ABD ve İran arasında gerilim yeniden tırmandı

ABD, İran’ın Lark Adası’nı vurduğunu açıklarken, İran Devrim Muhafızları ise, Ürdün’deki ABD üslerini ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Al Minhad tesisini hedef aldığını duyurdu. ABD ile İran arasında yaklaşık bir aydır süren çatışmasızlık ardından gerilim tekrar yükseldi.

ABD dün (30 Ağustos) gece Hürmüz Boğazı’ndaki Lark Adası’na saldırı düzenledi. İlk bilgilere göre, saldırıda 2 kişi yaşamını yitirdi. İran Devrim Muhafızları Ordusu ise, Hürmüz Boğazı semalarında ABD’ye ait bir MQ-9 Reaper İHA’sını Basra Körfezi’ne düşürdüklerini açıkladı.

İran, ayrıca saldırıya misilleme olarak ABD askeri üslerinden Ürdün’deki Kral Hüseyin ve Muvaffak Salti üsleri ile Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) Al Minhad tesisini hedef aldıklarını açıkladı.

Ürdün ordusu saldırıyı doğrulayarak, 31 Ağustos’un ilk saatlerinde sekiz füzeyi engellediğini bildirdi.

Bişkek ziyareti öncesi konuşan İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, “Savaş peşinde değiliz ama saldırılara kararlılıkla yanıt vereceğiz” dedi. İran ordusu ise boğazdaki hakimiyetlerinden taviz vermeyeceklerini açıkladı.

ABD ve İran çatışmalarının tekrar başlamasıyla birlikte Brent petrolün fiyatı yüzde 3 oranda yükselerek 90 doların üzerine çıktı.

Trump: İran gücünün hepsi yok edildi

ABD Başkanı Donald Trump da, Fox News’e verdiği demeçte İran’ın nükleer silah edinmesini engelleyeceklerini belirterek, “Nükleer silahları olsaydı, onları fırlatırlardı” diyerek İranlı yetkilileri “çok şiddet yanlısı ve kötü insanlar” olarak tanımladı.

ABD tarafından İran limanlarına uygulanan ablukanın ve yürütülen mali baskının “başarılı” olduğunu savunan Trump, İran’ın askeri gücünün büyük kayıplar verdiğini belirterek, “Donanmaları bitti, hava kuvvetleri bitti, komutanları bitti ve tüm uçaksavar savunmaları. Yani, bunların hepsi yok edildi” dedi.

İran’a ikincil yaptırımlar

Öte yandan, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari yük gemisi sayısı günde beşe düştüğü öğrenildi. Birleşik Krallık Denizcilik Bilgi Merkezi, (UKMTO) gemicilere dikkatli olmaları uyarısında bulundu.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Reuters’e verdiği röportajda İran’a baskı uygulama çabalarının bir parçası olarak yeni yaptırımların açıklanmasının muhtemel olduğunu belirtti. Bessent, “Öncelikle bankalardan başlıyoruz ve onlara İran fonlarını tutmalarının veya İran rejimine yardım etmelerinin kabul edilemez olduğunu söylüyoruz” diye konuştu.

Ne olmuştu?

ABD Cumhurbaşkanı Donald Trump, 15 Ağustos’ta ABD Donanması’nın Hürmüz Boğazı’nda tam abluka kurduğunu belirterek İran’ın yenilgiye uğratılmasının ardından boğazı ABD toprağı ilan edeceğini iddia etmişti. Trump, sosyal medya hesabından bu sözlerini hatırlatarak Hürmüz Boğazı’nı “Yeni ABD Toprağı” olarak tanımlayan bir harita görseli paylaştı.

İki ülke arasında 15 Haziran’da sağlanan geçici ateşkese rağmen taraflar Hürmüz Boğazı konusunda uzlaşamadı. Tahran yönetimi, Washington’un 17 Haziran’daki mutabakata uymadığı sürece boğazı trafiğe açmayacağını söylüyor

Kronoloji

ABD–İran Çatışması: Ateşkeslerden Bugüne Saldırı Takvimi

28 Şubat 2026’da başlayan savaşın iki ayrı ateşkes girişimi çöktü, 30–31 Ağustos’ta çatışma yeniden tırmandı.
28 Şubat 2026
Savaşın başlangıcı
ABD ve İsrail, Dini Lider Ali Hamaney dahil üst düzey İran yetkililerini hedef alan suikastlar ve stratejik tesislere yönelik saldırılarla savaşı başlattı. İran; İsrail, Körfez ülkeleri, Ürdün ve Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki ABD üslerine füze ve dronla karşılık verdi, Hürmüz Boğazı’nı kapattı.
Birinci Ateşkes
8 Nisan 2026
Pakistan arabuluculuğunda iki haftalık ateşkes
Pakistan’ın önerisiyle taraflar iki haftalık bir ateşkese vardı. Ancak İsrail’in Lübnan’a saldırması ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı reddetmesiyle ateşkes tehlikeye girdi, 12–13 Nisan’daki İslamabad görüşmeleri başarısız oldu ve ABD deniz ablukası başlattı.
İkinci Ateşkes
14–17 Haziran 2026
Versay mutabakatı imzalandı
14 Haziran’da savaşı sona erdirme mutabakatı açıklandı, 17 Haziran’da Trump Versay Sarayı’nda, Pezeşkiyan ise Tahran’da anlaşmayı imzaladı. Ablukalar ertesi gün kaldırıldı ancak gerilim sürdü.
27–28 Haziran 2026
İlk ihlal iddiaları
Trump, İran’ın saldırılarını “ateşkesin akılsızca ihlali” olarak nitelendirdi. Buna rağmen taraflar 28 Haziran’da karşılıklı saldırıları durdurma konusunda yeniden anlaştı.
7–8 Temmuz 2026
Ateşkes çöktü, saldırılar yeniden başladı
Trump mutabakatın “sona erdiğini” ilan etti. ABD, Hürmüz Boğazı çevresinde İran hedeflerini vurdu; Bandar Abbas, Buşehr ve Sirik’te patlamalar yaşandı, İran devlet televizyonuna göre 8 asker hayatını kaybetti. Pentagon, abluka ihlali gerekçesiyle bir yük gemisine ateş açtı.
Temmuz sonu – Ağustos ortası 2026
Düşük yoğunluklu çatışma
Taraflar arasında haftalarca görece düşük yoğunlukta çatışma sürdü. ABD’nin İran topraklarına yönelik doğrudan yeni bir operasyonu bu dönemde görülmedi, 18 Ağustos, nükleer müzakereler için gayriresmi bir eşik olarak anıldı.
30 Ağustos 2026 (Pazar)
ABD, Larak Adası’nı vurdu
ABD güçleri, Hürmüz Boğazı’ndaki Larak Adası’nda İran’a ait iki füze fırlatma sistemini hedef aldı, gerekçe olarak boğaza deniz mayını taşıyan roketlerin konuşlandırılmaya hazırlandığı gösterildi. Bu, ABD’nin temmuz sonundan bu yana İran topraklarına ilk doğrudan operasyonuydu. İran kaynaklarına göre saldırıda 2 kişi öldü, 2 kişi yaralandı. İran misilleme olarak Ürdün’deki iki ABD üssüne balistik füzeyle saldırdı.
31 Ağustos 2026 (Pazartesi – bugün)
Saldırılar tırmanıyor
ABD, Larak Adası’nı iki kez daha vurdu, İran’ın güneyindeki Sirik’te patlama sesleri duyuldu. İran, Hürmüz Boğazı yönünde ve bölgedeki ABD gemilerine füze ateşledi. Ürdün ordusu, hava sahasına giren 8 füzeyi hava savunma sistemleriyle imha ettiğini duyurdu. Gelişmeler, haftalardır düşük yoğunlukta seyreden çatışmada yeni bir tırmanma evresine işaret ediyor.
Kaynaklar: Diken, Medyascope

Mehdi Zana son yolculuğuna uğurlandı

Tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren Kürt siyasetçi ve Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana, Diyarbakır’da düzenlenen törenin ardından son yolculuğuna uğurlandı.

Fotoğraflar: Yekta Armanc Hatipoğlu/niha+

Tedavi gördüğü hastanede dün (29 Ağustos) yaşamını yitiren Kürt siyasetçi Mehdi Zana, bugün Diyarbakır’da son yolculuğuna uğurlandı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partili (DEM Parti) milletvekilleri, il ve ilçe eş başkanları, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski eş başkanlarından Gültan Kışanak, belediye başkanları, Kürt siyasetçi Leyla Zana, Zana’nın akrabaları, mücadele arkadaşları ve sevenleri törende ve cenazede hazır bulundu.

Diyarbakır Belediyesi eski başkanı olan Zana’nın fotoğrafı belediye binasına asılırken, belediye önündeki törende konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Serra Bucak, Zana’nın kent hafızasıyla bütünleştiğini söyledi. “Halkın iradesi ve özgürlük mücadelesi yaşadıkça senin bıraktığın iz de yaşayacak” dedi.

Mehdi Zana’nın Diyarbakır Cezaevi’nden mücadele arkadaşı Abdullah Kanat, Zana’nın 12 Eylül’de yoğun bir işkenceye uğradığını hatırlatarak “Hem belediye başkanı olması hem de direniş içinde olması düşmanın ona yönlenmesine yol açmıştır” diye konuştu.

DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, Zana’nınhalkının özgürlüğü için, halklar için sosyalizm ve demokrasi mücadelesi verdiğini söyledi ve başsağlığı diledi, mücadelesine sahip çıkacaklarını söyledi.

Buradaki törenden sonra Ulu Cami’ye yüründü. Ulu Cami’deki namazın ardından Zana, Yeniköy Mezarlığı’na defnedildi.

Zana’nın son yolculuğuna uğurlanışından fotoğraflar:

Karadeniz’de savaşta yeni hedefler: Ticaret gemileri

Rusya ile Ukrayna arasında devam eden savaşta ticaret gemileri çok daha fazla hedef olmaya başladı. İstatistiklere göre 2026 yılı içerisinde 82 gemi hedef alındı. 2022-2026 arası saldırılarda 37 kişi hayatını kaybetti. Ölümlerin 28’i 2026’nın ilk sekiz ayında meydana geldi.

Rusya ile Ukrayna arasında 2022 yılından bu yana devam eden savaşta, şehirler ve sivil yerleşim alanlarının yanı sıra ticaret gemileri de hedef alınıyor.

Dört gün önce yayınlanan bir rapora göre, savaşın başladığı 2022 yılından bu yana Karadeniz ve Azak Denizi’nde 146 ticaret gemisi vuruldu.

Raporu, Türk Armatörler Birliği (TAB) hazırladı. Söz konusu rapor, son aylarda gemilere yönelik saldırıların arttığını gösteriyor.

Rapora göre, 146 ticaret gemisine yönelik saldırı, açık kaynaklardan teyit edilmiş saldırılardan oluşuyor. Bunlardan 121 geminin ismi biliniyorken, 25 tanesinin ismi ise bilinmiyor.

