Conflict and Environment Observatory (CEOBS) verilerinin ortaya çıkardığı İran’daki çok katmanlı çevresel hasar tablosunu bir infografi olarak derledik.
Fotoğraf: Wikipedia
EKOLOJİ / İRAN / SAVAŞ
Ortadoğu’da süren İran merkezli savaş yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmıyor. Conflict and Environment Observatory (CEOBS) tarafından yayımlanan son değerlendirmeye göre, savaşın ilk günlerinden itibaren çevresel yıkım sistematik bir boyuta ulaştı.
CEOBS’un paylaştığı verilere göre, 28 Ocak’tan 10 Mart’a kadarki süreçte 300’den fazla çevresel risk içeren olay tespit edildi ve bunların 232’si detaylı risk analizine tabi tutuldu. %77’si kentleşmiş olan İran’da ortaya çıkan tablo yalnızca hava kirliliği değil; deniz kirliliği, kimyasal yayılım, sanayi hasarı gibi uzun vadeli ekolojik bozulma riskini birlikte büyütüyor.
300+
Kayıt altına alınan çevresel risk olayı
CEOBS’un 10 Mart 2026 itibarıyla saptadığı toplam olay sayısı.
232
Risk analizi yapılan olay
Uzaktan doğrulama ve temel çevresel risk değerlendirmesi yapılan olay sayısı.
123
Etkilenen askeri tesis
26
En çok etkilenen alt tür: hava üssü
Askeri nesneler içinde en sık vurulan alt tesis grubu.
Hasarın yoğunlaştığı başlıklar
43+
ABD açıklamasına göre İran donanmasına ait hasarlı ya da batmış olabilecek gemi sayısı.
20 km
Dena firkateyninin torpido saldırısına uğraması sonrası gözlenen petrol sızıntısının uzunluğu. Kıyı şeridindeki bölgeleri ve su ekosistemini tehdit ediyor.
12+
Körfez’de veya limanlarda vurulduğu belirtilen ticari gemi sayısı.
30
Hedef alınan petrol işleme ve depolama tesisi
Çevresel hasar yaratan olayların coğrafi yayılımı
İran
Irak
İsrail
Kuveyt
Ürdün
Kıbrıs
Bahreyn
Katar
BAE
Suudi Arabistan
Umman
Azerbaycan
Risk zinciri
1. Aşama
Askeri üsler, füze tesisleri, limanlar ve petrol altyapıları hedef alınıyor.
2. Aşama
Yangınlar ve ikincil patlamalar yakıt, ağır metal ve toksik madde yayıyor.
3. Aşama
Duman, partikül, dioksin, furan ve organik kirleticiler havaya karışıyor.
4. Aşama
Deniz, kıyı, toprak ve kent ekosistemleri zarar görüyor.
5. Aşama
Biyoçeşitlilik azalıyor, doğal kaynaklar yok oluyor, iklim değişiyor.
Tahran özelinde kritik veri
CEOBS, İsrail’in 7-8 Mart saldırılarında Tahran’daki dokuz milyonluk nüfusun tehlikeli kirlilik düzeylerine maruz kaldığını, is ve kirleticilerin yağışla geri dönmesi nedeniyle “siyah yağmur” etkisinin Tahran’da görüldüğünü aktarıyor.
İran’ın iklim yapısı
35.5%
Aşırı kurak (hyper-arid)
29.2%
Kurak (arid)
20.1%
Yarı kurak (semi-arid)
5%
Akdeniz iklimi
10%
Nemli bölgeler
Atlantic Council’in paylaştığı verilere göre, İran’ın %80’den fazlası kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer alıyor. Bu koşullar İran’ı Ortadoğu’da çevresel hasara en hassas ülke yapıyor.
İran neden zaten kırılgandı?
Geopoliticalmonitor’e göre Tahran’daki eski yeraltı qanat/kariz sistemi dahil su altyapısının eskimesi, büyük su kayıplarına yol açıyordu. Bu nedenle normal yağışlı yıllarda bile su kıtlığı ağırlaşıyor. Bazı bölgelerde yeraltı sularının aşırı çekilmesi, geri döndürülemez tarım arazilerinin çökmesine neden oldu. Her yıl on binlerce insan, şiddetli hava ve su kirliliğinden dolayı erken yaşta hayatını kaybettiği biliniyor.
~10 milyon
Tahran şehir merkezi nüfusu. Tahran, çevresi dağlarla çevrili ve kirleticileri tutan coğrafi yapısı nedeniyle yüksek maruziyet riski taşıyan bir metropol. 10 milyon nüfuslu şehir, Alborz sıradağları ile çevrili olup, bu dağlar sıklıkla şehir içinde sis ve kirliliği hapsediyor.
450
Körfez genelinde içme suyu sağlayan tuzdan arındırma tesislerinin sayısı. Tuzdan arındırma sürecinde kullanılan kimyasallar: Sodyum hipoklorit, ferrik klorür ve sülfürik asit. Bu sebeple tesislere verilen hasar, çevreye zarar verir.
~100 milyon
Bu tesislerin içme suyu sağladığı yaklaşık nüfus. Bu da savaşın altyapı boyutunun ekolojik etkisini büyütüyor.
Altyapı ve eşik verileri
30 köy
Hürmüz Boğazı’ndaki Keshm Adası’ndaki tuzdan arındırma tesisine saldırı
7 Mart’taki saldırı sonrası su tedariki etkilenen köy sayısı. İran, saldırı için Amerika ‘yı suçlamıştı.
2 Mart
Natanz saldırısı
Nükleer tesislere dair risklerin yeniden öne çıktığı tarih.
5 km
Kentin kuzeydoğusunda hedef alındığı öne sürülen tesisin yaklaşık uzaklığı.
~150
Savaş başında Körfez’deki demirli ham petrol ve LNG tankeri
Enerji, deniz ve kirlilik riskini büyüten yığılma düzeyi.
CEOBS’nin öne çıkardığı çevresel hasar türleri
Askeri tesislerde yangın ve patlamalar
Petrol depoları ve rafinerilerde kirletici yayılımı
Deniz kirliliği ve petrol tabakaları
Liman ve gemi hasarına bağlı yakıt sızıntıları
Nükleer tesislerde belirsizlik ve potansiyel risk
Tuzdan arındırma tesislerindeki hasar
Çevresel yönetimde zayıflama
Ana çerçeve
CEOBS verileri, İran’daki çevresel hasarın yalnızca hava kirliliği ya da su altyapısıyla sınırlı olmadığını; askeri alanlar, enerji tesisleri, denizcilik, kıyılar, nükleer sahalar ve yönetişim kapasitesi boyunca genişleyen çok katmanlı bir ekolojik yıkım ürettiğini gösteriyor.
Veri notu: Bu tasarım CEOBS’nin 10 Mart 2026 tarihli “Operation Epic Fury: emerging environmental harm and risks in Iran and the region” değerlendirmesindeki sayısal bulgular temel alınarak hazırlandı.
Mart sonunda yeniden başlayan seller Afganistan’da en az 11 ilde onlarca can aldı.
Afganistan ve Pakistan bölgelerinde her yıl olduğu gibi bu yıl da sel felaketi Mart sonunda baş gösterdi. Dün ayrıca (4 Nisan) Afganistan’da 5,8 büyüklüğünde deprem meydana geldi.
Afganistan Ulusal Afet Yönetim Kurumu, 26 Mart’tan bu yana ülke genelinde yağış ve seller sebebiyle 77 kişi hayatını kaybettiğini ve 137 kişinin yaralandığını duyurdu. Son 48 saatte ise 26 kişinin deprem, sel, toprak kayması ve yağış sebeplerinden ötürü yaşamını yitirdiği açıklandı.
Geçen sene, Afganistan’da yaşanan bir deprem felaketinde en az bin ölü vardı.
Yoğun hava koşullarının 130 evi yok ettiğini ve 430 eve de hasar verdiğini açıklayan afet kurumu, en az 240 hayvanı da öldürdüğünü söyledi.
Afganistan Kadın Haber Ajansı’nın (AWNA) haberine göre Samangan şehrinde şiddetli yağış sonucu üçü kadın olmak üzere 4 kişi yaralandı. 3 Nisan gecesi Kabul’de yaşanan deprem sonrası binaların çökmesi sonucu ise kadınların ve çocukların da dahil olduğu bir aileden 8 kişi hayatını kaybetmişti.
Afganistan’da neden sel bu kadar yoğun?
Yılın başında yaşanan yoğun kar yağışı ve yağmur, Afganistan’da bahar aylarında yüzlerce veya binlerce kişiyi öldüren ciddi sel felaketine sebep oluyor. Afganistan, artan sıcaklık ve yağışlarla iklim değişikliğinden en sert etkilenen ülkelerden biri.
Afganistan’daki ölümlerin başlıca sebepleri; yağışların şiddetinin artması, kurak toprağın bu yağışı emememesi ve dağlık alanlardan eriyerek gelen kar suları oluyor. Bu afetlerin özellikle Mart – Mayıs döneminde görüldüğü biliniyor.
Evlere ve insanlara en önemli boyutta hasar veren felaketlerden birisi de de toprak kayması. Ormansızlık ve yağış miktarında artış gibi etkenler, toprak kaymasının ana sebeplerinden sayılıyor.
NATO’nun kuruluş amacı, bugün geldiği nokta ve Türkiye’nin ittifak içindeki rolü tekrar tartışılırken konuyu değerlendiren akademisyen Müzeyyen Ezel Ünal, “Türkiye NATO’da ileri karakolişlevi görüyor” dedi.
NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), 2. Dünya Savaşı sonrası ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, İtalya, Hollanda, Norveç, Portekiz, Lüksemburg, İzlanda, Danimarka, Belçika olmak üzere 12 ülkenin imzasıyla 4 Nisan 1949’da kuruldu. NATO’nun kuruluş amacı, kuruluşunda yer alan Batı ülkelerini Sovyetler Birliği’nin “sosyalizmine” karşı korumak ve güç birliği sağlamaktı.
Sovyetler Birliği dağılmasına rağmen varlığını sürdüren NATO, şu an bünyesinde bulunan 32 ülke ile “güvenlik” ve “özgürlük” adı altında birçok siyasi ve uluslararası müdahaleyi sürüdüyor. Türkiye ise 1952’de NATO’ya kabul edildi ve hala NATO’ya dahil.
