‘(DSİH) adlı bir adını duymadığı bir örgütle ilişkilendirilmek istendiğini söyleyen Vural, sorulan soruların ise söz konusu suçlamalar ile ilişkili olmadığını ifade etti:

“Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması üzerine başlayan eylemlerden o süreç ve sonrasında yaptığımız gazete haberlerine, yıllar öncesine dayanan sosyal medya paylaşımlarına kadar birçok soru sordular. Kimi eylemlere gazeteci, kimi eylemlere ise yurttaş olarak katıldığımı söyleyince haberlerimizi ve paylaşımlarımızı ne amaçla yaptığımızı sormaya başladılar. Kocaeli’deki işçi grevlerinden 19 Mart eylemlerine, Kobani ile dayanışma eylemlerine kadar kentteki birçok protesto provokatif eylemler olarak tanımladılar. Bunların demokratik eylemler olduğunu vurguladık ve yöneltilen haber ve paylaşımların basın özgürlüğü kapsamında olduğunu belirttik.”

“İşten atılanlar, sınavını kaçıranlar oldu”

Emniyet sorgusunun ardından hakimliğe sevk edilen Vural, yurt dışına çıkış yasağı ve adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı. Vural yaşananları hukuksuz olarak nitelendirerek özgürlüğüne kavuştuğu için mutlu olduğunu ifade etti:

“Çoğumuz adli kontrol şartı ile serbest bırakıldık ancak 4 günlük gözaltı sürecinden dolayı işten atılan arkadaşlarımız, sınavını kaçırdığı için eğitimi uzayan öğrenciler var. Nezarethanede tanıştığım ve gazeteci olduğunu belirten Türker Demirci NATO karşıtı ve 1968 hareketinin Türkiye’deki önderlerini andığı paylaşımları gerekçesiyle tutuklandı. Yeniden hayata karışmak çok güzel ancak bu hukuksuzlukların son bulması için mücadeleye devam etmek gerekiyor.”

Bir an önce beraat etmeleri gerektiğini kaydeden Vural, bugün Türkiye’de çok daha büyük bedeller ödemiş ve ödeyen gazeteciler olduğunu söyleyerek süreç boyunca dayanışma gösteren kurumlara ve herkese teşekkür etti.

Bulgakov’un köpeği, Sovyetler’in kalbi

Bulgakov, Köpek Kalbi öyküsünde yarattığı profesör Preobrajenski karakteri kurgudaki çevresinin de açıkça söylediği üzere karşı devrimci görüşlere sahip bir doktordur. Proletaryadan nefret ettiğini gizlemez. Konforuna düşkün, lüks içinde yaşar.

Köpek Kalbi filminden

Mihail Bulgakov’un 1925 yılında yazdığı Köpek Kalbi adlı öyküsü bürokrasiyle alay edildiği, proletaryaya yönelik nefret söylemlerinin olduğu, yeni insan yaratma sürecinin hicvedildiği gerekçesiyle 1987 yılına dek yasaklı kalmıştır. 1988 yılında da yine Sovyetler Birliği’nde Vladimir Bortko yönetmenliğinde aslına sadık kalınarak filmleştirilmiştir.

Profesör Preobrajenski Sovyetler’de dünyaca tanınmış bir doktor olarak hem muayenehanesinde hastalara bakan hem de hayvanlar üzerinde deneyler yapmaktadır. Şarik adlı bir sokak köpeğine bir bar kavgasında ölmüş genç bir erkeğin hipofiz bezlerini naklini yaptığında köpeğin yaşamaya devam ettiğini ama kısa süre içinde insansı sesler çıkarmaya başladığını, daha sonrasında ise köpeğin tüylerini dökmeye başlamasıyla ayağa kalktığı, tümüyle bir insan gibi konuşabildiğini, bir insan formuna büründüğünü gözlemler. Deney, beklenenden de öte bir sonuç vermiş ancak profesöre göre sonuç hüsrandan da ötedir.

Köpek Kalbi’nin Türkçe baskısı

Profesörün temsiliyeti

Peki Bulgakov öykünün temelini oluşturan bu “başarılı” deneyle ne söylemek ister? Doğal olmayan yollarla bir köpeği insanlaştırmak form olarak “başarılı” olabilir ama ahlaki olarak “başarısız” olacaktır. Bulgakov tam bu görüşle devrimden sonra Sovyetler’de yeni insan yaratma idealini hicveder ve bu nedenle kitap 62 yıl boyunca yasaklı kalır.

Bulgakov, yeni insan idealinde bir yöntem eleştirisi yapmaz, özcü bir tarzda yeni insanın yaratılamayacağının iddiasında bulunur. Çünkü ona göre öyküyü yazdığı yılı esas alarak söylemek gerekirse devrimden sonra 8 yıl geçmesine rağmen Sovyet insanında değişen bir şey yoktur. Ahlaksız, şehvet düşkünü, hırsız, cahil bir tiptir profesöre göre Sovyet insanı. Dolayısıyla ona göre yeni insan ideali bir serserinin hipofiz bezlerini bir sokak köpeğine naklinin yapılmasından ve sonucunda insan formunda bir köpek yaratılmasından ibarettir.

Ancak Bulgakov, Köpek Kalbi öyküsünde yarattığı Profesör Preobrajenski karakteri kurgudaki çevresinin de açıkça söylediği üzere karşı devrimci görüşlere sahip bir doktordur. Proletaryadan nefret ettiğini gizlemez. Konforuna düşkün, lüks içinde yaşar. Çarlık dönemine özlem duyar. İçinde muayenehanesi ve ameliyathanesiyle birlikte yedi odalı bir eve sahiptir. Yani, profesör, bir Sovyet doktorundan ziyade karşı devrimci bir doktoru temsil eder. Dolayısıyla yeni insan idealinin negatifi dönemin Sovyet toplumu değil, profesörün kendisidir. O, proletaryanın aksine kaybedeceği bir imajı, statüsü, konforu olan biridir. Bu nedenle karşı devrimci görüşlere sahip olması, yeni insan idealini imkansız görmesi gayet anlaşılırdır.

Köpek Kalbi öyküsünde Profesör Preobrajenski’nin insan formuna dönüştürdüğü köpek

Şarikov’un temsiliyeti

Peki profesörün ameliyatla yarattığı insan nasıl bir karaktere sahiptir? İnsan formuna büründüğünde kendine verdiği adla Poligraf Poligrafoviç Şarikov, yine profesöre göre “kanıtlandığı” üzere tipik bir proleter olarak asla iflah olmaz bir karakterdir. Düşünün ki, kurgusal olarak insana dönüşen bir köpekten profesör ondan derhal “üstün bir ahlak”a sahip bir karakter olamadığı için proletaryanın asla iflah olmaz bir soy olduğunu “bilimsel” olarak kanıtlayıvermiş oluyor. Tıpkı devrimin hemen ertesinde toplumun bir anda üstün bir niteliğe dönüşmediğinde dönüşümün imkansız olduğuna duyduğu inanç gibi.