Ancak teyit edilmemiş ve iddia düzeyinde kalan bilgilere göre, sayı çok daha fazla. Ukrayna İnsansız Sistemler Kuvvetleri, MoLoChKa harekâtı kapsamında 1 Ağustos itibarıyla Rusya bağlantılı 206 geminin vurulduğunu açıkladı. Ayrı bir veri setinde NV.ua’nın Reuters kaynaklı aktarımına göre Rusya, Temmuz 2026’da 35’i limanda, 22’si açık denizde olmak üzere 57 gemiye saldırdı. Bu iki sayı, farklı tarafların farklı dönem ve yöntemlerle tuttuğu kayıtlara dayanıyor.

Saldırıya uğrayan gemiler, Foto: Niha+

2022 yılı Şubat ayında Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik kapsamlı saldırılar başlatmasının ardından, Karadeniz deniz taşımacılığı güvenliği doğrudan etkilendi. Bölgede seyreden ticari gemiler, gerek Rusya’nın Ukrayna limanlarına ve deniz koridoruna yönelik saldırıları, gerekse Ukrayna’nın Rusya’ya bağlı “gölge filo” tankerlerine ve lojistik altyapısına yönelik karşı harekâtı kapsamında hedef hâline geldi.

24 Şubat 2022 ile 26 Ağustos 2026 arası dönemi kapsayan rapora göre askeri olmayan ticaret gemilerine (dökme yük gemisi, tanker, konteyner gemisi, genel kargo gemisi) yönelik doğrudan saldırı, füze/İHA vuruşu, mayın teması ve silahlı durdurma olayları sistematik biçimde gerçekleşti.

Toplam 146 gemi arasında 47 geminin (%32) Ukrayna, 93 geminin (%64) ise Rusya tarafından vurulduğu belirtiliyor. 5 gemi mayına çarparak hasar gördü, 1 geminin kim tarafından vurulduğu tespit edilemedi.

Can Kayıpları (2022-2026)

37 Toplam Ölü
48 Toplam Yaralı
Ölü Sayısı
Yaralı Sayısı
2022
4
13
2023
1
7
2024
0
5
2025
4
0
2026
28
23

*Grafik, TAB’nin 2022–2026 dönemi için verdiği ölüm ve yaralanma toplamlarını gösteriyor. 2026 satırı ise yılın ilk sekiz ayına ait.

Gemi tipleri olarak vurulan gemilerin çoğunluğu petrol tankerleri ve genel kargo/kuruyük gemileri iken Ukrayna’nın çoğunlukla Rus gölge filo ve diğer petrol tankerlerini vurduğu, Rusya’nın ise çoğunlukla tahıl, mısır, ayçiçek yağı taşıyan Ukrayna ile ticaret yapan gemileri hedef aldığı açıklanıyor. Ayrıca askeri malzeme veya personel veya lojistik destek olduğu iddia edilen gemiler de vuruluyor.

Vurulan gemilerin sahiplik yapısında Yunanistan bağlantılı armatörler öne çıkıyor. Türkiyeli sahipli ya da Türkiyelilerce kontrol edilen gemiler ise toplamın yüzde 23’ünü oluşturuyor. Bununla birlikte Çin, BAE ve Uzak Doğu ve Akdeniz bağlantılı çalışan gemiler de kısıtlı sayıda bu kapsamda yer alıyor. Yunanistan dışında vurulan gemiler arasında diğer AB ülke sahipli gemiler ise neredeyse yok denecek kadar az.

Türk Armatörler Birliği Raporu: Ticaret Gemilerine Yönelik Saldırıların Seyri

Şubat – Nisan 2022

Sıcak Çatışma ve Çapraz Ateş

TAB’ın raporuna göre, saldırılar neredeyse tamamen Rusya kaynaklı ve doğrudan muharebe hattındaki limanlara (Mariupol, Mykolaiv, Odesa) odaklandı. Bu dönemde ticaret gemileri, kasıtlı hedef seçiminden çok çapraz ateş ve genel bombardımanın yan etkisi olarak zarar gördü.

Temmuz 2022 – Temmuz 2023

Tahıl Anlaşması Dönemi

Rapora göre, BM/Türkiye aracılığıyla imzalanan Karadeniz Tahıl Girişimi süresince ticaret gemilerine yönelik doğrudan saldırılar keskin biçimde azaldı; bu dönemin ana riski deniz mayınları olarak görüldü.

Temmuz 2023 – 2024

Anlaşmanın Çöküşü ve Tırmanma

Rapor, Rusya, “Ukrayna limanlarına giden her gemi askeri kargo taşıyor sayılacak” tehdidini fiiliyata döktü; Kmax Ruler, MJ Pinar gibi olaylarda sivil gemi adamları hayatını kaybetti, bilgisini veriyor

2024 Sonu – 2026

“Gölge Filo” Savaşı ve Yayılma

Rapora göre, Ukrayna, cephe hattından bağımsız olarak, Rusya’nın petrol gelirini hedef alan asimetrik bir kampanyaya geçti. Bu durumun savaşın coğrafi kapsamını Karadeniz dışına, Akdeniz’e ve Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi’ne (MEB) taşıyarak seyrüsefer güvenliği konusunda Türkiye ve NATO’da artan tedirginliğe yol açtığı ifade ediliyor.

2025 Sonu – 2026

Karşılıklı Tırmanma Aşaması

Aralık 2025’teki Cenk-T saldırısı, Rusya’nın “gölge filo” operasyonlarına doğrudan misilleme olarak ticaret gemilerini hedef aldığını gösteren ilk açık örnek olduğu belirtiliyor. Ağustos 2026 itibarıyla, her iki taraf da karşı tarafın limanlarına ve gemilerine yönelik büyük çaplı, eşzamanlı saldırılar düzenlemeye başladı.

Türkiye’den gemiler de var

Raporun dikkat çektiği hususlardan bir tanesi, bir süredir Türkiye menşeli gemilerin de yoğun bir saldırıya uğradığı ve mürettebatın bu saldırılardan etkilendiği yönünde.

Buna göre sahipleri Türkiyeli olan ya da Türkiyeliler tarafından kontrol edilen 34 gemi saldırıya uğradı. Ayrıca Türkiye bayraklı 5 gemiye de saldırıldı.

TAB, yetkililer nezdinde girişimde bulundu

“2025 yılının son çeyreğinden itibaren Karadeniz’de ticari gemilere yönelik saldırıların sıklığında belirgin bir artış gözlenmektedir” denilen raporda, özellikle 2026 yılı Haziran-Temmuz döneminde Odesa liman altyapısına yönelik yoğunlaşan Rus saldırılarının can kaybına yol açtığı, buna paralel olarak Ukrayna’nın Azak Denizi’nde Rusya’nın “gölge filo” akaryakıt lojistiğine yönelik “Operasyon MoLoChKa” kapsamındaki saldırıları da kısa sürede çok sayıda gemiyi hedef aldığı kaydediliyor.

Temmuz ayında artan saldırılar karşısında Türk Armatörler Birliği uluslararası kuruluşlara tepki göstermeleri konusunda yazılı çağrıda bulundu ve konuyla yetkili 3 bakanlığa yazılar yazdı. Dışişleri Bakanlığından sektör temsilcileri ile bir toplantı yapılmasını talep eden TAB, gemilerin kendilerini savunabilmeleri için gemi üzerinde drone tespit ve imha sistemlerinin konuşlandırılıp konuşlandırılamayacağını inceliyor.

NİHA+ · ETKİLEŞİMLİ VERİ DOSYASI

Karadeniz’de ticari gemi saldırıları: kronolojik olay rehberi

Tablodaki 95 olay satırını; yıl, saldıran taraf, Türkiye bağlantısı, bölge ve gemi adına göre filtreleyin. Bu satırların 85’i tekil adı verilen ticari gemilere, 10’u ise toplu, ismi açıklanmayan ya da ticari olmayan deniz araçlarına ilişkindir. Liste, raporun toplam gemi hesabını yeniden üretmez. Kronolojik olay satırlarını gösterir. Birden fazla gemiyi kapsayan kayıtlar tek olay satırında tutulur.

146*2022’den itibaren raporlanan gemiTAB derlemesindeki toplam
82*2026 için raporlanan gemiİsimli, isimsiz ve toplu kayıtlar dahil
28 / 23*2026 ölüm / yaralanma bildirimiVaka bazında farklı kaynaklarda uyuşmazlık var
34 / 5*Türkiye bağlantılı / Türk bayraklı gemiSahiplik ve işletmecilik tanımları ayrıştırılmalı

Karadeniz’de olay yoğunluğu

Haritadaki bölge etiketlerine tıklayarak kronolojik listeyi süzün. Her sayaç, aktif filtrelerle eşleşen rapor kaydı sayısını gösterir.

YILA GÖRE

SALDIRAN TARAF / ATIF

GEMİ BAĞLANTISI

GEMİ ADI VEYA IMO ARA

İsmi açıklanmayan veya toplu bildirilen olaylar 9 olay · en az 15 gemi

Bu kayıtlar resmî ve gazetecilik kaynaklarında yer aldı; ancak gemi adı kamuoyuyla paylaşılmadı. Olay ayrıntısını açmak için her satıra tıklayın.

12 Eyl 2024Romanya MEB · 1 kargo gemisiİSİM AÇIKLANMADI

Romanya Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde seyreden isimsiz bir kargo gemisi, Rus füze saldırısında hasar gördü. Kaynak notu: (1)

12 Oca 2026Çornomorsk yakınları · 2 gemi / 1 yaralıİSİM AÇIKLANMADI

Panama ve San Marino bayraklı iki gemi aynı gün Rus İHA saldırılarıyla vuruldu. Panama bayraklı gemi bitkisel yağ, San Marino bayraklı gemi mısır yükleyecekti. Kaynak notu: (2)

17 Tem 2026Mykolaiv Limanı · 1 gemi / 2 ölümİSİM AÇIKLANMADI

Mykolaiv Limanı’na yönelik saldırıda liman altyapısı ve bir gemi vuruldu; iki Ukraynalı hayatını kaybetti. Kaynak notu: (1)

19 Tem 2026Ukrayna deniz koridoru · 2 gemi / 1 ölüm, 3 yaralıİSİM AÇIKLANMADI

Golden Leo ile aynı gün, Tanzanya ve Liberya bayraklı iki ayrı ticaret gemisi de vuruldu; bir kaptan öldü, üç kişi yaralandı. Kaynak notu: (2)

24 Tem 2026Mykolaiv · 2 sivil gemiİSİM AÇIKLANMADI

Mykolaiv’de İHA saldırısıyla iki sivil gemi hasar gördü. Kaynak notu: (2)

26 Tem 2026Mykolaiv · 1 ticari faaliyette olmayan kargo gemisi / 1 ölümİSİM AÇIKLANMADI

2022’den beri savaş nedeniyle Mykolaiv Limanı’nda mahsur kalan, ticari faaliyette olmayan isimsiz kargo gemisi İHA saldırısına uğradı; bir kişi öldü. Kaynak notu: (1)

02 Ağu 2026Batı Karadeniz · 1 kuru yük gemisiİSİM AÇIKLANMADI

Kıyıdan yaklaşık 8 kilometre açıkta isimsiz bir kuru yük gemisi vuruldu. Rusya, geminin askerî malzeme taşıdığını iddia etti. Kaynak notu: (1)

08 Ağu 2026Mykolaiv Limanı · 2 kargo gemisiİSİM AÇIKLANMADI

İki kargo gemisinin, Rusya’nın “askerî malzeme taşıma” iddiasıyla vurulduğu bildirildi. Kaynak notu: (2)

12 Ağu 2026Novorossiysk ve Odesa · 3 gemiİSİM AÇIKLANMADI

Ukrayna’nın Novorossiysk’e yönelik koordineli operasyonunda savaş gemileriyle birlikte isimsiz bir kuru yük gemisi de vuruldu. Aynı gece Odesa Limanı’nda Rusya bir kuru yük gemisi ile bir tankeri vurdu. Kaynak notu: (3)

Karadeniz savaş göstergeleri

Bu göstergeler farklı kaynakların, farklı tarih aralıkları ve ölçüm yöntemleriyle açıkladığı verileri yansıtır. Birbirine eklenmez veya tek bir “toplam saldırı” sayısına dönüştürülmez.