Ayrıca, 36. NATO zirvesi bu sene 7-8 Temmuz tarihlerinde Türkiye’nin başkenti Ankara’da yapılacak.
Kocaeli Üniversitesi’nde akademisyen olan Müzeyyen Ezel Ünal; 4 Nisan NATO’nun kuruluş yıldönümünde NATO’nun kuruluş amacına, bugün geldiği noktaya ve Türkiye’nin ittifak içindeki rolüne ilişkin Niha+‘ya değerlendirmede bulundu.
“NATO yalnızca askerî değil, ideolojik bir bloklaşmanın ifadesiydi”
Ünal’a göre NATO, 1949’da kurulduğunda temel hedefi, 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni uluslararası sistemde özellikle Sovyetler Birliği’nden kaynaklandığı iddia edilen güvenlik tehdidine karşı Batı Avrupa’yı kolektif bir “savunma” şemsiyesi altında toplamaktı.
Bu yönüyle NATO’nun sadece askerî bir ittifak olmadığını vurgulayan Ünal, “NATO aynı zamanda transatlantik dünyada siyasi ve ideolojik bir bloklaşmanın kurumsal ifadesiydi” dedi. Kolektif savunma ilkesinin, bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasının, bu yapının merkezinde yer aldığını belirtti.
Ancak bu amacın Soğuk Savaş koşullarına ait olduğunu hatırlatan Ünal, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla NATO’nun varlık gerekçesinin de tartışmaya açıldığını söyledi. Buna rağmen ittifakın dağılmadığını, aksine kendini yeniden tanımladığını ifade etti. Ünal, “Terörizm, siber tehditler, bölgesel istikrarsızlıklar ve ‘hibrit savaş’ gibi daha muğlak riskler NATO’nun yeni misyon alanları olarak öne çıktı” dedi ve bugün NATO’nun kuruluş amacının birebir geçerliliğini koruduğunu söylemenin zor olduğunu vurguladı.
Ünal, ortada artık aynı türden, açık ve tanımlı bir bloklar arası askerî tehdit olmamasına dikkat çekerek “Buna karşılık NATO, varlığını sürdürebilmek için tehdit tanımını genişleten ve zaman zaman esneten bir yapı haline gelmiştir.” dedi.
“ABD’nin belirleyici ağırlığı tartışmasız”
NATO’nun ABD çıkarlarına hizmet ettiği yönündeki eleştirileri değerlendiren Ünal, ittifakın temel aktörünün ABD olduğunu açık biçimde ifade etti:
“NATO’nun askerî, teknolojik ve finansal kapasitesine bakıldığında ABD’nin belirleyici ağırlığı ortadadır, burada tartışılacak bir yan yok. NATO’nun kolektif savunma örgütü olmaktan ziyade ABD’nin stratejik çıkarlarına hizmet eden bir yapı olduğu yönündeki haklı eleştiriler de yeni değildir; özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde bu eleştiriler daha da artmıştır.”
Ünal, NATO’nun karar alma süreçlerinde formel olarak eşitlik ilkesine dayansa da pratikte asimetrik bir güç yapısı bulunduğuna dikkat çekti.
Bununla birlikte Avrupa ülkelerinin de kendi güvenlik kaygılarını NATO üzerinden kurumsallaştırdığını hatırlatan Ünal, ABD’nin küresel askerî kapasitesi ve “liderlik” iddiasının ittifakın yönelimini belirlemede hala merkezi olduğunu ifade etti. Ünal, NATO’nun Soğuk Savaş sonrası genişleme politikasını da ABD’nin jeopolitik nüfuzunu artırma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirdi.
“ABD’siz NATO, bildiğimiz NATO olmaz”
İspanya başta olmak üzere Avrupa devletlerinden gelen “ABD NATO’dan çıkarılsın” yönündeki eleştirel söylemleri değerlendiren Ünal, bu tür söylemlerin daha çok sembolik ve siyasi bir itiraz olduğunu belirtti.
“NATO’nun kuruluşundan itibaren ABD yalnızca bir üye değil, ittifakın ana taşıyıcısıdır. Bu nedenle ABD’siz bir NATO’nun bildiğimiz haliyle bir NATO olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz” diyen Ünal, NATO’da bir üyenin çıkarılmasına dair uygulanabilir bir mekanizma bulunmadığını hatırlattı.
“Türkiye NATO’da ileri karakol rolüyle konumlandı”
Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılımını değerlendiren Ünal, ülkenin ittifak açısından Sovyetler Birliği’ne karşı güney kanadında bir “ileri karakol” işlevi gördüğünü ifade etti.
Dönemin iktidarı açısından NATO üyeliğinin iç politikayı tahkim eden bir araç olarak da kullanıldığını belirten Ünal, “Bugün NATO üyeliği ve üslerin gerçekten Türkiye’nin güvenliğine mi yoksa NATO politikalarına mı hizmet ettiği sorusunun daha fazla önem kazanmış durumda.” dedi.
“Adana’daki MNC, NATO’nun yeni stratejisinin parçası”
Adana’da kurulması planlanan Çokuluslu Kolordu (MNC) hakkında konuşan Ünal, bu adımların NATO’nun son dönemdeki ileri konuşlanma stratejisinin bir parçası olduğunu belirtti.
Rusya-Ukrayna savaşı sonrası NATO’nun daha hızlı tepki verebilen askerî yapılar kurma eğiliminin belirginleştiğini ifade eden Ünal, Adana’daki yapılanmanın Türkiye’nin NATO’nun operasyonel planlamasında aktif rolünü sürdürdüğünü söyledi.
“Halihazırda Türk ordusu NATO’ya o denli angaje ve entegre bir ordu ki -tarihsel olarak 1952’den beri böyle- NATO’nun dönemsel planlamalarına göre şekillenmesinde şaşılacak bir yan da yok. Dolayısıyla bir süreklilikten söz ediyoruz.”
“NATO zorunluluğu söylemi egemen ideolojinin bir sonucu”
NATO’nun Türkiye için bir zorunluluk olup olmadığı tartışmasına değinen Ünal, bu meselenin politik bir mesele olduğunu vurguladı. “NATO’nun Türkiye için bir zorunluluk olduğunu söylemek güvenlikçi bir yaklaşımı ifade eder” diyen Ünal, bunun ABD’nin geliştirdiği güvenlik yaklaşımı olduğunu belirtti.
NATO üyeliğinin “tek seçenek” gibi sunulmasının ise Türkiye’nin dünya kapitalizmiyle kurduğu bağımlılık ilişkisiyle ve egemen ideolojiyle bağlantılı olduğunu ifade etti.
“Kolektif güvenlik ancak eşitlikçi mücadeleyle mümkün”
Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO zirvesi öncesi yükselen protestolara da değinen Ünal, bu tür eylemlerin anti-emperyalist politik tutumları örgütlediğini ve toplumsal mücadeleler açısından ivme yaratma potansiyeli taşıdığını söyledi.
NATO’dan çıkılması ve üslerin kapatılması taleplerinin yalnızca güncel politik talepler olmadığını belirten Ünal, bu taleplerin aynı zamanda alternatif bir dünya tahayyülünün ifadesi olduğunu vurguladı.
Ünal, sözlerini “Kolektif bir güvenlik daha fazla askerî ittifakla değil, eşitlikçi ve sömürüsüz bir dünya için mücadeleyle mümkün olabilir.” diyerek tamamladı.
Müzeyyen Ezel Ünal Hakkında
lisans eğitimini 2009 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, yüksek lisans eğitimini 2014 yılında Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde, doktora eğitimini ise 2022 yılında Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. 2014 yılından beri Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyasi Tarih Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Türkiye’nin siyasal ve sosyal yaşamı ve diplomasinin sosyal tarihi üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. İletişim Yayınları'ndan “Cumhuriyetin Diplomatı Olmak: Erken Cumhuriyet Dönemi Büyükelçileri Üzerine Pospografik Bir İnceleme” adlı bir kitabı bulunmaktadır.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Edip Semih Yalçın, İstanbul İl Teşkilatı ve 39 ilçe teşkilatının fesih kararını duyurdu.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Edip Semih Yalçın, MHP’nin İstanbul İl Teşkilatı ve 39 ilçe teşkilatını feshettiklerini duyurdu.
Yalçın, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:
“Milliyetçi Hareket Partisi İstanbul İl Teşkilatı ve 39 ilçe teşkilatı, parti tüzüğümüzün 52 ve 54’üncü maddelerinin tanıdığı yetkiye istinaden, yine tüzüğümüzün 34’üncü maddesi uyarınca feshedilmiştir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”
MHP Parti Tüzüğü’ndeki Madde 34 şu şekilde:
Madde 34- (Değişik Madde; 17/3/2024 Büyük Kongre Kararı) Yeni teşkilat oluşturulacak veya kapatılıp yeniden kurulacak ya da feshedilen belde, ilçe ve illerde Merkez Yönetim Kurulu tarafından kurucu yönetim kurulları teşkil olunur.
Atama ile görevine başlayan kurucu yönetim kurulu kendisine verilen yetkiyle bağlı olarak atandığı belde, ilçe veya ilde teşkilat kurma işlemlerini yürütür.
Kurucu yönetim kurulları, kendi kademelerinin kongresinde başkan ve kurul üyeleri seçilene kadar, seçilmiş yöneticilerin hak ve yetkilerine sahip olarak görev ifa ederler.
Kurucu yönetim kurulu üyelerinin görev alması için bu Tüzüğün 10. maddesinin (b) fıkrasındaki 3 aylık süre şartı aranmaz
Amerika merkezli Ignis şirketinin Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yapacajı JES projeleri, insan hayatının yanı sıra, doğal hayatı ve diğer canlıların hayatını da derinden etkileyecek.
Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yapılacak olan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projeleri, toplam 22 köyün doğal yaşam alanlarını etkileyecek. ABD merkezli IGNIS H2 Enerji Üretim A.Ş. tarafından hayata geçirilecek olan iki ayrı jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı uzmanlar ve bölge halkı, bu projelerin sadece insan hayatını değil, doğal hayatı ve hayvanların hayatını da çok olumsuz edeceğini söylüyorlar.