Profesörün tahammülünü esas zorlayan ise Şarikov’un bu “düşük” karakterine rağmen toplumda bir yer edinebilmesi, ona çok nahoş gelen düşüncelerini yüksek sesle ifade edebilmesi, içip eğlenebilmesi, hatta bir iş biriminde (tam da genetik olarak yetenekli olduğu sokak kedilerini yakalama işinde) amir olabilmesidir. Ama tahammül sınırını aşacak olan olay ise artık bir proletarya olarak haklarının bilincine varması, profesörün karşısınına sanki onla “eşit”miş gibi çıkabiliyor olmasıdır. Şarikov, bir kimliğe, profesörün yedi odalı evinin bir odasında resmen ikamatgaha sahip olmasından sonra profesörle —profesörün o hiç hazmedemediği haklarda eşit bir birey olarak artık onun “deney köpeği” olmamasından dolayı derin bir kaygı uyandırmıştır. Burada yine profesörün haklar meselesinde proletaryayla eşit olmaya katlanamaması sebebiyle karşı devrimciliğe eğilim gösterdiğini anlayabiliyoruz.

Köpek Kalbi filminden

Yeni insan idealinin negatifi

Daha geniş bir pencereden baktığımızda onun proletaryaya yönelik ettiği tüm hakaretlerin aslında kendisinde vücut bulduğunu anlayabiliriz. Proletaryayı doğası gereği cahil görürken her bir nesnenin kendi koşulları içinde değerlendirilmesi gerektiğinin bilincine varamadığından özcü bir cehalet sergiler. Proletaryayı küfürbaz ilan etmesine rağmen, proletaryaya yönelik öykü boyunca ettiği hakaretler nedeniyle tam bir küfürbaz karakterini sergiler. Proletaryanın hayvanlara yönelik sevgisi olmadığını söylerken hayvanlar üzerinde deney yaparak türcü olan karakterini ortaya koyar. Proletaryayı hırsızlıkla suçlar ama özel mülkiyetin esas hırsızlığın kökeni olduğunu görmezden gelir.

Profesörün böylesi kof fikirlere saplanmasının elbette bilimsel bir gerekçesi yoktur. O, yalnızca eşit hakları kendi konforu, ayrıcalıkları ve statüsüne bir tehdit olarak görür.

Profesör, sonuç olarak, bu tehditten sonra köpeği tekrar ameliyat ederek onu önceki o “öz” köpek formuna dönüştürecek ve böylelikle eşit haklara sahip Şarikovdansa itaatkar, itaat etmediğinde dövülen bir sokak köpeğini tercih edecektir. Ve böylece en yakınındaki tehdidi defederek okurlarına proletaryanın o “ait” olduğu sömürülen, ezilen ve itaatkar sınıfsal yapısına geri dönmesi gerektiğinin mesajını verir. Dolayısıyla da kitap yasaklanır.

Yasaklanmasından yana değilim. Çünkü aslında Bulgakov, yarattığı profesör karakteriyle proletaryayı hor gören, eşit haklara tahammülü olmayan lüks ve konfor düşkünü karşı devrimciliğin yapısını da teşhir etmiş olmuştur.

Köpek Kalbi filminde Profesör Preobrajenski karakteri

Yeni insan ideali bir ütopya mı?

Sovyetler Birliği’nde gerçekten de dünya tarihinde ilk defa sistematik olarak denenen yeni insan ideali başarısızlıkla sonuçlanmış ama başarısızlığıyla dahi kazandırdığı haklar, gösterdiği ufuk bakımından da yol gösterici olmuştur. Yeter ki doğru dersler çıkarılabilsin.

Sovyetler deneyimi aynı zamanda sınıflı toplumlar içinde şekillenen kültürel, politik, ekonomik alışkanlıkların devrimle birlikte yıkılıp yeni insanı/toplumu inşa sürecidir. Sınıflı toplumlarda ezilen, horlanan, sömürülen çoğunluğun her ne kadar devrim yapsa da devrimin hemen ardından sosyalist kişiliğe, kültüre adapte olamayacağı, eski alışkanlıklarını inatla sürdüreceği aşikardır. Devrimi ezilen çoğunluk yapmış olsa bile, bu, ezilen çoğunluğun yeni bir düzene “dünden hazır” olduğunu göstermez. Devrimler, eski düzenin artık istenmediğinin kanıtıdır ancak yeni düzen yaratmak devrimin sürekliliğini de şart koşar. Toplumsal dönüşüm için yalnızca üretim araçlarının kolektifleştirilmesi, toplumun yönetimde söz ve yetki sahibi olması yetmez. Toplumsal faydanın güdülerek kolektif bilincin yükseltildiği, eski değerlerin yeniden değerlendirilerek yeni değerlerin üretildiği bir sürece de girilmesi gerekir.

Filmin Künyesi:

Filmin Adı: Köpek Kalbi

Yönetmen: Vladimir Bortko

Senaryo: Mikhail Bulgakov

Vizyon Tarihi: 1988

Dr. Küçükçallı: “Nedenleri ortadan kaldırmadan çocuklara hapis cezası verilmesi sorunu çözmez”

Suça sürüklenen çocukların korunmasında devletin yükümlülükleri kadar toplumsal ve vicdani sorumluluğun da yerine getirilmesini gerektiğini belirten Adli Tıp Uzmanı Dr. Nevin Küçükçallı, çocukların şiddet sarmalından çıkarılması için onarıcı ve tedavi edici tedbirleri içeren merkezlerin olması gerektiğini belirtti.

Görsel: psikolektif.com

Türkiye’de son yıllarda suça sürüklenen çocukların sayısı gün geçtikçe artıyor. 2024 verilerine göre güvenlik birimlerine ulaşan vaka sayısı 612 bin. “Yeni nesil çeteler” diye tabir edilen grupların en çok çocuk yaştaki kişilerden yararlandığı görülüyor.

Adli Tıp Uzmanı ve Türk Tabipleri Birliği üyesi Dr. Nevin Küçükçallı suça sürüklenen çocukların, birer “suçlu” oldukları ön kabulünün olduğundan kurtulunması gerektiğini belirterek “Kaldı ki bizler çocuklarla ilgili medyada kullanılan ve çocukları canavarlaştıran dilin de karşısında durmalıyız” dedi.

Çocuğun korunmasında devletin yükümlülüklerini hatırlatan Küçükçallı, toplumsal ve ve vicdani sorumlulukların bulunduğunu ve toplum tarafından çocukların canavarlaştırılmaması gerektiğini kaydetti.

“Birincil amacımız hiçbir zaman çocukları cezalandırmak olmamalı, onların yüksek yararını gözetmek ve onları korumak olmalıdır” diyen Dr. Nevin Küçükçallı, suça sürüklenen çocuklar ve uygulamalar ile ilgili olarak niha+’ın sorularını yanıtladı.

Nevin Küçükçallı hakkında

Dokuz Eylül Üniversitesi mezunu. Adli tıp uzmanı, Dr. Öğretim Üyesi olarak görev yapmakta ve insan hakları ihlalleri konusunda çalışmaktadır. Türk Tabipleri Birliği ve Adli Tıp Uzmanları Derneği üyesidir.