Ukrayna limanları ve deniz koridoru

321 / 20+Liman altyapı tesisi / yabancı bayraklı ticaret gemisiTemmuz 2023–Kasım 2024 dönemi için açıklanan bilançoZelenskiy açıklaması
23 / 17 / 11Liman tesisi / sivil gemi / ölümTemmuz 2026’nın ilk iki haftasıUkrayna Deniz Limanları İdaresi (USPA)
57 + 67Gemi saldırısı + liman altyapısına vuruşTemmuz 2026: 35 gemi limanda, 22 gemi seyirdeNV.ua’nın aktardığı Reuters verileri

Ukrayna’nın Rusya bağlantılı filoya ilişkin açıklamaları

201 → 206Vurulduğu açıklanan “gölge filo” gemisi28 Temmuz ara bilançosu → 1 Ağustos resmî sayaçUkrayna İnsansız Sistemler Kuvvetleri / MoLoChKa
100+Vurulduğu iddia edilen, çoğu tanker olan gemi21 Temmuz 2026’daki ara değerlendirmeLloyd’s List Intelligence

Ticari etki ve kurumsal tepki

−%62“Kirli” tanker yüklemelerindeki düşüşTemmuzun son iki haftası: günlük 2,59 milyon varilden 0,98 milyon varileBIMCO analizi
13 TemSivil ticaret gemilerine saldırılara yönelik kınamaAzak Denizi ve KaradenizUluslararası Denizcilik Örgütü (IMO)

* Özet rakamlar raporun kendi toplamlarıdır. Bu sayfada her satırın rapordaki tarih, gemi adı, IMO numarası, bayrak/sahiplik, saldıran taraf ve olay açıklaması alanları gösterilir. Raporun güncelleme ve doğrulama çağrısı korunmuştur.

Bir şair, bir şehir, bir devrimci, bir inisiyatif - II

Siyasetçi hekimler, Dr. Xalid, Kasım Demiralp ve bîr inisiyatifi

Bingöl’ün kendine has isimlerinden olan Kasım Demiralp’in, dönemin önemli Kürt siyasi örgütlerinden birinin içinde yer alan oğlu Hatip Demiralp ile olan yazışmaları ve yıllarca biriktirdiği materyalleri, döneme ışık tutan önemli belgeler. Bu materyalleri bir arşiv çalışması için korumaya alan bîr inisiyatifi, Kasım Demiralp’tan yola çıkarak Cumhuriyet tarihinin önemli pek çok dönemine dair bilgi ve belgeleri gün yüzüne çıkarıyor.

Hatip Demiralp (ortadaki) ve arkadaşları, Foto: bîr inisiyatifi

“Şûno şûno, Ez bermeno, şima r` vûno/Xeber amey xebera pîs/Cîhat dima kişiya Îdrîs/Heval ma yî marksîst–lenînîst/Şûno şûno, bira Şûno şûno, keko şûno/Adir kot zerrê daykûno/Dêrd hevalûn derdo girûno/Faşîst bî yo veciyay texto/Heval Şakîr girot berdo/Ezîz vûno, ″kurd cûmiyer do″/Şûno şûno, bira şûno/Şakîr bira avukatî pêşmergûn o/Şûno şûno, keko /Ez bermeno şimar r’ vûno”*

*“Gidiyor, gidiyor kardeşim gidiyor,/Gidiyor, gidiyor yoldaşım gidiyor./İdris gidiyor, Cihat gidiyor,/ Şakir gidiyor, kardeşim gidiyor./Ben ağlıyorum, size söylüyorum.Haber geldi, kötü haber./Cihat’ın ardından İdris öldürüldü./Bizim yoldaşlarımız Marksist-Leninistti./Gidiyor, gidiyor kardeşim gidiyor./ Ben ağlıyorum, size söylüyorum.”

Dönemin sözlü tarih belgesi olarak kabul gören bu ağıt, Rençber Aziz’e aittir. Rençber Aziz birçok Kürt hareketinin öncülerinin doğup büyüdüğü, Madımak Katliamında katledilen şair Metin Altıok’un hayatının önemli bir dönemine denk gelen şehir olan Bingöl’den çıkmış bir ozandır. Rençber Aziz’in eserlerinde politik direniş, toplumsal hafıza, kayıp ve sınıf eleştirisi hâkimdir. Ozan bu eserinde politik nedenlerden dolayı öldürülenlerin sadece isimlerini anmıyor, bu kayıpların toplumun hafızasına kazınmasını amaç edinerek hesap sorulması gerektiğini söylüyor. Böylesi bir adalet talebinde ısrarcı olanlarınlardan biri de (ortaklaştığı yoldaşları “Bir şair, bir şehir, bir devrimci, bir insiyatif” yazısında isimleri geçen Cihat Elçi, İdris Ekinci, Şakir Elçi) ve Hatip Demiralp’tır. “Heval ma yî marksîst–lenînîst,” biraz da Hatip Demiralp ve yoldaşlarını tanımlar.

Rençber Aziz, Foto: Rençber Aziz Facebook sayfası

Hatip Demiralp anti sömürgeci ve sosyalist devrimci olmakla birlikte hekimdir. Hekimlik ve devrimcilik mücadelesi, hayatı, toplumu, sitemi sorgulama konusunda kesişirler. İkisi de acıyı dindirmek, yaşamı özgürleştirmek için vardır. Hekimin hastasını iyileştirme çabası ile devrimcinin toplumu ve sistemi iyileştirme çabası bu kesişimin ifadesidir; hayatı ve adaleti savunmak. Alman hekim Rudolf Virchow,”Tıp sosyal bir bilimdir ve politika, geniş ölçekte tıptan başka bir şey değildir.” der.

Kürtlerin siyasal mücadelesinde hekimler

Kürtlerin siyasal mücadelesinde de birçok Kürt hekim aktif bir şekilde rol almış ve bu mücadelede çeşitli yöntemleri denediler. Bunların çoğunluğu sol görüşlü olsa da merkez sağda mücadeleyi tercih edenler de olmuş.

Kürt kimliğine tam adını koymadan, yer açma siyasetini tercih eden Dr. Yusuf Azizoğlu DP Hürriyet Partisi-Yeni Türkiye Partisi hattında merkez sağ ve parlamenter siyaset üzerinden sistemin içinde kalarak, Kürt kimliği ve bölgesel eşitsizlikleri gündeme alarak, daha reformcu bir çizgiyle çözüm bulmaya çalıştı.

Başka bir yöntemin temsilcilerinden Dr. Tarık Ziya Ekinci, Dr. Naci Kutlay siyaseti sol kulvarda yapmayı tercih etmiş, TİP’e katılarak Kürt sorununu sınıf, demokrasi ve sosyalizm perspektifiyle ele alarak çözüm aramışlar. TİP’in içerisindeki “Doğulular Grubu”, sosyalist Kürtler ve aydınlar, Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi çevresindeki Kürt aydınları ve yerel aktörler ortak çalışmalar yürüterek Doğu Mitingleri adı altında Kürt meselesinin kitlesel ve açık biçimde gündeme gelmesine vesile olan bir siyasal hareket başlattılar. İlk büyük miting Silvan’da 13 Ağustos 1967’de yapıldı, ardından Diyarbakır, Siverek, Batman, Dêrsim, Ağrı, Ankara’da devam etti. Doğu Mitinglerinin yarattığı siyasal ortam, 1968–1969 döneminde Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın (DDKO) ortaya çıkmasına zemin hazırladı. DDKO’lar, genelde sosyalist olsa da milliyetçi ve sosyal demokrat düşüncelere sahip kişilerle Kürt kimliği, dil ve kültürü ile demokratik haklar konusunda daha örgütlü bir mücadele yürütmeye çalıştı. 1970’lere gelindiğinde sosyalist ve farklı örgütsel yapılarda olan Kürt hareketleri, “Sömürge Kürdistan” tezi üzerinde fikir birliği içinde oldu. Bir çoğu illegal olup siyasi örgütlenmelerininde çoğu silahlı mücadelede yolunu tercih etti.

DDKO mitinglerinden, Foto: 1+1 Express

Hatip Demiralp ve mücadelesi

Hatip Demiralp, bu mücadeleye katılınca Dr. Xalid adını alır ve Türkiyede Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurucusu Dr.Sait Kırmızıtoprak’ın (Dönem ve Bingöl ekseninde düşündüğümüzde aynı siyaseti paylaştığı Dr. Siraç Bilgin, PKK kurucularından Hacettepe tıp öğrencisi Hayri Durmuş’un) kabul gördüğü bir cerrah gibi radikal müdahaleyle yani silahlı mücadeleyi önceleyen siyasal mücadele yöntemini tercih etmiştir.

Hatip Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi

Güney merkezli Kürt hareketinin önemli isimlerinden Barzani, anılarında: “…15 Kasım 1990 günü, T-KDP’den bir heyetle geniş katılımlı bir toplantı yaptık. Misafir heyette, partinin genel sekreteri Dr. Xalid, Fuat … ve Dr. Ferhat; bizim parti heyetimizde ise ben Dr. Cercis Hasan, Nêçirvan Barzani, Franso Heriri ve Remzi Şaban yer almaktaydı. Toplantıda, bölge ile ilgili genel bir değerlendirmeden sonra, Kürdistan’ın içinde bulunduğu durum, mevcut gelişmeler ve meydana gelen değişiklikler, özel olarak da iki parti ilişkiler ele alındı. Bizden, kendi arkadaşları için askeri eğitim için bir kamp imkânı verilmesini talep ettiler. Toplantıda bu aşamada silahlı mücadele yürütmek, gelecekte ve gerek duyulduğu zaman için hazır olmak amacıyla böyle bir eğitim kampının kurulması konusunda anlaşmaya varıldı” der.