JES’lerin yapılması durumunda yok olacak olan doğal hayat alanları:
Yugoslavya bölünürken yaşanan savaşlarda yabancı ülkelerden savaşçılar da bulunmaktaydı. Paramiliter gruplarda bulunan bu savaşçıların bazılarıysa ilerleyen yıllarda Suriye ve Ukrayna gibi ülkelerdeki çatışmalara da katılacaktı.
Kuşatma altındaki Sarajevo, Foto: Remembering Srebrenica
Amerikalı dış politika yazarı Lily Lynch‘in The Baffler için yazdığı bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçeye çevirdik.
*Editör notu:
1991-2001 arasında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin dağılması sürecinde büyük yıkıma yol açan bir dizi savaş oldu. Bu süreçte NATO ve Batı ülkeleri, siyasi ve askeri müdahaleleriyle savaşın ve Yugoslavya’nın dağılması sürecinde önemli rol oynadı.
Yugoslav savaşları ölmeyecek. Geçtiğimiz yılın sonbaharında, Bosnalı Sırp liderliğinin 1990’larda zengin Batılı turistler için “keskin nişancı seferleri” düzenleyerek onları Sarajevo’nun (Saraybosna) üzerindeki tepelere getirdiği ve Bosnalı sivilleri vurmalarına izin verdiği haberi ortaya çıktı. Yeni gelen iddialara göre ise bu Batılı sadistler, İtalya’nın Trieste şehrinde buluşuyor ve oradan Yugoslav charter havayolu şirketi Aviogenex ile Belgrad’a uçuyordu. Ardından Saraybosna çevresindeki Sırp kontrolündeki tepelere götürülüyor ve burada sivillere ateş etmelerine izin veriliyordu. Fiyatlarsa oldukça yüksekti: hedef başına 92 bin ile 116 bin dolar arasında. Çocukları vurmak en pahalısıydı, bir erkeği vurmak bir kadını vurmaktan daha pahalıydı. Yaşlılar ise bedavaya vurulabiliyordu.
“Keskin nişancı seferleri” iddiaları, Balkanlar’da kutuplaşmaya yol açtı. Bu iddialarla ilgiliyse çeşitli görüşler mevcut. Ancak münferit sadistlerin varlığı inkar edilmiyor. Hatta Rus yazar ve provokatör Eduard Limonov’un, 1992’de Sarajevo tepelerinde dönemin Republika Srpska’sının Başkanı Radovan Karadžić ile birlikte yer aldığı kötü şöhretli görüntüleri bile var (1993’te aşırı sağcı filozof Aleksandr Dugin ile birlikte Ulusal Bolşevik Partisi’ni kuran Limonov, siyasi olduğu kadar estetik nedenlerle de o on yıl boyunca şiddete karşı giderek artan bir hayranlık geliştirmişti. Sırp paramiliter lider “Arkan” (Željko Ražnatović) hakkında, “Zeki ve yakışıklı gangsterleri her zaman sevmişimdir,” dediği söylenir). Görüntülerde Karadžić, Limonov’a Saraybosna’nın bir Sırp şehri olduğunu, bir saldırıdan sonra şehrin üzerinde yükselen dumanın bazen “tamjan” (Ortodoks Hristiyan ibadetlerinde kullanılan günlük bir tütsü) gibi göründüğünü ve Yugoslavya’daki silah piyasasının “çok kirli bir iş” olduğunu söylüyor. Öyle ki Karadžić, Sırpların NATO’dan bile silah satın aldığını iddia ediyor.
Yabancı sadistlerle ilgili her zaman fısıltılar vardı. Bazen bunlar, elit bir Batılı müşteri kitlesi için Balkan “snuff” filmlerinin üretildiği The Life and Death of a Porno Gang (2009) ve A Serbian Film (2010) gibi Sırp korku sineması örneklerinde karşılık buluyordu. Ancak çoğu zaman izleyiciler, bu temanın tamamen mecazi olduğunu varsayıyordu. Belki de Bosnalıların “Evin CNN’e çıksın” bedduasında olduğu gibi savaşın TV’de gösterilmesine ya da ülkenin “ilk internet savaşı” olarak dağılmasına bir yorum olarak gördüler. Yeni filizlenen internet, insanları birbirine bağlayarak milliyetçi hükümetlerin bilgi yayılımı üzerindeki tekelini zayıflatıyor ve bu yeni teknolojinin doğası gereği demokratik olduğuna dair bir efsane yaratıyordu. Ayrıca dış dünyanın savaşları neredeyse eşzamanlı ve müşterek yollarla izlemesine olanak tanıyordu.
Eduard Limonov, Sarajevo tepelerindeki Sırp mevzilerinde sivil halka ateş ederken; Foto: United24 Media
Ancak keskin nişancı seferlerinde görüldüğü üzere, çatışmadaki yabancılar yalnızca televizyondaki savaş muhabirleri ve ilk internet kullanıcıları değildi. Sarajevo’daki iddia edilen keskin nişancı turistlerinin yanı sıra savaş dönemi Yugoslavya’sı, her biri kendi kutsal savaşını veren mücahit savaşçılar, Batılı neo-Naziler ve Rusyalı Kazaklar için bir çekim merkezine dönüştü. Bazıları ise para, heyecan ve hayatlarındaki dertlerinden kaçmak isteyen daha soğukkanlı paralı askerlerdi.
Belki de diğerleri tarihe tanıklık etmek amacıyla gelmişti. Birçoğu, o dönem yeni bir çağın başladığını hissetmişti ve haklılardı. Yugoslav Savaşları, hem başka savaşlara da katılacak deneyimli yabancı savaşçılar hem de başlangıçta amaçlanandan çok farklı hedeflere hizmet etmek üzere kullanılan yeni bir insani mantık ortaya çıkardı. Eğer “kısa yirminci yüzyıl” Sarajevo’da tüm dünyaya yankılanan o silah sesiyle başladıysa, belki de yine orada sona erdi.
Sosyalist “kardeşlik” atışması
Milenyumun son yılları, Soğuk Savaş sonrası aşırı küreselleşmenin yaşandığı bir küresel bağlantılılık zamanıydı. Yeni yeni gelişmekte olan internet ve canlı yapılan küresel televizyon yayıncılığı, bunun sadece iki erken tezahürüydü.
Müdahale etmeme ilkesi 1648 Westphalia Barışı’ndan bu yana uluslararası ilişkilerin bir kuralıydı ama küreselci liberaller, egemenliği bir engel olarak görüyorlardı. Onların gözünde bir devletin kendi toprakları üzerindeki mutlak otoritesi, işledikleri insan hakkı ihlallerinin denetlenmesinden kaçmak isteyen diktatörler tarafından sıklıkla kalkan olarak kullanılıyordu. Dünya 2000 yılına yaklaşırken, Atlantik eksenindeki liberaller insan haklarını savunmak için yürütülen savaşı savundular. Yeni çağda sınırlar anlamsızlaşacak, uluslararası ticaret engelsiz bir şekilde akacak ve bilgi her yere özgürce yayılacaktı. Çekyalı oyun yazarı ve liberal demokrat Václav Havel, “İnsanlar devletten daha önemlidir. Devlet egemenliği putu, kaçınılmaz olarak yıkılmalıdır” sözüyle bu durumu destekliyordu. Avrupa Birliği’nin kurucu belgesi olan Maastricht Antlaşması Şubat 1992’de imzalandı ve Avrupa vatandaşlığı kavramını sundu. Bu, geleceğe doğru kesintisiz bir yürüyüşün habercisi oldu. Küreselci liberaller, çok taraflı yönetişim ve uluslarüstü kurumlar sistemi aracılığıyla iradelerini dünyaya dayatmaya çalıştılar. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) lider olacağı genel olarak kabul görse de bunu kuracağı ittifaklar aracılığıyla yapacaktı.
Bu sırada Güneydoğu Avrupa’da Yugoslavya’nın dağılması ise bu sürecin tam tersini temsil etmekteydi. “Kardeşlik ve Birlik” mottosunu öne çıkaran çok kültürlü, çok uluslu ve çok inançlı bir sosyalist devlet parçalanıyordu. Batılı siyasi elitler Brüksel’de şampanyalar patlatıp insan hakları adına yeni bir kozmopolit çağın doğuşunu kutlarken Balkan halkları; dışlayıcı milliyetçilikleri ve kan ile toprağa dair ilkel takıntılarıyla bu yeni dünyada gerici bir tezat oluşturuyordu. Küreselci liberaller, sadece bu eski şovenizmi yenebildikleri takdirde onu yirminci yüzyılın diğer tüm dehşetleriyle birlikte geride bırakabileceklerinden emindiler. Bu nedenle The New York Times, NATO’nun 1999’da Yugoslavya’ya yönelik insani müdahalesini “21. yüzyılın erken gelişi” olarak tanımladı. Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Milošević’in 5 Ekim 2000’de devrilmesi ise Hollywood yapımcıları tarafından “20. yüzyılın son devrimi”, İngiltereli tarihçi Timothy Garton Ash tarafından ise kısaca “son devrim” olarak adlandırıldı.
Foto: Borgen Media
Ancak daha yakından bakıldığında, Batı’nın liberal emperyalizmi ile Balkanların arkaik milliyetçilikleri nihayetinde o kadar da uyumsuz değildi. Amerikalı yazar Robert D. Kaplan, 1990’ların Balkan savaşlarını Ortodoks Sırplar, Katolik Hırvatlar ve Bosnalı Müslümanlar arasındaki “kadim etnik nefretlere” bağlamıştı. Bu savaşlar ilkel bir niteliğe sahip olsa da bizzat çatışmaların kendisi tamamen moderndi. Bu yeni savaş türü milenyumun doğasına tıpkı kişisel bilgisayarlar kadar uygundu. Farklı ülkelerden bölgeye varan savaşçılar, Yugoslavya’nın dağılması boyunca pasif kalan uluslararası toplumun birçok üyesinden çoğu zaman daha etkiliydiler. NATO çatışmalara iki kez müdahale etti: 1995’te Bosnalı Sırp güçlerine karşı, 1999’da ise Kosova Savaşı sırasında. Bu müdahaleler, gecikmiş hamleler olarak görüldü ve eleştirildi. Buna karşılık yabancı paramiliter savaşçılar daha kararlı hareket etti ve uzun vadeli bir etki bıraktı. Yugoslavya Savaşları, gelecekteki savaşçılar için bir tür kuluçka alanına ve sonra dünyaya yayılan bir modele dönüştü. Bir Balkanlı’nın dediği gibi: “Yugoslav Savaşları bitmedi, sadece dünyaya yayıldı.