Öncelikle çocuk kimdir, sorusu ile başlamak istiyorum.

18 yaşına kadar her insan çocuktur. Çocukluk sabit bir an değil, devam eden bir gelişim evresidir. Empati kurma, soyut düşünme ve dürtü kontrolü genetik ve çevresel etkenlerle zaman içinde olgunlaşır. Son yapılan çalışmalar beyindeki değişimlerin, ergenlik öncesinden başlayarak yirmili yaşların ortalarına kadar devam ettiğini göstermektedir.

Bütün çocuklar, örneğin bebek ile ergen, aynı hak ve özgürlüklere mi sahiptir?

1989 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye göre bütün çocuklar sırf çocuk olmalarından ileri gelen bazı hak ve özgürlüklere sahiptirler ve devletler de çocukları korumakla yükümlüdürler.

Peki suça sürüklenen çocuk kimdir?

2005 yılında yürürlüğe giren Çocuk Koruma Kanunu’na göre; kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan veya güvenlik tedbirine karar verilen çocuktur. Çocuk Koruma Kanunu çocuğu suçlu olarak değil, risk faktörleri tarafından “suça sürüklenen” olarak tanımlamaktadır.

Çocuklar için risk faktörlerinden bahseder misiniz, risk faktörleri nelerdir?

Derin yoksulluk ve toplumsal bölüşümdeki adaletsizlikler bu çocuklarda en büyük risk faktörüdür. Bunun yol açtığı okuldan kopuşlar ve ailenin düşük eğitim düzeyi veya parçalanmış aile yapısı da önemli risk faktörleridir. Bunlar çocuğun yalnızlaşmasına yol açmaktadır. Bu çocuklar da kendilerini ispat etmek için suçun prestij kabul edildiği mahalle kültürü ve suç örgütleri ile tanışmaktadırlar. Özellikle kentlerin periferlerinde yaşamlarını sürdüren çocuklar için şiddet, bir hayatta kalma mekanizması olarak da görülmektedir.

Gazeteci Hrant Dink’in 17 yaşında olan Ogün Samast tarafından öldürülmesi üzerine eşi Rakel Dink’in söylediği “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…” sözünde geçen karanlığın, risk faktörleri içinde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle! Yoksulluğun giderek derinleştiği, toplumsal bölüşümdeki adaletsizliğin giderilmesi için herhangi bir politika üretilmediği, çocuklara ücretsiz bir öğün yemek verilmesinin dahi konuşulmadığı, sosyal hakların sürekli tırpanlandığı, eğitim ve sağlığa ulaşımın giderek zorlaştığı, ötekileştirmenin ve şiddetin yüceltildiği bir düzenden bahsediyoruz. Çocuğu suça iten nedenleri ortadan kaldırmadan hukukun 24 yıl hapis cezası vermesi sorunu çözer mi?

“Devletin sorumluluklarını konuşmalıyız”

Suça sürüklenen çocukları eskiye oranla medyada daha çok görüyoruz. Sayıları artıyor mu? Güvenlik birimlerine mağdur sıfatıyla gelen çocuklarla suça sürüklenen çocuklar arasında ortaklaşan ve ayrışan yerler nelerdir?

2024 yılında güvenlik birimlerine gelen çocuk sayısı 612 bin ve 2023’e göre yaklaşık olarak %10 artmıştır. Ancak burada dikkat çeken şey ise çocuklardan 202 bin kadarı suça sürüklenme iddiası bulunan çocuk iken, 279 bin çocuk mağdur sıfatıyla sisteme girmiştir. Yani hukuk sistemine giren çocukların büyük çoğunluğu suçun faili (%33) değil, suçun mağduru (%45) konumundadır. Suçun karanlık yüzü mağdur edilen çocuklardır. Bir diğer ilginç nokta ise her iki gruptaki çocukların sisteme en sık girme sebepleri de yaralamadır. Yani asıl sorun artan şiddettir.

Diğer taraftan insanlar mağdur edilen çocukları konuşmak, onlar için çözüm üretmek, artan şiddetin nedenlerini araştırmak ve bu konularda devletin sorumluluklarını yerine getirmesi çağrısı yapmak yerine suça sürüklenen çocukları konuşmayı tercih etmektedirler. Sorumluluk almak ve çözüm üretmek daha zor, suçlamak daha kolaydır.

Tabii bu arada suça sürüklenen çocukların cezalarının artırılması için bir algı oluşturulmaya da çalışılmakta son zamanlarda.

“Salt yaşa bakılması yeterli değil”

Suça sürüklenen çocuklara uygulanacak cezalara nasıl karar veriliyor?

Türk Ceza Kanunu’nun 31. Maddesi ceza sorumluluğunun yaşa göre belirlenmesini düzenler. Bu yasaya göre 12 yaşın altındaki çocukların ceza sorumluluğu yoktur, hiçbir şekilde ceza kovuşturması yapılamaz. 12-15 yaş arasındaki suça sürüklenen çocuklarda adli tıp değerlendirmesi gerekir. Adli tıbbi değerlendirmede çocuğun belirgin zeka geriliği veya akıl hastalığının olduğu değerlendirilirse ceza kovuşturması yapılmaz. Adli tıbbi değerlendirmede çocuğun belirgin bir zeka geriliği veya akıl hastalığı bulunmadığı, algılaması ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin geliştiği değerlendirmesi yapıldığında ise genellikle çocuğa yarı oranında indirimli ceza verilir. 15-18 yaş arasındaki çocuklarda ise adli tıbbi değerlendirme yapılmadan 1/3 oranında indirimli ceza verilir.

Peki suça sürüklenen çocukların ceza sorumluluklarının belirlenebilmesi için yaşa bakılması yeterli midir?

Hayır, ceza sorumluluğu için salt yaşa bakılması yeterli değildir. Çocuğun işlediği fiilin ahlaki ve yasal sonuçlarını, toplumun kurallarını entelektüel olarak anlaması ve bunlara göre davranışlarını yönlendirebilecek psikososyal olgunluğa da erişmiş olması gerekmektedir.

Adli tıbbi değerlendirmeler bu anlamda gerektiği biçimde yapılabilseydi, çocuğu suça iten koşullar ve travmalar tespit edilerek çocuğa zamanında psikososyal olarak müdahale edilebilirdi. Oysa tamamen öznel değerlendirmelerle çoğunlukla çocuğun ceza sorumluluğunu etkileyecek düzeyde bir psikopatolojisinin olmadığı yönünde matbu değerlendirmeler yapılmakta ve çocukların hapishane ortamlarına gönderilmesi sağlanmaktadır.

Çocukların birer yetişkin olmadıklarını göz önünde bulundurduğumuzda, hapishanelere gönderilmesi bir çözüm değil. Peki bu konunun çözümü ilgili neler yapılması gerekiyor?

Suça sürüklenen çocukların, birer “suçlu” oldukları ön kabulünden kurtulmamız gerekiyor. Kaldı ki bizler çocuklarla ilgili medyada kullanılan ve çocukları canavarlaştıran dilin de karşısında durmamız gerekir.