Bu çerçevede yoldaşlarıyla birlikte Duhok kentine bağlı Batîfa kasabası bölgesinde “Sait Elçi Askeri ve Siyasi Eğitim Kampı” adıyla bir kamp kurarlar. Bu kampta askeri ve siyasi eğitimler verilmeye başlarlar. Dr. Xalid, bu yıllarda kampın tüm eğitim faaliyetlerine bizzat katılır.

Hatip Demiralp, 1993 Martında 41 yaşında akciğer kanseri nedeniyle öldüğünde çok sevdiği eşi Emine’si, çocukları (Şevder ve Diloş yani Arda), akrabaları ve yoldaşları özellikle onun gibi daha sonra kansere yenilen Neval Uçaman hep yanındadır. Kısacık hayatında bir dünyayı sığdırmayı başarır.

Hatip Demiralp T-KDP’lidir. Partisinin Merkez Yayın Organı XEBAT‘ı yıllar sonra tekrar yayınlanmasına vesile olan Dr. Xalid’ın vefatında yoldaşları

‘’İnancımızı kavgamıza, düşlerimizi amacımıza,

sevgimizi tarzımıza harman edip ilerliyorken,

devrimci tarzımızı modelize eden

Xalit Şervan yoldaşımızı attığımız her adımda

katkısının olduğunu bileceğiz.’’

başyazısıyla anarlar.

Hatip Demiralp 12 Temmuz 1952’de Bingöl’ün (Çewlîg) Karlıova (Kanîreş) ilçesine bağlı Kargapazarı (Qerxebazar) köyünde dünyaya geldi. İlkokulu ve ortaokulu köyünde , liseyi ise Bingöl ve Dêrsim’de okudu. Lise öğrenimini sürdürdüğü Bingöl’de, yurtsever gençliği örgütlemek için “Bingöl Gençlik-Kültür ve Sosyal Dayanışma Derneği”nin kurulmasında aktif rol oynadı. Bingöl’de o tarihlerde sağ kesim ile sol çevreler arasında meydana gelen sürtüşmeler zaman zaman sıcak çatışmalara dönüşüyordu. Bu süreçte Kuzey Kürdistan’ın çoğu bölgelerinde örgütlenme faaliyeti sürdüren T-KDP ile tanıştı.1977 yılında tıp öğrenimini görmek için geldiği Diyarbakır’da parti elemanı olarak III. Kongreye delege olarak katıldı.

Hatip Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi

Partisinin geleneksel kesimi ve gençlik kesimi arasındaki sürtüşmeler, gençlik ağırlıklı kesimin partiden ayrılıp KUK (Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları) adını aldığında tercihini T-KDP saflarında yönünde yaptı. 1983 yazında illegal olarak kaldığı Diyarbakır’da yakalandı, yaklaşık bir yıl tutuklu kaldı. Tutukluluk süresi bittiğinde askerliğini yapmadığı gerekçesiyle zoraki askerlik sürecine tabi tutulup Trakya’ya gönderildi. 1984 yılı kışında hakkında beyanlarda bulunulması sonucu Bingöl’e getirildi, 45 günlük sorgulama süresi sonunda Trakya’ya geri gönderildi. 1985 Ağustos sonlarında partisine karşı girişilen seri operasyonlar sonucu tekrar yakalandı. 40 günlük bir sorgulama ve yargılama süreci sonunda 1986 ortalarında beraat etti. Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin 1989 3. Kongresinde Genel Sekreterliğe seçildi.

Kasım Demiralp ve bîr İnisiyatifi

Hatip Demiralp yaşamı boyunca yaptıklarının anlaşılmasını istemiş, Kürt siyasi ve toplumsal tarihinde farklı dönemlerinden de geçen babası Kasım Demiralp’a gönderdiği mektupta bu isteğini yansıtan şu ifadeleri kullanır:

[…] “Baba, mektubunu dikkatle okudum. Kelimelerin, her zamanki gibi, yüreğinde büyüttüğün endişeleri ve benim için duyduğun kaygıyı taşıyor. Bunu görüyor ve anlıyorum. Ancak daha önce de seninle konuştuğumuz gibi bu konuda seninle aynı fikirde değilim. Bunu bilmeni istiyorum. Omuzladığımız bu kavganın ne kadar ağır bir yük olduğunu ve ne denli büyük bir öneme sahip olduğunu biliyorsun. Bu yalnızca benim kişisel bir tercihim değildir; inandığım değerlerin yüz binlerce savunucusu var ve bu değerlerin sorumluluğunu taşıyorum. Sana bunun uzun uzun teorik izahatını yapmayacağım çünkü sen de bunların özünü anlayacak kadar bilge bir insansın. Elbette benden beklentilerini ve taleplerini anlıyorum. Ama biliyorsun ki, inandığım yoldan geri dönmek gibi bir lüksüm yok. Bu, yalnızca benim için değil, hepimiz için daha büyük bir amacın parçası. Senin de zaman zaman söylediğin gibi,‘İnanç, insanı ayakta tutan en güçlü erdemlerden biridir.’ Ben de senin inandığın inancı taşıyorum ve bu inancın gücüyle yürüyorum. Umarım beni bir gün daha iyi anlarsın. […]”

Kasım Demiralp’in günlükleri, Foto: bîr inisiyatifi

Hatip Demiralp’in babası Kasım Demiralp’ın siyasal yaşamı, 1950’lerde merkez sağ olan Demokrat Parti içinde devam etse de daha sonraları annesinin mirası olan hafızaya/arşive odaklanır. Baba oğul 1980 darbesinde baskı görüp gözaltına alınırlar. Günler boyunca oğlundan haber almak için beklediği Diyarbakır Cezaevinde dönemin cezaevi sorumlusu Esat Oktay tarafından bir paketin içinde ona verilen oğlunun kanlı gömleğini arşivinin bir parçası haline getiren Kasım Demiralp yaşadıkları, duydukları, gördükleri ve şahit olduklarını tarihe mal etmek için derler, toparlar, biriktirir. Yani o bir arşivci ve bellek koruyucusudur. 1925 Kürt Direnişi sonrası annesi Xezal Hanım’ın tertelenin hafızada korunması için oğlu Kasım Demiralp’a sık sık telkinde bulunur. Katliam sonrası katledilen her ailenin mektup, fotoğraf ve günlüklerini yıllarca göğsünde saklayarak bunları oğlu Kasım Demiralp’in devam etmesini ister.

Kasım Demiralp yaşamı boyunca yaşadığı coğrafyayı karış karış dolaşıp aile secerlerini çıkarır ,mektuplar günlükler, mahkeme tutanakları, ses kayıtları ve fotoğraflar biriktirerek resmi tarih anlatılarına karşı toplumsal hafızanın korunmasına yardımcı olur. 1998’de öldüğünde geride bıraktığı 700’ e yakın fotoğraf, 53 yıllık günlükler, el yazmaları, mektuplar, 1925 katliamı, Ağrı isyanı ve Dêrsim tertelesindeki tanıkların ve dengbêlerin ses kayıtları, aile şecereleri, yerel belediye kayıtları, Farsça ve Osmanlıca belgeleri, metinleri, el yazma kopyaları, ölüm tarihleri defterleri, kayıpların isimlerinin olduğu listeler bırakır. Bu büyük arşivi kamuoyuna tanıtıp, erişime açmak için ailenin fertleri ile birlikte kolektif bir çalışma yürüten farklı disiplinlerden bir grup araştırmacı 2024 yılında ailesinin ”Arşiv Odası” olarak adlandırılan özel odayı ziyareti sonrası bîr insiyatif adıyla bir inisiyatif kurar.

Kasım Demiralp, Foto: bîr inisiyatifi

İnsiyatif odağına resmi/hegemonik söylemin bastırdıklarını eşeleyerek görünmez kılanlara odaklanmayı ve hafızalaştırma çalışmalarına alan açmayı hedefliyor. bîr insiyatif’inin Cumhuriyet tarihi boyunca rejimin eşit yurttaşlar olarak kabul etmediği Kürtlerin sivil siyasetle buluşmasının, demokratik zeminleri keşfetmesinin, o zeminlere olan inancını gelecek kuşaklara aktarılmasının ve siyasal katılımı çeşitli yüzeyler aracılığıyla yapabilmesinin hikayesi ve ardından gelen kopuş anlarını kısmen daha okunaklı hale getirme çabası içinde olup, birlikte düşünmeye ve üretmeye dair bir motivasyona sahip görünüyor. Kendilerini tanımlamak için kullandıkları ‘’bîr’’hafıza ve kuyu kelimelerinin Kürtçe karşılığı anlamında olup hafıza çalışmalarında da bildiğimiz kuyudan suyu çıkarma çabası olarak da düşünebiliriz.

Kasım Demiralp’ın “Toprağımızda gül bitmese yazık olur” ifadesindeki insanca yaşama onurunu temsil eden gülün Demiralp’ın yaşadığı topraklarda bitmesi umuduyla….

Kürt siyasetçi Mehdi Zana yaşamını yitirdi

Kürt siyasetçi, Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana yaşamını yitirdi. Zana 13.00’te Ulu Cami’de kılınacak cenaze namazının ardından Yeniköy Mezarlığı’nda defnedilecek.

Kürt siyasetçi, Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana yaşamını yitirdi. Zana, KOAH hastalığı nedeniyle kısa süre önce hastaneye kaldırılmış ve yoğun bakıma alınmıştı.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Mehdi Zana için düzenlenecek cenaze programını duyurdu. Belediyenin X hesabından yapılan paylaşımda 1977–1980 yılları arasında Diyarbakır Belediye Başkanlığı görevini yürüten Mehdi Zana için bugün saat 11.00’de Büyükşehir Belediyesi ana hizmet binası önünde anma töreni düzenleneceği duyuruldu.

Duyuruda Zana’nın cenazesinin ise saat 13.00’te Ulu Cami’de kılınacak cenaze namazının ardından Yeniköy Mezarlığı’nda defnedileceği defin işleminin ardından Liceliler Yas Evi’nde taziyelerin kabul edileceği açıklandı.

Mesajda “Tüm halkımızı anma törenine ve son yolculuğunda Mehdi Zana’yı uğurlamaya davet ediyoruz” denildi.

DEM Parti: “Kürt halkının başı sağ olsun”

DEM Parti, Zana’nın yaşamını yitirmesinin ardından sosyal medya hesabından yayımladığı mesajda, şu ifadelere yer verdi:

“Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin kıymetli isimlerinden Mehdi Zana’nın yaşamını yitirdiğini büyük bir üzüntüyle öğrendik. Ailesinin, sevenlerinin ve Kürt halkının başı sağ olsun.

Onun mücadelesine ve hatırasına borcumuz; halkların eşit ve özgür yaşayacağı onurlu bir barışı mutlaka inşa etmektir.

Anısı ve mücadelesi önünde saygıyla eğiliyoruz.”