Küçük ekranlarda şehitlik
Bazıları Bosna’yı “modern cihadın beşiği” olarak adlandırmıştır. Suudi Arabistanlı bir gönüllünün ifade ettiği gibi, “Bosna, modern cihatçı hareketin anlatısının temellerini atmıştı.” Bu anlatı şu şekildeydi: “Uluslararası toplum” ve özellikle Batı, Avrupa’da Müslümanlara yönelik bir soykırımın devam etmesine izin veriyordu. BM ve Batılı hükümetler, sunmak istedikleri iyi niyetli tablonun aksine, eli kolu bağlı aktörler değillerdi. Eylemsizliklerinin temelinde, Müslümanların hayatlarını kaybetmelerine karşı süregelen bir kayıtsızlık yattığı düşünülüyordu. BM Güvenlik Konseyi tarafından 1991 yılında uygulanan silah ambargosu, eski Yugoslavya’daki tüm taraflara silah ve askeri teçhizat teslimatını durdurarak Bosna’nın kendini savunma kabiliyetini engellemişti.
Bu yeni çağda Bosna, dünya çapındaki Müslümanlar ve özellikle de Batı’daki diasporalar için önemli bir odak noktası haline geldi. Bosnalılara yardım etmek amacıyla kurulan hayır kurumları gelişti. Müslüman ülkeler BM’de Bosna adına lobi faaliyetleri yürüttü, Bosna hükümetine insani ve ekonomik yardım gönderildi. Bangladeş, Mısır, Ürdün, Pakistan ve Türkiye, BM ve NATO güçlerine asker katkısında bulundu. İran, silah ambargosuna meydan okuyarak gizlice askeri yardım gönderdi. Ancak pek çok Müslüman için bu kadarı yeterli değildi. 1992’den itibaren dünyanın dört bir yanından Müslüman gönüllüler Bosna’ya gelmeye başladı. Bunların bazıları savaş gazileriydi.
Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesi, savaşta pişmiş mücahitleri aniden yeni bir çatışma arayışında bırakmıştı. 1992 ve 1995 yılları arasında Bosna Savaşı, Bosna hükümet güçlerinin safında savaşacak iki bin ile beş bin arasında Müslüman gönüllüyü kendine çekti. Bu yönüyle Bosna Savaşı benzersizdi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana gerçekleşen pek çok küresel cihat arasında Bosna, yabancı savaşçıların tanınmış bir hükümetin safında savaştığı nadir örneklerden biriydi. Bosna Ordusunun bir parçası olarak faaliyet gösteren bu birliklerin en organize olanı El Mücahit’in çoğunluğu yabancı gönüllülerden oluşmaktaydı. Birliğin Mehurići köyü yakınlarında düzenli dua edilen, alkol, küfür, zina ve domuz eti yasağının yanı sıra, sigara yasağı da dahil olmak üzere katı İslami uygulamalar dayattığı bir eğitim kampı vardı. Sigara tiryakisi Bosna’da bu kurallar dikkate değerdi. Bazı yabancı savaşçılar, savaş aralarında köydeki çocuklara Kuran öğreterek aynı zamanda İslami öğretmenlik de yapmaktaydılar.
Mücahitler, işkence ve kafa kesme eylemleri gibi vahşi eylemleriyle ün salmışlardı. Bu durum, özellikle 11 Eylül’den sonra, yeni bağımsızlığını kazanmış Bosna Hersek için ileride siyasi bir yük haline gelecekleri anlamına geliyordu. Pek çok yabancı savaşçı yerel halktan insanlarla evlenip savaştan sonra Bosna’da kalsa da Amerikalılar onların varlığını potansiyel bir güvenlik tehdidi olarak gördü ve yetkililere onları tasfiye etmeleri için büyük baskı uyguladı. 1995 Dayton Anlaşması, yabancı savaşçıların Bosna’yı terk etmesini şart koşuyordu. Ancak yeni hükümet, savaşmalarının bir ödülü olarak bazı mücahitlere çoktan Bosna vatandaşlığı vermişti. 11 Eylül’den sonra Bosna Hersek Bakanlar Kurulu, ABD’nin Sarajevo Büyükelçiliği ile istişare ederek vatandaşlık yasasında değişikliğe gitti ve bu adım, savaş sırasında ve hemen sonrasında vatandaşlık alan kişilerin durumunun yeniden incelenmesini sağladı. Bunun sonucunda yaklaşık bin kişinin Bosna vatandaşlığı iptal edildi.
Bosna Savaşı’nda yer alan mücahitler, Foto: Geostrategic Media
Teröre karşı savaşın ardından Bosna’yı gizli cihatçı tehdidinden arındırma çabaları nispeten başarılıydı ancak kusursuz değildi. Bosna, yalnızca sınırlı sayıda deneyimli savaşçı tedarikçisi olarak değil, aynı zamanda bir propaganda kaynağı olarak da sonraki cihatlar için bir toplanma noktası haline gelecekti. 1990’ların sonlarına ait Yeşil Kuşların Kalplerinde ve Bosna Şehitleri adlı iki belgesel, dünya çapındaki Müslümanları diğer cihatlarda savaşmaya çağırarak radikalleşme için popüler araçlar haline geldi. Bunlar, on yılı aşkın süre sonra dahi Suriye İç Savaşı’na katılacak savaşçıları devşirmek için hala kullanılmaktaydı. Cihatçı propagandanın yayılması büyük ölçüde internet aracılığıyla kolaylaştırıldı ve her iki belgesel de Bosna Savaşı’nda gazi olan bir İngiltereli’nin yönettiği Azzam.com tarafından yayımlandı.
Başlangıçta ses kaseti formatında dağıtılan Yeşil Kuşların Kalplerinde, adını şehitlerin ruhlarının “Yuvaları Yüce Olan’ın tahtından sarkan avizelerde bulunan” yeşil kuşların kalplerinde cennete yükseldiği inancından almaktadır. Metin, silah ve savaş sesleri üzerine kaydedilmiş sözlü bir anlatım eşliğinde, Sırplara ve Hırvatlara karşı savaşan Bosnalı şehitlerin hikayesini anlatıyordu. Bunu yaparken de hayatını kaybeden gerçek savaşçılara ait biyografik bilgileri fantastik ve rüya benzeri imgelerle harmanlıyordu. Eser, cihatçı çevrelerde büyük bir yankı uyanmıştı. Bildirildiğine göre Londra’daki 7/7 intihar bombacılarının üzerinde Yeşil Kuşların Kalplerinde bulunuyordu ve bunun, İngiliz “ayakkabı bombacısı” eyleminin suç ortağı Saajid Badat’ın radikalleşmesinde de rol oynadığı söyleniyordu. Yeşil kuşlar, Bosna Savaşı’nın sona ermesinden çok sonra bile güçlü bir sembol olarak kalmaya devam edecekti. Suriye İç Savaşı’na yönelik çevrimiçi eleman toplama faaliyetlerinde cihatçılar, Instagram’da şehitlere adanan gönderilerde, genellikle yeşil bir kalp emojisiyle birlikte #greenbirds etiketini kullandılar.
Bosna Şehitleri, ilk İngilizce mücahit videosu olarak tanıtılmıştı. Bunun yanında Arapça olarak da yayımlanmıştı. İki bölümlük bu video, Bosna Savaşı’nın hikayesini daha geniş bir çatışmanın, yani Batı’nın İslam’a karşı yürüttüğü savaşın bir parçası olarak anlatıyordu. Video, çoğu zaman şiddetli ölümler nedeniyle feci şekilde deforme olmuş, hayatını kaybeden savaşçılara ait kapsamlı görüntüler içeriyordu. Bosna Şehitleri, video yayımlandığında henüz nispeten tanınmayan Usame bin Ladin’in bir görüntüsüyle sona eriyordu.
Gerçekten de Suriye’deki çatışmalar, bazı radikalleşmiş Boşnakların yanı sıra Bosna Savaşı’nın pek çok gazisini, dindaşlarının safında savaşmaları için kendine çekti. Sünni ihyacı ve köktendinci bir hareket olan Selefilik, 1990’larda ağırlıklı olarak laik olan Bosna toplumuna mücahitler tarafından getirilmişti. Seyrek de olsa bu akım kalıcı oldu. Savaştan sonra Bosna’daki Selefiler, Suudi parasıyla camiler inşa ettiler ve bu da Suriye ve Irak’ta, çoğunlukla IŞİD ve El Nusra Cephesi saflarında savaşacak eleman devşirmek için nispeten verimli bir zemin oluşturdu. Bu gruplardan ikincisi zamanla, liderliği Aralık 2024’te Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı deviren örgüt olan Heyet Tahrir el-Şam’a, yani HTŞ’ye dönüşecekti. Toplamda, Batı Balkanlar’dan yaklaşık bin kişinin Suriye ve Irak’taki çeşitli cihatçı grupların saflarında savaştığına inanılmaktadır.
Selefi cihatçılık, genellikle arkaik bir barbarlığa dönüş olarak tasvir edilse de o da tamamen moderndir. Sonuçta Bosna’nın mücahitleri, insani müdahaleyi savunan küreselci liberal bloktaki çağdaşlarından çok da farklı değillerdi. Ulus devletin kısıtlamalarından ve soykırımı durdurma ya da önleme konusundaki yetersizliğinden hüsrana uğrayan bu kişiler de uluslarüstü bir kimliğe, yani ümmete, yönelik kozmopolit bir kaygıyla hareket ediyorlardı. Telekomünikasyon alanındaki yeni gelişmeler sayesinde birbirleriyle iletişimleri artan bağlanan bu savaşçılar, küresel Müslüman topluluğunu bölmek ve yozlaşmış laik rejimleri ayakta tutmak için bir araç olarak gördükleri dışlayıcı milliyetçi fikirlerden de nefret ediyorlardı. Mücahit Komutanı Ebu Abdülaziz’in ifade ettiği gibi cihat, “(Allah’ın) kelamını yüceltmek için milliyetçi bir dava, kabileci bir dava” anlamına geliyordu. Suudi Arabistan’dan Mehurići’ye gelen komutan bir Newsweek muhabirine, “Ben İslam’dan geliyorum,” demişti. Bu, “Ben dünya vatandaşıyım” şeklindeki mottonun Bosna mücadelesi için yeniden formüle edilmiş haliydi.