Çocuklar birer yetişkin değildirler. Hala fiziksel ve psikososyal gelişimleri sürmektedir. Bu gelişim tamamlanmadan çocuktan, yetişkin gibi hukuki sonuçları üstlenmesi beklenemez, beklenmemelidir.

Bir kere sisteme giren çocukla daha sonra da karşılaşılabiliyoruz çünkü çocuk hapishaneye girdiğinde artık rol modelleri hapishanedeki kişiler ve konuşulan birincil dil ise şiddet olmaktadır. Şiddet ise öğrenilen ve maruz kalındıkça üretilen bir dildir. Yani çocukların hapishane ortamına gönderilmesi, suç döngüsünün devamına yol açmaktadır. Birincil amacımız hiçbir zaman çocukları cezalandırmak olmamalı, onların yüksek yararını gözetmek ve onları korumak olmalıdır.

Çocuğun korunmasında devletin yükümlülükleri yanı sıra toplumsal ve vicdani sorumluluklarımız da bulunmaktadır. Toplum tarafından çocuklar canavarlaştırılmamalı ve sistem içinde yalnız bırakılmamalıdırlar. Yalnızlaşan çocukların şiddet sarmalından çıkmaları çok daha zor olmaktadır.

Sonuç olarak çözüm, çocuğun cezalandırılması değildir. Çözüm, çocuğu suça iten sebeplerin ortadan kaldırılmasıdır. Yoksulluğu önleyecek sosyal politikaların hayata geçirilmesi, eğitim ve okul niteliğinin artırılması, ayrıntılı ve nitelikli adli tıbbi ve sosyal hizmet değerlendirmelerinin yapılması, çocukların cezaevleri koşullarında tutulmalarının önlenmesi, çocuğun şiddet sarmalının içinden çıkarılması için onarıcı ve tedavi edici tedbirlerin merkeze alınmasıdır. Bütün bunlar çocuğun iyiliği, geleceğinin korunması ve karanlığın elinden geri alınması için yapılması gerekenlerdir.

FİSA Çocuk Hakları Merkezi
6 Temmuz 2026

2026 yılının ilk beş ayında Türkiye’de önlenebilir nedenlerle en az 303 çocuk yaşamını kaybetti

FİSA Çocuk Hakları Merkezi, 2026 yılının Ocak–Mayıs dönemini kapsayan “Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı İhlalleri” bilgi notunu yayımladı. Yerel ve ulusal internet medyası, yerel kaynaklar ile insan hakları örgütlerinin verilerinin taranmasıyla hazırlanan bilgi notuna göre, Türkiye’de yılın ilk beş ayında önlenebilir nedenlerle en az 303 çocuk yaşamını kaybetti.

Çalısma kapsamında 69 ilde meydana gelen çocuk yaşam hakkı ihlallerine ilişkin verilere ulaşıldı. Önceki yıllarda olduğu gibi en fazla çocuk ölümü 18 çocukla Urfa’da kaydedildi. Urfa’yı 16 çocuk ölümüyle Antalya, 14’er çocuk ölümüyle Maraş ve İstanbul izledi.

Kamu hizmetlerindeki ihmaller nedeniyle en az 46 çocuk yaşamını kaybetti

Bilgi notuna göre; kamu kurumlarında ve/ya da kamu görevlilerinin bizzat yaptıkları ve/ya da ihmal ederek yapmadıkları nedeniyle gerçekleşen olaylarda en az 46 çocuk yaşamını kaybetti. Yaşamını yitiren çocukların 22’si sağlık, 20’si eğitim, 2’si bakım hizmeti alırken ve 2’si ise yerel yönetim hizmetlerinden yararlanırken hayatını kaybetti.

FİSA Çocuk Hakları Merkezi, bu tablonun kamusal hizmetlerin çocukların özgün gereksinimlerine göre yapılandırılmamasının ve koruyucu, çocuk merkezli mekanizmaların işletilmemesinin en ağır sonucu olduğunu vurguladı.

Şiddet, iş cinayetleri ve ihmaller sonucu en az 257 çocuk yaşamını kaybetti

Merkez, devletin düzenleme, denetleme ve önleyici politikalar geliştirme yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle ise en az 257 çocuğun yaşamını kaybettiğini belirtti. Bu ölümler; şiddet, iş cinayetleri, ihmal ve diğer yaşam hakkı ihlalleri başlıkları altında sınıflandırıldı.

Bilgi notuna göre, yılın ilk beş ayında; en az 26 çocuk intihar ederek yaşamına son verdi, en az 8 çocuk bireysel silahlanmanın neden olduğu olaylarda yaşamını kaybetti, en az 14 çocuk şüpheli şekilde yaşamını yitirdi.

Boğulma ve Yüksekten Düşmeler Önlenmiyor

Bilgi notuna göre 2026 yılının ilk beş ayında en az 39 çocuk kentsel ve kırsal açık alanlarda yaşamını kaybetti. Bu çocukların 31’i, barajlarda, nehirlerde, gerekli tedbirlerin alınmadığı açık sularda ve çoğunlukla DSİ’ye ait sulama kanallarında boğularak hayatını kaybetti.

Ev içi kazalarda yaşamını yitiren 11 çocuğun 8’i ise açık pencere ve balkonlardan düşme sonucu yaşamını kaybetti.

FİSA Çocuk Hakları Merkezi, boğulma ve yüksekten düşme olaylarının her yıl sistematik biçimde yaşanmasına rağmen etkili politikaların hayata geçirilmediğini, gerekli tedbirlerin alınmadığını ve risklerin ortadan kaldırılmadığını belirterek, bu nedenle aynı nedenlerin 2026 yılında da çocuk ölümlerine yol açmayı sürdürdüğünü ifade etti.

Çocuklar İş Cinayetlerinde Ölüyor: Beş ayda en az 27 çocuk

Bilgi notuna göre, 2026 yılının ilk beş ayında en az 27 çocuk iş cinayetlerinde yaşamını kaybetti.

Çalışırken yaşamını kaybeden 21 çocuk işçinin; 11’inin tarım ve hayvancılık işlerinde, 3’ünün inşaatlarda yüksekten düşerek, 1’inin ise sanayi sektöründe çalışırken yaşamını yitirdiği kaybedildi. Yaşamını kaybeden çocuklardan en az 2’sinin, MESEM kapsamında çalıştığı belirlendi.

İş yeri kazalarında yaşamını kaybeden 6 çocuk ise mevsimlik tarım işçisi aileleriyle gittikleri kentlerde, konakladıkları riskli geçici barınma alanlarında yaşamını yitirdi. Bu çocukların tamamının mülteci olduğu kaydedildi.

Şiddet: Evde, Okulda, Sokakta…

2026 yılının ilk beş ayında şiddet sonucu en az 24 çocuk yaşamını kaybetti. Bu ölümlerin 13’ü akran şiddeti, 6’sı toplumsal cinsiyet temelli şiddet, 4’ü ev içi şiddet ve 1’i çocuk cinayeti sonucu meydana geldi. FİSA Çocuk Hakları Merkezi, bu tablonun şiddetin çocukların evlerinde, mahallelerinde, okullarında ve en yakın ilişkileri içinde üretildiğini gösterdiğini belirtti.