Bakırhan ve Hatimoğulları’ndan mesaj

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da “Diyarbakır eski Belediye Başkanı, Kürt siyasetinin değerli isimlerinden Mehdi Zana’yı tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmiş, bir an önce sağlığına kavuşmasını ve yeniden aramızda olmasını dilemiştik. Ne yazık ki bugün acı haberini aldık: “Mehdi Zana, Kürt siyasi tarihinin en zorlu dönemlerinde mücadele etmiş, inandığı değerler uğruna ağır bedeller ödemiş bir isimdi. Başta ailesi ve yakınları olmak üzere, tüm sevenlerine ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum” ifadelerine yer verdi.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da şunları kaydetti:

“Diyarbakır eski Belediye Başkanı, değerli Kürt siyasetçi ve mücadele insanı Mehdi Zana’yı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Mehdi Zana’yı, halkının hakları ve özgürlüğü için verdiği mücadele ve bıraktığı değerli mirasla daima hatırlayacağız. Leyla Zana’ya, kıymetli ailesine, yakınlarına ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum.”

“Diyarbakır’ın direnişçi ruhunu yaşamı boyunca taşıdı”

DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Pervin Buldan da sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında “Mehdi Zana’yı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. O, Kürt halkının eşitlik, özgürlük ve demokrasi mücadelesinde bedel ödemekten geri durmayan; her koşulda halkının iradesinin yanında duran büyük bir mücadele insanıydı. Diyarbakır’ın direnişçi ruhunu, Kürt halkının onurlu mücadelesini yaşamı boyunca taşıdı. Mehdi Zana’yı saygı ve minnetle anıyor; ailesine, yakınlarına ve Kürt halkına başsağlığı diliyorum.” dedi.

Neçirvan Barzani: “Zana ağır bedeller ödedi”

Kürdistan Bölgesi Başkanı Neçirvan Barzani, hayatını kaybeden Kürt siyasetçi ve Diyarbakır eski Belediye Başkanı Mehdi Zana için eşi Leyla Zana ve ailesine başsağlığı diledi.

Barzani mesajında şu ifadelere yer verdi:

“Mehdi Zana’nın vefatı dolayısıyla Sayın Leyla Zana’ya ve tüm ailesi, yakınları ve dostlarına başsağlığı diliyorum. Merhum, Türkiye’deki Kürt siyasi mücadelesinin öne çıkan isimlerinden biriydi. Yaşamının büyük bölümünü halkının haklarını savunmaya adadı ve bu uğurda büyük bedeller ödedi. Ailesinin, yakınlarının ve dostlarının acısını paylaşıyoruz. Yüce Allah’tan onun ruhunu rahmetiyle şad etmesini, geride kalan herkese sabır ve metanet vermesini diliyorum.”

Mesud Barzani mesajı

Mesud Barzani, Mehdi Zana’nın ailesine, yakınlarına ve dostlarına başsağlığı dileyerek, eşi Leyla Zana’ya da taziyelerini iletti.

Barzani mesajında şu ifadeleri kullandı:

“Büyük ve bağışlayıcı Allah’ın adıyla. Vatansever ve mücadeleci Kürt şahsiyeti, eski Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana’nın vefat haberini büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyorum. Mehdi Zana’nın Kürt halkına bağlı emekçi ailesine ve saygıdeğer kız kardeşim Leyla Zana’ya, tüm yakınlarına, dost ve tanıdıklarına başsağlığı ve taziyelerimi sunuyor, acılarını paylaşıyorum.”

Mehdi Zana kimdir?

20 Aralık 1940 tarihinde Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde dünyaya gelen Mehdi Zana “Bilici” olan soyadını sonradan, bu sözcüğün Kürtçe karşılığı olan “Zana” ile değiştirdi.

1975 yılında Kürt kadın siyasetçi Leyla Zana ile evlendi. Zana iki çocuk babasıydı.

Mehdi Zana, Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)’nın yöneticilerinin arasında yer aldı. 1963’te Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katıldı. TİP Silvan Şubesi’nin kuruluşuna öncülük etti ve iki yıl başkanlığını üstlendi.

1978 yerel seçimlerinde bağımsız aday olarak Diyarbakır Belediye Başkanlığı’na seçildi. 12 Eylül 1980 askerî müdahalesinden sonra tutuklanarak çeşitli suçlardan hüküm giydi ve cezasını Diyarbakır, Aydın, Afyon ve Eskişehir cezaevlerinde yatarak çekti.

Yaşamında kesintilerle de olsa toplam 16 yıl cezaevinde yattı.

Zana, 1994 yılından sonra on yıl İsveç’te yaşadı; Ekim 2004’te yurda döndü ve hakkındaki davalardan dolayı gözaltına alındıysa da daha sonra serbest bırakıldı. Anıları ile siyasi görüşlerini yazarak kitap olarak yayımladı. “Bekle Diyarbakır” adlı anı kitabında, siyasal bilinçlenmesinde terzihanenin önemini anlatmaktadır.

Zana’nın yazdığı eserler şunlar:

Bekle Diyarbakır (1991), Vahşetin Günlüğü – Diyarbakır Zindanlarından (1992), Sevgili Leyla – Uzun Bir Sürgündü O Gece (anı, 1995), Zelâl Yeniden Doğuş (1996).

Vatandaşı tehdit eden Giresun il basın müdürü hakkında soruşturma başlatıldı

Giresun Valiliği, İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin’in bir vatandaşa yönelik tehdit ve hakaret içerikli ifadeler kullandığı iddialarıyla ilgili idari soruşturma başlatıldığını açıkladı. Ekoloji aktivisti Ramazan Doğru, Ömer Tekin’in ekoloji mücadelesi yürüten vatandaşlara uzun süredir tehdit ve hakaret savurduğunu belirtti.

Giresun Valiliği, İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin’in Alagöz Maden’e karşı mücadele yürüten vatandaşlardan birine yönelik hakaret içerikli ifadeler kullandığı iddiasıyla idari soruşturma başlatıldığını duyurdu.

Valilik tarafından yapılan açıklama şu şekilde:

“Bazı basın yayın organları ile sosyal medya platformlarında, Giresun Valiliği İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürünün bir vatandaşımıza yönelik tehdit ve hakaret içerikli kullandığına ilişkin iddiaların yer aldığı görülmüştür.

Söz konusu iddialar, Valiliğimizce kamu hizmetinin gereklerine, devlet memurlarının tabi olduğu mevzuata ve kamu görevlilerinin uyması gereken etik ilkelere uygunluk yönünden değerlendirilmek üzere ele alınmıştır. Bu kapsamda, adı geçen İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü hakkında gerekli idari soruşturma başlatılmıştır.”

Giresun’un Doğankent ilçesine bağlı Çatalağaç köyünde faaliyet gösteren AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’ün sahibi olduğu Alagöz Maden’e karşı çevre mücadelesi yürüten vatandaşlardan biri olan Soner Aydın, sosyal medyada Giresun Valiliği Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin tarafından tehdit edilmişti.

Tekin’in sosyal medya hesabından paylaştığı ve Aydın’a yönelik söylediği “O at kuyruğu saçın ile dilini bağlarım. Zincirini tutan sahiplerin bile sana sahiplik edemezler. Soyundan girer sopundan çıkarım” ifadeleri kamuoyuna yansımıştı. Soner Aydın ise bu mesajın ardından Tirebolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu.

“Hakkında hiçbir işlem yapılmamıştı”

Ekoloji aktivisti Ramazan Doğru, Ömer Tekin’in ekoloji mücadelesi yürüten vatandaşlara uzun süredir tehdit ve hakaret savurduğunu belirtti. Doğru, İzmir Milletvekili TBMM Çevre Komisyonu üyesi İbrahim Akın’ın meclise hakkında önerge vermesine rağmen hakkında hiçbir işlem yapılmadığını ve ardından Soner Aydın’ı alenen tehdit etmesiyle gündeme geldiğini söyledi.

Giresun’un Doğankent ilçesinde faaliyet yürüten Alagöz Holding’e bağlı Alagöz Maden’in “usulsüz” sondaj çalışmalarının Doğankent, Çatalağaç ve Tirebolu-Sekü köyünde halkın tepkisiyle karşılaştığını hatırlatan Doğru, Doğankent Gazetesi’nin kurucusu olan Tekin’in çevrecilere karşı kullandığı hakaret ve tehditler üzerine, “Doğankent ilçesinde faaliyet yürüten ve Doğankent Gazetesi ismiyle yayın yapan internet haber sayfasında çevrecilere karşı ağır ifadeler kullanan kişinin Valilik Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Ömer Tekin olduğu bilinen bir gerçekti. Tüm şikayetlere rağmen hakkında hiçbir işlem yapılmamıştı” dedi.

Doğru, Ömer Tekin’in Sekü köyünü ziyaret eden Giresun Üniversitesi Kimya Profesörü Birsen Oksal’ı hedef aldığını, Alagöz Maden’i hararetle savunarak çevrecileri “FETÖ’cülükle” suçlayan paylaşımlar yaptığını da ifade etti.

Kuir şairler: “Kuir şiir ana akım vitrinleri bozmak için var”

Şairler Deniz Erkaradağ ve Ceren Avşar, kuir kimliğin şiirle nasıl kesiştiğini, kuir şiirde kullanılan imgeleri, Türkçenin bu yazıma nasıl bir alan açtığını ve yayıncılıkta karşılaştıkları sansür pratiklerini değerlendirdi.

“Şiir bir lüks değildir. Varlığımızın hayati bir ihtiyacıdır. Umutlarımızı ve düşlerimizi hayatta kalma ve değişim yönünde temellendirme, onları önce dile, sonra fikre ve nihayet somut eyleme dönüştürme sürecindeki ışığın niteliğini biçimlendirir şiir. İsmi olmayanları isimlendirerek düşünülebilir kılmanın bir yoludur.”

-Audre Lorde

Lezbiyen ve siyah feminist şair Audre Lorde’un hatırlattığı haliyle şiir, “ismi olmayanları isimlendirmenin” bir yolu. Kuir şiir de bu noktada kendine özgün bir yük daha üstleniyor: Var olmaya çalıştığı dilin normatif sınırlarını zorlarken o dille kurulmuş bir dünyada “görünmeyen” bir deneyimi anlatmak.

Türkiye’de kuir şiirin kökleri, sanıldığından daha eskiye uzanıyor. Divan edebiyatında örtük biçimde işlenen erkekler arası arzudan, Enderunlu Fazıl’ın yüzyıllar önce toplatılan Defter-i Aşk’ına, Arkadaş Z. Özger’in şiirlerinden, bugün Kaos GL, Lambdaistanbul gibi kuruluşların etrafında büyüyen, çoğu zaman görünmez kılınmış bir çerçeve çiziyor. Çünkü kuir şiir, edebiyat tarihinin “ana akım” kısmında neredeyse hiç yer almadı ve arşivlerden, sözlü tarihten ya da bağımsız alanlardan toplanmak zorunda kaldı.