Dehşet Süvarileri
Karşı saflarda olmalarına karşın başka inançlardan olanlar da, aynı savaşta savaşmak için uzun mesafeler kat ettiler. Sırplara dindaşları olan Ortodoks Hristiyanlar katıldı ve bunların başını Ruslar çekiyordu. Bazıları, yine komünizmin çöküşünden doğan diğer iki savaş olan Çeçenistan ve Transdinyester’deki taze çatışmalardan geldi. Bazıları, Rusya dize getirildiğinde kendilerini aniden amaçsız bulmuş profesyonel Sovyet askerleriydi. Bazıları biraz para peşindeydi ancak ücretler cüziydi. Republika Srpska Ordusu (VRS) saflarında savaşmaları için Ruslara ayda yaklaşık 155 dolar ödeniyordu. Diğerlerinin ise daha ideolojik motivasyonları vardı. Bunlar, Sırpların zor durumda olduğu anlatısına kapılmışlar ve Ortodoks Hristiyanlığı sözde onu yok etmeye çalışan Müslüman “Türklerden” korumaya yardım ettiklerine inanmışlardı. Sırp milliyetçilerinin hayal dünyasında Boşnaklar bir şekilde Osmanlılara dönüşmüştü. Sırpların dış desteğinin büyük kısmını Ruslar oluştursa da diğer Ortodokslar da Bosna’da savaşmaya geldi. Kesin rakamlar değişiklik gösterse de Lahey belgelerine göre VRS’nin Yunanistan, Romanya ve Rusya’dan 529 ile 614 arasında gönüllüsü vardı. Bu kişiler savaş suçları işlediler ve 1995’te, General Ratko Mladić (tamamen uluslararası toplumun gözetimi altında) Boşnaklara karşı soykırımın gerçekleştirildiği Srebrenitsa’ya girdiğinde onun birlikleri arasında yer alıyorlardı.
Sırplarla beraber savaşan Yunan savaşçılar, 1995, Foto: XYZ Contagion
Ruslar da, tıpkı mücahitler gibi farklı nedenlerle de olsa yerel halk arasında karışık bir şöhrete sahipti. Gazeteciler, sabah kahvaltısında sigara ve rakija ile güne başlayan, alkole düşkün ve umutsuz Rusları anlatıyordu.
1993’te Los Angeles Times’ta çıkan bir haberde, Yuri adında “St. Petersburg’lu bebek yüzlü bir neo-Nazi”, bir gazeteciye Bosna Savaşı için Rusları saflarına katmakla sorumlu olduğunu anlatıyordu. Rusların “Sırplar tarafından beslendiğini, giydirildiğini ve silahlandırıldığını”, bazılarının ise “benzin kaçakçılığı gibi askeri faaliyetlerden ziyade ekonomik faaliyetlere karıştığını” belirtir. Bu tür suç faaliyetleri, Yugoslavya’nın parçalanışının ayrılmaz bir parçasıydı ve savaşların avangard olmasının bir başka yoluydu. Siyaset bilimci Peter Andreas bu konuyla ilgili şöyle yazmıştı:
Bu çatışmalar; insani yardımların, yabancı para birimlerinin, yasadışı ihracatın, cephe hatları arasındaki gizli ticaretin "vergilendirilmesi" ile yağmalanmış malların karaborsa satışıyla kısmen mümkün kılınmaktadır. … Düzenli askeri birliklerin yokluğunda, onlarla birlikte veya bazen onların içinde faaliyet gösteren yarı-özel suçlu muhariplerden faydalanabilirler ve özellikle taraflardan en az birinin düzenli bir ordusu yoksa ve tam teşekküllü bir devlet değilse bu durum çok daha yaygındır.
Sudan’daki daha yakın tarihli çatışma ile doğu Ukrayna’daki savaşın önceki aşamaları da benzer özellikler taşımaktadır. Sudan, Kolombiya kadar uzak yerlerden bile paralı askerler çekmiştir, bunların birçoğu Birleşik Krallık merkezli firmalar tarafından toplanmıştır. Ukrayna’da ise savaş döneminde çalınan yardımlarla ilgili skandallar patlak vermiştir.
Bu tür özellikler savaşları modern kılsa da çatışmalar aynı zamanda belirli ilkel nitelikler de barındırıyordu. Yugoslavya’nın dağılması, komünizm idaresinde uzun süredir bastırılan hareketlerin aniden gün yüzüne çıkışına sahne oldu. Bunların kökeni çoğunlukla sessizce varlığını sürdüren yerel milliyetçiliğe ve dine dayanıyordu. Ancak bazıları adeta yeniden hayata döndürülmüştü ve bunların arasında Kazak geleneğinin dirilişi de yer alıyordu. Kazaklar, çarlar döneminde Rusya’nın yarı göçebe savaşçı sınıfıydı. Rusya İmparatorluğu’nun güney sınırları boyunca yaşayan kanun kaçaklarının ve firari serflerin soyundan geliyorlardı. 1990’ların başlarında Kazak kültürünün yeniden canlanışı, Kazakistanı Bosna Savaşı’na eleman devşirmek için önemli bir merkez haline geldi. 1993 yılında Rostov’da yerel Kazakların lideri, bir gazeteciye “Ortodoks Hristiyanlığın olduğu her yerde savaştık, savaşıyoruz ve her zaman savaşacağız” demişti.
Rus özel askeri şirketi Wagner Grubu’nun yükselişini anlatan Ölüm Bizim İşimiz: Rus Paralı Askerleri ve Özel Savaşın Yeni Dönemi (Death Is Our Business: Russian Mercenaries and the New Era of Private Warfare) adlı kitapta John Lechner, doğu Bosna’da Višegrad yakınlarında savaşmış ve kendini Kazak olarak tanımlayan Alexander Kravchenko ile konuşmaktaydı. Kravchenko, Kazakların üç şeye inandığını savunuyordu: “Ortodoksluk, askerlik hizmeti ve atalara sadakat.” Kravchenko, Bosna’da açıkça monarşist olan ve bazen Çar’ın Kurtları olarak da anılan 2. Rus Gönüllü Müfrezesi RDO-2’de savaşan Igor Girkin isimli biriyle tanıştı. Girkin de Rus’tu ve Kravchenko’nun anlattığına göre en sevdiği konu Rus emperyal tarihiydi. Ayrıca ünlü tarihi savaşları canlandırmayı da çok sevmektedir. Elbette Girkin, daha sonra 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhakında ve Doğu Ukrayna’daki Donbas savaşında öncü bir rol oynayacaktı. Ayrıca aynı yıl doğu Ukrayna üzerinde uçan Malezya Havayolları’nın 17 sefer sayılı uçuşunun düşürülmesindeki rolü nedeniyle Hollanda mahkemesi tarafından gıyabında mahkum edilmişti.
Rusların Bosna Savaşı’na katılımının daha ürkütücü yönlerinden biri de, Batı’ya karşı yakında verileceğine inandıkları savaşın yalnızca provasıydı. Belki de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden, “şok terapisi”nin yarattığı yıkımdan ve liberal demokrasiyle ilişkilendirilen pek çok hayal kırıklığı yüzünden Batı’yı suçluyorlardı. Rusya, süper güç statüsüne döneceği günün hayalini kuruyorlardı. Ya da belki de Sırplara karşı yürütülen savaşı, bir gün Rusya’ya karşı da verilecek olan, Ortodoks Hristiyanlığa yönelik daha geniş çaplı bir savaşın parçası olarak görüyorlardı. Ivan adında bir Kazak, 1993 yılında The Christian Science Monitor‘a verdiği demeçte, bu savaşı Batı’nın “Rusların ve Rusya İmparatorluğu’nun daha fazla yıkıma uğratılmasına yönelik büyük planının bir test alanı” olarak gördüğünü söylemişti. Onun değerlendirmesine göre Sırplar saldırılara karşılık veriyordu: “Demokratik bir Rusya’nın ve demokratik bir Amerika’nın canına okuyorlar ve ben bundan memnunum.”
Aynı yıl Yuri Belyaev Los Angeles Times‘a, “Buradaki rolümüz temel olarak ideolojiktir,” beyanında bulunmuştu. Kendisini “savaşçı adlı metanın ticaretini yapan” bir iş insanı olarak tanımlayan Belyaev, Rusları Bosna’da savaşmak üzere örgütlüyordu. Belyaev şöyle diyordu: “Sırplar da Ruslar da Slavdır ve Sırp tarafında yer almamız onların düşmanlarına bir mesaj vermektedir. Buna ek olarak pratik kaygılarımız da mevcut. Benzer bir durum Rusya’nın başına geldiğinde hazırlıklı olmak adına Yugoslavya çatışmasında deneyim kazanmamız büyük önem taşıyor.”
Aslında Ukrayna, Girkin’in yanı sıra Yugoslavya’dan gelen savaşçılara da yeni bir fırsat sundu. Tıpkı Girkin gibi, Bratislav Živković de yaklaşık yirmi yıl sonra Ukrayna’nın yolunu tutmadan önce Yugoslav Savaşları’nda savaşmıştı. Živković, İkinci Dünya Savaşı’nda antifaşist Partizanlara karşı savaşan Sırp milliyetçisi ve kralcı hareketin yeniden dirilişi olan Çetnik uyanışının ön saflarında yer alıyordu. Yugoslavya’nın dağılması, Tito Yugoslavyası’nda bastırılmış olan Çetnik imgelerinin ve sembollerinin yeniden canlanışına sahne oldu. 2014 yılında Živković, Ukrayna’da ortaya çıktı. Kırım’da Kazak paramiliterlerle koordineli olarak çalışan gayrinizami bir birliğe komuta ediyordu. Gür sakalı ve siyah kürklü Çetnik şapkasıyla Živković, Vice News‘un dikkatini çekti. 2014’te Kırım’dan geçilen bir haberde Vice muhabiri Simon Ostrovsky’ye, “Zorluklar yaşadığımızda Ruslar her zaman Sırp savaşlarında gönüllü olarak yardıma geldiler. Şimdi ise biz onlara yardım etmeye geldik,” demişti. Živković, Ocak 2025’te Kursk harekatı sırasında Ukrayna güçleri tarafından öldürülmüştü.