Merkez açıklamasında şu değerlendirmeye yer verdi:

“Her bir çocuk ölümü, şiddetin farklı biçimlerinin birbirini beslediğini ve çocukların yaşam hakkının korunmasının ancak şiddeti üreten yapısal sorunlara müdahale edilmesi ve etkili çocuk koruma mekanizmalarının güçlendirilmesiyle mümkün olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.”

NATO Liderler Zirvesi: Müttefiklerden silaha 50 milyar dolar

Ankara’da zirve için toplanan NATO müttefikleri arasında bulunan Türkiye, “Çelik Kubbe” savunma projesine 24 milyar dolarlık bütçe ayırdığını ve GSYH’sinin %5’ini silaha ayırma hedefine ulaşacağını ilan etmesiyle gündeme oturdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise İran’a karşı Trump’ın gösterdiği tutumu beğendiğini belirtti.

Foto: Mustafa Kaya/via Xinhua

Kuzey Atlantik İttifakı Örgütü (NATO) Devlet ve Hükümet Başkanları, kritik kararların alındığı, küresel güvenlik dengelerinin ve ikili ilişkilerin masaya yatırıldığı 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi için 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeydi. Zirvede, savunma harcamaları, İHA teknolojileri, yaptırımlar ve Orta Doğu’daki gerilimler ön plana çıktı.

Zirve başladı, ABD İran’a saldırdı

NATO Zirvesi’nin ilk günü olan 7 Temmuz’da Hürmüz Boğazı’nda Katar ve Suudi Arabistan’a ait tankerlerin de bulunduğu en az 3 ticari gemi mermilerle ve İHA’larla vuruldu. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ise İran’daki bazı radar sistemleri, füze bataryaları ve İran Devrim Muhafızları’na ait 60’tan fazla küçük botu hedef alan 80’den fazla noktaya hava saldırısı düzenledi.

ABD Başkanı Donald Trump, konuyu İsrail ile Türkiye arasında yaşanan gerilime getirdi, kendisi sayesinde Erdoğan’ın, İran’ın yanında yer alarak savaşa girmediğini iddia ederek “Size şunu söyleyeyim: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı beğeniyorum. Bana kırmızı halıyı serdi. O müthiş biri” dedi.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İran’a saldırı düzenleyen Trump’ın tutumunu beğendiğini belirtti ve “İran krizinin çözüm yoluna girmesinde sabotaj teşebbüslerine rağmen dostum Sayın Trump’ın sergilediği kararlı tutumu takdirle karşılıyorum” dedi.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ABD’nin İran’a yönelik yeni saldırılarını “kesinlikle gerekli” buldu.

Trump, Suriye’yi, ABD’nin terörü destekleyen devletler listesinden çıkarmayı düşündüğünü de ifade etti.

Savunmaya en az 50 milyar dolar

Türkiye’nin ev sahipliğinde 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi’nin sonuç bildirisi yayımlandı. Bildiride müttefiklerin 50 milyar doların üzerinde yeni savunma alımı yapacağı, İran’ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiği ve müttefiklerin Ukrayna’ya 70 milyar avro askeri teçhizat, yardım ve eğitim sağlayacağı belirtildi.

NATO Zirvesi’nin sonuç bildirgesinin tamamı şu şekilde:

• Biz, Kuzey Atlantik İttifakı’nın Devlet ve Hükümet Başkanları olarak, Washington Antlaşması’nın 5. maddesi kapsamındaki ortak savunma taahhüdümüze ve transatlantik bağa olan sarsılmaz bağlılığımızı bir kez daha teyit etmek üzere Ankara’da bir araya geldik.

Birimize yapılacak saldırı, hepimize yapılmış sayılır.

• Birliğimiz, dayanışmamız ve ortak gücümüz; özgür ve demokratik uluslardan oluşan İttifakımızdaki 1 milyar vatandaşın barışının, güvenliğinin ve refahının temelini oluşturmaya devam ediyor. Caydırıcılık ve savunmaya yönelik 360 derecelik yaklaşımımıza bağlılığımızı sürdürüyoruz.

• Rusya’nın Avrupa-Atlantik güvenliği ve istikrarına yönelik uzun vadeli tehdidine ve terörizmin kalıcı tehdidine karşı Müttefikler, Lahey Savunma Taahhüdü’nü hayata geçiriyor. Avrupa’daki Müttefikler ile Kanada, 2025 yılında temel savunma ihtiyaçlarına yönelik yatırımlarını 139 milyar doların üzerinde artırdı. Bu yatırımlar, ihtiyaç duyduğumuz kabiliyetleri kazandırırken savunma sanayimizi ve dayanıklılığımızı da güçlendiriyor.

• Bugün Ankara’da, 50 milyar doların üzerinde yeni savunma alımı yapılacağını açıklıyor; ortak üretim kapasitesini artırmayı ve sanayi ile birlikte çalışarak inovasyonu hızlandırmayı taahhüt ediyoruz. Müttefikler arasındaki savunma ticaretindeki engelleri kaldırmaya ve NATO ortaklıklarını kullanarak savunma sanayisindeki iş birliğini ve üretim kapasitesini en üst seviyeye çıkarmaya devam edeceğiz.

• Geleceği inşa ediyoruz: Daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa ve modernize edilmiş bir İttifak.

• Avrupa’daki Müttefikler ve Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte çalışarak İttifak’ın savunmasında daha fazla sorumluluk üstleniyor. NATO’nun caydırıcılığı ve savunması; nükleer, konvansiyonel ve füze savunma kabiliyetlerinin dengeli birleşimine, uzay ve siber yeteneklerin desteğiyle dayanıyor.

• Muharebe üstünlüğümüzü korumakta kararlıyız. Silahlı kuvvetlerimizi konuşlandırma, destekleme ve sürdürülebilir şekilde görev yapabilme kapasitemize yatırım yapıyor; derin hassas vuruş kabiliyeti, entegre hava ve füze savunması, insansız sistemler, ileri teknolojiler ve istihbarat alanları da dahil olmak üzere tüm harekât alanlarındaki hedeflerimizi hayata geçiriyoruz. Birlikte çalışabilir transatlantik savaş bulutu altyapısı geliştiriyor ve güçlü yapay zekâ modellerini kullanıma alıyoruz.

• Ukrayna, transatlantik güvenliğe katkı sağlıyor. Müttefikler, Ukrayna’nın özgürlüğünü, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmasına verdikleri sarsılmaz desteği sürdürüyor. Avrupa’daki Müttefikler ile Kanada, artık Ukrayna’ya yönelik güvenlik yardımının büyük bölümünü ikili ve çok taraflı mekanizmalar üzerinden finanse ediyor.