Niha+’ya konuşan şairler Ceren Avşar ve Deniz Erkaradağ, şiirin bir tema ya da bir konu değil, dilin yeniden kurulduğu bir alanın, imgelerin ve bakışın kendisi olduğunu belirtti. Avşar ve Erkaradağ, bir yandan Türkçenin cinsiyetsiz yapısı gibi beklenmedik özgürlük alanlarını, öte yandan da yayıncılık, dağıtım ve kamusal görünürlük düzeyinde hâlâ işleyen bir sansür gerçekliğini değerlendirdi.

“Kuir şiir de politiktir”

Deniz Erkaradağ

Türkiye’de “politik şiir” kategorisi uzun süredir LGBTİ+ kimlikleri kapsam dışında bırakıyor. Şair Deniz Erkaradağ, bu durumu “Politik şiir denilen bir alan var ve bu alan hiçbir şekilde LGBTİ+ kimlikleri kapsamıyor. Bir kuir şiirden bahsettiğinizde ‘o burjuva şiiri, o zaten politik değil’ gibi bir şeyle karşılaşıyor” sözleriyle açıkladı. Bu ayrımın gerçeği yansıtmadığını belirten Erkaradağ, kendi şiirinin de kuir şiirin de politik olduğunu vurgulayarak “Benim şiirim kesinlikle politik ve kuir şiir de politik. Yazdığımda bunu yansıtmamamın imkanı yok” dedi.

Benzer bir çerçeveden konuşan Ceren Avşar’a göre ise kuir kimlik onun için şiirin üzerine sonradan eklenen bir tema değil, varoluşunun ve dolayısıyla dilinin merkezinde duran kurucu bir alan. Judith Butler’ın Cinsiyet Belası’ndaki performatiflik fikrini şiire taşıyan Avşar, dilin kendisinin iktidarın ve normun diliyle verildiğini, kendisinin bunu yazarken yeniden büktüğünü, bozduğunu ve inşa ettiğini anlattı. Michel Foucault’nun Cinselliğin Tarihi’ne referansla, şiir yazmayı iktidarın ürettiği söyleme karşı bir “karşı-söylem” pratiği olarak tanımladı.

Ceren Avşar

Cinsiyetsiz bir dilde yazmak

Türkçenin toplumsal cinsiyet açısından şiire katkılarını yorumlayan Erkaradağ, Türkçeyi bu konuda “fakir” bulmadığını ve kimlik veya toplumsal cinsiyet ifadesi açısından bir dil bariyeri yaşamadığını belirtti. Erkaradağ, ayrıca akademideki bazı teorik kavramların (örneğin “kuir” ya da “toplumsal cinsiyet”) tartışmalı olabileceğini de vurguladı.

Türkçenin eril veya dişil takılara sahip olmamasının ona toplumsal cinsiyet ve kuir varoluş bağlamında özgürlük alanı açtığını ifade eden Avşar’a göre ise Türkçe bu anlamda doğrudan bir “fırsat”. Birçok dilde öznenin daha ilk adımdan itibaren ikili cinsiyet rejimine hapsedildiğini, Türkçenin ise “belirsizliğin ve akışkanlığın hüküm sürdüğü nötr bir oyun alanı” sunduğunu anlattı.

Avşar bunu kendi disleksi deneyimiyle de ilişkilendiriyor:

“Disleksiyle yaşayan biri olarak başka bir dili öğrenmek, o dilin yapısına nüfuz etmek ve yazabilmek benim için son derece zor, hatta imkânsız. Bu yüzden üretimin, sığınağın ve bütün ifade evreninin tek merkeze, yani Türkçeye çekilmesi bir bakıma zorunlu bir hale geldi ama bu durum Türkçeyle kurduğum bağı son derece derin ve katmanlı bir ilişkiye dönüştürdü. Başka dillerde yankı bulamamam, beni hakim olabildiğim bu tek dilin damarlarında, esnekliklerinde ve gizli alanlarında daha derin kazılar yapmaya yöneltti.
​
​Türkçenin cinsiyetsiz yapısı, benim bu tek dilli evrenimde iktidarın ve normların cinsiyetçi sınırlarını aşmamı kolaylaştırıyor. Sınırları belirli bir dille sınırlı kalmış olabilirim; ancak Türkçenin sunduğu bu zamansız ve cinsiyetsiz esneklik sayesinde, o sınırların içinde sonsuz bir imge dünyası kurabiliyorum.”

“Kuir şiir vitrinleri bozmak için var”

Kuir şiire yönelik sansür mekanizmalarını değerlendiren Erkaradağ, kuir şiiri görünmez bir şekilde yazmadıklarını belirterek “O kadar anlaşılıyor ki yasaklanıyor” dedi. Erkaradağ, Kitapyurdu’nun kuir kitaplara bilerek yer vermemeye başladığını, D&R gibi zincirlere giremediklerini de iddia etti.

Bu yüzden kuir şiirler için bağımsız yayınlara ve dijital veya bağımsız dağıtım ağlarına tutunmanın artık bir zorunluluk haline geldiğini söyleyen Erkaradağ, “Bir kitapçıya bir kitabın yüzlerce gelmesiyle butik yayınevlerinin tek tek satmaya çalışması çok farklı” diye konuştu.

Erkaradağ’ın bahsettiği sadece bir deneyim değil, bunun gibi yüzlerce örnek mevcut. Türkiye Yayıncılar Birliği, PEN Türkiye ve Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’nun kararlarına karşı geçmişten bu yana ortak kınama açıklamalarına konu olan “muzır neşriyat” mekanizması üzerinden, LGBTİ+ temalı kitaplar dijital satış platformlarından defalarca kaldırıldı. En bilinen örneklerden biri, kuir içeriği nedeniyle D&R’dan kaldırılan Kalp Çarpıntısı (Heartstopper) serisi oldu. Kitabın satışı, 2021 yılında “18 yaşından küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacak nitelikte olduğu” gerekçe gösterilerek durdurulmuştu.

Avşar, kendi yayıncılık serüveninde doğrudan kaba bir sansüre maruz kalmadığını söylese de sansürün “norm dışı olanı tamamen görünmez kılan muhafazakar bir görmezden gelme hali” ya da “kuir varoluşu pazarlanabilir bir ‘marjinallik’ olarak gören fetişleştirici bir yaklaşım” şeklinde gözüktüğünü anlattı:

“Bazen sansür, metnin basılmaması şeklinde değil; editöryal süreçlerde ‘dili daha evrensel kılma’ veya ‘İmgeyi fazla doğrudan bulma’ kılıfı altında estetik bir müdahale olarak karşımıza çıkıyor. Fetişleştirme ise kuir şiiri metnin kendi poetik gücüyle değil, sırf taşıdığı etiket üzerinden bir ‘ilginçlik’ veya ‘politik cazibe’ olarak algılama eğiliminde kendini gösteriyor.
​
Ana akımın bu sınırlayıcı, sterilize eden ya da metayı dönüştüren yapısına karşı, kuir şiirin kendi özgür alanını bağımsız yayınlar, fanzinler ve alternatif mecralar üzerinden kurması bir tesadüf değil çünkü kuir şiir, kendini kabul ettirmek için ana akımın onayına veya onun yarattığı vitrinlere muhtaç değil. Aksine tam da o vitrinleri ve sınırları bozmak için var.”

Erkaradağ da fetişleştirilmenin özellikle “liberal ve kapitalize edilmiş” kuir hareketin biçimlerinde ortaya çıkabileceğini söyleyerek şu anda LGBTİ+ hareketinin maruz kaldığı yoğun baskı ortamında (Onur Yürüyüşleri’ne polis müdahalesi, derneklerin kapatılması, gönüllülerin gözaltına alınması) böyle bir “fetiş” atmosferinden değil, doğrudan bir tehdit ve dayanışma ihtiyacından bahsedilebileceğini vurguladı.

Arkadaş Z. Özger

1948 Bursa doğan Arkadaş Z. Özger (mahlası), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 24 Ocak 1971’de SBF yurduna yapılan polis baskını ve gözaltı sırasında işkenceye maruz kalan Arkadaş, başına ağır darbeler aldı. Arkadaş, 1973’te henüz 25 yaşındayken Ankara Meşrutiyet Caddesi’nde ağır yaralı bir şekilde bulundu. Ölüm nedeni resmi olarak beyin kanaması olarak açıklansa da kimisine göre Arkadaş, kimliği sebebiyle uğradığı bir saldırının izlerini taşıyordu. Arkadaş’ın “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” adını vermek istediği kitabı, aynı isimle ancak 2014’te, ölümünden onlarca yıl sonra yayımlanabildi.

Erkaradağ, Arkadaş’ın bugün hala tam anlamıyla “sahiplenilmiş” bir kuir kimlikle anılmadığını, eski solcu çevrelerince zaman zaman bu kimliğin görmezden gelindiği ya da reddedildiği bir “konduramama” durumunun sürdüğünü ifade etti.

Kimin sesi duyuluyor?

Avşar, yazdıklarında veya kamusal alandaki varlığında “ne kadar cesur olmaya çalışsa da yaşadığı coğrafyanın karanlık gerçekliğinin” ister istemez kendisine bir otosansür uyguladığını söyledi. Avşar, kendi otosansürünü bir “geri çekilme” değil, “içinde büyüyen ağır bir sorumluluk duygusuyla sürekli çatışan bir hayatta kalma refleksi” olarak tanımladı:

“Hayatları ellerinden alınan, sesleri kısılan her bir kadın ve lubun için yazmak, konuşmak ve var olmak benim gözümde artık kişisel bir tercih değil, kaçınılmaz bir vazife. Bu yüzden, yaşadığım o insani kaygıya ve içsel engellere rağmen görünür olmayı bir zorunluluk olarak görüyorum. Katledilenlerin, yok sayılanların, kimliği ve varoluşu yüzünden hedefe konanların sesi olmak, onların çığlığını kelimelere ve imgelere taşımak boynumuzun borcu. Otosansürün o boğucu sınırlarını her defasında yeniden zorlamak, ne pahasına olursa olsun ‘buradayız’ demek ve kendi hakikatimizden taviz vermeden kamusal alanda var olabilmek yitirdiklerimize karşı en büyük sorumluluğumuz.”

Erkaradağ’ın ise altını çizdiği başka bir nokta var. Kuir edebiyat alanının kendi içindeki eşitsizliği yorumlayan Erkaradağ, “gay bir erkek şairin” ana akımda görünür olma, televizyona çıkma, hatta bir ölçüde “mainstream” olma şansı bulabildiğini ama erkek egemen ortama girmeyi reddeden kuir kadın şairlerin Türkiye’de aynı görünürlüğü yakalayamadığını ifade etti.

Şiirde kimliğin imgeleri

Her iki şair de kimliklerini şiirde imgelerle ördüklerini anlattı.

Erkaradağ, şiirinde tekrar eden sabit bir sembol kullanmadığını, ama fantastik/bilim kurgu okurluğundan gelen fantastik ögeleri zaman zaman şiirine taşıdığını söylerken Avşar için ise merkezi imge “ev.”