Yugoslavya’nın dağılmasının etkileri Ukrayna’da da görülüyor. Son savaşlar Batı’nın “Koruma Sorumluluğu” ve insani müdahaleden uzaklaştığını gösterse de, Rusya bu söylemi benimsedi. Vladimir Putin, 2022’de Ukrayna’yı işgalini, NATO’nun Yugoslavya’yı bombalaması öncesindeki Batılı söylemlere benzer ifadelerle savundu. “Rusya’ya umut bağlayan milyonlara karşı yapılan vahşeti durdurmak zorundaydık” demişti. (Benzer şekilde Bill Clinton, 1999’da Kosova için “masum insanları koruyoruz” demişti.)
Kırım’ın 2014’te ilhakı da “Kosova örneği” ile gerekçelendirildi. Putin, Kosova Bağımsızlık Deklarasyonu’na verilen Batı desteğini sık sık emsal gösterdi. Sonuçta, Batı’da bu fikirler zayıflasa da, Batı’nın rakiplerinin politikalarında yaşamaya devam ediyor
“İyi siviller değiliz”
Balkanlar’a akın eden Batı liberalizmi karşıtlarından bazıları çok daha yakın coğrafyalardan geliyordu. Hırvat saflarında yabancı gönüllüler genellikle Avrupa’nın aşırı sağından çıkıyordu. Savaş dönemi propagandası, ulusun geçmişini, özellikle de Sırplara, Yahudilere ve Romanlara karşı işlenen pek çok vahşetten sorumlu bir Nazi kukla devleti olan İkinci Dünya Savaşı dönemindeki Bağımsız Hırvatistan Devleti’nin karanlık tarihini yeniden yorumlayıp yüceltti. Hem Hırvatistan genelinde hem de Bosna Hersek’te faaliyet gösteren aşırı sağcı bir Hırvat paramiliter grubu olan Hrvatske obrambene snage (Hırvat Savunma Kuvvetleri), Avrupa’dan, özellikle de Almanya’dan benzer düşüncelere sahip birçok sempatizanı kendine çekti. Bu arada, Hırvat Ordusuna bağlı Birinci Uluslararası Müfreze, Osijek yakınlarında konuşlanmıştı ve yaklaşık yarısı yabancı olan yüz civarında savaşçıyı bünyesinde barındırıyordu. Bunlar genellikle Batı’dan geliyordu. Aralarında Fransa, Kanada, İsviçre, Avustralya, İngiltere ve ABD’den gönüllüler bulunuyordu. Birçoğu savaşa komünistlerle çarpışmak için katıldıklarını söylüyordu. Hırvat milliyetçileri de Sırpları tam olarak bu şekilde tasvir ediyordu.
Bosna Savaşı’nda Yunan savaşçılar, Foto: XYZ Contagion
Bu savaşçılara çok az para ödeniyordu. Bir İngiliz belgeseline göre, Osijek yakınındaki İngilizce konuşan birlikte maaş ayda yaklaşık 100 sterlindi. Yine de çoğu para için değil, kişisel nedenlerle gelmişti. Savaşın küresel yapısı ve Avrupa’ya yakınlığı, Batı’dan amaç arayan insanları da çekti. Tarihçi Nir Arielli’ye göre, ister ideolojik ister kişisel sebeplerle gelsinler, hepsini birleştiren şey bir “anlam arayışıydı.” Bu “anlam”, Viktor E. Frankl’ın Friedrich Nietzsche’den aktardığı sözle açıklanır: “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, her türlü zorluğa katlanabilir
Hırvat bağımsızlığı davasını sahiplenen pek çok mutsuz insan, uğruna yaşanacak bir şey bulmuştu. Aşk acısı çeken yirmi bir yaşındaki Nicolas adında bir Fransalı, Fransalı gazetecilere Hırvatistan’a geliş nedenini “hayatında aksiyona ihtiyaç duyması ve kendisini sevmeyen, umursamayan bir kıza aşık olduğu için ölmek istemesi” olarak açıklamıştı. İngiltere’den gelen başka bir gönüllü, kendisini sivil hayata ve aile düzeninin kurallarına bağlı tutan eşinin vefatından sonra Hırvatistan’a geldiğini bir belgesel film ekibine anlatırken gözyaşlarına boğulmuştu. Steve adındaki bir diğer İngiliz ise Hırvatistan’a doğru yola çıkarken şunları yazmıştı: “İtiraf etmeliyim ki arkamda pek bir şey bıraktığımı hissetmiyorum.” Hayatlarında gerçekten de pek bir şeyi yoktu. Hırvatistan’daki pek çok yabancı savaşçı bekardı ve “ortalamanın altında” sosyal arka planlardan gelmekteydi. Belki de bu durum, o hayatı riske atmayı daha kolay hale getiriyordu.
Bir diğer öne çıkan hikaye ise Sunfield, Michiganlı yirmi yedi yaşındaki Amerikalı bir kadın olan Collette Webster’ın hikayesidir. Evliliği ve işlettiği küçük market kötüye gitmekteydi. Ailesinin anlattığına göre Sarajevo’lu bir değişim öğrencisiyle arkadaşlık kurmuş olması dışında çatışmayla pek az kişisel bağı bulunmasına rağmen Webster, acil tıp alanında kısa bir eğitim alıp Balkanlar’ın yolunu tutarak içinde bulunduğu koşullardan kaçmaya karar verdi. Oraya vardığında, bir Hırvat askeri birliğine muharebe sıhhiyecisi olarak katılmak üzere başvurdu. 1993 yılında Mostar şehrinde aldığı şarapnel yaraları nedeniyle hayatını kaybetti ve bu savaşta ölen ilk Amerikalı oldu.
Elbette herkesin motivasyonu memleketindeki kişisel sorunları değildi. Bazı gönüllüler, keskin nişancı seferlerinde de rastlanan ve daha sonra bölge sinemasında da alegori konusu yapılan o saf sadizm duygusuyla hareket ediyordu. Sadece zevklerini tatmin etmeye gelmişlerdi. Başka bir İngiltereli’nin belgesel film ekibine söylediği gibi: “Her zaman yasal olarak insan öldürmek istemiştim… Bu hissi yaşamak istiyorum. Herhangi bir uyuşturucunun size verebileceğinden çok daha büyük bir kafa bu.” Bir diğer İngiltereli gönüllü kaskını, “Yorkshire Deşicisi” yazısıyla süslemişti. Bir başkası ise, “Çoğu zaman bunu sadece o heyecan için yapıyorsun,” diyordu. Söylediğine göre birliği savaşçı ruhlu adamlarla doluydu. Gülerek, “Biz iyi siviller değiliz,” diyordu.
Yugoslavya’nın dağılması sırasında Hırvatistan saflarında savaşan gönüllülerin çok azı Jackie Arklöv’den daha büyük bir acımasızlık sergilemiştir. Liberya asıllı bir İsveç vatandaşı olan Arklöv, söylenenlere göre gençlik yıllarında yaşadığı bir kimlik krizinin parçası olarak neo-Nazizmi benimsemişti. Hatta küçük bir çocukken koyu renk derisini kazıyarak beyazlatmaya çalışmıştı. Hırvatistan’daki savaş başladığında adanmış bir faşist olan bu siyahi neo-Nazi, Bağımsız Hırvatistan Devleti’ni yöneten ve gaddarlığıyla nam salmış faşist Ustaša hareketine karşı bir tür saplantılı hayranlık geliştirdi. Onu Hırvatistan’a götüren, Hırvat Savunma Konseyi bünyesindeki Ludvig Pavlović özel birliğine katılacağı saplantısıydı. Hırvat Silahlı Kuvvetleri’nin bir mensubu olarak Arklöv, hamile Boşnak kadınlara işkence etmek de dahil olmak üzere sayısız savaş suçu işledi. İsveç’e döndükten sonra, kendisi gibi neo-Nazi olan suç ortaklarıyla birlikte bir polis memurunun vurulduğu bir banka soygunu gerçekleştirdi. Şu sıralarda 41 yıllık hapis cezasını çekiyor.
Hırvatistan bağımsızlık savaşında savaşanlar, Ukrayna’daki savaşta da önemli roller üstlendiler. Gençliğinde Hırvatistan saflarında savaşan Fransalı Gaston Besson, Ukrayna’nın aşırı sağcı Azov Tugayı’na yabancı savaşçı devşirme faaliyetlerine öncülük etti. Bu kişiler arasında 20 ile 30 civarında Hırvat’ın yanı sıra ABD, Almanya ve Birleşik Krallık’tan gelen savaşçılar da bulunuyordu. Bunlar, faşist figürlerin ve sembollerin yüceltilmesi de dahil olmak üzere, İkinci Dünya Savaşı revizyonizminin benimsenmesi konusunda Ukrayna aşırı sağıyla ortak bir paydada buluşuyordu. Ayrıca, en azından bazı savaşçılar arasında, komünizmin kalıntılarına karşı savaştıklarına dair ortak bir inanç da söz konusuydu.
Azov Tugayı, Foto: WSWS
Besson kendi grubu için, “Biz paralı asker değiliz, hiçbir ücret almayan ve haklı bir dava için savaşan gönüllüleriz” demekteydi. Savaşçı devşirme amacıyla sosyal medyayı oldukça aktif bir şekilde kullanıyordu. 2014 yılında potansiyel yabancı gönüllülere yönelik bir Facebook gönderisinde şunları yazmıştı: “Bela, savaş, macera ve belki de ölüm ya da ciddi yaralanmalardan başka bir şey bulamayacaksınız. Ancak kesinlikle harika anılarınız olacak ve ömür boyu sürecek dostluklar kuracaksınız.” Diğerleri ise çok daha açık bir şekilde ideolojik amaçlar güdüyordu. Bir Hırvat savaş gazisi ve Dinamo Zagreb futbol kulübünün holigan grubu Bad Blue Boys’un eski lideri olan Denis Seler’in, Ukrayna’da savaşmak üzere iki yüz kadar Hırvat’ı bölgeye göndererek yoğun bir eleman devşirme faaliyeti yürüttüğü bildiriliyordu. Seler, “Ukrayna’da beyaz Avrupa ırkı, kültürü ve tarihi için bir savaş veriliyor,” demekteydi.