• Müttefikler, bu desteğin uzun vadede adil, öngörülebilir ve sürdürülebilir olması gerektiğini vurguluyor. 2026 yılı için Müttefikler, Ukrayna’ya 70 milyar avro tutarında askerî teçhizat, yardım ve eğitim sağlamayı taahhüt ediyor; 2027 yılında da en az aynı düzeyde desteğin sürdürülmesine yönelik egemen kararlarını teyit ediyor. Bu kapsamda, Avrupa Birliği’nin Ukrayna Destek Kredisi aracılığıyla Ukrayna’ya çok yıllı finansman sağlama kararını memnuniyetle karşılıyoruz.

• İttifak; stratejik rekabet, yaygın istikrarsızlık, hibrit tehditler ve güvenlik ortamımızı şekillendiren sürekli krizlere karşı uyum sağlamayı ve gerekli adımları atmayı sürdürüyor. Müttefikler, İran’ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini bir kez daha vurguluyor ve İran’a, Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğüne tam olarak saygı göstermesi çağrısında bulunuyor.

• Bize gösterdiği cömert misafirperverlik için Türkiye’ye teşekkür ediyoruz. Bir sonraki toplantımızda yeniden bir araya gelmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Salı günü NATO zirvesinde yaptığı açıklamada, NATO’nun Airbus A400M nakliye uçaklarından oluşan stratejik hava nakliye filosunu faaliyete geçireceğini ve mevcut A330 MRTT tanker uçağı filosuna bir uçak daha ekleyeceğini söyledi.

İHA teknolojisine 40 milyar dolar

Rutte, ittifakın insansız hava aracı (İHA) savunmasına önümüzdeki 5 yıl boyunca 40 milyar dolar yatırım yapacağını söyledi. Rutte, “NATO, geniş çapta İHA konuşlandırma ve kullanma kabiliyetini hızla geliştiriyor. Aynı zamanda, İHA’ları tespit etmek, tanımlamak ve etkisiz hale getirmek için güçlü İHA savunma sistemleri de inşa ediyoruz” dedi.

Yurt içi hasılanın yüzde 5’i savvunma sanayiiye

Türkiye Devleti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Lahey Zirvesi’nde müttefiklerin 2035’e kadar Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’ların (GSYH) yüzde 5’ini savunmaya ayırması kararını hatırlattı ve Türkiye’nin bu hedefe planlanandan daha önce ulaşacağını duyurdu:

“Güvenlik ve dayanıklılıkla bağlantılı harcamalarda şimdiden yüzde 1.5’lik bütçe payına ulaştık. Böylece yüzde 5 hedefine Lahey’de belirlenen 2035 yılından 5 sene önce, yani 2030 yılında erişmeyi hedefliyoruz. İttifakta bize tahsis edilen 361 yetenek hedefinin neredeyse tamamını 3 yıl içinde karşılamış olacağız.”

Erdoğan ayrıca, hava savunma sistemlerini güçlendirmek adına “Çelik Kubbe” projesine 24 milyar dolarlık ilave bütçe ayırdıklarını ve Avrupa’nın en büyük kara ordusuna sahip ülkesi olarak yeteneklerini NATO’nun hizmetine sunmaya devam edeceklerini belirtti.

Trump: Türkiye yaptırımlarını kaldıracağım

NATO Zirvesi için Ankara’ya gelen ABD Başkanı Donald Trump, zirveden önce bir gazetecinin CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası) yaptırımlarına ilişkin sorusu üzerine “Yaptırımları kaldıracağımızı söyleyebilirim. Çok yakın çalışıyoruz. Yaptırımları kaldırmanın zamanı. Dostlarımıza yaptırım uygulamak istemiyoruz, bu kadar basit” dedi.

İsrail Cumhurbaşkanı Netanyahu, zirveden önceki pazartesi günü ise ABD merkezli Fox News televizyonuna yaptığı açıklamada, Türkiye’nin F-35 savaş uçakları veya savaş uçağı motorları almaması gerektiğini savunmuştu.

Türkiye 2019 yılında Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri satın alması üzerine F-35 programından çıkarılmıştı.

CAATSA kapsamında Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) ve dönemin SSB Başkanı İsmail Demir ile üst düzey yetkililerin ABD’deki hesaplarının dondurulmuş ve ülkeye girişleri engellenmişti. SSB’ye ABD’den ürün ve teknoloji temini ile Amerikan bankalarının finansman sağlaması bloke edildi. CAATSA nedeniyle belli uçaklara motor temini veya başka silahlar için gerek duyulan teknolojilerin transferi sağlanamıyor.

“Grönland satılık değil”

Ankara’da yaptığı açıklama ile Trump’ın Grönland’ı ilhak talebini bir kez daha geri çeviren Danimarka Başbakanı Frederiksen, “Grönland gayet tabii ki satılık değil” açıklamasını yaptı ve ülkesinin bu konudaki pozisyonunun çok net olduğunu vurguladı. NATO Zirvesi’ne katılan İzlanda Başbakanı Kristrun Frostadottir de Frederiksen’i destekledi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan NATO Zirvesi’ne katılan devlet ve hükümet başkanlarına üzerinde isimlerinin yazılı olduğu Sarsılmaz SR 38 tipi tabanca hediye etti.

Bir sonraki NATO Zirvesi’nin Arnavutluk’ta yapılacağı açıklandı.

Niha+ muhabiri Abbas Vural adli kontrol şartıyla serbest kaldı

NATO Zirvesi öncesinde Kocaeli’de kaldığı eve baskın düzenlenerek gözaltına alınan Niha+ muhabiri Abbas Vural, 4 günlük gözaltı süresinin ardından bugün Kocaeli Adliyesine götürüldü. Vural savcılık ifadesinin ardından adli kontrol talebiyle mahkemeye sevk edildi. Mahkeme, Vural hakkında “yurtdışı yasağı” kararı verdi ve Vural’ı adli kontrol şartı ile serbest bıraktı.

NATO Zirvesi öncesi 5 Temmuz tarihinde Kocaeli’de kaldığı eve baskın düzenlenerek gözaltına alınan Niha+ muhabiri Abbas Vural, savcılık sorgusu ardından adli kontrol talebiyle mahkemeye sevk edildi.

4 günlük gözaltı sürecinin ardından dün Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’ünde ifade işlemlerine başlanan Vural, bugün Kocaeli Adliyesi’ne sevk edildi.

Vural savcılık ifadesinin ardından adli kontrol talebiyle mahkemeye sevk edildi. Avukat Elif Yetigen, Vural’ın “örgüt üyeliği”, “örgüt propagandası” ve “halkı kin ve nefrete sürükleme” suçu iddiasıyla sorgulandığını aktardı.

Abbas Vural, mahkemedeki ifadesinin ardından “yurtdışı yasağı” kararı ve adli kontrol şartı ile serbest kaldı. Vural, 15 günde bir polis merkezine giderek imza verecek.

Ne olmuştu?