Avşar, Bachelard’ın “ruhun barınağı” olarak tanımladığı ev fikrini alıp bunu heteronormatif, sabit bir yapı olmaktan çıkararak evi “duvarları bükülebilen, kapıları belirsizliğe açık, sürekli yeniden inşa edilen bir ev” olarak tanımladı. Bu imgeye eşlik eden beden, su, kabuk, gölge, yankı ve eşik gibi motifleri de aynı akışkan varoluşun parçaları olarak tanımladı.

Şairlerden birer şiir: “Parla” ve “Anneannem öldü”

Erkaradağ, “Parla” isimli şiirini paylaşarak kendi yaşadıklarının bu şiirde politik bir anlam bulduğunu ve şiirin fantastik bir tema taşıdığını belirtti.

Parla

ürkütücü söylemsel, dönüştürücü bir an

Sihirbaz büyülendiğinde Tek Boynuzlu At nasıl lanetlenir

ruhaniliğime asla karşı konulamaz, komplona inandığın gibi

bu gece son denemen olacak

bu kahramanca taç, garip, ben ufuk

vizyonunu genişlet biraz,

bıçak bulundu !

devlerle dost karahindiba

Krallıklar örgüye döndüğünde

yaprakların ruhu mu satılan yoksa Ejderhalar mı?

sorgularsanız Goblininiz çıkar

biri bu hikâyeleri anlatacak, kırmızı elma pembe değil

aşağıda halsiz titreme

ezici çoğunluk çiçek kocasının altında

ben postu korurum, genellikle barış daha derindir

görev değil ama korkunç bir şekilde, düşen çığlığı bilir

onların öpüşmesi yarığa geliyor

dramatik inançlar, felaket aroması

bu büyüleyici kar

şarkı söylemek geriye dönük

günahlarım büyülendi.

Avşar ise “Anneannem öldü” adlı şiirini paylaşarak şiirin kendisi için anlamını şu şekilde ifade etti:

​“Bu şiir sadece benim anneanneme yakılmış bir ağıt değil, bir kadının bir başka kadına el vermesinin, yokluğun bile bir varlığa dönüştüğü o bükülmez kadın dayanışmasının hikayesi. Anneannesi ölen, annesinin susuşunu duyan, teyzesinin gözünden anlayan, kız kardeşinin yarasına dokunan bütün kadınların şiiri çünkü biz, geçmişin kağıt kesiğiyle yaralanmış ama o yaradan kendi dilini, kendi sığınağını ve kendi hakikatini doğurmuş kadınlarız. Anneannem öldü ama hep var çünkü onun fısıldadığı o gizli bilgi, bugün bu dizelerde ve birbirimizin gözlerine baktığımız her yerde yaşamaya devam ediyor. Hep söylerim, kadın kadının yurdudur.”

Anneannem öldü


Bunun ne demek olduğunu
anneannesi ölen kadınlar anlar

Bana bi şeyler anlatırdı
anneannem gizli gizli
Gizli gizli anlatırdı
çünkü erkek doğmamıştı
ve bizim topraklarımızda
kadınların bi şeyler bilmesi ayıptı

Bizim dışımızdaki bütün sülale eşrafı erkekti sanki
sanki bilgiye bi biz vakıftık
Anneannem bana bilgiyi aramanın
bilginin kendisinden daha önemli olduğunu anlattı

Öldükten sonra da bana bi şeyler anlattı anneannem
Mezar taşına yazdı
ben taştan okudum
yokluğun doldurulabildiğini
gözün geleceği görebildiğini
geçmişin kağıt kesiği olduğunu
erkekleri anlayamamayı
anlamayı başka şeyleri
kadınları sevmeyi
aşk üzerine konuşulmaması gerektiğini
konuşunca porçöz görmüş kireç gibi cozurdayıp
yok olacağını anlattı

Kuzuların kuru üzüm sevdiğini
Sinamekinin bağırsaklara iyi geldiğini
Seçmeyi en güzel karpuzu
Nevresimi ütülü gibi katlamayı
Resimde zıt renklerin bir arada kullanılması gerektiğini

Anneannem anlatmadı kendini
nerede doğduğunu nerede öldüğünü neden öldüğünü

Anneannem bi vardı bi yoktu
Benim anneannem öldü
bunun ne demek olduğunu
anneannesi ölen
kadınlar anlar

Hep vardı anneannem öldü ama hep vardı
bunda tuhaf bi yan vardı

GÜLİSTAN DOKU SORUŞTURMASI

10 kişi gözaltına alındı, yeni bulgulara ulaşıldı

Adalet Bakanı Akın Gürlek, soruşturmada yeni PTS ve iletişim kayıtlarının yanı sıra Gülistan Doku’nun Instagram hesabına yönelik şüpheli erişim ve işlemler ile su altı aramalarına ilişkin dikkat çekici bulgulara ulaşıldığını bildirdi.

Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında bugün yeni bir gözaltı operasyonu daha gerçekleşti.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, soruşturmanın beşinci dalgasında 10 şüphelinin gözaltına alındığını duyurdu.

Yeni bulgular

Bakan Gürlek, soruşturmada yeni PTS ve iletişim kayıtlarının yanı sıra Gülistan Doku’nun Instagram hesabına yönelik şüpheli erişim ve işlemler ile su altı aramalarına ilişkin dikkat çekici bulgulara ulaşıldığını bildirdi. Adli makamlardan gizlendiği belirlenen dalgıç defterindeki kayıtlarla resmi arama tutanaklarının uyuşmadığı, Gülistan Doku’ya ait bazı kişisel eşyaların ise intihar ihtimalini destekleyen bir görüntü oluşturmak amacıyla su altına sonradan yerleştirilmiş olabileceğine ilişkin bulgular elde edildiği açıklandı.

Soruşturma kapsamında dönemin İl Jandarma Komutan Vekilliği ve İl Jandarma Alay Komutan Yardımcılığını yapan Ali Kahraman ve eşi Burçin Hızlı Kahraman, 3 dalgıç polisi ve soruşturma kapsamında şu anda tutuklu bulunan korucu Ferhat Özmen’in ailesinden 5 kişi gözaltına alındı.

Arama kayıtları

Öte yandan soruşturmada yeni bulgular da ortaya çıktı. Yapılan incelemeler sonucu Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020 saat 12.25 sıralarında Sarı Saltuk Viyadüğü’nde son kez görüntülenmesinden yaklaşık 2 dakika sonra, Halkbank tarafından kiralanan ve dönemin banka yöneticisi Burçin Hızlı Kahraman’ın kullanımında olduğu belirlenen otomobilin viyadükten geçtiği tespit edildi. Aynı dakikalarda Burçin Hızlı Kahraman’ın, soruşturma kapsamında tutuklanan Handan Sonel’i aradığı belirlendi. HTS incelemesinde iki isim arasında olay günü art arda telefon ve internet tabanlı görüşme kayıtları bulundu. İki isim arasında 7 Ocak 2019 ve 20 Aralık 2022 tarihleri arasında toplamda 536 arama kaydı tespit edildi. Burçin Hızlı Kahraman’ın ayrıca dosya kapsamına tutuklu bulunan dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel 64, Şükrü Eroğlu ile 273 kez irtibat kaydının bulunduğu belirlendi.

Öte yandan Ali Kahraman’ın da dosya kapsamında şu anda tutuklu bulunan kişilerle çok sayıda telefon görüşmesi yaptığı görüldü. Kahraman’ın Şükrü Eroğlu ile 218, Tuncay Sonel ile 66 ve Erdoğan Elaldı ile 14 irtibat kaydının bulunduğu belirlendi. Ali Kahraman ile Gülistan Doku arasında ise doğrudan bir HTS bağlantısı tespit edilmedi.

HTS kayıtlarının ayrıntılı incelenmesinde Burçin Hızlı Kahraman ile Ali Kahraman’ın 06 AAU 730 plakalı otomobille 2 Ocak 2020’de Dîlok’tan yola çıkarak Dêrsim’e geldikleri tespit edildi. Ali Kahraman’ın aynı gün saat 23.40 sıralarında Şükrü Eroğlu’nu aradığı, Eroğlu’nun bu görüşmenin ardından Tunceli Öğretmenevi’nde çalıştığı değerlendirilen 2 kişiyi aradığı belirlendi. Ali Kahraman’ın 3-5 Ocak 2020 tarihleri arasında Tunceli Öğretmenevi’nde tek kişi olarak konaklama kaydının bulunduğu da tespit edildi. İki isim Gülistan Doku’nun son olarak görüldüğü 5 Ocak günü kentten ayrılarak Dîlok’a gittikleri belirlendi.

Arama faaliyetlerine katılan dalgıçlar

Öte yandan elde edilen yeni bulgularda Gülistan Doku için Munzur Nehri’nde yapılan aramalara 6 dalgıcın katıldığı tespit edildi. Daha önce yapılan operasyonlarda Cengizhan Aydoğan ve Necmi Acar tutuklanırken, Ramazan Karadeniz hakkında ise adli kontrol tedbiri uygulanmıştı. Yeni operasyonla birlikte dalgıç polis memurları Alaattin Kocamemik, Gürkan Gürdal ve Vahit İlgör gözaltına alındı.

Doku’nun hesabına giren kişi tespit edildi

Yine soruşturma kapsamında Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı, Gülistan Doku’nun Instagram hesabına Gülistan Doku’nun kaybolmasından 3 gün sonra farklı bir cihaz ve IP adresi üzerinden giriş yapıldığını açıkladı. Başsavcılık, IP adresine ilişkin incelemelerde Dêrsim’den bağlantı kuran kullanıcının Perihan Benzer olduğunun belirledi. Soruşturmadaki rapora göre Gülistan Doku’nun Instagram hesabına 8 Ocak 2020 günü saat 08.47’de 37.155.156.79 IP adresli kullanıcı tarafından giriş yapıldı. Hesapta saat 18.18’e kadar kalındığı, aynı gün saat 18.17’de “marcoscafe62”, saat 18.18’de ise “Ferhat Girişen” kullanıcı adlı iki hesabın engellendiği tespit edildi. Perihan Benzer’in olay tarihi olan 5 Ocak 2020’de Munzur Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi öğrencisi olduğu bildirildi.

Özmen ailesi

Soruşturma kapsamında Perihan Benzer adına kayıtlı GSM hatları ile dosyada yer alan kişilerin HTS kayıtları incelendi. Benzer adına kayıtlı 552 817 ** ** numaralı hat ile tutuklu bulunan korucu Fatih Özmen adına kayıtlı 552 593 ** ** numaralı hat arasında 1 Haziran 2021’de 117 saniyelik görüşme bulunduğu tespit edildi. Perihan Benzer’in hattının ayrıca Fatih Özmen’in çocukları olduğu değerlendirilen Dilara Özmen (Öz), Sıla Özmen ve Nurettin Mert Özmen tarafından kullanılan hatlarla irtibatlı olduğu bildirildi.

Soruşturma kapsamında Perihan Benzer, Dilara Özmen (Öz), Sıla Özmen, Nurettin Mert Özmen ve Sayime Özmen gözaltına alındı.

Ne olmuştu?

Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü’ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.

Kameralarda yapılan incelemelerde Doku’nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.

Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü’nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan’ın izine rastlanmadı.

Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov, olaydan iki sene sonra 2022’de Antalya’da gözaltına alındı ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.

Haziran 2024: HSK kararnamesiyle Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanan Ebru Cansu, dosyayı yeniden ele aldı. JASAT’tan özel bir ekip kuruldu, yaklaşık 700 saatlik güvenlik kamerası (KGYS) görüntüsü ve plaka tanıma sistemi (PTS) kayıtları yeniden incelendi.

2025: Ortaya çıkan bir gizli tanık ifadesi, Doku’nun cesedinin birden fazla kez taşındığını ve valinin oğlunu Gülistan Doku’ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.

14 Nisan 2026: Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, oğlu Mustafa Türkay Sonel, Doku’nun eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov ile anne ve babası, firari şüpheli Umut Altaş’ın anne ve babası, ihraç edilmiş polis memuru Gökhan Ertok, Sonel’in dönemin korumalarından Şükrü Eroğlu, İl Özel İdaresi çalışanı Erdoğan Elaldı, Munzur Üniversitesi’nde kameralardan sorumlu görevliler Savaş Gültürk ve Süleyman Önal gözaltına alındı, Gültürk ve Önal hariç herkes tutuklandı. ABD’de bulunan Umut Altaş hakkında kırmızı bülten çıkarıldı, daha sonra orada yakalanıp tutuklandı.

25 Nisan 2026: Soruşturma kapsamında Dersim Devlet Hastanesi bilgi işlem görevlileri B.Y. ve Y.E, gözaltına alındı.

21 Temmuz 2026: Elazığ, Malatya, Ankara, İstanbul ve Dersim’de eş zamanlı operasyon düzenlendi. 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş personeli, eski Vali Sonel’in eşi Handan Sonel, Doku’nun telefonuna müdahale ettiği değerlendirilen bilişim şirketi sahibi Mehmet Aca, 1 iş insanı ve 2 güvenlik korucusu olmak üzere 15 kişi gözaltına alındı.

24 Temmuz: soruşturma kapsamında gözaltına alınan şüphelilerden korucu Fatih Özmen tutuklanırken, Okan Yarıcı adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

25 Temmuz: Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel ile Doku’nun telefonuna müdahale edildiği iddia edilen bilişim şirketinin sahibi Mehmet Aca tutuklandı, korucu Yılmaz Arslan adli kontrolle serbest bırakıldı. Mehmet Aca, Handan Sonel ve Fatih Özmen, kolluk, savcılık ve hakimlik ifadelerinde hakkındaki suçlamaları reddetti.

CUMARTESİ ANNELERİ 1118. HAFTADA

“Yüzleşme olmadan demokrasi olmaz”

Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinin 1118’inci haftasında konuşan Sebla Arcan,“Devlet, insan haklarını ihlal edenleri koruyan değil, herkesin haklarını güvence altına alan bir yapıya dönüşmelidir. Geçmişle yüzleşen, hakikati açığa çıkaran, kayıp yakınlarının haklarını tanıyan ve sorumluların hesap vermesini sağlayan bir hukuk düzeni kurulmalıdır” dedi.

Cumartesi Anneleri/ İnsanları, gözaltında zorla kaybettirilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 1118’inci haftasında Beyoğlu’nda bulunan Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.

30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü’ne dair açıklama yapılan eylemde basın metnini İnsan Hakları Derneği (İHD) Kayıplar Komisyonu üyesi Sebla Arcan okudu.

Sebla Arcan, 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü’nün, dünyanın farklı yerlerinde zorla kaybedilen insanların akıbetinin ortaya çıkarılması için yürütülen mücadelenin ortak günü olduğunu belirterek, “Yarın, dünyanın dört bir yanında kayıp yakınları, kendilerinden zorla koparılan sevdiklerinin akıbetini öğrenmek için aynı soruyu soracak: Neredeler? Biz de bu mücadelenin bir parçası olarak Galatasaray’dan soruyoruz: Kayıplarımız nerede? Çünkü bizim için zorla kaybetme, yalnızca bir insanın devletin kontrolü altında ortadan kaybedilmesi değildir. Ardından gelen inkâr, soruşturmaların etkisiz bırakılması ve faillerin korunması da bu suçun devamıdır. Sevdiklerimiz güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındı ve bir daha geri dönmedi. Devlet, onların akıbetini ortaya çıkarmak yerine inkâr etti. Soruşturmalar etkisizleştirildi. Deliller karartıldı. Failler ve sorumlular korundu. İnkâr ve cezasızlıkla suçun üzeri örtüldü” dedi.

“İnkâr sürdükçe hakikat ortaya çıkamaz”

İnkâr ile cezasızlık düzeninin sürdüğünü belirten Sebla Arcan, “İnkâr sürdükçe hakikat ortaya çıkamaz. Cezasızlık sürdükçe adalet sağlanamaz. Adalet sağlanmadıkça yeni ihlallerin önü alınamaz. Bu nedenle talebimiz yalnızca kayıplarımızın bulunması değildir. Hakikatin açığa çıkarılmasını, fail ve sorumlulardan hesap sorulmasını, adaletin sağlanmasını ve bir daha hiç kimsenin zorla kaybedilmemesini istiyoruz 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü vesilesiyle devleti yönetenlere bir kez daha sesleniyoruz: Devletin görevi suçları gizlemek değil, açığa çıkarmaktır. Failleri korumak değil, hesap vermelerini sağlamaktır. Aileleri susturmak değil, hakikati bilme haklarını güvence altına almaktır. İhlal üreten bir düzenin normalleşmesini kabul etmiyoruz. Geçmişin ağır suçlarıyla yüzleşmeden, hakikati ortaya çıkarmadan, mağdurların haklarını tanımadan ve cezasızlığı ortadan kaldırmadan gerçek bir barıştan ve demokrasiden söz edilemez. Bu nedenle mücadelemiz yalnızca geçmişte yaşanan suçların hesabını sormakla sınırlı değil.”

“Geçmişle yüzleşen bir hukuk düzeni kurulmalıdır”

İhlal üreten sistemin değişmesini, insan haklarını merkeze alan bir hukuk düzeninin kurulmasını gerektiğini dile getiren Sebla Arcan, “Devlet, insan haklarını ihlal edenleri koruyan değil, herkesin haklarını güvence altına alan bir yapıya dönüşmelidir. Geçmişle yüzleşen, hakikati açığa çıkaran, kayıp yakınlarının haklarını tanıyan ve sorumluların hesap vermesini sağlayan bir hukuk düzeni kurulmalıdır. Talebimiz açık. Kayıplarımızın akıbeti açıklansın. Kayıplarımız bulunsun. Failler ve sorumlular açığa çıkarılsın. Zorla kaybetme suçları etkin biçimde soruşturulsun. Cezasızlık politikalarına son verilsin. Hakikati bilme hakkımız güvence altına alınsın. İhlal üreten sistem demokratikleşsin. Kayıplarımız bulunana, hakikat açığa çıkarılana ve sorumlular hesap verene kadar sormaya devam edeceğiz: Kayıplarımız nerede? Israrla söylemeye devam edeceğiz: Kayıplarımızı unutmuyoruz. İnkârı kabul etmiyoruz. Cezasızlığı kabul etmiyoruz. Hakikat ve adalet talebimizden vazgeçmiyoruz” diye konuştu.

“Failler bulunsun ve yargılansın”

Ardından konuşan İHD MYK Üyesi Eren Keskin de Türkiye’nin faili meçhul ve zorla kaybetmelere dair uluslararası sözleşmeleri imzalamadığını, birçok davanın zaman aşımından düşürülmeye çalışıldığını ifade etti.

Eren Keskin, Adalet Bakanlığı bünyesinde faili meçhul cinayetlere dair kurulan komisyonun buradaki aileleri de dinlemesini istedi.

32 yıldır Galatasaray Meydanı’ndan yetkililere seslendiğini vurgulayan Rıdvan Karakoç’un kardeşi Hasan Karakoç, “Failler bulunsun, sorumlular yargılansın. Burada doğan çocuklar şuan 32 yaşında. Senelerdir mücadele ediyoruz ama hiçbir gelişme yaşanmadı. Cumartesi İnsanlarından yitirdiğimiz anne, babalar oldu. Çocuklarının durumunu öğrenemeden yaşamlarını yitirdiler. Onların da yerine bu mücadeleyi sahiplenmeye devam ediyoruz” dedi.

Cemil Kırbayır’ın kardeşi Mikail Kırbayır, Galatasaray Meydanı’nın artık sadece bir meydan değil bir hafıza mekanı olduğunu söyleyerek, “Biz geçmişin hafızasıyız. Korkmuyoruz bıkmıyoruz, hiçbir yere de bıkmıyoruz. Yakınlarımızın akıbeti açıklanana kadar, failleri yargılanıncaya kadar bu mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” dedi.

Cumartesi Anneleri / İnsanları


Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.

Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.

12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.

Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.

Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.

İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.

Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri

Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.

3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.

Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.

Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.

41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.

BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur

Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.

BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.

Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.

5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.

Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.

Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.

Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.

Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.

Ödüller

2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü
2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü

2. Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresi gerçekleştirilecek

Bu sene ikincisi düzenlenecek olan Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresinde, feminist, ekolojik, postkolonyal yaklaşımların yanı sıra, sanat, dijitalleşme, demokratik okul modelleri ve alternatif öğrenme deneyimleri tartışılacak.

2. Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresi, bu sene 11 ile 12 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Birarada Derneği ve Töz Yayınları tarafından organize edilen kongre, bu sene “Umut, Dayanışma ve Dönüşüm için Eleştirel Pedagoji” temasıyla düzenlenecek.

Düzenleyici kuruluşlar çağrı metninde, “piyasalaşma, otoriterleşme, muhafazakârlaşma baskıları karşısında eleştirel pedagoji; eğitimin niteliği, toplumsal eşitsizlikler, akademik özgürlüklerin geriletilmesi, tahakkümcü müfredat ve merkezi sınav sistemleri gibi sorunlara yanıt arayışında önemli bir yol gösterici” vurgusu yaparak, ekolojik kriz, göç, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi güncel ve yakıcı sorunlarda da eleştirel bir pedagojik duruşa ihtiyaç olduğunu belirtiyor:

“Tam da bu nedenle, II. Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresi sadece akademik bir etkinlik değil, eğitimin içinde yer alan herkes için önemli bir buluşma ve dayanışma zemini sunuyor. Kongrede öğretmenler, öğrenciler, ebeveynler, aktivistler ve araştırmacılar; umut, dönüşüm ve direniş ekseninde eleştirel pedagojinin güncelliğini ve sınırlılıklarını ele alacak. Feminist, ekolojik, postkolonyal yaklaşımların yanı sıra sanat, dijitalleşme, demokratik okul modelleri ve alternatif öğrenme deneyimleri kongrenin zengin gündeminde yer alıyor.”

Kongre Bakırköy’de bulunan İPA Kampüs Florya’da gerçekleşecek.

Daha fazla bilgi için tıklayın

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.