ABD öncülüğündeki aydınlanmış bir düzenin o milenyumcu vizyonu, bugün herhalde bundan daha uzak olamazdı. Nitekim yeni milenyumun ilk yıllarında yeni bir dünya gerçekten de var oldu. Ancak bu, pek çok küreselci liberalin umduğu gibi çok taraflılığa ve insan haklarına saygıya dayanan insani bir düzen değildi. 1999’da NATO’nun Yugoslavya’yı bombalamasının sözde “insani bir çağı” başlatmasından sadece iki yıl sonra, 11 Eylül saldırıları bunun yerine Küresel Terörle Savaş’ın ve onunla birlikte olağandışı iade ve işkence devrinin habercisi oldu. İnsan hakları ve bunlarla ilişkili yasa ile normlar, aydınlanmış yeni bir dünya düzeninin kurucu bir ilkesi olmak yerine, devletler tarafından etrafından dolaşılması gereken engeller haline geldi.
Devlet eliyle yürütülen bu egemenlik erozyonu, günümüzde de devam etmektedir. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları ile İran, Lübnan, Katar, Suriye ve Yemen’e düzenlediği saldırılar, Batı’nın bir soykırımı durdurmak ya da haydut bir devleti dizginlemek üzere müdahale etmeye hazır olmadığını gözler önüne sermiştir. Hele ki bu yılın başlarında emperyalist amaçlarla Venezuela’yı işgal edip Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçıran ve Atlantikçilerin 1990’larda hayalini kurdukları o aydınlanmış, çok taraflı girişimlerinden fersah fersah uzakta olan ABD’nin buna hiç niyeti yoktu. Trump yönetimi, “sivilleri korumak için güç kullanımının gerekli olabileceğini” öne sürerek geçmişteki insani müdahalelerin dilini ve yasal emsallerini kullanıp bu işgali meşrulaştırmaya bile kalkıştı. Putin ve Trump gibi tartışmasız biçimde anti-liberal olan figürler, artık apaçık saldırganlık eylemlerini “insaniyetçi” retoriğiyle maskelemekten memnuniyet duyuyor ve 1990’ların çarpık bir yansımasını yaratarak dinlemeye niyeti olan herkese şunu hatırlatıyorlar: Yarattığınız emsallere dikkat edin.
İHD’nin raporuna göre, en az 930 kişi protestolara katıldığı ya da konuyla ilgili sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. 1’i gazeteci, 32’si çocuk en az 123 kişi tutuklandı.
Foto: Adnan Bilen /MA, Rojava’ya yönelik saldırılara karşı yapılan protesto gösterilerinde yaşanan polis şiddeti
İnsan Hakları Derneği (İHD) 6 Ocak 2026 tarihinde Suriye’de geçici Şam yönetiminin Halep’te Kürtlerin yoğun yaşadığı mahallelere yönelik saldırıları ile başlayan ve Rojava’nın geneline yayılan saldırılara karşı Türkiye’de gerçekleşen protesto gösterilerinde, yaşanan hak ihlallerine dair bir rapor hazırladı.
İHD Dokümantasyon Merkezi tarafından basına ve diğer açık kaynaklara yansıyan bilgilerin yanı sıra, İHD şubelerinin gözlem raporlarından faydalanılarak hazırlanan raporda, 6 Ocak 2026 ile 12 Şubat 2026 tarihleri arasında tespit edilebilen ihlaller yer alıyor.
İHD’nin raporuna göre, en az 930 kişi protestolara katıldığı ya da konuyla ilgili sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. 1’i gazeteci, 32’si çocuk en az 123 kişi tutuklandı.
İHD’nin raporunda tespit edilen bazı ihlaller şunlar:
22 ilde müdahale oldu
Suriye’de Kürtlere yönelik saldırılara ilişkin tepki ve protestolarla ilgili olarak en az 22 ilde 70’ten fazla barışçıl gösteriye kolluk güçlerince müdahale edildi. Aralarında belediye eş başkanları, insan hakları savunucuları, sendika ve meslek örgüt yöneticileri, gazeteciler ve çocukların da olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.
Müdahalelerde biber gazı gibi kimyasal ajanların yanı sıra, plastik mermi, tazyikli su kullanıldı. Kolluk güçlerinin çok sayıda kişiye fiziksel şiddet uyguladığı, gözaltına alınanların ters kelepçelendiği tespit edildi.
3 ilde (Urfa, Mardin ve Diyarbakır’da) valilikler her türlü eylem ve etkinliği çeşitli sürelerle yasakladı.
Mersin’de 1 mülteci, sivil bir kişinin protestocuları tehdit amaçlı rastgele açtığı ateş sonucu yaşamını yitirdi. 4’ü gazeteci en az 5 kişi kolluk güçlerince çeşitli biçimlerde yaralandı.
En az 930 kişi protestolara katıldığı ya da konuyla ilgili sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. 1’i gazeteci, 32’si çocuk en az 123 kişi tutuklandı.
Çok sayıda kişi hem protestolara yönelik müdahaleler hem de gözaltı ve cezaevi süreçlerinde işkence ve kötü muameleye maruz kaldı.
Gazeteciler engellendi
En az 8 gazeteci haber takibi sırasında gözaltına alındı. Gazeteci Nedim Oruç tutuklandı.
Mezopotamya Ajansı, Jinnews, ETHA, Yeni Yaşam, Ajansa Welat’ın da aralarında olduğu haber kuruluşlarına ait 40’tan fazla sosyal medya hesabı ve internet sitesine erişim engeli getirildi. Yüzlerce sosyal medya hesabına erişim engellendi.
Suriye’deki saldırılar sırasında HTŞ ve beraberindeki silahlı grupların infaz ettikleri kadınların saç örgülerini kesmelerine tepki olarak, sosyal medyada saç örme videosu paylaşan 2’si çocuk 4 kişi gözaltına alındı, bir çocuk tutuklandı. Aynı içerikteki video nedeniyle bir hemşire görevden uzaklaştırıldı. Yine aynı nedenle Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu (PFDK), Amedspor kulübüne, kulüp başkanına ve oyuncu Çekdar Orhan’a çeşitli idari cezalar verdi.
Başka ülke vatandaşı en az 46 kişi sınır dışı edildi.
İnfografi
Kitlesel Gözaltılar ve Müdahaleler: 22 İlde Bilanço
22İl
Müdahale Oldu
70+Protesto
Engellendi
930+Gözaltı
Protesto / SM Paylaşımı
123Tutuklama
En Az (32’si Çocuk)
Müdahale ve Yöntemler
Protestolara kolluk güçlerince biber gazı, plastik mermi ve tazyikli su kullanıldı.
Gözaltına alınanların ters kelepçelendiği ve fiziksel şiddet uygulandığı tespit edildi.
Urfa, Mardin ve Diyarbakır valilikleri her türlü eylem ve etkinliği yasakladı.
Belediye eş başkanları, insan hakları savunucuları, sendikacılar ve çocuklar da gözaltına alınanlar arasında.
Kayıplar ve İhlaller
Mersin’de bir sivilin rastgele açtığı ateş sonucu 1 mülteci yaşamını yitirdi.
4’ü gazeteci en az 5 kişi kolluk güçlerince yaralandı.
Hem protestolarda hem de gözaltı/cezaevi süreçlerinde işkence ve kötü muamele rapor edildi.
Basın ve İfade Özgürlüğü
En az 8 gazeteci gözaltına alındı; Nedim Oruç tutuklandı.
40+ haber sitesi ve sosyal medya hesabına (MA, Jinnews, Yeni Yaşam vb.) erişim engeli.
Yüzlerce bireysel sosyal medya hesabına erişim yasaklandı.
Özel Cezalar ve Saç Örme Davası
• Saç örme videosu nedeniyle 2’si çocuk 4 kişi gözaltına alındı, bir çocuk tutuklandı.
• Aynı içerik nedeniyle bir hemşire görevden uzaklaştırıldı.
• PFDK, Amedspor kulübüne, kulüp başkanına ve oyuncuya cezalar verdi.
• Başka ülke vatandaşı en az 46 kişi sınır dışı edildi.
Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin petrol ihracatları, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla Mart ayı içinde %82 oranında düştü.
Irak’ın mart ayı petrol verileri, ani bir çöküşe işaret ediyor. SOMO verilerini aktaran Reuters’a göre, Irak Mart’ta yaklaşık 18 milyon varil petrol ihraç ederek yaklaşık 2 milyar dolar gelir elde etti.
Şubatta ise ihracat yaklaşık 100 milyon günlük varil, gelir ise 6.814 milyar dolardı. Başka bir ifadeyle, Şubat’ın sonunda kapatılan Hürmüz Boğazı ve bazı petrol tesislerine yapılan saldırılar sebebiyle bir ay içinde hem ihracat hem de gelir bakımından ciddi bir çöküş gözlemlendi.
Rûdaw’ın paylaştığı bilgilere göre, Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin toplam günlük üretimi 4,5 milyon varil seviyesindeydi. Bunun 314 bin varili Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki sahalardan sağlanıyordu. Rûdaw, güncel verilere göre Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin toplam üretiminin, 80 bin varil Kürdistan bölgesinden olmak üzere, günlük 1 milyon 332 bin varile gerilediğini söyledi.
The National Context’in aktardığına göre, Mart ayında 2 milyar dolar gelir elde eden Irak devletinin aylık ortalama toplam harcaması yaklaşık 11.1 trilyon dinar.
18 milyon
Mart ihracatı
Bir ayda 99.87 milyon varilden 18 milyona düştü.
%82
Hacim çöküşü
Şubata kıyasla petrol ihracatındaki azalma.
$2 milyar
Mart geliri
6.814 milyar dolardan 2 milyar dolara geriledi.
Günlük 580 bin
Mart’ta günlük ihracat
Şubattaki günlük 3.567 milyon varilden sert düşüş.
Günlük 1.4 milyon varil
Mart üretimi
Şubatta 4.15 milyon bpd olan üretim seviyesi.
Günlük 200 bin varil
Kuzey hattı
Kerkük’ten Ceyhan’a taşınan petrol çöküşü telafi etmedi.
Çöküşün zaman çizelgesi
ŞUBAT
Irak yaklaşık 99.87 milyon varil petrol ihraç etti. Gelir 6.814 milyar dolara ulaştı.
MART BAŞI
Hürmüz Boğazı kapandı fakat güney çıkışları kısa süre daha çalıştı. Ancak tankerlerin hedef alınma korkusu yüklemeyi kırılgan hale getiriyordu.