Abbas Vural, 5 Temmuz tarihinde Kocaile’nde kaldığı evin basılması sonucu gözaltına alındı. Edinilen bilgilere göre özel harekat ve Terörle Mücadele Şube (TEM) polisleri birlikte dün (5 Temmuz) sabah saatlerinde Vural’ın kaldığı evin kapısın kırarak içeri girdiler. Evdekileri darp ederek uyandıran polisler Vural ve beraberindekileri ters kelepçeyle yere yatırdılar. Telefon ve bilgisayarlara el koyan polisler, elektronik cihazların şifrelerini aldıktan sonra, evdekilerin kimlik tespitini yaptılar ve üzerlerini değiştirmelerine izin vererek gözaltına aldılar.

Avukat Elif Yetigin, dosyada gizlilik kararı olduğu için Vural’ın ne ile suçlandığını henüz bilmediklerini belirterek, savunma avukatlarının ifade işlemlerine kadar dosyayı incelemelerine izin verilmediğini söyledi.

Ankara’da NATO karşıtı protesto: Yaklaşık 100 gözaltı

“NATO’ya Hayır Koordinasyonu”nun çağrısıyla Ankara’daki Kurtuluş Parkı’nda bir araya gelmek isteyen kişilere polis müdahale etti, aralarında siyasi kurum temsilcilerinin de bulunduğu çok sayıda kişiyi gözaltına aldı.

Fotoğraf: Emre Orman

Ankara’da 7-8 Temmuz’da gerçekleşen 36. NATO Zirvesi’nin ilk günü sırasında, “NATO’ya Hayır Koordinasyonu”nun çağrısıyla Ankara’daki Kurtuluş Parkı’nda yapılmak istenen eyleme polis müdahale etti.

Parkın etrafında bir araya gelen Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekilleri Kezban Konukçu ve Perihan Koca, Emek Partisi (EMEP) milletvekilleri İskender Bayhan ve Sevda Karaca, Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı ve milletvekili Erkan Baş ile Halkevleri Genel Başkanı Sevinç Hocaoğulları’nın da aralarında bulunduğu grubun etrafı saat 11 sularında polis tarafından çevrildi. Polislerin Sevda Karaca’yı, dokunulmazlığını yok sayarak gözaltına almaya çalıştığı bildirildi.

Abluka altındaki gruplardan sık sık “Katil NATO, işbirlikçi AKP,” “NATO defol, bu memleket bizim” ve “Emperyalistler, işbirlikçileri, 6. Filo’yu unutmayın” sloganları attı.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Ankara Şubesi’nin X hesabındaki paylaşıma göre Kurtuluş Parkı’na doğru yürümek isteyen 22 TİP’li öğrenci, Dikmen’de ise yaklaşık 75 kişi “işkence ve kötü muameleyle” gözaltına alındı. Ayrıca Halkevleri Genel Başkanı Sevinç Hocaoğulları, Ece Ünsal ve ÇHD üyesi Şevval Sarı’nın aralarında bulunduğu çok sayıda kişi de gözaltına alındı. ÇHD Ankara Şubesi’nin paylaştığına göre, bugünkü protestolarda 100’e yakın kişi gözaltına alındı.

Dikmen Caddesi’nde düzenlenen yürüyüşe de müdahale eden polis, Halkevleri Genel Başkanı Sevinç Hocaoğulları, Halkevleri Genel Sekreteri Özgür Ersoy, Hukuk Sekreteri Döndü Kurşunoğlu ve MYK üyesi Nebiye Merttürk’ü ters kelepçe işkencesi ile gözaltına aldı. Gözaltı aracında polislerin Halkevleri merkezi yürütme kurulu (MYK) üyesi Nebiye Merttürk’ün ağzı ve boğazını sıkarak susturmaya çalıştığı görüntülere yansıdı.

Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP) Sözcüsü ve DEM Parti Milletvekili Kezban Konukçu Kök, polis müdahalesinin ardından yaptığı açıklamada “Şu anda Kurtuluş Parkı’na gitmek üzere buluştuğumuz noktada insanları yanımızda tek tek gözaltına alıyorlar. Darp ediyorlar, işkence yapıyorlar. ‘NATO defol, bu memleket bizim’ demek için buluştuk. NATO bir savaş örgütüdür. Bu memlekette NATO’culara geçit vermeyeceğiz” dedi.

Basın çalışanlarına müdahale

Polisler, eylemleri takip eden ve gözaltıları kameraya alan basın çalışanlarına da müdahale etti.

Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş, Ankara’nın günlerdir abluka altında tutulduğunu belirterek “Arkadaşlarımızı gözaltına alıyor, tutukluyor ama bu ülkede emperyalizme, NATO’ya ve onun yerli işbirlikçilerine karşı sesleri engelleyemiyorlar. Bugün bu seslerin engellenemeyeceğini bir kez daha gösterdik” dedi. Baş, polisin yalnızca göstericilere değil, protestoları takip eden basın çalışanlarına da müdahale ettiğini de söyledi.

Ne olmuştu?

Ankara’da 7-8 Temmuz’da yapılacak 36. NATO Zirvesi öncesinde, 28 Haziran’dan 10 Temmuz’a kadar kent genelinde her türlü basın açıklaması, yürüyüş, oturma eylemi, stant açma, bildiri dağıtma, afiş ve pankart asma, açlık grevi valilik kararınca yasaklanmıştı.

Zirve hazırlıkları kapsamında Ankara’nın ana yolları, diplomatların geçiş güzergâhları ve konaklama alanları gerekçe gösterilerek kapatıldı. Beştepe, Söğütözü, Anadolu Bulvarı, Mevlana Bulvarı, Dumlupınar Bulvarı, Atatürk Bulvarı ve Ankara Bulvarı çevresinde ulaşım ve birçok alan kısıtlandı.

NATO Zirvesi öncesi, Türkiye genelinde Haziran sonundan zirvenin gerçekleşeceği güne kadar devam eden ev baskınlarında aralarında akademisyenler, hukukçular, öğrenciler, sendikacılar ve siyasi parti temsilcilerinin de bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Gözaltına alınanlar arasında Niha+ muhabiri Abbas Vural da bulunuyor. Haziran sonunda gözaltına alınanlar arasından 236 kişi tutuklanmıştı.

10 yılın ardından AYM’den Hacı Lokman Birlik kararı

Şırnak’ta 2015 yılında öldürülen ve cansız bedeni zırhlı polis aracına bağlanarak kilometrelerce sürüklenen Hacı Lokman Birlik davasında Anayasa Mahkemesi (AYM), soruşturmanın etkisiz yürütülmesi nedeniyle yaşam hakkının usul boyutunun, cenazeye yönelik muamele nedeniyle de insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiğine hükmetti.

Anayasa Mahkemesi (AYM), 2015 yılında Şırnak’ta yaşamını yitiren ve cenazesi polis aracına bağlı bir şekilde kilometrelerce sürüklenen Hacı Lokman Birlik’in öldürülmesine ve cenazesine yönelik muameleye ilişkin bireysel başvurunun gerekçeli kararını açıkladı.

Mahkeme,

  • Güvenlik güçlerinin ölümcül güç kullanımında yaşam hakkının maddi boyutunun ihlal edilmediğine,
  • Soruşturmanın etkili yürütülmemesi nedeniyle yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine,
  • Cenazenin zırhlı araca bağlanarak sürüklenmesi nedeniyle ise insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının ihlal edildiğine karar verdi.

Mahkeme, dosyanın yeniden soruşturma yapılması için Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine de hükmetti.

Karara göre, 3 Ekim 2015’te Şırnak Cumhuriyet Mahallesi’nde meydana gelen olayla ilgili kolluk tutanaklarında, bölgede hendek ve barikatların bulunduğu, polis ekiplerine uzun namlulu silahlar ve roketatarla ateş açıldığı, Demir-6 kodlu zırhlı araca roketatar mermisi isabet ettiği belirtildi. AYM, kamera kayıtları ve dosyadaki delillere dayanarak Hacı Lokman Birlik’in roketatarlı saldırı sırasında güvenlik güçlerinin ateşiyle öldüğünü söylemişti. Olayın yaşandığı dönem, Dicle Haber Ajansı (DİHA) ise Birlik’in aldığı yarayı tedavi ederken polis tarafından vurulduğu bildirmişti.

İlke TV’ye konuşan başvurucu avukat Ramazan Demir, güvenlik güçlerinin çatışmalı süreçlerde meydana gelen ölümlere ilişkin “meşru müdafaa” yaklaşımının bu dosyada da sürdürüldüğünü belirtti.

“İnsan haysiyetiyle bağdaşmayan müdahale”

AYM, ölüm sonrasındaki sürece ilişkin ağır tespitlerde bulundu. Kararda, Birlik’in cenazesinin zırhlı araca iple bağlanarak sürüklendiği, bu sırada hakaret içerikli sözler sarf edildiği, görüntülerin basın ve sosyal medyada dolaşıma girdiği belirtildi. Mahkeme, bu muamelenin yakınları açısından ölümün doğal acısını aşan bir elem yarattığını ve “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele” niteliğinde olduğunu değerlendirdi.

Soruşturma sürecindeki ihmallere de dikkat çeken AYM, olayın 2015’te yaşanmasına rağmen cenazeyi sürükleyen polislerin ifadelerinin ancak 2016-2017 arasında alınabildiğini, talimatı verdiği değerlendirilen emniyet müdürünün ifadesinin ise uzun süre alınmadığını tespit etti. Mahkemeye göre soruşturma, karar tarihi itibarıyla yaklaşık 10 yıl 3 aydır sonuçlanmadan sürüyor.

Mahkemeye göre, yaşam hakkının usul boyutunun ihlal edildiğine, insan haysiyetiyle bağdaşmayan muamele yasağının hem maddi hem usul boyutuyla ihlal edildiğine oy çokluğuyla karar verdi. Kararın bir örneğinin yeniden soruşturma yapılması için Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine hükmedildi.

Hacı Lokman Birlik’e ne olmuştu?

Hacı Lokman Birlik, 3 Ekim 2015’te Şırnak Cumhuriyet Mahallesi’nde, sokağa çıkma yasağı ilan edilen ve çatışmaların sürdüğü bir dönemde hayatını kaybetti. Olayın en çok tepki çeken boyutu ise ölüm sonrasında yaşandı: Birlik’in cansız bedeni, zırhlı araca iple bağlanarak kilometrelerce sürüklendi. Görüntüler basına ve sosyal medyaya yansıdı. Birlik’in otopsi raporunda bedenine 28 merminin isabet ettiği ve bunların en az 17’sinin öldürücü nitelikte olduğunun tespit edilmişti.

Cenazenin sürüklendiği anlarda polisler arasında geçen telsiz konuşmaları dosyaya delil olarak girmişti. Kayıtların basına yansıyan bir bölümü şöyle:

00:24:17 – Asayiş anlaşıldı fotoğraf çekebilirsiniz, fotoğraf çekin.
00:48:14 – Asayiş doğru değil, şahsı alamadık, ona kanca takalım mı müdür?
00:48:20 – Asayiş doğrudur. Kanca şuan kanca geçmiş olması lazım, kanca vasıtası ile sürükleyip çıkartalım oradan.
00:48:26 – Asayiş anlaşıldı. Şu an seyyar kancası olan ekip var mı?
00:49:00 – Asayiş bende bunu çekecek ip halat var. Sen de… Ben bunu çeke çeke götürürüm
00:49:07 – Asayiş anlaşıldı. Biz ön tarafa geçiyoruz. Siz o kancayı takın.
00:49:16 – Asayiş tamam abi sen öne doğru çık, onu sütreye ben arabayla yanaşacağım, ipi bağlayacağım tamam mı?
00:52:52 – Asayiş çıkış yapıyorsun diye anlaşıldı. Çekiyor musun yani?
00:52:57 – Asayiş şimdi çekmeye başlayacağım abi. Arkamdan siz de kontrol edin tamam mı?
00:53:38 – Asayiş efendim güvenlik açısından uygun olursa en son siz terk edin burayı.
00:54:09 – Asayiş efendim bu p…çi nereye götürelim.
00:54:39 – Asayiş Emniyet Müdürlüğüne götürün.
00:55:28 – Asayiş bu çeken ekip karakolun önüne alalım. Bunu alalım etrafa görüntü vermeyelim. Arkanda duruyorum. Kapatıyorum yolu. Bunu alalım öyle içerde götürelim.

Failler cezasız bırakıldı

Olayın ardından resmi makamlar, aralarında sürükleme eyleminin de bulunduğu 6 polisten yalnızca 2’sinin görevden alındığını duyurmuştu. Ancak bu polislerin “cinayet” veya “işkence” suçlamasıyla değil, “yürüttüğü operasyonlara gölge düşürdükleri” gerekçesiyle uzaklaştırıldığı, kısa süre sonra da farklı bölgelerde göreve devam ettikleri ortaya çıkmıştı.

Birlik’in davasını takip eden avukatlar, ateş eden polisler hakkında “kasten öldürmek”, cenazeyi sürükleyenler hakkında “kişinin hatırasına hakaret etmek” ve “görevi kötüye kullanmak”, olayı gören diğer polisler hakkında ise “işlenen suçu bildirmemek” ve “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak” suçlamalarıyla suç duyurusunda bulunmuştu. Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı ise 6 polis hakkında yalnızca “kişinin hatırasına hakaret etmek” suçlamasıyla soruşturma başlattı.

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, ilgili polislerin görevden men edildiğini açıklamış olsa da bu polislerin farklı emniyet müdürlüklerinde göreve devam ettiği sonradan anlaşıldı. Tepkilerin büyümesi üzerine yalnızca 4 polis hakkında “kıdem durdurma” cezası verildi. Cenazenin bağlandığı zırhlı araçta telsizle konuştuğu belirlenen dönemin Özel Hareket Şube Müdürü ile bir birinci sınıf Emniyet Müdürü hakkında ise herhangi bir işlem yapılmadı. Savcılığın ifade almasını istediği polislerin ifadeleri 6 ay sonra alınabilirken telsiz kayıtlarında adı geçen bazı polislerin yalnızca kimlikleri belirlenmişti, ifadeleri ise alınmamıştı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.