25 MART
Kuzeyde Ceyhan hattından yaklaşık günlük 200 bin varil akışı sağlandı. Bunun yaklaşık %20’si Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden, %80’i ise Kerkük’ten kaynaklıydı.
MART SONU
Aylık ihracat yaklaşık 18 milyon varile, günlük ortalama ise 580 bin varile düştü.
18 uluslararası basın ve insan hakları örgütü, Türkiye’deki gazetecilerin vize süreçlerinde karşılaştığı uzun, keyfî ve engelleyici uygulamaların meslekî hareketliliği kısıtladığını açıkladı.
Aralarında Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ve Avrupa Gazeteciler Federasyonu’nun (EFJ) da bulunduğu 18 basın ve insan hakları örgütü, Avrupa Birliği’ne (AB) çağrı yaparak, Türkiye’deki gazetecilere yönelik mevcut vize politikalarının gözden geçirilmesini istedi.
Gazeteci Ali Safa Korkut’un Journo’da yayınlanan haberine göre, örgütler, ortak mektupta, mevcut vize politikalarının Türkiye’deki gazetecilerin mesleki hareketliliğini ciddi biçimde engellediğini belirtti. “Vize politikaları Türk gazetecileri izole ediyor” başlıklı mektupta, AB’nin gazetecilere yönelik uzun, öngörülemez ve çoğu zaman keyfi bir vize süreci yürüttüğü vurgulandı.
Bu durumun AB’nin bağımsız medyayı destekleme taahhüdüyle çeliştiğinin ifade edildiği mektupta, Türkiye’de gazetecilerin “dezenformasyon” ve “terör” suçlamalarıyla hedef alındığı belirtildi. “Kolay bir vize süreci, gazeteciler için hayati bir çıkış yolu niteliğindedir” denildi.
Türkiye’deki gazetecilere yönelik kolaylaştırılmış bir “vize koridoru” oluşturulmasını talep eden örgütler, AB’ye somut adımlar atma çağrısı yaptı. Bu kapsamda gazeteciler için özel bir başvuru mekanizması oluşturulması, uzun süreli ve çok girişli vizelerin verilmesi, belge şartlarının freelance çalışma koşullarına uygun hale getirilmesi ve başvuru süreçlerinin hızlandırılması istendi.
2026 yılının ilk aylarında AB’ye düzensiz göçler yarı yarıya azalırken, aynı dönemde Akdeniz ve Ege’de AB’ye girmeye çalışan 600’ü aşkın kişi yaşamını yitirdi. Bu oran, 2014’teki yoğun göçten sonraki en yüksek rakam.
Foto: IOM Turkey
AB üyesi ülkelerin özellikle son iki yıldır kara sınırlarında arttırdığı önlemler nedeniyle, göçmen kaçakçıları daha riskli, dolayısıyla göçmenler için daha ölümcül rotaları tercih etmeye başladı. Kara sınırlarındaki olağanüstü önlemler nedeniyle bu rotaları daha az tercih eden göçmen kaçakçılarının yeni tercihi, göçmenleri ölüme sürükleyen yeni rotalar. Bu durum Avrupa’ya düzensiz göçleri engellese de geçen yılın aynı dönemleri için mülteci ölümlerinin iki kattan fazla artmasına neden oldu.
Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) verilerine göre, yılın ilk iki ayında Akdeniz’i geçmeye çalışırken yaklaşık 655 göçmen hayatını kaybetti veya kayboldu. Bu sayı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 128’lik bir artışa işaret ediyor.
Göçmenler tehlikeli yollara sürükleniyor
Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) verilerine göre 2014 yılından bu yana Akdeniz’de yaklaşık 33 bin göçmen hayatını kaybetti ya da kayıp olarak kayda geçti. Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı Frontex göre ise, Ocak ve Şubat aylarında AB dış sınırlarında yaklaşık 12 bin düzensiz geçiş tespit edildi. Bu rakam, 2025’in aynı dönemine göre yüzde 52’lik bir düşüş anlamına geliyor.
Frontex, geçişlerdeki azalmayı, ana göç rotolarındaki olumsuz hava koşulları ve AB kara sınırlarında artan güvenlik önlemlerine bağlarken, bu durumun göçmenler için daha tehlikeli yollara sürüklendiğini gösteriyor. İnsan kaçakçıları, yüksek risklere rağmen göçmenleri bu yollarda ölüme sürüklüyor. IOM, bu dönemi, 2014’ten bu yana Akdeniz’deki en ölümcül yıl açılışı olarak kayıtlara geçirdi.
2026 yılının ilk çeyreğinde bir önceki yılın aynı zaman dilimine göre, göç rotalarından Batı Afrika’da yüzde 83’lük bir azalma, Merkez Akdeniz Hattında yüzde 50 oranında azalma görülmesine rağmen, insan kaçakçılarının çok daha riskli yolları tercih ettiğini bu durumda can kaybını arttırdığı gözlemleniyor.
Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Göç Örgütünün (IOM) 26 Ocak’ta, Harry Kasırgası’nın etkili olduğu 18-25 Ocak tarihleri arasında, “birkaç teknenin ölümcül kazalara karıştığını” belirten açıklamasının ardından İtalya merkezli “Mediterranea Saving Humans” isimli sivil toplum örgütü, yaptığı açıklamada sadece bu dönemde yaklaşık bin kişinin kaybolmuş olabileceğini açıkladı. İtalya’da şubat ayında Calabria ve Sicilya kıyılarında 15 kişinin cansız bedeni bulundu. Bu kişilerin, ocak ayında şiddetli fırtınalar sırasında Kuzey Afrika’dan tehlikeli geçişi denemeye çalışırken boğulan yüzlerce göçmenden bazıları olduğu değerlendiriliyor.
IOM verilerine göre — 2025 yılı:
Göç yollarında en az 7.667 kişi öldü veya kayboldu.
Akdeniz’de en az 2.185 kişi hayatını kaybetti ya da kayboldu.
Batı Afrika–Kanarya Adaları (Atlantik) rotasında 1.214 kişi hayatını kaybetti ya da kayboldu.
Denizde en az 1.500 kişi daha kayıp olarak bildirildi; arama kurtarma çalışmalarının yetersizliği nedeniyle doğrulanamadı.
2025 rakamları, 2024’teki yaklaşık 9.200 sayısının altında kaldı.
Mediterranea Saving Humans yaptığı açıklamada, 23 Ocak günü Malta yakınlarında kurtarılan bir göçmen teknesinde, 50 kişinin denizde hayatını kaybettiğini belirtmiş, bu olayın ardından İtalya Sahil Güvenlik kaynakları da ülke basınına Orta Akdeniz’de kasırga sırasında en az 380 kişinin kaybolduğunu aktarmıştı.
Refugee Support Aegean (RSA) verilerine göre Türkiye ile Yunanistan arasında 2025 yılında 150’yi aşkın kişi yaşamını yitirirken yılın ilk ilk çeyreğinde ise ölü sayısı 50’ye yaklaştı. Göçmenleri taşıyan teknelerin batması sonucu kaybolan kişilerin sayısı ise hiçbir zaman net olarak bilinmiyor. Bu kişilerin sadece küçük bir kısmı ya kendi imkanları ile karaya çıkmış oluyorlar veya çok azı daha sonra kurtarılabiliniyor.
2026 yılı verileri
Ege’de belgelenen olaylar — 2026 ilk çeyrek
Ocak 2026 — 1. Hafta
Dikili → Midilli (Yunanistan)
Midilli’ye geçmeye çalışan tekne battı.
■ 1 ölü7 kayıp
25 Ocak 2026
İkarya Adası açıkları
Batan tekneden 50 kişi kurtarıldı.
■ 2 ölü3 kayıp50 kurtarılan
Ocak–Şubat 2026 (kesin tarih doğrulanamadı)
Sakız Adası açıkları — yılın en ölümcül olayı
Yunanistan Sahil Güvenlik botu ile göçmen taşıyan sürat teknesi çarpıştı. İddialara göre YSG botu, tekneyi Türkiye sınırına geri itmek için manevra yapıyordu.
■ 15 ölü
“Sürat teknesinin operatörü devriye gemisinin görsel ve işitsel sinyallerine uymadı. Bunun yerine rotasını tersine çevirerek devriye gemisine sancak tarafından çarptı. Çarpmanın şiddetiyle sürat teknesi alabora oldu ve battı.”
— Yunanistan Sahil Güvenlik Teşkilatı
Şubat 2026 — 1. Hafta
Ege Denizi (lastik bot)
Türkiye Sahil Güvenlik Komutanlığı açıklamasına göre 45 göçmeni taşıyan lastik bot kısmen battı.
■ en az 3 ölü4 kayıp
1 Nisan 2026
Bodrum açıkları
Göçmenleri taşıyan bot battı.
■ 19 ölü
Ocak ayının ilk haftasında Dikili’den Yunanistan’ın Midilli adasına gitmeye çalışan bir tekne battı bir kişi ölürken 7 kişinin kayıp olduğu bildirildi.
25 Ocak’ta İkarya Adası yakınlarında batan bir teknede 2 kişi yaşamını yitirdi 3 kişi kaybolurken, 50 kişinin ise kurtarıldığı açıklandı.
Ege Denizi’de yılın en ölümcül olayı ise Ege adalarından Sakız yakınlarında bir Yunanistan Sahil Güvenlik botuyla göçmen taşıyan sürat teknesi arasındaki çarpışma sonucu yaşandı. Olayda 15 kişi yaşamını yitirirken, İddialara göre Yunanistan Sahil Güvenlik botu göçmen botunu Türkiye sınırlarına geri itmeye çalışıyordu.
Yunanistan Sahil Güvenlik Teşkilatı ise teknenin suçlayarak “Sürat teknesinin operatörü devriye gemisinin görsel ve işitsel sinyallerine uymadı. Bunun yerine, sürat teknesi rotasını tersine çevirerek devriye gemisine sancak tarafından çarptı. Çarpmanın şiddetiyle sürat teknesi alabora oldu ve battı, gemidekilerin tamamı denize düştü.”
Yine Şubat ayının ilk haftasında Türkiye Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre ise Ege Denizi’nde 45 göçmeni taşıyan bir lastik botun kısmen batması sonucu en az 3 göçmen hayatını kaybederken, 4 kişi de kayboldu.
1 Nisan günü Bodrum açıklarında göçmenleri taşıyan botun batması sonucu 19 kişi hayatını kaybetti.